Hz. Ali`nin, bayram namazından önce nafile namaz kılmak isteyen

advertisement
1
İçindekiler
Son Müceddidin 40 yaşlarında olacağı ve 40 yıl Kur’an hakikatlerini ilan edeceği,
anlamında bir hadis var mııdr? ...................................................................................................3
Allah, kainattaki bütün işleri düzeltip yönettiğini söyler, ama entropi yasası gereği kainat
kaosa meyilli değil midir? ............................................................................................................4
Yaratıcı beni imtihan etmekle, aslında kendini sınamış olmuyor mu? ......................................5
Koşulsuz teslimiyet nedir? ............................................................................................................6
Abbasi Devletine Hülakiler tarafından son verileceğine dair bir hadis var mıdır? ................10
Bir putun konuşarak Hz. Muhammed’in peygamberliğine şahitlik ettiği doğru mudur? ......11
Freud, insanlarının bir yaratıcıya inanmalarının sebebinin çocukluktan kaynaklandığını
iddia ediyor. Böyle düşünen birinin haklılık payı nedir? .........................................................12
Peygamberimizin, Cebrail’in yaptığı üç duaya amin dediği söyleniyor. Bu dualar nedir? ....13
Hz. Ali'nin, bayram namazından önce nafile namaz kılmak isteyen adamı engellediği doğru
mudur? ........................................................................................................................................14
"Kışın oruç tutmak ganimettir. Kış mevsimleri müminin ganimetidir. Gündüzleri kısadır
oruç tutar geceleri uzundur ibadet eder." Bu hadisler sahih midir açıklar mısınız? .............15
“Deccal, ben sizin rabbinizim, diyecek” anlamında bir hadis var mıdır? ...............................18
Kâfirun Suresi hangi olay üzerine inmiştir. Nüzul sebepleri nelerdir? Kafirun Suresinin
tefsiri nedir? ................................................................................................................................19
Hz. Ömer, seçilen halifeye isyan edenin öldürülmesini istemiş midir? ...................................21
2
Son Müceddidin 40 yaşlarında olacağı ve 40 yıl Kur’an
hakikatlerini ilan edeceği, anlamında bir hadis var mııdr?
- "Son Müceddidin 40 yaşlarında olacağı, 40 yıl daha ilân-ı Hakaik-i Kur‟aniyede
bulunacağı...” şeklindeki ifadeler -bizzat hadis rivayetleri değil- bazı hadislerin
açıklamalarıdır. “Son müceddid” tabiri yerine hadislerde “Mehdi” kelimesi kullanılır.
- Bununla beraber, bir rivayette, sahabeler “...Ya resulellah! O gün müslümanların imamı
Kimdir?” sorusuna peygamberimiz “Benim evlatlarımdan kırk yaşında biri.. ve yirmi yıl
hüküm sürecek..” diyerek cevap vermiştir. Bu hadiste ayrıca sayılan bazı özellikler Hz.
Mehdi’den söz edildiğini göstermektedir. (bk. Kenzu’l-ummal, h. no: 38680)
- İmam Katade’den nakledildiğine göre, o da “Mehdinin iş başına geçtiğinde kırk yaşında
olacağını” belirtmiştir. (a.g.e, h. no:39660)
Mehdi’nin kırk yaşında (mehdi) olacağına dair başka rivayetler de vardır. (bk. Ebu Nuaym,
fiten, 1/376; 1/402)
- ”Melek-i ilhâmın kendisine ilka ettiği esaslarla... “ ifadesi de bir açıklamadır.
Hz. Mehdi’nin (İslam ümmeti için çok ferah ve refah dolu) bir devresinin en azı yedi, en fazlası
dokuz yıl olduğuna dair rivayet vardır. (bk. İbn Mace, fiten, 34)
Diğer bir rivayette bu sayılar “beş-yedi-dokuz” olarak verilmiştir. (bk. Ahmed b. Hanbel, 3/21)
- Tirmizi de “Hz. Mehdi devresinin beş-yedi-dokuz yıl” olduğuna dair rivayete yer vermiş ve
bunun Hasen(sağlam) olduğunu belirtmiştir. (Tirmizi, fiten, 53)
- Ayrıca, Hz. İsa‟nın kırk yıl dünyada kalacağına dair sahih rivayetler vardır. (bk.
Mecmau’z-zevaid, h. no:13789) Hz. İsa ile Hz. Mehdi’nin o güzel dönemleri aynı zamana
(birlikte namaz kılacaklarına dair hadislerde olduğu gibi) tevafuk ettiğine göre, Hz. Mehdi’nin
de aynı kırk yıllık devreyi onunla paylaşacağını anlayabiliriz.
- Araplar arasında yedi-yetmiş, kırk gibi sayılar bazen kesretten/çokluktan kinaye olarak
kullanılır. Bunu hatırlamakta fayda vardır.
3
Allah, kainattaki bütün işleri düzeltip yönettiğini söyler, ama
entropi yasası gereği kainat kaosa meyilli değil midir?
- “Bir de o dağları görür, donuk ve hareketsiz sanırsın; Oysa onlar bulutların yürüdüğü gibi
yürümektedirler. İşte bu, her şeyi muhkem ve mükemmel yapan Allah‟ın sanatıdır.
Muhakkak ki O, sizin yaptığınız her şeyden haberdardır”(Neml, 27/88);
“(Allah) Yarattığı her şeyi güzel ve muhkem yapıp insanı ilkin çamurdan yarattı”(Secde,
32/7); ”Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman‟ın yaratmasında
hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir
misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve
bitkin geri döner”(Mülk, 67/3-4) mealindeki ayetler ve benzerlerinde evrenin mükemmel bir
sanat eseri olarak var edildiğini göstermektedir.
- Bu Kur’an kitabının bu teşrii ayetleri gibi, kâinat kitabının tekvini ayetleri de varlıklarda
eşsiz bir sanat estetiğinin, göz kamaştıran bir harikalığın bulunduğunu ilan etmektedir. Kâinat
kitabını okuyup anlamaya çalışan yüzlerce fen bilim dalının yeni yeni keşiflerle ortaya koyduğu
gerçekler, evrenin harikalığına, mükemmelliğine, güzelliğine reddedilmez bir şahittir.
- Entropi yasasından çıkartılan Kaos konusu bu mükemmelliği zedeleyecek bir durum değildir.
Çünkü, ifade edilen bu kaos bir kıyamet, evrenin ölümü demektir. Aslında bu bir kaos değil,
düzenli bir yolu takip ederek diğer dünyanın kapılarının açılması için yapılan bir süreçtir.
- İnsanların mükemmel bir varlık olduğu tartışmasızdır. Fakat insanlarda -başlarına başka bir
felaket gelmediği takdirde- belli bir çizgiyi takip ederek, mevcut hayat-ölüm dengesinin
hayatın aleyhine dönmesiyle- ölüme doğru yol aldığı bir gerçektir. Ama insanın ölümü asla bir
kaos değildir. Kur’an’da, ölümün de hayat kadar mahluk olduğu, Allah tarafından düzenli bir
şekilde yaratıldığı vurgulanmıştır.
“Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O‟dur.
O azîzdir, gafurdur/üstün kudret sahibidir, affı ve mağfireti boldur”(Mülk, 67/2) mealindeki
ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir.
Entropi olayı -insanda söz konusu olduğu gibi- evrenin de gittikçe yaşlanarak hayat-ölüm
dengesini ölümün lehine, hayatın aleyhine sonuçlanacak bir sürecin takibidir.
İnsanın ölümü bir tesadüf olmadığı gibi, evrenin ölümü de bir tesadüf değil, Allah’ın takdirinin
bir yansımasıdır.
İlave bilgi için tıklayınız...
4
Yaratıcı beni imtihan etmekle, aslında kendini sınamış
olmuyor mu?
- Allah’ın insanları imtihan etmesi ile insanların birilerini imtihan etmesi her açıdan aynilik
göstermez.
Şunu unutmayalım ki, Allah’ın bizim taleplerimiz doğrultusunda imtihan açmasını düşünmek
muhal olan imkânsız bir şeyi istemek demektir. Çünkü insanları yoktan var eden Allah‟tır.
İnsanın var edilmesi projesi içinde, onun imtihanı da vardır. İnsanoğlu daha var olmadan
önce nasıl bir imtihanı talep edebilir ki...!
- Allah’ın sonsuz ilim ve hikmetine, mutlak adalet ve merhametine inanmak, ona iman etmenin
zorunlu bir sonucudur. Çünkü Allah bu vasıflara haiz bir yaratıcıdır.
Bu sebeple, Allah’a gereği gibi hakkıyla iman etmek ve bu imanı sağlamak için gereken
bilgilerle donanmaya çalışmak yerine, nefis ve şeytanımıza, heva ve hevesimize kapılıp
bahanelere sığınmanın, imtihanı kazanmak için hiç bir olumlu katkısı olmaz; bilakis sınıfta
kalmak için olumsuz etkisi oldukça fazladır.
- Bütün evren bütün detaylarıyla tek bir mülktür, tapusu tek bir malike aittir, o da Allah’tır.
Bütün varlıkların yegâne sahibi olan Allah’ın kendi mülkünde istediği gibi tasarruf etme hakkı
vardır. Onun için O, yaptıklarından sorulmaz, sorgulamaya tabi tutulamaz.
Detaylı bilgi için tıklayınız:
İnsana, yaratılmayı ve imtihan olmayı isteyip istemediği sorulur mu?
5
Koşulsuz teslimiyet nedir?
- Öncelikle ifade etmek gerekir ki, Allah'ın koyduğu şeriat kanunlarına uymak nasıl ibadet
ise, kainatta yarattığı kanunlarına uymak da öyle ibadettir. Bu açıdan, her iki kanuna uyarak
sonucu Allah'tan beklemanin adına tevekkül veya teslimiyet denilir.
Nitekim bir adam Peygamberimize (a.s.m.) gelerek, “Ben devemi salı vererek mi tevekkül
edeyim, yoksa bağlayarak mı?” demiştir. Efendimiz ise, “Deveni bağla sonra tevekkül et”
(Tirmizi, Kıyamet, 60) buyurmuş, böylece tevekkülün ve teslimiyetin ölçüsünü en güzel şekilde
ortaya koymuştur.
- Şiir, tabiatının gereği olarak biraz abartılı olabilir. Şiirde yer alan hususlardan birçoğu şairin
kendi hayatında da yer alamayabilir. Çünkü şiirde genellikle idealler, arzular, temenniler;
olanlar değil, olması hayal edilenler başköşede oturur… Yani söz söylemek kolaydır, iş
yapmak zordur.
- Koşulsuz teslimiyet, Allah’a olan imanın mertebesine paralel seyreder. İmanın gücü
nispetinde teslimiyet güçlü olur. Allah’a tam teslim olmak için, onun sonsuz merhametine,
sonsuz şefkatine, -onun harika sanatı ve biricik muhatabı olmak hasebiyle- size büyük önem ve
değer verdiğine, her şeyin üstesinden gelen kudretine, sonsuz ilim ve hikmetine can-u gönülden
inanmak gerekir. “Görelim mevla neyler neylerse güzel eyler” diyecek bir iman şuuruna
ermek gerekir. Teslimiyet, “Lütfün da hoş, kahrın da hoş” diyebilecek bir bir kıvama
ulaşmaktır.
- Bediüzzaman hazretlerinin aşağıdaki ifadelerinden koşulsuz teslimiyetin ipuçlarını yakalamak
mümkündür:
“Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddid defa
mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona demişler: "Sen
muzaffer olacaksın, Cenab-ı Hak seni galib edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad
yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam; muzaffer
etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla,
hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. (Lem'alar/17. Lema/13. Nota)
“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan
okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. "Tevekkeltü alallah"
der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Bütün
ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak'ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta
istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennet'e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse,
dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker. Demek iman tevhidi, tevhid
teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.
Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i
kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek;
müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar
olmaktan ibarettir. (Sözler/23. söz/birinci mebhas/3. nokta)
- Şunu da belirtelim ki, her durumda, her konuda, her zaman mutlak teslimiyet göstermek her
kişinin değil, er kişinin işidir. Ancak ne kadar teslimiyete sahip olursak o kadar kârdır. Çünkü
6
dünya ve ahiret saadetinin kaynağı Sonsuz merhamet ve kerem sahibi olan Allah’a tevekkül ve
teslimiyetten geçer.
Not: “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dareyni iktizâ
eder” cümlesinin açıklaması mahiyetinde olan aşağıdaki bilgileri de okumanızı tavsiye ederiz:
Saadet-i Dareyn; iki dünya saadeti. Dünyada başlayıp ahirette devam eden ve mutluluğun
bitmediği âsûde bahar.. Sadet-i dareyndir kalplerimizin, ruhlarımızın maksudu. Lâkin, elbette
bedelsiz ve usulsüz kavuşulamaz hiçbir güzele.
Sadet-i dareynin adresinde imandır ilk basamak..
İman eden; “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf
kâtipsiz olamaz. Öyleyse nihâyet derecede muntazam olan şu memleket de hâkimsiz
olamaz” der. Ve devam eder, “Allah vardır. Yer, gök ve içinde ne varsa O‟nundur. Ben de
O‟nunum” Bu ifadelerle artık, kul ile Rabbi arasında bir bağlılık oluşmuştur.
Allah ile insan arasındaki irtibat demek olan imandan sonra adresin ikinci basamağı tevhidtir.
“Lailaheillallah”. Kainatta hiç bir zerre yoktur ki bu cümleyi söylemesin.
Tevhid’e dair akla gelen ilk şey, tevhid’in öncelikle inkâr oluşu. Yani O’dan başka olan sahte
ilâhları inkar… “La ilahe..” ilah yoktur. “..İllallah” O’dan başka. İşte bu cümle sebeplerin
sukutudur. Ve bu cümle amennâ dedikten sonra, sebeplere ilahlık makamını verecek şekilde bir
fâil nazarıyla bakılamayacağının ifadesidir.
Tevhid; kuvvetli bir iman akabinde, sebepler perdesinin şeffaflaşması ve Allah’ın isim ve
sıfatlarıyla buluşmaktır.
Kâinatta elbette her şey sebeplerle ortaya çıkar. Allah’ın kâinattaki kanunudur bu. Hayat için
rızk gerekir. Neslin devamı için dişi-erkek. Çiçeklerin açması için bahar gelir. Hastalıklar için
virüsler, felaket ve musibet için kazalar, depremler ve afetler gelir. Mazlumların zulme
uğramasına zalimler sebeptir.
İşte bu sebeplere hikmetle bakmayı bilmek ve hâdiseler satırlarında ilahî mesajları
okuyabilmektir tevhid.
Yani, yaşamımızda karşımıza çıkan maddî-manevî her şeyde Allah’ı görebilmek ve sebeplere
takılmayıp her şeyde Allah’ı müşâhede edebilmektir. Manevi durumumuzu ortaya koyması için
gelen bu bela ve musibetlerin her biri bir sebeple gönderilir adresimize. Gönderen ise Allah’tır!
Sebeplere takılmak değil midir yaşamımızı buhrana çeviren ve bizi perişan eden!? Hikmetsiz,
basiretsiz bakış ve yorumlarla bu sebeplerin her biri bir çıkmaz sokağa döner. Öyle miydi,
böyle miydi derken başımız döner bir türlü çıkamayız işin içinden. Falancaya kızarken
filancaya söylenirken perişan olur, hasta oluruz. Ve böylece her birimizin hayatı dahi bir
çıkmaz sokağa dönerken intikamlarla, intiharlarla bunalım çağı oluvermiştir işte şu asrımız..
Oysa tevhidin mânâsını idrak eden hastalığın mânâsını da bilir, musibetin de. Ve der; “Kâinatta
maksatsız, çirkin ve abes olanı yaratmamışsa Allah, adresime gönderdiği musibeti de maksatsız
değildir. Çirkin hiç değildir.”
Gıdası verilmeyen, hücreleri yenilenmeyen her azanın hasta olması gibi yaratılanda yaratanı
7
göremeyen her bir ruh da, hastadır. Asrımızda kanser günden güne hızla yayılıyor. Herkes
telaşa düşmüş “ya bende de varsa!”diye. Oysa bu kadar telaş niye, zaten ölmek için gelmedik
mi dünya misafirhanesine!? Telaş edilmesi gereken hakiki hastalığa gelince; sebeplere ilahlık
derecesinde kıymet vermekle kanser olmuş ruhlarımız!
Tevhid ehli sebeplere ne tapacak ve hayranlık duyacak kadar kıymet verir ne de kin ve nefret
edecek kadar ciddiye alır. Sebepler tevhid ehli için, Allah’ın isimlerini okutturan aynalar
hükmündedir.
Baharda, çiçekte Cemîl ve Latîf isimlerini lezzetle okurken, fırtınalı denizlerde ve çakan
şimşeklerde, ibretle Kahhar ve Celîl isimlerini müşahede edebilmektir tevhid. Sağlık-sıhhatte
rahmeti, hastalıkta, musibette terbiye edicilik ma’nasındaki Rab ismini okuyabilmek imanı
kamil olanların tevhid basamağındaki başarısına işarettir. Evet iman eden, yaratılan her şeyde
mutlaka O’nu görür.
Ve saadet-i dareynin üçüncü basamağı; teslim olmak. Kendini Allah’a bırakmak, O’na boyun
eğmek.
Teslimiyet; kaderin tecellisi demek olan kazaya rızadır. Ve Allah’ın kaderden bize ayırdığını bu bir bela ve musibet bile olsa- gönül rızasıyla kabul edebilmektir.
Âlimler, teslimiyet için “belâ geldiğinde içte ve dışta değişme olmaksızın sabit olmaktır”
demişler. İnsan dil ile “ne yapalım Allah’tan bu da!” der. Der demesine fakat, esefle, ye’s ile
çıkar bu cümleler ağızdan! Bu teslimiyet değildir. Diliyle söylediği bu güzel cümleyi kalbiyle
gösterdiği hoşnutsuzluk ile yalanlar insan. Farkında olarak ya da farkında olmadan.
Ey insanoğlu! Ağla sızla feryat et, istersen vur başını duvardan duvara. Mukadder programı
değiştirmeye muktedir olamazsın!
Âcizliğini unutan insan, kulluğunu hatırlatmak için kaderin kendisine sunduğu şerbeti acı da
olsa yüzünü buruşturmadan yudumlamalıdır. Semavat ve arzın dışına çıkmaya güç yetiremeyen
insana, acaba rızadan başka ne yakışır?!
“Onların Rableri katındaki mükafatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedi
olarak devamlı kalıcıdırlar. Allah onlarda razı olmuştur ve (onlar da) O’ndan razı olmuşlardır.
İşte bu (karşılık),Rabbisinden korkan kimseler içindir.” (Beyyine, 98/8)
Ve Tevekkül; âsûde bahar ülkesinin adresindeki son basamak. Yani işini Allah’a ısmarlamak.
O’na sığınmaktır tevekkül. Gerekeni yapmak demek olan, sebeplere teşebbüsten sonra
ağırlıklarını O’nun kudret eline bırakmak.
Abdülkadir Geylani Hazretleri (ks); “Tevekkül eden kimse, Rabbin va’di ile sukûnet bulur.”
demiştir.
İnsanoğlu kaderine rıza göstermeyip tevekküle yanaşmadığı sürece ıstıraplardan, evhamlardan,
sabırsızlıklardan asla ve asla kurtulamayacaktır. Ve böylece insan olma asaletine yakışmayan
bir hal ile, yani yaratana değil, yaratılmış olana tenezzül edecektir. Her sıkıntı karşısında
çaresizlik sancıları çekecek, kainata da zavallı bir dilenci olacaktır.
Hz. Ömer (ra) şöyle buyurmuştur: “İster hoşuma giden olsun, isterse de gitmeyen; hangi hal
üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi,
8
yoksa gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum.” (İbn-i Kesîr)
Beşeri bütün matlûbuna vâsıl eden kelimedir tevhid..
Hastayken hastalığı, sağlıklı iken sağlığı, musibetzede iken musibeti, yalnızken yalnızlığı,
gençken gençliği, ihtiyarken ihtiyarlığı sevmeyi becerebiliyorsak ve falan bize hakaret ettiğinde
filan da bahçemize çöp döktüğünde kızmamayı başarabiliyorsak, işte hasretini çektiğimiz âsûde
bahar ülkesi burada, içimizde hem de her yanımızdadır. Hatta o kadar ki gittiğimiz her kışı
bahara döndürecek kadar yanımızdadır bu bahar. Saadet-i dareyndir bu.
Lâkin nefsin gözü gaflet ile sebeplerden açılan maneviyat alemine kapanırsa, her şeyi kapkara
görür. Ve kör olan elbette güneşin gösterdiği güzelliklerden habersizdir.
Gözleriyle sayfamda gezinen İrfan Mektebi’nin sevgili misafiri! Şimdi istersen biraz düşün!
Mutlu musun yoksa mutsuz mu? Kaderin adresine postaladığı hadiselere memnuniyetsizlikler,
vehimler ve esefler ile bakarak zindan yapıyorsan yaşamını, başa dönmelisin. Yani adresin
başına. İman! Çünkü Bediüzzaman Hazretleri “iman, saadet darını netice verir” demiyor,
“Sadet-i dareyn’i netice verir” diyor. Yani, “iman; sadece âhiret mutluluğu olan cenneti netice
vermez. Hem dünya hem ahiret mutluluğunu netice verir.” Evet Allah’a inanıyorsan bu
dünyada da mutlu olursun, olmalısın (!) Çünkü dünyada kadere rıza ile elde edilen manevi
huzur ahiretteki cennet saadetinin habercisidir. Kadere rızasızlık ile gelen dünyadaki
mutsuzluklar ise ahiretteki cehennem azabının alametidir.
Mutlu musunuz, halinizden memnun musunuz? Öyleyse problem yok. Çünkü siz tevekkül
ehlisiniz. Elinizden geleni yapıyor sonra gelen neticeye rıza gösteriyorsunuz. Demek ki;
yerlerin ve göklerin ilâhına teslimsiniz. Öyleyse her şeyde O’nu görüyorsunuz, O’nu
okuyorsunuz ki falancaya filancaya kızmakla kendinizi, hayatınızı ve başkalarının hayatını
zindan etmiyorsunuz. Ve gittiğiniz her yere mutluluk taşıyorsunuz. Huzursuzluk karanlıklarını
iman nuruyla ortadan kaldırıyorsunuz. Öyleyse siz imanı kâmil olanlardansınız. Evet Sırat-ı
müstakim üzere olanların dünyası da cennettir ahreti de.
Aah Saadet-i Dareyn.. Nerdesin?.. İnsaniyet seni ararken perişan oldu.. Evet biliyoruz ki
aslında sen“Lâilâheillallah” demek kadar yanımızdasın..
Lâkin Aaah âhir zaman! Sen nasıl bir zamansın ki biz insanlar aradığımız Saadet-i Dareyn çok
yakınımızdayken onu bulamayacak kadar kör olduk seninle.. Çek artık üzerimizdeki ve
kalplerimizdeki kara bulutlarını. Çek ki; âsûde bir bahar ülkesi gelsin ve hiç gitmesin bizden..
İman, tevhid, teslim ve tevekkül yağmurlarıyla baharlar gelsin kalplerimize, ebedi mutluluk
çiçekleri açsın. Bırakalım ıztırapları, yeis ve elemleri.. iman nimetinden mahrum ya da nasibi
az olanlara..Ve huzuru bulalım, yaşatalım doya doya. Evet İman ehli bir takım sebeplerle
kıymetlisini kaybettiğinde hüsrana uğramaz.. Çünkü iman eden bilir: Madem O var her şey var!
Velhasıl: âmenna diyorsa dillerimiz her şeyde O’nu görmeli gözlerimiz. O’nu okuyunca
gözlerimiz, teslimiyete bürünecektir kalplerimiz. Teslimiyetimiz varsa O’na, dünya yükümüz
hafiftir artık. Ve tevekkül varsa O mutlaka bizimledir. Yerlerin ve göklerin ilahı olan Allah’ın
(c.c) yanında olduğu kişi ise dünyadan ebede kadar âsûde bahar ülkesindedir.
9
Abbasi Devletine Hülakiler tarafından son verileceğine dair
bir hadis var mıdır?
Sorudaki şekliyle bir hadis rivayetine rastlayamadık.
Bizim bildiğimiz kadarıyla bu konuda meşhur olan şu hadistir:
“Hilafet babamın kardeşi amcam Abbas‟ın çocuklarında devam edecek, nihayet onu
deccale teslim edeceklerdir.” (bk. Müsnedu’l-Firdevs, 3/447; Kenzu’l-Ummal, 14/271-h. No:
33436; Mecmau’zzevaid,5/187-h.no.8954)
Bedüzzman hazretleri, bu hadisi açıklarken özetle şunları kaydetmiştir: Bu hadis işaret ediyor
ki, Abbasi devletinin hilafeti beş yüz sene kadar uzun bir müddet devam edecek, CengizHülagu deccalinin tahribatçı eliyle yıkılacaktır.. Değişik hadislerden anlaşılıyor ki, İslam
içinde Kur’an’a, İslam’a ve İslam hilafetine zarar verecek üç deccal çıkacaktır. (bk. Şualar/14.
Şua, s. 401, 506)
10
Bir putun konuşarak Hz. Muhammed’in peygamberliğine
şahitlik ettiği doğru mudur?
Zemel b. Amr el-Uzri anlatıyor: Kabilemizi Benİ Uzre’nin Hammam adında bir putları vardı.
Hz. Muhammed’in peygamber olarak ortaya çıktığı sıralarda kendisinden şöyle bir sesin
geldiğini duyduk:
“Ey Hin b. Haram‟ın çocukları! Hak ortaya çıktı ve Hammam‟ın devri kapandı. Artık
şirki ortadan kaldıran İslam devri geldi.”
Bu ses karşısında şok olduk ve oldukça korkmaya başladık. Derken bir süre sonra aynı puttan
şu sesi duyduk:
“Ey TARK! (Tarık, putun özel hizmetçisinin adıdır), sadakat/doğru sözlü peygamber
gönderildi. Açık konuşan bir vahiy ile geldi. Tihame(Mekke)‟de bir ses açıkça şunu ilan
etti ki, Ona yardımcı olanlara selamet, aleyhinde olanlara ise hezimet ve pişmanlık
mukadder olacaktır.”
Ardından “Artık bu vedalaşma kıyamete kadar dürecektir” dedi ve yüz üstü yere yıkıldı.
Bunun üzerine ben(Zemel b. Amr) hemen bir binite binip bazı yakınlarımla birlikte Hz.
Peygamberin yanına gittim. Yazdığım bir şiir okudum ve ona bu hadiseyi anlattım ve iman
getirdim. O ise, “konuşanın cin olduğunu” söyledi.” (bk. Kenzu’l-Ummal, h. no: 35405)
11
Freud, insanlarının bir yaratıcıya inanmalarının sebebinin
çocukluktan kaynaklandığını iddia ediyor. Böyle düşünen
birinin haklılık payı nedir?
Böyle düşünen birinin hiç bir haklı payı yoktur. Çünkü;
- Çocuklarda olan nice duygular var ki büyüdükten sonra onları terk edebiliyorlar.
- Bu çocukluk duygusu -babaya hayran olmak gibi, büyüklere karşı saygılı olma duygusuneden insanda vardır, bunu kim ona koymuştur, bu hayranlık duygusu yerine nefret ve küçük
görme duygusunun olmamasında hangi Psikanalist analizi söz konusudur?
- Çocukken bebeklerin annelerine karşı besledikleri tutkunluğu, onların memelerinden süt
emmelerini cinsellik duygusu olarak algılayan Freud’un psikolojik durumu herkesten daha çok
analiz edilmeye değmez mi?
- Şu bir gerçektir ki, insanın yaratılışında var edilen bir duygu vardır ki, insanlar kendilerinden
çok büyük varlığa dayanmak ister. Çok güçlü bir kaynaktan yardım almak ister. Eskilerin
eskimez ifadeleriyle “istinat ve istimdat” noktaları insanların yaratılışında vardır. Bu iki
noktanın tatmin edilmesi ancak Allah’a iman etmekle mümkündür. Zaten, bu duygunun tesadüf
eseri olarak insanda var olması düşünülemez. Tek makul izahı, onun -kendini fıtri olarak her
zaman iç alemlerinde hissettirmek için- yaratıcı tarafından insanlarda var edilmesidir.
- Allah’ın varlığını gösteren binlerce ilmî, dinî, akli deliller ortada iken, FREUD’un vehim ve
vesveselerine değer vermek aklın kârı değildir.
- Aslında bir yahudi asıllı olan FREUD’un bu psikolojik tahlilini onun bağlı bulunduğu
Yahudilik düşüncesinde arama gerekir. Çünkü Yahudilikte, Yahudileri döven, öldüren,
cezalandıran sert bir imaja sahip milli bir ilah anlayışı vardır. Freud’un bu psikolojik tahlili
çocukluğundan beri edindiği bu kültürün bir sonucudur.
Halbuki İslam’da Sonsuz rahmet sahibi bir Allah imajı her zaman ön plandadır. Kur’an
surelerinin başında kendini Rahman ve Rahim olarak takdim eden, bütün günahları
bağışlayan, İslam ümmetini hiç bir zaman helak etmeyen, Hz. Muhammed’i alemlere rahmet
olarak gönderen, dünyadaki cezaları dahi birer şefkat tokadı olarak değerlendirilen, rahmetinin
yüz derecesinden sadece birini bu dünyaya yayarak bütün canlıların ondan istifade ettiklerini,
ahirette ise 99 rahmetini ortaya koyacağına inanılan sonsuz bir rahmet kaynağı imajına sahip
bir Allah inancının, FREUd’un bu vesveselerini bir anda yıkmaya yeteceğini düşünüyoruz..
12
Peygamberimizin, Cebrail’in yaptığı üç duaya amin dediği
söyleniyor. Bu dualar nedir?
Peygamber (a.s.m) Efendimiz bir keresinde minbere çıkarken, her adımda amin dedi: Bir adım
çıktı, "Amin.."; bir adım daha çıktı, "Amin.."; bir adım daha çıktı, "Amin.."
Hutbesi bittikten sonra: "Yâ Rasûlallah! Minbere çıktığınız zaman amin dediniz, her
adımınızda bunu neden söylediniz?" diyerek sebebini sordular.
Buyurdu ki: "Cebrail (a.s.) üç dua etti, ben de onlara amin dedim.
- Birisi: Cebrail(a.s.): “Annesine, babasına veya sadece onlardan birine ulaşmış bir evlat,
(onlara güzel hizmet edip, onların hayır duasını alıp) cenneti kazanamadıysa ona yazıklar
olsun/burnu yerde sürtünsün!” dedi, ben de amin dedim.”
(Demek ki insanın bir evlat olarak, anne babasının rızasını kazanması, onların elini öpmesi,
gönlünü alması, hizmet eylemesi, böylece cenneti kazanması gerekiyor. Ve bu yoldan cenneti
kazanmak çok da kolaydır. Buna rağmen bunu başaramayana, anne babasının rızasını almadığı
için cennete giremeyene yazıklar olsun ve olacaktır.)
- İkincisi: Cebrail: “Sen peygamber olarak bir insanın yanında anıldığın zaman, sana
salat-ü selâm getirmezse; ona yazıklar olsun!.. Onun burnu yere sürünsün!” dedi. Ben de
ona amin dedim."
(“Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler. Ey iman
edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin”(Ahzab/33/56) mealindeki ayet
de salavat-ı şerifenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Allah’ın bu açık teşvik ve
davetine rağmen yanında ismi anıldığı halde peygamber efendimize salavat getirerek kısa
yoldan büyük sevaplar kazanmayı düşünmeyen kimse, herhalde “yazıklar olsun”u çoktan
hakketmiştir.)
- “Üçüncüsü: Cebrail: “Ramazana eriştiği halde bir insan, buna ramazanın feyzinden,
bereketinden istifade edememiş, ramazan gelmiş geçmiş de hâlâ Allah'ın mağfiret ettiği
bir kul olamamışsa, Allah'ın affını, mağfiretini kazanamamışsa; yazıklar olsun o kula!..
Burnu yerde sürtsün!"' diye dua etti. Ben de ona amin dedim” (bk. Buharî, el-edebu’lmüfred- 1419/1998, Riyad- 1/338; Taberanî-evsat- h. no: 8994; Bezzar, h. no: 1405;
Mecmau’z-zevaid, 10/164)
13
Hz. Ali'nin, bayram namazından önce nafile namaz kılmak
isteyen adamı engellediği doğru mudur?
Dürretu’n-nasihin, hadisler için başvurulacak bir kaynak değildir. Bir nasihat kitabı olup içinde
sahihler yanında zayıf hatta doğru olmayan rivayetler de vardır.
Bununla beraber, Hz. Ali’ye isnat edilen bu sözler-mana itibariyle doğrudur. Çünkü Allah’ın
rızası ve hoşnutluğunu bize öğreten Hz. Peygamberdir. O halde ilahî rızayı kazanmak için onun
yolunu takip etmek gerekir.
Yoksa birisi kalkıp “Allah, namaz kılanları cezalandırmaz, belki sevap verir” diyerek, öğle
namazın farzını sekiz rekat kılsa veya akşamı 13 rekat kılsa, herhalde sevabı değil, azabı
hakeder, cezayı çeker. Çünkü İbadetlerde esas olan Hz. Peygambere uymaktır. “Benim nasıl
namaz kıldığımı görüyorsanız, siz de öyle kılın” (Kenzu’l-ummal, h. no:18879); “Hac
ibadetlerinizi benden alın/ öğrenin”(a.g.e, h. no: 12302) manasındaki hadisler de Hz.
Peygambere tabi olmayı şart koşmaktadır.
Aşağıda mealleri verilen ayetlerden bunu anlamak mümkündür:
“Kim resûlullaha itaat ederse Allah‟a itaat etmiş olur. Kim itaatten yüz çevirirse aldırma,
zaten seni üzerlerine bekçi göndermedik ki!”(Nisa, 4/80).
“De ki: “Allah‟a ve Resulullaha itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri
sevmez.”(Ali İmran, 3/32).
“De ki: “Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin! Eğer sırtınızı dönerseniz bilin ki Peygamber
kendi görevinden, siz de kendi yükümlülüğünüzden sorumlu olursunuz. Ama ona itaat
ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Yoksa, peygamberin görevi, açıkça tebliğ etmekten
başka bir şey değildir.”(nur, 24/54).
“Ey iman edenler! Allah‟a ve Resulüne itaat edin de emeklerinizi boşa çıkarmayın”
(Muhammed, 47/33).
“Peygamber size ne verirse onu alınız, o sizi neden men ederse onu terk ediniz. Allah’a
karşı gelmekten sakınınız. Muhakkak ki Allah’ın cezası pek çetindir”(Haşr,59/7).
“Ey Resulüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah‟ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi
sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir/çok affedicidir, engin merhamet
ve ihsan sahibidir”(Ali İmran, 3/31).
14
"Kışın oruç tutmak ganimettir. Kış mevsimleri müminin
ganimetidir. Gündüzleri kısadır oruç tutar geceleri uzundur
ibadet eder." Bu hadisler sahih midir açıklar mısınız?
“Kış müminin baharıdır.” (1) Bu hadis-i şerif hasendir. (bk. Münavi, Feyzül Kadir, 4/172)
“Kışın oruç tutmak, serin bir ganimettir.” (2) “Kışın gündüzler kısalmıştır, mümin oruç
tutar; geceler de uzamıştır, geceyi ihyâ eder.” (3) Bu hadis-i şerif hakkında zayıf diyen
alimler olduğu gibi sahih diyen alimler de vardır. (bk. Münavi, a.y.)
Kışta tutulan oruç serin ganimet'e benzetilmiştir. Çünkü kışta susuzluk duyulmaz. Ayrıca
günler kısa olduğu için açlık da çekilmez. Hadis; kelimesi kelimesine tercüme edilince soğuk
ganimet demek gerekir. Bundan maksad savaşmadan, mukâtele ateşine maruz kalmadan elde
edilen ganimettir. Ayrıca Arapçada bârid (soğuk) kelimesi rahatlık, hoşluk gibi mânalarda
kullanılır. Soğuk su, soğuk hava bilhassa sıcağın şiddetli olduğu memleketlerde hoşa giden,
aranan şeylerdir. Bundan hareketle hoş ve âsûde hayat manasına ayşun bârid (soğuk hayat)
tabiri şâyi olmuştur.
Dipnot:
1- Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 75; Ebû Ya’le, Müsned, II, 519
2- Tirmizi, Savm, 74; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335
3- Suyûtî, el-Câmiu’s sağîr, I, 718; Beyhakî, Sıyâm, 115
Ayrıca şu yazıyı da okumanızı tavsiye ediyoruz:
Kış Müminin Baharıdır
Kâinatta yeknesaklığa yer yok. Sürekli bir hareket, bir akış ve oluş söz konusu. Zaman
akmakta, asırlar tükenip çağlar açılmakta, mevsimler değişmekte. Bakıyorsunuz bahar gelmiş,
güzle birlikte derin bir uykuya dalan tabiat, baharla canlanıp neşvünemâ bulmuş. Derken yaz
gelmiş, şerha şerha sıcaklar çökmüş, tarlalar ürüne durmuş. Güz gelmiş, altı ay önce hayata
doğan yemyeşil bahçelerin, bağların yüzleri solmuş. Ve kışla birlikte tabiat, ahireti
hatırlatırcasına beyaz elbiselere bürünmüş.
İşte yine zaman döndü dolaştı, kış geldi. Günler kısaldı, geceler alabildiğine uzadı. Allah’ın
geceyi gündüze, gündüzü geceye katma (Âl-i İmrân 3/26) kanunu bir kez daha tecelli etti.
Gecelerin uzaması belki çoğu zaman yapmak isteyip de yapamadığımız fırsatları koydu
önümüze. Aile ile oturup sohbet etme, onlarla ilgilenme, dost ve akraba ziyaretleri; talebeler
için ders çalışma, kitap okuma, ilmi çalışmalar, müzakereler vs. Bütün bunlar kışın uzun
gecelerinde yapılabilecek ideal şeyler. Kısacası kış geceleri başlı başına bereketli zaman
dilimleri, belki çoğumuz için eşref saatleri.
Hz. Peygamber (s.a.) Efendimiz bu hakikate dikkatlerimizi çekmek maksadıyla “Kış müminin
baharıdır.” buyurmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 75; Ebû Ya’le, Müsned, II, 519)
Yâni bu mevsimin Müslüman’ın hayatında ne kadar büyük bir önem taşıdığına işaret etmiştir.
Hadisten anlıyoruz ki: nasıl baharda, tabiata yeni bir diriliş soluğu üflenir, türlü râyihâlar kaplar
her tarafı, envai güzelliklerle bezenir yeryüzü; müminin dünyasına da kışın bahar gelir. Mümin
15
de bu mevsimde gerek manevi aleminde gerek insani ilişkilerinde bahar hayatını, sanki yeniden
dirilişi yaşar. Bu bereketli zamanları şahsî ve ilmî gelişimine bir vesile kılar.
Fahr-i Kâinât (s.a.), hadisin devamında bu mevsimin iki özelliğini açıklamış, bu mevsimi nasıl
değerlendirmeleri gerektiği hususunda müminlere bir ışık yakmıştır: “Kışın gündüzler
kısalmıştır, mümin oruç tutar; geceler de uzamıştır, geceyi ihyâ eder.” (Suyûtî, el-Câmiu’s
sağîr, I, 718; Beyhakî, Sıyâm, 115)
Münâvî hadisin şerhinde şunları söylemektedir: “Mümin bu mevsimde tâat bahçelerinde
gezinir, ibadet meydanlarında eğleşir; kalbi, amel bahçelerinde tenezzüh eder. Rabbine
yaptığı türlü tâatlerle tam bir genişlik hali yaşar. Ne oruç ona zorluk verir, ne de geceyi
ihya ederken uykusuz kalıp sıkıntıya düşer… Yâni gecenin uzunluğu uykusunu rahat
almasına imkan verir, teheccüd ve evrad için dinç bir şekilde kalkar; dolayısıyla hem
beden ihtiyacını tam olarak karşılamış, hem de ibadet vazifesini yerine getirmiş olur...”
(Münâvî, Feydu’l Kadîr, IV, 172)
Demek ki kışın müminin baharı oluşunda birinci âmil, gündüz oruç tutmanın kolay olmasıdır.
Müslüman’ın oruç tutarken herhangi bir zorluk çekmemesidir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.) bir
başka hadis-i şerifte: “Kışın oruç tutmak, serin bir ganimettir.” (Tirmizi, Savm, 74; Ahmed
b. Hanbel, Müsned, IV, 335) buyurarak bu orucun kolaylığını ve faziletini anlatmıştır.
Bilindiği gibi oruç, nefsi terbiyede en mühim ibadettir. Hz. Peygamber’in (s.a.) farz olan
orucun haricinde bu tür vesilelerle nâfile oruçlara teşvik etmesi, orucun müminin manevi
tekamülündeki (olgunlaşmasındaki) yerini göstermektedir. Tabii ki gün boyu ibadet hâli içinde
(oruçlu) olan bir kimse, hem Rabbine kendini daha yakın hissedecek, hem de insanlarla
ilişkilerinde daha titiz davranacaktır. Bir başka ifadeyle; mânen tekamül eden insan, Rabbine
karşı daha itaatkâr, insanlara karşı daha şefkat ve merhametli olacaktır. Bu, elbette müminin
gönül dünyasını ve sosyal hayatını bahara çevirecektir.
İkinci âmil ise gecelerin değerlendirilip ihyâ edilmesidir. Geceleri ihyâ, Peygamberlerin ve
sâlihlerin sünnetidir,. Ayet-i kerimede onların bu hâli: “Onlar gecenin pek az bir kısmında
uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi” (Zâriyât 51/17,18) şeklinde anlatılmıştır.
Hz. Musâ (a.s.), Allah’ın huzuruna varmadan otuz gece ibadet etmekle emrolunmuş, sonra bu,
kırk geceye çıkartılmıştır. (A’râf 7/142) Böylelikle O’nun kalbi bu büyük buluşmaya
hazırlanmıştır. Aynı şekilde Peygamberimiz (s.a.)’e nübüvvetin ilk yıllarında nâzil olan
Müzzemmil suresinde geceyi ihyâdan bahsedilmiş, Peygamberimiz ve İlk Müslümanlar buna
titizlikle riayet etmişlerdir. Alimlerin beyanına göre gece ibadeti başlangıçta Müslümanlara
farzdı, -ileriki yıllarda nâzil olan- aynı surenin son ayetinde Müslümanlara bu konuda bir
hafifletme gelmiştir (Bkz: Elmalılı, Hak Dini,VIII, 405, 406). Bir taraftan bu ayetle Hz.
Peygamber (s.a.) ve müminlerin bu davranışları medhedilmiş oluyordu: “Rabbin biliyor ki sen
ve müminlerden bir tâife, muhakkak gece; üçte ikisine yakın ve yarısı ve üçte biri
kalkıyorsunuz…” (Müzzemmil 73/20)
Bir başka ayeti kerimede, küfründe ısrar eden kimse ile geceyi ihya eden mümin şöyle
kıyaslanır: “Yoksa o, gece saatlerinde kalkan, secdeye kapanıp kıyam durarak daima
vazifesini yapan, ahireti sayan ve Rabbinin rahmetini uman kimse gibi olur mu?” (Zümer
39/9)
Gece ibadeti, müminin manevi tekamülünde bir başka önemli noktayı teşkil etmektedir. Onun
gönül iklimi bu saatlerde Rabbine Kulluk etmekle derin bir neş’e ve huzura gark olmaktadır.
16
Bu saatlerde yalnız Rabbi ile baş başa kalarak “Dünyada bir garip, bir yolcu, kabir ehlinden
biri gibi ol”uşunun sırrına ermektedir. (Buhârî, Rikâk, 3; Tirmizî, Zühd, 25) O’nunla olan
ahdini yenilemekte, gönderdiği Peygamber (s.a.)’e olan bağlılığını tazelemekte, varsa hatası
onlar için bağışlanma dilemektedir. Ve yeni güne daha diri bir kulluk şuuruyla girmektedir.
Gece ibadetinin içerisinde zikredilen diğer bir konu da, gerek namazda gerekse müstakil olarak
Kur’an’ı Kerim’i tilavet etmektir. Yine geceyi ihyâ emrinin geldiği ilk ayetlerde, Hz.
Peygamber (s.a.)’e, Kur’an’ı tertîl üzere okuması emredilmişti. (Müzzemmil 73/4) Tertîl,
Kur’an’ı yavaş yavaş, lafızlarını vurgulayarak, harflerin mahreçlerine riâyet ederek; bununla
birlikte Kur’an’ın anlamlarını tefekkür edip ruhuna nüfûz ederek okumaktır. Böyle bir okuyuşla
mümin, Kur’an’dan, onun feyz ve bereketinden rûhen daha çok istifâde edecek, Rabbinin talep
ve mesajlarını daha güzel anlayabilecektir. Zira söz konusu emrin devamında: “Gerçek şu ki,
gece vakti zihin daha zinde ve güçlü olur ve okuma daha da berraklaşır.” buyurulmaktadır.
(Müzzemmil 73/6)
Nitekim Peygamberimiz (s.a.)’in Allah Teâla’nın bu emrine imtisal edip geceleyin Kur’an
okuduğunu pek çok rivayetten öğrenmekteyiz. Âlûsî, “Ve Kur'ân'ı okumam emredildi.”(Neml
27/92) ayetinin tefsirinde şunları söylemektedir: “Kur‟an‟ın tilaveti esnasında ya da ona
ittiba esnasında hakikatlerinin bana git gide açılması için tilavetine devam etmem
emredildi. Çünkü bu tür kıraate devam etmem, ilâhi feyiz ve kudsî esrâr kapılarının
açılma sebeplerindendir.” Anlatılır ki Hz. Peygamber (s.a.) gece vakti namaz kılmak üzere
kalkmış, kıraatte: „Onlara azap edersen onlar senin kulların…‟ (Mâide 5/118) ayetini sürekli
olarak tekrar etmiş, olacak olanların sırları ona açılmıştı. Bu fecre kadar böyle devam etti gitti.”
(Âlûsî, Rûhu’l meânî, XX, 39 )
Ehl-i Kitaptan Müslüman olup gece ibadetine önem veren müminlerin halleri ise şöyle tasvir
edilmektedir: “Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet
(topluluk) vardır ki, gece saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini
okurlar.” (Âl-i İmrân 3/113) Allah, iman eden bu kimselerden övgüyle söz ederken onların
hem Allah’ın ayetlerini tilavetlerine hem de secde etmelerine işaret buyurmuştur. Yâni onların
teheccüdlerindeki Kur’an okuyuşları övgüye değer bulunmuştur. (Beyzâvî, Envâru’t tenzîl, I,
80)
Hz. Peygamber (s.a.)’in teşvik edip özendirmiş olduğu bütün amel ve ibadetler, müminin daha
diri bir dinî hayat yaşaması içindir. Allah ve Resûlüyle olan bağını sürekli canlı tutması içindir.
Cumalar, Ramazanlar, mübarek geceler… hep bu diriliği güçlendiren bereketli zamanlarlardır.
Müminin hayatında monotonluk yoktur. Kâinattaki hareket gibi onun hayatı da sürekli bir
canlılık içindedir. İşte kış mevsimi de onun hayatında böyle bir gayeye hizmet etmektedir.
(bk. Mesut Kaya, Altınoluk Dergisi, 2006 - Subat, Sayı: 240, Sayfa: 026)
17
“Deccal, ben sizin rabbinizim, diyecek” anlamında bir hadis
var mıdır?
Deccal hadisi ile ilgili -sorudaki şekliyle- kaynaklarda bir bilgiye rastlayamadık.
Ahmed b. Hanbel ve Taberani’nin naklettikleri bir rivayette -meal olarak- şu ifadelere yer
verilmiştir:
“Deccal „Ben sizin rabbinizim‟ diyecek. Kim bunu kabul ederse fitneye düşmüş olur. Kim ki
ölünceye kadar „Sen rabbim değilsin, benim rabbim Allah‟tır” derse o kimse deccalin
fitnesinden korunmuş olur.” (bk. Mecmau’z-zevaid, h. no: 12504; Kenzu’l-ummal, h.
no:38795)
18
Kâfirun Suresi hangi olay üzerine inmiştir. Nüzul sebepleri
nelerdir? Kafirun Suresinin tefsiri nedir?
Mushaftaki sıralamada yüz dokuzuncu, İniş sırasına göre on sekizinci sûredir. Mâûn sûresinden
sonra, Fîl sûresinden önce Mekke'de inmiştir. Medine'de indiğine dair rivayet de vardır. (bk.
Şevkânî, V, 597) Tefsirlerde anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber'den bir sene kendi
ilâhlarına tapmasını, bir sene de kendilerinin onun İlâhına tapmalarını istemişler. Hz.
Peygamber de "Kendisine bir şeyi ortak koşmaktan Allah'a sığınırım!" demiş; bu kez
Kureyşliler, "Bizim ilâhlarımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz de seni tasdik edip
ilâhına ibadet edelim" demişler. Bunun üzerine Kâfurun sûresi inmiştir. (Taberî, XXX, 213214; Kurtubî XX, 225)
Sûre adını ilk âyetinde geçen ve "İnkarcılar" anlamına gelen "kâfirun" kelimesinden almıştır.
"Kul yâ eyyühe'l-kâfirûn, Mukaşkışe, İhlâs, İbadet, Dîn" adlarıyla da anılmaktadır. Aynca İhlâs
suresiyle birlikte bu iki sûreye "İhlâsayn (iki İhlâs)" adı verilmiştir.
Sûrede Hz. Peygamber'in inkarcılarla şirk ve sapkınlıkta birleşemeyeceği ifade edilmekte ve
İslâm dininin şirkten uzak tutulması hedeflenmektedir.
Müfessirler bu sûrenin faziletiyle ilgili olarak Hz. Peygamber'in, "Kul hüvel-lahu ehad
Kur'an'ın üçte birine denktir, Kul yâ eyyühel-kâfirûn ise dörtte birine denktir"
buyurduğunu; Sahâbe'den birine, "Uyumak üzere yatağına yattığında Kul yâ eyyuhelkâfırûn sûresini oku; bunu okursan şirk inancına sapmaktan korunursun" dediğini
naklederler. (İbn Kesîr, VIII, 526; Şevkânî, V, 597-598)
Surenin Meali:
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla...
1. De ki: "Ey inkarcılar!
2. Ben sizin tapmakta olduğunuz şeylere tapmam.
3. Siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz.
4. Ben sizin taptıklarınıza tapıyor değilim.
5. Siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz.
6. Sizin dininiz size benim dinim banadır."
Tefsiri:
1-6. Tevhîd ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen bu sûrede
müşriklerin şahsında tüm putperestlere İlân edilmek üzere iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu
iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla ikisinin birlikte bulunmasının
mümkün olmadığı kesin olarak ifade edilmiştir.
Bazı müfessirlere göre 2-3. âyetlerde gelecekte Hz. Peygamber'İn müşriklerin taptığına
tapmayacağı, onların da Hz. Peygamber'in taptığına tapmayacakları ifade edilmiş; 4-5.
âyetlerde ise halihazırda da onların tutumlarının farklı olmadığı bildirilmiştir.
Ancak Şevkânî bu yorumu reddetmekte, 4-5. âyetlerin 2-3. âyet-lerdeki gerçeği pekiştirdiğini
söylemekte; bu tekrarlara dil kurallarından ve Arap şiirinden örnekler getirmekte, Hz.
Peygamber'in hadislerinde de benzer tekrarların bulunduğunu ifade etmektedir (bk. V, 599600).
19
Bizim tercihimiz de bu yöndedir. Zira 2-3. âyetlerde Hz. Peygamber'in şahsında müminlerin
sadece bir Allah'a kulluk etmeleri emredilmiş, Allah'a ortak koşanlarla gerek inanç gerekse
ibadet bakımından hiçbir şekilde benzerliklerinin bulunmadığı vurgulanmıştır. 4-5. âyetlerde
ise Hz. Peygamber'i kendi dinlerine döndürmek isteyen putperestlerin ümidini kırmak
maksadıyla vurgu tekrar edilmiştir.
"Sizin dininiz size benim dinim banadır" şeklinde tercüme ettiğimiz 6. âyet, daha geniş
kapsamlı ve daha vurgulu bir şekilde önceki âyetleri tekit eder ve bu iki din arasında
uzlaşmanın olamayacağını gösterir. Zira bu iki dini uzlaştırmak, hak ile bâtılı uzlaştırmak
anlamına gelir.
Son âyetten dîn, vicdan ve ibadet özgürlüğünün esas olduğu, kimsenin herhangi bir dine
girmeye zorlanamayacağı anlamının da çıkarılabileceğini düşünen bir kısım müfessirler bu
âyetin müşriklere karşı savaşılmasını emreden âyetle (bk. Tevbe, 9/36) neshedildiğini yani
hükmünün kaldırıldığını ileri sürmüşlerdir.
Ancak, bizim de katıldığımız görüşe göre âyetin hükmü kaldırılmamıştır; çünkü burada bir
emir veya yasak değil, bir vakıanın tespiti ve ifade edilmesi (haber) söz konusudur; haber ise
Allah'tan olduğu için gerçektir, değişmez, kıyamete kadar geçerlidir. (bk. Şevkânî,V, 600)
Bu âyet, bir vakıa tespiti olduğu ve müslümanların zayıf durumda bulundukları bir dönemde
indiği için ondan din ve vicdan özgürlüğü anlamının çıkarılamayacağı da düşünülebilir.
Kuşkusuz İslâm'da din, vicdan ve ibadet özgürlüğü vardır; ancak bu özgürlükler Medine
döneminde inen âyetlerde ifade edilmiş, müslümanların hakim oldukları zaman ve mekânlarda
uygulanmış, hayata geçirilmiştir.
(bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu:V/671-673.)
20
Hz. Ömer, seçilen halifeye isyan edenin öldürülmesini
istemiş midir?
- Hz. Ömer, vefat etmeden önce, “Ey müminlerin emiri! Bize tavsiyede bulunur musun”
diyen sahabilere şöyle demiştir: “Size Resûlullah’ın kendilerinden razı olarak vefat ettiği ve
cennet ehlinden olduklarını bildiği şu heyeti tavsiye ederim. Bunlar: Ali b. Ebi Talib, Osman
b. Affan, Sa‟d b. Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvam, Talha b.
Ubeydullah, bir de halife seçilmemek şartı ile Abdullah b. Ömer’dir. Seçim esnasında oylar
eşit olursa oğlum Abdullah’ın vereceği karara uysunlar. Eğer Abdullah’ın verdiği hükme razı
olmazlarsa, Abdurrahman b. Avf’ın bulunduğu grubun adayını halife seçsinler.”
Sonra Ensar’dan Ebu Talha el-Ensarî’yi çağırarak: “Ey Ebu Talha! Cenab-ı Hak sizinle sürekli
olarak İslam’ı aziz kılmıştır. Sen de Ensar’dan elli kişilik bir asker seç ve aralarından birini
seçip halife tayin edinceye kadar bu şûra heyetinin kapısında bekle.”
Suheyb b. Sinan’a: “Sen de Müslümanlara üç gün namaz kıldır.”
Mikdat b. Esved’e: “Beni, kabrime koyduktan sonra bu şûra heyetini bir araya getir, onları bir
eve koy ve kendi aralarında birini seçsinler.” demiş ve halkın ittifak ettiği halifeyi kabul
etmeyip isyan edenin öldürülmesini söylemiştir. (bk. İbn Sa’d, Tabakat, Beyrut, 3/61; İbnü’lEsîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye Büyük İslam Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul 1994, 3/72)
- Bu konu İslam ümmetinin birliğini sağlamaya yönelik bir tedbirdir. Hz. Ömer bunu söylerken
kendi düşüncesi olarak değil, Hz. Peygamber’den öğrendiğini tekrarlıyor ve uygulamaya
çalışıyor.
Nitekim Peygamberimiz(a.s.m) şöyle buyurmuştur:
“Eğer iki halife(farklı kesimler tarafından aday gösterilip) seçilirse, onlardan sonradan
seçileni öldürün.” (Mecmau’z-zevaid; h. no: 9010, 9011)
“Hiç şüphesiz bir şeyler olacaktır. Her kim, bu ümmet derli topluyken, onun işini
dağıtmak isterse kim olursa olsun hemen kılıçla (onun boyunun) vurun.” (Müslim, İmaret
14)
- Bu hadislerden veya Hz. Ömer’in sözünden “Bir halife seçilmişken, ikinci bir halife
adayını derhal öldürün” şeklinde bir mananın anlaşılması asla doğru olmaz. Bilakis
anlamamız gereken şudur:
Şayet bir halife olduğu halde/veya seçildiği halde başka biri kalkıp bu ilk halifeye isyan
bayrağını açarsa, o zaman İslam ümmetinin bekası için bu ikinci halife adaylıktan çekilmesi
için/Veya ilan ettiği hilafeti bırakması için, her türlü barışçıl teşebbüsler yapılır, bu sevdadan
vazgeçmesi için bütün gayretler sarf edilir. Her şeye rağmen vaz geçmezse ve zararı da ancak
öldürmekle giderilecek durumdaysa ve öldürmekten başka bir çare kalmamışsa o zaman
öldürülür. (Nevevi, Şerhu Müslim, ilgili hadisin şerhi; Aliyyü’l-Kari, Mirkat, Beyrut, 1994,
7/258)
21
Download