yemin metni - of DSpace - Dokuz Eylül Üniversitesi

advertisement
T.C.
DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
İSLAM TARİHİ VE SANATLARI ANA BİLİM DALI
İSLAM TARİHİ VE SANATLARI PROGRAMI
YÜKSEK LİSANS TEZİ
HZ. MUHAMMED’İN TEBLİĞ MÜCADELESİNDE
TÂİF YOLCULUĞU
Emine ÖZTÜRK
Danışman
PROF. DR. Rıza SAVAŞ
2010
YEMİN METNİ
Yüksek Lisans Tezi olarak sunduğum “Hz. Muhammed’in Tebliğ Mücadelesinde
Tâif Yolculuğu” adlı çalışmanın, tarafımdan, bilimsel ahlâk ve geleneklere aykırı
düşecek bir yardıma başvurmaksızın yazıldığını ve yararlandığım eserlerin
kaynakçada gösterilenlerden oluştuğunu, bunlara atıf yapılarak yararlanılmış
olduğunu belirtir ve bunu onurumla doğrularım.
Tarih
.../…/…
Emine ÖZTÜRK
İmza
ii
ÖZET
Yüksek Lisans Tezi
Hz. Muhammed’in Tebliğ Mücadelesinde Tâif Yolculuğu
Emine ÖZTÜRK
Dokuz Eylül Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
İslâm Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı
İslâm Tarihi ve Sanatları Programı
Tezimizin konusu, İslâm tarihinde Hz. Muhammed’in tebliğ çabası ve bu
yolda çektiği sıkıntılar denince akla ilk gelen olaylardan biri olan Tâif
yolculuğudur. Çalışmamızın giriş bölümünde, Hz. Muhammed’in İslâm daveti
için Tâif’i seçme sebeplerini iyi anlamak adına Tâif şehri ve bu şehirde hâkim
kabile olan Sakif kabilesi sosyo-kültürel, siyasi, ekonomik ve dini açıdan
incelenmiştir.
İki ana bölümden oluşan tez çalışmamızın ilk bölümünde Hz.
Muhammed’in Tâif’e gitmesini gerektiren tarihi şartlar ve Tâif yolculuğu
anlatılmıştır. Resûlullah’ın Tâif’te tebliğ çabası ve bu uğurda çektiği sıkıntılar
tarihi veriler doğrultusunda ortaya konmuştur.
İkinci bölümde ise Tâif dönüşünde gerçekleşen olaylar incelenmiştir. İlk
önce, Tâif dönüşü gerçekleştiği konusunda genel kabul olan cinlerin Kur’an
dinlemesi ve iman etmesi olayı Kur’an-ı Kerim ve hadisler ışığında ele alınmış,
tarihi rivayetler ile birlikte değerlendirilmesi yapılmıştır. Daha sonra ise
Mekke’ye dönüş konusu yine tarihi rivayetler doğrultusunda anlatılmış ve
yorumlanmıştır. Çalışma son olarak genel bir değerlendirme yapılarak
sonuçlandırılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Tâif, Hz. Muhammed, Tebliğ.
iii
ABSTRACT
Master Thesis
PROPHET MUHAMMED’S TA’IF JOURNEY AT THE NOTIFICATION
EFFORTS
Emine ÖZTÜRK
Dokuz Eylül University
Institute of Social Sciences
Department of Islamic History And Arts
Islamic History And Arts Program
Our thesis subject is Prophet Muhammed's journey to Ta’if; one of the
first things that comes to mind when the Prophet Muhammad's notification
efforts and the encountered difficulties on this path is said. In the introductory
section of our study, the Ta’if city and Thaqif tribe are examined to understand
Prophet Muhammed's reasons to choose Ta’if to invite to Islam, in aspects of
socio-cultural, political, economical and religional.
In the first chapter of the thesis, which is consists of two main parts,
historical conditions requiring a trip to Ta’if for Prophet Muhammed and Ta’if
trip are explained. Prophet Muhammed's notification efforts in Ta’if and
suffered hardships in this cause have been revealed with the support of the
historical datas.
In the second chapter is examined the events that occured on the return
from Ta’if. The firstly, Jinns to listen to Quran and to become Muslim, in
generally acceptation that the event occured on the return from Ta’if, discussed
in the light of the Quran and Hadith and assessed with historical reports. Then
the subject of return to Mecca, again in line with historical reports have been
described and interpreted. The study have been concluded by conducting a
general assessment.
Key Words: Ta’if, Prophet Muhammed, Notification.
iv
İÇİNDEKİLER
HZ.MUHAMMED’İN TEBLİĞ MÜCADELESİNDE TÂİF YOLCULUĞU
YEMİN METNİ ........................................................................................................... ii
ÖZET ..........................................................................................................................iii
ABSTRACT................................................................................................................ iv
İÇİNDEKİLER ............................................................................................................ v
KISALTMALAR……………………………………………………………………vii
GİRİŞ ........................................................................................................................... 1
A. Kaynaklar .......................................................................................................... 1
B. Araştırmalar ...................................................................................................... 5
C. Araştırmanın Amacı ve Metodu ........................................................................ 7
TÂİF ŞEHRİ VE SAKİF KABİLESİ ...................................................................... 8
Sakif Kabilesi ve Kökeni ...................................................................................... 8
Tâif İsminin Nereden Geldiğine Dair Rivayetler ............................................... 14
Sosyal, Kültürel, Ekonomik ve Dini Açıdan Tâif............................................... 17
Tâif ve Mekke Arasındaki Münasebetler............................................................ 24
a)
Ticari Münasebetler ................................................................................. 24
b)
Tâiflilerle Mekkeliler Arasındaki Akrabalık İlişkileri ............................. 26
BİRİNCİ BÖLÜM ..................................................................................................... 30
TÂİF’E GİDİŞİNDEN ÖNCE HZ.MUHAMMED’İN MEKKE’DEKİ DURUMU
VE TÂİF’E GİDİŞİ ...........................................Hata! Yer işareti tanımlanmamış.
1.1. Tâif’e Gitmeyi Gerektiren Sebepler ............................................................ 30
v
1.2. Hz.Muhammed’in Tebliğ İçin Tâif’e Gidişi................................................ 34
1.2.1. Kabile Liderleriyle Görüşme................................................................. 35
1.2.2. Hz. Muhammed’in Tâif’te Yaşadığı Sıkıntılar ve Addas’ın Müslüman
Olması ............................................................................................................. 38
İKİNCİ BÖLÜM...................................................................................................... 488
HZ.MUHAMMED'İN TÂİF’TEN MEKKE’YE DÖNÜŞÜ İLE İLGİLİ
RİVÂYETLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ ...................................................... 488
2.1. Cinler ve Cinlerin Kur’an Dinlemesine Dair Rivayetler ........................... 488
2.1.1. Cin Kelimesinin Anlamı ve Çeşitli Milletlerde Cin Algısı................. 488
2.1.2. Arapların Cin Algısı ve Kur’an-ı Kerim’de Cinlere Dair Verilen Bilgiler
......................................................................................................................... 50
2.1.3. Cinlerin Kur’an Dinlemesine Dair Rivayetler ve Konuyla İlgili
Kur’an’dan Ayetler ....................................................................................... 522
2.2. Mut’im b. Adiyy’in Himayesinde Mekke’ye Dönüş ................................. 699
SONUÇ .................................................................................................................... 833
BİBLİYOGRAFYA ................................................................................................. 855
EKLER………………………………………………………………………………94
vi
KISALTMALAR
a.s: Aleyhisselam
AÜİFD: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
b. : ibn
Bkz: Bakınız
c. : Cilt
çev. : Çeviren
DİA: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
DİB. : Diyanet İşleri Başkanlığı
H.No: Hadis numarası
Hz: Hazreti
İA. : İslam Ansiklopedisi
ks. : Kısım
s. :
Sayfa
t.y. : Basım tarihi yok
vd.: ve diğerleri
thk. : Tahkik
Yay. : Yayıncılık
vii
GİRİŞ A.
Kaynaklar
Başlığından da anlaşılacağı üzere tezimiz, Hz. Muhammed’in tebliğ yapmak
ve yeni bir yurt bulmak gayesiyle Tâif’e gidişi ve oradan dönüşü ile sınırlıdır.
Olayları sebep ve sonuçlarına göre incelemek, tarih ilminde bir zorunluluk
olduğundan Resûlullah’ın yer olarak kendisine Tâif’i seçme sebeplerinin doğru
anlaşılması gayesiyle çalışmaya öncelikle Tâif şehrini ve orada yaşayan Sakif
kabilesini anlatmakla başladık.
Şüphesiz ki İslâm dini ve tarihi alanında yapılan araştırmaların temel
kaynaklarından biri Kur’an-ı Kerim’dir. Bundan dolayı da tez konumuzla doğrudan
ilgili ayet bulunmamasına rağmen genel olarak Arapların inanışları, Tâif’teki Lât
putu, Arapların cin algısı ve cinlerin Kur’an dinlemesi gibi konularda Kur’an-ı
Kerim’den istifade ettik. Konumuz ile ilgili hadisler için ise hadis literatüründe
Kütüb-ü Sitte olarak tanınan kaynaklar arasında yer alan Buhâri’nin es-Sahih’i, 1
Müslim’in el-Câmîu’s-Sahih’i, 2 Tirmizi’nin es-Sünen’i, 3 Ahmed b. Hanbel’in elMüsned’i, 4 Ebu Davud’un es-Sünen’i 5 ve bunların dışında Zebidi’nin Tecrid-i
1
Buhâri, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail (ö.256/870), Sahihu’l-Buhâri, Çağrı Yay., İstanbul
1992, I-VIII.
2
Müslim, Ebu’l-Hüseyin Müslim b. el-Haccac (ö.261/875), el-Câmîu’s-Sahih, Çağrı Yay., İstanbul
1992, I-III.
3
Tirmizi, Ebu İsa Muhammed (ö.279/892), Sünen, Çağrı Yay., İstanbul 1992, I-V.
4
Ahmed b. Hanbel (ö.241/855), Müsned, Çağrı Yay., İstanbul 1992, I-VI.
5
Ebu Davud Süleyman b. Eş’as (275/888), Sünen, Çağrı Yay., İstanbul 1992, I-V.
1
Sarih’i
6
kullanılmıştır. Ayrıca hadis şerhlerinden Aynî’nin Umdetü’l-Kâri’i 7 ve
İbn Hacer’in Fethu’l-Bâri’i 8 de yararlandığımız kaynaklar arasındadır.
Tâif ve Sakif kabilesini anlatırken Yâkut el-Hamevî’nin bir coğrafya sözlüğü
olarak kaleme aldığı Mu’cemu’l-Büldân’ı 9 , Endülüslü coğrafyacı el-Bekrî’nin
Mu’cem Mesta’cem 10 adlı eseri ve yine bu eserin mukaddime kısmını Türkçeye
kazandıran Levent Öztürk’ün Cahiliye Arapları adlı çeviri eseri 11 temel başvuru
kaynaklarımız olmuştur.
Çalışmamızda, klasik İslâm tarihi kaynakları olarak İbn İshak’ın Sire 12 , İbn
Kelbî’nin Kitâbu’l-Esnâm, 13 Vâkıdî’nin Kitâbü’l-Meğâzî, 14 İbn Hişam’ın esSiretü’n-Nebeviyye, 15 İbn Habîb’in el-Muhabber 16 ve Münemmak, 17 el-Belâzurî’nin
Fütûhu’l-Buldân 18 ve Ensâbü’l-Eşrâf, 19 Taberî’nin Târihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, 20 el-
6
Zebîdî, Zeynü’d-din Ahmed b. Ahmed b. Abdi’l-Latif (ö.279/893), Sahih-i Buhâri Muhtasarı
Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, çev. Ahmed Naim-Kâmil Miras, DİB Yayınları, Başbakanlık
Basımevi, Ankara 1981, I-XI.
7
Aynî, Bedruddin Ebu Muhammed Mahmud b. Ahmed el-Hanefi (ö.855/ 1451), Umdetü’l-Kâri li
Şerhi Sahihi’l-Buhâri, Dâru’l İhyai’t-Türasil Arab, Beyrut t.y., I-XXV.
8
İbn Hacer Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Alî b. Muhammed el-Askalânî (ö.852/1449), Fethu’l
Bâri bi Şerhi’l Sahihi’l-Buhâri, Thk. Abdülaziz b. Abdullah, Daru’l-Fikr, Beyrut 1991, I-XI.
9
Yâkut el-Hamevî, Ebu Abdullah b. Abdullah (626/1229), Mu’cemu’l-Buldân, Menşuratü
Mektebeti’l-Esedi, Tahran 1965, I-V.
10
el-Bekrî, Ebû Ubeyd Abdullah b. Abdilaziz b. Muhammed b. Eyyub b. Amr (ö.487/1094), Mu’cem
Mesta’cem min Esmâi’l- Bilâdî ve’l-Mevâdi’, thk. Mustafa es-Sakka, Alemu’l-Kütüb Beyrut 1983,
I-II.
11
el-Bekrî, Ebû Ubeyd Abdullah b. Abdilaziz b. Muhammed b. Eyyub b. Amr (ö.487/1094), Câhiliye
Arapları, çev. Levent Öztürk, İz Yayıncılık, İstanbul 1998.
12
İbn İshak, Ebû Abdillah Muhammed b. İshak b. Yesâr b. Hıyâr el-Muttalibî el-Kureşî el-Medenî
(ö.151/768), Sîretü İbn İshak, thk. Muhammed Hamidullah, Hayra Hizmet Vakfı, Konya 1981.
13
İbnü’l-Kelbî, Ebû Münzir Hişam b. Muhammed b. es-Sâib (ö.204/819), Putlar Kitabı, çev. Beyza
(Düşüngen) Bilgin, Pınar Yayınları, İstanbul 2003.
14
Vâkıdî, Muhammed b. Ömer b. Vâkıdî (ö.207/822), Kitâbü’l-Meğâzî, thk. Marsden Jones,
Alemü’l-Kütüb, Beyrut t.y., ( London 1966’dan ofset), I-III.
15
İbn Hişam, Ebû Muhammed Cemalüddin Abdülmelik b. Hişam b. Eyyûb el-Himyerî el-Meafirî elBasri el-Mısrî (ö.218/833), es-Siretü’n-Nebeviyye, thk. Mustafa es-Sakka, Dâru’l İhyai’t-Türasil
Arab, Beyrut 1936, I-IV.
16
İbn Habîb, Ebû Ca’fer Muhammed b. Habîb ibn Ümeyye b. Amr el-Hâşimî (ö.245/ 859), elMuhabber li’l-alâmeti’l-ahbâri’n-nesâbeh, thk. Eliza Lichten Stadter, Dâru’l-Mifâku’l-Cedîde,
Beyrut t.y.
17
İbn Habîb, Kitâbu’l-Münemmak, thk. Hurşid Ahmed, Alemü’l-Kütüb, Beyrut 1985.
18
el-Belâzurî, Ebu’l-Hasen Ahmed b. Yahya b. Câbir b. Davud el-Belâzurî (ö.279/892-93), Fütûhu’lBuldân, çev. Mustafa Fayda, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002.
19
el-Belâzurî, Ensâbü’l-Eşrâf, thk. Dr.Muhammed Hamidullah, Dâru’l-Meârif Bimısr, Kahire 1959,
I.
20
Taberî, Ebû Cafer Muhammed b. Cerir (ö.310/922), Târihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, thk. Muhammed
Ebu’l-Fadl İbrahim, Dâru Süveydân, Beyrut t.y., I-XI.
2
İsbahânî’nin Kitâbu’l-Eğâni, 21 es-Süheylî’nin İbn Hişam’ın Sire’sine şerh olarak
kaleme aldığı er-Ravdü’l-Ünüf, 22 İbnü’l-Cevzî’nin el-Muntazam, 23 İbnü’l-Esir’in elKâmil fi’t-Tarih, 24 İbn Seyyidinnâs’ın Uyûnü’l-Eser, 25 İbn Kayyım el-Cevziyye’nin
Zâdü’l-Mead, 26 İbn Kesir’in el-Bidâye ve’n-Nihâye
27
ve es-Siretü’n-Nebeviyye,28
ed-Dımeşkî’nin Peygamber Külliyatı, 29 ez-Zehebî’nin Târîh’ul-İslâm, 30
İbn
Haldun’un Kitâbü’l-İber, 31 Diyarbekrî’nin Târîhu’l-Hamîs, 32 el-Halebî’nin İnsânü’lUyûn 33 adlı eserleri sürekli başvurduğumuz kaynaklar arasında yer almışlardır.
Araştırmamızda temel başvuru kaynaklarından İbn Manzûr’un Lisânü’lArab
34
ve Râgıb el-İsfahânî’nin el-Müfredât fî Ğarîb’il-Kur’an
35
adlı
lügatlerinden istifade edilmiş, Hz. Muhammed’in hayatına dair bilgiler içermesi
21
el-İsbahanî, Ebü’l Ferec Ali b. El-Hüseyin b. Muhammed b. Ahmed el-Kureşi (ö.356/957),
Kitabu’l-Eğâni, Daru’l-Kütübü’l-Mısri, Mısır 1970, I-XXIV.
22
es-Süheylî, Abdurrahman (ö.581/1185), er-Ravdü’l-Ünüf fî Şerhi’s-Sireti’n-Nebeviyyeti li İbni
Hişam, thk. Abdurrahman el-Vekîl, Dâru’l-Kütübü’l-Hadis, Kahire 1969, I-VII.
23
İbnü’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec Cemâlüddin Abdurrahmân b. Ali b. Muhammed el-Bağdadi
(ö.597/1201), el-Muntazam fî Târihi’l-Mülûk ve’l-Ümem, thk. Muhammed Abdülkâdir Atâ,
Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut 1992, I-XVIII.
24
İbnü’l-Esir, Ebü’l-Hasen İzzüddîn Ali b. Muhammed b. Muhammed eş-Şeybâni el-Cezerî
(ö.630/1233), el-Kâmil fi’t-Târîh, Dâr Beyrut Dâr Sader, Beyrut 1965, I-XII.
25
İbn Seyyidinnâs, Ebu’l-Feth Fethuddîn Muhammed b. Muhammed b. Muhammed el-Ya’merî
(ö.734/1334), Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Meğâzî ve’s-Siyer, Dâru’l-Meârif, Beyrut t.y., I-II.
26
İbn Kayyım el-Cevziyye, Ebû Abdillah Şemsüddin Muhammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb ez-Züraî edDımeşkî el-Hanbelî (ö.751/1350), Zâdü’l-Mead fî Hedyi Hayri’l-İbâd, thk. Şuayb el-Arnaûd,
Müessesetürrisale, Betrut 1988, I-V.
27
İbn Kesir, Ebu’l-Fidâ’ İmâdüddî n İsmail b. Şihâbiddîn Ömer b. Kesîr b. Dav’ b. Kesîr el-Kaysî elKureşî el-Busrâvî ed-Dımaşkî eş-Şafiî (ö.774/1373), el-Bidâye ve’n-Nihâye, thk. Ahmed Ebû
Mülhim, Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut t.y., I-XIV.
28
İbn Kesir, es-Siretü’n-Nebeviyye, thk. Mustafa Abdülvahid, Dârül’l-Meârif, Beyrut 1976, I-IV.
29
ed-Dımeşkî, Muhammed b. Salih (744/1343), Peygamber Külliyatı, çev. Hüseyin Kaya, Ocak
Yayınları, İstanbul 2006, I-XII.
30
ez-Zehebî, Şemseddin Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Osman (784/1383), Târîhu’l-İslâm,
thk. Ömer Abdüsselam Tedmürî, Dâru’l-Kitabi’l Arabî, Beyrut 1994, I-XXXVI.
31
İbn Haldun, Ebû Zeyd Veliyyüddîn Abdurrahman b. Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b.
Hasen el-Hadramî el-Mağribî et-Tûnisî (ö.808/1406), Kitâbü’l-İber ve Divânü’l-Mübtede’ ve’lHaber fî Eyyâmi’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber ve men âsarahüm min zevi’s-sultâni’l-ekber,
Müessesetü’l Âlemi li’l-Matbûât, Beyrut 1971, I-VII.
32
Diyarbekrî, Kâdı Hüseyin b. Muhammed b. El-Hasen (ö.990/1582), Târîhu’l-Hamîs Fî Ahvâli
Enfesi Nefîs, Müessesetü Şaban, Beyrut t.y., I-II.
33
el-Halebî, Ebu’l-Ferec Nûruddin Ali b. Burhâniddîn İbrahim b. Ahmed el-Halebî (ö.1044/1635),
İnsânü’l-Uyûn fî Sîreti’l-Emîni’l-Me’mûn, Matbaatü Mustafa, Mısır 1964, I-III.
34
İbn Manzûr, Ebû’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem el-Ensarî (ö.711/1311), Lisânü’lArab, Dâru’l Mısrıyyetü’t Te’lif ve Tercüme, Kahire t.y., I-XX.
35
el-İsfahanî, Ebü’l-Kâsım Hüseyin b. Muhammed b. El-Mufaddal er-Râgıb (ö.V/XI. yüzyılın ilk
çeyreği), el-Müfredât Fi Ğarîb’il-Kur’an, Kahraman Yayınları, İstanbul 1986.
3
bakımından Ebû Nuaym el-İsfahanî’nin Delâilü’n-Nübüvve 36 ve el-Beyhakî’nin
Delâilü’n-Nübüvve 37 adlı eserleri de sıkça kullandığımız kaynaklar olmuştur.
Özellikle ilk devir İslam tarihi ile ilgili araştırmaların vazgeçilmezlerinden
biri de şüphesiz tabakat kitaplarıdır. Araştırmamızda İbn Sa’d’ın et-Tabakâtü’lKübra, 38 İbn Kuteybe’nin el-Meârif, 39 Ebû Nuaym el-İsfahanî’nin Ma’rifetü’sSahâbe, 40 İbn Cülcül’ün Tabakâtü’l-Etıbba’ ve’l-Hukema’, 41 İbnü’l-Esir’in
Üsdü’l-Ğâbe, 42
İbn
Hacer’in
el-İsâbe
43
adlı
tabakat
kitapları
sürekli
başvurduğumuz eserler olmuştur.
Tezimizde özellikle cinlerle ilgili ayetlerin tefsiri için klasik tefsir
kaynaklarından Taberî’nin Câmiu’l-Beyan, 44
er-Râzî’nin Mefâtihu’l-Gayb,45
Kurtubî’nin el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 46 İbn Kesir’in Tefsîru’l-Kur’an’ilAzim, 47 adlı eserleri kullanılmış, son dönem tefsir kitaplarından ise Seyyid Kutub’un
Fî Zılâli’l-Kur’an, 48 Mevdudi’nin Tefhîmu’l-Kur’an, 49 Elmalılı Hamdi Yazır’ın
36
el-İsfahanî, Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillah b. İshak (ö.430/ 1038), Delâilü’n-Nübüvve, thk.
Muhammed Ravvas Kal’acî, Dâru’n-Nefâis, Beyrut 1991, I-II.
37
el-Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali (ö.458/1066), Delâilü’n-Nübüvve ve Ma’rifetü
Ahvâli Sâhibi’ş-Şeria, thk. Abdülmu’tî Kal’acî, Dâru’l-Kütübü’l-Ilmıyye, Beyrut 1985, I-VII.
38
İbn Sa’d, Ebû Abdillah Muhammed b. Sa’d b. Menî’ el-Kâtib el-Haşimî el-Basrî el-Bağdadî
(ö.230/845), et-Tabakâtü’l-Kübra, Dâru Sadır, Beyrut 1957, I-VIII.
39
İbn Kuteybe, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineverî (ö.276/889), el-Meârif,
thk. Servet Ukkâşe, Dâru’l-Meârif, Kahire t.y.
40
el-İsfahanî, Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillah b. İshak (ö.430/ 1038), Ma’rifetü’s-Sahâbe, thk.
Muhammed Hasan Muhammed, Dâru’l Kütübü’l Ilmiyye, Beyrut 2002, I-V.
41
İbn Cülcül, Ebû Dâvûd Süleyman b. Hassân b. Cülcül el-Endelüsî (ö.384/994(?) ), et-Tabakâtü’lEtıbba’ ve’l-Hukema’, thk. Fuad Seyyid, Müessesetürrisale, Beyrut 1985.
42
İbnü’l-Esir, Ebü’l-Hasen İzzüddîn Ali b. Muhammed b. Muhammed eş-Şeybâni el-Cezerî
(ö.630/1233), Üsdü’l-Ğâbe Fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, Riyad t.y., I-V.
43
İbn Hacer Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Alî b. Muhammed el-Askalânî (ö.852/1449, el-İsâbe fî
Temyizi’s-Sahâbe, nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, Dâru Nehdati Mısır, Kahire 1971, I-VIII.
44
Taberî, Ebû Cafer Muhammed b. Cerir (ö.310/922), Câmiu’l-Beyan fî Te’vîli’l-Kur’an, thk. Hani
el-Hac, İvad Zeki Barudi, Hayri Said, Mektebetü’t-Tevfîkıyye, Kahire 2004, I-XXX.
45
er-Râzî, Ebu Abdillah (Ebu’l-Fazl) Fahruddin Muhammed b. Ömer b. Hüseyin er-Râzî etTaberistânî (606/1210), Tefsîr-i Kebîr Mefâtihu’l-Gayb, Şirket-i Sahhafıye-i Osmaniye, İstanbul
1308, I-VIII.
46
Kurtubî, Muhammed b. Ahmed Ebû Abdillah Muhammed b Ahmed b. Ebi Bekr b. Ferh
(ö.671/1273), el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Dâru’l-Kütübü’l-Mısrıyye, Kahire 1950, I-XX.
47
İbn Kesir, Ebu’l-Fidâ’ İmâdüddî n İsmail b. Şihâbiddîn Ömer b. Kesîr b. Dav’ b. Kesîr el-Kaysî elKureşî el-Busrâvî ed-Dımaşkî eş-Şafiî (ö.774/1373), Tefsîru’l-Kur’an’il-Azim, thk. Dr.Muhammed
İbrahim el-Bina, Dâru Kahraman, İstanbul 1984, I-VIII.
48
Kutub, Seyyid (ö.1966), Fî Zılâli’l-Kur’an, çev. Yakup Çiçek vd. , Emir Yayınevi, İstanbul 1994,
I-XII.
49
Mevdudi (ö.1979), Tefhîmu’l Kur’an, çev. Muhammed Han Kayani vd. , İnsan Yayınları, İstanbul
1991, I-VII.
4
Hak Dini Kur’an Dili, 50 İzzet Derveze’nin et-Tefsîrü’l-Hâdis, 51 Süleyman Ateş’in
Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 52 Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı MealTefsir, 53 Zeki Duman’ın Beyânu’l-Hak, 54 Diyanet İşleri Başkanlığı’nca bir
komisyon tarafından hazırlanan Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir
55
eserlerinden istifade edilmiştir.
B.
Araştırmalar
Cahiliye dönemi tarihini geniş bir şekilde ele alan Cevâd Ali’nin elMufassal 56 adlı eseri, ayrıca İslâm’dan önceki dönemi ele alan Neşet Çağatay’ın
İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı 57 ve Şemseddin Günaltay’ın İslâm
Öncesi Araplar ve Dinleri, 58 adlı eserleri zaman zaman başvurduğumuz
araştırmalar olmuştur. Hasan İbrahim Hasan’ın Siyasi-Dini-Kültürel-Sosyal İslâm
Tarihi, 59 Nâdiye Hüsnî Sakr’ın kaleme aldığı, Cahiliye döneminden Emevilere
kadar gelen bir dönemi içine alan müstakil bir çalışma et-Tâifu fî’l-Asri’lCâhiliyyeti ve Sadri’l-İslâm, 60 Asım Köksal’ın İslâm Tarihi, 61 Muhammed
50
Elmalılı M.Hamdi Yazır (ö.1942), Hak Dini Kur’an Dili, sadeleştiren: İsmail Karaçam vd, Azim
Dağıtım, İstanbul t.y., I-X.
51
İzzet Derveze (ö.1984), et-Tefsîrü’l-Hadîs Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, çev., Ahmet ÇelenMehmet Çelen, Ekin Yayınları, İstanbul 1997, I-VII.
52
Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1990, I-XII.
53
Muhammed Esed (ö.1992), Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, çev. Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İşaret
Yayınları, İstanbul 2002.
54
Zeki Duman, Beyânu’l-Hak (Kur’an-ı Kerim’in Nüzul Sırasına Göre Tefsiri), Fecr Yayınevi,
Ankara 2006, I-III.
55
Hayreddin Karaman vd. , Kur’an Yolu Türkçe Meal Ve Tefsir, DİB Yayınları, Ankara 2007, I-V.
56
Cevâd Ali (ö.1987), el-Mufassal fî Târihi’l Arab Kable’l-İslâm, Câmiatü Bağdat, Bağdat 1993, IX.
57
Neşet Çağatay (ö.2000), İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Yayınları, Ankara 1982.
58
Şemseddin Günaltay (ö.1961), İslâm Öncesi Araplar Ve Dinleri, Sadeleştirenler: M. Mahfuz
Söylemez, Mustafa Hizmetli, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 1997.
59
Hasan İbrahim Hasan, Siyasi-Dini-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, çev. İsmail Yiğit, Sadrettin
Gümüş, Kayıhan Yayınevi, İstanbul 1991, I-VI.
60
Nâdiye Hüsnî Sakr, et-Tâif fî’l-Asri’l-Câhiliyyeti ve Sadri’l-İslâm, Dâru’ş-Şuruk, Cidde 1981.
61
Asım Köksal (ö.1998), İslâm Tarihi (Hz. Muhammed ve İslâmiyet) Işık Yayınları, İzmir 2008, IVIII.
5
Hamidullah’ın İslâm Peygamberi, 62 Mevdudi’nin Tarih Boyunca Tevhid
Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, 63 İbrahim Sarıçam’ın Hz. Muhammed ve
Evrensel Mesajı, 64 adlı eserleri de bize geniş bilgiler sunmuş ve kaynaklara ulaşma
noktasında fayda sağlamıştır. Murat Sarıcık’ın Hz. Muhammed'in Çağrısı Mekke
Dönemi, 65 Mehmet Azimli’nin Siyeri Farklı Okumak, 66 Abdülkadir T. Hamid’in
Mekke Döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi 67 adlı çalışmalar ise, farklı
yorumları ile ufkumuzu açmıştır. Ali Osman Ateş’in Kur’an ve Hadislere göre
Cinler-Büyü 68 isimli çalışması cinler konusunda temel olarak kullandığımız eser
olmuştur.
Muhammed
Hamidullah’ın
“Hz.
Peygamberin
İslâm
Öncesi
Seyahatleri”, 69 İrfan Aycan’ın “Sakif Kabilesi ve Tâif Şehrine İslâm Tarihi
Açısından Bir Bakış”, 70 Mehmet Azimli’nin “Mekke Döneminde Boykot Yılları
Üzerine Bazı Mülahazalar” 71 makaleleri de istifade ettiğimiz araştırmalardır.
Çalışmamızda kullandığımız harita ve fotoğraflar için ise Hüseyin Mûnis’in
Atlas-u Târihi’l-İslâm, 72 Süleyman Genç ve Rıza Savaş’ın hazırlamış oldukları
İslâm Tarihi Atlası 73 ve Necati Öztürk’ün Hicaz Albümü
74
adlı eserinden
yararlanılmıştır.
62
Muhammed Hamidullah (ö.2002), İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İrfan Yayımcılık ve Ticaret,
İstanbul 2001, I-II.
63
Mevdudi (ö.1979), Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, çev. Ahmed
Asrar, Pınar yayınları, İstanbul 1992, I-III.
64
İbrahim Sarıçam, Hz.Muhammed ve Evrensel Mesajı, TDV Yayınları, Ankara 2000.
65
Murat Sarıcık, Hz. Muhammed'in Çağrısı Mekke Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2006.
66
Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak, (I- Mekke Yılları), Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2009.
67
Abdülkadir T. Hamid, Mekke Döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi, çev. Vahdettin İnce, Ekin
yayınları, İstanbul 2001.
68
Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere göre Cinler-Büyü, Beyan Yayınları, İstanbul 1995.
69
Muhammed Hamidullah, “Hz. Peygamberin İslâm Öncesi Seyahatleri” çev: Abdullah Aydınlı,
Atatürk Üniversitesi İslâmi İlimler Fakültesi Dergisi, Ankara 1980, sayı:4.
70
İrfan Aycan, “Sakif Kabilesi ve Tâif Şehrine İslâm Tarihi Açısından Bir Bakış”, AÜİFD,
Ankara 1993, XXXIV, s.209-235.
71
Mehmet Azimli, “Mekke Döneminde Boykot Yılları Üzerine Bazı Mülahazalar”, İSTEM, İslâm
San’at, Tarih, Edebiyat ve Mûsıkîsi Dergisi, Yıl:4, Sayı:7, Konya 2006
72
Hüseyin Mûnis, Atlasu Târihi’l-İslâm, ez-Zehra li’l-İ’lâmi’l-Arabî, Kahire 1987.
73
Süleyman Genç, Rıza Savaş, İslâm Tarihi Atlası, , İzmir İlahiyat Fakültesi Vakfı
Yayınları, İzmir 2002.
74
Necati Öztürk, Fotoğraflarla Kutsal Topraklar, Hicaz Albümü, DİB Yay., Ankara 2009.
6
C.
Araştırmanın Amacı ve Metodu
İslâm davetinin Mekkeli müşrikler tarafından engellenip, Müslümanlara
yapılan baskı ve işkencelerin şiddetlenmesi üzerine artık Mekke’de davetin
yapılamayacağını anlayan Hz. Muhammed kendisine bir çıkış yolu olarak Tâif’e
gitmeyi düşündü. Resûlullah’ın tebliğ gayesiyle Tâif’e gidişi, orada yaşadığı
sıkıntılar ve umduğunu bulamayarak dönüşü, dönüşte gerçekleşen olaylar ve bunların
değerlendirilmesi araştırmamızın amacıdır. İlk dönem İslâm tarihinde önemli bir
konu olan tebliğ için Tâif’e gidiş gibi spesifik bir konuyu derinlemesine incelemek
de temel hedefimiz olmuştur.
Tezimiz için öncelikle Hz. Muhammed’in bir üs olarak Tâif’i düşünme
sebeplerini iyi kavramamız gerekmektedir. Bunun için de konuya Tâif şehri ve Sakif
kabilesini anlatmayla başlayacağız. Ardından Tâif’e gitmeyi gerektiren tarihi şartlar,
Tâif’e yolculuk ve orada yaşanan sıkıntılar ele alınacaktır. Genel kabul gören cinlerin
Tâif dönüşünde Kur’an dinlemesine dair rivayetler incelenecek ve değerlendirilmesi
yapılacaktır. Mekke’ye dönüş sırasında Hz. Muhammed’in eman talebi ele alınacak
ve buradan hareketle tarihi değerlendirmeler yapılacaktır.
Tezimize kaynaklık eden eserleri ilk kullanışımızda yazarın adını soyadını,
eserin tam adını, basım yeri ve yılını belirttik. Sonraki geçtiği yerlerde ise yazarın
soyadı ve eseri ile ilgili hatırlatıcı kısa bir ad kullandık. Müellifin vefat tarihine
ulaşabilmişsek bu tarihi yazarın adından sonra parantez içinde verdik. Karışıklığa
sebebiyet vermemek için “age” (adı geçen eser) kısaltmasını kullanmadık. Tezimizde
gerekli gördüğümüz yerde yapmış olduğumuz kısaltmaları ise, “Kısaltmalar”
bölümünde tam ismiyle verdik.
Şimdi araştırmamıza giriş mahiyetinde olup tezin doğru anlaşılması için
elzem olan Tâif şehri ve Sakif kabilesi konusuna geçebiliriz.
7
TÂİF ŞEHRİ VE SAKİF KABİLESİ
Bilindiği gibi tarih araştırmalarında bir vâkıayı kendi döneminin sosyokültürel siyasi şartlarını göz önünde bulundurarak sebep sonuç ilişkisine göre
açıklamak onu doğru anlamlandırabilmek adına önem arz eder. Bunun bilincinde
olarak biz de, Resûlullah’ın tebliğ gayesiyle Tâif’e gerçekleştirdiği yolculuğun iyi
anlaşılması için önce bu şehrin ehemmiyeti ve tarihte oraya egemen olan Sakif
kabilesinin tanınmasının faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu itibarla araştırmamızda
önceliği Tâif’e yerleşen Sakif kabilesine veriyoruz.
Sakif Kabilesi ve Kökeni
Bilindiği gibi Araplar, soy bakımından Ârab-ı Ârabe ve Arab-ı Müsta’rebe
olmak üzere iki ana kısma ayrılır. Asıl Araplar olan Ârab-ı Ârabe’ye, Kahtânîler
veya Güney Arapları adı da verilir. Arab-ı Müsta’rebe ise, Kuzey Arapları, Arab-ı
Mütearrebe, Hz. Muhammed’in yirmi birinci göbekten atası olan Adnan’a nisbetle
Adnânîler, Nizâriler veya Maadîler isimleri ile bilinir. Adından da anlaşılacağı gibi
Arab-ı Müsta’rebe, aslen Arap olmayıp zamanla Araplaşmış demektir. Hz. İbrahim,
eşi Hacer’i, oğlu İsmail ile birlikte Mekke’ye yerleştirdikten sonra, Hz. İsmail
Kahtanilerden olan Cürhüm kabilesinden bir kız ile evlendi. İşte onun soyuna,
sonradan Araplaşmış anlamında Arab-ı Müsta’rebe adı verildi. 75
Adnânîlerin Maad-Nizar-Mudar yoluyla Kays Aylân’a bağlı oymaklarından
birisi de Hevâzin kabilesiydi. Hevâzin kabilesi de birçok kola ayrılmıştı. Hevâzin
kabilesinin önemli kolları, Benî Sa’d b. Bekir, Benî Münebbih b. Bekir ve Benî
Muaviye b.Bekir, tâlî kolları ise Benî Cüşem b. Muaviye, Benî Nasr b. Muaviye,
75
Cevâd Ali (ö.1987), el-Mufassal fî Târihi’l Arab Kable’l-İslâm, Câmiatü Bağdat, Bağdat 1993, I,
375; Hasan İbrahim Hasan, Siyasi-Dini-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, I, çev. İsmail Yiğit, Sadrettin
Gümüş, Kayıhan Yayınevi, İstanbul 1991, 28–30; İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel
Mesajı, TDV Yayınları, Ankara 2000, s.34.
8
Âmir b.Sa’saa b. Muaviye, Benî Hilâl b. Âmir b. Sa’saa ve Benî Sakif (Kasiyy) b.
Münebbih idi. 76
Kaynaklarda bu şekilde Hevâzin kabilesinin tâlî kollarından biri olarak
gösterilen Sakif kabilesinin kökenini araştırdığımızda, konunun biraz karışık
olduğunu gördük. Şöyle ki rivayetlerin bir kısmı Sakif’i, İyad'a nisbet ederken bir
kısmı da Kays Aylan’a yani Hevâzin kabilesine bağlamaktadır. Ancak kesin olan
şey, “sakif” kelimesinin, kabilenin atası olan Kasiyy b. Münebbih’in, “becerikli”
manasına gelen lakabı olduğudur. Sakif kabilesi için öne sürülen bu iki neseb şu
şekildedir:
a)
Kasiyy b. Münebbih b. Nebît b. Mansur b. Yakdûm b. Efsâ b. Du'mî
b. İyad (b. Nizar) b. Maad b. Adnan’dır. 77
b)
Kasiyy b. Münebbih b. Bekr b. Hevâzin b. Mansur b. İkrime b. Hasafa
b. Kays Aylan, b. Mudar b. Nizar b. Maad b. Adnan'dır. 78
Sakif kabilesinin atası kabul edilen Kasiyy’e dair pek çok hikâye anlatılır.
Anlatılan bu hikâyelere göre Kasiyy ile Nehâ, İyad kabilesine 79 mensup hala
76
Cevâd Ali, el-Mufassal, I, 405; Mehmed Ali Kapar, “Hevâzin”, DİA, İstanbul 1998, XVII, 276;
Schleifer, J. , “Hevazin”, İA, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, V/I, 446; Hasan İbrahim Hasan,
Siyasi-Dini-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, I, 31.
77
İbn Hişam, Ebû Muhammed Cemalüddin Abdülmelik b. Hişam b. Eyyûb el-Himyerî el-Meafirî elBasri el-Mısrî (ö.218/833), es-Sîretü’n-Nebeviyye, thk. Mustafa es-Sakka, Dâru’l İhyai’t-Türasil
Arab, Beyrut 1936, I, 48; İbn Kuteybe, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineverî
(ö.276/889), el-Meârif, thk. Servet Ukkâşe, Dâru’l-Meârif, Kahire t.y. s.64; el-Belâzurî, Ebu’l-Hasen
Ahmed b. Yahya b. Câbir b. Davud, (ö.279/892-93), Ensâbü’l-Eşraf, thk. Muhammed Hamidullah,
Dâru’l-Meârif Bimısr, Kahire 1959, I, 25; el-İsbahânî, Ebü’l Ferec Ali b. El-Hüseyin b. Muhammed b.
Ahmed el-Kureşi (ö.356/957), Kitâbu’l-Eğânî, Daru’l-Kütübü’l-Mısri, Mısır 1970, IV, 302; İbnü’lEsîr, Ebü’l-Hasen İzzüddîn Ali b. Muhammed b. Muhammed eş-Şeybâni el-Cezerî (ö.630/1233), elKâmil fi’t-Târîh, Dâr Beyrut Dâr Sader, Beyrut 1965, I, 684; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 148.
78
İbn Hişam, es-Sîre, I, 49; İbn Sa’d, Ebû Abdillah Muhammed b. Sa’d b. Menî’ el-Kâtib el-Haşimî
el-Basrî el-Bağdadî (ö.230/845), et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Dâru Sadır, Beyrut 1957, I, 60; İbn Kuteybe,
el-Meârif, s.64; el-Belâzurî, Ensâb, I, 25; el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 303; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I,
684; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 148.
79
İyad, Nizar b. Mead b. Adnan’ın oğludur. Önceleri Tihame ile Necran arasında yaşayan Beni
İyad’ın bölge kabileleri içinde önemli bir yeri vardı. Bir ara Kâbe’nin bakımını üstlenmişlerse de
miladi üçüncü yüzyılın başlarında Mudar kabilesiyle giriştikleri mücadelede mağlup olmuşlar ve
Mekke’yi terk etmek zorunda kalmışlardır. Önce Bahreyn’e aynı yüzyılın ortalarında Irak taraflarına
göç etmişler ve Hire’nin güneyindeki bölgelere yerleşmişlerdir. Kabilenin bir kısmı burada yerleşik
hayata geçmiş ve Hıristiyanlığı benimsemiş, bir kısmı Sâsâni devletinin hizmetine girmiş, bazıları da
bedevi olarak yaşamaya devam etmiştir. Bkz. el-Bekrî, Ebû Ubeyd Abdullah b. Abdilaziz b.
Muhammed b. Eyyub b. Amr (ö.487/1094), Mu’cem Mesta’cem min Esmâi’l- Bilâdî ve’l-Mevâdi’,
9
çocuklarıdır. Bunlar kırlarda koyun otlatırlar. Bir gün Yemen hükümdarının
görevlendirdiği bir vergi memuru Kasiyy ile Nehâ'nın yanına gelerek onlardan süt
veren bir koyun ister. Onlar, memura sürüde bir tane kuzulu koyun bulunduğunu,
onun sütüyle kendilerinin beslendiğini, onun dışında istediğini alabileceğini
söylerler. Fakat vergi memuru, isteğinde diretince Kasiyy ile Nehâ, onu öldürmeye
yeltenirler, okla ağır bir şekilde yaralarlar. Sonra biri diğerine, muhtemelen Yemen
hükümdarının kendilerini cezalandıracağından korkarak, burada kalamayacaklarını,
dolayısıyla buradan ayrılarak doğuya ve batıya doğru gitmelerini önerir. Nehâ,
Yemen bölgesine gider, burada bir müddet yaşamını devam ettirdikten sonra, ailesi
çoğalarak nüfusu artınca, ailesiyle birlikte Deseniyye bölgesine yerleşir. Kasiyy ise
batıya doğru giderek, Vâdiü’l-Kurâ’ya kadar ulaşır ve çocuğu olmayan, yaşlı, Yahudi
bir kadının yanına yerleşir. Gündüzleri ona hizmet edip, geceleyin de onun yanında
kalır. Yaşlı kadın Kasiyy'i kendisine evlat, Kasiyy de kadını kendisine anne
edinmiştir. Rivayete göre yaşlı kadın vefatından önce Kasiyy'e bir miktar altın ve
biraz asma çubuğu vererek, vefatından sonra bunları su bulabileceği bir araziye dikip
faydalanmasını vasiyet eder. Kısa bir süre sonra kadın vefat eder ve Kasiyy vasiyeti
gerçekleştirmek için altın ve asma çubuklarıyla Vâdiü’l-Kurâ’dan ayrılır.
Kasiyy, altını ve üzüm çubuklarını alarak Vecc'e 80 kadar gider. Sonradan Tâif
adı ile meşhur olacak bu Vecc toprakları öteden beri Advân b. Amr b. Kays b. Aylân
b. Mudaroğulları’na aittir. 81 Orada koyun otlatan bir cariyeye rastlar. Kasiyy'in
niyeti, cariyeyi öldürüp koyunlara el koymaktır. Ancak onun bu niyetini sezen
cariye, kendisinin Kays Aylan kabilesinin başkanı olan Âmir b. ez-Zarib elAdvânî'nin cariyesi olduğunu ve eğer kendisini öldürüp sürüyü ele geçirmeyi
düşünüyorsa yanılacağını, hem canının hem de malının elinden gideceğini,
koyunlardan da olacağını söyler. Efendisinin yardımsever kişiliğini belirterek,
Kasiyy'e ona başvurmasını teklif eder. Kasiyy bu teklifi dikkate alarak kabile reisi
thk. Mustafa es-Sakka, Alemu’l-Kütüb Beyrut 1983, I, 52-53; Cevâd Ali, el-Mufassal, I, 397; İbrahim
Sarıçam, “İyâd” DİA, XXIII, 496.
80
Vecc, Tâif vâdisine, Tâif sahrasına veya Tâif şehrinin tamamına da denilir. Amâlika kabilesinden
Vecc b. Abdülhay'a nispet edilir. Bu bölge verimli arazileri ve bol ürünleriyle bilinmektedir. Muz,
üzüm, nar ve diğer birçok meyvenin yetişmesiyle birlikte akarsu ve yeşilliğe sahiptir. Bkz. Yâkut elHamevi, Şihâbuddîn Ebî Abdillah Yâkut b. Abdillah el-Hamevî er-Rûmî el-Bağdâdî (626/1229),
Mu’cemu’l-Buldân, Menşuratü Mektebeti’l-Esedi, Tahran 1965, III, 495-496; Nâdiye Hüsnî Sakr, etTâifu fî’l-Asri’l-Câhiliyyeti ve Sadri’l-İslâm, s.20.
81
el-Bekrî, Mu’cem, I, 77; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 684.
10
Âmir b. ez-Zarib el-Advânî'den kendisini misafir etmesini, himayesine alıp,
evlendirmesini talep eder, teklif de kabile başkanı tarafından kabul görür.
Âmir b. ez-Zarib el-Advânî, kızlarından önce Zeyneb'i, o öldükten sonra da
Âmine'yi Kasiyy'le evlendirmiştir. Böylece Kasiyy bölgede Kays Aylan kabilesiyle
kan bağıyla akrabalık kurmuş oldu.
Kasiyy, Vecc vâdisinin ılıman iklimi ve elverişli topraklarını görerek yaşlı
Yahudi kadının verdiği üzüm çubuklarını Vecc'te dikmiş ve üzüm çubukları yeşerip
bir süre sonra da en iyi cinsinden bol sulu üzümler elde etmiştir. Böylece Vecc
vâdisinde üzüm bağlarının oluşması için ilk çalışmalar Kasiyy’in öncülüğünde
başlatılmış olur. Hayvancılıkla uğraşan ve ziraatla ilgisi olmayan Kays Aylan
kabilesi mensupları Kasiyy’in çabalarının en güzel şekilde neticelenmesine çok
şaşırmışlardır.
Kasiyy'i kıskanan kimseler “Allah hayrını versin, bu ne maharet!
( ‫ ) اﻟﻠﱠ ُﻪ د ر ُﻩ ﻣَﺎ أﺛﻗﻔﻪ‬82 veya “…Allah canını alasıca! Âmir’i elde etmeyi nasıl da becerdi
(‫ ) ﻗﺎﺘﻠﻪ اﻟﻟﻪ ﻜﻴف ﺜﻗﻓﻪ ﻋﺎﻤرا‬83 Âmir’in emânını alıp kızıyla evlendi ve üzüm çubuklarını
da dikip yetiştirdi…” dediler. İşte o günden itibaren Kasiyy'e “mâhir” ve “becerikli”
anlamına gelen "Sakif" adı verildi.
84
Bu anlatılan hikâyeden Sakif’in aslen İyad
kabilesine mensup olduğu anlaşılmaktadır. Sakifli meşhur şair Ümeyye b. Ebi Salt’ın
bir şiirinden de Sakif kabilesinin İyad’a bağlı olduğu sonucu çıkmaktadır. 85
Kasiyy'i Hevâzin kabilesine nisbet eden rivayetlere göre de olayın aslı
şöyledir: Kasiyy’in aslen mensup olduğu İyad kabilesi ile Mudar kabilesinin
yaptıkları bir savaştan İyad kabilesi mağlup çıkmış ve yerleşim merkezlerini terk
etmek zorunda kalmışlar; Kasiyy ise, Tâif’te kalarak Kays Aylân'a intisab edip
Hevâzin'e dâhil olmuştur. Bu sebeple onlara İyad'tan geride kalanlar denilmiştir.
Nitekim Sakif’li şairlerin şiirlerinde de bu duruma işaretler vardır. 86
82
el-Belâzurî, Ensâb, I, 27; el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 304.
el-Bekrî, Mu’cem, I, 66; Yâkut, Mu’cem, III, 498.
84
el-Belâzurî, Ensâb, I, 27; el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 304; el-Bekrî, Mu’cem, I, 64-66; Yâkut,
Mucem, III, 496-498; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 146-147.
85
İbn Hişam, es-Sîre, I, 49; el-Bekrî, Mu’cem, I, 79; el-Bekrî, Câhiliye Arapları, çev. Levent
Öztürk, s.92-93.
86
el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 121; el-Bekrî, Mu’cem, I, 69.
83
11
Sakif’in İyad’a mı Hevâzin’e mi dâhil olduğu tartışmalarının yanında bir
başka iddia daha vardır. Buna göre Sakif kabilesi, bir rivayete göre zalim bir yönetici
olan, başka bir rivayete göre de Kâbe’yi yıkmayı amaçlayan fil ordusuna kılavuzluk
etmiş olan Ebu Riğal’e ve Semud kavmine dayandırılır. 87 Ancak Sakif kabilesinin
aşağılık bir kabile olduğunu ifadeye yarayan bu Ebu Riğal ve Semud kavmi
rivayetleri ilim adamlarınca muteber görülmemiştir. 88 Rivayetlerden birine göre
Kâbe’yi yıkmak üzere Yemen’den yola çıkan Ebrehe, Vecc vâdisine yaklaşınca
Sakiflilerle karşılaştı. Ebrehe’nin niyetini anlayan Sakifliler ona aradığının Tâif’teki
Lât mâbedi değil, Kureyş’in evi olan Kâbe olduğunu söylediler. Ebrehe bölgeyi iyi
bilmediği için onlardan bir kılavuz istedi. Bu rivayete göre Sakifliler, Hüzeyl’li
Nüfeyl denilen bir adamı, 89 başka bir rivayete göre ise Ebû Riğal isimli Sakif’e
mensup bir kimseyi 90 rehber olarak görevlendirdiler. Rivayetlerde Ebu Riğal’in
Mekke ile Tâif arasında görevini tamamlayamadan öldüğü ve orada gömüldüğü
bilgisi vardır. Mekkeliler sonraları Ebu Riğal’e karşı olan nefretlerini göstermek için
onun mezarını taşlamayı bir gelenek hâline getirdiler. 91 Ebu Riğal’e olan kin o kadar
büyüktür ki bazı kaynaklarda Resûlullah’ın bu mezara uğradığı ve yanındakilere
taşlamalarını emrettiği rivayeti de vardır. 92
87
el-Belâzurî, Ensâb, I, 25-26; el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 305; Zehebi, Şemseddin Ebû Abdillah
Muhammed b. Ahmed b. Osman (ö.784/1383), Târihu’l-İslâm, thk. Dr.Ömer Abdüsselam Tedmürî,
Dâru’l-Kitabi’l Arabî, Beyrut 1994, s. 372.
88
Lammens, j. , “Sakif ” İA Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, X, 97-98. Not: Sakif hakkında
uydurulan birtakım rivâyetler ve bunların değerlendirilmesi için bkz. İrfan Aycan, “Sakif Kabilesi ve
Tâif Şehrine İslâm Tarihi Açısından Bir Bakış”, AÜİFD, Ankara 1993, XXXIV, 213.
89
İbn İshak, Ebû Abdillah Muhammed b. İshak b. Yesâr b. Hıyâr el-Muttalibî el-Kureşî el-Medenî
(ö.151/768), Sîretü İbn İshak, thk. Muhammed Hamidullah, Hayra Hizmet Vakfı, Konya 1981, s.38.
90
İbn Hişam, es-Sîre, I, 49; et-Taberî, Ebû Cafer Muhammed b. Cerir (ö.310/922), Târîhu’l-Ümem
ve’l-Mülûk, thk. Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, Dâru Süveydân, Beyrut t.y., II, 132; İbnü’l- Esîr,
el-Kâmil, I, 443; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s. 372; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 148; Muhammed
Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İrfan Yayımcılık ve Ticaret, İstanbul 2001, I, 485;
Ahmet Lütfi Kazancı, “Ebû Riğal”, DİA, İstanbul 1994, X, 217.
91
İbn Hişam, es-Sîre, I, 49; Taberî, Târîh, II, 132; el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 303; es-Süheylî,
Abdurrahman (ö.581/1185), er-Ravdü’l-Ünüf fî Şerhi’s-Sîreti’n-Nebeviyyeti li İbni Hişam, thk.
Abdurrahman El-Vekîl, Dâru’l-Kütübü’l-Hadis, Kahire 1969, IV, 259; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 443;
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 485; Ahmet Lütfi Kazancı, “Ebû Riğal”, DİA, İstanbul 1994, X,
217.
92
el-Belâzurî, Ensâb, I, 26; el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 303; Zehebi, Târîhu’l-İslâm, s.372. Bir
rivâyete göre de onun mezarına iki altın ağaç dalının gömülmüş ve Resulullah Tâif seferine
çıkıldığında onun mezarının açılmasını ve bu hazinenin çıkarılmasını emretmiştir. Bkz. Ebu Davud, 3,
Hadis No: 3088; el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 303; İbn Kesir, el-Bidâye, IV, 346; Hamidullah, İslâm
Peygamberi, I, 485; Asım Köksal, İslâm Tarihi (Hz. Muhammed ve İslâmiyet) Işık Yayınları,
İzmir 2008, VII-VIII, 75-77.Eğânî’de geçen bir rivâyete göre Semud kavminden olan Ebu Riğal, Salih
(a.s)’ın vergi toplamak üzere görevlendirdiği bir kişidir. Haksızlık yaparak Kasiyy’in koyunlarına el
12
Buraya kadar elde ettiğimiz bilgilerden aşağıdaki sonuçlara ulaşmak
mümkündür:
a) Kasiyy, aslen İyad kabilesine mensuptur.
b) Kasiyy, İyad-Mudar mücadelesinden çok sonraları Vecc vâdisine gelmiş
ve Kays Aylan kabilesi reisi Âmir b. ez-Zarib el-Advânî'nin iki kızıyla evlenmiştir.
c) Kasiyy, Vecc vâdisi sâkinleri olan Kays Aylan kabileleri ile kaynaşarak
Hevâzin'e intisab etmiştir. Hevâzin kabilesinin reisi Mâlik b. Avf en-Nasrî ve Sakifli
Mes'ud b. Muattib es-Sakafî'nin şiirlerinde bu düşünceleri kuvvetlendiren unsurlar
mevcuttur. 93
Yurdundan çıkıp Vecc vâdisine yerleşen Kasiyy’in soyu zaman içerisinde
çoğalarak belli bir güce ulaştı ve babalarının lakabına nispetle Sakif kabilesi olarak
isimlendirildiler. Sakiflilerin Vecc’te güçlenmesiyle Sakifliler ve Advânîler arasında
siyasi ve sosyal hâkimiyet çekişmeleri başlamış oldu. Kasiyy (Sakif) kavmine isyan
etti, yakınlarına ve komşularına kötü davranmaya başladı. İki kabile arasındaki
hâkimiyet mücadelesini o dönemde daha güçlü olan Advânîler kazandılar ve
Sakifliler sonradan yerleştikleri bu güzel Vecc vâdisini terk etmek zorunda kaldılar.
94
Diğer taraftan Vecc vâdisinde Advânîlerin evlilik yoluyla akrabaları
konumunda olan Âmir b. Sasa’ b. Muaviye b. Bekr b. Hevâzin b. Mansur b. İkrime
b. Hafsa b. Kays b. Aylan kabilesi-Âmir b. Sasa’nın annesi, Amre bint Âmir b.
Zarib’tir- nüfusları çoğalınca şiddetli bir savaş sonucu şehri ele geçirip Advânîleri
şehirden çıkardılar. Bu şekilde Tâif’te konumlarını sağlamlaştıran Âmiroğulları, yaz
aylarını meyvelerinin bolluğu ve ikliminin yumuşaklığı dolayısıyla Tâif’te kışı da
koymak istediği için ileride Sakif lakabını alacak olan Kasiyy tarafından öldürülmüştür. Bkz. elİsbahânî, el-Eğânî, IV, 306; Köksal, İslâm Tarihi, VII-VIII, 76-77.İbn Kuteybe’nin rivâyetine göre
ise Ebu Riğal imanlı bir kişidir ve Kasiyy tarafından haksız yere öldürülmüştür. Bundan ötürüdür ki
Kasiyy, katı kalpli anlamında Kasiyy adı ile anılır olmuştur. Bkz.İbn Kuteybe, el-Meârif , s.91.
Görüldüğü gibi Ebu Riğal rivâyetleri birbiri ile tenakuz halindedir ve birbirini tutmamaktadır.
93
el-Bekrî, Mu’cem, I, 79; Aycan, “Sakif Kabilesi”, s.212.
el-Bekrî, Mu’cem, I, 77; Yâkut, Mu’cem, III, 498; Hasan İbrahim Hasan, Siyasi-Dini-KültürelSosyal İslâm Tarihi, I, 34; el-Bekrî, Câhiliye Arapları, çev. Levent Öztürk, İz Yayıncılık, İstanbul
1998, s.100.
94
13
otlarının güzelliği, meralarının bolluğu ve genişliği sebebiyle Necid’te geçirmeye
başladılar. 95
Ancak tarımla ilgili bilgi ve beceriden yoksun olan Beni Âmir, Sakifliler’den
geriye kalan bağ ve bahçeleri işlemekte iseler de eskisi kadar bol ve kaliteli ürün elde
edemiyorlardı. Bu nedenle daha çok çayır ve meralardan yararlanarak geçimlerinin
büyük bölümünü hayvancılıktan kazandılar. Vecc vâdisinin imkânlarını ve
kendilerine getirdiği faydanın bilincinde olan Sakif kabilesi de Vecc vâdisine tekrar
geri dönebilmenin çarelerini arıyordu. Sakifliler, Âmir b. Sasa’ oğullarına teklif
götürüp anlaşma yoluna gittiler. Buna göre Sakifliler, eğer Beni Âmir de uygun
bulursa, Vecc vâdisine yerleşip bağ ve bahçeleri işlemeyi buna karşılık da ürünün
yarısını onlarla paylaşmayı teklif ettiler. Beni Âmir, becerikli Sakif kabilesinin bu
anlaşma teklifini kabul edince Sakifliler özlem duydukları vâdiye geri döndüler ve
kendilerine verilen çalışma imkânını en güzel şekilde değerlendirmek için tüm
gayretleriyle çalışmaya başladılar. Sakifliler dere ağızlarını kapatıp kuyular kazdılar,
Âmiroğullarının verimli olarak kullanamadığı araziler Sakifliler tarafından bağ ve
bahçe ile dolduruldu. Âmiroğulları da rahatça hayvancılık yapabilmek için kışları
Necid’te geçiriyor, yazın tekrar geriye dönüp hasat zamanında anlaşma şartına uygun
olarak toplam ürünün yarısını alıyorlardı. Sakifoğulları geçen süre içerisinde Vecc
vâdisinin tamamına yakınını tarım alanı olarak kullanmaya başladılar. Her iki taraf
anlaşma şartlarına bağlı kaldığı için Âmiroğulları ve Sakifliler arasındaki bu anlaşma
uzun süre sorunsuz bir şekilde işlerliğini korudu. 96
Tâif İsminin Nereden Geldiğine Dair Rivayetler
Sakif isminin nereden geldiğine dair bilgi verdikten sonra Vecc vâdisinin Tâif
olarak şöhret bulması ile ilgili rivayetlere geçebiliriz. Bu konudaki rivayetleri üç ana
başlıkta toplayabiliriz.
95
el-Bekrî, Mu’cem, I, 77; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 684; el-Bekrî, Câhiliye Arapları, çev. Levent
Öztürk, İz Yayıncılık, İstanbul 1998, s.100-101.
96
el-Bekrî, Mu’cem, I, 77; Yâkut, Mu’cem, III, 498-499; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 684-685; Nâdiye
Hüsnî Sakr, et-Tâifu fî’l-Asri’l-Câhiliyyeti ve Sadri’l-İslâm, s.24-25.
14
a)
Vecc vâdisinin giderek zenginleşmesi civar bedevi kabilelerinin
iştahını kabartmıştı. Bunun sonucunda Vecc vâdisine baskınlar ve saldırılar olmaya
başladı. Vecc sâkinleri de güvenliklerini sağlama derdine düştüler. Bu sırada
Hadramevt bölgesindeki Sadîf mevkîinden amcaoğlunu öldürerek kan davasından
kaçmak için gelen Demûn b. Abdülmelik isimli ilim sahibi ve tüccar bir kimse Vecc
vâdisine sığındı. Demûn, Vecc vâdisinin ileri gelenlerinden biri olan Mes’ûd b.
Muattib’e kendisini himaye etmeleri karşılığında şehri koruyacak bir sur yapmayı
teklif etti. Teklifi kabul edilince de kaçarken yanına aldığı servetini sur yaptırmak
üzere harcadı. Böylece Vecc halkı saldırgan bedevî Arap kabilelerine karşı
kendilerini koruyacak surlara ve kaleye kavuşmuş oldu. Demûn ise, yaptığı bu
hizmet karşılığında Mes’ûd b. Muattib tarafından ödüllendirilerek Sakifoğulları’na
mensup bir kızla evlendirildi. Daha sonraları bu surlar nedeniyle Vecc vâdisi
“çepeçevre saran, dolanan” anlamında “Tâif” diye anılır oldu. 97
b)
İbn Abbas'a göre bu yerleşim birimine Tâif isminin verilmesi şu
şekilde olmuştur: Hz. İbrahim zürriyetini Mekke'ye yerleştirdiği zaman Allah'a dua
ederek ehlini rızıklandırmasını istemiş, Allah da bu duanın karşılığında ağaçlık, sulak
bir arazi parçası yaratmış ve bu arazi parçası Kâbe’yi tavaf etmiştir. Allah da onu
Tâif 'e mekân kılmıştır. Beytullah’ı tavafı sebebiyle bu mekâna Tâif ismi
verilmiştir. 98
c)
Bir ağacın yerinden sökülerek Beytullah’ın etrafında tavaf ettirilmesi
nedeniyle şehir “Tâif” adını almıştır. Zikredilen ağaç Cebrail tarafından Filistin’de
bulunan asıl mekânından alınarak Kâbe’ye getirilmiş ve Kâbe’yi tavaf ettirilmiştir.
Daha sonra son ve daimi durağı olan Tâif’in bulunduğu bölgeye getirilerek buraya
dikilmiş ve şehir ismini bu hâdiseden almıştır. 99
Bunların dışında Hamidullah’ın zikrettiği bir rivayet daha vardır. Buna göre
Sakif kabilesinden biri, İran imparatorunu ziyaret etmiş ve bu ziyaretten çok
memnun kalan İran hükümdarı, Sakiflilerin isteklerini yerine getireceğini vaat etmiş
ve Vecc vâdisine bir mühendis göndermiştir. Mühendis, çevre kabilelerin
97
el-Bekrî, Mu’cem, I, 67; Yâkut, Mu’cem, III, 495; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 144-145.
Yâkut, Mu’cem, III, 496.
99
Yâkut, Mu’cem, III, 496; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 143.
98
15
baskınlarından bunalan Sakif kabilesi için Vecc vâdisini inceleyerek vâdinin uygun
bulduğu kısımlarına surlar ve kale inşa etmiştir. Böylece şehir de “duvar” veya “şehir
suru” anlamında “ Tâif” diye isimlendirilmiştir. 100 Ancak Hamidullah’ın elEğâni’den naklettiği bu rivayeti araştırdığımızda Arap Yarımadası’ndan İran’ın
idaresinde bulunan Irak’a yapılan ticari bir sefer esnasında Gaylân b. Seleme’nin
Kisrâ’nın huzuruna çıkarak, aralarında Ebû Süfyan’ın da bulunduğu tüccar
kafilesinin sözcülüğünü yaptığı ve Kisrâ’dan elde ettiği imtiyaz sayesinde İran’dan
gönderilen bir mimarın Tâif’teki ilk “utum”u yaptığı ortaya çıkmıştır.
101
Görüldüğü
gibi atıf yapılan kaynakta kale veya sur değil utum geçmektedir. Eğâni’de de
açıklandığı üzere “utum”, kare şeklinde yapılan ve savunma amaçlı kullanılan
yapılardır. Kale kadar büyük olmayan bu yapıların büyük tehlike anında sığınak
olarak kullanılabilecek konak tarzı binalar olduğu anlaşılmaktadır.
Yukarıda verdiğimiz üç rivayet içerisinde Tâif şehrinin tabii şartlarıyla
uyuşmakta olan ilk rivayetin gerçeğe en uygun olduğu görülmektedir. Buna göre
önce Vecc vâdisine yerleşen Sakîf, nüfus bakımından çoğalıp, ekonomik bakımdan
da geliştikçe buna paralel olarak kendisine dost edinip düşman kazanmış, buna bağlı
olarak da kendine bir savunma yöntemi oluşturmuştur. 102 Son iki rivayet hakkında
ise, bunların muhtemelen Tâif şehrini dini bir mekân olarak göstererek bu bölgeye
kudsiyet atfetme gayesiyle Sakifliler tarafından uydurulduğu söylenir. Zira öteden
beri Sakiflilerce Mekke ve Kâbe’nin alternatifi olarak düşünülen Tâif ve Lât putunun
daha çok rağbet görmesi ve ilginin buraya çekilmesi amaçlanmıştır. 103
Bu şekilde Tâif olarak anılan Vecc vâdisinde Sakifliler, nüfuslarının artması
ve yerlerinin muhkemliği sayesinde kendilerini güçlü hissedip Âmiroğulları’ndan
yüz çevirmeye, anlaşmalarına eskisi gibi riâyet etmemeye başladılar. Âmiroğulları ve
Sakifliler arasındaki anlaşmazlık büyüyünce iki kabile birbirleriyle savaştı.
Âmiroğulları tüm güçlerini ortaya koymalarına rağmen sağlam kale surlarını aşıp
100
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 483.
el-İsbahânî, el-Eğânî, XIII, 207; İbn Hacer, Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Alî b. Muhammed elAskalânî (ö.852/1449), el-İsâbe fî Temyizi’s-Sahâbe, nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî, Dâru Nehdati
Mısır, Kahire 1971, V, 333.
102
Aycan, “Sakif Kabilesi”, s.215.
103
Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 144; Nâdiye Hüsnî Sakr, et-Tâifu fî’l-Asri’l-Câhiliyyeti ve Sadri’lİslâm, s.22.
101
16
Sakiflileri mağlup edemediler. 104 Artık Tâif’te hâkimiyetini kuran Sakifliler’in ise
şımarıklığı artmıştı. Her fırsatta soylarının üstünlük ve meziyetleriyle övünür oldular.
Bu durum onların yazdıkları şiirlere de yansıdı. 105
Sosyal, Kültürel, Ekonomik ve Dini Açıdan Tâif
Arap Yarımadası’ndaki en gözde şehir, şüphesiz ticâri ve dîni açıdan cazibe
merkezi olan Mekke idi. Mekke’den sonraki en önemli şehir ise, Mekke’nin 120 km.
güneydoğusunda bulunan Tâif’ti. Mekke ve Tâif halkı ticaret alanında Arap
yarımadasının diğer bölgeleri üzerinde büyük bir üstünlüğe sahipti. Kur’an-ı
Kerim’de de “Karyeteyn” olarak geçen 106 bu iki şehir, “Karyetan” veya “Mekketan”
ortak adları ile anılıyordu. 107 Gazvân dağlarında bulunan Tâif, deniz seviyesinden
1650 m. yüksekliğe sahip bir yayla özelliğindeki eski bir yerleşim yeriydi ve yüksek
yerlerinde kışın suların donduğu bile görülebilirdi . 108
Vecc bölgesinde birçok vâdi ve akarsu mevcuttu. Tâif halkı Sakif, Hamir ve
Kureyş kavminin çevresindeki Gazvân dağının sırt bölgelerini Huzeyl kabilesiyle
paylaşarak yaşarlardı. Tâif, aralarını bir vâdinin ayırdığı iki bölgeden meydana
geliyordu. Burada yaşamını devam ettirenler hayvancılıkla uğraştıklarından, vâdiden
deri tabaklanması işleminin atık sularının oluşturduğu yapışkan ve ağır kokulu bir
dere geçmekteydi. 109
Genel olarak verimsiz araziler ve çöl ile kaplı olan Arabistan’da Tâif, verimli
topraklarından ve bol miktarda akarsu varlığından dolayı Arap Yarımadası’nda
tarıma en uygun yerdi. Sakifliler, ellerindeki imkânları doğru bir şekilde kullanmayı
104
Yakût, Mu’cem, III, 499; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 685; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 147; el-Bekrî,
Câhiliye Arapları, çev. Levent Öztürk, s.102.
105
Şiirler için bkz. el-Bekrî, Câhiliye Arapları, çev. Levent Öztürk, s.102-103.
106
“Onlar,’Bu Kur’an, iki kentten büyük bir adama indirilseydi ya?’ dediler.” (Zuhruf 43/31)
107
Çağatay, İslâm Öncesi, s.153; Nâdiye Hüsnî Sakr, et-Tâifu fî’l-Asri’l-Câhiliyyeti ve Sadri’lİslâm, s.30.
108
Yakût, Mu’cem, III, 496; Çağatay, İslâm Öncesi, s.154; Nâdiye Hüsnî Sakr, et-Tâifu fî’l-Asri’lCâhiliyyeti ve Sadri’l-İslâm, s.19; M. J. De Goeje, “Arabistan”, İA, I, 474; H. Lammens, “Tâif”, İA,
XI, 672.
109
Yakût, Mu’cem, III, 496; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 153.
17
bilmişlerdir. Sakif kabilesi, deri işlemeciliği, kuru üzüm, zeytinyağı, bal ve şarap
üretimi bakımından büyük üne sahipti. Kuru ve yaş üzümün tüm çeşitleri Tâif’te elde
edilmekte ve Sakiflilerin bağcılığı ve özellikle de şarapları darb-ı mesel haline
gelmişti. Kureyş kabilesine mensup pek çok kimsenin Tâif'te gayr-ı menkulleri ve
bağları vardı. Hz. Muhammed’in amcası Abbas b. Abdulmuttalib de bunlardan
biriydi. Kâbe ile ilgili görevlerden Rifade ile sorumlu olan Abbas, cahiliye
döneminde Kâbe’yi ziyarete gelen hacılara Tâif’teki bağlarından getirdiği özel bir
cins kuru üzümü, zemzem suyu ile şerbet yaptırarak dağıtırdı. Tâif'in çekirdeği çok
küçük, yumuşak ve ağızda hissedilmeyen cinsten güzel bir üzümü de meşhurdu. Bu
üzümler Kureyş tüccarları vasıtasıyla Suriye, Mezopotamya hatta Horasan’a kadar
pazarlanıyordu. Bu ürünlerin yanında zeytinyağı ve bal da Tâif'in meşhur
ürünlerindendi. Kureyşli Ebu Süfyân b. Harb, bu zeytinyağlarının başlıca
pazarlamacısıydı. Hz. Ali’nin Küfe’de halifeliği zamanında Tâif’ten bal getirttiği
bilinir. Tatlımsı bir tutkal veya reçine gibi olan mağfur da Tâif’te çok bulunurdu.
110
Yâkut’un verdiği bilgiye göre bölge akarsu ve verimli topraklarından dolayı muz,
üzüm, nar ve diğer birçok meyvenin yetişmesine elverişliydi. 111
Araplarda derinin tabaklanması (dibâgât) çok eski zamanlardan beri
bilinmekteydi. Tâif dericiliğin gelişmiş olduğu şehirlerden biriydi. Sakif kabilesi,
işledikleri sahtiyan, kösele ve derileri ya kendileri götürüp satıyorlar ya da
yarımadanın dört bir yanından bunları satın almak için ticaret kervanları geliyordu.
Dibâgât sanatında üstünlüğü ellerinde bulunduran Sakifliler, bu işin sırrını kimseye
öğretmiyorlardı. Derilerden ayakkabı, at eyerleri, çadırlar, su kovaları ve tulumları,
yağ tulumları, hurçlar yapılıyordu. Kâğıdın bulunma güçlüğü ve çok pahalı
oluşundan dolayı yazılar da ince deri tabakalarına yazılıyordu. Deri işlemeciliği için
gereken bol su Tâif’te fazlasıyla mevcuttu. Zira Tâif yağmur mevsimlerinde bol
yağış alıyor, bunları içinde depo eden Tâif dağlarından pınarlar akıyordu. 112 Ancak
Tâiflilerin evleri muhtemel bir sele karşı sık ormanın korumasındaydı. 113 Harp
110
Belâzurî, Fütûhu’l-Buldân, çev. Mustafa Fayda, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002,
s.80; Çağatay, İslâm Öncesi, s.154; Mustafa Sabri Küçükaşçı, “Sakif”, DİA, İstanbul 2009, XXXVI,
10.
111
Yâkut, Mu’cem, III, 495-496.
112
Çağatay, İslâm Öncesi, s.152.
113
Yakût, Mu’cem, III, 496.
18
aletlerinin yapımında da kullanılan derinin tabaklanması işi Tâif’te çok yaygın olup
debbağhanelerin çevresinde hava ağır kokudan teneffüs edilemez hale gelmişti. 114
Tâifliler, Sasaniler ve Bizans’ın yanında Yemen’den Mısır’a kadar geniş bir
coğrafyada ticari ilişkiler kurmuşlardı ve Mekkelilerin ticari faaliyetlerine, kervan
ticaretine katılarak ve sermaye katarak ortak oluyorlardı. Tâifliler faizle meşgul
idiler, tefecilik yapıyorlardı. 115 Tâifliler zirâî mahsullerini Mekke’ye satar, buna
mukâbil Mekkeliler de yaz aylarında Tâif’in sahip olduğu mûtedil iklimi için bu
şehre gelir, konaklarlardı. Bu şartlar altında önemli sayıda Mekke’linin Tâif’te
arazisi veya mülkü bulunurdu. Buna mukabil, Tâiflilerden bir kısmı da ticari
maksatlarla Mekke’de ikamet ederdi. Tâif’teki refah ve bol vakit, kültürel hayatın
gelişmesine zemin hazırlamış, bu nedenle şehir halkının tefekkür ve düşünce
seviyesinin yükselmesi sağlanmıştır. 116 Tâif’te ünlü hekimlerin yetiştiğini, Tâif’in
hekimlerine tedavi olmak isteyen kimselerin sıkça Tâif’e geldiğini biliyoruz. Bilgi ve
şöhreti ile Hâris b. Kelede, 117 bu hekimlerin başında geliyordu.
Tâif’te halk unsuru Mâlikoğulları ve yabancı olup müttefik durumundaki
kişiler yani Ahlâf olmak üzere iki ana unsurdan oluşuyordu. Sakiflilerin
Âmiroğullarına karşı koymasında Ahlâf’ın büyük etkisi olmuştu. Bu sebeple Ahlâf,
Mâlikoğullarına karşı bir itibar kazanmış oldu ve buradaki ikametlerini bu itibar ve
üstünlük üzerine devam ettirdiler. Ancak tarih içinde Ahlâf ile Mâlik arasında sürekli
bir mücadele ve savaş ortamı da varlığını devam ettirmişti. 118 Mâlik’e nispetle daha
az asil bir boy olan Ahlâf, Lât putu mâbedinin bakımını üstlenmeyi başarmış ve dini
üstünlüğü ele geçirmişti. Ahlâf, rakipleri olan Beni Mâlik'e nazaran servet ve arazi
114
H. Lammens, “Tâif”, İA, XI, 672.
Belâzurî, Fütûh, s.80; Çağatay, İslâm Öncesi, s.154; Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 484.
116
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 483; Nâdiye Hüsnî Sakr, et-Tâifu fî’l-Asri’l-Câhiliyyeti ve
Sadri’l-İslâm, s.19; H. Lammens, “Tâif”, İA, XI, 672.
117
el-Hâris b. Kelede b. Amr b. İlac b. Ebu Seleme es-Sekafi (ö.13/634), Klasik kaynaklarda yer alan
bilgilere göre Sakif’e mensup olan Haris, İran’ın Huzistan bölgesindeki Cündişapur tıp okulunda
eğitim gördü, b urada hekimlik yaptığı dönemde önde gelen devlet adamlarını tedavi ederek ün
kazandı. Bkz. İbn Cülcül, et-Tabakâtü’l-Etibba, s.54. Özellikle kalp hastalıkları konusunda uzman
bir hekim olan Haris’in ismi sahabe biyografilerinde geçmesine rağmen İslâm’ı kabul ettiğine dair
kesin bir bilgi yoktur. Veda haccı sırasında kalbinden rahatsızlanan Sa’d b. Ebu Vakkas için
Resulullah’ın Haris b. Kelede’yi çağırtarak onu tedavi ettirdiği kaynaklarda geçmektedir. Bkz. İbnü’lEsir, Ebü’l-Hasen İzzüddîn Ali b. Muhammed b. Muhammed eş-Şeybâni el-Cezerî (ö.630/1233),
Üsdü’l-Ğâbe Fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, Riyad t.y., I, 345; İbn Hacer, elİsâbe, I, 594; Abdullah Köşe, “Haris b. Kelede”, DİA, İstanbul 1997, XVI, 198.
118
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I, 685-687.
115
19
bakımından da daha aşağı bir derecede bulunmakla beraber, bu noksanlarını daha
mâhirane bir siyaset ve daha disiplinli bir askerî teşkilatla telafi etmesini bilmişlerdi.
Tâif’in en iyi şairleri ve en meşhur reisleri Ahlâf’tandır. 119 İbn Kuteybe de Haccac,
Ümeyye b. Ebi’s-Salt, Haris b. Kelede gibi kişilerin hep Ahlâf’tan olduğunu
belirtir. 120 Tâif’te bu iki ana unsurun yanında birçok Mekkeli’nin ve Yahudilerin,
ayrıca çok sayıda kabileden çıkmış “mevla” statüsündeki insanların da yaşadığı
bilinmektedir. 121
Tâif’te siyasî olarak etkin olan birçok ünlü sîma da yaşamıştır. Bunlardan
birisi de Gaylan b. Seleme’dir. 122 Sakif kabilesinin reislerinden olan Gaylan, şiirleri,
bilge kişiliği ve hikmetli sözleriyle, ayrıca kabilesi içinde işlerini günlük programlar
dâhilinde yürütmesiyle tanınmıştır. Gaylan b. Seleme, haftanın belirli bir gününde
kendisine kabilesi tarafından çözüme kavuşturulmak üzere getirilen davalara bakar,
bir başka gün, sadece şiirle meşgul olur, diğer bir gün de ziyaretçileri ile
ilgilenirdi. 123
Câhiliye döneminde Benî Âmir b. Sa’saa kabilesi ile Sakif kabilesi arasında
Tâif’te çıkan bir savaşta Sakif kabilesi kumandanları olan Gaylan b. Seleme
sayesinde galip gelmiştir. 124 Yine bu dönemde Arap Yarımadası’ndan İran’ın
idaresinde bulunan Irak’a yapılan ticari bir sefer esnasında Gaylan b. Seleme
Kisrâ’nın huzuruna çıkarak, aralarında Ebû Süfyan’ın da bulunduğu tüccar
kafilesinin sözcülüğünü yapmıştır. Gaylan; bu görüşme esnasında hikmetli sözleriyle
ve diplomatik tavırlarıyla Kisrâ’yı etkilemiş, böylece izinsiz ticaret yapmak gibi
büyük bir suç işlemiş olmalarına rağmen cezalandırılmaktan kurtulmuşlardır. Gaylan
b. Seleme Kisrâ’dan öyle bir imtiyaz elde etmiştir ki bu sayede bir ricasıyla Tâif’e
119
Lammens, “Tâif”, İA, XI, 672.
İbn Kuteybe, el-Meârif, s.91.
121
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 484.
122
Gaylân b. Seleme b. Muattîb es-Sekafî (ö.23/644 ) İki büyük şehirden adamdan birinin Tâif’li
Gaylân b. Seleme olduğu da söylenir. Bkz. el-İsbahânî, el-Eğânî, XIII, 200; İbn Hacer, el-İsâbe, V,
330. Gaylan Tâif’in fethinden sonra İslâm’ı kabul etmiş ve Hz. Ömer’in hilafetinin sonlarında vefat
etmiştir. Bkz. el-İsbahânî, el-Eğânî, XIII, 200; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, IV, 172-173; İbn Hacer, elİsâbe, V, 330.
123
İbn Habib, el-Muhabber, s.135; Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 484; Mehmet Ali Sönmez,
“Gaylân b.Seleme”, DİA, İstanbul 1996, XIII, 415.
69
İbn Habib, el-Muhabber, s.135; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 335-336; Hamidullah, İslâm Peygamberi,
I, 484; Mehmet Ali Sönmez, “Gaylân b.Seleme”, DİA, İstanbul 1996, XIII, 415.
120
20
Kisrâ’nın emriyle İran’dan bir mimar gönderilmiş ve Tâif’teki ilk “utum”u bu mimar
yapmıştır. 125
Tâif şehrinde de Araplar, aynen Mekke’de olduğu gibi şirk içerisinde bir
yaşam sürüyorlardı. Yüce Allah’ın yaratıcılığını kabul etmekle beraber O’nun dünya
düzeniyle ve yaratılmışlarla ilgilenmediğini, evreni yaratıp çekildiğini kabul
ediyorlardı. Kullarından çok uzak olarak düşündükleri yaratıcıya yakınlaşmak için
ise birtakım putları kendileri ile Allah arasında aracı yapıyorlardı. Nitekim Arapların
bu durumu Kur’an-ı Kerim’de de ifade edilmiştir. 126 Tâifliler’in tapındıkları ve saygı
gösterdiği put ise el-Lât idi. Lât putu bulunduğu çevreye göre farklı şekiller
almaktaydı. Tâif’te kare şeklinde beyaz bir taş şeklinde tasvir edilmişti. Lât en ilkel
şekliyle Hicaz’da tasvir edilmiş, sadece altında hediyelerin muhafaza edildiği bir
çukur bulunan dört köşe nakışlı beyaz bir kaya parçası ile simgelenmişti. “Lât”
kelimesinin kökü hakkında pek çok görüş vardır. Bunlardan biri de şudur ki “Lât”
“kırıp ezmek, karıştırmak, yoğurmak” anlamındaki lett kökünden türemiştir. Araplar
özellikle arpa veya buğday ununu su veya yağla karıştırmaya lettü’s-sevik bunu
yapana da “lat” diyorlardı. Rivayetlere göre bu şekilde hazırladığı yemeği Tâif’teki
bir kayanın yanında ziyaretçilere ikram etmeyi adet haline getirmiş bir kişi Lât diye
adlandırılmış, ölünce de kabri ziyaret yeri haline gelmiş ve kendisine tapınılmaya
başlanmıştır. Bu kişinin Sakifli biri olduğu ve Amr b. Luhayy tarafından
putlaştırıldığı veya Amr b. Luhayy’ın kendisi olduğu rivayet edilir. 127
Sakifliler Kureyşliler ile arasındaki rekabet ve düşmanlık sebebiyle Tâif’teki
beyaz taşı, Mekke’deki siyah taşın (Hacerü’l-Esved) karşılığı olarak kabul etmişler
ve üzerinde örtü bulunan Beytürrabbe adlı bir binada koruyup tapmışlardır. Bundan
dolayıdır ki Tâif bir tür hac mekânı haline getirilmiştir. 128 Kabileler arası görüşmeler
sonucunda
Kureyşliler
Tâifliler’e
karşı
olmalarına
rağmen,
Lât
kültünü
125
el-İsbahânî, el-Eğânî, XIII, 207; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 333.
Zümer 39/3.
127
İbnü’l- Kelbi, Putlar Kitabı, Beyza (Düşüngen) Bilgin, s. 46, 98; Yakût, Mu’cem, IV, 336-337;
İbn Manzur, Lîsânü'l-Arab, II, 388; Tevfik Fehd, “Lât”, DİA, Ankara 2003, XXVII, 107.
128
İbn Habib, el-Muhabber, s. 315; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 145; Mustafa Sabri Küçükaşçı,
“Sakif”, DİA, İstanbul 2009, XXXVI, 10. Tâiflilerin rakipleri Mekke’ye ve özelde Kâbe’ye olan
düşmanlıkları ve kendi putları olan Lât’a zarar gelebilme endişesi onları Kâbe’yi yıkmayı hedefleyen
Yemen valisi Ebrehe için kılavuzluk yapmaya sevk etmişti. Bu konuyu daha önce zikrettiğimizden
üzerinde durmuyoruz.
126
21
benimsemişlerdir. “Uzzateyn” (iki Uzza) diye isimlendirilen Lât ve Menât putları
eskiliğine rağmen en önemli put kabul edilen Uzza’nın kızları olarak görürlerdi. Lât
putuna hediyeler sunulur, kurbanlar kesilirdi, tavaf edilirdi. 129 İbn Hişam, Sakif
kabilesinden Muattiboğulları’nın Lât putunun koruma ve gözetimini yaptığını rivayet
etmektedir.
130
Kitâbu’l-Esnâm’da ise bekçilerinin Attab b. Mâlikoğulları olduğu
geçmektedir. 131
Savaşçı millet olan Araplarda erkek çocuklarına çok değer verilir, kız
çocuğuna sahip olmak ise aşağılık bir durum olarak algılanırdı. Tâiflilerin çoğunluğu
oluşturduğu Lât putuna tapanlar, bu puta Rabbe derler ve “Allah’ın kızı” olarak
kabul ederlerdi. Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah bu inanışa sahip olanları şöyle
ifadelendirmektedir:
“Ey inkârcılar! Şimdi Lât, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat'ın ne
olduğunu söyler misiniz? Demek erkekler sizin, dişiler Allah'ın mı? Öyleyse bu
haksız bir paylaşma. Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey
değildir. Allah onları destekleyen bir delil indirmemiştir. Onlar sadece sanıya ve
canlarının istediğine uymaktadırlar. Oysa onlara Rablerinden and olsun ki doğruluk
rehberi gelmiştir.” 132
Tâif’te müşriklerin dışında Ehli Kitap’tan Yahudilerin olduğu bilgisi vardır.
Belâzurî, Tâif çevresinde Yemen ve Yesrib’ten sürülmüş Yahudilerin bulunduğunu
belirtir. 133 Hamidullah, Tâif’te yaşayan Yahudilerin bölgenin iktisadi hayatı üzerinde
önemli etkilerinin olduğunu ifade eder. Nitekim Tâiflilerle yapılan anlaşma metninin
bazı maddelerinden de bu kanıya varmak mümkündür. 134
Tâif halkının hepsi putperest değildi, Mekke’de olduğu gibi Tâif’te de toplum
içinde olup bitenlerden rahatsızlık duyan Hanif diyebileceğimiz kişiler mevcuttu.
Muhtemelen ehli kitabın etkisinde olan bu kişiler, insanlara yaşanan sosyal ve dîni
129
Tevfik Fehd, “Lât”, DİA, İstanbul 2003, XXVII, 107-108.
İbn Hişam, es-Sîre, I, 87.
131
İbnü’l- Kelbi, Putlar Kitabı, çev., Beyza (Düşüngen) Bilgin, s. 46.
132
Necm 53/19-23.
133
el-Belâzurî, Fütûh, s.80; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 147. Not: el-Belâzurî Ensâb’ta Tâifli şair
Ümeyye b. Ebi’s-Salt için “Kane Yahudiyyen” demektedir. Bkz. el-Belâzurî, Ensâb, II, 1267.
134
Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 612.
130
22
karanlığın ancak bir peygamberle son bulacağını anlatıyorlar ve onu beklediklerini
söylüyorlardı. Gelecek peygamber beklentisinde olanlardan en önde gelen kişi
Tâif’ten İyad kabilesine mensup olan Kuss b. Sâide 135 idi.
Cahiliye devrinin meşhur şairlerinden biri olan Ümeyye b. Ebi’s-Salt, Araplar
arasında Tâif’in en güçlü şairi olarak kabul edilirdi. Tâif’te yaşayan meşhur
kimselerden olan İbn Ebi’s-Salt, Tâif’te yaygın olan putperestlik inancına karşı akıl
yürütüp cansız varlıklara tapmanın anlamsızlığını idrak eden ve bu batıl inanışa karşı
mücadele edenler arasında idi. Aynı zamanda Tâif halkının reisi konumunda olan
Ümeyye, cahiliye devrinde mukaddes kitapları okumuş, putperestliği terk ederek Hz.
İbrahim’in Hanif dinine girmişti. “Bismikallahümme” tabirini ilk defa bu şair
kullanmıştı. 136 Daha sonraları Araplar arasında yaygınlık kazanan bu ibare,
kitapların, anlaşmaların baş tarafına yazılmaya başlanmıştı. 137
Şiirlerinde peygamberin gerekliliğinden bahseden Ümeyye ibn Ebi’s-Salt,
okuduğu Tevrat, İncil’den gelecek peygamberin vasıflarını öğrenmiş ve bu
peygamberin Araplar arasından çıkacağına inanmıştır. Gelecek peygamberin kendisi
olacağını uman Ümeyye, haset ve kıskançlığının esiri olmuş ve Hz. Muhammed’in
135
Kuss b. Sâide b. Amr el-İyâdî (ö.600), Kaynaklarda hayatı hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır.
İyi bir hatip ve şair olduğu bilinen Kuss’un risaletten önce Ukâz panayırında Arapların eşrafından olan
kişilerin de hazır bulunduğu bir toplulukta yapmış olduğu konuşma çok meşhurdur. Bu hutbesinde
Allah’ın bir olduğunu, eşi ve benzerinin olmadığını, yalnız Allah’ın baki olacağını söyledikten sonra,
bir peygamberin geleceğini ve ona uyanların kurtulacağını söylemiştir. Kuss b. Sâide’yi dikkatle
dinleyen topluluk içerisinde henüz kendisine risalet görevi verilmemiş olan Muhammed b. Abdullah
da bulunuyordu. Bir ara Hristiyanlığı kabul ettiği öne sürülen Kuss’un risaletten önce vefat ettiği
bildirilmektedir. Bkz. İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 315; İbn Habib, el-Muhabber, s.171-172; İbn Kesir,
el-Bidâye, II, 214-218; Cevâd Ali, el-Mufassal, VI, 463-468; Kuzgun, Şaban, İslâm Kaynaklarına
Göre Hz. İbrahim ve Haniflik, s.193; Şemseddin Günaltay (ö.1961), İslâm Öncesi Araplar Ve
Dinleri, Sadeleştirenler: M. Mahfuz Söylemez, Mustafa Hizmetli, Ankara Okulu Yayınları, Ankara
1997, s.19-21; Çağatay, İslâm Öncesi, s.164-166; Mehmet Ali Kapar, “Kuss b. Sâide”, DİA, Ankara
2002, XXVI, 460.
136
el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 123; İbn Hacer, el-İsâbe, I, 250; Çağatay, İslâm Öncesi, s.166-167.
137
Bismikellâhümme ibaresi daha sonraki zamanlarda önemli yazışmalarda, mektuplarda ve
anlaşmaların baş tarafında görmek mümkündür. Mekke’de Müşriklerin Müslümanlara uyguladıkları
boykot hadisesinde, yazılarak asılan duyurunun baş kısmında da bu ifade vardır. Ayrıca
Müslümanlar’ın Mekke’li Müşriklerle imzaladıkları Hudeybiye musalahasında besmele üzerinde
anlaşamayan taraflar; yine bu ifade üzerinde fikir birliğine varmışlardır. Bkz. İbn Hişam, es-Sîre, III,
332.
23
peygamberliğini kabul edenler arasında olmamış, iman etmemiştir. 138 Bazı
müfessirlere göre A’raf suresinin 175. ayeti Ümeyye hakkında nazil olmuştur. 139
Hz. Muhammed zaman zaman Ümeyye b. Ebi’s-Salt’ın şiirlerini dinlemek
istemiş, dinledikten sonra ise, şiirlerden aldığı manevi lezzet ile “ Ümeyye b. Ebi’sSalt neredeyse îmân edecekti…” bir başka zaman da “ (Ümeyye’nin) şiiri iman etti,
kalbi ise küfürde kaldı.” diyerek O’nun iman etmemesinden duyduğu teessürü ifade
etmiştir. 140
Tâif ve Mekke Arasındaki Münasebetler
a)
Ticari Münasebetler
Tarihe baktığımızda Mekke ile Tâif arasındaki ilişkinin ticaretle kurulduğunu
görebiliriz. Çünkü Tâif'in Mekke'ye mesafe olarak yakınlığı ve ziraata elverişli
arazisinden ele ettiği mahsulü civar yerleşim merkezlerine satacak durumda
bulunması, iki merkez arasındaki ilişkiyi artırıyor, Sakif kabilesi ile Kureyş kabilesi
138
İbn Hacer, el-İsâbe, I, 250; Âlûsî, Bulûğu’l-Ereb, III, 121; Şaban Kuzgun, İslâm Kaynaklarına
Göre Hz. İbrahim ve Haniflik, Se-Da Yayınları, Ankara 1985, s.192; Çağatay, İslâm Öncesi, s.167.
139
el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 122; İbn Kesir, el-Bidâye, II, 205; İbn Kesir, Tefsir, II, 264,265; İbn
Hacer, el-İsâbe, I, 250; Elmalılı M.Hamdi Yazır (ö.1942), Hak Dini Kur’an Dili, sadeleştiren: İsmail
Karaçam vd, Azim Dağıtım, İstanbul t.y, IV, 176. ayette sözü edilen kişinin Musa (a.s) zamanında
dünyalık çıkar için dinini terk eden İsrailoğulları âlimlerinden Bel’am b. Ebr adında birisi veya geçmiş
şeriatlere dair pek çok bilgiye sahip olduğu halde gururundan Hz. Muhammed’e iman etmeyen
Ümeyye b. Ebi’s-Salt olduğu da geçer. Bize göre ayette bir şahsın tarifinden çok toplumda dini olarak
belli bir mevkide olan ancak ilmini pratikte göstermeyen ve gurur, çıkar vs. sebeplerle Allah’ın dinine
karşı duran bir şahsın karakteri ortaya konmaktadır. Bu karakterin o dönemdeki temsilcisi Ümeyye
idi, günümüzde ise daha başkaları olmaktadır.
140
Müslim, Şiir, 41, 4/1768; el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 129-130; İbn Kesir, el-Bidâye, II, 212; İbn
Hacer, el-İsâbe, I, 249,251; İbn Kesir, el-Bidâye, II, 212.
24
arasında ekonomik bazı ortaklıkları sağlıyordu. 141 Tâiflilerin, Mekkelilerin ticaret
kervanlarına ya bizzat katıldıklarını ya da sermaye katarak ortak olduklarını daha
önce ifade etmiştik. Tâifliler ile Mekkeliler arasında ticari münasebetler sıkı idi.
Tâif’te
yetiştirilen
üzümlerin
Kureyş
tüccarları
vasıtasıyla
çeşitli
yerlere
pazarlamasının yapıldığını, Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın, cahiliye döneminde
Kâbe’yi ziyarete gelen hacılara Tâif’teki bağlarından getirdiği üzümleri, zemzem
suyu ile şerbet yaptırarak dağıttığını, Ebu Süfyân’ın Tâif’te üretilen zeytinyağlarının
pazarlamacılığını yaptığını daha önce ifade etmiştik. Mekkeliler için Tâif ticari
ortaklık yanında bir sayfiye yeri idi. Mekke eşrafının çoğunun Tâif’te arazisi veya
mülkü vardı. Buna karşılık bazı Tâifliler de ticari maksatlarla Mekke’de ikamet
ederdi. 142
Kureyş kabilesi yazın Suriye’ye kışın da Yemen’e olmak üzere iki büyük
ticaret
seferi
edilmektedir.
düzenlerlerdi.
143
Nitekim
Kur’an-ı
Kerim’de
de
buna
işaret
Bu büyük kervanlar Mekke’li tüccarlar ve sermayedarların
oluşturduğu bir komisyon tarafından idare ediliyordu. Kış ve yaz ticaret yolu
Yemen’deki San’a şehrinden başlar, kuzeye doğru yol alarak Tâif üzerinden
Mekke’ye, oradan da Yesrib, Hayber, Hicr, Tebük, Maan, Teyma, Mute ve Busra
üzerinden Şam’a ulaşırdı. Bunun dışında kuzeye doğru Kızıldeniz sahilini takip
ederek Akabe Körfezi’ndeki Eyle üzerinden Akdeniz sahiline, Gazze’ye ulaşan bir
yol daha vardı. Tâif’in önemli ticaret yollarının önemli bir noktasında bulunduğunu
söyleyebiliriz.
144
Cahiliye döneminde siyasi birlikten yoksun olan Arabistan’da
ekonomik açıdan bir birlik göze çarpmaktaydı. Arabistan’ın çeşitli bölgelerinde ticâri
hayatı canlı bir şekilde sürdürebilmek amacıyla panayırlar kurulurdu. Bunların en
bilinenlerinden biri de Tâif ve Nahle arasındaki Ukâz ve Zü’l-Mecâz panayırıydı. Bu
panayırlardan önemli bir kısmı Zilkâde, Zilhicce Muharrem ve Receb gibi haram
aylarda kurulmakla beraber diğer aylarda kurulanlar da vardı. Panayırlar beş ilâ otuz
gün arasında farklı sürelerde faaliyetlerini sürdürürdü. Panayırlar Arapların
ekonomik hayatında olduğu kadar sosyal hayatında da önemliydi. Cahiliye
141
Aycan, “Sakif Kabilesi”, s.215-216.
Nâdiye Hüsnî Sakr, et-Tâifu fî’l-Asri’l-Câhiliyyeti ve Sadri’l-İslâm, s.19.
143
Kureyş 106/ 1-4.
144
Sarıçam, Hz.Muhammed ve Evrensel Mesajı, s.45-47; Abdülkerim Özaydın, “Arap”, DİA,
İstanbul 1991, III, 323.
142
25
döneminde en ünlü panayır yeri Tâif ile Nahle arasında kurulan uluslararası
mahiyetteki Ukaz panayırı idi. Bu panayıra Arabistan’ın her tarafından akın akın
insanlar gelir, Zilkade ayının başından yirmisine kadar yirmi gün boyunca alış-veriş
ve mal değiş-tokuşu yapılır, şiir yarışmaları olur, davalar görülür ve kabileler
arasındaki anlaşmazlıklar halledilirdi. Ukâz panayırında bulunan gösteri için ve savaş
meydanlarında kumanda merkezi olarak da kullanılabilen kırmızı deriden çadırlar
gelenlerin dikkatini çekecek görkeme ve güzelliğe sahipti. Araplar Ukaz panayırı
bittikten sonra Mecenne panayırına, oradan da Zülmecaz’a giderler ve 10 Zilhicce’de
Mekke’de toplanır, hac yaparlardı. 145
b)
Tâiflilerle Mekkeliler Arasındaki Akrabalık İlişkileri
Tâif ve Mekke halkı arasında ekonomik ilişkilerin yanında köklü bir
akrabalık bağı da vardı. Kureyş’ten birçok kimse, Sakif kabilesinden kız aldıkları
gibi, Sakif’ten birçok kimse de Kureyş kabilesine mensup kadınlarla evlenmişlerdi.
Mekke’den
Sakif
kabilesine
mensup
kadınlarla
evlenenler
arasında
Hz.
Muhammed’in dedelerinden Abdülmenaf, 146 onun oğlu Haşim, 147 Abdulmuttalib’in
oğlu Haris, 148 Ömer b. Hattâb ve oğlu Abdullah 149 gibi kimseler vardı. Ancak Sakif
ve Ümeyye oğulları arasında çok daha sıkı bir ilişki vardı. Örneğin, Ebû Süfyan’ın
halalarından, kız kardeşlerinden ve kızlarından bazıları Sakif’in ünlüleriyle
evliydiler. Bu sebeple Ebû Süfyân’a Tâif’te “Sakif’in dayısı” denilmekteydi. Urve b.
Mes’ud es-Sekafî’nin annesi Abdüşşems b. Abdilmenaf’ın kızı, 150 karısı da Ebû
Süfyân b. Harb’in kızıdır. 151 Sakif’in en meşhur şairi Ümeyye b. Ebi’s- Salt’ın
annesi Abdüşşems b. Abdilmenaf’ın kızı, 152 Muğîre b. Şu’be’nin karısı yine Ebû
145
Çağatay, İslâm Öncesi, s.157; Sarıçam, Hz.Muhammed ve Evrensel Mesajı, s.47.
İbn Hişâm, es-Sîre, I, 112.
147
İbn Sa’d, et- Tabakât, I, 80.
148
İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 50.
149
İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 142; VIII, 472.
150
İbn Sa’d, et-Tabakât, VIII, 543; el-Belâzurî, Ensâb, I, 441.
151
İbn Habib, el-Muhabber, s.105; el-Belâzurî, Ensâb, I, 441.
152
İbn Habib, el-Muhabber, s. 106; el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 120; İbn Kesir, el-Bidâye, II, 205.
146
26
Süfyan b. Harb’in kızıydı. 153 Sakifli Gaylan b. Seleme’nin annesi de Ümeyye b.
Abdişşems b. Abdilmenaf’ın kız kardeşi, Sebia bnt. Abdişşems b. Abdilmenaf b.
Kusay’dır. 154 Ümeyye b. Ebi’s-Salt’ın annesi de Rukiyye bnt. Abdişşems b.
Abdilmenaf’tır. 155 Ancak ekonomik bağlara ve akrabalık ilişkilerine rağmen
Sakifliler Resûlullah’ın dedesi Abdulmuttalib ile mücadeleye girişmişler, dördüncü
Ficar savaşında Kureyş-Kinane ittifakına karşı Kays Aylan’ın yanında yer almışlar
ve savaşta Kureyş’ten pek çok kimsenin ölümüne neden olmuşlardır. 156
Resûlullah’ın da anne tarafından Sakif kabilesi ile bir akrabalığı vardır. Şöyle
ki, Hz. Muhammed’in annesi Âmine bint. Vehb b. Abdilmenaf b. Zühre b. Kilâb b.
Mürre b. Kâb b. Luayy b. Ğalib b. Fihr b. Mâlik b. Nadr, Âmine’nin annesi Berre
bint Abdüluzzâ b. Osman b. Abdüddar b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Kâb b. Luayy
b. Ğalib b. Fihr b. Mâlik b. Nadr, Berre’nin annesi Ümmü Habib bint. Esed
b.Abdüluzza b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Kâb b. Luayy b. Ğalib b. Fihr b. Mâlik
b. Nadr, Ümmü Habib’in annesi Berre bint Avf b. Ubeyd b. Uveyc b. Adiyy b. Kâb
b. Luayy b. Ğalib b. Fihr b. Mâlik b. Nadr’dir. Görüldüğü gibi Resûlullah’ın anneleri
Âmine’den Berre bint. Avf’a kadar hepsi Kureyşlidir. Bundan sonraki neneleri
Kureyş’ten değildir. Berre bint. Avf’ın annesi Kılâbe bint. el-Hâris’tir, Kılâbe’nin
annesi Ümeyme bint. Mâlik’tir. Ümeyme’nin annesi, Debbe bint. el- Hâris’tir. Onun
annesi ise Sakif’ten Kehfüz-zulüm’ün kızıdır. 157 İbn Kuteybe de Berre bint. Avf’ın
annesinin Kılâbe bint. el-Hâris b. Lihyan b. Huzeyl olduğunu Kılâbe’nin annesinin
ise Sakif’ten Hind bnt. Yerbu olduğunu belirtir. 158
Bu kan bağına dayanan akrabalığın yanında Hz. Muhammed’in Tâif ile süt
hısımlığına dayalı yakınlığı da vardı. Bilindiği üzere Araplar yeni doğan çocuklarını
Mekke’nin sıcak ve bunaltıcı havasından koruyup sağlıklı bir ortamda büyümelerini
temin etmek ve fasih Arapçayı öğrenmelerini sağlamak için bu işten geçimini
sağlayan göçebe kabilelere mensup sütannelere verirlerdi. Resûlullah da dünyaya
geldikten kısa bir süre sonra bu amaçla, Tâif yakınlarında çölde göçebe hayatı
153
İbn Habib, el-Muhabber, s. 106.
el-İsbahânî, el-Eğânî, XIII, 200.
155
el-İsbahânî, el-Eğânî, IV, 120.
156
İbn Hişam, es-Sîre, I, 195-197; Mustafa Sabri Küçükaşçı, “Sakif”, DİA, İstanbul 2009, XXXVI,
10.
157
İbn Hişâm, es-Sîre, I, 115.
158
İbn Kuteybe, el-Meârif, s.131.
154
27
yaşayan Sa’d b. Bekr kabilesinden Halime bint Ebû Züeyb’e verilmişti. Muhammed,
burada iki yaşını doldurduğunda Halime onu ailesine göstermek için Mekke’ye
getirdi. Annesi Âmine, o sıralarda Mekke’de veba salgını bulunduğundan ve çöl
havasının çocuğuna iyi geldiğini gördüğü için oğlunun sütannesinde kalmasını istedi.
Böylece Muhammed dört veya beş yaşına kadar Sa’d kabilesiyle beraber yaşadı.
Daha sonra da Mekke’ye getirilerek annesine teslim edildi. 159 Hamidullah,
Resûlullah’ın Tâif’te oturan Abd Yâlîller arasında Resûlullah’ın dayıları olduğunu
söylemektedir.
160
Ancak biz Hamidullah’ın verdiği kaynaklarda bu konuya dair açık
veya dolaylı bir ifade ile karşılaşmadık. Ancak araştırmamızda Muhabber’de geçen
bir rivayette Resûlullah’ın melce’ aramak için Tâif’e gittiği zaman görüştüğü Abdi
Yâlîl b. Amr, Mesud b. Amr ve Habib b. Amr kardeşlerin annelerinin Haris b.
Kelede’nin kızı Kılâbe olduğunu görmüş olduk. 161 İbn Habib’in bu rivayeti ile İbn
Kuteybe’nin Resûlullah’ın anne tarafından büyük nenelerinden Berre bint. Avf’ın
annesinin Kılâbe bint. el-Hâris olduğuna dair rivayetini birleştirirsek Hz.
Muhammed’in Abd Yâlîller ile anne tarafından bir akrabalığı olduğu ortaya
çıkmaktadır.
Bu kan bağı ve süt hısımlığı dışında Resûlullah’ın küçük yaşlarda Tâif
bölgesine gittiği rivayeti de vardır. Buna göre Hz. Muhammed, annesi Âmine’nin
vefatından sonra dedesinin himayesindeyken yedi yaşlarında şiddetli bir göz
iltihabına
muzdarip
oldu.
Mekke’de
kendisine
deva
bulunamadı.
Dedesi
Abdulmuttalib onu Ukaz yakınlarında -başka bir rivayette Mekke ve Medine
arasında bir yer olduğu da söylenir- göz iltihaplarına tedavi uygulayan bir rahibe
götürdü. Rahibe onu iyileştirecek olan tedaviyi uyguladı ve küçük Muhammed’in
gözleri iyileşti. 162 Hamidullah, Resûlullah’ın küçük yaşlarda göz hastalığı sebebiyle
Tâif yakınlarında olan bu yere gitmesinin dışında Tâif’e gittiğine dair bilginin
bulunmadığını söyler. 163 Ancak, uluslar arası fuar hükmündeki Ukaz panayırını ve
159
İbn Hişam, es-Sîre, I, 169-170; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 113; Taberî, Târîh, II, 158; İbn Kesir, elBidâye, II, 254-247; Köksal, İslâm Tarihi, I-II, 37-49.
160
Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 486; İbn Kuteybe, el-Meârif, s.43; Ebu Nuaym, Delâil, XX.
bölüm.
161
İbn Habib, el-Muhabber, s.460.
162
el-Halebî, Ebu’l-Ferec Nûruddin Ali b. Burhâniddîn İbrahim b. Ahmed el-Halebî (ö.1044/1635),
İnsânü’l-Uyûn fî Sîreti’l-Emîni’l-Me’mûn, Matbaatü Mustafa, Mısır 1964, I, 183-184.
163
Muhammed Hamidullah, “Hz. Peygamberin İslâm Öncesi Seyahatleri” çev: Abdullah Aydınlı,
Atatürk Üniversitesi İslâmi İlimler Fakültesi Dergisi, Ankara 1980, sayı:4 s.330.
28
Arapların akın akın oraya gittiklerini göz önünde bulundurursak Resûlullah’ın
Ukaz’a yakın olan Tâif’e gitmiş olma ihtimali de olmaktadır. Kaldı ki kendisinden üç
yaş büyük olan amcası Abbas’ın Tâif’te mülkü olduğunu da düşündüğümüzde bu
ihtimal kuvvetlenmektedir. Zira ticaretle uğraşan bir Arab'ın Tâif’e gitmiş ve orada
bulunmuş olması o devirde muhtemel bir durum olsa gerektir. Her ne kadar tarihi
rivayetler arasına girmemiş olsa da biz Resûlullah’ın Tâif’e daha önceden gitmiş
olmasını kuvvetle muhtemel görmekteyiz.
29
BİRİNCİ BÖLÜM
TÂİF’E GİDİŞİNDEN ÖNCE HZ.MUHAMMED’İN MEKKE’DEKİ
DURUMU VE TÂİF’E GİDİŞİ
1.1. Tâif’e Gitmeyi Gerektiren Sebepler
Bilindiği gibi 610 yılında Hira’da ilk vahyi almasıyla Hz. Muhammed için
ilahi görev başlamıştı. İçinde bulunduğu müşrik Mekke halkını önce en
yakınlarından başlamak üzere bir olan Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan inanmaya
davet edecekti. Elbetti ki bu kolay olmadı. Kendilerinin Hz. İbrahim’in dini üzere
olduklarını iddia eden Araplar gerçekte O’nun yolunu bozmuşlar ve Kâbe’yi bir
putlar merkezi haline getirmişlerdi. Önceleri birer saygı ifadesi olarak geçmişte
yaşamış ve ölmüş olan atalarının putlarını yapan ve daha sonra bunları Allah ile
aralarında şefaatini umdukları aracılara dönüştüren Arap müşrikleri için tevhidi kabul
etmek büyük gelir elde ettikleri put ticaretinden olmak demekti. Özellikle Mekke’nin
zengin tüccarları kendilerine hatırlatılan tevhid ve ahiret gerçeğinden rahatsız
oldular. Kendi iktidarlarından ve toplumda edindikleri konumdan olmak korkusuyla
Hz. Muhammed’i ve O’na tabi olanları engellemeye çalıştılar. Müslüman olanlar,
müşrik kimseler tarafından çeşitli zorlamalara, baskılara ve işkencelere maruz
bırakıldılar ve Müslümanlardan bir kısmı İslâm uğrunda şehit edildiler. Zor durumda
kalan bir grup Müslüman için Resûlullah Habeşistan’a hicret etmelerini uygun
gördüyse de müşriklerin eziyetleri devam ediyordu. Tüm eziyetlere rağmen
Müslümanların sayısının artması ve öte yandan işkenceler sonucu Habeşistan’a giden
muhacirleri getirmek üzere müşrik heyetinin başarısız bir şekilde geri dönmesi
müşrikleri iyice çileden çıkarmıştı. Mekkeliler işi kökten halletmek üzere toplandılar
ve Haşimoğullarından Resûlullah’ı öldürmek üzere kendilerine teslim etmelerini
istediler. Fakat onların bu isteklerine Haşimiler çok sert tepki gösterince farklı bir
baskı metodu denemeye karar verdiler. Bu metot, Hz. Peygamberi kendilerine teslim
30
etmeyen Haşimoğullarına toplumsal baskı oluşturmak için uygulanacak olan boykot
kararı idi. Sonunda müşrikler Müslümanlarla birlikte Resûlullah’ı himaye eden
Haşimoğullarını nübüvvetin yedinci yılından onuncu yılına kadar üç yıl süreyle
boykota tabi tuttular.
Mekkelilerin aldığı boykot kararı, alay, hakaret, işkenceden sonra toplumsal
baskının zirvesi olmuştu. Baskı ve zulmün son safhası diyebileceğimiz bu uygulama
sonucu insanların açlıktan ölüme kadar gitmesi, temiz şahsiyetlerin ruhlarında yankı
bulmuş ve bu baskıyı bir belge haline getirerek vazgeçilmez şekle sokmak isteyen
Mekke zorbalarının gözü önünde bu belgenin yırtılmasını sağlayarak, bu zulmün son
perdesinin de sona erdiğini ilan etmiştir. Boykotla birlikte Müslümanlar artık bu
topraklarda yaşayamayacaklarını anlayıp, yeni bir yurt arama girişiminde
bulunacaklardır. Bu son uygulama iki taraf arasında kesin olarak birbirinden
kopmaların başlangıcını teşkil etmişti. Resûlullah boykot olayından sonra kendine
yurt arayışı amacıyla Tâif’e sığınmaya çalışacak ve yine Mekke’deki son üç yılını
Mekke’ye gelen kabilelerin çadırları arasında gezerken kendine sığınacağı bir yurt
arayışı içerisinde olacaktır. Resûlullah’ın boykotla birlikte artık Mekkelilerden
ümidini kestiğini görmekteyiz. 164
Boykotun kaldırılması Mekkelilerin davranışlarında bir değişikliğe sebep
olmamıştı. Müşriklerin baskı ve işkenceleri devam ediyordu. Bi’setin onuncu yılında
Hz. Muhammed’in eşi ve ona ilk iman eden kişi olan Hz. Hatice, Mekke’de hicretten
üç sene önce Ebu Talip ile aynı yıl vefat etti. Kendisini ilk tasdik eden Hatice ile
iman etmediği halde müşriklere karşı kendisini himaye eden amcası Ebu Talib’i
kaybetmek Resûlullah için büyük bir yıkım olmuştu. 165 Hz. Hatice, Ebu Talib’ten
önce vefat etmiştir. Ebu Talib, nübüvvetin onuncu yılında Şib’ten çıktıktan sonra
Şevval’in ortasında veya Zilkade’nin başında vefat etti. İkisinin vefatları arasında
164
Mehmet Azimli, “Mekke Döneminde Boykot Yılları Üzerine Bazı Mülahazalar”, İSTEM,
İslâm San’at, Tarih, Edebiyat ve Mûsıkîsi Dergisi, s. 63-64, yıl:4, sayı:7, Konya 2006.
165
Taberî, Târîh, II, 343; İbn Seyyidinnâs, Ebu’l-Feth Fethuddîn Muhammed b. Muhammed b.
Muhammed el-Ya’merî (ö.734/1334), Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Meğâzî ve’s-Siyer, Dâru’l-Meârif,
Beyrut t.y., I, 129.
31
otuz beş gün olmakla birlikte bu sürenin beş, yirmi beş veya üç gün olduğu da
rivayet edilir. 166
Ebu Talib’in vefatından sonra Ebu Leheb’in asabiyet duygularıyla
Resûlullah’ın yanına gelerek ve ona: “Ey Muhammed! Git, ne istiyorsan, Ebu
Talib’in sağlığında ne yapıyor idiysen yine yapmaya devam et. Lât’a and olsun ki
ben ölünceye kadar sana hiç kimse dokunamayacaktır” diyerek onu himaye etmeye
çalıştığını biliyoruz. Hatta bir gün İbn Gaytala Resûlullah’a sövüp sayarken Ebu
Leheb onu yüzü üzerine düşürmüş ve Gaytala’nın oğlu “Ey Kureyş cemaati! Ebu
Utbe dininden çıkmış” diyerek bağırmaya ve yaygaraya başlayınca Kureyş
müşrikleri gelip Ebu Leheb’in üzerine dikilmişler. Ebu Leheb onlara: “Ben
Abdülmuttalib’in dininden ayrılmış değilim. Fakat ben kardeşimin oğlunu yapmak
istediği şeyi yapıncaya kadar koruyorum” demiştir. Müşrikler de Ebu Leheb’in bu
davranışını onaylamıştır. Resûlullah, böylece bir müddet Ebu Leheb’in himayesinde
olmuştur. Ancak bir gün Ukbe b. Ebi Muayt ile Ebu Cehil Amr b. Hişam, Ebu
Leheb’in yanına gelerek ona: “Kardeşinin oğlu sana babanın nereye girdiğini haber
verdi mi?” diye sorunca, Ebu Leheb, Resûlullah’a giderek “Ey Muhammed!
Abdülmuttalib’in girdiği yer neresidir?” diye sorar. Resûlullah: “O, kavmi ile
birliktedir” dedi. Ebu Leheb, Ukbe b. Ebi Muayt ile Ebu Cehil’e: “Ona babamın
girdiği yeri sordum. “Kavmi ile birliktedir” diye cevap verdi” dedi. Ukbe ile Ebu
Cehil: “O ateş içindedir demek istemiştir ” dediler. Ebu Leheb tekrar Resûlullah’ın
yanına varıp: “Ey Muhammed! Abdulmuttalib ateşe mi girdi?” diye sordu.
Resûlullah: “Abdulmuttalib de onun gibi ölüp gitmiş olanlar da ateşe girmiştir” dedi.
Bunun üzerine Ebu Leheb “Vallahi sana nefes aldırmayacak temelli düşmanlık
edeceğim. Sen Abdülmuttalib’in cehennemde olduğunu söylersin ha!” dedi. Bu
olaydan sonra Ebu Leheb ve diğer müşrikler Resûlullah’a düşmanlıklarını ve
zulümlerini arttırdılar. 167
166
Belâzurî, Ensâb, I, 236; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 130.
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 210-211; İbnü’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec Cemâlüddin Abdurrahmân b. Ali b.
Muhammed el-Bağdadi (ö.597/1201), el-Muntazam fî Târihi’l-Mülûk ve’l-Ümem, thk. Muhammed
Abdülkâdir Atâ, Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut 1992, III, 11-12; İbn Kesir, Ebu’l-Fidâ’ İmâdüddî n
İsmail b. Şihâbiddîn Ömer b. Kesîr b. Dav’ b. Kesîr el-Kaysî el-Kureşî el-Busrâvî ed-Dımaşkî eş-Şafiî
(ö.774/1373), el-Bidâye ve’n-Nihâye, thk. Ahmed Ebû Mülhim, Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut
t.y., III, 132; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 50-51.
167
32
Ebu Talib öldükten sonra Kureyş’in Resûlullah’a ezası, Ebu Talib’in
sağlığında olmadığı kadar arttı. Hatta Kureyş müşriklerinden biri onun başına toprak
saçmış ve Resûlullah başı toza toprağa bulanmış olarak evine dönmüştür.
Resûlullah’ın başındaki toprağı ağlayarak temizleyen kızına, Hz. Muhammed
“Kızcağızım ağlama muhakkak ki Allah, babanı koruyacaktır” diyerek teselli
vermiştir. 168 Resûlullah’ın üzerine toprak atmak müşriklerin en sık başvurdukları
davranışlardan birisini oluşturuyordu. Çünkü bu davranışın Arap geleneğinde
muhatabı aşağılayan, rencide eden bir anlamı vardı. 169 Müşrikler Resûlullah namaz
kılarken de üzerine deve, koyun bağırsakları koyarak ona eziyet ediyorlardı.
Resûlullah onlara “Ey Abdülmenaf oğulları bu yaptığınız nasıl bir himayedir? ” der
ve atılanları yola bırakırdı. 170 Mekke’de zor günler yaşanmaktaydı.
Hz. Muhammed’in Ebu Leheb tarafından tard edilmesi (toplumdışı ilan
edilmesi) onun başka bir kabilenin himayesine girmesini gerektirmişti. 171 Çünkü
Kabile yapısının hâkim olduğu o dönemde kabileden kopmak bir bakıma intihar
etmek, yani yok olmak demekti. Kabilesinden kopan insan anlaşma (hilf) yoluyla
başka bir kabileye iltihak etmek zorundaydı. Böyle birine de halif adı verilirdi. 172
Kendisine Mekke dışında yurt aramaya başlayan Resûlullah, Mekke’deki son üç
yılını hep bu arayış ile geçirdi, panayırları ve hac mevsimini bu amaçla kullandı. 173
Bu arada Hz. Muhammed’in çektiği sıkıntılara rağmen Habeşistan’a hicreti,
Müslümanların bir kısmı için düşünüp bu konuda onları oraya yönlendirse de kendisi
için
hiç
düşünmediğini
görüyoruz.
Resûlullah’ın
tebliğ
faaliyetlerini
de
değerlendirdiğimizde onun Arap Yarımadası sınırları içinde bir merkez oluşturmak
168
Taberî, Târîh, II, 344; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 130; İbn Kesir, es-Sîretü’n-Nebeviyye,
thk. Mustafa Abdülvahid, Dârül’l-Meârif, Beyrut 1976, II, 122-123; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 132.
169
Vatandaş, Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslâm Daveti, I, s.513.
170
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 91.
171
Arap kabile hayatında kabile fertlerinden biri, toplum tarafından olumsuz addedilen davranışlar
sergileyip, kabileye zarar veriyorsa ve kabile başkanı, bu gibi fertlerin hareketlerinde ısrar etmeleri
karşısında kendini aciz hissediyorsa, bu halde kendisi veya kabilenin büyükleri, onların fiillerinden
doğan bütün mesuliyeti reddederek ve şâyet mağdurun dostları suçludan doğrudan doğruya intikam
alma yoluna başvuracak olsa bile artık onu himaye etmeyeceklerini beyan ederek bu gibi kimselerin
"cemiyet harici' edilmelerine karar veriyorlardı. Çoğunlukla toplum dışı ilan edilmiş kimseler uzak
bölgelere göçüp buralarda bir emân anlaşması akdederek yeni bir hayata başlıyorlardı. Bu durum,
çağımızdaki bir çeşit "tabiiyete girme" hareketiydi. Vatanından harice atılmış olan, kendisine emân
hakkı veren kimsenin ailesi içinde temessül edilir fakat kendisi, sığındığı yeni kabile adına başkalarına
emân verme veya yabancılarla ittifak anlaşması akdetme hakkına sahip olmazdı. Bkz. Çağatay, İslâm
Öncesi, s.130-131; Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 866-867.
172
Sarıçam, Hz.Muhammed ve Evrensel Mesajı, s.36, 314.
173
Belâzurî, Ensâb, I, 236-239.
33
istediğini ve yarımada sınırları dışına çıkmayı hiç düşünmediğini görüyoruz. O,
kendisi için sığınacak bir yer aramakla birlikte ileri planda Mekke’ye karşı
durabilecek bir yurt arıyordu. Bunun için de Tâif’i uygun görmüştü.
1.2. Hz. Muhammed’in Tebliğ İçin Tâif’e Gidişi
Resûlullah amcası Ebu Talib’in vefatından sonra 174 nübüvvetin onuncu
yılında, Şevval ayının bitiminde 175 veya üç gece kala 176 , yanına azatlı kölesi ve
evlatlığı Zeyd b. Harise’yi alarak Tâif’e gitti. 177 Resûlullah’ın Tâif’e gitmesi ilahi bir
emir olmayıp muhtemelen kendi ictihadı idi. Çünkü bu konuya dair Kur’an-ı
Kerim’de açık bir ayet görmüyoruz. Resûlullah boykot sonucunda davetin Mekke’de
kilitlendiğini görünce davet için en uygun yer olarak Tâif’i görmüştü.
Genel olarak bilinen şekliyle Resûlullah Tâif’e azatlı kölesi Zeyd ile gitmiştir.
Ancak araştırmamızda Hz. Muhammed’in Tâif’e giderken yalnız gittiğine dair
rivayetlerle de karşılaştık. 178 İbn İshak Resûlullah’ın Tâif’e tek başına gittiğini
rivayet ederken, İbn Sa’d ise Zeyd b. Harise ile gittiğini rivayet eder. Nitekim İbn
Seyyidinnâs da eserinde buna işaret etmektedir. 179 Haberler incelendiğinde Zeyd’in
bu yolculukta Resûlullah ile beraber olduğuna dair rivayetler daha çok muahhar
kaynaklarda geçmektedir, ilk kaynakların bazılarında Zeyd’in adının hiç geçmemesi
ise dikkat çekicidir.
174
İbn Hişam, es-Sîre, II, 60; Belâzurî, Ensâb, I, 237.
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 211; Belâzurî, Ensâb, I, 237, İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 12; İbn
Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134, Diyarbekrî, Kâdı Hüseyin b. Muhammed b. El-Hasen
(ö.990/1582), Târîhu’l-Hamîs Fî Ahvâli Enfesi Nefîs, Müessesetü Şaban, Beyrut t.y., I, 302.
176
Belâzurî, Ensâb, I, 237; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302.
177
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 211; Belâzurî, Ensâb, I, 237; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 12; İbnü’lEsir, el-Kâmil, II, 91; İbn Kayyım, Ebû Abdillah Şemsüddin Muhammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb ezZüraî ed-Dımeşkî el-Hanbelî (ö.751/1350), Zâdü’l-Mead fî Hedyi Hayri’l-İbâd, thk. Şuayb elArnaûd, Müessesetürrisale, Betrut 1988, III, 31; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 51.
178
İbn Hişam, es-Sîre, II, 60; Taberî, Târîh, II, 344; İbn Kesir, es-Sîre, II, 149; İbn Kesir, el-Bidâye,
III, 133; Zehebi, Târihu’l-İslâm s.282; İbn Haldun, Ebû Zeyd Veliyyüddîn Abdurrahman b.
Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Hasen el-Hadramî el-Mağribî et-Tûnisî (ö.808/1406),
Kitâbü’l-İber ve Divânü’l-Mübtede’ ve’l-Haber fî Eyyâmi’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber ve men
âsarahüm min zevi’s-sultâni’l-ekber, Müessesetü’l Âlemi li’l-Matbûât, Beyrut 1971, c.II, ks. II,
s.10; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302.
179
İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134.
175
34
Resûlullah’ın Tâif’e gitme sebepleri:
1- Allah’tan gelen vahyi tasdik etmelerini istemek, bir olan Allah’a imana ve
İslâmiyet’e davet etmek, 180
2-Kureyş
müşriklerine
karşı
kendisini
koruyup
himaye
etmelerini,
barındırmalarını ve kendisine yardım etmelerini istemek idi. 181
1.2.1. Kabile Liderleriyle Görüşme
İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde Sakif kabilesinin iki büyük kolu vardı: Ahlâf
ve Malik. Toplumun önderliği bu iki kabilenin elindeydi. Bu iki kabileden hangisi
dışarıdan güçlü bir kabileyle müttefik olursa otoritede ağırlıklı söz sahibi olma
şansını elde ediyordu. Beni Malik kabilesi Hevazin kabilesiyle anlaşmalı buna
karşılık Ahlâf kabilesi de Kureyş ile anlaşmalı idi. Mekke ile Tâif arasında
Kureyşlilerle Ahlâfi’ler arasında yapılan evlenmelerin takviye ettiği bir anlaşma
mevcuttu. 182 Ancak bu ittifakların Kureyş’e ve Hevazin’e duyulan sempatiden
kaynaklanmadığı daha çok siyaseten olduğu açıktı. Çünkü Sakifliler Hevazin ve
Kureyş gibi iki büyük kabilenin kendilerine karşı birleşmeleri durumunda zor
durumda kalacaklarını bilirlerdi. 183
Hz. Muhammed Tâif’e giderken mevcut konjonktürü bildiği içindir ki Tâif’e
varınca orada Kureyş’in müttefiki olan Ahlâf kabilesinin büyükleri ve eşrafı ile
görüşmüştür. Bunlar Abdi Yâlîl b. Amr, Mesud b. Amr ve Habib b. Amr b. Umeyr b.
180
İbn Hişam, es-Sîre, II, 60; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III,
31; İbn Kesir, es-Sîre, II, 149; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; İbn Haldun, Târîh, c.II, ks. II, s.10;
Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 51; Köksal, İslâm Tarihi, I-II, 478.
181
İbn Hişam, es-Sîre, II, 60; Taberî, Târîh, II, 344; Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillah b. İshak elİsfahanî (ö.430/ 1038), Delâilü’n-Nübüvve, thk. Muhammed Ravvas Kal’acî, Dâru’n-Nefâis, Beyrut
1991, I, 295; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 91; İbn Kayyım,
Zâdü’l-Meâd, III, 31; İbn Kesir, es-Sîre, II, 149; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Zehebi, Târihu’lİslâm, s.282; Köksal, İslâm Tarihi, I-II, 478.
182
Lammens, “Tâif”, İA, XI, 672.
183
Hamid, T. Abdülkadir, Mekke Döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi, çev. Vahdettin İnce,
Ekin Yayınları, İstanbul 2001, s.186; Celaleddin Vatandaş, Hz.Muhammed’in Hayatı ve İslâm
Daveti, Mekke Dönemi, I, 514.
35
Avf b. Ukde b. Ğıyera b. Avf b. Sakif adlarında üç kardeştiler. 184 Sakif’in zenginleri
ve aynı zamanda eli açık, cömert kişileri olan bu üç kardeşin annesi ise daha önce
bahsi geçen Haris b. Kelede’nin kızı Kılabe idi. 185 Bunlardan birisi Kureyş’ten,
Cumahoğullarından bir kadınla evli bulunuyordu. 186 Bu haber de bahsettiğimiz
Kureyş ile Ahlâf arasındaki akrabalık münasebetlerini destekler mahiyettedir.
Hz. Peygamber onlarla oturup konuştu. İslâm’ı yaymasına yardımcı
olmalarını ve kavmi olan Kureyş’ten muhalefet edenlere karşı kendisiyle birlikte
hareket etmelerini istemek için geldiğini söyledi.
187
Kendisinin Allah tarafından
gönderilen bir peygamber olduğunu bildirdi. Kureyş müşriklerinin uğrattıkları bela
ve musibetlerden şikâyetlendi. 188
Onlardan birisi:
“Eğer Allah seni peygamber olarak gönderdiyse Kâbe’nin örtüsünü üzerinden
çıkartıp atmış olayım” 189 ya da benzer başka bir şekilde “Eğer Allah seni peygamber
olarak gönderdi ise, Kâbe’nin örtüsünü çalmış, 190 yırtmış atmış olayım 191 ” dedi.
Diğer kardeşin cevabı ise:
“Allah, senden başka gönderecek kimse bulamadı mı”
192
veya “Allah senden
başkasını peygamber olarak göndermekten aciz midir” 193 şeklinde oldu.
184
İbn Hişam, es-Sîre, II, 60; Taberî, Târîh, II, 344-345; Ebu Nuaym, Delâil, I, 295; Beyhaki, Ebû
Bekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali (ö.458/1066), Delâilü’n-Nübüvve ve Ma’rifetü Ahvâli Sâhibi’şŞeria, thk. Abdülmu’tî Kal’acî, Dâru’l-Kütübü’l-Ilmıyye, Beyrut 1985, II, 415; İbnü’l-Cevzî, elMuntazam, III, 13; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 91; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn Kesir,
es-Sîre, II, 149; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.284-285; İbn Haldun,
Târîh, c.II, ks. II, s.10; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
185
İbn Habib, el-Muhabber, s.460; Cevâd Ali, el-Mufassal, IV, 154.
186
İbn Hişam, es-Sîre, II, 60; Taberî, Târîh, II, 344-345; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn
Kesir, es-Sîre, II, 149; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.285; Diyarbekrî,
Târîhu’l-Hamîs, I, 302.
187
İbn Hişam, es-Sîre, II, 60; Taberî, Târîh, II, 344-345; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 13; İbn
Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; İbn Kesir, es-Sîre, II, 149;
Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
188
Ebu Nuaym, Delâil, I, 295; Beyhaki, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali (ö.458/1066), Delâilü’nNübüvve ve Ma’rifetü Ahvâli Sâhibi’ş-Şeria, thk. Abdülmu’tî Kal’acî, Dâru’l-Kütübü’l-Ilmıyye,
Beyrut 1985, II, 415; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.282.
189
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; Taberî, Târîh, II, 344; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 13; İbnü’l-Esîr,
el-Kâmil, II, 91; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn Kesir, es-Sîre, II, 149; İbn Kesir, elBidâye, III, 133; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
190
Ebu Nuaym, Delâil, I, 295; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.282.
191
Beyhaki, Delâil, II, 415.
36
Bu durum, benzer şekilde Mekkeli müşriklerin mal ve evlatça zengin kabile
başkanlarından birinin değil de yetim ve öksüz birinin peygamber olarak
görevlendirilmesini içlerine sindiremeyip itiraz etmelerini hatırlatmaktadır. Nitekim
onların bu durumu Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde geçmektedir. “Onlar, ‘Bu Kur’an,
iki kentten büyük bir adama indirilseydi ya?’ dediler.”
194
Onların vehimleri ve
Allah’ın takdirine karşı bu şekilde itirazlarına bir sonraki ayette şöyle cevap
verilmiştir:
“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların
geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini
ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden
daha hayırlıdır.” 195
Kardeşlerden üçüncüsü ise:
192
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; Taberî, Târîh, II, 344; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 13; İbnü’l- Esir,
el-Kâmil, , II, 91; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn Kesir, es-Sîre, II, 149; İbn Kesir, elBidâye, III, 133; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
193
Ebu Nuaym, Delâil, I, 295; Beyhaki, Delâil, II, 415; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.283.
194
Zuhruf 43/31. Müşriklerin iddiasına göre “Allah gerçekten bir kitap gönderecek olsaydı, Mekke ve
Tâif gibi Arabistan’ın iki büyük şehrinin ileri gelenlerinden birine gönderirdi, fakir ve yetim birini
peygamber olarak seçmezdi. Bu kişilerin Mekke’den Velid b. Muğire veya Utbe b. Rebia, Tâif’ten ise
Urve b. Mesud, Habib b. Amr b. Umeyr, Abdü Yâlîl veya Kinane b. Abdu Amr gibi önderler olduğu
söylenir. Bkz. Taberî, Ebû Cafer Muhammed b. Cerir (ö.310/922), Câmiu’l-Beyan fî Te’vîli’lKur’an, thk. Hani el-Hac, Ivad Zeki Barudi, Hayri Said, Mektebetü’t-Tevfîkıyye, Kahire 2004, XXV,
67, Mevdudi, Tefhîmu’l-Kur’an, V, 272; Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni
Ufuklar Neşriyat, İstanbul 1990, VIII, 249. İki büyük şehirden adamdan birinin Tâif’li Gaylân b.
Seleme olduğu da söylenir. Bkz. İsbahânî, el-Eğânî, XIII, 200; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 330. Sakifli
olan Urve b. Mes’ud es-Sekafî, Resulullah’ın hicri sekizinci yılda Tâif kuşatmasını gerçekleştirdiği
sırada Tâif savunması için debbabe, mancınık vesaire yapma sanatını öğrenmek üzere Gaylan b.
Seleme ile birlikte Cüreş’te bulunuyordu. Bkz. el-Vâkıdî, Muhammed b. Ömer b. Vâkıdî (ö.207/822),
Kitâbü’l- Meğâzî, thk. Marsden Jones, Alemü’l-Kütüb, Beyrut t.y., ( London 1966’dan ofset), III,
924; İbn Hişam, es-Sîre, IV, 121; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 312. Resulullah Tâif’ten ayrıldıktan sonra
Urve Tâif’e dönmüş bir müddet sonra da kalbi İslâm’a meyletmiş ve hicri dokuzuncu yılı Rebiülevvel
ayında Medine’ye Resullullah’ın yanına gelerek İslâm’ı kabul ettiğini bildirmiş ve müslüman
olmuştur. Bkz. el-Vâkıdî, Meğâzî, III, 960; İbn Hişam, es-Sîre, IV, 182; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 312.
Tâif halkı içinde sevilen ve sayılan ve sözü dinlenen Urve, Resullullah’tan Tâif’e gidip kavmini
İslâm’a davet etme konusunda izin istemiş, Hz. Muhammed, Urve’ye kavmi tarafından öldürülme
endişesinden dolayı bu duruma sıcak bakmadığını belirtse de Urve’nin ısrarı karşısında izin vermek
durumunda kalmıştır. el-Vâkıdî, Meğâzî, III, 960; İbn Hişam, es-Sîre, IV, 182; İbn Sa’d, et-Tabakât,
I, 312. Tâif’e dönen Urve, gâyet yumuşak bir üslupla Sakif halkını İslâm’a davet etmiş, ancak kavmi
Urve’ye karşı gelmiş ve onu bir sabah evinin çatısında ezan okurken attıkları oklarla şehit etmişlerdir.
Urve’nin şehadet haberini alan Hz. Muhammed, “Onun kavmi içindeki durumu Yasin suresinde
kavmini hidâyete davet eden adamın durumu gibidir” diyerek Yasin 36/20-27 ayetlerinde konusu
geçen ve kaynaklarda adı Habib en-Neccar olarak zikredilen kişi ile benzerliğine dikkat çekmiştir.
Bkz. İbn Hişam, es-Sîre, IV, 182; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 312; İbn Habib, el-Muhabber, s.106; elBelâzurî, Ensâb, s.441; Taberî, Târîh, III, 97; Köksal, İslâm Tarihi, VII-VIII, 199-202.
195
Zuhrûf 43/32.
37
“Vallahi, ben seninle hiçbir zaman konuşmayacağım, çünkü sen söylemiş
olduğun gibi Allah’tan bir elçi isen, elbette benim sana cevap vermemden çok
yücesin. Eğer sen Allah’a karşı yalan söylüyorsan, seninle konuşmam bana
yakışmaz” dedi. 196
Tâifliler bununla da kalmadılar:
“Yurdunun halkı, kavmin seni istememiş, kabul etmemişler, sen de kalkmış
bize gelmişsin! Biz senin gelişine razı değiliz. Senden ürküyor, seni reddediyoruz ”
dediler. 197
Orada bulunan kişilerden hiç biri onun davetini kabullenmemişti. 198
1.2.2. Hz. Muhammed’in Tâif’te Yaşadığı Sıkıntılar ve Addas’ın
Müslüman Olması
Resûlullah da Sakif kabilesinden hayır geleceğinden ümitsiz olarak
yanlarından kalkmak zorunda kaldı. Kalkarken onlardan bir ricada bulundu: “Bana
karşı yaptığınız şeyleri gizli tutun” dedi. 199 Resûlullah, kavminin kendisine karşı
cür’etlerini arttıracak olan bu durumun Kureyş’e ulaşmasını istemiyordu. Ancak
Tâifliler Resûlullah’ın bu ricasını da yerine getirmediler. 200
196
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; Taberî, Târîh, II, 345; Ebu Nuaym, Delâil, I, 295; Beyhaki, Delâil, II,
415; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 13; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn Kesir, es-Sîre,
II, 149; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.283; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
197
Belâzurî, Ensâb, I, 237.
198
İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 31.
199
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; Taberî, Târîh, II, 345; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn
Kesir, es-Sîre, II, 150; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; İbn Haldun, Târîh, c.II, ks. II, s.10; Diyarbekrî,
Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
200
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; Taberî, Târîh, II, 345; İbnü’l- Esir, el-Kâmil, , II, 91; İbn Seyyidinnâs,
Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn Kesir, es-Sîre, II, 150; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; İbn Haldun, Târîh,
c.II, ks. II, s.10; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
38
Kaynaklarda
Resûlullah’ın
Sakif
kabilesi
eşrafından
yanına
gidip
konuşmadığı hiç kimse bırakmadığı ancak Tâifliler’in Resûlullah’ın teklifini kabul
etmediği geçmektedir. Yine Sakif’in, toplum içindeki gençlerin Müslüman
olmalarından korktukları ve Resûlullah’a: “Sen yurdumuzdan defol git, seni
kurtaracak yerlere sığın” dedikleri de kaydedilir. 201 Resûlullah ile alay ettiler. 202
Bununla da kalmayıp, aralarından birtakım hafif akıllıları, beyinsizleri ve
köleleri kışkırttılar, 203 bağırttılar, Resûlullah’a sövdürdüler. İnsanları Resûlullah’ın
başına toplattılar. Halkın bu serseri, ayak takımı güruhunu Resûlullah’ın gideceği
yolun iki yanına oturttular. Resûlullah onların aralarından geçerken ayaklarını
taşlarla yaraladılar, kanattılar, 204 hatta Resûlullah, ayaklarını kaldırıp indirmekte
güçlük çekecek hale gelmişti.
205
Resûlullah’ın ayakkabıları kana bulanmıştı.
206
Resûlullah taş isabet ettiğinde acısından yere oturuyordu. Onlar da kolundan tutup
ayağa kaldırıyorlardı. Yürüyünce de bu acımasız kişiler gülüşerek taş atmaya devam
ediyorlardı. İbn Sa’d’ın bildirdiğine göre de Zeyd b. Harise kendi vücudu ile
Resûlullah’ı korumaya çalışıyordu. Hatta bu şekilde onu korumaya çalışırken
başından ağır yaralar almıştı.
207
Resûlullah, kardeşlerden biri ile evli olan Safiye
bint. Mâmer el-Cumahi 208 ile karşılaştığı ona “Senin dayılarından neler çektik” diye
şikâyetlendiği ifade edilir. 209
201
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 12; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III,
31; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
202
Ebu Nuaym, Delâil, II, 295; Beyhaki, Delâil, II, 415; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.283.
203
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; Taberî, Târîh, II, 345; İbnü’l-Cevzî, elMuntazam, III, 13; İbnü’l- Esir, el-Kâmil, , II, 91; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 31; İbn
Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; İbn Kesir, es-Sîre, II, 150;
Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
204
Ebu Nuaym, Delâil, III, 296; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 12; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser,
I, 134; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 31; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Zehebi, Târihu’l-İslâm,
s.283; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
205
Ebu Nuaym, Delâil, III, 296; Beyhaki, Delâil, II, 415; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134; İbn
Kesir, es-Sîre, II, 151; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.283; Halebî,
İnsânü’l-Uyun, II, 52.
206
Süheyli, er-Ravdü’l-Ünüf, IV, 46; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
207
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; Süheyli, er-Ravdü’l-Ünüf, IV, 46; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser,
I, 134; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 302-303; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
208
Safiye bint. Mâmer b. Habib b. Vehb b. Huzâfe b. Cumah, Safvan b. Ümeyye’nin annesidir. Bkz.
İbn Sa’d, et-Tabakât, V, 449.
209
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; Taberî, Târîh, II, 345; İbn Kesir, es-Sîre, II, 150; İbn Kesir, el-Bidâye,
III, 133-134.
39
Sakif’in beyinsizlerinin yaptıkları karşında Resûlullah, Utbe ve Şeybe b.
Rebia’nın bağına sığınmaya mecbur kaldı. Resûlullah’ı Utbe ve Şeybe b. Rebia’nın
Tâif’te bulunan bostanına girene kadar taşlayarak takip eden bu kişiler özel mülke
girme cesareti gösteremedikleri için dönmek zorunda kaldılar. 210
İbn İshak’ın siresinde Hz. Hamza’ya atfedilen bir şiirde Sakif’in yaptığı
eziyet şöyle dile getirilmektedir.
“Sakif’in O’na (Resûlullah’a) yaptıkları bana haber verildi
Kabileler elbette Sakif’i cezalandırır
İnsanlar bir kavmin cezasının kötülüğüne şaşar
Ve onları sonbahar yağmurları bile suya kandıramaz!” 211
Onlardan kurtulup bostana girdiğinde Resûlullah’ın ayaklarından kanlar
sızıyordu. 212 Rebia’nın iki oğlu bir asmanın gölgesine dayanmış olan Resûlullah’a
bakıyorlardı. Sakif’in sefihlerinin yaptıklarını görmüşlerdi.
213
Gördüğü muameleden
dolayı çok üzüntü ve acı içinde olan Resûlullah bostan içinde Rebia’nın iki oğlu Utbe
ve Şeybe’yi gördü. 214 Resûlullah onları görünce onların Allah’a ve resulüne olan
düşmanlıklarını bildiği için onlara ait bir yerde bulunmak hoşuna gitmedi. 215
Dolayısıyla Kureyşli bu iki kardeşin yanlarına gitmek de istemedi. 216
210
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; Taberî, Târîh, II, 345; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 13-14; İbnü’lEsir, el-Kâmil, , II, 91; İbn Kesir, es-Sîre, II, 150; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Zehebi, Târihu’lİslâm, s.283; İbn Haldun, Târîh, c.II, ks. II, s.10; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 53.
211
İbn İshak, es-Sîre, s. 153.
212
Ebu Nuaym, Delâil, I, 296; Beyhaki, Delâil, II, 415; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 134;
Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.283; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
213
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61; Taberî, Târîh, II, 345; Beyhaki, Delâil, II, 415; İbnü’l-Cevzî, elMuntazam, III, 14; İbnü’l- Esir, el-Kâmil, II, 91; İbn Kesir, es-Sîre, II, 150; İbn Kesir, el-Bidâye, III,
133; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.283; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 53.
214
Taberî, Târîh, II, 345; Ebu Nuaym, Delâil, I, 296; Beyhaki, Delâil, II, 415; İbn Seyyidinnâs,
Uyûnü’l Eser, I, 135; İbn Kesir, es-Sîre, II, 150; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Zehebi, Târihu’lİslâm, s.283; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 53.
215
Ebu Nuaym, Delâil, I, 296; Beyhaki, Delâil, II, 415; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 135; İbn
Kesir, es-Sîre, II, 150; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.283; Halebî,
İnsânü’l-Uyun, II, 53.
216
Ebu Nuaym, Delâil, I, 296.
40
Hz. Muhammed, biraz dinlenip kendine geldikten sonra şu meşhur duasını
yaptı:
"Ey Allah’ım! Gücümün zayıflığını, çaresizliğimi, insanlar nazarında hakîr
görülüşümü, Sana, arz ve şikâyet ediyorum! Ey merhametlilerin en merhametlisi!
Sen’sin zayıfların Rabbi ve Sen'sin, benim Rabbim! Sen beni kime bırakıyorsun?
Senden uzak olan ve gördükçe suratını asan kimselere mi? Yoksa işimi, eline
verdiğin düşmana mı bırakıyorsun? Eğer Sen'de bana karşı bir gazab yoksa hiç bir
şeye aldırış etmem. Ben, Sen'in Vechi'nin Nûr'una sığınırım. O Nûr'a ki karanlıklar
Onun için açılmış, dünya ve ahiret işleri, Onun üzerine, düzelmiştir. Bana gazabını
indirmenden veya üzerimde gazabının yerleşmesinden, Sen'in, af ve mağfiretin
benim için, daha geniştir. Her şey, Senin hoşnutluğun içindir. Bütün güç, kuvvet,
Senin elindedir.” 217
217
İbn Hişam, es-Sîre, II, 61-62; Belâzurî, Ensâb, I, 237; Taberî, Târîh, II, 345; İbnü’l-Cevzî, elMuntazam, III, 14; İbnü’l- Esir, el-Kâmil, , II, 91-92; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 31-32; İbn
Kesir, es-Sîre, II, 150; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 134; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.285; İbn Haldun,
Târîh, c.II, ks. II, s.10.
41
Resûlullah’ı o halde gören Rebia’nın oğullarının merhamet duyguları kabardı.
Hıristiyan olan köleleri Addas’ı 218 yanlarına çağırdılar. Ona:
“Şuradan bir salkım üzüm al, şu tabağın içine koy, sonra da onu şu adama
götür, kendisine ondan yemesini söyle” dediler.
Addas denileni yaptı ve onu Resûlullah’ın iki eli arasına verdi, takdim etti.
Sonra ona:
“Buyur ye” dedi.
Resûlullah’ın eline verdiğinde Resûlullah “Bismillah” dedi sonra yedi.
Addas, Resûlullah’ın yüzüne baktı, sonra:
“Vallahi bu sözü bu yörenin halkı söylemezler” diyince Resûlullah:
“Sen hangi belde halkındansın, dinin nedir?” diye sordu. O da “Hıristiyan’ım
ve Ninova halkından biriyim” dedi. Resûlullah “Demek sen, salih kişi Yunus b.
Metta’nın köyündensin ha!” dedi. 219
Addas:
218
Addas hakkında tarihi kaynaklarda yaptığımız araştırmada Addas’ın nerede ne zaman doğduğuna
dair herhangi bir bilgiye rastlayamadık. Şeybe b. Rebia’nın kölesi olan Addas’ın Ninova şehrinden
hristiyan bir köle olduğunu biliyoruz. Bkz. İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 466. Tarihi rivâyetlerde
Hz.Hatice’nin Resulullah ilk vahyi aldığında Resulullah ile birlikte önce Varaka b. Nevfel’e gittiği
daha sonra Varaka’nın sözlerine karşı yine de emin olmak için Utbe’nin kölesi Addas’a gidip ona da
sorduğunu görüyoruz. Hz. Hatice Addas’tan Cebrail hakkında bilgi vermesini istemiş. Addas
putperest bir toplumda Cebrail’den sorulmasına şaşırmış ve namusu ekberin bir melek olduğunu ve
ancak peygamberlere geleceğini söylemiştir. Bkz. Belâzurî, Ensâb, I, 111. Hz.Hatice’nin önce
Addas’a, sonra Varaka’ya gittiği de söylenir. Bkz. İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 467. Vâkıdî, Utbe ve
Şeybe’nin Bedir savaşına çıkmak için hazırlık yapıp zırhlarını çıkardıklarında Addas’ın “Savaşmayın
vallahi o, peygamberdir ” diyerek onlara savaşa çıkmamaları konusunda yalvarıp, ağlamasına rağmen
Utbe ve Şeybe’nin dinlemeyip Addas’ı da kendileri ile beraber zorla savaşa götürdüklerini zikreder.
Bu rivâyete göre Addas, Utbe ve Şeybe ile beraber Bedir’de öldürülmüştür. Bkz. Vâkıdî, Meğâzî, I,
33. İbn Hacer de Addas’ın efendilerini savaşa çıkmama konusunda ikna etmeye çalıştığını hatta
ağlamaktan dolayı Addas’ın tüylerinin diken diken olduğunu zikreder. Addas’ın Bedir’de
öldürüldüğüne dair Vâkıdî’nin rivâyetini belirttikten sonra İbn Hacer, onun Bedir’de öldürülmediğini
bilakis savaştan döndüğünü ve daha sonraki bir zaman öldüğünü ifade eder. Bkz. İbn Hacer, el-İsâbe,
IV, 468.
219
İbn Hişam, es-Sîre, II, 62; Taberî, Târîh, II, 346; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 14; İbnü’l- Esir,
el-Kâmil, II, 92; İbnü'l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, III, 390; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 135; İbn
Kesir, es-Sîre, II, 150-151; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303;
Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 53.
42
“Yunus b. Metta’nın kim olduğunu sana kim bildirdi
220
Vallahi o
Ninova’dan çıkıp gitmiştir. Ninova’da Metta’nın kim olduğunu bilen on kişi bile
yoktur. Sen Metta’nın kim olduğunu nereden biliyorsun? Sen ümmisin ve ümmi
ümmet içerisinde bulunuyorsun” 221 diyince Resûlullah:
“Ben Allah’ın Resulüyüm! Allah bana Yunus’un haberini haber verdi.222 O
benim kardeşimdir, kendisi bir peygamberdi, ben de bir peygamberim ” 223 dedi.
Addas:
“Ya Resûlallah! Bana Yunus b. Metta’nın haberini ver” 224 dedi. Resûlullah
ona Yunus b. Metta’nın hal ve şanı hakkında yüce Allah tarafından kendisine
vahyolunanları haber verince, 225 Addas:
“Ben şahadet ederim ki sen Allah’ın kulu ve resulüsün” 226 dedi, Müslüman
oldu. 227
Resûlullah’ın üzerine kapanıp başını, ellerini, ayaklarını öptü. Rebia’nın
oğullarından biri diğerine “O sana karşı köleni bozdu” dedi. Addas yanlarına gelince
Addas’a “Yazıklar olsun sana ey Addas! Sana ne oldu da o adamın başını, ellerini ve
ayaklarını öptün” dediler. Addas:
“Ey efendim bütün yeryüzünde, ondan daha hayırlısı yoktur.
228
Muhakkak ki
o, Allah’ın elçisidir ” dedi. 229 Muhakkak o salih bir adamdır ve bana Allah’ın bize
220
İbn Hişam, es-Sîre, II, 62; Taberî, Târîh, II, 346; Ebu Nuaym, Delâil, I, 296; Beyhaki, Delâil, II,
416; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 14; İbnü’l- Esir, el-Kâmil, , II, 92; İbnü'l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe,
III, 390; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 135; İbn Kesir, es-Sîre, II, 151; İbn Kesir, el-Bidâye, III,
133; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 53.
221
Süheyli, er-Ravdü’l-Ünüf, IV, 56; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 54.
222
Beyhaki, Delâil, II, 416; Zehebi, Târihu’l-İslâm, 283; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 54.
223
İbn Hişam, es-Sîre, II, 62; Taberî, Târîh, II, 346; Süheyli, er-Ravdü’l-Ünüf, IV, 56; İbnü’l-Cevzî,
el-Muntazam, III, 14; İbnü’l- Esir, el-Kâmil, , II, 92; İbnü'l-Esîr,Üsdü'l-Ğâbe, III, 390; İbn
Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 135; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I,
303; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 54.( Süheyli şunu ilave eder: Addas’ın efendileri Bedir savaşına çıkıp
Addas’ın da kendileri ile beraber savaşa çıkmasını istedikleri zaman Addas onlara: “Bahçenizde
gördüğüm o adamı mı öldürmek istiyorsunuz? Vallahi ona dağlar bile karşı duramaz” dedi. Utbe ve
Şeybe de ona şu şekilde karşılık verdiler: “Yazıklar olsun ey Addas! O seni dili ile sihirlemiş.” Bkz.
Süheyli, er-Ravdü’l-Ünüf, IV, 56).
224
Ebu Nuaym, Delâil, I, 296.
225
Ebu Nuaym, Delâil, I, 296; Beyhaki, Delâil, II, 416.
226
İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 467.
227
Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303.
43
peygamber olarak gönderdiği Yunus b. Metta hakkında benim de bildiğim şeyleri
haber verdi.” 230 dedi. Utbe ve Şeybe Addas’ın bu sözlerine karşı gülüştüler. 231
“Yazıklar olsun sana ey Addas! O, seni de dili ile büyülemiş.
232
Sakın o seni
Hıristiyanlığından döndürmesin. Çünkü o, aldatır bir kimsedir” 233 dediler.
Addas:
“Ancak bir peygamberin bileceği şeyleri bana haber verdi” dedi.
234
Utbe ve
Şeybe:
“Yazıklar olsun sana ey Addas, o seni sakın dininden döndürmesin. Çünkü
senin dinin onun dininden daha hayırlıdır” 235 dediler.
Resûlullah, Sakif kabilesinden hayır gelmeyeceğini anlamış, 236 ne bir erkeğe
ne de bir kadına İslâmiyeti kabul ettirememiş olmaktan üzgün 237 bir halde Tâif’ten
ayrılarak Mekke’ye yönelmişti. 238 Hz. Muhammed’in Mekke’ye yöneldiği bu sırada
gerçekleştiği iddia edilen bir rivayet vardır. Bu rivayet hadis kitaplarından Buhâri ve
228
İbn Hişam, es-Sîre, II, 62-63; Taberî, Târîh, II, 346; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 135;
İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbnü’l- Esir, el-Kâmil, , II, 92; İbnü'l-Esîr,Üsdü'l-Ğâbe, III, 390;
İbn Kesir, es-Sîre, II, 151; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303; Halebî,
İnsânü’l-Uyun, II, 56.
229
Ebu Nuaym, Delâil, I, 296.
230
Ebu Nuaym, Delâil, I, 296; Beyhaki, Delâil, II, 416; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 56.
231
Ebu Nuaym, Delâil, I, 296; Beyhaki, Delâil, II, 416; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.283.
232
Süheyli, er-Ravdü’l-Ünüf, IV, 56.
233
Ebu Nuaym, Delâil, I, 296; Beyhaki, Delâil, II, 416; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.283; Halebî,
İnsânü’l-Uyun, II, 56.
234
İbn Hişam, es-Sîre, II, 63; Taberî, Târîh, II, 346; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbn
Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 135; İbn Kesir, es-Sîre, II, 151; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 133;
Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 56.
235
İbn Hişam, es-Sîre, II, 63; Taberî, Târîh, II, 346; İbnü’l- Esir, el-Kâmil, , II, 92; İbnü'l-Esîr,
Üsdü’l-Ğâbe, III, 390; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 135; İbn Kesir, es-Sîre, II, 151; İbn Kesir,
el-Bidâye, III, 133; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 56. Addas’ın peygamberimize üzüm sunduğu yerde
daha sonraları bu hatırayı yaşatmak adına bir mescid yapılmıştır. Addas Mescidi modern mimarisiyle
günümüzde de ayaktadır. Bkz. Necati Öztürk, Hicaz Albümü, DİB Yay., Ankara 2009, s.92. Ayrıca
Utbe ve Şeybe’nin bağında dinlenen Resulullah’ın bu bağın biraz daha aşağı bölgesinde bulunan incir
ağaçlarının bulunduğu bölgede namaz kıldığı ve orada bulunan kuyudan su içtiği rivâyet edilir.
Buranın hatırasını canlı tutmak için buraya bir mescid inşa edilmiştir. Bu mescide de Mescidü’lMevkıf veya Mescid-i Ku’ adı verilir. Osmanlı yapımı olan bu mescid 2003 yılında yıkılarak yerine
modern bir tarzda yine taştan bir mescid inşa edilmiştir. Bkz. Necati Öztürk, Hicaz Albümü, s.92-93.
236
İbn Hişam, es-Sîre, II, 63; Taberî, Târîh, II, 346; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 136;
Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303.
237
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212.
238
İbn Hişam, es-Sîre, II, 63; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; Belâzurî, Ensâb, I, 237; Taberî, Târîh, II,
346; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303.
44
Müslim’’in Sahihlerinde geçmektedir. Buna göre Hz. Aişe bir gün Hz. Muhammed’e
“Ya Resûlallah senin başına Uhud gününden daha çetin bir gün geldi mi?” diye
sorar. O da şu şekilde cevap verir: “Senin kavminden neler çektim neler! Hele
onların yüzünden Akabe günü çektiğim ise çektiklerimin en şiddetlisiydi. (Tâif’e
gidip) kendimi Abdi Yâlîl’lere arz ettiğim ve bana yardımcı olmalarını istediğim
zaman, isteğimi kabul etmemiş, reddetmişlerdi. Ben de üzgün bir halde Mekke’ye
yönelip, yüzümün doğrusuna gittim durdum. Ancak Karnu’s-Sealib’de 239 kendime
gelebildim. Başımı kaldırıp baktığım zaman bir bulutun beni gölgelemekte olduğunu
gördüm. Tekrar baktığımda bir de ne göreyim? Bulutun içinde Cebrail var. Hemen
bana seslendi:
“Ey Muhammed! Şüphesiz Allah, kavminin sana söylediği sözü işitmiştir.
Ben dağlar meleğiyim. Senin Rabbin, kavmin hakkında dilediğin işini bana
emredesin diye beni sana gönderdi. Şimdi ne dilersen dile! Eğer şu iki yalçın dağı
(Ebu Kubeys dağı ile karşısındaki Kuaykıan dağını) Mekkeliler ürerine
kapatıvermemi istersen, onları birbirine kavuşturuvereyim” dedi. Ben de ona:
"Hayır! Ben onların helak olmasını istemem. Bilakis, Allah'ın bu müşriklerin
sulblerinden yalnız Allah'a ibadet eden ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayan bir nesil
meydana çıkarmasını temenni ederim" diye karşılık verdim. 240
Yukarıdaki rivayet için Mehmet Azimli şöyle demektedir:
“Böyle bir tavır, Hz. Peygamber’in anlatılan yapısına uymadığı gibi,
Kur’an’da verilen ifadelere de uygun değildir. Tâif’ten daha az şiddetli olduğunu,
bizzat Hz. Peygamberin söylediği Uhud savaşından sonra, Müslüman şehitlere
yapılan müsle muamelesini gören Hz. Peygamber: “Eğer eline geçirirse aynısını
239
Karnu’s-Sealib, Mekke’ye bir gün bir gecelik bir yerdir. Bkz. Süheyli, er-Ravdü’l-Ünüf, IV, 57;
İbn Hacer, Fethu’l Bâri bi Şerhi’l Sahihi’l-Buhâri, Thk. Abdülaziz b. Abdullah, Daru’l-Fikr, Beyrut
1991, VI, 462; Aynî, Umdetü’l-Kari li Şerhi Sahihi’l-Buhâri, Dâru’l İhyai’t-Türasil Arab, Beyrut
t.y., XVI, 142.
240
Buhâri, Bediu’l-Halk, 4/83; Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, 2/1420-1421; Ebu Nuaym,
Delâil, I, 281-282; Beyhaki, Delâil, II, 417; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l-Eser, I, 135; İbn Kesir, esSîre, II, 152-153; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135; Zehebi, Târihu’l-İslâm, s.284; Halebî, İnsânü’lUyun, II, 56-58.
45
müşriklere yapacağını” bildirir, sonra bu sözünden vazgeçer. 241 Tâif’te ise bizzat
kendisine hakaretler ve işkenceler yapılmıştı. Neden aynı tavrı burada da göstermesin
ki?” 242
Ayrıca Azimli böyle bir teklifin olamayacağını En’am suresi 57-58.
ayetleri 243 ile de destekleyerek, Resûlullah’ın şefkat ve merhametini ifadeye yarayan
yukarıdaki rivayetin Resûlullah’ı yüceltme adına uydurulmuş olabileceğini
belirtir. 244
Kur’an-ı Kerim’de kavimlerin helaki ile ilgili ayetlere baktığımızda yüce
Allah’ın hiçbir peygambere konu hakkında danışmadığını eğer bir millet hakkında
azap hak olmuşsa bunu ol emriyle gerçekleştirdiğini görmekteyiz. Bu konuda biz de
bir peygamber olarak Hz. Muhammed’in bir ayrıcalığı olduğunu düşünmüyoruz.
Nitekim Azimli’nin dayanak olarak aldığı En’am suresinin 57-58. ayetleri de bunu
açık olarak göstermektedir.
Bunu kabul etmek Hz. Muhammed’in merhametine dair tüm rivayetleri inkâr
anlamına gelmez. O elbette ki şefkatli ve merhametliydi. Nitekim Hevazin ve Sakif
kabileleri ile yapılan, şiddetli çarpışmaların ve zor anların yaşandığı Huneyn
savaşında ashabtan birinin “Ya Resûlallah onlar için beddua et” demesine karşılık
“Allah’ım Sakif’i hidâyete erdir ve hepsini doğru yola ileterek emrin ve itaatin altına
al” diyerek Sakif kabilesi hakkında yine hayır duada bulunmuştur. 245 Ancak
kanaatimize göre Tâif dönüşünde gerçekleştiği iddia edilen bu rivayetin Kur’an’a
uymadığı görülmektedir. Buhâri ve Müslim gibi sahih olarak bilinen hadis
kitaplarında geçen ve bu yüzden de tenkit edilemeyen bu hadisin aşırı yüceltmeci bir
peygamber anlayışına götürdüğü açıktır. Bu noktadan mezkûr hadisin ve yine bunun
241
Bkz. Vâkıdî, Meğâzi, I, 290; İbn Hişam, es-Sîre, III, 101-102; Taberî, Târîh, II, 528-529; İbn
Kesir, el-Bidâye, IV, 41. Kur’an-ı Kerim’den “Eğer ceza vermek isterseniz size yapılanın aynıyla
mukabele edin. Sabrederseniz and olsun ki bu, sabredenler için daha iyidir.” Nahl, 16/126 ayetiyle de
böyle bir intikamın yasaklandığını biliyoruz.
242
Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak, s.163.
243
Küfürde direten müşriklerin, hak edilen azabı getirme konusunda Resulullah’a baskı yapmaları
üzerine, Alllahu Teâlâ ilgili ayetler inzal etmiştir: “De ki “Ben Rabbimden bir belgeye
dayanmaktayım, hâlbuki siz onu yalanladınız; acele istediğiniz de elimde değildir. Hüküm ancak
Allah’ındır. O, hükmedenlerin en iyisi olarak gerçeği anlatılır.” De ki: “Acele istediğiniz şey elimde
olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu.” Allah zulmedenleri en iyi bilendir.” En’am 6/ 57-58.
244
Azimli, Siyeri Farklı Okumak, s.163-164.
245
Müsned, 3/343; İbn Hişam, es-Sîre, IV, 131.
46
gibi Resûlullah’ı aşırı olarak yüceltmeye yarayan başka rivayetlerin muhaddisler
tarafından kritik edilmesi fikrindeyiz.
47
İKİNCİ BÖLÜM
TÂİF DÖNÜŞÜNDE GERÇEKLEŞEN OLAYLAR
2.1. Cinler ve Cinlerin Kur’an Dinlemesine Dair Rivayetler
Duyularla algılanamayan ve insanlar gibi ilahi emirlere uymakla mükellef
olan cinler, Resûlullah’ın Tâif dönüşünde Kur’an dinleyip iman ettiklerine dair
rivayetler münasebetiyle çalışmamızın konusuna dâhil olmuşlardır. Cinler hakkında
genel bilgiler verdikten sonra cinlerin Resûlullah’ın Tâif dönüşünde Kur’an dinleyip
iman etmelerini haber veren rivayetler üzerinde duracağız.
2.1.1. Cin Kelimesinin Anlamı ve Çeşitli Milletlerde Cin Algısı
‫ نج‬kelimesinin aslı, bir şeyin duyu organlarına saklı kalmasıdır. Bu kökten
‫( ﺟﻨّﻪ لﻴﻠﻠا‬gece onu sakladı) ‫( وﺟﻦ ﻋﻠﻴﻪ‬üzerini örttü, sakladı) deyimleri kullanılır. ‫َﻓَﻠﻤﱠﺎ‬
‫ﻞ َرأَى َآﻮْآَﺒًﺎ‬
ُ ْ‫ﻋَﻠﻴْ ِﻪ اﻟﻠﱠﻴ‬
َ ‫ﻦ‬
‫ﺟﱠ‬
َ “Gece karanlık basınca bir yıldız gördü”. 246 ‫ ﺟﻨﺎن‬duyu
organlarından saklandığı için kalp denmiştir. ‫ ﻣﺠﻨﺔ ﻣﺠﻦ‬sahibini korumasından dolayı
kalkan denmiştir. ‫ﺟﻨﱠﺔ‬
ُ ْ‫ﺨﺬُوا َأﻳْﻤَﺎ َﻧ ُﻬﻢ‬
َ ‫“ ا ﱠﺗ‬Yeminlerini kalkan yaptılar”. 247
‫ ﺟﻨﺔ‬ağaçlıklı yer olup ağaçları yeri kaplayan her bahçeye, ‫ﺟﻨﻴﻦ‬, çocuğun anne
karnındaki kalış aşamasına denir. ْ‫ن ُأ ﱠﻣﻬَﺎ ِﺗ ُﻜﻢ‬
ِ ‫ﺟ ﱠﻨ ٌﺔ ﻓِﻲ ُﺑﻄُﻮ‬
ِ ‫“ َوِإذْ أَﻧ ُﺘ ْﻢ َأ‬Ve gerekse annelerinizin
karınlarında cenin aşamasındayken…” (Necm 53/32) 248 ayetinde olduğu gibi.
‫نج‬
kavramı da iki şekilde kullanılır. Birincisi duyulardan gizlenmiş olan
ruhani varlıklardır. Buna göre cin kavramı kapsamı içine melek ve şeytanlar da girer.
246
En’am 6/76
Mücadele 58/16
248
el-İsfahâni, Ebü’l-Kâsım Hüseyin b. Muhammed b. El-Mufaddal er-Râgıb (ö.V/XI. yüzyılın ilk
çeyreği), el-Müfredât Fi Ğarîb’il-Kur’an, Kahraman Yayınları, İstanbul 1986, s.138; İbn Manzur,
Lîsânü'l-Arab. XVI, 344. cnn mad.
247
48
Buna göre “görünmeyen varlık” anlamında her melek aynı zamanda cindir, ama her
cin melek değildir. İkinci kullanıma göre cinler, ruhani varlıkların sadece bir
kısmıdır. Buna göre ruhani varlıklar üç sınıftır:
a- İyiler ki bunlar meleklerdir.
b- Kötüler, şeytanlardır.
c- Ortada olanlar, içinde iyilerin de kötülerin de bulunduğu kesim yani
cinlerdir. Bu fikri,
‫ن‬
َ ‫ﺳﻄُﻮ‬
ِ ‫ن َو ِﻣﻨﱠﺎ اﻟْﻘَﺎ‬
َ ‫“ َوَأﻧﱠﺎ ِﻣﻨﱠﺎ اﻟْ ُﻤﺴْﻠِﻤُﻮ‬Aramızda Müslümanlar
olduğu gibi hakikate sırt çevirenler de vardır” 249 ayetler kerimesi de
desteklemektedir.
‫ ﺟﻨﺔ‬ise cinler topluluğudur. ‫س‬
ِ ‫ﺠ ﱠﻨ ِﺔ َو اﻟﻨﱠﺎ‬
ِ ْ‫ﻦ اﻟ‬
َ ‫“ ِﻣ‬Gerek cinlerden gerekse
insanlardan 250 ayetinde olduğu gibi. ‫ ﺟﻨﺔ‬aynı zamanda delilik anlamına da
gelir. ‫ﺟ ﱠﻨ ٍﺔ‬
ِ ‫ﺣ ِﺒﻜُﻢ ﻣﱢﻦ‬
ِ ‫“ ﻣَﺎ ِﺑﺼَﺎ‬Bu arkadaşınız deli değildir” 251 ayetinde olduğu
gibi. 252
Bu şekilde cin terimi hakkında etimolojik bilgiler verdikten sonra kısaca
geçmiş toplumlarda cin telakkisi üzerinde duralım. Şunu ifade edelim ki cin algısını
insanlık tarihinin her döneminde ve bütün kültürlerinde görmek mümkündür.
Örneğin Eski Asurlular’da, Babilliler’de, Mısır’da, Roma’da ve Çin’de, Hint ve İran
kültüründe çeşitli şekillerde cin anlayışının mevcudiyetini görmekteyiz. Çin’de
özellikle Taoist rahipler cinlerin zararlarından korunmak için muska yazar, efsun
yaparlardı. Eski Türkler’de cinler bütün hastalıkların kaynağı kabul edilir, bu cinler
şaman tarafından hasta bedenlerden uzaklaştırılırdı. 253 Yahudiler, cinlerin çöllerde ve
harabelerde yaşadığına inanırlardı, Yahudi kutsal kitaplarında ağrı ve felaket veren,
kan emen cinlerden söz edilirdi. Hıristiyan kültüründe cin telakkisinin daha çok
249
Cin 72/14
Nas 114/6
251
Sebe’ 34/46
252
el-İsfahâni, el-Müfredât, s.138-139.
253
Türklerdeki cin anlayışı için bkz. Abdülkadir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, Milli Eğitim Basımevi,
İstanbul 1976, s.20-40.
250
49
Yahudilik etkisinde geliştiği görülür. Yeni Ahid, cinleri putperestlerin tanrıları,
bedensel ve ruhsal hastalıkların kaynağı olarak gösterir. 254
2.1.2. Arapların Cin Algısı ve Kur’an-ı Kerim’de Cinlere Dair Verilen
Bilgiler İslâm öncesi Arap toplumunda cin inancını çok açık bir şekilde görmekteyiz.
Araplar bazı taş ve ağaçlarda, kuyu, mağara vb. yerlerde insan hayatına etki eden
varlıkların mevcudiyetine inanıyorlardı. Ruhlar âleminin iyi ve faydalı olanlarını
meleklerle cinlerin bir kısmı, kötü ve zararlı olanlarını da şeytanlar ve cinlerin diğer
bölümü teşkil ediyordu. Cahiliye Arapları cinleri yeryüzünde oturan ilahlar olarak
kabul ediyor, meydana gelen pek çok olayı onların yaptığına inanıyorlardı. Kur’an-ı
Kerim’deki ayetlerden bildiğimiz kadarıyla Araplar cinlerin güçlerine, etkilerine,
göğe yükselmelerine, orada dinlenmelerine, şairler, kâhinler ve sihirbazlarla telkin
etme, ilham verme, haber verme ilişkisi olduğuna inanmaktaydılar. Onların
şerlerinden korkuyorlardı. Bu şerri onlara sığınmakla, onları yakınlaştırıcı ve aracı
kılarak Allah’a ortak koşmakla defedeceklerini sanıyorlardı. Nitekim Kur’an-ı
Kerim’de de buna işaret vardır. 255
Cahiliye Arapları cinlerin de kabile ve gruplar halinde yaşadıklarına,
birbirleriyle savaştıklarına, fırtına gibi bazı tabii olayların cinlerin işi olduğuna
inanıyorlardı. İnsanları öldürdüklerini, kaçırdıklarını, bazı cinlerin ise insanlara
yardım ettiklerini, cinlerle evlenen insanların olduğunu kabul ediyorlardı. Cinlerin
başta yılan olmak üzere çeşitli hayvanların suretine girdiklerine, genellikle tenha,
kuytu ve karanlık yerlerde yaşadıklarına, insanlar gibi yiyip içtiklerine, hastalıklara
sebep olduklarına, delilerin de cinlerin istilasına uğramış kişiler olduğuna
inanıyorlardı. Cahiliye Arapları cinlerin Allah’a rağmen bir güce sahip olduklarına
inanıyorlar, onlardan korkuyorlar, belalara karşı onlara sığınıyorlar ve bu şekilde de
254
Ahmet Saim Kılavuz, “Cin” DİA, İstanbul 1993, VIII, 5-8.
“Allah bir gün onların hepsini diriltip toplar, sonra meleklere: "Bunlar mı size tapıyordu?" der.
Melekler: "Hâşâ, bizim dostumuz onlar değil, Sensin. Hayır; onlar bize değil cinlere tapıyorlardı, çoğu
onlara inanıyorlardı" derler.” Sebe 34/40-41.
255
50
onları ulûhiyette Allah’ın ortakları olarak görüyorlardı. Kur’an’da cinlerin insanlar
gibi Allah’a kulluk için yaratıldıkları vurgulanmış, bu şekilde onların konumu
belirtilerek, müşriklerin uydurdukları tevhide aykırı olan inanç, kuruntu, sapıklık vs.
iptal edilmiştir. 256
Kur’an-ı Kerim’de de Arapların cin anlayışının nasıl olduğuna dair bilgiler
mevcuttur. Şöyle ki müşrik Araplar, Allah ile cinler arasında bir akrabalık olduğuna
inanıyorlar, 257 onları Allah’ın ortakları olarak görüp onlara tapıyorlar, 258 şair, kâhin
ve büyücülerin cinlerden ilham aldıklarına inanıyorlar, 259 cinlere sığınıyor, onların
zararlarından korunmaya çalışıyorlar 260 ve cinlerin insanları çarpıp deli edeceğine
inanıyorlardı. 261 Ayrıca cinlerin insanlara düşünceler ilham edeceğine inanıyorlardı
ki Resûlullah’a mecnun demeleri, müşriklere göre onun aklını yitirdiğine dair bir
iddia değil, cinlenmiş yani cinler tarafından desteklenmiş olması anlamına geliyordu.
Kur’an’ın pek çok ayetinde onların bu çirkin ithamlarına cevap verilerek vahyin
yalnız Allah katından olduğu, hiçbir şeytan ve cinin bu konuda dahli olmadığı
vurgulanmaktadır. 262
Kur’an’ın kendi ifadesine göre cinler ateşten yaratılmışlar, 263 gözle
görülmezler, 264 iman edeni ve etmeyeni vardır, 265 cinler de insanlar gibi Allah'a
kulluk yapmakla mükellef tutulmuşlardır 266 ve yaptıklarına göre ahirette cennete
veya cehenneme girecekler, 267 bazıları gayb haberlerini çalmaya teşebbüs etseler
256
Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş, Ankara Üniversitesi Basımevi,
Ankara 1975, s.18-19; Çağatay, İslâm Öncesi, s.103; Ali Çelik, İslâm’ın Kabul veya Reddettiği
Halk İnançları, Beyan Yayınları, İstanbul 1995, s.75-77; Kılavuz, “Cin” DİA, VIII, 8; Cinlerin
mahiyeti hakkında felsefi-kelami tartışmalar ve cinleri algılamanın aklen mümkünatı hakkında Eş’ari
ve Mu’tezile’nin görüş ve delilleri için bkz. er-Râzî, Fahruddîn (606/1209), Tefsîr-i Kebîr
Mefâtihu’l-Gayb, Şirket-i Sahhafıye-i Osmaniye, İstanbul 1308, VIII, 313-316; Yazır, Hak Dini,
VIII, 363-367; Ateş, Yüce Kur’an, X, 94-96.
257
Saffat 37/158.
258
En’am 6/100; Sebe’ 34/41.
259
Şuara 26/221-223.
260
Cin 72/6.
261
Mü’minun 23/70.
262
Şuara 26/210-212; Şuara 26/221-223; Sad 38/4; Tur 52/29-31; Tekvir 81/25.
263
Hicr 15/27; Rahman 55/15.
264
A’raf 7/27.
265
Cin 72/14.
266
Zariyat 51/56.
267
A’raf 7/179; Ahkaf 46/31; Rahman 55/31.
51
de, 268 buna imkân verilmez, gaybı bilemezler, 269 Süleyman (a.s)’a hizmet etmiş, zor
işler yapmışlar, 270 bir kısmı Resûlullah’tan Kur’an dinlemişlerdir. 271
2.1.3. Cinlerin Kur’an Dinlemesine Dair Rivayetler ve Konuyla İlgili
Kur’an’dan Ayetler
Cinlerin Kur’an dinlemesine dair İbn İshak’tan gelen bir rivayete göre
Resûlullah, Sakif’ten hayır geleceğinden ümitsiz olarak Tâif’ten ayrılmış ve
Mekke’ye yönelmişti. Bu arada Nahle’de 272 geceleyin namaz kıldığı sırada yüce
Allah’ın dilemesiyle oradan geçmekte olan Nusaybin 273 cinlerinden yedi kişilik bir
grup Resûlullah’ın okuduğu Kur’an’ı dinlemişler ve Resûlullah namazını bitirince
268
Cin 72/8-9.
Hicr 15/18; Sebe 34/14.
270
Enbiya 21/82; Sebe 34/12-13; Sad 38/36-38.
271
Ahkaf 46/29-30; Cin 72/1-2. Kur’an’daki cin teriminin Arap kültüründeki kullanımından farklı
anlamlara sahip olduğunu düşünen Muhammed Esed’e göre cin kelimesi, Kur’an’da bazen
“duyularımıza kapalı bulunan”, yani doğrudan görünmeyen ama kendisini etkileriyle hissettiren
görünmez tabiat güçlerini -buna insan tabiatı da dâhildir-göstermek için kullanılmıştır. Esed’e göre
Ahkaf suresindeki ilgili ayetlerde ve cin suresinde geçen cinler bizatihi görünmez olmayan ama o
zamana kadar tanınmayan/bilinmeyen, görülmemiş varlıkları gösterir. Muhammed Esed’in Kur’an’da
geçen “cin” kelimesine yaptığı diğer yorumlar için bkz. Muhammed Esed (ö.1992), Kur’an Mesajı
Meal-Tefsir, çev. Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İşaret Yayınları, İstanbul 2002, Bakara 2/102; En’am
6/112, 128; A’raf 7/38; Hud 11/119; Enbiya 21/82; Secde 32/13; Sebe 34/12-14; Cin 72/5-6 ayetler ve
ilgili ayetlerin dipnotları. Hakkı Yılmaz da kelime anlamlarından “ins” in çok iyi tanınan kimseler,
“cin”in ise tanınmayan yabancı kişiler olduklarını ifade ederek çok esnek ve adeta duruma göre her
anlama çekilebilen bir yorum yapmaktadır. Ona göre Ahkaf suresindeki “cinden bir grup” Yesrib'den
Mekke'ye gelerek gizlice Resulullah ile görüşüp ondan Kur'ân dinleyen, sonra da Akabe
görüşmelerinin ve hicretin zeminini hazırlayan Yesribliler'dir. Yılmaz’a göre bunların konuşma
detayları da Cinn suresindedir. Bkz. Hakkı Yılmaz, Nüzul Sırasına Göre Tebyinü’l-Kur’an, İşte
Kur’an, İşaret Yay., İstanbul 2008, III, 187-250, Hakkı Yılmaz, cin ile ilgili rivâyetlerin tümünü
reddedip cin kelimesinin yalnız etimolojik anlamından yola çıkarak onun varlık dünyasındaki
karşılığını iptal yoluna gitmiştir. İlmi olmaktan uzak ve duyularla algılanamayan varlıkları bir şekilde
inkâr noktasına götüren bu kişisel yorumun kabul edilmesi mümkün değildir.
269
272
Nahle, Mekke’ye bir gecelik mesafede bir vâdidir. Bkz. Yâkut, Mu’cem, IV, 769;
Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303. Mevdudi’ye göre Tâif dönüşü cinlerin Kur’an dinleme
olayının gerçekleştiği yer ez-Zeyma veya es-Sebîlü’l-Kebir denilen yerlerden birisidir. Bu
yerlerden ikisi de Nahle vâdisindedir. Tâif’ten gelmekte olan bir kimsenin mola verebileceği
mekân, suyun varlığı ve yeşilliğinden dolayı ancak bu iki yerden birisidir. Bkz. Mevdudi,
Tefhîmu’l Kur’an, çev. Muhammed Han Kayani vd. , İnsan Yayınları, İstanbul 1991, V,
360; Mevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, Çev.
Ahmed Asrar, Pınar yayınları, İstanbul 1992, III, 310.
273
Nusaybin, Musul’dan Şam’a giden kafile yolu üzerinde Cezire beldelerinden suları, bahçeleri bol
bir beldedir. Yâkut, Mu’cem, IV, 787.
52
kavimlerinin yanına uyarıcı olarak dönmüşlerdir. Allahu Teâlâ da “Kur’an'ı
dinleyecek cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik. Onlar, Kur’an'ı dinlemeğe hazır
olunca birbirlerine: "Susun" dediler. Kur’an'ın okunması bitince, her biri birer uyarıcı
olarak milletlerine döndüler. Şöyle dediler: "Ey milletimiz! Doğrusu biz, Musa'dan
sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan, gerçeği ve doğru yolu gösteren bir
kitap dinledik. Ey milletimiz! Allah'a çağırana (Muhammed'e) uyun ve O'na inanın
da Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı azaptan korusun." 274
ayetleri ile bunu haber vermiştir. Ayrıca Cin suresi birinci ayetten cinlerle ilgili
haberin sonuna kadar indirdiği ayetlerle durumu Resûlullah’a bildirmiştir.
275
Mevdudi de Ahkâf 29-31 ayetlerindeki cinlerin Kur’an dinlemesi olayının İbn İshak,
Ebu Nuaym el-İsfahani ve Vâkıdî’nin beyanına göre Resûlullah’ın Tâif’ten üzgün
olarak Mekke’ye dönerken yolda Nahle denilen yerde konakladığında, orada kıldığı
yatsı veya sabah ya da teheccüd namazı sırasında gerçekleştiğini ifade eder. Bu
rivayetlerin tümünde cinlerin gözükmediği ve Resûlullah'ın onların gelişinden
haberdar olmadığı, ancak daha sonra, Cenab-ı Allah'ın, vahiyle bu olaydan kendisini
haberdar ettiği kaydedilmiştir. 276
Hz. Muhammed’in Tâif’ten dönüşünde cinlerin Kur’an dinleyerek iman
ettiklerini ifade eden İbn İshak, yine Cin suresi ile Ahkâf suresi 29-31. ayetlerinin
nüzûlünü de bu rivayete dayandırmaktadır. İbn İshak’ın rivayeti Yezid b. Ziyad ve
Muhammed b. Ka’b el-Kurazi’den nakledilmiştir ve mürsel bir hadistir. 277 İbn
İshak’tan gelen tarihi rivayet bu şekildedir. Biz de çalışmamızda konuyu netliğe
kavuşturmak için cinlerin Kur’an dinlemesine dair hadis rivayetlerini ve
müfessirlerin görüşlerini ele aldık. Konuya geçmeden önce Cin suresi ve Ahkâf
suresinin ilgili ayetlerini incelememiz gerekmektedir.
274
Ahkaf 46/29-31
İbn Hişam, es-Sîre, II, 63; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; Taberî, Târîh, II, 346; Ebu Nuaym, II,
363-364; İbn Esir, el-Kâmil, II, 92; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l Eser, I, 136; İbn Kayyım, Zâdü’lMead, III, 32; İbn Kesir, es-Sîre, II, 153; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135; İbn Haldun, Târih, c.II, ks.
II, s.10; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 60.
276
Mevdudi, Tefhîm, V, 360; Mevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin
Hayatı, III, 310.
277
Tabiunun sahabeyi atlayarak Resulullah’tan hadis nakletmesi olarak tanımlanan mürsel hadis, zayıf
hadislerin en meşhurudur. Konuyla ilgili bkz. Talât Koçyiğit, Hadis Usulü, İlmi Yayınlar, Ankara
t.y., s. .99-100.
275
53
Mekke’de inen ve başlangıç kelimelerinden dolayı “Kul Ûhiye” veya “Kul
Ûhiye İleyye” suresi olarak da anılan Cin suresinin ana konusu cinler ve bunlara ait
özel durumlardır. Surede bir cin topluluğunun Resûlullah’tan Kur’an dinlediği ve ona
iman ettiği, inanç bakımından cinlerin de müminler ve kâfirler olarak insanlar gibi iki
sınıfa ayrıldığı bildirilmekte ve cinlerle ilgili olarak insanoğlunun normal yollardan
elde edemeyeceği bilgiler verilmektedir. Ayrıca surede Allah’ın varlığı, birliği,
büyüklüğü, cinlerle ilgili yanlış ve abartılmış inançların geçersizliği ve Allah’tan
başkasına ibadet edilmemesinin gereği üzerinde durulmuş, öldükten sonra dirilme ve
hesap vermeye iman gibi bazı inanç esasları ele alınmıştır. Gayb bilgisinin Allah’a
mahsus olduğu, gayb ile ilgili bilgileri kimseye bildirmeyip ancak dilediği bir elçiye
insanlara iletmesi için bildirdiği ve bunun da gaybı bilmek olmayıp Allah’ın kesin
olarak bildirdiği emirleri haber vermek demek olduğu anlatılmış ve Allah’ın ilminin
kuşatıcılığı ifade edilerek sure sona ermiştir. 278
Cin Suresi Meali
1-2. De ki: "Cinlerden bir topluluğun 279 Kur’an'ı dinlediği bana vahyolundu;
onlar şöyle demişlerdir;" "Doğrusu biz, doğru yola götüren, hayrete düşüren bir
Kur’an dinledik de ona inandık; biz, Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayacağız." 280
3. "Doğrusu Rabbimizin yüceliği her yücelikten üstündür. O, eş ve çocuk
edinmemiştir." 281
278
Yazır, Hak Dini, VIII, 359-360; Hayreddin Karaman vd. , Kur’an Yolu Türkçe Meal Ve Tefsir,
DİB Yayınları, Ankara 2007, V, 469-470.
279
Hem Cin suresinde hem de Ahkaf suresinde cinlerden söz edilirken nefer kelimesi kullanılmıştır.
‫( رفن‬nefer) “sayıları 3 ilâ 10 kişi arasında erkeklerden oluşan bir grup" demektir. Bkz. İbn Manzur,
Lîsânü’l Arab; VII, 83. “nfr” Mad; Taberî, Tefsîr, XXIX, 109. Alusi’ye göre ise fasih Arapça’da on
sayısından yukarısı için kullanılır. Bkz. Yazır, Hak Dini, VIII, 374.
280
Ayette cinlerin Kur’an dinlemelerinin bildirilmesinden kasıt, Resulullah’tan defalarca Kur’an
dinledikleri halde iman etmemekte direnen müşriklerin gökyüzüne cüret eden, cebbar ve güçlü olarak
tasavvur ettikleri kendilerinden sığındıkları cinlerin Kur’an’ı dinlediklerinde hemen iman ettiklerini
bilmelerini sağlamaktır. Bu olaydan müşriklerin ders alması istenmiştir. Bkz. Kurtubi, Muhammed b.
Ahmed Ebû Abdillah Muhammed b Ahmed b. Ebi Bekr b. Ferh (ö.671/1273), el-Câmiu li-Ahkâmi’lKur’an, Dâru’l-Kütübü’l-Mısrıyye, Kahire 1950, XVI, 210; İzzet Derveze (ö.1984), et-Tefsîrü’lHadîs Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, çev. Ahmet Çelen-Mehmet Çelen, Ekin Yayınları, İstanbul
1997, II, 6.
54
4. "Doğrusu aramızdaki beyinsiz, Allah'a karşı yalanlar uyduruyordu." 282
5. "Doğrusu insanların ve cinlerin Allah'a karşı yalan uydurabileceklerini
sanmazdık."
6. "Gerçekten, bir takım insanlar, cinlerin bir takımına sığınırlardı da onların
azgınlıklarını artırırlardı." 283
281
Ayetten bu cinlerin Hristiyan oldukları veya Allah’a çocuk ve eş isnat eden başka bir dine
inandıkları anlaşılmaktadır. Bkz. Taberî, Tefsîr, XXIX, 113; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’anü’l-Azim,
thk. Dr.Muhammed İbrahim el-Bina, Dâru Kahraman, İstanbul 1984, VIII, 266; Mevdudi, Tefhîm,
VI, 485. Derveze’ye göre de Cin suresinde anlatılan cinlerin Hristiyan, Ahkaf suresindeki
bahsedilenlerin ise Yahudi olduğu anlaşılır. Bu ayetlerle müşrikler vahyî delillere itaat etmeye
zorlanmaktadırlar. Şöyle ki daha önce insanlardan Yahudi ve Hristiyan bir grubun Resulullah’ın
risaletine iman ettiği İsra ve Kasas surelerinde anlatılmıştı. Ahkaf ve Cin suresinde de Yahudi ve
Hristiyan cinlerden bir grubun da Resulullah’a inandığı ve Kur’an’ın Allah tarafından vahyedildiğine
iman ettikleri anlatılarak müşrik Araplara kitap ehlinin insanları ve cinleri bu Kur’an’a inanmış iken
kendilerinin inkârda ısrar etmelerinin açık bir sapıklık olacağı anlatılmış oluyor. Bkz. Derveze, etTefsîr, Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, III, 451-452. Seyyid Kutub ise bu konuda daha farklı bir
yorum yapmıştır. Bilindiği gibi müşrik Araplar Allah ile cinler arasında akrabalık bağı kuruyorlar,
melekleri de Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlardı. Cinler ayetteki bu ifadeler ile Allah’ı tesbih ve
tenzih ederek böyle bir düşüncenin gerçek olmadığını ortaya koyarak bu hurafeyi çürütmüştür. Böyle
bir düşüncenin hakikat payı olsaydı kimse cinleri bu mitolojik hurafeye dayanan akrabalık bağıyla
övünmekten alıkoyamazdı. Bu ayetler hem müşriklerin zihinlerindeki asılsız iddiayı hem de bu türden
tüm düşünce ve kuruntuları yerle bir etmektedir. Bkz. Seyyid Kutub (ö.1966), Fî Zılâli’l-Kur’an, çev.
Yakup Çiçek vd. , Emir Yayınevi, İstanbul 1994, XII, 66.
282
"Doğrusu aramızdaki beyinsiz, Allah'a karşı yalanlar uyduruyordu." ayetinde kastedilen “beyinsiz”,
eğer bir şahıs ise bunun iblis olması, bir grup için kullanılmışsa Allah’a eş ve çocuk isnad eden
herkesin kastedilmiş olması muhtemeldir. Bkz. Taberî, Tefsîr, XXIX, 113; İbn Kesir, Tefsîr, VIII,
266; Mevdudi, Tefhîm, VI, 485.
283
Müfessirlerin açıklamalarına göre cahiliye devrinde bir adam sefere çıkıp bir vâdide gecelerse, “Bu
vâdinin şerrinden, bu vâdinin büyüğüne yahut efendisine sığınırım” der, öyle yatardı. Böyle
yaptığında sabaha kadar cinlerin korumasında olduğuna inanırdı. Bir rivâyete göre de Araplar kıtlık,
kuraklık zamanlarında mer’a ararlar, böyle bir yer bulunca “Burada bir afete uğramaktan, bu vâdinin
rabbine, sahibine sığınırız” diye bağırırlar, kendilerini kimse korkutmazsa oraya konaklarlardı. Bkz.
er-Râzî, Mefâtih, VIII, 320; Ateş, Yüce Kur’an, X, 97. Cinler insanların korku halinde kendilerine
sığındıklarını görünce bu onların azgınlıklarını artırırdı. Böylece insanlar onlardan daha fazla korkup
daha çok sığınmaya başlarlardı. ‫ َرهَﻘًﺎ‬kelimesi korku, günah gibi anlamlara gelir. Buna göre cinler
insanlara saldırmakta daha cüretkâr davranıyorlar olur. Bkz. Taberî, Tefsîr, XXIX, 114; İbn Kesir,
Tefsîr, VIII, 266. Cinlerin kendilerine zarar getirmesinden korkarak onlara sığınıp, ibadet etmekle
müşrikler de kendi azgınlık ve sapkınlıklarını arttırmış oluyorlardı demek de mümkündür. Bkz.
Kutup, Fî Zılâl, XII, 67.
İlgili ayette kastedilenin “İnsanlardan bazı kimseler, yine insanlardan bazı kimselere cinlerin şerrinden
ُ َ‫ر‬
dolayı sığınırlardı” şeklinde olabileceğini söyleyenler de vardır. Bu görüşü savunanlara göre ٌ‫ﺟﻞ‬
kelimesi cin ismi değil, insan ismidir. Ancak bu Râzî’ye göre zayıf bir izahtır. Çünkü cinlerin
erkeklerinin ‫ َرﺟُﻞ‬diye adlandırılamayacaklarına dair bir delil yoktur. Süleyman Ateş de cinler de
dişilik ve erkekliğin olmayacağını düşünerek yapılan bu tefsirin ayetler zorlama olduğunu belirtir.
Ateş, ayette cinlerin erkek ve dişilerinin olduğunun anlatılmadığını, ayette anlatılanın Arapların
inanışları olduğunu söyler. Buna göre bu ayetle cinlerin cinsiyeti olduğuna inanan Arapların,
sığınılacak ve kendisinden yardım dilenecek tek varlık yüce Allah olması gerekirken, cinlerin
erkeklerine sığınıp onlardan himaye beklemeleri kınanmaktadır. Bkz. Ateş, Yüce Kur’an, X, 98.
55
7. "Doğrusu, onlar da sizin, Allah'ın kimseyi yeniden diriltmeyeceğinizi
sandığınız gibi sanıda bulunmuşlardı." 284
8. "Doğrusu biz göğü yokladık; onu sert bekçiler ve kayan ateşlerle (ışınlarla)
doldurulmuş bulduk."
9. "Doğrusu biz, göğün dinleyebileceğimiz bir yerinde otururduk; ama şimdi
kim dinleyecek olsa, kendisini gözleyen bir ateş (ışın) buluyor." 285
284
Bu “Allah’ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanırlardı” diye çevrilebileceği gibi “Allah’ın hiç
kimseyi göndermeyeceğini sanırlardı” şeklinde de olabilir. Bkz. Mevdudi, Tefhîm, VI, 487; Kutup, Fî
Zılâl, XII, 68; Hayreddin Karaman vd. , Kur’an Yolu, V, 475. Taberî de tefsirinde ayete Allah’ın bir
daha peygamber göndermeyeceğini zannettiler şeklinde anlam vermiştir. Bkz. Taberî, Tefsîr, XXIX,
116. Kavram kapsamlı olarak kullanılırsa insanlar gibi cinlerde de hem risaleti hem de ahireti inkâr
edenlerin olduğu anlatılmış olur. Fakat devamında gelen ayetlerden “Allah’ın hiç kimseyi
göndermeyeceğini sanırlardı” şeklinde anlam vermenin daha uygundur. Çünkü bu iman eden cinler
kendi kavimlerine “Allah’ın başka bir resul göndermeyeceği düşünceniz yanlış çıktı. Gökyüzünün
kapılarının üzerimize kapanması gösteriyor ki Allah bir Resul daha göndermiştir” diyorlardı. Bkz.
Mevdudi, Tefhîm, VI, 487. Süleyman Ateş, bu ayetin cinlerin sözünün nakli veya asıl vahiy olduğunu
düşünür. Buna göre ilk durumda cinler birbirlerine “Ey cinler, insanlar da sizin zannettiğiniz gibi
Allah’ın kimseyi diriltemeyeceğini zannettiler” demiş olurlar. İkinci durumda yani asıl vahiy olma
durumunda ise anlam “Ey Kureyş müşrikleri, cinler de sizin zannettiğiniz gibi Allah’ın kimseyi
diriltmeyeceğini zannettiler” olur. Ancak Ateş, cinlerin sözünü anlatan ayetlerin hepsinde cinlere
giden mütekellim zamirinin olduğunu, ilgili ayetlerin -özellikle yedinci ayetin- cinlerin sözü olarak
manalandırılmasının ise söz akışında bir kesinti yapacağını ve bu yüzden asıl vahiy olmasının söze
daha uygun olacağını ifade eder. Yani altıncı ve yedinci ayette Rabbimiz, bazı insanların cinlere
sığınarak onları şımarttıkları, cinlerin de insanlar gibi Allah’ın kimseyi diriltemeyeceğini sandıklarını
bildirmektedir. Bkz. Ateş, Yüce Kur’an, X, 99.
285
Cahiliye Araplarının inançlarına göre büyücüler, kâhinler, şairler ve sihirbazlar cinlerden ilham
alırlar, cinler de gökten kulak hırsızlığıyla haberler çalıp bunları kâhinlere verirler, bu yüzden onların
ardından gökte kayan ışıklar atıldığına inanılırdı. Cahiliye Arapları, Kur’an ayetlerinin de cinler
tarafından gökten çalınıp Hz. Peygamber'e atıldığını sanmışlar, bu yüzden Hz. Muhammed’e kâhin,
şair, sihirbaz ve mecnun demişlerdi. Onların bu düşüncelerini reddetmek için bu ayetlerde cinlerin
ağzından, artık eskisi gibi göğe sokulup haber çalamadıkları, atılan ışınlarla kovuldukları
anlatılmaktadır. Yani bu ayetlerle anlatılmak istenen Kur’an’ın tamamen bir vahiy olduğu, cinlerin
gök haberleri alamadıkları, eskiden bazı haberler alıp bunlara ilaveler, yalanlar katarak kâhinlere
ulaştırsalar bile, artık böyle bir şey yapamadıkları ve dolayısıyla bu Kur’an’ın asla cin sözü değil,
yüce Allah’ın vahyi olduğudur. Bkz. er-Râzî, Mefâtîh, XXX, 158; Ateş, Yüce Kur’an, X, 98.
Kısacası atılan bu şihâblar, cinlerden sema haberlerini kesmiş, gök kapılarını birer asker gibi tutmuştur. Bu şihablar cinlerin yalanlarını, sefâhet ve tuğyanlarını yakan hakikat nurlarını ifade
etmektedir. Bu tecrübeleri yapmış olan cinler, artık eskisi gibi gaybtan dem vurmaya, gelecekten
haber vermeye kalkışmayıp, yalan söylemekten sakınarak, ilerisi hakkında bilgileri olmadığını ortaya
koymaktadırlar. Burada vahyin korunduğuna, Allah’ın dilemesi dışında hiçbir gücün gayb ilmine
ulaşamayacağına, kâhinlik, büyücülük gibi kötü amaçlar için kullanmak maksadıyla vahyi bilgileri
öğrenmeye kalkışan şeytani güçlerin alev toplarıyla engellendiğine işaret edilmiştir. Bkz. Yazır, Hak
Dini, VIII, 379; Ateş, Yüce Kur’an, X, 100; Karaman, Hayreddin vd, Kur’an Yolu, V, 476. Cinlerin
gökten haber çalmaları ile ilgili hadisler için bkz. Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, 15/1, 34/1; Müslim,
Selâm 124; Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 34/2; Ateş, Ali Osman, Kur’an ve Hadislere göre CinlerBüyü, Beyan Yayınları, İstanbul 1995, s.50-79. Muhammed Esed, Cin suresinin 8-9. ayetleri için çok
daha farklı bir yorum yaparak ayetlerin, Yahudilerin astrolojiye olan lgilerine işaret ettiğini savunur.
Ona göre “göğe dokunma” dan kasıt ise insanın kendi kendini yeterli görmesi ve kendi kaderine
hâkim olduğu saplantısıdır. Bkz. Esed, Kur’an Mesajı, s.1196 (dipnot no:6).
56
10. "Yeryüzünde olanlara kötülük mü murad edildi yahut Rableri onlara bir
iyilik mi dilemiştir, doğrusu biz bilemeyiz."
11. "Doğrusu aramızda iyiler de vardır, bundan aşağı bulunanlar da vardır.
Biz, türlü türlü yolda olan topluluklardık."
12. "Yeryüzünde kalsak da Allah'ı aciz bırakamayacağımız, başka yere
kaçsak da, O'nu aciz kılamayacağımız gerçeğini şüphesiz anladık."
13. "Şüphesiz, doğruluk rehberi olan Kur’an'ı dinlediğimizde ona inandık;
kim Rabbine inanırsa, o, ecrinin eksiltileceğinden ve kendisine haksızlık
edileceğinden korkmaz."
14. "İçimizde, kendini Allah'a vermiş olanlar da, yazık edenler de vardır.
Kendini Allah'a veren kimseler, işte onlar, doğru yolu arayanlar, ona layık
olanlardır."
15. "Kendilerine yazık edenlere gelince; onlar, cehennemin odunları oldular."
16-17. Ama doğru yola girmiş olsalardı, onları bu hususta denememiz için
onlara bol su içirirdik; kim Rabbini anmaktan yüz çevirirse, Rabbi onu gittikçe artan
bir azaba uğratır.
18. Mescidler şüphesiz Allah'ındır, öyleyse oralarda Allah'a yalvarırken
başkasını katmayın.
Bu arada şunu da yeri gelmişken belirtelim ki gökyüzündeki normal astronomik olaylardan olan yıldız
kayması hadiselerini cinlerin taşlanmasına bağlamak yanlış olur, bunlar başka sebepleri olan uzayın
doğal olaylarıdır. Zaten Kur’an-ı Kerim'de cinlerin kovulmasından, haber çalmalarına engel
olunmasından bahseden ayetlerde de necm/yıldız" lafzı kullanılmadığı "şihâb" kelimesinin
kullanıldığı görülür. Bkz. Hicr 15/16-18; Saffat 37/6-10; Cin 72/8-10. Nitekim “Andolsun ki Biz, en
yakın göğü lambalarla süsledik ve onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık... " Mülk, 67/5 ayetinde
geçen ‫ ُرﺟُﻮﻣًﺎ‬lafzı da kendisiyle taş atılan şey anlamına gelmektedir. Buradan da cin ya da şeytanlara
yıldızların kendilerinin değil, ışınlarının atıldığını anlaşılmaktadır. Bkz. er-Râzî, Mefâtîh, XXX, 59;
Ateş, Yüce Kur’an, IX, 529. Cinlere atılan kıvılcımların, meteor taşlarının hava ile sürtünmesinden
çıkan ışınlar olmasının uygun olmadığı, bunların cinleri Mele-i A'lâ'ya yaklaşmaktan meneden nurlar
olduğu, o nurların gözle görülemeyeceği de tefsirlerde ifade edilmiştir. Bkz. Yazır, Hak Dini, V, 198200; Ateş, Yüce Kur’an, X, 531.
57
19. Allah'ın kulu Muhammed, O'na yalvarmak, namaz kılmak için kalkınca,
nerdeyse, çevresinde keçeleşirler, birbirlerine girerlerdi. 286
20. De ki: "Ben sadece Rabbime yalvarırım ve O'na kimseyi ortak koşmam."
21. De ki: "Ben size zarar vermeye de iyilik yapmaya da kadir değilim."
22. De ki: "Beni kimse Allah'a karşı savunamaz ve ben O'ndan başka bir
sığınak bulamam."
23. "Benim yaptığım yalnız, Allah katından olanı, O'nun gönderdiklerini
tebliğdir. Allah'a ve Peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde sonsuz ve temelli
kalınacak cehennem ateşi vardır."
24. Sonunda, kendilerine söz verileni gördükleri zaman, kimin yardımcısının
daha güçsüz ve sayısının daha az olduğunu bileceklerdir.
25. De ki: Size söz verilen yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun süreli mi
kılmıştır ben bilmem."
26. Görülmeyeni bilen Allah, görülmeyene kimseyi muttali kılmaz.
286
Ayette geçen Allah’ın kulu sözüyle kasıt, Resulullah’tır. Onun başına yığılanlar için ise üç görüş
vardır. Birinci görüşe göre bunlar müşrikler, ikinci görüşe göre cinler, üçüncü görüşe göre ise her iki
zümredir. Bkz. Taberî, Tefsîr, XXIX, 123-125; İbn Kesir, Tefsîr, VIII, 271. Şâyet kasıt Resulullah’ın
ibadeti esnasında müşriklerin başına üşüşmesiyse, bu yalnız Allah’a dua eden ve insanları yalnız O’na
kulluğa çağıran Hz.Muhammed’in davetini iptal için müşriklerin birbirlerine sokuldukları, birlik
oldukları anlamına gelir. Eğer kasıt cinler ise Resulullah Kur’an okurken onların, onun üzerine üşüşüp
Kur’an dinledikleri anlatılmaktadır. Bazı müfessirlere göre de bu ayet hem cinleri, hem de insanları
kapsar. Cinlerin ve insanların peygamberin Hakka davetini iptal etmek için birleştiklerini ifade eder.
Bkz. Taberî, Tefsîr XXIX, s.125; İbn Kesir, Tefsîr, VIII, 271; Ateş, Yüce Kur’an, X, 105. İbn
Abbas’tan bir rivâyetle cinlerin peygamber ve ashabının namaz kıldığını, rükuya ve secdeye
vardıklarını görünce, ashabın itaatine hayret edip kavimlerine “Doğrusu Allah’ın kulu, kalkıp Allah’a
yalvarınca neredeyse etrafında keçe gibi oluyorlardı ” dedikleri de nakledilir. Bkz. Taberî, Tefsîr
XXIX, s.124; İbn Kesir, Tefsîr, VIII, 271; Tirmizî, Tefsîr, 72/2 (3323). Ateş ise söz akışından yola
çıkarak on altıncı ayetten itibaren bunların cinlerin sözlerinin devamı olmayıp müşriklerin
davranışlarını anlatan vahiyler olduğu fikrini benimser. Bkz. Ateş, Yüce Kur’an, X, 105; Kutub da
ayetlerin cinlerin sözünün aktarımı veya Allah’ın verdiği haber olma ihtimalini belirtir. Ona göre ayet
cinlerin sözünün aktarımı ise Resulullah namaz kılarken ya da Kur’an okurken çevresine çöreklenen
Arap müşriklerini anlatmaktadır. Şâyet doğrudan yüce Allah’ın verdiği haber ise o zaman cin
grubunun Kur’an’ı işittikleri zaman içine düştükleri hayret dolu durumun anlatılması olur. Bu ise
cinlerin başta da belirtilen hayret ve ürpertilerine daha uygun bir yorumdur. Bkz. Kutup, Fî Zılâl, XII,
80-81.
58
27-28. Ancak peygamberlerden, bildirmek istediği bunun dışındadır.
Rablerinin bildirilerini tebliğ etmelerini ortaya koymak için her peygamberin
önünden ve ardından gözcüler salar; onların yaptıklarını ilmiyle kuşatır ve her şeyi
bir bir sayar.
Ahkâf Suresi’nin İlgili Ayetlerinin Meali
29. Kur’an'ı dinleyecek cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik.
287
Onlar
Kur’an'ı dinlemeğe hazır olunca birbirlerine: "Susun" dediler. Kur’an'ın okunması
bitince, her biri birer uyarıcı olarak milletlerine döndüler. 288
30. Şöyle dediler: "Ey milletimiz! Doğrusu biz, Musa'dan sonra indirilen,
kendinden öncekileri doğrulayan, gerçeği ve doğru yolu gösteren bir kitap
dinledik." 289
31. "Ey milletimiz! Allah'a çağırana (Muhammed'e) uyun ve O'na inanın da
Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi can yakıcı azaptan korusun." 290
288
Kur’an-ı Kerim’in bir grup cinin Kur’an dinlemek için peygambere gönderilmesinden, ne
söylediklerinden ve ne yaptıklarından söz etmesi tek başına cinlerin varlığını göstermeye yeterlidir.
Buna göre cinler, Kur’an’ı peygamberin okuduğu gibi Arapça olarak dinleyip anlama gücüne
sahiptirler. Bkz. Kutup, Fî Zılâl, X, 445. Bu ayetlerde aynen Cin suresinde olduğu gibi cinlerin
Kur’an dinlemesi olayı peygambere vahyolunmaktadır. Yani Resulullah cinlerin kendisini dinlediğini
bilmiyordu, ancak Kur’an’ı vahiy yoluyla öğrendi. Bu ayetlerdeki cinlerin Kur’an dinlemesi
hatırlatmasıyla küfürde direten kâfirler azarlanmak ve korkutulmak istenmiştir. Bkz.Derveze, etTefsîr, III, 451.
289
Süleyman Ateş, cinlerin “Musa’dan sonra indirilen, kendinden önceki kitapları doğrulayan bir
Kitap dinlediklerini” söylemelerinin surenin içeriği ile yakından ilgili olduğunu belirtir. Çünkü Ahkaf
suresi’nin on ikinci ayetinde Musa’nın Kitabının insanlığa önder ve rahmet olarak gönderildiği
bildirilmiştir. Burada da cinlerin ağzından bu Kur’an’ın, Musa’dan sonra indirilmiş, Tevrat’ı
doğrulayan, insanları hidâyete ileten bir kitap olduğu vurgulanıyor. Bu cinlerin Yahudi dinine mensup
olduğu veya Hz.İsa’nın nübüvvetini duymadıklarını bu yüzden “Musa’dan sonra” dedikleri de rivâyet
edilir. Bkz. er-Râzî, Mefâtih, VII, 519; Kurtubi, el-Câmi, XVI, 213. Ancak şu da var ki Tevrat ile
Kur’an arasında Zebur ve İncil de gelmiş olduğu halde cinlerin bunlardan söz etmemeleri, Tevrat’ın
iman, ibadet ve muamelat hükümlerini tam olarak ihtiva etmesi bakımından diğerlerinden farklı ve
onların atıf kaynağı olmasından kaynaklanmış olabilir. Bkz. Hayreddin Karaman vd., Kur’an Yolu,
V, 40. Esed bu konuda farklı bir görüş sunmaktadır. Ona göre Cin ve Ahkaf suresinde zikredilen
cinler aynı yani Yahudi dinine mensupturlar.ayette geçen “asılsız şeyler” ise Yahudilerin kendilerini
“seçilmiş millet” olarak görme saplantılarıdır. Bkz. Esed, Kur’an Mesajı, s.1195-1196 (dipnot no:12).
59
Mezkûr sure ve ayetlerin nüzul zamanlarını tefsirlerden araştırdığımızda
yorumların birbirini tutmadığını gördük. Mevdudi’ye göre Ahkâf suresi, nübüvvetin
onuncu yılı sonu on birinci yılı başlarında inmiş, 291 ne zaman indiği tam olarak
bilinemeyen Cin suresinin ise 8-10. ayetlerinden onun kanaatince risaletin ilk
yıllarında nazil olduğu anlaşılmaktadır. 292 Zeki Duman, iniş sırasına göre kırkıncı
sure olan Cin suresinin nübüvvetin altıncı yılında bütün halinde indirildiğini kabul
eder. 293 Duman’a göre Ahkâf suresi ise nübüvvetin ikinci veya sekizinci yıllarında
pasajlar halinde inmiştir. 294 Süleyman Ateş, Cin suresinin Tâif’ten döndükten sonra
indiğini ve iniş sırasına göre kırkıncı sure olduğunu belirtir. 295 Ateş’e göre Mekke’de
inen Ahkâf suresi iniş sırasına göre atmış altıncı suredir. 296 Derveze de, Cin suresinin
nüzul sırasına göre otuz altıncı, Ahkâf suresinin ise atmış altıncı sure olduğunu kabul
eder. 297
Bu bilgiler ışığında nübüvvetin kaçıncı yılında nazil oldukları konusunda
ihtilaf olmasına rağmen Cin suresinin, Ahkâf suresinden önce indiği konusunda
ittifak edilmiştir diyebiliriz.
Cin suresinin nüzul sebebi olarak gösterilen rivayetlerin aynı zamanda Ahkâf
suresinin ilgili ayetleri için gösterilmesi konuyu karmaşık hale getirmiştir. Nitekim
Derveze de, iki surenin inişleri arasında muhtemelen birkaç sene gibi bir zaman
olmasına rağmen nüzul sebebi olarak aynı rivayetlerin hem Ahkâf suresinin ilgili
ayetlerinin siyâkında, hem de Cin suresi siyâkında zikredilmesinin iki surede
zikredilen olayın bir tek olaymış gibi görünmesine neden olduğunu ifade eder.
Hâlbuki her iki suredeki ayetlerin içeriği bunların iki farklı olay olduğunu ifade eder.
Ayrıca Tâif dönüşünde yoldaki dinleme ile ilgili İbn İshak’ın rivayeti hiçbir senede
290
Sureyi bütün olarak gördüğümüzde de önceki ayetlerde müşriklerin Kur’an’a “apaçık bir büyü”,
“eski bir yalan” diyerek onun Hz.Muhammed tarafından uydurulduğunu söylemeleri, inkârcı bir tutum
içine girip sapıklıkta diretmelerine karşılık kendilerine iki örnekle uyarıda bulunulmuştur: Cinlerin
imanı ve inkârcı Ad kavminin durumu.
291
Mevdudi bunu 29-32. ayetlerinden çıkarmaktadır ve olay hadis ve siyer kitaplarında ittifak edilen
rivâyetlere göre, Hz.Muhammed’in Tâif’ten Mekke’ye geri dönerken yolda Nahle denilen yerde
konakladığı zaman olmuştur. Bkz. Mevdudi, Tefhîm, V, 335.
292
Mevdudi, Tefhîm, VI, 479-480.
293
Zeki Duman, Beyânü’l-Hak, Kur’an-ı Kerim’in Nüzul Sırasına Göre Tefsiri, Fecr Yayınevi,
Ankara 2006, I, 315.
294
Duman, Beyânü’l-Hak, II, 259.
295
Ateş, Yüce Kur’an, X, 91.
296
Ateş, Yüce Kur’an, VIII, 363.
297
Derveze, et-Tefsîr, II, 1, III, 433.
60
dayanmamaktadır. 298 Kanaatimizce aralarında zaman farkının olması iki olayın farklı
olaylar olduğu anlamına gelmemelidir. Süleyman Ateş de, bu konuda şöyle
demektedir:
“…Her iki yerde de cinlerin Peygamber’den Kur’an dinledikleri ve
dinledikleri Kur’an’a hayran oldukları anlatılmaktadır. Nitekim Cin suresinde,
Kur’an dinleyen cinlerin: ”Biz, doğru yola ileten çok güzel bir Kur’an dinledik, ona
inandık…” dedikleri anlatılır. Burada da aynı mana, değişik üslup ile ifade
edilmektedir: “Ey kavmimiz, dediler, biz Musa’dan sonra indirilen, kendinden
öncekini doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir Kitab dinledik”
buyrulmaktadır. Her iki ayetin içeriği aynıdır. Nitekim Kur’an’ın öteki kıssaları da
çeşitli yerlerde değişik üsluplarla geçmektedir.” 299
Hadislerde de cinlerin Kur’an dinledikleri ve heyetler halinde Hz.
Muhammed’e geldikleri, Resûlullah’ın onlara tebliğde bulunduğu ve Kur’an
okuduğu, onların da iman ettikleri ve kavimlerine tebliğci olarak gönderildikleri
anlatılmaktadır. Bu konuda rivayetler Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Abbas ve
Cabir’den nakledilmektedir.
Abdullah b. Abbas’tan gelen rivayete göre Resûlullah cinleri görmemiş, özel
olarak da onlara Kur’an okumak için gitmemiştir. Resûlullah, ashabından birkaç kişi
ile birlikte Ukâz panayırına doğru yürüyorlardı, o sırada üzerlerine şihablar
gönderilerek gökten haber çalmalarına engel olunan şeytanlar kavimlerinin yanına
döndüklerinde kendilerine: “Size ne oldu, neden hiçbir haber getirmiyorsunuz?”
dediler. Onlar da: “Bizimle gökler arasına engel kondu. Üzerimize şihablar
gönderildi” dediler. Bunun üzerine onlar da (İblis ve adamları): “Mutlaka sizin haber
almanıza engel olan yeni bir şey olmuştur. Yeryüzünün doğu ve batı taraflarını
dolaşın da semadan haber almanıza engel olan şeyin ne olduğunu öğrenin” dediler.
Bunların içinden Tihâme tarafına giden grup, (Ukâz panayırına gitmek üzere
Nahle'de bulunan) Hz. Peygamber'in mevcut olduğu yere uğradılar. O sırada
Resûlullah ashabına sabah namazı kıldırıyordu. Kur’an’ı işitince kulak verdiler ve
birbirine: “Vallahi sizi semâdan haber almaktan men eden şey işte budur” dediler.
298
299
Derveze, et-Tefsîr, III, 450.
Ateş, Yüce Kur’an, VIII, 388.
61
Kavimlerinin yanına döndüklerinde: “Ey kavmimiz! Biz, hakiki hayranlık veren bir
Kur’an dinledik. Ki o, Hakka ve doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona iman
ettik. Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız” dediler. Yüce Allah da resulü
Hz. Muhammed’e : “De ki, bana cinlerden bir grubun Kur’an dinleyip şöyle
dedikleri vahyolundu…” ayetini indirdi.300 . Hadislerde belirtildiğine göre Nahle’de
Resûlullah’tan Kur’an dinleyen cinler Nusaybin cinlerinden yedi veya dokuz kişilik
bir gruptur. 301
Peygamberin cinleri görmediğini rivayet eden İbn Abbas’ın gaybî bir konuyu
sanki bizzat şahit olmuş ya da cinlerle beraber bulunmuş gibi bir üslupla anlatması da
dikkatleri çeken bir husustur. Rivayetin olayı hikâyeleştirdiği açıktır. Beyhaki’ye
göre de İbn Abbas’ın anlattığı bu olay, Resûlullah’ın Tâif’ten dönüşü sırasında
Nahle’de, gece yarısı namazda Kur’an okurken meydana gelmiştir. Cinler ilk defa
Resûlullah’ın Kur’an okumasını işitmişlerdir. Resûlullah onlara özel olarak Kur’an
okumamış ve onları görmemiştir fakat sonradan inen ayetlerle cinlerin gelip Kur’an
dinledikleri Resûlullah’a bildirilmiştir. 302
Ayetlerden de anlaşılmaktadır ki
Resûlullah cinleri görmemişti ve onlardan habersizdi. Daha sonra vahiy vasıtasıyla
olaydan haberdar olmuştu. 303
Müfessirlerin çoğuna göre İbn Abbas’ın mezkûr rivayeti nübüvvetin onuncu
yılı Resûlullah’ın Tâif dönüşü esnasında olmuştur. Fakat bu kıyas, Mevdudi’ye göre
birçok nedenden dolayı kabul edilemez. Zira Ahkâf suresindeki olayın risaletin
onuncu senesi Resûlullah’ın Tâif dönüşünde gerçekleştiği konusunda ravilerin
ittifakı vardır. Ahkâf suresindeki ilgili ayetler göz önünde bulundurulursa, o cinlerin
Hz. Musa’ya ve diğer kitaplara inanan, iman ehlinden oldukları anlaşılmaktadır.
Oysaki Cin suresinin ikinci ayetinden yedinci ayetine kadar olan bölümde açıkça
görülmektedir ki, oradaki cinler müşriktiler, ahireti ve peygamberliği kabul
etmiyorlardı. Ayrıca tarihi kayıtlara göre Resûlullah’ın yanında Zeyd’ten başka
kimse yoktu. Hâlbuki İbn Abbas’ın rivayetine göre Resûlullah’ın yanında birkaç
300
Buhâri, Tefsîr, 72/1; Ezan 105; Müslim, Salât 149; Tirmizî, Tefsîr 72/2-3; Ahmed b. Hanbel,
Müsned, I, 252; Kurtubi, el-Câmi, XIX, 4; İbn Kesir, Tefsîr, VII, 272; Taberî, Tefsîr, XXIX, 108.
301
Taberî, Tefsîr XXVI, 108-109; İbn Kesir, Tefsîr, VII, 272-273.
302
Taberî, Tefsîr, XVI, 32; Beyhaki, Delâil, II, 226; Kurtubi, el-Câmi, XIX, 4; İbn Kesir, Tefsîr, VII,
272; Süleyman Ateş, Yüce Kur’an, VIII, 387.
303
Mevdudi, Tefhîm, VI, 484; Derveze, et-Tefsîr, II, 4.
62
sahabenin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca tarihi rivayetlerden Resûlullah’ın
Tâif dönüşü Nahle’de konakladığı zaman cinlerin Kur’an dinlediği anlaşılmaktadır.
İbn Abbas’ın rivayetine göre ise Resûlullah, Mekke’den Ukaz’a doğru gitmekteydi.
Bu sebeplerden dolayı Mevdudi’ye göre bu sure Resûlullah’ın Tâif’ten dönüşünde
nazil olmamıştır ve surede geçen olay ile Ahkâf suresinde geçen olay ayrı ayrı
zamanlarda gerçekleşmiş birbirinden farklı olaylardır. İbn Abbas’ın rivayetinde, Cin
suresinde anlatılan vakıanın ne zaman gerçekleştiği, Resûlullah’ın ne zaman Ukaz
panayırına gittiği konusunda bilgi yoktur. Bu konuda herhangi bir tarihi rivayet de
yoktur. Fakat surenin 8-10. ayetleri bu olayın risaletin ilk dönemlerine ait bir olay
olduğunu göstermektedir. Bu ayetlerde Resûlullah’ın bi’setinden önce cinlerin bazen
gökten haberler alabildiğini fakat onun peygamber olarak görevlendirilmesinden
sonra bunun asla mümkün olmadığı anlaşılır. 304
Tecrid-i Sarih mütercimi Ahmed Naim de, İbn Abbas rivayetinde bahsedilen
olayın Tâif dönüşü olmadığını, Tâif’ten döndükten sonra Hz. Peygamber hicret
etmeden önce gerçekleştiğini söylemektedir. Ahmed Naim, siyer kitaplarında bu
hadiste anlatılan olayın, Resûlullah’ın Tâif’ten dönüşünde yarı yolda Nahle'de vukua
geldiğinin kaydedildiğini, ancak kendisinin bu görüşe katılmadığını ifade eder. Ona
göre olay, Resûlullah’ın Tâif’ten Mekke'ye dönmesinden sonra, Ukâz panayırına
gitmek üzere yeniden yola çıkıldıktan sonra meydana gelmiştir. Çünkü mezkûr
hadiste, bunun Hz. Peygamber'in Ukâz'a doğru yola çıkmasından sonra Nahle'de
meydana geldiği anlatılmaktadır. Nahle ise, Ukâz Panayırı ile Tâif arasında değil,
Ukâz Panayırı ile Mekke arasında bir mevkidir. Yine hadiste, Resûlullah’ın ashabına
sabah namazı kıldırdığından bahsedilmektedir. Hâlbuki tarihi rivayetlere göre Tâif’e
gidişinde Hz. Muhammed'in yanında Zeyd b. Hârise'den başka kimse yoktu. Burada
tarihi rivayetler ile mezkûr hadisin örtüşmediği görülür. Hac mevsimine rastlayan
aylar esnasında Ukâz, Mecenne ve Zü'l-Mecâz'da panayırlar kurulur, kalktıktan sonra
haccedilir, Hac esnasında Minâ'da birkaç gün ikâmet edilirdi. Bu aylar ve bu yerler
her sene bütün Arap kabilelerinin toplandığı yerlerdi. Hz. Muhammed de bundan
istifade ederek, buraya gelen kimselere İslâm'ı tebliğ eder, iman eden kimseleri de
kendi kabilelerine davetçi gönderirdi. İşte Resûlullah’ın hadiste bahsedilen Tâif’ten
Mekke'ye dönüşü de tam hac aylarına tesadüf etmişti. Anlaşıldığına göre Hz.
304
Mevdudi, Tefhîm, VI, 479-480.
63
Peygamber, Mekke'ye döndükten sonra sahabeden bazılarını yanına alarak, Ukâz
Panayırına gitmek istemiş ve bu sefer esnasında Batn-ı Nahle'de iken yukarıda
kaydedilen ayet ve hadiste anlatılan cin olayı meydana gelmiştir. 305
Biz de bu noktada Ahmed Naim’e aynen katılıyor ve Cin suresinin nüzul
sebebi olarak gösterilen İbn Abbas’ın rivayetinin Tâif dönüşünde cinlerin Kur’an
dinlemesi ile bir ilgisi olmadığını düşünüyoruz. Nitekim Cin suresi bütün olarak
incelendiğinde gerek içeriği gerekse verdiği mesajlar bakımından surenin nübüvvetin
ilk yıllarında indiği ihtimalinin kuvvetli olduğunu görüyoruz. Zira nübüvvetin
başlarında Mekkeli müşrikler Resûlullah’ın vahyi cinlerden aldığını iddia
ediyorlardı, surenin ilgili ayetleriyle cinlerin gökten haber alamayacağı anlatılmış
olmaktadır.
Cinlerin Kur’an dinlemesi ile ilgili Müslim’de geçen ve Tirmizi’nin de Ahkâf
suresindeki ilgili ayetlerinin tefsiri için zikrettiği bir rivayet ise, İbn Mesud’tan gelen
şu hadistir:
"Âmir şöyle dedi: Alkame'ye, 'Cin gecesinde İbn Mesud Resûlullah ile beraber hazır bulundu mu?' diye sordum. Alkame şöyle cevap verdi: 'Ben de İbn
Mesud'a, cin gecesi içinizden hiçbir kimse Resûlullah ile beraber bulundu mu? diye
sordum. O da: 'Hayır, hiçbirimiz yanında değildik. Şu kadar ki Mekke'de bir gece
Hz. Peygamber ile beraberken birden kendisini kaybettik. Bunun üzerine onu
vâdilerde, dağ yollarında aradık. Acaba cinler mi uçurdu yahut apansızın bir baskına
uğradı da öldürüldü mü, ne oldu? diye sabah oluncaya kadar merak içinde kaldık.
Nihayet sabah olduğunda bir de baktık ki, o Hira tarafından geliyor. “Ya Resûlallah!
Sizi kaybettik. Aradık, fakat bulamadık. Bu yüzden bütün gecemiz endişe içinde
geçti” dedik. Hz. Peygamber: “Bana cin taifesinin davetçisi geldi, onunla beraber
gittim, yanlarına varıp Kur’an okudum” buyurdu ve bizi birlikte götürüp onların
izlerini ve yaktıkları ateşlerin kalıntılarını gösterdi. Rivayetin devamında cinlerin,
Hz. Peygamber'den azık istedikleri ve Resûlullah’ın onlara “Üzerine Allah'ın adı
zikrolunmuş ve ellerinize etten daha fazla olarak geçen her kemik sizin azığınızdır.
305
Zebîdî, Zeynü’d-din Ahmed b. Ahmed b. Abdi’l-Latif (ö.279/893), Sahih-i Buhâri Muhtasarı
Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, çev. Ahmed Naim, DİB Yayınları, Başbakanlık Basımevi,
Ankara 1981, II, 761.
64
Her deve gübresi de hayvanlarınıza yemdir” dediği ve Resûlullah’ın cinlerin azığı
olduğu için kemik ve hayvan gübresi ile temizlenmeyi yasakladığı rivayet edilir.
Şa'bî, Hz. Peygamber'den azık isteyen bu cinlerin Cezire cinlerinden olduğunu
rivayet eder." 306
Aslında Tâif dönüşünde Kur’an dinlemeyle bir ilgisi olmayan ancak
araştırmamızda sadece fikir vermesi bakımından İbn Mesud’tan gelen bir rivayete
daha yer vermek istiyoruz. Buna göre olayı İbn Mesud’un kendisi de görmüştür.
Resûlullah “Bana cinlere Kur’an okumam emredildi. Hanginiz benimle gelir?” diye
sahabeye sorduğunda kimse sesini çıkarmaz ve Resûlullah üç kez sorusunu
tekrarlamak durumunda kalır. Üçüncüsünde Abdullah b. Mesud beraberinde
gideceğini söyler. Resûlullah Abdullah b. Mesud ile birlikte Hacun denen vâdiye
gider. Bulunduğu yerde kalması için Abdullah b. Mesud’un önüne ayağıyla bir hat
çizer ve kendisi dönünceye kadar bu hattı geçmemesini söyler. Hz. Muhammed’in
cinlere Kur’an okumasıyla cinler kartallar gibi inmeye başlarlar. Duyduğu
gürültüden korkan ve Resûlullah’a zarar geleceğinden endişe eden Abdullah b.
Mesud, Resûlullah’ı tamamen karartıların örtmesiyle, onu göremez ve sesini
duyamaz olur. Sonra cinler bulut parçaları gibi dağılıp gitmeye başlarlar. Resûlullah
şafağa doğru Abdullah’ın yanına döner.
“Uyudun mu?” diye sorar: Abdullah:
“Hayır, vallahi ya Resûlallah, birkaç kez insanlardan yardım dilemek istedim
ancak senin asan ile onlara vurarak oturun dediğini duydum” der. Resûlullah:
“Eğer sen bu çizgiden dışarı çıksaydın, onlardan biri seni kapabilirdi. Bundan
korktuğum için buradan ayrılmamanı istedim.” der ve Abdullah’a bir şey görüp
görmediğini sorar.
306
Müslim, Salât 150; Tirmizî, Tefsîr, 45/3258; İbn Kesir, Tefsîr, VII, 274; Süleyman Ateş, Yüce
Kur’an, VIII, 385 (Hadisin metin yönünden tenkidi ve cinlerin azığı konusunun izahı için bkz. Ali
Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere göre Cinler-Büyü, s.98-117) İbn Mesud’tan cinlerle ilgili diğer
hadisler için bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 416; Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr, 32; Müslim, Salât,
153; Ebu Dâvud, Taharet, 20/39; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 398, 402, 449, 455; Tirmizi,
Taharet, 65/88; Tirmizî, Tefsîr, 55/3291; Müslim, Salât, 33/450; Ebu Dâvud, Taharet, 42/85;
Tirmizî, Tefsîr, 46/3258.
65
Abdullah, beyazlar giymiş olan siyah adamlar gördüğünü söyleyince Hz.
Muhammed onların Nusaybin cinleri olduğunu ve kendisinden azık istediklerini
kemiği, at, deve ve diğer tırnaklı hayvan gübresini onlara azık verdiğini söyler.
Abdullah duyduğu gürültünün sebebini sorunca, Resûlullah cinlerin aralarında
öldürülen biri hakkında kendisinden hüküm istediklerini ve kendisinin de onlar
arasında adaletle hüküm verdiğini söyler. 307 Bu rivayetin benzerleri farklı yollardan
değişik ilavelerle başka tefsir kaynaklarında da geçmektedir. 308
İbn Mesud’un rivayetleri incelendiğinde açık çelişkiler görülmektedir.
Rivayetlerden birine göre İbn Mesud Hz. Peygamber’in yanında arkadaş olarak
gitmiş, diğer bir rivayete göre de yanında kimse yoktur ve rivayetler Resûlullah’ın
cinleri şekilleri ve elbiseleri ile gördüğünü göstermektedir. Oysa ayetlerin içeriği
olayın ona vahiy edildiğini belirtir. Ayetlerden Resûlullah’ın onları hissetmediği
yorumu da çıkartılabilir. Araf suresi 27. ayette insanların cinleri göremediği ifade
edilmektedir. Ayette İblis geçmektedir, çünkü o da cinlerdendir. 309 İbn Mesud’tan
gelen rivayetlerin çelişkili olması hususunda Derveze’ye katılan Ateş’e göre Hz.
Muhammed kendisiyle beraber gelmeye davet ettiği halde sahabenin gitmek
istememesi de olacak şey değildir. Mekke’de her türlü güçlüklere göğüs gererek ona
inanmış olan sahabenin Resûlullah’ın bu isteğine olumlu cevap vermemesi isteksizlik
göstermesi
düşünülemez. 310
Kanaatimize
göre
de
İbn
Abbas’ın
cinlerin
görünmediğine dair rivayetinin karşısında İbn Mesud’un rivayetindeki kıyafetlerine
kadar ayrıntılı anlatım ve sahabenin Resûlullah’la beraber gitme konusunda
çekingenlik göstermesi şaşırtıcı bir durumdur.
307
Hazin, Alâuddin Ali b. Muhammed b. İbrahim el-Hazin el-Bağdâdî (ö.741/1341), Lübâtü’t-Te’vil
fî Meâni’t-Tenzîl, İstanbul 1317, IV, 115; Derveze, et-Tefsîr, III, 450; Süleyman Ateş, Yüce
Kur’an, VIII, 386. Not: Daha sonraları bu Hacun mevkiine bir mescid inşa edilmiş ve adına da
”Mescid-i Cin” denilmiştir. 1700 yılında Mekke’ye gelen İbrahim Ağa adlı bir mimar tarafından
yapılan mescit, 2000 yılında yıkılarak modern bir tarzda yenilenmiştir. Mescid-i Cin, Harem-i Şerif’in
yaklaşık 2 km. kuzeyinde şehre hâkim bir tepenin üzerinde yer alır. Bkz. Necati Öztürk,
Fotoğraflarla Kutsal Topraklar- Hicaz Albümü, DİB Yayınları, Ankara 2009.
308
Taberî, Tefsîr, XXVI, 33-34; Kurtubi, el-Câmi, XVI, 211-212; İbn Kesir, Tefsîr, VII, 275. Not:
Taberî’nin tefsirinde Katade’den olan bir rivâyette bu cinlerin Ninova’dan olduğu geçmektedir.
Bkz.Taberî, Tefsîr, XXVI, 33; İbn Kesir, Tefsîr, XVII, 279. İbn Mesud’un cinleri gördüğüne dair
başka rivâyetler için bkz. er-Râzî, Mefâtih, VIII, 317; Kurtubi, el-Câmi, XIX, 4-5.
309
Derveze, et-Tefsîr, III, 451.
310
Bkz.Ateş, Yüce Kur’an, VIII, 388.
66
İbn Abbas'tan nakledilen habere göre Hz. Muhammed’in cinlere özel olarak
Kur’an okumadığı ve onları görmediği, ancak cinlerin sözlerinin kendisine
vahyedildiği anlatılmaktadır. Nitekim ayetlerden de bu anlam çıkmaktadır. Abdullah
b. Mesud ise, Hz. Muhammed’in özel olarak cinlere Kur’an okumak üzere gittiğini,
onlara Kur’an okuyup, onları gördüğünü rivayet etmiştir. İbn Abbas’ın rivayeti ile
İbn Mesud’un rivayetleri arasındaki farklılıktan dolayı bazı müfessirler te’lif yoluna
gitmişler, cinlerin Kur’an dinlemelerinin birkaç kez gerçekleştiğini ileri sürmüşlerdir.
Olayın bir kez Mekke’de, bir kez de Nahle’de olmak üzere iki defa olduğunu kabul
ederek İbn Mesud ve İbn Abbas rivayetini bağdaştırmaya çalışmışlardır. İbn
Mesud’un anlattığı, Mekke’de gerçekleşmiş, İbn Abbas’ın anlattığı ise Nahle’de
gerçekleşmiştir. Razi’ye göre ise İbn Abbas’ın anlattığı olay ilk defa olmuş, yüce
Allah bu olayı peygamberine vahiy ile bildirmiştir. Daha sonra da kendisine cinlere
Kur’an okuması emredilmiştir. Eğer bu cinlerin Kur’an dinlemesi olayı bir defa
olduğu kabul edilirse durum şöyle olmuş denebilir: Resûlullah’a cinlere Kur’an
okuması emredilmiş ancak o, kendisini dinleyen cinlerin ne yaptıklarını,
konuştuklarını bilmemiş, Allahu Teâlâ peygamberine bunu vahiy yolu ile
bildirmiştir. Mümkün olan başka şekle göre de Hz. Muhammed onları görmüş,
sözlerini de duymuş, onlar da kendisine inanmışlar, kavimlerine dönünce: “Biz şöyle
şöyle bir Kur’an dinledik” demişler. Allah da onların kavimlerine dedikleri şeyleri
Resûlullah’a vahyetmiştir. 311 Hz. Peygamberin cinlerle birkaç kez karşılaştığını,
cinlerin Kur’an dinlediğini, ilk defa görmemiş ise de sonradan onları gördüğünü
bildiren rivayetler vardır. 312 Elmalılı’ya göre İbn Abbas’tan gelen rivayet
Resûlullah’ın cinleri mutlak olarak görmediğini değil, bu olaya kadar ve bu sözleri
söyledikleri sırada görmemiş olduğunu anlatır.
313
Rivayetlerde Resûlullah’ı
Mekke’de dinleyen cinlerin Nusaybin cinleri, Nahle’de dinleyenlerin ise Ninova
cinleri olduğu
olduğu
315
314
cinlerin sayılarının yedi, dokuz, atmış, üç yüz veya on iki bin
geçmektedir. Yine araştırmalarımızda cinlerin isimlerine kadar bilgilere
311
er-Râzî, Mefâtih, VIII, 318; Ateş, Yüce Kur’an, X, 96-97.
İbn Kesir, Tefsîr, VII, 275-280; Ateş, Yüce Kur’an, X, 96-97.
313
Yazır, Hak Dini, VIII, 370.
314
İbn Kesir, Tefsîr, VII, 279; Kurtubi, el-Câmi, XIX, 4; Ateş, Yüce Kur’an, VIII, 388. Cinlerin
sayısı ve hangi bölgelerden olduklarına dair farklı rivâyetler için bkz.İbn Kesir, Tefsîr, VII, 280;
Kurtubi, el-Câmi, XIX, 4; Yazır, Hak Dini, VII, 119.
315
Rivâyetler için bkz. Taberî, Tefsîr XXVI, 32; İbn Kesir, Tefsîr, VII, 272-273; Yazır, Hak Dini,
VII, 118-119.
312
67
de rastladık. 316 Birbirini tutmayan bu haberler ve algılarımızın dışında olan cinlerle
ilgili gereksiz teferruatlar kanaatimize göre bize bir şey kazandırmaz. Bu konuda
Allah’ın Kur’an’da bildirdiğinin dışında bilgi sahibi olma çabaları da gereksiz bir
uğraşı olmaktan öteye gidemez.
Yukarıda olduğu gibi rivayetleri te’lif yoluna gidenler olduğu gibi İbn
Mesud’un rivayetini İbn Abbas’ınkine tercih edenler de olmuştur. Hicretten üç yıl
önce doğan İbn Abbas
317
, Mekke döneminde Nahle'de olan bir hadiseyi
anlatmaktadır. Yani olaya bizzat şahit olmamış olan İbn Abbas konuyla ilgili bilgiyi
daha sonraları edinmiştir. 318 Bu sebeple İbn Abbas'ın yukarıdaki rivayette yer alan ve
"Hz. Peygamber ne cinleri gördü ne de onlara Kur’an okudu" şeklindeki sözü bu
konuda kesin bir kanaate varmamız için delil olmamalıdır. Onun bu ifadesine
dayanarak İbn Mesud'un Resûlullah'ın cinlere Kur’an okuduğundan, onları
gördüğünden bahseden rivayetini reddedemeyiz. Çünkü İbn Mesud, İbn Abbas'tan
yaşça daha büyüktür ve bahsettiği olaylara şahit olmuştur. Bu durumda İbn Abbas'ın
yukarıdaki rivayetinin cin suresinde de bahsedilen bu konudaki ilk olayla ilgili
olduğu anlaşılmaktadır. 319
Konuyla ilgili diğer rivayetleri de bu şekilde verip İbn Abbas’ın rivayeti ile
karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesinin ardından çalışmamızla asıl olarak ilgili
olan İbn Mesud’un Amir’den verdiği ilk rivayete dönebiliriz. Görüldüğü üzere İbn
Mesud’un rivayetinde olay Hacun mevkiinde yani Mekke’de geçmektedir ve Tirmizi
ilgili rivayeti Ahkâf suresinin tefsirinde zikretmektedir.
Bu rivayetin de
Resûlullah’ın Tâif dönüşünde gerçekleşmediği dolayısıyla Cinlerin Tâif dönüşünde
Kur’an dinlemesi ile bir ilgisi olmadığı anlaşılmıştır.
Araştırmamızda Ebu Nuaym’ın Delâil’inde cinlerin Hacun’da Kur’an
dinlemesi olayının net olarak zamanı ile ilgili bir rivayet ile karşılaştık. Vakıdi’den
gelen bu rivayete göre cinlerin Hacun’da Kur’an dinlemesi olayı nübüvvetin on
birinci yılı, Rebiyülevvel ayında gerçekleşmiştir. Rivayete göre Resûlullah’ın
316
Cinlerin isimleri, Hassa, Messa, Şâsır, Nâsır, Eynelard, Eyneyn, Ahkâm. Taberî, Târîh, II, 346;
İbn Kesir, es-Sîretün-Nebeviyye, II, 153; İbn Kesir, El-Bidâye, III, 135.
317
İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 141.
318
Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere göre Cinler-Büyü, s.85.
319
Bkz. Aynî, Umdetü'l-Kârî, XVI, 309; Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere göre Cinler-Büyü,
s.85-86.
68
Tâif’ten dönüşünden üç ay sonra cinler gelip Kur’an dinlemişlerdir. 320 Bu rivayete
dayanarak biz de Tirmizi’nin Ahkâf suresi ile ilişkilendirdiği Hacun mevkiinde
Kur’an dinleme olayının Tâif’ten dönüşten üç ay sonra olduğunu söyleyebiliriz.
Tüm bunlardan çıkardığımız sonuca göre Cin suresi nübüvvetin ilk yıllarında
inmiştir. İbn Abbas’ın Cin suresinin nüzulü ile ilgili verdiği rivayetin Tâif dönüşü ile
herhangi bir ilgisi yoktur. Hadis kitaplarında Ahkâf suresi ile ilişkilendirilen rivayet
de Hacun mevkiinde Tâif’ten döndükten sonra gerçekleşmiştir. İbn İshak’ın mürsel
hadisi ve hadis kitaplarında anlatılan rivayetlerin sürekli bir biçimde bu mürsel hadis
ile ilişkilendirilmesi yanlış yorumlar yapılmasına neden olmuş ve bundan dolayı
tefsir kitaplarında ilgili ayetlerin nüzulü ile ilgili bir karışıklık süregelmiştir.
2.2. Mut’im b. Adiyy’in Himayesinde Mekke’ye Dönüş
Resûlullah’ın Tâif’te kalış müddeti ile ilgili farklı rivayetler vardır. İbn
Sa’d’ın rivayetine göre Resûlullah Tâif’te on gün kaldı. 321 Ancak Hafız Sehâvi, Hz.
Muhammed'in on günü Abdi Yâlîllerle geçmek üzere toplam yirmi gün Tâif’te
kaldığını ve onlara vaaz ve telkinlerde bulunduğunu kaydeder. 322 İbn Kuteybe de
Meârif’inde Resûlullah’ın Tâif'te kalış müddetini bir ay olarak göstermiştir. 323
Vâkıdî’den gelen bir rivayete göre Resûlullah Tâif’te yirmi beş gün kalmıştır. Şevval
ayının bitimine üç gün kala gitmiş, Zilkade’nin yirmisinde Salı günü dönmüştür. 324
Tüm bunlar göstermektedir Hz. Muhammed Tâif’te hiç de az sayılmayacak bir
müddet kalmıştır. Resûlullah’ın kaldığı sürenin uzunluğu bize Ahlâf kabilesinin ileri
gelenleri ile muhtemelen çok kez görüştüğü ve İslâm’a davet konusunda onlara
ısrarla bıkmadan davette bulunduğunu gösteriyor.
320
Ebu Nuaym, Delâil’ün-Nübüvve, II, 364.
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 211; İbn Cevzî, el-Muntazam, III, 12; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III,
31; İbnHacer, Fethu’l-Bâri 4/275; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs, I, 303.
322
Mevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, çev. Ahmed Asrar,
Pınar yayınları, İstanbul 1992, III, 306.
323
İbn Kuteybe, el-Meârif, s.151; Mevdudi, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz.
Peygamberin Hayatı, III, 306.
324
Ebu Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve, II, 364.
321
69
Nitekim Hâlid el-Advâni’den gelen bir rivayete göre Hâlid, Resûlullah’ın
Sakif kabilesini tebliğ çabalarından birine şahit olmuştur. Rivayete göre Tâif’in
doğusunda bir yaya veya asaya dayanmış olan Resûlullah’ı dinleyen Hâlid, ondan
dinlediği Târık suresini ezberlemiştir. Sakifliler Hâlid’i çağırıp ona : “Şu adamdan ne
dinledin” demişler, o da ezberlediğini onlara okumuştur. Yanlarında bulunan
Kureyşli bir adam “Biz adamımızı daha iyi biliriz. Onun dediklerinin hak olduğunu
bilseydik, kendisine tâbi olurduk” diye karşılık vermiştir. Hâlid cahiliye döneminde
bu şekilde ezberlediği Târık suresini İslâm’a girince de okuduğunu ifade
etmektedir. 325
Ancak tüm çabalarına rağmen Tâif’ten umduğunu elde edemeyen Hz.
Muhammed, Mekke’ye dönmek zorundaydı. Ancak amcası ve kabile başkanı olan
Ebû Leheb tarafından tard edilmiş, cemiyet dışı bırakılmıştı. Düzenli bir devlet
sisteminin olmadığı, kabilecilik anlayışına uygun bir yapılaşmanın kemikleştiği Arap
toplumu için güvenlik açısından emân almak, kendisini koruyacak ve kefaletini
üstlenecek bir hami bulmak hayati bir önem taşıyordu.
326
Kanaatimize göre konuyu
sadece toplum dışı ilan edilmeye bağlamak eksik olacaktır. Zira daha önce de ikinci
Habeşistan hicreti sırasında Resûlullah’tan hicret için izin isteyen Hz. Ebu Bekir,
yolda geriye dönmesi konusunda İbn Duğunne tarafından ikna edilmiş ve Mekke’ye
ancak onun himayesiyle girebilmiştir. 327 Oysaki Ebu Bekir hiç kimse tarafından
toplum dışı ilan edilmemişti. Bu hâdise de gösteriyor ki Araplarda toplumunu terk
eden bir kişi ancak birinden eman alarak geriye dönebiliyordu. Bu durumda Hz.
Muhammed terk ettiği Mekke’ye yeniden, kimin himayesinde gireceği ile ilgili
sorunu çözmek durumundaydı. Allah Resulü korumasız olarak Mekke’ye
giremeyeceğinin farkındaydı. Bunun başlıca iki sebebi vardı:
Birinci sebep: Üç hafta kadar önce evlatlığı Zeyd ile Kureyş’e karşı yardım
istemek ve aramak için gizlice Mekke’den ayrılmışlardı. Eğer Sakifli reisler onu
himayelerine alsalar veya ona iman edip tâbi olsalardı, Resûlullah belki bir daha
Mekke’ye dönmeyecek, zengin, yüksek, bağlık bahçelik, üstelik şehri çevreleyen bir
325
Ahmed b. Hanbel, 4/235; Ebu Nuaym, Ma’rifetü’s-Sahâbe, II, 196; İbnü'l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, II,
77-78; İbn Kesir, es-Sîre, II, 152; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 134-135.
326
Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 866-867.
327
İbnHişam, es-Sire, II, 12-13; İbn Kesir, el- Bidâye, III, 94; Köksal, İslâm Tarihi, I-II, 390-393.
70
kalesi de olan Tâif’e yerleşecek ve Medine’den Mekke’yi fethettiği gibi, Mekke’nin
güney doğusuna düşen Tâif’ten harekete geçerek uzun vadede Mekke’yi ele
geçirebilecekti. Ayrıca Mekke ve Tâif arasındaki ticari ilişkileri, finansman
konusunu da kendi lehine kullanma imkânı doğabilirdi. Nitekim Hz. Peygamber
Mekke’den çok daha uzak olan Medine’ye hicret edince ticaret yollarının denetimini
ele geçirmiş, Mekke kervanlarını takip ettirmiş, hatta Bedir savaşı da bir takip
dolayısıyla çıkmıştır. Oysa Mekkelilerin Tâif’le olan ticari ilişkileri daha canlıydı.
Mekkelilere bu yönden daha çok baskı kurabilir ve daha tesirli olunabilirdi. 328 Ancak
umduğunu elde edemeyip Mekke’ye yöneldiğinde Resûlullah’a iman eden az bir
müstezaf dışında Kureyş’in ona karşı düşmanlığı artmıştı. Kureyş’ten bazıları da
Resûlullah’ın Tâif’ten Mekke’ye isteyerek dönmediğini dillerine dolamışlar
329
bu
şekilde ona karşı kin, öfke, yalanlama, kibir ve cür’etleri de artmıştı. 330
İkinci sebep: Ebu Talib sonrası Haşimiler, onu Kureyşlilere karşı
koruyamıyorlardı. Bu konuda Hz. Muhammed’e karşı Kureyşlileri kışkırtan amca
Ebu Leheb önemli rol oynuyordu. O, yeğeninin işinin dallanıp budaklanmasının
Haşimilere pahalıya patlayacağını düşünüyordu. Ona göre sonunda Haşimilerle
bütün Kureyş çatışacaktı. Ebu Talib öldükten sonra Ebu Leheb, Haşimilerin en güçlü
adamı konumuna gelmişti. Fakat Haşim ve Muttalib oğulları, asabiyet ve akrabalık
cihetiyle onun Hz. Muhammed’e karşı aldığı tavra destek vermiyorlardı. Artık
Haşimilerin yönetimi, Kureyş’e karşı tek yumruk olmaları, Ebu Talib zamanındaki
gibi mümkün görünmüyordu. 331
Hz. Muhammed’in Nahle’de günlerce kaldığı rivayet edilir. 332 Ancak kalış
müddeti ile ilgili kesin bir süre verilmemektedir. Nahle’de bu şekilde düşünceli
olarak kalan Hz. Muhammed sonunda Mekke’ye girmek isteğini Zeyd b. Harise’ye
söyleyince Zeyd şöyle der:
328
Murat Sarıcık, Hz. Muhammed'in Çağrısı Mekke Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2006, s.228.
Taberî, Târîh, II, 347.
330
İbn Kesir, es-Sîre, II, 153; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135.
331
Sarıcık, Hz. Muhammed'in Çağrısı, s.228-229.
332
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 33; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 61.
329
71
“Kureyş müşrikleri seni tedirgin edip Mekke’den çıkardıkları halde, şimdi
onların yanına nasıl girebileceksin?” Bunun riskli bir durum olduğunu ifade ederek
tereddüdünü ortaya koyan Zeyd’e karşı Resûlullah:
“Ey Zeyd! Hiç şüphesiz, Allah, senin göremediğin yerden bir kapı, bir çıkış
yolu açacaktır. Şüphe yok ki Allah, dininin ve peygamberinin yardımcısıdır”
333
diyerek Allah’a olan inancını ve tevekkülünü ortaya koyar.
Watt, Hz. Muhammed’in Tâif'ten dönerken Nahle denilen yerde yaşadığı
tecrübeyi, bir insanın topluma olan güvenini yitirdiği aşamanın göstergesi olarak
görür. 334 Hâlbuki realite bu sözleri yalanlamaktadır. Çünkü eğer Hz. Muhammed
toplumdan ümidini kesmiş ve ıslah olmasını imkânsız görmüş olsaydı, Hira
mağarasına geri döner ve orada ruhbanlara özgü bir hayat yaşardı. Ama onun gerek
Mekke’de kilitlenme aşamasına gelmiş olan davetin devamı için büyük risk alarak
Tâif’e gidişinden gerekse Tâif’ten umduğunu elde edememiş olarak geri
döndüklerinde Zeyd’e söylemiş olduğu sözlerden bunun aksini anlamak mümkündür.
Resûlullah elbette ki İslâm davetinin kabul görmemesine ve kendisine karşı yapılan
muâmeleye üzülmüş ama bu onun geri adım atmasıyla veya kendi kabuğuna
çekilmesiyle sonuçlanmamıştır. Şimdi ise Allah’ın elçisi terk ettiği Mekke’ye geri
dönmenin çarelerini aramaktadır.
Resûlullah, Mekke’ye girmeye karar vermişti. Ancak bu o kadar kolay ve
güvenli değildi. Kureyşlilerin ona suikast düzenlemesi, onu pusuya düşürmesi büyük
bir ihtimaldi. Üstelik başka kabilelere giderek Kureyş'e karşı yardım istemişti.
Kureyş'le dostlarının arasına girmişti. Sonra şahsına yönelik bir tehlike olmasa bile,
onun Mekke'ye normal şekilde girmesi, üstelik Tâif'ten de kovulmuş olarak gelmesi,
Mekkeliler
tarafından
Müslümanların
aldığı
büyük
bir
hezimet
gibi
değerlendirilecekti. Onlar daha bir küstahlaşacak ve beyinsizce tutumlarını daha bir
iştahlı sürdüreceklerdi. Bu yüzden Peygamberimiz bu sefer Mekke'yi, dışarıdan
çembere almak yerine içerden yarmayı düşündü. Yani, bizzat Kureyş oymakları
333
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 33; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 61.
Montgomery Watt, Muhammed Mekke’de, çev. M. Rami Ayas, Azmi Yüksel, Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1986, s.148.
334
72
arasında bir karışıklık meydana getirmeyi amaçladı. Kureyş'in içinden müttefikler
edinmeyi, böylece Kureyş'in tam merkezine yerleşmeyi denedi. 335
Bunun için de elçiler göndererek kendisini himayesine alacak kişi aradı.
Kaynaklarda bu kişinin kim olduğu konusunda farklı rivayetler vardır, şöyle ki:
Resûlullah Hira’ya ulaştığında Huzaalılar’dan birine
336
veya Mekkelilerden
rastladığı bir adama 337 , veya bir rivayete göre de Ureykıt’a 338 :
“Ben seni bir şeyi tebliğ etmek üzere göndersem gider misin ?” diye teklifte
bulundu.
Elçi: “Evet giderim” deyince, “Öyleyse Ahnes b. Şerik’e 339 git ve ona
“Muhammed, Rabbimin bana verdiği peygamberlik görevini tebliğ edip yerine
getirinceye kadar sen beni himayene alır mısın, diyor, diye söyle ” 340 dedi.
Buradan
yola
çıkarak
koruyamayacağını
bildiği
için,
Zühreoğulları’na
yaslanmayı
Resûlullah’ın
baba
kabilesi
düşündüğünü
artık
Haşimilerin
yerine
anne
söyleyebiliriz.
kendisini
kabilesi
Zira
olan
elçiyi
Zühreoğullarının müttefiki durumunda olup zamanla kabile içerisinde nüfuz
kazanmış plan Ahnes’e göndermesinden de bu anlaşılmaktadır.
335
Abdülkadir T. Hamid, Mekke Döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi, çev. Vahdettin İnce,
Ekin yayınları, İstanbul 2001, s.190.
336
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; Belâzurî, Ensâbü’l-Eşrâf, 1/237; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III,
33; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 52.
337
Taberî, Târîh, II, 347.
338
İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135; İbn Kesir, es-Sîre, II, 153.
339
Ebu Sa’lebe Übeyy b. Şerik b. Amr el-Ahnes es-Sekafî, Tâif’te yaşayan Sakif kabilesinin İlac
boyuna mensuptur. Zühreoğullarının müttefiki olarak Mekke’ye yerleşmiş ve buradaki kabileler
arasında nüfuz ve itibar kazanmıştır. Bkz. İbn Hacer, el-İsâbe, I, 38; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, I,
56.Başlangıçta şiddetli bir İslâm düşmanı olan Ahnes, İslâm davetini engellemeye çalışmış,
Müslümanlara işkence yapmıştır. Ahnes’in bazı geceler, Ebu Süfyan ve Ebu Cehil ile buluşarak
Müslümanların okuduğu Kur’an’ı gizlice dinleyerek etkisinde kaldığı da söylenir. Bkz. İbn Hişam, esSîre, I, 337; İbn Hacer, el-İsâbe, I, 39. Ahnes İslâm düşmanı olmasına rağmen Bedir savaşına
katılmamış ve müttefiki Zühreoğullarını da geri çevirmişti. Savaştan geri dönüp emrindeki askerleri
de caydırdığı için kendisine el-Ahnes (geri çeviren) denilmiş ve bu lakapla da meşhur olmuştur. Bkz.
Belâzurî, Ensâb, s.291; İbn Hacer, el-İsâbe, I, 38. Ahnes, Mekke’nin fethinden sonra müslüman
olmuş, Huneyn gazvesine katılmıştır. Bazı rivâyetlerde onun İslâm’dan döndüğü ve Müslümanlara ait
bir otlağı ateşe verdiği, hiçbir zaman samimi bir müslüman olmadığı belirtilmektedir. Ancak İbn
Hacer, Ahnes’in irtidat ettikten sonra tevbe ederek tekrar İslâm’a girmiş olduğunu belirtir. Bkz. İbn
Hacer, el-İsâbe, I, 39.Ahnes, Hz.Ömer’in hilafetinin ilk yıllarında vefat etmiştir. Bkz. İbn Hacer, elİsâbe, I, 38; Ahmet Önkal, Ahnes b. Şerik Maddesi, DİA, II, 174.
340
Taberî, Târîh, II, 347; İbn Cevzî, el-Muntazam, III, 15
73
Elçi gidip bunu Ahnes’e iletince
341
Resûlullah’ın niçin himaye istediğini ve
kendisini tercih ettiğini tahmin eden Ahnes’in cevabı şu şekilde oldu.
“Halif, sarihi (yardım isteyeni) himaye edemez” 342
“Kureyş’in halifi, samîmini himaye edemez” 343
“Ben halifim, halif himaye edemez” dedi 344
İlk kaynaklarda bu şekilde geçen cevaplarda görüldüğü gibi temelde aynı şey
söylenmektedir. Burada Ahnes, cahiliyedeki hılf/ittifak uygulamasının bir kuralını
ortaya koyuyordu. Cahiliyede bir kabile, bir boy veya bir aşiret, bir kimseyi
halif/müttefik kabul eder ve halif olan o birimden kabul edilirdi. Ona düşmanlık da o
birime düşmanlık sayılırdı. Bir birime halif olanın, o birimdeki diğer fertlerle bir
farkı kalmazdı. Ancak kabilesinin asli üyeleri ve mensupları, bir kimseyi himaye
(icare) hakkına sahip iken, halif olanlar sonradan kabileye girdikleri için buna hak
sahibi değillerdi. 345
Sarıcık, Arap kültüründeki bir kuralı ortaya koymuştur. Ancak kanaatimize
göre bu konuda birtakım istisnalar yapılıyor olmalıydı ki Resûlullah, Ahnes b.
Şerik’in kabile içindeki nüfuzu ve liderliğini düşünerek kendisinden himaye
talebinde bulunmuştur. Ahnes ise burada korkaklık göstermiş ve himayesine almak
istemediğinden gerekçe olarak bu kuralı öne sürmüştür.
Elçi, Ahnes’in bu sözünü gelip Resûlullah’a haber verince Hz. Muhammed
elçiye:
“Bir kez daha Mekke’ye gidip elçilik yapar mısın?” diye sordu.
Elçi bunu kabul etti. 346
Resûlullah:
341
Taberî, Târîh, II, 347.
Taberî, Târîh, II, 347.
343
İbn Kesir, es-Sîre, II, 153; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135.
344
İbn Hişam, es-Sîre, II, 20; İbn Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbn Seyyidinnâs, Uyûnü’l-Eser, I,
136; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 62.
345
Sarıcık, Hz. Muhammed'in Çağrısı, s.229-230.
346
Taberî, Târîh, II, 347.
342
74
“Süheyl b. Amr’a
347
git. Kendisine “Muhammed, Rabbimin bana verdiği
peygamberlik görevini tebliğ edip yerine getirinceye kadar sen beni himayene alır
mısın, diyor, diye söyle” dedi.
Elçi gidip bunu Süheyl b. Amr’a söyleyince 348
Süheyl b. Amr:
“Amr b. Lüeyy oğulları, Ka’b oğullarını himaye edemez” dedi. 349
Mekke’deki Kureyşli soy birimleri, Ka’b b. Lüeyy’in soyundan geliyordu.
Süheyl b. Amr ise, Abdüşşems b. Abduvüd b. Nasr b.Malik b.Hısl b.Amir b.Lüey
soyundandı. Onun Hz. Muhammed’i himayesine alması, bütün Kureyş’i kendisine
muhalefete itebilir, durumu kendisi ve kabilesi aleyhine kötü kılabilirdi. 350
Süheyl, elçiye bu şekilde bir gerekçe öne sürerek Resûlullah’ı himayesine
almak istemeyince elçi dönüp bunu da Resûlullah’a haber verdi. 351
Resûlullah, elçiye:
“Sen Mekke’ye bir daha döner misin?” diye sordu ve elçi bir kez daha kabul
etti. 352
Resûlullah:
347
Künyesi Ebu Zeyd’tir. Kureyş’ten Benu Hısl b. Amir b. Lüeyy’dendir. Hudeybiye anlaşmasında
müşrikleri temsil eden Süheyl b. Amr, Huneyn savaşından sonra müslüman olmuştur. Müellefei
kulüpten olup sonra İslâm’ı güzel olmuştur. Hz. Ömer’in hilafetinde cihad için Şam’a gitmiş, orada
Amvas vebasından ölmüştür. Bkz. İbn Sa’d, et-Tabakât, VII, 404-405; İbn Kuteybe, el-Meârif,
s.284. Süheyl’in kardeşi Sekran b. Amr, Habeş muhacirlerindendir ve Sevde onun eşiydi. Sekran vefat
edince Resulullah, Sevde ile evlenmişti. Bkz. İbn Kuteybe, el-Meârif, s.284. Süheyl’in büyük oğlu
Abdullah ile kızı Ümmü Gülsüm de ilk Müslümanlardandı. Ayrıca Abdullah ve Beni Amirli kocası
Ebu Sebre ile birlikte Ümmü Gülsüm ikinci Habeşistan hicret kafilesinde bulunmuşlardı. Bkz.
İbnHişam, Sire, II, 352. Bu iki evlat daha sonra Ebu Cendel’i de etkileyeceklerdi. Bu noktadan
Süheyl, İslâm’ın mesajlarına çok yabancı değildi. Fakat hala müslüman olmamıştı ve müslümanlığa
karşı da soğuktu. Bkz. Sarıcık, Hz. Muhammed'in Çağrısı, s.230.
348
Taberî, Târîh, II, 347; İbn Cevzî, el-Muntazam, III, 15.
349
Taberî, Târîh, II, 347; İbn Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbn Kesir, es-Sîre, II, 153; İbn Kesir, elBidâye, III, 135; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 62.
350
Sarıcık, Hz. Muhammed'in Çağrısı, s.230.
351
Taberî, Târîh, II, 347; İbn Cevzî, el-Muntazam, III, 15.
352
Taberî, Târîh, II, 347.
75
“Sen Mut’im b. Adiyy’e 353 git ve kendisine “Muhammed Rabbimin bana
verdiği peygamberlik görevini tebliğ edip yerine getirinceye kadar sen beni
himayene alır mısın, diyor, diye söyle” dedi. 354
Elçi, Mut’im b.Adiyy’e gitti ve bunu kendisine söyledi. 355
Mut’im b. Adiyy bunu kabul etti ve “Kendisine söyle, gelsin, himayeme
girsin” dedi. Elçi dönüp bunu da Resûlullah’a haber verdi. 356
Resûlullah gelip o geceyi Mut’im’in evinde geçirdi. 357
Mut’im b. Adiyy, sabaha çıkınca 358 oğullarını 359 kardeşinin oğullarını 360 ve
kavmini 361 yanına çağırdı. Onlara:
“Silahlarınızı kuşanın ve Beytullah’ın rükünleri yanında bulunun, 362 ben
Muhammed’i himayeme aldım” 363 dedi.
Hepsi kılıçlarını sıyırmış olarak Mescid-i Haram’a girdiler.
364
Almış olduğu
cesur kararla Kureyş’i karşısına alan Mut’im yakınları ile beraber adeta gövde
353
Ebu Vehb el-Mut’im b. Adî b. Nevfel b. Abdimenaf (ö.2/623), soyu Abdülmenaf’ta
Hz.Muhammed’in amcasının soyu ile birleşir. Mut’im, İslâm davetini engellemeye çalışan kabile
liderleriyle olmasına rağmen düşmanlıkta aşırı gitmemiştir. Boykot döneminde gizli olarak yiyecek
yardımı yaptığı, birkaç arkadaşı ile birlikte boykotun kaldırılması için çabaladığı ve sonunda boykotu
kaldırdıkları rivâyet edilir. Bkz.İbn İshak, es-Sîre, s.147; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 210. Bilindiği gibi
boykot Mekke’deki insaf sahibi kişilerin vicdanlarının harekete geçmesi ve olaya müdahele etmeleri
sonucu kaldırılmıştır. Boykotun kaldırılmasında Hişam b. Amr, Züheyr b. Ümeyye, Mut’im b. Adiyy,
Ebu’l-Buhteri b. Hişam ve Zema b. Esved’in aktif rolü olmuştur. Boykotla ilgili rivâyetlerin
değerlendirilmesi için bkz. Mehmet Azimli, “Mekke Döneminde Boykot Yılları Üzerine Bazı
Mülahazalar”, İSTEM, İslâm San’at, Tarih, Edebiyat ve Mûsıkîsi Dergisi, Yıl:4, Sayı:7, Konya
2006, s.55-64.
354
Taberî, Târîh, II, 347; İbn Cevzî, el-Muntazam, III, 15.
355
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; Taberî, Târîh, II, 347; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbn
Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 33.
356
Taberî, Târîh, II, 347; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbn Kesir, es-Sîre, II, 154; İbn Kesir,
el-Bidâye, III, 135; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 62.
357
İbn Kesir, es-Sîre, II, 154; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 62.
358
Taberî, Târîh, II, 347; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbn Kesir, es-Sîre, II, 154; İbn Kesir,
el-Bidâye, III, 135; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 62.
359
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; Taberî, Târîh, II, 348; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbn
Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 33; İbn Kesir, es-Sîre, II, 154; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135. Oğullarının
sayısının altı veya yedi kişi olduğu rivâyeti de vardır. Bkz. İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135; Halebî,
İnsânü’l-Uyun, II, 62.
360
Taberî, Târîh, II, 348; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 15.
361
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 33.
362
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 33.
363
İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 33.
76
gösterisinde bulunuyordu. Kaynaklarda daha çok Ebu Cehil olduğu belirtilen
ancak araştırmamızda Ebu Süfyan olduğu şeklinde rivayetlerle
kişi onları bu şekilde gördü.
366
365
de karşılaştığımız
367
Mut’im b. Adiyy’e:
“Himayeci misin yoksa tâbi misin?” diye sordu.
Mut’im b. Adiyy:
“Evet, himayeciyim” dedi.
Ebu Cehil/ Ebu Süfyan ise şöyle dedi:
“Senin himayene aldığını, biz de himayemize aldık”
368
O sırada, Resûlullah
yanında Zeyd b. Harise bulunduğu halde 369 Mescid-i Haram’a girmişti. 370
Mut’im b. Adiyy, devesi üzerinde doğrulup kavmine, “Ey Kureyş cemaati!
Ben Muhammed’i himayeme aldım. Sizden hiç kimse ona dokunmasın” diye
seslendi. 371 Resûlullah Kâbe’yi tavaf ettikten 372 ve Hacerü’l-Esved’i istilâmdan
sonra, iki rekât namaz kılıp evine dönünceye kadar, Mut’im b. Adiyy ile oğulları,
Resûlullah’ın çevresinde dönüp dolaşmaktan geri durmadılar. 373
364
İbn Kesir, es-Sîre, II, 154; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135
Taberî, Târîh, II, 348; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 93; Köksal,
İslâm Tarihi, I-II, 489.
366
İbn Kesir, es-Sîre, II, 154; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 62; Dımeşkî
Muhammed b. Salih, Peygamber Külliyatı, çev. Hüseyin Kaya, Ocak Yayınları, İstanbul 2006, II,
428; Muhammed Ebû Zehra (ö.1974), Son Peygamber Hz.Muhammed, çev. Mehmet Keskin,
Kitabevi yayınları İstanbul 1997, II, 237.
367
Bedir’e kadar Mekke’de liderlik görevi yapan Ebu Cehil’in bu savaşta öldürülmesinden sonra Ebu
Süfyan’ın liderliğe getirildiğini düşünürsek bu kişinin Ebu Cehil olma ihtimali yüksektir. Çünkü
Mut’im’e karşı konuşmasından da anlaşılacağı üzere kavmi adına lider edasıyla sözcülük etmektedir.
368
Taberî, Târîh, II, 348; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 15; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 93.
Kanaatimize göre bu ifadeler Mut’im’in kabile içindeki saygınlığını ortaya koymasının yanında
Kureyş’in mevcut tablodan çekindiğinin ve cüret edemediğinin göstergesidir.
369
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 33.
370
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, III, 16; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd; III,
33.
371
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd; III, 33; Halebî, İnsânü’l-Uyun, II, 62.
372
İbn Kesir, es-Sîre, II, 154; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 135.
373
İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 212; İbn Kayyım, Zâdü’l-Meâd; III, 33-34.
365
77
Resûlullah yıllar sonra bile Mut’im b. Adiyy’in bu iyiliğini unutmamış,
Bedir’de esirlerin serbest bırakılması sağlamak için Medine’ye gönderilen heyette
yer alan Mut’im b. Adiyy’in oğlu Cübeyr’e:
“Mut’im b. Adiyy sağ olsaydı, şu kokuşmuşlar için bana söyleseydi, onları
onun hatırı için bağışlar, serbest bırakırdım”
374
diyerek onun müşrik olmasına
rağmen gönlündeki farklı yerini ifade etmiş, ona vefa borcu olduğunu bu şekilde dile
getirmiştir.
Hassan b. Sabit de Mut’im öldükten sonra onun için şöyle bir mersiye
yazmıştır:
“Şâyet şeref insanlardan birini ebedileştirecek olsaydı
Onun şerefi bugün Mut’im’i ebedileştirirdi.
Resûlullah’ı onlardan korudun.
Telbiye ile sesini yükseltip ihrama girenler telbiye ettiği müddetçe onlar senin
kölen gibi oldular.
Şâyet tek başına Mead kabilesine ve Kahtan’a veya Cürhüm’den geriye
kalanlara ondan sorulsa elbette derler ki o, ahdine aldığı kimsenin ahd ve emanını ifa
edendir.
Zimmet ve ahdine, yardımına aldığı zaman zimmetini yerine getirendir.
Aydınlatan güneş onların üstüne daha güçlü ve daha büyük olarak onun gibisi
üzerine doğmadı.
Razı olmadığı zaman imtina eder, yumuşak huyludur.
374
Ahmed b. Hanbel, 4/80; Ebu Davud, 2/56; Beyhakî, Sünen, 9/67; Buhâri, Sahih, 5/20; İbn
Seyyidinnas, Uyûnü’l-Eser, I, 135-136; İbn Kesir, es-Sîre, II, 154; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 136.
78
Gece karanlığa büründüğünde bile emanına aldığı kimseyi en iyi uyutup rahat
ettirendir.” 375
Taberi ve İbnü’l-Esir’in tarihlerinde rastladığımız bir rivayete göre Resûlullah
Kâbe’ye girdiğinde müşrikler de oradaydı. Ebu Cehil peygamberimizi görünce dedi
ki “Ey Abdülmenaf oğulları işte peygamberiniz!” diyerek alay etti. Utbe de “Bizden
niye bir peygamber ve hükümdar olmasın ki? ” diyerek ona katıldı. Resûlullah da
onlara cevaben şöyle söyledi:
“Ey Utbe! Vallahi sen Allah için resulünü himaye etmedin, yalnızca gururun
için himaye ettin. Sana gelince Ebu Cehil, Allah’a yemin ederim ki fazla bir zaman
geçmeden sen çok az gülecek, çokça ağlayacaksın ve siz ey Kureyşliler! Sizin de
inkâr ettiğiniz bu dine gireceğiniz vakit uzak değildir.” 376
Olanları yorumlayacak olursak Hz. Muhammed’in izlediği metot sayesinde
durumda büyük bir değişiklik meydana gelmiştir. Çünkü Mekke'ye yenik ve kaçak
olarak değil, Kureyş'in liderlerinden birinin silahlı koruması altında, hem de
Kureyşlilerin gözü önünde ve duyacakları şekilde şehre girmiştir. Bu, son derece ince
bir metottur.
Resûlullah’ın Nevfeloğullarının lideri Mut'im b. Adiyy'i tercih edişini ve
Huzâa kabilesinden bir adamı ona göndermek için seçişi de dikkate değerdir. Bu iki
tercihte müthiş bir siyasal deneyim söz konusudur. Derin tarihsel ve diplomatik bir
bilinç görülmektedir. Çünkü Nevfel, Mut'im b. Adiy'in başkanlık ettiği
Nevfeloğulları kabilesinin büyük atasıdır. Rivayetlere göre Nevfel, Resûlullah’ın
dedesi Abdulmuttalib'in hasmıydı. Abdulmuttalib'e ait bazı avlulara ve meydanlara el
koymuştu. Abdulmuttalib bu olay karşısında zor durumda kaldı, akrabalarını yardıma
çağırdı, ama içlerinde ileri gelenlerden hiç kimse onun yardımına koşmadı. Bunun
üzerine Hazrec kabilesinin Neccaroğulları kolundan dayılarına bir kaside yazarak
onlardan yardım istedi. Abdulmuttalib'in dayıları bu kasideyi dinledikten sonra,
kalabalık bir grup halinde yardımına geldiler. Kâbe’nin avlusunda develerinden inip
siperlere girerek kalkanlarını kuşandılar. Nevfeloğulları, onların tavırlarından korkup
375
Hassan b. Sabit el-Ensarî el-Hazrecî (ö.50/670), Divânu Hassan b. Sâbit, Dar Sader, Beyrut, t.y.,
s.239; İbn Hişam, es-Sîre, II, 19-20; İbn Kesir, es-Sîre, II, 154; İbn Kesir, el-Bidâye, III, 136.
376
Taberi, Târih, II, 348; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 93.
79
Abdulmuttalib'in
mülkünü
ona
iade
etmek
zorunda
kaldılar.
Hazrecliler
Abdulmuttalib'e yardım edince, artık iyice güçlenmiş ve caydırıcı bir konuma gelmiş
olan Huzaalılar (Addülmuttalib’i kastederek) dediler ki: "Vallahi, biz bu vâdide şu
adamdan daha güzel yüzlü, daha ahlâklı ve daha ağır başlı bir kimse görmedik. And
olsun, bu ne kadar onların (Hazreclilerin) çocuğuysa, bizim de o kadar
çocuğumuzdur.” Çünkü Hz. Muhammed’in beşinci göbekten dedesi olan Kusay,
Huzaa kabilesinin lideri Huleyl b. Hubşiyye’nin kızı Hubba ile evlenmişti. Eğer
Abdülmuttalib’e yardım eder ve onunla ittifak kurarlarsa, hem onların hem de
kendilerinin yararına olacağını düşündüler ve Abdülmuttalib’e “Neccaroğullarından
bir toplulukla akrabalığın olduğu gibi, bizim de akrabamızsın. Biz bundan sonra
Kâbe’ye komşuluk etmek istiyoruz. Zaman, bizden bazılarının Kureyş'e karşı
beslediği kini öldürmüştür. Gel, seninle bir ittifak kuralım" dediler ve
Abdülmuttalib’in de kabul etmesiyle aralarında ittifak yaptılar. Nevfeloğulları ve
Abduşşemsoğulları hariç bu ittifaka girmeyen kimse kalmadı. 377
Aslında tarihe baktığımızda Kureyş ile Huzaa arasında süregelen bir
mücadele görüyoruz. Şöyle ki, etrafa dağılmış halde yaşayan Kureyş kabilesini bir
araya toplamayı başaran Kusay b. Kilab, Mekke’de Huzaa kabilesinin egemenliğine
son vermişti. Bundan dolayıdır ki Huzaa kabilesinin Kureyş’e karşı geçmişe dayanan
kini vardı. Abdulmuttalib ile Kureyş'in arası bozulunca Huzaalılar Abdulmuttalib'le
ittifak kurdular, onu desteklediler. Bu tavrın arka planındaki amaç, Kureyş'ten
intikam almak ve onu zayıflatmaktı. Kuşkusuz, Huzaa heyetinin söylediği, geçen
zamanın, bazı Huzaalıların içindeki Kureyş'e yönelik kini öldürdüğü doğru değildi.
Bilakis, kinin hâlâ canlı olduğu gerçekti. Çekişme hâlâ sürüyordu. Bunun en somut
kanıtı, Nevfeloğullarının ve Abduşşemsoğullarının bu ittifaka dâhil olmamaları ve
hazır bulunmamalarıdır. Çünkü bu, kendi aleyhlerine bir ittifaktı. Dolayısıyla
Resûlullah Huzaa kabilesine mensup bir adamı Nevfeloğulları kabilesinin başkanına
göndermişse, bunda az önce zikrettiğimiz tarihsel olaylara yönelik açık bir işaret
vardır. Bunun yanında, Abdulmuttalib ile Huzaa kabilesi arasında Nevfel ve
Abduşşemsoğullarına karşı gerçekleştirilen ittifaka da göndermede bulunulmaktadır.
Bundan da anlaşılmalıdır ki, Hz. Muhammed Mekke'de köşesine çekilmiş, yalnız bir
377
İbn Habib, Kitâbu’l-Münemmak, s.86-88; el-Belâzurî, Ensâb, I, 71; Hamid, Mekke Döneminde
Siyasi Düşünce Metodolojisi, s.191-192.
80
konumda değildi. O, dedesi Abdulmuttalib’in yaptığını yapıyordu. Çünkü Hz.
Muhammed, gerçekte Nevfeloğullarının başkanı Mut'im b. Nevfel’e sempati
duyduğundan dolayı himayesine girmek istiyor değildi. Belki daha çok onun için bir
tehdit ve korku unsuruydu. Mut'im b. Adiy’in Peygamberimizi himaye etmesi de salt
bir erdem ve soyluluk gösterisi değildi. Bilakis çıkarlarını korumak ve konumunu
muhafaza etmek daha baskın geliyordu. Hz. Muhammed'in Nevfeloğullarının
himayesi altında kente girdiğini ve onların da kılıçlarıyla onu koruduklarını
gördükleri
halde
Kureyşlilerin
seslerini
çıkarmamaları,
Nevfel
kabilesinin
silahlarından korktukları için değil, bilakis, Huzaa'nın silahlarından ve Hazrec'in
mızraklarından korkmuş olmalarındandı. Yani burada bazılarının yaptığı gibi
meseleye yüzeysel bakıp, Resûlullah’ın bir müşrikin himayesiyle Mekke’ye
girmesini hayretle karşılamak, vâkıanın sosyal-siyasi boyutunu görmemek ve
Resûlullah’ın hedefini anlayamamak olur. 378
Vâkıdî’den gelen bir rivayete göre Hz. Muhammed Tâif’ten Zilkade’nin
yirmisinde Salı günü dönmüştür. 379 Buradan Resûlullah’ın Nahle’de kaldığı zamanda
Zilkade ayı çoktan girmiş olduğu anlaşılır. Şu halde Resûlullah’ın Tâif’e gidişinde
kendisine göre bazı tedbirler aldığı anlaşılmaktadır:
a) Hz. Muhammed, öncelikle harbin, yağmanın ve adam öldürmenin yasak
olduğu haram ayların başlamasından üç gün önce yani 27 Şevval’de Mekke’den
ayrılmıştı. Böylece can ve mal güvenliği açısından kendisini garantiye alıyordu.
b) Tâif’te kaldığı günlerde ve oradan ayrıldığı zamanlarda Zilkade ayı
içerisindeydi. Bu noktadan da kendisine düşmanlık edilse bile, adam öldürmenin
yasak olduğu bir zamanda Tâif’e gitmiş ve oradan dönmüştü.
c) Haram aylar içinde olmasına rağmen Tâiflilerin Hz. Peygambere yaptıkları
eziyetler düşünülürse, onların İslâm karşıtlığında ne kadar şiddetli, acımasız ve
kararlı oldukları anlaşılır.
d) Resûlullah Zilkade’de Tâif’ten döndüğüne göre Mekke ve Nahle arasında
kurulan Ukaz’a akan kimseler ve Hicaz’lılar içinde yolculuğunu sürdürmüştür. Hz.
378
379
Hamid, Mekke Döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi, s.191-193.
Ebu Nuaym, Delâil, II, 364.
81
Peygamber’in Zilkade’nin yirmisine kadar devam eden Ukaz panayırına uğraması da
ihtimal dâhilindedir.
e) Resûlullah haram ay içinde insan öldürmenin yasak kabul edildiği bir
zaman diliminde bile ancak silahlı himayecilerle Mekke’ye girebilmiştir. Onun
haram ay içinde bile bir mücirin himayesinde Mekke’ye girmesi, ne derece bela,
musibet ve şiddetle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. 380
Bu şekilde Mekke’ye dönen Hz. Muhammed Mekke’deki son üç yılını hac
için oraya gelen kabilelere İslâm’ı tebliğ etmekle geçirmiştir. Başarısız geçen Tâif
yolculuğu sonucunda Tâif hicret mekânı olamamış ve bu şeref üç yıl sonra Yesrib’e
nasip olmuştur.
380
Sarıcık, Hz. Muhammed'in Çağrısı, s.232.
82
SONUÇ
Bu araştırmada nübüvvetin onuncu yılında Hz. Muhammed’in tebliğ ve yeni
yurt arama gayesiyle Mekke’nin 120 km. güneydoğusunda bulunan Tâif şehrine
gidişini ele aldık. Öncelikle Hz. Muhammed’in Tâif’e gitmesini gerektiren tarihi
şartları ortaya koymaya çalıştık. Hz. Muhammed’in davetini inkâr konusunda ısrar
eden, bununla da kalmayıp, Müslümanlara yaptıkları baskı ve işkencelerle
azgınlıklarını net olarak ortaya koyan Mekkeliler bunun ardından da Müslümanları
ve Haşimoğullarını üç yıl süreyle boykot altında tutmuşlardı. Sosyal ve ekonomik
olarak baskı altında kaldıkları bu üç yıl Müslümanlar için katlanılması en zor
zamanlar olmuştur. Boykot sonunda Hz. Hatice ve Ebu Talib’in vefat etmeleri ile Hz.
Muhammed müşriklere karşı himâyesiz ve desteksiz bir durumda kalmıştı.
Müşriklerin yaptığı bu son insafsız uygulama ile Mekke’de dâvetin kilitlenme
noktasında olduğunu gören Hz. Muhammed kendisine bir çıkış olarak, alternatif bir
mekân arayışına girdi. Bunun için en uygun yerin Tâif şehri olduğuna kanaat
getirmiş olması dikkat çekicidir. Resûlullah’ın tebliğ için Tâif’i uygun görmesi o
günkü tarihi şartlar da Tâif ’in Kureyş’in karşısına çıkabilecek tek şehir olmasıydı.
Hz. Muhammed, Tâif ’ten umduğu desteği görürse, bu durum İslâm’ın geleceği için
büyük bir başarı olacaktı. Bu ümitlerle azatlı kölesi Zeyd ile birlikte nübüvvetin
onuncu yılı Şevval ayının sonlarına doğru gizlice Mekke’den ayrıldı.
Tâif’e vardığında şehrin eşrafından olan ve aynı zamanda akrabası
durumundaki kişilerle görüştü. Tâif’te kalış müddetinin on günden bir aya kadar
farklı zaman dilimini içine alan rivayetlerin gelmesi de göstermektedir ki Resûlullah
yılmadan Sakiflileri İslâm’a davet etmişti. Fakat Sakifliler İslâm’ı kabul etmemekle
kalmayıp
Hz.
Muhammed’i
sokak
serserilerine
taşlatarak
aslında
kendi
korkaklıklarını ortaya koymuşlardı. Zira ekonomik olarak refah içinde olmaları ve
zenginlikleri Sakiflileri şımartmıştı. Bu kendini beğenmişliklerinin yanında Kureyş
kabilesine karşı da bir korkaklık göstermekteydiler. Bu durumda İslâm’ı kabul
ederek Kureyş’i ve diğer Arapları karşılarına alma cesareti gösterememişlerdi. Hz.
Muhammed, Tâiflilerden gördüğü bu tutum karşısında Utbe ve Şeybe kardeşlerin
83
bağına sığınmak zorunda kalmış ve orada Resûlullah ile konuşma imkânı bulan
Hıristiyan köle Addas ona iman etmiş ve Müslüman olmuştu. Hz. Muhammed
Tâif’ten umduğunu bulamayarak Mekke’ye yönelmişti.
Araştırmamızda Tâif dönüşünde gerçekleştiğine dair genel kabul bulunan
cinlerin Kur’an dinlemesi olayının tarihsel olarak bu sırada gerçekleşmediği
delilleriyle ortaya konmuştur.
Mekke’ye rahat bir şekilde giremeyeceğinin farkında olan Hz. Muhammed
Hira’da bir müddet kalmış ve kendisine bir çözüm yolu aramıştır. Mekke’ye kimin
himayesinde gireceği konusunu da düşünen Hz. Muhammed birkaç kişiden himaye
talebinde bulunmuş, nihayet Mut’im bin Adiyy’in himayesinde Mekke’ye
girebilmiştir. Mekke’ye dönen Hz. Muhammed buraya hac vesilesiyle gelen çeşitli
kabileleri İslâm’a davet konusunda ziyaret etmiş ve bu Tâif dönüşünden kısa bir süre
sonra, muhtemelen İslâm’a davet maksadıyla bulunduğu Nahle’de ashabıyla birlikte
namaz kıldığı bir vakit cinlerin Kur’an dinlemesiyle teselli bulmuştur. Yüce Allah
tarafından her ne kadar Mekke’li müşrikler ve Tâif’liler inkâr etse de, kendisini
dinleyen ve ona iman eden bir takım varlıkların haberi verilerek teselli bulması
sağlanmıştır.
Genelde, bu süreçte Resûlullah’ın çektiği sıkıntılar, taşlanması vs. üzerine
yoğunlaşmış bir nevi duygusal merkezli hazırlanmış olan çalışmalarda, Tâif’in siyasi,
ekonomik gücü ve Resûlullah’ı Tâif’e yönelten sâikler göz ardı edilmektedir. Ayrıca
dönüşte, müşrik olan Mut’im’in himayesiyle Mekke’ye girmesi, siyasi olarak
incelenmemektedir. Biz bu çalışmamızda eksik kalan bu yönleri elimizden
geldiğince tamamlamaya çalıştık.
84
BİBLİYOGRAFYA
AHMED B. HANBEL (ö.241/855). Müsned, Çağrı Yay., İstanbul 1992, I-VI.
ÂLÛSÎ, Ebu’l-Meâlî Cemâlüddin Mahmûd Şükrî b. Abdillah b. Mahmûd (ö.1924).
Bulûğu’l-Ereb fî Ma’rifet-i Ahvâli’l-Arab, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1314,
I-III.
ATEŞ, Ali Osman. Kur’an ve Hadislere göre Cinler-Büyü, Beyan Yayınları,
İstanbul 1995.
ATEŞ, Süleyman. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul
1990, I-XII.
AYCAN, İrfan. “Sakif Kabilesi ve Tâif Şehrine İslâm Tarihi Açısından Bir
Bakış”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1993, c.XXXIV,
s.209-235.
AYNÎ, Bedruddin Ebu Muhammed Mahmud b. Ahmed el-Hanefi (ö.855/ 1451).
Umdetü’l-Kâri li Şerhi Sahihi’l-Buhâri, Dâru’l- İhyai’t-Türasil Arab, Beyrut t.y.,
I-XXV.
AZİMLİ, Mehmet. Siyeri Farklı Okumak, (I- Mekke Yılları), Ankara Okulu
Yayınları, Ankara 2009.
AZİMLİ,
Mehmet.
“Mekke
Döneminde
Boykot
Yılları
Üzerine
Bazı
Mülahazalar”, İSTEM (İslâm San’at, Tarih, Edebiyat ve Mûsıkîsi Dergisi), Yıl:4,
Sayı:7, Konya 2006, s. 55-64.
el-BEKRÎ, Abdullah b. Abdilaziz b. Muhammed b. Eyyub b. Amr (ö.487/1094).
Mu’cem Mesta’cem min Esmâi’l- Bilâdî ve’l-Mevâdi’, thk. Mustafa es-Sakka,
Alemu’l-Kütüb Beyrut 1983, I-II.
85
el-BEKRÎ, Ebû Ubeyd Abdullah b. Abdilaziz b. Muhammed b. Eyyub b. Amr
(ö.487/1094). Câhiliye Arapları, çev. Levent Öztürk, İz Yayıncılık, İstanbul 1998.
el-BELÂZURÎ, Ebu’l-Hasen Ahmed b. Yahya b. Câbir b. Davud el-Belâzurî
(ö.279/892-93). Fütûhu’l-Buldân, çev. Mustafa Fayda, T.C. Kültür Bakanlığı
Yayınları, Ankara 2002.
el-BELÂZURÎ, Ebu’l-Hasen Ahmed b. Yahya b. Câbir b. Davud el-Belâzurî
(ö.279/892-93). Ensâbü’l-Eşrâf, thk. Muhammed Hamidullah, Dâru’l-Meârif
Bimısr, Kahire 1959, c.I.
el-BEYHAKÎ, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyin b. Ali (ö.458/1066). Delâilü’n-Nübüvve
ve Ma’rifetü Ahvâli Sâhibi’ş-Şeria, thk. Abdülmu’tî Kal’acî, Dâru’l-Kütübü’lİlmiyye, Beyrut 1985, I-VII.
BUHARİ, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail (ö.256/870). Sahihu’l-Buhâri, Çağrı
Yay., İstanbul 1992, c.I-VIII.
ALİ, CEVAD (ö.1987). el-Mufassal fî Târihi’l-Arab Kable’l-İslâm, Câmiatü
Bağdat, Bağdat 1993, I-X.
ÇAĞATAY, Neşet (ö.2000). İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1982.
…. “Tâif”, İslâm Ansiklopedisi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, c.XI.
ÇELİK, Ali. İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Yayınları,
İstanbul 1995.
DERVEZE, İzzet (ö.1984). et-Tefsîrü’l-Hadîs Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri,
çev., Ahmet Çelen-Mehmet Çelen, Ekin Yayınları, İstanbul 1997, I-VII.
ed-DIMEŞKÎ, Muhammed b. Salih (ö.744/1343). Peygamber Külliyatı, çev.
Hüseyin Kaya, Ocak Yayınları, İstanbul 2006, I-XII.
DİYARBEKRÎ, Kadı Hüseyin b. Muhammed b. El-Hasen (ö.990/1582). Târîhu’lHamîs fî Ahvâli Enfesi Nefîs, Müessesetü Şaban, Beyrut t.y., I-II.
86
DUMAN, Zeki. Beyânu’l-Hak Kur’an-ı Kerim’in Nüzul Sırasına Göre Tefsiri, Fecr
Yayınevi, Ankara 2006, I-III.
DUMLU, Ömer. Konularına Göre Kur’an (Türkçe Meal), Tibyan Yayıncılık,
İzmir 2003.
EBU DAVUD, Süleyman b. Eş’as (275/888). Sünen, Çağrı Yay., İstanbul 1992, I-V.
EBÛ ZEHRA, Muhammed (ö.1974). Son Peygamber Hz. Muhammed, çev.
Mehmet Keskin, Kitabevi yayınları İstanbul 1997, I-IV.
ESED, Muhammed (ö.1992). Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, çev. Cahit Koytak,
Ahmet Ertürk, İşaret Yayınları, İstanbul 2002.
FEHD, Tevfik. “Lât”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara 2003, c. XXVII.
GENÇ, Süleyman ve Rıza SAVAŞ. İslâm Tarihi Atlası, , İzmir İlahiyat Fakültesi
Vakfı Yayınları, İzmir 2002.
GÜNALTAY,
Şemseddin
(ö.1961).
İslâm
Öncesi
Araplar
ve
Dinleri,
Sadeleştirenler: M. Mahfuz Söylemez, Mustafa Hizmetli, Ankara Okulu Yayınları,
Ankara 1997.
el-HALEBÎ, Ebu’l-Ferec Nûruddin Ali b. Burhâniddîn İbrahim b. Ahmed el-Halebî
(ö.1044/1635). İnsânü’l-Uyûn fî Sîreti’l-Emîni’l-Me’mûn, Matbaatü Mustafa,
Mısır 1964, I-III.
HAMİD, T. Abdülkadir. Mekke Döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi, çev.
Vahdettin İnce, Ekin yayınları, İstanbul 2001.
HAMİDULLAH, Muhammed (ö.2002). İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İrfan
Yayımcılık ve Ticaret, İstanbul 2001, I-II.
…. “Hz. Peygamberin İslâm Öncesi Seyahatleri” çev: Abdullah Aydınlı, Atatürk
Üniversitesi İslâmi İlimler Fakültesi Dergisi, Ankara 1980, sayı:4, s. 327-342.
87
HASAN, İbrahim Hasan. Siyasi-Dini-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, çev. İsmail
Yiğit, Sadrettin Gümüş, Kayıhan Yayınevi, İstanbul 1991, I-VI.
HASSAN B. SÂBİT el-Ensarî el-Hazrecî (ö.50/670). Divânu Hassan b. Sâbit, Dar
Sader, Beyrut t.y.
HAZİN, Alâuddin Ali b. Muhammed b. İbrahim el-Hazin el-Bağdâdî (ö.741/1341).
Lübâtü’t-Te’vil fî Meâni’t-Tenzîl, İstanbul 1317, I-IV.
el-İSBAHANÎ, Ebü’l Ferec Ali b. El-Hüseyin b. Muhammed b. Ahmed el-Kureşi
(ö.356/957). Kitâbu’l-Eğâni, Daru’l-Kütübü’l-Mısri, Mısır 1970, I-XXIV.
el-İSFAHANÎ, Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillah b. İshak (ö.430/ 1038). Delâilü’nNübüvve, thk. Muhammed Ravvas Kal’acî, Dâru’n-Nefâis, Beyrut 1991, I-II.
…. Ma’rifetü’s-Sahâbe, thk. Muhammed Hasan Muhammed, Dâru’l-Kütübü’lİlmiyye, Beyrut 2002, I-V.
el-İSFAHANÎ, Ebü’l-Kâsım Hüseyin b. Muhammed b. El-Mufaddal er-Râgıb
(ö.V/XI. yüzyılın ilk çeyreği). el-Müfredât fî Ğarîb’il-Kur’an, Kahraman
Yayınları, İstanbul 1986.
IZUTSU, Toshihiko (1993). Kur’an’da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş,
Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1975.
İBN CÜLCÜL, Ebû Dâvûd Süleyman b. Hassân b. Cülcül el-Endelüsî (ö.384/994(?))
). Tabakâtü’l-Etıbba’ ve’l-Hukema’, thk. Fuad Seyyid, Müessesetürrisale, Beyrut
1985.
İBN HABÎB, Ebû Ca’fer Muhammed b. Habîb ibn Ümeyye b. Amr el-Hâşimî
(ö.245/ 859). el-Muhabber li’l-alâmeti’l-ahbâri’n-nesâbeh, thk. Eliza Lichten
Stadter, Dâru’l-Mifâku’l-Cedîde, Beyrut t.y.
…. Kitâbu’l-Münemmak, thk. Hurşid Ahmed, Alemü’l-Kütüb, Beyrut 1985.
88
İBN HACER, Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Alî b. Muhammed el-Askalânî
(ö.852/1449). el-İsâbe fî Temyizi’s-Sahâbe, nar. Ali Muhammed el-Bicâvî, Dâru
Nehdati Mısır, Kahire 1971, I-VIII.
…. Fethu’l-Bâri bi Şerhi’l-Sahihi’l-Buhâri, Thk. Abdülaziz b. Abdullah, Daru’lFikr, Beyrut 1991, I-XI.
İBN HALDUN, Ebû Zeyd Veliyyüddîn Abdurrahman b. Muhammed b. Muhammed
b. Muhammed b. Hasen el-Hadramî el-Mağribî et-Tûnisî (ö.808/1406). Kitâbü’lİber ve Divânü’l-Mübtede’ ve’l-Haber fî Eyyâmi’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber
ve men âsarahüm min zevi’s-sultâni’l-ekber, Müessesetü’l Âlemi li’l-Matbûât,
Beyrut 1971, I-VII.
İBN HİŞAM, Ebû Muhammed Cemalüddin Abdülmelik b. Hişam b. Eyyûb elHimyerî el-Meafirî el-Basri el-Mısrî (ö.218/833). es-Siretü’n-Nebeviyye, thk.
Mustafa es-Sakka, Dâru’l İhyai’t-Türasil Arab, Beyrut 1936, I-IV.
İBN İSHAK, Ebû Abdillah Muhammed b. İshak b. Yesâr b. Hıyâr el-Muttalibî elKureşî el-Medenî (ö.151/768). Sîretü İbn İshak, thk. Muhammed Hamidullah,
Hayra Hizmet Vakfı, Konya 1981.
İBN KAYYIM EL-CEVZİYYE, Ebû Abdillah Şemsüddin Muhammed b. Ebî Bekr
b. Eyyûb ez-Züraî ed-Dımeşkî el-Hanbelî (ö.751/1350). Zâdü’l-Mead fî Hedyi
Hayri’l-İbâd, thk. Şuayb el-Arnaûd, Müessesetürrisale, Betrut 1988, I-V.
İBN KESİR, Ebu’l-Fidâ’ İmâdüddî n İsmail b. Şihâbiddîn Ömer b. Kesîr b. Dav’ b.
Kesîr el-Kaysî el-Kureşî el-Busrâvî ed-Dımaşkî eş-Şafiî (ö.774/1373). el-Bidâye
ve’n-Nihâye, thk. Ahmed Ebû Mülhim, Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut t.y., I-XIV.
…. Tefsîru’l-Kur’an’il-Azim, thk. Dr. Muhammed İbrahim el-Bina, Dâru
Kahraman, İstanbul 1984, I-VIII.
…. es-Siretü’n-Nebeviyye, thk. Mustafa Abdülvahid, Dârül’l-Meârif, Beyrut 1976,
I-IV.
89
İBN KUTEYBE, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineverî
(ö.276/889). el-Meârif, thk. Servet Ukkâşe, Dâru’l-Meârif, Kahire t.y.
İBN MANZÛR, Ebû’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem el-Ensarî
(ö.711/1311). Lisânü’l-Arab, Dâru’l Mısrıyyetü’t Te’lif ve Tercüme, Kahire t.y., IXX.
İBN SA’D, Ebû Abdillah Muhammed b. Sa’d b. Menî’ el-Kâtib el-Haşimî el-Basrî
el-Bağdadî (ö.230/845). et-Tabakâtü’l-Kübra, Dâru Sadır, Beyrut 1957, I-VIII.
İBN SEYYİDİNNÂS, Ebu’l-Feth Fethuddîn Muhammed b. Muhammed b.
Muhammed el-Ya’merî (ö.734/1334). Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Meğâzî ve’s-Siyer,
Dâru’l-Meârif, Beyrut t.y., I-II.
İBNÜ’L-CEVZÎ, Ebu’l-Ferec Cemâlüddin Abdurrahmân b. Ali b. Muhammed elBağdadi
(ö.597/1201).
el-Muntazam
fî
Târihi’l-Mülûk
ve’l-Ümem,
thk.
Muhammed Abdülkâdir Atâ, Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut 1992, I-XVIII.
İBNÜ’l-ESİR, Ebü’l-Hasen İzzüddîn Ali b. Muhammed b. Muhammed eş-Şeybâni
el-Cezerî (ö.630/1233). el-Kâmil fi’t-Tarih, Dâr Beyrut Dâr Sader, Beyrut 1965, IXII.
…. Üsdü’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, Riyad t.y., I-V.
İBNÜ’L-KELBÎ, Ebû Münzir Hişam b. Muhammed b. es-Sâib (ö.204/819). Putlar
Kitabı, çev. Beyza (Düşüngen) Bilgin, Pınar Yayınları, İstanbul 2003
İNAN, Abdülkadir. Eski Türk Dini Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1976.
KAPAR, Mehmet Ali. “Hevâzin”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1998,
c.XVII.
KAPAR, Mehmet Ali. “Kuss b. Sâide”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara 2002,
c.XXVI.
KARAMAN, Hayreddin vd. . Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, DİB Yayınları,
Ankara 2007, c.V.
90
KAZANCI, Ahmet Lütfi. “Ebu Riğal”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1994,
c.X.
KILAVUZ, Ahmet Saim. “Cin”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993, c.VIII.
KOÇYİĞİT, Talât. Hadis Usulü, İlmi Yayınlar, Ankara t.y.
KÖKSAL, Asım (ö.1998). İslâm Tarihi (Hz. Muhammed ve İslâmiyet) Işık
Yayınları, İzmir 2008, I-VIII.
KÖŞE, Abdullah. “Haris b. Kelede”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1997,
c.XVI.
KURTUBÎ, Muhammed b. Ahmed Ebû Abdillah Muhammed b Ahmed b. Ebi Bekr
b. Ferh (ö.671/1273). el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Dâru’l-Kütübü’l-Mısrıyye,
Kahire 1950, I-XX.
KUTUB, Seyyid (ö.1966). Fî Zılâli’l-Kur’an, çev. Yakup Çiçek vd. , Emir
Yayınevi, İstanbul 1994, I-XII.
KUZGUN, Şaban (ö.2000). İslâm Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik,
Se-Da Yayınları, Ankara 1985.
KÜÇÜKAŞÇI, Mustafa Sabri. “Sakif”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 2009,
c.XXXVI.
LAMMENS, J. . “Tâif ” İslâm Ansiklopedisi, İslâm Alemi Tarih, Coğrafya,
Etnografya ve Biyografya Lügati, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, c.XI.
M. J. DE GOEJE. “Arabistan”, İslâm Ansiklopedisi İslâm Alemi Tarih, Coğrafya,
Etnografya ve Biyografya Lügati, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, c.I.
MEVDUDİ (ö.1979). Tefhîmu’l-Kur’an, çev. Muhammed Han Kayani vd. , İnsan
Yayınları, İstanbul 1991, I-VII.
MEVDUDİ. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, çev.
Ahmed Asrar, Pınar yayınları, İstanbul 1992, I-III.
91
MÛNİS, Hüseyin. Atlasu Tarihi’l-İslâm, ez-Zehra li’l-İ’lâmi’l-Arabî, Kahire 1987.
MÜSLİM, Ebu’l-Hüseyin Müslim b. el-Haccac (ö.261/875). el-Câmîu’s-Sahih,
Çağrı Yay., İstanbul 1992, c.I-III.
ÖNKAL, Ahmet. “Ahnes b. Şerik”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1989, c.II.
ÖZAYDIN, Abdülkerim. “Arap”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1991, c.III.
ÖZSOY, Ömer ve İlhami Güler. Konularına Göre Kur’an (Sistematik Kur’an
Fihristi), Fecr Yayınları, Ankara 2005.
ÖZTÜRK, Necati. Fotoğraflarla Kutsal Topraklar, Hicaz Albümü, DİB Yay.,
Ankara 2009.
er-RÂZÎ, Ebu Abdillah (Ebu’l-Fazl) Fahruddin Muhammed b. Ömer b. Hüseyin erRâzî
et-Taberistânî
(606/1210).
Tefsîr-i Kebîr
Mefâtihu’l-Gayb,
Şirket-i
Sahhafıye-i Osmaniye, İstanbul 1308, I-VIII.
SAKR, Nâdiye Hüsnî. et-Tâif fi’l-Asri’l-Câhiliyyeti ve Sadri’l-İslâm, Dâru’şŞuruk, Cidde 1981.
SARICIK, Murat. Hz. Muhammed'in Çağrısı Mekke Dönemi, Nesil Yayınları,
İstanbul 2006.
SARIÇAM, İbrahim. Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, TDV Yayınları, Ankara
2000.
SCHLEIFER, J. . “Hevazin”, İslâm Ansiklopedisi, İslâm Alemi Tarih, Coğrafya,
Etnografya ve Biyografya Lügati, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1993, c.V/I.
SÖNMEZ, Mehmet Ali. “Gaylân b.Seleme”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul
1996, c.XIII.
es-SÜHEYLÎ, Abdurrahman (ö.581/1185). er-Ravdü’l-Ünüf fî Şerhi’s-Sireti’nNebeviyyeti li İbni Hişam, thk. Abdurrahman El-Vekîl, Dâru’l-Kütübü’l-Hadis,
Kahire 1969, I-VII.
92
ŞAHİN, M. Süreyya. “Cin”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993, c.VIII.
TABERÎ, Ebû Cafer Muhammed b. Cerir (ö.310/922). Câmiu’l-Beyan fî Te’vîli’lKur’an, thk. Hani el-Hac, İvad Zeki Barudî, Hayri Said, Mektebetü’t-Tevfîkıyye,
Kahire 2004, I-XXX.
…. Târihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, thk. Muhammed Ebu’l-Fadl İbrahim, Dâru
Süveydân, Beyrut t.y., I-XI.
TİRMİZİ, Ebu İsa Muhammed (ö.279/892). Sünen, Çağrı Yay., İstanbul 1992, c.I-V.
VÂKIDÎ, Muhammed b. Ömer b. Vâkıdî (ö.207/822). Kitâbü’l-Meğâzî, thk. Dr.
Marsden Jones, Alemü’l-Kütüb, Beyrut t.y., ( London 1966’dan ofset), I-III.
VATANDAŞ, Celaleddin. Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslâm Daveti, Pınar Yay.
İstanbul 2004, I-II.
WATT, Montgomery. Hz. Muhammed Mekke’de, çev. M. Rami Ayas, Azmi
Yüksel, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1986.
YÂKUT el-Hamevî, Ebu Abdullah b. Abdullah (626/1229). Mu’cemu’l-Buldân,
Menşuratü Mektebeti’l-Esedi, Tahran 1965, I-V.
YAZIR, Elmalılı M. Hamdi (1942). Hak Dini Kur’an Dili, sadeleştiren: İsmail
Karaçam vd, Azim Dağıtım, İstanbul t.y., I-X.
YILMAZ, Hakkı. Nüzul Sırasına Göre Tebyinü’l-Kur’an İşte Kur’an, İşaret
Yay., İstanbul 2008, I-VIII.
ZEBÎDÎ, Zeynü’d-din Ahmed b. Ahmed b. Abdi’l-Latif (ö.279/893). Sahih-i Buhâri
Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, çev. Ahmed Naim-Kâmil Miras,
DİB Yayınları, Başbakanlık Basımevi, Ankara 1981, I-XII.
ez-ZEHEBÎ, Şemseddin Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Osman (784/1383).
Târîhu’l-İslâm, thk. Dr. Ömer Abdüsselam Tedmürî, Dâru’l-Kitabi’l Arabî, Beyrut
1994, I-XXXVI.
93
EKLER
94
Süleyman Genç, Rıza Savaş, İslâm Tarihi Atlası, , İzmir İlahiyat Fakültesi Vakfı
Yayınları, İzmir 2002, Hüseyin Mûnis, Atlasu Tarihi’l-İslâm, ez-Zehra li’l-İ’lâmi’lArabî, Kahire 1987.s.58.
95
S.Genç, R.Savaş, İslâm Tarihi Atlası, s.14, Mûnis, Atlasu Tarihi’l-İslâm, s.59.
96
97
98
99
Mescid-i Addas, Necati Öztürk, Fotoğraflarla Kutsal Topraklar, Hicaz Albümü,
DİB Yay., Ankara 2009, s. 92.
100
Mescid-i Cin, Öztürk, Hicaz Albümü, s.60.
101
Mescid-i Ku’, Öztürk, Hicaz Albümü, s.92.
102
Download