Uploaded by ziya

3.adam

advertisement
d
scanned by darkmalt1
Bu kitabın yayın haklan
Analiz Basım Yayın Tasarım Uygulama Ltd. Şti.nindir.
Birinci Basım: 1991
İkinci Basım: Aralık 1996
Üçüncü Basım: Mart 2001
Kapak: Mehmet Özalp
Teknik Hazırlık: Analiz Basım Yayın
Baskı: Sistem Ofset
ISBN: 975-343-144-9
KAYNAK YAYINLARI: 94
ANALİZ BASIM YAYIN TASARIM UYGULAMA LTD. ŞTÎ.
İstiklal Cad. 184/4 80070 Beyoğlu-İstanbul
Tel: (0212) 252 21 56 - 252 21 99 Faks: (0212) 249 28 92
3. Adam Anlatıyor
MİT CIA İlişkisi
tÇİNDEKİLER
ONSOZ
7
I - M İ T ' İ N ÜÇÜNCÜ A D A M I SAVAŞMAN'IN A N I L A R I
Jimmy'le Tanışmamız
CIA'yla Temas
Teşkilat-İsrail-İran Üçgeni
Teşkilat'ın Ordudan İstihbarat Elde Etmesini Sağladım
CUNTA'yla Karşı Karşıya
İşkence
Yakalanışım
13
13
19
24
29
34
39
42
I I . SAVAŞMAN OLAYI (Mehmet Eymür'ün Anıları)
Fabrikatör
47
64
III. DOĞU PERİNÇEK'İN "EYMÜR'ÜN ANILARF'NA YANITI
Altı Karşılaşma
Savaşman, C I A - M İ T İşbirliğini Sergiledi
CIA'nın "Our Boys"unun Hedefiydik
A B D Tutmazsa İngiltere
O da Olmadı, Almanya
Olmadı, "FÖK Casusu"
Hep ABD'yle ve Özal'la Birlikte
Eymür'ün Doğrulan
Hiram Bey'in Körfez Politikası
Eymür Niçin Piyasaya Sürülüyor?
85
86
86
88
89
90
91
92
93
94
94
darkmalt
ÖNSÖZ
Elinizdeki kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde, eski
MİT İstihbarat Başkan Yardımcısı Sabahattin Savaşman'ın anıla­
rını bulacaksınız. İkinci bölüm, eski MİT'çi Mehmet Eymür'ün
anılarından aktarılıyor. Üçüncü bölümde ise, Mehmet Eymür'ün
yazdıkları konusunda Doğu Perinçek tarafından yapılan açıkla­
ma yer alıyor.
Mehmet Eymür MİT Güvenlik Dairesi Başkanı'ydı. Adı son
yıllarda "MİT Raporu" diye bilinen skandalla birlikte ünlendi. Ey­
mür, MİT bilgilerini Turgut Özal'ın siyasal hesaplarına uygun bi­
çimde düzenleyip bir rapor haline getirmişti. Özal raporu kullana­
rak siyasal rakiplerini haklayacaktı. Hesap geri tepti. Şubat-Mart
1988 tarihlerinde 2000'e Doğru dergisi raporu ele geçirip yayım­
ladı. Kenan Evren, Turgut Özal başta olmak üzere MİT'in başın­
dakilerin de taraf olduğu uzun süreli hesaplaşmalar sonunda Ra­
porcu Eymür ve Patronu Hiram Abas emekli edilerek MİT'ten
atıldılar. Hiram Abas, o zaman MİT'in Müsteşar Yardımcısı'ydı.
Mehmet Eymür, üç senelik bir suskunluktan sonra 1991'de anıla­
rını yazdı. Milliyet gazetesine 150 milyona sattı. Anıların geniş bir
özeti Mayıs 1991'de Milliyet'te dizi olarak çıktı. Mehmet Eymür
anılarında Aydınlıkçıları, Türkiye İşçi Köylü Partisi'ni (TİKP) ve
Doğu Perinçek'i kendisine baş düşman seçmişti.
Aydınlık gazetesi 1970'li yılların ikinci yarısında devletin iş­
kence örgütü Kontrgerilla'yı açığa çıkardı. İşkenceci Kontrgerilla şefleri, bütün suçları belgelerle kanıtlanmış olarak kamuoyu7
scanned by darkmalt
na sunuldular. Hiram Abas ve Mehmet Eymür teşhir edilen iş­
kenceciler arasında, önemli isimlerdi. Eymür, anılarında, Aydınlıkçüarı suçlarken sadece raporunun açığa çıkarılmasından duy­
duğu kini ortaya koymakla kalmıyordu. Yapabilirse Aydınlık ga­
zetesi zamanından kalma hesabı da görecekti.
Doğu Perinçek, Mehmet Eymür'ün anılarındaki suçlamalara ge­
niş bir açıklamayla yanıt verdi. Açıklama Milliyet'in 10,11,12 Ha­
ziran 1991 tarihli sayılarında özetlenerek yayımladı. 2000'e Doğru,
Eymür'ün anılarını henüz Milliyet'te çıkmaya başlamadan elde et­
mişti. Dergi konuyu 19 Mayıs 1991 tarihli 12. sayısında kapak yap­
tı. "Belgeleriyle CIA-Özal'ın Perinçek operasyonu, Eymür'ün anıla­
rı provokasyon" başlıklı kapak haberinde dergi, Eymür'ün Aydınlıkçılara yönelik suçlamalarının tamamını yayımladı; Eymür'ün
amacını, anıların siyasal konjonktür içindeki yerini gerçekler teme­
linde analiz etti.
Mehmet Eymür'ün anıları, devrimcileri hedef aldığı bölümleriy­
le bir psikolojik harekâtın parçasıydı. 2000'e Doğru, güvenilir kay­
naklardan aldığı bilgilere dayanarak 24 Aralık 1989'da Doğu Perinçek'in psikolojik operasyon hedefi içine alındığını duyurmuştu.
1991 Mayıs ayında, yani Eymür'ün anıları yayımlanırken daha ga­
rip gelişmeler yaşandı. Bir gizli el siyasal partilere, basın organları­
na Doğu Perinçek ile Abdullah Öcalan'ın Bekaa'da birlikte çekilmiş
resimlerini postalıyordu. Fotoğraflar gizli değildi ve benzerleri
2000'e Doğru'da. çıkmıştı. Yollayan merkez esrarengiz bir görüntü
oluşturmayı amaçlıyordu. Fotoğraflara bir de sahte mektup eklen­
mişti. Mektup, "PKK ile Dayanışma Politikasına Karşı Bir Grup
Sosyalist Partili" imzasını taşıyordu. 2000'e Doğru, tertibin TİB
kaynaklı olduğunu saptadı. TİB, yani Toplumla İlişkiler Başkanlı­
ğı, Milli Güvenlik Kurulu'na bağlı çalışan ve Kontrgerilla'nın psi­
kolojik harekât işini yürüten koluydu.
Aynı tarihlerdeki diğer psikolojik harekât uygulamaları ise
şöyle sıralanıyordu: Cengiz Çandar, devlet kurumlarını 2000'e
8
Doğru'ya. karşı göreve çağırdı. Çandar, kendisine danışarak ha­
zırladığı anlaşılan yazısında devrimciler için aynen Eymür'ün
sözleriyle, "bunlar yabancı devlet ajanıdır, üzerlerine yürüyün"
dedi. 2000'e Doğru; Çandar'ın M İ T mensubu olduğunu, Pentagon'a da çalıştığını, Özal'ın özel kuryesi olduğunu ortaya çıkar­
mıştı. Çandar, daha sonra Çankaya'ya resmen danışman oldu ve
Özal tarafından Yatırım Finansman Kurumu Yönetim Kurulu
üyeliğine getirildi.
Aynı günlerde, Kıdemli M İ T ' ç i Necdet Küçüktaşkıner, Tuzla'daki cinayet suçundan sanık polislerin avukatı olarak mahke­
meye üç sayfalık bir dilekçe verdi. Taşkıner, dilekçesinde davay­
la hiçbir bağlantısı yokken Eymür'ün Aydınlıkçıları hedef alan
suçlamalarını tekrarladı. Taşkıner, 12 Mart işkencecisi ve 1 Ma­
yıs 1977 Taksim katliamının tertipçilerinden b i r i olarak Aydınlık
tarafından tespit edilip açığa çıkarılmıştı.
Yeni Düşünce gazetesi, kampanyaya provokatör Murat Ağartıcı'yı kullanarak katıldı. MÇP'li Yeni Düşünce, özel harpçi emekli
Subay Ferruh Sezgin tarafından yönetiliyor. Gazete, Murat Ağartıcı ile i k i y ı l önce yaptığı bir söyleşiyi çekmecesinden çıkardı.
Manşetten Doğu Perinçek'e saldırdı. Saldırıda Eymür'ün suçlama­
ları tekrarlandı.
Yörünge dergisi röportaj tekniğini kullandı. Kadroları içinde
eski MHP'lilerin önemli yer tuttuğu, Türk-İslam sentezci Yörünge,
Mehmet Eymür'ün suçlamalarını bu kez soru haline getirmişti.
Eymür'ün anılarında M İ T ' i n elçilik dinlediği, belgesiyle itiraf
ediliyor. Milliyet, anıların bu bölümünü yayımlamadı. Mehmet
Eymür, 2000'e Doğru Ankara Temsilcisi Hasan Yalçın'ın Büyü­
kelçi Abu Firaz'la Filistin Elçiliği'nde yaptığı bir görüşmenin
dinleme kayıtlarına yer veriyor. Eymür, dinleme kayıtlarını H ı ­
ram Abas'ın evinde bulduğunu söylüyor. M İ T ' i n elçilik dinleme­
si uluslararası bir skandaldir. Eymür'ün buna cesaret etmesi, pro­
vokasyon ihtiyacının büyüklüğünü ortaya koyuyordu. Görüşme9
de Hasan Yalçın, Sayın Abu Firaz'dan Hiram Abaslarla ilgili bil­
gilerin yayımlanması için ambargoyu kaldırmasını istiyordu.
Eymür, 2000'e Doğruyu "FKÖ'nün işbirlikçisi" diye suçlamak
için bu ses kayıtlarını delil olarak ileri sürüyordu. 2000'e Doğru
ve Hasan Yalçın, Filistin halkıyla ve FKÖ ile dayanışma içinde
olmaktan şeref duyduklarını, bir CIA'cının devrimciler arası iliş­
kiye leke süremeyeceğini açıkladılar. 2000'e Doğru, daima ezi­
lenlerden yana olduğunu, emperyalistlere ve ajanlarına karşı
mücadele ettiğini vurguladı.
Sabahattin Savaşman'ın anıları bu kitabın ana unsurudur. Sa­
vaşman MİT'te üçüncü adamdı. Aralık 1977'de CIA'ya bilgi ve­
rirken Hiram Abas ekibi tarafından yakalandı. Ekipte Eymür de
vardı. Casuslukla suçlandı, mahkûm oldu.
Savaşman, MİT'in istihbarat örgütü olduktan sonra yakaladı­
ğı ilk ve tek CIA ajanıdır. Bir de 1983'te Turan Çağlar aynı suç­
lamayla yakalanmıştır. Çağlar cezaevinde esrarengiz bir şekilde
ölmüştür. Sabahattin Savaşman CIA'ya bilgi sattığını anılarında
da kabul ediyor. Ayrıca bu işin MİT açısından son derece doğal
olduğunu kanıtlıyor. MİT'in, CIA'nın bir şubesi olarak çalıştığı,
MİT'in en yüksek görevlilerinin CIA'ya resmen bilgi verdikleri,
CIA'ya yaranarak yükseldikleri ortaya çıkıyor. CIA, MOSSAD
ve MİT arasındaki çok yönlü ilişkilerin birinci elden bilgisi anı­
ların dokusunu oluşturuyor. Esrarengiz istihbaratçı dünyasının
rezaletleri halk için öğrenilebilir hale geliyor. Aydınlık, Sabahat­
tin Savaşman'ın anılarını, "CIA'nın Ortadoğu Zinciri, Teşkilat,
Üçüncü Adam'ın Not Defteri" başlığıyla 30 Temmuz 1979'dan
başlayarak yayımlamıştı.
Mehmet Eymür, Savaşman olayını, patronu Hiram Abas ve
kendisi için bir pay çıkarırım umuduyla gündeme getirdi. Şimdi
amacının tersi bir sonuç ortaya çıkıyor. Savaşman'ın anıları bü­
tün Abasların, bütün Eymürlerin ipliğini pazara çıkarıyor. İstih­
barat bağımlılığı, yani MİT'in CIA'ya bağlı oluşu. Amerikan em10
peryalizminin Türkiye'deki denetiminin araçlarından biridir. Bu
kitabın yayıma hazırlandığı günlerde, 12 Haziran tarihli Hürri­
yet, CIA ile MİT arasında Washington'da yapılan yeni bir işbir­
liği anlaşmasının haberini veriyordu. 19 Temmuz 1991 tarihli
Günaydın, "MİT'in birçok ülkeden para aldığını" dönemin MİT
Müsteşarı Hamza Gürgüç'ün anılarından aktarıyordu. CIA'nın
Türkiye topraklarında resmen de faaliyet göstermesini kararlaş­
tıran anlaşma ve Hamza Gürgüç'ün açıklaması, bir bakıma Savaşman'ın sergilediği gerçeğin yeni bir itirafı oluyor. Artık iliş­
kinin gizlisi saklısı da kalmıyor.
Savaşman'ın anıları, halk için bir eğitim malzemesidir. Devlet
çarklarının kimler tarafından kimler hesabına döndürüldüğünü
ciltler dolusu teoriden daha çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.
Sol açısından ise, devrimci uyanıklığı öğretiyor ve pekiştiriyor.
KAYNAK YAYINLARI
11
I
MİT'İN ÜÇÜNCÜ A D A M I
SAVAŞMANIN ANILARI
Jimmy'yle Tanışmamız
Bir vakitler komutanlığını yaptığım alayda şimdi cezaevin­
deydim. Kader... Gerçekten suçlu muyum, bilemiyorum.
Böyle bir hadise şimdiye kadar vuku bulmuş mudur? Benim
seviyemde bulunan bir yönetici, böylesine ağır bir suçtan hüküm
giymiş midir? Bu düşünceler içinde, sıkıntılı bir başkent gece­
sinde elime kalemi alıyorum.
Ülkenin içinde bulunduğu şartların meydana getirdiği bir ola­
yı yaşadım. Zincirin bir halkası da, hasbelkader ben oldum. İlah­
lar, makam ve menfaat kapışmasının bir kurbanı olarak beni seç­
tiler. Ve on yıl öncesinin parlak kurmay albayı, şimdi anarşistler­
le, asker kaçaklarıyla, gaspçılarla beraber...
Ben; Teşkilatın temel direği, İstihbarat Okulu Komutanı, me­
deni insan, ilmi istihbaratçı burda demir parmaklıklar arkasındayım. En önemli vazifeleri deruhte ederken, ismim bile bilinmi­
yordu. Ama memleket için alçaklık sayılacak bir görünüm için­
deyken, gazete sütunlarına geçtim. Belki de "bu da böylesine bir
hadise, bir ajan yakalanmış" deyip geçilecek. Yüksek mahkeme­
nin kararı sonucu, belki de ömrüm burada nihayet bulacak. Bu­
günlere nasıl geldiğimi yazmak arzusu bende bu tenakuzun ya13
rattığı düşüncelerle doğdu. Memleketin ve Teşkilat'ın içinde bulun­
duğu durumu açıklamam, haklı ve haksız yere kurban edilen insan­
ların iç dünyasına bir nebze olsun ferahlık sağlayabilir fikrindeyim.
2 Haziran
Bugün cumartesi. Yıllar önce bir cumartesi gecesi Jimmy'le
tanışmamızla başladı hadiselerin gelişimi. Haddi zatında ona bir
CIA ajanı bile demek doğru değildir. Zira kendisi CIA'nın mem­
leketimizdeki heyetine mensuptur ve bu heyet Amerikan servisi­
nin Teşkilat'taki kolu mahiyetindedir. Jimmy, bu heyetin Bay Peel'den sonra gelen mühim bir temsilcisidir. Kendisinin başkentte
bir evi, bir arabası ve bir bayan sekreteri mevcuttur. Ailesi de ya­
nındadır. Diplomatik bir hüviyete sahiptir ve bu hüviyeti dolayı­
sıyla her gittiği yerde saygı görür, kolaylıklara sahip olur.
CIA'nın Teşkilatla işbirliği yapan, Teşkilat'ın içinde bir tem­
silcilik görevi, bir ölçüde de üst organ misyonu taşıyan 20 küsur
kişilik heyeti vardır. Bu heyet en mükemmel istihbaratçılardan
kurulmuştur. Bunlar hem istihbarat alışverişini sağlamakta, hem
de ülke içindeki ve ülke dışındaki olaylarda müşterek operas­
yonlara katılmaktadırlar. Zaten hiçbir önemli istihbarat CIA'nın
katkısı ya da bilgisi olmadan elde edilememiştir.
Teşkilat, 1950'lerden itibaren Amerikan servisiyle beraber ça­
lışmaktadır. Yani isim değiştirmeden önce mevcut olan durum,
isim değiştikten sonra da aynen süregelmiştir. Teşkilatın kullandı­
ğı bütün teknik malzemeler CIA tarafından temin edilmiştir. Bir­
çok personel Amerikalılar tarafından yurtdışında kurslarda eğitil­
miş, Teşkilat okulu büyük çabalarla CIA tarafından kurulmuş ve
* onların tahsis ettiği eğitmenler sayesinde tedrisat yapmıştır. Ya­
kından bildiğim ve içinde yaşadığım sorgu odalarındaki teçhizat,
en iptidaisinden en modernine kadar CIA tarafından verilmiştir.
Teknik gelişmelere paralel olarak bu teçhizatta meydana gelen ye­
nilikler her sene CIA kanalıyla takip edilmiş ve aynı kanal vasıta14
sıyla ihraç edilmiştir. Her türlü bilgi alışverişi yapılmış, bunların
karşılığı olarak senede milyonlarca dolar akmıştır. Personel, sene­
lerden beri C1A ajanları gibi çalışmakta, Amerikan servisi hesabı­
na görevler almakta, yurtiçindeki ve yurtdışındaki operasyonlarda
ücret kabul etmektedir. Bunu ben, Teşkilat'ın üçüncü adamı olarak
yazıyorum ve her an ispat etmeye hazırım.
Jimmy, işte böyle faaliyetler içinde bulunan kalabalık bir
temsilciler heyetinin mensubu olarak memlekette bulunmaktay­
dı. Bu durumu Teşkilat tarafından yakınen bilinmekteydi.
Teşkilat'ın bütün esas unsurlarının hepsi kendisini tanırlar,
severler ve sayarlardı. Dilimizi gayet iyi bilir, ülkemizin politik
konularında hepimizin üstünde malumata sahip olarak sık sık
konuşmalar yapardı. Özellikle dış görev ve geziler konusunda
tesirli olduğu yakından bilindiği, hoş sohbet, centilmen bir kişi­
liğe sahip olduğu için her çevrede kabul görürdü. Birçok Teşki­
lat unsuru kendisiyle temas etmeye can atardı ve zaten temas et­
mişlerdi de. Teşkilat tarafından bu derece bilinen, Teşkilat ara­
sında bu kadar tanınan ve adeta bizim camiamızın bir parçası
olan böyle bir zatı, ajan olarak mütalaa etmenin manasını doğru­
su hâlâ kavrayamamaktayım. Ona ajan dediğimiz takdirde, bü­
tün temsilciler heyetinin ve bu heyetle temas halinde bulunan
bütün yöneticilerin ajan sıfatını taşıması gerektiği kanaatine ko­
laylıkla varırız. Gerçi memleket ve Teşkilat şartları, ülkemizin
içinde bulunduğu ilişkiler ve milli çıkarlarımız göz önünde tu­
tulduğunda hangi uygulamaların ne şekilde göz önüne alınması
gerektiği de tartışılması yapılabilecek bir konudur.
Jimmy pek çok yöneticiyle olduğu gibi, bana da resmen Teş­
kilat tarafından tanıtılmıştır. Kendisiyle resmi temasa geçmem
onlar tarafından sağlanmıştır. Bugün, karşımda suçlayıcı durum­
da bulunanlar böyle bir temastan dolayı ve temasın içinde ele
alınabilecek, usulsüz de olsa bazı uygulamalar yüzünden sorum­
lu tutulamaz mı? Dediğim gibi, Jimmy'le ilk bir araya gelişimiz
15
Teşkilat'ın onun memleketimize gelişi münasebetiyle verdiği
kokteylde, o mahut köşkte olmuştu. Böyle kokteyller verildiği,
sadece CIA mensuplarının değil, İngiliz, Alman, Fransız, İtal­
yan, İsrail ve yakın bir geçmişe kadar İran servislerinin de bu
kokteyllerde bizimkilerle resmi temaslarda bulundukları bilinen
bir hakikattir. Her sene böylesine kokteyllerin sayısı onlarcayı
bulur. Sadece köşk değil, büyük şehirlerin ünlü otelleri de öyle
temaslara sahne olmaktadır.
Böyle toplantılarda, Teşkilat mensupları, eşleri, bazen diğer
yakınlarıyla beraber yabancı servis temsilcileriyle samimi soh­
betlerde bulunurlar. Teşkilat yöneticilerinin şahsi özellikleri, aile­
vi durumları, hayatları, bu şekilde tamamıyla aleni bir durum alır.
En yetkili makamlarda oturanlar bütün özellikleriyle tanınırlar,
şahsi üstünlük ve zaafları da istihbarat unsuru olarak değerlendi­
rilebilecek seviyeye gelir. Teşkilat mensupları, sadece servisler
arası değil, dışişleri, asker, sivil, bürokrasi ve iş aleminin parlak
şahıslarıyla da böylesi yerlerde bir araya gelirler. Memleketin po­
litik, iktisadi, sosyal bütün meseleleri buralarda enine boyuna tar­
tışılır. Dış ve iç konjonktürel gelişmeler hep beraber ele alınarak,
muhtemel hadiseler üzerine tahminler yürütülür. Bu derece tema­
sın olduğu bir muhitte elde edilecek istihbaratın adeta kesin neti­
ce vereceğinden şüphe yoktur.
Üç yıl önce başlayan tanışmamız karşılıklı görüşmelerle iler­
ledi. Kendisi daha önceden de elde ettiği bilgilerle beni yakından
tanıyordu. Bence akıllı ve işinin ehli bir istihbarat kadrosuydu.
Ordu kökenli olduğumu, kızım, damadım ve oğlumun istikballe
ilgili meselelerini, ailemizin durumunu, özelliklerini öğrendi. 10
yıl gibi, Teşkilatımız için nispeten kısa sayılabilecek bir süre için­
de hemen hemen üçüncü mühim mevkiye kadar yükselmiştim.
Belli bir sosyal çevremiz, alışkanlıklarımız, bu kadar yıl içinde in­
tibak ettiğimiz insanlar mevcuttu. Bir düğün masrafı, karımın
oyun ve geziler için harcaması zaruri olan masraflar, benim itiba-
darkmalt
16
rıma sahip bulunan bir idareci için kaçınılması mümkün olmayan
şeylerdi. Esasen, Teşkilat içinde kudreti elinde bulunduran, kendi
konusunu en i y i bilen, istihbaratçılık alanında uzman, gayet i y i
yabancı dile sahip, kabiliyetli ve zeki bir insanın bu kadar itibara
sahip bulunması normal karşılanmalıydı ve Jimmy de İstihbarat
Okulu hakkında duyduklarından sonra bunu kavrıyordu.
En büyük hizmetleri yapmış, okul yaratmış, reorganizasyon
ve modernizasyon faaliyetlerini tanzim etmiş, inşa edilen okulun
müfredatından mefruşatına kadar her şeyiyle yakından ilgilen­
miş, durum odasında gerekli düzenlemeleri sağlamış kişiydim.
Bir yığın haberi istihbarat haline getirmenin, istihbarat mantık
metodlarının, politikanın istihbaratta oynadığı rolün, kıymetlen­
dirme yollarının değerlendirmesini yapmıştım. Bu konu hakkın­
da memleketin en yetkili şahsı olarak eserler ortaya koymuş ve
bu eserleri askeri okullarda tedris ettirerek ülkenin güvenliğine
elimden geldiği kadar katkıda bulunmuştum. Bilhassa dış temas­
larda edindiğim izlenimlerle kendi personelim olduğu kadar, ya­
bancı servis elemanlarının da takdirini kazanmıştım.
Jimmy'le temaslarımızı ilerletmek bütün bu bakımlardan hem
bana hem de kendisine yararlı oluyor, i k i müttefik ülkenin istihba­
ratçıları olarak birbirimize fayda sağlamaya çalışıyorduk. Kendi­
siyle birlikte, özel ve yüksek amaçlı birçok toplantılara katıldık. Bu
toplantılar bilhassa bölgesel işbirliği örgütlerinin bünyesinde ger­
çekleştiriliyor ve karşılıklı istihbarat ve güvenlik yararları sağlama
amacına yöneliyordu. Gizli ve belli amaçlı bu toplantılara Teşkilat
Başkanlığı adına katılıyor, heyetlerde dışişleri ve diğer temsilcilik
mensuplarına da rehber ve idareci rolünü oynuyordum.
Bu temaslar sayesinde ilerlemem elbette ki, Teşkilat içindeki ba­
zı kuvvetlerin nazari dikkatini celbetmişti. Makam ve menfaat hevesleriyle benim yerimde gözü olup da, beni bir engel olarak gören­
ler mevcuttu. Bunların önemli bir bölümünü de kısmen ikbal, kıs­
men geçmiş suçların örtbas edilmesi, kısmen de politik amaçlarla
17
hareket eden belli bir grup meydana getiriyordu. Fakat ben, Teşkilat'ın normal yapısı içinde faaliyetlerime devam ediyor, iç ve dış
planlamaları sürdürüyor, bir yandan da bilgi ve görgümü artırmaya
çalışıyordum.
İ k i yıl önce, bölgesel işbirliği kuruluşunun yine özel bir top­
lantısı için dış görev almam durumu ortaya çıktı. Dışişleri tem­
silcisi ve Teşkilat'tan başka bir personelle beraber Washington'a
girecektik. Heyet başkanlığı görevini üzerime almam bana
önemli sorumluluklar yüklüyordu. CIA'nın başkentteki misyonu
adına Amerika'ya gelecek üye de o günlerde belirlendi. Jimmy
bizimle beraber olacaktı. Heyetimiz Jimmy'le beraber buluna­
cak, adeta aynı heyetin mensuplarıymışız gibi davranacaktık.
Bu dış görev dolayısıyla evimde bir parti düzenledik. Jimmy
ve ekibi, Entelligance Servis'ten Hood, İranlı meslektaşlar, Teş­
kilat'tan arkadaşlar geldiler. Teşkilat'ın imkânlarıyla gerçekleşti­
rilen, garson, aşçı, uşak gibi hizmetler Teşkilat tarafından karşı­
lanan böyle bir toplantı çok sonraları benimle CIA ve Entelli­
gance elemanları arasındaki temasın başlangıcı olarak değerlen­
dirildi. Jimmy ve Hood ile Washington'da yapılacak çalışmaları
planlamıştık. Fakat bundan Teşkilat'ın elbette ki haberi vardı.
Tabii başkan ve daire başkanlığı işin derin teferruatlarıyla uğraş­
mıyorlardı, ama bu da icracı bir başkan yardımcısı olarak şüphe­
siz benim vazifemdi.
Jimmy'le konuşurken, ikide bir gözlerini kaydıran karşı-casusluk mensuplarını görmüyor değildim, fakat rahat hareket tarzımız
herhangi bir suç işlemediğimizden emin olduğumuzu gösteriyordu.
Toplantıdan bir müddet sonra, Londra üzerinden Washington'a hareket ettik. Jimmy de beraber biz dört arkadaş bir mote­
le yerleştik. CIA heyeti temsilcisi bize ev sahipliği etti ve temas­
larımızı sağladı.
IX
C I A ' y l a Temas
Bugün, bütün gün televizyon başında kaldım. B i r yandan da,
dün yazdıklarımı düşündüm. Yakınlarımın çarşamba günü idare­
ye teslim ettikleri yeni Philips'in dün sabah koğuşa sokulması
herkesi memnun etti. İçinde haberleşme cihazı olup olmadığını
kontrol için bu kadar bekletmişler. Aslında böyle bir cihaz bu­
lunsa dahi, onların fark edeceklerini zannetmem. İdarede cunta­
nın bir adamının bulunmasından şüphe ediyorum. Sarışın yüzba­
şı böyle ilişkiler içine girmiş olabilir. Zaten hepsi istenildiği tak­
dirde Teşkilat'a hizmet etmekten kaçınmayacak kişilerden seçil­
miştir. Bana, her şeye rağmen mevkime uygun muamele ediyor­
lar. Bu sayede hayatla temasım burada bulunan çocuklara naza­
ran daha kolay. Dışardaki sağ kuruluşlarla haberleşmem için, be­
nim imkânlarımdan yararlanmak istiyorlar. Bu ortamda birbiri­
mize ihtiyacımız bulunduğunu düşünürsek, herhalde bu istekle­
rini yerine getirmeye mecbur kalacağım.
Televizyondan sonra dün yazdıklarımı inceledim. Aslında
aleyhte delil mahiyetinde pek bir şey yok. Zaten mahkemede de
burada yazdıklarımın bir benzerini ifade etmiştim. Bir genel ara­
ma, yahut sadece bana karşı bir tedbir alınsa dahi notların ele
geçmeyeceği kanaatindeyim.
4 Haziran
Washington'da geçen günlerimizi hâlâ tatlı bir hatıra olarak
anıyorum. Jimmy, üçümüze de elinden geldiği kadar yardımcı
oluyor, şehrin gece kulüplerini, akşam yemeği yenecek yerleri­
ni, vakit geçirilecek diğer köşelerini tanıtıyordu. Toplantı dışın­
da birkaç günlük bir zaman, heyetlerin ağırlanması için ayrılmış­
t ı . C I A ile bu müddet zarfında özel ilişkilerimiz de oldu.
Jimmy'le beraber i l g i l i bölümdeki meslektaşlarla görüştük.
19
Aradan aylar geçtikten sonra bu görüşmeleri casusluk olarak ta­
rif eden yetkililer, herhalde hakikati işlerine geldiği gibi çarpıtma­
nın telaşı içerisindeydiler. Zira, biz Teşkilat olarak Jimmy'nin başın­
da bulunduğu heyete istihbaratı, kendi ülkemizin başkentinde, dü­
zenli raporlar halinde takdim ediyorduk. Hatta bununla kalmıyor,
konular üzerinde tartışmalı toplantılar düzenliyor, CIA mensupları­
nın sorularını cevaplıyorduk. Kendileri akıllarına takılan bir husus
olduğunda, benim mevkime kadar başvurmaya dahi lüzum görme­
den istedikleri elemanı çağırıyor ve bilgi alıyorlardı. Konu üzerine
eğilen bir devlet yetkilisi, yapacağı küçük bir araştırmada CIA'ya
istihbarat teminiyle ilgili anlaşmaları görebilir.
Kanıma göre, Teşkilat sadece hükümete, ilgili bakanlıklara
ve Genelkurmay'a bilgi vermekle vazifelidir. Oysa yapılan ikili
anlaşmalar, buna tamamen aykırıdır.
CIA'ya Jimmy kanalıyla verilen belgeler incelendiğinde bun­
ların sıradan malzemeler olmadığı da görülecektir. Çoğunun
üzerinde TOP SECRET (çok gizli) damgası bulunmaktadır. Sa­
dece rakip istihbarat örgütleriyle ilgili bilgileri değil, bölge du­
rumuyla ilgili bütün bilgileri ve ülke içi ve durumla ilgili bilgi­
leri kapsamaktadır.
Normal işleyişte, iki bölümümüzden, koordinasyon örgütü va­
sıtasıyla bilgi toplamayla ilgili olanı, her türlü neticeyi bize bildi­
rir, biz bunları kıymetlendirip istihbarat haline getirdikten sonra,
bir kopyasını üst yönetime, bir kopyasını da CIA İrtibat Heyeti'ne
göndeririz. Bu durumdaki bir yetkilinin Amerikan başkentinde
CIA ile görüşmeler yapmasında mahzur olmadığı ortadadır.
Ayrıca resmi işleyişte durum böyleyken, uygulamada daha
toplama safhasındaki değerlendirme yapılmamış ham bilgiler
doğrudan CIA heyetine ulaştırılır.
Teşkilat'ın üçüncü adamı olarak Washington'daki merkezde
Steiger, Peel ve Jimmy'le görüşürken daha çok politika ve kuru-
20
luşumuzun içindeki bazı meseleler üzerinde durduk. Daha sonra
metodlar kararlaştırıldı. Alternatif görüşmeler, mazeret hikâyesi,
randevu ortamları belirlenerek, Anny Mary'nin ve Subay Owen'in
evleri tespit edildi. İstihbarat konusunda talep karşı taraftan, Bay
Peel'in vereceği karar üzerine gelecekti. Böyle bir talep olunca,
kararlaştırılmış bir isim söylenerek "Bay X ' i n evi orası mı?" diye
bizim numara aranacaktı. Ben ise kararlaştırılmış numarayı ara­
yarak mobilyacı olduğumu söyleyecek, ısmarlanan malların hazır
olduğunu belirtecektim. Bunun üzerine randevu yeri olarak sap­
tanan evlerde, ışıkların örtülüp açılmasına göre belirlenmiş bu­
luşmalar gerçekleştirilecek. Eğer bunlar gerçekleşemezse alter­
natif tarihler gündeme gelecekti.
Memlekete döndükten sonra Jimmy'le birçok görüşme yap­
tık. İ l k faaliyetim, memleketimize sığınan bir Sovyet subayı ve
bir Habeş'in ifadeleri hakkında elde ettiğimiz malumatla ilgili oldu.
Jeostratejik durumumuz dolayısıyla bu gibi iltica olaylarına pek sık
rastlanmaktadır. Fakat servisimiz bu hadiseleri kendisiyle ilgili ka­
bul etmemekte ve fazla bilgi edinmek için çalışmamaktadır.
Yapılan anlaşmalar ve teamül gereği bütün mülteciler, Ame­
rikan ya da Alman servislerine teslim edilirler. Bunlar ön sorgu­
lamayı memleketimizde yaptıktan sonra, mülteciyi kendi imkân­
larıyla ülkelerine götürürler.
Sovyet subayının ilticasından sonra, bu kişinin i l k ifadesi
Teşkilat elemanları tarafından sınırda alındı. Başkentte tarafınız­
dan herhangi bir sorgulama yapılmadı. Hemen A l m a n servisi ile
temas kurularak subay onlara verilmek istendi. Çünkü, Doğu A l manya'daki rakip kuvvetler hakkında bilgisi bulunduğu anlaşılı­
yordu. Fakat nedense Almanlar böyle bir işi üstlenmek istemedi­
ler. Daha sonra Amerikan servisine teklif yapıldı. Onlar teklifi
kabul ettiler ve bu şahsı Amerika'ya götürdüler.
Habeş ise, emniyete teslim olmuştu ve ifadesi orada alınmıştı.
Sonra, Batı'ya gitti. Sovyet subayının sınırda alınan ifadesi Ha21
beş'in emniyet ifadesi, bunlarla ilgili kıymetlendirmeler ve benim
elde ettiğim neticeler üzerinde Jimmy'le birlikte çalıştık. Bunu bir
casusluk eylemi olarak mütalaa etmem imkânsızdı, çünkü Teşki­
lat, adamların bizzat kendilerini Amerikalılara ve Almanlara tes­
lim etmişti. Benim, bu kişiler hakkında bazı fikirlerimi meslektaş­
lara iletmem, olsa olsa kişisel bir girişim ve avantaj arama isteği
olarak düşünülebilirdi ve bence, bir Teşkilat yöneticisinin öyle
davranmaya hakkı vardı. Büyük şehirdeki toplama yetkilisinin,
konsolosluktaki Amerikan servisi temsilcisine bilgi vermesini de
aynı şekilde olağan karşılıyorum. Bu bilgileri önce bizim bölü­
mün başkanına, ondan da koordinasyon dairesi kanalıyla CIA'ya
verdiğimizde bu bir ulusal görev oluyorsa, bu kademeleri atlaya­
rak yaptığımız bir uygulama en fazla usulsüzlük olarak suçlanabi­
lir. Kaldı ki benim gibi Teşkilat tarafından sürekli yabancılarla te­
masla görevlendirilen, istihbarat konulu konferanslarda ülkesini
temsil eden bir kişinin bu kademelere harfi harfine riayet etme­
si de fazla bir hassasiyet olmaktadır.
İngiliz servisinden Hood'la temaslarımız da bence aynı çerçe­
ve içinde düşünülmelidir. Mr. Hood, İngiliz İstihbarat Servisi'nin
Teşkilat'taki temsilcisidir. Yani bir gizli ajan değil, resmi hüviye­
te sahip bir kişidir.
Amerikan servisinden farklı olarak İngilizlerin Teşkilat'ta bir
temsilciler heyeti bulunmamaktadır. Mr. Hood, bu vazifeyi "işbir­
liği düzenleyicisi", istihbarat alışverişi yürütücüsü ve ortak ope­
rasyon koordinatörü olarak tek başına yürütmektedir. Mr. Hood'u
tıpkı Jimmy gibi görevim gereği tanıdım, daha doğrusu Hood ba­
na Teşkilat'ın protokol şubesi tarafından tanıtıldı. Ortak vazifele­
rimiz gereği sık sık buluşup konuştuk. İstihbarat teatisinde bulun­
duk. Okulumuzun reorganizasyon çalışmalarına İngiliz servisinin
yardımlarını sağlamak amacıyla planlar hazırladık. Washington
gezimden evvel kendisiyle beraber Londra'ya gitmiştik. Orada,
22
İngiliz İstihbarat Okulu'nun faaliyetlerini birlikte inceledik. Bera­
ber toplantılara, kokteyllere katıldık. Birçok temas yaptık. Ülkeye
dönünce Mr. Hood ve İngiltere'nin tüm istihbarat personeli onu­
runa, Teşkilat, yemek ve kokteyller düzenledi.
Daha sonra bir İngiliz servis personelinin evinde defalarca
görüştük. Oxford Üniversitesi'nde düzenlenen istihbaratla ilgili
ilmi bir toplantıya katılmadan önce, kendisinden bilgiler aldım.
İngiltere'deki temasları ele alarak tartıştık. Dönüşte oradaki izlenimlerim-ve ele alınan planlar üzerinde fikir alışverişi yaptık.
Mr. Hood, ülkesinin menfaatleri gereği daha çok petrol bölgele­
riyle ilgileniyordu. Bu yüzden komşu ülkelef, bu ülkelere yönelik
istihbaratımız ve karşıcasusluk faaliyetleri konusunda araştırmalar
yapmaktaydı. Benim durumum, bu konuda kendisine zaten ulaştı­
rılan raporlar dışında, kıymetlendirmede yardım yapmaktan ibaret­
ti. Çoğu zaman toplama servislerindeki elemanlarımızla direkt te­
mas halinde bulunabildiğim için, onların raporlarında yeterince ifa­
de edemedikleri hususları netleştiriyor, bu sahada Mr. Hood'la bir­
likte çalışıyorduk.
Tüm bu çalışmalardan, bilhassa bilgi ve görgümü artırmak
bakımından kendim de şahsi avantaj elde etmiş sayılabilirim,
ama esas yararlı çıkan Teşkilat olmuştur. Çünkü, kuruluşumuz
sadece CIA'dan değil İngiliz servisinden de her yıl yüklü bir pa­
ra almaktadır.
Oxford'dan döndükten sonra Jimmy'le olan faaliyetlerimiz de
belli bir dönüm noktasına geldi. Amerikan servisi, memleketimi­
zin karşıcasusluk çalışmaları konusunda derli toplu bir belgeye
ihtiyaç duyuyordu. O günlerde toplanması beklenen genişletilmiş
kurulda böyle bir rapor ele alınacaktı. Şüphesiz buradaki karşıca­
susluk faaliyeti sadece bölgedeki küçük ülkelere karşı yapılan fa­
aliyetlerdi. Zaten, Sovyetler'e karşı yapılan bütün operasyonlara
ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ilgili faaliyete CIA mensupları her
zaman katılıyordu.
23
Harekete geçtik. Teşkilat'ın hazırladığı belgenin bir kopyası­
nı, oturumda ele alınmadan evvel, Amerikan heyetine ulaştırmak
istedim. Fakat, şahsi başarıma gölge düşürmek için olacak, bu
raporun hazırlanmasında devreden çıkarıldım. Toplama ile i l g i l i
bölüme dahil olan karşıcasusluk görevlileri, raporu kendi baş­
kanlarına, oradan da doğrudan üst yönetime intikal ettirerek hü­
kümete ulaştırmayı planlamışlardı.
Aslında böyle bir uygulama bizim bölümün değerlendirme
yapma imkânını da ortadan kaldırıyordu. Arkadaşlarla işbirliği
yaparak, i l g i l i daireden raporun taslağını temin ettik, üzerinde
yapılacak düzeltmeleri ise kademelerden geçtikçe öğrenecek ve
ek raporlar hazırlayacaktım. Bu alandaki başarımız, Amerikan
servisi elemanları tarafından olumlu karışlandı. Memleketimizin
imkânları konusunda yaptığım değerlendirme örnek bir istihba­
rat çalışması ve i l m i bir inceleme olarak kabul gördü. Tabii bu­
nu sağlamak için Jimmy kanalıyla oldukça yüklü mali imkânlar
ve önemli kolaylıklar bulmak zorunda kaldık.
Teşkilat-İsrail-İran Üçgeni
Bugün ziyaret günüydü. Damadım geldi. Avukatlar da geldi.
Yüksek Mahkeme gelecek ayın sonuna doğru karar verecek. Hatı­
rat yazarken, geçmişte geleneklere uygun olmayan işler yaptığımı,
usullere riayet etmediğimi, mesleğimde yükselmek ve itibarıma uy­
gun bir tarzda yaşayabilmek için yabancı desteğine gereğinden faz­
la başvurduğumu düşünüyorum. Fakat yine de, birçoklarının böyle
yollara başvurması, hele de onların ne yeteneklerinin ne de bilgile­
rinin kâfi olmadığı halde bunu yapmaları beni bir parça rahatlatıyor.
En çok ailemin, çocukların çevrede karşılaştığı muamele, hakkı­
mızda yapılan dedikodular üzüyor beni. Onların çeşitli düşüncele­
rini bir bakıma normal karşılamak gerek. İstihbarat faaliyetinin çe24
şitli yönlerini, bir istihbaratçının hayat tarzını ve karşılamak zorun­
da bulunduğu güçlükleri bilemezler elbette. Neticede bir ceza ye­
sem bile, burada senelerce kalmayacağıma güveniyorum. Toplama
bölümü bir miktar kanıt toplamışsa da, zannımca bunlar beni en
fazla 1980'in sonlarına kadar cezaevinde tutabilir. Bu derece yük­
sek makamlara gelmiş bir kişinin, böyle ağır ithamlara uğradıktan
sonra bir müddet yatıp tahliye olması cemiyette haksızlığa uğradı­
ğımız fikrini kabul ettirebilir.
Zaten hakkımdaki delillerin yeterince kuvvetli olmadığı,
mahkeme kararı ve duruşmalar esnasında izlenen tutumdan da
açığa çıkıyor. Ne kadar bir cezayla kurtulacağım konusunda zih. nimde hiçbir tereddüt yok.
Kanunda böyle bir madde olsaydı benim yabancı bir devlet he­
sabına uzmanlık yapmaktan ve yaptırmaktan yargılanmam gerekir­
di. Mesela, Jimmy'ye verirken yakalattığım dokümanlardan biri,
yabancı ülkelerle iktisadi münasebetlerimizi ele alıyordu ki, bunu
personele bizzat ben hazırlatmıştım. Bu doküman, açık kaynaklara
dayanılarak hazırlanmış, basın ve plan Teşkilatı'nın imkânlarından
yararlanılmıştı. Bu dokümandaki bilgiler devletin resmi yayın orga­
nı tarafından, çok daha geniş bir şekilde önceden açıklanmıştı.
Bir diğer doküman, Amerika Birleşik Devletleri'nin araştır­
maya ihtiyaç duyduğu uluslararası bir konuyla ilgiliydi. Bir dev­
let yetkilisi olarak, bu konuda Amerikan hükümetinin bir plan
hazırladığını öğrenmiş, bu planın mümkün olduğu kadar bizim
yararımıza olmasını sağlamaya çalışmıştım. Doküman, politik
ve sosyal durumu tartışılan bir ülke hakkında çeşitli rakamları
ihtiva etmekteydi. İstatistik rakamlarında göçmen işgücü sayıla­
rı, iki topluluk arasındaki lisan problemleri, bazı sosyal prob­
lemler, kültür ayrılıkları bunlarla ilgili hükümet tasarılarının da­
yandığı temeller mevcuttu.
Bu rakam ve bilgilerin, Birleşik Devletler hükümeti tarafın­
dan başka yollarla da rahatça elde edilebileceği bence açık bir
25
hakikattir. Bunu dikkate alarak, müttefik devletin hükümetini
olumlu yönde enforme etme amacıyla bu dokümanı yine kendi
personelime hazırlattım. Bir kısım bilgileri, ilgili dairelerden te­
min ettirdim. Konuyla ilgili değerlendirme çalışmasını da yap­
tım. Netice olarak, bu da bir uzmanlık çalışmasından ibaretti.
En önemli kabul edilen belge ise, Sovyet ajanıyla ilgilidir.
Aslında bu konudaki operasyon da yine CIA'yla birlikte yapılan
müşterek operasyonlardan biridir. Ve tarih bakımından aktüalite­
sini kaybetmiştir. Burada benimle Teşkilat arasında bir zıtlık
doğmuş, onlar bununla ilgili bilgilerin silah satışlarının başlama­
sını teşvik eder mahiyette kullanılmasını istemişler, ben buna
karşı çıkmışımdır. Teşkilat burada bir dezenforme yapmak iste­
miştir. Yani benim Jimmy'ye verdiğim belge yine Jimmy'ye ve­
rilmek için hazırlanmıştır. Burada, meseleyi hukuki açıdan ele
alırsak, mesele bir devlet faaliyetini zamanından daha önce yap­
makla sınırlıdır. Şüphesiz, bu derece karışık olan istihbarat işle­
rini çözmeye hukuk yetmemektedir. Olayın özü, Teşkilat'ın dezenformasyon denemesinin üçüncü yetkili tarafından boşa çıka­
rıldığı iddiasıdır. Demek ki, bilgi vermek durumu mevzubahis
bile olamaz, zira onların vermek için hazırladığı ve benim önce­
den verdiğim belgede yazılı olanlar, doğru bilgiler değildir.
Bir diğer doküman ise, yine komşu bir ülkenin askeri yöneti­
cisinin başka bir komşu ülkeye .yaptığı ziyaret ve burada elde et­
tiği askeri menfaatlerle ilgilidir. Bu belgeyi de aleyhimde önem­
li bir delil olarak kullanmak istediler. Bunun yabancı servisler
tarafından hazırlandığı şeklindeki itirazım üzerine, Teşkilat bu­
nu resmen reddetti ve belgeyi kendilerinin temin ettiğini öne
sürdü. Fakat belge incelenince İngiliz kaynaklı olduğu açıkça
görüldü. Böylece, koskoca Teşkilat adalet organları önünde ya­
lancı durumuna düşürülmüş oldu. Aslında doküman bize İngiliz
Servisi'nden ulaşan bir haberden çıkarılan bazı bilgi fişlerinden
ibaretti. İngiliz Servisi, haberi bize ulatırmıştı ve bu konuda bi26
zim bilgimiz olup olmadığını soruyordu. Yani, normal işleyişte
eğer bu konuda bizim bilgimiz varsa, mutlaka İngiliz Servisi'ne
verilecekti, tabii aynı bilgiler hem doğrudan, hem de İngilizler
kanalıyla CIA'ya ulaştırılacaktı.
Benim meseleye girişim ise, nihayet mesleki bir endişeden ol­
du. İngilizlerin sorusuna cevap verecek olan bendim. Birikmiş
bilgiler benim kontrolüm ve sorumluluğum altında bulunuyordu.
Bu soruya cevap vermek mesleki bir itibar sorunuydu ve benim
kariyerimle ilgiliydi. Bu bakımdan Jimmy'den yardım istemeyi
uygun bulmuştum.
Bu son doküman ne tarafımızdan elde edilmiştir, ne de her­
hangi bir yerde istihsal edilmiştir. Yabancı bir ülkenin, başka bir
yabancı ülke hakkındaki çalışmalarının sonucudur. Bu gibi bil­
giler bir yana bunlardan çok daha gizlilerini (TOP SECRET de­
receli olanlar da dahil), Teşkilat her zaman CIA'ya, İngiliz, Fran­
sız, Alman, İtalyan, İsrail servislerine ve yıkılışına kadar SAVAK'a vermiştir. Teşkilat, benim suçlandığım gibi bir suçu sü­
rekli ve resmen işlemektedir. Bundan özel avantajlar elde etmem
suç ise, suçlama da buna göre yapılmalıdır. Bu gibi bilgilerin be­
ni suçlamak için icat edilen tabirle "yabancı ajanlara" verilmesi,
Teşkilat tarafından sadece rapor ve belgeler halinde değil, karşı­
lıklı konuşmalar ve toplantılarda da çok sık olmaktadır.
Jimmy'nin işini yapmakla-görevli, bütün bu ülkelerin temsilcile­
ri vardır başkentte ve büyük şehirlerde.
Biz aslında bütün haberleri bunlara vermekle vazifeli bulun­
duğumuz için, kendi başkanlığımıza veya diğer servislere verdi­
ğimiz raporların üzerine daha önce herhangi servislere verildiği­
ni de kaydederiz.
Herhangi bir devlet yetkilisi, açıklamalarımızı belki de suç
farz edecek olan herhangi bir hakim ve savcı bu tür belgeleri
Teşkilat'tan isteyip inceleyebilir. Hatta, sadece Teşkilat'a sorma­
sı da yeterlidir. Bu raporların üzerinde CIA'ya verildiği açıkça
27
yazılıdır. SAVAK'a MOSSAD'a ve diğerlerine verildiği de yazı­
lıdır. Ve Teşkilat'ın kodlanmasında C I A "bayrak" koduyla adlan­
dırılmıştır. İlgililerin bir tesadüf eseri bu raporları incelediklerin­
de bahis konusu kodları anlayabilmeleri mümkündür. C I A ' y ı
bayrak olarak adlandıranlar diğer servisleri de ülkelerinin veya
milletlerinin belirgin bazı özelliklerine bakarak adlandırmışlar­
dır. Bu kodlamalar, bilgilerin bana dahi ulaşmadan toplama
ekipleri tarafından doğrudan doğruya aynı kademedeki yabancı
servis temsilcisine ulaştırıldığını göstermektedir.
Teşkilat'la i l g i l i kanun gizli değildir. Herkes temin edebilir.
Bu kanuna bakıldığında görülecektir k i , Teşkilat'a mensup her­
kes, bu uygulamalar ile her gün, her saat suç işlemektedirler, üs­
telik bu suçlar ülkenin temel menfaatlerini ilgilendirdiğinden bir
anayasa suçu mahiyetindedir. Bu anayasa suçunun işlenmesine
kaynak teşkil eden hadise, i k i l i anlaşmalardır. Haddizatında, bu
i k i l i anlaşmaları, bilhassa istihbaratla ilgili özel anlaşmaları iptal
etmeden aynı uygulamayı sürdüren hükümetler de bu ağır so­
rumluluğu paylaşıyorlar. Bu mevzu sadece milli egemenlikle de­
ğil, üzerinde o kadar titizlikle durduğumuz demokratik hürriyet­
çi nizamla da ilgilidir, zira iç hadiselerle i l g i l i raporlar da istenil­
diği zaman yabancı servis tarafından edinilmektedir.
Yabancı servislerle ilgili vazifemiz sadece istihbarat alışveri­
şinden de ibaret değildir. Ben vazifemin başında ve İran'da Şah­
lık rejimi mevcutken, birkaç ayda bir, SAVAK ve İsrail Servisi
MOSSAD'la periyodik buluşmalar yapmaktaydık.
Bu periyodik görüşmeler sadece idareci makamlar seviyesin­
de değildir. Çeşitli seviyelerdeki Teşkilat kuruluşları müttefik
servisin kendi seviyelerindeki organlarıyla görüşürler. Bu görüş­
mede, yalnız uluslararası konular değil, ulusal konular da ele alı­
nır. Her ülkedeki sol faaliyetler, m i l l i azınlıkların faaliyetleri,
tedhişçi Filistin'e karşı önlemler, yıkıcı diğer faaliyetler, anarşi
hakkındaki i k i l i üçlü temaslar kurulur. Bu görüşmeler
likle yol gösterici olan, üstün tekniğiyle MOSSAD'dır ve MOSSAD'ın memleketimizde hayli geniş imkânları bulunmaktadır.
Şahsi ve politik menfaatlerine engel olduğum için benim ekarte
edilmem operasyonuna katılan karşıcasusluk ekibindeki şahıs
Beyrut'ta böyle temaslarda çok bulunmuştu. Lübnan'da CIA'yla
beraber operasyonlara katılan, onlardan yüklü ücret ve ikramiye­
ler temin eden, Filistin kamplarındaki bir kısım solcu genci he­
def alan faaliyetlerde gösterdiği başarı sonucu mükâfatlandırılan
bu kişinin, şimdi kendisini benden daha temiz olarak gösterme­
sini de şayanı hayret buluyorum.
Alman İstihbarat Servisi de ayrı bir periyodik görüşme unsu­
rudur. O ülkedeki meslektaşlarla da, her üç ayda bir Münih'te ve
bizim başkentte görüşmeler yapılır ve dahili konular bizim dahi­
li konularımız üzerinde durulur. Şüphesiz, çünkü bizim onlara
söyleyecek herhangi bir sözümüz yoktur.
Bu temaslarda, bütün dünya hakkında elde edilmiş askeri ve­
ya politik, ekonomik veya sosyal ne kadar istihbarat varsa hepsi
onlara teslim edilir. Zaten, maddi kaynağımız orasıdır. Sosyal fa­
aliyetler, kokteyller, eğlence yerlerini ziyaret vesaire arasında ise
yazılı raporlarda eksik kalan unsurlar, kişisel görüşmeler yoluy­
la tamamlanır.
Teşkilat'ın Ordudan İstihbarat Elde Etmesini Sağladım
Gazetelerde katliam davasından söz ediliyor. Misilleme, si­
lahlı taarruzlar birbiri ardından devam ediyor. Burası iyice kalabalıklaştı artık. Gençlerle konuşurken istihbarat metodlarının
neredeyse ortaokul çocuklarına kadar yayıldığını hayretle görü­
yorum. Böyle bir ortamda meseleyi ilmi olarak ele almanın lü­
zumu ortaya çıkıyor.
Uluslararası işlerde, herhangi bir ipucunu değerlendirirken
metodu tahlil etmek en başta gelir. Servislerin yıllar yılı uygula29
yarak ekol haline getirdikleri metodlar vardır. Bir işe bakıldığı za­
man, ufak tefek ipuçları bile perde ardından hangi servis bulundu­
ğunu ortaya koyar. O servise has planlar, damgasını basmıştır bu
hadiseye. Çocukların anlattıklarını dinleyince de, istihbarat okulun­
da verdiğim dersler aklıma geliyor. Oradakiler, bir mesleği seçtik­
leri için oldukça ciddi davranıyorlardı. Şüphesiz birçoğu cinayet
suçlusu" olmasına rağmen, buradaki çocuklar bir macera filmi yaşı­
yor gibiler. Bir kısmı tıpkı başıma bu hadiseyi saran siyasal okul
mezunu mason gibi macera, şiddet ve konspirasyon heveslisi.
Doğrusu hadise oldukça i y i planlanmıştı. Teşkilat'ın mühim
bir yetkilisini bu derece açmaza düşürmek, ancak o adamın ka­
fasından çıkan bir entrikaya dayanabilirdi. Bütün hareketlerimin
takip edildiğini, beni belli bir noktaya doğru sürüklemek istedik­
lerini, baştan engellemeleri mümkünken son ana kadar bekledik­
lerini yeni anlıyorum.
Bir cumartesi günü Teşkilat merkezine getirilerek gözaltına
alındım. Başka zamanlar odamın yanına yaklaşmaya cesaret
edemeyenler, hemen makamıma gidip arama yaptılar. Orada ne
bulacaklarını biliyorlardı şüphesiz. Ordu dairesindeki kader ar­
kadaşları daha önceden getirilmesini istediğim dokümanların
listesini evvelden onların ellerine teslim etmişler.
Bunlar kara, hava ve deniz birliklerimizin durumu, müdaha­
le kuvvetlerimizin dağılımıyla i l g i l i bilgiler ve haritalardı. Teşkilat'ta askeri durumla i l g i l i bilgilerin bulundurulması müdahale
döneminden itibaren başlamıştır. Aslında sivil bir kuruluş olma­
sı gereken Teşkilat, uzun yıllar askeri idare uygulaması yüzün­
den orduyla yakın bağ içinde gelişmiştir.
Darbe döneminden Teşkilatla ordunun istihbarat kuruluşu ara­
sında çok sıkı irtibat kuruldu. Ordu istihbaratıyla ilgili konularda
bizlerin yetkisi arttı. Müdahale sırasında ordu istihbaratının çok ye­
tersiz kaldığı görülünce, devreye tamamen Teşkilat girdi. CIA'yla
müşterek çalıştığı için Teşkilat'ın teknik imkânları ve tecrübesi ol-
30
dukça fazlaydı. Bu dönemde harekâtla ilgili bütün bilgiler, asker ar­
kadaşlarımızın şahsi temaslarıyla bana geliyor, ben bunların değer­
lendirilmesini yaparak brifingler düzenliyordum.
Kendi askeri durumumuzla i l g i l i bilgileri, yasal olarak alma­
mız mümkün değildi. Fakat arkadaşlarımızın bunları temin etme­
lerine kimse mani olmuyordu. O günlerden kalan harita ve kroki­
ler hâlâ odamızda durmaktadır. Bunlar üzerinde zaman zaman
yeni durum işaretlenmiştir. Rakip kuvvetlerin değerlendirmesini
yapabilmemiz için müdahale birliklerimizi, rakibin yığınağını ölçebilmemiz için bölgedeki ordumuzun durumunu, onların deniz
kuvvetlerini bilmemiz için kendi deniz kuvvetlerimizi bilmemiz
gerekirdi. Deniz kuvvetlerimizin hareketleri ve denizdeki arama
faaliyetlerimiz teknik bölümümüz tarafından günü gününe dinle­
niyor, elde edilen bantlardaki bilgiler harita üzerine işaretleniyor
ve bana ulaştırılıyordu.
İ k i sene önce müdahale birliklerimizin personel sayısını öğ­
renmekte büyük güçlük çektik. İlgili yerlerdeki asker arkadaşlar,
insan sayısıyla i l g i l i bilginin gizlilik açısından çok önemli oldu­
ğunu sandıklarından belirgin bir tedirginliğe düştüler. Bu konu­
daki güçlüğü de, Amerikan heyetinden öğrendiğimiz bir yön­
temle çözdük. Yine şahsi temaslarla birliklerimizin masraf çizel­
gesini elde ettik. Bunun üzerine yaptığımız hesaplamalarla per­
sonel sayısını kesin olarak çıkarttık.
Komşu yöneticinin raporuyla i l g i l i dokümanı da, basında çı­
kan haberlerin doğru olup olmadığını tahkik etmek için hazırlat­
mıştım. Bu rapor hakkında Teşkilat'ın ve istihbarat bölümünün
herhangi bir bilgisi yoktu. Çeşitli ilişkiler bakımından ihtiyaç
hissettiğimiz bu istihbaratı mutlaka elde etmemiz gerekiyordu.
Masamın gözünde ve karteks dolabında bulunanlar bunlar­
dan ibaretti. Ayrıca, pasaportum, uçak biletlerim ve bir miktar
dolarla sterlin vardı. Bu sonuncuları dış gezilerim sırasında te­
min etmiştim.
31
Karşıcasus ve arkadaşı bütün bu belgeler hakkında zabıt tu­
tup, delil olarak savcılığa vermişler. Mevkileri benden çok dü­
şük olan, biri siyasal diğeri iktisat mezunu bu iki kişi, okudukla­
rını değerlendirecek bilgiye sahip değildi halbuki.
Teşkilat yönetimi, bu belgeler hakkında görüşü sorulunca bir
kısmının delil mahiyetinde olduğunu ileri sürdü. Oysa görüldü­
ğü üzere, bütün dokümanlar birbiriyle benzerlik ihtiva etmekte­
dir. Birbirlerini tamamlamaktadır. O halde nasıl oluyor da, bir
kısmı delil de diğerleri değil? Bunun açıklanması kolaydır. Çün­
kü, ben kendilerine defalarca konuyla ilgili kıymetlendirmeler
sunmuşumdur, harita üzerinde durumu arz etmişimdir. Hatta,
kendisinden rica ederek eksik olan bilgilerin tamamlanması için
yardım istemişimdir. Ve onun gereken bilgilerin sağlanması için
orduya yazdığı bir yazı mevcuttur. Bu yazının altında imzası bu­
lunmaktadır. Benim, ordumuzun durumuyla ilgili ayrıntılı bilgi­
ye sahip olduğumu bilmektedir. Yabancı servis mensuplarıyla
sürekli temas halinde bulunduğumu da tabii ki bilir. Geçmişteki
usulsüz durumda kendisinin de sorumluluğu vardır. Bunun için
masamın gözündeki dokümanların delil mahiyetinde olup olma­
dığı sorusunu yuvarlak cevaplarla geçiştirmektedir.
Enteresandır, daha yakalanmazdan bir gün önce beni yakala­
yan şahıslarla birlikte yöneticilere ortak brifing vermişizdir. Bu
brifingde kullandığımız dokümanlar da ordudan şahsi temaslar­
la elde edilmiştir. Eğer şahsi temas metodu suç olarak görülüyor­
sa, bu suçun sorumlusu hepimiz olmalıyız. En azından, diğerle­
rinin de suçlu olmadıklarını ispat için kesin belirtiler bulunmalı­
dır. Öyle gelenekler, öyle kolaylık metodları uygulanmaktadır
ki, bu durumda bütün personelin bilgi satma imkânı ve böyle ih­
timaller mevcuttur.
Hakim kararı ve hükümet onayıyla, Teşkilat'ta bir arama yapı­
lacak olsa öyle belgeler bulunacaktır ki, bunlar kuruluşumuzu da,
hükümeti de oldukça zor bir duruma sokar. îç güvenlikle ilgili ka32
yıtlar ve kişisel bilgi fişleri bir yana, personel tarafından bilinme­
si uygun olmayan her türlü askeri ve diplomatik bilgi dökük saçık
durumda saklanmaktadır. Evrak bölümünde yetkili olarak çalışan
personel, buraya yasal durumu uygun olmamasına rağmen nüfuz
ticareti yoluyla getirilmiştir. Önceden destekleyici eleman olarak
kullanılanların personel statüsüne getirilmeleri yasak olmasına
rağmen, böyle kişiler önemli köprübaşlarındadır. Daha bunun gi­
bi pek çok misal sayılabilir. Bu durumdaki bir kuruluşa değil dost,
müttefik ve anlaşmalara bağlı olduğumuz C I A , isteyen her istih­
barat örgütü kolaylıkla sızabilir. Avrupa ülkelerinde çok sayıda
Doğu Bloku ajanı yakalanırken, aynı türden bir çalışmayı memle­
ketimizde de gösteren rakip servislerden kimsenin yakalanmama­
sı bu hakikatin bir ifadesidir.
Netice olarak ben casusluk suçuyla hüküm giymiş bir yöne­
ticiyim. Oysa mesela dışişlerinin elçilerle kurduğu haberleşme­
nin şifreleri senelerdir elimdedir. Benden çok daha düşük mevkidekiler bile bu bilgilere sahiptir. Bütün birliklerimizin haber­
leşme kodları ve diğer gerekli anahtarlar da elimizde mevcuttur.
Tatbikatların senaryosunu da istediğimiz zaman elde edebiliriz.
Bu kanuni olmayan usuller o kadar gelenekleşmiştir k i , askeri
makamlar bizden bu konularda yardım isterler.
Askeri istihbarat, stratejik istihbarat ve muharebe istihbaratı
olmak üzere i k i dalda mütalaa edilir. Birincisi uzun dönemli as­
keri bilgileri ihtiva eder. Silahlı kuvvetler, muharebe istihbaratı
yapmak için Teşkilat'tan yardım almıştır. Yaptığımız hizmetlerin
belgeleri ellerinde bulunmaktadır. Bunu müteakip, çabalarım so­
nucu devletin en üst yetkilileriyle Teşkilat arasında bir toplantı
yapılmış, burada gerekli istihbaratın aramızda değiş tokuş edil­
mesi karara bağlanmıştır. Benim de katıldığım bu toplantıyla i l ­
g i l i protokol de bir belge olarak her an bulunabilir. Suçlanmayı
kabul ederim, fakat suçlama bütün bu hakikatler de belirtilerek
yapılmalıdır. Evet, bu protokol sayesinde bilgi kaynaklarım ço-
33
ğalmış, bu yüzden yabancı servislerle ilişkilerim güçlenmiş ve
itibarım artmıştır. Fakat üst kademedeki yöneticilerin hata ve ih­
timallerinin bu nahoş durumlara yol açtığı da belirtilmelidir.
Uygulamalara getirdiğim başka bir yeniliği daha açıklamak
isterim. Teşkilat'ın yapı ve görevleriyle ilgili kanun, düşman ta­
rafın imkânlarını ve yeteneklerini bilmemiz için kendi birlikleri­
mizin durumunu da bilmemiz gerektiğini ortaya koyuyordu. Fa­
kat kanunda, askeri istihbaratla ilgili herhangi bir kayıt bulun­
mamaktaydı. Üst yönetimin izniyle, İstihbarat bölümümüz için
bir görev talimatı hazırladım ve buraya askeri istihbaratta bulu­
nabileceğimiz hakkında bir madde de koydum. Bu durumda, ka­
nun ve görev talimatı birleşince kendi ordumuz içinde istihbarat
yapma hakkımız kendiliğinden doğuyordu. Bir yerde, ordu istih­
baratının yerini almış oluyorduk, hatta avantajlı durumumuz ne­
deniyle onların bir üst organı rolünü oynamaya başlamıştık.
Böyle bir reorganizasyon yabancı servis elemanlarının şüp­
hesiz takdirini kazandı. Çünkü anlaşma gereği, Teşkilat'tan ra­
hatça bilgi alabiliyorlardı. Üstelik, bu bilgileri en geniş şekilde
elde etmek için Teşkilatımızla yakın temas halindeydiler. Onlar
için ilginç olan, Teşkilat'ın üçüncü kademesinde bulunan benim
gibi bir yetkilinin, pek fazla çaba da göstermeden tüm istihbarat
sistemini değiştirebilmesiydi.
CUNTA'yla Karşı Karşıya
Akşam yemeğinden sonra yeniden kalemi elime aldım. Bi­
zimkiler daha yemeğe oturmamışlardır bile. Belki salonda güne­
şin batışını seyrediyorlardır. Karşı kıyıda Amerikan Okulu'nun
sivri çatıları görünür. Öteki başkanlığın yardımcısının evi de
oradadır. Amerikan karargâhıyla içli dışlıdır ahbabımız. Ama es­
ki dostluk günleri geride kaldı artık.
34
Evde, büyük ceviz masasının etrafında toplanır, saatlerce
oyun oynanır, politikadan bahsederdik. Karım, yine o masanın
abonesi tabii. Uzak bozkır kasabası günlerinden beri hiç değiş­
medi. Demir cevherinin yanındaki lokali hatırlarım. Hayatın ilk
basamaklarını adımlarken, bizimkiyle neler konuşurduk. Bana
hep sonradan görme zengin kadınlarını anlatırdı. Kolları dirsek­
lerine kadar altınla dolu olduğu için bizi kendileriyle bir tutarlarmış. Hak ettiğimiz gibi bir hayat yaşayamasak da, yine de daha
huzurluyduk o zamanlar.
Kurmay oldum, binbaşı oldum, albay oldum, Teşkilat'a girdim.
Yükseldim. Kudretli adamdım artık. Her şeyi, herkesi duyan, bilen­
dim. Ama onun gözünde sadece bir şikâyet mercii, maddi imkân
kaynağı... "Kızım ne olacak, damat ne olacak?.." Neticeten bura­
dayız. Her şeyi onlar için yaptığıma Allah şahittir. Gözaltına alın­
madan sonra Teşkilat'tan çıkarılan kızımı, durumumu etkileyeceği­
ni bile bile Amerikan Elçiliği'ne yerleştirmekten geri kalmadım.
Bu, hayatını ailesine adamış bir insanın dramıdır.
CIA ve Entelligence'deki meslektaşlarla temasımı bir entrika
vesilesi saydılar. Her zaman kendilerinin de yaptığı artık gele­
nekselleşmiş temasları espiyonaj gibi göstermeye kalktılar. Ma­
kam ve menfaat anarşistlerinin diğer kurbanlarına da benzemiyordum. Teşkilat tarihinde hiç olmamış şekilde kısa zamanda üst
kademelere yerleşmiştim. Bu yüzden, en tesirli metodu kullan­
maktan çekinmediler. Ama onlar da, diğerleri gibi değildi, bir­
birleriyle işbirliği halinde bir politik klik teşkil ediyorlardı.
Devlet kuruluşlarını, özel teşebbüsü, siyasi hayatı altüst eden
bu makam ve menfaat zıtlaşmaları da kuruluşundan beri Teşkilat'ta da görülür. Ama bizdeki, hiçbir yerde görülmeyen karışık
ve karanlık metodlarla doludur. Ve menfaatlerin çok büyük, ha­
reket sahasının son derece geniş olması, çeşitli çevrelerle ilişki­
li onlarca ekibin doğmasına neden olmuştur. Bu ekipler ortak ça35
lışır, kurban ararlar. Bu kurbanlar cemiyet içinde olabileceği gi­
bi Teşkilat içinde de olabilir. Yükselme hırsının önüne dikilen
herkes bir engeldir.
G i z l i l i k metoduyla çalışılır, kurbanlar savunmasız, delilsiz
bırakılır. G i z l i yöntemler, hedefi istenildiği gibi, istenildiği yer­
de yakalamaya izin verir. Kurban seçilen insanın elinden bütün
araçları alınır. Darbenin nereden geleceğini kimse bilmez. Hele
benim gibi, dedektiflik işleriyle uğraşan ekiplerin karşısında
olanlar, inisiyatifi tamamen kaybederler. Ekipler, birbirlerine
emir-kumanda zinciriyle bağlı kimselerden kurulmuştur. Birbir­
lerinin sözünden çıkmazlar.
Teyp montaj, foto montaj, gizlice evlere girme, delil yerleş­
tirme, karanlıkta fotoğraf çekme, açık veya kapalı dinleme yap­
ma imkânları ellerindedir. G i z l i sorgu yerlerinde, en iptidaisin­
den en modernine kadar çeşitli araçlar mevcuttur. Devlet yetki­
lilerinin bile giriş izni yoktur buralara.
Teşkilat'ta en büyük zıtlaşma, geleneksel olarak sivillerle asker­
ler arasındadır. Bu büyük çekişme çoğu zaman politika sahasında
da oturur. Darbe öncesi sivil kesimin hükümet, asker kesiminin ge­
nellikle ihtilalcilerden yana olduğu görülmekteydi. Amerikan Servisi'nin eğitimiyle yetişmiş şirketler ve iş hayatıyla yakın teması
bulunan sivil kesim daha çağdaş özellikler taşımaktaydı.
Darbeden sonra i k i büyük şehre karargâh kurmuş ve yöneti­
min en üst katlarından kaynaklanan asker-sivil karması bir ekip
doğdu. Cunta adı verilen bu ekip, bu dönemde kader birliği et­
miş, birçok kanun dışı olayın sorumlusu olmuştu. Avantajlar el­
de etmişlerdi. Hem bunları korumak, hem geçmiş defterlerin
açılmasını önlemek, hem depolitik mülahazalarla devrin hükü­
metlerini etkilemek için bir arada kaldılar. Personel, büyükşehir
ve başkent yönetimi, toplama bunların elinde kalınca patron ve
yardımcısını da etkileme imkânını ele geçirdiler. Kâğıt üzerinde
Olmasa da fiiliyatta en müessir makamlar bunların güdümünde
36
idi. Sökredite, örtülü ödenek, avantajlar, pozisyonlar mevcut. Bu
imkânlarla, on yıl öncesinden beri en az elli eleman diskalifiye
ettiler. Bunların biri sekreter, bir kısmı emekli generaldi.
Bana karşı düzenlenen operasyonun planlarını yapan kişi
Cunta'nın karşıcasusluk bölümündeki koludur. Kendisi ile aram­
da uzunca bir süredir husumet bulunması hadisenin nedenidir.
Bu kişi sivil bir okuldan mezundur. Açık tarafları çoktur. Darbe
döneminde yaptığı işkenceler saymakla bitmez. Şimdi kendisini
bir C1A ajanını yakalamış gibi gösteren kişi nasıl oluyor da, ya­
kın bir tarihte komşu bir ülkede C I A ajanlarıyla ortak operasyo­
na katıldığını gizliyor. Bu komşu ülkede yapılan operasyon sıra­
sında yüklüce bir ücret elde ettiği de bilinmektedir.
Daha sonraları ben kudret kazanınca, menfaat yolları kapan­
dı tabii. A k t i f görev imkânları kalmadı. Bir bölgenin başına da
gelemedi. Yabancı uyruklu bir kadınla ilişkisini açığa çıkarmam
bana olan nefretini daha da artırdı. Bana yaptıklarını basın ateşesine ve daha önce amirine de uygulamıştı. Şimdi önünde bir
engel teşkil ettiğim için bana çarptı entrika rüzgârı.
Darbe döneminin beşli çetesi içinde yer almıştı bu şahıs.
Meşhur köşkte bir araya gelen bu beş kişi, CIA'ya yaptıkları hiz­
metlerini örtbas etmek, kanundışı eylemlerini unutturmak için
şimdi de bana karşı birleştiler. Bakanın " C I A içimizde" sözünün
etkisi de böyle kırılacaktı. İçlerinden bazıları daha değişik emel­
ler peşinde koşanlara da hizmet ediyorlardı.
Suçlu yalnız ben miyim. Birçok Teşkilat mensubu, kendi
memleketimizde de yabancı istihbarat elemanlarıyla sık sık yalnız
temas etmektedirler. Jimmy çok sayıdaki personelin ahbabı olarak
bu tür ilişkiler içindedir. Kendisiyle birçok yönetici baş başa ye­
mek yemiştir. Ekarte edilmemden çok kısa bir zaman önce,
Jimmy, yeni gelen üç C I A görevlisi, Teşkilattan bir arkadaş ve eş­
lerimizle beraber bir başkent lokantasında baş başa bir gece geçir­
memiz buna misaldir. Bana düzenlenen operasyonun önemli ada37
mı Kafkas asıllı kişi, Jimmy'nin benden de samimi dostudur. Bu
kişinin gerek Jimmy'yle, gerek diğer Amerikalılarla içtiği su ayrı
gitmez. Yazın, onların kamplarında bütün ailesini barındırır. Ame­
rikan dostu bir işadamının yakın ahbabıdır. Üstelik,. doğrudan
doğruya anarşik olayların içinde bulunması temasının vehametini
artırmaktadır. Ve bana karşı düzenlenen operasyon sırasında, biz
Jimmy'yle otururken ekip başı görevini bu kişinin oynaması şüp­
helerimi çoğaltmıştır. Belki de Jimmy'nin de dahiliyle başka he­
saplar sahneye konmuştur.
Teşkilat'ın İsrail'de, Almanya'da ve İran'da personeli, heyeti
vardır. İran'dakiler ne yapmaktadırlar bilemem ama, diğerlerinin
aktif göreve devam ettikleri bir gerçektir. Bu ülkelerdeki adam­
larımız, o ülke istihbarat elemanlarıyla daima yalnız'olarak te­
mas eder. Adamımız o ülkenin casusu mu olmuştur, olmamış mı­
dır, bunu bu faaliyet tarzıyla bilmemiz mümkün değildir. Bugün­
kü Teşkilat yöneticilerinden birçoğu yıllarca bu ülkelerde kal­
mışlardır. Almanya gibi rejimi bize yakın ülkelerde bulunmaları
bir yana, İsrail ve Şah İran'ı gibi ülkelerde yıllarca kalan ve sıkı
işbirliği geliştiren böyle elemanların rejimimiz için birer tehlike
olacakları akla getirilmiş midir? Bizce hayır. Çünkü, Teşkilat za­
ten eğitim ve kafa yapısıyla özellikle darbe döneminden sonra
oldukça şartlanmıştır ve oralarda kalanlarla burdakilerin arasın­
da esaslı bir fark görülmeyecektir.
Sık sık değindiğim gibi, Teşkilat bütün devlet kurumları için­
de kendine has bir çalışma şekli olan, denetlenmesi oldukça güç
bir kuruluştur. Hakikaten kanuna göre suç teşkil eden bazı uygu­
lamalar içindedir. Ama iktidarlar yıllarca süren uygulamalarla
bazı gelenekler getirmiştir. Kanaatimce, örneğin benim gibi bir
yöneticinin uygulamalarını kanunsuz bulmak, mahkemede de
belirttiğim gibi Teşkilat'ın öteden beri uyguladığı bilinen sorgu
yöntemlerini, telefon dinlemeyi, izinsiz evlere girmeyi, dinleme
cihazları yerleştirmeyi de kanunsuz bulmayı gerektirir.
38
İşkence
İstihbarat Okulu'nda verdiğim sorgulama tekniği derslerinin
bir gün bana karşı kullanılacağını hiç düşünmemiştim. Bu konu­
da, en son Amerikan kaynaklarını tarayarak derlemeler yapmış­
tım. Sorgu değerlendirmesi için eski destekleyici elemanlardan
bir öğretim kadrosu hazırlatmıştım. M o r a l ve psikoloji açısından
bilgi unsurunun durumunu gözden geçiren örnek testler düzen­
lemiştim. Teşkilat merkezine götürüldüğümde, bana yapılan uy­
gulamaların nasıl bir seyir izlediğini, adeta daha önce gördüğüm
bir f i l m i tekrar sahne sahne seyreder gibi takip ettim. Ama apa­
çık, savunmasız bir şekilde gözaltına alındığım için, dayanacak
hiçbir şey kalmamıştı.
Teşkilat merkezine emrimde bulunan memurlar tarafından götü­
rüldüm. Normal zamanda yanıma yaklaşmayan insanlar tarafından
ağır şekilde dövüldüm. Eşim ve çocuklarım bitişik odaya getiril­
mişlerdi. Sorgu odasına daha önce benim yerleştirdiğim elektrikli
işkence aletleri ve ışık verme aparatları bir tehdit aracı olarak bu­
lunduruluyordu. Eşimin yandaki odadan duyulan çığlıkları, ses
araçlarıyla daha da yükseltilmişti. Cunta'nın takip elemanlarından
darbe uzmanı ve yardımcısı, ellerimi yukarı kaldırtarak vücudumun
hassas noktalarına karate vuruşları yaptılar. Yıkıldığım zaman, da­
yak ve tehditle tekrar kaldırıp vurmaya devam ediyorlardı.
Vücudumda morartı olmaması için, ısıtılmış bir yün kuşak
getirdiler, onu iyice sardıktan sonra vurmaya devam ettiler. Ka­
rım ve çocuklarıma baskı yapacaklarına dair tehditleri ileri sür­
düler. Ve bütün işkence araçlarını bir bir gösterdiler. Zaten çö­
küntü içinde bulunduğum için, her şeyi kabul ettim ye savcı kar­
şısında kabul etmemek elimden gelmedi. Zaten, kanunda müm­
kün olmamasına rağmen, savcı ifademi almak için Teşkilat mer­
kezine gelmişti. Ve bu, gözaltına alınmamdan tam dört gün son­
ra oluyordu.
39
Savcı, ifademi alırken, odadaki konuşmalarımızın bir kısmı­
nı teypten tekrar dinlettiler. Savcının ifade aldığı odada da mik­
rofon tesisatı vardı. Bunu daha önceden biliyordum. Çünkü, sor­
gu odalarındaki ifadeleri çoğu zaman kendim dinlerdim.
Savcı, daha sonra kendi makamında da ifademi aldı. Ama ora­
da da, Teşkilat'ın gorillerinden biri vardı. Odamdaki dokümanlar­
la, yani casusluk suçlamasının kendi memleketim aleyhine olan
kısmıyla ilgili birkaç şey söylemek istediysem de, bunları mahke­
meye ertelemem istenince sustum. İlk mahkemeye yine Teşkilat'tan, Teşkilat'ın aracıyla getirildim. Hadisenin enteresan olan ta­
rafı, benim daha önce verdiğim derslerde işkencenin maddi ıstıra­
bı üzerine değil, metodlu bir şekilde beyin yıkanması ve psikolo­
jik etkiler üzerinde sıkça durmamdı. Hatta, birçok meslektaş beni
robotlaştırma uzmanı olarak tanırlardı. Sonunda, benim gösterdi­
ğim yöntemlerle ben karşılaştım ve uygulamalar Teşkilat merke­
zindeki pazarlık gücümü zayıflattı. Normal bir yetkilinin, kendi
aleyhine bu kadar delili bile bile kabul etmesi ve altlarına imza at­
ması inanılacak gibi değildi oysa.
Bir ara sigara ve su içmemi engelleyerek beni yalnız bıraktı­
lar. Su daha sonra karşıma konuldu, bir muhafız getirildi ve onun
emanetine bir paket sigara bırakıldı. İfademe başlamadan evvel
zorla içirdikleri alkollü içki ve çok tuzlu yiyecekler yüzünden
dilim damağıma yapışmış ve konuşamaz durumdaydım. Daha
sonra, dayağın da etkisiyle bayıldım. Gözlerimi açtığımda Teş­
kilat'ın doktoru karşımda telaş içindeydi. Bana uyguladıkları
metodların her türlü belirtisini yok etmek istiyorlardı. Tansiyo­
numu ölçtüler, bazı ilaçlar verdiler. Teşkilat doktoru beni sık sık
muayene etti. Aslında, kendisi beni gerektiğinde muayene etmek
için hazır tutuluyordu. Yoksa, o gün normal olarak izinli olması
gerekirdi. İşkenceler konusunda son derece ileri bir bilgiye sahip
olan bu insan, darbe döneminde büyük bir ihtisas kazanmıştı.
40
Daha sonra verdiği raporlarda, bu doktor, vücudumda hiçbir
iz olmadığını söyledi. Halbuki, beni ilk muayenesi sırasında ol­
dukça kötü durumumu kendi gözleriyle görmüştü.
Cezaevinde de, gelir gelmez bütün tutuklulara yapıldığı gibi
muayene edildim. Cezaevi doktoru, kendisine cesaret edip de
hiçbir şikâyette bulunmadığım halde yüzümdeki ve vücudumdaki yara ve bereleri tespit ederek rapor hazırladı. Onların darbe iz­
leri olduğunu zaten herkes bakar bakmaz anlardı.
Aslında, gözaltına alınmamdan tutuklanmama kadar uzanan
safha, bir kısmına benim de muttali olduğum bazı pazarlıkların
bir ifadesiydi. Daha Teşkilat merkezine götürüldüğüm gün, ma­
kamım için arama kararı çıkartılmıştı. Yani savcılık benim duru­
mumdan haberdardı. Ama, ifademi almaya ancak dört gün son­
ra gelebildi. Bu dört gün karşılıklı tartışmalar içinde geçti. Elle­
rinde çok sayıda fotoğraf, teyp bandı ve takip raporları bulunu­
yordu. Bunların bir kısmını mahkemeye vereceklerini, sonunda
birkaç yıl ile işin anlatılabileceğini, işi büyütürsem ve elimdeki
imkânları kullanırsam cezanın da büyüyeceğini belirttiler. Ve
çizmeyi aştığım takdirde cezanın akla gelmeyecek ölçülere ula­
şacağını söylediler.
İşkenceden de korkuyordum. Üzerinde anlaşmaya vardığımız
noktalardan saparsam metodların kademe kademe şiddetlendirilebileceğinden çekiniyordum. Yıllar önce, bir sosyalist ülke hesa­
bına casusluk yaptığı iddiasıyla bir görevlimizin ifadesi alınmış­
tı. Sorgu sırasında uyguladığımız yöntemler sonunda kendisinin
de katkısıyla eşsiz bir senaryo hazırlandı. Ama mahkeme safha­
sında, her şeyi inkâr etti ve heyete bir kibrit kutusu uzattı. Kutu­
nun içinde, sorgu odasında topladığı soyulmuş deri parçaları bu­
lunuyordu. Sonunda, bizim delillerle görevli ağır bir cezaya çarp­
tırıldı. Ancak, Yüksek Mahkeme'nin kararı sonunda beraat etti.
Fakat biz, yaptığımız uygulamayla kalmış, görevimizi yerine ge­
tirmiş ve bir engeli aşmıştık.
41
Şimdi, düşünüyorum da, işkencenin etkinliği konusunda ver­
diğim konferansalara kendim de inanmışım diyorum. Daha so­
ğukkanlı olsam, yaratılmak istenen ortama kapılmasam, kendi­
me güvenimi yitirmesem ve avantajlarımı kullansam bütün zor­
lamalara rağmen kurtulabilirdim diyorum.
Darbe döneminde, yapılan baskılara rağmen moralini yitirmemiş ve tutanaklarını kaybetmemiş birçok gençle karşılaştık.
Aslında, kendinden emin, suç işlemediğine ya da yaptığı işin suç
olmadığına inanan herkes için bu böyledir. Eskiden, füze üssün­
de görevli bir subaydan şüphelenilmiş, adam sorguya alınmıştı.
Bütün baskılara rağmen, karısının, çocuklarının istikbalini düşü­
nen ve bizim suçlamalarımızı samimi olarak "vatana ihanet" ola­
rak görüp de böyle bir şerefsizliği üstlenmek istemeyen subay
her şeyi reddetmişti. Daha sonra biz adalet makamlarına başvur­
duk. Adamın tutuklanmasını, böylece moralinin bozulmasını ve
tekrar sorguya devam edebilmemizin şartlarının yaratılmasını is­
tedik. Adamın şansı iyi gitti, mahkeme bunu kabul etmedi ve de­
l i l olmadıkça kimseyi tutuklamayacağını söyledi. Biz tekrar, "is­
tenilen delilleri biz bu şahsın üzerine yerleştiririz, bu milli çıkar­
larımızla ilgili bir konudur" dediysek de yine kabul edilmedi.
Hatta daha da sertleşti. Tam bu sırada da, üsle ilgili hiçbir şeyin
çalınmadığı, ortada hiçbir suçlu bulunmadığı anlaşıldı.
Yakalanışım
Hatıratımı, yakalandığım anı anlatarak bitirmek istiyorum.
Yağmurlu bir kış günüydü. Jimmy'yle buluşmak için, oğlumun iş­
lerini örtü olarak kullanmayı kararlaştırmıştık. Odamdaki masa­
nın gözünden belgeleri alarak eve getirmiştim. Bunlar yabancı bir
ülkeyle ilgili olduğu için riski azdı. Durum odasındakiler hakkın­
da ise defterimde notlar bulunuyordu. Evden belirlenmiş saatte
42
çıktık, kontr-takipçinin peşimde olduğunu sanıyordum. Oğlumu
bıraktıktan sonra eve dönerken, Jimmy'nin evinin bulunduğu bir
alt sokakta arabayı park ettim. Bizim takipçiden ses seda yoktu.
Hiçbir şeyden şüphelenmediğim ve ziyaretimi Amerikalıların
bayramı vesilesine bağlayabileceğim için eve girdim. Bizimki, ar­
kadaşı, aileleri hep oradaydı. Daha esas mevzuya girme imkânı
bile bulmadan kapı çalındı. Meslektaşım, sakin bir şekilde yerin­
den kalktı, kapıyı açınca beynimden vurulmuşa döndüm.
Kafkasyalı ve silahlı adamları karşımdaydı. Demek uzun bir
süredir izliyorlardı. Bir anda şimşek çaktı kafamda; Jimmy'yle
irtibat halinde iniydiler?
Kafkas, hemen masanın üzerinde duran çantama yöneldi.
Şapkam, küçük çantam, şemsiyem oradaydı. Belgeleri eliyle
koymuş gibi buldu. F i l m makineleri çalışmaya başladı, bir me­
murun teybin düğmesine bastığını duydum. Sorular yağmaya
başladı, zabıt tutuluyordu.
Kafkas, Jimmy'ye soruyordu: "İşiniz, kimliğiniz, nerede çalı­
şırsınız, göreviniz, üstünüzdeki belgeler vs..." Oysa kendisi
Jimmy'yi benden i y i tanırdı, beraber birçok operasyonlara gir­
mişti, yemek ve kokteyl arkadaşıydı onun. Heyet Başkanı Peel'in onuruna verilen yemekte onunla beraber bulunmaları her­
kesin dikkatini çekmişti. Nasıl sorabiliyordu bu soruları? Ve bu
soruları sorarken, Jimmy'nin üzerinde bulunan notların kime ait
olduğunu neden sormuyordu? Jimmy, diplomatik durumunu
açıklayarak sorulardan kurtulabilirdi. N i ç i n bunu yapmamıştı?
Not defterini niçin bana ait gibi göstermek istemişti?
Jimmy'nin arkadaşı olan aracı, diplomatik bir hüviyeti bulun­
masına rağmen niçin bu davaya dahil edilmemiştir? Baskını ya­
pan kişinin CIA'yla bu derece yakın ilişkide bulunan bir kişi ol­
ması benim şüphelerimi artırmıştı. Bu kişi, ilişkileri sayesinde
i k i büyük şehirde de yükselmişti. Her sene tatilini Amerikalıla­
rın imkânlarıyla gerçekleştirdiğini bilmeyen yoktu. Özellikle,
özel konularda Amerikalılara çok şeyler borçluydu.
43
Bu operasyonda karşıma çıkarılanlar hep o günkü iktidarın,
hatta iktidarın bir kanadının adamlarıydı. Hükümet, bakanın çok
eskiden düşünmeden verdiği bir demeç yüzünden kamuoyunda
zor bir durumda kalmış, ayrıca Amerikalılarla da aramızda tatsız
bir hava esmişti. Bakanın bir yakınının da yabancı olması bu tat­
sız havaya etkide bulunuyordu. Teşkilat'ın köprübaşlarını ellerin­
de tutanlar, devlet kuruluşlarını bu gibi ilişkilerden tenzih etmek
ve inandırıcılık sağlamak açısından bir kurban seçtiler. Amerika­
lılarla ilişki içinde olan ihtiyatsız ve heyecanlı şahıs, yani ben yu­
vadan atıldım. Böylece hem hükümete yaranıldı, hem Teşkilat
korundu, itibarı sağlandı, hem operasyonu gerçekleştiren ekip
onurlandı, geçmiş falsoları örtbas edildi, hem de gelecek hükü­
metin düzenlemelerine set çekildi. Yine bir yardımcı unsur heba
edilmişti. Basın ve kamuoyu incelenirse görülecektir, işkence id­
dialarından, darbe tezgahlamaya kadar esas sorumluluğu taşıyor
gösterilenler, hep muavinlerdir. Büyük şehrin muavini, başkentin
muavini, başkanın muavini. İnsanın aklına, hiç sorumluların so­
rumluluğu yok mu sorusu geliyor.
Benim CIA'ya temin ettiğim bilgilerin önemli olduğunu haki­
katen kabul ederim. Fakat, hükümetin bölge meseleleriyle ilgili
bütün politikalarının Amerika'ya anında verildiği de bir hakikattir
ve üst katlarda yapılan çalışmalar resmiyet perdesi içinde sürdü­
rüldüğü için günah olmamaktadır. Bu politik mevzularla ilgili ha­
ritalardan, toplantı tutanaklarına kadar her şeyin şimdi Amerikalı­
ların ve tabii bütün müttefiklerimizin elinde olduğu inkâr edilmez
bir gerçektir. Ve bizim devlet büyüklerimiz, Washington'u ziyaret
ettiklerinde, karşılarındaki şahısların kendilerinin bile bilmediği
birçok olaydan bahsettiklerini duyunca şaşkına dönmektedirler.
Bunun bir örneği ve buna karşı sorumlu bir askeri yöneticinin
gösterdiği tepki daha yakın zamanda yaşanmıştır.
Jimmy'nin ülkemizde istihbarat yapabilmesi için her türlü
şart mevcuttur ve fazla yorulmaya da ihtiyaç yoktur.
44
Jimmy, her zaman Teşkilatla beraber çalışan bir eleman gibi­
dir. Teşkilat'ın içindedir.
İstediği insanla, istediği yerde görüşebilir, yemeklere, davet­
lere, çağrılır, herkesin girdisini çıktısını yakından bilir.
Bütün bilgiler çeşitli kademelerde kendisine verildiği gibi, is­
tediği her türlü malumat sağlanır.
Esasen operasyonlar beraber yürütülür.
Teknik araç gereçler onlardan alınır, onlar tarafından monte
edilir, bakımını onlar yapar.
Amerikan Elçiliği'nin personeli i k i l i anlaşmalar gereği her
türlü bilgiyi elde eder.
Zaten ordunun birkaç küçük birliği hariç hemen hepsi hak­
kındaki etraflı malumat, organizasyon içindeki anlaşma gereği
Amerika tarafından alınır.
Yakın geçmişte dağılan bölgesel işbirliği kuruluşu da böyle
bilgi alışverişlerine müsaitti.
Savunma araç ve gereçlerinin tümü belli yerlerden temin
edildiği ve eşitsiz anlaşmalarla bağıntılı olduğu için, zaaf ve
avantajlarımız onların tamamıyla malumudur.
Ekonomik ilişkilerimiz incelendiğinde, yapılan yardım ve
krediler karşılığında ayrıntılı bilgi istendiği ve bütün harcamala­
rın kontrol edildiği unutulmamalıdır.
Command, ordumuzun içinde bir karargâha sahiptir. J bölü­
mü, üst komutanlıkta, özel ve en önemli servislerle iç içedir. Ha­
va birliklerimiz müttefiklerimizin hava üs ve birlikleriyle iç içe,
yan yanadır. Buralarda kulaklarını duvara dayayarak dahi her
türlü istihbaratı elde edebilirler.
Amerikan tesisleri, Amerikan askerleri, Amerikan dinleme
cihazları, uzmanlar, geniş bir istihbarat kaynağı oluşturmaktadır.
Her Amerikalı asker birkaç kişiyle temas etse, çok geniş bir is­
tihbarat ağı oluşabilir.
45
Amerikan şirketlerinin gayet geniş imkânları bulunmaktadır
ve bu imkânlarla etkili çevreler içinde faaliyet göstermek gayet
kolaydır.
Askeri haritaların dahi birlikte yapıldığı ve birlikte yararlanı­
lacağı düşünülerek üzerine İngilizce yazılar yazıldığı herkesin
malumudur. Kaldı ki, bu haritaların üzerinde "gizli" gizlilik de­
receleri de bulunmaktadır.
Mesleğim gereği, bir memleketin en değerli varlığının "bilgi"
olduğunu anlamış bulunmaktayım. Benim bu seviyeye gelmem
de bunun eseridir. Siyaset biliminin bu kadar geliştiği modern
çağda istihbarat, altından da petrolden de değerlidir ve benim gi­
bi ihtiyatsızları çarpmaktadır.
46
II
SAVAŞMAN OLAYI
(Mehmet Eymür'ün Anıları)
1975'te Ankara'ya, Blg. D. Başkanlığı Takip Şube Müdürü ol­
dum. Daire Başkanım YS Albaydı. Onun emrine tayin olmaktan
dolayı sevinçliydim. YS Albay, beni şube personeline en iyi şe­
kilde takdim etti. Çalışkanlığımdan, başarılarımdan bahsederek
bana olan yakınlığından ve itimadından bahsetti. İlk defa bu ka­
dar kalabalık bir topluluk karşısında konu olmaktan heyecanlan­
mıştım. Birkaç kelime de ben konuştum. Konuşurken bacakları­
mın titrediğini hissediyordum.
1970'te yaptığım evlilik iyi gitmemiş, boşanmıştım. Bu evli­
liğimden olan 3 yaşındaki oğlum Ankara'da annesinin yanında
kaldığı için onu daha sık görebilecektim.
Takip Şubesi, kontrolü zor bir şubeydi. Ankara'nın çeşitli böl­
gelerinde sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar so­
kaklarda görev yapan personeli denetlemek, önemli işlerde işin
başında olmak gerekiyordu.
Personel miktarı ile araç gereç, ve telsizlerin artması çalışmayı
tersine etkilemişti. Gözetleme yaptıkları yerin yakınında bir yere
takip aracını çekip hep birlikte içinde oturuyor, gazete, mecmua
okuyup, sohbet ediyorlardı. Bu görevi menfi yönde etkiliyor, hem
kısa zamanda çevrenin dikkatini çekiyor, hem de kendi dikkatleri
dağıldığından bazen hedefi görmüyor kaçırıyorlardı.
47
Takipçilerin görev bitiminde yazdığı raporlar da teferruatsız
ve baştan savma i d i . Takip edilen şahısla i l g i l i diğer şubeler Ta­
kip Şubesi'nin işine karışıyor, görev yerine gidip müdahalede
bulunuyor, bazen tetkik etmeden Ankara'da olmayan bir şahsın
takibini istiyorlardı.
YS Albay'ın da desteği ile zaman içinde bütün bu olumsuz­
lukları asgari seviyeye indirerek Takip Şubesini Ankara bölgesi­
nin en i y i ünitelerinden biri haline getirdik.
Ankara'da Kavaklıdere'de bir çatı katında yalnız oturuyor­
dum. 1976'da Hiram Bey de İstanbul Bölge Daire Başkan Yar­
dımcılığından Ankara'ya Müsteşarlık Karargâhının Kontrespiyonaj Daire Başkanlığı'na tayin edildi. Çocukların tahsili nede­
niyle ailesi İstanbul'da kalmıştı. Benim oturduğum evde birlikte
kalmaya başladık.
Hiram Bey, uyumlu, düşünceli, medeni bir ev arkadaşı idi.
Ev kirasına katılma talebini reddettiğim için habire eve bir şey­
ler alıyor, bana masraf ettirmiyordu. Genellikle geç yattığımdan
sabahları zor uyanıyordum. Bana "hadi kalk artık tembel adam"
diye seslendiğinde o çoktan sporunu yapmış, çayı demlemiş,
kahvaltıyı hazırlamıştı. Zaman buldukça akşamları birlikte gezi­
yor, dışarıda veya evde yemek yiyorduk. Ona mesai haricinde
"ağabey" diye hitap ediyordum. Yakından tanıdıkça daha çok
sevmiş, bir ağabey gibi benimsemiştim.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan sonra ağustos ayında Hiram
Bey'le birlikte kısa süreli görevle Beyrut'a gönderilmiştik. Ora­
da bazı temaslarda bulunup FKÖ'nün EOKA'cıları eğittiğine,
lastik botlarla Kıbrıs'ın güneyine silah ve mühimmat sevk ettik­
lerine dair bilgiler aldık. O tarihler için önemli bilgilerdi.
Bu seyahatte, Beyrut Elçiliği Konsolosu Bilge Erol'la tanış­
tık. Renkli bir kişiliği olan Dışişleri'nin "Korkunç Yengesi" ile
48
dostluğumuz takip eden yıllarda da devam etti. Onun dostu ol­
mak, her zaman, düşmanı olmaktan daha iyiydi. B i r kez hışmı­
na uğradım ve birbirimize girdik, ama sonra ilişkimiz düzeldi.
Herkesin birbirini vurduğu Beyrut'a giderken bize bu kritik
görev emrini veren zamanın Müsteşarı rahmetli Em. Amiral Bahattin Özülker, sanki geri dönmeme ihtimalimiz varmış gibi sa­
rılıp bizi öpmüş, sırtımızı sıvazlamıştı. Hiram Bey'i babası, Abbas Kaptan'dan, beni ise Bahriyeli olan dayılarım dolayısıyla ta­
nıyordu. Her ikimizle de şakalaştı. Bana "ne o bıyıklar öyle, ma­
navlara dönmüşsün" diye takıldı. Yanından ayrılır ayrılmaz bı­
yıklarımı kestim. Dönüşte beni görünce "yahu sen bayağı doğru
dürüst adammışsın" diye yeniden takıldı.
Arnavut Bahattin, sağlık şartları elvermediği halde zamanın
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün isteğini emir telakki edip 1974
yılında Müsteşarlığa gelmişti. Aynı yıl Samsun'da Teşkilat'ı denet­
lerken geçirdiği bir kalp krizi neticesinde öldü. Kısa müsteşarlığı
zamanında Teşkilat'ta çok sevilmişti. Ömrü vefa etseydi, kendisi­
ni diğer müsteşarlardan ayıran özellikleri ve dünya görüşü ile Teş­
kilat'ı çok ileriye götürebileceğini tahmin ediyorum.
Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri'nin duru­
mu ve hükümetin, askeri ve diplomatik konularda alacağı karar­
ların gizlilik derecesi artmıştı. Amerika Birleşik Devletleri Tür­
kiye'ye karşı ambargo kararı almış, karşılık olarak Amerikan üs­
lerinin faaliyetlerini durdurmayı gündeme getirmiştik.
Dostlarımızla ilişkilerdeki soğukluk istihbari alandaki işbirli­
ğine de yansımıştı. Hızla silahlanan Yunanistan'dan saklanması
gereken bilgilerin A B D ve İngiliz Haberalma Örgütleri kanalıyla
bu ülkeye sızmaması için gerekli tedbirler alınıyordu. B i l g i teati­
si ve işbirliği çok düşük seviyedeydi. Kıbrıs'taki Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin miktarı, faaliyetleri, yabancı istihbarat kuruluşları­
nın ilgi odağıydı.
49
25 Aralık 1977 tarihli gazetelerin manşetlerinde " M İ T İstih­
barat Başkan Yardımcısı Casusluk İddiası ile Tutuklandı". "Sa­
bahattin Savaşman Amerika ve İngiltere Hesabına Casusluk
Yapmakla Suçlanıyor" ibareleri yer alıyordu.
Bu haberden birkaç ay kadar öncesine gidelim.
Ankara Bölge Daire Başkanı YS Albay beni çağırdı. Verilen
çok önemli, hassas bir görevdi. Teşkilat içinden birinin takip ve
kontrole alınması isteniyordu. Hem de İstihbarat Başkan Yar­
dımcısı, kuruluşa göre müsteşarın altında başkanlıklar vardı. B i ­
rimler; Başkanlık, Daire Başkanlığı, Şube Müdürlüğü gibi sıra­
lanıyordu. O tarihte İstihbarat Başkanlığı, Teşkilat'ın fonksiyo­
nel ana ünitelerinden biriydi ve Savaşman da bu başkanlıkta yar­
dımcılık görevini deruhte eden emekli bir Kurmay Albaydı. K o ­
nu vatana ihanet şüphesi ile i l g i l i olduğu için emri alıp hemen
harekete geçtim.
Daha önce YS Albay'ın ilettiği bu tip bir emre, usulüne uygun
bir şekilde itiraz etmiş, Müsteşarlıktan gelen bu emrin tekrar
gözden geçirilmesi konusunda kendisini ikna etmiştim.
Konu o tarihte İstihbarat Başkanı olan Em. General N Y ' n i n
ve Diyarbakır bölgesinin başında iken Ankara'ya tayin edilen FK
ile ilgiliydi. Onların da takibi istenmişti.
NY Paşa, İstanbul Daire Başkanlığı yapmış, ben de emrinde
çalışmıştım. Babamın yardımcılığını yaptığından, halef-selef ol­
muştu. Atatürk çizgisinde, sevdiğim, saydığım, güvendiğim bir
amirimdi.
FK hizmetleri ile Teşkilat'ta efsaneleşmiş, Suriye'de yakala­
nıp eziyet görmüş, personeli ile arkadaş ilişkisi içinde olan biriy­
d i . FK'nın Süleyman Demirel'e yakın olduğu herkesçe bilinirdi.
O da bu yakınlığı saklamaz, açık hareket ederdi.
YS Albay'a: Teşkilat içinde kendisinin de bildiği gibi üst ka­
demede çekişmelerin olduğunu, bizi de alet edip kullanmaya ça­
lıştıklarını, bu insanların inandığımız, sevip saydığımız amirleri50
miz olduğunu, bir hıyanetleri mevzubahisse her türlü imkânı
kullanıp kendilerini kontrol altında tutabileceğimizi, ancak bunu
tamamen o tarihlerde Personel Daire Başkanı olan N u r i Bey ile
M A H Başkanlığı'na vekâlet eden Mehmet A l i Bey'in Teşkilat'ın
kontrolünü ellerine geçirmek ve rakiplerini tavsiye etmek arzu­
sundan kaynaklandığını ifade ettim. Müsteşarın da bu emir için
yanlış yönlendirildiği kanaatinde olduğumu; Teşkilat içinde her­
kesin birbirini takip ettirmesi halinde başka işlerle uğraşmaya
vakit bulamayacağımızı söyledim.
YS Albay'da özel bir yerim vardı. Bana güvenir, oğlu gibi sever,
bazen dik kafalı hareketlerimi ve taşkınlıklarımı hoşgörü ile karşı­
lardı. Babacan yönleri olan bir insandı. İstanbul'da en zor günlerde
birlikte çalışmış, kader birliği etmiştik. Bıkmadan, usanmadan yeni
bir memur heyecanı ile çalışırdı. Rütbesini hiçbir zaman bir üstün­
lük mevzuu yapmadı. Küçüklerinin önerilerine kulak veriyordu. Ön
sezileri kuvvetli idi ve genellikle onu yanıltmazdı.
Müsteşarla bir daha görüşüp, kararın yeniden gözden geçiril­
mesini önereceğini bildirdi. Neticede NY Paşa ve FK'nın takip
isteğinden vazgeçildi. Zaten FK da bir müddet sonra emekliliği­
ni isteyip Taşkilat'tan ayrıldı. Ayrılmadan önce ve sonra Teşkilat'taki rakipleri, hakkında, özellikle kadın kız ilişkileriyle i l g i l i
birçok çirkin iddiayı yaydılar.
O tarihlerde M A H Başkan Yardımcılığı boşalmıştı. FK, YS A l ­
bay, eski İstanbul Daire Başkanı TD en kıdemli Daire Başkanları
idi. Nuri Bey, Hiram Bey'den devraldığı Ortadoğu'daki görevinden
dönmüş ve Ankara'da Personel Daire Başkanlığı'na getirilmişti.
N u r i Bey, tesir kabiliyetini ustaca kullanarak Müsteşar Hamza Paşa'yı etkisine almış, Teşkilat'ta reorganizasyon yapmak ba­
hanesi ile Teşkilat'ın şemasını değiştirerek, kademe kademe ye­
r i n i sağlamlaştırmaya başlamıştı.
Personel Daire Başkanlığı, İdari İşler Başkanlığı'na bağlıydı
ve başında da Celal Bayar'ın eski yaveri Kemal Eker vardı. Nu51
ri Bey Kemal Eker ile geçinemiyordu. Kemal Eker'in gelini So­
nia, Belçika asıllıydı. B i r süre sonra, zannedersem Cumhuriyet
gazetesinde, Kemal Eker'in gelininin, makam otomobiline biner­
ken resmi çıktı. Tabiatıyla bu iş için benim başında bulunduğum
Takip Şubesi kullanılmıştı.
Bu olay, Kemal Eker'in Teşkilat'ta sonu oldu. Emekliye sevk
edilen Kemal Eker, kendinden önce M İ T Okulu'nda görevliyken
emekli edilen beş kişi gibi Danıştay'da iptal davası açtı. 28 E k i m
1976 tarihli Cumhuriyet gazetesi "Atama ve emeklilik işlemleri­
nin devam ettiğini ve örgütte bazı istifalar olduğunu, bu işlemle­
rin M İ T içinde yeni kadrolaşma çalışmalarına yönelik olduğu­
nun sanıldığını" belirtiyordu.
Temmuz 1990'da gazetelerde Kemal Eker'in, 7 yaşındaki oğ­
lu Doruk'u görmek üzere Belçika'dan gelen eski gelini Sonia
Dhont'u tabancayla üç yerinden ağır şekilde yaraladığını oku­
dum ve üzüldüm. Belçikalı gelin Kemal Eker'in kader çizgisin­
de şanssız bir rol üstlenmişti.
Kemal Eker'in emeklilik olayı benim de gözümü açtı ve ba­
şında bulunduğum ünitenin bir daha bu tip olaylarda kullanılma­
masına gayret ettim.
Neticede Nuri Bey'in Personel Dairesi, idari işlerden koparak
müsteşara bağlı müstakil bir ünite haline geldi.
M A H Başkan Yardımcılığının boşalması üzerine o tarihte
emsalleri arasında en kıdemsiz olan Konya Bölge Daire Başka­
nı Mehmet A l i Bey vekâleten bu göreve atandı. Kendisinin
FK'nın maiyetinde çalıştığı söyleniyordu.
Bir i k i kez Konya'dan Ankara'ya geldiğinde YS Albay'ın oda­
sında görmüştüm. YS Albay'a "Ağabey bence Türkiye'de en bü­
yük tehlike sağcılar. B i r solcu kaçsa tutun desen yüzlerce kişi tu­
tar, bir din adamı kaçsa kimse yakalamaz" mealinde laflar edi-
52
yordu. Bölge Daire Başkanlığı yapan bir kimsenin bu basit ben­
zetmelerle sağ-sol olaylarına teşhisler koymasını garipsediğimi
hatırlıyorum. Savaşman'ın takip ve kontrole alınması istenildiği tarihte Hiram Bey, Kontrespiyonaj yani Casusluğa Karşı Koruma Daire
Başkanı'ydı. Amiri durumunda olan Savaşman'ın Batılılarla ilgi­
li çalışmalara özel ilgi göstermesi, bu konulardaki evrakları bir
müddet elinde alıkoyması dikkatini çekmiş, şüphelerinin doğru­
luğunu tespit için birkaç denemede bulunmuştu. Denemeler ne­
ticesinde kanaatleri pekleşmiş, sonuçta bu tereddütlerini İstihba­
rat Başkanı NY Paşa'ya açmıştı. NY Paşa da, araştırması sonu­
cunda Savaşman'ın davranışlarında bir acayipliğin olduğunu an­
lamış ve konu Müsteşar Hamza Gürgüç'e intikal ettirilmişti.
Teşkilat'ın içinden birinin takibi zordu. Konu önemli olduğun­
dan hedefin 24 saat kontrolde tutulması, Savaşman'ın karargâhtan
çıkışından itibaren takibe alınması, evinin devamlı gözetlenerek
giriş çıkışının ve gelip gidenlerinin izlenmesi gerekiyordu. Bütün
bunlar hem karargâhtaki diğer personele, hem Savaşman ve çev­
resine hiç sezdirilmeden yerine getirilmeliydi. Ayrıca Takip Şubesi'nde daha önce Savaşman ile çalışmış ve ona yakın bir iki per­
sonel de vardı. Onların da ağızlarını sıkı tutmaları gerekiyordu."
Şube personelini toplayarak görev hakkında bilgi verdim. 24
saat faaliyet esasına göre ekipleri hazırladık. Karargâhta da ça­
lışmamızı yaptık, çalışma sahalarımızın keysinglerini (kroki) çı­
kararak bekleme ve gözetleme noktalarımızı saptadık. Ankara
bölgenin diğer şubelerini de faaliyetten haberi olmayacak, takip
ve gözetleme faaliyetinin yanı sıra her türlü teknik, tetkik-tahkik
işlemlerini biz yürütecektik. Tam bir gizlilik esastı. Bir faaliyete
rastlarsak dökümante etmemiz, yani faaliyeti fotoğraf ve filme
almamız gerekiyordu. NY Paşa ve Hiram Bey ile de koordine
ederek bütün hazırlıkları aynı gün içinde tamamladık. Bölge Da53
ire Başkanlığından güvenilir 3-4 hanım arkadaşla ekibimizi tak­
viye ederek göreve başladık. Göreve başlamadan önce Savaşman'a yakın olan personelle ayrı ayrı konuşarak ağızlarını sıkı
tutmalarını tembihledim.
Takipçiler; meşakkatli işlere alışık, Teşkilat'ın en fazla yükü­
nü çeken, genellikle lise mezunu personeldi. Netice alamadıkla­
r ı , günlerce aylarca beklemeli monoton görevlerden sıkılır, ne
kadar ağır olursa olsun önemli ve hareketli işlerde bütün güçleri
ile çalışırlardı. Ben Şube Müdürlüğü'ne getirilinceye kadar bu
şubede hiç kadın personel çalışmamıştı. Israrlı önerilerim üzeri­
ne başarılı olarak şubeye ve Teşkilat'a büyük katkıda bulundular.
Çoğunlukla hedefler arkasından yürüyen, bir arabada bekleyen
erkeklerden şüpheleniyor, ancak kadınlar olduğunda tedirginlik
duymuyorlardı.
NY Paşa, Savaşman'ın karargâhtan çıkışını telsizle bize bildiri­
yor ve biz Savaşman'ın makam arabasını karargâhtan itibaren kont­
role alıyorduk. İlk günler genellikle alışverişten sonra evine soktuk
ve sabaha kadar gözetleme devam ettiği halde olağanüstü hiçbir ha­
rekete rastlamadık. Çankaya'da oturduğu apartmana gelip giden
herkesi de ayrı ayrı kontrol ediyorduk. Zamanla apartman sakinle­
rini tanıdık. Ekipler vardiya halinde çalışıyor, ben bütün vardiyalar­
la birlikte çalışıp ekipleri sevk ve idare ediyordum.
Aynı günlerde bir gün Karargâha İdari İşler Başkanı TT A l bay'ın yanına uğramıştım. Zannedersem öğlen tatili i d i . Odada
bir i k i kişi daha vardı. TT Albay sık sık görüştüğüm, özel haya­
tımda da dostluk kurduğum ve sevdiğim bir kişiydi. Görevi sıra­
sında ciddi durduğu, pek kimselerle samimi ilişki kurmadığı ve
fazla eğilip bükülmediği için Teşkilat'ta pek sevilmeyen, çekim­
len bir kimseydi. Halbuki özel ilişkilerinde nüktedan, yaşamayı
eğlenmeyi seven, sözüne güvenilir mert bir insandı. Kendisini
sever, sayar, o da bana bir arkadaş gibi davranırdı.
54
Odasında otururken Savaşman da geldi. Kendisini bir kez
Teşkilat'tan birinin düğününde görmüş, aynı masada oturmuş­
tum. Onun da beni fazla tanımadığını sanıyordum.
Takip Şubesi Teşkilat'ta hem her faaliyet ünitesine hizmet ver­
diği için bu ünitelerce bir nevi ayak işlerini yapıyormuş gibi hakir
görülen, hem de faaliyet açısından Teşkilat'ın en kritik görevleri­
nin geçtiği kapalı bir kutuydu. Altlarında telsizli arabaları ile şeh­
rin her yerinde dolaşan, polis kuvvetlerinin bile girmeye cesaret
edemediği kurtarılmış bölgelerde faaliyet yürüten bu insanlar di­
ğer personelin merakını çeker, onlardan bir parça da ürkerlerdi.
TT Albay'ın odasına gelen Savaşman'ın devamlı beni süzdü­
ğünü hissediyor, bundan rahatsızlık duymama rağmen rahat davranıyordum. Tabiatıyla gizli faaliyet yürüten birinin kendisini iz­
leme mevkiinde olan diğerine tedirginlikle bakması doğaldı. TT
Albay konuşma sırasında Savaşman'a takılıyor, onun çay ısmar­
lamamasından bahisle şaka yollu hasisliğine değiniyordu.
Bir müddet sonra gitmem gerektiğini söyleyerek ve hepsiyle
vedalaşarak ayrıldım.
Savaşman takip ve gözetleme faaliyetinin başlamasından 4-5
gün sonra bir akşamüstü karargahtan elinde büyükçe bir evrak
çantası olduğu halde çıktı. Hava erken kararıyordu. Makam ara­
bası doğrudan doğruya Savaşman'ın Çankaya'daki evine geldi.
Savaşman apartmana girip otomatiğe bastığında makam arabası
da civardan uzaklaşıyordu. Merdiven otomatiği söndüğünde he­
defin eve girdiğini düşündük. Fakat kısa bir süre sonra Savaş­
man elinde çantası olduğu halde karanlıktan dışarıya süzüldü.
Bütün ekipler hareketlenmiş, sinirler gerilmiş, telsiz konuşmala­
rı sürekli hale gelmişti.
Takipçiler telsizin muhtemel dinlenmesine karşı kodlu konu­
şur, adeta yeni bir lisan gibi rakamları yan yana getirerek cüm­
leler kurarlardı. Bu onlara şubeye yeni başladıklarında i l k öğre­
tilen işlerden biriydi. Takipçiler hedef hakkında birbirlerine bil55
gi verir, devamlı olarak hem takip edilenin, hem de kendilerinin
tam yerlerini bildirirlerdi. İyi yapılan bir takibi en tecrübeli istih­
baratçının dahi sezmesi zordu. Ancak böyle çok hassas takip fa­
aliyetleri için bazen en az 6-7 araç ve 15-20 personel kullanılma­
sı gerekir, bunlar araçlarla ve yaya olarak takip edilenin arkasın­
da, önünde ve yanlarında hareket halinde olur, devamlı değişe­
rek hedefi bir top gibi paslaşarak götürürlerdi. Herhangi bir ne­
denle hedefin dikkatini çeken ya en geri planda kalır, ya da fa­
aliyetten çekilirdi. Takip personelinin, fiziği, giyim kuşamı ve
davranışları ile dikkat çekmeyen, her gün rastlanan sıradan in­
sanlardan olması esastı.
"118-52-17, 126-14-161..." Telsizden hedefin yanında çanta­
sı olduğu halde evinin yanındaki merdivenlerden Güvenlik Cad­
desi istikametinde ilerlediği, çok tedirgin olduğu, sık sık arkası­
nı kontrol ettiği bildiriliyordu. Hedefin mehteranlar gibi ikide bir
durup arkasını kontrol ederek yürüyüşü video ve fotoğraf ile dokümante edilmeye başlandı. Savaşman genç yaşta, şoförlük öğ­
renen ve arabayı acemice kullanan birine benziyordu. Tecrübeli
bir istihbaratçı hiçbir zaman bu şekilde anormal hareketler yap­
maz, birtakım ustaca testlerle kontrolde tutulup tutulmadığını
araştırır, en ufak şüphede faaliyetini ertelerdi.
Savaşman arkasını araya araya Güvenlik Caddesi'nin ortaların­
da, bahçe içindeki iki katlı villa tipi eve gelip girdi. Hemen civarda
tertibatımızı aldık. Ben video ve fotoğraf ekibine katıldım. Eve baş­
ka giren çıkan olmadı. Bir, bir buçuk saat kadar sonra Savaşman ev­
den çıktı. Dönerken gelişine göre daha rahat bir hali vardı.
Ertesi gün Güvenlik Caddesi'ndeki evde oturan tek kollu, 5560 yaşlarındaki adamı kontrole almış, hizmetçi dahil evde oturan­
ların kimliklerini ve resimlerini öğlene kadar tespit etmiştik. Ev
sahibi İngiliz uyruklu A. Denton Thompson'du. Birleşmiş Millet-
56
ler'de görevliydi. Asker orijinli olup bir kolunu savaşta kaybet­
mişti. Savaşman'ın İngilizlerle gizli bir faaliyet içinde olduğuna
kanaat getirmiştik.
Öğleden sonra gerekli ekipmanları alıp Müsteşar'ın odasına git­
tik. Fotoğrafları ve videoyu Hamza Paşa'ya göstererek konu hak­
kında arzda bulunduk. Savaşman'ın hareketleri o kadar barizdi ki
Hamza Paşa "şimdiye kadar tereddütlerim vardı. Ancak filmi sey­
rettikten sonra ben de kanaat getirdim. Faaliyete devam edin" dedi.
Hamza Paşa belli başlı başkanlarla görüşüp konuyu onlara da
açmış, ne yapılması gerektiği konusunda fikirlerini almıştı. Hiram Bey'in suç üstü yapılması teklifine karşı Mehmet A l i Bey ve
Nuri Bey bir başkanlar toplantısında konuyu ortaya atıp Savaşman'ı itirafa zorlamayı telkin etmişlerdi. Kesin bir karar alına­
mamıştı. (Esasında bu tip faaliyetlerde Personel Daire Başkanı'nın operasyonel konularda bilgisi olması ve fikir yürütmesi
mutat bir davranış değildi.)
Gizli buluşmalar genellikle muayyen aralıklarla olur. Biz ya­
kın tarihte bir buluşma beklemiyorduk. "Thompson'un evine gi­
dişinden birkaç gün sonra Savaşman yine çantası ile karargâhtan
çıktı. Sonradan yakalandığında o gün çıkarken Mehmet A l i
Bey'e rastladığını, onun kendisine "Sabahattin çantan yeni mi?"
diye sorduğunu, bunun kendisine yapılmış bir ikaz olduğunu o
anda anlayamadığını hayıflanarak belirtti.
Savaşman o akşam yürüyerek ve yine etrafını kollayarak
Çankaya'dan inip Nenehatun Caddesi'nin altbaşlarındaki bir
apartmanın birinci katındaki daireye girdi. Bu sefer uzaktan
kontrole aldık, herhangi bir fotoğraf ve video çalışması yapma­
dık. Ertesi gün daire sahiplerini tespit edip kontrole aldık, her­
hangi bir fotoğraf ve video çalışması yapmadık. Resimlerini te­
min ettik. ABD uyruklu Astsubay Inarac Onsager, Tuslog'da gö­
revliydi ve eşi Lyle ile bu adreste oturuyordu.
57
ikinci bir adres ve arka arkaya yapılan buluşmalar bizi şaşırt­
mıştı. Evlerin sahipleri daha önce Türkiye'de istihbari faaliyetle­
ri tespit edilmemiş, hiç bilinmeyen kişilerdi. Acaba bu bir ABDİngiliz müşterek operasyonu muydu? Çok önemli bir konu oldu­
ğu için mi üst üste gizli buluşma gerçekleşmişti? Her buluşma­
da ayrı ayrı evler mi kullanılıyordu? Bu soruların cevabını bir an
önce öğrenmeyi arzuluyorduk.
Neticede karargâh Savaşman'a suçüstü yapılmasına karar
verdi! Savaşman evlerden herhangi birine, yine aynı şekilde git­
tiği zaman kapıda bekleyerek ve çıkışında suçüstü yapacaktık.
Evlerin içine girmemiz uygun görülmemişti.
Ben, böyle bir suçüstü yapılmasının Savaşman'a suç yüklemeyeceğini, bunun tek taraflı bir suçüstü olacağını ve ileride Savaşman'ın her şeyi inkâr ederek kendisini hukuki yönden kurtaraca­
ğını düşünüyordum. Bunu YS Albay'a da söyledim. "Ne yapalım
Mehmet, ben de aynı şeyleri söyledim, ama neticede bu emirde ıs­
rar ettiler" dedi. Hiram Bey de böyle bir suçüstü yapılmasına kö­
pürmüş, "böyle yapılacaksa hiç yapılmasın daha iyi" diyordu.
Neticede hazırlıklara başladık. YS Albay Ankara Bölge'nin
teknik ekibini de şubenin emrine verdi. Ses tespiti yapacak, vi­
deo ve fotoğraf çekecek, kapıdan çıkar çıkmaz Savaşman'ı enter­
ne edecek personel toplu halde ve ayrı ayrı, her iki adrese göre
talimatlandırıldı. Savaşman alındıktan sonra bindirileceği kapalı
minibüs bile hazır durumdaydı. Savaşman yakalandıktan sonra
takipçiler hem her iki adresi hem de bilinen ABD ve İngiliz is­
tihbaratçılarını kontrole alarak neler yapacaklarını ve tepkileri
tespit edeceklerdi. Ekipler günlerce hazır bir durumda Savaşman'ın evlerden birine gitmesini beklediler.
Beklenen gün nihayet geldi. O günlerde karargâhta Savaş­
man'a, bazı Batılılarla ilgili ikinci derecede hakiki evraklarla bir­
likte kasıtlı olarak hazırlanmış sözde çok önemli bir faaliyetle i l ­
gili evrak da arz edilmiş. Savaşman evrakları alıkoymuştu.
58
Her zamanki gibi çantası ile çıkan Savaşman'ın hangi eve gi­
deceğini merak ediyorduk. Bütün personel doğal olarak çok he­
yecanlıydı. Savaşman'ın bir başka adrese de gidebileceğini dü­
şünüyor ve hata yapmamaya çalışıyorduk.
Savaşman, Çankaya'dan aşağıya Nenehatun Caddesi'nin al­
tındaki eve doğru yürüyor, tereddütlü adımlarla kaderine doğru
gidiyordu. Adres belli olmuştu.
YS Albay heyecanla operasyon ekiplerine katılmıştı. Savaş­
man Onsager'in evine girdikten bir müddet sonra YS Albay, ben,
teknik ekip, birkaç takip personeli apartmanın içine girdik. YS A l bay'la Onsager'in kapısına kadar gelip kulağımızı dayayıp içeriyi
dinlemeye çalıştık. Diğerleri merdivenlerde bekliyordu. İçeriden
gelen konuşmalar anlaşılmıyordu. Bir ara üst üste çekilen ve bir
fotoğraf makinesinin deklanşör sesine benzeyen bir ses duyduk.
Arada evin içinde gelip gidenlerin ayak sesleri duyuluyordu.
Her şey bir anda oldu. Kader müsteşarlığın emirlerini dinleme­
miş ve Savaşman'ın kurtulmasına imkân vermemişti. Birden kapı
açıldı ve Lyle Onsager ile karşı karşıya geldik. Kocası Inarae de
arkasındaydı. Ev sahipleri evi terk ediyordu ve Savaşman yanla­
rında yoktu. Aniden bir hata yapıp yanlış daire tespit edebileceği­
mizi düşündüm. YS Albay ayağını araya koyarak kapıyı yüzümü­
ze kapatmak isteyen ev sahiplerine mani oldu, kapıyı iterek önde
biz, arkada ses ve film ekibi ve de diğerleri içeriye girdik.
Koridorun sağında oturma salonu vardı. Salonda Savaşman
ve gözlüklü bir şahıs ayakta duruyorlardı. Bizi gören Savaşman
birden paniğe kapılıp sağa sola koşuşmaya başladı. Takipçiler
hemen onu yakaladılar.
Gözlüklü şahıs kanepenin önünde duran birtakım evrakı te­
laşla ceketinin iç cebine attı. YS Albay'ın müdahale edip bunla­
rı almak istemesi üzerine şiddetle mukavemet ederek boğuşma­
ya başladılar. Sert bir şekilde müdahale etmem üzerine şahıs
"Diplomat, diplomat" diye bağırmaya ve İngilizce olarak doku5')
nulmazlığı olduğunu söylemeye başladı. Kendisine casusluk fa­
aliyeti ile diplomatlığın bağdaşmadığını, cebindekileri çıkarma­
dığı takdirde zor kullanacağımızı söyledim.
Bilahare C I A mensubu William Philips olduğunu anladığı­
mız şahıs sakinleşerek cep defterini, Savaşman'a imzalattığı pa­
ra makbuzlarını, hüviyetini çıkardı, ceplerini boşalttı.
Kanepenin önündeki sehpada gizlilik dereceli evraklar duru­
yordu. Evin bir köşesinde çam ağacı ve altında hediye paketleri
vardı. Karı koca ev sahipleri ise diğer bir köşede tedirgin bir şe­
kilde duruyor, meraklı gözlerle onları izliyorlardı.
Takipçiler, Savaşman'ı yemek masasının yanına bir sandalye­
ye oturtmuşlar ve kollarını arkaya kıvırmışlardı. Savaşman'ın
canının acıdığını söylemesi üzerine kollarını bırakmalarını söy­
ledim. Takipçiler faaliyet sırasında işe kendilerini kaptırır, hede­
fe hep hırslanırlar. Ancak çoğunlukla bu hırslarını gideremezler.
Şimdi ellerine fırsat geçmiş, casus yakalanmıştı. Kollarını kıvı­
rarak hırslarını almak istiyorlardı.
Kapıdan girişimizden itibaren ses ve görüntü tespitleri devamlı
yapılıyordu. Evde kısa bir arama yaptık, zabıt tuttuk. Kapıyı dinler­
ken duyduğum fotoğraf makinesine benzer bir sesin kaynağını bu­
lamadık. Halbuki dışarıdayken duyduğum sesten evde gizli belge­
lerin resimlerinin çekildiğine bayağı kanaat getirmiştim.
Neticede delilleri ve Savaşman'ı alarak daireyi terk ettik.
William Philips başını ellerinin arasına almış kara kara düşünü­
yordu.
Savaşman'ı kapalı bir minibüste bindirip Ankara Bölge Daire
Başkanlığı'na getirdik. YS Albay'ın makam odasının yanında is­
tihbarat için ayrılmış banyolu küçük bir bölüm vardı. Savaşman
oraya yerleştirildi ve başına nöbetçi konuldu.
YS Albay telefonla gerekli yerlere bilgi verdi. Savaşman yaka­
lanmış ancak faaliyet bitmemişti. Takipçiler göreve devam ediyor,
teknisyenler olay anında çekilen fotoğrafları tabediyorlardı.
60
Olay yerinden diğer evraklarla birlikte "William Philips'in
ajanda t i p i cep defterini de almıştık. Defterde Savaşmanla karar­
laştırılmış randevuları gözüküyordu. Küçük bir şekilde bu tarih­
lerin yanına SS diye yazmıştı. Küçük küçük şifreli yazıldığı an­
laşılan başka ibareler de vardı.
Gözüme belli tarihlerin yanında aynı şekilde küçücük yazıl­
mış M. A l i yazısı takıldı. YS Albay'a gösterdim. "Yoksa o da
mı?" dedi. Bilahare "belki resmi randevularla ilgilidir" dedi. Bir
müddet sonra Mehmet A l i Bey, arkasından da N u r i Bey geldi.
Mehmet A l i Bey askerlik arkadaşı Savaşman'a üzülmüştü.
Gözyaşlarını tutamadı. Süleyman Bey kısaca suçüstü faaliyeti
hakkında bilgi verdi, bu arada C I A mensubunun defterine ve
randevulara da değindi. Mehmet A l i Bey'e "defterde sizin de
adınız var" dedim. Durakladı, "hani nerede bakayım" dedi. Def­
teri kendisine gösterdik. Hafifçe gülümsedi ve bir yorum yapma­
dı. William Philips'in cep defterindeki M. A l i isminin oraya ne­
den yazıldığı, defterdeki tarihlerin resmi görüş tarihleri olup ol­
madığı araştırılmadı ve hiçbir zaman öğrenilmedi.
N u r i Bey de Savaşman'a üzüntüsünü gözyaşları ile ifade etti.
Konu hakkında konuşuluyordu ki nöbetçi memuru gelip Hiram
Bey'in geldiğini söyledi. Mehmet A l i Bey bana dönüp "şu herifi
buraya almayın" dedi. Ben tepki gösterdim, "siz kendiniz söyle­
y i n " diye cevap verdim. O sırada Hiram Bey'in sesi koridordan
duyuldu. YS Albay hemen çıkarak Hiram Bey'i karşıladı ve yan­
daki toplantı odasına aldı.
Müsteşarlığın emri üzerine Savaşman'ın sorgusuna Hiram
Bey, YS Albay ve ben katıldım. Savaşman büyük bir moral çö­
küntüsü içindeydi. Durmadan sigara içiyor, zaman zaman ağlı­
yordu. Pişmanlık duyuyordu. Bu utançla yaşamayacağını ve ce­
zaevinde kahrından öleceğini söylüyordu. Yaşarsa yapacağı en
i y i şeyin kitap yazmak olacağını belirtti.
61
Hiram Bey'in kanaati Savaşman'ın iran'da Askeri Ateşelik
yaptığı zaman angaje edildiği i d i . Ancak Savaşman Amerikalı­
larla hizmetinin bir y ı l gibi yakın bir tarihte başladığını belirti­
yordu. İlk önceleri İngilizlerle olan ilişkisini de gizledi. Güven­
l i k Caddesi'ndeki evi bildiğimizi anladığı zaman, o evde SIS'den
(İngiliz Gizli Servisi) Robin Seeley ile buluştuğunu, her i k i ser­
vise de birbirinden habersiz hizmet ettiğini bildirdi.
Suçüstü sırasında elde edilen para makbuzlarından Savaşman'a o ayki maaşının yanı sıra üstün hizmetleri dolayısıyla bir
maaş kadar ikramiye verildiğini anlamıştık. Esasen bu para do­
lar olarak Amerika'da bir çöpçünün alabileceği kadar düşüktü.
Savaşman ise buna karşılık Kıbrıs'taki askeri gücümüz, M İ T ' i n
kontrol altında tuttuğu Batılı istihbaratçılar ve faaliyetleri gibi
yüzlerce önemli konuda bilgi aktarmıştı. Devletin hayati, çok
gizli m i l l i bilgileri ucuza satılmıştı.
Sorgusu kısa sürmüştü. Kendisine i y i muamele etmiştik. Ak­
şam yemeklerinde beraber oluyor, zaman zaman gece dışarıya
yürüyüşe çıkarıyorduk. Birçok teferruat karanlıkta kaldığı halde
fazla üzerine gitmedik. Sorgusu bittikten sonra Askeri mahkeme­
ye giderken gözyaşları içinde sarılarak veda etti, bizleri yorduğu
için özür diledi.
Savaşman'ın avukatlığını sol çevrelerce i y i tanınan meşhur
bir hukuk profesörü üstlendi. Ancak ismi ortaya çıkmadı ve per­
de arkasında kaldı. Mahkemede Savaşman bir komploya uğradı­
ğını söyleyecek, seneler sonra cezaevinden Genelkurmay Başkanı'na yazdığı mektupta tarafımdan işkenceye tabi tutulduğunu
belirtecekti. Genelkurmay Askeri Mahkemesi maddi delilleri ye­
terli görmüş ve Savaşman'ı ağır hapis cezasına mahkûm etmişti.
Olaydan sonra Hamza Gürgüç Paşa, A B D ve İngiliz Servis
Başkanlarına ağır bir mektup yolladı. Her i k i servisten de gelen
62
cevapta özür dileniyor, bu tip faaliyetlerin bir daha yapılmayaca­
ğı belirtiliyordu. Savaşman'ı sevk ve idare edenler suçlarını ka­
bulleniyorlardı. Amerikalılar Savaşmanın yakınlarına Sefarette
görev vererek ona olan vefa borçlarını ödemeye devam ettiler.
Geçen yıl Hiram Bey ailece gittiği bir restoranda Savaşman'la karşılaşmıştı. Şık g i y i m l i olan Savaşman ve ailesi kalaba­
lık bir masada yemek yiyorlardı. Selamlaşmadılar ve birbirlerini
görmemezlikten geldiler. Savaşman yemeğin bitişinde ayağa
kalktığında Hiram Bey onun felç geçirmiş olduğunu anlamıştı.
Savaşman restorandan çıkarken Hiram Bey'in arkasına geldiğin­
de i k i elin omuzlarına koyup "Hiram ne haber?" demiş. Hiram
Bey de kısaca " i y i y i m " karşılığını vermişti. Hiram Bey her şeye
rağmen Savaşman'ın felç geçirmesine üzülmüştü.
Savaşman olayından sonra amirleri Hiram Bey için, "Ope­
rasyonun planlanmasından çökertilişine kadar geçen süre zar­
fında gösterdiği hassasiyet; dikkat, titizlik, gizliliğe riayet ile kı­
sa zamanda hasıla alınmasına medar olan üstün gayret ve disip-r
linli çalışmaları, her türlü takdirin fevkindedir. Bu nedenle, ör­
nek çalışmaları; Üstün Başarı Hizmet Belgesi ile Şilt Beratı Ta­
limatının 4. maddesinin a, h, c, d ve g bendlerine uyan Kontrespiyonaj Daire Başkan Vekili Hiram Abas'ın, "Üstün Başarı Bel­
gesi" ile, Personel Talimatının 106 ve 107. maddelerine göre de
"Takdirname ve Ödülle" taltifi ve hu durumun Teşkilat içerisin­
de tamim edilmesi uygun mütalaa edilmektedir" diyorlardı.
Neticede 19 Aralık 1977 tarihinde Müsteşar tarafından Hiram
Bey 1500 TL ben 500 TL ödül ve taltif edildik. Hiram Bey'in sayı­
sını bilmiyorum, ancak bu, benim meslek hayatımın başlangıcından
itibaren aldığım teşekkür, takdirname ve ödüllerin lO.'suydu.
63
Fabrikatör 1
Aralık 1977'de Savaşman'a suçüstü yapılmasından hemen
sonra Savaşman'a suçüstü yapanlara karşı taarruz hazırlıkları
başladı. Hiram Bey'in özel evraklarından yararlanarak bu konu­
yu inceleyelim.
Hiram Bey'e göre "Covert Action Operation"2 için kullanılan
fabrikatör, başında Doğu Perinçek'in bulunduğu TİKP'nin 3 ya­
yın organı Aydınlık gazetesiydi.
1968 yılında TİP'in 4 gençlik örgütü olan Fikir Kulüpleri Fe­
derasyonu Başkanlığı'na gelen Doğu Perinçek, 1966 yılında
Milli Demokratik Devrim konusunda Mihri Belli ile arasında
görüş ayrılığı çıkması üzerine Beyaz Aydınlık isimli grubun l i ­
derliğini üstlenmişti.
1971 yılında Perinçek, Ömer Özerturgut ile birlikte PDA 5 ha­
reketinin illegal partisi olan TİİKP'ni 6 kurdu. TİİKP kendisini
Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü dönemindeki TKP'nin 7 mirasçısı
sayıyor, Zeki Baştımar ve İsmail Bilen dönemindeki TKP'yi hain
olarak nitelendiriyordu. SSCB baş düşman olarak ilan edilmişti.
1978 yılında Perinçek, TİKP'yi kurdu ve Genel Başkanlığı'nı
deruhte etti. Parti taktikleri arasında; fırsat kollamak, uzun süre­
li bir çalışma ve mücadele yürütmek, düşmanı daraltmak, birle1 Fabrikatör-Amerikan İstihbaratı Servisi tarafından kullanılan bir terim olup "si­
yasi ve şahsi maksatlar için, genellikle hakiki ajan kaynaklarına sahip olmaksı­
zın uydurma veya şişirme haber üreten şahıs veya grup" anlamındadır. Paper
Mili (Kâğıt Fabrikası) tabiri de aynı maksatla kullanılmaktadır.
2 Covert Action Operation-Örtülü (Gizli) Faaliyet Operasyonları: Hakiki organiza­
törü gizlemek ve gerektiğinde onun ilişkisini ve sorumluluğunu reddetmek im­
kânı yaratmak amacıyla planlanan ve uygulanan operasyonlardır.
3 TİKP- Türkiye İşçi Köylü Partisi
4 TİP- Türkiye İşçi Partisi.
5 PDA- Proleter Devrimci Aydınlık
6 TİİKP- Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi
7 TKP- Türkiye Komünist Partisi
64
şebilinecek bütün güçlerle birleşmek gibi yöntemler vardı. He­
def legal olanakları sonuna kadar kullanarak güçlenmekti. Silah­
lı eylemler ilerideki aşamada düşünülmeliydi.
12 Eylül'den sonra Perinçek; partisine, yasalara dikkat edil­
mesini, yönetim aleyhine herhangi bir tavır alınmamasını, aleyh­
te söz söylenmemesine özen gösterilmesini tembih etmişti. Yö­
netim diğerleri gibi T İ K P ' y i de kapattı.
Perinçek, 1 Şubat 1988'de SP'yi kurdu. Parti, M i l l i Demokra­
tik Devrim stratejisini benimsemekte ve sosyalist bir devlet biçi­
mini amaçlamaktaydı. Parti aynı zamanda bir zamanlar en bü­
yük düşmanı PKK'nın ve Abdullah Öcalan'ın da propagandasını
yapıyordu.
İşte, Hiram Bey'in Fabrikatör'ün başı olarak nitelendirdiği
Perinçek, çizgileri sık sık değişen bu adamdı.
Fabrikatör, yani Aydınlık, yayımına 1978 Mart ayının ortala­
rında başladı. "Ne Amerika, Ne Sovyetler B i r l i ğ i " sloganları ve
sokak afişleri ile birden bire ortaya çıkan TİKP, proleter devrim­
ci çizgide, A B D ve Sovyet aleyhtarı tutumda, Maoist düşüncede
bir görüntü sergiliyordu. Ara sıra Amerika'ya ve Batı devletleri­
ne de çatıyor gözükmekle birlikte esas hedefi Emperyalist Sov­
yetler ve sahte T K P i d i .
Hiram Bey Fabrikatör'ün arkasındaki gücün, Savaşman'ın bilgi
sattığı ülkeden biri yani A B D veya İngiltere olduğu kanaatindeydi.
Amerika zaten senelerdir içimizdeydi. Bazen hissettirerek,
bazen hissettirmeden Türkiye'nin kader çizgilerini ellerinde tu­
tuyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihe mal olmuş Başbakanı
İsmet İnönü, 1963 yılında Bakanlar Kurulu'nda Kıbrıs bunalımı
ile i l g i l i olarak yaptığı bir konuşmada bu iç içelikten rahatsızlı­
ğını açık bir şekilde dile getirmişti. Ordular yönetmiş, savaşlar
kazanmış, cumhuriyetin kurulmasında rol almış olan İsmet Paşa
bu konuda çaresiz kaldığını belirtiyor: "Daha bağımsız ve şahsi65
yetli dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden
bahsediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi
teknisyenlerime havale edeceğim. Onlar etraflı çalışma yapacak­
lar, teklifler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin et­
rafında uzman denilen yabancılar dolu, iğfal etmeye çalışıyorlar,
muvaffak olamazlarsa işi sürüncemede bıraktırmaya çalışıyorlar.
O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum. Netice­
si bana gelmeden Washington'un haberi oluyor. Sonucu memu­
rumdan önce sefirimden öğreniyorum. Böyle mi teslim ettik biz
devleti? Bana şimdiye kadar bunlar tarafımdan hazırlanmış, der­
dimize dava bir rapor göstermediler. Hepsi yasak savma kabilin­
den şeyler. Ne yaparsak yine biz kendi elemanlarımız ile yapıyo­
ruz. Peki bu binlerce adam, 'avara kasnak' gibi dolaşmıyor. Elbet­
te kendileri için önemli marifetleri var. istiklâl Harbi'nden sonra
sulh anlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu.
Yoksa hudutlar meselesi fiili bir durum idi. Tazminat işini iki dev­
let biz aramızda hallederdik. Bütün mücadele, idaremize tasallut
yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük tavizler vermeye
hazırdılar. Dayattık; biz onların niçin ısrar ettiklerini biliyorduk.
Onlar, bizim niçin inatla reddettiğimizi biliyorlardı. Böyledir bu
işler. Peygamber edası ile size dünyaları vaad ederler, imzayı at­
tınız mı ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir. Üstleri gel­
miştir. Ondan sonra sökebilirsen sök, gitmezler. Ancak bu mesele­
nin üzerine vakit geçirmeden eğilmek lâzım. Yoksa bağımsız dış
politika güdemeyiz. Fakat zannetmeyiniz ki kolay bir iştir. Savuş­
turulan iki iç badire bunun yanında çok kolay kalır. Teşebbüs et­
tiğimiz zaman başımıza neler geleceğini kestiremem" diyordu.
Bütün dünyada adı çıkmış olan Amerika'nın ve CIA'nın rolü­
nü aşağı yukarı herkes biliyor, birçok gizli faaliyetin arkasında
onlar aranılıyordu ama, yurdumuzda sessiz sedasız faaliyet gös­
teren diğer Batılı ülkelerden, birçok kimsenin fazla bilgisi oldu­
ğunu zannetmiyorum.
66
Fabrikatör Aydınlık'ın i l k günlerinde "Haber ve Makalelerden
Sorumlu Müdürü" S. Aydoğan Büyüközden eski bir örgüt üye­
siydi. İstanbul'da Robert Kolej'de görevli bir îngilize ait lojman­
da telsizlerle ve başında perukla yakalanmıştı. İngilize ait bu ev,
örgüt mensuplarının saklandığı bir barınak haline gelmişti.
Olayda İngilizin rolü pek irdelenmemişti. Kontrespiyonajla di­
ğer ünitelerin arasındaki çalışma ve düşünce farkı bir kez daha or­
taya çıkmıştı. Bir İngilizin evinde faaliyet gösteren Büyüközden'in şimdi Fabrikatör'de önemli bir mevkide olması ilginçti.
Hiram Bey, Perinçek grubunun aktif bir mensubu olan ve bir
basın kuruluşunun temsilcisi olarak İngiltere'ye yerleşen N u r i
Çolakoğlu'ndan da şüphe duyuyordu. Resmi bir toplantıda İngi­
lizlerden Çolakoğlu ile ilişki derecelerini sordurdu. İngilizler to­
pu Almanlara attılar. "Bazı İngiliz diplomatlarının Çolakoğlu ile
birkaç teması olmuştu ama Çolakoğlu'nun Almanlarla ilişkili ol­
duğunu zannediyorlardı."
Ortaya bir de Almanlar çıkmıştı. Birçok illegal Türk örgütü­
nü bünyesinde barındıran, P K K faaliyetine destek veren Alman­
ya'nın böyle bir faaliyetin arkasında olması pek de garipsenecek
bir şey değildi. Hatta bu durum Perinçek'in son günlerdeki P K K
yanlısı çizgisine de bayağı uyuyordu. Belki de Fabrikatör, yur­
dumuzun iplerini ellerinde tutmak isteyen Batılı devletlerce
müştereken yürütülen, Türkiye'ye yönelik bir "Liaison Operation"ın 8 mahsûlü çok babalı bir çocuktu.
Hiram Bey'in şüphelendiği Çolakoğlu, hakkında verilen
menfi rapora rağmen bir müddet sonra TRT'de önemli bir mevkiye tayin edildi.
Hiram Bey'e göre Perinçek ve Fabrikatör'ün Türkiye'deki
misyonu şöyleydi:
8 Liaison Operation-Liyezon operasyonları: Bir yabancı servisin mensupları ile
ilişkilere dayalı olarak en basit anlamdaki işbirliğinden başlayıp, ortak operas­
yonlara kadar yönetebilen her türlü faaliyet.
Deception-Yanıltma (Bir millet, grup veya şahsı, yanlış yola sevk etmek amacıy­
la düzenlenmiş faaliyet.
67
1) Türkiye'de hızla gelişen ve Batı dünyası için tehlikeli hale
gelen Sovyet yanlısı aşırı solu, yani bir doktrinle bölmek, birbi­
rine düşürmek, parçalamak, etkisiz hale getirmek.
2) Devlet içinde, Ordu'da, MİT'te, Polis'te. Özel Harp'te ta­
rafsız çizgide olan, düşünce ve faaliyetleri ile organizatör için
tehlikeli hale gelen unsurları çeşitli yöntemlerle tasfiye etmek.
Bu k i l i t müesseselerde etkinliği artırmak.
3) Türkiye'de politik ve ekonomik istikrarsızlığı pompalayan
faaliyetleri devam ettirerek, ülkenin güçlenip organizatörün
emelleri dışında tamamen bağımsız ve m i l l i bir politika izleme­
sini engellemek.
Fabrikatör, 1980 yılına kadar misyonu başarılı bir şekilde ye­
rine getirdi. 1980'den sonra devamı olan 2000'e Doğru ve Yüzyıl
dergileri göreve devam ettiler.
Fabrikatör, 7 Ağustos 1978 günü "Kontrgerilla Şeflerini
Açıklıyoruz" diye yayıma başladı. İ l k hedef İstanbul Bölge Da­
ire Başkanlığı eski yardımcısıydı.
Aynı gün, Fabrikatör'de Perinçek'in beyanatı da yer aldı. Perinçek "Kıbrıs'taki Bayraktarlık Türkiye'deki tertip ve kışkırtma­
ların ocağıdır" diyor. "Bayraktarlığın Özel Harp Dairesinin
Kıbrıs'taki Özel Şubesi olduğunu" söylüyordu. Demek k i Kıb­
rıs'taki Türk faaliyeti birilerini rahatsız etmiş, Özel Harp Dairesi'nin m i l l i menfaatler doğrultusunda kullanılması bu birilerini
kızdırmıştı. Aynı açıklamada Perinçek'e göre "Hiram Abas, 12
Mart'tan bu yana gerçekleştirilen bütün provakosyonlardan
doğrudan doğruya sorumluydu."
8 Ağustos 1978 tarihli Aydınlık gazetesinin birinci sayfasında
manşetten verilen haber şöyleydi:
"CIA'nın okullarında 4 yıl eğitilen Kontrgerilla şefi
İstanbul'daki bütün provokasyon ve tertiplerin ardındaki
beyin:
M. Hiram Abas
68
*Hiram Abas, istanbul'daki bütün provokasyon, tertip ve
operasyonları planlayan Kontrgerilla şefiydi. CIA ve MİT
adına Faik Türüne danışmanlık yapıyor, istanbul Kontrge­
rilla Karargâhı ile CIA ve MİT'in irtibatını sağlıyordu. * Ge­
mi batırma olayları, Elrom olayı, Fırtına Tatbikatları gibi
tertip ve saldırılar Hiram Abas'ın başı altından çıktı. * Hı­
ram Abas, işkence ve operasyon hastası. Görevli olmadığı
halde 12 Mart'taki bütün baskınlara, operasyonlara en önde
katıldı. Provokasyonları yönetti. Yeni işkence yöntemleri ge­
liştirdi ve bu yöntemlerin uygulanmasına bizzat katıldı."
Fabrikatör baş köşeye Hiram Bey'in 18x12 cm. ebadında bir
fotoğrafını koymuştu. Fotoğrafın altında şunlar yazıyordu:
"Künyesi
Adı
Doğum Yılı ve Yeri
Ana Adı
Baba Adı
Bitirdiği Okullar
12 Mart'ta Görevi
İstanbul'daki Adresi
: Mustafa Hiram Abas
: 1932-Istanbul
: Fatma
: Hilmi
: 1952'de Saint Josept
Fransız Lisesi, 1957'de
Siyasal Bilgiler Fakültesi
: CIA ve MİT adına Faik
Türün'e danışmanlık,
Kontrgerilla'nın giriştiği
bütün provokasyon,
tertip ve saldırı harekât
larını planlamak. İstan
bul Kontrgerilla Karar
gâhı ile CIA ve MİT'in ir
tibatını sağlamak.
: Cemil Topuzlu Caddesi
3212 Çiftehavuzlar
Tel: 554 170"
69
Bu adresi, Hiram Bey'in şehit edildiği tarihe kadar oturduğu
evin adresi idi. Fabrikatör, Batılılafa casusluk yapan bir kişinin
yakalanmasında önemli rol üstlenen Hiram Abas'ı, CIA'nın ada­
mı gibi göstererek, karşı güçlerin hedefi haline getirmişti.
12 yıl önce fotoğrafı, adresi, otomobilinin markası verilerek
hedef gösterilen, CIA'nın değişik yerlerdeki okullarında 4 yıl eği­
tim gördüğü, provokasyon, sabotaj ve işkence yöntemleri öğrendi­
ği, Mason olduğu, Marmara yolcu gemisi ile Eminönü araba va­
purunun batırılması, israil Başkonsolosu Efraim Elrom'un öldü­
rülmesi gibi provokasyon eylemler düzenlediği, insan öldürmeye
düşkün olduğu, yeni işkence yöntemleri geliştirdiği ve sorgulanan­
lara "cop soktuğu" iddia edilen Hiram Abas'ın bu kadar yaşaması
bile mucizeydi.
Fabrikatör'ün esas gayesini bilmeyen ve oyun içinde ne gibi
oyunlar olduğunu tahmin edemeyen normal bir yurttaş bile eline
fırsat geçse Hiram Bey'i boğup öldürmek, böyle bir insan kasa­
bını ortadan kaldırmak isterdi.
Hiram Bey, bu yayınlardan 10 y ı l kadar sonra, Müsteşar Yar­
dımcısı olduğu zaman, i l k kez resmi temaslar için bir haftalığı­
na Amerika'ya gitmişti. ABD'de 4 yıl sabotaj, provokasyon ve iş­
kence eğitimi gördüğü tamamen yalan ve maksatlıydı.
Peki Hiram Bey'in fotoğrafı ve biyografisi ile onun "Batum'a,
Atina'ya ve 30.9.1968 ile 1.12.1970 arası Beyrut'a gönderildiği"
gibi normal bir basın kuruluşunun ulaşması mümkün olmayan
doğru ve gizli bilgiler Fabrikatör'ün eline nasıl geçmişti? Demek
ki organizatör personelin biyografisine ve çeşitli operasyonel
bilgilere uluşabilecek kadar Teşkilat'a sızabilmişti.
Fabrikatör ertesi gün, yani 9 Ağustos 1978 günü yine Hiram
Bey'i manşet etmişti. Hiram Bey'in evinin ve otomobilinin re­
simleri bulunan bu yayında şöyle deniliyordu.
70
•
"Hükümet neden susuyor?
Halen devlet görevlisi olarak işbaşında.
M. Hiram Abas, Ankara MİT Merkezindeki M AH Başkanlı-'
ğı'nda görevli.
Casusluk iddiası ile yakalanan MİT İstihbarat Daire Başkan
Yardımcısı Sabahattin Savaşman'ı Hiram Abas ihbar etti.
Hiram Abas, Sabahattin Savaşman olayında önemli rol oy­
nadı. Bilindiği gibi bu yılın başlarında, MİT istihbarat Da­
ire Başkan Yardımcısı Sabahattin Savaşman, Kıbrıs konu­
sundaki bazı gizli karar ve haritaları CIA ve ingiliz Entelijans ajanlarına verirken yakalandı ve tutuklandı. Yakalan­
ma olayı, MİT'in Gaziosmanpaşa semtindeki "Misafir evi9
Guesthouse"nde meydana geldi. Savaşman burada, belge­
leri C I A ajanı William Philips'e verirken üç M İ T ajanı tara­
fından yakalandı.
Aslında Savaşman, M İ T ajanlarının sürekli yaptığı işlerden
birini yapıyordu. M İ T ajanları gerektiği zamanlar, gelişme­
lerden C I A ' y ı haberdar eder, CIA'nın yardım ve tavsiyele­
r i n i alırlar.
Ama bu seferki olayın bilinmeyen ilginç bir yönü de vardı.
Savaşman'ı ihbar eden, CIA'nın okullarından yetişen ve 12
Mart sırasında bütün gelişmelerden C I A ' y ı haberdar eden
H i r a m Abas'tı. Hiram Abas, Savaşman'ı yalnızca ihbar et­
mekle kalmadı. Misafir evine bizzat giderek onu yakaladı.
CIA'nın adamı Hiram Abas, neden Savaşman'ı CIA ajanı
diye ihbar ederek birden bire "vatansever" pozuna girmiş­
ti? İşin aslı şuydu: 12 Mart'tan sonra Hiram Abasın ve
MİT içindeki bir kesimin itibarı sarsılmış ve bunlar tasfiye
edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardı. Bir olay yara9 Halbuki suçüstü daha önce de bahsedildiği gibi Amerikalılara ait bir evde mey­
dana gelmişti. Olayın MİT'e ait bir evde meydana geldiği belirtilerek konu kasıtlı
olarak saptırılıyor. MİT'ten bir grup MİT'e ait bir evde diğer MİT mensubuna
tevtip yapmış havası veriliyor.
71
tarak tekrar itibar kazanmaları gerekiyordu. Bunun için
Savaşman "feda" edildi. Bu görevi de provokasyon ve bas­
kın ustası Hiram Abas yerine getirdi. Hıram Abas, Savaşman'ı yakalayarak MİT içindeki bugünkü itibarlı ve etkili
yerine ulaştı ve yerini iyice sağlamlaştırdı."
Fabrikatör, Savaşman'ı müdafaa eden yazıları ile hata yap­
mış, esas amacını belli etmişti.
Fabrikatör bununla da kalmadı. 30 Temmuz 1979 tarihinde
"Teşkilat, CIA'nın Ortadoğu Zinciri, Üçüncü Adamın Not Defte­
r i " başlığı ile cezaevindeki Savaşman'ın kendi ağzından onun ca­
susluk hikâyesini yayımladı. Savaşman nedense bu ilginç hikâ­
yesini o kadar büyük gazete varken belli okuyucusu olan sıradan
bir gazeteye vermişti... 7 gün süren casusluk hikâyesi buram bu­
ram kokuyordu. C I A ve İngiliz G i z l i Servisi'nin Ajanı Savaşman
masum, tertibe, işkenceye maruz kalmış ve zavallı gibi gösteri­
liyordu. Esas hedef Hiram Bey ve bizlerdik. Yavuz hırsız ev sa­
hibini bastırıyor.
Savaşman'ın İstihbarat Başkanı NY'den sonra Fabrikatör'ün
24 Ağustos 1978 tarihli yayınında manşet bendim. Benden son­
ra 26 Ağustos'ta YS Albay'la ekip tamamlanmıştı. Var olmayan
bir "Kontrgerilla Örgütü" içinde gösterdikleri diğer kişileri top­
luca teşhir ederken bizlere özel bir yer ayırmışlardı:
"Erenköy İşkence Merkezi'ndeki Binbaşı"
"Mehmet Eymür"
Yayında benim fotoğrafım diye, oturduğum evin önünde Re­
nault bir arabaya binen dazlak başlı bir şahsın resmini basmışlar­
dı. Resmin altında "Mehmet Eymür (Cengiz Abaoğlu)" başlığı
altında hakkımda bilgiler vermişlerdi.
Fabrikatör Hiram Bey'le i l g i l i yayımda hata yapmış, açıklar
vermiş, kaynaklarını zor duruma sokmuştu. Bu sefer basit yan­
lışlıklar yaparak kaynakları kurtarmaya çalışıyordu.
72
O tarihte, Bebek'te oturduğum evin adresine ulaşan, zemin
katta oturduğuma kadar bilgi edinen Fabrikatör nedense yan
apartmanın en üst katında oturan bir komşumun fotoğrafını çek­
mek yanlışlığını yapmıştı. Ayrıca benim takma ad olarak kullan­
dığımı söylediği "Cengiz Abaoğlu" ismi de Teşkilat'ta çalışan bir
arkadaşıma aitti.
Fabrikatör benimle i l g i l i yayında şunları ilave etmişti.
"Erenköy'deki işkence merkezinde 'Binbaşı' olarak çağrılırdı.
Buradaki bütün işkenceleri M. Eymür yönetti ve uyguladı. Ba­
bası eski MİT'çilerden Mazhar Eymür. Babasının himmetiyle
M İ T içinde hızla yükseldi. Halen M İ T ' t e önemli bir mevkide bu­
lunuyor. Eymür 35 yaşlarında, uzun boylu, kumral, soluk beniz­
li ve dazlak. Beşiktaş'ta Resim ve Heykel Müzesi'nin yanındaki
M İ T Merkezi'nde çalışıyor. Küçük Bebek'te oturuyor. Muhabir­
lerimiz, Eymür'ün yukarıdaki fotoğrafını evinden çıkarak turun­
cu renkli Renault arabasına binerken çektiler.
istanbul Kontrgerilla Karargâhı'ndaki 'Beşli Çete'
İstanbul Kontrgerillası'nda İşkence, Provokasyon ve istihba­
ratı Yöneten 'Beşli Çete'den
Mehmet Eymür, 'Cengiz Abaoğlu' Takma ismini de Kullanıyor.
Eymür, Eyüp Özalkuş'un Yardımcısı olarak Erenköy İşkence
Merkezi'ndeki Bütün işkenceleri Yönetti ve Uyguladı.
Eymür İşkence Merkezi'nde 'Binbaşı' Diye Çağrılırdı.
Eymür MİT içindeki MC Yanlısı Cunta'dan"
Fabrikatörün bizlerle i l g i l i Deception'ını 1 0 çözmek bizim için
zor değildi. Ancak bizim çözmemiz bir şey değiştirmedi. Fabri­
katör görevini en i y i şekilde yerine getirmiş ve zamanın başba­
kanı bile etkilenerek "Kontrgerilla, işkence" edebiyatına katıl­
mıştı. M İ T , polis pasifize edildi. M İ T sorgulardan çekildi. Özel
Harp Dairesi sıkı bir denetim altına alındı. Neticede 1979'da ar10 Deception; Yanıltma (Bir millet, grup veya şahsı, yanlış yola sevk etmek
amacıyla düzenlenmiş faaliyet).
73
tan iç çatışma ve istikrarsızlık 12 Eylül 1980 ihtilalini getirdi.
Türkiye yine ayağa kaldırılmamış, ölmemiş, ama sürünen bir ül­
ke statüsünü muhafaza etmesi sağlanmıştı.
Savaşman olayından sonra CIA Başkanı, Müsteşar Hamza
Gürgüç'e yazdığı mektupta bu tip olayların tekerrür etmeyeceği­
ne dair teminat vermişti. Ancak bu söz tutulmadı. Fabrikatör ya­
ni Aydınlık gazetesine el altından bilgi veren ve yazılar hazırla­
yan Em. Hava Kurmay Albay Turan Çağlar, 16 Mart 1983 tari­
hinde İstanbul'da CIA mensubu ile gizli bir buluşma sırasında
suçüstü yakalandı.
İstanbul Bölge başarılı bir çalışma yapmış, olay iyi bir şekilde
demlendirilmiş ve ayrıca tenha bir yerde gerçekleşen gizli buluş­
ma görüntülenmişti. Amerikalı John, 34 CA 200 plakalı aracı kul­
lanıyordu.
İhtilal faaliyeti ile ilgili "Balon Operasyonu"nda da ismi ge­
çen orduda, Teşkilat'ta üst düzeyde ilişkileri bulunan Fethi ve
Sabire oğlu 1921 İstanbul doğumlu Turan Çağlar, sorgusunda
bugüne kadar kamuoyuna yansımayan ilginç şeyler anlatmıştı.
Turan Çağlar, casusluk faaliyetini on yılı aşkın bir süredir de­
vam ettiriyordu. İngiliz Haberalma Servisi SIS'den John, Ameri­
kan Merkezi Haberalma Servisi'nden Nick, Billy, John ve ismi­
ni hatırlayamadığı, "sarhoş" adını taktığı kişiler ile ilişki kur­
muştu. "Devletin emniyeti ve dahili veya beynelmilel siyasi
menfaatleri icabından olarak gizli kalması gereken bilgileri" bu
kişilere yazılı olarak veriyordu. Suç sabitti. Ayrıca evinde yapıL
lan aramada da yeni birçok delil elde edilmişti. Görüleceği üze­
re Amerikalılarla birlikte bu olayda da İngilizler mevcuttu.
Turan Çağlar tevkif edildi, mahkemesi kamu güvenliği sebe­
biyle kapalı olarak yapıldı ve yayın yasağı konuldu. Belki bir
gün bu yasak kalkar ve Çağlar'ın anlattığı ilginç olaylar kamu­
oyuna yansır.
74
Çağlar, tutuklu bulunduğu cezaevinden istanbul Bölge Daire
Başkanlığı'na bir mektup yazdı ve sorgusu sırasında kendisine
gösterilen yumuşak ve nazik muameleye teşekkür etti.
Bir müddet sonra gazeteler Turan Çağlar'ın cezaevinde kalp
krizinden öldüğünü yazdılar. Em. Hava Kur. Alb. Turan Çağlar
gazetelerde çıkan birkaç ufak haberle kaldı ve unutulup hafıza­
lardan silindi.
İlginç olan basın kuruluşlarının hiçbirinin ulaşamadığı bilgi­
lere her nasılsa ulaşabilen Fabrikatör'ün, bu sefer bu konuda sus­
kun kalmasıydı. Hem Çağlar eski bir kaynakları ve yazarları ol­
duğu halde...
Fabrikatör tarafından bu kadar hırpalanan Hiram Bey, Ameri­
kalılara ve İngilizlere veya Batılı diğer ülkelere düşman mıydı?
Hayır. Bu büyük ülkelere ve onların dünya çapında operasyonlar
yürüten kuvvetli istihbarat teşkilatlarına sempati ile baktığını ve
onların Türkiye ile yakın işbirliğine inandığını rahatlıkla söyleye­
bilirim. Suçu, yapması gerekeni yapmak, kendi devletinin menfa­
atlerin ön planda tutup, bu büyük ülkelerin Türkiye'deki haksız
menfaatlerini engellemekti. Bu yüzden hiç affedilmedi.
Fabrikatör, ölümüne kadar ve hatta ölümünden sonra bile onun­
la uğraşmaya devam etti. Onu ölümünden sonra "Mafyanın Ada­
mı", "Silah Kaçakçısı", "Uyuşturucu Kaçakçısı" olarak göstermeye
gayret etti. Tanımayan, bilmeyen kişilere "layığını bulmuş" dedirte­
cek cinsten yayınlar yaptı. Adeta azmettirenin kendileri olduğunu
belirtir ve devletin adaletine meydan okurcasına "biz zaten gidici
olduğunu çok önceden bildirmiştik" diye başlık attı.
Burada, Fabrikatör'ün bütün faaliyetlerine yer verip Hiram
Bey gibi vatanına bağlı, başarılı bir istihbaratçının yükselme ih­
timali olduğu tüm devrelerde neler yaptığını anlatmak mümkün
değil. Bunun için birçok belge ortaya koyarak ayrı bir kitap yaz75
mak gerekir. Üzücü olan ciddi haber vermesi ile tanınan birçok
gazetenin Fabrikatör'ün yayınlarını kendilerine kaynak olarak
kullanmasıdır. Ölümünden sonra Hiram Bey'in "Amerika'da 4
yıl istihbarat eğitimi gördüğü" gibi.
Hiram Bey'in, Fabrikatör'ün çalışmalarını dikkatle izlediği
belki de Teşkilat'ta bile başkalarının bilmediği bazı karşı operas­
yonlarla Fabrikatör'e sızdığı muhakkaktı. Aksi takdirde, emin ol­
ması sunduğum ve sunacağım kanaatleri açıklamazdı. Onun ev­
rakları arasında bu konuda birçok ilginç belge çıktı. Şimdi bun­
lardan, şu anda yayımlanması kabil olan birini aşağıda açıklaya­
cak, arkasından Hiram Bey'i konuşturup bu konudaki görüşünü
aldıktan sonra, konuya şimdilik son vereceğim.
Belge, Haziran 1987'de dört kişinin bulunduğu bir görüşme
ile ilgiliydi. Görüşmenin ağırlığı iki "temsilci" arasında geçiyor­
du. Fabrikatör'ün Ankara Temsilcisi Hasan Yalçın ve Filistin
Kurtuluş Örgütü Türkiye Temsilcisi Abu Firaz, Kaynak, görüş­
me ile ilgili bazı yorumlarda da bulunmuştu.
Büyükelçi statüsündeki Abu Firaz, Türkiye'ye, Filistinlilerin
Ankara'daki Mısır Sefaretine yaptığı baskında arabuluculuk yap­
mak için gelen heyetteydi. Hani şu İçişleri Bakanı'nın teröristler­
le öpüştüğü meşhur olay.
Kanaatimce Türkiye'nin böyle bir arabuluculuk için Filistin­
lileri çağırması yanlış ve hükümranlık haklarına aykırı bir dav­
ranıştı. Filistinliler, arabuluculuğu pazarlık konusu yaparak kar­
şılığında uzun zamandan beri arzuladıkları "Ankara'da Temsilci­
lik" açılmasını gündeme getirdiler. Teklifleri kabul edildi.
Olayda bilinmeyen bir yön vardı. Arabuluculuk için gelenler­
den Abu Firaz, bizzat bu eylemin bir parçasıydı. Daha önce bir
grupla aynı eylemi gerçekleştirmek için Türkiye'ye gelmiş, alı­
nan güvenlik tedbirleri nedeniyle eylemi yapamamışlardı. Silah
76
ve patlayıcılar Gebze tarafında bir çiftlikte muhafaza ediliyordu.
Firaz bombalı mektuplar ve sabotaj konusunda deneyimli bir F i ­
listin gerillasıydı. Türk teröristlerinden birçok talebesi vardı.
Abu Firaz, Türkiye'de Suriye ve Abu Nidal Örgütü'ne müte­
veccih bir çalışmada bu örgüt mensuplarının yanında yer almış
ve MİT'e, emniyete, özellikle Hiram Bey'e ateş püskürmüştü. Bu
tutumu bizleri şaşırtmıştı. Zira o tarihte F K Ö , Suriye ve Abu N i dal'e düşmandı. Hiram Bey FKÖ'ye sempati ile bakıyordu. Hat­
ta FKÖ'de Beyrut'tan tanıdığı üst düzeyde dostları bile vardı.
Olay garipti.
İşte daha sonra temsilci olan ve Hasan Yalçın'la görüşen kişi
bu Abu Firaz'dı. Acaba aralarında ne gibi müşterek bir konu var
bir bakalım:
(Hasan Yalçın, Abu Firaz'a rapor olayı ile ilgili gelişmeleri
anlattı) Hiram Abas gidecek. Şimdi ambargoları kaldırabiliriz.
Hiram Abas gideceği için bu haberler haber olmaktan çıktı.
Bunları bir an evvel yapmamız faydalı olacak. Rapor konusunu
inceleyen komisyonun teftiş neticesine göre Mehmet Eymür
MİT'ten atıldı. Atilla Aytek'in başka yere tayini çıktı. Hiram Abas
resmen emekliye ayrıldı. Emekli edilmeye zorladı.
Çeşitli gazeteler Teftiş Kurı4.uJ3aşkanı Kutlu Savaş'ın Mehmet
Eymür ve Atilla Aytek'in hakkında hapsi gerektirecek derecede suç
bulunduğuna dair haberler verdiler. Hiram Abas'in durumu ise
daha kötü. Çünkü artık hükümetin himayesi altında değil. MOSSAD ile ilişkileri iyice çıktı, afişe edildi. 1-2 ay zarfındaküm iliş­
kiler iyice ortaya çıkacak ve sonra muhtemelen unutulacak. Do­
layısıyla size konan ambargonun ortadan kalkacağını tahmin
edersiniz herhalde."
(Abu Firaz) "Size daha önce söylemiştim. Hiram Abas bu işi
yırtma süreci içinde. Biz ona nasıl darbe indireceğimizi biliyo11
ruz. (Abu Firaz'ın kullandığı 'biz' lafından kimleri kastettiği an­
laşılmadı) Hitam Abas'ın kendi ulusu çıkarlarına çalışmadığını
biliyoruz. Bu da bize bu adama karşı bir şeyler yapılması için
fırsat doğurdu.
Perinçek bana daha önce bu adamın kalıcı olduğunu söylemiş­
ti. Fakat ben inatla gidecek demiştim. Eğer bir iki hafta önce Hiram Abas aleyhine böyle şeyler yayınlasaydık tersine sonuç alınır
ve Hiram Abas lehine kamuoyu oluşurdu ve en az 1-2 yıl daha ka­
lırdı. Bugün de bu kanaatimi muhafaza ediyorum. Emekliliğini
imzalamadan önce yapılacak bir yayın ona yardımcı olur. Emek­
liliğini geciktirir.
Daha önce ben size onun gideceğine dair elimde bilgiler var
demiştim. Fakat içeriğini söylememiştim. Bu hikâye eski ve çok
önemli, Kenan Evren de bu konuyla doğrudan bağlantılı. Bu ko­
nuda bir hata yapılması Sayın Cumhurbaşkanı açısından çok
yanlış olur. Çünkü onun samimi olduğuna inanıyoruz.
,
Gerek İsrailliler, gerekse ABD'liler bu adamın kalması için
uğraşıyorlar. Şimdi biz bir hata yaparsak bu adam gitmez. Cum­
hurbaşkanı bize vaatte bulundu. (Herhalde Hiram Abas ekibinin
tasfiye edileceğine dair bir vaat.) Şimdi biz onun vaadini hiçe
sayarak bir de basın yoluyla baskı yapmak istemiyoruz."
(Hasan Yalçın aleyhteki yayınların hemen yapılması konu­
sunda ısrar ediyor.) "Hiram Abas'ın gideceğini sizinle birlikte
yapılan bir istişareden sonra, bundan 1-2 ay önce yazmıştık. Na­
sıl olsa emekliliğini istedi artık. Süreç geri dönmez. Bu nedenle
biz sizden aldığımız bu haberleri başka bir tarzda belirtiriz. Bu
haberlerin şimdi kullanılması çok iyi olacak."
(Abu Firaz düşünceli ve mütereddit. Sözlerini seçerek konuşu­
yordu. Ağzından çıkanların kendisini zor duruma düşürmesinden
endişeli.) "Şimdi Cumhurbaşkanı durumu bütün ayrıntılarıyla bili7S
yor. Bizim elimizdeki şeyleri biliyor. Eğer 2000'e Doğru'dan birta­
kım şeyler yazılırsa, Cumhurbaşkanı da Başbakan da benden çıktı­
ğını bilirler ve benim hakkımda Yaser Arafat'a şikâyette bulunabi­
lirler. Bu nedenle lütfen benim adımı kullanmayın.
Keza İsrailliler de artık Hiram Abas'ı bıraktılar (daha önce
kalması için uğraşıyorlar demişti) ve yerine bir başka şahsın gel­
mesine çalışıyorlar. Bu adam Rüştü Naiboğlu olabilir. Biz bunu
engellemeye çalışacağız. Onlar da ortalığı sessizce takip ediyor­
lar. O bakımdan Hiram Abas hakkında bunları yayımlamanın za­
manı değildir."
(Hasan Yalçın, Abu Firaz'a tasvip etmediği hususları yazma­
yacaklarına dair garanti verdi.) "Bizim istediğimiz, bu haberler
ilk kez 2000'e Doğruda çıksın. Bu haberi kullanacağımız zaman
haberleşelim ve ilk biz verelim. Bu bizim hakkımız değil mi? Biz
yazdıklarımızı size göstereceğiz, işinize gelmezse yazmayız."
(Hasan Yalçın Sabah gazetesinin Hiram Abas ile yaptığı rö­
portaja değindi.) "Hiram CIA'nın kurbanı olduğunu ifade edi- •
yormuş Güngör Mengi'ye anlatırken. Hiram Abas'ın CIA tara­
fından harcandığı söyleniyor. Gerekçe olarak Türkiye aleyhine
düzenlenen fesatça tertipleri ve espiyonaj faaliyetleri gösterili­
yor. Bu gazete DYP'nin burjuvazi karakterini yansıtıyor.
(Abu Firaz) "Korkarım ki Demirel'in kendisine Hiram Abas
tarafından oyun oynanacak. Neden bu insanlar Hiram Abas'ı
korumaya çalışıyorlar?"
(Hasan Yalçın) "Geçen hafta Hiram Abas'ın emekli olacağı­
nı söylemiştik, bu gerçekleşti. Ayrıca Türk burjuvazisi üst kade­
mesi ikiye bölünmüş durumda. Hükümet ve Cumhurbaşkanlığı.
Bölünme şu şekilde. Hükümet, Hiram Abas, Mehmet Eymür, Atil­
la Aytekler bir tarafta. Yani tasfiye edilenler hükümetin kanadı
altında. Öbür tarafta Cumhurbaşkanı ve onun servisi var. Savaş
7l)
bunların arasında cereyan ediyor. Tekrar dönebileceklerini tah­
min etmiyorum. Bu anı kaçırırsak iş soğumuş olacaktır. Çok gü­
zel idare etmek lazım. Cumhurbaşkanı ile görüşme imkânı olsay­
dı kesinlikle darbe vurulmasını isteyecektik."
(Abu Firaz) "Sahip olduğum malzemenin unsurlarını dikkat­
li şekilde kullanabilirsiniz. Fakat lütfen beni karıştırmayın. Bu
işin ucu bana dokunmasın. Birinci olarak Hiram Abas'ın, Ara­
fat'a gönderdiği 'Abu Firaz'ı buradan alın, size Türkiye olarak
her türlü kolaylığı sağlayacağız" mesajını kullanın. FKO'yü
Arafat ile beni ismen zikretmeyin. Yoksa anlaşılır. Bir Arap dip­
lomat ve bağlı olduğu makamlar deyin. Bunu ilgili olan kişiler
anlar. Ayrıca Hiram Abas'ın Alia Levin ile buluşması ve 4 Filis­
tinli genç aleyhine komplo tezgâhlanmasını yazabilirsiniz. Bunu
tamamen özel kaynaklardan aldığınızı söyleyin. Esas hedef FKÖ
Temsilciliği'nin kapatılmasını sağlamak ve Türkiye-FKO ilişki­
lerini koparmaktı. Bu tamamen Bay Komplo'nun (Hiram
Abas'tan 'Bay Komplo' olarak bahsediyor) işi idi. Hiram Abas'ın
yerine Rüştü Naiboğlu denilen şahıs gelecek herhalde."
(Hasan Yalçın) "Bu şahsın getirilmesinin muhtemel olduğu
söyleniyor. Hiram Abas'ın MOSSAD ile ilişkisi olduğuna dair
başka ilave edecek bir sözünüz var mı?"
(Abu Firaz) "14 Şubat 1987 tarihli Güneş'te Abu Firaz gitti,
bir daha Türkiye'ye dönmeyecek diye bir haber çıkmıştı. Tüm
bunları Hiram Abas yazdırmıştı. Bunları kim yazdırdı diye sora­
bilirsiniz. Bundan bir gün önce Mehmet Barlas ile Hiram Abas
birlikte yemek yemişlerdi. Mehmet Barlas, Hiram Abas'ın çok
yakın arkadaşı."
Herhalde bu ilginç görüşme, Fabrikatör'ün maksatlı yayımla­
rının yabancılarla birlikte nasıl hazırladığı hakkında i y i bir fikir
vermiştir. Fabrikatörün Ankara Temsilcisi Hiram Bey için
80
"MOSSAD ile ilişkileri iyice çıktı, afişe edildi. B i r - i k i ay zarfın­
da tüm ilişkiler iyice ortaya çıkacak" diye F K Ö temsilcisini provoke ederken, F K Ö temsilcisi de A l i a Levin diye hayali bir isim
ortaya atarak Hiram Bey'in bu şahısla komplolar düzenlediğini
iddia ediyordu. Keza Hiram Bey'in gazeteci Mehmet Barlas'la
ne yakın arkadaşlığı ne de birlikte yemek yemişliği vardı.
Yalçın-Firaz görüşmesinden sonra sözü Hiram Bey'e bıraka­
lım."
"1978'de Aydınlık gazetesi yayınları mevcuttur. Bu Aydınlık
gazetesinde benim evimin de fotoğrafını çıkardılar. Benim tale­
belik fotoğrafımı çıkardılar. Ben işkenceci olarak gözüktüm. Bu
ruhi bozuklukla köpeklerimi kurşuna dizen bir adam olarak gö­
züktüm, vs. Bu hemen Sabahattin Savaşman'ın yakalanmasından
sonradır. Sabahattin Savaşman olayında yakaladım ve güzel bir
operasyondu ve ondan sonra bu yayın hemen başladı.
SORU: Solcu Perinçek'in Amerika hesabına casusluk yapan bir
adamı yakalayan kişiye hasmane bir tutum alması çelişki değil mi?
Evet... Yalnız Perinçek'in çok iyi etüt edilmesi lazımdır.
Başbakanla yaptığım Suriye seyahatinden sonra bu sefer
MIT içerisinden bir sivilleşme hikâyesi ortaya atıldı ve aday ola­
rak gösterildim. ...Yine bir odak noktası haline geldiğim anda
da, tekrar 2000'e Doğruda yayınlar başladı. Suriye seyahatin­
den sonra aleyhimde yapılan yayınlarda, bütün Aydınlık hikâye­
lerini tekrarladılar, başka bir şey yok... Ve sonuçta da bu sivil­
leşme hikâyesi herhalde kendilerini fevkalade rahatsız etti, tek­
rar üzerimize geldiler.
Bunlar 1978'de MİT hakkındaki yayınlarla MİT'i pasif duru­
ma sokabildiler.
11 10 Haziran 1998 tarihli Sabah gazetesi.
81
'
SORU: Başardılar mı?
Evet... Sadece kısa süre için basardılar. Bunu kabul edebilir­
siniz, başardılar... Şimdi 1978-88'deki benim aktivitemin yönelt­
mek istediğim yerler, kurduğum daire, çalışmalar, Güneydoğu'da
biraz terörün azalması... Ve PKK faaliyetine bakarsanız, PKK
faaliyeti Güneydoğu'da bir eylemdir. Ama esas büyük faaliyet
Avrupa'da... Ermeniler gibi beynelmilel sahada muvaffak ola­
caklar. Para bütünüyle Avrupa'dan gelmektedir. Bu çapta bir fa­
aliyetin tek başına bir Güneydoğu olarak düşünülmesi hatalıdır.
Ve ben bunun için çok geniş çapta bir çalışma gerektiği kanısın­
dayım. PKK sadece bir terör faaliyeti değildir. PKK Türkiye'yi
bölme faaliyetidir. PKK Avrupa'daki Kürtleri, Kürt asıllı Türkle­
ri bölme faaliyetidir. Bunun bir bütün halinde görülmesi lazım.
Ve ona göre mücadele lazım. Görev kime düşüyor? Başta bize...
Politik faaliyeti Dışişleri Bakanlığı yapar ama, bize düşüyor ya­
ni eski bize. Ben bunu koruyorum. Yani neticede herhalde yine
sıkıntılar başlamıştır malum yerlerde ve bunun neticesinde Do­
ğu Perinçek yine üzerime geldi.
Doğu Perinçek iyi bir kafa, kabul etmek lazım. Ve bunun ya­
nında bazı başka şeyler de yapıyor. Mesala benim hakkımda yaz­
dıracağı, yazacağı bazı yazılar olursa, öğrendiklerime göre, dış
ülkelerden yayımlattırıyor. Ordan iktibas ediyor, suça da girmi­
yor. Şimdiye kadar ben Doğu Perinçek'in yazdıkları üstüne hiç
gitmedim. Benim hakkımda yaptığı en büyük suçlama, ağrıma
giden bir suçlama benim CIA ajanı olduğum, CIA tarafından ye­
tiştirildiğim, bunun yanında MOSSAD'la çok yakın ilişkiler içe­
risinde olduğum vs. Bu bir iddiaydı* üzerinde durmadım. Çünkü
ben mesleğimle devletime karşı sorumluyum. Kendimi müdafaa
etmek için daha fazla afişe edemem. Aldırmadım da."
82
Bu kitabın yazıldığı, 1990'ın son, 1991'in i l k aylarında, Fab­
rikatörün yeni tertip ve kışkırtmalar içine girdiğini, bazı düzme­
ce telefon ihbarlarına dayanarak yayınlar yaptığını, Aydınlık dö­
neminde yayımlamış oldukları birtakım sansasyonel yalan ha­
berleri aynı resim ve aşağı yukarı benzer laflar kullanarak yine­
lediklerini, birtakım insanların ağzından çıkmış gibi yorumlar
vererek tüm dünyanın ve Türkiye'nin kritik günler yaşadığı şu
günlerde, ülke zararına çabaya ve bitmeyen hastalıklı kampan­
yaya devam ettiklerini i l g i ile izliyorum.
Kanaatimce Fabrikatör basit bir yıkıcı yayın olarak düşünül­
memeli, ilgililerce konu bir espiyonaj faaliyeti olarak ele alınıp,
arkasındaki güçler her kimse, deşifre edilmeli, faaliyet tamamen
bir casusluk faaliyeti olarak dikkate alınmalıdır. Ayrıca adli ma­
kamların da, Fabrikatör'ün sorumluları hakkında, Hiram Bey ve
birçoğunun cinayeti ile i l g i l i olarak, yayın yolu ile cinayete az­
mettirmekten soruşturma açması gerekir düşüncesindeyim.
83
III
DOĞU PERİNÇEK'ÎN
"EYMÜR'ÜN ANILARI"NA YANITI
Gazetenizde yayımlanan "Mehmet Eymür'ün anıları" dizisinin
25 ve 26 Mayıs 1991 tarihli, "Fabrikatör" ve "Fabrikatör açık ve­
riyor" başlıklı bölümleri beni, başında bulunduğum yayın organ­
larını ve Sosyalist hareketi hedef alıyor, psikolojik harekât mer­
kezlerinde üretilen yalanları içeriyor. Dizide ismim "Güney Sa­
dık" diye değiştirilmiş. Gerek seçilen bu ad, gerekse öz geçmişim,
siyasal kimliğim ve konumumla ilgili her türlü ayrıntının verilişi,
isimleri saklı tutmak gibi düşünceyle hareket edilmediğini yeteri
kadar ortaya koyuyor. Böyle bir yola başvurularak MİT'çi Ey­
mür'ün itiraflarına esrarengiz bir hava verilmiş, suçlama bu yön­
temle ağırlaştırılmıştır. Adımızın mertçe yazılmasını yeğlerdik.
CIA'nın ve MİT içindeki adamlarının iftiralarından korkmayız.
Korkmadığımızı, Eymür'ün bizim hakkımızda yazdıklarını daha
Milliyette çıkmadan2000'e Doğrunun 19 Mayıs 1991 tarihli 12.
sayısında aynen yayımlayarak kanıtladık. Şimdi Milliyet okuyu­
cularının gerçekleri öğrenmesine yardımcı olmak üzere bu açıkla­
mayı yayımlamanızı rica ediyorum.
85
A l t ı Karşılaşma
Biz Aydınlıkçılar Hiram Abas-Mehmet Eymür'lerle i l k kez,
onların verdiği adla Kontrgerilla işkencehanelerinde tanıştık.
Onlar CIA'dan öğrendiklerini uygulayanlar, biz de operasyonun
hedefleri olarak.
İkinci karşılaşmamız, Lübnan Nahrel Bared'deki F K Ö kam­
pında. Dokuz arkadaşımız, Savaşman'ın anılarında belirtildiği
gibi, Hiram Abas'ın M O S S A D ile işbirliği sonucu bir İsrail as­
keri baskınıyla şehit edildiler. B i r i de esir edildi.
1978, 1979, 1980 yıllarında Aydınlık gazetesinde Kontrgerilla
kampanyalarıyla faaliyetlerini sergiledik. Hiram Abas, bizi bir süre
"pasifize ettiler" diye değerlendirdi ve bu üçüncü karşılaşmaydı.
Dördüncü karşılaşma, 12 Eylül döneminde. Özellikle Kontrgerilla'yı açığa çıkardığımız için hapislere atıldık, bir kısım ar­
kadaşımız işkence gördüler.
Beşinci karşılaşma, M İ T raporunu açığa çıkarmamız. Abas
ve Eymür'lerin meslek hayatlarına hiç olmazsa resmi planda son
verdik. Abas, " M İ T ' i ikinci kez birkaç y ı l için felce uğrattılar"
diye değerlendirdi.
Altıncı karşılaşma, Körfez kriziyle başladı ve devam ediyor.
Onlar gene A B D ' n i n Ortadoğu harekâtının istihbarat elemanları
ve biz gene ABD'ye direnen yurtsever güçlerin parçasıyız.
A B D ' n i n istikbali hiç de parlak görünmüyor.
Savaşman, C I A - M İ T İ ş b i r l i ğ i n i Sergiledi
Önce Savaşman olayı, Sabahattin Savaşman M İ T ' i n önde ge­
len şeflerindendi. CIA'ya bilgi verirken yakalandı, mahkûm ol86
du. Eymiir, anılarında bizim, Aydınlık gazetesinde Savaşman'ı
savunduğumuzu söylüyor. Patronu Hiram Abas ile birlikte Sa­
vaşman'ı yakalamışlar, biz de takdir edecek yerde kendilerine
saldırmışız! Aydınlık'ın Kontrgerilla yayını Eymür'ün göstermek
istediği gibi Hiram Abas'ın sergilenmesinden ibaret değildir, ya­
yın Hiram Abas'la da başlamadı. Aydınlık, 1978, 1979, 1980 yıl­
larında aralıklarla süren kampanya boyunca C I A işbirlikçisi bir
provokasyon ve işkence örgütünü bütün önemli şefleriyle, çalış­
ma tarzıyla ve suçlarıyla halkın önüne getirdi. Abas ve Eymür bu
yayından suçları oranında yer buldular.
Aydınlık, 9 Ağustos 1978 günlü yayınında Savaşman olayının
püf noktasına dokundu. 30 Temmuz 1979 tarihinden başlayarak ye­
di günlük bir dizi halinde de Savaşman'ın anılarını yayımladı. Sa­
vaşman, C I A ajanı olduğunu inkâr etmek şöyle dursun, anılarında
bütün açıklığıyla itiraf ediyor. Soru şuydu: CIA tarafından örgütle­
nen, elemanları CIA okullarında eğitilen, CIA'ya resmen ve en yük­
sek görevlileri eliyle istihbarat taşıyan, bu iş karşılığında elemanla­
rı CIA'dan maaş alan M İ T , nasıl ve niçin bir Amerikan casusu ya­
kalamıştı. CIA ile M İ T arasındaki ilişkinin niteliği ve boyutları he­
le bugün iddia konusu değil, kitaplar yazılarak kanıtlanmış gerçek­
lerdir. Eymür de, anılarında bu olguyu itiraf etmektedir. Aydınlık bir
gerçeği ortaya çıkardı: CIA, en sadık, en çok gelecek vaat eden
adamları Hiram Abas'ların yolunu açabilmek için Savaşman'ı feda
etmiştir. Savaşman olayı, daha önemli bir CIA ajanının yükseltil­
mesi için ötekinin harcandığı bir C I A operasyonuydu. Operasyonla
Abas ve adamları itibar kazanacak, birtakım yerlerin gözüne gire­
ceklerdik Aydınlık, bu gerçeği saptadı ve yazdı.
Savaşman'ın Aydınlık'ta çıkan anılarını önümüzdeki dönem­
de kitap olarak da yayımlayacağız. Herkes C I A ile M İ T ilişkile­
r i n i somut bilgilerle bir kez daha okuyacak, öğrenecek. Bu anıS7
lar, Eymür'ün iddia ettiği gibi Savaşman'ı masum göstermiyor.
Tam tersine MİT'in nasıl bir CIA şubesi gibi çalıştığını, önde ge­
len şeflerin CIA'nın gözüne girmek için nerelere kadar eğildik­
lerini, Abas'ların İsrail Gizli Servisi MOSSAD başta olmak üze­
re emperyalist ve faşist istihbarat örgütleriyle hangi ilişkileri ge­
liştirdiklerini sergiliyor. Savaşman, "hepimizin, her zaman yap­
tığımız işi yaptığım sırada beni neden cezalandırıyorlar" diye
şaşmaktadır. Unutulmasın, Savaşman MİT'in üçüncü adamıydı.
Bu bile CIA'nın MİT'i hangi düzeylerde ele geçirmiş olduğunu
kanıtlamaya yeter.
CIA'nın "Our Boys"unun Hedefiydik
Mehmet Eymür, Milliyet'te çıkan anılarında, Turan Çağlar'dan da söz ediyor. Turan Çağlar, Kontrgerilla yayını sırasın­
da Aydınlık'^ bilgi veren yüzlerce kaynaktan biriydi. Belirtildiği­
ne göre Amerikalılara ve İngilizlere casusluk yaparken yakalan­
dı, mahkûm oldu. Turan Çağlar, daha sonra arkasında büyük
kuşkular bırakan bir şekilde cezaevinde öldü. Eymür, bizim bu
olay karşısında suskun kaldığımızı söylüyor. Suskun kalmadık,
susturulmuştuk. Olayın tarihi 1983. Aydınlık generaller tarafın­
dan kapatılmış, Aydınlıkçılar ya hapiste, ya aranıyorlar. Aslında
bu bile Eymür'ün iftirasını çürütmeye yeter. 12 Eylül'de CIA'nın
"our boys" yani "bizim oğlanlar" dediği generaller darbe yaptı­
lar. İlk icraatları Aydınlık'\ kapatmak oldu. 12 Eylül, on sene bo­
yunca bizden Kontrgerilla yayınımızın hesabını sordu. Ben ve
arkadaşlarım 12 Eylül döneminde yıllarca hapis yattık, işkence
gördük. CIA ajanı yakalamış kahraman MİT'çiler ise "our
boys"un emrinde devrimci avını sürdürdüler.
88
Bize sorgularda, başsavcı ve polis şefleri, Kontrgerılla ya
karşı mücadelemiz nedeniyle 12 Eylül rejiminin hedefi olduğu­
muzu açıkça söylediler.
Biz özellikle 1980'e doğru Sovyet sosyal emperyalizmine
karşı Batı istediği için değil, Marksist ve anti-emperyalist oldu­
ğumuz için kararlı bir tavır aldık. Sovyetler Birliği gerçeği bu­
gün herkesçe görülüyor. Yandaşlarının Marksizmi bırakması da
görülüyor. Sovyetler Birliği'ndeki devlet tahakkümü ve yayılma­
cılığına karşı mücadeleci tavır Marksizmi yaşattı. Nitekim bu­
gün ABD ile koyun koyuna olan Sovyet yöneticileri ve yandaş­
larıdır. Onlar, Hiram Abas'lar ve Eymür'lerle buluştular.
ABD Tatmazsa İngiltere
Mehmet Eymür ve arkasındakiler bize Amerikancılık bulaştıramayacaklarını biliyorlar. Bu nedenle olmalı, bir de İngilizcilik suçlaması yedeklemişler. Eymür'ün komik bir masalı var.
Sonradan Aydınlık'ın Sorumlu Müdürü olan Aydoğan Büyüközden'in 12 Mart 1971 darbesinde, "Robert Koleji'nde görevli bir
İngilize ait lojmanda telsizlerle ve başında perukla yakalandığı­
nı" söylüyor. Yalan. Bir kez, Aydoğan Büyüközden o lojmanda
yakalanmadı. İkincisi, o lojman İngilize ait değildi. Robert Koleji'nindi. Öğretmen ve öğrencilere ayrılmıştı, üç katlıydı. Bizim
davamızda yargılanan bir öğrenci, lojmanın bir katında kalıyor­
du. İngiliz öğretmene ise, Kolej, lojmanın başka bir katını ver­
mişti. Bütün bunlar, MİT, savcı tarafından araştırılıp iddianame­
ye geçmiş olaylardır. Aynı suçlamayı, geçtiğimiz günlerde Tuz­
la cinayetinin sanıkları olan polislerin avukatı olarak mahkeme­
ye verdiği bir dilekçede Necdet Küçüktaşkıner yaptı. Taşkıner
de Aydınlık'ın açığa çıkarıp teşhir ettiği bir işkencecidir. 1 Mayıs
89
katliamı tertibindeki rolü Aydınlık'ta açıklanmıştır. Eymür'le ay­
nı zamanda, aynı iddia ile ortaya çıkması psikolojik harekâtı ele
veriyor. Eski işkenceciler tertibin aleti olarak sahneye sürülüyor­
lar. Ama ellerinde malzeme yok.
O da Olmadı, Almanya
Mehmet Eymür, Hiram Abas'a dayandırarak Nuri Çolakoğlu'nun Almanlarla ilişkili olduğunu öne sürüyor. Çolakoğlu 1980
öncesinde Aydınlık'ın bir mensubu olduğuna göre Aydınlıkçılar A l ­
manlar hesabına çalışıyor olabilirlermiş. Eymür'ün mantığı bu.
Suçlamaları işte bu kadar pervasız ve bu kadar ucuz. Milliyet, biz­
lere yönelik Almanya suçlamasını veriyor, fakat Eymür'ün bu suç­
lamanın kanıtı olarak Çolakoğlu hakkında yazdıklarını garip bir şe­
kilde yayımlamaktan kaçınmış. Ancak, Eymür'ün iftiralarını sergi­
lemek ve yerine oturtmak için bunu biz gündeme getiriyoruz.
Çolakoğlu, 1980 öncesinde Aydınlık'ta. çalıştı ve T İ K P üye­
siydi. 12 Mart'ta tutuklandı, işkence gördü, hapis yattı. 12 Eylül'de bizimle ilişkisini kopardı. 1980 sonrasında ilişkileri konu­
sunda bilgimiz yoktur. Uzun bir süre Milliyet'te çalıştı. Daha
sonra Özal tarafından TRT'nin Genel Müdür Yardımcısı yapıldı.
O günlerde Bakan Adnan Kahveci, Çolakoğlu'nun M İ T ' t e k i dos­
yasının "temizlendiğini" açıklamıştı. Biz, Çolakoğlu hakkında
şimdi de kesin bir hüküm belirtmiyoruz. Ancak CIA'nın ve öte­
ki emperyalist istihbarat örgütlerinin devrimciler arasına ajan
soktuklarını biliyoruz. Bunlardan bazılarını da teşhis edip içi­
mizden almışızdır. Eymür de patronu Hiram Abas'ın Aydınlık'a
sızmak için nasıl çabalar harcadığını anılarında yazıyor. Yaban­
cı istihbarat örgütlerinin casuslarını yakalamak devletin görevi.
Bu Hiram Abas'lar, Mehmet Eymür'ler de güya böyle görevler­
di)
de bulunmuşlardır. Çolakoğlu ile i l g i l i kuşkulan var idiyse ay­
dınlatmamış olmak onların suçudur. Arkadaşımız Hasan Yalçın
bunu kendisine söylediğinde Eymür cevap verememiştir.
Eymür, Çolakoğlu Aydınlık'ta. muhabir olarak (yönetici değil)
çalıştığı için bizimle Almanya arasında bağlantı kuruyor. Peki
Çolakoğlu hem de 1980'li yıllarda Milliyet'te üst düzeyde görev
yaptı. O zaman aynı mantık Milliyet için geçerli olmaz mı? Mil­
liyet pekâlâ Nuri Çolakoğlu'na da bir kod ismi vererek i l g i l i bö­
lümleri yayımlayabilirdi. Görüldüğü gibi ipsiz sapsız bir muha­
keme hiç kimseyi masum bırakmaz.
Almanya ile bağlantı suçlamasının bir kanıtı da P K K oluyor.
Bırakalım bizimle P K K arasında bir organik bağ bulunmayışını,
bu örgütün Avrupa yöneticileri yıllardır Almanya zindanlarında
hücrelerde yatırılıyor.
Olmadı, " F K Ö Casusu"
Bir istihbarat örgütüne sempati duymayı şerefsizlik sayan bir
ideolojiye ve pratiğe sahibim. B i z i suçlamaya kalkanlar ise
CIA'ya hayranlıklarını kendi kalemleriyle açıklıyorlar. Mehmet
Eymür Milliyet'te şunu yazıyor: "Hiram Bey, Amerikalılara, İ n ­
gilizlere, Fransızlara, Almanlara veya Batılı diğer ülkelere düş­
man mıydı? Hayır. Bu büyük ülkelere ve onların dünya çapında
operasyonlar yürüten kuvvetli istihbarat teşkilatlarına sempati
ile baktığını ve onların Türkiye ile yakın işbirliğine inandığını
rahatlıkla söyleyebilirim." Bunu rahatlıkla söyleyebilenler,
ömürlerini Amerikan emperyalizmine, CIA'ya onun M İ T içinde­
ki adamlarına karşı mücadele ile geçirmiş olanları nasıl oluyor
da suçlayabiliyorlar?
Ben ve arkadaşlarım, 1970, 1980 ve 1990'larda son üç kuşakla
işkencehaneleri ve hapishaneleri paylaşan az sayıda insanlar arasındayız. 25 yıllık çizgisi ve mücadelesi belli bir hayattır bu.
91
Hiram Abas ve ekibi CIA'nın adamlarıydılar, ilişkilerini bir
"sempati" ve "işbirliği" ilişkisi gibi göstermeleri yanlıştır. Aydın­
lık ve 2000'e Doğru birçok haberleriyle bu gerçeği kanıtladı. Fi­
listin Devleti'nin Ankara Büyükelçisi Abu Firaz, Hiram Abas'ın
CIA ve MOSSAD ile ilişkilerini kanıtlarıyla 2000'e Doğru'ya,
bizzat bana anlatmıştı. Bu nedenledir ki Abas ve adamları bizi
"FKÖ'nün casusu" gibi de göstermeye çalıştılar. Aynı şeyi Meh­
met Eymür de söylüyor anılarında. Biz o zaman da söyledik,
şimdi de söylüyoruz; casusluktan nefret ederiz. Ezilen halkların
yanındayız, onların mücadelesini desteklemekten şeref duyarız.
Herkes safını açıkça ilan ediyor. Yalnız roller farklı.
Hiram Abas, Mehmet Eymür ve arkadaşları 12 Mart'ta Ziverbey işkencehanesini çalıştırdılar. Amerikancı 12 Mart darbesi
hesabına devrimcileri öldürdüler. Mehmet Eymür anılarında
Ulaş Bardakçı'lara, Mahir Çayan'lara, Ziya Yılmaz'lara karşı
Amerika adına yürüttükleri kanlı operasyonları kahramanlık öy­
küsü gibi ballandınd ballandıra anlatıyor. 12 Eylül'den sonra Hi­
ram Abas ve Mehmet Eymür'ün ülkücü cinayet mahkûmlarını
örgütleyerek Ortadoğu ve Avrupa'da karanlık işlere giriştikleri
de bilmiyor. Beyrut'ta MOSSAD'la birlikte yaptıkları operas­
yonları da 2000'e Doğru'da. yazdık.
Hep ABD'yle ve Özal'la Birlikte
Hiram Abas ve ekibi, her dönemde Amerika'nın ve Türki­
ye'deki en Amerikancı takımın adamı oldular. Son olarak Özal'ın
hizmetindeydiler. Özal'ın Amerika karşısındaki konumunu be­
lirtmeye gerek var mı? Abas ve Eymür, Zeynep-Asım olayında
Özal'ların özel "sorunlarını" bile MİT'in olanaklarıyla çözmeye
soyunmuşlardı. Rakiplerini haklayabilmesi için Özal'a ünlü MÎT
raporunu hazırladılar. Bu rapor da 2000'e Doğru tarafından açı-
92
ğa çıkarıldı. Abas'lar ödül olarak M İ T ' i n başına getirilmeyi umu­
yorlardı. Kaybettiler. Özal bütün çabalarına rağmen Abas ve Eymür'ün tasfiye edilmesini önleyemedi. Abas, MİT'ten ayrıldıktan
sonra da Amerika ve Özal hesabına çalışmayı sürdürdü. Eymür'ün anılarında, "Yüce Makam" dedikleri Özal'a raporlar ver­
meye devam ettikleri, rapor örnekleriyle anlatılıyor. Abas, Özal
tarafından çok önemli bir göreve getirilmeyi ummaktan hiçbir
zaman vazgeçmemiştir. Eymür buna tanıklık ediyor. Aydınlık ve
2000'e Doğru, bu ekibi her zaman suçüstü yakaladı ve gerçek
kimlikleriyle halkın önüne çıkardı. Bunu Abas, "odak noktası
haline geldiğim anda" diye ifade ediyor, Eymür ise "Hiram
Bey'in yükselme ihtimali olduğu tüm devrelerde" diyor. Nefret­
lerinin kişisel sebebi budur.
Eymür'ün Doğruları
Eymür'ün yazdıklarında doğrular da var. Şöyle diyor: "Fabrika­
tör görevini en iyi şekilde yerine getirmiş ve zamanın Başbakanı bi­
le etkilenerek 'kontrgerilla işkence' edebiyatına katılmıştı. M İ T , po­
lis pasifize edildi. M İ T sorgulardan çekildi. Özel Harp Dairesi sıkı
bir denetim altına alındı." Hiram Abas ise şunları söylüyor: "Bun­
lar 1978'de M İ T hakkındaki yayınlarla M İ T ' i pasifize duruma soka­
bildiler." Gerçeğin önünde şapka çıkarırız! Aydınlık kimi pasifize
etmiş? İşkencecileri. K i m i n denetim altına alınmasını sağlamış?
Türk Gladiosu'nun. Tüm NATO ülkelerinde Gladioların CIA'ya
bağlı olarak kurulup faaliyet gösterdiğini kanıtladı. Ama Türk Gladiosu hâlâ işinin başında. Saflar bir kez daha beliriyor. Aydınlık ve
Aydınlıkçılar Gladio'nun, Kontrgerilla'nın karşısında: Abas'lar, Eymür'ler ise ömür boyu Kontrgerilla! Eymür'ün bizi kimin adına suç­
ladığını biliyoruz. Eymür anılarında sadece Aydınlıkçıları dinmez
bir kinle karşısına alıyor.
93
Hıram Bey'in Körfez Politikası
Eymür'ün şu satırları bütün tartışmayı noktalayacak nitelikte:
"Körfez Savaşı'ndan sonraki gelişmeleri izlerken onu sık sık an­
dım. Hiram Bey Türkiye'nin Ortadoğu'da aktif politika izlemesi­
ni istiyordu. Onun ölümünden kısa bir süre sonra Türkiye, onun
düşündüğünden de aktif bir politika içine girdi. Hiram Bey, Tür­
kiye'ye karşı düşmanca tutum izleyen komşu devletlere yönelik
olarak onlara karşı olan güçlerin desteklenmesini istiyordu. Son
günlerde Talabani ve diğerleri ile vaki temaslar bu arzusunun da
yerine geldiğini gösteren emareler." Amerika'nın Türkiye'ye ver­
mek istediği ve Özal sayesinde verdiği rol burada net olarak özet­
lenmiş bulunuyor. CIA, Hiram Abas vasıtasıyla Özal'a danışman­
lık yapmış, yol göstermiş.
Sovyetler Birliği'nin diz çökmesinden sonra Amerika gözünü
Ortadoğu'ya dikti. Türkiye'yi Güney'e yönlendirmek için bütün
adamlarını seferber etti. ABD yanlıları, birkaç yıldır, Türkiye'de
bu iş için kolları sıvamış bulunuyorlar. Körfez Savaşı ise Türki­
ye'nin İsrailleştirilmesi planının fırsatını yarattı. Türkiye, kendi
kaymakamını İngiliz askerinin tokatlamasına sessiz kalacak du­
ruma düşürülmüştür. Amerika ile birlikte ve Amerika hesabına
bölge ülkelerini tehdit ediyor, komşu ülkelerin işgalinde köprü
rolü oynuyor. İşte Hiram'ların Türkiye'yi getirmek istedikleri
nokta burasıdır. CIA ile işlevlerin buluştuğu yer de burasıdır.
Eymür Niçin Piyasaya Sürülüyor?
Mehmet Eymür'ün anı yazacağı yoktu. Korktuğunu, adını unut­
turmak istediğini hem çevresine, hem de 2000'e Doğru'ya. söyle­
mişti. Şimdi belli bir odak Mehmet Eymür'ü cesaretlendirip piyasa­
ya sürüyor. "Sivilleştirme" adı altında MİT'in daha da CIA'ya bağ-
94
lanması planı yürürlükte. Asker kökenli MİT mensuplarına saldırı­
ları göz önüne alındığında Eymür'ün anıları CIA'nın "sivilleştirme"
operasyonunun bir parçasıdır. Eymür, bu planın sonunda tekrar
MİT'te önemli bir yere getirileceğini ummaktadır.
Bize karşı girişilen saldırıya gelince açıkça saptıyoruz: Böl­
geye yönelik Amerikan stratejisinin önündeki engel, öncelikle
sosyalistlerdir.
Bu hedefe karşı girişilen psikolojik savaşa bugünlerde hız ve­
riliyor.
Olguları alt alta yazdığımızda bize savaş açan odağın kimli­
ği ve amacı bir kez daha ortaya çıkıyor.
Cengiz Çandar'ın MİT mensubu ve Pentagon'un adamı olduğu­
nu ortaya çıkardık. Çandar, bize Eymür'le aynı temaları kullanarak
saldırıya geçti. "Yabancı istihbarat örgütlerinin maşası" olabileceği­
mizi söyledi. Güvenlik güçlerini bize saldırmaya davet etti.
Eski M İ T işkencecisi Avukat Necdet Küçüktaşkıner, Tuzla
cinayetinden sanık polislerin avukatlığını yaptığı mahkeye du­
rup dururken bir dilekçe verip Aydınlık'ı ve bizleri suçladı. Suç­
lamalar Eymür'ünkilerle aynı. Cümleleri bile aynı. Talep de ay­
nı: Devletin balyozu Aydınlıkçıları ezsin.
Geçtiğimiz aylarda ise benzer suçlamaları bana MÇP'nin Yeni
Düşünce gazetesi, provokatör Murat Ağartıcı'yı kullanarak yönelt­
ti. Eymür'ün Milliyet'teki anılarını kullanarak yeniden suçladı.
Şu günlerde, aynı merkezin başka bir faaliyetini tespit ettik.
Benim Abdullah Öcalan'la Bekaa'da çekilmiş fotoğraflarım bası­
na ve partilere gönderiliyor. Bir de sunuş yazısı var. Yazının al­
tındaki imza, "PKK İle Dayanışma Politikasına Karşı Bir Grup
Sosyalist Partili." Ben Öcalan'la çekilmiş resimlerimi 2000'e
Doğru'da. zaten yayımladım. Provokasyon merkezi, devrimciler
arasında düşmanlık yaratacağı ve bizi tecrit edebileceği umu­
duyla hareket ediyor.
95
Bütün bu olguların böylesine üst üste gelişini rastlantıyla
açıklamak olanaksızdır. Aynı merkezden yürütülen psikoloik ha­
rekâtı teşhis etmek zor değil.
Hiram Abas ve Mehmet Eymür'ün cinayet mahkûmu ülkücü­
lerle iç içelikleri sabit.
Yeni Düşünce gazetesindeki Ferruh Sezgin gibi elemanların
eski Özel Harpçiler oldukları biliniyor. Son olarak M i l l i Güven­
lik Kurulu'na Bağlı Toplumla İlişkiler Başkanlığı'nın (TİB) bazı
ülkücü subay ve emekli subaylarla nasıl kullanıldığı Fatih Güllapoğlu'nun Tanksız Topsuz Harekât kitabıyla da kamuoyuna
açıklandı. TİB daha önce de, beni ve devrimcileri hedef alan,
"2000'e Doğru'nun Yayınları ve Gerçekler", "Muhbirlik, Devri­
me İhanet ve Doğu Perinçek" gibi başlıklarla kitapçıklar ve çe­
şitli provokasyon bildirileri çıkardı. TİB, bu yayınlarında, "Tür­
kiye Fikir Ajansı", "Doğrudan Eylem" gibi illegal yayınevi isim­
leri kullanıyor.
Eski MHP'lileri kullanan bir odağın saldırısıyla karşı karşıya
olduğumuz görülüyor.
Mehmet Eymür, bizimle ilgili yazdıklarını tıpkı Çandar, tıp­
kı Taşkıner gibi devlet terörünü kışkırtarak bitiriyor. Güvenlik
güçlerini, adli makamları göreve çağırıyor.
CIA'nın, CIA'cıların meydan okumalarından yılmayız. Onla­
rın nefreti ve düşmanlığı bizim için en büyük ödüldür. Biz poli­
sin ve MİT'in sorgularından da, adli makamların yargılanmala­
rından da geçtik. Sıkıyönetim'i de, Olağanüstü Hal'i de biliyo­
ruz. İşkencehanede de kaldık, cezaevinde de. Halka hizmetten
bizi kimse döndüremedi. Şunu söyleyebilirim: Bugüne kadar ol­
duğu gibi bu kez de komplo, tertipçilerin ayağına dolanacaktır.
9
Download