SBF Dergi 71/4 Tüm Makaleler - Ankara Üniversitesi

advertisement
ISSN 0378-2921
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SBFDERGİSİ
71[4]
Ekim - Aralık 2016
Yayın Sahibi
:
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Adına
Dekan Kadir Gürdal
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
:
Kadir Gürdal
Yönetim Yeri
:
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Cebeci/Ankara
Yayın Türü
:
Yaygın Süreli Yayın
Baskı
:
Ankara Üniversitesi Basımevi,
A.Ü. Merkez Kampüsü Beşevler/Ankara
Basım Tarihi
:
Ankara Üniversitesi SBF Dergisi (ISSN0378-2921) Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesince yılda dört
sayı olarak yayınlanan hakemli bir dergidir. Dergide basılması için önerilecek yazılar, derginin biçim kurallarına
kesinlikle özen gösterilerek hazırlanmalı ve değerlendirme sürecine girmek üzere Yayın Komisyonu’nun yazışma
adresine gönderilmelidir. Abonelik ile ilgili konular için AÜSBF Yayın İşleri ile yazışılmalıdır.
Journal of the Faculty of Political Science (ISSN 0378-2921) is a quarterly, refereed journal published by the
Faculty of Political Science, Ankara University, Turkey. Manuscripts must be prepared observing the form of the
articles in the present issue and submitted to the editorial board for consideration by anonymous referees.
Subscription orders should be addressed to: AÜSBF Yayın İşleri, 06590 Cebeci, Ankara, Turkey.
© Copyright: A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi 2016
Dergide yer alan yazılarda ileri sürülen görüşler yalnızca yazarlara aittir, yayınlanan kurumu bağlamaz.
Opinions expressed in articles are those of the authors and not necessarily those of the Faculty of Political
Science, Ankara.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SBFDERGİSİ
Danışma Kurulu/Advisory Board
Yayın Kurulu/Editorial Board
Yılmaz Akyüz, Special Economic Advisor, South Centre, Geneva
Fuad Aleskerov, Institute of Control Sciences, Moscow
Paul Dumont, Université Marc Bloch, Strasbourg
Hilal Elver Falk, University of California, Santa Barbara
Bülent Gültekin, Wharton School, Philadelphia
Jeffrey D. Howison, Yeditepe Üniversitesi
Barbara Kellner-Heinkele, Institut für Turkologie, Berlin
Mihail S. Meyer, Institute of Asian-African Studies, Moscow
Ephraim Nimni, Queen’s University Belfast
Thomas L. Saaty, University of Pittsburgh
Michael O. West, Binghamton University
Bodo Zeuner, Freie Universität, Berlin
Ozan Zengin (Editör)
Elif Tuğba Doğan (Yardımcı Editör)
Sevgi Eda Tuzcu (Yardımcı Editör)
Ahmet Murat Aytaç
Can Umut Çiner
Ersin Embel
Ceyhun Gürkan
Akın Usupbeyli
İletişim Adresi/Communication Address
Ankara Üniversitesi, SBF Dergisi Yayın Kurulu
06590 Cebeci, Ankara, Türkiye
Tel: +90 312 595 13 92
Faks: +90 312 319 77 36
E-Mail: [email protected]
URL: www.politics.ankara.edu.tr
Ankara Üniversitesi SBF Dergisi'nin yer aldığı akademik endeksler
- Ulusal Akademik Ağ ve Bilgi Merkezi (ULAKBİM)
- EBSCOhost
- EBSCO Tüm Siyaset Bilimi Endeksi
- Index Islamicus
- Akademia Sosyal Bilimler Endeksi (ASOS Index)
Journal of the Faculty of Political Science is indexed and abstracted in
- Turkish Academic Network and Information Center (ULAKBİM)
- EBSCOhost
- EBSCO Political Science Complete
- Index Islamicus
- ASOS Academia Social Sciences Index
İÇİNDEKİLER / CONTENTS
1033
Ali Bilgin Varlık
Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace
Operations / Birleşmiş Milletler (BM) Kuvvet Kullanma ve Barış Harekâtının
Sorunlu Geleceği
1059
Onur Ağkaya
İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi / The English School and the
Idea of International Society
1091
Demet Bolat
Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma /
A Discussion on Compulsory Heterosexuality and Field of Opposition in Turkey
1119
Sebahattin Yıldız - Fidan Alhas - Önder Sakal - Harun Yıldız
Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam Tavanı Ne Zaman Aşar? / Glass Cliff:
When Do Female Executives Exceed Glass Ceiling?
1147
Bülent Akkuş
“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktidar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine / The Tower of Babel of “The New
World” (?): On the Problematique of Cyberspace and Free Information in the
Context of Subject, Knowledge and Power
1171
Orkun Sürücüoğlu
İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm / The Scottish National Party:
The Transformation Leading to Power
1195
Mustafa Doğanoğlu
“Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak”tan “Türkçülüğün Esasları”na
Ziya Gökalp ve Ulus Tasavvuru / From “Türkleşmek İslamlaşmak
Muasırlaşmak” to “Türkçülüğün Esasları” Ziya Gökalp and His Conception of
Nation
1211
Ömer Tekdemir
Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye”
Önerisi: Hasım Politikası, Agonizm ve Popülizm / Radical Plural Democratic
Party HDP’s “Another Turkey” Proposition: Adversary Politics, Agonism and
Populism
1241
Mustafa Öziş
Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi / The Relationship between
Economics and Mechanics in Leon Walras
1267
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan
İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini Düzeylerinin Güven
Oluşumuna Etkisi: Müşteri Boyutunda Bir Değerlendirme / The Effect of
Levels of Customer Orientation and Customer Satisfaction of Firms on Trust
Formation: An Evaluation from Customer Perspective
1291
İsmail Cem Karadut
Kitap İncelemesi: Türkiye’de Anayasalar: Tarih, İdeoloji, Rejim 1921-2016
1299
Elif Tuğba Doğan
Kitap İncelemesi: Çalışma Düşüncesi
1305
Yiğit Karahanoğulları
Kitap İncelemesi: Kapitalizm Sonrası Geleceğimiz İçin Bir Klavuz
1317
Ersin Embel
Kronik: ABD Başkanlık Seçimleri
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1033 - 1058
TROUBLED FUTURE FOR THE UNITED NATIONS (UN) USE OF
FORCE AND PEACE OPERATIONS*
Yrd. Doç. Dr. Ali Bilgin Varlık
İstanbul Esenyurt Üniversitesi
İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi
●●●
Abstract
The purpose of this article is to examine the hindrances of the UN‟s use of force and peace
operations. Analyzing shortfalls which affect the UN‟s capacity at this context requires systemic, structural,
institutional and conjunctural assessments. Considering cause and result relations one can easily reach to the
conclusion that there is an imbalance on applying use of force and peace operations. Unless the UN preserves
the delicate balance between sovereignty rights of the states and human rights, and principles of international
law, reforms at the technical, tactical or operational levels has little to meet expectations. The UNSC‟s
dominant role on decision making process, political struggle between global powers, and systemic problems
such as limitations of complementary institutions, failure of collective defence, and operational deficiencies,
hinder the capacity of the UN‟s use of force and peace operations. Current balance of power which is highly
different both from the settings of the Cold War and 1990s while stagnating use of force applications
overburdens peace operations. This situation obliges the UN to manage conflicts with less appropriate tools.
Hence there is need for a renewed focus on peace and security issues with a stronger determination of the UN
with extensive coordination and cooperation.
Keywords: UN, Peace Operations, Use of Force, Peace Keeping, Operations Other Than War
Birleşmiş Milletler (BM) Kuvvet Kullanma ve Barış Harekâtının Sorunlu
Geleceği
Öz
Bu makalenin amacı, BM‟nin kuvvet kullanma ve barış operasyonlarının sınırlılıklarını incelemektir.
BM‟nin bu kapsamdaki kısıtlarını analiz etmek, sistemik, yapısal, kurumsal ve devri değerlendirmeleri
gerektirir. Neden ve sonuç ilişkilerine bakıldığında, kuvvet kullanma ve barış harekâtı uygulamaları arasında
bir dengesizlik olduğu sunucuna kolaylıkla ulaşılabilir. BM devletin egemenlik hakları ile insan hakları ve
uluslararası hukukun ilkeleri arasındaki hassas dengeyi muhafaza etmedikçe, teknik, taktik ve operasyonel
seviyede gerçekleştirilen reformlar beklentilerin çok az bir kısmını karşılayabilir. BM‟nin karar süreçlerindeki
belirleyici rolü, küresel güçler arasındaki politik çekişme ve bütünleyici kurumların yetersizliği, kolektif
savunmada başarısızlık ve harekât kısıtları gibi sistemik sorunlar BM‟nin kuvvet kullanma ve barış
operasyonu kapasitesini kısıtlamaktadır. Soğuk Savaş‟tan ve 1900‟lardan çok farklı olan cari güç dengesi, bir
taraftan kuvvet kullanma imkanlarını kısıtlarken diğer taraftan barış operasyonlarına fazlasıyla
yüklenmektedir. Bu durum BM‟yi, çatışmaları uygun olmayan vasıtalarla yönetmeye zorlamaktadır. Bu
yüzden BM‟nin, kapsamlı işbirliği ve koordinasyonla, barış ve güvenlik meselelerine daha güçlü bir
kararlılıkla yenilenmiş bir odaklanmaya ihtiyacı vardır.
Anahtar Sözcükler: BM, Barış Operasyonları, Kuvvet Kullanma, Barışı Koruma, Savaş Dışı
Harekât
*
Makale geliş tarihi: 21.01.2016
Makale kabul tarihi: 16.05.2016
1034

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Troubled Future for the United Nations (UN) Use
of Force and Peace Operations1
Introduction
This paper examines the obstacles to effective use of force and peace
operations by the UN over time. The main argument of the study is that the
structural, systemic, and functional shortfalls of the UN, combined with
tensions spurred from the political and security conjuncture will complicate and
undercut the organisation‟s future security initiatives. The complementary
argument of the paper is that unless the UN strikes a proper balance between
the use of force and peace operations, and adjusts its approach to evolving
conditions, planned enhancements may provide limited benefits. The analysis
shows that some of the suggestions currently contemplated as “silver-bullets” to
improve the UN current and future use of force and peace operations may not
yield the desired results.
The body of the study is comprised of three main sections: a theoretical
framework for the UN use of force and peace initiatives, an analytical
evaluation of UN operations within the theoretical context, and a general
assessment.
In the first section, the legitimacy of force and peace operations are
discussed within the UN Charter. In this context, the complicating factors of
competing political and judicial approaches moralist versus realist,
conservative versus reformist are broadly mentioned. In this section the
structural characteristics and the actual practices of the states, which decisively
effect UN operations‟ success, are also scrutinised. The conceptual framework
drawn in this section gives basic parameters of the problematic structure
governing UN use of force and peace operations, and also addresses interrelated
issues between main bodies of the UN and its associated organisations.
Secondly, an analytical and descriptive picture of the UN‟s use of force
and peace operations is drawn by quantitative, categorical, and trend changes
over time. Additionally, functional and procedural shortfalls which either
collectively or individually contribute to the UN‟s operational inadequacy for
the establishment of sustainable peace are discussed.
1
This article is the enhanced version of the paper (of 4.000 words) submitted at
Istanbul Security Conference (03-05 December 2015).
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1035
The final section deals with an assessment of structural, functional, and
conjectural dynamics related to current and potential UN use of force and peace
initiatives, based upon anticipated future developments. This section also
examines the acceptability, adequacy, efficiency, and applicability of current
proposals for improving UN operations, as well as the relationship and mutual
influence between the distinct but related phenomena of use of force and peace
initiatives.
1. Theoretical Framework
1.1. The Premise of the UN and the Debate between
the Conventional versus Reformist, and the
Realist versus Moralist Approaches
The traditional international view of war as a legitimate tool that states
may resort to in pursuit of their national interest was upended by the new
paradigm set at San Francisco Conference held from April 25-June 26, 1945.
With one exception in the preamble the word war does not appear in the UN
Charter. Since the main premise of the UN Charter, is to save “succeeding
generations from the scourge of war,” the right to use force was to be reserved
only for the UN, with the sole exception being the “inherent right of selfdefence in case of an armed attack (article 51)”.
The UN was founded on the premise of the need for an organization to
sustain international security, and the founding conference opened up a
discussion on how this goal will be achieved. Based up on the principle of not
violating the sovereign rights of the individual states (Art. 2/7), the prevailing
approach favored stability, while a minority of reformists argued that human
rights, and justice-based approach was necessary for sustainable peace. This
debate also reflected realist versus moralist arguments. As more member
nations have joined the UN, views have evolved and today the majority of the
members of the General Assembly (UN GA) support moralist and reformist
change. Such change would erode the UN Security Council (UNSC) authority.
The UNSC has traditionally placed a premium on managing or avoiding major
power confrontation and the escalation of minor conflicts; the UNSC
permanent members prefer stability and preservation of the status quo to
revisions and moralist arrangements that run contrary to the existing balance of
power.
Arguments between proponents of the respective approaches have been
numerous, and two key factors have shaped the outcome of such struggles: the
structural characteristics of the UN and the actual practice of the states. The
dominant powers represented on the UNSC have determined the first of these,
1036

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
the conjunctural global balance of power has shaped the second, and systemic
shortfalls and challenges have modified them both.
The UN‟s primary goal which prioritizes international stability and puts
more emphasis on state sovereignty on the expense of human rights and justice,
has narrowed area of initiatives for sustainable peace. This approach which is
realistic in nature, has shaped not only institutions for use of force and peace
operations mentioned in the following section (1.4.1.) but also force structure.
Dominant states‟ mostly members of the UNSC preferences which generally
fit into realist paradigm, shape modalities of conduct such as concept of
operation, military goals and desired end-states.
Together with the world order, realists‟ devastating influence has long
framed the context of use of force and peace operations. For most of the period
between the late 1940s to the 1980s with the exception of the first Congo
operations which also contains police force (Boulden, 2015: 160) the
objectives of the UN peacekeepers tended to focus on preserving international
security, no matter how the peace established was fragile, and main issues were
swept under the carpet. Particularly after the Cold War, intense contribution of
regional organizations (UNRO) to peace operations could have helped to
promote moralist approach with broadened objectives of UN operations, if
UNROs were not in the hands or under the control of “dominant states”.
On the other hand, there are some comments claiming that post-Cold
War era has witnessed a second generation peace operations as noted in the
following sections (2.2.1.) and the UN peace initiatives gained deeper and
broader dimensions. Arguments against this approach condense mainly in two
fields. The first claim is that the UN‟s post-Col War interventions which also
includes trials were triggered by realistic necessities rather than moral concerns.
Proponents of this claim, suggest that if moralistic approach had determined the
UN interventions there should have been permanent jurisdictional institutions
rather than ad hoc trials such as ITCY (International Criminal Tribunal for the
former Yugoslavia) and ICTR (International Criminal Tribunal for Rwanda).
Advocates of this approach backs their argument by the UN‟s neglects and
delays on intervening in these mentioned crisis. NATO‟s 1999 intervention in
Kosovo rather than the UN is also put forward as another evidence for the lack
of moralist mechanisms for humanitarian interventions. The second and more
moderate criticism on the subject points at secondary role of law institutions.
According to this approach, although permanent organizations finally set, they
are subjected to the UNSC‟s dominance.
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1037
Reforms for betterment of the UN‟s peace initiatives which commenced
in the eve of millennium2 however endeavour to meet moralistic requirements,
the capacity to put into force is subjected to the UNSC‟s approval. So unless the
UNSC develops moralistic stance, precautions developed at technical, tactical
or operational level will have little to settle security disputes. UNSC‟s
moralistic approach is a matter of keeping a delicate balance between
sovereignty and human rights which enforce humanitarian intervention.
Moralist approach sees sovereignty legitimate, as long as a state meets
requirements of the UN Charter and customary law (Weiss, 2015: 80; Brown,
1992: 129-132). Moralistic obligations has forced UN to develop R2P/RtoP
(Responsibility to Protect)3 mechanism. Although R2P draws a considerable
degree of criticism4 and scepticism there seems to be no better way for the time
being.
1.2. Dominancy of the UNSC
According to article 24 of the UN Charter, the primary responsibility for
maintenance of international peace and security is given to the UNSC. The
UNSC‟s monopoly on the use of force is a rather natural outcome of the
realistic approach maintained by the dominating powers the permanent
members than the need for “prompt and effective action” as noted in the
Charter. That this mechanism for stability is rooted in great power interests
rather than legal commitments should cause no surprise; de facto action has
been a regular and primary feature of sustainable international systems in every
historical period.
The UN structure was based on the consideration that one of the main
reasons for the collapse of the international system of the League of Nations
was its failure to adequately integrate great powers in the collective decision
making process. According to the League Covenant, non-permanent members
also had a veto. By revision of October 2, 1936 the Council had raised the nonpermanent membership from eleven to twelve while keeping the permanent
members at four (France, Italy, Japan and UK) (Lowe, Roberts, Welsh and
2
3
4
See, (Brahimi Report, 21 August 2000); (UN, 2009); (UN, 2010a); (UN, 2010);
(GA64thS, 2010); (GA70thS, 2015).
R2P, was initiated by [UN GA 60thS, 2005: 30 (para. 138-139)] and (UN GA 63S,
2009).
Concerning with the criteria for humanitarian intervention, either norms spurred
from experienced examples or political capabilities will be taken for granted is the
most debatable issue (Arsava, 2007: 1).
1038

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Zaum, 2008). On the other hand, the U.S. was not a member of the league,
Germany‟s membership was limited with 1926-1933 period, and Japan and
Italy abandoned the League in 1933 and 1937 respectively.
When considering the UNSC‟s capacity for taking decisions binding on
all members of the UN regarding peace and security as noted in articles 43 and
44, the legitimacy of the use of force is determined entirely by the authority of
the UNSC. With a few exceptions, this authorization has been experienced as a
near-monopoly over time. The UNSC dominance has prevailed in the UN‟s
decisions on the use of force practices and peace operations, with the notable
exceptions of the General Assembly‟s decision on intervention to Korea in
1950 (“Uniting for Peace”)5, and a few General Assembly or Secretary
General-led peace missions in the early era of the organization, such as UNEF I
(1956-1967) after the Suez crisis, the mission in West New Guinea (19621963), and the India-Pakistan observer mission (1965-1966) (Koops and
MacQueen, 2015: 3). Most usually peacekeeping operations are established by
the UNSC by a resolution formulated on the basis of a Secretary-General‟s
report (Koops, MacQueen, Tardy and Williams, 2015: 3).
1.3. Conjunctural Global Balance of Power
While the global security situation after WWII, reflected a bipolar
division, political, economic, cultural and social affairs remained fragmented
and reflected developments and competition across multiple dimensions. The
tension among these layers affected the interests and agendas of powers large
and small contributing to the challenges for UN capacity to preserve and sustain
global peace. In other words, the causal factors for conflict remained multifaceted, while the mechanism for managing conflict became reflected
bipolarity. Even within the UN General Assembly there was a roughly tripartite
division into pro-west, pro-east, and non-aligned groupings, but the UNSC
remained two sided.
Starting from the early days of the UN, the tension between the east and
the west had hindered the UN‟s area of initiative by two ways. First, vetoes of
some permanent members of the UNSC had paralysed or at least deliberately
delayed proper reactions to the threats against peace and security. Second,
because of the general reluctance to jointly constitute and activate military
5
Uniting for Peace, known also as the “Acheson Plan” was adopted 3 November
1950 with UN GA resolution 377 A, by a vote of 52 to 5 was the first and the only
derivation of frequent Soviet veto during 1946-50 (White, 1997: 173).
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1039
forces responsive to the organization, collective defense remained a largely
theoretical exercise.
During the Cold War era, the UN peace initiatives were bound to be
limited in influence and scope, given the division of power between east and
west and the role of the UNSC in minimizing escalation and revisionism.
During the period between the end of the Cold War and the new millennium US
dominance began to shape the UN decision-making and interventions in a
fundamental way. In recent years the rise of China, the partial recovery of
Russian power, and the emergence of regional balances of power have
essentially reconstituted a new security model reminiscent of Cold War
conditions. An analytical evaluation of these periods is submitted in the
following sub-paragraphs.
1.4. Systemic Shortfalls
There are three key systemic deficiencies that have hindered effective
UN peace operations and use of force. These are the limitations of
complementary institutions on the orientation of the UNSC, the failure to
constitute effective collective defence, and shortcomings in operational
capacity.
1.4.1. Limitations of Complementary Institutions’ on the
Orientation of the UNSC
As mentioned above, the UN system does nothing to mitigate domination
by the great powers, but instead institutionalizes it through the UNSC‟s
permanent member structure. Bodies exist to enforce decisions by the UNSC,
but not to regulate or steer its functions. The inability of the UN to respond in a
timely manner to crises in Ruanda-Burundi and Bosnia-Herzegovina are two
well-known examples of this dysfunction. More recently, the failure of UN
security mechanisms to shape events in Syria has been near total. The UNHCR
report “UN Commission of Inquiry on Syria: No end in sight for Syrian
civilians”, issued on 3 September 2015 notes that wholesale, repeated patterns
of gross human rights violations in Syria had not been enough for the UNSC to
note the threat for international security and issue calls for a ceasefire until
November 14, 2015 (International Business Times, 2015).
The UN‟s formal security decision-making process reflects the UNSC
dominance, but other aspects of this dominance manifest outside security
channels. These complementary aspects of the UNSC‟s domination include its
impressive role on the appointment of Secretary General, the appointment of
judges to the International ICJ (Court of Justice) and the ICC (International
1040

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Criminal Court) and judges and prosecutors for other ad hoc international
criminal tribunals, and the admission of new members to the UN. Concerning
with the UN‟s peace initiatives, although sophisticated organs like DPKO
(Department for Peace Keeping Operations), DPA (Department of Political
Affairs), DFS (Department of Field Support), the UN Peacebuilding
Commission are established, none of them are authorized to act without
Secretary General‟s guidance which could only be applicable subjected to the
UNSC‟s acceptance. This network of authorities renders significant provisions
of the Charter dependent upon the devastating power and responsibility of the
UNSC particularly to the permanent members and makes it virtually
impossible for countries or organizations outside the UNSC to initiate or
organize solutions or measures in support of global peace and security that may
have broad resonance outside the UNSC, but have one or more opponents
within it.
The UN system has also less interference with the other systems on
security issues. Worldwide conferences and initiatives like G-20, World
Economic Forum etc. are increasingly getting busy with global security issues,
but hardly influence the UN. Actually stagnation in the UN system, oblige the
international community to discuss security issues on these platforms.
1.4.2. Failure of Collective Defence
Article 26 notes that “the UNSC shall be responsible for formulating
with the assistance of the Staff Committee referred to in Article 47, plans to be
submitted to the member of the UN for the establishment of the system for the
regulation of armaments”. According to Article 47, the Military Staff
Committee shall consist of the Chiefs of Staff of the permanent members of the
UNSC or their representatives. This organization was authorized to advise and
assist the UNSC on all questions relating to the maintenance of international
peace and security, employ and command forces placed at its disposal, regulate
of armaments, and possible disarmament, consult with appropriate regional
agencies, and establish regional sub-committees.
Failed efforts to activate the Committee during 1946-47 (Gungor, 2008:
8) forced the Organization to rely on ad hoc solutions, most of which were
conducted either by regional security organizations or temporary coalitions.
This delegation not only paralyzed the military component of collective
defense, impairing the prospects of the UN for robust combined joint operation
capacity, but also reduced the credibility of the Organisation and raised a high
level of concern among some member states about the impartiality and
suitability of the forces allocated. This deficiency reached the level of crisis
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1041
during KFOR operation on 13 June 1999, when NATO and Russian forces were
about to clash at Slatina airport in Pristina, Kosovo (Cross, 2001: 8).
Attempts to fully and effectively operationalize Article 43-45 of the
Charter likely would have required creation of standing the UN armed forces, a
proposition that never progressed to tangible outcomes.6 The UN‟s failure to
establish collective defence also prevented the establishment or maintenance of
a standing and/or rapid reaction peace force. Restructuring of the UN with a
dedicated bureaucracy for peacekeeping after 1992 did not produce substantive
change. Considering the other limitations on command, control,
communication, early warning, operational planning, logistics and other factors,
this deficiency represented an insuperable stumbling block to the organization‟s
operational capacity.
Political divisions exacerbated these structural problems. The lack of
solidarity or common policy positions delayed response to crises in Somalia,
Bosnia, Rwanda and Syria, causing financial, material and manpower shortfalls
that made it impossible to prevent heavy humanitarian losses. A flawed
decision-making process and other structural limitations coupled with political
disunity ensured an incapacity for effective common action, let alone collective
defence or security.
1.4.3. Operational Capacity Limitations
The delegation of operational responsibility to regional security
organisations or ad hoc coalitions is not a choice for the UN but a necessity,
due to the complexity of UN‟s structure, processes, and its capacity limitations.
This shifting of operational responsibility, coupled with a broadly conceived
area of initiative for the organization, reduces its oversight and authority over
operations.
Peace operations and other use of force operations may be seen as
separate in theory but are inseparable in practice for the establishment of stable
and enduring security conditions. Historical experience shows that the use of
force operations subsequently requires some type of peace operation. Similarly
only a limited portion of overall peace operations can be neatly conducted
within the framework of “traditional peacekeeping”  in other words within the
principles of consent, impartiality, non-use of force other than self-defence
(UN, 2008: 31-35; UN, 2012 a: 60-72). As is detailed in the following section
6
Efforts to establish a standing UN armed forces commenced with the first Secretary
General Trygve Lie and lasted until millennium with a considerable decrease after
1995. For more information see, (Adams et al, 2008: 99-130).
1042

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
(2.1.), the UN use of force and peace operations are complex in nature and by
design.
Redundant arguments on the UN‟s authority over and monopoly on the
legitimate conduct of peace operations may occupy intellectual or academic
arenas, but they are rendered rather moot and sterile by the more fundamental
problem of insufficient the UN capacity for conducting complex peace
operations.
Concerning authorization of the UN for peace operations, although these
operations are not specifically defined in the UN Charter, initiatives in this
context are integral to both the responsibilities in Chapter VI (Pacific
Settlement Disputes) and Chapter VII (Action with Respect to Threats to the
Peace, Breaches of the Peace and Acts of Aggression).7 Indeed, as the sole
organisation which has the right to intervene with military forces, it is curious
that the UN does not use initiatives like peace operations before situations
escalate to a level requiring more substantial use of force. Comments implying
that the gap in the Charter locating peace operations somewhere between
Chapter VI and VII or envisaging them as “Chapter 6 1/2 operations” create a
degree of confusion over the basis of authorization which can be misleading
(Lowe et al., 2008: 7).
Concerning the domination of the UN on peace operations, although
theoretically the UN does not have a monopoly on conducting peace operations,
it is the single most important institution in the field, having carried out many
more operations over more decades than any other actor. Other actors like EU,
ECOWAS (Economic Community of West African States), AU (African
Union), NATO conduct peace operations, and use the delegated legitimacy of
the UN to do so (Koops et al., 2015: 1). So counter-arguments addressing these
actors‟ competency should be considered within the context of capacity, not the
legitimacy or availability to the international law.
2. Analysis of the UN’s Use of Force and Peace
Operations
As noted in general terms in the previous section, the concept of UN use
of force and peace operations is complex in nature and shows every indication
7
The UNSC‟s powers to establish peacekeeping operations were the key point of
contention that led to the International Court of Justice (ICJ)‟s Advisory Opinion of
July 20, 1962 in the Certain Expenses of the UN case. ICJ Reports 1962, 163, and
175-7 (Lowe et al., 2008: 7).
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1043
based on current trends of being even more problematic in the future. This
distinct characteristic of UN‟s use of force and peace operation concept is
shaped by the mission and the goals of the organization, the changing nature of
the risks, threats, and conflicts as well as transformations in the global balance
of power, and the world order. While the mission and the goals of the
organization remain constant, other factors vary and interact each other. The
need for managing these deeply intermingled and amalgamated dynamics
requires a comprehensive approach which can conceptualize the use of force
and peace operation by considering the linkages between them. This section
examines these interactions and the cause-effect relationships between current
and forthcoming challenges through descriptive and statistical evaluations,
pointing out the need for a better conceptual framework to guide UN activities
of this kind.
2.1. UN’s the Use of Force Practices8
The UN‟s use of force applications have predominantly been affected by
the changing nature of the security environment, and the reflexes reflecting
from the conjectural balance of power between super of great powers. Apart
from that operational difficulties spurred from both the unique methodology of
use of military within the UN mandate, and chances in the nature of risks and
threats also frame the context.
Today‟s security environment is distinguished by the proliferation of
non-state actors, complex and amalgamated risks and threats; it neither
resembles the conditions at the founding of the UN in 1945 nor the Cold War
setting (Luck, 2008: 60, 61; International Commission on Intervention and
State Sovereignty, 2001: 3)
Since 1949, world has experienced over than 100 armed conflicts which
can be broken into four categories (Lowe et al., 2008: 45):
- Interstate armed conflict (war between sovereign states),
- Extra-systemic armed conflict (colonial war between an external army
and indigenous force),
- Intrastate armed conflict (civil war),
- Internationalized internal armed conflict (civil war with external supporters).
The number of interstate wars has always been considerably lower than
the others, and the number of colonial wars dramatically decreased after 1970s.
On the other hand, there occurred a considerable increase in civil wars either
8
For a comprehensive analysis see, (Revor, 2002).
1044

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
internationalized or not after the end of the Cold War (Lowe et al., 2008: 44).
Starting from millennium, the distinction between internal and international
conflicts has blurred. Since 2008, the number of major violent conflicts has
almost tripled. Long-simmering disputes have escalated or relapsed into wars,
while new conflicts have emerged in countries and regions once considered
stable (UN GA70thS, 2015). According to HIIK, as of 2014, there were 223
conflicts saw the use of violence, the number of highly violent conflicts are 46,
subdivided into 25 limited wars and 21 wars (HIIK, 2015: 15). The IISS Armed
Conflict Database counts nine high-intensity conflicts and 19 medium-intensity
conflicts, none of which constitute interstate wars (IISS, 2015). The relative
decrease in interstate conflict denies the UN an ability to easily assess whether
a given conflict poses or may pose a threat to international security. Unless a
conflict becomes internationalized, the UN does not interfere in civil wars.
Unfortunately, by the time a civil war becomes internationalized, it is generally
too late to prevent humanitarian losses.
In civil wars unlike the legitimate states‟ conventional warfare
methodology asymmetric and hybrid tools and strategies, and terrorist tactics
and organisations are commonly used. Additionally, with the help of
globalization, the increased availability and acquisition of military capabilities
increases the devastating effects of armed conflicts. Military stalemates within a
contested territory fought over by undisciplined fighters increases the likelihood
of atrocities, and civilian casualties while pushing former legitimate state‟s
military to behave immoral as in some cases more than its opponents.
In civil wars, granting various parties legitimacy is another dilemma for
the UN. Loss of sovereignty for the ruling government turns to insurgents‟ gain
of legitimacy. Unlike interstate armed conflicts, for civil wars, equality problem
can only be solved when all the rival parties militarily exhausted and accept
presence of its antagonist. This balance of power situation which could be
reached after heavy losses, even requires UN‟s commitment for the restore of
peace.
The UN, particularly the UNSC, proved unable to respond effectively to
the use of force by states during the Cold War (Gray, 2008: 87). As mentioned
above, the veto of the permanent members has been the major obstacle to
intervention actions addressing breaches of international peace. During the
period of 1946-2016 a total of 192 vetoes were used in the UNSC, nearly 76%
(146 vetoes) from 1946-1990 (UN Documentation). The veto and the threat of
veto not only prevented the UNSC from express reference to article 42
(occasionally allowing Article 41 but preferring to use the language of Article
39), it also caused decisions which damaged its prestige as an institution.
During the Cold War, UNSC ignored its responsibilities in Hungary (Revolt in
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1045
Budapest 1956), Czechoslovakia (Prague Spring in 1968), and Afghanistan
(1979), and it could only react four years after Iran-Iraq war broke out with 6
officers of UNTSO (United Nations Truce Supervision Organization), and
unanimous decision of the UNSC (Res.598); a call for ceasefire took 7 years
(1987). Up to 1990, the UN employed sanctions to only two states: Rhodesia
(Res. 221, 232, 253, 277, 409, 460) and South Africa (Res. 418). Except for the
Korea (Res. 83, 84) and Rhodesia (Res. 221) decisions, there were no UNSC
resolutions for authorization of military operations.9
The first two decades of the post-Cold War era had witnessed a political
climate which presented a growing and sharp contrast between an overactive
UNSC and a rather stagnant UN GA (Nasu, 2009: 2). With the end of the Cold
War, criticism against the UN became far more direct than had been the case
previously, based on the concerns that UNSC had become too active. The
power vacuum that emerged with the demise of the bi-polar world order
prompted the UNSC to behave more like an activist agency for liberal change
and reform, but this liberalism never extended to reforms in the structural or the
constitutional dimension. This era bought more emphases on concepts of preemptive strike, humanitarian intervention,10 status of occupying forces and
wide interpretation of Article 39, enabling the international community to
intervene in civil wars in Somalia and Yugoslavia; respond overthrow of
democratically elected regimes, such as in Haiti; and mitigate the collapse of
law and order as in Albania (Gray, 2008: 89). Since 1990, there has been a
sharp increase both in the sanctions and use of force authorization. During this
period, UN initiated a total of 58 sanctions in 19 cases (Cortright et al., 2008).
Since 1990, the UNSC has authorized more than 25 military operations.
Starting with the first decade of the millennium, the return of Russia to
the global political arena revived a version of the UNSC‟s cold war syndrome.
This return has created two major consequences: limiting western initiatives,
and disabling the UN authority for actions against Russian interests. During the
Arab Spring in Libya, France flouted the UN‟s no-fly-zone resolution11 with
bombardment exceeding the purpose of securing civilians. This intervention
was institutionally backed and conducted by NATO forces, dividing the
country, encouraging the Al Qaeda terrorists and the other affiliates of
There is also an academic legal approach which regards the Coalition military
action against Iraqi armed attack to Kuwait in 1991 came under the provisions of
Chapter VII of the UN Charter (McCoubrey and White, 1995: 4).
10 For humanitarian intervention see, (Weiss, 2015)
11 UNSC Resolution 1973 was adopted by a vote of 10 in favour to none against, with
5 abstentions (Brazil, China, Germany, India, Russian Federation).
9
1046

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
extremist terrorist organizations, favouring redistribution of trade contracts and
natural resources for some intervening countries (and against the interests of
China and Turkey, for instance). This experience caused Russia and China to be
highly skeptical of later resolutions to stop civilian deaths in Syria. Since 2011,
Russia and China have vetoed the UNSC resolutions concerning Syria four
times.
On the other hand, after the Cold War Russia‟s strategic moves against
Georgia in 2008, followed by the Crimea and Ukraine in 2014, and finally
against Syrian opposition in 2015 were neither delayed not mitigated by the UN
efforts. The new era contains some characteristics of the Cold War tensions,
and presents a picture of multi-polar world order with bi-polar military force
composition (and competition). In this environment, international issues are
likely to remain unresolved if a by-pass mechanism cannot be developed to
nullify the impasse in the UNSC.
Operational difficulties stem from two main reasons: the first is the
complex nature of the UN‟s intervention methodology, the second is the
changing nature of the risks, threats and the armed conflicts.
The UN‟s use of force practices are markedly distinct from traditional
war methodology. For the UN type use of force practices, the end states are
limited to denying the belligerent the ability to execute an aggressive act rather
than overwhelmingly defeat/destroy enemy forces or occupy its territory.
Diplomatic initiatives for peaceful settlement before the outbreak of violence
and crisis management activities afterward take a great portion of the total
effort and time. Gradual use of force is the most determinant characteristic of
these types of operations. In this context, call for non-aggression, impose of
sanctions, embargoes and siege, show of flag or force for commitment are
measures put into force before kinetic military action. Overseas deployment of
forces, multinational force structure, long duration of stay after the operation
for the normalization of the security environment, and the transfer of
responsibility to a peace force are other features that differ from conventional
operations undertaken by great powers outside the UN context.
Difficulties for the UN‟s use of force applications stem from the
complexity of contemporary methods in fighting and waging war, and this is
not limited to civil warsas mentioned above. Current and forthcoming threats
center on global terrorism and the other types of asymmetric warfare, including
cyber attacks and a variety of information warfare strategies. Additionally, the
acquisition of weapons of mass destruction by rough states or non-state actors
does and will require more sophisticated reactions for the UN. Unless these
threats become tangible and show target as ISIS does, or international
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1047
situational awareness, and sufficient commitment developed, the UN has very
little to do with them.
2.2. UN’s Peace Operations
2.2.1. Consequences of Political Conjectural Changes
As for the use of force applications, the UN peace operations during the
Cold War, were heavily constrained by superpower power struggle in and
outside the Security Council (Koops et al., 2015: 6). Until 1988, when clear
indications of the end of the Cold War became obvious, the UN could only
come bring to fruition 13 peace operations (UN, 2012 b). These operations
were limited in objective and scope to stopping the further escalation of
conflicts,12 assisting the process of decolonization,13 focusing on monitoring
ceasefire agreements,14 ceasefire lines/demilitarized areas,15 and confidencebuilding activities16 to preserve peace processes for various conflicts. This
period also witnessed only a small portion (one in seven) of the total of 36 UN
missions, institutions or administrations that fall within the peace operations
concept but are not considered peacekeeping operations per se.17
With the end of the Cold War, a considerable increase both in the number
and the spectrum of peace operations has been witnessed (Kolb, 2010: 93). The
collapse of the Socialist bloc triggered the fragmentation of some multinational
states as Yugoslavia (in 1991). Additionally, the fall of the Eastern bloc
removed a major element that muted or limited regional confrontations, and
flattened the „hierarchy‟ of the international system, giving states a wider area
of initiative and also encouraging some to pursue expansionist ambitions, as did
Iraq in 1990.
12
13
14
15
16
17
As an example see, Lebanon, UNOGIL (United Nations Observation Group in
Lebanon) (June - December 1958), (UNSCR 128: 1958).
As an example see, Republic of the Congo, ONUC (United Nations Operation in
The Congo) (July 1960 - June 1964) (UNSCR 143: 1960).
As an example see, Palestine, UNTSO (United Nations Truce Supervision
Organization) (May 1948 - present) (UNSCR 50: 1948).
As an example see, Cyprus, UNFICYP (United Nations Peacekeeping Force in
Cyprus) (March 1964 - present) (UNSCR 187: 1964).
As an example see, Lebanon, UNIFIL (United Nations Interim Force in Lebanon)
(March 1978 - present) was (UNSCR 425: 1978).
See, (Lowe et al., 2008: Appendix 2).
1048

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
During this period, 58 peace operations have been conducted, comprising
nearly 82% of the total of 71 operations since 1945. During the first decade
after the Cold War (1988-1999), 40 peace operations took place. The period
after the millennium witnessed 16 peace operations. The return of the Russia to
the political scene as a global power, however, has created stagnation in UN‟s
use of force practices and setbacks for the UN peace operations, particularly in
its periphery and the Middle East. As for the UN use of force practices, it is not
easy to assert that this return has initiated a decrease in the UN peace operations
in total. In fact;
“There has been an increase in the proportion of armed conflicts that
receive peacekeepers. During the Cold War, peacekeepers were deployed
within five years of a conflict onset in a little less than a quarter (24%) of
all cases. The proportion increased to a little over half (51%) in the postCold War period, with progressive increases in the 1990s (41%), 2000s
(64%), and 2010s (83%), showing that the increase was not simply a
function of the ending of the Cold War but was strengthened and
sustained by factors that emerged after its end” (Bellamy and Williams,
2015: 15).
The UN‟s unpreparedness for this dramatic and mostly unexpected
change in the world order pre-determined inefficiencies of the post-Cold War
era peace operations to properly react and manage international or
internationalized crisis. Compared to the Cold War era peace operations, which
were framed by the principles of consent-impartiality- minimum use of force
and by the constrained objectives mentioned above - the second phase
operations represented a new generation with higher expectations, deeper and
broader in scope. Unfortunately, these expectations for the most part have not
been sufficiently met.
Currently, 16 peace operations are ongoing, 11 of which were initiated
after 1990. As of 2015 a total of 128.000 personnel from 122 states are directly
serving for a total of 39 peace operations and missions (UN GA70thS, 2015: 2);
approximately 90,000 of which are military, 13,500 police, and 16,700 civilian.
The annual cost of these operations is $ 8.27 billion (UN PKOs Fact Sheet,
2015). These figures are higher than at any time in the history of the UN, but
the costs have not been mirrored by successful results.
2.2.2. Operational Difficulties
Structural and institutional deficiencies together with conjunctural
obstacles contribute to the operational difficulties of the UN peace operations.
Additional operational demands driven by current and emerging trends in the
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1049
field for sustainable safety, security, stability also add to operational
difficulties. Major operational difficulties are six-fold.
Firstly, peace force availability both for rapid reaction, and quality of
force is a major operational hindrance. As experienced very frequently in the
near history as Yugoslavia, Rwanda, and Somalia in 1990s, delayed and
initially poor activation of a peace operation is not only a result of formal
decision-making processes or political debate, but also stems from the UN
operational deficiencies both caused by the lack of rapid reaction or available
ready forces, and tactical and logistical insufficiency of the deployed troops
(Koops et al., 2015: 7). Although, DPKO and DFS have recently developed a
strategic agenda for uniformed capability development that prioritizes rapid
deployment, standing capabilities; increased mobility of all units in-theatre
including aviation support; enhanced medical support; IED survivability
measures; improved information and analysis; expertise to address transnational
threats such as organized crime, and planning and implementation, over the
medium term, it is not likely that these capabilities can be generated in the near
future (Statement..., 2014: 6).
The UN generally is inclined to accept troops from various participants
which do not meet all requirements of the mission, because they are easy to
obtain and easier for the participating country to part with. A great majority of
the participants do not meet mission requirements because of the reasons either
spurred from internal institutional shortfalls as lack of peacekeeping or military
culture and limited operational capabilities or resulted from inadequacies on
particular requirements specific to the mission as gender, ethnic or religious
identities or expertise spectrum of the contributing troops. So not only the
quantitative but also the qualitative adequacy inherently limits the success of
the mission. In that context, troops‟ advocacy of the values that the UN
promotes is essential for the success of the UN use of force or peace operations.
Secondly, management of broadening mission requirement creates a
heavy burden for peace operations. A concept of peacekeeping applications
limited to the goals of stopping the further escalation or spread of conflicts on
the one hand or implementing a truce through a process of extended
monitoring, observation, and ceasefire applications is insufficiently broad given
the modern expectations of governments and publics about maintenance and
management of peace and security. In addition to peacekeeping, peace
operations may include:18
18
See, (UN, 2008: 17-25), and (U.S. Joint Chief of Staff, 2012: 1-7-1-9)
1050

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
- Conflict Prevention that employs complementary diplomatic, civil, and, when
necessary, military means, to monitor and identify the causes of conflict, and
take timely action to prevent the occurrence, escalation, or resumption of
hostilities.
- Peace enforcement that compels compliance with resolutions or sanctions
designed to maintain or restore peace and order.
- Peace making that arranges an end to a dispute and resolves issues that led to it
with the process of diplomacy, mediation, negotiation, or other forms of
peaceful settlements that.
- Peace building that strengthens and rebuilds governmental infrastructure and
institutions in order to avoid a relapse into conflict by predominately
diplomatic and economic stability actions.
Too often the UN has found that it does not have tools adequate to the
broader set of tasks associated with peace operations. Some of these tasks have
exceeded the resources –including time– available to the UN decision makers
and force contributing nations. On the other hand, in some cases the tasks have
clearly been within the capacity of available or obtainable forces, but the
analytical linkage between crisis and possible response has not been rigorously
conducted. Even in cases where there is no political paralysis brought from a
neighboring great power state with a contrary interest, lack of preparation and
conceptual definition have been insuperable obstacles. As result, efforts have
been fragmented and forces unequal to the task (UN GA70thS, 2015: 2).
Requirements for varying types of operation with sophisticated expertises
is another major operational difficulty. Peace operations may also include
MARO (mass atrocity response operations), humanitarian relief and assistance
operations, and “other than war operations”.19 Tactics, techniques and
procedures for peace operations may include; monitoring, observation,
reconnaissance, surveillance, early warning, preventive deployment, protected
area implementations (line of demarcation or ceasefire line, buffer zone, zone
of separation, demilitarised zones, safe zones, safe havens, no-fly-zones, nodrive-lines), area security, shape-clear-hold-build, partner enabling,
containment, perpetrator defeat, refugee or internally displaced persons control
and rehabilitation, DDR (disarmament demobilization and reintegration),20
rehabilitation, electoral assistance, human rights monitoring, demining,
diplomacy, deterrence, enforcement of sanctions, security sector reform and
See, (JP 3-07, 1995).
20 For more information about DDR see, (UN, 2010 a).
19
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1051
training, restoration and maintenance of law and order, transition of transfer of
authority, economic stabilisation etc (UN, 2003: 60-64).
These missions require more sophisticated expertise than ordinary
peacekeepers, and enhanced capabilities for managing and coordination of
these institutions. Although defined goals meet requirements for
multidimensional UN peace operations, chances for their realisation seems
quite low because of practical burdens such as low literacy, poor professional
training, low-level standardisation, and limited financial21 support etc. Except
for NATO, EU22, WEAG and some of OSCE members, lack of manpower
qualification and expertise is common also for nearly all civilian positions.
When considered that the contributing nations to the UN peace operations with
greatest motivation are states with undeveloped or developing economies which
suffer from severe institutional or professional limitations, the problematic
situation become more visible. This phenomenon affects military and civilian
professions, and can best be illustrated with reference to deploying police
forces. Since the first use in 1960 (Congo, ONUC) there has been a
considerable increase in use of police forces both in number and
specializations. Currently, around 3,000 police are employed in 19 UN
peacekeeping missions, seven of which are peacekeeping operations. UN police
expertise are divided into over 40 branches. Despite some hopeful steps,
imbalance in the gender composition of the police employment is another
problematic issue.23 In that regard, Secretary-General Ban Ki-moon endorsed
the Global Effort initiative in August 2009, weeking to increase the deployment
of female police peacekeepers to 20% by 2014 (UN Police, 2012: 89-109).
There was an increase, but it only amounted to about 10% (UN Police, 2014:
49).
Requirements in varying types of operations for a variety of sophisticated
expertise also creates doctrinal challenges. It has been recognized that no two
peace operations are alike, that each is distinct and unique. These missions
require innovation, flexibility, initiative and moral courage on the part of the
individuals involved. The difficulty lies in the capturing doctrine without being
dogmatic and rigid, which is easy to say but difficult to apply (The CP, 2002:
16, 17).
The fourth major operational difficulty is the necessity to cope with
multi-party rival groups in multi-dimensional risks and threat environment. The
21
22
For financial limitations see, (Keskin, 1998: 179-182)
For the EU and Turkey‟s civilian contribution to the UN peace operations see
(Hürsoy, 2006).
23 See, (UNSCR 1325, 2000); (OGASI a); (OGASI b: 2005).
1052

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
complex nature of today‟s confrontations which have historical, social,
economic, and ethnic roots with multi-party rival groups makes peace
operations increasingly difficult. Additionally, physical operational conditions
subject UN personnel to threats ranging from chemical and biological agents to
highly epidemic diseases as Ebola virus, endangers sustainability of peace
operations. Extensive use of mines and IEDs also exacerbates security concerns
(Statement..., 2014: 2-5).
Complexity of multi-dimensional peace operations with multiple players
and partners is another major issue. Peace operations also require co-operation
and interoperability with UN field staff entities and partners.
The field staff of UN entities, among them UNHCR (the Office of the
United Nations High Commissioner for Refugees), WFP (the World Food
Programme), UNICEF (the United Nations Children‟s Fund), OCHA (the
Office for the Coordination of Humanitarian Affairs), UNDP (the United
Nations Development Programme), and OHCHR (the Office of the United
Nations High Commissioner for Human Rights), often work closely with
peacekeepers. Additionally, in many mission areas, a SRSG (Special
Representative of the Secretary-General) and diplomatic staff are also
appointed (UN, 2003: 2).
Partners include countries contributing personnel, other member states,
donors; regional military or police forces, regional and sub-regional
organizations, Bretton Woods institutions; inter-governmental organizations,
NGOs (non-governmental organizations), and the international media (UN,
2003: 11).
Activities at such a broad scope and depth requires multidimensional,
comprehensive engagement with military, civil, technical, political,
administrative, judicial, engineering, medical sophistications, and effect-based
operation capability which generally exceed the current and expected future
capacity of UN peace operations forces and organizations.
Finally individual manipulations‟ devastating effects jeopardise success
of peace operations. A failure on the part of any peace operations participants
or contributors erodes the UN‟s acceptance and authority. Unprofessional or illdisciplined personnel abuses even sporadic may endanger success of the
whole operation. In some cases some UN affiliated or authorised or recognises
organisations particularly some INGOs/NGOs systemically waste UN
resources. This kind of systemic unlawful exploitations also delay reaching the
desired end-state while prolonging UN‟s presence than needed.
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1053
Assessment
Critiques of the systemic shortfalls of the UN are not limited to those
mentioned above (1. Theoretical Framework), but those cited should be enough
to clarify that the UN system remains too linear, too opaque, insufficiently
dynamic and adaptive, and is likely not able to transform on its own, absent
top-down reform or a generation of conscious refinement of sub-systems. This
poor function of the system at present both reduces synergy and increase risks
for entropy. Any system can only survive as long as it preserves its own
identity; be coherent with the environment or develop precautionary measure;
and sustain its missions timely and effectively based upon its goals.24 From that
point of view, it is no exaggeration to note that despite its monopoly position as
an organization founded to help maintain a global balance of power, the UN as
a system has deficiencies of structure, function, and capacity sufficient to call
into doubt its future survival.
Current international system is highly differentiated from the setting of
1945, which makes security issues and breaches of international peace and
stability more difficult to resolve. International mechanisms other than the UN
are not at the point to take over the UN‟s roles and responsibilities. However
the UN‟s operational deficiencies, particularly regarding the use of force
applications, consistently render the organisation dependent on regional
security organisations, ad hoc coalitions or contributing nations. Stagnation in
the use of force practices overburdens peace operations, and increases their
responsibilities and expectations placed on the UN peace institutions and forces
capabilities. The necessity of improving systems to manage the use of force
problems through peace operations is pressing, and the current situation obliges
the UN to manage conflicts with less appropriate tools. Some measures and
projects for improving the system of the UN peace operations are promising,
but no one to date has proposed reforms that address structural deficiencies and
problems. It is not clear whether this is a failure of creativity or a failure of will,
but it clearly is a failure.
In order to meet future challenges, there is a demanding need for action
mainly on two institutional issues. These are resolution of conflict among state
sovereignty and human rights and justice, and enhancement of operational
capacity for meeting success criteria.
The situation requires a renewed focus on prevention and mediation with
a stronger determination of the UN either within the UNSC or UN General
Assembly with extensive coordination and cooperation. It also requires
24
See, (Parsons, 1968).
1054

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
stronger regional-global partnerships enforced by institutionalized and
systematized tactics, techniques, planning and operational procedures, as well
as and new ways of planning and conducting the United Nations peace
operations to make them faster, more responsive, more comprehensive, and
more accountable. In short, the international system badly needs more
appropriate tools and more effective mechanisms to avoid repetitive
catastrophes for countries and people in conflict (UN GA70thS, 2015: 3).
Bibliography
Arsava, Fusun (2007), “BM Güvenlik Konseyi’nin İnsan Haklarını Koruma Rolü ve Güvenlik
Konseyi’nin Yetkilerinin Dayanağı ve Sınırları”, Uluslararası Hukuk ve Politika, 4 (13): 116 http://www.usakgundem.com/ftp/article/103.pdf (20.04.2016).
Bellamy Alex J. and Williams Paul D. (2015), “Trend in Peace Operations, 1947-2013”, Koops,
Joachim, Norrie MacQueen, Thierry Tardy, and Paul D. Williams (Eds.), The Oxford
Handbook of United Nations Peacekeeping Operations (United Kingdom: Oxford
University Press): 13-42.
Bertalanffy, Ludwig Von (1968), General Systems Theory: Foundations, Development, Applications
(New
York:
George
Braziller,
INC):
32,
http://monoskop.org/
images/7/77/Von_Bertalanffy_Ludwig_General_System_Theory_1968.pdf (19.01.2016).
Boulden Jane (2015), “United Nations Operation in the Congo (ONUC)”, Koops, Joachim, Norrie
MacQueen, Thierry Tardy, and Paul D. Williams (Eds.), The Oxford Handbook of United
Nations Peacekeeping Operations (United Kingdom: Oxford University Press): 160-170.
Brahimi Report (21 August 2000), General Assembly Fifty-fifth session, Item 87 of the provisional
agenda “Comprehensive review of the whole question of peacekeeping operations in all
their aspects”.
Brown Chris (1992), International Theory: New Normative Approaches (New York: Harvester
Wheatsheaf).
Cortright David, Lopez George A. and Gerber-Stellingwerf Linda (2008), “Appendix 4: UNAuthorized Sanctions, 1945-2006”, Lowe, Vaughan, Adam Roberts, Jennifer Welsh, and
Dominik Zaum, (Eds.), The United Nations Security Council and War: The Evolution of
Thought and Practice since 1945 (United Kingdom: Oxford University Press): 678-687.
Cross Sharyl (2001), “Russia and NATO Toward the 21st Century: Conflicts and Peacekeeping in
Bosnia-Herzegovina
and
Kosovo”,
NATO/Academic
Affairs
1999-2001,
http://www.nato.int/acad/fellow/99-01/cross.pdf (19.01.2016).
Findlay, Trevor (2002), UN Use of Force in Peace Operations (Solna, Sweden: SIPRI Oxford
University Press), http://books.sipri.org/files/books/SIPRI02Findlay.pdf (19.01.2016).
Gray, Christine (2008), “The Charter Limitations on the Use of Force: Theory and Practice”, Lowe,
Vaughan, Adam Roberts, Jennifer Welsh, and Dominik Zaum (Eds.), The United Nations
Security Council and War: The Evolution of Thought and Practice since 1945 (United
Kingdom: Oxford University Press): 86-98.
Güngör, Uğur (2008), “Today’s Peace Operations”, The Journal of Security Strategies (Istanbul:
Turkish Staff College), 4 (8): 7-20.
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1055
HIIK (The Heidelberg Institute for International Conflict Research) (2015), Conflict Barometer 2014,
Heidelberg,
http://www.hiik.de/en/konfliktbarometer/pdf/ConflictBarometer_2014.pdf
(19.01.2016).
Hopkins, Raymond F. (1995), “Anomie, System Reform, and Challenges to the UN System”,
Esman, Milton J. and Shibley Telhami (Eds.), International Organizations and Ethnic
Conflict (Ithaca and London: Cornell University Press): 72-97.
Hürsoy, Siret (2006), “Civilian Contributions of the European Union and Turkey within the
Framework of Restructuring the United Nations Peace Operations”, Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi, 61 (1): 201-222.
IISS
(International Institute for Strategic
https://acd.iiss.org/ (19.01.2016).
Studies)
(2015),
Armed
Conflict
Database,
International Commission on Intervention and State Sovereignty (2001), The Responsibility to
Protect (Ottawa: International Development Research Centre).
Joint Chief of Staff (1995), Joint Publication 3-07: Joint Doctrine for Military Operations Other Than
War (Washington D.C.: U.S. Joint Chief of Staff), http://www.bits.de/NRANEU/others/jpdoctrine/jp3_07.pdf (19.01.2016).
JP 3-07 [U.S. Joint Chief of Staff (2012), Joint Publication 3-07.3: Peace Operations] (Washington
D.C.: U.S. Joint Chief of Staff), https://fas.org/irp/doddir/dod/jp3-07-3.pdf (19.01.2016).
Keskin Ata, Funda (1998), Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanma: Savaş, Karışma ve Birleşmiş
Milletler (Ankara: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yay.).
Kolb Robert (2010), An Introduction to the Law of the United Nations (Oxford and Portland Oregon:
Hart Publishing).
Koops, Joachim, MacQueen Norrie, Tardy Thierry, and Williams Paul D. (Eds.) (2015), The Oxford
Handbook of United Nations Peacekeeping Operations (United Kingdom: Oxford
University Press).
Koops, Joachim and Tardy Thierry (2015), “The United Nations’ Inter-Organizational Relations in
Peace Operations”, Koops, Joachim, Norrie MacQueen, Thierry Tardy, and Paul D.
Williams (Eds.), The Oxford Handbook of United Nations Peacekeeping Operations
(United Kingdom: Oxford University Press): 60-77.
Kreiter, Marcy (November 14, 2015), “Syria Civil War: World Leaders Call for Ceasefire, 18-Month
Transition”, International Business Times, http://www.ibtimes.com/syria-civil-war-worldleaders-call-ceasefire-18-month-transition-2184695 (19.01.2016).
Lowe, Vaughan, Roberts Adam, Jennifer Welsh, and Zaum Dominik, (Eds.) (2008), The United
Nations Security Council and War: The Evolution of Thought and Practice since 1945
(United Kingdom: Oxford University Press).
Luck, Edward C. (2008), “A Council for All Seasons: The Creation of the Security Council and its
Relevance Today”, Lowe, Vaughan, Adam Roberts, Jennifer Welsh, and Dominik Zaum,
(Eds.), The United Nations Security Council and War: The Evolution of Thought and
Practice since 1945 (United Kingdom: Oxford University Press): 60-85.
McCoubrey, Hilaire and White Nigel D. (1995), International Organizations and Civil Wars
(Aldershot USA: Darmounth Publishing).
Nasu, Hitoshi (2006), International Law on Peacekeeping: A Study of Article 40 of the UN Charter
(Lieden: Boston, Martinus Nijhoff Publisher).
OGASI a (Office of the Special Adviser on Gender Issues), http://www.un.org/womenwatch/
osagi/wps/ (19.01.2016).
1056

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
OGASI b (2005), Woman and Elections: Guide to Promoting the Participation of Woman in
Elections (New York: UN), http://www.un.org/womenwatch/osagi/wps/publication/Women
AndElections.pdf (19.01.2016).
Parsons, Talcott (1968), The Structure of Social Action (New York: The Free Press McMillian
Publishing).
Roberts, Adam (2008), “Proposals for UN Standing Force: A Critical History”, Lowe, Vaughan,
Adam Roberts, Jennifer Welsh, and Dominik Zaum, (Eds.), The United Nations Security
Council and War: The Evolution of Thought and Practice since 1945 (United Kingdom:
Oxford University Press): 99-130.
Statement of Under-Secretary-General for Peacekeeping Operations Hervé Ladsous Debate of the
Fourth Committee on Peacekeeping (28 October 2014), http://www.un.org/en/
peacekeeping/documents/USG-Ladsous-4C-Statement28102014.pdf (19.01.2016).
The CP (The Challengers Project) (2002), Challenges of the Peace Operations: Into the 21st
Century Concluding Report 1997-2002 (Stockholm: Elanders Gotab).
UN (2003), Handbook on United Nations Multidimensional Peacekeeping Operations (New York:
Peacekeeping Best Practices Unit DPKO), http://www.unrol.org/files/Handbook%20
on%20Multi-Dimensional%20Peacekeeping.pdf (19.01.2016).
UN (2008), United Nations Peacekeeping Operations Principles and Guidelines (New York: DPKO
and DFS), http://www.zif-berlin.org/fileadmin/uploads/analyse/dokumente/UN_Capstone_
Doctrine_ENG.pdf (19.01.2016).
UN (2009), A New Partnership Agenda, Creating a New Horizon for UN Peacekeeping (New York:
UNDPKO and DFS), http://www.un.org/en/peacekeeping/documents/newhorizon.pdf
(10.04.2016)
UN (2010 a), The New Horizon Initiative: Progress Report No. 1 (New York: UNDPKO and DFS),
http://www.un.org/en/peacekeeping/documents/newhorizon_update01.pdf (10.04.2016)
UN (2010 b), United Nations, in Peace Operations a Retrospective (New York: DOPOs Office of
Rule of Law and Security Institutions).
UN (2011), The New Horizon Initiative: Progress Report No. 2 (New York: UNDPKO and DFS),
http://www.un.org/en/peacekeeping/documents/newhorizon_update02.pdf (10.04.2016).
UN (2012 a), Civil Affairs Handbook [New York: UNDPKO (Department of Peacekeeping
Operations) and DFS (Department of Field Support)].
UN (2012 b), The Year in Review 2012 United Nations Peace Operations, http://www.un.org
/en/peacekeeping/publications/yir/yir2012.pdf (19.01.2016).
UN Documentation, “Veto List”, Dag Hammarskjöld Library Research Guides, http://research.un.org
/en/docs/sc/quick (19.01.2016).
UN PKOs (United Nations Peacekeeping Operations) (October 31, 2015), Fact Sheet,
http://www.un.org/en/peacekeeping/documents/bnote1015.pdf (19.01.2016).
UN Police (United Nations Police) (2012), On Duty for Peace 2008-2012 (New York: UN DPKO),
http://www.un.org/en/peacekeeping/publications/12%2053015_UNPOL%20booklet.pdf
(19.01.2016).
UN Police Magazine (2014), (New York: DPKO), www.un.org/en/peacekeeping/sites/police
(19.01.2016).
UN GA60thS (General Assembly, Sixtieth session): Items 46 and 120 of the agenda (24 October
2005), “Resolution adopted by the General Assembly, 2005 World Summit Outcome”,
http://www.un.org/en/preventgenocide/adviser/pdf/World%20Summit%20Outcome%20Do
cument.pdf#page=30 (10.04.2016).
Ali Bilgin Varlık  Troubled Future for the United Nations (UN) Use of Force and Peace Operations

1057
UN GA63S (General Assembly, Sixty-third session): Items 44 and 107 of the agenda (12 Januray
2009), “Implementing the responsibility to protect”, http://www.un.org/en/ga/search/
view_doc.asp?symbol=A/63/677 (10.04.2016).
UN GA64thS (General Assembly, Sixty-fourth session): Items 33 and 146 of the agenda (January
26, 2010), “Global field support strategy, Report of the Secretary-General”,
http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=A/64/633 (10.04.2016).
UN GA70thS (General Assembly, Seventieth session): Items 56, 57 and 123 of the provisional
agenda) (September 2, 2015), “The future of United Nations peace operations:
implementation of the recommendations of the High-level Independent Panel on Peace
Operations, Report of the Secretary-General”, http://www.docfoc.com/un-security-councilreport-of-the-secretary-general-the-future-of-united-nations-peace-operationsimplementation-of-the-recommendations-of-the-hig (19.01.2016).
UNHCR (3 September 2015), UN Commission of Inquiry on Syria: No end in sight for Syrian
civilians, http://www.ohchr.org/en/NewsEvents/Pages/DisplayNews.aspx?NewsID=16377
&LangID=E (19.01.2016).
UNSCR (UN Security Council Resolution) 50 of May 29, 1948, http://www.un.org/en/ga/search/
view_doc.asp?symbol=S/RES/50(1948)
UNSCR 83 of June 27 (1950), http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/
83(1950)
UNSCR 84 of 7 July 1950, http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/84(1950)
UNSCR 128 of June 11 (1958), http://daccess-dds-ny.un.org/doc/RESOLUTION/GEN/NR0/
132/58/IMG/NR013258.pdf?OpenElement
UNSCR 143 of July 14 (1960), http://daccess-dds-ny.un.org/doc/RESOLUTION/GEN/NR0/157/32/
IMG/NR015732.pdf?OpenElement
UNSCR
187 of March 13
S/RES/186(1964)
(1964),
http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
UNSCR
221 of April
S/RES/221(1966)
9
(1966),
http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
UNSCR
232 of April
S/RES/232(1966)
9
(1966),
http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
UNSCR
253 of May 29
S/RES/253(1968)
(1968),
http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
UNSCR
277 of March 18
S/RES/277(1970)
(1970),
http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
UNSCR
409 of May 27
S/RES/409(1977)
(1977),
http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
UNSCR 418 of November 4 (1977), http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
S/RES/418(1977)
UNSCR
425 of March
S/RES/426(1978)
19
(1978),
http://www.un.org/ga/search/view_doc.asp?symbol=
UNSCR 460 of December 21 (1979), http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
S/RES/460(1979)
UNSCR
598 of July 20
S/RES/598(1987)
(1987),
http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
1058

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
UNSCR 1325 of October 31 (2000), http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
S/RES/1325(2000)
UNSCR 1973 of March 17 (2011), http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp?symbol=
S/RES/1973(2011)
Weiss, Thomas G. (2015), “Peace Operations and Humanitarian Interventions”, Joachim Koops,
Norrie MacQueen, Tardy, Thierry, and Paul D. Williams (Eds.), The Oxford Handbook of
United Nations Peacekeeping Operations (United Kingdom: Oxford University Press): 8792.
White, N. D. (1997), Keeping the Peace: The United Nations and the Maintenance of International
Peace and Security (Manchester and New York: Manchester University Press).
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1059 - 1089
İNGİLİZ OKULU VE ULUSLARARASI TOPLUM DÜŞÜNCESİ*
Onur Ağkaya
Yıldız Teknik Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Doktora Öğrencisi
●●●
Öz
Bu çalışmada, İngiliz Okulu’nun, kurucuları olarak kabul edilen düşünürlerin perspektifleri, kuramın
üzerine bina edildiği argümanlar, metodolojisi ve ontolojisi incelenecektir. Kuramdan, bir analiz aracı olarak
faydalanılabilmesi için İngiliz Okulu’nun, Uluslararası İlişkiler (Uİ) yazınına en özgün katkısı olan,
ilkçağlardan aldığı mirasla birlikte evrilerek gelişen “uluslararası toplum” kavramı tartışılacaktır. Kavram,
uluslararası sistemin anarşik yapısının işleyişini açıklamaktadır. Kurucu düşünürlerden sonra, İngiliz Okulu
yazarları normatif ve yapısalcı kanatlara ayrılmıştır. Çalışmanın kapsamının sınırlandırılması amacına yönelik
olarak söz konusu yazarlardan ve tartışmalardan kısaca bahsedilecektir. Uluslararası toplum içinde
uluslararası hukuk, diplomasi ve güç siyaseti kurumlarının evriminin, günümüz uluslararası sisteminin
oluşmasındaki etkileri ortaya konulacaktır.
Anahtar Sözcükler: Uluslararası İlişkiler Kuramı, İngiliz Okulu, Uluslararası Toplum, Hedley Bull,
Martin Wight
The English School and the Idea of International Society
Abstract
In this paper, the perspectives of the thinkers who are redarded as the founders of the English School
are examined. In doing so, arguments, methodology and ontology on which the theory of the English School
based will be explored. In order to represent the theory as an analytical tool, the concept of “international
society”, which was the most authentic contribution of the English School to the International Relations
literature, and which was evolved with the legacy of the antiquity, will be discussed. The concept explains
how the anarchical structure of the international system operates. After its founding thinkers, the followers of
the English School divided into two wings as normative writers and structural writers. The writers in question
and debates around the English School will be mentioned shortly to narrow down the scope of the paper.
Within the international society, the affects of the evolution of the international law, diplomacy and power
policy institutions on the formation of the today’s international system will be displayed.
Keywords: International Relations Theory, The English School, International Society, Hedley Bull,
Martin Wight
*
Makale geliş tarihi: 26.06.2014
Makale kabul tarihi: 02.09.2016
1060

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi1
Giriş
1950’ler ve 1970’lerin başı arasında, Uluslararası İlişkiler2 (Uİ)
disiplininde, özellikle ABD’deki kuramsal tartışmalar genellikle, hâkim
yaklaşımların metodolojisine yönelik eleştiriler ekseninde ilerlemiştir. Soğuk
Savaş ortamındaki uluslararası siyasi gelişmelerin etkisiyle, Uİ’den pratikte
gerçekleşeni açıklaması ve acil nitelikli dış politika sorunlarına cevap vermesi
beklenirken, Britanya’da, aralarında Herbert Butterfield, Martin Wight, Hedley
Bull ve Adam Watson’ın bulunduğu bir grup akademisyen, uluslararası siyaseti
farklı bir gündem üzerinden tartışmışlardır. Britanya Uluslararası Siyaset
Kuramı Komitesi (BUSKK) adı altındaki toplantılarda, ilgilerini “uluslararası
kuram”, “uluslararası toplumun varlığı ve doğası” oluşturan düşünürler, İngiliz
Okulu (İO) olarak anılacak yaklaşımın temellerini atmışlardır (Dunne, 1998:
89-135).
Uluslararası ilişkilerde anarşiyi, zorlayıcı bir üst otoritenin yokluğu
olarak yorumlayan düşünürlere göre uluslararası siyaset, klasik realist
yaklaşımın savunduğu gibi yalnızca, sürekli bir çatışma ortamında, tek aktör
olduğu varsayılan egemen devletlerin güvenlikleri ve çıkarları bağlamında
şekillenen güç politikalarının bir tezahürü olarak açıklanamaz. Ayrıca,
uluslararası siyaset tek başına, revolüsyonist3 yaklaşımın iddia ettiği gibi
evrensel barışın ve adaletin sağlanabilmesi için, devletlerden başka aktörlerin
de varolduğu uluslararası sistemin değiştirilmesini zorunlu kılan bir mantığın
hüküm sürdüğü bir alan değildir. İO düşünürleri, bahsedilen iki yaklaşımın
açıklayıcılığını reddetmeden ve bunlar arasından bir taraf seçmeden, düzen
1
2
3
Bu çalışma, yazarın İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde kabul
edilen İngiliz Okulu Perspektifinden 1919-1929 Arası Dönemde Uluslararası
Sistemin Yapısının Analizi adlı yayımlanmamış yüksek lisans tezinin bir
bölümünden güncellenerek türetilmiştir.
Çalışmada, Uluslararası İlişkiler, bir disiplin olarak ifade edildiğinde büyük
harflerle ve kısaltılarak Uİ şeklinde kullanılmaktadır.
İngilizce’de revolutionism olarak geçen, ancak, Türkçe yazında sıklıkla kullanıldığı
görülen “radikalizm” çevirisinden bu çalışmada bilhassa imtina edilmektedir. Bunun
iki sebebi vardır: İlk olarak İngiliz Okulu’nu konu eden bir çalışma içinde söz
konusu terime, ilk anlamıyla akla gelen devrimcilikten farklı bir anlam yüklendiği
anlaşılmaktadır. İkinci olarak, radikalizm çevirisinin, çalışmanın daha sonraki
bölümünde ele alınacağı üzere, revolüsyonist yaklaşımın üç farklı tipinden yalnızca
birine -kozmpolitanizm- atıfta bulunduğu düşünülmektedir.
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1061
arayışındaki siyasal aktörlerin, örnekleri ilkçağlardan itibaren takip edildiğinde,
belli davranış pratiklerinin sonucunda, kendilerini, hukuksal ve ahlaki
kısıtlamalara tabi tutan bir “uluslararası toplum” oluşturduklarını
savunmuşlardır.
Uluslararası toplum, temelini Grotius’ta bulan, siyasal aktörler arasında
hem çatışmayı hem işbirliğini hem de eşitsizliği içeren bir etkileşimde,
normların da belirleyici olduğu alternatif, rasyonalist bir via media yaklaşım
sunmaktadır. Tarihsel-yorumlayıcı bir perspektifle anlaşılabilecek olan
uluslararası toplum; güçler dengesi, uluslararası hukuk, diplomasi, savaş ve
büyük güçler arasındaki uyum kurumları ekseninde, merkezî bir otoritenin
yokluğuna rağmen üyelerinin varlığının garanti altına alınmasını, düzenin
sağlanmasını, şiddetin sınırlandırılmasını ve adaletin mümkün olduğu kadar
yayılmasına bağlı olarak ilerlemeyi amaçlamaktadır. Ancak, düzen ve adaletin
birlikteliğinin mümkünlüğü, üzerinde düşünülecek bir soru olarak kalmaya
devam etmektedir. Uluslararası toplum kırılgan bir yapıya sahiptir;
sürdürülebilirliği ve başarısı, üyelerinin uluslararası toplumu yaşatma ve devam
ettirme iradesine bağlıdır. Bu bağlamda, uluslararası toplumun varlığı, tarihsel
süreçteki evrimleri ve aynı zamanda yayılması yalnızca, Çift-kutuplu Sistem
ortamındaki pratikler üzerinden anlaşılamaz.
Türkiye’de analiz aracı olarak çok fazla başvurulmamakla birlikte, son
zamanlarda ilgi görmeye başlayan İO’nun, disipline sunduğu en önemli ve
özgün kavramsallaştırmasının-uluslararası toplumun- tanıtılması, bu çalışmanın
esas amacını oluşturmaktadır. Kavramdan verimli biçimde yararlanılabilmesi
amacına yönelik olarak, İO geleneği içinde anılan düşünürlerin, kuramın
tarihsel gelişiminin, temsilcilerin öncelikli ilgi konularının, metodolojisinin ve
yaklaşımın üzerine bina edildiği argümanların anlaşılabilmesinin önemli olduğu
düşünülmektedir. Bu bağlamda, çalışmada öncelikli olarak tanımlayıcı bir
yaklaşımla yola çıkılmaktadır. Daha sonra, İO’nun diğer Uİ kuramlarından
özgünlüğü ve açıklayıcılığının yanında, eleştirel bir yaklaşım benimsenerek,
eksik yanlarının da ortaya konulması amaçlanmıştır. Dolayısıyla, bu çalışmayla,
Uluslararası İlişkiler’in kuramsal tartışmalar literatürüne Türkçe bir katkı (aynı
zamanda diyaloğa yönelik bir çağrı) yapılması amaçlanmaktadır.
İlk bölümde, İO’un kurucu yazarları, kuramın kendi içinde gelişimi ve
tarihçesi, ontolojisi ve metodolojisi ortaya konacaktır. Çalışmanın sınırlı yeri
itibariyle, çalışmada asıl olarak kurucu olarak kabul gören yazarların temel
eserlerine odaklanılacak ve geç kuşak yazarlara ve tartışma alanlarına
çalışmanın belirli yerlerinde kısaca değinilecektir. İkinci, üçüncü ve dördüncü
alt başlıklarda, uluslararası toplum kavramı ve uluslararası toplumun işleyişi,
“üç-gelenek” yaklaşımı üzerinden açıklanacaktır. Bu kısımda, bir orta yol
olarak sunulan uluslararası toplumun daha açık biçimde irdelenebilmesi için,
İO’nun diğer argümanları olan “devletlerarası sistem” ve “dünya toplumu”
1062

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
tanıtılacaktır. Son başlık altında, uluslararası toplumun tarihsel gelişim
sürecinde ortaya çıkan kurumlar incelenecek ve uluslararası toplum türlerine
dair tartışmaya değinilerek çalışma sonlandırılacaktır.
1. Kurucular ve Tarihsel Gelişim
1.1 İngiliz Okulu Geleneği, Kurucu Düşünürleri ve
İlgilendikleri Konular
İO’nun ilk temsilcilerinin kimler olduğuna dair tartışmalar hâlâ
sürmektedir. Bununla birlikte, Butterfield, Wight, Watson ve Bull kurucu
düşünürler olarak yaygın biçimde kabul görmektedir. Üzerlerinde en çok
tartışılan isimler ise Edward Hallett Carr ve C. A. W. Manning’tir. İO’nun geç
kuşak yazarlarından Dunne (1998: 143), geleneğin tarihsel gelişimini konu
edindiği Inventing International Society’de, Carr’ın Yirmi Yıl Krizi’nde
değindiği, ancak, uluslararası siyasetin işleyişindeki varlığını kabul etmediği
uluslararası toplum fikrini, Bull (1969a)’un Uİ çalışmalarının asıl ilgilenmesi
gereken kavram olarak işaret etmesine dayanarak, söz konusu düşünürün, İO
içindeki yerini tartışmıştır. Dunne (1998: 38), nihayetinde, Carr’ın İO’nu
etkileyen fikirler vermesine rağmen, İO’nun bir üyesi olmadığı sonucuna
ulaşmaktadır. Geç kuşağın önemli temsilcilerinden Buzan (1993: 328) ise, bir
makalesinde hem Carr’ı hem de Manning’i İO’nun temsilcileri gibi saymış,
daha sonra her iki düşünürün İO düşünürlerini etkileyen fikirler verdiğini,
ancak, İO’nun içinde sayılamayacağını savunmuştur (Buzan, 2001: 473). Buzan
(2004: 31-36) daha sonraki bir çalışmasında Carr’ı yeniden İO’nun bir üyesi
olarak kabul etmiş, Manning’in ise Okulun bir üyesi sayılmaması gerektiğini
belirtmiştir. Öte yandan, Suganami, Manning’in, İO’nun kurucularından
sayılması gerektiğini ısrarla savunmaktadır. Suganami (2001; 2003),
uluslararası toplum fikrinin Manning’in olduğunu ve Bull’un da Manning’in
görüşlerini takip ederek geliştirdiğini öne sürmektedir. Bununla birlikte
Suganami, Wight’ın kendi çalışmaları üzerindeki etkisine gereken önemi
vermediği için Bull tarafından bizzat uyarıldığından bahsetmiştir (Suganami ve
Linklater, 2006: 22-23). Manning uluslararası toplum kavramına yönelik
çalışmalar sürdürmüştür; ancak, kendisi, Butterfield ve Wight tarafından
ırkçılık konusundaki politik görüşleri sebebiyle BUSKK’nden4 uzak
tutulmuştur. Durumu gündeme getiren Dunne (2010: 137), yakın tarihli bir
4
BUSKK’nin ilki 1959’da yapılan toplantıları, 1984’te Bull’un ölümüne kadar
sürmüştür. Çalışmanın sınırlı yeri göz önünde bulundurularak, komitenin tarihsel
gelişimine bu şekilde kısaca değinilerek yetinilmektedir. Ayrıntılı bir değerlendirme
için bkz. Dunne, 1998: 89-135.
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1063
çalışmasında, yine, Manning’in 1945’ten önce London School of Economics’te
verdiği dersler üzerinden İO düşünürleri üzerindeki etkisine atıfta bulunmuştur.
Özetle, Manning’in İO yazarlarından biri olarak sayılmasına yönelik
tartışmaların güncelliğini koruduğu ve ayrıca, tartışmaların süreceği
görülmektedir.5
1970’lerde, İO temsilcilerinin çalışmaları tek tek ele alınarak, realizmin
Amerika Kıtası dışındaki bir varyantı olarak değerlendirilmekteydi (Dunne,
2010: 136). Kurucu düşünürlerin çalışmalarının ortak bir gelenek ve bir kuram
olarak sayılması, 1980’lerde inşacılığın (constructivism) yükselmesinden sonra
gerçekleşmiştir. Kurama, “İngiliz Okulu” ismini veren makale, geleneğin
temsilcilerini eleştiren Roy E. Jones (1981: 3-8) tarafından yazılmıştır. İO
adlandırması, genel bir değerlendirmeyle, akla ilk gelecek şekilde yazarlarının
etnik kökeniyle ilgili değil, daha çok, geleneğin, özgün nitelikleriyle diğer Uİ
kuramlarından açıkça ayrılması ve zaman içinde kullanımının yerleşmiş
olmasının sonucudur (Dunne, 2000: 234-235; Linklater ve Suganami, 2006: 1725).
BUSKK’nin 1959-1962 arasındaki toplantılarında, gündemi “uluslararası
kuram” (Butterfield ve Wight, 1969: 12-13) ve “uluslararası toplumun doğası”
konularının oluşturmuştur (Dunne, 1998: 89). Komitede, Soğuk Savaş
ortamındaki siyasi gelişmeler ve bunlara paralel kuramsal tartışmalardan ziyade
“uluslararası toplumun yapısı, onu oluşturan kurallar ve diplomatlarla devlet
adamlarının eylemlerini yönlendiren unsurlar” konu edinilmiş ve bu yönelim,
İO’nun normatif bir kurama doğru evrilmesiyle sonuçlanmıştır (Dunne, 1998:
96-97). Komitenin erken dönem ajandası sonucu ortaya çıkan çalışmalar, ilk
kez Diplomatic Investigations (1966) adlı kitapta yayımlanmıştır. Wight’ın
System of States (1977), Power Politics (1978 [2004]) ve International Theory:
The Three Traditions (1992) eserleriyse, yazarının ölümünden sonra
yayımlanmıştır. Bull’un The Anarchical Society (1977 [1995]) çalışması İO’na
temel fikirsel ve kuramsal çerçevesini kazandıran eserdir. Komitenin ikinci
kolektif kitabı The Expansion of International Society (1985) ve Watson’ın The
Evolution of International Society (1992) eserleri, uluslararası toplumun
ontolojisini ve tarihsel gelişimini araştırmaktadır.
5
Manning’in uluslararası toplum kavramı üzerine çalışmaları bulunmakla birlikte,
Bull’un ve Watson’un eserleri takip edildiğinde, Komite’de yapılan çalışmalarda bir
uluslararası toplum fikrinin tartışılması gerektiğinin en ısrarlı savunucusunun
Martin Wight olduğu görülmektedir. Manning’in İO’daki yerinin tartışılması,
çalışmanın kapsamını aşmaktadır. Bu çalışmada Manning’in eserlerine yer
verilmemektedir.
1064

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Geç 1970’lerden itibaren, İO düşünürlerinin ilgisinin önceliklerini
“adalet ve düzen ikilemi” ekseninde, tarihsel süreçte uluslararası toplumun
kürenin geri kalanına yayılmasıyla eş-zamanlı taşıdığı varsayılan, üyeleri
arasındaki eşitsizlik ve bunun nihayetinde ortaya çıkan Batı’ya karşı
ayaklanma, dekolonizasyon, Üçüncü Dünya ve kültür konuları oluşturmuştur.
1980’lerin sonlarından itibaren geleneğin çalışmalarını devam ettiren R. J.
Vincent, Barry Buzan, Richard Little, Nicholas Wheeler, Tim Dunne, Andrew
Hurrel, Robert Jackson ve James Mayall, II. kuşak temsilciler olarak
anılmaktadır (Devlen ve Özdamar, 2010: 54-63). Zamanla normatif bir kuram
hâline gelen İO, kendi içinde, başta Vincent, Wheeler, Dunne ve Jackson olmak
üzere, geleneksel olarak kozmopolitan insan haklarına öncelik veren
“dayanışmacı” (solidarist) ve devlet egemenliğinin dokunulmazlığından yana
olan “çoğulcu” (pluralist) kanatlar olmak üzere ikiye bölünmüştür (Linklater ve
Suganami, 2006: 135-139). İnsan hakları ve insani müdahale, II. kuşak
yazarların üzerlerinde en çok yazın verdiği konulardır (Buzan, 2004: 45-46;
Linklater ve Suganami, 2006: 135-146).
II. kuşak düşünürlerin son dönemlerde üzerinde tartıştıkları bir diğer
konu da, kuramın normatif ve konstrüktivist yapısının unsurlarıdır. Bu alanda
en yoğun ilgiyi gösteren Buzan, İO’nun temsilcilerine bir “tekrar toplanma”
çağrısı yapmış6, daha sonra kuramın sahip olduğunu savunduğu büyük bir Uİ
kuramı potansiyelinin ortaya konulabilmesi için, yaklaşımın uluslararası sistemi
açıklamakta eksik kaldığını düşündüğü yapısalcı ve normatif öğeleri ile
Wendt’in inşacı kuramının bir sentezini çıkarma girişiminde bulunmuştur.
Buzan (2004: 269-270)’ın bizzat belirttiği gibi ortaya çıkan yapı, İO’nun temel
çerçevesinden oldukça farklıdır. Buzan (2009: 24-44), yeni yapıyı, İO’nun
kurama yönelik diyaloğu ve bölgesel seviyedeki uluslararası ilişkiler üzerine
açıklayıcılık gücünü arttırabilmek amacıyla tartışmaya açmıştır.
II. kuşak düşünürlerin bahsedilen tartışmaları ve eserleri verilmeye
devam edilmektedir. Bu doğrultuda, İO’nun, kurucu düşünürlerden sonraki
gündeminden ve temel tartışma konularından bu şekilde kısaca bahsedilerek
yetinilecektir. İO’nun günümüzdeki tartışmalarının merkezinde yer almaya
devam eden, “adalet ve düzen ikilemi”ne çalışmanın diğer bölümlerinde tekrar
dönülecektir. Bir sonraki altbaşlıkta İO’nun metodolojisi ortaya konacaktır.
6
Barry Buzan, İngiliz Okulu kapsamında yapılan çalışmaların takip edilebilmesi için
bir portal oluşturmuştur; bkz. http://www.polis.leeds.ac.uk/research/internationalrelations-security/english-school/resources.php (25.06.2014).
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1065
1.2. “Uluslararası Kuram” Fikri ve İngiliz Okulunun
Metodolojisi
Wight, “Uluslararası Kuram”ı, Uİ fikrinin geçmişteki temel
geleneklerinin izlenmesiyle yapılan ve malzemesini tarihten alan bir siyaset
felsefesi ya da felsefi yorum olarak görmüştür. Bull (1976: 103), Wight’ın
aklındaki ifadenin, şüphesiz, bir “Uluslararası İlişkiler Kuramı” olduğunu,
ancak, bunu Uluslararası Kuram diyerek ortaya koyduğunu belirtmiştir. Bu
bağlamda, kurucu düşünürlerin, öncelikle, bir Uİ kuramı tanımının ortaya
konulması için çaba gösterdikleri görülmektedir. Wight (1969a: 18),
uluslararası ilişkiler fikrinin özgünlüğünü ortaya koymak için işe siyaset
kuramını uluslararası siyaset kuramından ayırarak başlamaktadır. Wight
(1969a: 18-21)’a göre, siyaset kuramı, devlet üzerine kuramsal düşünme
geleneği olarak kabul ediliyorsa, uluslararası ilişkiler kuramı ya devletler
toplumu ya milletler ailesi ya da uluslararası topluluk üzerine kuramsal
düşünme geleneği olmalıdır. Düşünüre göre, Uİ düşüncesi araştırmalarının
kaynakları, klasik tarihî belgelerde; siyaset felsefecilerinin ve filozofların
eserlerinde; devlet adamlarının, diplomatların ve siyasetçilerin demeçlerinde ve
hatıratlarında ve son olarak edebî yapıtlarda bulunabilir (Wight, 1969a: 18-19).
Ayrıca, hem Wight hem de Bull, Uİ çalışmalarının, ağırlıklı olarak ABD’de
yapılan, kısa dönemlere odaklı pratik dış politika üretme çabasıyla
ilişkilendirilmesi fikrine karşıdır. Üstelik İO’nun tüm yazarları, davranışsalcı ve
gelenekçi yaklaşımların, uluslararası siyasette varlığını kabul etmediği/ihmâl
ettiği ahlaki konuları öncelikli tartışma konularından biri hâline getirmiştir
(Butterfield ve Wight, 1969: 6-13).
Bull (1966), ABD’deki kuramsal ve metodolojiye yönelik yaklaşımlara
karşı bir polemik ortaya koyduğu bir çalışmasında, klasik yaklaşımın felsefe,
tarih ve hukuktan türediğini belirtmiştir; ancak, bu üç temel disiplinin,
yaklaşıma katkılarının sınırlarını çizen açık ifadeler kullanmamıştır. Bull;
Kaplan, Schelling, Deutsch ve Boulding gibi yazarların çalışmalarını
“bilimselci yaklaşım” şeklinde anlandırarak bu yönelimin Uİ çalışmalarına
yapabileceği katkının muhtemelen çok az ve klasik yaklaşımın yerini alma
ihtimalinin ise “ziyadesiyle zararlı” olduğunu savunmuştur.
Bull aslında, örneğin Waltz gibi kendi dönemindeki Uİ düşünürlerinin
aksine metodu ön plana çıkarmaktansa, kendisi için vazgeçilmez sorularla
ilgilenmiştir (Hoffman, 1986: 181). Bull (1995: 97, 122, 156, 178, 194; 2000a:
251-252), Wight’ın kendi çalışmalarında yaptığına benzer şekilde,
çalışmalarında önce, cevap arayacağı soruları sıralamış ve sonra, felsefi
çözümlemelere ulaşmıştır.
Bull (1966: 367)’a göre, “egemen devletlerin bütün olarak (collectivity)
bir siyasal toplum ya da sistem oluşturup oluşturmadığı; eğer bir egemen
1066

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
devletler toplumundan söz edilebiliyorsa, bunun bir ortak kültür ve medeniyete
dayanıp dayanmadığı; eğer öyleyse, dünya çapında kullanımdaki diplomatik
çerçevenin altında böyle bir kültürün yatıp yatmadığı” soruları Uİ’in öncelikle
ilgilenmesi gereken konulardır. Bull yine, “Uluslararası toplumda savaşın yeri
nedir? Uluslararası toplumda, her bireysel güç kullanımı lânetlenmeli midir;
yoksa göz yumulabilecek hatta gerekli olduğu haklı savaş durumları da var
mıdır? Uluslararası toplum üyesi bir devlet bir diğer üyenin içişlerine müdahale
edebilir mi; öyleyse, hangi durumlarda müdahale edilmelidir? Uluslararası
toplumun üyeleri yalnızca egemen devletler midir; yoksa toplum, hakları ve
görevleri onların adına kullanabilecek temsilcilerin oluşturduğu bireylerden mi
meydana gelir?” sorularının Uİ çalışmaları için önceliğinin altını çizmiştir. Bu
sorular, İO kurucu düşünürlerinin kuramın normatif bir yöne evrildiğini
göstermektedir. Ayrıca, Soğuk Savaş’ın sonlanmasının akabinde uluslararası
siyasette meydana gelen; 1990-1991 Kuveyt Krizi, 1992-1995 Bosna Savaşı,
1994 Ruanda İç Savaşı, 2003 Irak Savaşı, 2011 Libya İç Savaşı, 2011’de
başlayıp devam eden Suriye İç Savaşı gibi vb. daha fazla örnekten hareketle,
Bull’un erken tarihli bir çalışmasında, Uİ disiplininin bugünkü ajandasını
yakalayabildiği açıktır.
Kurucu düşünürlerden Wight ve Bull eserlerinde ağırlıklı olarak
kuramsallaşmaya, Butterfield ve Watson tarihsel yöntemle çözümlemelere
yönelmiştir. Wight ve Bull eserlerinde tarihsel-felsefi, Butterfield ve Watson ise
genel olarak klasik tarihsel metodu kullanmışlardır. Bull ve Watson’ın (1985:
9), İO’nun temel kavramsallaştırması olan uluslararası toplum için “tarihsel bir
perspektifle anlaşılabilir” yargısı bu yaklaşımı özetler. Hülasa, İO’nun kurucu
düşünürlerinin uluslararası siyasetin tarihsel bağlamda, ampirik yaklaşımdan
uzak, yorumlamacı ve özellikle son dönemlerde açıkça ifade edilmese de
normatif bir perspektifle anlaşılabileceğini savundukları ve bu yöntemi kendi
çalışmalarında uyguladıkları görülmektedir. Dunne’ın (2010: 137) ifade ettiği
gibi İO, metodolojiye yönelik yorumlamacı-açıklayıcı dikotomisinden uzak;
kuram ve tarihi, ahlaki normları ve gücü, aktör ve yapıyı birleştiren bir Uİ
yaklaşımı sunmaktadır.
İO’nun metodolojisine yönelik tartışmalar güncel olarak sürmektedir.
Örneğin, Richard Little (2000: 395), eleştirel yaklaşım içinde anılan
Linklater’ın, İO’nun sunduğu üç farklı yapının, plüralist metodoloji gerektirdiği
argümanından yola çıkarak devletler sisteminin pozitivizmle, uluslararası
toplumun yorumlamacı ve interpretivist (anti-pozitivist) ve dünya toplumunun
eleştirel kuramla analizini önermiştir. Little gibi Buzan’ın da, İO’nun kurucu
düşünürleri tarafından benimsenen metodolojiye alternatif yaklaşımlar
arayışında olduğundan bahsedilmiştir.
Kurucu
düşünürlerin
bu
altbaşlıkta
açıklanmaya
çalışılan
metodolojisinin, çalışmanın bundan sonraki başlığı altında incelenecek “üç-
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1067
gelenek” ve uluslararası toplum fikrinin ortaya konulmasıyla daha iyi
anlaşılabileceği düşünülmektedir.
2. Üç Gelenek ve Uluslararası Toplum Fikri
2.1. Üç-Gelenek: 3Rs ve Çıkış Noktası Olarak
Uluslararası Toplum
Wight’ın “üç-gelenek” (3Rs) sınıflandırması, Uİ çalışmalarında
1970’lerden itibaren sıklıkla istifade edilen bir analiz aracıdır (Knutsen, 2006:
353). Üçlü sınıflandırmanın, İO açısından önemi, geleneğin temsilcilerine
özgün bir çerçeve sunması ve kurama eklektik bir yapı kazandırmasından
kaynaklanmaktadır.
Wight’ın sınıflandırmasının, sübjektif niteliğine dikkat edilmesi
önemlidir: felsefede, geleneksel yaklaşımlara göre Kant “rasyonalizm”
(akılcılık); Grotius hukuk felsefesinde “doğal hukuk”, Kantçılık ise “rasyonel
doğal hukuk” yaklaşımı dâhilinde değerlendirilmektedir (Devlen ve Özdamar,
2010: 44). Wight, Grotius’u rasyonalist ve Kant’ı revolüsyonist paradigma
içinde sınıflandırır. Bu bağlamda, Wight, bir uluslararası toplum ya da devletler
toplumuve yahut da minimal düzeyde bir uluslararası topluluk fikrinden hareket
eder. Wight, sınıflandırmasını, uluslararası toplumun ne olduğu sorusuna
verilen cevaplar doğrultusunda ortaya çıktığını ifade ettiği üç grup ve bunlara
dâhil geleneklere dayanarak oluşturmuştur (Bull, 1976: 104-105). Wight (1992:
7)’a göre, uluslararası ilişkilerin tarihine bakıldığında farklı dönemlerde bu üç
paradigmadan birinin baskın olduğu görülür. Bir sonraki altbaşlıkta, Bull’un,
Wight’ın yaklaşımını zenginleştirdiği ve İO’na temel kuramsal çerçevesini
kazandırdığı “anarşik bir toplumda düzen arayışı” ele alınacaktır.
2.2. Çıkış Noktası Olarak Uluslararası Toplumda
Anarşi
Bull, “anarşi”yi uluslararası ilişkilerde temel bir realite ve
kuramsallaştırma çalışmalarının başlangıç noktası olarak almaktadır.
Uluslararası toplumun varlığını ve sınırlarını araştırırken Bull (1969b: 35-36),
uluslararası ilişkilerde anarşinin ve bir uluslararası toplumun anarşiyle
uyumluluğunun tartışılması gerektiğini savunmaktadır. Bull (1969b: 36)’a göre
uluslararası ilişkilerde anarşi “yönetenin olmaması; düzensizlik ve karışıklık”
anlamlarından, birincisine karşılık gelir. Bu bağlamda, iç siyasetteki
yaklaşımlara uygun olarak, bir egemen devlet içinde yaşayan bireyler ortak bir
hükümete tabîdir; ancak, uluslararası ilişkilerde zorlayıcı bir üst otorite
1068

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
bulunmaz. Bull, iç siyasette, ahlak ve hukuk kavramlarının bu boyutuyla,
uluslararası ilişkilerdeki düzeyden ayrıldığını özellikle vurgulamaktadır.
Klasik realist yaklaşım uyarınca uluslararası ilişkilerde tek aktör olan
egemen devletler, anarşiye bağlı olarak herhangi bir toplum türü meydana
getirmezler; bu durumun aksi kabul edilse dahi, bir uluslararası toplumun
ortaya çıkması, egemen devletlerin kendilerini ortak bir otoriteye
bağlamalarından geçmektedir. Hobbescu, Machiavellci ya da Hegelci (realist)
yaklaşımın yansıması bu görüş uyarınca, toplum veya devlet öncesi doğa hâlibir anarşi ve bunun, sürekli bir düzensizlik ve mücadele alanı olduğu
varsayılmaktadır. Bu bağlamda, uluslararası siyaset, her devletin kendi çıkarını
maksimize etme çabalarının sonucu bir sürekli rekabet ve çatışma alanı olarak
varsayılır (Wight, 1992: 7). Bull’a (1969b: 44) göre, iç siyasetten farklı bir
anarşi anlayışının bulunduğu uluslararası ilişkilerde eğer bir doğal hâlin
varlığından söz edilecekse, bu, sürekli çatışmaya dayanan Hobbescu değil,
Locke’un doğal hâli olacaktır. Öte yandan Bull (1969b: 42-45), anarşi
realitesinin, uluslararası ilişkilerde bir toplum oluşmasına engel teşkil
etmediğini ve Uİ’in, siyaset kuramından ayrı bir disiplin olarak
değerlendirilebilmesi için öncelikle bu ayrımın yapılmasının gerektiğini
savunur. Bu bağlamda, bir toplum sözleşmesinin sürekli anarşiyi sona
erdireceğine yönelik Hobbescu yaklaşım tasavvuru uluslararası ilişkilere
uymaz.
Daha önce değinildiği gibi klasik realizm uyarınca bir uluslararası
toplumun varlığından söz edilemez. Dolayısıyla, realizme göre uluslararası
toplumun temel kurumlarından uluslararası hukukun varlığı ya da
uygulanabilirliği tartışmalıdır. Ayrıca, devletlerin uluslararası hukuka riayet
etmesinin tek yolunun, çatışmaya dayalı anarşiyi bitirecek bir dünya
devletinden geçtiği öngörülmektedir. Bunların yanında, “uluslararası toplumun,
büyük güçlerin toplamından başka bir şey olmadığı”nı savunan ikinci bir realist
yaklaşım da mevcuttur (Wight, 1992: 32). Uluslararası ilişkilerin ve (varlığı
kabul görürse) uluslararası toplumun tek ve temel aktörleri her iki realist
yaklaşım uyarınca egemen devletlerdir. Müteakip altbaşlıkta ele alınacağı
üzere, uluslararası toplumun üyelerinin kimler olduğu sorusuna, kurucu
düşünürlerin uluslararası hukuka yönelik yaklaşımlarında cevap bulunabilir.
2.3. Uluslararası Hukuk ve Grotius
Wight’a göre, uluslararası hukukun temelinde birincil olarak, uluslararası
kimliğe sahip olan tek kurumun, devletlerden başka kişisi bulunamayacağını
savunan pozitif hukuk; ikincil olarak, devletlerin yalnızca kişileştirilmiş fiktif
kurumlar olduğunu, dolayısıyla da uluslararası hukukun aktörlerinin bireyler
olduğunu savunan revolüsyonist görüş bulunur. Revolüsyonist yaklaşım
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1069
uyarınca, uluslararası toplum, nihayetinde “tüm insanlığın toplamı”dır. Bu
noktada, realist ve revolüsyonist paradigmaların yanıtlarına alternatif, hem
devletlerin hem de bireylerin uluslararası hukukun kişileri olabileceğini
savunan Grotiusçu bir yaklaşımdan söz edilmesi mümkündür (Wight, 1992: 3637). Wight (1992: 37), Grotius’un, uluslararası toplumu bir societas gentium
(milletler toplumu), civitatum populorum (devletler topluluğu) veya societas
humanis generis (insanoğlu/bireyler toplumu) olarak nitelediğini belirtir. Bull
(1969c: 68) da, Grotiuscu yaklaşım bağlamında, uluslararası toplumun
üyelerinin son tahlilde bireyler olduğu sonucuna ulaşır. Bull’un yaklaşımı, İO
içinde adalet ve düzen ikileminin ortaya çıkardığı tartışmaların önemli bir
kısmına karşılık gelmektedir. Çalışmanın daha sonraki bölümlerinde bu hususa
dönülecektir.
İO’nun üzerine bina edildiği yaklaşım bağlamında, uluslararası toplumun
temelinde Grotius’un kullandığı magna communitas humani generis kavramı
yatmaktadır. Wight (1992: 37), pozitif hukukçuların, uluslararası hukukun
kişilerinin yalnızca egemen devletler olduğu tezine karşı, Amerikan Merkezî
Adalet Mahkemesi’nin 1907 tarihli, bireylerin, devlete karşı dava açma hakkı
olduğunun kabulünü; Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde Milletler Cemiyeti,
Uluslararası Çalışma Örgütü ve Uluslararası Posta Teşkilatı’nın uluslararası
yasal kişiler olarak sayılmasını ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, suç işleyen
bireylerin Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanması örneklerini
hatırlatır. Dolayısıyla, İO’nun kurucu düşünürlerine göre, uluslararası
ilişkilerde, nihai olarak temel aktörler egemen devletlerdir; ancak, devlet-dışı
aktörlerin varlığı da göz ardı edilemez.
Güç, realist paradigmaya göre uluslararası ilişkilerin düzenleyici
unsurudur. Buna karşın, Grotiusçu rasyonalist paradigma uyarınca, uluslararası
toplumun temelinde geleneklerin, dolayısıyla da hukukun ve aynı zamanda
ahlaki normların bulunduğu öngörülmektedir (Bull, 1995: 25). Güç ile gelenek
arasında her referans noktasından kabul görecek bir ayrımın yapılması da kolay
değildir; geleneğin nerede bittiği, güce nerede başvurulacağı ya da gücün
oranının ne olacağı, daima tartışmalıdır. Geleneğin ortadan kalktığı yerde gücün
devreye gireceğinin varsayıldığı bu noktada, rasyonalist paradigma realist
paradigmaya yaklaşmaktadır. Diğer yandan, Grotius'un (2011: 27), “devletler
arasındaki karşılıklı ilişkileri düzenleyen hukukun esas yapısını, bağlayıcı
olduğu tüm insanlığa genişletmek istediği” ifadesi, rasyonalist paradigmanın,
revolüsyonist paradigmaya yakınlaşan yönüne karşılık gelmektedir.
Uluslararası toplumun söz konusu solidarist yanıyla, realist paradigmaya yakın
olan plüralist yönü, İO içinde günümüzde devam eden tartışmanın ortasında
konumlanmaktadır.
Son olarak, Buzan’ın (2004: 8) ifade ettiği gibi, “bireylerin içinde
yaşadıkları toplum tarafından şekillendirilip, o toplumu şekillendirdikleri gibi
1070

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
devletler de hem şekillendirdikleri hem de kendisi tarafından şekillendirildikleri
uluslararası toplum içinde yaşarlar”. Bu sosyal unsur, realist paradigmanın katı
anarşi mantığının uzak ve rasyonalist paradigmanın işbirliğine yakın kısmında
yer almaktadır. Daha sonraki kısımlarda değinileceği üzere, realist paradigma
içinde konumlandırılan “devletler sistemleri”, uluslararası toplumun işleyişinin
anlaşılabilmesinde önemli rol oynamaktadır.
Revolüsyonist yaklaşım, üçlü sınıflandırmadakai en özgün ve bunun
yanında daha derin tartışmalar içinde eleştiriye en açık alandır. Revolüsyonist
yaklaşıma göre uluslararası toplumun nihayetinde tüm insanlığın toplamı
varsayılmaktadır. Kurucu düşünürlerin çoğulcu (pluralist) yaklaşımlarının
anlamlandırılabilmesi için revolüsyonist yaklaşım önemli bir konuma sahiptir.
Bu doğrultuda, müteakip altbaşlıkta söz konusu yaklaşım incelenecektir.
2.4. Revolüsyonizm ve “Uluslararası Toplumun Sonu”
İO’da revolüsyonizm; rasyonalizmin, realizmden uzak olan yanında
konumlanmaktadır (Wight, 1992: 40). Revolüsyonist yaklaşımın kurucu
düşünürlerce tartışılan yönü, uluslararası ilişkileri bir iç siyaset durumuna
indirgemesidir. Buna göre, uluslararası toplum, daha çok bir civitas maxima
fikri olarak görüldükçe, uluslararası ilişkiler kaçınılmaz olarak evrensel
şehirlerin-bireylerin (civitas) iç siyasi meseleleri hâline gelecektir (Wight 1992:
41). Revolüsyonistler, realistler ya da rasyonalistler gibi, toplum sözleşmesi
öncesi doğal hâlin durumu sorusu üzerinde durmaktansa, ortak bir bireyler
cumhuriyeti fikrini (imperium mundi [Dante]) diriltmek ya da ebedîleştirmekle
ve yahut da uluslararası toplumu bir dünya-devletine dönüştürmekle ve ayrıca,
bunun tanımını netleştirmekle ilgilenmektedirler. Bunun ilk örnekleri, Christian
Wolff’un uluslararası toplumun bir dünya süper-devleti (civitas maxima) tarzı
savunusunda ve Wolff’tan etkilenen, ancak, bu süper-devlet fikrinden ayrılan
Vattel’de bulunabilmektedir. Civitas maxima fikri yine, Wolff’tan önce, Katolik- Francesco de Vitoria ve -Protestan- Gentili’de ve Calvin’de
görülebilir; ancak, fikrin kendisi Wolff tarafından popülerleştirilmiştir.
Wight (1992: 39-42), revolüsyonist paradigmayı “doktrinsel
tekbiçimlilik”, “doktrinsel emperyalizm” ve “kozmopolitanizm” şeklinde üçe
ayırarak açıklamaktadır. Doktrinsel tekbiçimlilikte, üye devletler arasında
doktrinsel-yapısal uygunluk ve ideolojik homojenlik aranır ve ilk örneği
Kant’ın Ebedî Barış tezinde bulunur. Buna göre, uluslararası barışın
sağlanmasının yolu tüm devletlerin aynı ideolojik dürtüyle hareket etmesinden
geçmektedir. Wight, Kant’ın savının yalnızca cumhuriyetçi devletler arasındaki
uyum olarak görülmemesi gerektiğini, Kutsal İttifak’ı oluşturan Rusya ve
Avusturya gibi kraliyetçi karşı-devrimci oluşumun da buna bir örnek teşkil
ettiğini ifade etmektedir. Giuseppe Mazzini, doktrinsel tekbiçimliliği en aşırı
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1071
noktaya taşımış, tüm üyelerinin ulus devletler olmadığı sürece, bir uluslararası
toplumdan söz edilemeyeceğini savunmuş ve 1919’dan sonra, selfdeterminasyon hakkı fikrinin öncüsü olmuştur. Wight (1992: 42) özgün bir
yaklaşımla, self-determinasyon hakkını savunan ABD Başkanı Wilson’ın, yarıdevrimci olduğunu belirtmektedir. Doktrinsel emperyalizmde ise civitas
maxima fikrinin, ideolojik veya doktrine dayalı bir güçle denenebileceği
varsayılmaktadır. Stalinizm; Birinci Fransa Cumhuriyeti’nin ordularının
fethedebildiği topraklarda insan haklarını empoze etmesi; İspanya Kralı
Felipe’nin fideizm çabalarındaki gibi bir büyük güç, bir inancı ve tekbiçimliliği
dayatmaya çalışır. Bu girişimler, kaynaklarını Eski Ahit’e dayanan
“seçilmişler” ya da Vergilius’un Aeneis eserine dayanan “emperyal ilahi
misyon”da bulmaktadır (Wight 1992: 43). Dolayısıyla, 2003’te Koalisyon
Güçleri tarafından, Irak’ta demokrasi tesisi söylemine dayanarak
gerçekleştirilen Özgürleştirme Operasyonu, farklı bir okumayla İO içinde bu
kapsamda değerlendirilebilir.
Üçüncü tip olan kozmopolitanizm uyarınca, devletlerarası/uluslararası
toplum yok sayılır ve tek gerçek uluslararası toplumun bireylerin dünya
toplumu olduğunu savunusu geçerlilik kazanır. Buna göre, cosmopolis dünya
devletine eşittir ve civitas maxima’nın gerçekleşmesinin yoludur. Wight (1992:
45), hiçbir büyük Uİ kuramının, revolüsyonist doktrinlerin en devrimci olanı ve
uluslararası ilişkilerin topyekûn ortadan kalkması gerektiğini savunan
kozmopolitanizmi benimseyemeceği konusunda kati bir tutum sergilemiştir.
Özetle, Wight, temelinde bir “idealizm” ve realist yaklaşımla zıtlık oluşturan
kozmopolitanizmi, bazı noktalarda fanatiklik ve uluslararası ilişkilerin
salahiyeti açısından tehlikeli görmektedir. Bull (1969b: 48-50) da anarşinin,
realistlerin öne sürdüğü gibi bir evrensel yönetimle veya revolüsyonistlerin
savunduğu gibi kozmopolitanizmle sona ereceği fikrine karşıdır. Bull (1995:
245-246) “dünya hükümeti, yeni medievalism7, bölgesel yeniden yapılanma ve
değişim için devrimsel hareketler”i eleştirerek “ütopyacılık” olarak
nitelendirmiş ve bu yaklaşımları kesin bir dille reddetmiştir.
Sonuç olarak İO, realist yaklaşımı, uluslararası siyaseti salt güce
dayanan, siyasal aktörlerin yalnızca devletler olduğu sürekli bir
mücadele/çatışma alanı olarak gördüğü, ahlaki normları ve işbirliğini yok
saydığı; revolüsyonist paradigmayı ise genel anlamda uluslararası toplumun
kurumlarını reddettiği için eleştirir ve ikisinin ortasına konumlandırdığı
Grotiusçu-rasyonalist yaklaşım temelinde şekillenir. Müteakip başlık altında,
7
Bull’un Uİ yazınına kazandırmış olduğu bu kavram, genel olarak küreselleşmenin
etkisiyle uluslararası ilişkilerde devletin bir aktör olarak nüfuzunu kaybedeceğine
yönelik yaklaşımları eleştirmek için kullanılmaktadır.
1072

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
buraya kadar tanıtılmaya çalışılan üç yaklaşımın, İO içindeki toplumsal
kavramlarla ilişkilendirilmesi ele alınacaktır.
3. Devletler Sistemi, Uluslararası Toplum ve
Dünya Toplumu
Uluslararası toplum kavramının tam bir tanımı yapılmadan, İO’nun diğer
bir önemli argümanı olan “devletler sistemi”nin (veya uluslararası sistem)
açıklanması gerekir. Bu doğrultuda, önce, realizm ekseninde şekillendiği
varsayılan devletler sistemi/uluslararası sistem açıklanacak daha sonra da
uluslararası toplum ve dünya toplumu kavramları irdelenecektir.
3.1. Devletler Sistemi/Uluslararası Sistem
Wight (1977: 21-22)’ın, Pufendorf’un 1675 tarihli De Systematibus
Civitatum çalışmasından esinlenerek adlandırdığı devletler sistemi kavramı
uyarınca, yalnızca Avrupa Sistemi, Yunan Şehir Devletleri veya Helen
Krallıkları sistemlerini değil; Çin Antik Sistemi, Roma Sistemi ve
Hindistan’daki Raj Sistemini de devletler sistemleri/uluslararası sistemlerin
örnekleri olarak görülmektedir. Wight, anılan sistemleri de “uluslararası devlet
sistemleri” ve “süzeren/hükmeden (suzerain) devletler sistemi” şeklinde ayırır
(Watson, 1992: 3-4). Wight, devletler sistemlerini de yine, kendi içinde
“birincil devletler sistemi” ve “ikincil devletler sistemi” olarak ikiye
ayırmaktadır. Bull (1995: 11)’a göre, Wight’ın yaptığı ayrımda, birincil
devletler sistemi devletlerden, ikincil devletler sistemi ise “genelde” süzeren
devletlerden oluşur. Hristiyan Dünyası ile Abbasî Halifeliği arasındaki veya
Mısır, Hitit ve Babil krallıkları arasındaki ilişkiler ikincil devletler sisteminin
örnekleridir. Wight’ın tipolojisi, İO’nun diğer kurucu düşünürlerince de
benimsenmiştir.
Kurucu düşünürlerin, uluslararası siyasetin temel aktörlerinin devletler
olduğunu savundukları hatırlanmalıdır. Bull (1995: 8), uluslararası ilişkilerin
başlangıç noktasının, devletlerin veya her birinin bir hükümete ve dünya
üzerinde egemenlik hakkını uygulayabildiği ve belli bir nüfusa sahip bağımsız
siyasal toplulukların varlığı olduğunu savunmaktadır: bağımsız siyasal “güçler”
arasındaki ilişki, dar bir yaklaşımla “güçler ilişkisi” olarak incelenebilir; ancak,
böyle ilişkiler Uİ’in tek ve temel konusu olamaz. Nihayetinde, uluslarası
ilişkilerden kastedilen “egemen devletler arasındaki ilişkiler”dir.
Bir devletler sistemi iki veya daha fazla devlet arasında yeteri kadar
temas ve devletler, birbirleri üzerinde yeteri kadar etki sahibi olduklarında
ortaya çıkar. Birbirleriyle doğrudan veya dolaylı yoldan ilişkisi olan,
kararlarının diğer devleti doğrudan veya dolaylı olarak etkilediği ve her
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1073
devletin bir oluşumun parçası gibi hareket ederek bir diğerini hesaba katmak
durumunda olduğu bu sistemlerde işbirliği veya çatışma türü ilişkiler
gözlemlenebilir (Bull, 1995: 9-10).
Devletler sisteminde, belli bir zamanda baskı kuran güçler veya hegemon
güçler görülür (Bull, 1995: 10). Klasik Yunan Şehir Devletleri veya Helen
Krallıklarının hegemon olabilmek amacıyla sürekli mücadeleleri buna örnektir.
Bu mücadele boyunca hegemonya, bir güçten bir diğerine geçebilir ve daha da
önemlisi, devletler sistemini, süzerenler sisteminden ayıran bu sürekli güç
mücadelesidir.
Devletler sistemi ile uluslararası toplum arasındaki farklılıkların ve
geçişlerin sınırlarının belirlenmesine yönelik en yoğun ilgiyi tartışmasız, Bull
göstermiştir. Bull, devletler sistemi kavramının uzun bir tarihe sahip ve farklı
yorumlara açık olduğuna dikkat çekmektedir. Bull (1995: 12)’a göre,
Pufendorf, Avrupalı devletler sisteminin bütününü değil, sistem içindeki belli
devletleri kastetmiştir. “Sistem” kavramı XVIII. asırda Rousseau ve Nettelbladt
gibi düşünürler tarafından Avrupalı devletler sisteminin bütününe karşılık
gelecek biçimde kullanılmış olsa da, Gentz, Ancillon ve A. H. L. Heeren gibi
Napoléon Dönemi yazarları kavrama asıl değerini yüklemişlerdir. Heeren,
devletler sistemini, devletlerin yalnızca belli bir temas ve etkileşim içinde bir
arada bulunmasıyla sınırlı tutmamış, “devletlerin birbirlerine karşı tutumları,
din ve toplumsal ilerleme derecesi yönünden benzeyen sınırdaş birkaç devletin,
karşılıklı çıkar üstüne oluşturduğu birlik” olarak tanımlamıştır. Yani, devletler
sisteminin üyelerinin ortak çıkarlara ve değerlere sahip olduğu ve bir ortak
kültür veya medeniyet üzerinde şekillendiği varsayılmaktadır. Ayrıca,
üyelerinin egemenliğinin tehlikeye girmesi veya yok olması durumunda
sistemin de varlığının tehlikeye girmesi, hatta sona ermesi mümkündür. Bull
(1995: 13), Heeren’in tanımının, kendi uluslararası toplum tanımına yakın
olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda Bull, birbirleriyle ilişkilerinde
kendilerini bağlayan belirli bir kurallar bütününün ve ortak kurumların
yönetimini paylaşma anlamında belirli ortak çıkarların ve ortak değerlerin
varlığının farkında olan devletlerin bir toplum olduğunda, devletler toplumu
veya uluslararası toplumun meydana geldiğini savunmaktadır. Dolayısıyla bir
uluslararası toplum, bir uluslararası sistemden çıkar; ancak, her uluslararası
sistem zorunlu olarak bir toplum oluşturmayabilir (Bull, 2000c: 172).
Gelgelelim, her uluslararası sistemin kaçınılmaz olarak uluslararası toplumlara
dönüşüp dönüşmeyeceği üzerinde düşünülmeye devam edilecek bir sorudur. Bu
noktada, kurucu düşünürlerin uluslararası toplumun kendisinin kırılgan bir
yapıya sahip olduğunu ve devamlılığının üye devletlerin uluslararası toplumu
yaşatma iradesine bağlı olduğunu savunmalarına dayanarak benzer bir
çıkarımda bulunmak mümkündür: her uluslararası sistemin uluslararası topluma
evrilmesi kesinlik içermez. Bu ayrımın yapılmasıyla, uluslararası toplum
1074

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
kavramının tanımı açıkça ortaya konabilir. Müteakip altbaşlıkta, kavram
ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
3.2. Uluslararası Toplum
Devletlerarası sistemlerin uluslararası toplumlara nasıl dönüştüğünün, İO
içinde devam eden tartışmalardan biridir. Butterfield’la Wight ve Bull’la
Watson’ın bu dönüşümde etkin olan unsurlar konusundaki farklı perspektifleri,
tartışmanın sürmesinin nedenlerindendir. Butterfield, Burke’ün güçler dengesi
yaklaşımına başvurarak Avrupa devletler sisteminin bir “ortak değerler ve
kültür birliği”ne dayandığını savunmaktadır (Dunne, 1998: 98). Butterfield’e
göre kültür birliği, ortak değerler hissi ve geleneklere dayalı topluluk varlığının
yanında, uluslararası düzenin kendisi ve dolayısıyla güçler dengesi Avrupa
devletler sistemini bir arada tutmaktaydı. Wight, tarihsel süreçte, uluslararası
toplum örneklerinin en yüksek derecede kültürel birliğin sağlandığı bölgelerde
ortaya çıktığını savunmaktadır. Wight da, Butterfield gibi uluslararası
toplumun, Batı Avrupa’nın kürenin kalanına genişlemesiyle birlikte, bağımsız
siyasal toplulukları birbirine bağlayan bir etkileşimin sonucu ve evrimi
olduğunu iddia etmiştir. Wight (1969b: 91-131), üye-toplulukların
bağımsızlığını korumak için güçler dengesinde, uluslararası hukukun düzenli
olarak işletilmesinde ve ekonomik, sosyal ve teknik bağımsızlık ve ayrıca
bunların sürdürülmesi amacıyla kurulan uluslararası kurumlarda bir diplomatik
sistemin, yan uluslararası toplumun açık göstergelerinin bulunabileceğine işaret
etmektedir. Özetle, Butterfield’a ve Wight’a göre uluslararası toplum ortak bir
kültür olmadan işlemez.
Bull (1995: 4) ise, bireylerin toplum içinde yaşamasının birincil
sebebinin “düzen arayışı” olduğunu savunur. Toplum içinde yaşamanın üç
temel gayesi; can güvenliğinin sağlanması (ve şiddetin sınırlandırılması),
verilen sözün yerine getirilmesinin garanti altına alınması (pacta sund
servanda) ve mal güvenliğinin sağlanmasıdır. Her toplumda olduğu gibi
uluslararası toplumun üyesi olan egemen devletlerin birincil amacı toplum
içinde yaşayan bireylerinki gibi “düzen”dir. Dolayısıyla, uluslararası toplumun
temel, öncelikli ve evrensel amaçları toplumsal yaşamla amaçlandığı biçimde,
uluslararası toplumun kendisinin varlığını ve yine, üye devletlerin varlığını,
egemenliğini ve bağımsızlıklarını korumak; uluslararası toplumun üye
devletlerinin arasında (genel şartların ihlâl edilmediği, savaş durumunun
olmadığı) normal şartlarda barışı sürdürmek; son olarak da şiddetin
azaltılmasıdır (elçilerin dokunulmazlığı gibi diplomatik geleneklerin
sürdürdürülmesi veya haklı savaş, temperamenta belli [savaşın belli sınırların
olması] (Bull, 1995: 16-18)). Bull temelde, Butterfield ve Wight’tan farklı
olarak, “ortak çıkarların varlığının” öncelikli olarak Batılı devletlerle, Batılı
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1075
olmayıp bu değerleri kabul eden devletleri ve post-koloniyal dönemde ortaya
çıkan devletleri, ortak bir kültürel çerçeve olmadan, kozmopolitan bir idealle
bir arada tutan tek unsur olduğunu savunur (Hoffmann, 1990: 26). Bull ve
Watson’a göre ortak kültür ve değerler, uluslararası toplumun varlığı ve
devamlılığı için vazgeçilmez değildir; zira ortak çıkar uluslararası toplumun
işleyebilmesi için yeterlidir. Bull, geçmiş uluslararası toplumların ortak kültür
veya medeniyet, yahut en azından ortak bir medeniyetin unsurlarından dil, ortak
bir evrensel epistemoloji ve algılayışı, ortak bir din, ahlaksal kod, ortak bir
estetik ya da sanat anlayışı üzerinde ortaya çıktığını kabul etmektedir. Bull
(1995: 22)’a göre, bir ortak kültürün unsurları, daha kolay iletişim ve bir
devletin diğerini anlamasında daha belirgin bir farkındalık sağlar ve böylece
ortak kuralların tanımının yapılmasını ve kurumların evrimini kolaylaştırır.
Diğer yandan, anılan unsurlar, devletler arasında ortak çıkarlar doğrultusunda
eylem bilincini kuvvetlendirerek, devletleri müşterek hareket etmeye sevkeder
ve uluslararası toplumun işleyişini kolaylaştırır.
Sonuç olarak, Bull’la Watson (1985: 1), uluslararası toplumun tanımını
“(üyelerinin) eylemlerinin, yalnızca diğerlerinin eylemlerini göz önünde
bulundurma zorunluluğu faktörüne dayanan bir sistem olmayıp, aynı zamanda
ilişkilerini düzenleyenin diyaloğa ve rızaya dayalı ortak yasalar ve kurumlar
olduğunu ve kendi ortak çıkarlarının, bu düzenlemelerin sürdürülmesiyle
mümkün olduğuna kanaat getiren devletler –veya daha genel bir ifadeyle
bağımsız siyasal topluluklar– grubu” şeklinde yapmıştır.
Kurucu düşünürlere göre, uluslararası toplum ve devletler sistemi bir
arada var olabilir. Bunun örneği, Avrupa uluslararası toplumu ile bir arada var
olmuş olan Baltık Devletleri sistemidir (Watson, 1985: 64). Ayrıca, Osmanlı
İmparatorluğu ile Avrupa devletler sistemi ile arasındaki ilişkiler de benzer bir
örnektir (Bull, 1995: 28). Buna göre, tarihsel süreçte iki medeniyetten güçlü
olan taraf, kendi değerlerini ve hukukunu karşısındakine kabul ettirmiştir.
Avrupa güçler dengesinin bir parçası olmasına rağmen, Avrupa uluslararası
toplumunun üyesi olmayan Osmanlı İmparatorluğu, gücünü koruduğu XIX.
yüzyıla kadar, Avrupalı devletlerin hukukuna tepeden bakmış ve kendi
teamüllerini kabul ettirebilmiştir (Naff, 1985: 143-169). Genel yaklaşımın
aksine Türkler, 1856 Kırım Savaşı’ndan hemen sonra değil, 1923 Lozan
Anlaşması’yla birlikte Batılı değerleri benimsemiş ve Avrupa uluslararası
toplumunun üyesi olmuştur (Wight, 2004: 302-303; Bull, 1995: 28).
Son olarak uluslararası toplumlarla bir arada varlığını sürdürmüş olan,
emperyal sistemler de bulunmaktadır (Watson, 1992: 40-46). Yunan
uluslararası toplumu ile birlikte varolan Fars İmparatorluğu bunun en belirgin
örneğidir. Müteakip altbaşlıkta, İO içinde en tartışmalı argüman hâline gelen
dünya toplumu ele alınacak, daha sonra uluslararası toplumun kurumlarına ve
işleyişine tekrar dönülecektir.
1076

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
3.3. Dünya Toplumu
Buraya kadar incelenen devletler sistemi realist yaklaşım, uluslararası
toplum rasyonalist yaklaşım ile ilişkilendirilirken, İO’nun üçüncü temel
argümanı olan “dünya toplumu” revolüsyonist yaklaşım içinde
değerlendirilmektedir. Buzan (2004: 21), İO içinde dünya toplumunun tanımına
veya sınırlarına dair ortak bir yaklaşım benimsenmemesiyle, argümanın,
kuramın “entelektüel çöp kutusu”na dönmesine neden olduğunu öne
sürmektedir. Kurucu düşünürlerin, dünya toplumu kavramının sınırlarını açıkça
belirtmedikleri bir gerçektir. Bunun nedeninin, İO’nun temel analiz çerçevesi
olarak dünya toplumunu değil, devletler toplumunu almasının olduğu
söylenebilir. Buzan (2001: 477), ontolojik açıdan, dünya toplumunun
bireylerden başladığını ve devlet temelli uluslararası topluma zıt olduğunu
belirtmektedir. Brown’un (2001: 437-439) dikkat çektiği noktaysa, Bull’un
devletleri “genel iyiliğin” failleri olarak görmesine bağlı olarak, tüm “insanlığın
iyiliği” söz konusu olduğunda, uluslararası toplumun en iyi düzenleme olarak
ortaya çıkmasıdır.
Bull (1995: 269-270), uluslararası toplumun, dünya toplumu ile tam
olarak nasıl örtüşeceğini açıkça ifade etmemiştir. Bu noktada, dünya toplumu
kavramının, küresel sosyal etkileşimin toplamının karşılığı olduğu
belirtilmekte, ancak, dünya toplumununsınırları açıkça çizilmemekte ve
uluslararası toplumla bir arada nasıl işleyeceği sorusu yanıtsız kalmaktadır.
Dünya toplumu kavramının revolüsyonist paradigma içinde sınıflandırılması
aslında, Buzan (2001: 477-478)’a göre, pek doğru sayılamayacak bir
yaklaşımdır. Dünya toplumu içinde bireyler, devlet dışı kurumlar ve nihai
olarak dünya nüfusu, temel araştırma konuları olarak Uİ’in merkezine
koyulmaktadır. Diğer yandan, revolüsyonizm daha çok evrenselci
kozmopolitanizm türleri üzerine bina edilmiştir (Buzan, 2001: 477-481). Bu
doğrultuda revolüsyonizm, komünizmi de kapsar ve transnasyonalizme
paralellik arz eder görünmektedir; ancak, özünde normatif sosyal kuramla daha
ilişkilidir. Dünya toplumu kavramı, Bull’un düzen ve adalet konusundaki kafa
karışıklığının temel noktası olarak ortaya çıkmaktadır. The Anarchial Society
dâhil olmak üzere, Bull’un yazılarındaki örtülü ilerleme anlayışının uluslararası
toplumdan, dünya toplumuna geçilmesiyle gerçekleşebileceği gibi bir anlayışa
neden olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda, hem uluslararası toplumun hem de
dünya toplumunun yerinin anlaşılabilmesi, aynı zamanda, dayanışmacı ve
çoğulcu kanatların konumlarına dair bir fikir vermesi açısından, Bull’un adalet
ve düzen anlayışındaki farklılıklara değinilmesi gerekmektedir.
Plüralist-solidarist tartışmasının ana konuları insan hakları, insani
müdahale ve Batı’nın Üçüncü Dünya’ya karşı sorumluluğudur. Plüralist
kanattaki düşünürler, devlet merkezci ve pozitif hukuktan yana bir yaklaşımla
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1077
egemenliğin çoklu olarak tanınması, diplomasinin kuralları ve içişlerine
müdahale olmamasına yönelik saygının pekiştirilmesi gerektiğini savunurlar.
Bu açıdan, Bull, devletlerin egemenliğinin savunulması gerektiğine yaptığı
vurguyla ve bireylerin uluslararası hukukun öznesi sayılmasını reddederek
plüralist bir tutum sergiler görünmektedir. Ayrıca Bull (2000b: 161-162), bunca
farklı kültür unsurunu barındıran bir dünyada ahlaki konsensüse ulaşılmasının
imkânsızlığına vurgu yaparak uluslararası toplumun pozitif hukukun üzerinde
temellenmesi gerektiğini savunmuştur. Buraya kadar, uluslararası ilişkilerde
düzen ve adalet kavramları arasında bir tercih yapması beklenen Bull, önce,
uluslararası siyasetin realitelerine bağlı olarak düzenin öncelikli olduğu
sonucuna
ulaşmış,
ancak,
sonraki
çalışmalarında,
“düzen-adalet
bilmecesi”ndeki tutumu, bir muğlaklığa dönüşmüştür. Dunne’ın (1998: 139)
belirttiği gibi The Importance of Grotius adlı çalışmasında Bull, daha sınırlı bir
tanımla, solidarizmi hukukun güçlendirilmesi olarak ifade etmiş ve daha önce
yapmış olduğu “devletlerin insan haklarının her yerde korunmasının
gardiyanları olduğu” fikrine vurgu yapmamıştır. Dolayısıyla, bir anlamda,
Bull’un kafa karışıklığının veya Üçüncü Dünya, Batı’ya karşı insan ve kültür
alanlarındaki çalışmalarında daha radikal bir tutumdan, solidarizme dönüşü İO
içinde hâlâ canlı bir tartışma alanı yaratmıştır. Sonuç itibariyle, dünya
toplumunun, kurucu düşünürler tarafından İO’nun en az netleştirilmiş ve
sistemleştirilmiş kavramı olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır.
Bull’a göre, uluslararası düzenin sağlanabilmesi amacıyla, devletlerin
egemenliğinin korunması ve içişlerine müdahale edilmemesi, uluslararası
toplumun işleyişi için a priori unsurlardır. Bunun yanında, Bull, uluslararası
toplumun nihai üyelerinin bireyler olduğunu; ancak, bireyleri dışarıdan gelecek
zorlayıcı baskılara karşı koruyabilecek oluşumların da devletler olduğunu
savunmuştur. The Anarchical Society’de, tüm insanlığın genel iyiliğini
amaçlayan “dünya düzeni”, devletler arasındaki düzeni amaçlayan “uluslararası
düzen”den daha temel, dünyasal ve ahlaksal olarak daha öncelikli bir
konumdadır. Uluslararası toplumunun değeri, tüm insanlığın genel iyiliğini
gerçekleştirebilmesiyle doğru orantılıdır (Bull, 1995: 308). Genel itibariyle,
Bull’un, bireylerin genel iyiliğini, uluslararası toplumun nihai amacı olarak
savunması, devletlerin yerine bireylerin üyesi olduğu dünya toplumunu
savunduğu şeklinde bir görüntü arz eder; ancak, Bull, dünya düzeninin
gerçekleştirilebilmesinin, uluslararası düzenin sağlanması ve uluslararası
toplum vasıtasıyla mümkün olduğu fikrinden uzaklaşmamıştır. Dünya
hükümeti, yeni medievalism, bölgesel olarak yeniden yapılanma ve değişim için
devrimsel hareketler gibi devletlerin egemenliğini hedef alan yaklaşımları,
Bull’un “ütopyacılık” olarak nitelendirerek reddettiği hatırlanmalıdır. Bull
(1995: 21), bunların yerine plüralist bir uluslararası toplum yapısı geliştirir.
Ortaya koyduğu plüralist uluslararası toplum modeli itibariyle Bull, daha sonra
1078

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
ilgilendiği uluslararası toplumun, Üçüncü Dünya ile olan ilişkileri konusundaki
yaklaşımında da tutarlı görünmektedir. Buna göre, Batılı devletler, Üçüncü
Dünya ile olan ilişkilerinde, karşılıklılık ilkesini kesinlikle gözetmelidirler.
Aksi takdirde, Avrupa uluslararası toplumunun tüm dünyaya yayılarak
genişlemesinin sonucu felaketle sonuçlanabilir (Bull: 1985b: 226). Bu
bağlamda, Üçüncü Dünya ülkelerinin, kendilerini uluslararası kamuoyunda
ifade edebilmeleri, egemen devletler olmalarına bağlıdır (Miller, 1990: 71-74).
Uluslararası toplum, farklı ideolojileri ve kültürleri barındırma potansiyeline
sahiptir; ancak, sağlıklı biçimde genişlemesinin yolu, diğer üyelerin toplum
içindeki ilişkilerin adalete ve eşitliğe dayandığına inanmasından geçer. Bull’un,
bireylerin haklarını koruyabilecek en iyi aracıların devletler olduğu yaklaşımı,
bu noktada doğrulanmış gibi görünmektedir.
İO’nun, üç temel kavramı olan devletler sistemi, uluslararası toplum ve
dünya toplumu, bu kavramların üç temel paradigma içindeki yerleri
açıklandıktan sonra ortaya çıkan tablo şu şekildedir:
Tablo 1. İngiliz Okulu’nun Klasik Analiz Çerçevesi
Kaynak: Buzan, 2004: 9.
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1079
Tablonun, İO’nun temel kavramlarının ve analiz çerçevesinin anlaşılması
açısından faydalı olduğu düşünülmektedir.
Özetlemek adına,
 Devletler sistemi/Uluslararası sistem; iki ya da daha fazla devlet
arasında yeteri kadar temas ve devletler, birbirleri üzerinde yeteri
kadar etki sahibi olduklarında ortaya çıkan, temel aktörleri yalnızca
(şehir ya da ulus) devletler olduğu varsayılan yapılardır.
 Uluslararası toplum; temel aktörleri devletlerden başka bağımsız
siyasal topluluklarının da olduğu varsayılan üyelerinin eylemlerinin,
(uluslararası sistemde olduğu üzere) yalnızca diğerlerinin eylemlerini
göz önünde bulundurma zorunluluğu faktörüne dayanan bir sistem
olmayıp, aynı zamanda ilişkilerini düzenleyenin diyaloğa ve rızaya
dayalı ortak yasalar ve kurumlar olduğunu ve kendi ortak çıkarlarının,
bu düzenlemelerin sürdürülmesiyle mümkün olduğuna kanaat getiren
aktörlerin toplamı olduğu varsayılan yapılardır. Uluslararası toplum,
üyelerinin zorlayıcı ortak bir üst otoriteye bağımlı olmaması
anlamında anarşiktir.
 Dünya toplumu; aktörlerinin tüm bireyler olduğu ve devletlerin
ortadan kalkması zorunluluğunu savunan, evrensel kozmopolitan hak
ve adalet anlayışına ulaşılmasıyla ortaya çıkacağı varsayılan yapıdır.
İO’nun en sorunlu ve sınırları çizilmemiş argümanını oluşturmaktadır.
3.4. Çoğulcu/Dayanışmacı Tartışması ve Modern
Uluslararası Toplum
Son olarak, devletler sistemi, uluslararası toplum ve dünya toplumunun
yerlerinin belirlenmesi ve uluslararası toplumun işleyişinin anlaşılabilmesi için
İO içinde süren uluslararası toplumun çoğulcu ve dayanışmacı doğası
tartışmasına bu altbaşlıkta kısaca değinilecektir.
Bull’a göre, uluslararası düzenin sağlanabilmesi amacıyla, devletlerin
egemenliğinin korunması ve müdahale edilmemesi (non-intervention),
uluslararası toplumun işleyişi için a priori özelliklerdir. Ayrıca, Bull,
uluslararası toplumun nihai üyelerinin bireyler olduğunu, ancak, bireyleri
dışarıdan gelecek zorlayıcı baskılara karşı koruyabilecek oluşumların da
egemen devletler olduğunu savunur. The Anarchical Society’de, tüm insanlığın
genel iyiliğini amaçlayan “dünya düzeni”, devletler arasındaki düzeni
amaçlayan “uluslararası düzen”den daha temel, dünyasal ve ahlaki olarak daha
öncelikli bir konumdadır. Uluslararası toplumunun değeri, tüm insanlığın genel
iyiliğini gerçekleştirebilmesiyle doğru orantılıdır (Bull, 1995: 308).
1080

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Genel itibariyle, Bull’un, bireylerin genel iyiliğini, uluslararası toplumun
nihai amacı olarak savunması, kozmopolit anlayışı savunduğu şeklinde bir
görüntü arz eder; ancak, Bull, dünya düzeninin gerçekleştirilebilmesinin,
uluslararası düzenin sağlanması ve uluslararası toplum vasıtasıyla mümkün
olduğu fikrinden uzaklaşmamaktadır. Dünya hükümeti, yeni medievalism,
bölgesel olarak yeniden yapılanma ve değişim için devrimsel hareketler gibi
devletlerin egemenliğini hedef alan yaklaşımları, Bull’un reddettiği
hatırlanmalıdır. Bull (1995: 21), bunların yerine plüralist bir uluslararası toplum
yapısı geliştirmiştir; ortaya koyduğu plüralist uluslararası toplum modeli
itibariyle, daha sonra ilgilendiği uluslararası toplumun Üçüncü Dünya ile olan
ilişkileri konusundaki yaklaşımında da bir noktaya kadar tutarlı görünmektedir.
Batılı devletler, Üçüncü Dünya ile olan ilişkilerinde, karşılıklılık ilkesini
kesinlikle gözetmelidirler; aksi takdirde, uluslararası toplumunun tüm dünyaya
yayılarak genişlemesinin sonucu bir felaket olabilir (Bull, 1985b: 227-228).
Uluslararası toplum, farklı ideolojileri ve kültürleri barındırma potansiyeline
sahiptir; ancak, sağlıklı bir şekilde genişlemesinin yolu, diğer üyelerin toplum
içindeki ilişkilerin adalete ve eşitliğe dayandığına inanmasından geçer. Bull’un,
bireylerin haklarını koruyabilecek en iyi aracıların devletler olduğu yaklaşımı
da bu noktada doğrulanmaktadır; çünkü uluslararası toplumda post-kolonyal
devletlerin, kendilerini tanınmış eşitler olarak görmeleri bir norm olarak yine
egemen devletler olarak yapılanmalarından geçmektedir. Tarihsel sürece
bakılarak, her ne kadar, küresel bir uluslararası toplumun ortaya çıktığı kabul
edilse de, bunun, Avrupa uluslararası toplumunun tüm dünyaya yayılma
sürecinin bir sonucu ve Avrupa merkezli olduğu hatırlanmalıdır. Dolayısıyla,
uluslararası toplumun XX. yüzyılda karşılaştığı en önemli sorun, Batılı güçlerin
kendi medeniyetlerinin standartlarını, Batılı olmayan medeniyetlere empoze
etmesi sonucunda paylaşılan “aşağılanma” hissinin “Batı’ya karşı
ayaklanma”yla son bulmasıdır (Bull, 1985b). Bu ayaklanma önce, (i)
sömürgecilik sonrasında eşit egemenlik talebi; (ii) sömürgeciliğin kendisine
karşı; (iii) beyaz ırkın üstünlüğüne karşı ırksal eşitlik talebi; (iv) eşitsiz ticaret
ve finansal sisteme karşı ekonomik isyan ve (v) kültürel sömürgeciliğe karşı
kültürel isyan olarak kendini göstermiştir (Bull, 1985b: 223-224). Asyalı
devletler gibi yeni kurulan Afrikalı devletler de uluslararası toplumda
medeniyet standartlarını sorgulamaya başlamış ve Batı’ya karşı ayaklanan
kampta yerlerini almışlardır. Günümüz uluslararası siyasetinde, Çin’in
uluslararası toplumla etkileşimi, söz konusu durum için önemli bir örnek teşkil
etmektedir. Linklater’ın (2013: 137) dikkat çektiği gibi Çin, Rusya gibi insani
müdahale hususunda Batılı devletlerle aynı politikaları paylaşmaktan imtina
etmekte ve Batı tarzı demokrasi yerine ekonomik büyümeyi önceliği olarak
görmektedir. 2000’li yıllarda, küresel terörizme karşı ABD’nin öncülüğünde
başlatılan savaş, birçok devlet tarafından demokrasinin yayılmasına yönelik bir
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1081
tür doktrinsel emperyalizm biçimi ve büyük güçlerin uluslararası toplumun
normlarını kendi çıkarları doğrultusunda suistimal etmesi olarak algılanırken,
uluslararası toplumun sürdürülebilirliği için farklı kültürlere karşı hoşgörünün
sağlanması çok daha fazla önem kazanmaktadır.
Buzan (2004: 21)’a göre plüralist ve solidarist uluslararası toplum
tartışmalarının kaynağı, uluslararası toplumun solidarist yanıyla dünya
toplumunun sınırlarının nerede başlayıp bittiğinin tam olarak açıklanmamasına
dayanmaktadır. Devletler sistemi ve uluslararası toplum, devletlerin varlığına
yönelik, dünya toplumu ise, en azından kozmopolit açıdan bireylerin
ontolojisine yönelik bir oluşumdur. Buzan (2004: 28) yerinde bir tespitle, dünya
toplumu kavramının muğlak bir yapı olduğuna dikkat çekmektedir.
Özetlemek adına, plüralist-solidarist tartışmasının ana konuları insan
hakları, insani müdahale ve Batı’nın Üçüncü Dünya’ya karşı sorumluluğudur.
Plüralist kanattakiler, devlet merkezci ve pozitif hukuktan yana bir yaklaşımla
egemenliğin çoklu olarak tanınması, diplomasinin kuralları ve içişlerine
müdahale olmamasına yönelik saygının pekiştirilmesi gerektiğini savunurlar.
Bu açıdan bakıldığında Bull, devletlerin egemenliğinin savunulması gerektiğine
yaptığı vurguyla ve bireylerin uluslararası hukukun öznesi sayılmasını
reddederek plüralist bir tutum sergiler. Ayrıca, bu kadar farklı kültürü
barındıran bir dünyada ahlaki konsensüsün sağlanmasının imkânsızlığına vurgu
yaparak uluslararası toplumun pozitif hukukun üzerinde temellenmesi
gerektiğini savunur (Bull, 2000b). Nihayetinde, düzen ve adalet kavramları
arasında bir tercih yapması beklenen Bull, ilk olarak uluslararası siyasetin
realiteleri doğrultusunda düzenin öncelikli olduğu sonucuna ulaşmıştır. Ancak,
Bull’un düzen-adalet ikilemindeki değişen tutumu, bir muğlaklığa sebep
olmuştur. Bull (1989) geç tarihli bir çalışmasında, sınırlı bir tanımla,
solidarizmi “hukukun güçlendirilmesi” olarak ifade etmiş ve daha önce
kullandığı “devletlerin insan haklarının her yerde korunmasının gardiyanları
olduğu fikri”ne vurgu yapmamıştır. Sonuç olarak, farklı görüşleri yansıtan İO
temsilcilerinin, uzunca bir süre çoğulcu ve dayanışmacı uluslararası toplum
tartışmalarını sürdürecekleri ve uluslararası siyasetteki gelişmelerin de (Libya,
Suriye, Irak vb.) etkisiyle bu durumun, kuramın gelişmesine katkıda
bulunacağının söylenmesi mümkündür.
Çalışmanın bir sonraki bölümünde, uluslararası toplumun kurumlarının,
tarihsel süreçten örneklerle işleyişi ve temel unsurları açıklanacaktır.
4. Uluslararası Toplumun Kurumları ve İşleyişi
Uluslararası toplumun temel kurumları, tarihsel gelişim sürecinde
bulunabilir. Wight (2004: 111-112), uluslararası toplumun kurumlarını,
“diplomasi, ittifaklar ve garantiler, savaş ve tarafsızlık” olarak nitelemiştir.
1082

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Özetle, diplomasi müzakere; ittifaklar ortak çıkarın etkinleştirilmesi; hakemlik
(garantiler) devletler arasındaki küçük anlaşmazlıkların çözümü; savaş ise
anlaşmazlıkların nihai çözüm kurumu olarak varsayılmaktadır. Bull (1995: 97194) ise uluslararası toplumun kurumlarını güçler dengesi, uluslararası hukuk,
diplomasi, savaş ve büyük güçler arasındaki denge olarak nitelemektedir.
Çalışmada, İO içinde daha çok kabul gören Bull’un tipolojisi üzerinden
gidilecektir.
4.1. Güçler Dengesi ve Büyük Güçlerin Rolü
Genel güçler dengesi ve büyük güçler arasındaki denge, uluslararası
toplum içinde salt militer kapasiteye dayalı bir güç mücadelesi olarak
anlaşılmamalıdır. Güç, daha geniş anlamda, “prestiji, otoriteyi ve meşruluğu”
ifade etmektedir (Alderson ve Hurrel, 2000: 24). Bull (1995: 99), güçler
dengesinin, Realist paradigmanın önerdiği anlamda yalnızca askerî mücadele
olarak değil, Vattel’in yaptığı gibi, “kanunu kabul ettirebilme” kapasitesi olarak
tanımlanması gerektiğini belirtmektedir. Güçler dengesi, uluslararası toplumun
ve üyelerinin varlığını garanti altına almasının yanında, uluslararası toplumun
diğer kurumlarının –diplomasi, savaş, uluslararası hukuk ve büyük güçler
arasındaki denge– işleyebilmesi için gereken düzeni sağlama işlevini yerine
getiren, bir “0 noktası” olarak tanımlanabilir. Yalnızca, güçler dengesinin
sağlandığı bir uluslararası sistemde normların yaratılması ve işletilmesi
mümkündür.
Bull’un (2000a: 252), Carr’ın “sahip olanlar ve sahip olmayanlar” (haves
and have-nots) mücadelesine yaptığı atıftan anlaşılacağı üzere, uluslararası
toplumdaki güç mücadelesinin sürekliliği varsayılmaktadır. Uluslararası
toplumun ve üyelerinim varlığı ve özgürlükleri, bu sürekli mücadele içinde
önceliklidir. Hegemon yahut hegemon adayı güç, klasik anlamda, uluslararası
sistemin veya uluslararası toplumun varlığını tehdit eden yayılmacı güç olarak
anlaşılır. Habsburglar’a, XIV. Louis veya Napolyon zamanında Fransa’ya karşı
ortaya konulan anti-hegemonik reaksiyonlar düşünüldüğünde, böyle bir güç
karşısında Avrupa uluslararası toplumunun anti-hegemonik karakteristiği olan,
güçler dengesi mekanizmasının geliştirildiği açıkça görülmektedir (Watson,
1992: 253-255).
Uluslararası toplumun işleyişindeki bir diğer kurum olan büyük
güçlerden, uluslararası düzenin sağlanması için; (1) genel güçler dengesini
korumaları, (2) kendi aralarında krizlerden kaçınmaları veya bunları kontrol
altında tutabilmeyi başarmaları ve (3) savaşları sınırlandırmaları veya kontrol
altında tutmaları beklenir (Bull, 1995: 199-220). Bu noktada, Watson (1992: 413)’ın klasik anlamından farklı hegemonya tanımı, İO’nun özgün
yaklaşımlarından birini sergilemektedir. Burada hegemonya, Vattelci bir
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1083
yaklaşımla, bir sistem içinde, sistemin işleyişi hakkında, üye devletleri
içişlerinde tamamıyla bağımsız bırakmak kaydıyla, dış ilişkilerinde düzenleyici
ve kural koyucu role sahip güç veya yönetim olarak anlaşılmaktadır. Bu güç,
zorunlu olarak tek bir devletten oluşmaz. Bu doğrultuda, büyük güçlere, diğer
üye devletler tarafından meşru görülen bir hegemonik rol yüklenmektedir.
Büyük güçler, uluslararası toplumun geri kalanıyla ilişkilerinde kendi
nüfuzlarını kullanmak suretiyle kendilerinden beklenen sorumlulukları yerine
getirerek uluslararası toplumun güçlenmesini sağlarlar. Aynı zamanda, büyük
güçlerden, diğer üyelerin güçlerine ve bölgelerindeki ilişkilerine saygı
göstermeleri beklenmektedir. İkincil güçlerin adil ve makul taleplerini göz ardı
etmemek ve bunlara saygı göstererek onları büyük güçler klübüne teşvik etmek,
büyük güçlerden beklenen bir başka husustur. Böylece uluslararası toplum
içinde de sürekli bir güç mücadelesinin varlığı ve bunun doğallığı kabul
edilmektedir. Dolayısıyla, bir anlamda, İO yazarları uluslararası toplumun
istikrarına yönelik en büyük tehditlerin yine büyük güçlerden geldiğine dikkat
çekmektedirler.
Vincent (1990: 45-46), Bull’un özel bir devletler grubuna sempati
beslemediğine dikkat çekmektedir; çünkü güç mücadelesi sonunda büyük
güçlerin değişebileceği kabul edilir. Ne var ki Bull’un büyük güçlere yüklediği
rol, Linklater (2013: 124)’ın yaptığı gibi, kuramın aslında egemen güçlerin
çıkarlarını korumak anlamına yakın, devlet-merkezli bir yaklaşım olduğu
eleştirisini hak etmektedir. Vincent’ın savunusuna rağmen, Bull’un veya
Wight’ın uluslararası toplumda “değişimin gerçekleşmesini” yahut daha
hakkaniyetli bir uluslararası topluma doğru nasıl yol alınacağı konusunda net
bir yaklaşım sunmadıkları açıktır. Bu noktada düşünürler, uluslararası toplumun
işleyişini ve ilerlemeyi aşırı bir idealizmle büyük güçlere teslim etmektedir.
İkinci kurum –uluslararası hukukun– tarihsel sürece bakılarak “doğal
hukuk” temelinde başlayıp, giderek plüralist bir yapıda kurumsallaştığı
varsayılmaktadır. Uluslararası hukuk, toplumsal sürecin sonucudur (Bull, 1995:
123). Dolayısıyla uluslararası hukuka, uluslararası toplumun klasik anlamıyla
büsbütün anarşik işleyişinin önüne geçilmesini sağlayan düzenleyici bir rol
atfedilmektedir. Bull, diğer yandan, tüm ahlaki anlaşmazlıkların bir tek referans
noktasından uzlaştırılabileceği dogmasına karşı çıkmaktadır. Kültürel olarak
bölünmüş dünyada, ortak doğru, bireylerin ve grupların en temel ahlaki
çıkarımlarda çatıştığı, aralarında rasyonel bir seçim yapma yolunun neredeyse
imkânsızlaştığı bir alandır. Dolayısıyla, herkes için eşit ya da ortak iyilik için
çıkarım yapılabilecek bir Grotiusçu doğal hukuk fikri benimsenmemektedir.
Bull (1985: 120-121), tarihsel süreçte, zaten doğal hukukun asıl anlamından
uzaklaştığını, Avrupalı devletlerin, Avrupalı olmayanlara karşı Hristiyanlığı
mesajını yayma aracı hâline geldiğini teslim etmektedir.
1084

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Uluslararası hukuk, devletlerin, varlığını kabul ederek, diğer siyasal
aktörlerle ilişkilerinin düzenlenmesi taahhüdü altına girmiş olduğu bağlayıcı
kuralların bütünüdür ve aynı zamanda uluslararası toplumun varlığının en
önemli kanıtlarından biridir (Wight, 2004: 107; Bull, 1995: 101). Gelgelelim,
adalet ilkelerinin uluslararası ilişkilere uygulanma çabaları, büyük ölçüde seçici
olmalarıyla çoğu zaman kısıtlı bir tatmin yaratmaktadır (Bull, 1995: 89). İO
düşünürlerine göre, tarihe bakıldığında, egemen devletlerin, güçler dengesi
kurumunu adalete göre öncelikli gördükleri açıktır; çünkü egemen devletler
öncelikle düzen peşindedirler. Japonya’nın Mançurya’yı işgali sonrasındaki
gelişmeler ve Münih Analojisi bu duruma klasik örnekler teşkil etmektedir.
Ayrıca, günümüz uluslararası siyasetinde Batılı devletlerin Rusya’nın Kırım’a
yönelik politikasına olan tutumu benzer bir yaklaşımla değerlendirilebilir.
4.2. Uluslararası Toplumda Realite Olarak Savaş
Uluslararası hukuk gibi diplomasi de, uluslararası toplumun üyeleri olan
siyasal aktörleri arasındaki ilişkilerin, barışçıl yollardan düzenlenme aracı ve
uluslararası toplumun varlığının bir başka kanıtıdır (Bull, 1995: 157).
Diplomasiden kastedilen, “İtalyan diplomasisi gibi oportünist veya Britanya’nın
geleneksel diplomasisi değil; Grotiusçu anlamda, güçler dengesine bağlı olarak
tarafların materyal ve fiziksel olarak, iki tarafın eşit şartlarda ve karşılıklı
güvene dayanarak müzakere edilmesi”dir (Wight, 1992: 180). Dolayısıyla
diplomasi, kültürel farklılıkları barındıran uluslararası toplumda ortak uzlaşı
yolu olarak görülmektedir.
İO’nda, savaş, Clausewitz’çi anlamda “siyasetin, başka araçlarla devamı”
olarak görülmektedir: diplomasinin sona erdiği yerde, savaş devreye girer.
Lakin savaşın varlığı bir uluslararası toplumun var olmadığına yönelik bir kanıt
değildir. Bu noktada Buzan (2004: 15), birçok toplumun, kurban etme ayinleri,
savaşçı-kahraman kültürleri örneklerinde görüldüğü şekliyle “şiddeti” ve aynı
zamanda, kölelik; etnik, dinî, sınıf ve cinsiyet ayrımcılığı örneklerinin ortaya
koyduğu gibi genel anlamda eşitsizliği barındırdığına dikkat çeker. Dolayısıyla
İO’nun, savaşın uluslararası toplum içindeki varlığını ifade etmekte açık sözlü
davrandığı görülmektedir. Bu bağlamda savaş, uluslararası toplum içinde
sınırlanması ve baskı altında tutulması gerektiği beklenen bir realitedir.
Nihayetinde, savaş; uluslararası hukukun güçlendirilmesini, güçler dengesinin
korunmasını ve hukuki düzenlemelerde adaletin gözetilmesini gerektiren bir
itici güç olarak anlaşılmalıdır (Bull, 1995: 181). Savaş ve savaş tehdidi, aynı
zamanda büyük ve küçük güçleri ittifaklara yönelten, nüfuz bölgelerini, güç ve
hegemonya dengelerini ortaya çıkaran belirleyici bir role sahiptir (Bull, 1995:
187).
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1085
Sonuç
Hiçbir Uİ kuramının tüm dünya siyasetini, hatta dönemsel bir süreci tek
başına, eksiksiz şekilde çözümlemesi mümkün değildir. Bu çalışmada, yine,
kusursuz bir kuram olduğu iddia edilmeyen İO kuramının, Uİ’e en önemli
katkılarından, uluslararası toplum kavramı, geleneğin I. kuşak yazarlarının
temel eserleri üzerinden tanımlayıcı bir yaklaşımla sunulmuştur.
İO’nun bugün, disiplin içinde önemli bir kuram olduğu ve inşacılığın
yanında bir “orta alan” işgal ettiği kabul edilmektedir: bu, neorealizmin daha
baskın ana akım kuramlarına ve neoliberalizme, ayrıca eleştirel kuram ve
postyapısalcılık gibi daha radikal alternatiflere göre daha tercih edilebilir bir
konumdur (Dunne, 2010: 137). Bununla birlikte kuram, inşacılığa benzer
argümanlar sunmasına rağmen yöntemsel ve ontolojik olarak belirgin
farklılıklara sahiptir.
İO’nun özgün yaklaşımı olan uluslararası toplum kavramı, uluslararası
ilişkileri, klasik güç ilişkisine dayandırarak salt anarşiye indirgeyen
yaklaşımları reddererek, devletlerin, diğerleriyle ilişkilerini salt militer
kapasiteleri üzerinden düzenlemek yerine, işbirliğine de yöneldiğini
savunmaktadır. Anarşi, ortak bir yönetenin olmaması anlamıyla kabul edilir.
Devletler ailesini bir arada tutan ortak çıkar, uluslararası toplumun işleyişini
sağlayan unsurdur. Uluslararası işbirliği, ekonomik-ticari bağlılık, kültürel ve
hümanist etkileşim, çatışmanın önüne geçilebilmesi için gereken zemini
sağlamaktadır. Bununla birlikte, İO düşünürlerinin çalışmalarında, uluslararası
toplumun üyeleri arasında ekonomik boyutun belirleyiciliğinin birkaç atıf
dışında yeteri kadar irdelenmediği açıktır. Bu eksiklik, İO’nun iddia edilen
büyük kuram potansiyeline ulaşması çabasını önemli ölçüde kısıtlamaktadır.
Uluslararası toplumun temel aktörleri, tartışmasız, egemen devletlerdir;
ancak, devletlerin nihai amacının, bireylerin güvenlik ve refahını sağlamak
olduğu kabul edilir. Dolayısıyla, İO, ahlaki normların önceliğini de gözeten bir
kozmopolitanizm barındırmaktadır. Bu bağlamda, uluslararası toplumda
ilerlemenin, egemen devletlerin küresel adaleti tüm insanlığa yaymasıyla
mümkün olduğu varsayılır. Lakin uluslararası ilişkiler tarihine bakıldığında
alınan kararların, herkes tarafından memnuniyetle karşılanmadığı realitesi de
göz ardı edilmez. Çünkü toplum içinde yaşayan bireyler gibi devletlerin
öncelikli amacı düzendir. Aynı zamanda, uluslararası toplumun varlığının daimi
garantisi verilemez; yani, uluslararası toplumun sürekliliği ve ilerleme,
üyelerinin onu yaşatma ve güçlendirme yönündeki iradesine bağlıdır. Bu
yüzden İO düşünürleri uluslararası toplumunun üzerine inşa edildiği kurumları
–güçler dengesi, uluslararası hukuk, diplomasi, savaş ve büyük güçlerin
sorumluluğu– anlamanın ve güçlendirilmesinin önemi üzerinde durmuşlardır.
1086

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Uluslararası toplum tarihsel bir perspektifle anlaşılabilir; ancak, İO
basitçe, klasik tarihsel yaklaşımın modernize edilmiş bir yorumu değildir.
Avrupa uluslararası toplumu, kürenin geri kalanına yayılırken kendi
medeniyetinin üstünlüğü iddiası ve eşitsizliği de taşımıştır. Dolayısıyla bu
süreç, modern uluslararası toplumda, kendi medeniyetleri dönüştürülmeye
zorlanan öncelikle Japonya ve Çin gibi, ayrıca sömürgecilik sonrasında kurulan
Üçüncü Dünya devletlerinin eşit egemenlik ve ırksal eşitlik taleplerinin
yanında, sömürgecilik karşıtı, ekonomik sistem karşıtı ve kültürel emperyalizm
karşıtı toplu bir Batı’ya isyanla sonuçlanmıştır.
Uİ disiplinin ajandasının güncel konuları olan kültür, Üçüncü Dünya ve
insani müdahale gibi konuları kuramsallaştırmak için önemli araçlar sunan
İO’nun nispeten günümüz uluslararası siyasetini yakalamasını sağlayan, kurucu
düşünürlerin yalnızca Soğuk Savaş döneminde, uluslararası siyasetin
pratiklerine bakarak değil, tarihsel süreçte farklı coğrafyalardaki modellere
dayanarak sürdürdüğü çalışmalardır. Bunun sonucunda, Çift-kutuplu Sistemin
sona ermesiyle şekillenen Uİ gündemine hem çok daha hazırlıklı hem de katkı
sağlayan bir kuram olan İO’na ilgi artarak devam etmektedir. Yine de, Uİ’in
güncel ajandasını yakalamış olmasının, tek başına, İO’nun bir büyük kuram
olmasına yetmeyeceği, eksik ve geliştirilmeyi bekleyen kavramlara sahip
olduğu realiteleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Bunların başında, üzerinde
yoğun tartışmalar yapılarak güçlendirilmiş uluslararası toplum kavramının
açıklayıcılığının yanında, muğlak bir dünya toplumu kavramı ve kuramın,
eleştirel bir yön içermesine rağmen tartışmaya yer bırakmayacak biçimde
Avrupa merkezli olması gelmektedir. Üçüncü Dünya, kültür ve Batı karşıtlığı
gibi unsurların gündeme getirilmesi, İO’nu Avrupa merkezli bir kuram
olmaktan kurtarmak için yeterli değildir.
İO’nun; Irak Savaşı ve Suriye İç Savaşı’na uluslararası toplumun tutumu,
Çin’in kürenin geri kalanıyla ilişkileri ve Batı karşıtı hareketler gibi konularda
önemli perspektifler sağlaması mümkündür. Ancak, çok geniş bir çalışma alanı
ve eklektik bir yapı sunmasına rağmen İO, Weber’in, Marx için yaptığı
benzetmedeki gibi “herkesi her istediği yere götürecek bir taksi” (Sayer, 2012:
13) olarak görülmemelidir. Güncel konularda İO’nu analiz aracı olarak seçecek
çalışmalarda gözden kaçırılmaması gereken unsur, İO’nun tarihe, eklektizmden
uzak, uzun dönemli kesitleri ele almak suretiyle yaklaştığı gerçeğidir.
Sonuç olarak, İO, kendi zamanının ilerisinde tartışmalar ekseninde
şekillense de argümanları günümüz için ikna ediciliğini kaybetmeye yakın bir
görüntü arz etmektedir. Bu açıdan, bu çalışma, Türkiye’de yapılacak olan
kuramsal Uİ çalışmaları için İO’nun güçlü ve eksik yanlarına dikkat çekmeyi
amaçlamış bir polemik ve aynı zamanda bir diyalog girişimidir.
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1087
Kaynakça
Alderson, Kai ve Andrew Hurrel (2000), “International Society and the Academic Study of
International Relations”, Alderson, Kai ve Andrew Hurrel (Der.), Hedley Bull on
International Society (Londra: MacMillan): 20-53.
Brown, Chris (2001), “World Society and the English School: An „International Society‟”, European
Journal of International Relations, 7 (4): 423-441.
Bull, Hedley (1966), “International Theory: The Case for a Classical Approach”, World Politics, 18
(3): 361-377.
Bull, Hedley (1969a), “The Twenty Years‟ Crisis On”, International Journal, 24 (4): 625-638.
Bull, Hedley (1969b), “Society and Anarchy in International Relations”, Butterfield, Herbert ve Martin
Wight (Der.), Diplomatic Investigations: Essays in theTheory of International Politics,
(Londra: George Allen & Unwin Ltd.): 35-50.
Bull, Hedley (1969c), “The Grotian Conception of International Society”, Butterfield, Herbert ve
Martin Wight (Der.), Diplomatic Investigations: Essays in theTheory of International
Politics (Londra: George Allen & Unwin Ltd.): 51-73.
Bull, Hedley (1976), “Martin Wight and The Theory of International Relations: The Second Martin
Wight Memorial Lecture”, British Journal of International Studies, 2 (2): 101-116.
Bull, Hedley (1985a), “The Emergence of a Universal International Society”, The Expansion of
International Society, Bull, Hedley ve Adam Watson (Der.), (New York: Oxford University
Press): 117-126.
Bull, Hedley (1985b), “The Revolt Against West”, Bull, Hedley ve Adam Watson (Der.), The
Expansion of International Society (New York: Oxford University Press): 217-228.
Bull, Hedley (1989), “The Importance of Grotius”, Bull, Hedley, Benedict Kingsbury ve Adam
Roberts (Der.), Hugo Grotius and International Relations (New York: Oxford Press): 6594.
Bull, Hedley (1995), The Anarchical Society: A Study of Order in World Politics (New York:
Columbia University Press).
Bull, Hedley (2000a), “International Relations as an Academic Pursuit”, Alderson, Kai ve Andrew
Hurrel (Der.), Hedley Bull on International Society (Londra: Macmillan): 246-264.
Bull, Hedley (2000b), “Natural Law and International Order”, Alderson, Kai ve Andrew Hurrel (Der.),
Hedley Bull on International Society (Londra: Macmillan): 157-169.
Bull, Hedley (2000c), “The European International Order”, Alderson, Kai ve Andrew Hurrel (Der.),
Hedley Bull on International Society (Londra: Macmillan): 170-187.
Bull, Hedley ve Adam Watson (1985), “Introduction”, Bull, Hedley ve Adam Watson (Der.), The
Expansion of International Society (New York: Oxford University Press): 1-9.
Butterfield, Herbert ve Martin Wight (1969), “Introduction”, Butterfield, Herbert ve Martin Wight
(Der.), Diplomatic Investigations: Essays in the Theory of International Politics (Londra:
George Allen & Unwin Ltd.): 6-13.
Buzan, Barry (1993), “From International System to International Society: Structural Realism and
Regime Theory Meet the English School”, International Organization, 47 (3): 327-352.
Buzan, Barry (2001), “The English School: An Underexploited Resource in IR”, Review of
International Studies, 27 (3): 471-488.
Buzan, Barry (2004), From International to World Society?: English School Theory and the Social
Structure of Globalisation (Cambridge: Cambridge University Press).
1088

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Buzan, Barry (2009), “The Middle East Through English School Theory”, Buzan, Barry ve Ana
Gonzalez-Pelaez (Der.), International Society and the Middle East: English School
Theory at the Regional Level (New York: Palgrave MacMillan, 2009): 24-44.
Clausewitz, Carl Von (2011), Savaş Üzerine (İstanbul: Doruk Yayınları) (Çev. Selma Koçak).
Devlen, Balkan ve Özgür Özdamar (2010),”Uluslararası İlişkilerde İngiliz Okulu Kuramı: Kökenleri,
Kavramları ve Tartışmaları”, Uluslararası İlişkiler, 7 (25): 43-68.
Donelan, Michael (1985), “Spain and the Indies”, Bull, Hedley ve Adam Watson (Der.), The
Expansion of International Society (New York: Oxford University Press): 75-85.
Dunne, Tim (1998), Inventing International Society: A History of the English School (Londra:
MacMillan).
Dunne, Tim (2000), “All Along the Watchtower: A Reply to the Critics of Inventing International
Society”, Cooperation and Conflict, 35 (2): 227-238.
Dunne, Tim (2010), “The English School”, Dunne, Tim, Milja Kurki ve Steve Smith (Der.),
International Relations Theories: Discipline and Diversity (Oxford: Oxford University
Press): 135-156.
Grotius, Hugo (2011), Savaş ve Barış Hukuku (İstanbul: Say Yayınları) (Çev. Seha L. Meray).
Hoffmann, Stanley (1990), “International Society”, Miller, J. D. B. ve R. J. Vincent (Der.), Order and
Violence: Hedley Bull and International Relations (New York: Oxford University Press):
13-37.
Jones, Roy E. (1981), “The English School of International Relations: A Case for Closure”, Review
of International Studies, 7 (1): 1-13.
Knutsen, Torbjon L. (2006), Uluslararası İlişkiler Teorisi Tarihi (İstanbul: Açılım Kitap) (Çev. Mehmet
Özay).
Linklater, Andrew (2013), “İngiliz Okulu”, Uluslararası İlişkiler Teorileri (İstanbul: Küre Yayınları)
(Çev. Muhammed A. Ağcan ve Ali Aslan): 123-154.
Linklater, Andrew ve Hidemi Suganami (2006), The English School of International Relations: A
Contemporary Reassessment (New York: Cambridge University Press).
Little, Richard (2000), “The English School‟s Contribution to the Study of International Relations”,
European Journal of International Relations, 6 (3): 395-422.
Miller, J. D. B. (1990), “The Thirld World”, Miller, J. D. B. ve R. J. Vincent (Der.), Order and
Violence: Hedley Bull and International Relations (New York: Oxford University Press):
65-94.
Naff, Thomas (1985), “The Ottoman Empire and Europe”, Bull, Hedley ve Adam Watson (Der.), The
Expansion of International Society (New York: Oxford University Press): 143-169.
Sayer, Derek (2012), Soyutlamanın Şiddeti (İstanbul: Habitus Yayınları) (Çev. Gül Çağalı Güven).
Suganami, Hidemi (2001), “C.A.W. Manning and the Study of IR”, Review of International Studies,
27 (1): 91-107.
Suganami, Hidemi (2003), “British Institutionalists, or the English School, 20 Years On”,
International Relations, 17 (3): 253-272.
Vincent, R. J. (1990), “Order in International Politics”, Miller, J. D. B. ve R. J. Vincent (Der.), Order
and Violence: Hedley Bull and International Relations (New York: Oxford University
Press): 38-64.
Onur Ağkaya  İngiliz Okulu ve Uluslararası Toplum Düşüncesi

1089
Watson, Adam (1985), “Russia and the European States System”, Bull, Hedley ve Adam Watson
(Der.), The Expansion of International Society (New York: Oxford University Press): 6174.
Watson, Adam (1992), The Evolution of International Society: A Comparative Historical Analysis
(Londra: Routledge).
Wight, Martin (1969a), “Why is There no International Theory?”, Butterfield, Herbert ve Martin Wight
(Der.), Diplomatic Investigations: Essays in the Theory of International Politics (Londra:
George Allen & Unwin Ltd.): 17-34.
Wight, Martin (1969b), “Western Values in International Relations”, Butterfield, Herbert ve Martin
Wight (Der.), Diplomatic Investigations: Essays in the Theory of International Politics
(Londra: George Allen & Unwin Ltd.): 89-131.
Wight, Martin (1977), System of States (Leicester: Leicester University Press).
Wight, Martin (1992), International Theory: The Three Traditions, Wight, Gabriele ve Brian Ernest
Porter (Der.), (New York: Holmes & Meier for the Royal Institute of International Affairs).
Wight, Martin (2004), Power Politics, Bull, Hedley ve Carlsten Holbraad (Der.), (London: Continuum
International Publishing Group Ltd.).
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1091 - 1117
ZORUNLU HETEROSEKSÜELLİK VE
TÜRKİYE MUHALEFET ALANI ÜZERİNE BİR TARTIŞMA*
Arş. Gör. Demet Bolat
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi
●●●
Öz
Heteroseksizm; arzunun, cinsel pratiklerin ve cinsiyet kimliklerinin norm eksenini belirleyen tarihsel
ve toplumsal bir sistem olarak karşımıza çıkar. Zorunlu heteroseksüellik koşullarında örgütlenen toplumsal
dünyada yalnızca “kadın” ya da “erkek” olarak cinsiyetlendirilmiş bedenler arasındaki heteroseksüel arzu ve
cinsellik “doğal” ve “normal” kabul edilirken, diğer bütün cinsel edimler, duygular ve arzu durumları
“anormal”, “sapkın” ya da “istisna bir hal” olarak işaretlenir. Fakat heteroseksizm ne bir soyutlamadır ne de
kendisini işleten toplumsal faillerden yoksundur. Bir baskı ve dışlama sistemi olarak heteroseksizm,
toplumsal alanlarda, döngüsel ritimler ve farklı mekanizmalar aracılığıyla işler ve yeniden üretilir.
Bu çalışmanın amacı, 2013 yılı Ağustos ayında tamamladığım yüksek lisans tez çalışmamdan
hareketle, Pierre Bourdieu‟nun alan kuramına dayanarak tariflediğim Türkiye muhalefet alanı ile zorunlu
heteroseksüellik arasındaki bağı tartışmaya açmaktır. Bu tartışma; muhalefet alanının hangi mekanizmalarla
heteroseksüel olarak örgütlendiği, alanda deneyimlenen cinsel rejimin heteroseksizm, homofobi, transfobi,
muhafazakarlık ve genel ahlak ile nasıl bir bağının olduğu ve L/G/B/T/İ kişilerin alanda nasıl ve hangi
stratejilerle varlık gösterdikleri sorularını içermektedir. Bunun yanı sıra çalışma, muhalefet alanının yekpare
ve sabit bir yapı olmadığını göz önünde bulundurarak, alanda bulunan farklı konumlanışlar asındaki ilişkileri
ve alanın geçirdiği dönüşümleri de tartışmayı amaçlamaktadır.
Anahtar Sözcükler: Zorunlu Heteroseksüellik, Türkiye Muhalefet Alanı, Cinsel Rejim, L/G/B/T/İ
Kişiler, Homofobi ve Transfobi
A Discussion on Compulsory Heterosexuality and Field of Opposition in
Turkey
Abstract
Heterosexism emerges as a historical and social system that determines the norms of desire, sexual
practices and gender. In the social world organized under compulsory heterosexuality, only the heterosexual
desire and sexuality between bodies that are gendered as “female” or “male” are accepted as “natural” and
“normal”, whereas all other sexual practices, feelings and desire are marked as “abnormal”, “deviant” or “an
exception”. However, heterosexism is neither an abstraction, nor deprived of social agents that operate it. As
a system of oppression, domination and exclusion, heterosexism operates and is reproduced in social fields,
through cyclical rhythms and different mechanisms.
This study, based on my master's thesis which I completed in August 2013, aims to discuss the
relationship between compulsory heterosexuality and the field of opposition in Turkey, described on the basis
of Pierre Bourdieu's field theory. This discussion includes the questions; “which mechanisms organize the
field of opposition as heterosexual?”, “what is the relationship between heterosexism, homophobia,
transphobia, conservatism and public moral, and the sexual regime experienced in the field?”, and “how and
in conjunction with which strategies L/G/B/T/I people exist in the field?” In addition, in view of the fact that
the field of opposition is not a monolithic and constant structure, this study aims to discuss the relationship
between different positions in the field and transformations of the field.
Keywords: Compulsory Heterosexuality, Opposition Field in Turkey, Sexual Regime, L/G/B/T/I
People, Homophobia and Transphobia
*
Makale geliş tarihi: 31.08.2015
Makale kabul tarihi: 28.10.2016
1092

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet
Alanı Üzerine Bir Tartışma1
Giriş
Beden üzerinde birçok anlam ve kimlik taşır. Hareketleri, duruşu,
gerçekleştirdiği ritüeller, taşıdığı kıyafetler, aksesuarlar, üzerindeki dövmeler
ile beden bir direniş aracı olabilirken; aynı anda üretken iktidarın üzerine
işlediği kimlikleri nedeniyle ezilme, sömürü ve baskı biçimlerinin madun
tarafını da oluşturur. Bedene henüz doğumundan önce perçinlenen ve hayatın
nasıl yaşantılanacağını belirleyen (toplumsal) cinsiyet kimlikleri de işte bu
imlerden biridir. Ancak “kadın” ya da “erkek” kimliklerinin bedene
perçinlenmesi bir seferde olup bitmez; bu, cinsiyet, arzu ve cinsellik arasında
dolaysız ve nedensel bir ilişki kuran zorunlu heteroseksüellik (Rich, 1996)
zemininde, katmanlı ve karmaşık biçimlerde her an yeniden inşa edilen bir
süreçtir. Ancak bu noktada Foucault (2005)‟dan yola çıkarak diğer iktidar
ilişkileri gibi heteroseksizmin de kendiliğinden işlemediğini, somut özneler
tarafından işletildiğini teslim etmeliyiz. Başka bir deyişle heteroseksizm,
gündelik pratikleriyle, akıl yürütme biçimleriyle, söylemleri, suskunlukları ve
somut tavır alışlarıyla yeniden üreten toplumsal failler sayesinde bedenlileşir.
Özneler kurdukları ilişki ağlarında, yani Bourdieucü anlamda alanlarda, onu
işleterek, yeniden üreterek, ondan kaçarak ya da ona direnerek heteroseksizmin
faili olurlar.
Bu çalışma ise spesifik bir alana, Bourdieu‟nün alan kuramına dayanarak
tariflediğim Türkiye muhalefet alanına odaklanarak heteroseksizm ile
muhalefet alanı arasındaki dinamik ve değişken ilişkiyi tartışmayı amaçlıyor.
Çalışmada heteroseksizmin Türkiye muhalefet alanında hangi mekanizmalar
aracılığıyla bedenlileştiğini, alanın örgütlenişiyle ve alanda işleyen cinsel
rejimle heteroseksizmin nasıl bir ilişkisinin olduğunu irdelemek istiyorum. Bu
çalışma aynı zamanda, muhalefet alanını dinamik bir toplumsal mekan olarak
ele alarak, gerek alanda bunan eşcinsel, biseksüel ve trans kişilerin
müdahaleleri ve direniş biçimleri ile gerekse heteroseksizm, homofobi,
transfobi bağlamında farklı konumlanışlarda bulunan hareketler arasındaki
1
Bu çalışma, yazara ait (2013) Türkiye Muhalefet Alanı ve Heteroseksizm: Muhalefet
Alanında Heteroseksüel Olmamak başlıklı yayımlanmamış yüksek lisans tezinden
türetilmiştir.
(Çalışmaya katkılarından dolayı yüksek lisans tez danışmanım Doç. Dr. Dilek
Hattatoğlu‟na tekrar teşekkür ederim).
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1093
dayanışma ya da mücadele ilişkileri ile alanın nasıl dönüştüğüne ve hangi yeni
tartışmaların açığa çıktığına odaklanıyor. Metin okuyucuyu öncelikle
heteroseksizm üzerine beden, cinsiyet/cinsellik, biyo-iktidar, arzu gibi
kavramlar etrafında örülü teorik bir tartışma ile buluşturuyor. Bu tartışma, bir
kavram ve bir iktidar sistemi olarak heteroseksizmin analitik bir okumasını
yapmayı ve onu belirli bir tarihsel zeminde anlamayı amaçlıyor. Böyle bir
tartışma çalışmayı teorik olarak konumlandırarak, çalışmada “heteroseksizm”
kavramının nasıl bir literatüre referansla kullanıldığını açıklamakta iş görüyor.
Ardından metin, çalışmanın odaklandığı mekan olan Türkiye muhalefet alanını
tanıtan, bu alanın çalışmada nasıl inşa edildiğini ve sınırlanın nasıl
belirlendiğini tartışan bir bölüm içeriyor. Metinde yer alan bir diğer bölüm ise
çalışmanın metodolojisini okuyucuya tanıtmayı amaçlıyor. Son olarak, metnin
içerdiği iki ayrı başlık “Türkiye muhalefet alanında heteroseksizm nasıl işler”
sorusunu özgün bir saha çalışmasının verilerine dayanarak tartışmaya açıyor.
Esasen çalışmanın heteroseksizm tartışmalarına sunduğu özgün katkı da burada
açığa
çıkıyor.
Bu
çalışma,
heteroseksizmi
kendi
biricik
siyasi/kültürel/ekonomik koşullarına dolayımlayan Türkiye coğrafyasına ve
burada oluşan özgün bir ilişki ağına dair bir soruşturma yürüterek, genel olarak
Batı kaynaklı olan heteroseksizm literatürüne ampirik bir katkı sunmayı
amaçlıyor. Böyle bir soruşturma, heteroseksizmi yaşantıların üzerinde,
coğrafya-aşırı bir iktidar biçimi olarak soyutlayan yaklaşımlara karşın; onu
toplumsal faillerin varlıklarını sürdürdükleri özgün alanlarda, söylemlerde,
düşünme biçimlerinde, somut tavırlarda farklı yol ve mekanizmalarla işleyen ve
buna karşı farklı direniş biçimlerinin geliştirildiği temel bir iktidar katmanı
olarak ele alan bir çalışma olarak literatürdeki yerini alıyor.
1. Arzu, Beden, Cinsiyet
Toplumsal cinsiyet nosyonu, toplumsal uzamda “kadın” ve “erkek”
olarak konumlanan bedenler arasındaki iktidar/baskı/sömürü ilişkilerini
doğallıktan sıyırarak tarihselleştiren politik ve kuramsal bir hamledir. Ancak bu
kavram, “kadın” ve “erkek” kategorilerini epistemolojik başlangıç noktası
olarak aldığı ölçüde, cinsiyetin kendisini tartışma odağı olmaktan çıkartarak
toplumsalı önceleyen bir beden varsayar. Peki, bu varsayımın ötesinde cinsiyet
nedir, hormonlarla ya da kromozomlarla belirlenen, yani doğadan gelen,
dolayısıyla ontolojik bedene içkin olan bir şey midir? Yoksa beden zaten/hep
cinsiyet olarak mı varlığa gelir? Butler (2007, 2010, 2014), Delphy (2005),
Jackson (1999, 2006), Wittig (2009, 2013), Rich (1996) gibi pek çok kuramcı,
cinsiyet işaretinden önce bedenlerin imlenemeyeceğini; bedenin, kültürün ve
söylemin öncesinde duran yalnızca anatomik bir varoluş olmadığını
tartışmışlardır. Aksine bedenin kendisi anlamlandırmanın sonucunda,
1094

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
cinsiyet(li) olarak, “kadın” ya da “erkek” biçiminde maddeselleşir. Butler
(2010, 2014) heteroseksüel matrisin, bedeni anlaşılabilirlik sahasına çekerek,
onu “bir cinsiyet olarak” varoluşa taşıdığını belirtir. Başka bir deyişle cinsiyet,
Foucaultcu anlamda üretken iktidarın maddi bir sonucudur. İkili cinsiyet
normlarına uymayanlar/sığmayanlar ise “gelişimsel hatalar, kültürel
imkansızlıklar” (Butler, 2010: 51) olarak görünür, bu var oluş halleri gerçeğin
sınırını oluştururlar. Dolayısıyla cinsiyetin üstlenilmeyişi, özneyi statüsünü ve
dil içindeki yaşamını kaybetmek, sansürlenmek, maddeselliğini yitirmek,
imlenememek ve nihayet sembolik düzenden silinmek ile tehdit eder (Butler,
2014: 54-55). Cinsiyet ancak bedeni “kadın” ya da “erkek” olarak başarılı
biçimde anlaşılabilir kılan bir hakikat yasası (Foucault, 2005) olarak çalıştığı
ölçüde, bu kategoriler sanki iktidarın dışında/ötesinde olan bir
başlangıçlarmışçasına belirirler.
Heteroseksüel matris, bedeni kadın ya da erkek olarak çağırırken, arzuyu
cinsiyetin tersi yönünde kodlayarak yalnızca kadın ve erkek arasındaki
arzulama ve sevişme pratiklerini doğallaştırır/normalleştirir. Bir cinsel yönelim
olan heteroseksüellik, kadınlık ve erkekliğe içkin hale getirilerek bunun
dışındaki bütün cinsellikler “sapkın” olarak kodlanır ve “kurucu öteki” olarak
normun sınırına yerleştirilir. Başka deyişle cinsel edimlerin, aşk pratiklerinin,
erotik arzuların yönü ve normu belirlenirken “kadın” ve “erkek” (toplumsal)
cinsiyet kategorilerine sürekli başvurulur, cinsellik bu kategorilere atıfla
düzenlenir, kadınlık ve erkeklik heteroseksüelliğe el çabukluğuyla bağlanır
(Scott ve Jakson, 2012: 18). Bu “sapkın-normal” ikiliğinin kurumsallaşmasında
bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkan Freudcu psikanalizin heteroseksüel
kadın ve erkek kategorilerini “ensest tabusu”2 ile açıklayan bilimsel anlatısına
karşın Butler şu soruyu sorar: Eğer çocuk ensest tabusu nedeniyle anneden ya
da babadan vazgeçiyorsa, hangi motivasyon ile cinsel nesnesinin zıttı olan
cinsiyet kimliği ile özdeşleşir? Arzunun ödipal üçgene tercümesi aslında arzuyu
heteroseksüelleştirmek için olmasın? Butler çocuğun aslında ensest tabusundan
2
Freud çocuğun bedeni ile “uyumlu” cinsiyeti üstlenmesini ve karşı cinsi
arzulamasını Elektra ve Ödipus Kompleksi ile açıklar. Freud (1996: 11-34)‟a göre
tarihteki bütün bir arada yaşayış biçimlerinde var olan ensest tabusu, kız çocuğun
babadan, oğlan çocuğun ise anneden arzu nesnesi olarak vazgeçmesine ve çocuğun
ödipallik öncesi biseksüellikten heteroseksüelliğe evrilmesine neden olur. Kurama
göre bu geçiş, arzunun konumlandırılmasının ve sabitlenmesinin yanı sıra kız
çocuğun anne ile ve oğlan çocuğun baba ile özdeşleşerek cinsiyet kimliğini
üstlenmesini de kapsar. Oysa Deleuze ve Guattari (2014: 172-173) ödipal yasayı
mümkün kılan şeyin tam da modern çekirdek aileye referans eden anne-baba-çocuk
üçgeninin kendisi olduğunu; bu kısıtlayıcı idealin arzuyu ödipale tercüme ederek
ödipal özneyi var ettiğini söylerler.
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1095
da önce, onu heteroseksüel yatkınlığa zorlayan ve bu sayede ödipusu mümkün
kılan eşcinsellik tabusuna maruz kaldığını söyler. Hadım edilerek dişileşmekten
korkan oğlan çocuğu ya da hadım edilmeyerek/fallikleşerek lezbiyenleşmekten
korkan kız çocuğu zorunlu olarak heteroseksüel arzuyu sahiplenir. Zorunlu
heteroseksüellik koşullarında cinsiyetin üstlenilişi, eşcinsellik tehdidi ve ceza
ile sürekli ilişki halindedir. “Kadın isen erkeği arzula ya da tam tersi” biçiminde
buyuran heteroseksüel matris, esasen bütün yaşam süresince kişiye
heteroseksüelliği dayatır.3
Egemen bilimsel anlatılar, söylemler ve ideolojiler tarafından zorunlu
heteroseksüelliğin ebedi zamanuzayda (Wallerstein, 2005a: 36) okunmasına,
yani tarih boyunca bütün toplumlar ve insanlar için “normal” cinsel yönelim
heteroseksüellikmişçesine ve bu asla değişmezmişçesine temsil edilmesine
karşın; cinselliğin, erotik olanın ya da arzunun belirli bir tarihi vardır.
Heteroseksizm ise bu tarih içinde kurumsallaşmıştır. Foucault (2003: 168-169)
“seksüel anormalliğin” delilik, suçluluk, sakatlık, tembellik gibi diğer
“anormallikler” ile birlikte 19. yüzyılda icat edildiğini söyler. Hatta farklı cinsel
pratikler ve erotik arzular tarih boyunca var olmasına rağmen4, heteroseksüel ve
homoseksüel kelimeleri bir ikili karşıtlık olarak ilk kez bu dönemde
kullanılmıştır. 19. yüzyılda gelişen psikoloji, psikiyatri, biyoloji ve seksoloji
gibi disiplinlerin kurumsallaştırdığı cinsel bilim belirli bir psiko-seksüel gelişim
normu tanımlayarak bunun dışındaki cinsellikleri “tuhaflık, hastalık, sapkınlık”
olarak işaretlemiş ve her birini ayrı türler olarak sabitlemiştir. Cinselliğin 19.
yüzyılda bilimsel ve siyasal bir problem olarak meydana geldiği bu dönem,
üremenin, her alanda verimliliğin ve nüfusun politik bir mesele olduğu biyoiktidar çağıdır (Foucault, 2010). Bu dönemde aile kurumu5, özellikle
3
4
5
Bu dayatma bir kerede olup biten ve kişinin tek seferde kabullendiği bir şey değil,
hegemonik cinsellik/cinsiyet normlarının üretken bir yinelenişidir. Butler kişilerin
beden hareketlerini, edimlerini, erotik pratiklerini, söylemlerini ve ifade biçimlerini
sanki özünde bir cinsiyeti yansıtırcasına sürekli tekrar ederek cinsiyet pozisyonlarını
garantiye almalarına işaret etmek için performatiflik kavramını kullanır (2010, 2007,
2014).
Heteroseksüel olmayan cinselliğin farklı dönemlerde ve coğrafyalarda izini süren
bir çalışma için bkz. Martha J. Vicinus, Martin B. Duberman ve George Jr.
Chauncey (Der.) (2001), Tarihten Gizlenenler: Gey ve Lezbiyen Tarihine Yeni Bir
Bakış (Ankara: Phoenix Yayınları) (Çev. Serkan Göktaş).
Barrett (1995: 193) sanılanın aksine, ödipal üçgeni mümkün kılan modern çekirdek
aile modelinin ne 19. yüzyılda ve ne de günümüzde en yaygın aile biçimi
olmadığını, pek çok ailenin ya da bir arada yaşama biçiminin bu aile mitine
uymadığını belirtir. Bu nedenle asıl hegemonik olanın çekirdek aileyi insan
yaşamının yaygın ve normal biçimiymişçesine temsil eden “aile ideolojisi”
olduğunu söyler.
1096

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Avrupa‟da6 dini ve hayırsever kurumlar, devlet teşvikleri, yasalar, bilimsel
anlatılar ve yeniden şekillenen cinsel ahlak tarafından bütün toplumsal
kesimlere yaygınlaştırılmış ve hetero-seks hegemonik hale getirilmiştir. Zira
kökenleri 16. yüzyıla dayanan, 19. yüzyılda kurumsallaşan kapitalist dünya
ekonominin (Wallerstein, 2005b) üretim, çalışma, tüketim, savaş gibi farklı
toplumsal pratiklerde, iktidarın muhatabı olacak nüfusu kontrol altında tutmaya
(bu, doğum kontrolü ya da üremeyi teşvik etmek biçiminde olabilir) ihtiyacı
vardır. Özellikle kadınlar, heteroseksüel ekonomiye (Wittig, 2013) maruz
bırakılarak beden, cinsellik ve üreme üzerindeki otonomileri ellerinden
alınmıştır. Ancak arzunun yönünün heteroseksüelleşmesi yalnızca biyolojik
üretimle ilgili değildir. Arzu eşcinsel olarak, heteroseksüel olarak ya da başka
biçimlerde sabitlenmeli, ayrıştırılmalı, sınırları belirlenmeli ve yeniden
kodlanmalıdır. Zira arzu, Deleuze ve Guattari‟nin (2014) söyledikleri biçimiyle,
devrimcidir. “Arzu eğer bastırılıyorsa bunun nedenine kadar küçük olursa olsun
arzunun her konumunun toplumun yerleşik düzenini kuşkuyla karşılamaya
muktedir oluşudur” (2014: 174). Kodu çözülmüş arzu akımları, iktidar
ilişkilerini ve onların ürettiği özne konumlarını sarsarak ve altüst ederek, bu
iktidar ilişkileri ile örgütlenen toplumu tekinsiz ve işlemez hale getirir.
Dolayısıyla kapitalizm, yeniden biçimlendirdiği toplumun bekası için kodunu
çözdüğü arzu akımlarını yeniden kodlamak, yerliyurtlulaştırmak, sabitlemek
zorundadır. Arzu, ancak bu biçimde baskılanır, hatta hiyerarşinin ve sömürünün
kendisi arzulanır hale getirilir.
2. Türkiye Muhalefet Alanı
Peki, diğer iktidar ilişkileri gibi, pratik yaşantılarımızda,
karşılaşmalarımızda ve ilişki ağlarımızla kurduğumuz alanlarda varlığa gelen
heteroseksizm Türkiye coğrafyasının özgünlüğünde kurulan spesifik bir alanda,
Türkiye muhalefet alanında nasıl yankı bulur? Başka türlü sorarsak,
heteroseksizme dair teorik tartışmaları bu alana nasıl taşıyabiliriz? Belki de
soruyu şöyle sormalıyız: Heteroseksizm, Türkiye muhalefet alanında nasıl
6
Ancak tarihsel süreçler evrenselci ve ilerlemeci anlatılar ile temsil edilseler de çoğu
kez farklı katmanlar, çelişkiler ve gerilimler barındırırlar. Aile kurumunun ve
modern evlilik biçiminin yaygınlaştırılması da benzer bir biçimde çelişkiler
barındırır. Mies (2011: 179-180), 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupalı kadınların
evkadınlaştırılmasının aksine sömürge ülkelerde yaşayan ve plantasyonlarda çalışan
kadınların evlenmeleri ve çocuk yapmaları önünde ciddi yasal engeller konduğunu
söyler. Bu durum biyo-iktidarın işleyiş biçimlerinin, kadınların kapitalist dünya
ekonomi koşullarında hangi coğrafyada bulunduklarından ve ülkelerin biyo-iktidarı
dolayımlama biçimlerinden bağımsız olmadığını gösterir.
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1097
işler? Bu sorulardaki vurgunun “nasıl”da oluşu, soruyu sorarken Foucault‟un
iktidar analizinden yararlanılmasından kaynaklanıyor. Foucault (2005: 60-69)
“bir bütünlük olarak iktidar” nosyonuna dayanan “iktidar nedir” sorusundansa
“iktidar nasıl işler” sorusunu tercih ettiğini söyler. Zira ilk soru iktidar
nosyonunu evrenselleştiren ve tözleştiren bir varsayıma dayanırken, “nasıl
işler” sorusu, basit ve düz görüntüsüne karşın, iktidar ilişkilerine dair çok daha
katmanlı, eleştirel ve ampirik bir araştırma imkanı sunar. Bu nedenle Türkiye
muhalefet alanı ile heteroseksizm gibi bir tarihsel sistem arasındaki ilişkiye
“nasıl” sorusuyla bakmak, bu ilişkiyi aşkın, sabit ve tek taraflı değil, dinamik,
yaşantıya içkin ve sürekli bir oluş hali olarak kavramamızı sağlar. Fakat bu
kavrayışı mümkün kılmak için, öncelikle çalışmada Türkiye muhalefet alanı
denildiğinde nasıl bir toplumsal mekanın işaret edildiğini tartışmak gerekir.
Zira Türkiye topraklarında “muhalefet” tanımı, teorik/politik/eylemsel
anlamlarıyla “muhalefet” konumlanışında olan oldukça kalabalık bir eyleyici
toplamına işaret eder. Fakat bütün bu eyleyicilerin bir aradalığı ya da basitçe
toplamı bu çalışma için anlamlı bir harita olarak iş görmez. Bu nedenle
çalışmamda, hem “muhalefet” nosyonunu açık hale getirerek alanın yapısını ve
sınırlarını çizebilmek hem de alanı ilişkisel bir mekan olarak kavrayabilmek
için Bourdieu‟nün alan kuramından faydalandım. Çalışmada Bourdieuyen alan
nosyonunu kullanmak, heteroseksizmin muhalefet alanında işleyiş
mekanizmalarına bakarken alanı sabit, değişmez ve homojen bir yapı olarak
kavramamak ve bu bağlamdaki farklı konumlanışları göz önünde
bulundurabilmek için kıymetli bir zemin yarattı.7
Fakat hala alanın ampirik sınırlarını çizmiş değiliz, yani muhalefet
alanının hangi toplumsal eyleyicileri kapsadığı ve kimleri dışarıda bıraktığı
yeterince açık değil. Bu noktayı netleştirmek için illusio kavramını,
Bourdieu‟nün kullandığı biçimiyle işe koşmak faydalı olacaktır. Bourdieu
(1995: 150) illusio‟yu alana yapılan bir tür yatırımı, alanda bulunmanın önemli
olduğuna dair bir tür inancı ifade eden bir nosyon olarak tarifler. Kavram,
alanda olmayanlar için hiçbir anlamı olmamasına karşın, alanın eyleyicilerinin
alanda oynanan oyuna kendilerini kaptırmalarına ve oyun uğruna risk almayı
7
Bourdieu‟nün alan kuramıyla düşünmenin sağladığı en önemli imkan ilişkiselliktir.
Zira Bourdieu (2003: 103-105) alanları, farklı toplumsal faillerin oluşturduğu farklı
konumlar arasındaki ilişkiler ağı olarak tarifler. Yani alanları yekpare bütünlükler
olarak değil, sürekli olarak ilişki içinde olan ve ayırt edici niteliklerini bu ilişkiler
dolayısıyla edinen farklı konumların (eski/kurucu-yeni, yıkıcı-muhafazakar ya da
hakim-tabii gibi) anlamlı bağıntısı olarak okumak gerekir. Alanın bu parçalı fakat
ilişkisel yapısı, onun sabit, durağan bir yapı değil, özellikle çatışma ve pazarlık ya
da dayanışma gibi farklı niteliklerdeki ilişkiler ile birlikte sürekli değişen, dinamik
bir uzam olmasına imkan verir.
1098

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
göze almalarına işaret eder. Bu noktada kavram, alan için negatif bir sınır
çizerek, alanın hedef, inanç ve varsayımlarına inanmayan toplumsal failleri
dışarıda bırakır. Bu çalışmada Türkiye muhalefet alanı olarak işaret ettiğim
alanı mümkün kılan illusio ise, içinde yaşadığımız iktidar ilişkilerinin
sürdürülmediği, ırk, cinsiyet, sınıf, tür, inanç gibi hiyerarşik ikiliklere dayalı
baskı ve sömürü biçimlerini aşarak örgütlenen bir toplumsal dünyanın mümkün
olduğuna ve bu amaç için mücadele etmenin anlamlı olduğuna duyulan
inançtır. İçinde yaşadığımız modern dünya sistem (Wallerstein, 2005b) farklı
niteliklerde olan, fakat birbirini mümkün kılacak biçimde, iç içe ya da bağlantılı
olarak işleyen baskı, ezilme, dışlama ve sömürü niteliğindeki ilişkileri içinde
barındıran bir sistemdir.8 Kapitalizm, patriyarka, sömürgecilik, türcülük,
ırkçılık, milliyetçilik, heteroseksizm gibi iktidar biçimleri negatif normlar inşa
ederek insanları –ve diğer canlıları- toplumsal uzamda eşitsiz ve hiyerarşik
biçimde konumlandırır. Bu negatif normlara referans eden cinsiyet, sınıf, ırk,
tür konumları baskıyı, ezilmeyi ve sömürüyü meşrulaştırır. Ancak bu iktidar
ilişkileri, farklı ülkeler ve coğrafyalarda, onların modern dünya sistemde nasıl
konumlandıklarına9 ve kendi özgün, tarihsel dinamiklerine bağlı olarak, farklı
biçimlerde ve farklı mekanizmalarla işlerler. Bu durum Türkiye coğrafyası için
de geçerlidir, bahsettiğimiz iktidar ilişkileri bu coğrafyada da özgün biçimlerde
dolayımlanır, işler. İşte kastettiğimiz muhalefet edimi içinde yaşadığımız,
mevcut ezilme, baskı ve sömürü ilişkilerine karşı gerçekleşir. Başka deyişle
Türkiye muhalefet alanın sınırını çizen ve onu mümkün kılan illusio, her ne
kadar alanın kendisi bu ilişkilerden azade değilse de, bu toplumsal ilişkilerin,
ezilen, sömürülen ve madun taraflarının lehinde iyileştirilmesi, değiştirilmesi ya
da tamamen yok edilmesi gerekliliğine duyulan ortak inançtır. Bu inanç
8
9
Birçok sosyal bilimci, birbirlerine indirgenemeyecek iktidar ilişkilerinin nasıl ilişkili
olarak işlediklerini ve birbirlerini beslediklerini farklı biçimlerde tartıştılar. Örneğin,
Wallerstein‟in kapitalizmin ile cinsiyetçilik ve ırkçılık arasındaki, Kheel‟in türcülük
ve patriyarka arasındaki ya da Jackson‟ın heteroseksizm ve patriyarka arasındaki
bağlantıları ele aldıkları tartışmalar, analitik yönleriyle öne çıkan bazı çalışmalar
olarak gösterilebilirler. Bkz. Immanuel Wallerstein (2007), “Kapitalizmin İdeolojik
Gerilimleri: Irkçılık ve Cinsiyetçilik Karşısında Evrenselcilik”, Dolanoğlu, Sosi ve
Semih Sökmen (Yay. Haz.), Balibar ve Wallerstein: Irk Ulus Sınıf (İstanbul: Metis
Yayıncılık) (Çev. Nazlı Ökten): 41-50; Stevi Jackson (2006), Gender, Sexuality and
Heterosexuality: The Complexity (and limits) of Heteronormativity (London: SAGE
Publications Ltd.); Marti Kheel (2004), “Vegetarianism and Ecofeminism: Toppling
Patriarchy with a Fork”, Sapontzis, Steve F. (Ed.), Food for Thought: The Debate
Over Eating Meat (NY: Prometheus Book): 327-334.
Modern dünya sistem, aralarında ekonomik ve siyasi olarak eşitsiz bir iş bölümü
olan merkez, çevre ve yarı çevre ülkeleri içine alan ve bu ülkelerin farklı coğrafi
bölünmelere konumlandığı topografik bir sistemdir (Wallerstein, 2005b).
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1099
alanımızı kuran eyleyicileri, ilişkisel konumlanışlarla bir araya getirilir ve
alanımız bu yolla kurulur.
Çalışmada Türkiye muhalefet alanı olarak tariflenen alan, Osmanlı
Devleti‟nin özellikle son dönemlerinden günümüz Türkiye Cumhuriyeti‟ne
uzanan, farklı dönüm noktaları barındıran, baskı ve direniş ile yazılan köklü bir
tarihe sahiptir. Türkiye muhalefet alanı geç Osmanlı döneminde, özellikle 1917
Ekim Devrimi‟nin etkileriyle oluşan işçi, esnaf ve köylü örgütlenmeleri ile
birlikte belirgin hale gelmiştir.10 Alan kuruluşundan bu yana Türkiye‟de ve
dünyada yaşanan düşünsel, ekonomik, sosyal, siyasal ve konjonktürel
gelişmelerle birlikte şekillenmiş, bazı dönemlerde işçi ve öğrenci hareketlerin
yükselişiyle etki alanını genişletmiş, bazense askeri darbe koşullarına dek varan
baskı yöntemleriyle geriletilmiştir. Öte yandan özellikle 1980‟lerin ikinci
yarısından itibaren literatürde “yeni toplumsal hareketler” olarak anılan
örgütlenme biçimlerinin varlık göstermesiyle birlikte alanın sınırları
genişlemiştir. Kısacası alan, tarihi boyunca farklı biçimlerde ve amaçlarla
örgütlenen, bazen tamamen kaybolan, bazense ardıllarınca varlığına devam
ettirilen, aralarında karmaşık ilişkiler bulunan yüzlerce eyleyiciyi barındıran
dinamik bir yapıdır. Alanın bu dinamizmi onun hem iktidar alanıyla
ilişkilerinden hem de kendi içinde gerçekleşen mücadelelerden beslenmektedir.
İçinde bulunduğumuz dönemde, ilk bakışta sol, sosyalist, komünist
hareketler, örgütlenmeler, partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri,
feminist hareketler, kadın hareketleri, Kürt siyasal hareketi, anti- kapitalist
hareketler, anarşist hareketler, anti- militarist, savaş karşıtı hareketler, LGBTİ
hareketler, türcülük karşıtı hareketler gibi örgütlenmeler alanı kuran başlıca
eyleyiciler olarak karşımıza çıkmaktalar. Ancak Bourdieu bir alanın sınırlarının
apriori olarak net bir biçimde belirlenemeyeceğini not düşer. Tıpkı bir ormanın
sınırlarının bazen sıklaşıp bazı yerlerde seyrelerek belirsizleşmesi gibi, alanların
sınırları da bazen keskinleşip bazen bulanıklaşır (2012: 379). Fakat yine
Bourdieu‟den hareketle söyleyebiliriz ki bir alan, alanın etkisinin görüldüğü
mekândır, alanın sınırları ise alanın etkilerinin bittiği noktada bulunur (2003:
85). Türkiye muhalefet alanı için bu teorik varsayımı zorlayan önemli bir soru,
yalnızca Türkiye‟deki egemen din olan İslam‟a değil örneğin Alevilik gibi
ötekileştirilen dinlere referansla örgütlenen muhalif hareketlerin alanla nasıl bir
ilişkisinin olduğudur. Zira seküler düşünme ve eyleme biçiminin bahsettiğimiz
alanın içkin özelliklerinden birisi olduğu tarihsel ve olgusal bir gerçektir. Başka
10
Bu süreçle ilgili ayrıntılı bir tartışma için bkz. Emel Akal (2008), “Rusya‟da 1917
Şubat ve Ekim Devrimlerinin Türkiye‟ye Etkileri/Yansımaları”, Gültekingil, Murat
(Ed.), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Sol Cilt 8 (İstanbul: İletişim Yayınları):
114-136.
1100

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
deyişle Türkiye muhalefet alanını toplumsal iktidar biçimlerinin kaynağını
“hikmetinden sual olunmaz” bir ilahta, buyrukta ya da kaderde aramayan, bu
iktidar ilişkilerini “doğa-fıtrat” gibi terimlerle meşru ve değişmez ilişkiler
olarak okumayan; dolayısıyla iktidar ilişkilerinin çeşitli mücadele biçimleriyle
değiştirilebileceğine inanan eyleyicilerin oluşturduğu seküler bir toplumsal
mekan olarak tanımlayabiliriz. Bununla birlikte Türkiye‟de kapitalizm, ırkçılık
ya da cinsiyetçilik gibi iktidar biçimlerine karşı örgütlenen ve aynı zamanda
kendilerini Müslüman feministler, anti-kapitalist Müslümanlar ya da devrimci
Müslümanlar gibi adlarla tanımlayan hareketler ya da eşit yurttaşlık talepleri
etrafında örgütlenen Alevi dernekleri de mevcuttur. Peki bu hareketler ile alanın
nasıl bir ilişkisi vardır? Bu soruyu cevaplarken “bütün din referanslı hareketler
alanın dışındadır” gibi indirgemeci ve muhalefet klipliğinin tekelini elinde tutan
ya da “bütün muhalif hareketler alana dahildir” gibi “iktidar” meselesini
yalnızca “siyasal iktidar”a indirgeyen bir bakış açısına düşmemek için yine
Bourdieu‟ya kulak vermek istiyorum. Bourdieu eyleyicilerin bir alana girerken
alanın kurucu illusio‟su ile ilişkilenmeleri, alanın esaslarını tanımaları ve
alandaki kurallara ikrar ettiklerini göstermeleri gerektiğini söyler. Bu bir tür
“alana giriş ücreti”dir (2016: 140). Buradan hareketle diyebiliriz ki bu
örgütlenmeler kendi bir araya gelme motivasyonları ile alanın kurucu illusio‟su
arasında bağ kurdukları, alanın kodlarını ve kurallarını tanıdıkları, alana yatırım
yaptıkları, kısacası alanın etkisinde kaldıkları ölçüde bu çalışmada tariflenen
alanın eyleyicisidirler. Bununla birlikte her ne kadar “siyasal iktidar”
konumuna göre “muhalefet”te olsalar da, örneğin ırksal-dinsel ve bunlara
dayanarak meşrulaşan cinsel-sınıfsal hiyerarşileri doğallaştıran, hatta bu gibi
hiyerarşiler üzerine kurulu gelecek tahayyülleri barındıran İslamcı/muhafazakar
ya da milliyetçi/Turancı hareketler alanın dışındadırlar.
3. Çalışmanın Metodolojisi
Peki bu denli geniş bir etki alanına ve eyleyici toplamına sahip Türkiye
muhalefet alanında heteroseksizm gibi bir baskı rejiminin izi nasıl sürülür? Bu
soruyu cevaplamak için bu çalışmanın nasıl bir yöntemsel yaklaşım ile
gerçekleştirildiğini tartışmak gerekir. Bu çalışma, araştırmacıya derinlemesine
ve niteliksel veri sunabilen, odaklanılan sorulara/meselelere dair yalnızca genel
ve görünür verilere değil karmaşık ve katmanlı bilgilere ulaşmayı sağlayabilen
niteliksel araştırma yönteminin imkânlarına dayanılarak gerçekleştirildi. Bu
yöntemsel yaklaşım, bir tarihsel baskı rejimi olan heteroseksizmin, spesifik bir
ilişki ağında hangi açık ve örtük yollarla işlediğinin ve ona karşı hangi açık ve
örtük direniş biçimlerinin geliştirildiğinin bilgisine ulaşmayı amaçlayan böyle
bir çalışma için kıymetli yollar açtı. Çalışmada “arşiv taraması” ve
“derinlemesine görüşme” olmak üzere iki farklı teknik kullanıldı.
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1101
Arşiv taraması çalışması, 2005‟ten çalışmanın sonlandığı 2013 yılına dek
yayın organlarının arşivlerine ve kendileri hakkında bilgi verici, açıklayıcı
temel metinlere (tüzük, program, başlangıç yazıları, “biz kimiz” gibi yazılar)
internet taraması kullanarak ulaşılabilen 27 hareketi kapsadı. Bu çalışmanın
alanda farklı odaklarda, farklı politik motivasyonlarla ve farklı niteliklerle
örgütlenen onlarca eyleyicinin mümkün olduğunca temsil edilmesi için uğraş
verildi. Alanda tamamı taranabilecek kadar az sendikal hareket, insan hakları
hareketi ve yeni toplumsal hareketler olarak nitelendirebileceğimiz
örgütlenmeler varken; sol/sosyalist ilkelerce örgütlenen partiler, demokratik
kitle örgütleri ve özellikle dergi çevreleri alanın en geniş eyleyici grubunu
oluşturmaktaydı. Bu nedenle birinci grup büyük ölçüde tarama çalışmasına
katılmasına rağmen; Bourdieu (2012: 410)‟nün bir alanı analiz etmek için her
bir eyleyiciye değil alandaki ilişkilere etki eden temel yapılara odaklanmak
gerektiği tavsiyesine uyularak, ikinci gruptaki hareketler etki alanlarının
genişliklerine ve kitleselliklerine göre yapılan bir eleme ile arşiv taraması
çalışmasına katıldı.
Arşiv taraması çalışması belirli ilkelerce gerçekleştirildi. İlk olarak
taramaya katılan hareketlerin tüzüklerinde ya da kendilerini tanıttıkları
metinlerde heteroseksizm kaşıtı açık bir politik beyanın olup olmadığı sorusuna
odaklanıldı. Arşiv taramasının odaklandığı bir diğer soru ise 2005 yılından bu
yana, Türkiye‟deki çeşitli LGBTİ hareketlerin örgütlemesi ve katılımıyla
düzenli olarak gerçekleşen Onur Haftası etkinliklerine dair haber, yazı ya da
duyuru niteliğindeki metinlere yer verilip verilmediğiydi. Onur haftası
etkinlikleri her yıl Mayıs ya da Haziran aylarında yapıldığı için, taramamanın
bu safhasında hareketlerin arşivlerinin bu ayları kapsayan bölümlerine
odaklanıldı. Bir diğer tarama ilkesi ise seçilen hareketlerin haber/yazı
arşivlerine “LGBT, eşcinsel, nefret, Aliye Kavaf, Baki Koşar, cinsellik, sapık,
homofobi, transfobi” gibi anahtar kelimeler girerek ulaşılan rastgele
metinlerin/haberlerin nasıl bir dille (neyi öne çıkartarak, hangi kelimeleri
vurgulayarak, hangi adlandırmaları kullanarak vb.) yazıldıklarına bakmaktı.
Son olarak bu hareketlerin içinde yaşadığımız paradigma dışına/ötesine dair
tahayyüllerini içeren metinlere ulaşılmaya ve bu metinlerde “cinsiyet/cinsellik,
kadın/erkek kadınlık/erkeklik, aile” gibi kavramların nasıl kullanıldığına ya da
nasıl işaret edildiğine bakıldı. Arşiv taraması çalışması ile amaçlanan Türkiye
muhalefet alanında heteroseksizm ve anti-heteroseksist politik hatla ilişkili
olarak ayırt edici farklılıkları belirginleştirmek ve eyleyicileri
konumlandırmaktı. Zira heteroseksizmin politik okumasını yapıp yapmamak,
LGBTİ hareketlerin gündemleri ile ilişki kurup kurmamak, bununla bağlantılı
gelişmeleri, talepleri dolaşıma sokup sokmamak, heteroseksizm meselesinde
sessiz kalmayı ya da sansür uygulamayı seçip seçmemek ve bunların da
ötesinde cinsiyet/cinsellik bağlamındaki kavramların kullanımında ya da
1102

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
meselelerin tartışılmasında cinsiyet habituslarının11 kendiliğindenliğine sığınıp
sığınmamak belirli fark konumlarına işaret etmekteydi.
Arşiv taraması çalışması “homofobik/transfobik konumlanış”, “suskun
konumlanış” ve “LGBTİ yandaşı konumlanış” olmak üzere, aşağıda daha
ayrıntılı olarak tartışılacak üç belirgin fark konumuna işaret etti. Alandaki
dinamiklerinin, deneyimlerin, söylem ve düşünme biçimlerinin farklılıklarına
ulaşabilmek için çalışmanın görüşmecileri belirlenirken bu farklı konumlanışlar
göz önünde bulunduruldu. Çalışmanın verileri Türkiye muhalefet alanında bir
ya da birden çok harekette örgütlenme deneyimi olan ve kendisini lezbiyen,
gey, biseksüel, trans, transgender, transseksüel ya da queer olarak tanımlayan
21 kişi ile gerçekleştirilen derinlemesine görüşmeler yoluyla edinildi. Burada
belirtmek isterim ki çalışma ne bu kategorilerin ne de heteroseksüelliğin sabit
birer varoluş olduğu varsayımına dayanıyordu; ancak heteroseksizm
koşullarında normun sınırına yerleştirilen na-heteroseksüel arzu ve var olma
hallerinin nesnel olarak baskılandığı tespitinden hareketle, heteroseksüel kişiler
çalışmaya dahil edilmediler. Görüşmeler 2012 Aralık ayı ile 2013 Mayıs ayı
arasında, İstanbul, Antalya, Ankara, Eskişehir ve Diyarbakır şehirlerinde
gerçekleştirildiler. Görüşmecilerin bazılarının aynı anda birden çok örgütlenme
ile ilişki içinde olmaları; bazılarının ise daha önceden sınıf eksenli hareketlerde
ya da Kürt hareketinde örgütlü olup görüşmenin yapıldığı zaman anti-militarist,
erkeklik karşıtı ya da feminist hareketlerde örgütlü olmaları bir görüşmeci ile
farklı örgütlenmeler ve alandaki farklı konumlanışlar üzerine konuşabilme
fırsatı verdi.12 Sayılarla ifade etmek gerekirse görüşmecilerden 6 kişi sadece
sınıf eksenli politikalarla örgütlenen parti, dernek, dergi çevresi ya da
sendikada; 3 kişi sadece feminist hareketlerde; 4 kişi sadece anti-militarist ve
anarşist hareketlerde ve 3 kişi sadece Kürt Hareketinde örgütlenme deneyimine
sahipti. Bunun yanında 4 kişi hem sınıf eksenli hareketlerde hem de feminist
hareketlerde, 1 kişi hem Kürt Hareketin hem de anti-militarist ve anarşist
hareketlerde örgütlenme deneyimine sahiptiler. Çalışmada kullanılan görüşme
kılavuzu ise yapılandırılmamış ve açık uçlu soruları içeriyordu. Bu sorular (ı)
sosyo-kültürel arka plan soruları, (ıı) muhalefet alanıyla ilişkilenme hikayeleri,
Bourdieu “cinsiyet habitusu” nosyonunu Eril Tahakküm eserinde kadın-erkek
ikiliğinin adeta şeylerin düzenine dahil‟miş gibi, yani hem bedenlere hem de
eyleyicilerin habituslarına, algılama, düşünme ve eyleme şemalarına gömülü, sabit
bir ikili karşıtlık olarak görülmesine işaret etmek için kullanır (2014: 21). Bu
kadınlık ve erkeklik, yukarıda da tartıştığımız gibi, içkin bir heteroseksüellikle
tanımlanır ve diğer ikiliklerin referans noktasını oluşturur.
12 Öte yandan görüşmeciler tek bir hareketle politik olarak ilişkili olsalar dahi çoğu
kez farklı politik hareketlerden kişilerle sosyalleştikleri için alana dair daha geniş bir
öngörü ve deneyime sahiptiler.
11
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1103
(ııı) alanda heteroseksüel olmama deneyimleri (açıklık-kapalılık halleri,
kabullenilme koşulları, açılınca gözlemlenen farklılıklar, dışlama, direnme ya
da dayanışma yolları, kadın ya da erkek “eşcinsel” olmaya dair farklar… vb.),
(ıv) örgütü anti-heteroseksist bir yer yapmaya dönük çabalar, yollar,
müdahaleler (v) alanda cinselliğin düzenlenmesine dair sorular (alanda
heteroseksüel ve eşcinsel aşk, sevgililik ilişkilerine dair gözlemler,
muhafazakarlık ve dil, kadınlık ve erkeklik performanslarına dair gözlemler…
vb.) ve son olarak (vı) alanın dönüşümüne, farklılaşmasına ve kırılma
noktalarına dair sorular olmak üzere 6 ana temaya ayrılmıştı.
4. Türkiye Muhalefet Alanı ve Heteroseksizm: Bir
Oluş Olarak Alan
Heteroseksizmin Türkiye muhalefet alanında izini sürebilmek ve onun
alandaki işleme yollarını anlamak için “alan nasıl ve hangi mekanizmalarla
heteroseksüel bir toplumsal mekan olarak örgütleniyor” “L/G/B/T/İ kişiler13
alanda nasıl kurucu ötekiler olarak işaretleniyorlar” ya da “heteroseksüellik
nasıl normatifleştiriliyor” gibi soruları sormak gerekiyor. Ancak bu soruları
tartışırken sabit ve yekpare bir alan anlatısından kaçınabilmek için hem
alandaki eyleyicilerin farklı eğilim ve yatkınlıklarını hem de alanın dönüşüm
dinamiklerini göz önünde bulundurulmalıdır. Bu ise alandaki belirli kırılma
noktalarını ve alanda heteroseksizm ve homofobi/bifobi/transfobi14 ile ilgili
olarak hangi konumlanışların belirginleştiğini dikkate almayı gerektiriyor.
Çalışmanın verilerine bu çabayla baktığımızda ilk olarak çok geniş bir eyleyici
toplamının bu meseleyi suskunlukla karşıladığını görüyoruz. Daha açık olarak,
alanda bulunan birçok örgütlenme ne politik hatlarını açıklayan metinlerinde,
tüzük ve programlarında, ne de düşüncelerini insanlara ulaştırdıkları yayın
organlarında heteroseksizm, homofobi/bifobi/transfobi meselelerini konu
Çalışma boyunca lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks kişilerden bahsederken,
kelimelerin baş harflerinden oluşan bu kısaltmayı kullanacağım. Fakat bu
kullanımın yaygın biçimi olan “LGBT (bireyler)” yerine harfleri slaş işareti (/) ile
ayırmayı seçtim. Kısaltmayı “L/G/B/T/İ” biçiminde kullanarak, hem lezbiyen, gey,
biseksüel, trans ya da interseks olmanın özgün yanlarının olduğuna, dolayısıyla naheteroseksüel oluş halini sıkıştırılmış ve tekleştirici çağrışımlara sahip biçimlerde
tariflenmesinin teorik ve politik olarak hatalı olduğuna hem de bahsedilen kişilerin
aynı anda örneğin “hem lezbiyen hem de gey” olmadıklarına işaret etmek ve bunu
vurgulamak istiyorum.
14 Homofobi, bifobi ve transfobi kavramlarını içinde yaşadığımız heteronormatif
cinsiyet rejiminden bağımsız oluşan “kişisel korkular” olmalarından ziyade,
heteroseksizmin birer görüngüsü ve yansıması olarak anlıyorum.
13
1104

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
ettiklerini, bu konudaki somut politik tavırlarını ortaya koyduklarını
söyleyebiliriz.
“Tamam, homofobik bi şeyi yok bu partinin 20 yıldır ama bu konuya dair
lafı da yok 20 yıldır. Bu olaya nasıl baktığına meçhul bilinmiyor. …
Dolayısıyla partinin bu konuda bir düşüncesi olmadığından benim partiye
açılmam biraz gecikti.” (G6)
“Benim orada olduğum dönemlerde bu konuya ilişki herhangi bi
politikaları yoktu. Hiç bi şey yazılmadı. Sessizlikle geçiriliyordu. Yani bu
da geriyo insanı biraz.” (G16)
Heteroseksizm
ve
homofobi/bifobi/transfobi
konusundaki
bu
suskunluğun kendisi alanda yaygın olan söylem biçiminin heteronormatif
olduğunu göstermekte. Çünkü fark konumlarını gözetmeyen söylem biçimleri,
hem söylemin muhatabı hem de anlatının faili olarak norm konumunu esas alır.
Bu durum bir yandan normun sınırında kalan kurucu ötekileri
görünmezleştirirken; aslında norm konumunda olanları da verili, tartışmasız ve
“doğal” bir fail olarak sunar. Dolayısıyla muhalefet alanında pek çok
örgütlenmenin cinsiyetsiz ve heteronormatif bir dil kullanması ve
heteroseksizm, homofobi/bifobi/transfobi konularında sessiz kalması, başlı
başına alanın eril ve heteronormatif bir biçimde örgütlenmesine zemin yaratır.
Bu ise, görüşmecilerin yukarıdaki anlatılarında da vurgulandığı gibi,
heteroseksüel olmayan kişilerin alanda dışlayıcı bir gerilim, belirsizlik ve
huzursuzluk duygusuyla bulunmalarına sebep olmaktadır.
Peki bu suskunluk nasıl meşrulaştırılmaktadır? Kendisini iktidar ve
sömürü ilişkilerine karşı konumlandıran örgütlenmeler bu konudaki
suskunluklarını nasıl açıklamaktadırlar? Çalışmaya katılan birçok görüşmeci bu
örgütlenmelerin suskunluklarını eleştirdiklerinde iki yaygın meşrulaştırma
argümanıyla karşılaştıklarını belirttiler. Buna göre ilk argüman kapitalizmin
eşcinsel insanlar için bir tür “pembe pazar” yarattığını ve belirli tüketim
kalıplarına ve eğilimlerine “itilen” eşcinsellerin “pembe sermayeyi”
güçlendirdiğini iddia ediyor. Bu argüman L/G/B/T/İ kişilere dair önyargıları
içeren, tektipleştirici stereotipileri yeniden ürettiği gibi, L/G/B/T/İ kişilerin
neredeyse bütün tüketim edimlerini cinselleştirerek na-heteroseksüel kişinin
cinselliğini “onun bütün davranışlarına, çehresine, bedenine, tavrına kurnazca
sinen ve hep kendini ele veren bir giz” (Foucault, 2010: 39) olarak kodluyor.
Öte yandan bu argümanın heteroseksüel ve L/G/B/T/İ tüketicilerin tüketim
pratiklerinin, kapitalizmin yeniden üretimine ve kapitalist pazarın devamlılığına
yaptıkları katkı arasındaki niteliksel farkı da açıklamaktan uzak olduğunu
görüyoruz. Bir görüşmeci suskunluğun meşrulaştırıldığı bu argümana yönelik
eleştirilerini şöyle ifade ediyor:
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1105
“Ya arkadaş başka bahanen mi yok? Sen ne yapıyosun, sen kapitalizm
içerisinde yaşamıyo musun? Sen herhangi bir heteroseksüel olarak bir
bara gidip içmiyo musun? Senin içtiğin mavi de benim içtiğim mi
pembe?” (G21)
Suskunluğu meşrulaştıran bir diğer argüman ise “halkımız L/G/B/T/İ
kimliklerle karşılaşmaya ve heteroseksizmle mücadeleye hazır değil” biçiminde
formüle edilebilir. Esasen bu argümanın birbirini doğuran iki varsayıma
dayandığını söyleyebiliriz: İlk olarak burada “seslenilen, ulaşılmaya çalışılan
halk”ın heteroseksüel kişilerden oluşuğu varsayımı mevcut. İkinci varsayım ise
L/G/B/T/İ kişilerin “yoksul ve ezilen” geniş toplumsal kesimlerin içinde
olamayacağı, bu kişilerin “marjinal” “zengin” ya da “azınlık” olduğu
düşüncesini içeriyor. Bir başka deyişle bu argüman bir ideal olarak “halk”ın
homojen ve cinsel olarak “arınık” olduğunu ve sabit bir azınlık olarak
L/G/B/T/İ kişilerin halkın muhatabı olduğu iktidar biçimlerinden ve halkçı
taleplerden azade olduğunu varsayıyor.
“Ama adam şey dedi yani „biz örgütlenmeye çalışıyoruz ve
pankartımızda niye LGBT‟ler yazıyo? Böyle örgütlenemeyiz, LGBT‟ler
içimizde olduğu zaman.‟ Böyle bi kafa var.” (G11)
Öte yandan, yukarıdaki anlatının da vurguladığı gibi, “halkımız hazır
değil” argümanı LGBT hareketlerin “genel ahlak kimin ahlakı”
sorusuyla/sloganıyla bilmedikleştirdikleri15 genel ahlak düzenlemelerini esas
alıyor. Üstelik bu argümanı kullanan eyleyiciler, klasik “kitleler-kadrolar”
ikiliğine dayanarak muhalefet alanındaki örgütlenmeleri “halk”tan ideolojik
olarak “ileride” temsil ederek, genel ahlaktan beslenen homofobinin ve
transfobinin asıl sorumlusunun “halk” olduğunu ima ediyorlar. Bu ve benzeri
argümanlar, esas olarak, heteroseksizm ile mücadelenin muhalefet alanının
politik hatlarından biri olmasını engelliyor. Bu durum ise alanda yaygın politik
15
Bauman‟ın (2013) sosyolojinin hem “içkin bir özelliği” ve hem de sosyolojiye
yönelik bir “tembih” olarak ortaya koyduğu bilmedikleştirme kavramı; toplumsal
faillerin dünyayı ve kendilerini anlarken giderek görünmezleşen, bildik hale gelen
ve nihayet kendinden menkul doğrular olarak görülen rutine, genel kanılara (doxa)
ve sağduyuya (common sense) dayanmalarına karşın; sosyolojinin bu aşinalıkları
eleştirel, sorgulayıcı ve “bozguncu” biçimde yeniden ele almasına ve onları
bilmedikleştirmesine işaret eder. Bu noktada bu kavramı kullanıldığı alandan taşırıp
LGBTİ hareketlerin muhafazakar bir cinsiyet/cinsellik tanımlamasına ve
dayatmasına dayanan “genel ahlak”ı sorgulayan ve onun büyüsünü bozan politik
girişimlerini tanımlamak için işe koşarak kavramın sunduğu imkanlardan
yaralanmak istiyorum.
1106

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
ve söylemsel pratiklerin heteroseksizmi görmeyen, bu meselede somut tavır
alamayan, dolayısıyla heteronormatif biçimde örgütlenmesine yol açıyor.
Fakat muhalefet alanı, yekpare olmadığı ölçüde, heteroseksizm,
homofobi/bifobi/transfobi meselelerine dair düşüncelerini ve politik tavırlarını
açıkça beyan eden farklı örgütlenmeleri de barındırmakta. Tabii bu açık
beyanlar bazen “eşcinselliğin bir hastalık ya da kapitalizmin insan doğasını
bozmasıyla ortaya çıkan bir durum” olduğu biçiminde, zorunlu
heteroseksüelliği aksiyomatikleştiren politik açıklamalar olduğu gibi; bazense
tam tersi, L/G/B/T/İ kişilerin insan haklarına sahip çıkmaktan,
heteroseksüelliğin sabitliğini sorgulayan ve buna karşı çıkan bir skalaya yayılan
politik açıklamalar ve eylemsellikler olarak da karşımıza çıkmaktalar. Hatta
alanın tarihine bu bağlamda baktığımızda, bu farklı kutuplardaki eyleyicilerin
işgal ettiği konumlanışlar arasındaki mücadele ilişkileri, muhalefet alanının
temel değişim dinamiği olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin, LGBT hareketin
alanda giderek yer edinmesine ve ilişkilerini geliştirmesine16 ve özellikle
Özgürlük ve Demokrasi Partisi‟nin (ÖDP) trans bir kadın olan Demet Demir‟i
milletvekili adayı olarak göstermesine tepki olarak İşçi Partisi (İP) genel
başkanı Doğu Perinçek‟in 1999 yılında “Eşcinsellik ve Yabancılaşma”17
başlıklı bir yazı dizisi kaleme alması önemli çatışma deneyimlerinden birisi.
Zira Perinçek‟in metni, alanda çok uzun süre homofobik/transfobik tavırları ve
beyanların referans metni olarak iş gördü, bu duruşları teorize ederek
meşrulaştırdı. Yine, metinin yazımından on yıl sonra, 2010 yılında Hasta
Tutsaklara Özgürlük Platformu‟nun (HTÖP) basın açıklamasına LGBT
hareketin imza koymasına Haklar ve Özgürlükler Cephesi‟nin (HÖC) karşı
çıkmasını ve ardından yaşanılan tartışmaları bir başka belirgin ve önemli
kırılma noktası olarak okuyabiliriz. Tartışmanın önemi, platformda çok sayıda
ve farklı konumlanışlardan örgütlenmelerin/hareketlerin bulunmasından ve
dolayısıyla tartışmaların alanda geniş çapta yankı bulmasından kaynaklanıyor.
Bu gibi kırılma noktaları dikkatle incelendiğinde, bunların tarihin bir yerinde
yaşanmış ve orada asılı kalan “bir olay” niteliğinde olmadıkları,
heteroseksizmin işleyiş mekanizmaları ve bunlara karşı mücadeleler üzerinde
etkili oldukları görülebilir. Zira HTÖP tartışmaları, birçok “suskun” eyleyiciyi,
eşcinsellik, homofobi/bifobi/transfobi ve heteroseksizm meselelerindeki
1990‟ların ikinci yarısından itibaren alanda örgütlü olarak bulunan LGBT hareketin
Türkiye seyrini kaleme alan bir yazı için bkz. Ali Erol (2011), “Eşcinsel Kurtuluş
Hareketinin Türkiye Seyri”, Cinsel Yönelimler ve Queer Kuram, Cogito, (65-66):
431-463.
17 Metin ilk olarak 3-6 Şubat 1999 tarihlerinde Cumhuriyet Gazetesi‟nde yayımlanmış,
daha sonra genişletilerek kitaplaştırılmıştır, bkz. Doğu Perinçek (2000), Eşcinsellik
ve Yabancılaşma (İstanbul: Kaynak Yayınları).
16
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1107
fikirlerini açıkça beyan etmeye ve somut tavır almaya zorlamış ve daha
önemlisi zorunlu heteroseksüelliğin politik bir mesele olarak alanda
tartışılmasının önünü açmıştır.18 Öte yandan bu ve benzeri tartışmaların
yarattığı ittifak ve dayanışma ilişkileri anti-heteroseksist politik hattın alanda
yayınlaşmasına da zemin sağlamıştır.
Alanın yakın tarihine baktığımızda, böyle bir politik hattın giderek daha
çok eyleyici tarafından benimsendiğini, anti-heteroseksist politik beyanların ve
L/G/B/T/İ kişileri gözeten, söylem ve politikaların simgesel değerinin
yükseldiğini görüyoruz. Birçok örgütlenme ikili cinsiyet kategorilerinin,
rollerin ve zorunlu heteroseksüelliğin sorgulandığı atölyeler, paneller ve diğer
çalışmalarla meseleyi tartışarak, gazete ve dergilerinde LGBT hareketin
gündemine yer açarak, LGBTİ komisyonlarına/örgütlenmelerine zemin
sağlayarak ve başka birçok yolla meseleyi gündemlerine almaktalar. LGBT
hareketin alandaki ısrarlı ve kararlı varlığının yanı sıra, bütün bu gelişmeler de
şüphesiz ki alanı olumlu yönde değiştiriyor ve L/G/B/T/İ dostu bir konumlanışı
yaygınlaştırıyor.19 Aşağıdaki anlatılar gerek LGBT hareketlerin diğer hareketler
ile ilişkilenmelerinin ve onlara yönelttikleri politik eleştirilerin; gerekse
L/G/B/T/İ kişilerin kendi bulundukları örgütlenmelerde politik ve gündelik
pratiklerdeki homofobik/transfobik ya da heteroseksist dile, tutumlara ve
düşünme biçimlerine yönelik müdahalelerinin alandaki söylem ve edim
biçimlerini dönüştürdüğünü gösteriyor.
“Özellikle LGBT örgütleri bizim dövizleri falan ya da ne biliyim beden,
cinsellik tartışılırken “çok hetero gidiyosunuz” diyenler var. Bu eleştiriler
önemli yani.” (G15)
“Tartışılırken de „yolda sen bu hareketinden dolayı küçük burjuvasın‟
demek gibi bi şey oldu „bu hareketinden dolayı homofobiksin‟ demek.”
(G12)
HTÖP tartışmaları çok çeşitli tepkilere neden oldu. Bazı hareketler LGBT hareketin
yanında yer alarak platformu eleştirdiler ve ayrıldılar. Bazıları ise HÖC‟ü
homofobik olmakla eleştirseler de platformda kalmaya devam ettiler. Birkaç hareket
ise olaydan birkaç yıl sonra geçmişe dönük düşünümsel ve öz eleştirel metinler
yayınlayarak özür diledi. Tartışmalara dair kaynak, metin ve referanslara söz
konusu yüksek lisans çalışmamda geniş biçimde yer verdim.
19 Bu noktada belirtmek gerekir ki alanda kurulan dostane ittifak ilişkileri de durağan
ve tek düze değildir. Örneğin, başından beri LGBT hareketle ve L/G/B/T/İ kişilerle
dayanışma ilişkileri kuran feminist hareketle ya da birçok görüşmecimin önemli bir
ittifak hareketi olarak bahsettiği Kürt Hareketi‟yle kurulan ilişkiler, farklı
motivasyonlara dayanan belirli gerilimler taşımaktadır. Güncel bazı örnekler ve
tartışmalar için bkz. http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=19019 (06.04.2015) ve
http://www.5harfliler.com/cinayetlere-karsi-transfeminizm ler/ (06.04.2015).
18
1108

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
“Mesela bir dönem „karılarımızı çocuklarımızı örgütleyelim parti için‟
falan vardı. O şimdi „en yakınımız‟ oldu.” (G21)
Ancak çalışmaya katılan birçok görüşmeci bu gelişmeleri olumlarken
bazı eleştirel gözlemlerini de paylaştılar. Başka deyişle çatışma ve ittifak
ilişkilerinin dönüştürdüğü alan, heteroseksizmin işleyiş mekanizmalarına ve naheteroseksüel kişilerin alanda var olma hallerine/koşullarına ilişkin yeni
tartışmaları da barındırıyor.
“Yani muhabir gelip R.Ç. davasını20 dinlemiyo, yani ben yapıyorum
haberi, ben gönderiyorum. Niye sen yapmıyosun haberi. Senin yapman
ayrı benim yapmam ayrı.” (G12)
“Mesela Kürtler için basın açıklamasını Kürtlerden istemezler. Oturur
kendileri yazar. Ama hani bu konuyla ilgili LGBT konusuyla ilgili tabi
„biz pek bilmiyoruz sen yaz, gönder.‟ Niye bilmiyorsun? Kürt
Hareketi‟yle ilgili bir sürü şey biliyorsun ama örneğin. Bu kimliği
uzaktan seviyorlar. Bence öyle biraz.” (G21)
Çalışmanın dikkat çektiği tartışmalardan ilkini, çalışmada “havalecilik”
olarak adlandırılan tavır oluşturuyor. Bu adlandırma, yukarıdaki anlatıların da
vurguladığı gibi, alandaki birçok örgütlenmenin her ne kadar heteroseksizmin
sorgulanmasını ve homofobi/bifobi/transfobi, nefret suçları gibi sorunları
politikleştirmeyi önemseseler de; bu işi örgütte/harekette açık kimlikleriyle var
olan L/G/B/T/İ kişilere ya da komisyonlara havale etmelerine işaret ediyor. Bir
başka deyişle örgütlenmelerde bu konulara dair haber yapmak, köşe yazısı veya
basın açıklaması yazmak, paneller, atölye çalışmaları düzenlemek gibi bu
konulardaki birçok iş, doğrudan onların çalıştıkları alan olmasa bile, L/G/B/T/İ
kişilerden bekleniliyor. Esasen bu beklenti, alanda heteroseksüel olarak var olan
birçok kişinin anti-heteroseksist politikayla kişisel/politik bağlarını
kuramadıklarına işaret ediyor. Başka bir ifade ile heteroseksizmi yalnızca naheteroseksüellerin sorunu olarak görmek, onu, bizatihi heteroseksüeli özneyi
üreten, sabitleyen, onu tutarlı cinsiyetli bedenlere ve toplumsal konumlara ve
rollere zorlayan, dolayısıyla birçok iktidar biçimini mümkün kılan politik bir
mesele olarak görmemek ya da bunu talileştirmek anlamına geliyor.
“L/G/B/T/İ‟ler öldürülüyor, bu zaten çok temel, yani bu çok hümanist bi
politika. Politik bi ederi yok. Birisi öldürülüyorken „biz yanındayız‟
demek politik değil, „heteroseksüellik zorunlu bir şeydir‟ demek politik.
Ama böyle bir şey yok yani. Bu meseleyi politik görmeme var.” (G14)
20
R.Ç., 18 yaşında, eşcinsel olduğu gerekçesi ile iki amcası ve babası tarafından
öldürülmüştü. http://hebunblog.blogspot.com/ (03.07.2014).
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1109
“İşte memlekette bir sürü acil mesele varken işte bir tarafta savaş, bir
tarafta yoksulluk, bir tarafta şu bir tarafta bu varken yani siz nerden
çıktınız demeye çalışıyorlardı.” (G20)
Bu durum aslında, alanda asli politika – tali politika ayrımının nasıl
işlediğini ve heteroseksizm ile diğer iktidar ilişkileri arasında nasıl bir hiyerarşi
üretildiğini de gösteriyor. Görüşmecilerin anlatılarından da çıkartılabileceği
gibi heteroseksizm, diğer ezilme, sömürü ve baskı ilişkilerine nazaran daha az
politik, toplumsal dünyayı anlamlandırmada ikincil bir zemin olarak görülüyor.
Dolayısıyla muhalefet alanında bulunan pek çok eyleyici için heteroseksizm
karşıtı mücadeleler tali bir politik hat, hatta yalnızca “insan hakları”
çerçevesinde değerlendirilebilecek bir sorun olarak karşımıza çıkabiliyor. Ana
politik ekseni oluşturmayan, ikincil bir sorun olarak görülen heteroseksizm
meselesine dair politik çalışmaların sistematik olarak L/G/B/T/İ kişilere havale
edilmesinin bir diğer implikasyonu ise, bu kişilerin politika alanında da
marjinalleştirilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Bir başka deyişle L/G/B/T/İ
kişiler, havaleci tutum nedeniyle sürekli olarak diğer politik alanlardan ve
egemen konumlanışlarca “Büyük Politika” (!) olarak görülen meselelerden de
dışlanmış oluyorlar. Esasen bu durum Türkiye muhalefet alanın “esas” politik
öznesi olarak (erkek) heteroseksüelleri örtükçe işaret ederek, alandaki politik
zemini ve alanın temel niteliklerini de heteronormatifleştiriyor.
“Birden kendimi merkezi yürümede buldum ben. Aslında biraz L/G/B/T/İ
kişiler de olsun kafası. Yani şu an demokrat olmanın olmazsa olmazı. Ne
yapalım bi iki tane L/G/B/T/İ orada dursun, biz yine işimize bakalım işte.
Biraz böyle yürüyo. Hani iyi niyet var ama kendi içine dair bi siyaseti
yok yani.” (G4)
Havalecilik tartışmasıyla bağlantılı olarak çalışmanın öne çıkarttığı bir
diğer tartışma, birçok örgütlenmenin L/G/B/T/İ kişileri “demokrat, ilerici,
özgürlükçü, devrimci” olmanın gerekliliği olarak içerme, onlara alan açma ve
hatta onları öne çıkartma çabasına işaret ediyor. Çalışmaya katılan
görüşmecilerin çoğu, alandaki hareketlerin L/G/B/T/İ kişileri adeta “vitrinine
yerleştirerek” ezberci ve politik doğrucu bir siyaset izledikleri yönündeki
görüşlerini dillendirdiler. Çalışmada “numunecilik” olarak adlandırılan bu tavır,
esasen alanda kimin “kurucu” kimin “renk/zenginlik” olarak düşünüldüğünü
gösteriyor. Cinsel yönelimleri ve arzu akışlarını bedenlere sabitleyen, yani
heteroseksüel, eşcinsel ya da trans oluş halini bedenlerin sonsuz gerçekliği
olarak varsayan bu tavır, heteroseksüelleri alanın normu oluşturan asli unsur
olarak yerleştirilirken, na-heteroseksüel kişileri giderek marjinalize ediyor.
Dahası heteroseksüel olmayan kişilere yönelik numuneci yaklaşım, hatta bu
kişileri dramatik biçimde ön plana çıkartma çabası egemen olanın norm dışı
olana verdiği “bir avans ya da hoşgörü” biçiminde işliyor. Bu durum aynı
1110

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
zamanda heteroseksüel ve na-heteroseksüel kişilerin alanda eşit koşullarda
bulunduğu yanılsamasını yaratarak heteroseksizmin simgesel inkarını da
(Bourdieu, 2003) beraberinde getiriyor.
5. Muhalefet Alanının Cinsel Rejimi:
Karşılaşmalar, Pazarlıklar, Direnişler
Yukarıda yürütülen havalecilik ve numunecilik tartışmaları, muhalefet
alanında işleyen cinsel rejimde (Foucault, 2010) güçlü bir heteroseksüel
varsayım olduğunu gösteriyor. Zira açık L/G/B/T/İ kişileri numune olarak
görmek, alandaki diğer herkesin heteroseksüel olduğu varsayımına dayanıyor.
Bunun yanı sıra numunecilik, heteroseksüel mutabakatı garantiye almanın bir
yolu olarak iş görüyor. Zira açıkça orada olan, kim olduğu bilinen dolayısıyla
gözetlenebilir, denetlenebilir olan L/G/B/T/İ kişilerin varlığı “heteroseksüel
biz”i tekinsizlikten kurtararak na-heteroseksüeli “ayrı bir tür” olarak işaretliyor.
Alanda eşcinsel ve trans kişilerin belirlenmiş bir numune ya da azınlık olarak
görülmesi, diğerlerinin heteroseksüel oluşunu yeniden teyit ediyor. Ancak bir
görüşmecinin anlatısı alandaki numuneci anlayışın pekiştirdiği “heteroseksüel
biz” fantezisinin ne kadar kırılgan ve tedirgin olduğunu şöyle ortaya koyuyor:
“Direk homofobik bir tutumla karşılaşmadım ama mesela „burada başka
L/G/B/T‟ler de var açılamayan‟ dediğinde o biraz geriyor mesela. Çünkü
seni farklı olarak koymuş oraya, kendi içinden de çıkma ihtimali biraz
gerilim oluyor.” (G14)
Peki böyle heteroseksist bir cinsel rejimde L/G/B/T/İ kişiler nasıl, hangi
stratejiler ve direnişlerle “açık” ya da “kapalı” olarak alanda bulunuyorlar?21
“Açılmanın” ya da “kapalı kalmanın” yolları nasıl örülüyor?22 Öncelikle
“Açıklık-kapalılık” terimleri, kişinin heteroseksüel olmayan cinsel yöneliminin
başka insanlar tarafından bilinmesi ya da bilinmemesi halini tariflemek için
kullanılır. Fakat trans kadın ve erkeklerin “dışarıdan yalnızca bakıldığında” görünür
olması nedeniyle “kapalı” kalamayacakları düşüncesi, onlar için “açıklık- kapalılık”
ikiliğini işlemeyeceği fikrini beraberinde getirir. Ancak çalışmada bazı görüşmeciler
kendilerini trans kadın veya erkek olarak ifade etmelerine karşın biyolojik dönüşüm
geçirmemişlerdir. Bu nedenle bu görüşmecilerin kimlikleri “dışarıdan yalnızca
bakılarak” anlaşılamamaktadır ve dolayısıyla bu çalışmada “açıklık-kapalılık”
ikiliği tartışması trans görüşmecileri de kapsamaktadır.
22 Bu çalışma, L/G/B/T/İ kişilerin cinsel kimlik ve yönelimleriyle ve kendi
cinsellikleriyle alanda “rahatça (en az heteroseksüeller kadar)” bulunabilmelerinin
imkanlarına, zeminine ve bu bağlamda kurulan farklı niteliklerdeki mücadelelere
odaklandı. Fakat bundan L/G/B/T/İ kişileri açıklık-kapalılık ikiciliğine hapseden
zorunlu heteroseksüelliğin sınırları dışında kurulacak bir toplumsal formasyonun
21
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1111
belirtmeliyiz ki, heteroseksüel varsayımın yaygın olduğu diğer toplumsal
mekanlarda olduğu gibi, muhalefet alanında da “açılma” bitmeyen/sonsuza
giden bir süreç olarak karşımıza çıkar. Başka deyişle L/G/B/T/İ kişiler için
“açılma” deneyimi her yeni karşılaşmada tekrarlanmaktadır. Dolayısıyla
kategorik olarak ayrılmış bir “açıklık-kapalılık” halinden, böyle keskin bir ikili
karşıtlıktan bahsedemeyeceğimizi akılda tutarak, çalışmaya katılan bazı
görüşmecilerin, hem kendilerinin hem de başka birçok na-heteroseksüel kişinin
alanda “kapalı” olarak bulunmayı tercih ettiklerini belirtebiliriz. Zira alanın
suskunlukla ya da homofobik/transfobik söylem biçimleriyle ve diğer yollarla
heteroseksüel biçimde örgütlenmesi, birçok L/G/B/T/İ kişi için caydırıcı bir
sosyal/kültürel/politik ortam yaratıyor.
Çalışma, heteroseksüel olmayan kişilerin muhalefet alanında iki yaygın
strateji kullanarak “kapalı” kaldıklarını gösteriyor. İlk stratejiyi, L/G/B/T/İ
kişilerin davranışlarını, kıyafetlerini, söylemlerini ve diğer bütün pratiklerini
seksüellikten arındırarak kendilerini “aseksüel” biçimde temsil etmeleri
oluşturuyor. Başka deyişle bu kişiler herhangi bir erotik ya da duygulanımsal
arzuları yokmuşçasına davranarak adeta görünmezleşme yoluna gidiyorlar.
Diğer strateji ise, tam aksine, heteroseksüel bir kamusal senaryo23 kurgulamak
biçiminde karşımıza çıkıyor. Yani heteroseksüel olmayan kişiler “kapalı”
kalmanın yolu olarak karşı cinsiyetten hayali ya da göstermelik bir sevgili
senaryosu yoluyla kendilerini heteroseksüel bir ilişki ve arzu durumu
içindelermiş gibi temsil ediyorlar. Bu stratejiler iki görüşmecinin anlatılarına
söyle yansıyor:
“„Şunu da ayarlayalım falan filan bak bu iyiymiş‟ diyen yoldaşlar olurdu.
Yo istemiyorum boş ver diyordum. Bi ara aşıkmış gibi gezdim, birine
aşığım ama olmuyo falan.” (G21)
“Ben o ortamda kimseye açık değildim açılmayı da düşünmüyordum
açıkçası benim için sadece mücadele vardı.” (G3)
Ancak bu stratejilerin kullanımının oldukça cinsiyetli olduğunu
söyleyebiliriz. Zira çalışmaya katılan lezbiyen ve biseksüel kadınlar ya da
bedenleri “kadın” olarak idrak edilen trans veya queer kişiler “kapalılık” halini
tahayyül edilemeyeceği anlaşılmamalı. Kaldı ki birçok L/G/B/T/İ kişi “açılmak”
gibi bir sorumluluğu üstlenmiyor ve “neden açılayım ki” (G1, G8) sorusu ile
“beklentileri” alt-üst ediyor. Fakat L/G/B/T/İ kişilerin “kapalı kalma hakları”ndan
ziyade “açılabilme rahatlıkları”nı ve bunun imkan ve zeminini dert etmek, tam da
zorunlu heteroseksüellik nedeniyle hala kıymetini koruyor.
23 Scott (1995), iktidar ilişkilerinin tabi taraflarının korunmak, gizlenmek ya da
egemen konumdakilerin beklentilerini yerine getirmek için kendilerini olmadıkları
biçimlerde temsil etmelerini “kamusal senaryo” kavramıyla tarifler.
1112

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
genel olarak “aseksüel” biçimde deneyimlediklerini belirtirlerken; gey ve
biseksüel erkekler ya da “erkek” olarak idrak edilen trans veya queer kişiler
genel olarak heteroseksüel kamusal senaryoya başvurduklarını söylediler.
Esasen bu durum, alandaki cinsel rejimin heteroseksist olduğu kadar patriarkal
olduğunu da göstermekte. Zira hangi yaştan olursa olsun, kadınların duygusal
ve cinsel olarak partnersiz yaşamalarının “doğal” karşılanmasına karşın;
yetişkin erkekler için bu durumun “doğal olmayan/endişe verici” bir durum
olarak görülmesi, kadın cinselliğini yok sayan düşünme biçiminin en az diğer
toplumsal alanlar kadar muhalefet alanında da yaygın olduğunu gösteriyor.
Bazıları çalışmama görüşmeci olarak katkı da sunan birçok L/G/B/T/İ
kişi ise, heteroseksist cinsel rejime rağmen muhalefet alanında, kendi
örgütlenmelerinde homofobik/transfobik tutumlara karşı çeşitli stratejiler ya da
direnme biçimleri yoluyla “açık” olarak bulunuyorlar. Fakat gerek
görüşmecilerim gerekse alanın eyleyicisi olan başka pek çok kişi, alanda açık
kimlikleriyle bulunan L/G/B/T/İ kişilere yönelik, farklı biçimlerde cereyan
eden, bazen açıkça bazense örtük ve ince bir biçimde olan, katmanlı formlar
alan homofobik/transfobik tavır ve söylemlerin oldukça yaygın olduğunu
belirtmekteler.24
Homofobik/transfobik
tutumlar
bazen
doğrudan
örgütlenmeden dışlanma/atılma, aşağılama, selam vermememe, ilişki kurmama
ya da mesafelenme gibi biçimler alırken; çoğu kez adı bile tam olarak
koyulamayan, tartışmalı ve karmaşık hallerde belirebiliyor. Üstelik bu
homofobik/transfobik tutumlarında cinsiyet-eksenli biçimde farklılaştığını
ayrıca belirtmek gerekiyor. Zira pek çok görüşmeci, muhalefet alanında
lezbiyen, biseksüel kadınların ya da kadın olarak görülen trans, queer kişilerin
cinsel yönelimlerini veya cinsiyet kimliklerini açıkça ifade ettiklerinde daha
kolay kabullenildiklerini belirttiler. Fakat bu durum tam da, alanın cinsel
rejiminin, bütün seks ve erotizm edimlerinde penisi merkeze alan, fallosentrik
biçimde işleyişinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla kadın cinselliğini penis
yokluğu nedeniyle cinsellikten saymayan heteroseksist aklın lezbiyen seks ve
arzuyu kabullenilebilir görmesini olumlu bir yaklaşımla okumak güçleşiyor.
Heteroseksist/fallosentrik cinsel rejimin diğer implikasyonu ise gey, biseksüel
erkeklerin ve erkek olarak kabul gören trans ve queer kişilerin
homofobik/transfobik tepkilerle daha sık karşılaşmaları. Görüşmeciler, erkek
bedenli eşcinsel/trans/queer kişilerin ise aynı cinsel rejim tarafından ya
“erkekliğe ihanet etmek” ile suçlandıklarını ve çeşitli yollarla “erkeklik
derslerine” maruz bırakıldıklarını ya da bu kişilerin “pasif/kadınsı”
24
Muhalefet alanı ve heteroseksizm arasındaki ilişkiye dair başka bazı anlatılar,
tanıklıklar ve tartışmalar için bkz. Yıldız Tar (2013), Yoldaş Ben İbneyim (İstanbul:
Ceylan Yayıncılık); Kaos GL Dergisi 93‟üncü ve 112‟nci sayı içindeki tartışmalar;
Anti- Homofobi Kitabı 2 içindeki “Sol ve Homofobi Forumu” içindeki tartışmalar.
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1113
bulunduğunu ve onlardan kadınlık rolleri ve davranışlarının beklendiğini
belirtiyorlar. Başka deyişle kişilerden, Butler‟in deyimiyle, cinsiyetli
performatiflikler bekleniyor.
“Toplantıya gittiğim zaman çember oluşturmuşlar. Selamlaşıyorum, son
kişiye geldiğimde ellerimi hissetmemeye başladım. Öyle bir şekilde elimi
sıktılar ki, elim kopacak sandım, herkes sert bakıyo falan. Ben bacak
bacak üstüne attım, dediler „ayağını indir, el kol hareketi yapma.‟” (G12)
Bütün bunlarla birlikte, alanda birçok L/G/B/T/İ kişi hem kendilerini
örgütleyerek hem de heteroseksüel kişilerle25 dayanışma ilişkileri geliştirerek,
bir yandan homofobik/transfobik tavır ve söylemlere direniyor ve bunlarla
müdahale ediyorlar; diğer yandan heteroseksizm karşıtı politikaları
yaygınlaştırmanın ve meşrulaştırmanın yollarını arıyorlar. Anti-heteroseksist
politik hattı güçlendirmek için çalışmalar yapmak ve mücadele edimlerini bu
alana yoğunlaştırmak ise bu yollardan birisi olarak karşımıza çıkıyor.
Çalışmaya katkı sunan birçok görüşmeci, hem örgütlenmenin kendisine hem de
örgütün seslendiği kesimlere yönelik anti-heteroseksist/homofobik/transfobik
politika ve söylem üretmeyi, heteroseksüel varsayımı kıran ve L/G/B/T/İ
görünürlüğünü artıran bir yöntem olarak okuyor.
“Atölyeler yapıyorduk, onlar baya kalabalık oluyordu. Baya politika
yapıyorduk, çok önemli ve mutluydu bizim için. Partideki heteroseksüel
arkadaşlar da geliyorlardı, sorular soruluyordu, çok açıktılar öğrenmeye.”
(G2)
“Birlikte eğlenmeye gittiğimiz mekanlarda …..‟le biz şey yapıyoruz,
daha yakın dans ediyoruz, daha böyle şey yapıyoruz. O bilerek
yaptığımız bi şey hani, provoke ediyoruz milleti. Varım demek, görünür
olmaya çalışıyorum aslında.” (G15)
Fakat bu odakta politika yapmak, kelimenin daha klasik anlamlarının
yanı sıra bedenin kendisini politik bir enstrüman olarak kullanmayı da kapsıyor.
Yukarıda 15. görüşmecinin anlatısının da örneklediği gibi bazı görüşmeciler,
hem kendilerinin hem de başka na-heteroseksüel kişilerin, heteroseksüel ikili
cinsiyet rejimine uymayan, onun sabit kategorilerini bozan altüst edici bedensel
performanslar26, kıyafetler ya da bir parça erotize edilmiş parodik davranışlar
Çalışmaya katkı sunan birçok görüşmecim, alanda özellikle kadınların ve genç
kişilerin L/G/B/T/İ kişilerle homofobi/transfobiye karşı dayanışma/ittifak ilişkilerini
geliştirmeye daha açık olduklarını belirttiler.
26 “Altüst edici performanslar” Butler‟in işaret ettiği bir başka adlandırma. Butler
bununla, cinsiyetli pozisyonları sürekli tekrarlayarak garantiye alan
25
1114

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
aracılığıyla alandaki L/G/B/T/İ varlığının altını çizdiklerini ve bunu bir politika
biçimi olarak sahiplendiklerini belittiler. Muhalefet alanında eşcinsel, biseksüel,
trans ya da queer olmanın drag performanslar ya da provoke edici davranışlar
ile altını çizmek, alanda oldukça yaygın olan “görünmez/makul L/G/B/T/İ
yoldaş” beklentisine yönelik bir protesto olarak karşımıza çıkıyor. Bir başka
deyişle L/G/B/T/İ kişiler bu biçimde davranarak, hem onlara “kabullenilme
şartı” olarak dayatılan “belirsiz, suskun ve kapalı olma” talebini geri
çeviriyorlar hem de heteroseksizm meselesine, yaşantılardan ve ilişkilerden
uzak, yalnızca teorik bir tartışma konusu olarak yaklaşmadaki sterilliği ortaya
çıkartıyor, bozuyorlar. Öte yandan bu talebin, bazen bir tür pazarlık sahasına da
dönüştüğünü söyleyebiliriz. Zira pek çok görüşmecim, örgütlendikleri hareketin
kendi içine dönük, toplantılarında, çalışmalarında ya da örgütteki arkadaşlarıyla
politika dışındaki kişisel ilişkilerinde sorun yaşamamalarına karşılık; özellikle
hareketin kamusal alanda gerçekleşen gösteri, miting, anma, kutlama,
mahalle/ev ziyaretleri ya da örgütleme gibi çalışmalarında, L/G/B/T/İ kişilerden
davranışları, beden dilini ve kıyafetleri kapsayan bütün performatif edimlerde
heteroseksist cinsiyet rollerine uymalarının beklendiğini belirttiler.
Bu pazarlığın kendisi, alandaki cinsel rejimin “halkımızın değerleri”
mottosuyla meşrulaştırılan bir genel ahlak anlayışıyla güçlü ilişkisini de ortaya
koyuyor. Bu durum ise alanda, özellikle çeşitli cerrahi müdahaleler ya da
hormon kullanımları yoluyla bedensel dönüşüm geçirmiş trans kişiler için
zorlayıcı oluyor. Zira bu kişilerin görünmezleşmeleri ya da “kapalı” kalmaları
oldukça zor. Öte yandan, seks işçisi olarak çalışan trans kadınlar, alanın bu
muhafazakar, (genel) ahlakçı taraflarıyla özellikle gerilim yaşıyorlar. Çünkü
alanda L/G/B/T/İ kişilere bir başka “kabul görme şartı” olarak dayatılan tek
eşlilik, istikrarlı sevgililik ilişkileri gibi ailesel ilişki biçimleri onları daha fazla
ayrımcılığa maruz bırakıyor, alandan dışlıyor.27 Esasen muhalefet alanında
işleyen cinsel rejime içkin olan ve heteroseksüel ilişkileri de baskı altına alan
aile ideolojisinin, arkaik olarak var olan “doyumsuz/sapkın eşcinsel” mitinin
motivasyonuyla L/G/B/T/İ kişiler için daha katı bir hal aldığını belirtebiliriz.
Hatta bu tartışmayı öteye taşıyarak, alanda yalnızca duygusal/erotik ilişkilerin
aileselleştirilmediğini, alanın cinsel rejiminin, diğer bütün ilişki biçimlerini
ödipal yasaya tercüme ederek aileselleştirdiğini söyleyebiliriz. Örneğin alanda
yaygın biçimde kullanılan “ağabey, abla” gibi hitaplar ya da dayanışma
ilişkilerinin “kız kardeşlik” gibi biçimlerdeki tarifleri, ensest tabusunu yeniden
performatifliklere karşın; bu pozisyonları bozan, onda çatlaklar oluşturan ve
dolayısıyla “orijinal cinsiyet” varsayımını sarsan performanslara işaret eder (2010).
27 Çalışmaya kendisini trans/trans gender olarak tanımlayan daha fazla görüşmeci
katılmasına karşın bedenini değiştirmeyi tercih eden yalnızca üç görüşmecim vardı
ve bunlardan ikisi seks içsisi olarak çalışmaktaydı.
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1115
çağırarak ilişkileri seksüellikten arındırıyor. Bu durum, yalnızca
heteroseksüelliği
değil,
cinselliğin
kendisini
tabulaştırarak,
onu
politikleştirmenin önündeki engellerden birisi olarak karşımıza çıkıyor.
Sonuç Yerine: Heteroseksizm Karşıtı Politikayı
Örmek
Bu çalışma boyunca “heteroseksizm, Türkiye muhalefet alanında nasıl ve
hangi araçlarla işler” sorusunun izini sürdük. Bu sorunun muradı,
heteroseksizmin alandaki döngülerini ve mekanizmalarını sorunsallaştırmak ve
anlaşılır kılmaktı. Böyle bir sorunsallaştırma ile heteroseksizme dair teorik
tartışmaları Türkiye topraklarının özgünlüğünde oluşan Türkiye muhalefet
alanına taşıyarak, onu belirli faillerce sürdürülen, üzerine pazarlık edilen ve
direnilen bir iktidar katmanı olarak ele almaya çalıştık. Bu çalışmanın açığa
çıkarttığı bilginin heteroseksizm literatürüne ve bu literatürü oluşturan
cinsiyet/toplumsal cinsiyet, kadınlık erkeklik performansları, arzu ve
heteroseksüel varsayım ve homofobi/transfobi gibi meseleler üzerine
tartışmalara özgün ve ampirik bir katkı sunması için uğraş verdik. Öte yandan
bu çalışmayı Wolf (2009)‟tan hareketle, çalıştığı alana müdahil olan ve bu
alanın olumlu dönüşümüne katkı sunan, en azından bu dönüşüm için mümkün
yollar öneren eylem yönelimli bir araştırma olarak da okuyabiliriz. Böyle bir
yaklaşım, araştırmacı olarak benim araştırma ile kurmaya çalıştığım sahici bağ
açısından kıymet taşımaktadır. Zira bütün bu tartışmalar ile birlikte, hem
zorunlu heteroseksüelliğe hem de diğer baskı ve sömürü biçimlerine karşı
çıkmanın ve onları dönüştürmenin yolunun, muhalefet alanından yükselen ve
buradan beslenen itiraz ve direnme pratiklerinden geçtiğini hala
düşünmekteyim. Fakat alanın, diğer iktidar ilişkileriyle birlikte işleyen
heteroseksizmi “asli politika/tali politika” ayrımı yapmaksızın karşısına
alabildiği ve bunu kendisine de ayna tutan, düşünümsel bir biçimde yapabildiği
ölçüde özgürlükçü niteliklerini koruyabileceği açık görünüyor. Zira
heteroseksizm ne yalnızca na-heteroseksüellerin sorunu, ne de yalnızca onların
cinselliği üzerinde baskı kuruyor. Heteroseksizm, yukarıda da tartıştığımız gibi,
bizleri cinsiyetli biçimlerde çağıran ve toplumsal uzama bu biçimde yerleştiren,
dolayısıyla başta patriyarka olmak üzere diğer bütün ezilme biçimlerinin
cinsiyet kazanmasına/cinselleştirilmesine olanak sağlayan temel bir baskı
sistemi. Bu durumda, heteroseksizmin politik okumasını yapamayan bir
muhalefet alanı, hem bu gün içinde yaşadığımız iktidar biçimlerinin tahlilini
yaparken, hem de geleceği tahayyül ve inşa ederken teorik ve politik olarak
derin bir eksiklik ve körlük tehlikesiyle karşılaşacaktır. Dolayısıyla bu politik
okuma, alan ve alanı kuran eyleyiciler için arzuladıkları özgürlükçü/eşitlikçi
dünya ile gerçekçi bir ilişki kurmak adına kıymet taşımaktadır. Muhalefet
1116

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
alanında işleyen heteroseksist aklın ve tavırların tartışılmasının ve bunların
geriletilmesinin kıymeti tam da bu ihtiyaçtan kaynaklanıyor.
Şimdi önümüzde şu sorular duruyor: Türkiye muhalefet alanının
toplumsal dünyayı biçimlendiren iktidar ilişkilerinden tamamen arınmış, steril
bir toplumsal uzam olamayacağı bilgisi saklı tutularak, ve buna rağmen, antiheteroseksist politika, alanın kurucu/temel niteliklerinden biri haline nasıl
getirilir? Heteroseksist, homofobik, transfobik olmanın ya da olmamanın
belirgin bir eşiği yok ise; yani bu düşünme biçimleri ve tavırlar egemen
oldukları sürece, sürekli olarak alanı etkileyecekler ise, bunlara direnmenin
tutarlı araçları ve mekanizmaları nasıl icat edilir? Bu soruların tek ve basit bir
cevabı yok elbette. Fakat tartışmanın sonunda, zorunlu heteroseksüelliği politik
bir ezber ile “L/G/B/T/İ hakları” meselesine indirgemekten vazgeçerek onun
tarihsel/siyasal bir okumasını yapmak ve heteroseksizm ile kişisel özne-oluş
arasındaki bağıları görebilmek, en azından başlangıç cevapları olarak
önümüzde beliriyor.
Kaynakça
Bauman, Zygmunt (2013), Sosyolojik Düşünmek (İstanbul: Ayrıntı Yayınları) (Çev. Abdullah
Yılmaz).
Barrett, Michele (1995), Günümüzde Kadına Uygulanan Baskı: Marksist Feminist Çözümlemede
Sorunlar (İstanbul: Pencere Yayınları) (Çev. Şen Süer).
Bourdieu, Pierre (2012), “Toplumsal Uzay ve Sembolik İktidar”, Çeğin, Güney ve Emrah Göker
(Der), Tözcülüğün Tasfiyesi (Ankara: Notabene Yayıncılık): 349-366.
Bourdieu, Pierre ve Loic J. D. Wacquant (2003), Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar (İstanbul:
İletişim Yayınları) (Çev. Nazlı Ökten).
Bourdieu, Pierre (1995), Pratik Nedenler (İstanbul: Kesit Yayıncılık) (Çev. Hülya Uğur Tanrıöver).
Bourdieu, Pierre (2016), “Alanların Bazı Özellikleri”, Ünsaldı, Levent (Ed.), Sosyoloji Meseleleri
(Ankara: Heretik Yayınları) (Çev. Filiz Öztürk, Büşra Uçar, Mustafa Gültekin ve Aslı
Sümer): 137-147.
Bourdieu, Pierre (2014), Eril Tahakküm (Ankara: Bağlam Yayıncılık) (Çev. Bediz Yılmaz).
Butler, Judith (2007), Taklit ve Toplumsal Cinsiyete Karşı Durma (İstanbul: Agora Kitaplığı) (Çev.
Osman Akınhay).
Butler, Judith (2010), Cinsiyet Belası (İstanbul: Metis Yayınları) (Çev. Başak Ertür).
Butler, Judith (2014), Bela Bedenler (İstanbul: Pinhan Yayınları) (Çev. Cüneyt Çakırlar ve Zeynep
Talay).
Deleuze, Gilles ve Felix Guattari (2014), Anti-Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni (Ankara: Bilim ve
Sosyalizm Yayınları ) (Çev. Fahrettin Ege, Hakan Erdoğan ve Mustafa Yiğitalp).
Demet Bolat  Zorunlu Heteroseksüellik ve Türkiye Muhalefet Alanı Üzerine Bir Tartışma

1117
Delphy, Christine (2005), “Rethinking Sex and Gender”, Jackson, Stevi ve Sue Scott (Der), Gender
(New York: Roudledge): 51-59.
Foucault, Michel (2005), Özne ve İktidar (İstanbul: Ayrıntı Yayınları) (Çev. Işık Ergüden ve Osman
Akınay).
Foucault, Michel (2010), Cinselliğin Tarihi (İstanbul: Ayrıntı Yayınları) (Çev. Hülya Tanrıöver).
Foucault, Michel (2003), Abnormal (New York: Verso Book).
Freud, Sigmund (1996), Totem ve Tabu (İstanbul: Sosyal Yayınlar) (Çev. K. Sahir Sel).
Jackson, Stevi (1999), Heterosexsualtiy in Question (London: SAGE Publications Ltd.).
Jackson, Stevi (2006), Gender, Sexuality and Heterosexuality: The Complexity (and limits) of
Heteronormativity (London: SAGE Publications Ltd.).
Mies, Maria (2011), Ataerki ve Birikim (Ankara: Dipnot Yayınları) (Çev. Yıldız Temurtürkan).
Rich, Adrienne (1996), “Compulsory Heterosexuality and Lesbian Existence”, Jackson, Stevi ve
Sue Scott (Der), Feminism and Sexuality (Edinburgh: Edinburgh University Press): 130144.
Scott, James C. (1995), Tahakküm ve Direniş Sanatları (İstanbul: Ayrıntı Yayınları) (Çev. Alev
Türker).
Scott, Sue ve Stevi Jackson (2012), Cinselliği Kuramsallaştırmak (Ankara: Notabene Yayınları)
(Çev. Selen Sezerli).
Wallerstein, Immanuel (2005a), Yeni Bir Sosyal Bilim İçin (İstanbul: Aram Yayıncılık) (Çev. Ender
Abadoğlu).
Wallerstein, Immanuel (2005b), Dünya Sitemleri Analizi (İstanbul: Aram Yayıncılık) (Çev. Ender
Abadoğlu ve Nuri Ersoy).
Wittig, Monique (2009), “Kadın Doğulmaz”, Cogito, 58: 193-201, (Çev. Ç. Akanyıldız ve Ş. Öztürk ).
Wittig, Monique (2013), Straight Düşünce (İstanbul: Sel Yayınları) (Çev. Leman S. Darıcıoğlu ve
Pınar Büyükbaş).
Wolf, Diane (2009), “Sahada Feminist İkilemler”, Methodos: Kuram ve Yöntem Kenarından
(İstanbul: Anahtar Kitaplar) (Çev. Dilek Hatatoğlu): 115-125.
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1119 - 1146
CAM UÇURUM:
KADIN YÖNETİCİLER CAM TAVANI NE ZAMAN AŞAR?*
Doç. Dr. Sebahattin Yıldız
Kafkas Üniversitesi
İ.İ.B.F.
Fidan Alhas
Bilim Uzmanı
Öğr. Gör. Önder Sakal Yrd. Doç. Dr. Harun Yıldız
Erzincan Üniversitesi
Kafkas Üniversitesi
Refahiye Meslek Yüksekokulu
İ.İ.B.F.
●●●
Öz
Cam tavan kavramı kadınların üst düzey yöneticilik pozisyonlarına ulaşmasındaki kariyer engellerini
ifade etmektedir. Bu kariyer engelleri erkek yöneticilerden, kadın yöneticilerden ve kişinin kendine koyduğu
engellerden kaynaklanmaktadır. Cam uçurum kavramı ise kadınların kariyer hedeflerine ulaşmasında yeni bir
kariyer engeli olması dolayısıyla önem arz etmektedir. Cam uçurum kavramı, cam tavanı aşan kadınların
kendilerini şirketin olumsuz koşullarında üst düzey yöneticilik pozisyonunda bulmalarını ifade etmektedir. Bu
kavram, şirketin kriz dönemlerinde kadınların başarısız olmaları için kendilerine verilen riskli bir
pozisyondur. Cam uçuruma neden olan faktörler kişilik, cinsiyet, örgütsel performans, örgütsel faktörler, grup
dinamikleri ve çelişik duygulu cinsiyetçiliktir. Bu kavram, kadın yöneticilerin şirketin içinde bulunduğu
olumsuz performans koşullarında üst düzey yöneticiliğe getirilip şirketin başarısızlığından sonra “kadından
zaten yönetici olmaz” cümlesini sarf edebilmek için erkek yöneticiler tarafından geliştirilmiştir. Stresle başa
çıkmada zorlandığı düşünülen kadınların başarısız olmalarını isteyen erkekler, kriz dönemlerinde kadınları
yönetici atayarak onları “bir cam uçurumun içine iteceklerdir”. Derleme niteliğinde olan bu çalışma cam
uçurum kavramını tanıtmayı ve yazında cam uçurum hakkında yapılan çalışmaları özetlemeyi
amaçlamaktadır. Bu çalışmanın temel katkısı cam uçurum konusunda yapılan ilk Türkçe çalışma olmasıdır.
Anahtar Sözcükler: Toplumsal Cinsiyet, Cinsiyet Ayrımcılığı, Cam Uçurum, Cam Tavan, Cam
Asansör
Glass Cliff: When Do Female Executives Exceed Glass Ceiling?
Abstract
The concept of glass ceiling refers to the career barriers in front of women in reaching the senior
management positions. These career barriers are caused by male executives, female executives, and the
barriers placed by individuals themselves. The concept of glass cliff, on the other hand, is important as it
constitutes a new career barrier for women to reach their career goals. The concept of glass cliff refers that
women exceeding the glass ceiling find themselves in the senior management position under negative
conditions of their company. This concept is a risky position given to women for failing during the crisis
periods of company. The factors causing the glass cliff involve personality, gender, organizational
performance, organizational factors, group dynamics, and ambivalent sexism. This concept was developed by
male managers in order to take the female executives to senior management positions under negative
performance conditions of the company and make them say “women cannot be managers anyway” after the
failure. Men who want the failure of women who are thought to have a difficulty in coping with stress will
assign women as executives during the crisis periods and “push them into a glass cliff”. Having the quality of
a review, this study aims to introduce the concept of glass cliff and report the studies on glass cliff in
literature. The main contribution of this study is that it is the first Turkish study that has ever been conducted
regarding glass cliff.
Keywords: Gender, Gender Discrimination, Glass Cliff, Glass Ceiling, Glass Elevator
*
Makale geliş tarihi: 22.10.2015
Makale kabul tarihi: 27.07.2016
1120

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Cam Uçurum:
Kadın Yöneticiler Cam Tavanı Ne Zaman Aşar?
Giriş
Ataerkil toplumlarda ve bunun yansıması olan erkek egemen kültürü
paylaşan örgütlerde ve ailede toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kadınlar
için cinsiyet ayrımcılığı ortaya çıkmaktadır (Yoğun Erçen, 2008: 10). Cam
tavan kavramı, “feminist teorilerde işgücü piyasasındaki cinsiyete dayalı
mesleki katmanlaşma içerisindeki dikey katmanlaşmayı işaret etmektedir”
(Özkaplan, 2013: 1). Cam tavan, kadın çalışanların bir üst yönetim pozisyonuna
ulaşmasını engelleyen “davranışsal ve örgütsel önyargılardan kaynaklanan
görünmeyen engeller” olarak tanımlanmaktadır (Öğüt, 2006: 58). Bu
görünmeyen engeller bireysel faktörler, örgütsel faktörler ve toplumsal
faktörlerden kaynaklanabilir (Yıldız ve Çiçek, 2013: 136). Ayrıca bu engeller
“erkek yöneticiler tarafından konulan engeller, kadın yöneticiler tarafından
konulan engeller ve kişinin kendi koyduğu engeller” şeklinde de
sınıflandırılabilir (Yıldız, 2014: 74).
Cam uçurum1 ise kadınların şirketin başarısızlık riskinin yüksek olduğu
tehlikeli/güvencesiz (precarious) liderlik pozisyonlarına erkeklerden daha fazla
getirilmesini ifade etmektedir (Ryan ve Haslam, 2005: 81). Olumsuz
performans koşullarında liderliğe atanarak yüzleştikleri başarısızlık riski,
şirketlerde kadınların üstesinden gelmesi gereken ayrımcılığın cam tavandan
sonraki ikinci formu olan cam uçurumun bir sonucu olarak görülebilir (Ryan ve
Haslam, 2007: 550). Cam uçurumda Schein’ın (1975) “yönetici düşün erkek
düşün” basmakalıbının yerine “kriz düşün kadın düşün” anlayışına doğru bir
dönüşüm olduğu söylenebilir (Ryan vd., 2011). Bu söylem normal dönemlerde
başarılı olması beklenen şirketlerde genel olarak erkeklerin yönetici olarak
düşünüldüğünü, kriz dönemlerinde ise başarısız olması beklenen şirketlerde
başarısızlık sonuçlarıyla yüzleşecek, eleştirilecek ve suçlanacak kadınların
yönetici olarak düşünüldüğünü ifade etmektedir.
Bu çalışmadaki temel amaç, cam uçurum kavramını tanıtmak ve yazında
cam uçurum hakkında yapılan çalışmaları özetlemektir. Cam uçurum
konusunda Türkiye’de yapılan ilk Türkçe çalışma olması itibariyle bu
1
Glass cliff kavramı için Türkçe olarak cam uçurum kavramı ilk kez bu çalışmada
kullanılmıştır.
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1121
çalışmanın yazına rehberlik edeceği ve önemli katkılarının olabileceği
düşünülmektedir.
1. Kuramsal Çerçeve
Cam tavan ve cam uçurum kavramlarının ayrıntılarına geçmeden önce bu
cinsiyet ayrımcılığıyla ilgili kavramları ortaya çıkaran unsurlara değinmek,
çalışmayı zenginleştirerek daha iyi anlaşılabilmesini sağlayacak kuramsal bir
temel hazırlamak açısından önem arz etmektedir. Bu nedenle toplumsal
cinsiyet, işgücü piyasasında (arz temelli ya da talep temeli yapılanmalar;
birincil ve ikincil işgücü piyasaları/ikili işgücü piyasası) kadının statüsü,
ataerkil yapı gibi kavramlar tarihsel çerçeve içinde (özellikle ikinci dalga kadın
hareketi çerçevesinde), kendilerini üreten nedenlere vurgu yapılarak verilmiştir.
1.1. Toplumsal Cinsiyet Kavramı
İngilizcede cinsiyetle ilgili biyolojik cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet
(gender) şeklinde iki farklı terim vardır. Cinsiyet “kadın ve erkeğin anatomi ve
üreme ile ilgili işlevlerine göre yapılan” bir ayrımken (Öztürk, 2011: 18)
“toplumsal cinsiyet, biyolojik farklılıklardan dolayı değil, kadın ve erkek olarak
toplumun ve kültürün bizi nasıl gördüğü, algıladığı, düşündüğü, hangi
anlamları yüklediği ve nasıl davranmamızı beklediği ile ilgili bir kavramdır”
(Giddens, 2012: 505; Doğan vd., 2009: 91; Sayer, 2011: 10). Örneğin kadın için
çocuk doğurmak biyolojik cinsiyete dayalı bir rol iken, ev işlerini yapmak
toplumsal cinsiyete dayalı bir roldür. Bu roller zaman zaman bireylere
yükledikleri anlamlar/görevler açısından eşitsizlik yaratmaktadır. Bu eşitsizliği
açıklayan yani toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle ilgili yaklaşımlar genel olarak
(1) toplumsal cinsiyet kuramları ve (2) feminist kuramlar şeklinde ikiye ayrılır
(Başak, 2013: 222-232).
1.2. Toplumsal Cinsiyet Kuramları
Toplumsal cinsiyet kuramları cinsiyet farklılığını “biyoloji,
toplumsallaşma, toplumsal roller ve toplumsal durumlar temelinde”
açıklamaktadır. Boy uzunluğu, kas gelişimi, çocuk doğurma ve emzirme
yeteneği gibi biyolojik özellikler cinsiyet farklılıklarını etkilemektedir.
Toplumsallaşmaya göre çocuklar büyüdükçe cinsiyetle ilgili rollerini rol modeli
yoluyla aile, arkadaşlar ve kitle iletişim araçları vasıtasıyla öğrenirler.
Toplumsal rol kuramına göre kadın ve erkek günlük yaşamlarında farklı rolleri
yerine getirmelerinden dolayı davranışları farklılık göstermektedir. Aile içinde
anne-baba, karı-koca ve oğul-kızdan farklı beklentiler vardır. İş dünyasında da
1122

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
mesleki roller çoğunlukla cinsiyete göredir. Hemşirelik, sekreterlik, ilk kademe
eğitim hizmetleri kadınlara aitken tıp, mühendislik, üst kademe yöneticilik,
askerlik ve polislik erkeklere aittir. Şirket içinde ise “erkek” patrondur, güç
sahibi ve statüsü yüksek iken “kadın” sekreterdir, güç, saygınlık ve statüsü
düşüktür. Toplumsal durumlar, davranışlar üzerinde etkili olan o andaki
ortamla ilgilidir ve durumsal baskıları hem erkek hem de kadınlar üzerinde
etkili olabilmektedir (Güldü ve Ersoy Kart, 2009: 101-108; Gökdağ, 2013: 138140).
Kadınların yönetsel temsil oranını toplumsal bağlamda inceleyen
ekonomik kuramlar ikili işgücü piyasası kuramı ve insan sermayesi kuramıdır.
(1) İkili işgücü piyasası kuramı işgücü piyasasının birincil ve ikincil işgücü
piyasalarından oluştuğunu, birincil piyasaları istihdamın sürekli olduğu,
yaratıcılık ve inisiyatif gerektiren, yüksek ücret ve statülü; ikincil piyasaları ise
tecrübenin az olduğunu, vasıfsız işgücünün ve istihdam şartlarının olumsuz
olduğu, düşük ücret ve statülü piyasaları ifade etmektedir. Bu itibarla ikili
işgücü piyasası kuramı kadınların işgücü piyasasındaki düşük istihdam sorunun
ve yükselme fırsatının düşüklüğünün nedenini ikincil işgücü piyasasının
oluşmasında görmektedir. Kadınlar birincil (eril) işlerde istihdam edildiğinde,
yükselme imkânları daha da zorlaşmakta ve ayrımcılık daha belirgin hale
gelmektedir. (2) İnsan sermayesi kuramı insana ait bilgi, beceri ve kazanılmış
diğer yeteneklerinin değerini ifade eder. Cinsiyet temelli iş ayrışmasını arz talep
sorunu içinde bireysel tercih ile açıklamaktadır. Kadınların iş deneyimlerinin ve
eğitimlerinin düşüklüğü nedeniyle yönetsel temsillerinin düşük olduğunu ifade
eder (Alican, 2007: 22-23). Kadının toplumsal rol ve statüsü ile ilgili sosyolojik
kuramlar (1) işlevselcilik ve rol kuramı (cinsiyete dayalı işbölümüne göre
kadının rolü çocuk bakımı ve ev işidir. Geleneksel yapı ve ataerkil toplumsal
ilişki ve değerler sistemi, kadınların dünyasını özel alan içerisinde tanımlar), (2)
ayrı dünyalar miti (iş ve aile yaşamının ayrı olmasıdır. Erkek ev dışında
çalışarak para kazanırken, kadın eş ve anne olarak günlük ev işlerini yerine
getirmektedir), (3) rol yükleme ve çatışmanın işlevselleştirilmedir (kadınların
üstlenmiş olduğu birden fazla rol nedeniyle yaşadığı gerilimdir. “Kadına
atfedilen roller erkekler tarafından paylaşılmadıkça kadının yönetsel
mekanizmalarda ve çalışma hayatında temsili her zaman düşük kalacaktır”)
(Alican, 2007: 27).
1.3. Ataerkil Yapı
Bir toplumun paylaştığı değerler, o toplumdaki örgütlerin kültürü ve
yapısını şekillendirmede önemli bir unsurdur. Kadın ve erkeğe dünyaya gelişte
eşit fırsatlar sunan doğanın aksine, sosyal doğadaki fırsat eşitsizliğini yaratan
ataerkil zihniyete vurgu yapılmalıdır (Savcı, 1999: 130). Çünkü ataerkil sistem
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1123
toplumsal cinsiyet rollerinin ve toplumsal cinsiyete dayalı işbölümündeki
eşitsizliklerin nedeni görülmektedir (Coşkun ve Öztürk, 2009: 118-119).
Kadınlarla ilgili toplumsal stereotipler (önyargılar), tarihsel olarak cinsiyetçi
işbölümüne dayanan ataerkilliğin ürettiği bir sonuç olarak görülmektedir
(Gökdağ, 2013: 70). Ataerkil anlayış nedeniyle “cinsler arasındaki eşitsizliğin
yapılandırılışı cinsiyet (sex) temelinde erkeğin kadına; toplumsal cinsiyet
(gender) temelinde ise erilin dişile üstünlüğünü kurgulayacak şekilde
ayrışmaktadır” (Başak, 2013: 236-238). Bu stereotipler, basmakalıp ön
yargılardır ve belli bir topluluğa ait olan ve o topluluğun en bariz niteliklerini
anlatan ifadelerdir (Onay ve Heptazeler, 2014: 78).
1.4. İşgücü Piyasasında Kadının Statüsü
Tarihin farklı dönemlerinde kadın ya da erkek olmak veya cinsler
arasındaki statü farkları değişik biçimlerde kendini göstermiştir. Bazı
dönemlerde kadın olmak bir ayrıcalık, bir statü olurken, başka bir dönemde bu
değerlendirme erkek için geçerli olmuştur. Anaerkil ve ataerkil aileler bu değer
farklılaşmasının ürünüdür (Çimen, 2008: 324). “Sanayi devrimi ve sonrasında
oluşan teknolojik, ekonomik ve toplumsal değişiklikler kadınlara ev içindeki
annelik ve ev kadınlığı rollerinin dışında ekonomik faaliyetlere ücret karşılığı
daha fazla katılma imkanı yaratmış ve ücretli kadın işgücü kavramının
doğmasına yol açmıştır” (Parlaktuna, 2010: 1217). Toplumsal cinsiyet hemen
her toplumda önemli bir tabakalaşma biçimidir. Sosyolojide kadınlar ve
erkekler arasındaki zenginlik, güç ve ayrıcalığın eşitsiz dağılımı için toplumsal
cinsiyet tabakalaşması (ayrımı) terimi kullanılır. Ev içi roller kadınlara, evin
dışındaki roller erkeklere yüklenmiş olup erkeklerin rollerine genellikle daha
fazla değer yüklenir. Mesleğe bağlı toplumsal cinsiyet ayımı erkeklerin ve
kadınların farklı türlerdeki işlere yönelmelerine vurgu yapmaktadır (Başak,
2013: 233).
Cinsiyete dayalı mesleki ayrım (tabakalaşma) iki şekilde yapılır. “Dikey
ayrım, erkeklerin mesleki hiyerarşinin tepesinde, kadınların ise zemininde
kümelenmesini gösterirken; yatay ayrım aynı mesleki düzeyde erkeklerle
kadınların farklı işleri yaptığını göstermektedir” (Doğan vd., 2009: 92).
Cinsiyete dayalı mesleki ayrımcılık işgücü piyasalarında dikkate alınmaktadır.
Yukarıda bahsedilen birincil ve ikincil işgücü piyasaları/ikili işgücü
piyasasından başka arz temelli ya da talep temeli yapılanmalar da kadının
statüsünü göstermektedir. Kadınların belli tür işleri neden tercih ettiklerini
açıklayan teoriler işgücü arzı ile ilgili teoriler iken, işverenin belli işler için
neden erkekleri veya kadınları tercih ettiklerini ve kadın veya erkeklerin terfi
etmelerindeki farklı fırsatlar üzerinde yoğunlaşmalarını analiz eden teoriler ise
talep temelli teorilerdir. Önceden öğrenilmiş ve cinsiyet tabanlı faktörler
1124

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
tarafından belirlenen kültür ve sosyal değerler, bir kişinin mesleki bir işi tercih
ederken (arz temelli) veya bir işverenin kişi tercihinde (talep temelli) etkili
olabilmektedir (Parlaktuna, 2010: 1218).
1.5. Feminist Kuramlar ve İkinci Dalga Kadın Hareketi
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile ilgili temelde (1) işlevselci ve (2)
feminist yaklaşımlardan bahsedilebilir. Doğal farklılıkları dikkate alan
işlevselci yazarlara göre erkekler ve kadınlar arasındaki işbölümü biyolojik
temellidir. Kadın ve erkekler biyolojik bakımdan en uygun oldukları görevleri
yerine getirirler. Bu nedenle kadınların ev işleri ile ailevi sorumluluklara
odaklanması, erkeklerin ev dışında çalışması gerektiği düşünülür. Feministler
ise işbölümünün biyolojik temelleri bulunduğu ve toplumda doğal görev
paylaşımı olduğu görüşünü eleştirirler ve insanların kendilerinden kültürel
olarak beklenen rollere göre toplumsallaştığını belirtirler (Giddens, 2012: 515516).
“Feminizm, 18. yüzyılda İngiltere’de doğan, cinsler arasındaki eşitliği
kadın haklarının genişletilmesiyle sağlamaya çalışan bir toplumsal harekettir”
(Marshall, 1999: 240). Kadının toplumsal rol ve statüsü ile ilgili feminist
kuramlar hak ve eşitlik kavramlarıyla ortaya çıkmış, günümüzde kamusal ve
özel alanda kadını ikincilleştirme/itibarsızlaştırma, ezilme süreçlerini toplumsal
cinsiyet temelinde sorgulayan bir özgürleşme hareketine dönüşmüştür (Alican,
2007: 29). Feminist kuramlar (1) liberal, (2) sosyalist ve (3) radikal olarak üçe
ayrılmaktadır. Liberal feminizm, cinsiyet eşitliğinin olabilirliğini ortaya atan ilk
kuramdır ve toplumsal cinsiyet temelli farklılaşmanın kaldırılmasını
önermektedir. Sosyalist feministler, işgücü ve aile de dahil olmak üzere
ekonomik ilişki ağları içinde ataerkil kapitalizmin toplumsal cinsiyet eşitsizliği
ve ayrımcılığın temel nedeni olduğu için sorgulanması gerektiğini
belirtmektedirler. Radikal feministler ise kadınlara uygulanan baskıyı
açıklamak için ataerkil sisteme önem atfetmektedirler ve bu nedenle erkekleri
kadınların ezilmesinin temel kaynağı olarak görürler (Ersoy Çak, 2010: 103).
“Ataerkil güç, biyolojik cinsel farklılıklara atfedilen sosyal anlamlara
yaslanmaktadır. Patriyarkal ideoloji erkekleri sosyalleşme sürecinde
hareketlilik, güç, inisiyatif, üretim ve rasyonalite gibi nitelikle donatırken
kadınlara ev işleri, çocuk doğumu ve bakımı ile erkeğin cinsel objesi olmayı
yüklemiştir” (Aktaş, 2013: 63). Feminist araştırmalar ev içi iş-ev dışı iş,
kamusal alan-özel alan, doğal-kültürel ayrımlarını eleştirmektedirler (Ersoy
Çak, 2010: 103). “Feminist teoriler kadınların ataerkil toplumsal düzen yapısı
içinde değersizleştiklerini varsaymakta ve bunun nedenini sorgulamaktadırlar”
(Aktaş, 2013: 62).
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1125
Modern sosyoloji kuramlarından feminist kuram ilk olarak 18. yüzyıl
Aydınlanma döneminde bireysel özgürlükler, eşitlik, hak arayışı şeklinde ortaya
çıkmışken, 1960’lı yıllardaki ikinci dalga feminizm biyolojik cinsiyet (sex) ile
toplumsal ve kültürel olarak inşa edilen toplumsal cinsiyet (gender) arasında bir
ayrımı vurgulamaktadır. Kadın ve erkeklerin farklı biyolojik özelliklere sahip
olması eşitsizliği açıklamada yetersiz kalmakta ve eşitsizlik toplumsal ve
kültürel olarak üretilen bir güç ilişkisi olmaktadır. Bu toplumsal ve kültürel
süreçler, tarihsel ve mekansal olarak değişen toplumsal cinsiyete dair fikir ve
uygulama sistemleri, kadın ve erkeklere farklı rol ve sorumluluklar yükleyen
toplumsal cinsiyete dayalı bir işbölümü yaratmaktadır. Toplumsal yaşam,
cinsiyete dayalı işbölümü temelinde belirlenen kadın ve erkek rol ve
sorumluluklarına göre özel alan (ev merkezli, anne ve eş rolleri) ve kamusal
alan (ev dışı evi geçindiren aile reisi rolü) gibi iki farklı alanda
tanımlanmaktadır. Kamusal alan ön plana çıkarılarak, cinsiyete dayalı
işbölümü, kadın emeği, erkek egemenliği gibi özel alanla ilgili konular
feministlerce sorgulanmaya başlamıştır. Erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu
egemenlik, baskı ve kontrol sistemini ifade eden ataerkillik, kadınların
ezilmişliği gibi konuları analiz eden feminist kuramların hepsi özel alanın
inceleme konusu olması gerektiği düşüncesini paylaşmaktadır (Koçak
Turhanoğlu, 2012: 21-22).
Birinci dalga feminizm (liberal) dönemindeki düşünceye göre “kadınlara
ve erkeklere eşit olanaklar, eşit fırsatlar sağlandığında toplumsal ve siyasal
eşitlik sağlanabilecekti”, fakat birinci dalga feminizmin toplumsal ve siyasal
eşitlik mücadelesi sonucu ortaya çıkan kazanımları ataerkilliğin özellikle hane
içerisinde kadına getirdiği sınırlılıkları ortadan kaldırmamıştır. Özellikle
ataerkil toplumsallaşma süreci, bu sınırlılıkların hane içerisinde sürdürülmesine
neden olmuştur. Bu durum 1960’larda ortaya çıkan ikinci dalga feminizmin
gündemini özel alan ve özel alandaki eşitsizlikler bağlamında biçimlendirmiştir.
Bu akıma göre özel alan siyasetten ve güç ilişkilerinden bağımsız alan değildir
(Karkıner, 2013: 33-34) ve toplumsal cinsiyetten kaynaklanan ve kadınların
gündelik yaşamlarında karşılarına çıkan sorunlar, kişilere özel ya da belli
durumlara has değildir. Tüm bunlar bir sistemin yani ataerkil bir düzenin
ürünüdür (Çakır, 2010: 415-436).
İkinci dalga feminist kuramlar (kültürel, radikal, marksist) kadınlar ile
erkeklerin eşit yasal haklara sahip olmasına rağmen (liberal feministlerin
söylemi), kültürel ve ataerkil yapı nedeniyle kadınlara yönelik negatif
ayrımcılığın devam ettiğini vurgulamaktadırlar. Türkiye’de T.C. Anayasası’nın
10. Maddesi’nde “kadın ve erkekler eşit haklara sahiptir” (www.tbmm.gov.tr,
13.05.2016); 4857 sayılı İş Kanunu’nun 5. Maddesi’nde “iş ilişkisinde cinsiyete
dayalı ayrım yapılamaz” (www.tbmm.gov.tr, 13.05.2016) denmektedir.
Türkiye’nin onayladığı ILO sözleşmelerinden 45 No’lu Yer Altı İşleri
1126

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
(Kadınlar) Sözleşmesi’nin 2. Maddesi’nde, “Kadın cinsinden hiç bir şahıs, yaşı
ne olursa olsun maden ocaklarında yeraltı işlerinde [kablo döşemesi,
kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi] çalıştırılamaz” (www.ilo.org, 23.03.2016;
Cengiz vd., 2012: 17) ilkesi dışında kadınlar her türlü işte çalışabilecek haklara
sahiptirler. Dolayısıyla yasalardan ziyade ataerkil toplum yapısının kadın
çalışanlara koymuş olduğu engellerden bahsedilebilir. Doğumla birlikte
başlayan bu dişi ve erkek ayrımına göre toplumsal rol dağılımı yapılmakta,
kadınlar erkeklerce “öteki” olarak konumlandırılmakta, toplumda özne yerine
nesne olarak görülmekte ve kadınlar özel alana erkekler ise kamusal alana
yönlendirilmektedir (Bilican Gökkaya, 2015: 63).
2. Şirketlerde Cinsiyet Ayrımcılığıyla İlgili
Kavramlar
Şirketlerde cinsiyete dayalı mesleki ayrımcılığın göstergesi olarak cam
tavan (glass ceiling), cam uçurum (glass cliff), cam asansör (glass elevator),
cam yürüyen merdiven (glass escalator), göstermecilik/göstermelik ödün
verme (tokenism), çifte açmaz (double bind), cam duvar (glass wall) ve cam
labirent (glass labryrinth) gibi kavramlar izleyen bölümde açıklanmıştır.
Cam tavan şirket gelenekleri ve önyargılar tarafından kadınların üst
kademelere yükselişindeki görünmeyen engelleri (Dzanic, 2009: 9), cam
uçurum hata riski göreceli olarak yüksek olan tehlikeli üst yönetim
pozisyonlarına kadınları atama eğilimini (Ryan ve Haslam, 2005: 81), cam
asansör veya cam yürüyen merdiven özellikle kadın egemen işlerde kurumsal
hiyerarşi içerisinde erkekleri daha hızlı bir şekilde yukarı çıkaran yapılar ve
uygulamaları (Williams, 1992: 253), cam duvar kadınların üst düzey yönetici
olmaları yolunda yatay (yana doğru) hareketi kısıtlayan ve belirli tür
faaliyet/sektör alanlarında kadını tutan (yatay tabakalaşma) görünmez bir engeli
(Sabharwal, 2013: 399), cam labirent kariyer yolu boyunca kadını uygun
pozisyona ulaşmaktan alıkoyan ve kadının karşılaştığı tüm engelleri (Eagly ve
Carli, 2007), göstermecilik kadınları ve azınlık grup üyelerini kapsayacak
şekilde göstermelik bir çaba, terfi veya jest yapma politikasını (Kanter, 1977)
ve çifte açmaz çatışan iki talep tarafından tuzağa düşürülen kadın yöneticinin ne
yaparsa yapsın başarılı olamayacağı [aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen
bıyık atasözünde olduğu gibi] bir durumu ifade eder (Lamsa vd., 2012: 8).
Bu cinsiyet ayrımcılığı kavramlarının kuramsal temelleri, kadınlara
uygulanan cinsiyet ayrımcılığında “ikinci dalga” feminist kuramlar bağlamında,
ataerkil zihniyete ve kültüre bağlanarak ele alınabilir (Başak, 2013: 232). Bu
çalışmada cam tavan ve cam uçurum kavramlarının üzerinde durulacaktır.
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1127
2.1. Cam Tavan Kavramı
“Cam tavan kavramı cinsiyete dayalı mesleki ayrımcılık konusu olan terfi
ayrımcılığı ile açıklanmaktadır” (Parlaktuna, 2010: 1222). Varlığı bilinen, fakat
adı konulmayan cam tavan ilk olarak Carol Hymowitz ve Timothy D.
Schellhardt tarafından 24 Mart 1986 tarihinde Wall Street Journal’da
yayınlanan bir makalede (Cam Tavan: Neden Kadınlar Üst Yönetim
Pozisyonlarını Onlara Kapayan Görünmeyen Engelleri Aşacak Gibi Görülmez)
kadınların üst düzey yönetici olmaları yolunda engellenmeleri ve kurumların
gelenek ve önyargıları ile bağdaşan bir kavram olarak ortaya çıkmıştır
(Lockwood, 2004: 2). Kadınların üst düzey yönetim pozisyonlarına ulaşmada
yaşadığı güçlükleri ifade eden cam tavan önemli bir sorundur ve kadınların
gelişmesine mani olan engelleri ifade eden, saydam olmasından dolayı üstü
örtülü bir metafor (benzetme) olarak bilinir. Kadınların yükselmesini bloke
eden görünmez bir bariyer olarak o kadar güçlüdür ki kadınların yönetimsel
hiyerarşi içerisinde yukarı çıkışını engellemektedir. Cam tavan sebebiyle
kadınlar sadece belirli bir seviyeye (dikey tabakalaşma) çıkabilmekte ve bu
genellikle orta seviyeli yönetim pozisyonları olmaktadır (Lamsa vd., 2012: 8).
“Cam tavan çalışma hayatında kadın çalışanların üst kademelere
yükselmesini engelleyen işletmenin önyargıları ve stereotipi olarak tanımlanan
birçok engelin birleşmesi” olarak ifade edilmiştir (Anafarta vd., 2008: 114).
Yıldız’ın (2014) Türkiye’de yaptığı bir çalışmanın bulgularına göre cam tavan
sorunu son derece ciddidir. Bulgulara göre sadece milletvekili, dekan, banka
genel müdürü ve banka üst yönetim üyeleri seviyesinde kadın oranı %10’ları
biraz aşmıştır. Ayrıca bu araştırma vali, vali yardımcısı, kaymakam, belediye
başkanı, başbakan, bakan, müsteşar ve rektörler düzeyinde de kadın oranının
çok düşük seviyelerde kaldığını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
2.1.1. Cam Tavana Neden Olan Faktörler
İşyerlerinde cam tavanın neden olan faktörler şirket politikaları ve
uygulamaları, eğitim ve kariyer geliştirme, terfi politikaları, ücret uygulamaları,
davranışsal ve kültürel açıklamalar, iletişim sitilleri, basmakalıplar, tercih
edilen liderlik sitilleri, güçlü şirket kültürü, statükoyu sürdürmektir (Lockwood,
2004: 3).
Ayrıca kadınların yönetsel pozisyonlarda yer alamamasına neden olan
diğer faktörler; ataerkil toplum değerleri ve geleneksel roller (kadın toplumdaki
yeri eş ve annedir), cinsiyet temelli ayrışma (kadının cinsiyetinden dolayı),
kendine güven eksikliği, zirvede yalnızlık korkusu, kraliçe arı sendromu
(erkeklere özenmesi), mobinge yenilme ve basmakalıplardır (Yılmaz, 2013:
24). Kuramsal kısımda bahsedilen bilgiler ışığında, işletme bilimi yazınında
cam tavana neden olan faktörler genel olarak üç başlıkta toplanmıştır. Bunlar;
1128

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
bireysel faktörler, örgütsel faktörler ve toplumsal faktörlerdir (Güldal, 2006: 68;
Sezen, 2008: 11; Anafarta vd., 2008: 115; İraz, 2009: 278; Doğru, 2010: 49;
Erkılıç, 2011: 21; Günden, 2011: 31). İzleyen bölümde bu faktörler ayrıntılı
biçimde ele alınacaktır.
2.1.1.1. Bireysel Faktörler
Bireysel faktörler açısından kişilik, toplumsal cinsiyetçi rol modelleri,
öğrenilmiş çaresizlik, kraliçe arı sendromu, çoklu rol üstlenme, kişisel tercihler
vb. unsurlara değinebilir (Günden, 2011; Erkılıç, 2011: 21; Yılmaz, 2013: 24;
Karcıoğlu ve Leblebici, 2014). Genetik, çevre ve deneyim sonucu oluşan
kişilik, kadınların birey olarak var olma mücadelesinde önem arz etmektedir.
Özgüven eksikliği olan, kararsız ve ne istediğini bilmeyen bir kişilik cam
tavana maruz kalabilir (Örücü vd., 2007: 119). Öğrenilmiş çaresizlik sendromu;
“kişinin harekete geçememesi, kendi hayatını kontrol edememesi ve geçmişte
tecrübe edindiğinden dolayı kontrol altına alamadığı durumlar ve sorunlar”
olarak tanımlanmaktadır (Düzgün ve Hayalioğlu, 2006: 405; Ersever, 1993:
621). Erkek egemen ağırlıklı ataerkil bir toplumdaki toplumsal ve kültürel
kalıpların bireylere aktarılmasını ifade eden toplumsal cinsiyet aynı zamanda
kadınları öğrenilmiş çaresizliğe de sürüklemektedir (Bilican Gökkaya, 2015:
53). Kraliçe arı sendromu; “bir nevi kadınların kadınları çekememesinden
kaynaklanan ancak toplumsal normlar gereği ifade edilmeyen bir kavram”
olarak ortaya çıkmıştır (Günden, 2011: 25). Kadının kadını çekememesi,
rekabet algısına etki eden kişilik ve mizaçla ilgili etmenlerden de
kaynaklanabilir (Zel, 2002), fakat “çekememezlik” her iki cinsiyet için de
geçerli olabilir. Çoklu rol üstlenme, kadınların, hem annelik ve eşlik görevini
yerine getirmeleri hem de çalışan kadın pozisyonunda olmaları dolayısıyla
birden fazla rol üstlenmelerini ifade etmektedir. Kadınlar, bu görevlerinin her
birini aynı oranda yerine getirmeyi üstlendiği için rol çatışması
yaşayabilmektedir (Erbay ve Tuncay, 2006: 26-27). Kadınların kişisel tercih ve
algıları, kadınların içinde bulundukları rol çatışması nedeniyle ya arka planda
kalmayı ya da daha düşük seviyedeki yönetici pozisyonlarını tercih etmelerine
yol açmaktadır (Yılmaz, 2013: 47).
2.1.1.2. Örgütsel Faktörler
Örgütsel faktörler açısından doğru işe doğru eleman alımını sağlayacak
örgüt politikaları, fırsat eşitliği yaratacak bir örgüt kültürü, örgüt iklimi,
mentorluk desteği, ve informal (biçimsel olmayan) iletişim ağlarına katılmaya
destek olma vb. unsurlara değinilebilir (Günden, 2011: Erkılıç, 2011: 21;
Yılmaz, 2013: 24; Karcıoğlu ve Leblebici, 2014).
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1129
Örgüt kültürü, örgüt üyelerinin paylaştığı değerleri ifade etmektedir ve
kadın çalışanların örgüt içerisinde daha üst pozisyonlara geçebilmelerinde
önemlidir. İnsanı dikkate alan ve cinsiyet ayrımcılığı yapmayan örgütlerde
kadınların daha başarılı olduğu görülmektedir (Ergeneli ve Akçamete, 2004:
89). Örgüt politikaları, çalışanlara yol gösteren ve rehberlik eden ilkeleri ifade
etmektedir. Bunlardan birisi de örgütün benimsemiş olduğu kadın ve erkek
fırsat eşitliğine dair politikalardır. Kadın çalışanların üst seviyelerde yönetici
olmalarını istemeyen veya kadın çalışanların ilerlemelerini tasvip etmeyen
yöneticilerce bu politikalar oluşturulabilir (Çetin, 2011: 75). Örgüt iklimi,
“örgütün nesnel özelliklerinin çalışanlar tarafından nasıl göründüğünü ifade
eden bir kavramdır” (Soysal, 2010: 104). Kadınlara olumlu yaklaşan
örgütlerde, kadın çalışanlar üst pozisyonlara yükselebilmekte iken kadınlara
olumsuz yaklaşan örgütlerde, kadın çalışanlar ya geri planda kalmayı tercih
etmekte ya da görevlerinden ayrılmayı tercih etmektedir (Doğru, 2010: 47).
Mentorluk (Rehberlik), örgütün sahip olduğu tecrübeli bir elemanı ile tecrübesiz
bir elemanı arasında gerçekleşen pozitif yönlü kişisel ve performansa dayanan
ilişkileri geliştirmeyi ifade etmektedir (Anafarta vd., 2008: 118). Mentorluk,
kadın çalışanların cam tavandan korumasını amaçlayan bir faktördür (Çelik,
2011: 300). İş yaşamında bir mentordan yardım alan kadın üst pozisyonlara
daha güvenle yükselebilmekte ve daha başarılı olabilmektedir (Karaca, 2007:
61). Fırsat eşitliğinin olmayışı, örgütlerde kadın çalışanların erkek çalışanlar ile
eşit olarak görülmemesidir (Sezen, 2008: 11). Örneğin; örgüt ile ilgili bir
seminer ya da toplantıya bir kişi gönderilecekse bu gönderilen kişi erkek
olmaktadır. Bunun bir nedeni, kadın çalışanların örgütü iyi temsil edemeyeceği
düşüncesidir (Güldal, 2006: 68). İnformel iletişim ağlarına katılamama diğer
bir engeldir. Kadınlar, işletme çalışanları arasında hangi projelerin ilgi
gördüğünü, hangi projelerin ya da olayların kurumdaki çalışanları
ilgilendirdiğini ağlara katılamama nedeniyle bilemeyebilirler (Özyer ve Orhan,
2012: 974). Kadınlar bu ağların dışında kalmakta (Soysal, 2010: 100) iken ağ
içerisinde yer alan çalışanlar bir görevde yükselme olduğunda birbirlerine
destek vermekte, referans olmakta ve sosyal açıdan birbirlerine yardım
etmektedirler (Çetin, 2011: 81).
2.1.1.3. Toplumsal Faktörler
Toplumsal faktörler bu çalışmanın kuramsal kısmını oluşturduğundan,
ataerkil toplum yapısı, toplumsal cinsiyet, feminist kuramlar ve basmakalıp
yargılara kuramsal kısımda yer verilmiştir.
1130

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
2.1.2. Cam Tavanı Aşmaya Yönelik Stratejiler
Kadınların cam tavanı aşmasına yönelik bireysel ve kurumsal stratejiler
de geliştirilmiştir. Bireysel stratejiler üniversite ve mesleki eğitim
programlarına katılma, beklenenden yüksek performans sergileme, mentordan
yardım alma, kişisel yaşamdan feragat etme, sosyal ilişki geliştirme ve kariyer
geliştirme programlarına katılma stratejisi iken, kurumsal stratejiler ise erkek
egemen kültürü değiştirmek, aile dostu işyerleri oluşturmak ve pozitif
ayrımcılıktır (Lockwood, 2004: 7; Yoğun Erçen, 2008: 29; Aksu vd. 2013:
136).
2.2. Cam Uçurum Kavramı
Cam uçurum kavramı ilk defa Ryan ve Haslam (2005)’ın çalışmalarında
kadınlar için olumsuz bir durumu ifade etmek için kullanılmıştır. Judge’ın
(2003) The Times adlı gazetede yayınlanan yazısına (Yönetim Kurulunda
Kadınlar: Yardım veya Engel?) eleştiri olarak bu kavram ortaya atılmıştır
(Ryan ve Haslam, 2005: 82). Judge (2003) çalışmasında kadınları yönetim
pozisyonuna atayan Birleşik Krallık’taki (BK) 100 büyük şirketin durumunu
sorgulamış ve yönetim kurullarına kadınları atayan şirketlerin yönetim
kurullarında sadece erkeklerin bırakıldığı şirketlere göre performansının kötüye
gitme eğiliminde olduğunu ortaya çıkarmıştır. İngiltere’deki şirketlerin yönetim
kurullarında kadınların olmadığında daha iyi olacağını yani yönetim kurullarına
kadınları atayan şirketlerin performansının düşeceğini öne süren Judge’ın
(2003) aksine, Ryan ve Haslam (2005: 81-90) BK’daki 100 şirketin yönetim
kurullarına kadınların ve erkeklerin atanmasından önceki ve sonraki şirket
performanslarını analiz etmişler ve cinsiyet ile bağlama (örgütsel koşul) göre
atamaların farklılaştığını ortaya çıkarmışlardır. Buna göre yönetim kurullarına
veya üst kademe yönetim pozisyonlarına erkekleri atayan şirketler, atamadan
önce ve sonra istikrar ve büyüme yaşamaktadır. Büyük bir çoğunlukta kadınları
yönetim pozisyonlarına atayan şirketlerin kadınları daha yüksek pozisyona terfi
ettirmeden önce daha az başarılı oldukları ve finansal performans güçlüğü
yaşadıkları gözlenmiştir. Dolayısıyla cam uçurum, cam tavanı aşan çoğu
kadının riskli pozisyonlara atanması fenomenini tanımlamak için kullanılan bir
kavramdır (Haslam ve Ryan, 2008: 531). Bu pozisyonlar kadının statüsünü
iyileştirmediği gibi yönetimdeki kadınlar hakkındaki ön kabulleri de ortadan
kaldırmaz, aksine negatif basmakalıplara ve ayrımcılığa sürükler.
Kadınların cam tavan engeline takılması ve erkekler gibi cam asansöre
giriş yapamaması nedeniyle bu kavramları genişleten Ryan ve Haslam (2005)
hata riski göreceli olarak yüksek olan tehlikeli üst yönetim pozisyonlarına
kadınları atama eğilimi olan cam uçurum kavramını ortaya atmışlardır. Bu
tehlikeli pozisyonlar bir lider olarak kadının itibarına ve gelecek kariyerine
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1131
zarar verecek olmasına rağmen bu pozisyonlar kadın adaylar için “iyi fırsatlar”
olarak algılanabilir. Ancak bu durum aynı nitelikteki erkek adaylar için bu
şekilde algılanmaz (Chambers, 2011: 4-5).
Cam uçurum, kadın yöneticilerin cam tavan engelini kırdıktan sonra üst
düzey pozisyonlarda tecrübe edindikleri görünmeyen bir engeldir (Dzanic,
2009: 10). Buna göre cam uçurum, kadınların bir işte yüksek bir risk
bulunduğunda üst düzey yöneticilik pozisyonuna getirilmesidir. Diğer yandan
cam uçurum sadece kadınların üst pozisyonlara yükselmesini ifade
etmemektedir. Aynı zamanda azınlıkların üst düzey yöneticiliğe gelememesini
de kapsamaktadır (Kulich vd., 2014: 85).
Başka bir tanımda ise cam uçurum, kadınların bir kaybet-kaybet
durumunda tehlikeli pozisyonlara atanabileceği ve aslında başarılı olması zaten
mümkün olmayan kadın yöneticinin, başarı için gerekli kaynak ve desteğin
verilemediği kriz dönemindeki başarısız örgütlerde, şamar oğlanı gibi
azarlanabileceklerini vurgulamaktadır (Hall ve Donaghue, 2012: 635-636).
Kadınların erkek yöneticilerden daha fazla strese maruz kalmaları
nedeniyle, örgütlerinde üst düzey bir yöneticilik teklifi geldiğinde, örgütün kriz
durumunda ya da kötü bir durumda olduğuna bakmaksızın sırf erkek
yöneticilere üstünlük sağlamak ve bu fırsatı değerlendirmek amacı ile bu
teklifleri kabul ettikleri ve gelecekte karşılaşacakları engelin ise farkında
olmadıkları gözlenmiştir (Ryan vd., 2010: 57). Buna göre, kadınların yönetici
pozisyonuna atanmaları genel olarak örgütlerin hisse senedi fiyatının düştüğü
dönemlerde ve örgütün zarar durumunda olmaktadır (Rink vd., 2013: 382).
“Kriz düşün kadın düşün” bakış açısına göre olumsuz dönemlerde öncelikli
olarak kadınları yönetici olarak görevlendirme gibi bir düşünce ortaya
çıkmaktadır (Ryan vd., 2011: 470).
Kriz ve başarısızlık durumlarında üst düzey pozisyonlara getirilen
kadınlar, bu durumda psikolojik bir baskı ile karşı karşıya kalabilmekte ve iyi
birer yönetici olmadıkları düşünülerek örgütün olumsuz durumundan sorumlu
tutulup eleştirilebilmektedirler (Wilson-Kovacs vd., 2006: 676). Tehlikeli bir
pozisyona getirilen kadın yönetici başarısız olduğunda eleştirilecek ve bu
durumda tekrardan eski alt kademe pozisyonuna geri dönmesine neden
olunacaktır (Terjesen vd., 2009: 330). Bu durum toplumsal cinsiyet ile ilgili
önemli bir kariyer engeli olması nedeniyle dikkate değerdir. Örgütün kriz
dönemlerinde yöneticiliğe getirilen bir simge (token) olan kadın, örgütün
kaynak ve desteğinden yararlanamayacak ve iyi bir yönetici olarak
düşünülmeyecektir (Rantala, 2010: 34). Bu itibarla, kriz dönemlerinde ve
durumu iyi olmayan şirketlere atanan kadın, şirketin kötü durumdan dolayı
adaletsiz bir şekilde eleştirilecek, azarlanacak, kınanacak ve sonuçta toplumun
gözünde “en iyi yöneticinin erkek yöneticiler olduğu” imajı yaratılarak, kadın
1132

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
yöneticilerin psikolojilerinin bozulmasına ve kadın yönetici sayısının
azalmasına neden olunacaktır (McDonald, 2011: 24).
Şekil 1’de gösterildiği gibi cam tavanı aşan kadın liderler önce cam
uçurumlu pozisyonlara getirilmekte ve bu riskli ve olumsuz şirket
performansının olduğu pozisyonlarda stres altında çalışmak zorunda
kalmaktadırlar. Stres ve baskıya maruz kalan kadınlar, işini iyi yapamadıkları
düşüncesiyle eleştirilmekte, küçük düşürülmekte ve örgütsel kimliksizleştirme
gerçekleşmektedir. Nihayetinde kadının liderliğinden memnun olmayan erkek
yöneticiler, kadınların iyi birer lider olmadıklarını gösterdikten sonra kadın
liderler kariyer platosuna girmekte, daha az prestij ve para sağlayacak
pozisyona geri düşmekte, hatta örgütten ayrılmayı düşünmektir (Ryan ve
Haslam, 2006: 46).
Şekil 1. Cinsiyet - Stres - Kimliksizleştirme Modeli
Kadın
Liderler
Cam
Uçurum
Pozisyonları
Stres
Örgütsel
Kimliksizleştirme
Örgütsel
Çıkış
Kaynak: Ryan ve Haslam, 2006: 46.
Yukarıda bahsedilen bütün kavramsal çerçeve dikkate alındığında, bu
makale yazarlarına göre cam uçurum kavramı, kadının yetkinliğinden dolayı ya
da şirketi başarıya ulaştıracağı beklendiğinden değil, sadece kariyer
hedeflerinden uzaklaştırmak, stres altında kalmalarına neden olmak ve
başarısızlığın sorumlusu ilan etmek için şirketlerin olumsuz finansal
performans dönemlerinde kadınların üst kademelere getirildiği pozisyonları
ifade etmektedir. Bir cinsiyet eşitsizliği yaratan bu cam uçurum pozisyonları,
zarar eden bir şirkette üst kademe yöneticiliği olabileceği gibi zorlu bir projede
yöneticilik, riskli bir davada avukatlık veya yoğun rekabetli seçim ortamında
adaylık vb. olabilir.
2.2.1. Cam Uçurumun Boyutları
Yazında kadın yöneticilerin kriz dönemlerinde örgütlerde “hileli üst
düzey yönetici pozisyonuna” itilerek başarısız olmasında, yani cam uçuruma
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1133
sürüklenmesinde yetenek/uygunluk, liderlik ve güven boyutları kullanılmıştır
(Ak Kurt, 2011; Chambers, 2011; Dzanic, 2009; Uyar, 2011).
Uygunluk/Yetenek: Bir yöneticinin uygunluğu/yeteneği o kişinin
yönetici pozisyonuna atanmasında dikkate alınabilir (Ak Kurt, 2011: 18; Uyar,
2011: 15). Yetenek, bir yöneticiyi nitelikli yapan ve belirli bir üst yöneticilik
pozisyonuna uygun olmasını sağlayan bir kavramdır (Chambers, 2011: 8).
Kadınların sosyal yetenekleri kazanmak ve takipçilerini kriz zamanında
yanında tutabilmek için bilgili olması gerekmektedir. Bilindiği gibi örgütlerde
kadın veya erkek yöneticilerden beklenen roller bulunmaktadır. Kadın
yöneticilerin de en az erkekler kadar kriz zamanlarında üstlendikleri görevleri
layıkıyla yerine getirebilmeleri beklenmektedir. Aksi takdirde eleştirilmeleri
kaçınılmazdır (Higgs ve Rowland, 2000: 118). Bu itibarla kadınlar hileli olarak
olumsuz dönemde daha uygun algılanabilmektedirler.
Liderlik: Liderlik stili, üst düzey yöneticilik pozisyonlarına atanmada
dikkate alınabilmektedir (Dzanic, 2009: 18; Ak Kurt, 2011: 17; Uyar, 2011:
15). Kadın veya erkeğin liderlik tarzı da kriz zamanlarında önemli olmaktadır
(Chan ve Drasgou, 2001: 481). Liderlik, bir kişinin takipçilerini kendi görüşleri
doğrultusunda etkileyebilme ve tesiri altına alabilme kabiliyetidir. Riskli
pozisyonlar daha fazla strese dayanıklılık gerektirmektedir. Bu itibarla kadının
özellikleri değerlendirildiğinde, kadının iyi bir yönetici olamayacağı düşüncesi,
cinsiyet kalıpları ile ilişkilendirilebilir (Uyar, 2011: 18). “Kriz düşün-kadın
düşün” bağlamında erkek ve kadın yöneticilerin her zaman aynı şekilde
yönetici olmadıkları, kriz dönemlerinde kadınların, normal dönemlerde ise
erkeklerin yönetici olarak atandıkları belirtilmektedir (Ryan vd., 2011: 471472). Bu itibarla kadınlar hileli olarak olumsuz dönemde iyi bir lider
algılanabilmektedirler.
Güven: Bir yöneticiye olan güven, üst yöneticilik pozisyonuna atanmada
dikkate alınabilir (Chambers, 2011: 7). Güven, bir tarafın diğer taraftan bireysel
olarak faydalanacağı, karşı tarafın kendisini sömürmeyeceği ve hiç olmazsa
kötülük ile yüz yüze kalmayacağı hususunda karşılıklı olarak geliştirilen pozitif
bir tutumdur (İşcan ve Sayın, 2010: 196). Liderlerin karar verme gücüne
duyulan güven takipçiler için huzurlu bir çalışma ortamı sağlamaktadır.
Takipçiler erkek ya da kadın liderlerinin amaçları başarma yeteneğine de
güvenmek istemektedirler (Dirks ve Ferrin, 2002: 612). Fakat “önyargıların”
güvene ilişkin liderlik algılarını etkileyebilecek bir faktör olarak kabul edilmesi
gerekir. Bunun kabul edilmesi ise liderlik ile ilgili önyargıları ve işgücünün
karşılaşmış olduğu engelleri, hem kadınlar hem de diğer sosyal azınlıklar
açısından daha net olarak ortaya koyabilmektedir (Chambers, 2011: 7). Bu
itibarla kadınlar hileli olarak olumsuz dönemde daha güvenilir
algılanabilmektedirler.
1134

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
2.2.2. Cam Uçuruma Neden Olan Faktörler
Yukarıda bahsedilen toplumsal kuramlar ışığında işletme yazınında cam
uçuruma neden olan muhtemel faktörler bireysel (kişilik ve cinsiyet) ve
örgütsel (örgütsel performans, örgütsel faktörler, grup dinamikleri ve çelişik
duygulu cinsiyetçilik) düzeyde incelenebilir (Glick ve Fiske, 2001: 109; Turner,
2006: 6; Ersoy, 2009: 210; Uyar, 2011: 18; Ak Kurt, 2011: 8).
2.2.2.1. Bireysel Faktörler
Bireysel faktörler bağlamında kişilik ve cinsiyet ele alınabilir. İnsanı
kendine özgü ve benzersiz bir varlık olarak yansıtan bireysel özellikleri ifade
eden kişilik, stresle başa çıkmada ya da bazı üst görevleri tercih etmede etkili
olabilmektedir. Özellikle stresle başa çıkmada zorlandığı düşünülen kişilik
tipleri, cam uçurum pozisyonlarında daha başarısız olabilirler. İlginç bir şekilde
olumsuz koşullarda kadınlar iyi birer stres yöneticisi olarak algılanırlar. Bazı
kişilik tipleri ise riskli pozisyonları öngöremeyebilir yada özellikle isteyebilir.
Cinsiyetteki değişimler de yöneticilerin yetenek, liderlik ve güven
düzeylerinde farklı algılamalara neden olabilmektedir (Ak Kurt, 2011: 8;
Chambers, 2011: 8). Cinsiyet, kişinin biyolojik durumu için ortaya konan
nüfussal bir ayırımdır (Ersoy, 2009: 210). “Yönetici düşün - erkek düşün”
varsayımına göre yönetici akla geldiği zaman, bu kişinin erkek olması gerektiği
ve kadınların yönetici olarak düşünülmedikleri, yani kadının yöneticilik
vasfının bir eksiklik olduğu ifade edilmektedir (Ryan vd., 2011). Buna göre
kadınların yönetici olarak atanmaları, kadınların başarısız olmalarını beklemek
için bir eğilimdir. Dolayısıyla kadın yöneticiler daha çok kriz dönemlerinde
şirketlere atanmış ve zaten kötü bir durumda olan bir şirketi veya bir projeyi
yönetemediklerinden dolayı kadınların cinsiyetine vurgu yapılarak iyi birer
yönetici olmadıkları ileri sürülmüştür (Ryan ve Haslam, 2009: 14).
2.2.2.2. Örgütsel Faktörler
Örgüsel faktörler bağlamında farklı unsurlar ele alınabilir. Örgütsel
performansın başarılı ya da başarısız olması, yöneticilerin yetenek, liderlik ve
güven düzeylerinde farklı algılamalara neden olabilmektedir (Uyar, 2011: 18).
Kadın yöneticilerin üst düzey yönetici pozisyonuna normal dönemlerde
gelmeleri zordur. Ancak örgütün kriz döneminde üst düzey yöneticiliğe
getirilmeleri mümkündür. Liderlik için kadın yöneticilerin üst düzey yöneticilik
pozisyonuna getirilmeleri kriz dönemlerinde olmaktadır (Uyar, 2011: 21). Buna
göre kadın yönetici sadece şirketin performansı kötüleştiğinde üst düzey
yönetici olabilir (Cook ve Glass, 2013: 169).
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1135
Örgütsel faktörlerdeki değişimler yöneticilerin yetenek, liderlik ve güven
düzeylerinde farklı algılamalara neden olabilmektedir (Uyar, 2011: 20).
Örgütsel faktörler, örgütü etkileyen her türlü maddi ve manevi faktörler olarak
tanımlanmaktadır (Köse vd, 2001: 219). Bu faktörler kadınlara olan bakış
açısının vurgulanmasını açıklamak için ortaya konan kadına verilen destek ve
tanıma eksikliği, iş özelliklerinde karmaşıklık, zor anlaşılır hedefler, erkek
egemen ve resmi olmayan ağlardan dışlama, bilgi ve günlük görevleri
gerçekleştirmek için gerekli kaynak eksikliğidir. Bu eksiklikleri olan kadın
yöneticiler üst düzey yönetim pozisyonlarına kriz dönemlerinde getirilmektedir
(Uyar, 2011: 20-21).
Grup Dinamiklerine göre grup içinde olan yöneticilerin üst düzey
yöneticiliğe gelmeleri konusunda desteklenmeleri grup dışında olanlara göre
daha fazladır (Chambers, 2011: 10). Grup dinamiği, belli amaçlar için bir araya
gelen insanların bu amaçları sürdürebilmek için belli değer yargıları, görüşleri
ve çıkarları sürdürmelerine yönelik bir harekettir (Gönüllü, 2001: 191). Grup
içinde ve grup dışında olan üyeler farklı davranışlar gösterebilir. Grup içinde
olan üye, muhtemelen koruyucu ve iyileştirici politika uygulayacaktır ve ileride
üst düzey lider olabilmesi için kendisine zemin hazırlayacaktır (Turner, 2006:
6). Grup dinamikleri ve sosyal kimlik teorisi bağlamında kadınların, karar
verici pozisyonlarında olan erkekler tarafından grup dışı üye olarak
düşünüldüğü için, riskli pozisyonlara atanmaları daha olasıdır (Uyar, 2011: 22).
Ayrıca grup içi üyeler grup dışı üyelerden daha fazla sevilecektir (Hogg, 2001:
186). Bu yüzden olumlu dönemde grup içinde olan kadın yöneticilerin üst
düzey yöneticiliğe gelmeleri grup dışında olan kadınlara göre daha fazla
olacaktır.
Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik (Ambivalent Sexism) veya cinsiyet ile ilgili
çelişik tutumlar yöneticilerin yetenek, liderlik ve güven düzeylerinde farklı
algılamalara neden olabilir (Ak Kurt, 2011: 8; Uyar, 2011: 23). Çelişik duygulu
cinsiyetçilik, yönetici pozisyonuna getirilmek için kadın yöneticilere uygulanan
düşmancı cinsiyetçilik ve faydacı cinsiyetçilik arasında kalınması ile ortaya
çıkan bir durumu ifade etmektedir (Glick ve Fiske, 1996: 491). Düşmancı
cinsiyetçilik, erkek yöneticiler tarafından kadın yöneticilerin üst düzey
pozisyonlara ulaşmasını engellemek için geliştirilen bir engeldir. Faydacı
cinsiyetçilik ise, erkek yöneticilerin kadın yöneticilere karşı kibar ve nazik
olarak davranmaları ile ortaya çıkan bir durumdur (Glick ve Fiske, 2001: 109).
Erkek yöneticilerin kadınların sadece çocuk doğurma ve bakma ile ilgili
rollerinin olduğunu düşünmeleri, kadın yöneticilerin üst düzey pozisyona
çıkmasındaki en büyük engellerden biridir (Glick vd., 2000: 764). Öte yandan
kadın yöneticilere iyi davranan erkeklerin bu davranışı sadece onları sosyal
roller gereği dışlamamak için yaptıkları roller olarak görülmüş, fakat kadınların
1136

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
üst düzey yönetici olmasına pek de olumlu bakmamışlardır (Glick ve Fiske,
1996: 495).
2.3. Cam Tavan ve Cam Uçurumun Karşılaştırılması
Makale başlığındaki “kadınların cam tavanı ne zaman aşacağı” sorusuna
cevap vermek için riskli pozisyonları ifade eden “cam uçurum” olgusu Şekil
2’de gösterilmiştir. Yönetim pozisyonlarında kadınların yetersiz temsilini
gösteren cam tavan sol tarafta, tehlikeli yönetim pozisyonlarında kadınların
aşırı temsilini gösteren cam uçurum ise sağ tarafta gösterilmiştir.
Şekil 2. Cam Uçurum: Kadınlar Cam Tavanı Ne Zaman Aşar?
Şekil 2’nin sol kısmındaki piramidin alt tabanında daha çok destek
personel olarak kadınların olduğu görülmektedir. Piramidin orta alanına doğru
erkeklerin daha yoğun bir şekilde yöneldikleri görülmektedir. Piramidin
tepesinde ise kadın ve erkek yöneticilerin üst düzey yönetici pozisyonlarına
ulaşmaya çalışırken bir engelle karşılaştıkları görülmektedir ki bu engel cam
tavan olarak adlandırılmaktadır. Cam tavanı anlatan soldaki kısımda, şirket
performansının normal olduğu koşullarda, kariyer engeline takılan kadın
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1137
yönetici bir üst aşamaya geçemeyerek olduğu yerde kalmakta, iken erkek
yönetici bu kariyer engeline takılmadan üst düzey yönetici olabilmektedir
(dikey tabakalaşma).
Cam uçurumu anlatan sağdaki kısımda ise şirketin performansının riskli
veya olumsuz olduğu koşullarda cam tavan kariyer engeline bilinçli bir şekilde
takılanlar, erkek yöneticiler olmakta ve bir üst kademeye geçememektedirler.
Fakat ilginç bir şekilde bu riskli ve olumsuz koşullarda kadın yöneticiler cam
tavanı aşmakta ve bir cam uçurumun içine düşmektedirler. Dolayısıyla makale
başlığındaki soruya “kadın yöneticiler cam tavanı şirketin riskli durumlarında
aşmakta ve bilinçli olarak yönetici konumuna getirilmektedirler” cevabı
verilebilir. Bu konum, kadın yöneticiyi başarısız olduğunda mutlak bir mesleki
felakete (işten ayrılma, istifa) sürükleyecek tehlikeli bir pozisyonu ifade
etmektedir.
3. Cam Uçurumla İlgili Yazın Taraması
Cam uçurum ile ilgili bu öncü çalışmada, yazında yer alan kavramlara
değindikten sonra, yazında yapılan çalışmalar da incelenmiş ve gelecek
çalışmalara yol gösterici olacak biçimde Tablo 1’de kısaca raporlanmıştır.
Tablo 1. Cam Uçurumla İlgili Yazında Yapılan Çalışmaların Raporlanması
YAZAR
YIL
ÇALIŞMANIN ADI
YAYIMLANDIĞI
DERGİ
Ryan ve Haslam (2005)
Cam Uçurum: Kadınların Tehlikeli
(Güvencesiz) Liderlik Pozisyonlarında
Aşırı Temsil Edilmesinin Kanıtı
British Journal of
Management
Ryan ve Haslam (2006)
Cam Uçurum: Kenarda (Edge)
Çalışmanın Stresi
European Business
Forum
Wilson-Kovacs
vd.
Cam Uçurum: Birleşik Krallık
Enformasyon Teknolojileri Sektöründe
Kadınların Kariyer Yolları
Equal Opportunities
International
Ryan ve Haslam (2007)
Cam Uçurum: Tehlikeli Liderlik
Pozisyonlarına Kadınların Atanmasını
Çevreleyen Dinamiklerin Keşfi
Academy of
Management Review
Ashby vd.
(2007)
Yasal İş ve Cam Uçurum: Kadınların
Problemli Olayları Yönetmek İçin
Bilinçli Olarak Seçilmesinin Kanıtı
William & Mary Journal
Women and The Law
Ryan vd.
(2007)
Cam Uçuruma Tepkiler: Kadınların
Liderlik Pozisyonlarının Tehlikeliliği
Konusunda Yapılan Açıklamalardaki
Cinsiyete Dair Farklılıklar
Journal of Organizational
Change Management
2006
1138

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Haslam ve Ryan (2008)
Cam Uçuruma Giden Yol: Başarılı ve
Başarısız Örgütlerdeki Liderlik
Pozisyonları İçin Erkek ve Kadınların
Algılanan Uygunluğundaki Farklılıklar
Leadership Quarterly
Ryan ve Haslam (2009)
Cam Uçurumu Ölçmek O Kadar Kolay
Değildir: Kadın CEO’ların
Pozisyonlarının Tehlikeliliği Üzerine
British Journal of
Management
Adams vd.
(2009)
Kadın Yöneticiler Tehlikeli Liderlik
Pozisyonlarında Aşırı Temsil Edilir Mi?
British Journal of
Management
Bruckmüller ve
Brascombe
(2010)
Cam Uçurum: Ne Zaman ve Niçin
British Journal of
Kadınlar Kriz Koşullarında Lider Olarak Psychology
Seçilir?
Ryan vd.
(2010)
Siyaset ve Cam Uçurum: Kadınların
Kazanması Zor Olan Koltuk Yarışına
Bilinçli Olarak Seçilmelerinin Kanıtı
Psychology of Women
Ouartely
Haslam vd.
(2010)
Önyargıya Teslim Olmak: Kadınların
Yönetim Kurulunda Temsili ile Şirket
Performansının Objektif ve Subjektif
Ölçümü Arasındaki İlişki
British Journal of
Management
Ryan vd.
(2011)
Kriz Düşün-Kadın Düşün: Cam Uçurum Journal of Applied
ve Yönetici Düşün-Erkek Düşün
Pyschology
Basmakalıbında Bağlamsal Değişim
Chambers
(2011)
Cam Uçurum: Liderlik Tercihi ve
Güven Sıralamasında Cinsiyet
Basmakalıpları ve Sosyal Kimliğin
Katkısı
Carleteon University,
Master’s Thesis
Uyar
(2011)
Cam Uçurum: Yüksek ve Düşük
Performans Gösteren Şirketlerdeki
Liderlik Pozisyonları İçin Erkek ve
Kadınların Liderlik Yeteneği ve
Algılanan Uygunluklardaki Farklılıklar
Middle East Technical
University, Master’s
Thesis
Ak Kurt
(2011)
Cam Uçurumun Düşmancı ve Korumacı Middle East Technical
Cinsiyetçilikle (Sexism) İlişkisi
University, Master’s
Thesis
Hunt-Earle
(2012)
Bir Cam Uçurumun İçine Düşmek:
Sorunlu İşletmelerdeki Liderlik
Rollerine Kadınların Getirilmesi
Üzerine Bir Çalışma
Global Business and
Organizational
Excellence
Cook ve Glass
(2013)
Cam Uçurum ve Örgütsel Kurtarıcılar:
İş Örgütlerinde Azınlık Liderlerine
Konulan Engeller
Society for The Study of
Social Problems
Sabharwal
(2013)
Cam Tavandan Cam Uçuruma: Üst
Düzey Yönetici Görevinde Kadınlar
Journal of Public
Administration Research
and Theory
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1139
Rink vd.
(2013)
Kriz Döneminde Sosyal Kaynaklar:
European Journal of
Cinsiyet Basmakalıpları Cinsiyetçi
Social Psychology
Lider Değerlendirmeleri Hakkında Nasıl
Bilgi Verir?
Mulcay ve
Linehan
(2014)
Kadınlar ve Tehlikeli Yönetim Kurulu
Pozisyonları: Cam Uçurumun İlave
Kanıtı
British Journal of
Management
Bruckmüller vd. (2014)
Cam Tavanın Ötesi: Cam Uçurum ve
Örgütsel Politika İçin Dersler
Social Issue and Policy
Review,
Kulich vd.
Politik Cam Uçurum: Koltuk Seçiminin
Etnik Azınlık Adaylarının Düşük
Performans Göstermesine Nasıl Sebep
Olduğunu Anlama
Politics Research
Quartely
(2014)
Kaynak: Yazarlar tarafından yazın incelenerek oluşturulmuştur.
Sonuç
Toplumsal cinsiyet bağlamında şirketlerde cinsiyet ayrımcılığı ile ilgili
cam tavan, cam uçurum vb. farklı kavramlardan bahsedilmektedir. Günümüzde
kadınların iş yaşamında üst düzey yönetici pozisyonuna gelmelerinde yaşadığı
kariyer engellerinden birisi “cam tavan”dır. Bu engel ataerkil toplum yapısı,
kadınlara destek vermeyen kurum kültürü, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ve
basmakalıp yargılarla yakından ilişkilidir (Yıldız ve Çiçek, 2013: 139).
Son zamanlarda feminist kuramların da desteğiyle (liberal feminizm)
kadın çalışanlar, erkek çalışanlar ile eşit yasal haklara sahip hale gelmişlerdir.
Fakat ikinci dalga feministlerin öne sürdüğü gibi ataerkil toplum ve kültürün iş
örgütlerinde yansıması olan ayrımcılık devam etmektedir. Bu cinsiyet
ayrımcılığı kavramlarından bir diğeri de “cam uçurum”dur. Cam uçurum,
muhtemel sorunlu örgütsel koşullar ve performans durumunda liderlik
pozisyonlarına erkeklerden daha çok kadın liderlerin yerleştirilmesini ifade
etmektedir (Ashby vd., 2007: 778). Cam uçurum atamaları, kadın yöneticilerin
erkek yöneticilere göre kriz, başarısızlık ve istikrarsızlık gibi durumlarda riski
yüksek olan üst düzey yöneticilik pozisyonuna kasıtlı olarak getirilmeleri ve
günah keçisi olarak eleştirilip küçük düşürülmelerine neden olmaktadır
(Bowles, 2013: 4). Cam uçurum metaforu aslında daha çok cam tavanın
üstesinden gelen kadınların riskli pozisyonlara atanmalarını normal bir olay
olarak gösteren olguyu tanımlamak için kullanılan bir kavramdır (Macarie ve
Moldovan, 2012: 164). Yapılan çalışmalarda kadın yöneticilerin hata yapma
riskinin yüksek olduğu ve şirketin performansının düştüğü durumlarda
atandıkları ortaya çıkmıştır (Anderson, 2013: 12).
Cam uçurum kavramının önemi, uzun yıllardır var olan cam tavan
kavramının aşılmasından yola çıkılarak geliştirilen bir kavram olmasıdır. Birbiri
1140

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
ile ilişkilendirilen bu kavram aslında kadınlara özgü bir şirket engelidir ya da
örgütteki imkânlara ulaşmayı engelleyen, yüksek pozisyonlara kadın
yöneticilerin ulaşmasında sorun çıkartan, kadın yöneticilerin cam tavanı kırsalar
dahi ilerlemelerini engelleyen gayri resmi bir durumu açıklamaktadır (Elmuti
vd., 2009: 169). Yine bu görüşe göre kadınlar, başarısız olma pahasına,
muhtemelen zayıf bir örgütsel performans durumunda erkeklerden daha fazla
tercih edileceklerdir (Cook ve Glass, 2013: 169). Eğer şirketler riskli ve daha
kötü koşulları sürdürüyorsa, büyük bir olasılıkla kadın yöneticiler bir günah
keçisi olarak kullanılacak (Haslam ve Ryan, 2008: 531) ve böylece ikinci dalga
feminist kuramların dile getirdiği negatif basmakalıplar sürdürülecektir. Cam
uçurum kavramı, neden kadın CEO’lar erkeklerden daha sık işten kovulurlar?
sorusunun
cevabını
da
vermektedir
(https://www.bostonglobe.com,
08.05.2016).
Makalenin başlığında sorulan soruya verilen yanıt “kadınların cam tavanı
kırarak üst yönetim pozisyonuna getirilmesi ile ayrımcılığın ortadan
kaldırıldığını savunan ataerkil toplum zihniyetinin aslında kadınları hileli bir
duruma sürüklemiş olduğudur. Kadınlar genellikle işler örgütlerde kötüye
gittiği durumlarda cam tavanı aşarak cam uçurum pozisyonlarına
atanmaktadırlar ve başarısızlık durumunda olumsuz basmakalıp yargılar
sürdürülmektedir. Kadın ve erkeğe dünyaya gelişte eşit fırsatlar sunan doğanın
aksine, sosyal doğadaki fırsat eşitsizliğini yaratan ataerkil zihniyetin
sorgulanması gerekmektedir. Ayrıca kadınsı yöneticilik rolü için kadının
önünde fazla örnek olmaması, erkek yönetici davranışının taklit edilmesine
dolayısıyla kadınların çifte açmaz yaşamalarına neden olmaktadır.
İlginç bir şekilde liderler ve kadınlarla ilgili basmakalıplar arasında
algılanan uyumsuzluk (lider düşün erkek düşün) varken, kadınlar ve kriz
yönetimiyle ilgili basmakalıplar arasındaki uyum (kriz düşün kadın düşün)
vardır (Ryan vd., 2007: 185). Yani kadınlar kriz dönemlerinde birer kriz
yöneticisi olarak algılanmakta ve onların stresle başa çıkabilecekleri
varsayılmaktadır, fakat aslında kadınlar bu hileli cam uçurum pozisyonlarına
sürüklenmektedirler.
Kadın ve erkek biyolojik olarak farklı yaratılmış olsa da toplumda özgür
ve eşit haklara sahiptirler. Toplumsal cinsiyete ilişkin ve ataerkil ideolojiden
kaynaklanan rol dağılımının bir zihniyet değişikliği ile ortadan kaldırılması ve
kendi rol ve statülerini belirleyecek bir ortamın yaratılarak öğrenilmiş
çaresizliğin kırılması gerekmektedir (Bilican Gökkaya, 2015: 66). Neticede
cam uçurum kavramı, kadın yöneticilerin şirketin içinde bulunduğu kötü
performans koşullarında üst kademe yöneticiliğe getirilip şirket kötüye gittikten
sonra “kadından zaten yönetici olmaz’’ cümlesini sarf edebilmek için erkek
yöneticiler tarafından geliştirilmiştir. “Stresle başa çıkmada zorlandığı
düşünülen” kadınların başarısız olmalarını bekleyen erkekler, “grup dışı üye
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1141
olarak gördükleri” kadınları kriz dönemlerinde yönetici olarak atayarak, “cam
uçurumun içine düşürmektedirler”.
Cam uçurum kavramı ile ilgili Türkiye’de yapılacak çalışmalara öncü
olabilecek nitelikteki bu çalışmada cam uçurum kavramının içeriği tanıtılmış ve
yazında yapılan çalışmalara yer verilmiştir. Bundan sonraki çalışmalarda cam
tavanı aşan kadın yöneticilerin gerçekten de şirketin kriz dönemlerinde üst
kademeye atanarak cam uçuruma maruz kalıp kalmadıkları Türkiye
örnekleminde araştırılabilir. Bir diğer öneri olarak bundan sonra yapılacak
çalışmalarda kamu veya özel şirketlerde önceki yıllardaki yönetici atamaları
(kadın mı erkek mi) ve yöneticilerin atandıkları dönemlere (olumlu mu olumsuz
mu) ait kayıtlar ikincil verilerden yararlanılarak araştırılabilir. Diğer bir
araştırma önerisi de bu cam uçurum algısının birincil veriler yoluyla sektörel
bazda incelenerek, hangi sektördeki kadın yöneticilerin cam uçuruma maruz
kaldığı ve cam uçuruma maruz kalmada yetenek, liderlik ve güven gibi
faktörlerin etki düzeyi deneysel veya anket yoluyla incelenebilir. Ayrıca cam
uçurum olgusunun kültürel bağlamda incelenmesi yararlı olabilir.
Kaynakça
Adams, Susan M., Atul Gupta ve John D. Leeth (2009), “Are Female Executives Over-Represented
in Precarious Leadership Positions?”, British Journal of Management, 20 (1): 1-12.
Ak Kurt, Deniz (2011), Glass Cliff in Relationship to Hostile and Benevolent Sexism,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi).
Aksu, Ali, Fatma Çek ve Bahar Şenol (2013), “Kadınların Müdür Olmalarının Önündeki Cam Tavan
ve Cam Tavanı Aşma Stratejilerine İlişkin İlköğretim Okulu Müdürlerinin Görüşleri”,
Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25: 133-160.
Aktaş, Gül (2013), “Feminist Söylemler Bağlamında Kadın Kimliği: Erkek Egemen Bir Toplumda
Kadın Olmak”, Edebiyat Fakültesi Dergisi, 30 (1): 53-72.
Alican, Ayşe (2007), Kamu Memur Sendikalarında Çalışan Yönetici Kadınlar, Yayımlanmamış
Yüksek Lisans Tezi (Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi).
Anafarta, Nilgün, Fulya Sarvan ve Nuray Yapıcı (2008), “Konaklama İşletmelerinde Kadın
Yöneticilerin Cam Tavan Algısı: Antalya İlinde Bir Araştırma‟‟, Akdeniz Üniversitesi İİBF
Dergisi, 8 (15): 111-137.
Anderson, Elisabeth G. (2013), Female Ceo’s: A Study of Their Appointment Performance and
Market Reaction, Master of Science (Denmark: Aarhus University, Aarhus School of
Business and Social Sciences).
Ashby, Julie, Michelle K. Ryan ve S. Alexander Haslam (2007), “Legal Work and The Glass Cliff:
Evidence that Women Are Preferentially Selected to Lead Problematic Cases”, William &
Mary Journal Women and The Law, 13 (3): 775-793.
Başak, Suna (2013), Toplumsal Cinsiyet, Çapçıoğlu, İhsan ve Hayati Beşirli (Ed.), Sosyolojiye Giriş
(Ankara: Grafiker Yayınları).
1142

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Bilican Gökkaya, Veda (2015), “Çaresizliği Öğrenen Kadın: Öğrenilmiş Çaresizlik”, Turkish Studies,
10 (14): 53-70.
Bruckmüller, Susanne ve Nyla R. Branscombe (2010), “The Glass Cliff: When and Why Women are
Selected as Leader in Crisis Contexts”, British Journal of Psychology, 49 (3): 433-451.
Bruckmüller, Susanne, Michelle K. Ryan, Floor Rink ve S. Alexander Haslam (2014), “Beyond The
Glass Ceiling: The Glass Cliff and Its Lessons for Organizational Policy, Social Issue and
Policy Review, 8 (1): 202-232.
Bowles, Blanche B. (2013), The Glass Cliff: An Examination of The Female Superintendency in
South Carolina, The Degree of Doctor of Philosophy in Educational Administration (USA:
College of Education University South Carolina).
Cengiz, Mehmet, Arif Temir ve Birsen Erdin (2012), 60 Soruda Kadın İşçilere Özel Çalışma
Koşulları El Kitabı (Ankara: Uluslararası Çalışma Örgütü).
Chambers, Kaitlyn (2011), The Glass Cliff: The Contribution of Social Identity and Gender
Stereotypes in Preceding Leadership Preference and Trust, Master of Art in Psychology
(Canada: Carleton University).
Chan, Kim-Yin ve Fritz Drasgou (2001), “Toward a Theory of Individual Differences and Leadership:
Understanding the Motivation to Lead”, Journal of Applied Psychology, 86 (3): 481-498.
Cook, Alison ve Christy Glass (2013), “Glass Cliff and Organizational Saviors: Barriers to Minority
Leadership in Work Organizations?”, Society for The Study of Social Problems, 60 (2):
168-187.
Coşkun, Ali ve Emine Öztürk (2009), “Türk Kadınının Feminizme Bakışı (Erzurum Örneği)”, Din
Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 20: 111-141.
Çakır, Serpil (2010), Feminizm: Ataerkil İktidarın Eleştirisi, Örs, H. Birsen (Der.), Modern Siyasal
İdeolojiler (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları).
Çelik, Sönmez (2011), “Kütüphaneci Eğitiminde Mentorluk Uygulaması: Doğuş Üniversitesi
Kütüphanesi Örneği”, Bilgi Dünyası, 12 (2): 295-318.
Çetin, Ayfer (2011), Kadın Yöneticilerin Cam Tavan Algısının Cam Tavanı Aşma Stratejilerine
Etkisi: Bursa İli Tekstil Sektöründe Bir Alan Araştırması, Yayımlanmamış Yüksek Lisans
Tezi (Kütahya: Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Çimen, Latife K. (2008), Türk Töresinde Kadın ve Aile. Vol. 254 (İstanbul: IQ Kültür Sanat
Yayıncılık).
Dirks, Kurt T. ve Donald L. Ferrin (2002), “Trust in Leadership Meta-Analytic Findings and
Implications for Research and Practice”, Journal of Applied Psychology, 87 (4): 611-628.
Doğan, Mehmet S., Selahattin Özyurt ve Galip Boztoprak (2009), Sosyoloji Çarşısı (İstanbul: Yazı
Yayınları).
Doğru, Alev (2010), Kadın Çalışanların Cam Tavan Engelleri ve İş Tatminine Etkisi: Afyon
Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Örneği, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi
(Kütahya: Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Düzgün, Şükrü ve Halil Hayalioğlu (2006), “Öğrencilerde Öğrenilmiş Çaresizlik Düzeyinin Bazı
Değişken Açısından İncelenmesi”, Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Dergisi, 13: 404413.
D ani , Lidija (2009), The Role of Women in Business: The Case of Bosnia and Herzegovina,
Diploma Thesis (Bosnia and Herzegovina: University of Ljubljana Faculty of Economics).
Eagly, Alice H. ve Linda L. Carli (2007), Through the Labyrinth: The Truth about How Women
Become Leaders (MA: Harvard Business School Press).
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1143
Elmuti, Dean, Heather Jia ve Henry H. Davis (2009), “Challenges Women Face in Leadership
Position and Organizational Effectiveness: An Investigation”, Journal of Leadership
Education, 8 (2): 167-187.
Erbay, Ercüment ve Tarık Tuncay (2006), “Sosyal Hizmet Bakışıyla Kadın İstihdamı”, Toplum ve
Sosyal Hizmet Dergisi, 17 (2): 25-40.
Ergeneli, Azize ve Ceren Akçamete (2004), “Bankacılıkta Cam Tavan: Kadın ve Erkeklerin Kadın
Çalışanlar ve Üst Yönetime Yükselmelerine Yönelik Tutumları”, Hacettepe Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 22 (2): 85-109.
Ersever, Hakan (1993), “Öğrenilmiş Çaresizlik”, Ankara Üniversitesi Dergisi Eğitim Bilimleri
Fakültesi Dergisi, 26 (2): 621-632.
Ersoy, Ersan (2009), “Cinsiyet Kültürü İçerisinde Kadın ve Erkek Kimliği: Malatya Örneği”, Fırat
Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 19 (2): 209-230.
Ersoy Çak, Şeyma (2010), “Toplumsal Cinsiyet ve Feminizm Teorileri Bağlamında Türkiye‟deki
Reklam Filmleri ve Popüler Müzik Videoları”, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar
Fakültesi Dergisi, 4 (4): 101-110.
Giddens, Anthony (2012), Sosyoloji (İstanbul: Kırmızı Yayınları) (Çev. İsmail Yılmaz).
Glick, Peter ve Susan T. Fiske (1996), “The Ambivalent Sexism Inventory: Differentiating Hostile
and Benevolent Sexism”, Journal of Personality and Social Psychology, 70 (3): 491-512.
Glick, Peter vd. (2000), “Beyond Prejudice as Simple Antipathy: Hostile and Benevolent Sexism
Across Cultures”, Journal of Personality and Social Psychology, 79 (3): 763-775.
Glick, Peter ve Susan T. Fiske (2001), “An Ambivalent Alliance: Hostile and Benevolent Sexism as
Complementory Justifications for Gender Inequality‟‟, American Psychologist, 56 (2): 109118.
Gökdağ, Rüçhan (2013), “Toplumsal Cinsiyet”, Ünlü, Sezen (Ed.), Sosyal Psikoloji-II (Eskişehir:
Anadolu Üniversitesi Yayınları).
Gönüllü, Müzeyyen (2001), “Grup ve Grup Yapısı”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 2 (1): 191201.
Güldal, Duygu (2006), “Kadın Yöneticileri Motive ve Demotive Eden Faktörlerin Tespitine Yönelik
Bir Araştırma”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (Adana: Çukurova Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Güldü, Özgür ve Müge Ersoy Kart (2009), “Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve Siyasal tutumlar: Sosyal
Psikolojik Bir Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 64 (3): 97-116.
Günden, Yasin (2011), “Konaklama İşletmelerinde Çalışan Kadın Yöneticilerin Karşılaştıkları Cam
Tavan Engelleri ve Muğla Örneği”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (Muğla: Muğla
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Hall, Lauren J. ve Ngaire Donaghue (2012), “„Nice Girls Don‟t Carry Knives‟: Construction of
Ambition in Media Coverage of Australia‟s First Female Prime Minister”, British Journal of
Social Psychology, 52 (4): 631-647.
Haslam, S. Alexander ve Michelle R. Ryan (2008), “The Road to Glass Cliff: Differences in the
Perceived Suitability of Men and Women for Leadership Positions in Succeeding and
Failing Organizations”, The Leadership Quarterly, 19 (5) 530-546.
Haslam, S. Alexander, Michelle K. Ryan, Clara Kulich, Grzegorz Trojanowski ve Cate Atkins
(2010), “Investing with Prejudice: The Relationship between Women‟s Presence on
Company Boards and Objective and Subjective Measures of Company Performance”,
British Journal of Management, 21 (2): 484-497.
1144

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Higgs, Malcolm ve Deborah Rowland (2000), “Building Change Leadership Capability: The Quest
for Change Competence”, Journal of Change Management, 1 (2): 116-130.
Hogg, Michael A. (2001), “A Social Identity Theory of Leadership”, Personality and Social
Psychology Review, 5 (3): 184-200.
https://www.bostonglobe.com/magazine/ (08.05.2016).
http://www.ilo.org/ankara/conventions-ratified-by-turkey/WCMS_377248/lang--tr/index.htm
(23.03.2016).
Hunt-Earle, Keziah (2012), “Falling Over a Glass Cliff: A Study of the Recruitment of Women to
Leadership Roles in Troubled Enterprises”, Global Business and Organizational
Excellence, 31 (5): 44-53.
İraz, Rıfat (2009), Çalışma Yaşamında Kadın ve Erkek Yöneticilerin Cam Tavan Sendromuna İlişkin
Tutumlarının Karşılaştırılması, 17. Ulusal Yönetim ve Organizasyon Kongresi, 21-23
Mayıs, Eskişehir: 277-284.
İşcan, Ömer F. ve Ufuk Sayın (2010), “Örgütsel Adalet, İş Tatmini ve Örgütsel Güven Arasındaki
İlişki”, Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 24 (4): 195-216.
Judge, Elizabeth (2003), “Women on Board: Help or Hindrance?”, www.thetimes.co.uk
(09.05.2016).
Kanter, Rosabeth M. (1977), “Some Effects of Proportions on Group Life: Skewed Sex Rations and
Responses to Token Women”, American Journal of Sociology, 82 (5): 965-990.
Karaca, Ayşe (2007), “Kadın Yöneticilerde Kariyer Engelleri: Cam Tavan Sendromu Üzerine
Uygulamalı Bir Araştırma”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (Konya: Selçuk
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Karcıoğlu, Fatih ve Yeliz Leblebici (2014), “Kadın Yöneticilerde Kariyer Engelleri: Cam Tavan
Sendromu Üzerine Bir Uygulama”, Atatürk Üniversitesi İİBF Dergisi, 28 (4): 1-20.
Karkıner, Nadide (2013), “Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi”, Kartal, Bilhan (Ed.), Sosyoloji II
(Eskişehir: Açıköğretim Yayınları).
Koçak Turhanoğlu, Ayşın (2012), “Sosyoloji, Bilim ve Yöntem”, Turhanoğlu, Aşkın Koçak (Ed.),
Sosyoloji-1 (Eskişehir: Açıköğretim Yayınları).
Köse, Sevinç, Semra Tetik ve Cuma Ercan (2001), “Örgüt Kültürünün Oluşturan Faktörler”, Yönetim
ve Ekonomi Dergisi, 8 (1): 219-242.
Kulich, Clara, Michelle K. Ryan ve S. Alexander Haslam (2014), “The Political Glass Cliff:
Understanding How Seat Selection Contributes to The under Performance of Ethnic
Minority Candidates”, Politics Research Quarterly, 67 (1): 84-95.
Lämsä, Anja-Maija, Marjut Jyrkinen ve Suvi Heikkien (2012), “Women in Managerial Careers”,
Pučėtaitė, Raminta (Ed.), Cases in Organizational Ethics (Lithunia: Vilnuis University
Press): 4-16.
Lockwood, Nancy (2004), The Glass Ceiling: Domestic and International Perspectives (USA:
Society of Human Resource Management).
Macarie, Felicia C. ve Octavian Moldovan (2012), “Gender Discrimination in Management
Theoretical and Empirical Perspectives”, Transylvanian Review of Administrative
Sciences, 35: 153-172.
Marshall, Gordon (1999), Sosyoloji Sözlüğü (Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları) (Çev. Osman
Akınhay ve Derya Kömürcü).
Sebahattin Yıldız – Fidan Alhas – Önder Sakal – Harun Yıldız  Cam Uçurum: Kadın Yöneticiler Cam
Tavanı Ne Zaman Aşar? 
1145
McDonald, Karen (2011), “Examining The ‘Glass Cliff’ Phenomenon: A Study Replication Using a
Canadian Context”, The Master in Business Administration (Charlottetown, P.E.I:
University of Prince Edward Island).
Mulcay, Mark ve Carol Linehan (2014), “Females and Precarious Board Positions: Further
Evidence of the Glass Cliff”, British Journal of Management, 25 (3): 425-438.
Onay, Meltem ve Orkide Heptazeler (2014), “Kadın ve Erkek Yöneticilerin Liderlik Davranışları
Arasındaki Farklılıklar”, Organizasyon ve Yönetim Bilimleri Dergisi, 6 (2): 73-85.
Öğüt, Adem (2006), “Türkiye‟de Kadın Girişimciliğin ve Yöneticiliğin Önündeki Güçlükler Cam
Tavan Sendromu”, Girişimcilik ve Kalkınma Dergisi, 1 (1): 56-78.
Örücü, Edip, Recep Kılıç ve Taşkın Kılıç (2007), “Cam Tavan Sendromu ve Kadınların Üst Düzey
Yönetici Pozisyonuna Yükselmelerindeki Engeller: Balıkesir İli Örneği”, Celal Bayar
Üniversitesi Yönetim ve Ekonomi Dergisi, 14 (2): 117-135.
Özkaplan, Nurcan (2013), “Kadın Akademisyenler: Cam Tavanlar Hala Çok Kalın”, Kadın
Araştırmaları Dergisi, 12: 1-23.
Öztürk, Emine (2011), Feminist Teori ve Tarihsel Süreçte Türk Kadını (İstanbul: Rağbet Yayınları).
Özyer, Kubilay ve Ufuk Orhan (2012), “Cam Tavan Sendromunun Çalışanların Korku Düzeylerine
Bir Etkisi Var Mıdır? Eğitim Sektörü Üzerinde Bir Uygulama”, The Journal of Academic
Social Science Studies, 5 (8): 972-987.
Parlaktuna, İnci (2010), “Türkiye‟de Cinsiyete Dayalı Mesleki Ayırım Analizi”, Ege Akademik Bakış,
10 (4): 1217-1230.
Rantala, Virve (2010), Glass Ceiling, Women in Management, Bachelor in Business Administration,
International Business (Finland: Jyvaskyla University of Applied Science).
Rink, Floor, Michelle K. Ryan ve Janka I. Stoker (2013), “Social Resources at a Time of Crisis: How
Gender Stereotypes Inform Gendered Leader Evaluations”, European Journal of Social
Psychology, 43 (5): 381-392.
Ryan, Michelle K. ve S. Alexander Haslam (2005), “The Glass Cliff: Evidence that Women are
Over-Represented in Precarious Leadership”, British Journal of Management, 16 (2): 8190.
Ryan, Michelle K. ve S. Alexander Haslam (2006), “The Glass Cliff: The Stress of Working on the
Edge”, European Business Forum, 27: 42-47.
Ryan, Michelle K. ve S. Alexander Haslam (2007), “The Glass Cliff: Exploring the Dynamics
Surrounding the Appointment of Women to Precarious Leadership Positions”, Academy
of Management Review, 32 (2): 549-572.
Ryan, Michelle K., S. Alexander Haslam ve Tom Postmes (2007), “Reactions to Glass Cliff: Gender
Differences in The Explanations for The Precariousness of Women‟s Leadership
Positions”, Journal of Organizational Change Management, 20 (2): 182-197.
Ryan, Michelle K. ve S. Alexander Haslam (2009), “Glass Cliffs Are Not So Easily Scaled: On the
Precariousness of Female CEO‟s Positions”, British Journal of Management, 20 (1): 1316.
Ryan, Michelle K., S. Alexander Haslam ve Clara Kulich (2010), “Politics and The Glass Cliff:
Evidence that Women are Preferentially Selected to Contest Hard-to-Win Seats”,
Psychology of Women Quarterly, 34 (1): 56-64.
Ryan, Michelle K., S. Alexander Haslam, Mette T. Hersby ve Renata Bongiorno (2011), “Think
Crisis –Think Female: The Glass Cliff and Contextual Variation in The Manager –Think
Male Stereotype”, Journal of Applied Psychology, 96 (3): 470-484.
1146

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Sabharwal, Meghna (2013), “From Glass Ceiling to Glass Cliff: Woman in Senior Executive
Service”, Journal of Public Administration Research and Theory, June 14: 1-29.
Savcı, İlkay (1999), “Toplumsal Cinsiyet ve Teknoloji”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 54 (1): 123142.
Sayer, Handan (2011), Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Erkeklerin Katılımı, Uzmanlık Tezi (Ankara:
T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü).
Schein, Virginia E. (1975), “The Relationship between Sex Role Stereotypes and Requisite
Management Characteristics among Female Managers”, Journal of Applied Psychology,
60 (3): 340-344.
Sezen. Bayram (2008), “Örgütlerde Kadın Çalışanların Karşılaştıkları Cam Tavan Engeli: Orta ve
Büyük Ölçekli İşletmelerinde Bir Araştırma”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi
(Çanakkale: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Soysal, Abdullah (2010), “Türkiye‟de Kadın Girişimciler: Engeller ve Fırsatlar Bağlamında Bir
Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 65 (1): 83-114.
Terjesen, Siri, Ruth Sealy ve Val Singh (2009), “Women Directors on Corporate Boards: A Review
and Research Agenda”, Corporate Governance: An International Review, 17 (3): 320337.
Turner, John C. (2006), “Social Comparison and Social Identity: Some Prospects for Intergroup
Behaviour”, European Journal of Social Psychology, 5 (1): 1-34.
Uyar, Esra (2011), The Glass Cliff: Differences in Perceived Suitability and Leadership Ability of
Men and Women for Leadership Positions in High and Poor Performing Companies,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (Ankara: Orta Doğu Teknik Üniversitesi).
Williams, Christine L. (1992), “The Glass Escalator: Hidden Advantages for Men in the “Female”
Professions”, Social Problems, 39 (3): 253-257.
Wilson-Kovacs, Dana M., Michelle Ryan ve Alex Haslam (2006), “The Glass-Cliff: Women‟s Career
Paths in the UK Private IT Sector”, Equal Opportunities International, 25 (8): 674-687.
Yıldız, Sebahattin ve Mukaddes Çiçek (2013), Cam Tavan Sendromu Kariyer Yolunda Bir Engel
Midir? Akademisyenler Üzerinde Bir Araştırma, 1. Örgütsel Davranış Kongresi, Sakarya,
Türkiye, 15-16 Kasım: 138-143.
Yıldız, Sebahattin (2014), “Türkiye‟de Cam Tavan Sendromunun Varlığı Üzerine Bir Araştırma”,
Organizasyon ve Yönetim Bilimleri Dergisi, 6 (1): 72-90.
Yılmaz, Tezcan (2013), “Kadın ve Erkek Eğitim Yöneticilerinin Cam Tavan Sendromunu İlişkin
Algıları”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (İstanbul: Maltepe Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü).
Yoğun Erçen, Ayşe E. (2008), Kadınların Cam Tavanı Aşma Stratejileri: Büyük Ölçekli Türk
İşletmelerinde Bir İnceleme (Adana: Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Doktora Tezi).
Zel, Uğur (2002), “İş Arenasında Kadın Yöneticilerin Algılanması ve “Kraliçe Arı Sendromu”, Amme
İdaresi Dergisi, 35 (2): 39-47.
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1147 - 1170
”YENİ DÜNYA”NIN BABİL KULESİ (?): ÖZNE-BİLGİ-İKTİDAR
İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA SİBER UZAY VE ÖZGÜR BİLGİ
SORUNSALI ÜZERİNE*
Bülent Akkuş
İstanbul Üniversitesi
İktisat Fakültesi
Doktora Öğrencisi
●●●
Öz
Yaşantımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen teknolojinin tarihte görülmemiş bir ivme kazandığı
günümüzde, insanlık tarihinin bugün ulaştığı noktaya gelmesinde incelenmesi gereken konuların başında,
belki de onun ürettiği yeni bir yaşam alanı olarak siber uzay gelmektedir. Bilişim devriminin insanlığı
getirdiği çağın daha önceki çağlarla arasındaki farklılıkların ve benzerliklerin analiz edilmesi ve durumunun
ve geleceğinin değerlendirilmesi sosyal bilimcilerin önünde duran temel konulardan biridir. Fikirleri ve
eserleriyle çağımıza ışık tutan düşünürlerden Michel Foucault‟nun bilgi-iktidar bütünleşmesi sorunsalına
söylemler temelinde getirdiği yaklaşım, kuşkusuz sosyal bilimlerin ve insanlığın tarihinde iktidar ve doğal
olarak özgürlük sorunsalının analiz edilmesi açısından bir dönüm noktası niteliğindedir. Bu noktada, insanlık
için “yeni bir dünya” konumunda bulunan siber uzayın söylem-bilgi-iktidar sorunsalı temelinde
değerlendirilmesi ve bu bağlamda, bünyesindeki avantaj, dezavantajların, önündeki engellerin, fırsatların ve
tehditlerin analiz edilmesi gerekliliğinin bulunduğunu düşünmekteyiz.
Anahtar Sözcükler: Bilgi-İktidar İlişkisi, Michel Foucault, Özgürlük, Siber Uzay, Söylem-Bilgiİktidar Sorunsalı
The Tower of Babel of “The New World” (?): On the Problematique of
Cyberspace and Free Information in the Context of Subject, Knowledge and
Power
Abstract
In today‟s world, where technology, now an integral part of our life, has gained on unprecedented
momentum, cyberspace, probably a new space of life created by technology, stands on the top of the issues to
be investigated regarding the development of the history of humanity down to its current state. One of the
fundamental issues social scientists need to tackle is the analysis of the differences and similarities between
the current period of the Information Age and the previous periods, and assessment of its current state and
future. The approach of Michel Foucault, an intellectual whose ideas and work have shed light on our era, to
the integration of knowledge and power, is undoubtedly a turning point for the investigation of the history of
social sciences and the problematique of power and freedom in the history of humanity. At this point, we
believe that it is necessary to examine the cyberspace, which can be regarded as “a new World”, on the basis
of the discourse, knowledge and power problematique. Accordingly, advantages, disadvantages it has,
obstacles, opportunities or threats it is faced with should be investigated.
Keywords: Knowledge-Power Relationship, Michel Foucault, Freedom, Cyberspace, DiscourseKnowledge-Power Problematique
*
Makale geliş tarihi: 10.08.2015
Makale kabul tarihi: 26.04.2016
1148

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?):
Özne-Bilgi-İktidar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine
Giriş
Özgürlük, bireyin yaşam süreci boyunca ulaşmak istediği en yüce
olgulardan birini teşkil eder. Öyle ki, insanlık tarihi için de teorik düzeyde
tezahür eden tartışmaların yanında pratik düzeyde de mutlak özgürlük ideasına
ulaşma çabası ve önündeki engel ve çelişkilerin çatışmasının tarihidir
diyebiliriz. Kuşkusuz “özgürlüğüne” kavuşmak ve bununla hem zihinsel hem
de fiziksel olarak “mutlu” bir yaşam sürdürmek isteyen birey, her zaman bu
ideal durumla çelişik ya da karşıt olguların varlığını da kabul ederek ve bu
olguları da yaşam denkleminin içerisinde konumlandırarak yaşama durumunda
kalmış ve/veya bırakılmıştır.
Bireyin zihin dünyasını içten dışa doğru incelediğimizde; onun başka bir
ihtiyacı olan “güvenli yaşam” ihtiyacı hem bireyin kendi rızasıyla özgürlükleri
önüne koyulan bir engel hem de devlet gibi dışsal aktörler tarafından bu
ihtiyacın zaman zaman manipüle edilmesiyle önüne koyulan bir “gerekli
kısıtlamalar zinciri”ni bireyin yaşamına yerleştirmiştir. İçsel ve dışsal
dinamiklerle özgürlük kavramının karşısına bir argüman olarak konulan ya da
en azından pratik düzeyde özgürlükçü yaklaşımlar ile karşıt uygulamalar içeren
güvenlik ile özgürlük arasındaki çelişki teorik düzeyde de düşün hayatının
büyük bir kısmını meşgul edegelmiştir (Hançerlioğlu, 1996: 35-41). Ancak, bu
tartışmaların daha da temeline indiğimizde bireyi dıştan içe doğru kuşatan,
gücünü bireyden alan; ancak bireyi aşan soyut bir olgu olarak kişilik kazanan
ve bireyi somut olarak kontrol altına alıp onu yönetme, ona kısıtlamalar
getirme, onun hayatını şekillendirme ve üzerinde güç kullanmaya varacak kadar
meşruiyet kazanma eğiliminde olan ve bu tarihi çelişkinin bir çıktısı olarak
özgün bir ayrıcalık kazanıp hayatları kuşatan bir olgu olarak iktidar olgusu
karşımıza gelmektedir (Sayar, 2006: 13-15). Bu noktada, insanın güvenlik
ihtiyacını hatta özgürlüklerin korunmasının gerekliliğini kullanıp insanın en
temel hakkı olan özgür irade hakkının önünde “üstün bir güç” olarak beliren
iktidar kavramının kaynaklarını incelemek gereklidir. İktidar olgusunun tarihi
de özgürlük olgusu kadar eski olmakla birlikte iktidarın kaynakları tarih boyu
farklılıklar, değişimler ve çeşitlilikler göstermiştir. Bugün bile iktidar
olgusunun farklı toplumlarda ya da analiz düzeylerinde farklı kaynaklarını ve
tezahürlerini görmek mümkündür.
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1149
Bu çalışma, iktidar-özgürlük çelişkisi bağlamında sosyal bilimlerin,
aydınlanma sonrası modern toplumda bilimsel bakış açısının ve araçsal aklın
yükselişe geçişi ve toplumsal hayatın ve üretim ilişkilerinin merkezine oturması
olgusu etrafında şekillenen söylem-bilgi-iktidar ilişkisi tartışmasını temel alarak
hareket etmektedir. Bu bağlamda, çalışmanın ilk bölümünde, özne-bilgi-iktidar
sarmalının teorik ve felsefi altyapısının oluşturulması ve güncel tartışmalara
zemin hazırlanması amaçlanmıştır. İlk bölüm üzerine temellenen ikinci
bölümde, günümüz yaşantısının en temel unsularından biri konumunda bulunan
ve sosyal bilimlerde toplumsal yaşantımızdaki konumu itibariyle çokça tartışma
konusu haline getirilen ve bizce felsefi bir bakış açısıyla analiz edilmesi gerekli
görülen internet ve siber uzay olgusunun tanımı, anlamı, gelişimi ve yarattığı
ortam hakkında bir değerlendirme yapılacaktır. Öyle ki, yaşantımızın ayrılmaz
bir parçası haline gelen teknolojinin tarihte görülmemiş bir ivmeyle değişim ve
gelişim gösterdiği günümüz dünyasında adeta maddi dünyadaki bireylerin,
devletin, devlet-dışı, devlet-üstü, devlet-altı aktörlerin, şirketlerin ve diğer
toplumsal öznelerin doğrudan taşındığı sanal, yeni kurulan bir “dünya” olarak
siber uzayın toplumsallığı ve maddi dünyamıza etkileri incelenmeye, analiz
edilmeye ve tartışılmaya değer bir konumdadır. Bununla birlikte onun yarattığı
dünyada oluşan sorunlara ilişkin çözümler üzerine düşünmek ayrıca değer arz
etmektedir.
Bu noktadan hareketle çalışmanın üçüncü bölümünde, Foucault‟daki
özne-bilgi-iktidar ilişkisi kavramsallaştırması, bu alanın yeni ortamı olarak
görülebilecek olan siber uzay bağlamında ele alınacaktır. Öyle ki, siber uzayın
George Orwell‟in “1984” adlı romanında geçen gözetim olgusu bağlamında ve
Foucault‟nun “Panoptikon”1 kavramı çerçevesinde özgürlüklere kısıtlama
1
Panoptikon, İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında
tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir. Tasarımın konsepti gözetlemeye izin
verir. Şöyle ki, bütünü (pan-) gözlemlemek (-opticon) anlamına gelen bu tasarım
birkaç katlı tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu. Her hücre bu
halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı.
Halkanın ortasında tutuklulardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin
kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı. Panoptikon’un temelinde yatan ilke, tek
odalı hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmaması, buna karşılık dış
cephedeki duvarın penceresinden gelen dış ışığın kuledeki nöbetçilere tutuklunun
her hareketinin bir silüetini izleme olanağını sağlamasıydı. Bentham’ın yaklaşımına
göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen, ama
davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpusun, aklını başına
toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka seçeneği yoktu.
Böylece mahkûm bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktı.
Bentham (1995: 29-95), Panoptikon’u “bir üst aklın, gücü elde etmesinin yeni bir
modeli” olarak ifade etmiştir.
1150

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
getirecek bir araç olarak kullanılması anlamında bir “gözetim toplumu”
oluşturma analojisi üzerine çalışmalar yapılagelmiştir. Fakat, bizim bu
noktadaki amacımız, yine özne-iktidar-özgürlük bağlamında siber uzayın
durumunu incelemek; ancak, bu durumu siber uzayın bir söylem üreticisi, bilgi
kaynağı ve “doğruyu bulmanın yeni aracı” olarak konumlandırılması durumu
üzerinden okumak ve özgürlük-iktidar olgusunun bu “yeni dünya”daki
çelişkisine farklı bir açıdan bakmaktır. Bu aşamada, Foucault‟nun
paradigmasını paylaştığımızda, siber uzayda iktidar kavramını bilgi ve bilgi
formlarıyla ilişkilendirilmiş söylemler çerçevesinde ele almak gerekecektir.
Çalışma, bu noktada, konu üzerine tartışmayı siber uzaya taşıma amacını
gütmektedir. Başka bir deyişle, Foucault‟daki özne-bilgi-iktidar ilişkisi bu
alanın yeni ortamı olarak görülebilecek olan siber uzayda ele alınacaktır. Bir
bilgi edinme ve söylemler dünyası olarak yaşadığımız dünyanın yeni bir
versiyonu olan siber uzayda bilginin kavramsallaştırılması, araçsallaştırılması
ve iktidar yaratma aracı olarak dünyevi iktidarlarıyla organik bir bağ kurması
noktasında inceleme yürütülecektir. Çalışmanın temel tezi, özgürlük yaratma
potansiyeline sahip olmasına karşın gelinen noktada siber uzayın bir hazret, bir
kutsal bilgi kaynağı haline getirilmiş olduğudur. Bu şekilde olduğu andan
itibaren insanlık, yeni bir iktidar üreten döngünün içine sokulmuştur. Siber
uzayın bu şekilde özgürlük üretmesinin yapısal olarak mümkün olup olmadığı
konusu çalışmanın sorunsallaştırdığı bir diğer temel konu olacaktır.
Siber uzayın bu şekilde ele alınmasının ardından, çalışmanın son
bölümünde, bu yeni ortamın aktörleri ve bu aktörlerin ortama ve dolayısıyla
gerçek dünyaya etki edebilme potansiyeli bağlamında sanal dünyanın gerçek
dünya ile girift ilişkileri göz önünde tutularak asimetrik yapısı çerçevesinde
bilgi-iktidar sorunsalına nasıl bir çözüm getirme potansiyeli olduğu ve
aktörlerin küresel internet kaldıraç kuvvetiyle desteklenen etkileri bağlamında
nasıl demokratik ve özgür bilgi üretme ortamına dönüşebileceği ve tarih
boyunca bilgi üretim mekanizmalarına ve toplumlara nasip olmamış bir “özgür
bilim”-”özgür düşünce”-”özgür birey” ortamına nasıl evrilebileceği önündeki
engeller de tartışılarak, onun bu küresel devrimci ve yeniliklere imkan sağlayan
potansiyeli çerçevesinde yorumlanacak ve değerlendirilecektir.
Bu amaç doğrultusunda, çalışmada, eleştirel bir bakış açısıyla özne-bilgiiktidar bağlamında kapsamlı bir siber uzay analizi yapmak adına “eleştirel
gerçekçilik” metodolojisi kullanılacaktır. Buna göre, eleştirel gerçekçiliğin en
temel varsayımlarından biri, olay ve olguların ardında yapılanmış, derinliği ve
katmanları olan bir gerçeklik olduğu ve bilimin amacının bu gerçekliği ortaya
çıkarmak olduğu fikridir. Buradan hareketle, eleştirel gerçekçilik, kapsamlı bir
yapı analizi yapma fırsatı sunar. Böyle bir çerçeve içinde, farklı zaman/mekân
bağlamlarında ortaya çıkmış yapıların hiyerarşik güçleri ve etkileşimlerini
incelemek; dolayısıyla mekânsal farklılıkları açıklamak olanaklı olmaktadır.
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1151
Bilginin temelini ve konusunu oluşturan yapılar, mekanizmalar ve ilişkilerden
hareketle, biz de çalışmamızda var olan siber uzayda bilgi-iktidar olgusunun,
söylem yaratma, iktidara kaynak olan bilgi üretimi ve özne-iktidar ilişkisi gibi
unsurlarını ve buna içkin güçleri araştıracağız. Eleştirel gerçekçiliğin
nedensellik anlayışı da, bize daha elverişli bir alan sunmaktadır. Buna göre,
pozitivizmin belli deneyler yaparak ulaştığı düzenliliklere ve nedensel yasalara
karşın, eleştirel gerçekçilik, gözlemleyemediğimiz halde etkilerini hissettiğimiz
toplumsal yapılar kadar; fikirlerin, kuralların, söylemlerin de nedensel
güçlerinin olabileceğini öngörür. Pozitivistlerin öngördüğü gibi toplumsal
hayatın fikirler, kurallar, normlar ve söylemler üstüne inşa edilmiş olması
bunlara nedensellik atfedilemeyeceği anlamına gelmez. Bu çerçevede, siber
uzay ortamındaki iktidar sarmalı ilişkilerinin arkasındaki nedensellik de
birbirleriyle etkileşim içinde olan birçok mekanizmaya bağlıdır. Zaman ve
mekândan arındırılmış mutlak bilgi öngörmeksizin, nedensel güce sahip
yapıları ve birbirleriyle ilişkili nesne ve pratikleri keşfederek kapsamlı bir
araştırma yapılabileceği inancıyla, siber uzay ortamındaki farklı değişkenler ele
alınabilmektedir. Ayrıca, siber uzaydaki yapıyı oluşturan farklı aktörlerin analiz düzeyine göre, birey, kurum, ülke ve benzeri- söz konusu yapıyı
değiştirebilme potansiyelleri de bu yeni ortamdaki değişimleri anlamak adına
önemli olacaktır
1. Madalyonun İki Yüzü: Bilgi-İktidar Bütünleşmesi
Denis Diderot‟nun tarihsel çözümlemesinden yola çıkan Jean Jacques
Rousseau, ilk modern insanı “…bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip
„Burası bana aittir‟ diyebilen ve kendine inanacak ahmakları bulan ilk insan…”
(Rousseau, 1968: 131-132) olarak tanımlayarak sadece aydınlanma öncesi
skolastik ve teolojik söylemin egemen olduğu Orta Çağ‟dan aydınlanma sonrası
Modern Çağ‟a geçiş yapan insanlığın modernite temelindeki varoluş ilişkilerini
tanımlamamış aynı zamanda tarihin süzgecinden geçen bir tespitin tüm insanlık
tarihine ışık tutmasına vesile olmuştur. Öyle ki, ilk modern insana ilişkin bu
tanımlama, aslında iktidarın yapısı ve sosyal ilişkilerde söylemin gücü üzerine
yapılmış erken bir çözümlemedir.
İnsanlığın ilk gününden itibaren iktidar ilişkileri ve yöneten-yönetilen
ayrımı sosyal bilimlerin de incelediği üzere toplumsal yapıların ve değişimlerin
temelinde yer almıştır. İlk Çağ‟ın köleci ekonomilerinin ve ilkel toplum
yapılarının pratikte tezahür eden iktidar ilişkilerinden Orta Çağ‟ın teolojik
söylemler ve skolastik düşünce yapısı temelli feodal üretim ilişkilerine kadar
incelediğimizde büyük resim bize temelde değişmeyen bir mantığı gözler önüne
sermektedir. Bu mantık, iktidarların hangi yolla ortaya çıkmış olurlarsa olsunlar
var olabilmek ve iktidarlarını sürdürebilmek için rıza inşa etmeye duydukları
1152

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
ihtiyaçtır (Becermen, 2014: 240-241). Öyle ki, bir kralın güçlü ve kalıcı iktidar
sahibi olduğuna ya da bir firavunun tanrısal güçlere sahip doğuştan bir yönetici
olduğuna dair inanç ve rızanın olmadığı bir toplumda bir kral ya da firavun aciz
birer insandan başka bir şey değillerdir. III. Napolyon‟un, Napolyon
Bonaparte‟ın kendisine yönelttiği eleştiri üzerine söylediği “kılıçlarla her şeyi
yapabilirsiniz; ama üstüne oturamazsınız” sözü aslında iktidarın inşasına
yönelik bu çözümlemeyi anlatan en güzel sözlerden biridir. Orta Çağ‟da feodal
üretim ilişkilerinin ve Kilise‟nin teolojik kaynaklı otoritesinin varlığını bu bakış
açısı üzerinden analiz ettiğimizde, dahası Orta Çağ‟ın üretim ve iktidar
ilişkilerinin yıkılıp yerine gelen “modern” iktidar yapılarına ve kapitalist üretim
ilişkilerine geçişi analiz ettiğimizde bu tarihsel gerçeklikle karşı karşıya
kalmaktayız. Öyle ki, burjuva sınıfının güçlendiği, feodal yapıların çözüldüğü
ve gücün sınıfsal olarak el değiştirdiği bir çağda insanlık tarihsel bir değişime
de tanıklık etmiş oldu. Hakim üretim ilişkilerinin ve egemen sınıfların
devrimsel olarak değişim gösterdiği bir çağda, insanlık, asırlarca egemen olan
ve iktidarları sorgulanmayan ve doğuştan seçilmiş olduğuna (Ağaoğulları ve
Köker, 2004: 192) inanılan soylular sınıfının yok oluşuna ve onların iktidarının
temel söylem üreticisi olan Kilise‟nin güçten düştüğüne ve toplumsal iktidardan
dışlandığına tanık oldu. Yeni iktidarın yeni söylemlere ve iktidar kaynaklarına
ihtiyacı oluştuğunda eski yapılar, söylemler ve iktidar kaynakları güçten
düşerek tarih olurlar. Eski egemenlere kaynak ve referans oluşturan ve bu yolla
bireyler üzerinde sorgulanamaz bir otorite kuran kiliseye getirilen eleştiriler ve
onu “yol gösterici büyük” olmaktan çıkaran tepkiler ilk olarak Yeni Çağ‟ın
“modern” aydınlarından geldi. Bu durum, ekonomik egemenliğe sahip olan ve
siyasi egemenliğe de sahip olmak isteyen burjuva sınıfından da destek gördü.
Bazı coğrafyalarda devrimsel bazılarında ise evrimsel olmak üzere değişim
başlamış ve Aydınlanma Çağı insanlığı yeni bir noktaya, Modern Çağ‟a
taşımıştı.
Bilimin, rasyonel düşüncenin ve araçsal aklın hakim olduğu modern
dönemin temel iddiası, bireyin özgürleşmesini ve bilimsel gerçekliğin meydan
bulduğu bir toplumsal alanın yaratılmasıydı. Kuşkusuz, bu noktada, Kilise‟nin
otoritesinden ve geçirgen olmayan sınıflı toplum yapısından özgürleşmenin söz
konusu olduğu inkar edilemez bir gerçektir (Ağaoğulları vd., 2009: 29-42).
Ancak, Nietzsche‟nin ve daha sonra diğer post-modern filozofların modernizme
yönelttiği eleştiriler, onun özgürlüğe yol açan bir “kurtarıcı” değil; yeni bir
iktidar alanı yaratan yeni bir form olduğu noktası üzerinden şekillenmiş ve
sosyal bilimlerin tarihsel arka planından da yararlanan temel bir tartışma
konusu halini almıştır.
Aydınlanmacı aklın eleştirisi Kant‟tan Nietzsche‟ye, Nietzsche‟den postmodern düşünürlere kadar sosyal bilimlerin temel tartışmalarından birini teşkil
etmiştir. Öyle ki, dogmatizmin hakim olduğu ve skolastik düşünce yapısının
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1153
teolojik kaynaklı iktidarlara yol verdiği Orta Çağ ortamı ile aydınlanmanın
getirdiği dönüşüm ile bilimsel bakış açısının hakim olduğu, iktidar biçimlerinin
değiştiği ve toplumsal dönüşümlerin yaşandığı aydınlanma sonrası Modern
Çağ‟ın yaşam alanının kuşkusuz ciddi farklılıkları bulunmaktadır. Kapitalist
üretim ilişkilerinin ve modern anlamda devlet otoritelerinin dünyasına varan
insanlık yeni bir iktidar sarmalıyla karşı karşıya kalmıştır. Ancak, bu sarmalın
“yeni” olmasının yanında geçirdiği söylenen “değişim”in içerisinde bir illüzyon
da filozoflar tarafından fark edilmiştir. Bu iktidarın biçiminde ve kaynaklarının
görüntüsünde değişim olmasının yanında “mantığının” aslında değişmediği
tespitidir. Öyle ki, doğrunun işaret edicisi, akli otorite ve fikirsel rehber olarak
Kilise ve dini argümanların iktidara kaynak tesis ettiği çağdan çıkıldığında
insanlık kendine yeni bir yol gösterici, fikirsel rehber, “kutsal” bir doğru
kaynağı bulmuştur. Bu, artık bilim ve aydınlanmacı akıldır. Bu durum, Modern
Çağ‟ın kendine özgü “sorgulanamaz” iktidar sorunsalını yaratmıştır. Aktörler
ve yapılar değişmiş; ancak iktidarın mantığı ve çalışma mekanizması bu çağda
da değişmemiştir.
Descartes‟ın “düşünüyorum; o halde varım!” (Descartes, 1986: 146)
deyişi aslında dünyanın nasıl bir çağ içine girdiğinin anlaşılması noktasında bir
slogan gibiydi. Modernizmin ve modern bilimin babası olarak görülen
Descartes‟in bu sözü, kendisinin yaptığı düşünsel bir deneyin sonucunda ortaya
çıkmıştır. Önce bir bedeninin olmadığını ve görünmez olarak etrafta dolaştığını
hayal etmeye çalışan Descartes, zor da olsa bunu başarabildiğini görmüştür.
Daha sonra bedeninin olduğunu; ancak, aklının olmadığını hayal etmeye
çalışmış; ancak, başaramadığını görmüştür. Descartes, her şeyi anlamamıza
yarayacak akıl olmadan bedenin fonksiyonlarını hayal etmenin bile
gerçekleşemeyeceğini vurgulamıştır (Descartes, 1986: 146-148). Akıl olmadan
hayal de olmazdı. Bu noktaya kadar herkes rahatlıkla ulaşabilirdi. Ancak, bu
noktadan sonra Descartes‟ın vardığı sonuç ise dahiyanedir:
“Aklımda her şeyin aslında var olmadığını hayal edebiliyorum; ancak, şu
anda hayal eden bir adam olarak ben aklımın olmadığı bir hayal
kuramıyorum. Öyleyse çevredeki her şeyin bir illüzyondan ibaret
olabileceği ve gerçekte olamayacağı ihtimaline sahipken düşünen bir
insan olarak benim düşüncelerimin ve hayallerimin içinde bulunduğu
akıl, benim tarafımdan düşüncemde yok edilemiyor ve onun bir
yanılsama olduğunu düşünemiyorum bile. O yanılsama ihtimallerini ve
düşüncelerimi içinde bulunduran bir yapı olarak hiç yoktan bunları ve
kendi yok edilemezliğine sahip bir yapı olarak gerçekliğini koruyor.
Öyleyse, her şey bir illüzyondan ibaret olsa bile aklın kendisinin bir
illüzyon olduğu bir durumda ben de yokum. Ancak, aklın kendisinin yok
olduğu bir durum şu an burada duran benim tarafımdan düşünülemiyor
bile. O halde, akıl ve düşünce gerçektir. Sadece bir akıldan ibaret dahi
1154

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
olsam ben de gerçeğim. Düşünüyorum; o halde varım!” (Descartes, 2008:
16).
Bir olgunun bu kadar kutsandığı ve kayıtsız şartsız doğru kabul edildiği
durum insanlık tarihi için yeni bir deneyim değildir. Ancak, yeni olan artık
“gözle görülür” olarak çok güçlü bir hayat yönlendirici olarak karşımızda duran
rasyonalizm ve bilimdir. Bu noktada, gözle görülür dememizin sebebi, Modern
Çağ‟ın “görmenin zaferi” olarak adlandırılan bir dönem olmasıdır. Öyle ki,
artık insanlar gözüyle gördüğünü doğru kabul etmektedir ve bu durum Orta
Çağ‟ın dini kurumlarından duyduğu ya da hissiyata dayanan inancının
şekillendirdiği “doğru”yu kabul eden insan tipinden kesin bir kopuşu ifade eder.
Bu durum, mutlak bilimin maddeci determinist ve ampirik özelliklerinin sosyal
alanı inşa etmesine yol açmıştır (Arslan, 1999: 68). Modernizm, bunun teoride
alt yapısını hazırlarken pratikte de tesisini gerçekleştirmiştir. Bu durum, teolojik
kaynaklara sahip gücünü Tanrı‟dan alan iktidarın tahakkümünden kurtulmayı
ve “özgürleşmeyi” getirmiştir. Ancak, bu durum kendi içinde görecelidir.
Modern dünyanın kimlere ne anlamda özgürlük getirdiği, kimlere getirmediği
üzerine bir tartışma başlatmıştır. Orta Çağ‟ın dogmatik düşünce yapısından
“özgürleşen” insanlar ilk iş olarak bilimsel bakış açısını kutsamaya
koşmuşlardır. Yeni bir bilgi türü, yeni bir toplumsal hayat, yeni üretim ilişkileri,
yeni söylemler ve bu söylemler üzerinde “doğrunun yeni belirleyicisi” olarak
yeni bir iktidar sarmalı tesis etmiştir. Bu noktada, Aydınlanma düşüncesinin
yeryüzüne getirdiği reformdan bahsetmek gerekir. Aydınlanma düşüncesi,
bilimsel ve felsefi düşün hayatında yaşanan gelişmelerin bütüncül bir hareket
halinde siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel alana etki etmesi ile çağı
değiştirecek bir akıma dönüşmüştür (Türköne, 2007: 483-496). Orta Çağ‟ın
feodal temelli iktidar mekanizması, geç Orta Çağ döneminde yükselişe geçe ve
sırayla ekonomik ve siyasi iktidarı ele geçiren burjuva sınıfı tarafından bertaraf
edilirken, kuşkusuz Orta Çağ‟ın dini temelli hakim düşünce sistemi de bir üst
yapı ögesi olarak ayakta kalamazdı. Aydınlanma düşüncesi bu anlamda bu tarz
teolojik ve skolastik düşünce yapısını temelden sarsmış ve çağın sonunda
egemenliğini ortadan kaldırmıştır. Bu anlamda Aydınlanma düşüncesi, rasyonel
tercihleri, aklı, bilimi ve deneyselliği başat yol göstericileri olarak
doğrulamaktadır (Türköne, 2007: 487-489). Bu noktada, inanç gibi soyut
kavramlara dayalı ve gözle görülüp varlığı kanıtlanamayan iktidar
mekanizmalarının toplumsal yaşamı şekillendirmemesi gerektiğini savunan
anlayış, gözle görülebilen, test edilebilen, doğruluğu bilimsel parametrelerle
ölçülebilen ve gerçekliği kanıtlanabilen olguların bireyin hayatında yolunu
aydınlatıcı olabileceğini ve aklın ve bilimin süzgecinden geçmeyen hiçbir
olgunun doğruluğundan emin olunamayacağını savlamıştır (Cevizci, 2000: 3031; Hampson, 1991: 21). Kuşkusuz bu düşünce tarzı bir “çağ değiştirici”
devrimsel bir manzarayı insanlığın önüne koyarken, aklı ve bilimi insanlığın
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1155
yeni “doğruyu söyleyicisi” ve yol göstericisi konumuna getiren anlayışın düşün
hayatında etkili olması kısa bir sürede olmadığı gibi tek bir düşünür ya da bilim
insanı tarafından ortaya konmamıştır. Yüzyılları içeren ve birçok düşünürü
kapsayan bir bilimsel gelişme ve fikir birikiminin, köhneleşmiş ve zamanını
doldurmuş bir düşünce yapısını tarihin mezarlığına gönderen Aydınlanmacı
düşünce anlayışı, aslında sadece bilimsel bir gelişme ve birikimi değil genel
olarak hayatın her alanında bir değişimi ve yeniden belirlenimi ifade eder. Bu
anlayışın kodları hayatımınız her alanına etki ederek denklemleri yeniden
kurmamıza olanak sağlamıştır. Mutlaka ki ilahi varlıklara olan inançlar bireyler
ve toplumlar düzeyinde devam edegelmiştir ancak din temelli düşünce
yapısının ve siyasetin toplumlar üzerinde belirleyiciliği ve düzenleyici iktidarı
yıkılmış, seküler bir siyasal iktidar modeli ortaya çıkmıştır (Hampson, 1991:
21-26). Bu anlamda iktidarın kaynağı artık gökyüzündeki Tanrı ve
uygulayıcıları onun yeryüzündeki aracıları soylular değil, aklı ve iradesiyle
doğruyu araştıran, bulan ve kendi için en doğrusunu yine kendisi bilen bireyin
kendisidir. Bu anlayış burjuva sınıfının egemen olduğu yeni modernist düzenin
başlangıç kodudur. Ancak bu durum, aklın ve bilimin “kutsal bilgi kaynağı”
olduğu sorgulanamaz yeni bir toplumsal iktidar sarmalı yaratmış ve iktidarın
kaynağını gökyüzünden yeryüzüne indiren modernist anlayış bir iktidar
kaynağını yıkıp kendi içinde yeni bir iktidar tesis etmiş konumda
bulunmaktadır.
Modernizme ve bilginin bu şekilde iktidara taban oluşturmasına
eleştiriler bu olgunun başlangıcından itibaren çeşitli düzeylerde ve sertliklerde
var olagelmiştir. Bu eleştiriler, Orta Çağ düşünce tarzından Modern Çağ‟ın
düşünce tarzına geçiş durumunda bilginin kaynağı ve elde edilme biçiminin
değiştiği; ancak, bilginin iktidar yaratma potansiyelinin ve eğiliminin
değişmediğini söylemişlerdir. Bu noktada, Nietzsche, ki post-modern düşünce
tarzının kurucularından kabul edilir, “yeni nesil modern rahipler”2 (Nietzsche,
1968: 40) olarak adlandırdığı bilim adamları için “cansız bir doğaya sahip bilim
adamının talep ettiği şeyin salt iktidardan başka bir şey olmadığını” ve yeni
kiliseler olarak gördüğü üniversitelerin “iktidarın yeni kaynakları” olduğunu
söyler (Nietzsche, 1968: 59-118). Bu noktada Emile Durkheim ise yeni yol
göstericiler olarak bilim insanları için “onlar (üstadlar), köprüleri geçtiler ve
Seine Nehri‟nin sol yakasına yerleştiler. Kilise‟nin vasiliğinden kurtulunca
kendi çıkarlarını düşündüler. Çıkarlarını ve düşüncelerini savunabilmek için
2
Friedrich Nietzsche‟nin “The Will to Power” isimli eserinde kullandığı bu tanım,
bilim insanlarının Modern Çağ‟daki işlevini bir metafor üzerinden Orta Çağ
rahipleri ile karşılaştırmalı olarak açıklama çabasındaydı (Nietzsche, 1968: 40). Bu
bakış açısı, daha sonra bilimin “yeni bir din” olarak kutsayan ve iktidarını tesis eden
modern anlayışa yönelen post-modern eleştirilerin merkezine oturacaktı.
1156

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
kendi öğrencileriyle birleştiler ve bir lonca, Universitas, oluşturdular” der
(Durkheim, 2006: 88-90‟dan akt. Takış, 1999: 7).
Modern Çağ filozoflarının modernizme ve bilgi-iktidar ilişkisine
getirdikleri bu eleştirilerden etkilenen post-modern düşünürlerin başında gelen
Michel Foucault ise çift okuma ve yapı-söküm metodolojisini kullanarak
modernizmin argümanlarını boşa çıkaran ve özgün fikir ve tespitleriyle düşün
hayatına damga vuran fikirlerini ortaya atmıştır. İktidar kuramlarına ve modern
anlayışın eleştirisine yeni bir bakış açısı getiren Foucault, “Deliliğin Tarihi”,
“Cinselliğin Tarihi” ve “Hapishanenin Doğuşu” adlı eserlerinde modernizmin
geliştirdiği yeni iktidar biçimlerini açıklayarak biyo-iktidar kavramına dikkat
çekmiş ve modern iktidarın bireyin bedeni üzerinden bir iktidar ilişkisi kurup,
bireylere özgür bir hareket alanı bırakmayacak şekilde tek tek bedenlerine
nüfuz eden bir iktidarın ortaya çıktığını söylemiştir. Bu özne-iktidar sarmalında
“söylem” kavramına işaret eden Foucault, iktidarın söylemler üzerinden
yaratıldığını ve söylemlerin bireyler üzerindeki inandırıcı etkisinin o söylemin
sahibine ya da işaret ettiği olguya aslında aslı olmayan bir gerçeklik ve bu
gerçekliğe bir inanç tesis ettiğini bu inancın sonucunda da kutsallığı
sorgulanamaz bir iktidar yaratıldığını ve bireylerin bilinçaltına ve hayatına bu
iktidarın nüfuz ettiğini vurgulamaktadır (Foucault, 2003b: 35-40; Marti, 2014:
173-174). Bu anlamda Foucault‟nun düşüncesinde özne, bu iktidar
mekanizmaları arasında sıkışmış ve söylemlerle çevrenelerek, söylem-bilgiiktidar sarmalında kendine alan bulmaya çalışmak durumunda yaşamını
sürdüren bireydir. Modern dönemde iktidarın tarihte görülmemiş bir biçimde
bedenlere nüfuz eden ve bedenler üzerinde yükselen bir güç mekanizmasına
sahip olduğunu savlayan Foucault‟ya göre özne, bedeninin ve zihninin üzerinde
bu derece hissettiği iktidardan özgürleşmesi gereken ancak her çırpınışta daha
da bu sarmalın içine giren bireylerin kendisini ifade eder (Foucault, 2000a:
237). Bu noktada, Foucault, bilimin kutsandığı modernist anlayışa “postmodern” bir bakış açısıyla eleştiri getirerek, kendi içerisinde söylem yaratan ve
söylemin kaynağı olan bilgi olgusunun iktidarın temel besleyici argümanı ve
söylemlerin kaynağı haline geldiğini belirtmiştir. Bilginin, yeni üretim ilişkileri,
yeni söylemler ve yeni toplumsal yapılar yaratarak, iktidarların meşruiyet
kaynağı haline geldiğini iddia ederek “bilginin güç olduğunu” ve bu gücün
özneyi tutsak ettiğini vurgulamıştır (Foucault, 2003b: 42). Bu gücün mutlak
doğruluk ve gerçeklik iddiası taşıyan söylemelerden kaynaklandığını ifade eden
Foucault, buna karşın bu mutlak gerçeklik ve doğruluk durumunun oldukça
tartışmalı olduğunu belirtmiştir. Bu noktada, Foucault, bilgi ve güç
kavramlarını iki ayrı ve birbirinden bağımsız kavram olarak incelemenin ve
değerlendirmenin hatalı olacağını bilgi ve güç kavramlarının birbirini içeren,
karşılıklı olarak birbirini var eden bir sarmal oluşturduğunu belirtmiştir
(Foucault, 2011: 212).
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1157
Foucault‟ya göre iktidar bilgi formlarından, disipliner söylemlerden ve
üst anlatılardan bağımsız olamaz. Özne-iktidar ilişkisi bağlamında da bakarsak
bilgi özneden ve iktidardan bağımsız olamaz. Bu noktada, iktidar modernizmde
devrimsel bir form değişikliği geçirmiş ve bedenler üzerinde biyo-iktidar
disipliniyle bireyler üzerinde iktidar sağlamıştır. Bunu da söylemler, otokontrol ve disiplin mekanizmaları ve buyurucu bilgi formları ile içten dışa
doğru yayılan, bireyde başlayan ve yine bireyde biten bir iktidar tesisi sarmalı
ile gerçekleştirmektedir. Yani bilgi özgürleştirici değil esirleştirici bir yapıya
bürünmüştür. Çünkü modern anlamda bilgi nesnel, katı, hakikati savunan ve
bireylere üstten buyurucu bir şekilde konuşan bilgidir (Foucault, 2003a: 104105). Ancak, post-modern yöntembilim ve Foucault‟un metodolojisi açısından
baktığımızda “özneden bağımsız nesnel bilgi olamaz” ve “bireyin bilgi
üzerindeki öznel etkisi onu zamana ve mekana göre farklı hakikatler doğuran
bir yapıda kılar” (Foucault, 2003a: 105-106). Foucault, bu noktada, işi bir adım
daha ileri götürür. Bilginin öznelliğini ve her an her yerde tek ve doğru
olmaktan acizliğini ifade ederek bilginin aynı zamanda iktidar tipleri tarafından
da manipüle edilebildiğini ve bir iktidar aracı olarak kullanılabildiğini vurgular.
Foucault‟nun deyişiyle, “Filozof ve bilim adamları bilgiyi nesnel kabul edip
anlatının içinde çalışmak yerine onun dışına çıkıp onu parçalarına ayırıp
bilginin dayattığı sorunlarla uğraşmak yerine verili bilgiyi ve bilimi
sorunsallaştırmalı ve onu çözmelidir” (Foucault, 2003b: 173).
2. “Söz”ün Özü: Söylemler Temelinde Bilgi-İktidar
Sorunsalı
Foucault, “Özne ve İktidar” adlı eserinde bireyin iktidar sarmalıyla
girdiği ilişkiyi tarihsel bir çözümlemeyle kuramsallaştırmaya ve iktidarın
tesisinin hangi temeller üzerinde şekillendiğini analiz etmeye çalışmıştır. Bu
noktada, söylem kavramına dikkat çeken Foucault, iktidar-bilgi ilişkisi
analizinde söylem kavramının oynadığı role vurgu yapmıştır (Foucault, 2000b:
11-24). Foucault‟nun söylem kuramı beslendiği tarihsel arka planı da göz
önünde bulundurmak kaydıyla düşünce dünyasına önemli yenilikler getirmiştir.
Aydınlanma felsefesinin özne-nesne düalizmini merkezileştirmesine karşıt
olarak Foucault, söylemin hem özneye hem de nesneye ilişkin olduğunu
söyleyerek, söylemler ile nesneler arasındaki ilişkiye farkındalık getirmiştir.
Ayrıca bilginin ve gücün birbiriyle bağdaşık ve biri olmadan diğerinin olmasına
imkan vermeyen yapısına dikkat çekerek bu ikisinin kaçınılmaz olarak söyleme
bağlı olduğunu açıklamıştır (Bozdoğan, 2013: 103-104). Foucault, bu noktada,
söylemin sonsuz ve kaçınılmaz olduğu konusu üzerinde durmaktadır. Öyle ki,
söylem, iktidarların varlığının temeli, bireyler üzerinde algıyı oluşturan bir “dil
oyunu” ve iktidarların toplumlar ve bireyler üzerinde gücünün ve meşruiyetinin
1158

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
yayılmasını sağlayan bir uzantı ya da bir kanal olduğu düşüncesi bizi söylemin
gücüne götürürken onun bu edilgen olmayan yapısını da ayrı bir iktidar ilişkisi
analiziyle değerlendirmemizi gerekli kılmaktadır. Akla gelen her şey
söylenebilir diyebiliriz; ancak, toplumlar bu anarşik üremeyi bir şekilde
denetim altına alma amacı gütmektedirler. Çünkü söylemin iktidar alanı yaratan
ya da iktidarlara meşruiyet veren yapısı karşıt bir strateji ile mevcut iktidarı ve
güç ilişkilerini çökertmek ve yeni iktidar alanları yaratmak için de
kullanılabilir. Öyle ki, Orta Çağ‟ın hakim düşünce yapısını ve iktidara
kaynaklık eden söylemlerinin, Aydınlanma Çağı‟nın aklı ve bilimi yücelten ve
moderniteyi savunan söylemleriyle çürütülmesi ve yıkılması bu duruma tarihsel
bir örnek teşkil etmektedir. Bu tecrübelerden de yola çıkarak toplumlar
söylemleri disipline etme ve bireyler üzerinde kurduğu disiplini söylemler
üzerinde de kurma ve onu bir iktidar yaratma ve yayma aracı olarak kullanırken
kendine yönelen bir silah olmasını da engellemek amacıyla bazı disiplin ve
kontrol mekanizmalarına başvururlar. Bu denetim mekanizmalarında birisi
yasaklama, yani söylemin doğrudan kısıtlanmasıdır. Bir konuyu tabu haline
getirerek ve hakkında konuşulmasını toplumsal adetler ya da hukuki kurallar
çerçevesinde yasaklayarak tehdit oluşturabilecek potansiyel söylemleri ve bu
söylemler çerçevesinde şekillenecek bilgi ve bilgi formlarını kontrol altına
alırlar. Ya da Immanuel Kant‟ın “Saf Aklın Eleştirisi”nde belirttiği ve
eleştirdiği gibi konuyu, herkesin düşüncesine ve söylem özgürlüğüne açmadan
bizim yerimize düşünen ve konuşma yetkisi bulunan uzmanlara devretme
davranışına giderler (Kant, 2010: 18-19). Duruşma salonlarında hakimlere,
okullarda öğretmenlere, hastanede doktorlara, haber konularından medya
uzmanlarına bir “söylem iktidarı” atfederek konuları onların hareket alanı ve
konuşma özgürlüğü ile sınırlı tutarak diğer bireyler söz hakkını vermezler. Bu,
aklı ve uzmanlaşmayı yücelten ve rasyonelliği tesis eden bir eğilim gibi
görünmekle birlikte esasen iktidarın yeni bir formda kurgulanması ve konular
ve söylemler üzerinde yönetilen kitlelere özgürlük vermeyen ve mevcut iktidar
formunu yine bilgi formları ve söylemler üzerinden kurgulayan bir iktidar
sarmalını oluşmasına zemin hazırlarken, karşıt söylemleri de kontrol altında
tutmaya yaramaktadır. Bu noktada, bir diğer denetim mekanizması ise
söylemlerin içerden kuşatılmasıdır. Foucault‟nun “seyreltme prosedürleri”
dediği durum ise söylemin bazı düzenleyici ilkelere tabi tutularak denetim
altında tutulmasını ifade eder (Canpolat, 2005: 106). Seyreltmenin daha az
yoğun hale getirmek, süzmek ve arılaştırmak olduğunu belirten Foucault, bunun
belli bir konuda anlatılanların inceltilmesi ve söylemin başa çıkılmayan
yoğunluğuyla baş edilmesi olduğunu söyleyerek bu yolla disiplinlerin neyin
söyleneceğine kendi içinde karar verdiğini ve disiplinlerin kendi söylemlerini
oluşturduğunu söylemektedir.
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1159
Sözün gücü ve dilin iktidar yaratma ve bu iktidarı kitlelere ulaştırmaaktarma-yayma gücünün göz ardı edilmemesi gerektiği aşikardır. Foucault‟ya
göre bilgi söylem üzerinde şekillenen ve söylemi içeren bir form iken iktidar
söylem boyunca süregiden bir olgudur. Öyle ki, iktidar ortaya çıkarken
söylemler üzerinde yükselir ve varlığını kabul ettirir; iktidarını devam ettirmek,
kitlelere yaymak, kabul ettirmek ve meşrulaştırmak için söylemler üretir ve
karşıt bir söylem ve güç ilişkileri onu yok edinceye kadar söylemler üzerinde
ayakta kalır (Söylemez, 2010: 52-54).
George Orwell‟in “1984” adlı distopya romanında toplumu kuşatan
mevcut iktidarın kendini söylemler üzerinde inşa etmesi ve Orwell‟in böyle bir
kurgu ile bu konuya dikkat çekmesi önemlidir. Ayrıca romanda geçen “Big
Brother” tarafından gözetlenen ve kontrol altında tutulan ülkede, yönetim
tarafından her sene yayınlanan “sözlükler”in her baskısında bazı kelimelerin
sözlükten çıkarılarak yasaklandığını ve kelime dağarcığının mümkün olduğunca
daraltılmaya çalışıldığını görmekteyiz. Bunun sebebi söylemin kontrol altına
alınması ve iktidarı tehdit edebilecek potansiyel söylemlerin yayılmasını
engellemektir. Romanda mevcut iktidarın bu uygulama ile amacı bir yandan tek
kanaldan yaydığı bilgiler ile kendi iktidarını mutlak ve sonsuz kılmak, mümkün
olduğunca az kelime ile insanların kalıba sokulması ve düşünmeyen ve
konuşmayan “itaatkar kölelere” dönüştürülmesidir. Öyle ki, kelimeler
düşünmenin başlangıcıdır. Örneğin, özgürlük kelimesinin varlığından haberdar
olunmayan toplumda zamanla özgürlüğün ne olduğu, nasıl bir şey olduğu ve
varlığı konuşulmaya unutulacak ve bir daha da düşünülmeyeceği için
bilinemeyecektir. Sözler düşünmemizin hem aracı hem de sonucudur. Bu
noktada söylemler üretilen amaca ve üreten aktöre göre değişiklik gösterecek
şekilde iktidarın hem en güçlü aracı hem de en güçlü düşmanı olma
potansiyeline sahiptirler (Orwell, 2000: 259-270).3
Foucault, bu noktada hakikat sistemine dikkat çeker ve söylemin hakikat
sistemine göre içsel ve dışsal unsurlarla denetlendiğini belirtir. Yani bir söylem
kendi içinde doğru ve tutarlı olabilir ama halihazırda bulunan iktidarın hakikat
anlayışına uygun değilse yasaklanmaya ve dışlanmaya maruz kalır. Bu noktada
söylemin sonsuzluğuna ön plana çıkararak sonsuza değin iktidara boyun eğmiş
ya da ona karşıt oluşturulmuş olmadığını zamana ve mekana göre değişiklik
gösterebileceğini ve iktidarın kaynak, araç ve sonucu olabileceği gibi ona karşıt
3
George Orwell‟in “1984” isimli bir çeşit distopya kurgusu şeklinde yazılmış olan
romanı; iktidar ilişkilerine eleştirel bir bakışla, öznenin özgürlüğünü temele alan bir
yaklaşımla, iktidar sarmalında gelinebilecek noktada gerçekleşebilecek iktidar
pratiklerini ve öznenin dünyasını, eleştirel ve etkili bir kurgu ile anlatmakta ve
düzgün bir üslup ile okuyucuya içeriğini yansıtmaktadır.
1160

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
bir strateji bünyesinde oluşturulacak yıpratıcı bir güç de olabileceğini öne
sürmüştür. Martin Luther King‟in kilisenin kapısına çaktığı “95 Tez”ini
hatırlatan bu çözümleme, çalışmamızda siber uzay dünyasına bakışımızın da
temelinde yer almaktadır.
3. “Yeni Dünya” Efsanesi: Siber Uzayın Doğası
Bilişim ve iletişim teknolojisi süreç içerisinde tüm insanlığı kuşatacak
şekilde gelişme göstermektedir. Nitekim her geçen gün bilişim ve iletişim
teknolojisinin kullanım alanları genişlerken buna bağlı olarak kullanıcı sayısı da
sürekli olarak artmaktadır. Bilişim ve iletişim teknolojisinde yaşanan bu hızlı ve
bazı otoritelerce “devrim” olarak nitelenen gelişmeler sonucunda bu
gelişmelerin temelindeki ana unsur olan “bilgisayar” insan için adeta kendini
tamamlayan bir obje olarak görülmeye başlanmıştır.4 İnsanoğlu çoğu işlemini
bilgisayar sayesinde daha hızlı, daha kolay gerçekleştirebilirken; görevlerinin
bir kısmını bilgisayara devretmiştir.
Günümüzde bilgisayarların ve bilgisayar temelli teknolojilerin bir şekilde
rol oynamadığı insan faaliyeti yok gibidir. İnsanlık için bu kadar önemli bir yer
kaplayan bilgisayar teknolojisi internetle bambaşka bir boyuta taşınmıştır.
İnternet doğası nedeniyle insan hayatına yeni bir yön vermekte, geleneksel
değerlerin değişmesine yol açmaktadır (Gemalmaz, 2011: 1-2). İnternet,
geleneksel anlamda toplumsal insanın şekil değiştirerek “dijital insana”
dönüşmesine ve fiziksel dünyadan farklı olarak ortaya çıkan, bir o kadar da
fiziksel dünyaya paralel olan “siber uzay”da yaşamasına olanak sağlamaktadır.5
4
5
Teknoloji, insanlara sundukları açısından günümüzde insanlar tarafından kutsanır
hale gelmiştir. Öyle ki, İsveç‟te kutsal sembolü “kopyala-yapıştır” olan yeni bir din,
Kopimizm dini, ortaya çıkmıştır. “Kopyala” kelimesinden türetilen Kopimizm,
içerik ne olursa olsun onun kopyalanarak geniş kitlelere ulaştırılmasını amaçlar.
Kilise‟nin kurucusu 19 yaşındaki felsefe öğrencisi Isak Gerson‟dur. Bilginin bir
değer olduğuna inanan Gerson, bilgiyi kopyalamanın en önemli ibadet olduğuna
inanmaktadır. İbadetlerinin temeli dosya paylaşımı olan Kopimizm Kilisesi‟nin
varlığı İsveç Hükümeti tarafından resmen tanınmıştır (George, 2012).
İnsanlık adeta iki ayrı dünyada yaşar hale gelmiştir. Bir tarafta sınırları, kuralları
belli “gerçek” dünya; diğer tarafta hem fiziksel hem de özgürlük anlamında
sınırların bilinmediği, kuralların olmadığı ve sürekli bir risk ortamının bulunduğu
siber dünya. Fakat oluşan bu ikinci dünyayı sanal olarak nitelemek pek gerçekçi
değildir. Bu iki dünya karşılıklı olarak etkileşim içindedir. Yakın gelecekte gitgide
sanal gerçeklik ölçütüne daha uygun bir melez alanda yaşanılacak ve burada gerçek
ile kurmaca arasındaki ayrım niteliğini kaybedecektir (Havuz, 2007: 2); iki
dünyanın birbiriyle olan “bağımlılığı” konusunda üç ayrı görüşten bahsedilebilir.
Frank Easterbrook‟a göre iki dünya birbirinden ayrı düşünülemez. Telif hakları,
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1161
Başka bir deyişle, zamansal ve mekansal sınırlamaları ortadan kaldırarak
insanların hemen hemen her türlü ihtiyacına cevap verebilen internetin
oluşturduğu ve “siber uzay” olarak adlandırılan bu yeni dünya, insanların yıllar
boyu alışık olduğu yaşam, bilgi edinme, eğlenme, ticaret yapma, alışveriş
yapma gibi hemen hemen hayatın her alanında önemli değişikliklere yol
açmıştır. Bu yeni dünya, bilişim ve iletişim teknolojisinde yaşanan gelişmelerin
ve bunların sonucunda ortaya çıkan internetin meydana getirdiği bir dünyadır
(Gibson ve Erie, 2006: 97). En genel haliyle siber uzay; fiziksel olarak kablolar,
santraller, uydular, radyolinkler, bilgisayarlar, modemler, yönlendiriciler gibi
teknik donanımdan, sanal olarak sohbet odaları, kütüphaneler, bankalar ve
mağazalar gibi hizmetlerden oluşmaktadır. Bu bağlamda bilişim ve iletişim
ağlarının şekillendirdiği siber uzay, bilgisayardan ve bu bilgisayarların etrafında
meydana gelen insanlardan oluşan, somut anlamda var olmayan; ama soyut
olarak içinde yer alınan bir mekandır.6 Nerede başlayıp nerede bittiği net olarak
ortaya kon(a)mayan siber uzayın sınırlarını çizmek, bu nedenle çok güçtür. Zira
siber uzay artık televizyon, radyo, telefonla da bağlantılıdır.7
Sakinlerine çok önemli imkanlar ve fırsatlar sunması nedeniyle kısa süre
içerisinde bireyler, ticari şirketler, özel kuruluşlar ve devletler hızla bu yeni
dünyaya “taşınmışlardır/taşınmaktadırlar.” Sınırlardan, mesafelerden ve
kurallardan muaf olan siber uzay, bu doğasıyla tüm aktörlere inanılmaz bir
özgürlük ortamı sunmasına karşın doğası nedeniyle aynı aktörler için büyük
tehlikelere yol açabilmektedir. Siber uzayın getirdiği sınırsız özgürlük
6
7
pornografi, karalama, kişilik hakları gibi tartışılan konular gerçek dünyada da vardır
ve mevcut yasalarla düzenlenmektedir. Mevcut yasal düzenlemeler internet
yönetiminde de başarılı olacaktır (Katkin, 2001: 656). Siber uzayın kendine has
doğasına vurgu yapan David R. Johnson ve David Post gibi yazarlar ise siber uzayın
gerçek dünyadan farklı olduğunu ve siber uzaya özgü düzenlemelerle
yönetilebileceğini vurgularlar (Johnson ve Post, 1996: 5). İnternetin kamusal alanla
özel alan arasındaki sınırları aşındırdığını vurgulayan Lawrence Lessig‟e göre,
internet yalnızca internet kamusal alanı tarafından öz düzenleme mekanizmaları ve
yazılım kodlarıyla düzenlenmelidir. Devlet bu alana müdahale etmemelidir; bu siber
uzayın özgürlük misyonuna zarar verir (Lessig, 2006: 1-9). Başka bir deyişle,
Lessig, kullanıcılar tarafından geliştirilen yazılım kodlarının teknolojiye
uyarlanmasıyla siber uzayın yönetilebileceğini vurgular (Lessig, 1999: 14.20514.209).
Nicole Stenger (1991: 49-58), siber uzayın bu özelliğinden dolayı onu OZ‟a
benzetir.
Martin Dodge, siber uzayın tek ve homojen bir uzay olmadığını vurgular. O‟na göre
siber uzay, internet teknolojisi içerisinde var olan uzaylar, sanal gerçeklik içerisinde
var olan uzaylar ve telefon ya da faks gibi geleneksel iletişim sistemleri içerisinde
var olan uzaylardan oluşmaktadır (Dodge, 2001: 1).
1162

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
ortamında yaratılan sanal kavramlar, ki bu ortam herkese kendi sanal hayat
alanını ve çoklu kimliklerinin yaratıcısı olma imkanı sunmaktadır, zamanla
gerçek dünyayı, kişileri ve ülkeleri etkileyecek sorunlar doğurmaya başlamıştır.
Nitekim siber uzaydan uzak durmaya çalışanlar bile bir şekilde siber uzayın
etkisiyle karşılaşmaktadır. Günlük hayat ile siber uzayın gün geçtikçe iç içe
geçmesi, insanların birbirine paralel bu iki dünyada da yaşam mücadelesi
vermesine neden olmaktadır. Mul‟un deyişle, siber uzay, günlük yaşantımızın
neredeyse tüm cepheleriyle bir takım melez ilişkilere girmektedir (Mul, 2008:
13). Bu bağlamda, siber dünyayı gerçek dünyadan kopuk, özerk bir alan olarak
tanımlamak yerine; gerçek dünyayla sımsıkı iç içe geçmiş bir alan olarak
tanımlamak daha yerinde olacaktır. Başka bir deyişle, siber uzay, dış dünyanın
bir simülasyonu, fantezilerin gerçekleştiği kocaman bir oyun alanından çok
daha ötedir. Bu uzayda yapılan en küçük bir iş bile siber gerçeklik haline
gelmektedir. Havuz, siber uzayla ortaya çıkan bu durumu insanlık tarihinin
başlangıcına geri dönüş olarak niteler. Siber uzayın zaman, mekan ve kural aşan
bu doğası bireyleri olduğu kadar bu dünyanın önemli aktörleri olan şirketler ve
devletleri de etkilemektedir.
4. “Tarihin Başı”na Dönüş (?): Söylemin Yeni
Ortamı Olarak Siber Uzay
Foucault, bilgi-iktidar sorunsalı çerçevesinde bilginin söylemsel pratikler
çerçevesinde oluşturulduğunu söyler (Bozdoğan, 2013: 52). Bilginin söylemler
içerisine kazındığını ve söylemin bünyesi içerisinde onun pratiklerine ilişik
olarak yükseldiğini ve düştüğünü belirtir. Modern Çağ, aklın ve bilimsel
bilginin hakim söylem içerisinde yer ve hareket alanı bulması açısından yeni;
ancak, söylem ve anlatıların üzerinde yükselen iktidarların inşa edilmesi
açısından eski bir karakteristiğe sahiptir. Akla ve bilime dayalı teknolojik
gelişmenin ivme kazandığı aydınlanma sonrası dönemden günümüze kadar
gelen devrimsel gelişmelerin en önemlilerinden biri kuşkusuz bilişim devrimi
ve internet olmuştur. Yani aklın ve bilimin hakim olduğu çağ sonuçlarının
kendisinin bile hesap edemeyeceği, bireyleri sanal ortamda birbirine bağlayan
ve kendi varlığını hayatın bir parçası haline getiren iletişim aracı, yaşayan
yüksek potansiyelli bir organizma yaratmıştır. Bu siber uzay olarak
adlandırdığımız sanal dünya, hem gerçek dünyamızın bir parçası hem de ondan
ayrı bir kendiliği olan “yeni bir dünya” olarak hayatımıza girmiştir. Bu noktada,
“tarihin başına” dönmek olarak nitelendirilen siber uzay için yapılan
değerlendirmeler özgürlük-iktidar ilişkisi bağlamında baktığımızda temelde iki
yönde seyretmektedir (Akkuş, 2013: 76-78). Bunlardan ilki, onun özgürlüklere
ortam sağlayan ve bireylere demokratik bir güç veren yeni bir özgürlükler
dünyası olduğu ikincisi ise onun tam tersine bireylerin sürekli bir kontrol altına
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1163
alma durumu ile karşı karşıya kaldığı, güvensiz, disipliner ve tam kontrole
olanak sağlayan bir “panoptikon” olduğu yorumudur. Bu iki temel bakış
açısının varlığını göz önünde bulundurarak bir değerlendirme yaptığımızda
siber uzayın her ikisi de olabileceği, hangisinin olabileceği noktasında ise aktöryapı problematiği çerçevesinde göreceli bir durumun söz konusu olduğunu
söyleyebilmekteyiz. Öyle ki, siber uzaya bu açıdan getirilen değerlendirmeleri
göz önünde bulundurmak çalışmamız açısından da hayati önem arz etmekle
birlikte bu konuya bugüne kadar yoğun şekilde bakılan noktadan biraz farklı
olarak onu söylem-bilgi-iktidar ilişkilerinin yeni bir ortamı bağlamında
incelemekte fayda görmekteyiz.
Çalışmamızda belirttiğimiz üzere Foucault‟ya dayanan bir bakış açısıyla
baktığımızda, siber uzay birçok aktörün içinde yaşamını sürdürdüğü ve söz
sahibi olduğu bir ortam olarak karşımıza çıkmaktadır. Söylemlerin iktidar tesisi
ve yayılmasında özgürlüklerin karşısına çıktığı ve güçlü bir iktidar aracı olduğu
aynı zamanda iktidarı bünyesinde barındırdığı bir dünyada, dünyadaki gerçek
aktörlerin siber uzaya aktarılmasıyla konu hem biraz benzer bir konsepte sahip
olmakta hem de yeni bir analiz düzeyine evrilmektedir. Öyle ki, sanal dünyada
kişilik kazanan ve varlık gösteren her aktörün söylemi, bilgisi insanlığın kalanı
ile saniyeler içerisinde paylaşılmaktadır. Hakikat arayışında olan insanın,
hakikatın ne olduğu, neden kaynaklandığı ve hakikatin sınırlarını kimin
belirlediğinin tartışmalı olduğu bir dünyada, duyduğu söyleme hakikat olarak
sarılma eğilimi (Söylemez, 2010: 48-50) internet dünyasını bu konuda da
merkezi bir önem sahibi yapmaktadır. Foucault, hakikat ile bir tür genel bir
normu ya da bir dizi önermeyi değil de doğru edilebilecek ifadeleri her an ve
herkesin dile getirmesini sağlayan prosedürlerin bütününü anladığını ve
hakikati belirleyen üst mercilerin bulunmadığını, hakikat etkilerinin tam
anlamıyla kodlandığı bölgelerin sadece var olduğunu söyler (Foucault, 2003b:
176-178).
Söylemlerin
bireylerin
algılarını
şekillendirmesi
ve
onları
yönlendirmesiyle güç alanı yarattığı, iktidarların bu söylemler üzerinde
yükselirken söylemler üreterek yayıldığı ve ayakta kaldığı, bu söylemsel
pratikler çerçevesinde bilgilerin üretildiği ve bilgi formlarının oluştuğu, bu bilgi
üretiminin de iktidarın ve güç ilişkilerinin yeniden üretimine yol açtığı ve bilgiiktidar kavramlarının birbirini içeren birbirini başlatan ve birbirini üreten
ayrılmaz parçalar oluşturduğu iktidar sarmalını temele alan bir bakış açısı ile
baktığımızda; siber uzay olarak adlandırdığımız sanal dünyanın “hakikati
söyleyecek” yeni bir alan olarak karşımıza çıktığı analizi güçlenmektedir.
Örneğin, radyo ya da televizyon spikeri size bir şey duyurduğunda ister inanın
ister inanmayın, duyuru doğru olsun ya da olmasın bu duyuru milyonlarca
insanın kafasında hakikat olarak işlemeye başlayacaktır (Söylemez, 2010: 4850). Bu durumda artık en az televizyon yayını kadar yaygın hale gelen ve “bilgi
1164

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
yayan” aktörlerin, sayısı, farklılığı ve nitelikleri açısından çeşitliliğe ve kitlelere
ulaşma bakımından kontrol edilemez bir hıza sahip olan siber uzayın,
bünyesinde farklı aktörler tarafından kitlelere ulaştırılan “bilgi”ler, kaynağı,
amacı ve içeriği ne olursa olsun kontrol edilemez, doğruluğu tespit edilemez ve
anarşik bir yayılıma sahip yapıdadır ancak bununla birlikte yayılma hızı ve
söylem yaratma gücü açısından insanlık tarihi boyunca görülmemiş bir
etkinliğe sahiptir. Bu noktadan baktığımızda siber uzayın hem gerçek dünyanın
bir parçacı olduğu, hem de ona etki edebilen dışsal bir bünyeye sahip olduğu
unutulmamalıdır. Öyle ki, siber uzay, gerçek dünyadaki aktörlerin sanal
dünyaya taşınmasının yanında, kendi içerisinde gerçek dünyada bulunmayan ve
sanal dünya çıkışlı aktörler, topluluklar, kurumlar ve organizasyonlar
yaratabilmekte ve gerçek dünyayı etki alanına alabilmektedir. Bu karmaşık ve
girift yapının kuşkusuz farklı kesimler ve aktörler için avantajları,
dezavantajları, fırsatları ve tehditleri bulunması beklenir bir durumdur. Ancak,
çalışmamızda
incelediğimiz
üzere
Foucault‟un
söylem-bilgi-iktidar
kavramsallaştırmasını ve Nietzsche‟nin güç istenci sorunsalını merkeze
aldığımızda, siber uzayın “iktidar yaratan” bir araç haline gelmesi durumunun
analiz edilmesi gerekmektedir. İçsel ve dışsal dinamiklerin etkisiyle, belli bir
merkezden belirlenimle işletilmese de veya doğrudan böyle amaçlanmasa da bu
süreç, doğrudan ya da dolaylı olarak siber uzayın iktidar yaratma alanı olarak
araçsallaştırılması/içselleştirilmesi durumunu beraberinde getirmektedir (Sayar,
2006: 54-60).
Bu analiz, siber uzayın iktidar yaratma, kuşatma, kontrol altına alma
amacıyla kurulduğu ya da bir üst yönetim kurulu tarafından yönetilerek belli bir
merkezden bir iktidar aracı olarak konumlandırıldığı sonucuna varan bir analiz
olmamakla birlikte siber uzayın doğasına atıfta bulunan bir analize denk
gelmektedir. Şöyle ki, siber uzay doğası gereği başlangıcı itibariyle aktörlerin
serbestçe içerisinde yaşaması ve faaliyet göstermesi açısından “anarşik”,
“özgür” ve herkesin bir şekilde bir sanal platformda söz hakkı olması itibariyle
de “demokratik” bir yapıya sahip olagelmiştir. Sanal dünyadaki bireyler,
şirketler, devletler, sivil toplum kuruluşları, ulusal ve uluslararası, ulus-altı ve
ulus-üstü kurumlar, organizasyonlar, sosyal yapılar ve platformlar gibi
aktörlerin kendilerine serbest bir yayılma alanı, kitlelere açılan bir kanal ve yeni
bir dünya bulduğu siber uzayda, söylenen her söz, verilen her bilgi, iletilen her
söylem, gerçekleştirilen her faaliyet ve yapılan her hareket, adeta nereye
varacağı bilinmeyen yüksek potansiyelli bir “kelebek etkisi”ne sahiptir. Bu
durum, en küçük bir değişimin bile çok büyük etkiler yaratabileceği ve dünyayı
değiştirebileceği ihtimalinin bulunduğu, çok büyük söylemlerin ve anlatıların
bile çok kısa sürelerde karşıt söylemler tarafından çürütülebileceği ve yok
edileceği ihtimalinin bulunduğu kaotik bir yapının siber uzayın “el değmemiş
doğası” olduğunu göstermektedir. Çeşitli güvenlik gerekçeleriyle gerçek
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1165
dünyadaki otoritelerin siber uzaya kısıtlamalar ve kontrol mekanizmaları
getirme çalışma ve eğilimlerinin bulunduğunu unutmamakla birlikte, siber
uzayın “ağzı olanın konuşmasına” ve konuştuğunu milyonlara hatta şanslıysa
milyarlara aktarmasına olanak verecek derecede katılımcı, serbest ve kolayca
herkese bir konuda söz söyleme imkanı verecek derecede demokratik yapısı
onun “devrimsel” bir özelliği olarak insanlık tarihinin karşısında durmaktadır.
Bunun yanında verilerin yayılma hızı, kapasitesi ve kitlelere hatta gerçek
hayatta ulaşamayacağımız kişi ve kurumlara saniyeler içerisinde ulaşma imkanı
veren doğası göz önünde bulundurulduğunda yapmamız gereken şey komplo
teorilerinden sıyrılıp Foucault‟un paradigması ile bu yeni ve benzersiz iletişim
ortamını yorumlamak olacaktır.
Bugün geldiğimiz noktada siber uzayın bu doğası, onun iktidar
söylemleri için kullanılmasına aynı zamanda yeni söylemler üretilerek bilgi
formlarının üretilmesine ve iktidarların yükselmesine olanak vermektedir. Bu
durum kuşkusuz aktörler tarafından kullanılan ve yine aktörleri etkileyen
karşılıklı bir süreç meydana getirmekle birlikte temelde bu “yeni dünya”nın
kendine özgü doğasını, bu iletişim ortamında yaşamını sürdüren aktörler
açısından bir “siber hapishane”ye çeviren eğilimleri beraberinde ortaya
çıkarmaktadır. Öyle ki, “gözetim toplumu” analojisi ve “Panoptikon”
kavramları çerçevesinde özgürlük-güvenlik ikileminde yaşanan bir gerilim
çerçevesinde değerlendirilen ve kitlelerin kontrol altına alınması, disipline
edilmesi ve bilgilerinin denetim ve kontrol altında tutularak bir gözetim
toplumu ve gözetim psikolojisi oluşturulması yolunda araçsallaştırılması
durumunun tartışıldığı siber uzayın bu yöndeki analizleri ve kötümser
yorumlamaları bilinmektedir (Akkuş, 2013. 90-119). Buna ek olarak, hakikatin
kaynağının ve ne olduğunun belirsiz olduğu bir dünyada, hakikat olarak
dayatılan ya da kabul edilenin öyle kabul edilegelmiş olduğunun zamanla
unutulup onun değişmez bir gerçeklik olduğunun yaygın inanış olmaya
başladığı nokta aslında yeni bir iktidarın algıları yönettiği ve söyleminin
etkisinin tam olarak görülmeye başlandığı noktayla aynı yere denk gelmektedir.
Günümüz dünyasında, siber uzay bizim için bir iletişim evreni olmanın
yanında bir “kutsal bilgi kaynağı”, “doğrunun yeni adresi”, araştırma yapılan ve
gerçekliğin bulunması için en geniş kaynakları sağlayan “yanılmaz” adres
olarak hayatlarımızda yerini almıştır. Aslında bu sorunsal, yani iktidar alanı
yaratan söylemlere dayalı bilgilerin doğruluğu tartışması, dahası algılarımızda
oluşan gerçekliğin ve kafalarımızda yarattığımız gücü sorgulanamaz,
“yıkılmaz” iktidar tiplerinin bizi içine soktuğu bu kısırdöngü post-modern
düşünürlerin de aykırı bakış açılarıyla yeni bir boyuta taşıdığı evrensel ve
kadim bir sorunsaldır (Foucault, 2003b: 22-25). Çalışmamızın son bölümünde,
bu sorunsala siber uzayın getirdiği olumsuzluklardan ayrı olarak, bu “yeni
1166

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
dünya”da bu sorunsal için nasıl bir çözüm alanı potansiyeli bulunduğunu
tartışacağız.
Sonuç Yerine: Tünelin Ucundaki Işık-Zaafın Güce
Dönüşmesi
İçinde yaşadığımız çağ, bilgi kaynaklarının çeşitliliği ve bilgiye erişme
olanakları açısından “bilgi çağı” olarak da adlandırılan bir dönemdir. İnsanlık
tarihinde bu denli hızlı bir gelişim ve her alanda değişimin yaşandığı bir dönem
daha yaşanmamıştır. Bu durum, iktidar ilişkileri bağlamında kendi içinde
fırsatlarla birlikte tehditleri de taşımaktadır. Foucault‟un konuya ilişkin
paradigmasını paylaştığımızda söylemlere koşut şekillenen bilgi formlarının
yarattığı iktidar alanı ve iktidardan bağımsız bilginin olamayacağı sorunsalı
(Dillon, 2012: 504-507) siber uzayda da geçerliliğini korumaktadır. Siber
uzayda aktörlerin söylem yaratma ve bilgi üretim potansiyelini tartıştığımız bir
önceki bölümün ışığında konuyu değerlendirdiğimizde, siber uzayın doğasının
bilgi-iktidar kavramsallaştırması açısından önemli bir potansiyeli olduğunu
görmekteyiz. Öyle ki, siber uzay aktörlere hızlı bir şekilde bilgiye ve diğer
aktörlere ulaşma imkanını verirken aynı zamanda kendi bilgilerini paylaşma
imkanı da tanır. Mevcut yapıda devletlerin bu durumu kısıtlama çalışmaları da
bu değerlendirmeyi destekler niteliktedir. Şunu belirtmek gerekir ki, örneğin bir
bireyin sosyal medyada başka bir birey hakkında söz söyleme ve bu
söylediğinin doğruluğunun herhangi bir kontrol merciine kontrol ettirme
zorunluluğu duymadan paylaşması, bilginin yaratacağı etki açısından tehlikeleri
de içinde taşımaktadır. Ya da bilinmeyen bir konuda, konunun araştırılacağı ilk
platform olarak Google‟ın seçilmesi artık bireylerin yaygın bir eğilimi haline
gelmiştir. Dahası doğruluk payı olsun ya da olmasın internet, TV, radyo gibi
medya ve iletişim araçlarından gelen bilgiye inanma eğiliminin yüksek olması
bu durumun öneminin ortaya serer niteliktedir. Ancak, konuyu bu şekilde analiz
ettikten sonra sorunsala farklı bir açıdan bakabilmenin gerekliliği
bulunmaktadır. Öyle ki, siber uzay mevki, makam, para, mülk, statü ayırt
etmeksizin -şu anki haliyle- yaygın olarak birçok aktörün söz söyleyebileceği
ve söylemlere karşıt söylemler ile kendi varlığını ve fikirlerini
destekleyebileceği bir ortam konumundadır aynı zamanda. Çalışmamızda, daha
önceki kısımlarda belirttiğimiz üzere, söylem doğası gereği sonsuz ancak,
farklılaşabilen, değişebilen ve bu doğası temelinde yarattığı iktidarlara karşıt
söylemleri ve bilgi formlarını bünyesinde barındıran yapıdadır. Söylem iktidar
alanı yaratıcı bilginin üremesi bakımından ve iktidarın kitleler üzerinde
yayılmasının sağlanması açısından elverişli bir yapıya sahip olmakla birlikte
hakim söyleme karşıt stratejiler geliştirilmesi (Butler, 2012: 276-277) ve
alternatif söylemler üretilmesi bakımından siber uzay tarihte eşi görülmemiş bir
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1167
özgürlük alanı sunmaktadır. Pre-modern çağlarda, hükümdarlar, din adamları,
kilise gibi aktörler, modern dönemde okullar ve eğitimli uzmanlar tarafından
üretilen ve yayılan bilgiye mahkum olan ve bu bilgilerin iktidar alanında
yaşamını sürdürmek mecburiyetinde kalan insanlık, tarihinde ilk defa doğrudan
bilgiye ulaşabileceği ve doğrudan bilgi sunabileceği yaşayan, değişen, evrilen
ve gelişen bir organizmaya, siber uzaya sahiptir. Kelebek etkisinin hakim
olduğu siber uzay potansiyeli dahilinde hakim söylemleri yıkma ve karşıt
söylemleri, bilgileri kitlelere yayma konusunda eşi benzeri görülmemiş bir
imkana sahiptir. Kuşkusuz şu anki durum ideal bir duruma tekabül
etmemektedir. Ancak, fikir ve bilgi kaynaklarının çeşitliliği ve bilgiye ulaşma
imkanının potansiyeli düşünüldüğünde, bütün olumsuz yönleri ve tehditleri de
göz önünde bulundurarak, siber uzay insanlığın karşısında “tarihin başı”na
dönülen kuralları ve işleyişi farklı yeni bir dünya olarak durmaktadır. Bundan
sonraki mesele insanlığın bu yeni dünyayı nasıl şekillendireceği meselesidir.
Teknolojinin geldiği nokta ve siber uzayın imkanları göz önünde
bulundurulduğunda; insanlık bu yeni dünyanın çok başındadır. Onun için çok
yeni olan bu ortam kendi şekillenme ve değişim sürecini de yine insanlığa bağlı
olarak yaşayacaktır.
Foucault‟nun özneden bağımsız bilgi, bilgiden bağımsız iktidar olamaz
(Dillon, 2012: 506) bakış açısı aslında belki de fark etmediğimiz bir noktayı
içinde barındırmaktadır. “Kurşun geçmez” tek oluşum olan fikirler, öznelerin
yine özneler için ürettiği ve yine özneleri etkileyen düşüncelerin süzgecinden
süzülen tarihin besinleridir. İnsandan bağımsız olamayan bilgiler kendi eğilim
ve eylemlerinin hem nedeni hem sonucudur. Bu noktada varoluş öznenin
varoluşu ise, yine kendisi için söz söyleme hakkı beğenilsin ya da beğenilmesin
öznenin kendisine aittir. Öznenin “ektiğini biçtiği” bu dünyada siber uzay, onun
yaşamını sürdürebileceği yeni bir dünya olarak karşısında tehditten daha çok bir
fırsat olarak durmaktadır. Bu yeni dünyayı şekillendirecek ve yaşayacak olan
öznenin kendisidir. Tarih boyunca kendi kafasında yarattığı algıların esiri olan
ve binlerce yıldır derin bir uykuda olan insanlık ilk defa bunu aşarak birbirini
uyandırabilme şansı ile karşı karşıyadır. Siber uzayın bu asimetrik ve anarşik
doğasında bu potansiyeli nasıl kullanacağı dünyanın geleceğini belirleyecektir.
Bu noktada insanlığın yapması gereken bizce, siber uzayın bir kontrol ve
gözetim aracına ya da iktidar yaratma ortamına dönüştürülme eğilimine karşı
tarih boyunca verdiği en onurlu mücadeleyi, özgürlük mücadelesini vermesi,
ona yönelen “muktedir” ve “üstten buyuran” müdahalelere karşı durmasıdır.
Hangi fikrin, hangi bilginin dünyayı nasıl değiştireceğini ya da değiştirmesi
gerektiğini belirlemek ne bu çalışmanın ne de bizim şimdiden
kestirebileceğimiz bir durumdur. Ancak, öyle bir bilgi ya da fikir olacaksa, esas
vahim olan ona ulaşmamızın engellenmesi ve ona hiç ulaşamayacak
1168

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
olmamızdır. Bu noktada insanlığın yapması gereken bu özgürlük ortamını
sağlamak ve korumaktır.
Modernizme yöneltilen temel eleştiriler, bilginin üretim mekanizmalarını
ve doğru bilgi kaynaklarını merkezileştirme eğiliminin had safhada olması ve
bunun üzerinden bir iktidar mekanizması yaratması üzerinden
gerçekleştirilmektedir. Aklın ve bilimsel bilginin önemine ve “ilericiliğine” bu
denli atıfta bulunan bir paradigmanın ortaya çıkardığı çağın temel sorununun
özgür bilgiye denetim ve iktidar temelli olmayan fikirleri dışlaması olduğu bir
ortamda bilgiye-özgür bilime-özgür bireye olan özlem ve ihtiyaç insanlığın
temel sorunlarının başında gelmektedir. Bu noktada insanlığın özgürleşme
mücadelesinin tarihine bakıldığında birbirine bağlanan ve iletişim halinde olan
insanlığın ortaya çıkaracaklarının potansiyeli düşünüldüğünde aslında süreç
henüz o aşamada olmasa ya da öyle görünmese de umut vericidir. İnsanlığın
temel sorunu ve mücadelesi bundan sonrasını nasıl şekillendireceği üzerinedir.
Sosyal medyada örgütlenerek toplumsal hareketleri başlatabilen ya da kaynağı
ve amacı ne olursa olsun Wikileaks gibi bilgi yayılımlarının değiştireceği
algıların sahibi olacak olan bireylerin ve diğer aktörlerin önündeki esas engel
bu ortama amaçlı ve suistimal edici art niyetli müdahalelerdir. Kuşkusuz
insanların bu yolda önünde uzanan uzun bir yol ve içsel ve dışsal tehditler ve
engeller bulunmaktadır. Siber uzayın doğası dikkate alındığında bu durum da
yadsınamaz. Ancak, iktidarların esas kaynakları insanların algıları, fikirleri ve
inançlarıysa, bu çarkın dişlileri arasında ezilmeleri önünde en önemli adım
özgür bilgiye ulaşan özgür insanlar olabilmek için bir noktadan başlanması
gerekliliğidir. İktidarın ancak o zaman özgürlüklerin önündeki en büyük engel
olmaktan çıkması yönünde bir umut belirebilir. Siber uzay, bu sorunsal için
insanlığın önünde bulunan yeni bir ortamdır. Bu farkındalığa ulaşıldıktan sonra
gerisini insanlık halledecek ve sonuçlarını yine kendi yaşayacaktır.
Kaynakça
Ağaoğulları, Mehmet Ali ve Levent Köker (2004), İmparatorluktan Tanrı Devletine (Ankara: İmge
Kitabevi).
Ağaoğulları, Mehmet Ali, Filiz Çulha Zabcı ve Reyda Ergün (2009), Kral-Devletten Ulus-Devlete
(Ankara: İmge Kitabevi).
Akkuş, Bülent (2013), Özgürlük-Güven(siz)lik İkileminde Siber Uzay (İstanbul: İstanbul Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
Arslan, Hüsamettin (1999), “Bilim, Bilimsel Bilgi ve İktidar”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, 2 (7): 6389.
Bülent Akkuş

“Yeni Dünya”nın Babil Kulesi (?): Özne-Bilgi-İktitar İlişkisi Bağlamında
Siber Uzay ve Özgür Bilgi Sorunsalı Üzerine 
1169
Becermen, Metin (2014), “Michel Foucault‟da İktidar Sorunu”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, 17 (69):
209-261.
Bentham, Jeremy (1995), Panopticon, Bozoviç, Miran (Ed.), The Panopticon Writings (London:
Verso).
Bozdoğan, Elif (2013), Michel Foucault’da Söylem Bilgi ve İktidar İlişkisi, Yayımlanmamış Yüksek
Lisans Tezi (Denizli: Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Butler, Judith (2012), “Bedenler ve İktidar, Tekrar”, Cogito, (70-71): 275-288.
Canpolat, Nesrin (2005), Kadife Karanlık (İstanbul: Su Yayınevi).
Cevizci, Ahmet (2000), Paradigma Felsefe Sözlüğü (İstanbul: Paradigma Yayınları).
Descartes, Rene (1986), Metot Üzerine Konuşma (İstanbul: MEB) (Çev. Mehmet Karasan).
Descartes, Rene (2008), http://www.perpustakaan.depkeu.go.id/FOLDEREBOOK/The%20Project%
20Gutenberg%20EBook%20of%20A%20Discourse%20on%20Method%20(Rene%20De
scartes).pdf (10.01.2015).
Dillon, Michael (2012), “Hakikat Siyaseti ve Sonluluğun Mantıksal Çözümlemesi”, Cogito, (70-71):
504-535.
Dodge, Martin (2001), Mapping Cyberspace (Londra: Routledge).
Durkheim, Emile (2006), Emile Durkheim: Selected Writings on Education; Volume I: Durkheim:
Essays on Morals and Education, Pickering, W. S. F. (Ed.), (Londra, New York:
Routledge).
Foucault, Michel (2011), Bilginin Arkeolojisi (İstanbul: Ayrıntı Yayınları) (Çev. Veli Urhan).
Foucault, Michel (2003a), Cinselliğin Tarihi (İstanbul: Ayrıntı Yayınları) (Çev. Hülya Uğur
Tanrıöver).
Foucault, Michel (2003b), İktidarın Gözü: Seçme Yazılar (İstanbul: Ayrıntı Yayınları) (Çev. Işık
Ergüden).
Foucault, Michel (2000a), Büyük Kapatılma (İstanbul: Ayrıntı Yayınları) (Çev. Işık Ergüden ve Ferda
Keskin).
Foucault, Michel (2000b), Özne ve İktidar (İstanbul: Ayrıntı Yayınları) (Çev. Işık Ergüden ve Osman
Akınhay).
Gemalmaz, Haydar Burak (2011), Sanal Dünyalarda Özgürlük ve İktidar (İstanbul: Beta Yayıncılık).
George, Alison (2012), http://www.newscientist.com/article/dn21334-kopimism-the-worlds-newestreligion- explained.html (10.01.2015).
Gibson, Rich ve Schuyler Erie (2006), Google Maps Hacks (ABD: O‟reilly Media Inc.).
Hampson, Norman (1991), Aydınlanma Çağı (İstanbul: Hürriyet Vakfı Yayınları) (Çev. Jale Parla).
Hançerlioğlu, Orhan (1966), Başlangıcından Bugüne Özgürlük Düşüncesi (İstanbul: Varlık
Yayınları).
Havuz, Serdar (2007), Avrupa Konseyi Siber Suçlar Sözleşmesi Kapsamında Türkiye’nin Güvenliği,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (İstanbul: Genelkurmay Başkanlığı Harp Akademileri
Komutanlığı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü).
Johnson, David R. ve David Post (1996), “Law and Borders: The Rise of Law in Cyberspace”,
Stanford Law Review, 48: 1367-1402.
1170

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Kant, Immanuel (2010), “Yaygın Bir Söz Üstüne: „Teoride Doğru Olabilir, Ama Pratikte İşe Yaramaz‟
(Teori ve Pratik)”, Çörekçioğlu, Hakan (Der.), Kant Felsefesinin Politik Evreni (İstanbul:
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları).
Katkin, Kenneth D. (2001), “Cyber Law: Problem of Internet Governance”, Northern Kentucky Law
Review, 28: 656-659.
Lessig, Lawrence (2006), Code 2.0 (New York: Basic Books).
Lessig, Lawrence (1999), “Open Code and Open Societies: Values of Internet Governance”, Kent
Law Review, 74: 101-116.
Marti, Urs (2014), “Hannah Arendt ve Michel Foucault‟nun Yaklaşımları Işığında Cannetti‟de İktidar
Kavramı”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, (69): 171-181.
Mul, Jos de (2008), Siber Uzayda Macera Dolu Bir Yolculuk (İstanbul: Kitap Yayınevi) (Çev. Ali
Özdamar).
Nietzsche, Friedrich (1968), The Will to Power, Kaufmann, Walter (Ed.), (New York: Vintage Books)
(Çev. Walter Kaufmann ve Reginald John Hollingdale).
Orwell, George (2000), 1984 (İstanbul: Can Yayınları) (Çev. Celal Üster).
Rousseau, Jean Jacques (1968), İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı (Ankara: Anadolu
Yayınları) (Çev. Erdoğan Başar).
Sayar, Kemal (2006), Özgürlüğün Baş Dönmesi (Ankara: Karakalem Yayınları).
Söylemez, Ayça (2010), Foucault’da İktidar İlişkileri ve Toplumun Medyayla İlişkileri,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi (İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Stenger, Nicole (1991), “Mind is a Leaking Rainbow”, Benedikt, Michael L. (Ed.), Cyberspace: First
Steps (Cambridge: MIT Press, Cambridge).
Takış, Taşkın (1999), “İktidar Burada, Üniversite Nerede?”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, 2 (7): 7-8.
Türköne, Mümtaz‟er (2007), Siyaset (Ankara: Lotus Yayınevi).
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1171 - 1194
İSKOÇ ULUSAL PARTİSİ: İKTİDARA TAŞIYAN DÖNÜŞÜM*
Arş. Gör. Orkun Sürücüoğlu
Manisa Celal Bayar Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
●●●
Öz
2014 yılının Eylül ayında İskoçya‟da düzenlenen bağımsızlık referandumu uluslararası toplumun
dikkatinin Birleşik Krallık‟a çevrilmesine yol açmıştır. Olası bir bağımsızlığın hem Avrupa‟daki diğer özerk
bölgelere örnek olabileceği hem de Birleşik Krallık‟ın uluslararası alandaki statüsüne zarar verebileceği ileri
sürülmüştür. Her ne kadar referandumda “Hayır” oyları çoğunluğu elde etse de, bağımsızlık yanlılarının
oranının bu denli yüksek olması beklenmemiştir. Gerek referandumun düzenlenmesinde gerekse de
bağımsızlığa desteğin yeterince olmasa da beklenenden yüksek olmasında en büyük etken İskoç Ulusal
Partisi‟nin (SNP) bu yöndeki çabaları olmuştur. 1934‟te kurulan parti aslında uzun yıllar boyunca seçimlerde
başarısız sonuçlar almıştır. 2007 yılında İskoçya‟daki seçimlerde azınlık hükümeti kuran parti, 2011
seçimlerinde ise tek başına iktidar olmayı başarmıştır. Bu makale, temel olarak partinin kuruluşundan bu yana
geçirdiği dönüşümü, bu dönüşümün sebeplerini ve bunun oy oranlarına etkisini ortaya koymayı
amaçlamaktadır. Bu noktada, partideki sosyal demokrat dönüşüme paralel olarak halkın temel sorunlarını
çözmeye yönelik politikalar geliştirmenin SNP‟yi iktidara taşıdığı ileri sürülmektedir. Bunun yanında,
iktidardayken partinin milli bilinci uyandırma yönündeki çalışmaları irdelenecek, referandum sürecindeki
karşılıklı savlar ele alınarak “Hayır” oylarının çoğunlukta olmasının sebepleri araştırılacak ve partinin
geleceğine ilişkin çıkarımlarda bulunulacaktır.
Anahtar Sözcükler: İskoçya Ulusal Partisi, Milliyetçilik, Birleşik Krallık, İskoç Bağımsızlık
Referandumu, Etnik-Sivil Milliyetçilik
The Scottish National Party: The Transformation Leading to Power
Abstract
The independence referendum that took place in Scotland in September 2014 directed international
community‟s attention to the United Kingdom. It was alleged that a probable independence could both be a
model to the other autonomous regions in Europe and also damage the status of the United Kingdom in the
international arena. Although the “No” votes had the majority in the referendum, it was not expected that the
ratio of the supporters of independence would be that high. The efforts of the Scottish National Party (SNP)
in this direction were the most essential factor for both the organization of this referendum and also support,
if not sufficient, which proved to be higher than expected. The party founded in 1934 had actually received
unsuccessful results in elections for long years. The party, which formed a minority government in Scottish
elections in 2007, succeeded to come to power alone in the elections of 2011. This article mainly aims to
reveal the transformation of the party since its foundation, the causes for this transformation and its effects on
vote rates. At this point, it is argued that developing policies in order to solve main problems of the people
that runs parallel with the social democratic transformation of the party helped the SNP to come to power. In
addition, the efforts of the party while in power for awakening the national consciousness will be scrutinized.
The reasons for the “No” votes having the majority will be explored by examining the opposing arguments in
the referendum process and also inferences will be made regarding the party‟s future.
Keywords: Scottish National Party, Nationalism, The United Kingdom, Scottish Independence
Referendum, Ethnic-civic Nationalism
*
Makale geliş tarihi: 12.08.2015
Makale kabul tarihi: 02.05.2016
1172

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
İskoç Ulusal Partisi:
İktidara Taşıyan Dönüşüm1
Giriş
18 Eylül 2014‟te düzenlenen ve İskoçya‟nın bağımsız bir devlet mi
olacağı, yoksa Birleşik Krallık‟ın bir unsuru olarak mı mevcudiyetini
sürdüreceğinin karara bağlandığı referandum dikkatlerin İskoçya‟ya
çevrilmesine yol açtı. Olası bir bağımsızlık durumu hem ayrılıkçı etnik gruplar
barındıran kimi Avrupa Birliği ülkeleri hem de Birleşik Krallık‟ın küresel
sistemdeki yeri açısından önemli etkiler yaratabilirdi. Referandum tarihi
yaklaşırken yapılan anketlerde oyların birbirine yakın seyrettiğine yönelik
sonuçlar da, üç yüz yıldan bu yana hedeflerine hiç bu kadar yaklaşmamış olan
İskoç milliyetçilerini heyecanlandırmaktaydı.
Aslında İskoçya fetih yoluyla değil, kendi isteği ile Birleşik Krallık
bünyesine dâhil olmuştur. Birleşik Krallık içindeki mevcudiyeti 17. yüzyılda
başlayıp 18. yüzyılda devam eden gelişmelere bağlı olan İskoçya‟nın,
bağımsızlığından vazgeçmesinde dönemin kötü ekonomik koşullarının önemli
etkisi bulunmaktadır.2 1707 yılında İskoç ve İngiliz parlamentolarının
çıkardıkları “Birleşme Yasası” ile İskoç Parlamentosu feshedilmiş ve
karşılığında Avam Kamarası‟nda 45 sandalyeye, Lordlar Kamarası‟nda ise 14
İskoç lorduna yer ayrılmıştır. Her ne kadar İskoçlar yeni dönemde İngilizlere
vergi ödemek yükümlülüğünde olsalar da kendi kilise, hukuk ve eğitim
sistemlerine sahip olmayı sürdürmüşlerdir (Flamini, 2013: 61). Bağlı bulunan
1
2
Bu makale Brexit referandumundan önce kaleme alınmıştır.
1603 yılında Tudor hanedanından olan İngiltere ve İrlanda Kraliçesi I. Elizabeth
ardında hiçbir mirasçı bırakmadan yaşamını yitirmiştir. Bunun üzerine I.
Elizabeth‟in kuzeni ve aynı zamanda İskoçya kralı olan Stuart hanedanından VI.
James, İngiltere ve İrlanda Kralı I. James adıyla tahta çıkmıştır. Öte yandan
“Taçların Birleşmesi” (Union of the Crowns) adıyla anılan bu olay her ne kadar bu
ülkelerdeki kral unvanını aynı şahısta buluştursa da İngiltere ve İskoçya‟nın
birleşmesi anlamına gelmemiştir. İki ülke de eskiden olduğu gibi farklı
parlamentolara ve yasalara sahip olmayı sürdürmüştür. Artık İngiltere ve İrlanda
Kralı I. James olarak anılan kral, her ne kadar birleşme istese de özellikle
Westminster‟da bu konuda ayak direyenlerin olması nedeniyle amacına
ulaşamamıştır (Birleşik Krallık Parlamentosu, 2012). Kralın bu isteği ancak 1707
yılında İskoç ve İngiliz parlamentolarının çıkardıkları “Birleşme Yasası” sonucunda
gerçekleşmiştir. Nitekim o dönem tahtta olan Kraliçe Anne de, Büyük Britanya
Kraliçesi olarak anılmaya başlamıştır.
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1173
devletin organları artık İskoçya sınırları içerisinde bulunmadığından modern
anlamda milli bir kimlik oluşturmak zorlaşmış, ancak İskoçya‟nın hukuk, din
ve eğitim alanlarındaki özerkliği aktif bir sivil toplum ağının oluşmasında ve
politik birlikten bağımsız olarak İskoç kimliğinin devamında etkili olmuştur
(Kearton, 2005: 28).
İskoçya‟da yerel yönetimlere verilen yetkilerin artırılmasından
bağımsızlığa uzanan yelpazedeki talepler bu süreçte devam etmiş ve 1999
yılındaki “yetki devri” (devolution) hem özel olarak İskoç Ulusal Partisi‟ni
(Scottish National Party-SNP) hem de genel itibariyle İskoç milliyetçilerini
tatmin etmemiştir. Bu tarihten sonra yapılan İskoç Parlamento seçimlerinde de
SNP‟nin oyları artış göstermiş ve parti 2007 yılında bir azınlık hükümeti
kurarak iktidara gelmiştir. 2011 seçimlerinde SNP‟nin oylarını artırarak tek
başına iktidar olması ise Birleşik Krallık hükümetini bağımsızlık referandumu
taleplerinin kabulüne zorlamıştır. Her ne kadar referandumdan birliğin devamı
yönünde karar çıksa da gerek bağımsızlığı tercih edenlerin oylarının
beklenenden yüksek olması gerekse de Birleşik Krallık‟taki önemli parti
liderlerinin referandumdan önce red oyu çıkması durumunda İskoç
Parlamentosu‟nun yetkilerinin artırılacağına dair vaadi Birleşik Krallık
siyasetindeki değişimin işaretini vermiştir.
Bu makalede 1934 yılında kurulan ve o tarihten bu yana İskoç
milliyetçiliğinin siyasi arenadaki ana temsilcisi olan SNP odak noktası
yapılmış, partinin yıllar içinde geçirdiği dönüşüm ve bunun oy oranlarına olan
etkisi incelenmiştir. Ayrıca bu parti merkeze alınarak genel anlamıyla İskoç
milliyetçiliği de irdelenmiştir. Bu noktada, partinin 1970‟li yıllarda geçirdiği
ideolojik dönüşüm ve başlıca politika değişikliklerinin nedenleri ile bunun oy
oranlarına olan yansıması ortaya konulmuştur.
Çalışmanın devamında, 1999‟dan sonra SNP‟nin sürekli artan oylarından
ve onu 2007‟de iktidara taşıyan faktörlerden bahsedildikten sonra, partinin
iktidarda karşılaştığı zorluklar ve bunlarla başa çıkma yöntemleri anlatılmıştır.
Ayrıca partinin milli kimliği canlandırmak adına iktidarı süresince izlediği
stratejiye ve halkı bağımsızlığın gerekliliğine ikna etmek için kullandığı
söylemlere de yer verilmiştir. Son bölümde referandum süreci incelenirken ise
karşıt tarafların savları irdelenmiş ve sonucun SNP‟nin geleceğine dair olası
etkileri değerlendirilmiştir.
1. İskoç Ulusal Partisi Çatısı Altında Birleşme ve
İlk Dönem
İskoçya her ne kadar 1707‟den sonra kilise, hukuk ve eğitim alanlarında
belirli bir özerliğe sahip olmuşsa da yetki devri veya bağımsızlık tartışmaları
1174

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
hiçbir zaman tam olarak sonlanmamıştır. İskoçya, Birleşik Krallık hükümetinde
de görev alan İskoçya Devlet Sekreteri tarafından temsil edilmiş, ancak 1746‟da
bu makam kaldırılmıştır. Bu tarihten itibaren de parlamentoda ve hükümette
İskoçya‟yı temsil görevi Hanedan Vekili tarafından yürütülmeye başlamıştır.
Öte yandan, bürokrasinin yetersiz kalışı ve İrlanda‟da yerinden yönetim
amacıyla canlanan milliyetçilik ateşinin İskoçya‟yı da etkisi altına alması,
İrlanda‟dakine benzer taleplerin dile getirilmesine yol açmıştır. Artan baskıyı
hafifletmek amacıyla Birleşik Krallık hükümeti 1885 yılında İskoçya
Sekreterliği‟ni kurmuştur (Loughlin, 2011: 38-39).
20. yüzyıla gelindiğinde İskoçya‟da ekonomik durum iyiye gidiyor olsa
da, Birleşik Krallık genelinde yaşanan olumlu ekonomik performans seviyesine
ulaşılamamış ve bu durum da bölgeler arası eşitsizliğin giderilmesini
engellemiştir. Birleşik Krallık hükümeti bu durumun milliyetçi bir kalkışmaya
yol açmasını önlemek adına çeşitli adımlar atmıştır. Öncelikle, İskoçya‟yı
temsil eden İskoçya Sekreterliği 1926 yılında kabinede kalıcı bir koltuk da
sağlayan İskoçya Devlet Sekreterliği adıyla yeni bir yapılanmaya gitmiştir.
Bunun yanında, Sekreterlik bünyesinde görev yapan İskoç Ofisi de Londra‟dan
Edinburgh‟a taşınmıştır. Böylelikle idari yapılanmada önemli bir değişikliğe
gidilmeden sorunların çözülmesine çalışılmıştır. Ancak, bu değişiklik İskoç
milliyetçilerini ve yerinden yönetim isteyenleri tatmin etmemiştir (Finlay, 2004:
165-167).
Çalışmanın odak noktasında bulunan SNP‟nin kuruluşunda 1920‟ler
İskoçya‟sında yerinden yönetim isteyen kurumlar önemli rol oynamıştır. 1921
yılında kurulan İskoçların Ulusal Birliği (The Scots National League) ve 1927
yılında kurulan Glasgow Üniversitesi İskoç Ulusal Derneği (The Glasgow
University Scottish Nationalist Association), 1928 yılında İskoç Ulusal Hareketi
ile birleşmiş ve İskoçya‟nın Ulusal Partisi (The National Party of Scotland)
adında bir siyasi parti kurmuşlardır. 1934 yılında ise bu parti ile İskoç Partisi,
„İskoç Ulusal Partisi‟ adı altında birleşmişlerdir (SNP, 2011).
İskoç Ulusal Partisi ilk kurulduğunda milliyetçilik vurgusu yapılırken,
üyeler uzun bir dönem boyunca kendilerini ifade ederken sol veya sağ herhangi
bir görüşe sahip olmadıklarını ve İskoçya‟yı ön plana alan politikalar
güttüklerini belirtmişlerdir. Partideki bir grup, İskoçların kendi kendini
yönetme hakkının vurgulanması dışındaki konularda detaylı içeriklere sahip
politikalar belirlemenin partinin asıl amacından sapmasına neden olabileceğini
iddia etmiştir (Brand, 1990: 25-28). Kaldı ki, partinin İskoçya‟nın Ulusal
Partisi‟nden gelen kısmı ortanın soluna daha yakın gözükürken, İskoç
Partisi‟nden gelen kısım daha sağ bir siyasi görüşe sahiptir (Lynch, 2009: 625).
Finlay (2004: 113), parti disiplini konusunda da sorunlar yaşandığını iddia
etmektedir. Örneğin, bazı üyeler diğer partilere de üye olmayı sürdürmüşlerdir.
Bunun yanında, kimi üyeler seçimleri odak alırken, diğerleri ise partinin daha
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1175
ziyade bir baskı grubu gibi işlev görmesine neden olacak stratejiler
önermişlerdir. Ayrıca parti içinde özerklikten bağımsızlığa kadar uzanan bir
yelpazede İskoçya‟da yerinden yönetime dair farklı görüşler mevcuttur.
Dolayısıyla SNP‟nin ilk dönemde takındığı siyasi tavırda bu koşulların önemli
bir etkisi söz konusudur.
SNP‟nin geçirdiği değişim ve dönüşümlere dair çalışmasında Peter
Lynch (2009: 626-627), partinin 1930‟lardan 1960‟lara kadar uzanan süreçte
kendisini ılımlı bir merkez parti olarak sunduğunu ve sınıf çatışmalarından
uzakta durmaya çalıştığını belirtmektedir. Ancak İkinci Dünya Savaşı‟nın
ardından partide kurumsallaşma açısından önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu
gelişmeler partinin yapısı, partiye üyelik sistemi ve daha çok içeriğe sahip parti
politikaları oluşturma gibi konuları içermiştir. Gerek toprakların dağıtımı
gerekse de endüstri sektöründeki bölgesel ve yerel mekanizmaların daha iyi
işletilmesi için adem-i merkezi politikaların desteklenmesi partinin
programlarında yer bulmaya başlamıştır. Öte yandan, karar alma
mekanizmalarındaki bu adem-i merkeziyetçi tutum, İskoçya içerisinde bir güç
dağıtımından ziyade Birleşik Krallık‟tan İskoçya‟ya yetkilerin dağıtılması
biçiminde kurgulanmıştır. Ayrıca servetin yeniden dağıtımı veya benzeri „sol‟
bir söylem kesinlikle benimsenmemiştir. Bu noktada şunu belirtmekte fayda
bulunmaktadır ki, Birleşik Krallık‟ın iki partili sistemi zaten SNP‟ye politikalar
oluşturmak için pek fazla alan bırakmamıştır.
2. Dönüşüm ve İktidara Yükseliş
Parti, 1960‟lardan itibaren ve özellikle 1970‟lerde somutlaşacak şekilde
sosyal demokrat bir dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bunun çeşitli nedenleri
mevcuttur. İlk olarak SNP ortanın solu diye tarif edebileceğimiz kesimden artan
oranlarda üye almaya başlamıştır (Lynch, 2009: 627). Öte yandan, Brand
(1990: 31-33), partide bir kuşak değişiminin de yaşandığına dikkat
çekmektedir. Eski üyeler yıllar süren çabalara rağmen partinin istenilen
seviyeye gelmemesi nedeniyle yorgun düşmüş ve umutsuzluğa kapılmışlardır.
Genç kuşak ise hem umutlu hem de parti politikalarının çeşitlenmesi anlamında
daha geniş bir vizyona sahip olarak siyaset sahnesine çıkmıştır. Bu genç kuşak
özellikle 1980‟lerde Birleşik Krallık genelinde Muhafazakârlar ile İşçi Partisi
arasında artan ideolojik farklılıkların da etkisiyle daha somut sorunlara
odaklanmıştır. İskoçya‟nın özellikle işsizlikle boğuşan bir ülke olduğu
düşünüldüğünde partinin direksiyonunun sola kırılması şaşırtıcı değildir.
1950‟lerin sonlarından itibaren İskoçya‟daki seçimlerde İşçi Partisi ile
Muhafazakâr Parti arasındaki rekabet İşçi Partisi lehine değişmeye başlamıştır.
Bu nedenle kendi içindeki, sola doğru ağırlığını veren ideolojik tercihe paralel
olarak SNP de kendisine rakip olarak İşçi Partisi‟ni görmüştür. Her ne kadar
1176

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
kimileri partinin Muhafazakâr Parti‟ye artık oy vermeyen kitleleri safına
çekmek için sağ bir ideoloji benimsemesi gerektiğini iddia etse de, hem İşçi
Partisi‟nin baskın rolü hem de özerlik istemeyen Muhafazakârların kayda değer
düşüşü bu görüşün etkisini azaltmıştır. Yine bu dönemde parti bünyesinde daha
çeşitli konularda ve detaylı içeriklere sahip politikalar hakkında yoğun
tartışmalar yaşanır olmuş; bunları halka anlatmak için kullanılacak yolların
üzerinde durulmuştur. 1964 yılında “SNP & You” adıyla parti politikaları broşür
haline getirilmiş ve dağıtılmaya başlanmıştır. Politikalar milliyetçilikten ziyade
demokrasi ve katılıma vurgu yapmış; istihdam yaratma ve ekonomik kalkınma
için çeşitli sektörlere devlet müdahalesi, kooperatif ve kredi birlikleri için
teşvik, toplu konut için devlet desteği, emekli maaşlarının uygun bir düzeye
çekilmesi, asgari ücret düzenlemesi ve gelişmiş sağlık hizmetleri gibi vaatler
içermiştir. Parti, bağımsız bir İskoçya‟nın nasıl bir ülke olacağını daha somut
bir şekilde betimlemeye çalışmıştır (Lynch, 2009: 628-629). Bunların yanında,
SNP ayrıca nükleer silahlara karşı oluşu, apartheid rejiminin karşısında aldığı
tutum ve Nikaragua‟ya destek olmak gibi çıkışlarıyla da “sol” bir parti olmaya
doğru adımlar attığını göstermiştir (Brand, 1990: 24).
İskoç seçmenin İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti‟ye olan güveninin
sarsılmasında ve böylelikle SNP‟ye yönelmesinde İskoçya‟nın içinde
bulunduğu ekonomik durumun önemli bir etkisi söz konusudur. İkinci Dünya
Savaşı sonrası dönemde her ne kadar Birleşik Krallık halkı milliyetçilikten
ziyade ekonomik konuları ön plana alsa da, İskoçya‟da ekonomik gelişim
beklenilenin altında kalmıştır. Ayrıca bu iki büyük partinin İskoçya‟daki
yapılanması yeni üye ve fikirlerin dinamizm katmasına da pek olanak
tanımamıştır. Nitekim SNP, 1966‟daki genel seçimlerde %5 oy alarak tarihinin
en yüksek oy düzeyine ulaşmıştır (Finlay, 2004: 319-321). Birleşik Krallık
genelinde yaşanan ekonomik kriz, 1970‟lerdeki seçimlerde iki ana partinin
oylarının düşüp Liberal Parti‟nin üçüncü alternatif olarak öne çıkmasına neden
olmuştur. Ancak İskoçya özelinde ise seçmenler tarafından SNP üçüncü
alternatif olarak algılanmış ve bu durum oy oranlarına da yansımıştır (Finlay,
2004: 328). Benzer şekilde, SNP‟yi inceleyen çalışmasında Richard Mansbach
da (1973: 187-189), her ne kadar İskoçya özelinde yapılan çalışmalarda sadece
Glasgow şehri merkezli inceleme yapılıp bölgesel ve kültürel farklılıkların göz
ardı edildiğinden yakınsa da, yaşanan ekonomik krizin şehirlerde yaşayan
seçmeni SNP‟ye yönelttiğine dikkati çekmiştir. Böylelikle daha öncesinde
çoğunlukla kırsal kesimden oy alan SNP, ekonomik sorunlardan dolayı şehirli
seçmenlerde ve özellikle de işçi sınıfında oluşan tepki oylarını bünyesinde
toplamaya başlamıştır.
Bu gelişmelerin sonucunda özellikle 1970‟li yıllarda SNP‟nin oyunu
belirgin bir biçimde artırdığı gözlemlenmektedir. Bu durumdan İşçi Partisi de
etkilenmiş ve artık yetki devrine daha sıcak bakmaya başlamıştır. Nihayetinde
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1177
Birleşik Krallık Başbakanı ve aynı zamanda bir İşçi Partisi mensubu olan James
Callaghan bu yönde bir yasanın parlamentodan geçmesine ön ayak olmuştur.
Öte yandan, yasada ilginç bir koşul yer almıştır: Referandumda yetki devri
lehine bir sonuç çıktığının kabulü için İskoçya‟da yaşayan resmi kayıtlı seçmen
sayısının en az %40‟ının bu yönde oy vermesi gerekmektedir. Bu sebeple, her
ne kadar 1979‟da yapılan referandumda “Evet” oyu salt çoğunluğu elde etse de
yasada belirtilen oran yakalanamadığı için yetki devri gerçekleşmemiştir. Mart
1979‟da SNP, Muhafazakâr Parti ile birlikte Callaghan‟a güvenoyu vermemiş
ve aslında bu durum bir yönüyle birlik yanlısı olan Margaret Thatcher‟ın
iktidara gelmesine yardımcı olmuştur (Nicoll, 2014: 109).
Bu noktada SNP içinde referandum sonrası ortaya çıkan 79 Grubu‟ndan
(79 Group) bahsedilmesi önem arz etmektedir. Grubun önde gelenleri
referandumda işçi sınıfının yetki devri lehine oy kullandığını gerekçe
göstererek partinin bu sınıf odaklı politikalar belirlemesini talep etmiştir. Bu
grubun önde gelen isimlerinden biri de daha sonra partide sivrilecek olan Alex
Salmond‟dur (Torrance, 2009). Grubun açıkladığı amaçlar tam bağımsızlığın
yanında gücün, gelirin ve refahın sosyalist bir yönde yeniden dağıtılmasını
içermiştir (Lynch, 2009: 630). Brand (2010: 26), gruba yönelik tepkilerden
bahsederken, bu tepkilerin grubun İskoç ulusunun tamamından ziyade bir
bölümünün çıkarlarına öncelik tanıdığı kanısından yola çıktığını belirtmektedir.
Ayrıca grubun üyelik kartı ve rozet benzeri eşyalar çıkarması, düzenli
toplantılar yapması ve konferanslar düzenlemesi de parti liderleri cephesinde
kendilerine karşı parti içinde meşru olmayan bir muhalefet oluşumunun ortaya
çıktığına dair görüşü beslemiştir. Bunların yanında, parti içinde ideolojik
yönelim istemeyen eski kuşak da bu gruba karşı tavır takınmıştır. Nihayetinde
1982‟ye gelindiğinde grup dağılmıştır.
Birleşik Krallık‟ta Margaret Thatcher‟ın iktidara gelişi ve uyguladığı
politikalar İskoçya açısından birtakım önemli etkiler doğurmuştur. Nicoll
(2014: 109-110), 1980‟lerde Margaret Thatcher‟ın uyguladığı politikaların
İskoçya‟da milli bir uyanışın yaşanmasına yardımcı olduğunu ve İskoçya‟da
aldığı düşük oya rağmen Thatcher‟ın iktidarını korumasının İskoçya‟daki
milliyetçilerin öne sürdüğü “İskoçya seçmediği yabancı bir hükümet tarafından
yönetilmektedir” tezini güçlendirdiğini iddia etmektedir. İskoçların gözünde
Thatcher katı birlik yanlısı politikalarıyla ülkenin iki ulustan birleştiğini göz
ardı etmiştir. Her ne kadar Thatcher döneminde İskoçya‟da elektronik ve
bilgisayar endüstrisi ilerlemiş, Kuzey Denizi‟ndeki petrol kaynakları istihdam
ve refah kaynağı olmuş ve Edinburgh‟da finans hizmetleri gelişim göstermişse
de madalyonun bir de öteki yüzü vardır. Nitekim Thatcher‟ın rekabetçi olmayan
kurum ve şirketlere devlet desteğini azaltması İskoç endüstrisinde sıkıntılar
yaşanmasına sebep olmuştur. Ayrıca kömür madenlerinin, Glasgow‟daki
tersanelerin ve çelik endüstrisinin kötü durumu da İskoç halkında tepki
1178

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
yaratmıştır. Mevcut Başbakan David Cameron da, Thatcher‟ın uyguladığı kelle
vergisi ve yetki referandumu taleplerine karşı olan duruşunun Muhafazakâr
Parti‟nin İskoçya‟da kaybettiği oylarda önemli etkisinin olduğunu kabul
etmektedir (Wintour, 2014). Sonuç olarak, Thatcher dönemi İskoç
milliyetçilerinin elini güçlendirmiştir.
Lynch (2009: 631), bu süreçte her ne kadar 79 Grubu dağılmışsa da,
SNP‟de politikaların sol bir temele sahip olduğunu vurgulamaktadır. Bunun
yanında parti, işsizliğe ve merkezi politikalara karşı sivil itaatsizlik
eylemlerinde bulunmuş, gelire göre değil de herkesin eşit miktarda vergi
verdiği kelle vergisine karşı kampanyalar düzenlemiş, Avrupa ile bütünleşmeyi
desteklemiş ve İskoçya‟nın yetkilerinin artırılması için diğer partilerle
işbirliğinin geliştirilmesine yönelik tartışmalar yapmıştır.
Finlay (2004: 371-372), 1990‟da partinin başına Alex Salmond‟un
geçmesinin birtakım değişiklikleri beraberinde getirdiğini belirtmektedir.
Salmond, İskoçya‟nın bağımsızlığına dair vurgu yaparken Avrupa‟ya duyduğu
saygının da altını çizmiştir. Bu noktada özellikle Maastricht Antlaşması‟nı
imzalama noktasında sorun çıkaran Birleşik Krallık‟a karşı Avrupa‟nın
desteğini almak ve böylece SNP‟nin izole edilmiş konumundan çıkmasını
sağlamak hedeflenmiştir. Ayrıca Avrupa, İskoçya için önemli bir ihraç pazarı
olmayı sürdürmüş ve AB içindeki diğer küçük devletlerin başarısı SNP
tarafından İskoç halkına örnek gösterilmiştir. Bunun dışında, parti artık
İskoçya‟da birliği destekleyenlerin İngiltere‟nin verdiği mali desteklere dikkat
çekmesine ve bağımsızlık durumunda İskoç ekonomisinin kötüye gideceğine
dair propagandasına karşı pozitif bir tablo çizmeye çalışmıştır.
Bu dönemde diğer siyasi partilerde de yetki devri konusunda ılımlı bir
yaklaşım ortaya çıkmış ve sivil toplum kuruluşları da faaliyetlerini
yoğunlaştırarak baskı unsuru işlevlerini ön plana çıkarmaya başlamıştır (Soule
vd., 2012: 4). İskoç milliyetçilerinin yoğun çabaları sonunda meyvesini vermiş,
yetki devri konusunda halkın artan talebi artık Westminster‟da göz ardı
edilemez hale gelmiştir. 1997 yılında yapılan seçimlerde İskoçya‟daki bu talebe
daha sıcak yaklaşan İşçi Partisi iktidara gelmiştir. Aynı yıl İskoçya ile Galler‟de
ve ertesi yıl da Kuzey İrlanda‟da bu konuda referandum düzenlenmiştir.
Yapılan referandumların üçünde de yetki devri lehine karar çıkmış, nihayetinde
1999 yılında yetki devri gerçekleşmiştir (BBC News, 2010). Alex Salmond da
partisini yetki devrinin bağımsızlık hedefinden vazgeçilmesi anlamına
gelmediğine ve bunun aslında ana hedefe ulaşmak için bir araç olduğuna ikna
etmekte başarılı olmuştur (Finlay, 2004: 391).
Yeni dönemde İskoç Parlamentosu‟nun yetkilerini 1998 İskoçya Yasası
(The Scotland Act 1998) belirlemiştir. Öncelikle İskoç Parlamentosu‟nun
kurulduğu belirtilmiş (Birleşik Krallık Parlamentosu, 1998: 1), ancak bir
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1179
tasarının yasa olarak kabul edilmesi için kraliyet onayının gerektiği de ifade
edilmiştir (Birleşik Krallık Parlamentosu, 1998: 13). Yasada İskoç
Parlamentosu‟nun yetkilerini tek tek sıralamaktansa Birleşik Krallık
Parlamentosu‟nun saklı yetkileri “Ek 5” (Schedule 5) kısmında vurgulanmıştır.
Özetlemek gerekirse; anayasa, dış politika, savunma, sivil hizmetler, mali ve
ekonomik meseleler, göç ve uyrukluğa dair konular, ilaç yanlış kullanımı,
ticaret ve sanayi, enerji ve taşımacılığa dair kimi konular, istihdam, sosyal
güvenlik ve yayıncılık gibi pek çok alanda Birleşik Krallık hükümeti yetkiyi
elinde tutmaya devam etmiştir. Bu konuların dışındaki sağlık ve sosyal
hizmetler, eğitim, adalet, tarım, ormancılık, balıkçılık, çevre, turizm, spor,
ekonomik kalkınma ve iç taşımacılık gibi alanlarda İskoç Parlamentosu‟nun
karar alma yetkisi bulunmaktadır (Birleşik Krallık Hükümeti, 2013).
Ancak Nicoll‟un (2014: 112-113) vurguladığı gibi, bu yeni dönemin SNP
için en büyük artısı, İskoçya‟daki siyasi yarışta önemli bir aktör olarak ortaya
çıkma fırsatının doğmuş olmasıdır. Salmond partiyi artık açıkça sol bir kimlikle
tanımlamaya başlamıştır. Burada hedef, birlik isteyen Muhafazakârların oy
kaybını parti lehine çevirmek ve “Yeni İşçi” hareketi ile eskisine göre biraz
daha sağa kaymış gözüken İşçi Partisi‟ne oy veren sol kesimin desteğini
kazanmaktır.
Bu noktada kuruluşundan yetki devrine kadar olan dönemde SNP‟nin
politikalarındaki değişimin oy oranlarını nasıl etkilediğine dair yapılacak bir
analiz yerinde olacaktır. Bu nedenle Tablo 1‟de, 1945 ile 1997 arasında Birleşik
Krallık genel seçimlerinde İskoçya içerisinde dört partinin oy oranları ve
kazandığı sandalye sayısına yer verilmektedir.
Tablo 1. İskoçya İçin Birleşik Krallık Genel Seçimleri, 1945-1997
Muhafazakârlar
İşçi Partisi
Yıl
Liberal
Demokrat
SNP
Oy
(%)
Sandalye
Oy
(%)
Sandalye
Oy
(%)
Sandalye
Oy
(%)
Sandalye
1945
41,1
27
49,4
40
5
0
1,2
0
1950
44,8
32
46,2
32
6,6
2
0,4
0
1951
48,6
35
47,9
35
2,7
1
0,3
0
1955
50,1
36
46,7
34
1,9
1
0,5
0
1959
47,2
31
46,7
38
4,1
1
0,5
0
1964
40,6
24
48,7
43
7,6
4
2,4
0
1966
37,7
20
49,9
46
6,8
5
5
0
1970
38
23
44,5
44
5,5
3
11,4
1
1974 (Şubat)
32,9
21
36,6
41
8
3
21,9
7
1180

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
1974 (Ekim)
24,7
16
36,3
41
8,3
3
30,4
11
1979
31,4
22
41,5
1983
28,4
21
35,1
44
9
3
17,3
2
41
24,5
8
11,7
2
1987
24
10
42,4
50
19,2
9
14
3
1992
25,7
11
39
49
13,1
9
21,5
3
1997
17,5
0
45,6
56
13
10
22,1
6
Kaynak: Lynch, 2009: 621.
Tabloda dikkat çeken ilk husus Muhafazakâr Parti‟nin oylarının yıllar
içinde erimiş olduğudur. İşçi Partisi ise belirli bir düzey tutturmayı başarmış,
oylarını SNP ve Liberal Demokratlara kaptırmadığı seçimler dışında büyük bir
oy değişimi yaşamamıştır. Liberal Demokratlar 1980‟li yıllara kadar düşük bir
oy düzeyinde kalmıştır. Partinin 1983‟teki başarısında İşçi Partisi içindeki
bölünme sonucunda Sosyal Demokrat Parti‟nin ortaya çıkışının önemli etkisi
bulunmaktadır; bu yeni parti 1983 seçimlerinde Liberal Demokratlar ile ittifak
yapmıştır. SNP incelendiğinde ise, partinin İskoç milliyetçiliği ve bağımsızlık
talebi dışında görüş bildirmekten kaçındığı 1970‟lere kadar olan dönemde
oldukça düşük oy aldığı gözlemlenmektedir. Ancak 1970‟li yıllara gelindiğinde
parti artık kendini ortanın solu olarak tanıtarak sosyal demokrat politikalar
izlemeye başlamış ve özellikle genç kuşağın da çabalarıyla daha aktif hale
gelip, politika çeşitliliğine gitmiştir. Öyle ki, SNP, 1974 yılının Ekim ayında
yapılan seçimlerde İskoçya genelinde İşçi Partisi‟nin ardından ikinci sırada yer
almayı başarmıştır. Öte yandan, 1979 yılındaki yetki devri referandumunda
gereken oyun yakalanamaması ve parti içindeki tartışmalar oy oranlarına
olumsuz yansımıştır. Finlay (2004: 341), Callaghan‟a güvenoyu verilmeyip
Muhafazakâr Parti‟nin önünün açılmasının da İskoç seçmende SNP‟ye karşı
1979 Birleşik Krallık genel seçimlerinde bir tepki oluşturduğunu ileri
sürmektedir. Bu dönemde İşçi Partisi oyunu bir miktar artırırken, Liberal
Demokratlar ile Sosyal Demokrat Parti arasındaki ittifak da SNP‟nin oy
kaybında etkili olmuştur. Diğer yandan, 1990‟dan itibaren Salmond‟un partinin
başına geçmesi ve devamında daha kararlı ve net politikalar izlenmesi partinin
oyunun artmasına olumlu katkı yapmış gözükmektedir.
Yetki devri sonrasındaki yeni dönemde İskoç Parlamento seçimlerinde
İşçi Partisi ile SNP‟nin rekabeti söz konusudur. İlk iki parlamento seçimi olan
1999 ve 2003‟teki seçimlerde SNP ana muhalefet partisi konumuna gelmiştir.
Ancak SNP‟nin iki ana parti dışındaki seçmenin tepki oylarını kısa zamanda
bünyesinde toplaması mümkün olmamıştır. İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti‟ye
oy vermek istemeyen seçmenler SNP ve Liberal Demokrat Parti dışındaki diğer
küçük partileri de tercih etmiştir. Hem dar bölgeli çoğunluk sistemi hem de
nispi temsilin karma bir şekilde uygulandığı İskoç seçim sisteminin de imkân
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1181
tanımasıyla 2003 seçimlerinde İskoç Yeşil Partisi, İskoç Sosyalist Partisi ve
bağımsızlar toplamda 17 sandalye elde edebilmişlerdir. Lynch (2009: 622-632),
2007‟de yapılan seçimlerde SNP‟nin, parti lideri olan Alex Salmond‟un3
etrafında başarılı bir seçim süreci geçirdiğini, İskoç Sosyalist Partisi‟nin düşen
oylarını arkasına aldığını ve kendisini İskoç Parlamentosu‟ndaki İşçi Partisi
hükümetine alternatif olarak göstererek tepki oylarının da kendisinde
toplanmasını sağladığını belirtmektedir. Nitekim 2003‟te ana partilere tepki
olarak küçük partilere giden oyların önemli bir bölümün 2007 seçimlerinde
SNP‟ye kaydığı gözlemlenmektedir. SNP özellikle kanun ve düzen, ekonomik
büyüme, verimli tasarruf, hükümetin yeniden yapılanması, kamu sektörünün
gelişmesi ve istihdamın artırılması gibi konuları ön plana çıkarmış, iş
çevrelerinden de destek kazanmayı hedeflemiştir.4
Aşağıda yer alan Tablo 2 ise 1999, 2003 ve 2007 yıllarındaki İskoç
Parlamento seçimlerinde partilerin oy oranlarını ve kazandıkları sandalye
sayısını göstermektedir. 2007 seçimleri sonrasında SNP önce Liberal
Demokratlar ile koalisyon kurmak istese de bu partinin lideri Nicol Stephen,
SNP‟nin bağımsızlık referandumu isteğinin kendileriyle uyuşmadığını öne
sürerek teklifi reddetmiş (BBC News, 2007) ve nihayetinde SNP, İskoç Yeşil
Partisi ile koalisyona giderek bir azınlık hükümeti kurmuştur.
Tablo 2. İskoçya Seçim Sonuçları, 1999-2007
Muhafazakâr
İşçi Partisi
Yıl
Liberal
Demokrat
Diğerleri
SNP
Oy
(%)
Sandalye
Oy
(%)
Sandalye
Oy
(%)
Sandalye
Oy
(%)
Sandalye
Oy
(%)
Sandalye
1999
15,5
18
38,8
56
14,2
17
28,7
35
2,8
3
2003
16,6
18
34,6
50
15,4
17
23,8
27
9,8
17
2007
16,6
17
32
46
16
16
32,9
47
2,5
3
Kaynak: Lynch, 2009: 622.
3
4
Salmond 2000 yılının Eylül ayında parti liderliğini bırakmış, 2004 Eylül‟ünde tekrar
göreve dönmüştür.
İş çevrelerinin desteğini kazanmak için SNP destekçileri tarafından 1998‟de kurulan
ve ekonomik bağımsızlığın getirileri lehinde programlar hazırlayıp faaliyetlerde
bulunan “Business for Scotland” isimli kuruluş ile işbirliğine gidilmiştir. Bu işbirliği
aynı zamanda partiye yapılan bağışlarda da artışa yol açmıştır (Lynch, 2009: 632).
1182

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
SNP iktidarı dönemine dair çalışmaları bulunan Arnott ve Ozga (2010a:
337), partinin iktidara geldiğinde iki temel zorlukla karşılaştığını öne
sürmektedir. Bunlardan ilki partinin ancak azınlık hükümeti kurabilmişken,
hükümette ülkeyi yönetebilecek beceriye sahip olduğunu halka kanıtlamak
zorunda oluşudur. İkincisi ise bu süreçte partinin uzun vadedeki bağımsızlık
arzusu için yeterli desteği oluşturmak adına karşılaşacağı güçlüklere ilişkindir.
Bu durumda bağımsızlığa fazla atıfta bulunmak parlamentoda diğer partilerin
desteğini kazanmakta sorun yaratabilir, partinin ülkeyi yönetecek beceriye
sahip olmasına aşırı vurgu yapıp buna odaklanılması ise ana amaçtan
sapılmasına neden olabilirdi.
Arnott ve Ozga (2010b: 91-93), ayrıca SNP ve İskoç Yeşil Partisi
arasındaki koalisyonun bir azınlık hükümeti oluşunun SNP‟nin diğer kesimlerle
işbirliği ve uzlaşma içinde hareket etmesini zorunlu kıldığına vurgu
yapmaktadır. Parti, İskoç Parlamentosu‟nun mevcut yetkilerinin azlığının altını
çizerek, bağımsızlığın ekonomik sorunlarla baş edebilmek için gerekli olduğuna
dair bir söylem geliştirmeye çalışmıştır. Ayrıca İskoçya içindeki yerel
idarecilerle de işbirliği vurgulanmıştır. Bu noktada bölgedeki kurumlar
arasındaki karşılıklı bağımlılığın altı çizilmiş, hükümet dışındaki diğer yapı ve
aktörlerin yönetimde etkili olabileceklerini düşünmeleri istenmiş ve böylelikle
güven ortamı oluşturarak azınlık pozisyonundaki hükümete bir anlamda kredi
verilmesi amaçlanmıştır.
Eğitim politikası da milli bilincin uyanışını sağlamak açısından önem arz
etmiş ve eğitimin ekonomik sorunların çözümü için kritik bir öneme sahip
olduğu ileri sürülmüştür (Arnott ve Ozga, 2010b: 93). Bu bağlamda sık sık
refah içinde olan Kuzey ülkeleri ve diğer küçük sosyal demokrat ülkelere atıfta
bulunulmuş, bu ülkelerin ekonomik krizle başa çıkma konusunda daha başarılı
olduğu vurgulanmıştır. Burada küçük ama sosyal demokrat ve ekonomik olarak
güçlü ülkelere yapılan atıf, partinin İskoçya‟yı da onlardan biri yapma hedefine
dair bilgi vermektedir (Arnott ve Ozga, 2010a: 340). Ayrıca partinin
amaçlarından biri de dünyada İskoçya‟nın adını daha fazla duyurmak ve olumlu
bir imaj yaratmak olmuş (İskoç Hükümeti, 2007), ülkenin küresel arenada
rekabetçi bir yapıya sahip olması için eğitim sisteminde yapılması gerekenler
tartışılmıştır. Eğitim politikalarında adalet ve eşitlik konuları ön plana çıkmış ve
eğitimin sosyal demokrat vurgularla ülkenin refaha erişmesinde kilit unsur
olduğunun altı çizilmiştir (Arnott ve Ozga, 2010a: 343-344).
Milli kimliği öne çıkarma yolunda dil konusu da önem arz etmiştir. İskoç
Kültür Bakanı Linda Fabiani ülkenin yerel dillerinin yüzyıllardır baskı altında
olduğunu vurgulamış ve Gaelic dilinin statüsünü artırmak için çalışmalara
devam edeceklerini ifade etmiştir. Bunun yanında İskoçça (Scots) da milli
kimliğin bir parçası olarak vurgulanmıştır (BBC News, 2008). Bu dilleri bugün
konuşanların sayısı her ne kadar oldukça az olsa da hükümetin bu açıklamaları
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1183
İskoç kimliğini gündeme taşımak ve İngiltere ile olan farklılıkları vurgulamak
amacını taşımaktadır (Mycock, 2012: 56). Milliyetçilik tartışmalarında modern
ekolün önemli temsilcilerinden biri olan Ernest Gellner‟in (2008: 138)
iddiasıyla; milliyetçilik geçmişin kültürel zenginliğinden yararlanırken, bu
süreçte “ölü diller yeniden canlandırılır, gelenek icat edilir, oldukça hayali,
eskiye ait olduğu sanılan birtakım saf özellikler gündeme gelir”. SNP deneyimi
de bunu doğrular niteliktedir.
Birleşik Krallık‟taki siyasi liderler ise bu noktada “Britanyalılık” kimliği
üzerinden bir karşı söylem geliştirmeye çalışmıştır. Gordon Brown kendi
başbakanlığı döneminde ortak kurum ve değerleri temel alan ve vatandaşlık
bağıyla birbirine bağlı olan Britanyalı kimliğine atıf yapmış, ülke ekonomisinin
nasıl geliştiğine değinmiştir (Brown, 2007). Dönemin muhalif lideri David
Cameron da Britanya değerlerine vurgu yaparken, monarşi ve silahlı güçler gibi
ortak kurumlara konuşmalarında yer ayırmış ve ülkenin birlikte olunca daha
güçlü, varlıklı ve güvende olduğunu belirtmiştir (The Telegraph, 2007).
Salmond ise ortaya konan bu Britanyalı kimliğine eleştiri getirmiş ve yapılan
araştırmalarda İskoçların dörtte üçünün kendilerini “asıl olarak” ya da
“yalnızca” İskoç kimliği ile ifade ettiğini vurgulamış, Britanyalı kimliğinin
İskoçlar tarafından benimsenmediğine işaret etmiştir (Mycock, 2012: 53).
Salmond‟un bir diğer vurgusu da sivil milliyetçilik5 kavramına ilişkin
olmuştur. Salmond İskoçya‟nın sivil bir milliyetçiliğe sahip olduğunu
söylerken, bağımsızlığın kazanılması durumunda vatandaşlığın da kişinin
İskoçya‟da doğup doğmadığına göre verileceğini belirtmiştir. Yurtdışında
doğan çocukların da aile üyelerinden sadece biri dahi İskoç olsa, çocuğun İskoç
vatandaşı olarak kabul edileceği bildirilmiştir (Elliott, 2014). Gerçekten de bu
konu SNP özelinden incelendiğinde, süreç içerisinde partide bir değişim
yaşandığı göze çarpmaktadır. 1970‟lerdeki söylemlerde İskoç olmaya dair
oldukça etnik ve dışlayıcı bir söylem mevcutken, bu durum zamanla
değişmiştir. Nitekim günümüzde İskoçya‟da yaşayan ve İskoçya‟yı destekleyen
herkesin İskoç olabileceği belirtilmektedir. İskoçya‟da ikamet etmeyi temel
unsur sayan bu söylem, SNP dışındaki diğer partilerde de egemendir (Leith,
2012: 48). Salmond da, İskoçya‟nın bağımsızlık mücadelesini tanımlarken
bunun herkesin katılabileceği sivil, demokratik ve özgürleştiren bir hareket
5
Basitçe açıklamak gerekirse, etnik milliyetçilik temel olarak ortak bir etnik köken
ya da kültür üzerinden milliyetçiliği tanımlarken; sivil milliyetçilik ise ortak
kurumlara bağlı olan ve aynı toprak parçası üzerinde yaşayan grubu millet olarak
tanımlama eğilimindedir. Bu yönüyle sivil milliyetçilik, etnik olanına göre daha
kucaklayıcı ve gönüllülük esasına dayanan bir milliyetçilik anlayışına işaret
etmektedir (Kearton, 2005: 25). İskoç milliyetçileri kendi milliyetçiliklerini sivil
modele örnek olarak göstermektedir.
1184

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
olduğunu ifade etmiştir (Harris, 2007). SNP‟nin daha kucaklayıcı bir
milliyetçilik anlayışı benimsemesi ile oy oranındaki artış da aynı döneme
tekabül etmiştir.
İskoç milliyetçiliğinin sivil bir nitelik taşıdığı iddialarına şüpheyle
yaklaşanlar her ne kadar ilgili sivil unsurları reddetmeseler de, İskoç ulusunda
son dönemde artan etnik temalı millet mensupluğuna dair görüşlere ve ülkedeki
Angolofobi ve İslamofobi gibi olgulara atıfta bulunmaktadır (Mycock, 2012:
64-65). Bu noktada İskoçya‟daki geniş halk kitlelerinin İskoç milletine mensup
olmak için doğum yeri ve soy gibi konuları öne çıkardığını hatırlamakta fayda
bulunmaktadır. Leith (2012: 40-47)‟in bu konuda yaptığı bir araştırma siyasi
elitler ile geniş halk tabanının İskoç ulusal kimliğine bakışları arasındaki
farklılığa dair önemli bulgular ortaya koymuştur. Halkın büyük kısmı İskoç
ulusuna mensup olmak için doğum yerini temel unsur olarak göstermektedir.
Birleşik Krallık‟ın diğer bölgelerinde doğmuş pek çok kişi bu unsuru
karşılamadığından, bu durum İskoç milletine mensup olmaya dair sınırlayıcı bir
etki oluşturmaktadır. Doğum yerinin yanında soyun da halk nezdinde önemli
kabul edildiği gözlemlenmiştir. Dolayısıyla geniş kitleler için sivil unsurlardan
ziyade etnik unsurların ön planda olduğu söylenebilir. Elit kesimde yer
alanların kullandıkları ifadelerde ise daha çok sivil unsurlar öne çıkmaktadır.
Bu noktada aynı toprak parçasında beraberce yaşama unsuru ağırlık
kazanmaktadır. Bunun yanında, elitler ve geniş halk kitlelerin paylaştığı ortak
nokta ise kendilerini tanımlarken ağırlıklı olarak “İskoç” ifadesini
kullanmalarıdır. İkinci sırada “İskoç ve Britanyalı” gelirken, sadece
“Britanyalı” kelimesini kullananlar ise en son sırada yer almaktadır.
Ancak nihayetinde, daha önce bahsedilen ve Gellner‟e atıfla kullanılan
ulus inşa sürecindeki kimi zaman seçici de olan tarih kullanımı, İskoç
milliyetçileri için de geçerli görünmektedir. Kearton (2005: 25) bu noktada
sıklıkla vurgulanan üç mite dikkat çekmiştir. Bu mitler: İskoç toplumunun ortak
toprak parçasında yaşayan ve kurumlara sahip, hoşgörülü ve kucaklayıcı sivil
bir toplum olduğu; İskoç anayasa geleneğinde halk iradesi ve sözleşmeye dayalı
hükümetin olduğu ve ulusun özgürlüğüne dair doğuştan bir algı mevcut
bulunduğudur.6 Dolayısıyla İskoç milliyetçilerinin, ulusal karakterlerinde
bulunduklarını iddia ettikleri bu niteliklerin hedeflerle örtüştüğü görülmektedir.
Salmond‟un sivil milliyetçiliğe dair atıfları da bu durumu tekrardan ortaya
koymaktadır.
Öte yandan, İskoçların Britanya adalarındaki diğer kesimlerle olan
akrabalık bağları ve yakın ilişkileri vurgulanarak, bağımsızlık sonrasında çifte
6
Kearton (2005), söz konusu çalışmasında örnekleriyle İskoç milliyetçilerinin seçici
tarih anlayışını ortaya koymaktadır.
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1185
vatandaşlığa sıcak bakıldığı belirtilmiştir (İskoç Hükümeti, 2009). Bağımsızlık
durumunda kraliçenin ülkenin başı olarak kabul edilmeye devam edileceğinin
açıklanmasıyla da 1603‟teki “Taçların Birleşmesi” olayına göndermede
bulunulmuştur (SNP, 2007). Ayrıca Salmond (2007), bağımsızlıktan sonra
İskoçya‟nın adadaki diğer ülkelerle çevre, ekonomi, sağlık, turizm, ulaşım,
azınlıkların durumu ya da diğer az konuşulan diller gibi konularda işbirliğine
gideceğini bildirmiştir. Bu noktada SNP‟nin, bağımsızlık durumunda bile
İskoçya‟nın Birleşik Krallık ile bağlarının tamamen kopmayacağının altını
çizerek karşısındakileri rahatlatmaya çalıştığı görülmektedir (Mycock, 2012:
59).
Gündeme getirilen bir başka konu ise Westminster‟in, İskoçya‟yı
bölünüp yönetilecek bir koloni mülkü gibi gördüğüne yönelik iddialar olmuştur.
Özellikle Kuzey Denizi‟ndeki petrol rezervleri bu açıdan geçmişten bu yana
tartışma konusu yapılmış ve gündeme taşınmıştır (BBC News, 2005).7 Bu
noktada, İskoçya‟nın merkez tarafından sömürüldüğü düşüncesini halka da
benimseterek milliyetçi duyguları canlandırmanın yanında, bağımsızlığın
ekonomik sorunlara yol açmayacağına yönelik seçmene güvence verme çabası
da söz konusudur. Öte yandan, sömürü konusuna yaklaşırken İskoç
milliyetçilerinin tarihi olaylara seçici biçimde yaklaştığına yönelik eleştiriler de
mevcuttur. Örneğin, İskoç tarihçi Tom Devine (BBC News, 2009), İskoçya‟nın
başarıları ile gururlanırken tarihindeki karanlık tarafları yansıtan kölelik ile olan
ilişkisiyle de yüzleşmesi gerektiğini ifade etmektedir.
3. Referandum ve Partinin Geleceği
SNP‟nin 2011 seçimlerinde %53,49 oy alarak parlamentoda 69
sandalyeye sahip olması partinin bu defa tek başına iktidar olmasına olanak
tanımıştır. Bu durum beraberinde referandum tartışmalarının fitilini de
ateşlemiştir. Nihayetinde Ekim 2012‟de Birleşik Krallık Başbakanı David
Cameron ile İskoçya Birinci Bakanı Alex Salmond İskoçya‟da 2014 yılı
bitmeden bağımsızlık referandumu düzenlenmesi konusunda bir taslak üzerinde
anlaşmışlardır (İskoç Hükümeti, 2012). Bu dönemde anketlerin çoğunda İskoç
7
Bu iddialar Michael Hechter‟in endüstri toplumlarında milli bilincin
yaygınlaştırılması
sürecinde
kullandığı
“iç
sömürgecilik”
kavramını
anımsatmaktadır. Hechter (1975: 18-42), bu modelde ülke içinde iki farklı kültürel
grubun bulunduğunu belirtmiş; merkezdeki grubun siyasi gücü elinde tutan baskın
kültürel grup olduğunu, çevredekinin ise daha aşağıda ve baskı altında tutulan grup
olduğunu öne sürmüştür. Ayrıca eğer kültürel farklılıklar ekonomik eşitsizlik
üzerine dayatılır ve bunlar üzerinden bir işbölümü oluşturulursa sorunlu bir
durumun ortaya çıkacağını ifade etmiştir.
1186

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
seçmenlerin sadece üçte birinin bağımsızlığı desteklediği işaret edildiğinden,
Cameron için bu kararı almak büyük bir risk taşımamıştır. Salmond ise
referandumu “her kuşakta bir kez olabilecek bir şey” olarak tanımlamış ve
büyük bir kampanyaya başlamıştır (Flamini, 2013: 57-58).
Görüşmelerin devamında referandum tarihi 18 Eylül 2014 olarak
belirlenmiştir.8 Referandumda İskoçya‟da yaşamakta olan 16 yaş ve üzerindeki
herkesin oy kullanabileceği belirtilmiştir. Bu durumda İskoçya dışındaki
yerlerde yaşayan İskoçlara oy hakkı sağlanmamıştır. “İskoçya bağımsız bir ülke
olmalı mı?” sorusunun sorulduğu referandumda, nitelikli çoğunluk değil salt
çoğunluk aranmıştır. SNP dışında İskoç Yeşil Partisi de bağımsızlık yanlısı
tutum alırken, diğer partiler birlik yanlısı cephede yer almıştır. Bağımsızlığı
destekleyenlerin kampanyasının ismi “Evet İskoçya” (Yes Scotland) iken, karşı
olanların kampanyası ise “Birlikte Daha İyi” (Better Together) adını taşımıştır
(Black, 2013a).
Bu süreçte SNP, bağımsızlık sonrası İskoçya‟nın nasıl bir ülke olacağına
dair 670 sayfalık bir “Beyaz Kitap” (White Paper) hazırlamıştır.9 Çocuk
bakımının temel unsur olarak yer aldığı sosyal politikalar ve ekonomik
büyümeye dair güvenceler kitabın ön plana çıkan konuları olmuştur. “Birlikte
Daha İyi” kampanyasının başkanlığını yürüten Alistair Darling ise kitabın kritik
öneme sahip sorulara sağlam cevaplar veremediğini iddia etmiştir. Ülkenin para
biriminin ne olacağı ve söz konusu sosyal politikaların nasıl finanse edileceği
gibi konuların belirsizliğini koruduğunu ifade etmiş, çocuk bakımına dair
önerilerin mevcut düzende de yapılabileceğini ileri sürmüştür (Black, 2013b).
Mart 2013‟te İskoç hükümetinin 2011-2012 verilerine göre yayınladığı
rapor, İskoçya‟nın söz konusu yıllarda Birleşik Krallık bütçesinin %9,9‟u
oranında katkı yaptığını ifade ederken, buna rağmen merkezden bütçenin
%9,3‟ü oranında kaynak geldiğini belirtmiştir (İskoç Hükümeti, 2013). Buna ek
olarak, Kuzey Denizi‟ndeki petrol rezervlerinin İskoçya‟yı bu alanda Avrupa
Birliği‟nin en geniş rezervine sahip ülkesi yaptığı bildirilmiş, Birleşik Krallık‟ın
açık deniz gaz üretiminin %52‟sinin İskoçya tarafından sağlandığı ve 2020‟de
8
9
Salmond‟un neden bu tarihi istediği konusunda farklı görüşler mevcuttur. Ekim
ayındaki tatiller, Birleşik Krallık‟taki partilerin konferans sezonunun zamanlaması
ve İskoçya‟nın soğuk kışı daha pratik nedenler olarak öne çıkarken, İngiliz Milletler
Topluluğu oyunlarının ve Ryder Kupası‟nın 2014 yılında İskoçya‟da gerçekleşecek
olması ve bu yılın İskoçların Robert Bruce komutasında İngilizlere karşı 1314
yılında kazandığı Bannockburn Savaşı‟nın 700. yıldönümüne denk gelmesi gibi
daha duygusal sebepler de ileri sürülmüştür (Black, 2013a).
Kitabın başlığı “İskoçya‟nın Geleceği: Bağımsız İskoçya Rehberiniz” (Scotland’s
Future: Your Guide to an Independent Scotland) adını taşımaktadır.
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1187
İskoçya‟nın elektriğinin tamamen yenilenebilir enerjiden sağlanacağı
vurgulanmıştır. Bütün bu verilerin kullanılmasındaki amaç İskoçya‟nın
bağımsızken daha varlıklı bir ülke olacağı yolunda halkı ikna etmektir (Akçalı,
2014). Taşkaya‟nın (2012) belirttiği gibi, genel olarak, İskoçya‟nın kaderini
İskoç halkının belirlemesi gerektiği, yetki devrinin ülkedeki demokratik
taleplere tam anlamıyla cevap veremediği ve SNP‟nin politikalarıyla ülkeyi
İskandinav ülkelerindeki refah seviyesine yükselteceği ileri sürülmüştür.
Bağımsızlığın, işsizliğin azaltılması konusunda yardımcı olacağı ve sosyal
politikalar ile halkın yaşam seviyesinin yükseltileceği iddia edilmiştir.
Karşı cepheden Alistair Darling ise referandumda olası bir bağımsızlık
kararı çıkmasının İskoçya‟yı götüreceği belirsizliklere vurgu yapmış (Cramb,
2012) ve SNP‟nin bağımsız İskoçya‟ya dair vizyonunun gerçekçi olmayıp,
yanlış varsayımlara dayandığını ifade etmiştir (Black, 2013b). Referandum
tarihi yaklaşırken yapılan anketlerde, birlik yanlısı tarafın açık üstünlüğünün
zaman içerisinde sona erdiği gözlemlenmiş ve hala birkaç puan önde olsalar da
farkın kapanabileceği açıklanmıştır. Bu noktada birlik yanlısı tarafta temaslar
sıklaşmış ve Muhafazakâr Parti lideri David Cameron, İşçi Partisi lideri Ed
Miliband ve Liberal Demokrat Parti lideri Nick Clegg bir araya gelerek,
referandumda “Hayır” oyu çıkarsa İskoç Parlamentosu‟na verilen yetkilerin
artırılacağına dair vaatte bulunmuşlardır (BBC News, 2014a). Birleşik Krallık
Maliye Bakanı George Osborne da buna paralel olarak İskoçya‟ya mali özerlik
ve vergi politikaları açısından daha fazla yetki tanınmasının planlandığını
bildirmiştir (Daily Record, 2014). İskoçya Kraliyet Bankası‟nın (Royal Bank of
Scotland) bağımsızlık durumunda merkezini mali nedenlerle ülkeden taşıyacağı
ve bankanın kredi derecesinin zarar görmemesi için bu yönde ön hazırlıkların
da yapıldığına yönelik açıklaması (Treanor vd., 2014) ile IMF yetkililerinin
olası bir bağımsızlık durumunda ülkenin mali yapısının belirsizlik nedeniyle
zarar görebileceğini ifade etmesi (Kollewe ve Carrell, 2014) de birlik
yanlılarının elini güçlendirmiştir.
Tartışmalı konulardan biri de referandumda “Evet” oyu çıkması
durumunda İskoçya‟nın doğrudan bir Avrupa Birliği üyesi olarak kabul edilip
edilmeyeceği olmuştur. İskoç yetkililer her ne kadar İskoçya‟nın zaten 40 yıldır
AB üyesi olduğunu, dolayısıyla doğrudan katılımın söz konusu olması
gerektiğini belirtmiş olsa da, Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso
bağımsızlık durumunda İskoçya‟nın dışarıdan bir ülke gibi başvurması
gerektiğini ve ancak tüm üyelerin kabul etmesi halinde birliğe üye olabileceğini
ifade etmiştir (BBC News, 2014b). Ayrıca İspanya Başbakanı Mariano Rajoy
da ülkesindeki Katalanların artan bağımsızlık taleplerini göz önüne alarak
İskoçya‟nın AB‟ye üyelik sürecinin 8 yıl sürebileceğini ileri sürmüştür
(Johnson ve Waterfield, 2014). Bunların dışında, her ne kadar SNP nükleer
silahlardan arınmış bir ülke istese de Birleşik Krallık‟ın İskoçya‟da bulunan
1188

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Trident nükleer füze denizaltılarının durumu (Stephenson, 2014) ve hangi para
biriminin kullanılacağı da diğer belirsizlik konuları olmuşlardır (Özel, 2014).
Nihayetinde referandum 18 Eylül 2014 tarihinde gerçekleşmiştir. Katılım
oranının %84,6 gibi yüksek bir orana ulaştığı bu referandumda, birliğin
devamından yana olanların oyu %55,4‟ü bulurken, bağımsızlık destekçilerinin
oyu %44,6‟da kalmıştır. SNP lideri Alex Salmond sonuçların netleşmesinden
sonra yaptığı açıklamada bağımsızlık yönünde oy kullananlara teşekkür etmiş
ve herkesin sonuçlara saygı duyması gerektiğini söylemiştir. Bunun yanında,
referandum öncesinde birlik yanlısı siyasi liderlerin İskoç Parlamentosu‟nun
yetkilerinin artırılacağına dair vaatlerini hatırlatmayı da ihmal etmemiştir (Bora,
2014a). Referandum sonrası yapılan anketlerde kadınların, yaşlıların, toplumun
geri kalanına göre daha refah içinde bulunanların ve Birleşik Krallık içindeki
başka yerlerde doğmuş olanların “Hayır” oyu vermeye daha yatkın oldukları
ortaya çıkmıştır (Curtice, 2014). Bu noktada toplumun daha varlıklı kesiminin
bağımsızlık sonrası ekonomik durumun geleceğine dair SNP tarafından
yeterince ikna edilemedikleri görülmektedir.
Salmond, referandumdaki yenilgiden sonra görevinden ayrılırken yerine
yardımcısı Nicola Sturgeon gelmiştir (Bora, 2014b). 2015 yılının Mayıs ayında
yapılan Birleşik Krallık Parlamentosu seçimlerinde İskoçya içerisinde yarışan
SNP, 59 milletvekili çıkarılan bu seçim bölgesinden 56 milletvekili çıkararak
büyük bir başarı elde etmiştir. Seçimden tek parti iktidarı çıkarmayı başaran
Muhafazakâr Parti lideri David Cameron da yeni hükümeti kurduktan sonra
İskoçya ve Galler‟in özerkliğinin genişletilmesi için çalışacağını bildirmiştir
(BBC Türkçe, 2015a). Sturgeon da partisinin seçimdeki başarısının ardından
artan bir özgüvenle Cameron‟un parlamentoya sunmayı planladığı tasarıdaki
yetersizliklere işaret ederek özellikle vergilendirme, asgari ücret ve ulusal
sigorta gibi konularda İskoçya‟nın yetkilerinin artırılmasını talep etmiştir
(Carrell ve Brooks, 2015). Temmuz 2015‟te devam eden görüşmelerde İskoç
Parlamentosu‟nun vergilendirme, katma değer vergisi gelirleri ve refah odaklı
konularda yetkilerinin artırılması tartışmaların sıcak noktasını oluşturmaktadır
(BBC News, 2015b).
Referandum sonrası dönem SNP‟nin geleceği açısından incelendiğinde
her ne kadar net bir tablo çizmek zor olsa da, partinin sosyal demokrat
kimliğine sadık kalan ve uzun vadede bağımsızlık amacını göz önünde tutmaya
devam eden bir çizgide devam ettiğini öne sürmek mümkün gözükmektedir.
Referandumdan sonraki beş gün içinde parti üye sayısını ikiye katlamıştır.
Salmond, partinin gerekmedikçe ikinci bir referandum çağrısı yapmamasını
istemiş, bunun yerine İskoçya‟daki diğer siyasilere ve partilere yönelik
bağımsızlığın olası kazanımları hakkında propaganda yapılması gerektiğini
belirtmiştir. Dolayısıyla kısa vadede olmasa da uzun vadede bağımsızlık
planlarının rafa kalkmadığını ileri sürmek mümkündür (Harvey, 2014: 12).
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1189
Nitekim partinin yeni lideri Nicola Sturgeon, Haziran 2015‟te yaptığı bir
konuşmada Birleşik Krallık‟ın AB üyeliğinin İskoçya‟ya sağladığı ekonomik
kazanımlardan bahsederek, İskoç halkının Birleşik Krallık‟ın AB üyeliğinin
devamından yana olduğuna dikkat çekmiş ve üyeliğin geleceğiyle ilgili
yapılması planlanan referandumda bütün Birleşik Krallık uluslarının onayının
alınması gerektiğini iddia etmiştir. İskoç halkının olumsuz görüşüne rağmen
Birleşik Krallık genelinde yapılan referandumda üyelikten ayrılma yönünde
çıkacak bir kararın İskoçya‟da ikinci bir bağımsızlık referandumunu
tetikleyebileceğinin altını çizmiştir (Brooks, 2015). Benzer biçimde, Birleşik
Krallık Parlamentosu‟nda partinin önde gelen temsilcilerinden Angus
Robertson da, Başbakan David Cameron‟un İskoç Parlamentosu‟nun
yetkilerinin artırılmasına dair vaatlerini yerine getirmemesi durumunda beş yıl
içerisinde yapılacak yeni bir referandumda İskoç halkının bu kez Birleşik
Krallık‟tan ayrılmayı seçebileceğini öne sürmüştür (Helm, 2015). Öte yandan,
Sturgeon‟un Mayıs 2015‟te yapılan seçimlerde partisinin başarısının ana
nedenlerinden biri olarak kemer sıkma politikalarına İskoç halkının tepkisini
göstermesi (Hürriyet, 2015) SNP‟nin sosyal demokrat yanı ile ekonomik
özerkliği artırma çabalarını bir arada ön plana çıkardığını göstermektedir.
Sonuç
1934 yılında kurulsa da parti içerisinde ayrışan görüşler nedeniyle
milliyetçilik dışında net bir görüş ortaya koyamayan SNP, 1960‟larda başlayan
ve 1970‟li yıllarda hızlanan biçimde sosyal demokrat bir dönüşüm geçirmiştir.
Partiye ortanın solu olarak tabir edilen kesimden geniş katılımlar olması, genç
üyelerin umut dolu olması ve İskoçya‟nın ana sorununun da işsizlik olduğu
gerçeği bu değişime yol açan etkenler olarak göze çarpmaktadır. Artık daha
kapsayıcı bir milliyetçi söylem eşliğinde, ekonomik kalkınma ve demokrasinin
geliştirilmesi için de fikirler ileri sürülmüştür. Ayrıca uluslararası olaylara dair
benimsenen duruş da bu yeni kimlik ile uyuşan bir çizgide olmuştur. Bu
değişim ve Margaret Thatcher‟ın iktidarı süresince uyguladığı politikalara karşı
İskoçya‟da oluşan tepki SNP‟nin oy oranlarına olumlu bir şekilde yansımıştır.
Yetki devri konusunda artan talep 1999‟da karşılık bulmuş ve artık
İskoçya‟nın bir parlamentoya sahip olması SNP‟nin siyasi aktör olarak önemini
artırmıştır. 2007 yılında yapılan İskoç Parlamento seçimlerinde SNP en yüksek
oyu alan parti olarak İskoç Yeşil Partisi ile bir azınlık hükümeti kurmuş, 2011
yılında ise tek başına iktidar olmayı başarmıştır. Bu noktada çalışmada şu
görülmektedir ki, parti sosyal demokrat bir kimliğe bürünüp, daha kucaklayıcı
bir milliyetçilik anlayışı ile ülkenin somut sorunlarına eğildiği zaman oylarını
artırmış ve nihayetinde iktidara gelebilmiştir.
1190

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
İktidara geldikten sonra parti, bağımsızlık hedefi çerçevesinde milli
kimliği canlandırmaya çalışmıştır. Nitekim bu süreçte sosyal demokrat atıflarla
İskoçya‟nın uluslararası arenada saygın bir aktör olması gerektiği ifade edilmiş,
yerel dilleri canlandırmaya yönelik kültür politikaları izlenmiştir. Ayrıca halkın
büyük kısmının kendini Britanyalı değil, İskoç kimliği altında tanımladığına
sıklıkla vurgu yapılmış ve İskoçya‟nın Birleşik Krallık için bir ekonomik
sömürge işlevi gördüğü iddia edilmiştir. Öte yandan, farklı kesimlerin tepkisini
çekmemek için sivil milliyetçilik vurgusu söylemlere yansımış, İskoç
milliyetçiliğinin kucaklayıcı bir karaktere sahip olduğu öne sürülmüştür.
Bağımsızlık referandumunda da kampanya bu çerçevede yapılmıştır. Ancak
yapılan referandumdan “Hayır” oyu çıkması sonrasında Alex Salmond
görevinden istifa ederken, Birleşik Krallık hükümeti daha önce söz verdiği
üzere İskoç Parlamentosu‟na verilen yetkilerin artırılması konusunda taslak
hazırlamıştır. Bu makalenin yazıldığı günlerde Birleşik Krallık
Parlamentosu‟nda İskoçya‟ya verilecek yeni yetkilere dair tartışmalar
sürüyordu ve mali özerklik ile ilgili kısım üzerinde en çok tartışılan başlıktı.
Referandumdan sonra SNP‟nin üye sayısını artırdığı ve 2015 Birleşik
Krallık genel seçimlerinde gösterdiği başarı ile siyasetteki yerini
sağlamlaştırdığı görülmektedir. Her ne kadar bağımsızlık konusunda kısa
vadede yeni bir adım atılması gündemde değilse de, partinin önde gelen isimleri
uzun vadede bu konunun tekrar gündeme gelebileceğini belirtmektedir. Bu
noktada Avrupa Birliği üyeliğine dair Birleşik Krallık‟ta önümüzdeki yıllarda
yapılması planlanan referandum konuya dair yeni tartışmaları beraberinde
getirebilir. Partinin ileri gelenlerinin vurguladığı üzere İskoç halkının
çoğunluğu üyeliğin devamından yanadır ve referandumdan çıkacak olası bir
aksi sonuç yeni bir bağımsızlık referandumunun fitilini ateşleme potansiyeline
sahiptir. Ancak 2014 referandumunda red oyu verenlerin önemli bir kısmının
belirsizliklerden çekindiği için Birleşik Krallık bünyesinde kalmayı tercih ettiği
göz önüne alındığında, bu defa başarılı olunmak isteniyorsa bağımsız
İskoçya‟ya dair daha net bir tasvir yapılması gerektiği ortadadır.
Kaynakça
Akçalı,
Öznur
(2014),
“Avrupa‟da
Ayrılıkçı
Hareketler:
İskoçya
Örneği”,
http://www.usak.org.tr/analiz_det.php?id=17&cat=365366690#.VcOpl_ntlBc (06.08.2015).
Arnott, Margaret ve Jenny Ozga (2010a), “Education and Nationalism: The Discourse of Education
Policy in Scotland”, Discourse: Studies in the Cultural Politics of Education, 31 (3): 335350.
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm

1191
Arnott, Margaret ve Jenny Ozga (2010b), “Nationalism, Governance and Policymaking in Scotland:
The Scottish National Party (SNP) in Power”, Public Money & Management, 30 (2): 9196.
BBC
News
(2005),
“SNP
seizes
on
North
Sea
http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/scotland/4567138.stm (06.08.2015).
oil
memo”,
BBC
News
(2007),
“Lib
Dems
rule
out
SNP
http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/politics/6631053.stm (06.08.2015).
BBC
News
(2008),
“Gaelic
TV
survey
is
„encouraging‟”,
http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/scotland/highlands_and_islands/7202479.stm
(06.08.2015).
BBC
News
(2009),
“Scots
urged
to
face
„slave
past‟”,
http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/scotland/highlands_and_islands/8318723.stm
(06.08.2015).
BBC
News
(2010),
“Devolution:
A
beginner‟s
guide”,
http://news.bbc.co.uk/2/hi/uk_news/politics/election_2010/first_time_voter/8589835.stm
(06.08.2015).
coalition”,
BBC News (2014a), “Scottish independence: Cameron, Miliband and Clegg sign „No‟ vote pledge”,
http://www.bbc.com/news/uk-scotland-scotland-politics-29213418 (06.08.2015).
BBC News (2014b), “Scottish independence: Barroso says joining EU would be „difficult‟”,
http://www.bbc.com/news/uk-scotland-scotland-politics-26215963 (06.08.2015).
BBC
News
(2015a),
“New
Scottish
Parliament
Powers
plan
published”,
http://www.bbc.com/news/uk-scotland-scotland-politics-30915457 (06.08.2015).
BBC
News (2015b), “Calls made in Commons to strengthen Scotland
http://www.bbc.com/news/uk-scotland-scotland-politics-33310229 (06.08.2015).
BBC
Türkçe (2015), “İskoç Ulusal Partisi SNP‟nin zaferi neleri değiştirecek?”,
http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/05/150508_iskocya_anlam (06.08.2015).
(2013),
Bill”,
Birleşik
Krallık Hükümeti
(15.02.2016).
https://www.gov.uk/guidance/devolution-settlement-scotland
Birleşik
Krallık
Parlamentosu
(1998),
http://www.legislation.gov.uk/ukpga/1998/46/pdfs/ukpga_19980046_en.pdf (15.02.2016).
Birleşik
Krallık
Parlamentosu
(2012),
http://www.parliament.uk/about/livingheritage/evolutionofparliament/legislativescrutiny/act-of-union-1707/overview/union-ofthe-crowns/ (06.08.2015).
Black, Andrew (2013a), “Q&A: Scottish Independence Referendum”, http://www.bbc.com/news/ukscotland-13326310 (06.08.2015).
Black,
Bora,
Andrew (2013b), “Scottish independence: Referendum White Paper unveiled”,
http://www.bbc.com/news/uk-scotland-scotland-politics-25088251 (06.08.2015).
Birce
(2014a),
“İskoçya
bağımsızlığa
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/27231141.asp (06.08.2015).
„hayır‟
dedi”,
Bora, Birce (2014b), “İskoçya‟ya yeni başbakan”, http://www.hurriyet.com.tr/avrupa/27395227.asp
(06.08.2015).
Brand, Jack (1990), “Scotland”, Watson, Michael (Der.), Contemporary Minority Nationalism
(Londra: Routledge): 24-37.
1192

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Brooks, Libby (2015), “Nicola Sturgeon warns of Scottish backlash if UK exits Europe”,
http://www.theguardian.com/politics/2015/jun/02/nicola-sturgeon-scottish-backlash-if-ukexits-europe (06.08.2015).
Brown,
Gordon
(2007),
“We
need
a
United
Kingdom”,
http://www.telegraph.co.uk/news/uknews/1539367/We-need-a-United-Kingdom.html
(06.08.2015).
Carrell, Severin ve Libby Brooks (2015), “SNP to demand new Powers for Scottish parliament after
election landslide”, http://www.theguardian.com/politics/2015/may/08/snp-to-demandnew-powers-for-scottish-parliament-after-election-landslide (06.08.2015).
Cramb, Auslan (2012), “Scottish independence would be „one way ticket to uncertainty‟, Alistair
Darling
warns
at
campaign
lunch”,
http://www.telegraph.co.uk/news/uknews/scotland/scottish-politics/9353935/Scottishindependence-would-be-one-way-ticket-to-uncertainty-Alistair-Darling-warns-atcampaign-launch.html (06.08.2015).
Curtice,
John
(2014),
“So
Who
Voted
Yes
and
Who
Voted
http://blog.whatscotlandthinks.org/2014/09/voted-yes-voted/ (06.08.2015).
No?”,
Daily Record (2014), “Independence referendum: George Osborne promises to unveil plans to give
Scotland
more
power
in
wake
of
shock
new
poll”,
http://www.dailyrecord.co.uk/news/politics/independence-referendum-george-osbornepromises-4178145 (06.08.2015).
Elliott, Josh (2014), “Scotland votes: What the referendum means for Scots abroad”,
http://www.ctvnews.ca/politics/scotland-votes-what-the-referendum-means-for-scotsabroad-1.2002101 (06.08.2015).
Finlay, Richard (2004), Modern Scotland 1914-2000 (Londra: Profile Books).
Flamini, Roland (2013), “Scotland‟s Independence Bid: History, Prospects, Challenges”, World
Affairs, (Mayıs/Haziran): 57-63.
Gellner, Ernest (2008), Uluslar ve Ulusçuluk (İstanbul: Hil Yayın) (Çev. Büşra Ersanlı ve Günay
Göksu Özdoğan).
Harris,
John
(2007),
“Scotland
awakes”,
http://www.theguardian.com/politics/2007/nov/30/scotland.devolution (06.08.2015).
Harvey, Malcolm (2014), “İskoçya Bağımsızlık Referandumu Sonuçlarının Etkisi”, Analist, (44): 1214.
Hechter, Michael (1975), Internal Colonialism: The Celtic Fringe in British National Development
(1536-1966) (Berkeley: University of California Press).
Helm,
Toby (2015), “SNP warns Scotland could still vote for independence”,
http://www.theguardian.com/politics/2015/jun/28/snp-scots-could-still-go-it-alone
(06.08.2015).
Hürriyet (2015), http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28956846.asp (06.08.2015).
İskoç
Hükümeti
(2007),
“Scottish
Budget
Spending
Review
http://www.scotland.gov.uk/Publications/2007/11/13092240/9 (06.08.2015).
2007”,
İskoç Hükümeti (2009), “Europe and Foreign Affairs: Taking Forward our National Conversation”,
http://www.scotland.gov.uk/resource/doc/283886/0086022.pdf (06.08.2015).
İskoç
Hükümeti
(2012),
“Referendum
on
Independence”,
http://www.scotland.gov.uk/About/Government/concordats/Referendum-on-independence
(06.08.2015).
Orkun Sürücüoğlu  İskoç Ulusal Partisi: İktidara Taşıyan Dönüşüm
İskoç
Hükümeti (2013), “Government Expenditure & Revenue Scotland
http://www.scotland.gov.uk/resource/0041/00415871.pdf (06.08.2015).

1193
2011-2012”,
Johnson, Simon ve Bruno Waterfield (2014), “Spanish Prime Minister gives EU warning to Scots”,
http://www.telegraph.co.uk/news/uknews/scottish-independence/11101758/SpanishPrime-Minister-gives-EU-warning-to-Scots.html (06.08.2015).
Kearton, Antonia (2005), “Imagining the „Mongrel Nation‟: Political Uses of History in the Recent
Scottish Nationalist Movement”, National Identities, 7 (1): 23-50.
Kollewe, Julia ve Severin Carrell (2014), http://www.theguardian.com/politics/2014/sep/12/scottishreferendum-yes-vote-market-turmoil-imf (06.08.2015).
Leith, Murray S. (2012), “The view from above: Scottish national identity as an elite concept”,
National Identities, 14 (1): 39-51.
Loughlin, John (2011), “Political and Administrative Asymmetries in a Devolving United Kingdom”,
Requejo, Ferran ve Klaus-Jürgen Nagel (Ed.), Federalism Beyond Federations:
Asymmetry and Processes of Resymmetrisation in Europe (Surrey/Burlington: Ashgate):
37-59.
Lynch, Peter (2009), “From Social Democracy Back to No Ideology?-The Scottish National Party
and Ideological Change in a Multi-level Electoral Setting”, Regional & Federal Studies, 19
(4-5): 619-637.
Mansbach, Richard W. (1973), “The Scottish National Party: A Revised Political Profile”,
Comparative Politics, 5 (2): 185-210.
Mycock, Andrew (2012), “SNP, Identity and Citizenship: Re-imagining State and Nation”, National
Identities, 14 (1): 53-69.
Nicoll, Alexander (2014), “Scotland‟s Vote on Independence”, Survival: Global Politics and Strategy,
56 (3): 105-120.
Özel, Soli (2014), “İskoçya‟nın mesajı (1)”, http://www.haberturk.com/yazarlar/soli-ozel/990987iskocyanin-mesaji-1 (06.08.2015).
Salmond, Alex (2007), “Only Scottish independence can solve the „English Question‟”,
http://www.telegraph.co.uk/comment/personal-view/3638581/Only-Scottishindependence-can-solve-the-English-Question.html (06.08.2015).
SNP
(2007),
http://www.snp.org/media-centre/news/2007/dec/united-kingdoms-21st-centurypartnership (06.08.2015).
SNP (2011), http://www.snp.org/about-us (06.08.2015).
Soule, Daniel P. J., Murray S. Leith ve Martin Steven (2012), “Scottish devolution and national
identity”, National Identities, 14 (1): 1-10.
Stephenson, Chris (2014), “İskoçya‟da bağımsızlık referandumundan çıkacak sonuç ne anlama
geliyor?”, http://t24.com.tr/haber/iskocyada-bagimsizlik-referandumundan-cikacak-sonucne-anlama-geliyor,271026 (06.08.2015).
Taşkaya, Özgür (2012), “İskoçya bağımsızlık yolunda”, http://t24.com.tr/haber/iskocya-bagimsizlikyolunda,214907 (06.08.2015).
The
Telegraph
(2007),
“David
Cameron‟s
„Union‟
Speech
in
full”,
http://www.telegraph.co.uk/news/uknews/1572059/David-Camerons-Union-Speech-infull.html (06.08.2015).
Torrance, David (2009), “SNP fall-out that saw Salmond expelled but put party on new path”,
http://www.scotsman.com/news/snp-fall-out-that-saw-salmond-expelled-but-put-party-onnew-path-1-1030419 (06.08.2015).
1194

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Treanor, Jill, Patrick Collinson ve Rupert Jones (2014), “RBS will leave Scotland if voters back
independence”,
http://www.theguardian.com/business/2014/sep/11/rbs-will-leavescotland-yes-vote (06.08.2015).
Wintour,
Patrick (2014), “Scottish independence: how the Tories became pariahs”,
http://www.theguardian.com/politics/2014/sep/10/scottish-independence-effing-toriespariah-devolution (15.02.2016).
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1195 - 1210
“TÜRKLEġMEK ĠSLAMLAġMAK MUASIRLAġMAK”TAN
“TÜRKÇÜLÜĞÜN ESASLARI”NA
ZĠYA GÖKALP VE ULUS TASAVVURU*
Dr. Mustafa Doğanoğlu
●●●
Öz
Cumhuriyet’in arifesindeki Gökalp’ın temel sorunu, Osmanlı Devletinin nasıl kurtulacağı sorunudur.
Bu dönemde (1918) kaleme aldığı “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak” adlı eserinde, Gökalp,
Osmanlı’nın kurtuluşunun nasıl mümkün olacağının arayışı içerisindedir. Cumhuriyet sonrası Gökalp’ın
temel sorunu ise oluşmakta olan yeni bir ulus olarak Türk ulusunun karakteristik özelliklerinin neler olacağı
sorunudur. Bu dönemde (1923) kaleme aldığı “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde Gökalp, bunun arayışı
içerisindedir. Bu çalışmada, iki farklı dönemde Gökalp’ın düşüncesinde gelişen “vurgu” farlılıkları
araştırılacaktır. Bu bağlamda Gökalp’ın ulus tasavvurunun üç temel bileşeni olan “Türkçülük, İslamcılık ve
muasırlaşma (Batı medeniyeti)” kavramlarının zaman içerisinde nasıl dönüştüğü, ne gibi farklılıkların ortaya
çıktığı yukarıda anılan iki temel eserine dayanılarak tartışılacak ve analiz edilecektir.
Anahtar Sözcükler: Ziya Gökalp, Ulus, Türkçülük, İslamcılık, Kültür, Medeniyet
From “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak” to “Türkçülüğün
Esasları” Ziya Gökalp and His Conception of Nation
Abstract
On the eve of the Turkish Republic, Gökalp‟s main problem was how to save the Ottoman State. In
his book entitled “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak” (1918), Gökalp is in search for ways to save the
Ottoman State. After the Turkish Republic established in 1923 Gökalp‟s main problem, on the other hand,
was to formulate the characteristics of the emerging new nation. In his book entitled “Türkçülüğün Esasları”
(1923), Gökalp seeks to discuss and clarify these points. In this study, the “emphasis” will be on the
differences in Gökalp‟s thought and ideas during these two periods. In this context, based on the two books
mentioned above, the changes in Gökalp‟s ideas about Turkism, Islamism and civilization (Westernization),
which are the three pillars of his conceptualization of nation, will be discussed and analyzed.
Keywords: Ziya Gökalp, Nation, Turkism, Islamism, Culture, Civilization
*
Makale geliş tarihi: 09.03.2015
Makale kabul tarihi: 04.11.2016
1196

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
“Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak”tan
“Türkçülüğün Esasları”na Ziya Gökalp ve Ulus
Tasavvuru
Giriş
Gökalp, ulusçuluk akımlarının hızla yayıldığı ve ulus devlet modelinin
“homojenleştirici” paradigmasının dünyayı şekillendirmesinin hız kazandığı 19.
yüzyıl sonlarıyla 20. yüzyıl başlarında yaşamış bir fikir adamıdır. Böyle bir
atmosfer içerisinde çok etnili Osmanlı İmparatorluğunun düştüğü buhran
döneminden nasıl kurtulacağı sorunu, dönemin diğer aydınları gibi Gökalp‟in
da temel sorunu ve düşüncelerini geliştirdiği ana ekseni oluşturur.
Gökalp, ulusu; dilde, kültürde, edebiyatta birliği sağlamış, dolayısıyla
aynı eğitim sürecinden geçmiş uyumlu, dayanışmacı homojen bir topluluk
olarak tanımlar ve toplumsal dinamiğin temelini de ulusal ülkü olarak tasavvur
eder. Gökalp‟in anlayışında Türk ulusu, “bizim” olan bizim ürünümüz olan”
kültürü özümsemiş ve kültürü, çağdaş Batı medeniyetiyle uyumlulaştırmış bir
ulus olarak tasavvur edilir. Tokluoğlu (2013: 123)‟nun da belirttiği gibi Batı
medeniyetinin Türk ve İslam‟la nasıl uzlaşacağı sorusu, Gökalp‟in yazılarında
tekrarlanan temel tema niteliğindedir. Dolayısıyla Türkçülük, İslamcılık ve
Batıcılık Gökalp‟in ulus inşası tasavvurunun temel bileşenleri niteliğindedir.
Gökalp için bu üç bileşen vazgeçilmez niteliktedir. Fakat Gökalp‟in bu üç
bileşene aynı değeri vermediği de açıkça görülebilmektedir. Zira aşağıda
tartışılacağı üzere onun düşüncesinde Türkçülük, ana gövdeyi oluşturur ve
diğer iki bileşen, Gökalp‟in Türkçülük tasavvuru ve ülküsünün tamamlayıcısı
niteliğindedir (2008: 73-74, 128, 225; 2010: 17, 57).
Gökalp düşüncesinde bir başka önemli husus, kültür ve medeniyet
ayrımıdır. Kültür ve medeniyet ayrımı Gökalp‟in ulus tasavvurunun temelini
oluşturur. Ona göre kültür, bir ulusun temel dokusunu oluşturan, bir ulusa özgü
olan ve o ulusa ayırt edici karakterini veren değerler toplamıdır. Medeniyet ise
çeşitli ulusların ortak katkılarıyla oluşan ilim, fen, teknoloji gibi teknik
özelliklerle ilgilidir. Gökalp tasavvurundaki Türklük anlayışı “bizi biz eden”,
“bizim olan” kültürü özümsemiş ve çağdaşlığın sembolü olan Batı medeniyetini
temel almış uyumlu ve homojen bir Türklüktür. Dolayısıyla kültür ve
medeniyet, aşağıda tartışılacağı üzere Gökalp‟in ulus tasavvuru içerisinde sahip
oldukları işlevsellikleri bağlamında anlam kazanmaktadır (2008: 73-74; 2010:
17, 57).
Gökalp (1972: 32-33), vatanın nasıl kurtulacağı ve ulusun nasıl inşa
edileceği sorunlarıyla yakından ilgilenir ve -bir toplumsal yapılanma olarak-
Mustafa Doğanoğlu  “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak”tan “Türkçülüğün Esasları”na
Ziya Gökalp ve Ulus Tasavvuru
1197

ulusa büyük bir kıymet verdiğini düşündüğü sosyoloji bilimini temel “yol
gösterici” olarak benimser. Çünkü Gökalp, Karakaş (2008: 447)‟ın da belirttiği
gibi toplumsal sorunların siyasal boyutlu olduğu ve bu nedenle de siyaset
aracılığıyla çözülebileceği anlayışına sahiptir. Gökalp‟in bir bilim olarak
sosyolojiye yönelmesinin temelinde, bahsedilen bu sorunlar ve bu anlayış
yatmaktadır. Zira Gökalp de, diğer pozitivist sosyologlar gibi sosyolojinin,
toplumsal işleyişin kanunlarını bularak toplum mühendisliği işlevini
görebileceğini düşünmektedir (Çelik, 2006: 45). Dolayısıyla sosyoloji, Gökalp
için vatanın kurtuluşu ve ulusun inşa edilebilmesi sürecinde bir tür “reçete”
niteliğindedir.
Gökalp, içerisinde yaşadığı toplumun bunalımına çare arayan bir fikir
adamıdır (Berkes, 1985: 200, 208). Bu nedenle farklı dönemlerde farklı çare
yollarını benimsediği; dolayısıyla düşünceleriyle yaşanan siyasal gelişmeler
arasında yakın bir ilişkinin olduğu görülebilmektedir (bkz. Özyurt, 2005: 181,
197; İnalcık, 2000: 15, 32; Karakaş, 2008: 471). Bu bağlamda düşüncesinin
izlediği seyir boyunca Gökalp‟i farklı dönemlere ayırarak incelemek mümkün.
Bu çalışmada, temel sorunu vatanın kurtuluşu ve Türk‟ün “muasır” bir ulus
haline gelmesi olan Gökalp‟in “çözüm” formülasyonunun, daha çok vatanın
kurtuluşunun sorun edildiği Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak (1918)1 ve
ulusun karakteristik özelliklerinin sorun edildiği Türkçülüğün Esasları (1923)
adlı eserlerinde nasıl işlendiği ve söz konusu formülasyon hususunda farklı
dönemlerde kaleme alınan iki eser arasında ne gibi farklılıkların ortaya çıktığı
araştırılacaktır. Bu iki eser, farklı evrelerden geçen Gökalp Türkçülüğünün
olgunlaştığı eserledir (Tokluoğlu, 2012: 129). Fakat arasına cumhuriyetin
ilanının girdiği bu eserler arasında birtakım farklılıkların olduğu görülmektedir.
Dolayısıyla bu iki eser üzerinden, bir fikir adamı olarak “ustalık dönemini”
yaşayan Gökalp‟in Cumhuriyet‟in hemen arifesi ve Cumhuriyet‟in hemen
sonrası gibi “kısa bir zaman diliminde” nasıl bir değişim gösterdiği sorusu, bu
çalışmada cevap aranacak temel soru olacaktır. Bu bağlamda Gökalp‟in ulus
tasavvuru, Türkçülük, İslamcılık, Batıcılık (çağdaşlık-muasırlaşma), kültürmedeniyet ve yurt yaklaşımlarında gelişen “vurgu” farklılıkları ve yetkinlik gibi
kavramlar üzerinden tartışılacaktır.
1. Türkçülük
Gökalp, yaşadığı dönemin diğer aydınları gibi vatan ve ulus için kurtuluş
yolu arayışı içerisindedir ve kurtuluş yolunun ulusçuluktan geçtiğini
1
1918 yılında kitap olarak basılan bu eser, Gökalp’in 1913 yılında Türk Yurdu
Dergisi’nde yayımlanmış makalelerinden oluşmaktadır (Karakaş, 2008: 456).
1198

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
düşünmektedir. Bu nedenle Gökalp, nasıl ulus haline gelinebileceğinin arayışı
içerisindedir. Gökalp ulusu; “dil, din, ahlak ve sanat bakımından ortak olan,
yani aynı eğitimi almış bireylerden oluşan topluluk” (2008: 47) olarak tanımlar.
Dolayısıyla Gökalp (2008: 47), ulusun ırki, kavmi, coğrafi, siyasal, istemsel
ölçütlere dayandırılmaması gerektiğini savunur. Gökalp, her ne kadar ulusun
farklı bileşenlerden meydana geldiğini savunsa da onun ulus anlayışında “dil”
vurgusu belirgin şekilde ön plandadır. Öyle ki, dili, ulusla özdeş tutmaktadır.
“Millet, dil topluluğundan ibarettir”; “millet, bir dille konuşan fertlerin
toplamıdır” (2010: 33, 60) şeklindeki ifadeleri bunun açık göstergesi
niteliğindedir. Dolayısıyla ulus olmanın dilde birliğin sağlanmasıyla mümkün
olabileceğini düşünmektedir. Aksi bir durumun, yani dilde bölünmüşlüğün ise
“milletler için müthiş bir ölüm” olduğunu belirtir (2010: 55). Gökalp, dilde ve
edebiyatta birliği, ulus olmanın temeli sayar (2010, 39; 2008: 46). Kısacası
Gökalp‟in tasavvurunda ulus haline gelme sürecinin bel kemiğini eğitim
oluşturmaktadır. Çünkü ona göre ulusun temeli aynı eğitim sürecinden geçmiş
olmaktır. Zira Gökalp‟in ulus tasavvuru organizmacı, dayanışmacı ve uyumlu
bir toplum modelidir ve bu da ancak eğitimde birliğin sağlanmış olmasıyla
mümkündür. Bu yaklaşım, hem Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı
eserinde hem de Türkçülüğün Esasları adlı eserinde temel öneme sahiptir.
Gökalp, ulusçuluğun çağın olmazsa olmaz gerekliliği olduğunu şu
şekilde ifade etmektedir:
“Dünya‟nın doğusu da batısı da bize açık bir şekilde gösteriyor ki, bu
yüzyıl „milliyet‟ yüzyılıdır. Bu yüzyılın vicdanları üzerinde en etkili
kuvvet, milliyet ülküsüdür. Toplumsal vicdanların idaresiyle sorumlu
olan devlet, bu önemli toplumsal sebebi yok kabul ederse vazifesini
yapamaz” (2010: 12).
Dolayısıyla devlet mekanizmasının daha sağlıklı çalışabilmesi için “ulus
ülküsü” bir zorunluluk olarak görülmektedir. Bu nedenle Gökalp, ulus
tasavvurunun temeline “ulusal ülkü”yü koymakta ve toplumun içerisinde
bulunduğu sorunların, buhranların ve çağın gelişmişlik düzeyinin gerisinde
kalınmasının kaynağı olarak da ulusal ülkü yoksunluğunu göstermektedir. Ona
göre ulusal ülkü gelişmediği için ulusal iktisadiyat da gelişmemiştir. Ulusal
iktisadiyat gelişmediği için de güçlü hükümetler gelişememiştir. Bunun yanında
ulusal ülkü gelişmediği için dilde sadeleşme gelişmemiş ve toplumsal
dayanışma köy ve kasabalardan öteye geçememiştir (2010: 14). Kısacası
Gökalp, sorunların temelinde ulusçuluğun gelişmemesinin, dolayısıyla da ulus
olamamanın yattığını düşünmektedir.
Ulusçuluğu kurtuluşun ve gelişmenin temeli sayan Gökalp, bütün
çabasını Türk ulusçuluğunun gelişmesine harcar ve Türk ulusunun
yücelmesinin anahtarı olarak Türkçülüğü savunur. Gökalp‟in Türk tasavvuru
Mustafa Doğanoğlu  “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak”tan “Türkçülüğün Esasları”na
Ziya Gökalp ve Ulus Tasavvuru
1199

özetle, “bizim olan”, “bize ait olan” ulusal kültürü özümsemiş ve bunu
medeniyetle
taçlandırmış
Türk‟tür.
Bu
formülasyonun
hayata
geçirilebilinmesinin, yani ulusun inşa edilebilmesinin, toplumsal yaşamın tüm
yönleriyle ele alınmasını gerektirdiğinin farkındadır ve bu nedenle kendi
Türklük tasavvurunun altyapısını oluşturmuştur. Bu altyapı hazırlığı, henüz
kurtuluş yollarının arandığı Türkçülüğün bir yaşam tarzından çok, bir ülkü
olarak işlendiği Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserinde zayıftır;
fakat “Türk‟ün” “kurtarılmış” bir vatanının olduğu dönemde kaleme aldığı
Türkçülüğün Esasları adlı eserinde güçlü bir şekilde kendini göstermektedir.
Zira Gökalp bu eserinde sanat ve edebiyattan müziğe, kültürden dile, ahlaktan
hukuka, dinden felsefeye, ekonomiden siyasete kadar kendi tasavvurundaki
Türk ulusunun temel ilkelerini ortaya koymaktadır. Gökalp ayrıca ulusçuluğun
geliştirilmesi bağlamında, yukarıda bahsedilen unsurların “yetkin” bir ulusun
inşa edilmesi sürecinde nasıl işlevsel hale gelebileceği üzerinde de durmaktadır.
Örneğin, “Türk edebiyatı klasiklerin bütün güzelduyusal besinlerini sindirip
bitirmeden romantiklere ve daha sonraki akımlara yanaşmamalıdır; çünkü
genç uluslar ülküleri kahramanlıkları yücelten bir edebiyata gereksinim
duyarlar. Klasik edebiyatlar, genel olarak bu amacı sağlayacak niteliktedir”
(2008: 189) şeklindeki ifadesi edebiyatın, “çağdaş bir ulus olmak istiyorsak
kesinlikle büyük sanayiye sahip olmalıyız” (2008: 233) şeklindeki ifadesi ise
ekonominin ulus inşasında nasıl bir araç olarak tasavvur edildiğini
göstermektedir.
Gökalp‟in Türkçülüğünde “turan” önemli bir kavram olarak karşımıza
çıkar. Turlar, yani Türkler anlamına gelen Turan, bütün Türk kollarını içeren
Türk ülkesine tekabul etmektedir. Gökalp için Turan; Oğuz, Tatar, Kırgız,
Özbek ve Yakut Türklerinin dilde, edebiyatta ve kültürde birlik sağlamalarını
ifade etmektedir (2008: 54). Gökalp düşüncesi açısından bu noktada
belirtilmesi gereken, siyasal birlikten ziyade dilde ve kültürde birliğin
sağlanması gibi bir ülkünün söz konusu olduğudur (Tokluoğlu, 2012: 128).
Turan, hem Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak hem de Türkçülüğün
Esasları adlı eserinde işlenir; fakat iki eser arasında bazı farklılıkların olduğu
görülmektedir. Örneğin, ilk eserde “turan” ülküsünün gelecekte
gerçekleşeceğine dair daha güçlü bir inanış varken hatta bu ülkünün
gerçekleşeceğine “mantıklı” bir çerçeve oluşturulmaya çalışılırken (2010: 5457), ikinci eserde turan bir umut, bir olasılık şeklinde işlenmektedir. Turan bir
olasılık olarak değerlendirildiği için Gökalp, Türkçülüğün Esasları‟nda
Türkçülüğü kademelendirme yoluna gitmiş ve Türkiyecilik, Oğuzculuk2 ve
2
Oğuz uyruğundan olan Türkiye Türkleri, Azerbaycan, İran ve Harzem
Türkmenlerinin dil ve kültür birliğini ifade etmektedir (Gökalp, 2008: 51-53).
1200

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Turancılık şeklinde yakın, orta ve uzak hedefler belirlemiştir (2008: 55).
Bununla birlikte Türkçülüğün Esasları‟nda eser boyunca Gökalp‟in temel ilgi
odağı; Türkiyecilik, Türkiye‟de ulusun nasıl bir toplumsal dokuya sahip olması
gerektiği şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Gökalp‟in düşüncesinde
Tokluoğlu (2012: 137)‟nun da belirttiği gibi “Turandan Türkçülüğe” doğru bir
kayış söz konusudur.
Gökalp, ulusu üç ana eksen üzerine temellendirir: Türkçülük, İslamcılık,
çağdaşlık. Bu üç bileşen, Gökalp‟in ulus inşası anlayışında vazgeçilmezdir.
Fakat bu üç bileşenin eşit ağırlıkta olduğu söylenemez. Zira temel sorunu
ulusun nasıl kurtulacağı ve nasıl bir toplumsal dokuya sahip olması gerektiği
olan bir “Türkçü” olarak Gökalp için hem Türkleşmek İslamlaşmak
Muasırlaşmak adlı eserinde hem de Türkçülüğün Esasları adlı eserinde
“Türkçülük” temel bileşen; diğer iki bileşen ise daha çok tamamlayıcı
bileşenler niteliğindedir. Medeniyet karşısında kültüre daha bir hassasiyetle
yaklaşması (2008: 73-74; 2010: 17, 57) ve İslam vurgusundaki zayıflık (2008:
128, 225), bu durumun açık göstergeleridir. Parla (2009: 65)‟ya göre bu
üçlünün en zayıf halkası “İslam halkasıdır.” Nitekim iki temel eserine
bakıldığında Gökalp‟te İslam vurgusunun zamanla azaldığı görülmektedir.
Örneğin, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserinde daha yoğun bir
“İslam” vurgusu bulunurken, hatta İslam terimleri kongreleri önersinde
bulunulurken ve dilin terimler bakımından İslamlaştırılmasını savunulurken
(2010: 21), daha sonra kaleme aldığı Türkçülüğün Esasları adlı eserinde İslam
vurgusu zayıflamakta, kongre fikri ise yer almamaktadır. Yine Türkleşmek
İslamlaşmak Muasırlaşmak (2010: 74) adlı eserinde “Müslümanların siyasi
birliğinin uzak bir gelecekte mümkün olduğu” ve “halife adına okunan
hutbeler, Hac günlerinde Arafat’taki topluluğu gösteren toplantılar siyasi bir
geleceğin dini müjdecileridir. Bu zihniyet, şüphesiz ki hepimizin kalbini
mukaddes galeyanlarla, ulvi vecdlerle dolduran bir ruhi haldir” şeklindeki
değer yükleyici ifadelere karşılık Türkçülüğün Esasları adlı eserinde, “İslam
birliği” düşüncesinin teokrasi ve klerikalizm gibi “gerici” akımların doğmasına,
dolayısıyla da ulusal bilincin gelişmesine engel olduğu (2008: 128) ve
Teokrasinin dolayısıyla da hilafetin çağdaş bir hukuk sistemiyle
bağdaşmayacağı (2008: 225; ayrıca bkz. Heyd, 1979: 109; Davison, 2006: 161162) ifade edilmektedir. Bu durum, Gökalp‟in Atatürk‟ün düşüncelerine
uymaya çalışmasının işareti olarak yorumlanmıştır (Belge, 2009: 35). Gökalp‟te
sadece “İslam” bileşeninde bir değişme olmaz; aynı zamanda ulus tasavvurunda
ana gövdeyi oluşturan “Türkçülük” bileşeninde de birtakım değişikliklerin
olduğu görülmektedir. Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserinde
henüz “kurtuluş” arayışının içerisinde olmasının ve tek çarenin ulusal bilincin
gelişmesinde olduğunu düşünmesinin de etkisiyle “Türkçülük” daha dar ve saf
bir şekilde işlenirken, örneğin, “ulusal” hissiyatın uyanması bağlamında “milli
Mustafa Doğanoğlu  “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak”tan “Türkçülüğün Esasları”na
Ziya Gökalp ve Ulus Tasavvuru
1201

sevgi” ve “milli kin”in gerekliliğine vurgu yapılırken (2010: 36); Cumhuriyetle
beraber artık “Türk‟ün bir vatanın olmasının” getirdiği rahatlığın da etkisiyle
Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Türkçülüğe “yetkinlik” kazandırma,
Türkçülüğü olgunlaştırma eğilimi baş göstermeye başlar (2008: 151-152).
Gökalp, yukarıda da değinildiği gibi ulusçuluğun nasıl gelişeceği ve
ulusçuluğun hangi esaslar temelinde yapılanacağı konularına büyük bir önem
vermektedir (2010: 14; 2008: 47). Bu nedenle Gökalp‟in kullandığı kavramların
önemli ölçüde ulus tasavvuruna endekslenmiş olduğu görülmektedir. Örneğin,
en çok etkilendiği düşünür olan Durkheim‟ın “anomi” kavramı ve toplumsal
etkileri analizinden esinlenerek “buhran döneminin” (anomi) ulus olma yolunda
nasıl avantajlı bir toplumsal koşul yarattığını Türkleşmek İslamlaşmak
Muasırlaşmak adlı eserinde şu şekilde ifade eder:
“Buhranlı zamanlar, ülkülerin yaratılış günleridir. Ülküler, büyük
felaketlerin kalpleri birleştirerek ortak bir kalp yaptığı kavga ve gürültü
zamanlarında, bu birleşik kalpten doğar; sonra organlaşma devresinde
ağır ağır dal budak atarak çiçekler ve yeni müesseseler meydana getirir”
(2010: 48).
Gökalp (2010: 49), buhran döneminde ortaya çıkan “ülkü güneşi”nin,
buhran dönemi bittikten sonra kaybolmayacağını, ulusu etkilemeye devam
edeceğini, ulusun “yaratıcı ülkü”yü geliştirmesinin aracı olacağını ve yaratıcı
ülküyü geliştiren ulusların, belirsiz bir geleceğe değil, belli bir amaca
yöneleceğini belirtir. Gökalp, buhran döneminin, ulusçuluğun gelişmesinin bir
aracı olduğu düşüncesini, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde de işlediği
görülmektedir. Türkçülüğün yaygınlık kazanıp kitleselleşmesinin kaynağı
olarak Trablusgarp, Balkan ve 1. Dünya savaşları gibi “büyük felaketleri”
gösterir (2008: 114). Gökalp, vatanın tehlikeye düşmesinin ulusun doğuşundaki
etkisini Türkçülüğün Esasları adlı yapıtında şu şekilde ifade eder:
“Türkiye‟de Tanrı‟nın kılıcı halkçıların elinde ve Tanrı‟nın kalemi
Türkçülerin elindeydi. Türk yurdu tehlikeye düşünce bu kılıçla bu kalem
evlendiler; bu evlilikten bir toplum doğdu ki, adı Türk ulusu‟dur” (2008:
137).
Görüldüğü gibi, Gökalp‟in düşüncesinde “buhranlı dönem”, avantaja
dönüştürülebilecek bir toplumsal koşul olarak ulusçuluğun yükselişe
geçmesinin aracı şeklinde tasavvur edilmektedir.
Gökalp, yine Durkheim‟ın toplumsal analizlerinin temelini oluşturan
“işbölümü” kavramını da ulus tasavvurunda “araç” olarak kullanır. Hatta
Gökalp (2008: 118), Türkçülüğün ilkbaharı olarak Darülfünun ve yeni askeri
okullar gibi çağın gereklilikleri ekseninde düzenlenen modern kurumları
göstererek, uzmanlaşmış işbölümünün burada esas olduğunu ifade eder.
1202

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Dolayısıyla “ulus” ve “iş bölümü” kavramları arasında yakın bir ilişki
bulunmaktadır; ki, Gökalp (2008: 121) ulusun; işbölümü, yapısal farklılaşma ve
işlevsel uzmanlaşmanın en ileri aşamasına tekabul ettiğini düşünmektedir. Bu
çerçevede bakıldığında, Gökalp‟in ulus tasavvuru içerisinde meslek
birimlerinin ne kadar önemli olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira
işbölümünün etkisiyle ortaya çıkan ve farklılaşan, birbiri için gerekli ve
birbirini tamamlayan meslek birimleri Gökalp düşüncesinde, hem ekonomik
kalkınmayı hem de ulusal dayanışmayı, dolayısıyla da ulusun sürekliliğini
sağlayan bileşenlerdir (2008: 134-135).
Yukarıda da görüldüğü gibi, Gökalp‟in düşünce dünyası, nasıl ulus
olunabileceği arayışı üzerinde temellenmiştir ve üzerinde büyük etkisi bulunan
Durkheim‟ın sosyolojik analizlerinden de bu bağlamda istifade etmeye
çalışmaktadır. Gökalp, ulus olamamanın, ulusçuluğun gelişmemesinin,
dolayısıyla da ulusal kültür yoksunluğunun “Osmanlı” kaynaklı olduğunu
düşünmektedir. Bu nedenle de Gökalp‟in “Osmanlı”ya karşı özel bir olumsuz
algıya sahip olduğu görülmektedir. Bu eğilim, özellikle Osmanlı döneminin
kapanmış olduğu Cumhuriyet döneminde yazdığı Türkçülüğün Esasları adlı
eserinde açıkça görülebilir. Örneğin, Osmanlı kültürünü kozmopolit, çirkin ve
Türk kültürü için zararlı olduğu (2008: 68), Osmanlı şairlerinin öykünmeci
olduğu (dolayısıyla milli olmadıkları) (2008: 65), Osmanlı şairlerinin “bizim”
olmayan aruz ölçüsüne yönelmeleri (2008: 186) Osmanlı ahlakının Türk
ahlakına aykırı olduğu (2008: 65), ulusal dilin oluşturulabilmesi için Osmanlı
dilinin hiç yokmuş gibi bir tarafa bırakılması gerektiği (2008: 182),
Tanzimatçıların Osmanlıcılığının “gayet zararlı neticeler vermesi” (2010: 12)
ve bunun aslında bir “yalan” ve Türklerin düştüğü bir “tuzak” olduğu (2010:
38-39) gibi ifadeleri, Osmanlı‟ya karşı sahip olduğu olumsuz algısının ve
Osmanlı‟nın, ulusal bütünlüğün sağlanmasının önünde engel olduğu
düşüncesinin ifadeleridir. Gökalp‟teki bu sert Osmanlı karşıtlığı, Cumhuriyet
döneminden önce kaleme aldığı Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı
yapıtında yer almamıştır; hatta sert karşıtlık bir tarafa, dönemin toplumsal ve
siyasal ortamının da etkisiyle Gökalp‟in Osmanlı‟ya ulusal bir karakter
giydirme eğilimi içerisinde olduğu görülür (2010: 12-13, 40). Dolayısıyla bu
dönemde Gökalp için Osmanlı, “terk edilmesi gereken” konumunda değil; “hak
yola” getirilerek “kurtarılması gereken” konumundadır. Bu durum, Gökalp‟in
düşüncelerinde farklı dönemlerin konjonktürlerinin etkili olduğunu
göstermektedir.
Durkheim‟ın da etkisiyle Gökalp‟in ulus tasavvurunun en belirgin
özelliği, dayanışma içersisinde, birbiriyle uyum sağlamış “organik” bir
toplumsal düzen olarak karşımıza çıkmaktadır. Dayanışmacı ve uyumlu ulus
anlayışı, Gökalp‟in “bütün ulustaşlarını sevmeyen, ulusunu da sevmiyor
demektir” (2008: 130) ifadesinde en net haliyle ortaya konmaktadır.
Mustafa Doğanoğlu  “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak”tan “Türkçülüğün Esasları”na
Ziya Gökalp ve Ulus Tasavvuru
1203

Dolayısıyla Gökalp‟in ulusçuluk anlayışı, soyut bir ulus sevgisiyle sınırlı değil;
aynı zamanda ulusu oluşturan fertlerin sevilmesini de öngörmektedir. Bu
anlayış, Gökalp‟in türdeş, uyumlu bir ulus tasavvurunun olduğunun açık
göstergesidir ki, liberal sisteme karşı çıkıp solidarist korporatist bir ekonomi
modeli benimsemesinin de (2008: 231; ayrıca bkz. Parla, 2009: 160) temelini
oluşturur. Bu ekonomik model, Gökalp için bir toplumsal birlik, bütünlük ve
dayanışma aracıdır ve toplumsal dayanışmayı dışlayacak ekonomik faaliyetlere
karşı çıkar. Örneğin, bireysel mülkiyeti, toplumsal dayanışmaya (ulus) hizmet
ettiği sürece meşru ve yasal kabul eder. Ona göre eğer bireysel mülkiyet,
toplumsal dayanışmaya hizmet etmiyorsa yasal kabul edilemez (2008: 232).
Zira Gökalp için toplumsal (ulusal) dayanışma bütün gerekliliklerin başında
gelir; çünkü ona göre ulusal dayanışma, toplumsal düzenin, gelişmenin, ulusal
özgürlüğün ve bağımsızlığın temelidir (2008: 135) ki, Gökalp‟in temel düşünce
yapısı, bu “ülkü” üzerinde şekillenmiştir. Bu korporatist yaklaşım, her iki
eserinde de işlenir; fakat ilk eserinde daha çok bir emare niteliğindeyken (2010:
14); ulusun nasıl bir yaşam pratiğine sahip olması gerektiği sorununa odaklanan
ikinci eserinde ayrıntılı bir şekilde tartışılmıştır (2008: 206-207, 231).
Ulusçuluk bağlamında Gökalp için temel sorun, bir ulus olarak Türklerin,
uluslar dünyası içerisinde hak ettiği yeri alabilmesidir. Bu yaklaşımla paralel
olarak Gökalp ulusçuluğu barışçı bir ulusçuluktur (2008: 148-149, 221-222).
Dolayısıyla Gökalp‟in ulusçuluğu yayılmacı bir niteliğe sahip değil; dil ve
kültür vurgusunun yoğun olduğu “korumacı” bir niteliğe sahiptir. Gökalp‟te
korumacılık anlayışı dil ve kültürün yanında, dil ve kültürün yaşadığı coğrafya
olan yurt kavramı bağlamında anlam kazanır. Türkleşmek İslamlaşmak
Muasırlaşmak adlı eserinde çok kısa değinilen ve “ümmet vatanı”, “millet
vatanı” (2010: 62-63) şeklinde iki kategoride ele alınan yurt kavramı, ulusun
nasıl bir toplumsal dokuya sahip olması gerektiğinin arayışı içerisinde olduğu
Türkçülüğün Esasları adlı eserinde ulusun, üzerinde yaşadığı yurtla nasıl bir
ilişki içerisinde bulunması gerektiği işlenmiştir. Bu gereklilik, “yurt ahlakı”
kavramsallaştırmasıyla karşımıza çıkmaktadır. Gökalp için yurt ahlakı bütün
ahlakların üzerindedir (2008: 203) ve yurt savunmasının bütün değerlerin
üzerinde olduğunu, Türk‟ün yurtsever bir karakterinin olduğunu tarihten
örnekler vererek kanıtlamaya çalışır. Gökalp, Hun devletinin kurucusu Mete‟yi
Türk yurtseverliğinin ikonu ve ideal tipi olarak yüceltir:
“Türk‟ün yurtseverliğine örnek olarak Hun devletinin kurucusu Mete‟yi
gösterebiliriz. Tatarlar hükümdarı, savaş ilanına bir bahane olarak, önce
onun çok sevdiği bir atı istedi. Bu at, saatte bin fersah uzunluğunda yol
alıyordu. Mete, yurttaşlarını savaşın getireceği felaketlere uğratmamak
için atı Tatar hükümdarına gönderdi. Tatar hakanı savaşa bahane
arıyordu. Bu sefer de Mete‟nin en sevdiği eşini istedi. Bütün beyler,
kurultayda savaş ilanı istedikleri halde, Mete, „ben yurdumu kendi aşkım
1204

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
uğruna çiğnetmem‟ diyerek sevgilisini düşmana vermek gibi büyük bir
özveriyi kabul etti. Bunun üzerine Tatar hakanı, Hun ülkesinden hiçbir
ürün alınamayan, tarım yapılamayan, ormansız, madensiz, kimsenin
oturmadığı bir toprak parçasını istedi. Kurultay bu yararsız toprağın
verilmesinde hiçbir sakınca olmadığını söylemişken, Mete, „Yurt bizim
malımız değildir; mezarda yatan atalarımızın ve sonsuza kadar doğacak
torunlarımızın bu kutsal toprak üzerinde hakları vardır. Yurttan, bir karış
kadar olsa bile yer vermeye hiç kimsenin yetkisi yoktur. Bundan dolayı
da savaşacağız‟” (2008: 200-201).
Gökalp, böylece Türk‟ün tarihte nasıl yurtsever bir karakteri olduğunu
ortaya koyduktan sonra, Türk‟ün bundan sonra da en çok değer vereceği
ahlakın yurt ahlakı olacağını ifade ederek (2008: 203), kendi ulus tasavvurunda
yurt sevgisine yüce bir yer tahsis eder.
2. Kültür-Medeniyet Ayrımı
Gökalp‟in düşünce sisteminin önemli bir parçası da kültür-medeniyet
ayrımıdır. Kültür, manevi dünyamızı belirleyen, ulusumuzun temel direği olan
ve en başında bizim olan, bizi biz yapan toplumsal dokumuzdur. Başka bir
deyişle, kültür kimliğin ve dayanışmanın temelidir. Ona göre bir ulus, kültür
temeline dayanıyorsa toplumsal bilinç ve dayanışması kuvvetli olur. Medeniyet
ise farklı ulusların ortak paydası olan ilim, fen ve alet (teknoloji) teknik,
kurumsal özelliklere tekabul eder. Gökalp‟e göre kültür, değerlere, medeniyet
kurumlara tekabul eder; kültür, ulusal, medeniyet, uluslararasıdır; kültür,
duygulara, medeniyet yönteme tekabul eder; kültür manevi, medeniyet maddi
temellidir; kültür vicdana, medeniyet akla hitap eder (2010: 30-33; 2008: 6063).
Kültür ve medeniyet tarihsel orijin bağlamında da yakın olan toplumsal
unsurlardır. Zira Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde medeniyetin
kültürden doğduğunu şu şekilde belirtir:
“Her kavmin önceleri yalnız kültürü vardır. Kültürün yükselmesinden,
uygarlık doğmaya başlar. Uygarlık, başlangıçta ulusal kültürden doğduğu
halde, daha sonra komşu ulusların uygarlığından da birçok kurumlar alır”
(2008: 73).
Aynı şekilde bu düşünce daha önce kaleme aldığı Türkleşmek
İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserinde de işlenmiştir (2010: 30-31).
Dolayısıyla medeniyet, farklı kültürlerden beslenmektedir ve bu nedenle farklı
ulusların ortak paydasını teşkil etmektedir. Bu nedenle de herhangi bir ulusun
özgün karakterini taşımaz; tersine uluslararası bir nitelik taşır.
Mustafa Doğanoğlu  “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak”tan “Türkçülüğün Esasları”na
Ziya Gökalp ve Ulus Tasavvuru
1205

Gökalp‟in kültür-medeniyet ayrımı, çağdaş bir Türk ulusu tasavvur
etmenin ürünü olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla kültür ve medeniyet aslında
onun Türkçülük anlayışının bileşenleri niteliğindedir. Kültür, ulus olmanın
temel besin kaynağıdır ve Gökalp (2010: 57)‟e göre ancak ulusal kültürün
özümsenmesiyle ulus olunabilir. Gökalp‟in ulus tasavvurunun diğer bileşeni
olan medeniyet ise, Batı medeniyeti olup çağdaş bir ulus haline gelebilmenin
bir aracı olarak işlenir. Medeniyet, daha çok ulusun nasıl bir kurumsal, eğitsel
örgütlenme içersinde olacağıyla, nasıl aletleri (teknoloji) kullanacağıyla ilgilidir
ve çağı yakalayabilmek için çağa uygun yöntemlerin benimsenmesi esası
çerçevesinde anlamlandırılır. Gökalp, bunu şu şekilde ifade eder (2010: 17):
“Çağdaşlık aletten doğar. Bir zamanın çağdaşları, o zamanda fen
bakımından en yüksek olan milletlerin yaptıkları kullandıkları bütün
aletleri yapan ve kullanabilenlerdir. Bugün bizim için çağdaşlaşmak
demek, Avrupalılar gibi zırhlılar, otomobiller, uçaklar yapıp
kullanabilmek demektir; çağdaşlaşmak, şekilce yaşayışça Avrupalılara
benzemek değildir. Ne zaman bilgiyi ve sanayi malzemelerini aktarmak
ve satın almak için Avrupalılara muhtaç olmaz hale geldiğimizi görürsek,
o zaman çağdaşlaşmış olduğumuzu anlarız.”
Kültür ve medeniyet Gökalp‟in ulus tasavvurunda “öz” ve “biçim”
niteliği taşırlar. Buna göre kültür, ulusun karakterini şekillendiren özü,
medeniyet ise çağdaş dünya ile uyum sağlama aracı olan bir biçim olarak
tasavvur edilmektedir. Dolayısıyla kültür ve medeniyet Gökalp‟in çağdaş ulus
tasavvurunun iki bileşeni olarak birbirini tamamlayıcı unsurlar şeklinde eş
zamanlı ve bir arada bulunurlar. Fakat Gökalp‟te bu öz ve biçime aynı ağırlıkta
değer verilmediği de belirtilmelidir. Gökalp düşüncesinde kültüre çok daha
yüce bir değer atfedilir ve medeniyetin hızlı gelişmesinin kültürü bozacağı
uyarısı yapılır; kültürün medeniyet karşısında korunması gerektiği savunulur
(2008: 73-74). Dolayısıyla kültür çok daha yüce bir değeri hak eder. Zira
yukarıda da değinildiği gibi, kültür bizi biz eden, bizim olan, ulus olmanın
temeli ve taşıyıcısıdır. Bu bağlamda Gökalp‟in Türk‟ün nasıl kurtulacağı ve
nasıl ulus haline geleceği meselelerine büyük bir önem verdiği göz önünde
bulundurulduğunda, onun düşüncesinde kültürün ne kadar önemli bir yerinin
olduğu ve neden medeniyet karşısında korunması gerektiği daha iyi
anlaşılmaktadır.
Gökalp, ulusu kültür ve medeniyetin eş zamanlı olarak bir arada var
olması üzerine tasavvur ettikten sonra, bu tasavvurun nasıl
gerçekleştirilebileceği konusunda aydın-halk karşılıklı alış verişi formülünü
geliştirir. Ona göre aydınlarda medeniyet güçlü, kültür zayıftır; halkta ise kültür
güçlü, medeniyet zayıftır. Dolayısıyla Gökalp‟in ulus inşası anlayışında aydın,
halka medeniyet götürür; halktan kültür öğrenir (2008: 79-80). Bu bağlamda
aydın-halk kopukluğu, yerini tamamlayıcılığa bırakır. Bu tasavvur, Gökalp‟in
1206

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
uyumlu, ulusal kültürü ve Batı medeniyetini özümsemiş türdeş ulus anlayışında
önemli bir yer tutmaktadır.
Gökalp‟in ulus tasavvuru, dilde, dinde ve kültürde birliğin sağlandığı,
Batı medeniyetini benimsemiş türdeş bir toplum anlayışıdır. Bu nedenle ona
göre “tam terbiye” için “Türk terbiyesi, İslam terbiyesi, asır terbiyesi” şeklinde
üç terbiyenin de alınması gerekmektedir (1972: 123). Dolayısıyla 1907
yılındaki bir yazısında Ali Bey Hüseyinzade tarafından geliştirilen “Türk
milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim” retoriği (Tokoğlu,
2012: 125), Gökalp‟in ulus anlayışının temel şifrelerini oluşturur. Gökalp,
Türkçülüğün Esasları adlı eserinde “Batı medeniyetindenim anlayışını”
Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserine göre çok daha yoğun bir
şekilde işler. Zira yukarıda da değinildiği gibi Gökalp, Türkçülüğün Esasları
adlı eserinde Türkçülüğü olgunlaştırma, Türkçülüğe bir “yetkinlik” kazandırma
arayışı içersindedir ki, bu yetkinleşme, Batı medeniyeti ile doğrudan bağlantılı
bir şekilde işlenir (bkz. Gökalp, 2008: 146, 149, 188, 192, 195). Buna karşılık,
yukarıda da belirtildiği gibi Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı
eserinde yoğun bir “İslam” vurgusu söz konusuyken, Türkçülüğün Esasları adlı
eserinde “İslam” vurgusunun azaldığı görülmektedir. Dolayısıyla iki temel eseri
arasındaki değişime bakıldığında, Gökalp‟in ulus tasavvurunun üç temel
bileşenlerinden biri olan “İslam” vurgusu azalmışken; bir diğer temel bileşen
olan “Batı medeniyeti” vurgusu artmıştır. Bu noktada Gökalp, bir paradoks
içerisine düşmemek için İslam ile Doğu medeniyeti arasına mesafe koyar. Doğu
medeniyetinin, Doğu Roma‟nın yani Bizans‟ın medeniyeti olduğunu ifade eder:
“Doğu uygarlığı, kimilerinin sandığı gibi gerçekten İslam uygarlığı değil,
Batı Roma uygarlığının bir devamıydı. Osmanlılar Doğu Roma
uygarlığını doğrudan doğruya Bizans‟tan almadılar; kendilerinden önce
Müslüman Araplarla Acemler bu uygarlığı almış olduklarından,
Osmanlılar onu, bu dindaş uluslardan aldılar. Bundan dolayıdır ki, kimi
düşünürler bu uygarlığı İslam uygarlığı sandılar” (2008: 118).
Gökalp‟in bu retoriği, her ne kadar onun ulus tasavvurunda zayıflamış da
olsa terk edilmeyen “İslam” bileşeni için korunaklı bir alan açma arayışının
ürünü niteliğindedir. Böylece aynı zamanda “İslam” olan Türk ulusunun Doğu
medeniyetine ait olmadığı savunulabilir hale gelmektedir. Zira Gökalp
düşüncesinde her ne kadar “İslam” vurgusu zamanla azalsa da “İslam” her
zaman bir değerdir ve ulus tasavvurunun da temel bileşenlerden biri olmaya
devam eder. Dolayısıyla Gökalp, “Batı medeniyetindenim” anlayışını daha
anlamlı kılabilmek ve daha savunulabilir kılmak amacıyla Doğu medeniyetini
İslam‟dan arındırıp “bizimle” alakası olmayan Bizans‟a mal etmektedir. Özetle,
Gökalp‟in Doğu medeniyetini İslam‟dan arındırıp Bizans‟a mal etmesi, ulusu
Batı medeniyeti temelinde tasavvur etmesiyle doğrudan ilgilidir.
Mustafa Doğanoğlu  “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak”tan “Türkçülüğün Esasları”na
Ziya Gökalp ve Ulus Tasavvuru
1207

Gökalp, kültür ve medeniyet ayrımı düşüncesinin özünü Türkleşmek
İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserinde ortaya koyar (2010: 30) ve bu öz,
Türkçülüğün Esasları adlı eserinde de korunur; fakat bu ikinci eserde daha
ayrıntılı tasvirin yanında, kültür ve medeniyet arasında sağlanması gereken
“denge” bağlamında “yetkinlik” kavramının da ön plana çıktığı görülmektedir.
Yetkinlik, bir yönüyle Gökalp‟in görmek istediği “aydın” prototipinin izahı
olarak karşımıza çıkar ve şu anlamı ifade eder (2008: 146): “Yetkinliğin esası,
iyi bir eğitim görmüş olmak, akılcı olanı, güzel sanatları, edebiyatı, felsefeyi,
bilimi hiçbir bağnazlık karıştırmaksızın, gösterişsiz, içten bir aşk ile sevmektir.”
Gökalp ayrıca yetkin kişiyi sıradan insandan şu şekilde ayırır:
“Bir insan kültürün etkisiyle belki de yalnız kendi ulusunun kültürüne
değer verir; ama yetkinleştirilmişse başka ulusların kültürlerini de sever
onların tatlarını da tatmaya çalışır. Bundan dolayı, yetkinleştirme,
etkilediği insanları biraz insanlıkçı, biraz hoşgörülü; her insana, her ulusa
karşı iyiliksever ve bağdaştırımcı yapar” (2008: 146).
Fakat Gökalp (2008: 149), yetkinlik konusunda şu uyarıyı da yapmayı
unutmaz: asıl ve sürekli olan zevk, ulusal olan zevktir; dışsal zevk, ancak
ikincil derecede olduğu zaman kabul görebilir.
Yetkinleşme kavramı ayrıca Türkçülüğü oluşturan bileşenlerin (dil,
kültür, sanat, edebiyat, ulusal zevk) nasıl olması gerektiği konusunda da bir
araç olarak kullanılmaktadır. Gökalp‟in Türkçülüğün Esasları adlı eserinde
ulusa bir yetkinlik kazandırma arayışı içersinde olduğuna yukarıda değinilmişti.
Türkçülüğün Esasları, Kurtuluş Savaşı‟ndan sonra, yani artık ulusun
kurtarılmış bir vatanı olduktan sonra kaleme alınmış bir eserdir. Dolayısıyla
Gökalp artık Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserinde olduğu gibi
vatanın ve ulusun nasıl kurtulacağı arayışı içersinde değil; artık “vatan sahibi”
olan ulusun, nasıl bir toplum olması gerektiği arayışı içerisindedir. Gökalp‟in,
Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Türkçülüğü oluşturan tüm bileşenlere
“yetkinlik” kazandırma çabası içerisinde olması, bu arayışın ürünüdür.
Dolayısıyla dilde, ulusal zevklerde, müzikte, kültürde, sanatta, edebiyatta
yetkinleştirme arayışı, yine Gökalp‟in ulus tasavvurunun bir aracı olarak
karşımıza çıkmaktadır.
Gökalp, aşağıda alıntılanan Yeni Hayat‟taki (1941: 9) “Vatan” şiirinde
yer bulan özlemine Türkçülüğün Esasları adlı eserinde, kendi tabiriyle
“yetkinlik” kazandırma arayışı içindedir.
“…
Bir ülke ki toprağında başka ilin gözü yok,
Her ferdinde mefkure bir, lisan, adet, din birdir…
1208

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
…
Bir ülke ki çarşısından dönen bütün sermaye,
Sanatına yol gösteren ilimle fen Türkündür.
…”
Sonuç
Gökalp‟in vatanın kurtuluşu ve ulus anlayışının iki döneme ayrılarak
incelendiği bu çalışmada Cumhuriyet öncesinde kaleme aldığı Türkleşmek
İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eseri ile Cumhuriyet‟ten sonra kaleme aldığı
Türkçülüğün Esasları adlı eserleri arasındaki kopuklukların, devamlılıkların ve
ikinci eserde olup da, birinci eserde yer almayan değişikliklerin neler olduğu
ana hatlarıyla ele alınmaya çalışılmıştır.
Gökalp, toplumun içinde bulunduğu buhrandan kurtulmasının anahtarı
olarak ulusçuluk akımının geliştirilmesini, dolayısıyla Türk ulusunun kurtuluş
yolunun, Türkçülükten geçtiğini düşünmektedir. Dolayısıyla Gökalp
düşüncesinin, ulusçuluk ve ulus inşası ekseninde şekillendiği görülmektedir.
Gökalp, kaleme aldığı iki temel eserini de, yani Türkleşmek İslamlaşmak
Muasırlaşmak adlı eserini de Türkçülüğün Esasları adlı eserini de Türk‟ün nasıl
kurtulacağı ve nasıl bir ulus haline gelebileceği sorunlarına çözüm yolu arayışı
olarak ortaya koymuştur.
Gökalp Cumhuriyet‟tin arifesinde kaleme aldığı, yani henüz Türk
toplumunun buhran döneminin devam ettiği ve kurtuluş yollarının arandığı
dönemde kaleme aldığı Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserinde
Türkçülüğü, daha çok “kurtuluş aracı” olarak işler ve bu nedenle bu eserde
Türkçülüğün gelişmesinin yolları ve Türkçülüğün yukarıda bahsedilen temel
bileşenleri üzerinde yoğunlaşır. “Kurtuluş” yollarının arandığı bu dönemde
Gökalp için en büyük sorununun ne olduğunu sorusunu cevabı, kuşkusuz
“ulusal ülkü” yoksunluğudur. Zira ona göre ulusal ülkü yoksunluğu, hem
içerisinde bulunulan toplusal buhranın hem de çağın gerisinde kalmış olmanın
baş sebebidir. Bu nedenle Gökalp, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı
eserinde ulusal ülkünün nasıl gelişeceğiyle yakından ilgilenir. Cumhuriyet‟ten
hemen sonra, yani artık ulusun kurtuluşunun sağlandığı ve sınırları netleşmiş
bir vatanının olduğu dönemde kaleme aldığı Türkçülüğün Esasları adlı eserinde
ise daha çok Türkçülüğün nasıl olması gerektiği üzerinde yoğunlaşır.
Dolayısıyla bu dönemde Gökalp için en büyük sorun, ulusun nasıl bir toplumsal
yapılanmaya, nasıl bir yaşam pratiğine sahip olması gerektiği sorunudur. Bu
bağlamda Türkçülüğün Esasları adlı eserinde “kurtarılmış” bir vatana sahip
olunmasının da etkisiyle Gökalp‟in temel arayışının, Türkçülüğü
yetkinleştirme, olgunlaştırma arayışı olduğu görülmektedir. Sonuç olarak
Mustafa Doğanoğlu  “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak”tan “Türkçülüğün Esasları”na
Ziya Gökalp ve Ulus Tasavvuru
1209

Gökalp‟in Türkçülük anlayışında iki eseri arasında kaleme alındıkları
dönemlerin toplumsal ve siyasal koşullarının farklı olmasının da etkisiyle
birtakım “vurgu” farklılıklarının geliştiği görülmüştür.
Kültür ve medeniyet tartışması Gökalp‟in düşüncesinde temel bir yere
sahiptir ve her iki eserinde de ulus inşası tasavvurunun önemli bir referansı
olarak karşımıza çıkar. Fakat kültür-medeniyet tartışmasına dair
Cumhuriyet‟ten sonra kaleme aldığı Türkçülüğün Esasları adlı eseriyle,
Cumhuriyet‟in arifesinde kaleme aldığı Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak
adlı eseri arasında birtakım farkların olduğu görülmektedir. “Kurtuluş”
yollarının arandığı dönemin eseri olan Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak
adlı eserinde daha güçlü olan İslam vurgusunun, “Kurtuluş” sonrası dönemin
eseri olan Türkçülüğün Esasları adlı eserinde zayıflaması ve buna karşın
Batıcılık vurgusunun artmış olması göze çarpan değişimlerden birisidir. Fakat
kültür-medeniyet tartışmasına dair iki eseri arasındaki en büyük fark,
Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak adlı eserinde yer almayan “yetkinlik”
kavramının Türkçülüğün Esasları adlı eserinde önemli bir yoğunlukta
kullanılmaya başlanmış olmasıdır. Yetkinlik kavramı, hem kişisel düzlemde
Gökalp‟in tasavvurundaki ulusçu aydın prototipi bağlamında hem de genel
olarak kültür, dil, ahlak, sanat gibi toplumsal bileşenler bağlamında işlenir. Bu
çerçevede yetkinlik kavramı, Gökalp‟in tasavvurundaki olgunlaşmış, başka bir
deyişle modern bir ulus olabilmenin bir koşulu olarak kültür ve medeniyet
öğelerinin her birinden “gerekli” düzeyde nemalanmış nihai ulus anlayışına
işaret etmektedir ve Türkçülüğün Esasları‟nın temel meselelerinden biri
niteliğindedir.
Dolayısıyla Gökalp‟in çalışmalarının temel odağı olan ulus tasavvurunun
temel bileşenleri olan Türkçülük, İslamcılık, Batıcılık/muasırlık kavramlarının
tartışılması ve bu kavramların “gerekli” düzeyde içselleştirildikleri kültürmedeniyet formulasyonu bağlamında Cumhuriyet‟in arifesinde ve hemen
sonrasında kaleme alınan iki eseri arasında önemli bir değişimin olduğu
söylenebilir.
Kaynakça
Belge, Murat (2009), “Mustafa Kemal ve Kemalizm”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm
(İstanbul: İletişim Yayınları): 29-43.
Berkes, Niyazi (1985), Felsefe ve Toplumbilim Yazıları (İstanbul: Adam Yayınları).
Çelik, Celaleddin (2006), “Gökalp’ın Bir Değişim Dinamiği Olarak Kültür-Medeniyet Teorisi”, Erciyes
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 21 (2): 43-63.
Davison, Andrew (2006), Türkiye’de Sekülarizm ve Modernlik (İstanbul: İletişim Yayınları) (Çev.
Tuncay Birkan).
1210

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Gökalp, Ziya (1941), Yeni Hayat (İstanbul: İstanbul İkbal Kitabevi).
Gökalp, Ziya (1972), Milli Terbiye ve Maarif Meselesi (Ankara: Diyarbakır’ı Tanıtma ve Turizm
Derneği Yayını).
Göklap, Ziya (2008), Türkçülüğün Esasları (İstanbul: Bordo Siyah Yayınları).
Gökalp, Ziya (2010), Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak (Ankara: Akçağ Yayınları).
Heyd, Uriel (1979), Türk Ulusçuluğunun Temelleri (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları) (Çev. Kadir
Günay).
İnalcık, Halil (2000), “Ziya Gökalp: Yüzyıla Damgasını Vuran Düşünür”, Doğu Batı, 3 (12): 11-34.
Karakaş, Mehmet (2008), “Ziya Gökalp’e Yeniden Bakmak: Literatür ve Yeniden Değerlendirme”,
Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 6 (11): 435-476.
Özyurt, Cevat (2005), “Milletleşme Sürecinde Ziya Gökalp’in Medeniyet Arayışı”, Doğu Batı, 8 (31):
179-198.
Parla, Taha (2009), Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm (İstanbul: Deniz Yayınları).
Tokluoğlu, Ceylan (2012), “Ziya Gökalp: Turancılıktan Türkçülüğe”, Atatürk Araştırma Merkezi
Dergisi, 28 (84): 103-142.
Tokluoğlu, Ceylan (2013), “Ziya Gökalp ve Türkçülük”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 68 (3):
113-139.
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1211 - 1240
RADİKAL PLÜRALİST DEMOKRATİK PARTİ OLARAK HDP’NİN
“BAŞKA TÜRKİYE” ÖNERİSİ:
HASIM POLİTİKASI, AGONİZM VE POPÜLİZM*
Ömer Tekdemir
Westminster Üniversitesi
Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü
Demokrasi Araştırmaları Merkezi
●●●
Öz
Bu çalışmada, özellikle 7 Haziran 2015 öncesi süreçte ki, HDP‟nin “Türkiyelileşme”, “yeni hayat”,
“büyük insanlık” ve “biz‟ler” gibi söylemleri temel alarak, var olan demokratik siyasal hayat içinde, nasıl bir
alternatif ve sol-kanat popülist politika oluşturduğunu ve bu yeni “politik olanın” önerdiği agonistik
çoğulculuk ve çatışma çözümü, barış süreci gibi sosyo-politik konuları da etkileme potansiyeli incelenmiştir.
“Post-politika” (post-demokrasi) olarak adlandırılabilecek bir zaman diliminde, “yeni Türkiye” ve “eski
Türkiye” diye adlandırılan iki önemli aktörün yaratığı retorik ve arkaik antagonistik ilişki ağına, HDP yeni bir
hegemonik eklemleme ile dahil olmuştur. Bu bağlamda makale, HDP‟nin varolan sistemi radikal bir
politikayla dönüşütürüp “başka Türkiye”yi inşa etme hipotezini irdeleyip, agonistik demokratik kamusal alan
ve radikal kimlik ve radikal vatandaşlık oluşturma çabalarını eleştirel biçimde çözümlemiştir. Bunu yaparken
Chantal Mouffe‟un agonistik teorik bakış açısına dayanarak, çatışmanın nasıl merkezde kaldığını,
antagonizmin nasıl dönüşüme uğrayıp yerini “hasım politikası”na bırakabileceğini, yeni hegemonik ilişkilerin
oluşmasını ve kolektif kimlik inşasını irdeleyerek, radikal bir demokrasiye nasıl ulaşılabileceğine dair
agonistik bir tartışma önermiştir.
Anahtar Sözcükler: Radikal Demokrasi, Sol-eksenli Popülizm, Agonistik Çogulculuk, Kürt Siyasal
Hareketi, Halkların Demokratik Partisi
Radical Plural Democratic Party HDP’s “Another Turkey” Proposition:
Adversary Politics, Agonism and Populism
Abstract
This paper analyses the HDP‟s alternative and left-leaning populist politics in a democratic political
life of Turkey through “Turkeyfication”, “new life”, “great humanity” and “we‟re” discourses, particularly
before the 7 June 2015 election momentum, while it focuses the impacts of this new “the political” of the
HDP on the social and political issues such as conflict resolution and the so-called peace process with
offering an agonistic pluralism. As a result, the HDP‟s new political imagination and ontology is articulating
a new antagonism, which demands what I call “another Turkey” and which can be seen as a hegemonic
struggle involving the rhetoric of the “old Turkey” and the “new Turkey” which also allows us to indicate
endeavouring for a notion of radical political identity and radical citizenship. In doing so, the paper
employing Chantal Mouffe‟s agonistic theoretical approach, offers a frame of agonistic debate in order to
understand how conflict can remain at the centre of politics and the transformation of antagonistic relation
into adversary politics which would eventually end in radical democracy as a result of new hegemonic
relations and the formation of collective identity.
Keywords: Radical Democracy, Left-leaning Populism, Agonistic Pluralism, Kurdish Political
Movement, Peoples‟ Democratic Party
*
Makale geliş tarihi: 22.06.2015
Makale kabul tarihi: 27.07.2016
1212

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak
HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi:
Hasım Politikası, Agonizm ve Popülizm
Giriş
Günümüz dünyasında gözlemlenmekte olan alışılmadık türden toplumsal
ve siyasal olaylar, post-Fordist çağın laissez-faire prensipleri üzerine kurulu
küresel ekonomik politik düzeni ve onun siyasal rejimi olan neo-liberal
demokrasiyi ciddi bir organik kriz içine sokmuştur. Latin Amerika, Ortadoğu
ve Kuzey Afrika‟da başlayan ve demokratik talepleri meydanlara taşıma
biçiminde tezahür eden memnuniyetsizliği dile getirme çabaları, farklı
toplumsal ve ekonomik kaynaklardan beslense ya da farklı siyasal biçimlerde
tezahür etse de, Avrupa‟da ve Türkiye‟de değişik istemlerle mobilize olmuş ve
karşı-hegemonik bir aktör olarak siyasette katılmıştır. Ayırt edici özelliği,
herhangi bir siyasal partiye karşı yönelmemiş olmak olan bu post-modern
toplumsal-siyasal hareketler, üyelerinin siyasal partiler içinde yer bulamamaları
ya da taleplerinin karşılanamamasından dolayı agonistik1 (mücadele, çatışma ya
da meydan okuma) bir müzakareden uzak ve farklı kanalara yönelmiş olarak
tezahür etmektedirler.
Siyasal sistemin ana aktörlerinin siyasi partiler olduğu demokratik
rejimler (Avrupa ve Türkiye gibi), özellikle alternatif kimliklerin demokratik
talepleri ve ekonomik krizlerle tetiklenen bir temsiliyet krizinin içinde
bulunmaktadır. Merkez sağ ve sol partiler (sosyal demokratlar da dâhil) artık
yeni toplumsal-siyasal duruma ve insanların demokrasi, eşitlik ve özgürlük
eksenli taleplerine cevap vermekte yetersiz kalmaktadırlar. Bunlar yerine
ekonomik krizlerin istismarı üzerinden birçok yerde, yabancı düşmanlığını,
ırkçılığı ve ayrımcılığı kışkırtan popülist sağ-kanat ya da aşırı milliyetçi partiler
1
Chantal Mouffe (2013: 11), Dünyayı Politik Düşünmek: Agonsitik Siyaset başlıklı
kitabında, kelimenin Eski Yunanca‟da örgütlenmiş mücadeleyi ifadeyi ettiğini
belirtir. Agon kelimesi felsefede Nietzsche, Arendt ve Derrida, siyaset
çözümlemelerinde ise Foucault, Carl Schmitt vb. yazarlarca farklı anlamlarda da
olsa kullanılmıştır. 20 yy. sonlarında agon kelimesinden türeyen agonistik kavramı,
çatışmanın, birbirine meydan okumanın merkezi konumda olduğu bir demokrasi
biçimini ifade eder. Çatışma ve meydan okuma, bu radikal demokrasi türünde,
çoğul siyasal kimlikler yaratma kapasitesi açısından önemsenir. Karşı çıkabilmenin
sürekliliğinin siyasal demokrasinin kendi içine kapanmama ve kendini hep yenileme
olanağı verdiği iddia edilir.
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1213
yükselişe geçmiştir. Aşırı sağın güçlenişi Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde
son yıllarda yaşanan kemer sıkma politikaları ile iyice belirginleşmiştir.
Fransa‟da Marine Le Pen, Avusturya‟da Jörg Haider‟in mirası FPÖ,
Hollanda‟da Pim Fortuyn ve Geert Wilder, İsveç‟te İsveç Demokratlar ya da
Alman Pegida hareketi bu aşırı sağ-eksenli tepkilere örnek teşkil eder,2 hatta
Amerika‟da Tea Party‟nin yanında Cumhuriyetçi‟lerin aday adayı Donald
Trump ve İngiltere‟deki UKIP de bu kategoride sıralanabilir. Öte yandan,
ekonomik krizler ve bunların siyasal yansımaları, önce Latin Amerika‟da (Örn.
Şili, Arjantin, Venezuella ve Ekvador), çok kısa süre sonra da Avrupa‟da “yeni
radikal sol” diye adlandırılabilecek popülist sol-kanat partilerin de siyaset
içinde daha fazla görünür olabilmesine fırsat yaratmıştır. Özellikle
Yunanistan‟da Syriza (Stavrakakis ve Katsambekis, 2014) ve İspanya‟da
Podemos (Errejon ve Mouffe, 2016) gibi sol-eksenli popülist partiler bu yeni
radikal solu temsil etmektedir. Bu partiler (özellikle Arjantin, Venezüela,
Bolivya ve Ekvador‟dakiler de dahil) ünlü teorisyen ve akademisyen Ernasto
Laclau‟nun ve Chantal Mouffe‟un kuramsal (antagonizm, hegemonya ve
popülizm başta olmak üzere) bakış açısından beslenerek, hatta bu yaklaşımı var
olan siyasal ve ekonomik gelişmelere ve toplumsal olaylara da uygulayarak
iktidarı elde etmeye girişmişlerdir.
Hiç kuşku yok ki Türkiye‟nin bu bağlamda kendine özgü ekonomik,
toplumsal ve siyasal dinamikleri mevcuttur. Türkiye siyaseti din, mezhep, dil,
kültür, etnik „çokluklar‟ içinde ciddi bir tarihsel ve modern kimlikler haritasına
sahiptir. Bu durum ilk olarak, Osmanlı sonrası modern ve laik ulus-devlet
biçimine geçiş sürecinde, sosyal ve siyasal kutuplaşmayı ve şiddeti getirmiş,
aynı zamanda kırılgan toplumsal fay hatları yaratmıştır. Bir yandan resmi devlet
geleneği, diğer yandan gayrı-resmi dışlanmış yurttaşlar, yani “ötekiler” arasında
(siyasal İslam ve Kürt siyasal hareketi gibi) bir hegemonik mücadelenin
doğmasına neden olmuştur.
1. Bir Yöntem Olarak, Türkiye Siyasal
Düzleminde Radikal Demokrasi Arayışları
Değişen dünya düzeni ile siyaset de var olan değişik gruplar arasında
“arkaik” antagonistik (karşı çıkan/muhalif) ilişkiler (din, ırk yada ideoloji)
üzerinden şekillenen çatışma ve anlaşmazlıklar, liberal bakış açısı tarafından
(genel olaral liberal demokratik rejimler) “rasyonel ve bütüncül bir konsensüs”
formulasyonu üzerinden çözüm bulunmaya çalışılmıştır. Ama bu özcü çözüm
2
Bkz. “Europe‟s Populist Pandora‟s Box” (Avrupa‟nın Popülist Pandora Kutusu),
http://www.socialeurope.eu/2015/03/populist/?utm_source=dlvr.it&utm_medium
1214

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
önerisi belirli bir kimliği dayatmasından dolayı, toplum içinde bu tanımın
kapsamina girmeyen veya bu siyasal proje içinde yer almak istemeyen bazı
kesimleri “ötekileştirmiştir” ve beraberinde de hegemonik bir kriz yaratmıştır.
Doğal olarak da, özellikle siyasal temsil alanlarının genişletilmesi ve daha fazla
özgürlük ve eşitlik şiarıyla karşı siyasal ve sosyal hareketler doğurmuş ve
hegemonyanın meşruluğunu sorgulamışlardır. Bu anlamda, alternatif politika
üretme istemi de Avrupa‟da tepkisel toplumsal mücadeleler ile Syriza ve
Podemos gibi siyasal partiler nezdinde vücut bulmaktadır. Türkiye tarafında ise
aslında idolojik ve politik yapı olarak Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP)
özellikle eski haliyle, Syriza‟ya benzemektedir Ancak, ÖDP içinde ki ideolojik
tartışmalar ve ayrılıklar sürecinde, ÖDP parti olarak bünyesinde bulunan bir
sürü farklı franksiyonda ki sol gruplara agonistik çoğulcu bir alan yaratmayı
başaramamış ve demokratik liberal bir sol tavır ile kapsayıcılık özelliğini
yitirerek etkili bir aktör olmakdan uzaklaşmıştır. Dolayısıyla karşılaştırmalı
örnek olay incelemesi açısından bakıldığında, Halkların Demokratik Partisi
(HDP) fonksiyonel olarak bu görevi yürütmüş ve çeşitli ulusal ve uluslararası
düşünsel, siyasal, akademik tartşımalarda bu değişim rüzgârının Türkiye‟deki
temsilcisi olarak gösterilmeye başlanmıştır (bkz. Laçiner, 2015; Şur, 2014;
Küpeli, 2014; Akkaya ve Jongerden, 2012).
Ancak siyaset bilimi içinde uluslararası siyaseti ve olayları bire bir
örtüştürmeye çalışmak çok da başvurulan bir yöntem değildir. Zira HDP modeli
Avrupa eksenli yeni aktörlerle bire bir örtüşmekten ziyade söylem, yüklenilen
misyon, yerine getirdiği fonksiyon, dayandığı sosyal dinamik ve bu temelde
sahip olduğu siyasal enerji bakımından bu tarz “ilerici” sol-kanat popülist
partiler ile daha çok anılmıştır (Tekdemir, 2015c). Ancak, bu çalışmanın amacı
bu karşılaştırmanın ontolojik yönünü derinlemesine incelemek değildir. Asıl
amaç, oluşumundan itibaren HDP‟nin söylemsel düzeyde “yeni hayat”, “büyük
insanlık” ve “biz‟ler” gibi kavramlarla somutlaşan “Türkiyelileşme”, başka bir
deyişle radikal demokrasiye yönelme çabalarını ele almaktır. Bu bağlamda, var
olan demokratik siyasal hayat içinde nasıl bir alternatif sol-eksenli popülist
politik seçenek oluşturulduğunu, Kürdi değil de Kürt ağırlıklı olduğunu ve
bunun çatışma çözümü, barış sürecini gibi onemli siyasal konuları etkileme
potansiyelini değerlendirmektir. 7 Haziran ve 1 Kasım seçim aralığı ve
sonrasında yeniden sillahlı çatışma dönemi ve şiddette dayalı eski antagonistik
ilişkinin yeniden ortaya çıkması, tartışmamızın sınırlarını aşmakta ve başka bir
analize gereksinim duymaktadır. Ele aldığımız dönem daha çok 7 Haziran
seçimi öncesindeki çatışmasızlık ve barış arayışları dönemini kapsamaktadır.
Türkiye‟de de tıpkı Avrupa‟da olduğu gibi, özellikle merkez partilerinin
yeterince kapsayıcı olamaması ve alternatifsizlik nedeniyle, siyasal partiler
dışında ve/veya ötesinde tezahür eden (Gezi gibi) toplumsal mücadele ve
örgütlenmelerin bu kendini ifade etme ve var olma çabaları “post-siyaset”
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1215
(post-demokrasi) denilebilecek bir siyasal paradigmanın göstergesidir. Bu
bunalımlı politik iklimde cereyan eden, “yeni Türkiye” ve “eski Türkiye”
retoriği ile kavramsallaştırılan tarihsel iki eğilim ve bunların temsilcileri olan
politik aktörler; muhafazakâr, siyasal İslami kesim ile modernist, laik Kemalist
kesim arasında devam eden hegemonik antagonistik3 çekişmeye, HDP “dışsal
kurucu” olarak yeni bir ideolojik-politik program ile ve Kürt siyasal/ulusal
hareketiyle organik bağını da koruyarak dâhil olmuştur.
Bu bakımdan somutlaştırmak gerekirse, bu çalışmada teorik olarak
Chantal Mouffe‟un (2008, 2009, 2013, 2015) agonistik bakış açısı esas alınarak
yukarıda açıklamaya çalıştığımız olgular bağlamında bir tartışma ve inceleme
yürütülecektir. Bu çalışmanın bazı yerlerinde Mouffe‟un “agonistik demokrasi”
teorik önermesi demokratik siyaset gramerine uygun olarak, “ötekleştirmeyen
demokrasi”4 yaklaşımına göre tercüme edilmiş ve bu içerikte bir kognitif
(bilişsel) model önerilmiştir. Araştırma Mouffe‟un agonistik demokrasi teorik
önermesini
bazı
yerlerde
ötekleştirmeyen
demokrasi
diye
kavramsalaştırmaktadır. Aynı zamanda çalışma, Türkiye siyasal hayatını uzun
zamandır meşgul eden “Kürt sorusunu” ve Kürt siyasal kimliğinin günümüze
kadar olan dönüşüm sürecini kısaca incelemektedir. Başka bir ifadeyle, çalışma
genel çerçevede HDP‟nin yeni “politik olan”ı üzerinden şekillenmiştir. Bu
bağlamda, partinin konumunu iki ana temel dayanak üzerinden kurgulanmıştır:
Öncelikle çalışma HDP‟nin Kürt siyasal hareketinin mirası üzerine kurulduğu
ve sol, İslamcı, liberal gibi demokratik talepleri olan gruplar ve Kürdi-eksenli
kurumlarla organik bağı olduğu, ancak geçmişte ki Kürt-yanlısı etnik ve
bölgesel siyaset sarmalının dışına, değişik iç ve dış nedenlerden çıkamayan
partilerin ortaya koyduğu özcü kimliğin ötesinde, radikal ve çoğulcu
demokratik bir bakış açısıyla özcülük karşıtı, yani Kürdi bir parti olmaktansa
Kürtlerin öncülük ettiği bir parti olarak kurulduğu iddasında bulunmaktadır.
Yazının diğer temel dayanağı, HDP‟nin yeni hayat diye kavramlaştırdığı,
amacına ulaşmak için karşı-hegemonik bir kültür, kollektif siyasal kimlik
(biz‟ler) inşa etme, yeni bir siyasal söylem, sol-eğilimli popülizm ve siyasal
kolektif tutkuları harekete geçirme çabaları gibi yönlerinden dolayı da, AK
Parti‟nin sağcı, muhafazakâr, İslami ve neoliberal popülizminden ayrıldığı ve
bu hegemonyaya karşı bir alternatif yaratma girişimi olduğudur.
3
4
Karşı olan, muhalif ya da düşman olarak algılanabilir.
Bir başka deyişle ötekileştirmeyen demokrasi konsepti (yazarın önermesi olarak),
demokrasinin agonistik çoğulculuk üzerinden oluşturulan bir retoriktir. Toplumdaki
farklı hiçbir kesimi ve kimliği dışlamayan, öteklieştirmeyen, tam uzlaşma olmasa da
ortak bir demokratik “sembolik” bir zeminde, farklı sosyal ve politik aktörlere,
çatışmayı bitirmeden birlikte yaşam için kamusal alan yaratma çabasıdır.
1216

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Araştırmanın yöntemi nitel çözümleme, daha açık ifadeyle önerilen
kuramsal model ışığında örnek-olay incelemesidir. Ayrıca burada, sosyal
mühendislikten ve kuramsal olarak test etme yaklaşımından olabildiğince
kaçınarak, sadece kullanılan kuramın, ele alınan inceleme konusuna ilişkin
eleştirel okumalar ve gözleme dayalı analizler için iyi bir rehber olacağı iddiası
ileri sürülmektedir. Bu bağlamda Kürt siyasal hareketi ve beraberinde HDP
(özellikle HDP‟nin 7 Haziran seçiminde gösterdiği başarı) örnek-olay
incelemesi yapılırken, ayrıntılı olmayacak bir söylem analizine de
başvurulacaktır. Özellikle eleştirel bir okuma ve analiz üzerine oturtulmuş bir
metin incelemesi ve politik davranışa yönelik gözlem hedeflenmektedir.
Çalışmamız ikincil kaynaklar üzerinden oluşan kuramsal bir araştırmadır. Bu
yönüyle ortaya attığı veya geliştirdiği iddiaların siyasal ve sosyal zeminde
temeli olup olmadığını belirleyecek olan, gelecekte ki alan çalışmalarna ve
ampirik uygulamalara öncül bir çalışma niteliğindedir.
Bu temelde çalışma da öncelikle genel bir teorik portre çizilecek,
akabinde HDP‟nin Kürt kamusal alanında oluşma şartlarının ve farklılığının
anlaşılması açısından, Kürt siyasal hareketinin dönüşümü kısaca
değerlendirilecektir. Daha sonra ise HDP‟nin sunduğu yeni siyasal gramer
incelenip, sol-eksenli popülist bir parti olarak HDP ile AK Parti‟nin sağ-kanat
muhafazakâr popülizmi arasındaki söylemsel ve hegemonik mücadelenin altı
çizilecektir.
2. “Politik Olan”a Doğru: Agonistik Çoğulculuk ve
Radikal Demokratik Vatandaşlık
Mouffe, Laclau ile beraber yazdıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji:
Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru (1985)5 çalışmalarından sonra;
antagonizm ve hegemonya kuramsal sütunlarının üzerine agonistik kavramını
geliştirmeye başlamışlar, Gramsci sonrası bir politik felsefi bakış açışıyla,
radikal demokrasi projesini solun içinde bulunduğu duruma alternatif bir çözüm
önerisi olarak sunmuşlardır. Fakat daha sonra Mouffe bu bakış açısını agonistik
yaklaşıma odaklanarak ilerletmiş ve günümüz politik gelişmelerine
uyarlamıştır. Bunu yaparkendaha çok “politik olan” (the political), “çatışma”,
“tutku” (passion) ve “duygulanım”ın (affect) rolü, “düşman ve hasım” ayrımı
ve popülizm gibi fikirsel araçlara yoğunlaşmış ve bu yeni siyasal toeriyi
agonistik düşüncenin bir ürünü olan radikal çoğulcu demokrasi ile
ilişkilendirmiştir (Mouffe, 2008; 2009; 2013; 2015). Sonuç olarak Mouffe bu
5
Türkçe baskısı: Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya
Doğru (2012), (İstanbul: İletişim Yayınevi) (Çev. Ahmet Kardam).
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1217
temelde agonistik demokratik düşünce modeli oluşturmuştur. Bu modelde amaç
çatışma içinde uzlaşmayı sağlamaktır, ve bu da antagonist eksenli
rekabeti/düşmanlığı, agonistik yönlü meşru hasımlık/mühaliflik (adversaries)
ilişkişine dönüştürmekten geçer. Bu bağlamda Mouffe‟a göre agonistik
demokrasi modeli kuramsal ve analitik bakış açışı olarak tasarlanmıştır ve
radikal demokrasi dediğimiz politik projeden daha geniş bir alanı kapsar.6 Hatta
Mouffe, Slavoj Žižek‟in agonistik yaklaşımı liberal sistemi meşru göstermesi
eleştirilerine karşın agonistik yaklaşımın toplam bir kökten yeniden kuruluştan
ziyade, liberal demokrasiyi sosyo-ekonomik ve siyasal boyutta radikal anlamda
dönüştürmekten bahseder, yani siyasal olanı gerçekleştirme yolunda radikal
demokrasi agonistik yaklaşımın stratejik bir aracıdır (bkz. Mouffe, 2013).
Agonistik düşünce tarzına göre, politikada hegemonik güç rekabetine
dayanan yaklaşım, doğası gereği tamamıyla ütopik olarak sunulan tam bir
rasyonel uzlaşmanın olmayacağından bahseder, yani çatışma halen
merkezdedir. Mouffe bunu yaparken de müzakereci demokrasinin iki önemli
temsilcis Jürgen Habermas‟ın (ve Seyla Benhabib‟in) müzakereci (deliberative)
ve John Rawls‟un toplulaştırıcı (aggregative) demokrasi modellerini de
eleştirir. Agonistik demokratik siyaset, antagonistik ilişkiler içinde doğmuş
çatışmalara meşruiyet kazandırır, çatışma merkezlidir ve aslında tam bir
demokrasiye ulaşma çabasıdır. Çünkü buna göre demokratikleşme süregelen,
dinamik ve önü açık bir süreçtir. Agonistik demokraside özgürlük ve eşitlik
herkes içindir, ama bu “herkes” tanımlanırken etik-siyaset prensibinin
kabullenilmiş aktörlerinden bahsedilir. Yani, kendini bu şekilde tarif etmeyen,
demokratik çoğulculuk sistemini tanımayan, hatta yok etmek isteyen hiçbir
grup (neo-Naziler, İslam Devleti İS/İSİS vb.) demokrasinin saiki için bu
tanımlamanın içine girmez. Demokratik radikal politika herkese eşitlik ve
özgürlük ilkelerine saygı doğrultusunda “sembolik bir demokratik zemin”
oluşturulmalı ve ortak bir platform yaratılmalıdır.
Bu bağlamda, agonistik çoğulculuk “biz” ve “onlar” (arkadaş/düşman)
ayrımının bazı kimlikleri dışlamasıyla oluşturulan “rasyonel uyumu” ve
ötekileştirmeyi inkâr eder, onun yerine bu ayrımdaki düşman ilişkisini
evcilleştirir ve çatışmanın meşruluğunu sağlar ve çoğulculuk ile uyumlu hale
getirir. “Düşman” yok etmek için oluşturulmaz, demokratik zeminde
6
Westminster Üniversitesi tarafından 24 Şubat 2015‟te düzenlenen “On the Role of
Affects in Agonistic Politics” (Agonistik Politikada Duygulanım Rolü) adlı
konferansda Mouffe kararlı bir şekilde bu ayrımı netleştirmiştir. Bir kez daha bu iki
farklı model arayışında akademik ve siyasal hayatta var olan karışıklığı gidermek
istediğini belirtmiştir. Mouffe 12 Mart 2015‟te Bilgi Üniversitesi‟nde de benzer bir
sunum yapmıştır.
1218

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
yarışılacak bir rakiptir. Antagonizmin agonizme dönüşümüdür. Kürt siyasal
hareketi örneği düşünüldüğünde, silahlı mücadelenin sona ermesinin Türkiye
politikasında bu tarz bir yönelime de imkân yarattığı söylenebilir. Artık
“terörist”, “bölücü”, “bebek katili” vb. olarak tanımlanan düşman (bizim
çalışmamamız da Kürt ulusal siyasal hareketi, “önderliği” de dâhil), daha
ziyade seçimlerde rekabet edilebilecek bir hasımdır. Var olan çatışma
sonlandırma ve barış sürecinin bu doğrultuda yol aldığı gözlemlenebilir. Bu
bağlamda uzlaşma demokratik düzen için gereklidir ama bütüncül bir
mutabakat şart değildir. İnsanın doğası gereği ortada her zaman bir uyuşmazlık
ve fikir ayrılığı olacaktır. Bu ayrışma insanların kendini vatandaş olarak ama
farklı bir kimlikle tanımlamasını sağlayacaktır. Zaten aslında söylem kuramına
göre, asıl ve gerçek kimlik diye bir şey yoktur, sadece değişik tanımlamalar söz
konusudur, bu da hegemonik mücadeleye yöneltir.
Ama eğer uyum adı altında siyasetsizlik, mesela iyi yönetim, particiolmayan demokrasi gibi karşıt, yani sol‟un var olmaması anlamına gelecek
politik önermeler sunuluyorsa, sağ-kanat popüplist partiler siyasetin içindeki
kolektif tutkuyu harekete geçirerek ortak bir kimlik oluşturacaktır. Bu durum
daha çok politikadan arındırılmış bir liberal siyaset bakış açısı olan erdem ya da
erdemsizlik gibi ahlaki (moral) boyutta suçlamalarla önlenebilecek bir konu
değildir. Çünkü bu durum biz (iyiler) - onlar (kötüler) üzerinden bir kısır döngü
yaratır. Bu şekilde demokratik hayatı canlı tutacak agonistik kamusal alan
yaratılamaz.
Örneğin, birçok siyaset bilimci ve aydın Nazi Partisi‟ne verdiği destekten
dolayı Carl Schmitt‟in düşüncelerine ahlaki gerekçelerle uzak durmuştur.
Ancak burada yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, Schmitt‟in kişiliğinden
ziyade liberal demokrasinin açmazlarına getirdiği ciddi eleştirilerinden dolayı
Schmitt‟in dost/düşman ayrımı ve liberal demokrasi eleştirileri tartışmamızın
özunde gömülüdür (aslında, Moufe‟un Schmitt ile beraber Schmitte karşı bir
konumu söz konusudur). The Concept of Political (Siyasal Kavramı,
1932/2007) eserinde Schmitt siyasalın özgül farklılığının dost ve düşman
(biz/onlar) ayrımı üzerine kurulduğunu belirtir. Ancak burada dikkat edilmesi
gereken nokta, siyasal kavramının dinsel, etnik, ahlaki ya da ekonomik
kimlikler üzerinden değerlendirilmesidir. Böyle bir durumda bu ilişki karşı
tarafın yani onların (düşmanın) yok edilmesine yönelik bir siyaset yaratır. Bu
da beraberinde demokratik siyasette krize yol açar ve demokrasinin varlığına
tehdit oluşturur. Çünkü demokratik karşıtlık, yerini üzerine tartışılmaz (kutsal,
milli vb.) değerlere ya da özcü (essentialist) tanımlayıcı kimlik ilişkilerine
bırakır.
Agonistik demokratik siyaseti ve antagonist ilişkileri daha iyi
anlayabilmek için Mouffe (2005)‟un “siyasal/politik olan” ve “siyaset/politika”
ayrımına bakmak yararlı olacaktır. Siyasal için potansiyel antagonizm
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1219
toplumsal ilişkilerin doğasındadır ve değişik şekillerde kendini gösterebilir. Öte
yandan siyaset insanların bir arada yaşaması için gerekli olan düzeni meydana
getiren söylem, pratik ve kurumları temsil eder, ama bu bir arada yaşayış
insanın doğası ve “siyasal”ın varlığından dolayı sürekli çatışmalıdır. Fakat
siyasetin ana amacı bu topluluklar arasında birlikteliği sağlamaktır ve örneğin,
liberal düşünce bu birlikteliği “biz” ve “onlar” ayrımı yaparak gerçekleştirmeye
çalışır. Mouffe bu ayrımı inkâr etmez, hatta kimlik oluşum süreci için şart
olduğunu belirtir Yani “biz”i yaratırken onlara (ve de “kurucu dışsal”a) ihtiyaç
duyulur ve bu şekilde siyasal sınırlar çizilir, ama burda önemli olan ilşikinin
kuruluş şeklidir. Antagonizm, yok edilmesi gereken düşmanlıklar üzerinden
şekillenirken, agonizm hasımlar arası ilişkiyi adres gösterir. Bundan dolayı
agonistik demokratik siyaset bunun farkında olmalı ve söz konusu siyasal proje
antagonizmanın agonizme dönüştürme niyetinde olmalıdır.
Bu açıdan, siyasette hegemonyanın ve çatışmanın doğasının anlaşılması
için antagonistik ilişkilerin, sağ-sol gibi politik ayrımların varlığı önemlidir,
aksi takdirde insanlar kimlik tanımını din veya etnisite gibi ahlaki değerleri olan
ve tartışılmaya açılamayan kutsal ve kültürel kodlar üzerinden yaparlar ve
politik olan‟dan uzaklaşırlar. Bu da hiçbir şekilde demokratik bir politikanin
uygulanmasına izin vermez, antagonistik ilişki agonistik ilişkiye dönüşemez,
yani biz ve onlar, hasım ayrımı olan siyasal üzerinden değil, ahlaki bir karşıtlık
yaklaşımı olarak tahayyül edecektir. Karşı taraf yok edilmesi gereken
“kötü/şeytani” düşman olarak algılanır, bu da beraberinde agonistik bir
tartışma, dolayısıyla da demokrasi getirmeyecektir, çünkü hiç bir uyum
hegemonik mücadeleyi pasifize edemez. Mouffe çalışmalarında bu dönüşümün
nasıl olacağını çok somut bir şekilde dillendirmez, ama genel olarak
baktığımızda amaç yıkıcı antagostik ilişkisinin tabiri caizse, agonistik olan bir
“evcilleştirilmiş” ya da “arkadaşça düşmanlık” ilişkisine dönüştürülmesidir. Bu
da neoliberellerin “hayal” ettiği gibi bütüncül/rasyonel bir mütabakattan ziyade
çatışmanın siyasettin içinde radikal demokratik çoğulcu7 zeminde
korunmasıdır, çünkü insan ve siyaset doğası gereği çatışmacı ve mücadelecidir
ve de antagonizma siyasetin olmazsa olmazıdır, bu dinamik siyaseti canlı ve
demokratik kılar. Antagonizmadan agonizme dönüşüm sağlayacak, saygı ve
diyaloga dayalı radikal çoğulcu bir zemine ve bunu sağlayabilecek, güvende
tutacak demokratik kurumlara ihtiyaç vardır.
Demokratik sistemin işlerliği ancak ötekileştirilmiş kimliklerin tanınması
ve varlığının kabulü ile yani başka bir değişle ötekileştirmeyen demokrasi
konseptinde mümkün olabilir. Bu noktada, Ludwig Wittgenstein‟ın (2009) dil
7
Bu çoğulculuk elbette “herkese eşitlik ve özgürlük” prensibini kabullenmiş grup ve
bireyler için geçerlidir.
1220

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
kullanımı temelinde önerdiği “aile benzerliği” (family resemblance) kavramı
üzerinden inşa edilmiş, demokratik mücadele içinde, farklı gruplar arasında bir
Lacalu‟nun deyimi ile “eşdeğerlik zinciri” (chain of equivalence) ve birliktelik
yaratılabilmiştir. Aslında bu yeni vatandaşlık tanımı, eşitlik ve özgürlük
prensiplerinin var olan sistem içinde radikal bir şekilde yeniden
yorumlanmasıdır.8 Böyle bir vatandaşlığın pratiği ancak etik-siyasal prensipler
(herkese eşitlik ve özgürlük) içinde uygulanabilirlik kazanabilir ve bu anlamda
radikal demokratik vatandaşlık bütün farklı vatandaşlık çeşitleri ve yorumları
içinde agonistik düşünce tarzına en uygun düşen şekildir. Biz olgusu liberal ve
yurttaşa dayalı cumhuriyetçi fikirlerden ayrı şekilde çatışma ve başkalık içinde
olgunlaşır. Bu aynı anda da kurulu sistemin radikal dönüşüm zemini hatta
sürecidir, pasif anlamda Gramscici mevzi savaşı şeklindedir. Mouffe (2013)‟un
sorguladığı kolektif tutku/arzu ve yarattığı müşterek duygulanımın siyasetteki
özellikle de siyasal kimlik oluşturma sürecinde ki önemini hiç de azımsanamaz
ve aslında daha çok Freud ve Lacan‟cı bir psikoanaliz perspektife dayanan bir
tahlildir. Burda bireysel duygu hissiyatından bahsedilmez. Bu tutkular, komünal
bir duruşu ve siyasal bir pratiği ifade eder. Bu tutkular siyasetten ayrı
düşünülemez ve böylece şekillenmiş yaklaşımlar kolektif kimlik yaratımında
önemli rol alır. Tutkular Mouffe tarafından aynı zamanda çatışma ile
bağlantılandırılmıştır, Mouffe bu bireysel olmayan duygusal enerjinin
siyasetten harekete geçirilmesi gerektiğine inanır.
Bu bağlamda Mouffe kendini (ve Laclau‟yu) Hardt ve Negri gibi radikal
demokrasi düşünürlerinden ayırma yoluna gitmştir. Kendi ifadesiyle, “bizim
için demokrasinin radikalleşmesi var olan iktidar yapılarının dönüştürülmesi ve
yeni bir hegemonyanın kurulmasını gerektirir. Yeni bir hegemonyanın inşası
da, bir „kollektif irade‟, yani radikal demokratik güçlerin „biz‟ini
oluşturabilmek adına hem eski hem yeni envaiçeşit demokratik mücadele
arasında bir „eşdeğer zinciri‟ yaratmayı içerir” (Mouffe, 2013: 65). Mouffe
(2015), demokratik sistemi baştan aşağı değiştiren doğrudan bir devrimden
ziyade Gramsci‟nin bahsettiği “pasif devrim”den dem vurur, böylece var olan
liberal demokrasi kurumlarını katılım yolluyla (engagement with) –örneğin, soleksenli popülizm ve radikal demokrasi bu amaca giden önemli araç ve uygun
zemindir- radikal bir şekilde dönüştürür. Bu anlamda Mouffe kendi radikal
demokrasi yöntemini Hardt ve Negri‟nin radikal demokrasiye ulaşma
stratejisinden ayırmaktadır, Mouffe‟a göre Hardt ve Negri daha çok “toplu
çıkış”dan yanadır. Eski sisteme ait hiç bir kurumun (solcu olanlar da dahil)
restore edilebilceğine inanmadıklarından, doğrudan reddi mirasa giderek daha
8
“Yeni Yaşam” Projesi‟nde bunun taslağı çizilmekte, bkz. http://www.imctv.com.tr/
2014/07/15/30465/demirtas-yeni-yasam-cagrisi-baslikli-tutum-belgesini-acikladi
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1221
çok protesto hareketlerini vurgularlar ve “mutlak demokrasi”den bahsederler.
Ama Mouffe için bu protesto hareketlerinin enerjisi siyasal bir parti aracılığıyla
temsili demokrastik sistem zemininde sinerjiye dönüşmüyorsa, etkisinin uzun
vade de süremesi mümkün değildir.
3. Kürt Siyasal Hareketinin Dönüşümü:
Marksizim’den Post-Marksizm’e
3.1. Özcü, Etnik Siyasetin Hegemonik Kültürel
Liderliği
Modern Kürt toplumu üzerinde hegemonik bir kültür oluşturarak
egemenlik sağlayan Kürt siyasal hareketi, sosyal yapısalcı bir teorik çerçeve ile
analiz edilebilecek, yeni bir siyasal kimliği ortodoks-Marksisit bir ideolojik
temel üzerinde inşa etmiştir. Bu modern kimlik inşa süreci ve yaratılan “sosyal
gerçeklik”, dünyadaki gelişmelere uygun olarak biraz gecikmiş de olsa Kürt
toplumunun aynı zamanda modernleşme sürecini tamamlamasının farklı bir
boyutunu temsil etmektedir.
Fakat modernleşme ve kapitalistleşme ve de beraberinde uluslaşma
sürecine uyum sağlamakta geciken Kürtler (lider kadro), bu yeni dünya düzeni
eksenin de “başarısız” ayaklanmalar sonucunda lidersizleşmiş ve toplum bir
anda kendini yeni bir (dışsal) hegemonik gücün, Türkiye Cumhuriyeti
Devleti‟nin (1923) yönetimi altnda bulmuştur. Yani toplumda oluşan
hegemonik boşluk, dışardan gelen bir hegemonik güç tarafından
doldurulmuştur. Tabii kısa süre içinde Antonio Gramsci (1971)‟nin belirttiği
yönde, karşı-hegemonya hareketleri doğmaya başladı ve bu hareketlilik çeşitli
aktörlerce değişik periyodlarda, farklı stratejilerle günümüze kadar yatay bir
şekilde devamlılık gösterir (bkz. Tekdemir, 2014). Bu bağlamda aslında HDP
bir yandan Kürt yanlısı siyasal partilerin mirası üzerine oluşturulmuş ve
bunlardan daha geniş bir toplumsal tabana hitap eden bir politik proje olarak
Kürtler içinde ki farklı alt-kimlikler için de “radikal bir çoğulculuğu” teşvik
ederken, diğer yandan da hala Kürtler açısından bu bu ulusal haklar talep etme
düzlemin, yani hegemonik güç ve kimlik mücadelesinin bir devam çizgisini
oluşturmaktadır.
1970‟lerin sonu ve 80‟lerin başında Kürt sosyalist, Marksist-Leninist
gençlik ve öğrenci ortamında (DDKO vb.) kurulan ve 1984‟ten sonra aktif
anlamda silahlı mücadeleye girişen yeni aktör Partiya Karkerên Kürdistan
(PKK) 1990‟lara kadar klasik bir Marksist örgütlenme içinde bulunmuş ve Kürt
toplumunun belirli düzeyde devlet ile şiddette dayalı hegemonik güç
mücadelesi içinde (OHAL, koruculuk sistemi, zorunlu göç vb. sonuçlarla)
kimliksel, kültürel ve politik istemlerine cevap vermeye çalışmıştır. Devletin
1222

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
katı ve baskıcı politikalarının, meşhur Diyarbakır Cezaevi gibi (bkz.
Zeydanlıoğlu, 2013) sonucunda kitleleri “bağımsız ve özgür Kürdistan” şiarıyla
harekete geçirmek zor olmamıştır (bkz. McDowal, 2003). Ancak, değişen iç ve
dış nedenlerden dolayı 2000‟lere gelindiğinde bağımsızlık talebinde ve
PKK‟nin ideolojik, siyasal ve sosyal yapısında bazı değişimler ortaya çıkmıştır.
Sovyetler Birliği‟nin yıkılması, ABD‟deki 9-11 Eylül olayları, AB ülkelerinde
patlayan bombalar, silahlı ulusal kurtuluş örgütlerine bakış açısının değişimi,
Türkiye‟nin AB‟ye katılma süreci radikal toplumsal hareketler gibi uluslararası
gelişmeler PKK‟nin politik çizgisini etkilemiştir. Diğer yandan ülkede ve Kürt
siyasal hareketindeki PKK‟nin “yumuşak” bir seküler yapılandırmaya
yönelmesi (İslami, Alevi, Yezidi figürlerin daha çok yer bulması gibi), geniş
sosyal katmanlara hitap etmesi, bünyesinde toplumun değişik katmanlarına
yönelik kurumlar oluşturması, 1999‟da Öcalan‟ın tutuklanması, OHAL‟in
kaldırılması, 2002 yıllında AK Parti‟nin iktidara gelmesi gibi somut etkenler de
PKK‟nin dönüşümünde ki etkin faktörler olarak sıralanabilir. Bunlar aynı
zamanda Kürt siyasal hareketinin de liberal bir sosyalizm‟e dönüşmesinde
belirleyici etkenlerdir (bkz White, 2015). Diğer yandan Öcalan (2004; 2015)
“demokratik cumhuriyet” konseptini ortaya atmış ve PKK, Kongra-gel olarak
ulus devlet talebinden ziyade sınırlar ötesi bir halklar birlikteliğine dem
vurmuştur9 (bkz. Akkaya ve Jongerden, 2012) ve KCK gibi yeni yapılanmalara
gitmiştir (Palabıyık, 2015). “Demokratik cumhuriyet” için yapılan plan,
demokrasinin milliyetçilikten, halkın (demos) etnik kimlikten (ethnos)
ayrılmasını hedeflemişti. Somut olarak bu, vatandaşlığın etnik köken
bağlamında değil, toplumsal cumhuriyet ve sivil haklar bağlamında
tanımlandığı veya kavrandığı yeni bir anayasa önerisiyle sonuçlandı.
Demokratik cumhuriyet planı devletin niteliğini hedef alırken, demokratik
özerklik ve demokratik konfederalizm planları, insan-odaklı ve özgürleştirici,
birleştirme siyaseti doğrultusunda devlet odaklı siyaset için bir alternatif
geliştirmeyi amaçladı” (Jongerden, Mayıs 2015). Aslında öz-yönetim, Hardt ve
Negri‟nin (2000) dediği gibi devletsiz olarak “çokluğun” (multitude) kendi
kendini yönetmesi bunuda radikal demokrasi eşiğinde gerçekleştirmesi olarak
görülebilir. PKK ortodoks-Marksist devrimci çizgisini terkedip, post-marksist,
post-yapısalcı yani Gramscici bir ideolojik-politik ve elbette pratik bir çizgiyi
(özellikle hareket şavaşı ile birlikte “mevzi şavaşı”na daha çok başvurulması
açısından) inşa etmeye yönelmiştir.
9
“Demokratik Ulus Haraketi...ayrı bir devlet hedefinden ziyade, demokratik bir
siyasi oluşum ve yönetim arayışındadırlar...Aynı devlet çatısı altında demokratik
siyasi oluşum tarihinin de en çok tanıdıği siyasi varlık biçimidir” (Öcalan, 2009:
327).
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1223
Aynı anda PKK bir gerilla hareketi olmanın ötesine geçerek, buna
ilaveten organik (parti örgütlenmesi) olarak entelektüel temelde bir rol de
üstlenmiş ve kültürel (ideolojik) bir karşı-hegemonyayı etkili şekilde tesis
etmeye girişmiştir. Özellikle sivil toplum alanında medya, dil, din gibi araçlarla
kitleler eğitilmeye başlanmış ve yeni ortak bir algı ve irade oluşturulmaya
çalışılmıştır. Bu aynı zamanda ortak bir politik kimlik inşası anlamına da
gelmektedir. Bu kolektif siyasal kimlik Kürt toplumunun ciddi bir kesiminde
kabul görmüş, hatta devlet aygıtları bile belli bir derece de kriminalize ve
“terrörize” ettiği bu kimliği (bkz. Yeğen, 1996) kabullenmek zorunda kalmıştır.
Modern, seküler ve sosyalist değerler üzerine kurullu “yeni” Kürt siyasal
kimliği Türkiye‟nin Kürt politikasında belirleyici rol oynamıştır.
3.2. Demokratik Kamusal Alanda Siyaset
HDP‟ye kadar olan süreç içinde Kürt siyasal kimliğine referans veren
birçok legal parti kuruldu. Yani Kürt yanlısı siyasal partilerin tarihi fiilen
1990‟da SHP‟nin Kürt politikasından rahatsız olup ayrılanlar tarafından kurulan
HEP ile başladı. HEP‟in kapatılmasının ardından benzer isimle ve amblemle
sırasıyla DEP, HADEP, DEHAP, BDP ve DTP (bkz. Watts, 1999) kuruldu ve
bu legal partiler Kürtlerin insan hakları, kültürel hakları ve dil talepleri istemleri
için parlamenter siyasette yer alma mücadelesine devam ettiler. Legal zeminde
(“ovada”) organik entelektüel olarak yürüttükleri faaliyetler belirli bir Kürt
kimliğini gerçek siyasal kültürel kimlik veya sosyal bir gerçeklik olarak inşa
etmiştir. Bu partiler önce yerel yönetimlerde ilk yönetim deneyimini yaşamaya
başladılar (bkz. Şimşek ve Jongerden, 2015). Daha sonra HADEP‟ten
başlayarak diğer sol-kanat partilerle ittifaklar kurdular ve „blok‟ siyasetti
kültürü geliştirdiler. Bağımsız adaylarla TBMM‟ye milletvekili göndererek
Kürt legal siyasesetini farklı bir boyuta taşıdılar.10
Ama bu partilerin hemen hemen hepsi “terör” ile bağlantılı oldukları
gerekçesiyle kapatıldılar. Bu konsepte, HDP de eski siyasetin temsil krizinden
dolayı bir yeni “politik olan” oluşturmaya gitmiştir ve bunu yaparken de yeni
bir radikal demokratik gramer kullanmıştır. Aşağıda değinileceği gibi, bu
açıdan artık Gramscici anlamda sivil toplum alanına yönelik referanslar ve sivil
toplumla ilgili pratikler Kürt siyaseti içinde giderek daha çok yer edinmeye
başlamıştır. Yani Kürt siyasal hareketi açısından “pasif devrim”e (aşındırma,
yer tutma şavaşı/mevzi şavaşı) referansla, “modern prens” olarak
10
2007‟de DTP öncülüğünde “Bin Umut Adayları” bloğu bağımsız aday yöntemi ile
22 milletvekili meclise gönderdi. 2011‟de ise BDP eşliğinde “Emek, Barış ve
Özgürlük” bloğu 36 milletvekili ile meclise girdi.
1224

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
nitelendirilebilecek “Parti” konseptinin (Gramsci, 1971) artık legal anlamda
kamusal alanda da kullanımını artırmıştır. Bununla birlikte dışsal hegemonik
mücadele de aralıksız olarak devam etmiştir. Böylece radikal demokratik
mücadele, yani sivil toplum alanlarını ve devlet kurumlarını hegemonik
(iktidar) gücü elde edilerek dönüştürme fikri daha çok cezbedici gelmeye
başlamış, aynı zamanda ortak irade‟yi devam ettirme ve kapsam alanını
genişletme çabaları da devam etmiştir. HDP‟ye kadar yasal zeminde bu
entelektüel ve kültürel liderliğini Kürdi-eksenli öncesi partiler (BDP, DTP vb.)
yürütürken, HDP ile radikal çoğulcu demokratik bir anlayış, demokratik talepte
bulunan diğer gruplarla beraber Kürtlerin de demokratik taleplerini de
üstlenmiştir.
Bu aynı zamanda siyasal partiler yanında hukuksal, toplumsal, kültürel,
ekonomik ve medya alanlarında faaliyet yürüten çeşitli sivil toplum örgütlerinin
de (İHD, TAYAD, Asrın Hukuk Bürosu, Mezopotamya Kültür Merkezi vb.)
hegemonik mücadelenin kazanımlarını devam ettirme faaliyetlerine imkân
tanımıştır. Fakat belirtiğimiz gibi bu partilerin hepsi etnik-siyaset yapmak ya da
“terör” ile ilişkili olmak gibi gerekçelerle kapatılmıştır.
3.3. Siyasal Olana Yöneliş
Kürt siyasalının dönüşümünü kısaca özetledikten sonra asıl üzerine
yoğunlaşmak istediğimiz konu, önceki Kürt yanlısı siyasal partilerden daha
farklı dinamiklerle ve daha geniş bir misyonla kurulan HDP olacaktır. Bundan
önceki partiler dayatılan belli içsel dinamikler, dış baskılar, şiddet ve güvenlik
sarmalında Kürt/bölge partisi ile Türkiye(li) partisi olma konusunda önemli
sorunlar yaşamışlardı (bkz. Barkey ve Fuller, 1997). Ama HDP bu
paradigmanın dışında bir siyaset üretmeye başlar. 1968 kuşağının öncü
isimlerinden BDP Mersin milletvekili Ertuğrul Kürkçü (19.08.2013), HDP
kuruluşunu ve yeni politik sınırların dinsel ve etnik antagonizmanın ötesinde
“politik olan”ı kurmalarını ve kurucu dışsal olmalarını şöyle açıklamaktadır;
“Amacımız Türkiye‟yi anlamsızca ikiye bölen AK Parti-CHP kutuplaşmasının
ötesine seslenerek ezilenlerin ortak mücadele platformunu kurmaktır. HDP‟nin
kurulması hem BDP‟nin hem de Kürt özgürlük mücadelesinin de öncülük ettiği
bir öneridir. HDP 2011 Haziran‟ında „Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu‟
olarak hareket eden güçlerin, yeni katılımlarla birlikte üçüncü bir odak ve kutup
oluşturma hamlesinin başka bir adımıdır.”11
11
“İşte BDP‟nin Yerine Gelecek Partinin Lideri!”, İnternet Haber, 19 Agustos 2013,
bkz. http://www.internethaber.com/iste-bdpnin-yerine-gelecek-partinin-lideri-57328
2h.htm
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1225
Bu bağlamda burada Mouffe‟dan esinlenen ve özcü olmayan bir bakış
açısıyla yapacağımız değerlendirmeler, belirli içsel sebeplerden, örneğin,
yürütülmekte olan çatışma çözümleri, sillahsızlandırma ve barış süreci,
cumhurbaşkanlığı seçimi, başkanlık sistemi tartışmaları, HDP‟nin seçimlere
parti olarak girme kararı, gibi gelişmelerden bağımsız düşünülemez.
Hatırlatmak gerekirse, çalışma, 7 Haziran 2015 genel seçimlerine kadar olan
moment üzerine yoğunlaşmakta ve 7 Haziran sonuçları dışında, seçimden
sonraki süreci kapsamamaktadır. HDP‟yi önceki Kürt siyasal partilerinden
ayıran önemli bir özelliği, sistemden “geri çekilmek” ya da “toplu çıkış” (bkz.
Hardt ve Negri, 2000) yerine varolan sistemi radikal bir politikayla
dönüştürmeye girişmiş olmasıdır. Böylece HDP “başka Türkiye” diye
adlandırabileceğimiz bir yeni politik proje (yeni hayat), agonistik demokratik
bir kamusal alan, radikal bir kimlik ve radikal bir vatandaşlık önererek ve bu
yeni düzeni sistemle “yüzleşmeyi” ve sisteme “katılımı” (Mouffe, 2013) tercih
ederek, sistemi radikal olarak dönüştürmeyi amaçlayan yeni bir siyasal zemin
oluşturmuştur.
Bu anlamda inceleme yeni bir politik döneme yani, Kürt siyasal
hareketinin artık post-Gramscici bir çizgiye oturduğu, kuramsal açıdan
Mouffe‟cu agonistik radikal politik teorik işleyişin hâkim olduğu bir döneme
odaklanmaktadır. Neoliberal siyasetin sonucu ve ardılı olarak gelişen postsiyaset döneminde, Kürt ulusal/siyasal hareketi açısından, hegemonya ve
antagonizma farklı bir evreye geçmiş olmakta, antagonistik ilişki yeni bir
siyasal üretim üzerinden agonistik bir yapıya dönüşmeye başlamaktadır. Kürt
özcü, tekil kimliğine dayalı politika evrimleşmiş, popülist bir söylem kurmuş ve
radikal bir demokratik siyaset çizgisi oluşturarak yeni agonistik çogulcu ve
hasım siyasetti bakış açısıyla bir karşı-hegemonya kültürü inşa etmeye
girişmiştir. Böylece, HDP Kürt siyasal hareketi ile bağını koruyarak, yeni bir
politik gramer ile bir politik proje12 ile Türkiye siyasetine dâhil olmuştur. Bu
süreç 2007 yılından beri aktif olan ve yine Kürt siyasal hareketinin dönüşümü
doğrultusunda içinde oluşumu tamamlanan Demokratik Toplum Kongresi
(DTK) ile Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve de Gezi hareketi ile,
Podemos ve Syriza örneklerine benzer şekilde toplumsal hareketlerin yarattığı
sinerji ve Öcalan‟ın (2009) “demokratik modernite” gibi ideolojik önermeleri
ile konsolide edilmiştir.
HDP‟nin karizmatik eşbaşkanı Selehattin Demirtaş, 6 Mart 2015 sabah
bir televizyon programında konuşurken, HDP‟nin popülizme yönelişinin
ipuçları sayılabilecek önemli açıklamalarda bulunmuştur. Demirtaş artık Kürt
12
“Proje” kelimesi burada Mouffe‟un (ve Laclau‟nun) önderdiği alternatif bir düzen
anlamında kullanılmıştır.
1226

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
ulusal siyasal hareketinin bir üst evreye geçtiğini belirterek, HDP‟nin Kürt
yanlısı tekil, özcü yani etnisiteye dayalı bir siyasi parti olmak yerine daha
çoğulcu ve kapsayıcı bir parti olmaya yöneldiğini, bu yönüyle de tüm kesimlere
hitap eden tek, Türkiye partisi olduğunu ifade etmiştir. Örneğin, çok sayıda
başörtülü, Alevi, Ermeni, Arap, Roman Süryani, Asuri, Caferi, Laz, Gürcü,
kadın, LGBTİ üyeleri ve yine bu kesimlerden çok sayıda aday adaylarının
olduğunu, Yaşar Kemal‟in “çok renkli çiçek bahçesi”, sözünü hatırlatarak
beyan etmiştir. Demirtaş, Türkiye‟de bir (hegemonya) boşluğunun olduğunu ve
solun halka yanlış tanıtıldığını savunarak krizlere sol bir ekonomik politik proje
önderdiklerini belirtmiştir. Program sunucusu Cüneyt Özdemir‟in “neden Kürt
sözünü hep altını çizerek anlatıyorsunuz?” sorusuna “yıllardır siz hep üstünü
çizdiğiniz için”, cevabını vererek eşit yurttaşlık, yani radikal vatandaşlık
nosyonunun tanınması durumunda, hiç kimsenin homojen bir kimlik siyaseti
yapmasına gerek kalmaycağını belirtmiş, böylelikle HDP‟nin yeni siyasal bakış
açısının da ipuçlarını vermiştir.13 Bu çerçevede Kürt sorununun var olan
hegemonik rejimin diğer siyasi açmazlarının dışında tutulmaması gerektiğinin
ve mücadelenin bu radikal politikaya göre sadece tek bir siyasi aktör üzerinden
ve sadece onun kendine özgü demokratik talepleri doğrultusunda
ilerleyemeceğinin, daha geniş ve bütünlüklü bir hat üzerinden yürütülmesi
gerektiğinin altı çizmişdir.
Elbette toplumsal ve siyasal kimlikler değişmez olgular değildir,
değişime ve dönüşüme açık alanlardır. Bunlar hegemonik eklemleme üzerinden
sürekli değişir ya da güç mücadelesinin alanı haline gelirler (Laclau ve Mouffe,
1985). Kürt kimliğini de bu bakış açısına göre değerlendirmek gerekir. Burada
önemli olan nokta HDP‟nin siyasetin gündeminde olan talep ve eğilimleri
demokratik, politik bir pota içinde mobilize ederek kolektif bir kimlik kurma
hedefidir. Bu hedef aynı zamanda varlığını yakıcı bir şekilde hissettiren, radikal
çoğulcu demokratik politikanın oluşması ve bu alandaki boşluğun
doldurulmasıyla, yukarıda ifade ettiğimiz organik politik krizin aşılması için de
gereklidir. Aslında spesifik olarak, HDP politik bir kimlik olarak radikal
demokratik vatandaşlık kimliği oluşturmak istemektedir. Bu kimlik herkes için
özgürlük ve eşitlik vurgusunu öne çıkaran radikal bir demokratik yorumlama ile
gerçekleşebilir ve bu yapılırken bireysel özgürlük ve sivil katılım (yani siyasal)
arasında da bir denge oluşturulur. Dolayısıyla da çok kapsayıcı bir yapı ile
HDP‟nin, mesala Süryani, Hristiyan milletvekili, ya da belediye başkanı olması,
Avrupa‟da Ermeni bir sözcü tarafından temsil ediliyor olması veya kadın
eşbaşkan kotası olması gibi örnekler bunun yansımasıdır. Bu türden örnekleri
çoğaltmak mümkündür: Alevi, Sünni, Çerkez, Êzidi, Pomak, Gürcü, Arnavut,
13
Bkz. CNN Türk 5N1K, https://www.youtube.com/watch?v=97EmFgJNH_4
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1227
seküler, anti-kapitalsit Müslüman, solcu, LGBTİ gibi geniş kimlikli bir
çoğulculuk, buna örnek bir model teşkil eder14 ve bütün bu grupların
demokratik talepleri doğrultusunda ortak bir kimlik, yani vatandaşlık
tanımlaması yapılmaya çalışılır.
4. Agonistik Kamusal Alan: Sol-eksenli Popülizm
ve Kolektif Siyasal Tutkunun Mobilize Edilmesi
Popülizm demokrasilerde önemli bir temsil boyutu görevi taşımaktadır.
Dünya siyasetinde popülizme genel olarak negatif anlam yüklenmiştir ve
özellikle Türkiye‟de popülizmin temsilciliğini yapan sağ partilerin halkta
politik ve ekonomik olarak bıraktıkları kötü izlenimlerden dolayı, sol partilerin
çok tercih ettiği bir politik araç olduğu söylenemez. Ancak bu araştırma
açısından popülizm kavramı klasik ve negatif algılamadan ziyade, daha çok
söylem analizinin bir parçası, radikal demokrasiye giden bir strateji ve
hegemonya mücadelesinin incelenmesi açısından sosyal gerçekliklerin bir
parçası olarak değerlendirilecektir.
Bu bakış açısıyla, Laclau, Mouffe, Yannis Stavrakakis, Francisco
Panizza gibi (organik) entellektüeller (bkz. Panniza, 2005) ve Essex
Üniversitesi‟nin bünyesinde Söylem Analizi Okulu15 olarak da anılan ya da
Selanik‟teki Aristo Üniversitesi eksenli Popilusmus16 gibi projeler ve kurumlar
sol siyasal aktörlerin popülizm‟i olumsuz algılamalarını eleştirmektedirler. Bu
kurumlar, çeşitli sol aktörlerce popülizmin demokrasi için tehlike olarak
görülüyor olmasına rağmen, bunların siyasal söylem ve politikalarının
popülistleştirilmesi üzerine ciddi çalışmalar ve yayınlar yapmaktadırlar.
Yukarıda bahsettiğimiz bu radikal-yapısalcı, yapı-sökücü düşünürlere göre,
post-siyaset‟in ahlaki ve rasyonel uzlaşma çabasının sonucu olarak, bu negatif
algılamadan dolayı sağ-eğilimli popülist partiler ciddi kazanımlar elde
Örneğin, Bursa 2‟nci sıra milletvekili adayı Çerkes, Metin Kılıç, Artvin‟in Borçka
ilçesinden Kocaeli adayı Laz, Sinan Odabaş, İstanbul 3‟üncü bölge 2‟inci sıra
Ermeni adayı, Garo Payan, Süryani aday, Erol Dora vb. Bkz. “Eşit Gelecek İçin
Ortak Adres HDP”, Evrensel, 14 Nisan 2015.
15 Lacalu‟nun Kamu Yönetimi Bölümünde 1970‟lerden beri oluşturduğu bu düşünme
geleneği. Bu gelenek, Lacalu‟nun ölümünden (2014) sonra David Howarth, Alleta
Norval, Jayson Glynos gibi entelektüler tarafından hegemonya, söylem, demokrasi,
kimlik vb. konularda çalışmalar yürütmektedir.
16 Popülist söylem ve demokrasi anlamına gelen bu araştırma projesi Essex
geleneğinden gelen Yannis Stavrakakis tarafından kurulmuş ve genelde genç
akademisyenlerce daha çok popülizm, diskur ve demokrasi üzerine çalışmalar
yürütmektedir. Bkz. http://www.populismus.gr/
14
1228

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
etmişlerdir. Paradoksal olarak, sağcı partiler isçi sınıfıda dâhil olmak üzere,
halkın taleplerini istemlerini ve tutkularını daha iyi bir şekilde algılamış ve
bunları siyasettin içinde uygun söylemeler (güçlü vatan, birlik ve beraberlik
vb.) kullanarak mobilize etmiş ve bu şekilde hegemonik bir kültür oluşturmuş,
tabiyatıyla da ciddi destek alarak iktidar gücünü elde etmişlerdir. Çünkü siyaset
pozitivist ve rasyonelci sol‟un düşündüğü gibi tamamıyla mantığa dayalı bir
ilişkiler ağı değildir, kitlelelerin kollektif arzuları (din, milliyetçilik vb.)
umutlari (mesala ekonomik büyüme) ve korkuları (ötekinin yarattığı tehdit gibi)
siyasetin yönünü etkillemektedir. Böylece bu sağcı popülist partiler siyasal
alanı iyi çözümleyip işçiler de dâhil toplumun çok farklı kesimlerine hitap
ederek (Avusturya‟da Haider FPÖ, Fransa‟daki Jean-Marie Le Pen ve AK Parti
gibi) geniş kitleleri harekete geçirmektedirler. Bunu yaparken anti-demokratik
bir söylem ve siyasal üslup kullanarak belirli kesimleri öteklieştirerek (yabancı,
feminist, gey, siyahi, kafir vb.) devlet aygıtı üzerinden hegemonik bir güç elde
etmektedirler. Bu, rızadan ziyade baskı üzerine kurulmuş bir egemenlik
olduğundan, meşruluklarını korumak için artık hegemonyadan ziyade
otoriteryan bir sisteme dönüşmektedirler.
Ancak bu siyasettin anlamsızlaştırılması durumu, özellikle Türkiye gibi
ülkelerde varolan merkezi siyasal partilerin artık “gerçek birer seçenek”
olamayışlarından, farklı çözümler sunamayışlarından kaynaklanan siyasal
tıkanma ve krizin ürünüdür. Bu temelde sağ-popülist partiler yükselişe
geçmişlerdir. Çünkü popülist pratikler, var olan sosyal ve siyasal kurumların
istikrarlı bir düzen oluşturmadaki başarızılığı üzerine ortaya çıkarlar. Ekonomik
ve politik krizler başlıbaşına tek sebep değildir, popülizmin yükselişinde
otoriter hükümet, askeri diktatörlük ya da politik kurumların yenilenmesi gibi
(Panizza, 2005) sebepler de etkilidir. Bu bağlamda popülizm sadece tepkiden
öte bir durumdur ve solun kullanmaması için hiç bir geçerli sebep yoktur. Bu
yüzden, Laclau (2005) siyasalın oluşma koşulları ile popülizmin bir olduğunu
idda eder ve her ikisini de sosyal ayrım üzerine dayandırır. Çünkü popülist,
Althusserci ifadeyle “çağırma” hegemonik mücadelenin bir nesnesidir.
Türkiye siyaseti incelendiğinde, popülizmin siyasal kültürde önemli bir
yeri ve etkisi olduğu görülür. Özellikle yoğun bir sağ popülist parti ve
karizmatik popülist lider baskınlığı göze çarpar (Örn. Menderes, Demirel,
Erbakan, Özal ve Erdoğan). Bu bağlamda, AK Parti hem Türkiye‟de hem de
Avrupa‟da bu tarz sağ-eksenli popülist siyasetin en iyi örneklerinden birini
teşkil etmektedir. Yannis Stavrakakis‟in (2005) belirtiği gibi Yunanistan‟da,
Latin Amerika‟da ve kısmen de olsa Amerika‟da siyasallaştırılmış dinsel
söylemler popülist olarak kabul görmektedir. Türkiye‟de de dinsel söylemler
siyasal hayatın önemli bir parçası olmuş ve popülist amaçlar için
kullanılagelmiştir. Murat Belge (2015) tartışmanın bu boyutuna Laclau‟yu
referans göstererek katkıda bulunmaktadır; “dünya görüşü düzeyinde, „popülist‟
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1229
denebilecek bir ideolojiyi sakıncalı bulurum, çünkü böyle bir bakış, maddî ve
nesnel süreçleri kavramakta da, değerlendirmekte de, yetersiz kalır. Nesnel
gerçeklikten kopuk talepler ya da iddialar vb., sonuçta, sol siyaset için
zararlıdır. Ama somut siyasetin yürütülmesine, „popülist‟ diyeceğimiz ögeler,
tavırlar vb. zorunlu olarak karışır”.
Özellikle HDP‟nin 7 Haziran öncesi oluşan radikal demokrasiye ulaşma
amacı taşıyan sol-eğilimli popülizmi; acaba başka bir alternatif model ya da
başka bir Türkiye mümkün mü?‟ gibi bir soru doğurmuştur. Halen AK Parti‟nin
inşa ettiği “yeni Türkiye” (yeni-Osmancılık) ile karşı-hegemonik güçlerin
“nasıl bir Türkiye?” (CHP‟lilerin “eski” ve HDP‟nin “başka” Türkiye bakış
açısı gibi) tartşıması ülkenin siyasal gündemini meşgul etmektedir. Bu
doğrultuda HDP‟nin sunduğu büyük insanlık ve yeni hayat gibi önermeler de
kurucu-dışsal olarak ve karşı-hegemonyacı bir pozisyon amacı içermektedir
(bkz. Şur, 2014; Küpeli, 2014). Aynı anda siyasi rekabetin “Biz‟ler”de
yaratılmaya çalışılan kolektif siyasal kimlik ve buna zemin hazırlayan alternatif
kültür yaratma bu amaca hizmet etmektedir (Tekdemir, 2015a Laçiner, 2015).
Bu bağlamda, Wittgenstein (2009)‟in “dil oyunu” (language game) teorik bakış
açısıyla gözlemlendiğinde, kullanılan bu yeni dil ve söylem ile var olan
değerler üzerinden yeni bir “toplum hayali” oluşturulmak istendiği söylenebilir.
HDP yeni bir politik felsefe olan agonistik bir demokrasi çerçevesinde bu yeni
siyaset ile kitlelerin sesi daha doğrusu sesi olmayanların sesi olup olamayacağı
kaygısına rağmen 7 Haziran seçim sonuçlarıyla değişik kimliklerin desteğini
alabilmeyi başardığını ortaya koymuştur (bkz. Grigoriadis, 2016).
Kürt hareketi demokratik taleplerinden dolayı zaman zaman demokratik
hareketlerle işbirliğine gitmiştir. Bu bir nevi Gramsci‟nin “tarihsel blok” tarzı
bir çaba olarak da görülebilir. Örneğin, AB yanlısı reform düzenlemelerini
desteklemiştir ama bu toplumun diğer kesimlerine yani bütüne ulaşamamış, bir
Kürt ve bölge partisi olma olgusundan uzaklaşamamıştır. HDP esasen kendini
bir anlamda, önyargıların kırılma hamlesi olarak tanımlamaktadır.
Türkiyelileşme güçlü bir şekilde dillendirilmiş, (özellikle aşırı uç milleyetçi
kesimlerin tepkisine rağmen) Ege, Karadeniz ve ülkenin diğer bölgelerinde
siyasi faaliyetler daha da yoğunlaştırılmıştır. Başka önemli bir slogan ise
“prangalarınızdan kurtulun” olmuştur. Aslında HDP Türkiye siyaseti içinde
kendini sadece Kürt talepleri ekseninde siyasi bir gettoya sıkıştırmaktan ziyade,
faaliyet alanını genişleterek, farklı kimlikleri bünyesine alarak bir “postmodern
tarihsel blok” ve de popülist bir kimlik kurma girişimi, daha ötesi radikal bir
çoğulcu kamusal alan yaratma projesi olarak var etmiştir.
Bu çerçevede savunulan radikal demokrasi, çeşitli ifadelerle de
adlandırılmıştır (demokratik cumhuriyet, demokratik konfedaralizm,
1230

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
demokratik otonomi, demokratik modernite vb. bkz, (Öcalan, 2009; 2015).17
Tabii Kürt siyasal yaşamı içinde HDP öncesi bu söylemler, tam olarak HDP‟nin
yeni siyaseti ile pek bir söylemsel örtüşme sergilememektedir. Daha önceki
Kürt siyasetinin söylemi daha çok koloni olma, emperyal güçlere karşı
mücadele, devrim, bağımsızlık, “büyük Kürdistan” gibi önermeler üzerine
kurulmuştur. Bu bakış açısı, Mouffe‟un kendini teorik çerçevede ayırt ettiği
İtalyan autotnomist ya da sınıf-merkezli Marksist radikal demokrat
düşünürlerin (Paolo Virno ya da Hardt ve Negri gibi) toplu çıkış ve mutlak
demokrasi konseptine daha çok uygun düşmektedir. Mouffe (2013) ise radikal
demokrasi siyasetini daha farklı bir siyasal dil ve yöntemle gündeme
getirilmekte18 ve sistem ile yüzleşmekten, katılımdan bahsetmektedir.
Örneğimize döndüğümüzde, HDP bu bağlamda devraldığı ciddi sayıda yerel
yönetimler ve bu yerel güç kazanımı sonucunda oluşmuş bir yönetim tecrübesi
saglamış, halk üzerinde yasal ve temsili siyaset zeminde bir hegemonya
kurabildiğini, ülkenin doğu cephesinden gelen bu destek ve batı cephesinde ki
sempati ve destek ile yüzde on barajını aşıp politik bir özgüven kazandığını
görebiliriz. Böylece, HDP Türkiyelilik söylemi doğrultusunda ülkede var olan
sol, sosyal demokrat ve de seküler grupların temsil eksikliği ve muhalefet
boşluğunda, demokratik yöntemlerle iktidar gücüne ortak ya da ele geçirme
amacı ile mobilize olmuştur. Bu açıdan calışmamamız Akkaya ve Jongerden‟in
(2012; 2013) radikal demokrasine ilişkin yorumlarına katılmakla birlikte, fakat
onlardan farklı olarak HDP ve PKK‟nin radikal demokrasi algılamalarını
ayrıştırmıştır. Jongerden‟in (Mayıs 2015) “demokratik özerklik ve demokratik
konfederalizm projesinde, PKK, geri çekilme ya da katılım arasında bir seçim
yapacak gibi görünmüyor: varolan kurumlarla hedefe kitlenerek (belediyeler),
kendi alternatiflerini kendi yaratıyor (konseyler)” iddiasına karşın, bizim PKK
ve HDP arasında, bahsettiğimiz radikal demokrasi okuması ayrımı ve projeyi
uygulama stratejilerini somutlaştırmak faydalı olacaktır: HDP sisteme entegre,
bütünleşmiş ve katılım amaçlı pasif bir yöntem benimserken, PKK, özellikle de
Suriye‟deki ideolojik paydaşı Demokratik Birlik Partisi (PYD)‟nin Rojava‟da
ki askeri ve psikolojik kazanımlarından sonra, daha çok en son öz-yönetim ilanı
ve “devrimci halk savaşı” kararı ve Kürt bölgesinde ki şehir içi “hendek”
savaşlarından da anlaşıldığı gibi yeniden kopuş ve ayrılma siyasettine dönme
yönünde mesajlar vermektedir.
Bu kavramların HDP’nin radikal demokrasi konseptinde belirleyici etken
olmasındaki temel neden, HDP içindeki “en etkili bileşen” olan Kürt hareketinin
ideolojik formasyonun bu söylemler etrafında şekilenmesinden dolayıdır.
18 HDP Parti Programı için, bkz. http://www.hdp.org.tr/parti/parti-programi/8
17
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1231
HDP sistem içinde yer alan meşru politik bir parti olarak, Hardt ve
Negri‟nin sosyal medyayı etkin kullanan, belirgin bir ideolojik motivasyonla
şekillenmeyen, postmodern sosyal hareketler (occupy movement vb.) için
öngördüğü sistemi redde, ya da sistemden toplu çıkış/göç‟e yönelmez. Buna
karşın, HDP‟nin stratejisinin daha yakın durduğu Mouffe, günlük hayatın akışı
içinde bir alternatif sunarak, havada kalan kritik söylemlerin ötesine geçen,
yüzleşme/katılım eksenli bir reel politik tutum önererek sistemin ve neoliberal
demokratik kurumların Gramsci (2003)‟nin “mevzi/pozisyon savaşı” stratejisi
ile radikal olarak dönüştürülmesinden bahseder. Başka bir deyişle, sistemin
kendi demokratik kurumları temelinde değişimi talep edilmekte, klasik bir direk
devrim söyleminden ziyade pasif bir devrim stratejisi güdülmektedir. Nitekim,
HDP ve HDP çizgisine yakın olanlar parlamento sistemi içinde yer almayı
tercih etmek, ayrıca ciddi sayıda belediye ile yerel yönetimler üzerinden
deneyim sağlanmakta, anayasa değişikliği isteyerek devlet kurumlarının radikal
restorasyonundan bahsederler. Öte yandan, çalışmamız Gençoğlu-Onbaşı
(2016)‟nın çalışmasındaki “radikal sosyal demokrasi” konseptine tamamıyla
karşı bir tutum sergilemektedir.19 Mouffe aslında liberal hegemonyanın
oluşmasında önemli sorumluluk yüklendiği ve bu duruma kitlelerin rıza
göstermesini sağladığı için sosyal demokrasiyi suçlar. Sosyal demokrasi bir
alternatif üretemediğinden radikal demokrasi projesini önerir. GençoğluOnbaşı, parti manifestosunda radikal demokrasiden tek bahseden parti olmasına
rağmen HDP‟den hiç bahsetmeyerek ve CHP üzerinden teoriyi tamamıyla
özünün dışında yorumlayarak radikal demokrasi kuramının ana farklı bir yöne
ve eksene doğru kaydırmaktadır. Bu durum Mouffe‟un amaçladığı hedeflerin
çok dışındadır.
Söylem sadece dil, konuşma ya da yazılı metin üzerinden değil, aynı
zamanda politik davranış, ilişkiler, kimlik oluşturma, mücadele yöntemi ve
buna benzer bir sistematik kurulum ve düzenlemeler olarak düşünüldüğünde,
bu söylem sistematiği ve radikal demokrasi projesi Rojava‟da ki Kürt siyasal
hareketi PYD tarafından (HDP‟nin algılamasından farklı olarak) “kanton
rejimi” ile hayata geçirmişlerdir. Buradaki uygulama Öcalan‟ın Amerikalı
anarşist, liberter Murray Bookchin‟in felsefesinden etkilenerek oluşturduğu
radikal demokrasi uygulamasıdır (bkz. Biehl, 2012). Suriye merkezli sivil savaş
ortamında Rojava bölgesindeki radikal demokrasi deneyimi yeniden yaratma
üzerine konumlandırılırken, yani klasik bir devrim konseptine yakın bir politik
proje olarak gereçekleşirken, Türkiye‟de parlementer sistem içinde yer alan
HDP‟nin radikal demokrasisi daha çok agonistik bakış açısıyla varolan liberal
19
Mouffe ile olan kısa bir mülakat için bkz. http://en.theeuropean.eu/chantal-mouffe-3/7859-fighting-right-wing-populism-in-europe (09.03.2016).
1232

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
demokratik sistemin radikal bir şekilde dönüştürülmesine rehberlik eden bir
siyasal projedir. Yani siyasal bir pasif (d)evrim sürecidir. Burada bahsettiğimiz
pasif devrim Tuğal (2009)‟ın incelediği İslami hareketlerin başvurduğu pasif
devrimden ayrılmaktadır. Kemalist sisteme karşı örgütlenen siyasal İslam, daha
çok “Milli Görüş” geleneğinden gelen Anadolu kökenli küçük ve orta ölçekli
işletmelerin desteğiyle, neoliberal ekonomiyi taktiksel olarak kullanarak siyasal
partiler (Refah, Fazilet, -etkili uygulayacısı- AK Parti) üzerinden iktidarı ele
geçirmeyi hedeflemiştir. Öte yandan Gülen hareketi gibi daha seçkinci gruplar
devlet aygıtlarına yerleşerek kontrolü ele geçirip (bürokrasi, yargı, polis, askeri
vb.) iktidara ulaşmayı hedeflemiştir ve toplumu da bu yönde, özcü ve tekçi bir
kimlik bağlamında İslami, muhafazakâr (ya da liberal), Türkçü ve kapitalist
değerlerle dönüştürmeye başlamışlardır.
Buna karşın, HDP‟nin pasif devrimi daha çok radikal demokrasiye (yeni
hayat) ulaşmak için kullandığı bir stratejidir. Amaç neoliberal ekonomiyi ve
liberal demokrasiyi radikal bir şekilde dönüştürmektir. Bunu yaparken önce
kollektif bir siyasal kimlik (Bizler) oluşturmak, bunun içinde toplumun siyasal
tutkularını harekete geçirmek, yeni bir hegemonik kültürü, radikal çoğulcu
toplum, sosyalist ekonomi, agonistik bir demokratik ortamında herkese eşitlik
ve özgürlük demokratik prensipleri doğrultusunda oluşturmaktır. Bu da doğal
olarak neoliberal siyasete ve kapitalist ekonomiye karşı-hegemonik bir
duruşdur. Bu süreçte sol-eksenli bir popülizm ile iktidar elde edilip, bu
kurumların bu söylem içerisinde restore edilmesi hedeflenir. Çünkü var olan
siyasal kriz, yani post-siyaset ya da post-demokrasi durumu (siyasi farklılıkların
azlığı, homojenleşen sağ ve sol partilerin merkezileşmesi ve farklı kimliklere
kamusal alanda fırsat alanı yaratmadaki acizlikleri gibi) Türkiye‟nin genelinde
etkilidir. Bu anlamda sol eksenli demokratik popülist siyaset, ülke geneline
taşınmak istenmiştir. HDP ülke siyasetinde daha etkili olunabilmesi, daha çok
kitleye, kesime ve farklı kimliklere ulaşılabilmesi, mevcut sistemin dönüşümün
sağlanabilmesi için, “devletin partisi değil, halkın partisi” popüler sloganı
kullanılmaya başlamıştır. Bu yeniden yapılandırılmış demokratik siyasetin
uluslararası boyutuna da değinmek gerekir. Bir yandan Avrupa‟da Syriza ve
Podemos ile olan yakın ilişkiler, öte yandan Ortadoğu‟da Rojava-Suriye, BaşurIrak ve Rojhelat-İran gibi ülkelerdeki Kürt örgütlenmeleri ve diğer demokratik
muhalif güçlerle ortak hareket çabaları bu amaç doğrultusundadır ve aynı
zamanda bu radikal siyaset eğilimin ürünüdür. Örneğin, HDP eş genel
baskanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ (30 Haziran 2015) ortak
açıklamalarında “adalet, eşitlik ve demokrasi adına kemer sıkmaya karşı
verdikleri mücadelede Yunanistan halkı ve hükümetiyle birlikteyiz.
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1233
Mücadeleleri bize başka bir Avrupa‟nın mümkün olduğunu gösteriyor”20
diyerek alternatif başka bir Türkiye söylemlerinin aslında Avrupa ve Ortadoğu
için de arzuladıklarını da göstermişlerdir.
Bu argümana paralel olarak, Mouffe (2008, 2015) neoliberal küresel
dünyanın yaratığı ileri endüstiriyel toplum ve bireysel tüketici/müşteri kültürü
içinde oluşan siyasetsizliğin aynı zamanda “erdemlilik” sözcüğü ile
meşrulaştırılıp sağlamalaştırılmaya çalışıldığını belirtir. Siyasetin ideolojik
(sağ/sol ayrımı gibi) bir ayrımdan ziyade ahlaki temelde, yani iyi ve doğru
temelinde şekillenmesinden şikâyet eder. Bu da tabiatiyla beraberinde
demokratik siyasal kamusal alanda herhangi bir agonistik müzakerenin
olmayışını getirir ve insanları alternatif üretmemeye yönlendirir, hatta böyle bir
ihtimalin olduğunu düşünmekten uzaklaştıran bir kaos ortamına sokar. Meşhur,
Britanya‟nın (İngiltere) neo-liberal başbakanı Margaret Thatcher bu durumu
“başka bir alternatif yok” diyerek ifade etmiştir. Türkiye‟de kendine özgü bir
şekilde bu küresel ekonomik ve siyasi krizlerden nasibini almıştır. Neoliberal
ahlaki bakış açısı aynı zamandan toplumdaki antagonistik ilişkileri de yok
saymıştır ama düşmanlık/muhalefet toplumların varlığındadır ve çok değişik
şekillerde sosyal ilişkiler içinde görünür. Bütün bunlar gerçekleşirken tabii ki
etik ile siyasal arasında yeniden bir bağ kurulmalı ve demokratik eşitlik ve
özgürlük ilkelerine de sadık kalınmalıdır. Fakat bu ilkelerin çeşitli biçimlerde
ve çatışmalı olarak yorumlanmaları mümkündür.
Bu bağlamda, HDP‟nin yeni söylemler, semboller ve kavramlar
üzerinden kolektif siyasal tutkuyu harekete geçirme hedefinde olduğu
söylenebilir. Örneğin, Demirtaş 18 Mart 2015‟te Hakkari‟deki Newroz
kutlamalarında Kürt geleneksel kıyafeti giyinmiş ve boynuna Rize yöresine ait
bir keşan atkısı takmıştır. Aynı gün iki eş genel başkan Demirtaş ve Yüksekdağ,
Çanakkale Savaşı yıldönümü dolayısıyla ortak bir basın açıklaması yapmış ve
bu konuda resmi tarih söyleminden uzak radikal bir çoğulcu söylem ile popülist
mobilizasyonun uygulama pratiğini göstermişlerdir. Bu bağlamda HDP‟de
değişik aktörler, gruplar ve siyasal partiler, yani sayısız bileşenler bir ara
gelmiştir. HDP bu grupların demokratik tutkularını (Cemevi, ana dilde eğitim,
eşitlik, özgürlük, güvenlik vb.) mobilizasyonun etmeye başlamış, ortak bir
demokratik dil oluştrulmaya yönelmişler ve geniş bir sosyal, kültürel, sinifsal,
dinsel, cinsiyet ve ideolojik ayrım üzerine kurulu bir kimlik kolasiyonuna
dayanan, yani Laclau‟nun deyimi ile bir eşdeğerlilik silsilesi kurmuştur.
Mesala, partinin bazi billeşenlerini sıralarsak, tarif ettiğimiz resim daha çok
20
“Yunanistan Halkı ve Hükümetine Olan Desteğimizi Yineliyoruz”, bkz. HDP web
sitesi: https://www.hdp.org.tr/basin/basin-aciklamalari/yunanistan-halki-vehukumetine-olan-destegimizi-yineliyoruz/6211
1234

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
netleşecektir. LGBT dernekleri, (Örn. KAOS-GL), feminist gruplar (Örn. İzmir
feminist kadınlar), çevreci kurumlar, hemşeri dernekleri, meslek örgütleri ve
sendikalar, İslami Kürdi kuruluşlar (Azadi gibi), Alevi oluşumlar, diaspora
gruplar (Avrupa Ezidi Fedarasyonu gibi). Öte yandan sosyalsit partiler, örneğin
EMEK partisi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, Ezilenlerin Sosyalist Partisi,
Sosyalist Demokrasi Partisi, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Yeşiller ve Sol
Gelecek Partisi gibi.
Bununla beraber, direk HDP ile birleşmeyen ama HDP‟nin hegomonik
mücadelesine eklemlenen, Birleşik Haziran Hareketi (BHH) gibi aktörler var.
BHH yürütme kurulu uyesi Can Atalay21 (9 Mart 2015), HDP ile oluşacak
ittifak, dayanışma (iltihak değil) üzerine konuşurken agonistik demokrasinin
temel elementlerinden eşitlik ve özgürlük üzerine olan duruşlarını şöyle dile
getirmiştir: “Eşitlik ve özgürlük mücadelesini toplumsal mücadelelerin
arındırıcı ırmağı içinde yeniden ve yeniden kuracak bir özgüvenle hareket
edilecek gündür. Bu solun yeniden yapılanmasının da kapısını aralayacak
yegâne umuttur.”22 Paralel olarak, Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy da (11
Mart 2015) “HDP‟nin, demokrasi, barış, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin
önemli bir dinamiği olması”23 nedeniyle destek çağrısında bulunmuştur. Öte
yandan İslami cephede, İslami Kürt kimlikli Azadi gurubu, medrese kökenliler,
aşiretler de HDP ile seçim ittifakını deklare etmiştir ve buna anti-kapitalist
Müslümanların da HDP yanında yer alacaklarını deklare etmeleri de
eklenmelidir. Toplumsal kimlikler temelinde yükselen bu geniş ittifak dışında,
HDP‟nin siyasal tabanını Azadi hareketin önde gelen üyelerinden Yavuz Delal
(11 Mart 2015) şu şekilde ifade etmektedir: “Benim anladığım kadarıyla
HDP‟nin iki ayağı var: Birisi Türkiye‟deki sol ve sosyalist partilerle sürdürdüğü
ittifak görüşmeleri, diğeri de Kürdistan seçim ittifakı bileşenleri ve hassaten
Kürdistan‟da İslami camiayı temsil eden Azadi ile yapmış olduğu veya
yapacağı ittifaktır.”24 HDP, popülizmi yani popülist kimlik kurgusunu, genelde
Türkiye‟nin Bati yakasında modern, demokratik, laik ve sol bir söylem içinde
yürütürken, Kürt bölgesinde ise Kürt ittifakına yönelik olarak ortak kimlik,
aşiret, gelenek, tarihsel birliktelik, dil, coğrafya ve İslami bağlar üzerinden
yürütmektedir. Azadi hareketinin yanında HDP‟nin DBP, DTK, DDKD ve
Birleşik Haziran Hareketi (BHH) Yürütme Kurulu Üyesi, Sosyal Haklar Derneği
Genel Başkanı ve Mimarlar Odası avukatı.
22 Bkz. http://www.demokrathaber.net/siyaset/bhh-den-can-atalay-hdp-yle-dayanismaicerisinde-olmak-gorevimiz-h45971.html
23 Bkz.
http://www.demokrathaber.net/siyaset/halkevleri-halki-hdp-ye-oy-vermeyecagirdi-h46044.html
24 Bkz.
http://www.demokrathaber.net/siyaset/hdp-ile-ittifak-yapan-azadi-hareketin
den-secim-ittifaki-programi-h46061.html
21
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1235
ÖSP‟nin de aralarında bulunduğu bölgedeki aktörlerle yaptığı görüşmeler de
olumlu sonuçlanmıştır. “Kürt Seçim İttifakı” kurulurken, blok Kürt halkının
ortak talepleri konusunda da uzlaşmıştır.25 Bu “çift hereket” modelinde farklı
kutupları biribirine bağlayan sosyo-politik tutkal ise etik-siyaset prensipler yani
(herkese eşitlik, özgürlük) herkesi (daha çok karşı-hegemonya aktörlerini) ortak
zeminde (agonistik demokratik kamusal alanda) buluşturma siyasetidir.
Böylece araştırmanın teorik referansları açısından bakıldığında HDP‟nin
savunduğu radikal demokratik vatandaşlık liberal demokrasideki algılamanın
tersine (ve PKK ya da PYD‟nin önermesinden de farklı olarak), agonistik
demokrasi çerçevesinde, siyasette rasyonel antagonistik biz ve onlar ayrımını
siyasal olan üzerinden yeniden yaparak, yok edilecek düşman yaratılmadan,
kimseyi ötekileştirmeden ve “eritici uzlaşma”ya gidilmeden, ihtilaflı alanlarda
“çatışmalı konsensüs”sa gidilerek biz ve onlar ayrımını evcilleştirip agonizm
içinde hasım yaratmaktadır, yani demokratik platformda demokratik talepler
dile getirilmektedir (Tekdemir, 2015b). HDP bu durumu radikal demokratik
politik bir proje olarak sunmaktadır. Bunun kavramlaştırılması ise
Türkiyelileşme, yeni hayat, büyük insanlık ve biz’ler gibi önermeler üzerinden
tasarlamakatadır.
Bu mantık silsilesine göre “Kürt sorunu” diye adlandırılan anlaşmazlık
ve 7 Haziran öncesi gündemde olan çatışma çözümü ve barış sürecine
baktığımızda, aslında çözüm “çatışmalı uzlaşma” gibi sembolik demokratik
çoğulcu bir zeminde gerçekleşebilir. Antagonist düşman yerine agonistik bir
hasım politikası oluşturularak çatışmanın tarafları arasında agonistik
çoğulculuğun önerdiği gibi demokratik kurumlar yani hasımlar arasında
sembolik bir zemin yaratılarak rasyonel ve ahlaki yapıdan ziyade politik olana
dayanan bir çözüm sürecinden bahsetmek mümkündür. “Akil İnsanlar” sivil
insiyatifinin pratiği üzerinden bu kurgulanma gözlemlenebilir. Ortada liberalmuhafazakâr, neo-liberal, sosyal demokrat ya da radikal demokrat gibi farklı
ideolojik tanımların arasında hala devam eden hegemonik bir mücadele söz
konusu olmasına rağmen, bu heyet insanların güvenini sağlayacak, geçmiş
acılarını saklayacak, ortak bir kamusal zemin oluşturup antagonistik müzakere
yolları açmayı denemiştir. Burada esas mesele ortada farklı fikirler ve
mücadeleler olsa bile biribirine karşı agonistik bir saygı çerçevesinde diyalog
kurma gerekliliğidir. Ne yazık ki 1 Kasım erken seçim öncesi ve sonrası hala
devam eden çatışmalı ortam bu kanalların açılmasına izin vermemektedir.
Bu ortamda aslında, Spinoza‟nın altını çizdiği siyaseti yönlendiren,
halkın tutkularını belirleyen ve hegemonik güce imkân ya da meydan okutan iki
25
Ortak talepleri görmek için bkz. http://ozgurgundem.com/?haberID=128269&
haberBaslik=KÜRDİSTAN%20İTTİFAKI&action=haber_detay&module=nuce
1236

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
önemli beklenti, “umut” ve “korku” tetikleyici rol oynamaktadır. Bunun altında
da “müşterek istekler” yani demokratik talepler yatar, bu da HDP‟nin toplumda
yaratmaya çalıştığı sinerjinin sebebidir. HDP‟nin 7 Haziran 2015 genel
seçimlerinde %13‟lük bir sonuç ile 80 milletvekili çıkararak tarihi bir başarı
sağlaması bu duruma örnek gösterilebilir. AK Parti ve Cumhurbaşkanı
Erdoğan‟nın toplumun bazı kesimlerinde yaratığı korku duygusu; mesala
rejimin varlığı, demokrasinin ve laikliğin geleceği, Kürt sorunun
çözüm(süzlüğü) sürecinin daha fazla toplumsal ayrışmaya yol açması gibi
korkular, beraberinde bunu dengeleyebilecek umut vaddeden alternatif bir
siyaset ve aktör olarak HDP‟nin yükselmesini sağlamıştır. Ancak yeniden
başlayan silahlı mücadele ve şiddet ile yerini tekrar korku üzerine kurulu ulusal
güvenlik politikalarına bırakmıştır, umudun oluşması için yeniden barış dilinin
kurulması elzemdir. Bu doğrultuda HDP ve beraberindeki barış yanlısı sivil
toplum örgütlerinin kullandıkları söylem bu dinamiği çalıştırma siyaseti gütme
çabası içindedir.
Sonuç Yerine
Agonistik teori şablonundan baktığımızda, Kürt sorununun tamamıyla
rasyonel konsensüs üzerine kurulacak bir çözümünden söz etmek mümkün
olmayacaktır. Özellikle model olarak günümüze kadar ülkeye sunulan AB
menşeli neoliberal demokrasinin dışladığı kimliklerin yaratığı organik krizden
dolayı, bu soruna çare olmayacağı araştırmanın yaratığı agonistik tartışma
zemininde gözlemlenebilir. Bunun ötesinde ortada “üç boyutlu” bir
Türkiye‟den, yani üçlü bir siyasal yörüngeden bahsetmek mümkündür. Bu yapı
“eski Türkiye” (Kemalist modern ve laik bakış açısı), “yeni-Türkiye” (AK Parti
ile neoliberal ve siyasal İslam geleneği) ve “başka Türkiye” (HDP-radikal
demokratlık önermesi, yani yeni yaşam) kurucu dışsal ekseninde oluşan
polarize olmuş, çatışmalı bir sosyal ve siyasal yapıdır. Mouffe bu açıdan Batı
demokrasilerinin olduğu gibi Batılı olmayan ülkelere uygulanmasını yanlış
bulur. Ülkelerin dinamikleri aslında kendi bulundukları sosyal, politik ve
ekonomik ve hatta çatışma koşulları içinde kendi demokratik zeminini
oluşturabileceğini vurgular. Araştırma örneğimizde de görüldüğü gibi HDP
radikal demokrasi normatif kuramını ülkenin gerçeklerine uygun düşecek bir
politik proje olarak uygulamaya çalışmıştır.
Bu mantık silsilesi ile sürdürülmekte olan çatışma çözümü ve barış süreci
oksimoron bir tabirle “çatışmalı mutabakat” ya da “çatışma ortamında barış”
(HDP programında ise “mücadele içinde müzakere” olarak ifade edilmiştir)
içinde sonuç alabilir ve bu durum demokratikleşme sürecinin doğası gereğidir.
Burada asıl mesele, çatışmanın radikal çoğulcu demokrasiye uyumlu biçimde,
düşman olanın daha yumuşak ve demokratik olan hasıma nasıl
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1237
dönüştürebileceğidir. Yani ortak, benzerleştirilmiş, homojen kimlikten ziyade
(ki bu aynı anda farklı kimliklerin „eşdeğer‟ adı altında silikleştirilememesidir),
bir arada yaşanabilecek ortak bir zemin yani agonistik demokratik kamusal
alandan oluşturulabilir. Özellikle Türkiye gibi derinlemisine polarize edilmiş
bir toplum düşünüldüğünde bütüncül bir anlaşma zorunluluğu beklenmemeli, ki
olması da zor bir durumdur. Zira demokratik siyaset bu çatışmalar içinde
varlığını sürdürebilir ve düşmanlık yerine, ırk, din, ahlak gibi değerlerden uzak,
siyasal hasımlık yani meşrulaştırılmış bir rekabet kurulabilir. Laclau ve Mouffe
(2001)‟un dediği gibi esasında tam bir çözüm ya da bütünsel bir uzlaşma hiç bir
siyasi konuda mümkün değildir, çatışma ve antagonizm insanın doğasında
vardır ve politize edilir.
HDP hegemonik gücü elde edebilmek için pasif devrim ile sistemin
radikal değişimini hedeflemektedir. Gramscici bağlamda mevzi savaşı stratejisi
uygulanmakta ve kültürel bir dönüşüm sağlamaya çalışılmaktadır. Mouffecu
siyasal tutkular bu anlamda harekete geçirilerek kolektif bir kimlik inşa edilmek
istenmektedir. Bu anlayışa göre, radikal demokrasinin oluşması için yeni bir
hegemonyanın kurulması gerekir ve yeni hegemonyanın da inşasında “kolektif
bir irade” gerekmektedir.
Bu açıdan, HDP‟nin biz‟ler önermesi ile demokratik mücadele yürüten
farklı gruplar arasında bir eşdeğerlilik zinciri yaratılma amacı güdülür. Bu
yapılırken yeni bir siyasal olan biz ve onlar ayrımı yeni politik sınırlar
çerçevesinde -eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik, adil ve bunun karşıtı tekçi,
otoriter, baskıcı arasında ki ayrım gibi- tanımlanmakta ve bu şekilde toplum ve
siyasal egemenler arasındaki karşıtlık üzerinden bir kolektif özdeşlik
yaratılmaktadır. Böylece, HDP‟nin yeni siyasal olan kurgulamasıyla hasımlık
kavramı demokratik politikanın önemli aktörü olarak yerini alır. Bu anlamda
eski rejimin klasik biz/onlar dikotomisine göre ötekileştirilen, özcü kimliklerle
homojenleştiren ve yok edilmesi gereken düşman olgusu yerini meşru düşmana
ve hasım politikasına bırakmış olacaktır. Ama agonistik çoğulculuk oluşturma
başarısı için herhangi bir garanti yoktur ve politik teorik ve analitik olarak bu
agonistik demokratik kavramı, farklı bir popülizm ile de bitebilir. 7 Haziran
sonrasındaki koalisyon görüşmelerinde belirginleşen karşılıklı suçlamalar,
“güven(sizlik)” ve yeniden şiddetin siyasete hükmetmesi sorunu bu durumun
başka bir pratik örneğidir. Yani çatışma hala merkezde yer almaktadır.
1238

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Kaynakça
Akkaya, Ahmet Hamdi ve Joost Jongerden (2012), “Reassembling the Political: The PKK and the
project of Radical Democracy”, European Journal of Turkish Studies, (14).
Barkey, Henry J. ve Graham E. Fuller (1997), “Turkey‟s Kurdish Question: Critical Turning Points
and Missed Opportunities”, The Middle East Journal, 51 (1): 59-79.
Bar-On, Tamir (2015), “From Marxism and Nationalism to Radical Democracy: Abdullah Öcalan‟s
Synthesis for the 21st Century”, Challenging Capitalist Modernity II Conference, Hamburg
Germany, https://kurdishissue.wordpress.com/2015/04/25/1-140/ (02.03.2016).
Belge, Murat (Şubat 2015), “Siyasette Popülizm”, Taraf Gazatesi, http://www.taraf.com.tr/yazarlar/
siyasette-populizm/# (13 Mart 2015).
Biehl, Janet (2012), “Bookchin, Öcalan and the Dialectics of Democracy”, New Compass,
http://new-compass.net/articles/bookchin-öcalan-and-dialectics-democracy (10.03.2016).
Errejon, Inigo ve Chantal Moufffe (2016), Podemos: In the Name of the People (London: Lawrance
and Wishart).
Gencoglu-Onbasi, Funda (2016), “„Radical Social Democracy‟: A Concept that has much to say to
Social Democrats in Turkey”, Contemporary Politics, 22 (1): 95-113.
Grigoriadis, Ioannis N. (2016), “The Peoples‟ Democratic Party (HDP) and the 2015 Elections”
Turkish Studies, 17 (1): 39-46.
Gramsci, Antonio (2003), Selection from the Prison Notebooks (London: Lawrence and Wishart).
Hardt, Michael ve Antonio Negri (2000), Empire (Cambridge, Massachusetts: Harvard University).
Howarth, David (Ed.) (2015), Ernasto Lacalu: Post-Marxism, Populism and Critique (London, New
York: Routledge).
Jongerden, Joost (2015), “Demokrasiyi Radikalleştirmek: Güç, Politika, İnsanlar ve PKK”, Türkiye
Politika ve Araştırma Merkezi, 4 (3): 61-77.
Jongerden, Joost ve Ahmet H. Akkaya (2013), “Democratic Confederalism as a Kurdish Spring: the
PKK and the quest for radical democracy,” Ahmet, Mohammed ve Michael Gunter (Ed.),
The Kurdish Spring: Geopolitical Changes and the Kurds (Costa Mesa: Mazda
Publishers).
Küpeli, Çağdaş (Haziran 2014), “Radikal Demokrat Bir Hareket Olarak HDP”, Birikim Dergisi,
http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/1022/radikal-demokrat-bir-hareket-olarakhdp#.VuAigqNFDcs (04.10.2015).
Lacalu, Ernasto (2005), On Populist Reason (London: Verso).
Lacalu, Ernasto ve Chantal Mouffe (2001), Hegemony and Socialist Strategy: Towards a Radical
Democratic Politics (London, New York: Verso).
Laciner,
Ömer (Nisan 2015), “Bir Imkan Olarak HDP”, Birikim Dergisi, 312,
http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/7153/bir-imkan-olarak-hdp#.VuAcDaNFDcs
(09.03.2016).
McDowall, David (2003), A Modern History of the Kurds (London: I.B.Tauris).
Martin, James (Ed.) (2013), Chantal Mouffe: Hegemony, Radical Democracy and the Political
(London, New York: Routledge).
Mouffe, Chantal (2008), Siyasetin Dönüşü (İstanbul: Epos) (Çev. Fahri Bakırcı ve Ali Çolak).
Mouffe, Chantal (2009), Demokratik Paradoks (Ankara: Epos) (Çev. A. Cevdet Aşkın).
Ömer Tekdemir  Radikal Plüralist Demokratik Parti Olarak HDP’nin “Başka Türkiye” Önerisi

1239
Mouffe, Chantal (2013), Siyasal Üzerine (İstanbul: İletişim) (Çev. Mehmet Ratip).
Mouffe, Chantal (2015), Dünyayı Politik Düşünmek: Agonistik Siyaset (İstanbul: İletişim) (Çev.
Murat Bozluolcay).
Öcalan, Abdullah (2015), Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa: İmralı Notları (Neuss:
Waşanen Mezopotamya).
Öcalan, Abdullah (2009), Demokratik Toplum Manifestosu: Özgürlük Sosyolojisi (Üçüncü Kitap)
(Neuss: Mezpotamya Yayınları).
Öcalan, Abdullah (2004), Bir Halkı Savunmak, Waşanen Serxwebun, (136).
Öcalan, Abdullah (2003), Özgür İnsan Savunması, Waşanen Serxwebun, (128).
Panizza, Francisco (Ed.) (2005), Populism and the Mirror of Democracy (London: Verso).
Polanyi, Karl (1957), The Great Transformation; The Political and Economic Origins of Our Time
(Boston: Bacon Press).
Schmitt, Carl (1932/2007), The Concept of the Political, Expanded Edition (Chicago: The Chicago
University Press).
Somer, Murat (2004), “Turkey‟s Kurdish Conflict: Changing Context and Domestic and Regional
Implications”, The Middle East Journal, 58 (2): 235-253.
Stavrakakis, Yannis (2005). “Religion and Populism in Contemporary Greece”. (in) Francisco
Panizza (ed.). Populism and the Mirror of Democracy. London: Verso.
Stavrakakis, Yannis ve Giorgos Katsambekis (2014), “Left-wing Populism in the Europen Periphery:
The Case of Syriza” Journal of Political Idologies, 19 (2): 119-142.
Şimşek, Bahar ve Joost Jongerden (Mayıs 2015), “Demokrasi İradesinin Beyanı ya da Yaratıcı
Hareketler Çokluğu: Biz‟ler HDP”, Birikim Dergisi, (313).
Şur, Tuncay (Ekim 2014), “Kürt Siyasetinden HDP‟ye Radikal Demokrasinin İzlerini Sürmek”,
Birikim Dergisi, http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/562/kurt-siyasetinden-hdpye-radikal- demokrasinin-izlerini-surmek#.VuAfs6NFDcs (20.06.2015).
Taggart, Paul (2000), Populism (Buckingham, Philadelphia: Open University Press).
Tekdemir, Ömer (2015a), “HDP‟nin Büyük İnsanlığı, Biz‟ler ve Radikal Demokratik Alan”, Birikim
Dergisi,
http://www.birikimdergisi.com/guncel/hdpnin-buyuk-insanligi-bizler-ve-radikaldemokratik-kamusal-alan (10.06.2015).
Tekdemir, Omer (2015b), “New Politcs of the New Middle East: Turkey‟s Radical Democrat Party”,
yourmiddleeast.com,
http://www.yourmiddleeast.com/culture/new-politics-of-the-newmiddle-east-turkeys-radical-democratic-party_32555 (11.06.2015).
Tekdemir, Omer (2015c), “Is a Socilaist EU Possible via Left-wing Populist Parties, such as Syriza,
Podemos and the HDP?”, Open Democracy, https://www.opendemocracy.net/caneurope-make-it/omer-tekdemir/is-socialist-eu-possible-via-leftwing-populist-parties-suchas-syri (03.06.2015).
Tekdemir, Ömer (2014), “Kürt Siyasal Üstyapısının AB ve Barış Süreci ile Yeniden
Kavramsallaştırılması: „Kavgacı Demokrasi‟, Çifte Moment ve Karşı-Hegemonya”, Aktaş,
Murat (Der.), Çatışma Çözümleri ve Barış (İstanbul: İletişim Yayınları): 29-53.
Tuğal, Cihan (2009), Passive Revolution: Absorbing the Islamic Challenge to Capitalism. Stanford
and California: Stanford University Press.
Watts, Nicole F. (1999), “Allies and Enemies: Pro-Kurdish Parties in Turkish Politics, 1990-94”,
International Journal of Middle Eastern Studies, 31 (4): 631-656.
1240

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
White, Paul (2015), The PKK: Coming Down from the Mountains (London: Zed Books).
Wittgenstein, Ludwig
Publishing).
(2009),
Philosophical
Investigation
(West
Sussex:
Wiley-Blackwell
Yegen, Mesut (1996), “The Turkish State Discourse and the Exclusion of Kurdish Identity”, Middle
Eastern Studies, 32 (2): 216-229.
Zeydanlıoğlu, Welat (2013), “Diyarbakır Askeri Cezaevinde İşkence ve Türkleştirme”, Toplum ve
Kuram, 8: 183-200.
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1241 - 1266
LEON WALRAS’TA İKTİSAT VE MEKANİK İLİŞKİSİ*
Yrd. Doç. Dr. Mustafa Öziş
Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi
●●●
Öz
Onyedinci yüzyıl Bilim Devrimi‟nin başarıları doğa bilimlerinin dışındaki bilim dallarının da ilgisini
çekmiştir. Klasik fizikte sağlanan başarının benzer metodolojik yaklaşımlar ile tekrar edilebileceği düşüncesi,
ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren iktisat biliminde epeyce taraftar bulmaya başlamış ve
1870‟lerde “marjinalist devrim” ile bir anlamda zirvesine ulaşmıştır. Walras klasik fiziğin metodolojik
kabullerinin en kararlı kullanıcılarından biridir. İktisat biliminin klasik fiziğe benzer biçimde kesin bilim
olacağını, olması gerektiğini düşünmektedir. Bu doğrultuda iktisadi değişkenleri, niteliksel özelliklerinden
soyutlayıp, klasik fizikte olduğu gibi sadece nicel değerler olarak ifade etmek istemektedir.
Çalışmada, Walras‟ın söz konusu dönüşümü gerçekleştirme yöntemi sergilenecektir ve iktisadi
gerçekliğin yapısal farklılıklarını ortadan kaldıran bu dönüşümün yarattığı sorunlar tartışılacaktır. Ayrıca
Walras‟ın metodolojik olarak klasik fiziğe öykünürken, epistemolojik açıdan geometriye öykünmesinden
çeşitli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlardan biri, iktisadi gerçeklik ile Walras‟ın saf iktisat teorisinin
Platoncu genel felsefesi arasındaki ilişkidir. Bu ilişki ve doğurduğu sonuçlar çalışmada ele alınmaktadır.
Anahtar Sözcükler: Nitelik, Nicelik, Mekanik, İktisat, Denge
The Relationship between Economics and Mechanics in Leon Walras
Abstract
The achievements of the Scientific Revolution of the seventeenth century has caught the attention of
many sciences other than the natural sciences. The idea that the success of classical physics can be recurred
by applying the same methodological approaches was supported by many specialists in economics especially
after the second half of the nineteenth century and “the marginal revolution” ensured important contribution
to this idea. Leon Walras is one of the most determined economists who believes that the methodology of
classical physics can ensure economics to be an exact science. To get the aim, he thinks that the variables of
economics should be abstracted from their qualitative contents and be stated in terms of quantity.
This study tries to explore the transformation process in which variables are converted from
qualitative to quantitative. The process has some risks such as elimination of the structural and unique
differences; thus, the problems brought about due to the application the same methodology in economics will
be discussed. In addition, Walras imitates the methodology from mechanics so as to be able to reach the exact
science but at the same time he also imitates epistemology from geometry for the same reasons. They are
different sciences so, naturally, there are some differences in falsification and verification issues. One of them
is the relationship between the economic realities and the general philosophy of his pure theory of economics
which will finally be examined as well.
Keywords: Quality, Quantity, Mechanics, Economics, Equilibrium
*
Makale geliş tarihi: 31.10.2016
Makale kabul tarihi: 16.12.2016
1242

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi
Giriş
Bilim Devrimi‟nin en önemli başarılarından biri, inceleme konusu olan
nesnelerinin gelecekte alacakları konuma ilişkin mükemmel denilebilecek
biçimde öngörü yapmaya olanak sağlaması olmuştur. Karmaşık görünen
gerçekliğin aslında bir düzeni olduğunu ortaya çıkarması ile kazanılan bu
olanak sayesinde, evrenin bir bölümünün işleyişindeki düzenin gözler önüne
serilmesi mümkün olmuştur. Bu başarıların sağlanabilmesinin en önemli
nedenlerinden biri, Aristo kozmolojisinin ereksel ve niteliksel açıklamalarının
terk edilmesidir. Bunların yerine Galileo Galilei‟nin ölçülebilenleri ölçmek,
ölçülemeyenleri ise ölçülebilir hale getirmek biçiminde özetlenebilecek ilkesi
koyularak, evrenin inceleme alanına alınan nesneleri nicelik olarak
tanımlanmaya başlanmıştır. Bilim Devrimi’nin en önemli başarılarından biri
olan karmaşık görünen gerçekliğin aslında belirli bir düzene sahip olduğunun
ortaya çıkarılmasına “sosyal bilimler” de uzak kalamamıştır. Karmaşık görünen
gerçekliğin aslından kendiliğinden bir düzene sahip olduğu fikri, Smith ile
iktisadi düşünceler tarihinde yerini alırken, bu aynı zamanda klasik ekonomipolitikten, neoklasik iktisada devredilen bir fikir olarak iktisadi düşüncede
korunmuştur. Ancak neoklasik okul bununla yetinmemiştir. Klasik ekonomipolitik düşüncesinde çok belirgin hale dönüşmemiş olan karmaşık gerçekliğin
niceliksel analizini öncekine göre çok daha güçlü bir biçimde araştırma
gündeminin konusu haline getirmiştir. Bu anlamda Galilei‟nin fiziksel evreni
niceliksel olarak ifade etme çabasının bir benzerini Walras‟ın sosyal evren
iktisadi bölümü için geliştirmek istediği öne sürülebilir. Galileo ile birlikte
belirgin biçimde gündeme oturan fiziksel evrenin ölçülmesi ve sadece
ölçülebilen şeylerin bilimsel bilgi konusu olabileceği düşüncesi, “[d]oğanın
matematikselleştirilişi
(geometrikleştirilişi),
dolayısıyla
bilimin
matematikleştirilişi (geometrikleştirilişi)” (Koyre, 1989: 111-112) yönünde
zorunlu bir yönelimin olması gerektiği biçiminde yorumlanmıştır. Bu yorumu
Walras da kesin bilime ulaşmanın bir koşulu olarak kabul etmiştir. Klasik fiziği
(çalışma boyunca aynı zamanda mekanik-mechanics) takip ederek iktisadi
önermeleri matematiksel önermeler halinde ifade etmeyi iktisadın
bilimselliğinin ön koşulu olarak kabul eden marjinalist/Walras iktisatçılar için
(Mirowski, 1990: 192) ölçmek, bu bağlamda inceleme nesnelerini nicelik
olarak ifade edebilmek bir zorunluluk olarak değerlendirilmiştir. Tartışma üç
bloğa ayrılarak yürütülecektir. İlk olarak, Walras‟ın fizikteki kütle kavramı ile
ilişkilendirdiği rareté kavramına odaklanarak geliştirdiği nicelikselleştirme
yöntemi tartışılacaktır. Doğrudan mekanik denge kavramına atıf yaparak
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1243
türettiği bu yöntem sergilendikten sonra, ulaştığı sonuçları geometri ile
ilişkilendirmesi ve bu nedenle düştüğü epistemolojik çelişki ikinci alt bölümde
tartışılacaktır. Walras’ın gerek mekanik gerekse geometri ile kurduğu analojik
göndermeler iktisadı kesin (exact) bilim olarak değerlendirmesinden
kaynaklanmaktadır. Kesin bilimin “saf” teorisinin bu ikisi referans alınarak inşa
edilebileceğine yönelik inancı, bir başka kavramı gündemine almasına neden
olmuştur. Bu, denge kavramıdır. Walras’tan bu yana önemini kaybetmeyen bu
kavramın analizindeki yeri son alt bölümün konusunu oluşturmaktadır. Çalışma
sonuç bölümü ile tamamlanmaktadır.
1. Niceliksel Bir Bilim Olarak İktisat Teorisi
Her ne kadar Walras “Saf İktisadın Öğeleri”ni (Elements of Pure
Economics, 1874) marjinalist okulun diğer iki kurucusu sayılan Stanley
Jevons‟un “Politik İktisat Teorisi” (The Theory of Political Economy, 1871) ve
Carl Menger “İktisadın İlkeleri”ni (Principles of Economics, 1871)
yayımlamalarından daha sonra yayımlasa da, genel olarak neoklasik iktisat
teorisi, özel olarak da bu teorinin matematikselleştirilmesi üzerindeki etkisinin
derinliği ve yaygınlığı bu ikisinden çok daha güçlü olmuştur. Öyle ki, bu etki
nedeniyle Schumpeter, onu “saf iktisat teorisi söz konusu olduğunda… bütün
iktisatçıların en büyüğü” (Schumpeter, 1954: 827) olarak nitelerken1, söz
konusu neoklasik okulun yaygınlaşmasında başrollerden birini oynamış olan
Samuelson ise, Newton ile eş düzeyde görmektedir (Ingrao ve Israel, 1990: iv).
Bu iki yazarın Walras hakkındaki övücü sözler sarf etmeleri sadece onunla aynı
bilimsel ve düşünsel kökenleri paylaşmalarından kaynaklanmaz. Neoklasik
iktisat söz konusu olduğunda farklı bilimsel ve düşünsel geleneklere sahip
yazarlar da Walras‟ın ayrıcalıklı yerini teslim eder. Neoklasik iktisadın yakın
dönemde en önemli eleştiricileri arasında yer alan Joan Robinson da Walras‟a
neoklasik iktisada olan etkisi bakımından diğerlerinden daha fazla bir önem
atfeder (Robinson, 1971: xv). Bu nedenle Walras, neoklasik okul için sembol
bir isim olarak da değerlendirilebilir.
1
Schumpeter, iktisadi analizi Walras öncesi ve sonrası olarak ayırır ve ona kesin
iktisat biliminin Magna Charta‟sının yazarı payesini vermiştir. “Walras‟ın
çalışmalarından iktisadi evrenin statik teorisi, ekonomik öğeler veya değişkenler
arasındaki çok sayıda miktar ilişkileri (eşitlikleri) (tüketim ve üretim malları veya
hizmet fiyatları ve miktarları) olarak doğdu. Bu büyük başarı kazanıldıktan hemen
sonra- kesin iktisat biliminin Magna Charta‟sı yazıldıktan hemen sonra ki bizler
bugün onun detaylarını çalışıyoruz- Walras öncesi bilinmeyen bir araştırma tipi
başladı.” (Schumpeter, 1954: 967-8)
1244

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Schumpeter’in belirttiği gibi, “ekonomik değişkenler arasında çok sayıda
ilişkinin” çözümlenmesi yani genel denge anlayışını başlatmakla kalmadı, aynı
zamanda bu ilişkiler kümesini doğrudan ve o dönemine kadar en güçlü bir
biçimde mekanik ile analojik olarak ilişkilendirme pratiğini de başlatmıştır. Bu
uğraşın temel amacı iki aşamalı olarak ifade edilebilir. İlk olarak, iktisadi
dünyaya ait değişkelerin niceliksel olarak ifade edilmelerinin sağlanması ve
ardı sıra elde edilen niceliklerin matematiksel eşitliklere dönüştürülmesidir.2
Bu, Galilei’nin klasik fizik biliminin temellerini atarken uyguladığı
metodolojinin analojik karşılığı olarak kurgulanır. Söz konusu benzerliği
açıklayabilmek ve Walras’ın amacını açıkça belirleyebilmek için Galilei’nin
metodolojisi hakkında kısa bir açıklama faydalı olabilir. Döneminin terimiyle
Felsefe -ancak bu doğa felsefesi ya da klasik fizik olarak anlaşılmalıdır- diyor
Galilei, “gözlerimizin önünde açık duran o koca kitapta yani evrende
yazılıdır; ancak yazılı olduğu dili öğrenip harfleriyle tanışıklık kurmadıkça
onu okuyamayız. O matematiksel dille yazılmıştır, harfleri üçgenler, daireler
ve öteki geometrik şekillerdir, onlar olmadan tek bir sözcüğü anlamak insan
için olanaksızdır” (akt. Collingwood, 1999: 122). Klasik fiziğin gelişimi için
bu önemlidir. Matematikselleşmenin gerçekleşebilmesi için de, temel önerme
“niteliksel her şeyin atılması ve doğal gerçekliğin bir nicelikler- uzaysal
nicelikler ya da zamansal nicelikler, ama nicelikler, yalnızca niceliklerbütününe indirgenmesiydi. Galileo’nun anladığı anlamda bilimin ilkesi
ölçülebilir olanın dışında hiçbir şeyin bilimsel olarak bilinebilir
olmadığıdır” (Collingwood, 1999: 123). Bu aynı zamanda Aristo
kozmolojinin “organizma olarak doğa tasarımının” yerine “makine olarak
doğa tasarımı”na (Collingwood, 1999: 114) geçişi de sağlayan bir program
sunar.3 Walras bir taraftan klasik fiziği analojik olarak kullanarak diğer
2
3
Matematiğin iktisat teorisindeki yeri tartışmasında Carl Menger‟in diğer iki isimden
farklılaştığı belirtilmelidir. Bu konuda (Routh, 1975: 227-230)‟a bakılabilir.
Bu geçişi daha iyi anlayabilmek için Aristo kozmolojisine kısaca değinmekte fayda
vardır. Değişim ile devinimi birbirini ikame edecek biçimde kullanan Aristo (2001:
93-99, 187) matematiksel ve fiziksel dünyayı devinim bağlamında birbirinden
ayırmaktadır. Matematik devinmeyen, fizik ise, devinen şeylerle ilgilidir. Buna
göre, üçgen ne zaman ile ilişki içindedir ne de devinir. Gökyüzü cisimleri, tohumun
filizlenmesi, okun hareket etmesinin tümü ise devinim örnekleridir. Aristocu
anlamıyla yeryüzündeki devinim örnekleri sadece bunlarla sınırlı da değildir.
“Aristoteles fiziği duyulur algı üzerine kurulur; bu yüzdendir ki, matematiğe
kökünden karşıdır. Deneyin ve ortak duyunun nitelikçe belirlenmiş olgularının
yerine geometrik bir soyutlama koymayı reddeder ve a) duyulur deneyin verileri ile
matematiksel kavramların farklı türden şeyler oluşuna, b) matematiğin niteliği
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1245
taraftan ise epistemolojik olarak iktisadın saf bilimini geometri ile
kıyaslayarak benzer bir dönüşümü iktisat bilimi için gerçekleştirmek ister.
Bu doğrultuda, Walras daha önce Jevons tarafından formüle edilen şu
temel iddiayı sürdürür. İktisadı acı ve hazzın matematiksel hesabı olarak
tanımlayan Jevons (1957: vi) bunun bir sonraki aşaması olarak
değerlendirilebilecek, niceliksel olarak ifade edilebilirlik konusunu ise şöyle
değerlendirmektedir. “Şu açıktır ki, İktisat, eğer herhangi bir biçimde bilim
olacaksa, matematiksel bilim olmalıdır… Bana öyle görünüyor ki, bilimimiz
niceliksellerle uğraştığından dolayı matematiksel olmalıdır. Nerede şeyler
büyüktür veya küçüktür biçiminde ele alınabiliyorsa, orada yasalar ve eğilimler
doğal olarak matematikseldir” (Jevons, 1957: 3).4 Jevons‟un tespitine koşut
biçimde, Walras da ölçülebilirlik/nicelikselliğin arttırılması ile iktisat biliminin
kesin bilim olma yolunda daha hızlı ilerleyeceğini savunmaktadır. Buna göre,
ölçülebilirlik sayesinde, örneğin değişim değeri matematiğin bir alt dalı haline
gelebilecektir. Mübadele ilişkilerinin matematiğin alt dalı olarak
değerlendirilmesi anlamına gelen önerisine göre, “değişim değeri büyüklük
olarak ölçülebilir. Eğer genel olarak söylenecek olunursa matematiğin amacı bu
türden büyüklükler ile çalışmak ise, değişim değeri teorisi gerçekten
matematiğin bir dalıdır ki bu matematikçiler tarafından ihmal edilmiş ve
geliştirilmemiştir” (Walras, 1965: 70).
Walras‟ın bu sözleri ile iktisatçılara bir çalışma programı da çıkarmış
olmaktadır. Bu programın ilk adımı matematikçilere üzerinde çalışabilecekleri
nicelikleri ya da başka bir deyişle verileri, sayısal büyüklükleri sağlamaktır.
İktisatçıların niceliksel olarak ifade ettikleri “nesne”ler arasındaki ilişkilerin,
matematiğin alt dalı olabilmesi ancak bu adımdan sonra olanaklı hale gelir.5
4
5
açıklayamaz ve devinimi türetemez oluşuna dayanarak, bir matematiksel fiziğin
olanaklılığını yadsır. Şekillerin ve sayıların zaman dışı krallığında ne nitelik ne de
devinim vardır” (Koyre, 1994: 144). Kısaca ifade edilecek olursa klasik fiziğin
zaman ve mekâna bağlı olmayan nesneleri, Aristo kozmolojisi bakımından fiziksel
nesneler olarak zaman ve mekân içinde değiştikleri kabul edilir. Örneğin, havaya
atılan taş yere düştüğünde, doğal devinimini tamamlar ve bu süreç geçiş durumudur.
Taş ancak doğal yerinde gerçek olacağından geçiş durumundaki taş ile yerdeki taşın
birbirinden niteliksel olarak farklı olduğunu iddia eder. Klasik fizik ise bu ayrımı
ortadan kaldırarak fiziki nesneler için mekanistik bir doğa tasarımını geliştirir. Bu
gelişim klasik fizik için pozitif bir ilerlemedir, ancak aynı ilerlemenin sosyal evren
için de benzer yöntem ile sağlanabileceği tartışma konusudur.
Walras son yazılarından biri olan “İktisat ve Mekanik”e Jevons‟un bu sözlerini
tartışarak ve olumlayarak başlar (Walras, 1990: 206-207).
İktisadi değişkenlerin nicelik olarak elde edilmesi ile kesin bilim arasında kurulan
ilişki, verilerin elde edilmesi ve sayısal ilişkiler olarak formüle edilmesine
1246

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Sorunun ilk aşamasını “nesne”nin niceliksel olarak ifade edilmesi biçiminde
tespit ettikten sonra, piyasanın ortaya çıkardığı sonuçları gözlemleyen Walras,
mübadele işlemi sonucunda oluşan değişim değerlerine iki nicel büyüklük
çerçevesinde anlam yükler: Fiyat ve miktar. Fiyat ve miktar niceliklerini piyasa
üretir. Ortaya çıkan sonuçların/sayısal değerlerin elde edilmesine pratik bir
sorun yaşaması beklenmez. Veri toplanması ile ilgili bir sorun olma olasılığı
vardır ki, bu da, teknik bir sorun olarak ihmal edilebilir.
Serbest piyasada oluşan fiyat ve miktar değerlerini ortaya çıkaran arz ve
talep mekanizmasıdır. Arz ve talebe ait ölçü birimleri tane, hacim, ağırlık
biçiminde ifade edilmesi teknik bir işleme indirgenebilir. Benzer biçimde
fiyatlar numeriare bir mal veya para-fiyat olarak ifade edilebilir. Ancak bu
teknik işlemlerin ötesinde asıl sorunu oluşturan nokta, arz ve talep
mekanizmasını harekete geçiren veya nedenlerin nedeni olarak ifade
edilebilecek olan insanın ya da ekonomik bireyin eylemlerinin nicel olarak nasıl
ifade edileceğidir. Arz ve talebin nedeni ya da fiyat ve miktar büyüklüklerini
ortaya çıkaran nedenlerin nedeni olarak insan etkinliğinin nicelikselleştirilmesi
gerekir. Walras bu sorunu rareté kavramı aracılığı ile aşacağını
düşünmektedir.6 Şöyle ki, “Rareté ölçülebilir bir büyüklüktür; değişim değeri
ile arasında sadece zorunlu bir ilişki yoktur, aynı zamanda ağırlığın kütle ile
olan ilişkisi gibi bu değer ile zorunlu olarak orantılıdır. Bu nedenle rareté ile
değişim değerinin bir arada vuku bulması ve orantısal olgular olmaları kesin
ise, şu da kesindir; rareté değişim değerinin nedenidir. Değişim değeri ağırlık
gibi, göreceli olduğu halde, rareté kütle gibi mutlak bir kavramdır” (Walras,
1965: 145).
Saf İktisadın İlkeleri‟nin dördüncü edisyonuna yazdığı önsözde
matematiksel iktisadın gelişimini tamamlamasıyla birlikte, iktisadın mekanik ve
astronomi gibi kesin bir bilim olacağını iddiası dile getiren Walras için (1965:
48) matematikselleştirmeyi olanaklı kıldığını düşündüğü rareté kavramı bu
6
indirgenebilmektedir. Jevons şunu iddia eder: “İktisadın kesin tedrici biçimde kesin
bilim olarak inşa edileceğini duraksamadan söyleyebilirim. Ticari istatistikler şimdi
olduğundan daha kesin ve daha tama yakın olduklarında, sayısal verilerin
yardımıyla, kesin anlamlı formüller üretebilecektir” (1957: 21).
Walras kitabının üçüncü dersi olan, “Sosyal Zenginlik, Kıtlığın Üç Sonucu:
Değişim Değeri ve İktisadın Saf Teorisin”de kıt (scarce) ve kıtlık (scarcity)
kavramlarını sırasıyla rare ve rareté kavramları ile aynı anlamda kullanır. Ancak
“Fayda veya İstek Eğrileri. Malların Maksimum fayda Teoremi” adını taşıyan
sekizinci derste rareté bugünkü marjinal fayda anlamında kullanılır. Bkz. Rareté,
The Cause of Value in Exchange, adını taşıyan 10. Ders, 1965: 143-149 ve 1965:
489 ve 506.
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1247
açıdan önemlidir. Ancak bu, basit bir gözlem ve piyasada ortaya çıkan
büyüklüklerin tespiti sorunu değildir. Walras‟ın bu noktadan sonra analizini
ilerletebilmesi için bireylerin fayda maksimizasyonunun nasıl sağlandığını
matematiksel olarak ortaya koyması gerekir. Tanım gereği fayda
maksimizasyonu değişim değeri ve rareté ile ilişkili bir konudur. Dolayısıyla
maksimizasyon işlemi bu ikisi kullanılarak yapılacaktır. Ancak değişim değeri
ve rareténin maksimizasyon gibi, matematiksel bir işleme tabi tutulması için
sadece niceliksel olarak ifade edilebilmeleri yetmez. Maksimizasyona işlemine
uygun biçimde niceliksel olarak ifade edilmeleri gerekir. Bunun koşulu mallara
ve mallardan elde edilen tatmine yönelik ilave bir kabulün yani malların tam
bölünebilir olduğu kabulünün yapılmasıdır. Diferansiyel hesabı gündeme
getiren bu koşula geçmeden önce neoklasik okul için önemli olan faydacılık
felsefesine kısaca değinmek yerinde olacaktır.
İnsan davranışlarını hazza koşma ve acıdan sakınmaya indirgeyen bu
felsefenin içinde gizli bir “ekonomizm” vardır. Çoğunlukla Adam Smith‟ten
türetildiği iddia edilen bencil birey davranışları ile faydacılığın bütün insan
davranışlarını iki güdüye dayandıran önermesi arasındaki mesafe birbirine uzak
değildir. Marjinalistlerin burada vurgulanması gereken yeniliği bu
“ekonomizm”in matematiksel olarak hesaplanabileceğine yönelik iddialarıdır.
Jeremy Bentham‟ın insanı yöneten iki hükümdar olarak nitelediği acı ve hazzın
iktisadi analizin temel ön kabulleri olmasını Jevons gerçekleştirir. İktisadı acı
ve hazzın hesaplanması olarak tanımlayarak sadece faydacı felsefeyi iktisada
taşımakla kalmaz, aynı zamanda söz konusu hesabı yapabilmek için gerekli
matematiksel araç olan diferansiyel hesabı da iktisat teorisinin içine yerleştirir.7
Ekonomik birimlerin fayda maksimizasyonu, bölünemeyecek kadar küçük
büyüklüklerle çalışılması gereğini ortaya çıkarır. Bu gerekliliğin bilincinde olan
Walras, Gossen‟den şu sözleri aktarmaktadır: “Değişim sürecinin
tamamlanması için, iki mal, alış-veriş yapan taraflar arasında öyle bölünmeli ki,
her malın son atomunun (the last atom of each commodity) değeri her iki taraf
için de aynı olsun” (Walras, 1965: 204-205). Acı ve hazzın hesabı ya da başka
deyişle fayda maksimizasyonu iktisadı tanımlayan bir konuma yükseltilince,
matematiksellik de bir anlamda tercih sorunu olmaktan çıkar. Nicelikselleştirme
ve bununla paralel biçimde matematiksel analiz iktisadi analizin gerek
7
Diferansiyel hesap da marjinal devrim gibi eş zamanlı bir keşiftir. Newton ve
Leibniz tarafından ayrı ayrı geliştirilmiştir. Newton cisimlerin hızını ve hızdaki
değişimi; Leibniz ise, bir eğrinin eğiminin herhangi bir noktadaki değişim oranını
hesaplayabilmek için bölünemeyecek kadar küçük büyüklükler ile çalışmışlardır.
“Diferansiyel hesabın merkezi kavramı bir eğrinin eğiminin veya hareket halindeki
cismin hızının anlık (instantenous) değişim oranıdır” (Routh, 1975: 217).
1248

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
şarrtlarından biri haline getirilir. Saf İktisadın İlkeleri‟nin yine aynı önsözünde
şu tespiti yapar: “Sadece matematiğin yardımıyla maksimum fayda koşullarını
neler olduğunu anlayabiliriz. Çünkü raretéyi açıklamak için alış-veriş
yapanların her birine tüketim malı ve hizmetiyle ilişkilendirilen bir denklem
veya eğri atfedilir. Rareté [yani] son birimden elde edilen hazzın şiddeti
tüketilen miktarın azalan bir fonksiyonudur. Matematik bize şunu göstermeyi
başarır, eğer belirli fiyatlar bağırıldığında karşılıklı olarak talep edilen ve teklif
edilen malların miktarları, alış-verişin gerçekleştiği fiyatlar ile bu malların
raretéleri birbirleri ile orantılı olmalarını sağlıyorsa, alış-verişteki her taraf
mümkün olan en yüksek memnuniyeti elde eder” (Walras, 1965: 43).
Atom kavramı malların tam bölünebilirliği anlamına gelirken, rareté
bunun diferansiyel hesaba uygun formüle edilerek iktisadi analize sokulmasını
amaçlar. Rareté maldan tüketilenmiktar ile faydası arasındaki ilişkiyi açıklayan
fonksiyonun birinci türevidir (Ingrao ve Israel, 1990: 92). Dolayısıyla hızın
zamana göre türevinin hızın anlık değişimini yani ivmesini vermesine benzer
biçimde, rareté de toplam faydanın zamana göre değil, ancak tüketilen miktara
göre anlık değişimini/marjinal faydayı verir.
İktisadi bir kavram olarak rareténin klasik fiziğin hız kavramı ile
analojik olarak ilişkilendirilmesi rastlantısal değildir. “İktisat ve Mekanik”
(Economics and Mechanics) adlı makalesinde doğrudan doğruya, adından da
anlaşılacağı üzere, iktisadi analiz ile mekaniği analojik olarak ilişkilendirir.
Walras tabii ki iktisat ve mekaniğin nesneleri arasındaki farklılığın
bilincindedir. Ancak söz konusu farklılığı aşağıda ortaya koyulacak analizi
aşmak istemektedir. Ona göre, herkese aynı biçimde görünen, herkes için aynı
biçimde işleyen ve doğanın müdahale edilemeyen kısmı olarak adlandırdığı
olguları fiziko-matematiksel (physico-mathematical) bilimlerin konusudur. Bu
fiziksel (physical) olguların insana dışsal olduğunu belirtir. İkinci kategori,
insan tercihlerinin ve özgüllüklerin mevzu bahis olduğu içsel (interior)
olgulardır. Kişiselliğe ve subjektiviteye açık bu olguların psişik (psychic)
olduğunu belirten Walras, bunları psiko-matematiksel (psychic-mathematical)
bilimlerin konusu olduğunu belirtir. Beklenileceği gibi, iktisat bilimi de son
kategoriye girmektedir (Walras, 1990: 206-207). İktisat biliminin olguları, her
ne kadar, kişisellik ve subjektivite değerlendirmelerine açık olsa da bu onu
mekanik ve astronomi ya da başka bir deyişle fiziko-matematiksel bilimler gibi,
kesin bir bilim olmasına engel olamayacağı iddiasını ortaya atar. Çünkü psişik
olandan fiziksel olana başka bir deyişle kişisellik ve subjektiviteden dışsal bir
objektiviteye rareté ile birlikte düşünülen, faydanın ölçülmesi sayesinde
geçilebileceğine inanır. Faydanın ölçülebilmesi sorununda fiyatlar ile fayda
arasında kurulan ilişki ile aştığını düşünmektedir (Georgescu-Roegen, 1971:
40).
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1249
“İktisat ve Mekanik” makalesi kullanarak bu akıl yürütmeyi sergilemek
mümkündür. İki mallı modelinin işleyişinde doğrudan kantarın (roman
balance) işleyişini örnek gösterirkengenel dengede ise gökyüzü mekaniğini
gösterir. Çalışmasında fayda analizi ile kantar arasında kurduğu analoji
şöyledir.8
A ve B piyadaki iki mal olsun;
Ua=Φa(qa)
Ub=Φb(qb)
bunların fayda fonksiyonlarıdır ve tüketilen miktarın artmasına orantılı olarak
artmamaktadır.
ra=dΦa(qa)/dqa=Φ‟a(qa), ve rb=dΦb(qb)/dqb=Φ‟b(qb)
rareté yani marjinal fayda eşitlikleridir ve tüketilen miktar arttıkça
azalmaktadır. Buradan Walras fayda maksimizasyonu denklemini şöyle yazar.
(dΦa(qa)/dqa) . dqa + (dΦb(qb)/dqb) . dqb = 0 ya da
ra . dqa + rb . dqb = 0 (1)
(1) numaralı denklemi Walras, saf iktisadın temel diferansiyel eşitliği
olarak nitelendirir. A ve B mallarının değerleri ile sırasıyla va ve vb ile orantılı
olarak mübadele edildiklerini varsayarak denklemi yeniden yazar
va . dqa + vb . dqb = 0 (2)
Yukarıdaki eşitlikleri yeniden
çözümlemesinin temel sonucuna ulaşır.
düzenleyerek
marjinal
iktisat
(rb/ra)=(vb/va)
Sonuç olarak maksimum fayda, raretélerin oranının değerlerin oranına
eşit olduğunda sağlanır.(Walras, 1990: 210-212). Kantar, Walras için dışsal ve
objektif gerçeklik alanıdır; kilogram, gram gibi, herkesin üzerinde anlaştığı ölçü
birimleri ile çalışır. Oysa mübadelede ihtiyaçların şiddetini ölçebilecek bu
türden bir olanak yoktur. Ancak raretéler ile değerler, içsel olguların (psikomatematiksel)
dışsal
olgulara
(fiziko-matematiksel)
dönüşümünü
sağlayabileceği kanaatindedir. Böylece içsel olgulara ait, sübjektivite ve
özgüllüklerin ortadan kaldırılarak, ölçüm sorunun aşıldığı düşünür.
Serbest piyasa ekonomisinin arz ve talep güçleri sürekli olarak rakamlar
üretir, bu rakamlar esas itibariyle farklı büyüklükleri kg, metre, metreküp vs.
8
Örnek, “İktisat ve Mekanik” makalesinden doğrudan alıntılanmıştır.
1250

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
cinsinden olsalar da fiyatların bunları her birini diğeri cinsine dönüştürdüğü
kabul edilir. Bu niceliksel değerler Walras için, iktisat bilimini subjektiviteden
kurtulmasının başlangıç noktasıdır. Terazi ve gökcisimleri objektif görünümler
ile ilgilenir. Hâlbuki iktisatta algılanamayan içsel özellikleri ve ortak bir ölçüye
tabi tutmak mümkün değildir. Bu içselliğin objektif ölçülebilirliğe dönüşerek,
matematiksel karaktere dolayısıyla kendince tarafsız bir bilime dönüşmesinin
yöntemini şu sözleri ile özetlenebilir: “Kantarın kollarının uzunluğu
oluşturabilmek için metre ve santimetre, bu kollara asılan ağırlık ölçülmesi için
gram ve kilogram vardır; yıldızların hareketini belirlemek için aletler vardır.
Ticaret yapanların (traders) ihtiyaçlarının yoğunluğunu ölçmek için hiçbir şey
yoktur. Fakat bu hiç önemli değildir, çünkü herkes (traders) bilerek ya da
bilmeyerek, eğer ihtiyaçlarının son birimi malların değerleri ile orantılıysa
kendisi için kararını verir. Ölçme, sayıların ve sayısal ilişkilerin
karşılaştırılması, ölçülebilen olgunun fiziksel ya da psişik olmasına bağlı
olmaksızın, içsel ya da dışsal niteliklerince (quality) engellenmez. Sonuç
olarak, bu bilimin matematiksel karakteri inkâr edilemez” (1990: 212-213).
Walras için bu analiz, iki nedenden ötürü özel öneme sahiptir. Birincisi
bu aşama sayesinde iktisadın saf teorisi mekanik ve astronomi gibi, kesin bilim
olacaktır. Bu meseledeki kararlıdır. Kararlılığı konusunda, iktisadı tanımladığı
anlamda matematiksel kabul etmeyen iktisatçılar ile herhangi bir diyalogun
sürdürülmesinin gereksiz olduğu yönündeki düşüncesi örnek gösterilebilir.
Aynı dili konuşmadıkları için, matematikselliği kabul etmeyen iktisatçıların
(non-mathematical economist) ikna etmenin mümkün olamayacağını, asıl ikna
etmek istediklerinin ise faydanın ölçülemeyeceğini ileri süren matematikçiler
olduğu düşüncesindedir (Walras, 1990: 207). “İktisat ve Mekanik”in ilk
taslağını tamamladıktan sonra öğrencisi Albert Aupetit‟e yazdığı mektupta söz
konusu çalışmanın içeriğini ve bu içerikle amacının bu düşüncesini yaymak
olduğunu belirtir. : “Dün on iki sayfalık notun taslağını bitirdim ki bizim
yöntemimizin matematikçiler arasında yayılması bakımından son derece
önemlidir; yazıda 1 ile maksimum fayda formülasyonumuzla kantar arasındaki
ve 2 ile genel denge denklemleri ile evrensel çekim denklemleri mükemmel
benzerliğe işaret ediyorum” (akt. Ingrao, Israel, 1990: 90).
Mekanik ile kurulan ilişki sadece kantar ve buna bağlı olarak evrensel
çekim kuvveti ile sınırlı değildir. Marjinal faydanın hesap edilebilmesini
olanaklı kılan bir diğer unsur da hız ile ivme arasında kurulan ilişkinin
faydadaki “an”lık değişime taşınmasıdır. Hız (velocity) ile rareté arasında
kurulan dolaysız analojik ilişkinin (Walras, 1965: 65) nedeni şöyle
açıklanabilir. Newton‟un hızdaki anlık değişimi hesap etmesini sağlayan
diferansiyel hesap, faydadaki “an”lık değişim olarak düşünülmektedir. Basitçe
örneklendirmek gerekirse, hareket eden bir cismin ortalama hızı, alınan
mesafenin bu mesafeyi almak için geçen süreye bölümü ile hesaplanır. Cismin
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1251
herhangi anındaki hızı konusunda ise, bu işlem (cismin hızı sabit değilse) bir
şey söylemez. Bu sorunu Newton uzam ve zamanda bölünemeyecek kadar
küçük büyüklükler ile yani diferansiyel hesapla çözerek, herhangi bir andaki
hızı hesap edebilmiştir. Tüketilen mal miktarı ile elde edilen fayda arasındaki
tanımlanan ilişki de benzer biçimde düşünülür ancak bu kez değişenler hız ve
zaman değil, fayda ve tüketim miktarıdır.
Rareté kavramını diferansiyel hesaba uygun olarak değerlendirilmesi ve
iktisadi sorunu atomistik bireyin fayda maksimizasyonuna indirgenmesi şu
temel soruyu kendiliğinden gündeme getirir. Hız, ivme, kütle gibi kavramlar
mekanik biliminde başarıyla uygulanmasını sağlayan matematiksel aracın,
benzer biçimde iktisatta da uygulanabilmesini sağlayan nedir? İnsan hazzı ve
acısını (mekanik ile) aynı düzenlilik, süreklilik ve evrensellikte midir ki
mekaniğin kullandığı araçlar ile incelenmeye çalışılıyor? (Routh, 1975: 219).
Bu soruya Walras‟ın yanıtı evettir. Temsil niteliğine sahip olduğunu düşündüğü
belirli bir birey kabulünden analizine başlıyor ve bunları linear eşitlikler ile
topluyor. Toplama işleminin sonunda toplanan büyüklük her ne ise toplam talep
ya da söz konusu toplumun o mala talebi bulunmuş oluyor. Bu Guinness‟in
belirtiği gibi, moleküler mekanik ve fizik yaklaşımıdır. “Toplam eylem ya da
vücut (body), varsayılan temel parçacığın toplamı ya da parçalardan oluşan
bütünü olarak anlaşılır” (Guinness, 2008: 30).
Walras‟ın iktisadi analize katkısı değerlendirildiğinde, rareté kavramını
diferansiyel hesaba uygun olarak değerlendirip, bunu statik denge denklemleri
ile ilişkilendirerek iktisadi analizde genel denge kavramına ulaşması olarak
özetlenebilir. Marjinalistler ve bilimsel düşünüşte denge kavramını kritik
önemde olduğunu değerlendirenler için bu katkı son derece önemlidir. İktisadi
analizin evreni belirli kabuller ile sayısal ve matematiksel ilişkilere
indirgenerek söz konusu evreni sadece niceliksel olarak ifade edilmesi ise
eleştiriye konu olmaktadır. Sadece niceliksel ilişkilere indirgenen
analiziniktisadın evrenindeki geçerliliğini güçlü bir biçimde sorgulayanlar,
sistemlerin içsel süreçleri tarafından belirlenen, ontolojik olarak birbirlerine
indirgenemeyen ve sisteme özsel bir hareketi gerektiren süreçlere dikkat çeker
(Caws, 1989: 16). Ancak belirli süreçler sonunda niteliksel değişimleri olanaklı
gören bu bakış açısını basitçe örneklendirmek mümkündür. Caws (1989), şöyle
bir örnekle konuyu tartışmaya açmaktadır. “On gri fil” tanımlamasında “gri” ve
“fil”in kelimeleri ait oldukları şeye ilişkin tanımlamalarla yüklüdür. Oysa “on”a
ilişkin bu türden bir aitlik ilişkisi yoktur. “On” olması ile bunlar arasında bir
ilişki yoktur, bunlara bağlı değildir. Örneğin diyor Caws (1989: 15), “on gri
baykuş” dediğimde, artık „gri‟ başka bir özelliği tanımlamaktadır.” Şu soruyu
sorarak devam eder: “İki „gri‟nin aynı olabildiğini iddia edebilir miyiz? Filin
grisi ile baykuşun grisi bize farklı anlamları, özgüllükleri ve içsel farklılıkları
işaret eder. Ancak „on‟ hala aynı „on‟u ifade eder.” Ve tekrar şu soruyu sorar:
1252

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
“„on gri fil‟in „on‟u „gri‟ ile aynı sıfat içeriğine mi sahiptir?” Sorusunu verdiği
yanıt ile sayısal ifadeler ile niteliksel ifadeler arasındaki farklılıklar konusunu
açıklamaya başlar. Gri olmazlarsa fil olamazlar ancak fil olmaları için on tane
olmalarına gerek yoktur. On tane iken onbir tane olmaları olumsal ve dışsal bir
süreçtir ancak griden başka bir renge dönüşmeleri özsel ve içsel hareket olan,
on filinde parçası olduğu genel bir başkalaşımı (metamorphosis) gerektirir
(Caws, 1989: 16).
Walras‟ın analizinde tarif edilmeye çalışılan özsel ve içsel hareketi
bulmak mümkün değildir. Örneğin, iktisadi evrende, talep analizi söz konusu
olduğunda, talebin kaynağına yönelik niteliksel bir farklılık ortaya çıkmaz.
Talep, yukarıda açıklanmaya çalışılan mekanizma vasıtasıyla dengeye doğru
hareketini gerçekleştirirken sosyal evrenin niteliksel değişimlerini dikkate
almaz. Yukarıdaki örneğin mantığı kullanılarak yüz işçi ile yüz kapitalist
arasındaki eğer sayılar dışında bir odağınız yoksa işçi ve kapitalistin özsel
farklılıkları ortaya konulamaz. Tarif edildiği biçimiyle, işçi ve kapitalist
ontolojik olarak birbirlerine indirgenemediği gibi, varoluşları sistemin özsel ve
içsel bir hareketinin ürünüdür. Tarif edilen türde hareketler olmaksızın
birbirlerine dönüşemezler ve ontolojik olarak aynı düzeye indirgenemezler.
Dolayısıyla birbirleri için sosyal evrende iki farklı “fil” olarak değil, “fil” ve
“baykuş” gibidirler. Bunların görünüşte benzer eylemlerini, örneğin talep, söz
konusu farklılığı göz ardı ederek linear olarak toplayan bir analizin
meşruluğuna yönelik bir tartışma açılabilir.9 Walras, talebin arkasındaki
niteliksel değişimlerine karşı ilgisizliğini çarpıcı biçimde örneklendirir. Sosyal
refahı maddi olan ve olmayan kıt şeylerin faydaları toplamı olarak
tanımlayınca, elde edilen faydaların kaynağı konusunda da herhangi bir
sorgulama yapmasına gerek olmadığını düşünür. Kıt olan şeylerin gerekli,
gereksiz, yararlı olmasına bakılmaksızın, ilgilenilmesi gereken tek şeyin ne
kadar fayda sağladığı olduğunu belirtir. Örneğin, bir materyal doktor tarafından
hastasını iyileştirmek için de talep edilebilir, ailesini öldürmek isteyen bir katil
tarafında da. Saf iktisat bu ikisi arasında bir ayrım yapmaz. İki durumunda
kendi analizi bakımından faydaya sahip olduğunu, hatta ikinci durumda belki
de, daha da faydalı olabileceğini düşünür (Walras, 1965: 65-66). Dolayısıyla bu
9
Bir başka örnek ise Heilbroner‟ın analizi kullanarak verilebilir. Niceliklerin kendini
doğa olayı gibi ele verdiği değerlendirmesine karşı çıkan Heilbroner, iktisadın temel
kavramlarından biri olan gelir kavramına odaklanarak şu tespiti yapar. “Gelir
kelimesi mantıksal olarak gelirin elde edildiği başka bir insanı işaret eder” (1990:
155). Teorinizin temel ögesi birey olsa bile, bu durum şunu gösterir, bireyin içinde
var olduğu toplumsal yapı bireyden önce gelir. Bilimsel analize doğal olgu gibi,
kendini objektif olarak sunduğu varsayılan gelir, sayısal olarak ifade edilse bile,
yapı ile ilişkisine ait bilgiyi kendiliğinden ele vermez.
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1253
örnekten yola çıkarak, Walras‟ın piyasada oluşan sayısal değerlere dayanan ve
bu değerlerin arkasındaki ilişkileri sorgulamayan analizini, mantıksal sınırlarına
kadar götürdüğü söylenebilir. Saf iktisat faydanın ölçülmesi ile ilgilenir,
arkasındaki toplumsal ilişkiler, değerler, farklılıklar bu bilimin konusunu
oluşturmaz. Kütle, hız fizik için ne ifade ediyorsa, kıtlık da iktisat için onu ifade
eder. Nasıl ki, hızın ve kütlenin doğurduğu sonuçlara itiraz edilemez, kıtlık için
de aynısı söz konusudur. Bir fizikçi az veya çok hızlı kütleleri analiz ederken
arasındaki farktan doğan sonuçlara itiraz etmediği gibi.
Kesin bilim arayışının, ölçülebilen nesneleri ile sınırlandırılması
yönündeki vurgu ile ölçmenin bilimsel faaliyet için gerekli olabileceği –ama
yeterli değil- tespitini birbirinden ayırmak gerekir. Ölçmenin gerekli olduğu
durumları düşünerek Hobsbawm, tarihçilik yapanların sayı saymayı bilmeleri
gerekir der (1999: 171). Benzer biçimde iktisatçılık yapmak için de sayı
saymayı bilmek gerekir. Ancak saymanın gerekliliği, ölçülebilir olanlar dışında
hiçbir şeyin bilimsel olarak bilinemeyeceği ilkesine kadar ya da
sayısallaştırmanın başlangıç ilkesi olacağına kadar götürülemez (Collingwood,
1999: 123). İktisadi önermeleri matematiksel önermeler haline getirmeyi
iktisada bilimsellik kazandırabilmek için yeterli gören bu yaklaşımı
sorgulanmalıdır (Mirowski, 1990: 192). Örneğin, serfi işçi, feodal lordu
kapitalist yapan sürecin içinde sayısal olarak ifade edilebilecek yönler elbette
bulunsa da sürecin tam olarak sayısal büyüklere indirgenebileceği şüphelidir.
Bu nedenle, sayısal değerlere anlam kazandıran içinde gerçekleştikleri
sistemlerdir ki bu sistemlerin sayısal büyüklüklere dönüştürülmesi ya da var
olan etkisi kolayca hesaplanamaz. Sayısal büyüklüklerin ortaya çıkmasında
etkilerinin olmadığı da söylenemez. Walras analizini dayandırdığı rareté, değer
ilişkilerindeki birey, tıpki fiziğin kütlelerinin olduğu gibi, izole ve diğerleri ile
ilişkisizdir. Kişilerin tek tek taleplerinin linear toplamından toplam talep elde
edilebilir ancak kişilerin tek tek toplamından bir toplum elde edilemez.
Montesquieu‟nun belirttiği gibi, insan toplum içine doğar ve orada kalır.
İktisadi analiz için bu durumun öneminin ilk farkına varanlardan biri olan
Adam Smith bu konuyu gündeme getirmiştir. Gerek tarafsız gözlemci
(impartial spectator) gerekse sempati ve empati ilkeleri ile kişilerin karar
alırken tek başına olmadıklarını, toplumsal değerlerin ve diğerlerinin iktisadi
kararlar üzerindeki etkisini tartışmıştır. Toplum, kişiler karar alırken
istemeseler de az veya çok etkili biçimde yanı başındadır ve talebi etkilediği
gibi, elde edilecek fayda konusunda da söz sahibi olabilir. Bir malın talebinden,
toplumsal olarak suç kabul edilebilecek tüm davranışlara teşmil edilebilecek bu
yalnız olmama durumu, bir toplumsal yapıya işaret eder. Smith‟te var olan
sempati ve empati ilkesi ile tarafsız gözlemci kişiyi toplum tarafından suç
olarak tanımlanmış hareketleri gerçekleştirmesine engel olabilir. Dolayısıyla
farklı toplumsal yapılar aynı maldan elde edilen faydanın üzerinde etkili
1254

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
olabilir. Walras ise tüm uzay-zamanlarda geçerli olabilecek iktisadın saf
teorisini inşa etmek istemektedir. Bu amaç doğrultusunda, iktisadi analize,
iktisadi gerçekliğin ancak karikatürü olabilecek varsayımlar ile başlar. Uzayzamanı dikkate almayan teori oluşturma gayretinde etkilendiği Platoncu “genel
bilim felsefesi” de önemli bir rol oynar. Bu felsefe yardımıyla Walras, gerçek
tiplerden ideal tiplere ulaşarak yanlışlanmayacak bir teori oluşturmayı
amaçlamaktadır. Takip eden alt bölümde bu amacına ulaşmak için yürüttüğü
analiz tartışılacaktır.
2. Tarihsel Boşluktaki (Historical Vacuum)
Nicelikler ya da Platoncu Saf İktisat Teorisi10
Walras‟ın zaman ve mekân ayrımı gözetmeyen iktisadi analizi tarihsel
boşluktadırlar. Tarihsel olan ve ancak tarihsel bağlamında gerçek anlamına ve
değerine vakıf olunabilecek şeyler, “genel bilim felsefesi” gereği, saf iktisat
biliminde kendilerine yer bulamazlar. Bu nedenle, aşağıda değinilecek olan bu
“felsefe” mekân zaman tanımayan teorisinin en önemli dayanak noktalarından
biri olarak ortaya çıkar. Ancak gösterilmeye çalışılacağı gibi, onu epistemik
olarak hataya sürükler. “Genel bilim felsefesi” bakımından Walras iktisat
bilimini, iktisadın saf teorisi (pure theory of economics), uygulamalı iktisat
(applied economics) ve sosyal iktisat (social economics) olarak üçlü bir ayrıma
tabi tutar (Walras, 1965: 58-63). İktisadın olgusal malzemesine göre yapılan bu
ayrıma göre, mübadele yasaları saf iktisat biliminin konusudur. Sadece
açıklama ve gözlem yapmakla meşgul olan saf doğa bilimleri gibi, iktisadın saf
teorisinin de, teorinin pratik sonuçlarına karşı kayıtsız kalması gerektiğini
düşünür. Walras‟a göre, doğa yasalarının insanın müdahalesine kapalı olmasına
benzer biçimde, saf iktisat biliminin yasalarına da müdahale edilemez ve
işlemesine engel olunamaz. Bunu takip eden ikinci ayrım, iktisadın, zenginliğin
arttırılması, iş bölümü ve organizasyon gibi olgularla ilgili olan kısmıdır.
Bunlarla ilgili kısmı uygulamalı iktisat olarak adlandırır. Zenginliğin artışı, iş
bölümü ve ticareti kapsayan bu alanın olgusal malzemesi de tarım, endüstri ve
ticarettir. Saf iktisat teorisinin pratik sonuçları bu alanda ortaya çıkar. Son
ayrım ise, bölüşüm sorunu temel alınarak oluşturulur. Bu konu ise sosyal
10
Blaug (1964), tarihsel boşluk nitelemesini iktisadi düşünceler tarihinin tek başına
yeterli olamayacağı durumlar için kullanır. İktisat tarihi bilgisinin iktisadi düşünce
tarihini desteklemelidir. Benzer biçimde, niceliksel değerler de tarihsel
bağlamlarında
değerlendirilmediklerinde
taşıdıkları
anlamların
tamamı
anlaşılmayabilir.
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1255
iktisadın veya başka bir ifade ile ahlaki bilimler (moral sciences) veya etiğin
(ethics) konusudur (Walras, 1965: 58-63; Roncaglia, 2005: 328).
Olgular temelinde yapılan üçlü ayrım, uygulamalı iktisat söz konusu
olduğunda insan ve şeyler (person-things), sosyal iktisat söz konusu olduğunda
ise, insan-insan arasındaki ilişkiler ile ilgilidir. Bu ikisini saf iktisat biliminin
dışında değerlendirmesinin nedeni, Walras‟ın analizinde bunlara değişmeyen
bir töz atfedememesidir. Buna karşın, mübadele yasalarının ise, doğa biliminin
yasaları gibi, insandan bağımsız ve değiştirilemez bir töze sahip olduğunu iddia
eder. Walras (1965: 69)‟a göre, örneğin, tahılın hektolitresinin örneğin 24 frank
olması doğal olgu karakterindedir. “Mübadelede herhangi bir değer
oluştuğunda bu orijinalinde doğal, görünümünde doğal ve tözünde (essence)
doğal olan, doğal olgu karekterindedir” (Walras, 1965: 69). Mübadele
yasalarının doğal olgu karakterinde olması veya doğal olandan pay almasının
(partake of) arkasındaki “genel bilim felsefesi”ni Platon ile ilişkilendirir. Saf
iktisat bilimi ve söz konusu bilim felsefesini Walras‟ın şu sözleri ile tartışmaya
açmak mümkündür: “Platoncu filozoflar tarafından çok önceleri kanıtlan bir
gerçek, bilimin maddi (corporeal) varlıklarla değil, bu varlıkların tezahürü
olduğu evrensellerle uğraştığıdır. Maddi varlıklar gelip geçicidir fakat
evrenseller ebediyen kalır. Evrenseller, onların ilişkileri ve yasaları bütün
bilimsel çalışmanın amacıdır” (Walras, 1965: 61).
Dolayısıyla saf bilimin olgusal alanı, gelip geçici niteliğe sahip
olgulardan değil, tözünde doğal olan olgular ve ilişkilerden oluşur. Mübadele
alanı bu bilimin “nesne”si olarak tercih edildiğine göre, bu alandan yukarıda
elde ettiğini düşündüğü doğallıklar, ebedi olana ulaşmanın ilk adımlarıdır. Bir
önceki alt bölümde değerlendirilen rareté kavramı bu amaca hizmet eder.
Walras kendi tanımladığı biçimiyle rareténin değişmeyen olgusal gerçeklikler
olduğunu düşündüğünden, uygunsuz bir analoji ile bunların aynı zamanda
fiziksel dünyanın Newtoncu yorumunda olduğu gibi, kategorik olarak doğal
olarak değerlendirir: “Buğday ve gümüş herhangi bir değere sahipse, kıt,
faydalı (useful) ve miktarlarının sınırlı olduğundandır –bunların hepsi doğal
koşullardır. Buğday ve gümüş birbirlerine karşı belirli bir değere sahipse, her
birinin az veya çok kıt, az veya çok yararlı veya az veya çok miktarda
olmalarındandır –yine yukarıdaki doğal koşullar anıldı. Yer çekimi doğal bir
olgudur ve bu nedenle doğal yasalara tabidir, bu yapabileceğimizin sadece onun
işleyişini seyretmek olduğu anlamına gelmez. Onun işleyişine karşı koyabilir
veya tamamen işleyişine kendimizi bırakabiliriz fakat onun tözünü ve yasalarını
değiştiremeyiz. Doğaya ona uyarak hükmedebileceğimiz söylenir. Bu değer
[kavramı] için de geçerlidir. Örneğin, buğday arzının bir kısmını yok ederek
fiyatını yükseltebiliriz veya onun yerine pirinç veya patates yiyerek fiyatını
düşürebiliriz. Bir fermanla hektolitresini 24 yerine 20 franka sabitleyebiliriz.
Birinci durumda, değer olgusunun nedenlerine yönelik eylem yapmaktayız, bir
1256

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
doğal değer yerine bir başka doğal değeri koyarız. İkinci durumda olgunun
kendisine yönelik eylem yaparız, doğal değer yerine yapay bir değer belirleriz.
En uç durumda mübadeleyi yok ederek, değeri de yok etmek mümkündür.
Ancak eğer mübadele gerçekleşirse, doğal olarak belirli mübadele değerlerinin
ortaya çıkmasına veya belirli bir mübadele değerine doğru eğilime, veri arz ve
talep kısacası kıtlık koşullarında engel olamayız” (Walras, 1965: 69).
Görüldüğü gibi, her ikisi de insan eylemi sonucu ortaya çıkan, (i) buğday
arzının bir kısmının yok edilmesi, (ii) fiyatların sabitlenmesi farklı sonuçlar
doğurmaktadır. Bu sonucun doğmasına sebep olan, Walras‟ın değerin
belirlenmesindeki raretéye verdiği mutlak anlamdaki önceliktir. Bir insan
eylemi sonucunda yeni bir rareté düzeyi tanımlanmış ve değerin oluşumu
serbest piyasaya bırakılmıştır. Dolayısıyla rareténin nasıl belirlendiği önem
taşımaz, doğal değeri belirleyen mutlak durumdur. Malların karşılıklı değerini
belirlenmesinde, karşılıklı kıtlıklarının ve bununla ilişkili olarak raretélerinin
doğal olgular olarak değerlendirilmesinin peşi sıra yapılan bir başka
değerlendirme, bu doğallıklarla Newtoncu dünyanın doğal olgularının sahip
olduğu özelliklerin aynı olduğudur. Buğday arzının yapay bir biçimde yok
edilmesi veri durumdaki değerin belirlenmesi için herhangi bir önem taşımaz.
Örneğin, ayın dünyanın uydusu olması doğal bir olgu ve dünya yüzeyinde
gelgitler oluşturması doğal bir olaydır. Ne bu olguya ne de bu olaya kategorik
olarak doğal olduklarından dolayı müdahale edilemez. Ancak tabi oldukları
yasalar keşfedilip, buna uygun hareket edilebilir.
Mübadele yasalarının incelendiği saf iktisat bilimi, uygulamalı ve sosyal
iktisat karşısında öncelikli bir yere sahiptir. Bu nedenle, ilk olarak yapılması
gereken saf iktisat teorisinin tamamlanmasıdır. Walras uygulamalı ve sosyal
iktisattan önce, saf iktisat biliminin bilimsel doğrularını ortaya koymayı ve
böylece bir rehber görevi vermeyi amaçlamaktadır (Walras, 1965: 71). Ancak
bu önceliğin saf iktisat bilimine hiyerarşik bir üstünlük kazandıracağı
belirtilmelidir. Aşağıda açıklanacak nedenlerden ötürü rehberlik işlevi
tahakküm ilişkisine dönüşme potansiyelini taşır. İktisadın saf teorisinin
hükmedici gücünün kaynağı, pratik tarafından yanlışlanmaya kapatmasıdır. Saf
teorinin belirli kabullere dayanarak, kendi içinde tutarlı, mantıksal sistem olarak
inşa edilmesi onun yanlışlama veya doğrulamaya olan ihtiyacını ortadan
kaldırır. Bu nedenle saf bilim bitirildiğinde sadece uygulanır. Walras‟ın bu
konudaki iddiaları bugünkü egemen iktisadı da temsil ettiğinden dolayı, konuya
tam olarak nüfuz edebilmek için tartışmaya Walras‟tan uzun bir alıntı yaparak
devam edilmesi uygundur: “İktisadın saf teorisi (the pure theory of economics)
uygulamalı iktisattan (applied economics) önce olmalıdır; iktisadın saf bilimi
her yönüyle fiziksel-matematiksel (physico-mathematical) bilimlere benzer...
Matematiksel yöntem deneysel bir yöntem değildir; rasyonel bir yöntemdir…
Yine de şu kesindir, matematiksel bilimler gibi, fiziksel-matematiksel bilimler
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1257
dar anlamda deneyimden tip kavramlarını (type concepts) elde eder etmez,
deneyimin ötesine giderler. Bu bilimler, gerçek-tip kavramlarından ideal-tip
kavramlarını çıkarır ve tanımlar, daha sonra bu tanımlara dayanarak, bütün
teoremlerinin ve kanıtlarının çerçevesini a priori olarak oluşturur. Bu
tamamlandıktan sonra, deneyime ulaşılan sonuçları doğrulamak için değil,
uygulamak için giderler. Geometri alanından çalışan herkes şunu gayet iyi bilir
ki, sadece soyut durumda, ideal çemberin yarıçapları birbirine eşittir ve sadece
soyut durumda, ideal üçgenin açılarının toplamı iki dik açının toplamına eşittir.
Gerçeklik bu tanımları ve kanıtları sadece yaklaşık olarak onaylar ve fakat
gerçeklik bu önermelerin yararlı uygulamalarını son derece geniş kapsamda
kabul eder. Aynı usulü takip ederek, iktisadın saf teorisi deneyimden belirli tip
kavramlarını almalıdır. Örneğin, mübadele, arz, talep, piyasa, sermaye, gelir,
üretken hizmetler ve ürünler gibi. İktisadın saf teorisi bu gerçek-tip
kavramlarından muhakemesini yürüteceği ideal-tip kavramlarını soyutlamalı ve
tanımlamalıdır. Gerçekliğe bu bilim [iktisadın saf teorisi] tamamlanmadan
dönülmemeli ve tamamlandıktan sonra da sadece pratik uygulamalar için
dönülmelidir. Böylece ideal piyasalarda ideal arz ve talebin kesin ilişkisine
dayanan ideal fiyatlara sahip oluruz” (Walras, 1965: 71).
Döneminin geometri anlayışı, eş kenar üçgenin aynı zamanda eş açılı
olduğu tartışmaya yer olmayacak biçimde gösterir. Benzer kesinliğe iktisadın
da ulaşması gerektiğini düşünen Walras için, iktisat öncelikle kesin (purely)
bilimsel doğrularını ortaya koymalıdır. Ancak saf iktisat ile uygulamalı iktisat
arasında ortaya çıkan hiyerarşik duruma paralel olarak, kesin bilimsel doğrular
olarak öne sürülenler ile iktisadi gerçeklik tek yönlü bir ilişki içinde kurgulanır.
Saf iktisadın sonuçlarının değerlendirilmesi uygulamalı iktisadın konusu
değildir (Walras, 1965: 52). Nasıl ki geometrinin güçlü evler inşa etme veya
astronominin deniz seferlerinin güvenli biçimde yapılmasını sağlama gibi bir
amacı yoksa iktisadın saf teorisinin de uygulamada böyle bir amacı olmamalıdır
(Walras, 1965: 53).
Walras deneyimden –gerçek tip kavramından–, deneyimin ötesine –ideal
tiplere– geçilmesi sürecini detaylı olarak ortaya koymaz. Ancak bu ideal
tiplerden oluşturulan sistem, teori “bitirildiğinde” gerçek tiplerin üzerinde
dönüştürücü bir işlev kazanabilir. Sorun iki aşamaya ayrılarak tartışmaya
açılabilir. Birinci aşama somutun soyutlanmasıdır. Bu aşama Walras‟ta ideal
tiplerin ortaya çıkarılmasıdır. İkinci aşama ise, ideal tiplerden oluşturan teorik
sistemin somut gerçeklikle ilişkisidir. Analizindeki ilk aşamadaki belirsizlik,
ikinci aşamada yoktur. Oluşturulan teorik sistemin, somut gerçeklik tarafından
sınanması gereği ortadan kaldırıldığından dolayı, ideal teori ile somut gerçeklik
iki ayrı “dünya” olarak değerlendirilebilir. Somut gerçeklik ile teorik sistem
arasındaki olası uyumsuzluklar karşısında, teorik sistemin hatalı olması söz
konusu olamaz. Kusursuz biçimde içsel tutarlılığa sahip teorik sisteme göre,
1258

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
somut gerçekliğin düzeltilmesi gündeme gelir. Platon‟un ideal tiplerinin
bozulmuş halleri olarak değerlendirilen görünen dünya/somut gerçekliğin,
idealar üzerinde etkisinin olmamasına benzer biçimde, Walras‟ta da somut
gerçekliğin teorik sistem üzerinde bir etkisi yoktur. “Bitirilmiş” saf iktisat
teorisi Lawson‟un belirttiği gibi, kendi “gerçekliğini” icat eder (Lawson, 2005).
İcat edilen “gerçeklik” a priori kabulleri sayesinde her türlü sorgulamadan
kendisini muaf ettiğinden dolayı da evrensel olarak doğru olduğunu iddia eder.
Epistemolojik bakımdan iktisadın saf teorisinin geometriye benzetilmek
istenmesi, kendi içinde tutarlı bir sistem oluşturma amacı ile uyumludur. Böyle
bir sistem a priori ön kabullere uygun bir “gerçeklik” icat ettiğinden dolayı, bu
sistemin sorgulaması ancak paradigmanın kendi kabulleri bağlamında
yapılabilir. Çünkü oluşturulması sürecinde mantıksal bir hata yapılmadığı
sürece, mantıksal önermeler ve onların çıkarımlarından oluşan sistem, kendi
“gerçekliği” bakımından her zaman doğrudur. İki teori arasından kurulan
ilişkinin doğrudan şöyle bir sonucu olmaktadır: Nasıl ki, düzgün üçgen
çizemediğimiz için geometriyi eleştirmemiz mümkün değilse, fiyatların
yüksekliğinden ya da düzgün bir gelir dağılımının olmamasından dolayı saf
iktisat bilimini eleştirimeyiz.
Görünen dünyanın Platon‟un idealar dünyasına bir etkisinin olmaması
ve idealar dünyasına inanmanın mantıksal tutarlığa sahip bir sistem
oluşturmaya yetmesine benzer biçimde, iktisadın saf teorisi de a priori doğrular
aracılığı ile kendine mantıksal tutarlı bir teori inşa eder. Örneğin, Walras‟ın saf
iktisat bilimi için öykündüğü diğer bir düşünür olan Euclid, geometrisini beş
postülaya dayanarak kurmuştur (Barker, 2003: 35-38). Buna göre, postülalar
kesin olarak doğrudur. Deneyimle bu postülalardan şüphe edilemez ve
“postulaların mantıksal sonuçları doğru olarak bilinir” (Pokorny, 1978: 401).
Benzer biçimde, Walras da saf iktisadını belirli ön kabullerden türetir. Bu ön
kabuller üzerine bina edilen rareté ve matematiksel ilişkiler ile saf iktisadın
kesin bilimsel olduğunu iddia ettiği doğrulara ulaşır (Walras, 1965: 52-53).11
Geometride olduğu gibi, belirli aksiyomlardan tümdengelim metoduyla yapılan
çıkarsamalarla ulaşılan sonuçların doğruluğu, eğer ara aşamalarda mantık hatası
yapılmaz ise, zaten kendiliğinden sağlanır.12 Bu bağlamda, sadece mantıksal
Bunlara örnek olarak Walras‟tan şu ikisi gösterilebilir: “malların değeri talep edilen
miktar arttığında veya arz edilen miktar azaldığında artar ve tersi durumlarda
değeri düşer; faiz oranı gelişen ekonomilerde düşer” (Walras, 1965: 52-53).
12 Saf İktisat Teorisinin ilk dersinde bu konuda sarf ettiği sözler hem saf iktisat
teorisi‟nin niteliğinin ne olması gerektiği konusuna hem de epistemolojik hatasına
ışık tutuyor: “Bilimin ayırıcı özelliği sonuçlarının iyi ya da kötü olmasına karşı
tamamıyla kayıtsız olmasıdır, ki bunlar saf hakikatın (pure truth) gerçekleşmesidir.
11
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1259
önermeler olarak kaldıklarından ötürü, doğrulukları ezeli ve ebedi olmasını
bakımından uzay ve zamana bağımlı değildirler.
Walras‟ın saf iktisat bilimini bir yandan epistemolojik bağlamda
geometri biçiminde kurgulaması, diğer yandan ise, analojik olarak mekanik ve
astronomi ile karşılaştırması sorunludur. Walras‟a göre, iktisat mekanik ve
astronomi gibi, kesin matematiksel bir bilimdir veya “bitirildiğinde” öyle
olacaktır. Oysa bu ikisi epistemolojik açıdan aynı değildir: “Walras şunu
anlayamamıştır, iktisadı mekanik ile analojik olarak ifade etmek epistemolojik
olarak geometri ile eşit düzeyde olduğu anlamına gelmez… astronomi geometri
ile aynı türde bilim değildir. Astronomi ve mekanik matematiği kullanır;
geometri ise onun bir parçasıdır. İlkinde teoremler ampirik olarak doğrulanmak
ihtiyacındadır veya yanlışlanmasına izin verilir; geometri ise, veri postulalar ile
önermeleri mantıksal doğrulukları ile sınanırlar” (Pokorny, 1978: 400, 402).
Saf iktisat bilimini epistemolojik olarak geometri ile ilişkilendirmek onu
yanlışlanamaz bir konuma değerlendirilmesinin nedenidir. Astronomi ve
mekaniğin Walras‟ın anladığı anlamda, kesin bilim olmaları ile yanlışlama veya
doğrulamaya açık olmaları farklı şeylerdir. Örneğin, Newton astronomisi
kendini hâkim bilim anlayışı olarak kabul ettirmesi çarpıcı biçimde gerçekleşen
doğrulamalara dayanır. Newtoncu teorinin başarıları Halley Kuyruklu
Yıldızı‟na yönelik hesaplar, kutuplara keşif yolculuğu ve Neptün gezegenin
Newtoncu matematiksel hesaplara dayanarak 1846‟daki keşfi bunlara örnektir.
Bu anlamda uzun süre buluşsal gücünü korumuş ve ilgili olduğu evrenin
açıklanmasında
katkı
sağlamıştır.
Ek
olarak
ilave
edilmesi
gereken, yanlışlamaya açıklık bakımından Newtoncu paradigma ile geometrinin
aynı epistemik düzeyde değerlendirilemeyeceğidir. Klasik fizik ilke olarak
yanlışlamaya ve/veya doğrulamaya açıktır ki klasik fizik ortaya çıktığı andan
itibaren bu sorgulamalara tabi olmuştur. Yukarıda bir kısım örnekleri verilen ve
dönemi itibari ile göz kamaştırıcı olan başarıları, hâkim paradigma olmasına
katkı sağlamıştır. Walras‟ın dönemine gelinceye kadar, egemen bilim
paradigması payesini kazanmasının nedeni, söz konusu örneklerde olduğu gibi
ilgili olduğu evrenin bilinmesine ve ilişkilerinin açığa çıkmasına yönelik
katkılar sağlamış olmasıdır.
İktisat teorisi herhangi bir bilime analojik referanslar yaparken, söz
konusu bilimin temel kabullerini de ister istemez kendi analiz gündemine
aktarmaktadır. Walras‟ın değinilen bilimler ile kurduğu ilişki de bu türdendir.
Bu nedenle, geometriciler eşkenar üçgen aynı zamanda eşaçılıdır dediğinde ve
astronomlar gezegenler güneşin çevresinde eliptik yörüngede hareket ederler
dediğinde kelimenin tam anlamıyla bilimsel açıklamalarda bulunmaktadırlar (1965:
52).
1260

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Laplace‟ın rüyasına benzer bir saf teorinin yaratılması için iktisadi analizinde
kendi evrenine yönelik ek kabuller yapması gerekir. Örneğin, (i) marjinal
analizi mümkün kılıcak bir iktisadi sistem, serbest piyasa ve bu sistemin zaman
mekân olarak sınırsızlığı, (ii) atomistik bireyin var olması ve sosyal dünyada
yeni özelliklerin (new emergent properties) ortaya çıkmaması iki sınırlayıcı
kabuldür. Buna benzer ön kabuller kullanılarak, iktisadi evren değişmeyen
modeller aracılığı ile ifade edilebilir bir biçimde modellenebilir. Bu türden
modellemelerde bugünün olduğu gibi, geleceğin ve geçmişinde bilgisine
ulaşılacağı iddia edilir. Mirowski‟nin de belirttiği gibi, böyle bir formülün
geliştirilebilmesi dünyanın tarihsel zamanın geçişine karşı duyarsız olmasını
gerektirir. Böyle bir durum ancak zamanın geçişine karşı fiziksel özelliklerin
korunması durumunda mümkün olabilir. Tarihsel anlamda zamansız olacak bu
dünya, Mirowski‟nin tabiri ile “Platonik idealin matematiksel ifadesidir”
(Mirowski, 1995: 28).
Bu alt bölümü bitirmeden önce, olgusal gerçeklik/pratik ile teori
arasında Walras‟ın çizdiği hatları son derece belirgin sınıra değinilmesi gerekir.
İktisadi düşünceleri iktisadi tarihi de göz önünde bulundurarak
değerlendirilmesi gereğine işaret edenler, bunun nedeni olarak iktisadi
düşüncelerin tarihsel boşlukta oluşmadıklarını belirtmektedirler. Ancak 19.
yy.‟ın son çeyreğinde başta Walras ve diğer marjinal iktisatçılar ile birlikte
gözlemlenen ise teori ile pratik arasındaki ilişkinin giderek artan biçimde
ortadan kalktığıdır. Şöyle ki, Smith teorisini pratik ile olumlu anlamda
ilişkilendirmek istediğinde biracı, kasap, fırıncı gibi küçük ölçekli iktisadi
birimleri seçmiştir. Toplumun çatışmadan uzak harmoni içinde yaşayacağına
yönelik yargılarını da bu küçük ölçekli iktisadi aktörler üzerine kurmuştur.
Smith dönemi için, söz konusu iktisadi aktörlerin iktisadi hayattaki ağırlıkları
ve önemleri her ne kadar tartışmaya açık olsa da belirli sınırlar içinde kabul
edilebilir. Oysa Smith‟in döneminde dahi ancak belirli sınırlar dâhilinde,
gerçekliğin tasviri için kabul edilebilecek benzer durumları 19. yy.‟a taşımanın
meşruiyeti tartışmaya açıktır. Çünkü bu yüzyılın özellikle son yarısındaki
iktisadi gerçekliğin temel özelliklerinden biri, sermayenin temerküz eğiliminin
ivmesini arttırmasıdır. Büyük ölçekli firmaların sayısı giderek artmakta ya da
başka bir deyişle belli başlı endüstrilerde giderek yoğunlaşma yaşanmaktadır.
Ancak aynı dönemde ortaya çıkan marjinalistler geliştirdikleri iktisat teorisi ise,
hızla bu gerçeklikten uzaklaşmayı tercih etmiştir. İktisadi gerçeklik ya da
piyasa yukarıda anılan üç isim tarafından Hunt‟ın işaret ettiği gibi, “piyasayı
anlamlı bir biçimde etkileyebilecek güçte olmaktan uzak çok sayıda küçük
üretici ve tüketici biçiminde resmedilir” (Hunt, 1995: 106). Resmin Hunt‟ın
ifade ettiği biçiminde oluşmasının bir nedeni rekabetin esas olarak fiyatlar
bakımından yapıldığının varsayılmasıdır. Fiyatlar konusunda hayli rekabetçi
olduğu kabul edilen piyasanın, miktar rekabeti konusunda aynı özelliği
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1261
sergilemediği düşünülür. Rekabet sınırlı bir miktar için yapılır ki bu sınır, hiçbir
firmanın piyasaya hâkim olamayacak kadar oransal olarak küçüktür. Fiyatlar
konusundaki rekabetin miktarlara da taşınması piyasada tekelleşmeye doğru bir
yönelime neden olacağından, neoklasikler Kaldor‟un belirttiği şu varsayımlar
ile bu yönelişe engel olmak isterler: Tam rekabet, mükemmel bölünebilirlik,
lineer homojen ve sürekli türevlenebilen üretim fonksiyonları, kişisel olmayan
(kurumlaşmamış) piyasa ilişkileri, fiyatlara malumatın yayılımı konusunda özel
bir önem verilmesi, tam bilgi varsayımı ve mükemmel öngörüler bu
varsayımlara örnek gösterilebilir (Kaldor, 1972: 1238).
Genelde marjinalist okul özelde ise Walras‟a yönelitilen eleştirilerin
yoğunlaştığı alanlardan biri, Kaldor‟dan sıralanan varsayımlardır. Bu
varsayımlar nedeniyle, marjinalist okulun gerçeklikten uzaklaştığı yönündeki
Kaldor‟un tespitleri doğru olmakla birlikte, eleştirinin bu noktada bırakılması
eleştirinin eksik yapılması anlamına gelir. Yukarıda değinildiği gibi, iktisadın
saf teorisini uygulamalı iktisattan özenle ayırmakla kalmayıp, onu doğrulamaya
ve/veya yanlışlamaya kapatan Walras‟ın bu yönteminin önemli bir sonucu
belirtilmelidir. Saf iktisadın tamamlanması olarak tasarladığı süreç değişmez
hakikatlerin ele geçirilmesini amaçlar. Değişmez olanı elde eden saf iktisat
teorisi kendi ile çelişen durumlarda, gerçekliği kendine göre dönüştürmeyi
amaçlar. Teori mantıksal argümanlara dayandığı ve sonuçlarını mantıksal
çıkarımlar olarak ortaya koyduğu için Wilber‟ın dikkat çektiği gibi, ideolojiye
dönüşme riski her zaman mevcuttur. “Ampirik her türlü süreçten kendini
koruyan mantıksal sistem, yozlaşarak ideolojiye (veya daha nazik ifadesi ile
ideal tiplere) dönüşme eğilimindedir” (Wilber ve Wisman, 1975: 666).
Pratikte ile teori arasındaki uyumsuzluğa karşın, marjinalist devrimciler,
marjinal fayda, marjinal ikame oranı, farksızlık ve dönüşüm eğrileri, esneklik,
gelir ve ikame etkileri, tüketici fazlası gibi analitik araçlar ve yukarıda
değinilen varsayımlarla iktisadi evrende (genel) dengenin sağlanabileceğini
göstermeyi amaçlamaktadırlar. Ekonomi hangi durumda analiz edilmeye
başlanırsa başlansın söz konusu varsayımlar ve analitik araçlar ile dengeye
doğru yönelmesi teorik olarak gösterilmeye çalışılır. Denge kavramı
olmaksızın, söz konusu bütün kavram ve araçlar bir anlamda amaçsız kalır. Bu
nedenle merkezi önemde olan denge kavramı üzerinde durulması
gerekmektedir. Bir sonraki alt bölümde denge analizine verilen önem ve
nedenine değinilecektir.
3. Bilimsellik Kriteri Olarak Denge
Jevons ve Menger‟in kitaplarını yayımladıkları “1871 yılı Modern
İktisadın 1. yılı” (Routh, 1975: 199) olarak kabul edilir. Ancak modern iktisat
ya da başka bir deyişle bu günkü neoklasik iktisat teorisine etkinin genişliği ve
1262

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
derinliği söz konusu olduğunda Walras bu iki yazarın kronolojik önceliklerini
ellerinden alındığına yukarıda değinildi. Walras‟ın diğerlerine göre, öncelik
kazanmasının nedenlerinden biri analizini, iktisadi sistemi (genel) denge
kavramı etrafında kurmasıdır. Öyle ki, Schumpeter, genel denge analizini doğa
bilimlerinin başarıları ile karşılaştırır: “Kesin doğa bilimlerinin (exact natural
sciences) kökenine ve çalışmasına hakim olan herkes bilir ki onların
yöntemdeki ve özdeki (essence) büyük başarısı Walras‟ın başarısı türündendir.
Deneyimimiz nedeniyle karşılıklı bağlantılı olduğunu bildiğimiz olgulara kesin
biçimler bulma, bu biçimleri indirgeme ve bunları birbirinden türetme:
Walras‟ın yaptığı [klasik] fizikçilerin yaptığının aynıdır” (Schumpeter, 1951:
75) sözleri ile Walras‟ın başarısının altını çizer.
Günlük deneyimden birbirine bağlı oldukları sezgi düzeyinde
çıkarsanabilen iktisadi olayların, matematiksellik bağı ile birbirine bağlanması,
genel denge analizi, Schumpeter için iktisadın kesin bilim olarak ortaya
çıkabilmesini sağlamaktadır. Buna göre, faydasını maksimize etmeyi
amaçlayan atomistik bireylerden başlayan analizin genel denge ile
sonuçlanması iktisadı kesin bilim (exact science) yapmaktadır. Çünkü “Her
kesin bilim için „tekil olarak (uniquely) belirlenmiş denge (değerler kümesi)nin‟
varlığı hayati önemdedir” (Schumpeter, 1954: 969). Schumpeter‟in kesin
bilimsellik kriteri olarak değerlendirdiği dengenin iktisat teorisindeki teknik
anlamını F. H. Hahn‟ın tanımı arz ve talep ilişkisi bağlamına taşımak
mümkündür: “Eğer herhangi bir iktisadi aktörde üretim yöntemini değiştirme
yönünde bir saik yoksa ve herhangi bir inputta aşırı talep yoksa fiyatlar ve
input-output kombinasyonlarının denge fiyatları ve denge input-output
kombinasyonları olduğu söylenir” (akt. Robinson, 1979: 49). Marjinalist
devrimi gerçekleştirenler de, bu denge anlayışından türetilebilen, denge
noktasından harekete geçilmesi için hiçbir eğilimin olmadığı biçimindeki
yorumu paylaşır (Naples, 1996: 98). Walras‟ın kantar ile analoji kurarak
ulaştığı denge noktası da dışsal bir müdahale olmadan, durağan halini bozacak
bir faktörü kendi içinden ve kendiliğinden üretmez. Walras sonrasında iktisatta
kullanım sıklığı gittikçe artan denge kavramı klasik fiziğe aittir. Klasik fizikteki
anlamı, Walras‟ın kantar analojisi ile maksadının ortaya çıkarılmasına katkı
sağlayacaktır. The Oxford English Dictionary‟ye göre, denge (equilibrium)
Latince æquus (equal) ve lībra (balance) sözcüklerinin birleşiminden oluşan
æquilībrium sözcüğünden gelmektedir. Kelimenin klasik fizikteki anlamını
Sözlük şöyle açıklamaktadır: “Fiziki anlamda: Karşıt güçler arasında eşitlenme
durumu; maddi sisteme etki eden veya göz önünde bulundurulan güçlerin
sonuçta birbirlerini karşılıklı olarak sıfırlamasıdır.” Hahn‟dan aktarılan denge
anlayışı ile klasik fiziğe ait denge anlayışı ile arasındaki uyum dikkat çekicidir.
Walras‟taki ise bizzat klasik fiziktekini ima etmekte olduğu kantar analojisi
bağlamında açıktır. Arz ve talebin eşitlenmeleri sonucunda oluşan denge
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1263
durumunu bu fiziki anlamdan türetmek mümkündür. Arz ve talep güçlerinin
eşitlendikleri noktada her iki güç birbirini yok ettiği için sistemi yeniden
harekete geçirecek herhangi bir güç kalmaz.
Klasik fizik karmaşık görünen gezegenler sistemini basit bir ilke
(evrensel çekim ilkesi) ile birbirine bağlayarak, karmaşık görünen gerçekliği
düzene sokmuştur. Bir önceki alt bölümde değinildiği gibi, Walras‟ın iktisat
için tasarladığı bilimsellik anlayışı dönemin astronomisi için geçerli olan klasik
fiziğin sahip olduğu bilimsellik kriterleridir. Louis Poinsot‟un Eléments de
statique adlı kitabını henüz 19 yaşında iken okuyan Walras‟ın bu kitabın etkisi
ile iki bilimi mukayese etmeye ve iktisadı astronomi gibi güçler bilimi olarak
düşünmeye başladığına dair önemli işaretler mevcuttur (Ingrao ve Israel, 1990:
88). En önemli Walras otoritelerinin başında gelen Jaffé de bu konuda Ingrao
ve Israel ile aynı fikirdedir. Jaffé‟ye göre, Walras “Louis Poinsot‟un kitabını
okumasından itibaren gökyüzü cisimleri mekaniğine karakterini veren, aynı
biçimsel özelliklere sahip bir iktisat teorisi yaratmayı amaçlamıştır” (Jaffé,
1977: 28, ayrıca Kolm, 1968: 1333). Astronomiye benzer bir başarıyı
hedefleyen Walras‟ın denge analizi ile çözmeyi amaçladığı sorunun en önemli
öğesi karmaşık görünen iktisadi gerçekliğin belirli bir düzenliliğe sahip
olduğunu matematiksel ilişkiler ile gösterebilmektir. Söz konusu düzenlilik
Newtoncu bilim paradigması ile değerlendirildiğinden düzenlilikten anlaşılan
Schumpeter‟in belirttiği denge değerleri kümesinin elde edilmesi biçiminde,
başka bir deyişle genel dengenin varlığının ispat edilmesi biçiminde olmuştur.
Milyonlarca atomistik bireyden genel dengeye ulaşılması karmaşık
gerçekliğin düzene sokulması anlamına gelir. Gökyüzünün karmaşıklığı nasıl ki
evrensel çekim gibi, “basit” bir güç ile düzene sokulduysa, benzer biçimde
Walras da rareté kavramı ile aynı başarıyı elde etmek istemektedir. Jaffé bu
amacı şöyle açıklamaktadır. “Walras, Newton‟un gökyüzü cisimleri
mekaniğinden etkilenerek, genel denge modelinin oluşturulmasında raretéyi
birleştirici genel ilke olarak kullanmaktadır” (Jaffé, 1977: 28). Kitabının dış
ticareti incelediği 34. dersinde iktisadi olayların dünya ölçeğindeki
karmaşıklığına işaret ettikten sonra, iktisadi gerçekliğe yaklaşımında Jaffé‟nin
tespitlerini haklı çıkaracak bir yöntem izler. İkisi arasındaki kurduğu ilişki
konusunda şu tespiti yapar: “Bütün gökyüzü cisimlerinin hareketini düzenleyen
evrensel çekim kuvveti gibi, [dünya üzerindeki] arz ve talep de bütün malların
mübadelesini düzenler. Ekonomik evren kendisini bütün karmaşası ve
büyüklüğü ile sunar: bu büyük ve basit sistem astronomik evrene benzer”
(Walras, 1965: 374).
Her bilimsel faaliyet gibi, iktisat teorisi de kendine ait “nesne”sini belirli
bir soyutlamaya tabi tutarak incelemektedir. Denge analizi de belirli bir
soyutlama düzeyiyle bunu yapmaktadır. Ekonomideki çok sayıdaki kişi, çok
sayıdaki mal ve hizmet üretim ve tüketimi için “özgür irade”leri ile verdikleri
1264

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
kararlar sonucunda kaos üretmediğini aksine belirli bir düzenlikte olduğunu ve
nihai olarak bir denge durumuna yöneleceğini iddia eden, denge analizi,
böylelikle karmaşık gerçekliğin içindeki düzeni gösterebildiğini varsayar.
Dolayısıyla iktisadi gerçekliğin tüm bileşenlerinin birbirileri ile olan ilişkileri
ve sonuçlarını ortaya koyabilme anlamında “nesne”nin düzenliliğini gösterir.
Genel dengenin var olduğunun gösterilebilmesi söz konusu analizin
“nesne”sinin analitik olarak kontrol edilebilir olduğu anlamına gelse de
buradaki bilimsellik anlayışı Newtoncu paradigmanın ölçütleri ile yapılan bir
değerlendirmenin sonucudur. Doğa bilimleri Newtoncu paradigmayı ve denge
kavramı sorgulamaya açmış ve onu Darwinci evrim teorisi, entropi yasaları ile
aşmış olmasına rağmen, egemen neoklasik iktisat teorisinde Newtoncu fiziğin
denge kavramına başvurmaksızın bir tartışma yürütmek neredeyse olanaksızdır.
Kendisi de genel denge analizcisi olan Hahn bu olanaksızlığın nedenini şöyle
ifade eder: “Her ne zaman iktisat bilimi kullanılsa veya onun üzerine düşünülse,
denge kavramı düşünceleri organize edici merkezi fikirdir” (Hahn‟dan akt.
Clark,1987-1988: 271).
Denge analizini radikal biçimde eleştiren Kaldor‟a göre, denge
analizinde başlangıç varsayımlarından öte başka herhangi bir iktisadi içerik
bulunmaz. Çünkü denge iktisadı matematikseldir ve öne sürülen mantıksal
önermelerle çelişen ampirik gerçekleri elemine eder. Bu anlamda saf mantık
çalışmasına dönüşür (Kaldor, 1972). Bu nedenle, tanımlandığı anlamıyla kesin
bilimsellik uğruna ödemeye rıza gösterilen bedellerin, iktisadı saf mantık
çalışmasına dönüştüreceği iddiası ortaya atılabilir. Oysaki denge analizi iktisadi
analizin “nesne”sini inceleme yöntemlerinde sadece biridir. Bunun biricikliğini
savunan bir iddia ancak iktisadi ve toplumsal gerçeklikteki “yapı”sallıkları veya
kurumsallıkları görmeyi olanaksız kılan Newtoncu mekanistik ve atomistik
metodolojiye dayanarak ortaya atılabilir. İktisadi gerçeklikte dengenin
olmaması kaosun olduğu veya söz konusu gerçekliğin analitik olarak
betimlenemeyeceği anlamına gelmez. Gerçekliğin belirli bir “yapı”sallığın
içerisinde olumsallıkları da gözeten biçimde işleyebileceğinin olanağına dikkat
çekmek mümkündür. Aksi durumda, saf iktisat teorisini saf mantık veya
matematik haline dönüştürmek onu matematiksel anlamda kesinliğe kavuştursa
da içeriği anlamında gerçeklik ile örtüşmeyen, bu anlamda gerçeklik içeriğini
boş kümeye dönüştürebilir.
Sonuç
Walras, iktisadın kesin bilimler arasında yerini alacağına dair umudunu
şöyle ifade eder: “Kepler astronomisinin Newton ve Laplace astronomisine;
Galileo mekaniğinin d‟Alembert ve Lagrange mekaniğine dönüşmesi yüz,
yüzelli veya iki yüzyıl gerektirmiştir. Diğer taraftan Adam Smith‟in
Mustafa Öziş  Leon Walras’ta İktisat ve Mekanik İlişkisi

1265
çalışmalarıyla, Cournot, Gossen, Jevons ve benimkiler arasında bir yüzyıldan
daha az süre geçmiştir” (1965: 47-48). Bir anlamda paradigma ortağı Jevons ise
aynı yıllarda David Ricardo için şu tespiti yapmaktaydı: “bu yetenekli fakat
inatçı insan, Ricardo, ekonomi biliminin arabasını yanlış istikamete yöneltti”
(Jevons, 1957: ii). Walras‟ın umudunu dile getirişinden bir yüzyılı aşkın süre
geçtikten sonra, Jevons‟un tespiti bu kez Walras için tekrarlanabilir mi?
Gerçekliğin düşünsel olarak inşa edilmesi, her zaman iktisadi açıdan
doğru analizlere dayanarak yapıldığı iddia edilemez. Bireyin, vazgeçilmez ve
biricik bir analiz birimi olduğu ya da denge noktasında herkesin üretime yaptığı
katkı oranında üretimden pay aldığı ileri sürülebilir. Toplumsal içeriği boş
ancak tutarlı modeller, egemen paradigma ve tamamlayıcıları vasıtasıyla
defalarca “doğrulanabilir”. Bu anlamda, egemen paradigmadan her zaman
pozitif olarak buluşsal bir katkı yapması beklenmeyebilir. Bu bağlamda
değerlendirildiğinde, Walras‟ın -ve marjinalistlerin- iktisat bilimini soktukları
yol, iktisadın buluşsal kapasitesine yaptığı “katkı” kadar, gerçekliğin düşünsel
inşasına ideolojik olarak yaptığı “katkı” kantarına da vurulmalıdır.
Kaynakça
Aristo (2001), Fizik (İstanbul: YKY) (Çev. Saffet Babür).
Blaug, Mark (1964), “Economic Theory and Economic History in Great Britain, 1650-1776”, Past &
Present, 28: 111-116.
Barker, Stephen F. (2003), Matematik Felsefesi (Ankara: İmge Kitabevi) (Çev. Yücel Dursun).
Caws, Peter (1989), “The Law of Quality and Quantity, What Numbers Can and Can’t Describe”,
Glassner, Barry ve Jonathan D. Moreno (Ed.), The Qualitative-Quantitative Distinction in
the Social Sciences, Boston Studies in the Philosophy of Sciences Vol. 112 (Boston:
Kluwer Acedemic Publishers): 13-28.
Collingwood, R. G. (1999), Doğa Tasarımı (Ankara: İmge Kitabevi) (Çev. Kurtuluş Dinçer).
Clarks, Charles M. A. (1987-1988), “Equilibrium, Market Process, and Historical Time”, Journal of
Post Keynesian Economics, 10 (2): 270-281.
Georgescu-Roegen, Nicholas (1971), The Entropy Law and Economic Progress (Cambridge M.A.:
Harward University Press).
Grattan-Guinness, Ivor (2008), “Equilibrium in Mechanics and then in Economics, 1860-1920: A
Good Source for Analogies?”, Mosini, Valeria (Ed.), Equilibrium in Economics: Scope and
Limits (London: Routledge): 19-44.
Heilbroner, Robert (1990), “Economics as Ideology”, Samuels, Warren J. (Ed.) Economics as
Discourse: An Analysis of the Language of Economists (Boston: Kluwer Academic
Publishers): 101-116.
Hobsbawm, Eric J. (1999), Tarih Üzerine (Ankara: Bilim Sanat) (Çev. Osman Akınhay).
1266

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Hunt, E. K. (1995), Property and Prophets: The Evolution of Economic Institutions and Ideologies,
(Newyork: HarperCollins).
Ingrao, Bruna ve Giorgio Israel (1990), The Invisible Hand: Economic Equilibrium in the History of
Science (Massachusetts: The MIT Press).
Jaffé, William (1977) “A Centenarian on a Bicentenarian: Léon Walras’s Eléments on Adam Smith’s
Wealth of Nations”, The Canadian Journal of Economics, 10 (1): 19-33.
Jevons, William Stanley (1957 [1871]), The Theory of Political Economy (New York: Kelley & Millan,
Inc).
Kaldor, Nicholas (1972), “The Irrelevance of Equilibrium Economics”, The Economic Journal, 82
(328): 1237-1255.
Kolm, Serge-Christophe (1968), “Leon Walras’ Correspondence and Related Papers: The Birth of
Mathematical Economics: A Review Article”, The American Economic Review, 58 (5):
1330-1341.
Koyre, Alexandre (1994), Yeniçağ Biliminin Doğuşu (Ankara: Gündoğan Yayınları) (Çev. Kurtuluş
Dinçer).
Lawson, Tony (2005) “Reorienting History (of Economics)”, Journal of Post Keynesian Economics,
27 (3): 455-470.
Mirowski, Philip ve Pamela Cook (1990), “Walras’ “Economics and Mechanics”: Translation,
Commentary, Context”, Samuels, Warren J. (Ed.), Economics as Discourse: An Analysis
of the Language of Economists (Boston: Kluwer Academic Publishers): 189-206.
Morgan, Mary S. (2003), “Economics”, Porter, Theodore M. ve Dorothy Ross (Ed.), The Cambridge
History of Sciences Vol. 7, The Modern Social Sciences (Cambridge: Cambridge
University Press): 275-305.
Naples, Michele I. (1996), “Time, Money, Equilibrium: Methodology and the Labour Theory of the
Profit Rate”, Freeman, Alan ve Guglielmo Carchedi (Ed.), Marx and Non-Equilibrium
Economics (Cheltenham: Edward Elgar): 95-115.
Pokorny, Duson (1978), “Smith and Walras: Two Theories of Science”, The Canadian Journal of
Economics, 11 (3): 387-403.
Robinson, Joan (1971), Economic Heresies: Some Old-Fashioned Questions in Economic Theory
(New York: Basic Boks Inc.).
Roncaglia, Alessandro (2005), The Wealth of Ideas: A History of Economic Thought (Cambridge:
Cambridge University Press).
Routh, Guy (1975), The Origins of Economic Ideas (London: The Macmillan Press).
Schumpeter, Joseph A. (1951), Ten Great Economists: From Marx to Keynes (New York: Oxford
University Press).
Schumpeter, Joseph A. (1954), History of Economic Analysis (New York: Oxford University Press).
Walras, Leon (1965 [1874]), Elements of Pure Economics or The Theory of Social Wealth, (London:
Geprge Allen and Unwin Ltd.) (Çev. William Jaffé).
Walras, Leon (1990 [1909]), “Economics and Mechanics”, Samuels, Warren J. (Ed.), Economics as
Discourse (Boston: Kluwer Acedemic Publishers): 206-215.
Wilber, Charles K. ve Jon D. Wisman (1975), “The Chicago School: Positivism or Ideal Type”,
Journal Economic Issues, 9 (4): 665-679.
Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi,
Cilt 71, No. 4, 2016, s. 1267 - 1289
ĠġLETMELERĠN MÜġTERĠ ODAKLILIK VE MÜġTERĠ TATMĠNĠ
DÜZEYLERĠNĠN GÜVEN OLUġUMUNA ETKĠSĠ:
MÜġTERĠ BOYUTUNDA BĠR DEĞERLENDĠRME*
ArĢ. Gör. Abdullah BaĢ
Çankırı Karatekin Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
ArĢ. Gör. Emine ġenbabaoğlu
Çankırı Karatekin Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Doç. Dr. Emre ġahin Dölarslan
Çankırı Karatekin Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
● ● ●
Öz
Rekabetçi baskıların yoğunlaşması ve sektörel değişim/dönüşümlerin artması nedeniyle, işletmeler
rakiplerin eylemlerine hızlıca tepki vererek hem mevcut müşterilerini koruma hem de yeni müşteriler
kazanmayı amaçlamaktadır. Özellikle son yıllarda sürdürülebilir rekabetçi üstünlük kazanmaya ve işletme
başarısını değerlendirmeye yönelik güven, müşteri odaklılık ve müşteri tatmini gibi stratejik avantaj
göstergeleri ön plana çıkmaktadır. Çalışmada, öncelikle işletmeye olan güvenin oluşumunda müşteri odaklılık
ve müşteri tatmininin etkisi teorik açıdan değerlendirilmiştir. Çalışmada ayrıca, bir araştırma modeli
oluşturulmuş ve test edilmiştir. Araştırmaya konu olan veriler 311 üniversite öğrencisinden elde edilmiştir.
Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre, müşteri odaklılık güveni direkt etkilemektedir ve müşteri odaklılık
müşteri tatmini aracılığıyla da dolaylı olarak güveni etkilemektedir.
Anahtar Sözcükler: Müşteri Odaklılık, Güven, Müşteri Tatmini, GSM Sektörü, Yapısal Eşitlik
Modellemesi
The Effect of Levels of Customer Orientation and Customer Satisfaction
of Firms on Trust Formation: An Evaluation from Customer Perspective
Abstract
Because of intensification of competitive pressure and increase of industrial change/transformation,
firms aim both protecting the existing customers and gaining new ones through responding quickly to the
actions of competitors. Strategic advantage indicators as trust, customer orientation and customer satisfaction
plays a major role in gaining sustainable competitive advantage and evaluating the business success
especially in the recent years. In this study, firstly, the effect of costumer orientation and customer
satisfaction on trust to the firm is theoretically evaluated. Next, a research model was developed and tested.
The data of this paper were gathered from 311 university students. The empirical findings of this study show
that customer orientation directly influences the trust and customer orientation indirectly affects trust through
customer satisfaction.
Keywords: Customer Orientation, Trust, Customer Satisfaction, GSM Sector, Structural Equations
Modeling
*
Makale geliş tarihi: 26.08.2015
Makale kabul tarihi: 24.08.2016
1268

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri
Tatmini Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi:
Müşteri Boyutunda Bir Değerlendirme1
Giriş
Rekabetçi üstünlüğün elde edilmesi ve sürdürülmesi açısından stratejik
bir eksende yer alan güven kavramı, rekabet şiddetinin yüksek (D’Aveni, 1995)
ve müşteri seçeneklerinin fazla olduğu bir ortamda işletmeler adına rekabetçi
avantaj sağlamaktadır (Luo vd., 2008). Literatürde, güven konusunda yapılan
çalışmalar, güvenin oluşumunda müşteri tatmininin belirleyici etkisini ortaya
koymaktadır (Lau ve Lee, 1999; Garbarino ve Johnson, 1999; Trif, 2013). Bu
nedenle işletme ile müşteri arasındaki güvenin oluşumunda stratejik
etkileyicilerden birisinin müşteri tatmini olduğunu söylemek mümkündür.
Özellikle hizmet ağırlıklı üretim süreçlerinde, müşteriler tarafından işletmeye
ve ürünlerine karşı olan güven düzeyi kritik önem kazanmaktadır. Dolayısıyla
işletmelerin sunduğu hizmetlerin homojen ve görünür olmaması tüketicilerde
belirsizlik yaratan bir durum olmasına rağmen, işletmeye duyulan güven bu
durumu aşmada ve işletmelerin tercih edilmesinde stratejik bir role sahiptir
(Garbarino ve Johnson, 1999). Örneğin, müşterilerin satın alma karar
sürecindeki bilgi edinme ve buna bağlı olarak alınan kararın riskini azaltma
çabası düşünüldüğünde (Roselius, 1971), güven duygusunun karar alma
öncesindeki beklenti düzeyinin ve karar sonrası yaşanan tatmin derecesinin
oluşumunda belirleyici etkisi bulunduğu görülmektedir (Yi ve La, 2003).
Benzer şekilde, Kim, Donald ve Raghav (2003)’ne göre işletmeye olan güvenin
tesis edilmesi, sadece tüketicilerin ani satın alma kararlarını değil, aynı
zamanda müşteri ile uzun dönemli ilişki kurulmasını sağlayan stratejik bir
yönelim sağlamaktadır.
İşletmelere müşteri ilişkileri açısından rekabet avantajı sağlayan ve
güven oluşumuna etki eden diğer bir yaklaşım ise müşteri odaklılıktır. Pazar
odaklılığın temel unsurlarından biri olan müşteri odaklılık (Kohli ve Jaworski,
1990), tüm işletme birimlerinin müşteri değeri yaratılması ve bunun devam
ettirilmesi açısından sorumluluk sahibi olması gereğini vurgular (Narver ve
Slater, 1990). İşletmelerin müşteri odaklı bir anlayış sergilemelerinin temel
nedeni, mevcut müşterilerin elde tutulması ve daha sonraki aşamada ise yeni
1
Bu makale, 23. Ulusal Yönetim ve Organizasyon Kongresi Bildiri Kitabında
basılmış olan çalışmanın geliştirilmiş şeklidir.
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1269

müşterilerin kazanılmasına yöneliktir. Bu kapsamda özellikle son yıllarda
işletmelerin stratejik açıdan değerlendirilmesinde müşteri odaklılık unsurunun
uygulamalı ve kavramsal düzeyde birçok çalışmaya konu edildiği
görülmektedir (Örn. Brasch vd., 2015; Dean, 2007; Bagozzi, 2011; Blocker,
2011; Homburg, 2011; Kennedy, 2003). Literatürde, müşteri odaklı
organizasyonların stratejik etkisine dikkat çekmek amacıyla söz konusu
kavramın, yönetici/çalışan perspektifinden ve dolayısıyla daha çok işletme
açısından değerlendirildiği görülmektedir (Örn. Kohli ve Jaworski, 1990;
Narver ve Slater, 1990). Buna karşın, müşteri odaklılığın temel unsuru olan
müşteriler üzerinde yapılan çalışmaların (Örn. Webb vd., 2000; Brady ve
Cronin, 2001; Dean, 2007; Brasch vd., 2015) sınırlı sayıda kaldığını söylemek
mümkündür. Bu kapsamda literatürde müşteri odaklılık kavramının test
edilmesinde getirilen yaklaşımın çoğunlukla tek taraflı olması sebebiyle çeşitli
eleştirilere maruz kaldığını görmek mümkündür. Örneğin, Webb vd. (2000),
işletmelerin müşteri odaklı olup olmadıklarının sadece çalışanlar üzerinden
ölçümünün tek yönlü olması sebebiyle miyopluğa neden olduğunu ve buna ek
olarak müşteri değerini tanımlamada müşterilerin görmezden gelindiğini
vurgulamaktadır. Benzer şekilde Dean (2007)’e göre tüketici perspektifinden
müşteri odaklılığın kesin etkisini açıklamaya yönelik sınırlı sayıda çalışma
bulunduğu belirtilmektedir. Brady ve Cronin (2001) ise müşteri odaklı
işletmelerin müşterilerin ihtiyaçlarını karşılama ve ürün geliştirme açısından
rakiplerini geride bıraktığına dikkat çekmiş ve çalışmalarında, müşteri odaklı
olmanın müşteri davranışları üzerine olan belirleyici etkisini ortaya koymuştur.
Ayrıca güven oluşumuna etki eden müşteri tatmin düzeyinin belirleyicilerinden
birisi olan müşteri odaklı yaklaşım, müşteri değeri yaratma ve sürdürmeye
yönelik çaba ve çalışmalar neticesinde müşteri tatminini artırıcı etkiler ortaya
çıkarmaktadır (Slater ve Narver, 1995; Oliver, 1980; Parasurman vd., 1994).
Örneğin, bir işletmeyi müşteri odaklılık düzeyi yüksek biçimde algılayan
müşterilerin daha çok tatmin olduğu ifade edilmektedir (Webb vd., 2000).
Tüm bunlar kapsamında, müşteri odaklı bakış açısının ve buna bağlı
uygulamaların işletmeye olan güven oluşumuna etkisinin, müşterilerin tatmin
düzeyi dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Ancak, literatür
değerlendirilebildiği kadarıyla, işletmeye duyulan güven oluşumunun
değerlendirilmesinde müşteri odaklılık ve müşteri tatmini unsurları spesifik
olarak ele alındığı çalışmalar bulunmasına rağmen, söz konusu yapının bütünsel
olarak ele alındığı bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu doğrultuda çalışmanın
amacı, işletmeye duyulan güvenin oluşumunda, tüketici tarafından algılanan
müşteri odaklılık düzeyinin, müşteri tatmini kapsamında değerlendirilmesidir.
Dolayısıyla, çalışmanın müşteri odaklılık, güven ve müşteri tatmini arasındaki
ilişkiyi incelemek açısından literatüre olduğu kadar işletmecilik uygulamalarına
katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
1270

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Çalışma kapsamında sırasıyla, güven kavramının değerlendirilmesinin
ardından güvenin oluşumunda stratejik etkiye sahip olduğu düşünülen müşteri
odaklılık ve müşteri tatmini kavramları incelenmektedir. Araştırma modelinin
oluşturulmasında teorik altyapı bu ilişkilendirmeye yön göstermektedir.
Verilerin analizinde iki aşamalı Yapısal Eşitlik Modellemesi (YEM)
kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına, kısıtlarına ve ileride yapılacak
çalışmalar için sunulan önerilere ise tartışma ve sonuç bölümünde yer
verilmektedir.
1. Literatür Araştırması
Hizmetler dokunulmazlık, türdeş olmama, eş zamanlı üretim ve tüketim,
dayanıksızlık ve sahiplik özellikleri bakımından fiziksel mallardan
ayrılmaktadır. Amerikan Pazarlama Birliği hizmetleri “satışa sunulan ya da
malların satışıyla birlikte sağlanan eylemler, yararlar ya da doygunluklar”
olarak tanımlamaktadır (Öztürk, 2008). Türkiye’de hizmet sektörü içerisinde
GSM sektörü rekabetin yoğun yaşandığı sektörlerin başında gelmektedir. 2015
yılı Mart ayı sonu itibarı ile Türkiye’de yaklaşık %92,7 penetrasyon oranına
karşılık gelen toplam 72.040.764 mobil abone bulunmaktadır (Bilgi
Teknolojileri ve İletişim Kurumu, 2015). Bu doğrultuda rekabetin yoğun ve
firmaların rakiplere cevap verebilme süresinin kısa olduğu GSM sektöründe
işletmeler müşteri odaklı bakış açısıyla işletmeye olan güvenin oluşumunu
stratejik avantaja çevirecek şekilde müşterilerin tatmin düzeyini artırıcı
çalışmalara yönelmesi avantaj yaratabilecektir.
1.1. Güven
İşletmelerin rekabetçi üstünlük elde edebilmesi varlıklarına ve
yeteneklerine bağlı olduğu gibi, ayrıca söz konusu yeteneklerin iç veya dış
kaynaklı olmasıyla yakından ilişkilidir. Bu kapsamda Day (1994)’e göre,
rekabetçi üstünlük yaratan işletme dışsal yeteneklerinden birisi müşteri
ilişkilerinin tesis edilmesinde temelinde yer alan güven kavramıdır.
Güven kavramı, partner işletmeye duyulan güven, işletmeye olan müşteri
güveni, hizmet sağlayıcı veya markaya duyulan güven ve bir işletme ya da
ilişkili partnere yönelik algılanan güvenilirlik olarak geniş bir yelpazede
değerlendirilmektedir (La ve Choi, 2012). Genel anlamda güven, birbirleriyle
ticari ilişkide bulunan tarafların birbirlerine karşılıklı itimatları olarak da
açıklanmaktadır (Moorman vd., 1992). Morgan ve Hunt’a göre (1994) güven,
alıcı ve satıcı arasındaki ticari bir ilişkide, bir tarafın diğerinin güvenilirliğine
ve doğruluğuna inanmasıdır. Anderson ve Narus (1990) ise tarafların
kendilerine pozitif çıktılarla sonuçlanacak faaliyetlerin olacağına karşılıklı
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1271

olarak inanması güven oluşumu için önemli olduğunu belirtmektedir. Üstelik
güven, ilişkilerin planlı ve işbirliği içerisinde yürümesini sağlayan stratejik bir
unsurdur (Dwyer vd., 1987).
İşletme-müşteri ilişkilerinin başarılı bir şekilde kurulması ve devam
ettirilmesi açısından güven, rekabetin yoğun olduğu sektörlerde stratejik bir
unsur olarak görülmektedir (Morgan ve Hunt, 1994; Garbarino ve Johnson,
1999; Lau ve Lee, 1999). Doney ve Cannon (1997) işletmeler açısından
tedarikçiler, aracılar ve satıcılar arasındaki ilişkide önemli bir unsur olan
güvenin, işletme ile müşterisi arasındaki etkileşimin sürekliliği ve niteliği
açısından stratejik önemine dikkat çekmektedir (Dölarslan ve Özer, 2014).
Tüketicinin beklentileri ile ilişkili olması ve işletmenin vaatlerini yerine
getirebilmesiyle doğru orantılı olması, güvenin stratejik önemini
vurgulamaktadır (Sirdeshmukh vd., 2002).
Rekabetin yoğun olduğu sektörlerde uzun dönemli sürdürülebilir ticari
başarı iyi ürün, fiyat veya hizmetten fazlasını gerektirmektedir. Bu doğrultuda
işletmeler, dıştan içe doğru müşteri etkileşimine önem vermektedir ve her
etkileşimi güvenilir müşteri ilişkileri oluşturmak ve geliştirmek açısından şans
olarak görmektedirler (Driggs ve Stier, 2014). Dahası, işletmeler güven
oluşturabilmek adına ürün ve hizmet sunmanın ötesine geçebilmeye yönelik
çaba ve çalışmalara odaklanmaktadır. Naumann (1992)’a göre, müşterilerin
işletmelere karşı güven oluşumu, işletmelerin kaliteli ürün üretimi, işletme
imajı, satış sonrası müşteri hizmetleri, müşteriden geri dönüş sağlamaları,
yapılan hataları açıklamaları ve ürünleri doğru sloganlarla sunmalarına bağlıdır.
Benzer şekilde San Martin ve Camarero (2005)’ya göre işletme yetenekleri,
çalışanların deneyimi, hizmetlerin kalitesi ve kişiselleştirilmiş öneriler güven
oluşumunda etkili unsurlar arasındadır. Böylece, müşteriler fiyata daha az
duyarlı olmaya, mal/hizmet geliştirmede istekli olmaya ve işletmeye olan
güvenlerini diğer kişilerle paylaşmaya yönelmektedir (Driggs ve Stier, 2014).
Bu kapsamda işletme ile müşteri arasındaki güven oluşumunun sonuçlarının
müşterilerin olumlu davranışsal niyet oluşumunu (Cronin vd., 2000)
desteklemesinin yanı sıra, ilişkisel pazarlama kapsamında işletme/ürün değeri
oluşumuna yönelik önemli etkisinin bulunduğunu söylemek mümkündür.
Müşteri güveni kazanmak adına başarılı işletmeler farklılık yaratıcı bir
yetenek olan güveni güçlü biçimde inşa etme, değer verme, koruma ve
geliştirmeye önem verir. Bir diğer ifadeyle, başarılı işletmeler kötü dönemlerde
olduğu kadar iyi dönemlerinde güvenin katkı sağladığını bilir ve müşterilerinin
güvenini kaybederlerse başarılarının sürmeyeceğinin farkındadır. Bu bakış
açısından işletme başarılı olduğunda güven kaldıraç etkisi yaratıcı bir özelliğe
sahip olarak değerlendirilir (Curral ve Epstein, 2003). Bu durum sonuçları
açısından değerlendirildiğinde, güven oluşturma/ sürdürme temelinde müşteri
odaklılık ve müşteri tatmin düzeyinin elde edilmesinin, aynı zamanda işletmeye
1272

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
olan güveni destekleyici bir rol üstlenmesi, işletmelere rakipleri tarafından
taklit edilmesi zor bir rekabetçi üstünlük kazandırmaktadır.
1.2. Müşteri Odaklılık
Rekabetin şiddetinin artması, müşteri ve pazara daha yakın olma
çabaları, kriz ortamında ortaya çıkan durgunluk, talepteki daralma ve müşteri
seçeneklerinin çeşitlendiği bir ortamda işletmelerin müşteri odaklılığa önem
vermeleri rekabetçi üstünlük yaratabilmektedir (Özer, 2006). Müşteriler için
değer yaratmayı sürekli kılmayı ifade eden müşteri odaklılık, işletmelere
stratejik açıdan üstünlük sağlayan pazar odaklılığın temel bileşenlerinden
birisidir. Bu yönüyle müşteri odaklılık müşterilerin ihtiyaç/öncelikleri hakkında
bilgi almayı içermesine rağmen, müşteri araştırmalarının ötesinde anlam
kazanmaktadır (Kohli ve Jaworski, 1990). Narver ve Slater (1990)’a göre
müşteri odaklılık, müşteriler için değer yaratmayı sürekli kılmanın yanı sıra,
genişletilmiş ürün sunulmasını ifade etmektedir. Desphande, Farley ve Webster
(1993) müşteri odaklılığı, işletmelerin sahipleri, yöneticileri ve çalışanlarını
dışlamadan uzun vadeli karlı girişimler elde etmek için müşteriyi ön plana
çıkaran inançlar seti olarak organizasyonel kapsamda tanımlamaktadır.
Hem tüketici hem de yönetici/çalışan perspektifinden değerlendirilebilen
müşteri odaklılık, iş birimlerinin/departmanların karları üzerinde, başarılı ürün
sunumunda, müşteri sadakati üzerinde olumlu bir etkiye neden olan değerin
yaratılmasında ve bu değer oluşumunun tüm organizasyon tarafından
benimsenmesinde başat rol oynamaktadır (Desphande vd., 1993; Narver ve
Slater, 1990; Slater ve Narver, 1998; Slater ve Narver, 1995).
Literatür değerlendirildiğinde, müşteri odaklılığın işletmelere sağladığı
stratejik üstünlük konusunda görüş birliği bulunmasına rağmen, söz konusu
yönetim anlayışının farklı boyutlarda ele alınmasının gereği de
vurgulanmaktadır.2 Örneğin, Slater ve Narver (1998), müşteri odaklılığın ifade
edilen ihtiyaçları tatmin etmeye ve pazara tepkisel cevap vermeye yönelik
“müşteri tarafından yönlendirilen anlayış” ve ifade edilmeyen ihtiyaçları tatmin
etme eksenli ve proaktif davranışı içeren “pazar odaklı anlayış” olmak üzere iki
farklı biçimi bulunduğunu belirtmektedir. Slater ve Narver (1998) farklı bir
bakış açısı ile müşteri tarafından yönlendirilen işletmeler ve pazar odaklı
2
Çalışmalarda müşteri odaklılığın “müşteri tarafından yönlendirilen anlayış, reaktif
odaklı işletmeler, yıkıcı odaklılık, müşteri tarafından yönlendirilen işletmeler, pazar
odaklı işletmeler, rakip odaklılık” gibi çeşitli yaklaşımlardan farklı olduğunu
göstermek amaçlanmıştır. Diğer yandan bazı çalışmalarda da “müşteri odaklılık” ve
“pazar odaklılık” kavramı benzer kullanılmıştır (Örn. Desphande vd., 1993; Slater
ve Narver, 1999).
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1273

anlayışı benimseyen işletmelerin başarılarının, çevre koşullarına bağlı olduğuna
dikkat çekmektedir. Müşteri tarafından yönlendirilen işletmeler müşteri
isteklerine hızlı cevap verme ve müşteri tatminine odaklanmayla rekabetçi
üstünlük elde ederler. Karmaşık çevrede rekabetçi üstünlüğü elde etmenin yolu
ise müşteri ihtiyaçlarının evrimini anlamak ve bilgi temelli değer önerileri
yaratmak olması nedeniyle pazar odaklı işletmeler yeni ürünler üreterek eski
ürünlerini pazarda yok etmeye isteklidir (Slater ve Narver, 1998).3
Connor (1999) çalışmasında, Slater ve Narver (1998)’ın bakış açısını
farklı bir şekilde ele alarak, müşteri tarafından yönlendirilen işletmelerden
ziyade pazar odaklı anlayışı benimseyen işletmelerin stratejik başarıyı elde
ettiği düşüncesini eleştirmektedir. Yazar, söz konusu yaklaşımda, kaynak
dağıtımı ve işletme büyüklüğünün dikkate alınmadığını ve küçük işletmeler için
başarının müşteriye yakın olmakla doğrudan ilişkili olduğunu ifade etmektedir.
Söz konusu düşünce çerçevesinde, işletmelerin bugünkü ihtiyaçları tatmin
etmek ya da gelecek için yeni ürün geliştirmek arasında bir tercihe yöneltilmeye
çalışıldığına dikkat çekmektedir. İşletme ölçeği bağlamında müşteri odaklılık
değerlendirildiğinde ise küçük işletmeler, müşterileri tatminle başarılı olurken;
büyük işletmeler ise yeni ürün/pazar yaratmayla başarılı olmaktadır. Connor
(2007)’a göre, çevresel koşullar nedeniyle işletmeler, müşteri tarafından
yönlendirilen anlayış ve pazar odaklı anlayış arasında seçim yapmaya
yönelmektedir. Bu iki kavramsal sınırlama arasında stratejistler kolayca karar
veremediğinden, kavramlar arasında tercih yapmak yerine bugünün yatırımları
ve geleceğin ürün/pazarlarına yatırımı arasında denge kurmaya çalışmalıdır.
Ketchen, Hult ve Slater (2007), Connor (2007)’un çalışmasındaki
eleştirilerine yönelik olarak, çalışmalarında bugünkü ve gelecekteki müşteri
ihtiyaçlarına odaklanmalarını temel alarak işletmeleri, müşteri tarafından
yönlendirilen, reaktif odaklı, yıkıcı odaklı ve pazar odaklı olmak üzere dörtlü
bir matris çerçevesinde değerlendirmiştir. Bu görüş kapsamında yöneticilerin
işletmelerini pazar odaklı hale getirmeleri gerektiği ifade edilmektedir.
Diğer yandan Kotler ve Armstrong (2012)’a göre, işletmelerin
stratejilerini yeniden gözden geçirme/oluşturma esnasında zaman ve enerjilerini
rakiplerine ayırdıklarında, müşteri odaklı olma çabalarının başarısızlığa
uğrayabileceği belirtilmektedir. Rakip odaklılık olarak adlandırılan bu anlayış,
3
Diğer yandan, pazar odaklılığın boyutu olan müşteri odaklı anlayış kavramının
pazarlama odaklılık ile karıştırılmaması da gerekmektedir. Pazar odaklılık anlayışı,
bütün işletme çalışanlarının değerleri benimsemesi ve tüm işletme süreçlerinin
öncelikli olarak müşteri değeri yaratmaya yönelmesi nedeniyle pazarlama
kavramının ötesinde stratejik bir başarı yaratan işletme felsefesidir (Slater ve
Narver, 1998)
1274

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
işletmelerin zamanlarını rakiplerinin hareketlerine, pazar paylarına ve onlara
karşı stratejik hamleler yapmaya harcaması olarak tanımlanmaktadır (Narver ve
Slater, 1990). Rakip odaklı işletmelerin, genellikle müşteriler için değer
yaratmada inovatif bir yaklaşım sergilemek yerine, rakiplere cevap vermeye
yönelik taklitçi bir tarzla hareket ettiğini söylenebilir (Lieberman ve Asaba,
2006). Bu kapsamda müşteri odaklı işletmeler, rakip odaklı işletmelere oranla
yeni fırsatları belirleyerek daha uzun vadeli stratejiler oluşturabilir. Bu nedenle
işletmelerin stratejilerini yeniden gözden geçirme ve oluşturma sürecinde, salt
olarak rakiplerine odaklanmak yerine, müşteri odaklılığı ön planda tutması
gerekmektedir.
Benzer şekilde Slater ve Narver (1999), çalışmalarında pazar odaklılığın
müşteri değeri yaratmak için tüm birimleri koordine etmeyi içerdiği
gerekçesinden yola çıkarak, Connor (1999)’un eleştirilerine cevap vermektedir.
Jaworski ve Kohli (1996)’ye göre, müşteriler tarafından ifade edilen ihtiyaçlara
cevap vermek, rekabetçi üstünlüğün sağlanması açısından yetersizdir. Bu
yönüyle müşteri güdümünde olmaksızın hareket eden pazar odaklı işletmelerin,
mevcut müşterilerini ve ifade edilen ihtiyaçlarını görmezden gelmediği
belirtilmektedir.
İşletmelerin rekabet üstünlüğü elde etmesi ve bunu sürdürmesi açısından
tüm yönleri ile önem taşıyan müşteri odaklılığın temelinde, müşteri algısı
bulunmaktadır. Webb vd. (2000), işletme başarısını değerlendirmede müşteri
algısının öneminin vurgulanmasına rağmen; önceki çalışmalarda, müşteri
odaklılığın müşteri perspektifinden değerlendirilmesinin yapılmadığını
vurgulamakta ve bu manada yönetici/çalışan bakış açısından yapılan
değerlendirmenin yeterli olmadığını ifade etmektedir. Benzer şekilde Brady ve
Cronin (2001), müşteri odaklılık ve performans arasındaki ilişkiyi ölçümleyen
çalışmalar olmasına rağmen, söz konusu yaklaşımın müşteri bakış açısından
algılanan performansa etkisinin nasıl olduğuna ilişkin çalışmaların sınırlı
kaldığını belirtmekte ve bu sebeple müşteri odaklı işletmelerin, müşterilerden
doğrudan ya da dolaylı yoldan nasıl faydalanabileceğinin bilinemediğine dikkat
çekmektedir4.
4
Literatürde söz konusu eleştiriler dışında kalan az sayıda çalışma bulunduğunu
söylemek mümkündür. Örneğin, Dean (2007) tarafından yapılan çalışmada,
algılanan müşteri odaklılık düzeyinin ölçümü, müşteri temelinde yapılmıştır.
Çalışma sonucunda algılanan müşteri odaklılık düzeyi ile algılanan hizmet kalitesi
ve sadakat düzeyi arasındaki ilişki desteklenmiştir.
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1275

1.3. Müşteri Tatmini
Genel anlamda, değişen müşteri istekleri ve buna bağlı olarak farklılaşan
tercihleri karşılamak konusunda işletmeler tarafından gösterilen çabaların
sonucu, başarı ve başarısızlık ayrımında temel kriterlerden biri olmaktadır. Söz
konusu performansın işletmeler açısından en temel göstergesi ise müşterilerin
tatmin düzeyidir. Diğer yandan, başka ürünlere yönelim nedeniyle, müşterilerin
tatmin süresi yeni tercihler yaratıldıkça işletme aleyhine değişkenlik
gösterebilecektir. Bunu önlemenin yolu ise işletmenin müşteri tercihlerini takip
etmekten çok keşfetmesine bağlıdır. Dolayısıyla müşterilere yeni tercihleri
yaratan işletmeler, müşteri tatmininin ötesine geçerek gelecek başarılarını
kazanacaktır (Baş, 2013: 48).
Rekabetçi baskıların arttığı günümüzde, işletmelerin hayatta
kalabilmeleri ve başarılı olabilmeleri için müşteri tatmini önemli bir rol
oynamaktadır (Udo vd., 2010; Athanassopoulos, Spiros ve Vlassis, 2001).
Genel anlamda müşteri tatmini düzeyi, müşterinin satın alma işlevi öncesindeki
ürün veya hizmet performansına ilişkin beklentileri ile satın alma sonrası
gerçekleşen ürün veya hizmet performansı arasında oluşan farklılıkların
değerlendirilmesine yönelik müşterilerin tepki süreci olarak ele alınmaktadır
(Tse ve Wilton, 1988; Woodruf vd., 1983). Bu bağlamda müşteri tatmin süreci
müşterilerin satın alma öncesi beklentileri ile satın aldıktan sonra oluşan
fikirlerinin karşılaştırmasından oluşmaktadır (Oliver, 1980; La Tour ve Peat,
1980). Westbrook (1987) tarafından yapılan benzer bir tanımlamada ise müşteri
tatmini, tüketim öncesinde beklenen duygular ile tüketim esnasında oluşan
duyguların karşılaştırılıp değerlendirilmesi ile oluşmaktadır.
Müşteri tatmin düzeyi, tüketicilerin beklentilerini karşılayıp
karşılayamama durumuna bağlıdır (Swan ve Trawick, 1981) ve müşteri
beklentilerinin karşılanamaması ise tatmin düzeyini olumsuz yönde
etkilemektedir (Churcill ve Surprenat, 1982; Oliver, 1980; Swan ve Travick,
1981). Deng vd. (2010), ürün ya da hizmetin kullanılmasının ardından iyi bir
tecrübeye sahip olan müşterilerin, birikerek artan bir tatmin düzeyi elde ettiğini
ifade etmektedir. Bu yönüyle müşteri tatmini, pazara dönük beklenti ve
deneyimler ile pozitif yönlü etkileşimdedir (Fornell, 1992). Ürün ya da
hizmetin tüketim sonrası değerlendirmesi olarak ifade edilen müşteri tatmini
(Chang, 2006), ayrıca yönetimsel açından, müşteri beklentilerini karşılayan bir
organizasyonun
hizmet
performansını
sağlama
yeteneği
olarak
tanımlanmaktadır. Bu nedenle müşteri tatmin düzeyi, gerek müşterilerin
davranışlarının ölçümü ve gerekse de işletme performansı için önemli bir
göstergedir (Cheng vd., 2011; Anderson vd., 1994) .
Bu kapsamda, müşteri tatmini oluşumu ve tatmin düzeyinin davranış
üzerindeki etkileri, birçok çalışmanın konusu olmuştur. Müşteri tatminin
1276

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
oluşumu açısından yapılan değerlendirmelerde, özellikle algılanan kalite düzeyi
ile ilişkilendirilen müşteri tatmini (Cronin vd., 2000; Brady vd., 2005), gerek
güven (Johnson ve Grayson, 2005; Dölarslan ve Özer, 2014) gerekse de
davranışsal niyet oluşumu (Garbarino ve Johnson, 1999; Dölarslan, 2013)
açısından belirleyici etkiye sahiptir.
2. Hipotezler ve Araştırma Modelinin
Oluşturulması
Gerek müşteriler tarafından yönlendirilen gerekse de işletmenin
doğasından kaynaklanan müşteri odaklı faaliyetler ve uygulamaların temel
amaçlarından biri müşteri güvenin tesis edilmesidir. İşletmeye duyulan güven
ve müşteri odaklılık arasındaki etkileşimin en önemli çıktılarından biri ise
müşteriler ile karlı ve uzun dönemli ilişkilerin kurulmasıdır (Morgan ve Hunt,
1994). İlişkisel pazarlamanın temelini oluşturan bu bakış açısı dahilinde
(Grönroos, 1994), işletmelerin stratejik rekabetçi üstünlüğünün temelinde
müşteriler ile olduğu kadar diğer tedarikçi ve aracı işletmelerle kurulan ve
güven temeline dayanan birliktelikler söz konusudur (Eser vd., 2011). Bu
kapsamda, pazar odaklılığın temel unsuru olan müşteri odaklılığın, güven
temelinde işletmeye sağladığı üstünlükleri değerlendiren çalışmalara literatürde
rastlamak mümkündür. Örneğin, Swan ve Johannah (1985), Farrelly ve Quester
(2003), Saparito vd. (2004), Williams (1998), Bateman ve Valentine (2015) ve
Frasquet vd. (2008) müşterilerin müşteri odaklı anlayışı algıladıklarında
işletmeye olan güvenlerinin arttığını belirtmektedir. Benzer şekilde Swan,
Michael ve Lynne (1999), müşteri odaklılığın müşteride güven duygusu
yarattığını ifade etmektedir. Schwepker Jr. (2003) ise müşteri odaklılık ile
güven arasında ilişkinin işletme ile müşteri arasında uzun vadeli ilişkiler
oluşturmak açısından gerekli olduğunu belirtmektedir. Bu çalışmalar dikkate
alındığında aşağıdaki hipotez oluşturulmuştur.
H1: İşletmelerin algılanan müşteri odaklılık düzeyi (MOD), işletmeye
olan güveni (GÜV) etkiler.
Tüketicilerin algıladığı müşteri odaklılık düzeyi arttıkça işletmeye
duyulan güven artmakta ve müşteri tatmini sağlanarak rekabetçi üstünlüğün
sürekliliği sağlanabilmektedir. Müşteri odaklı kültür, müşteri odaklılığın tüm
organizasyon tarafından benimsenmesi, müşteri değerinin yaratılması ve
sürdürülmesiyle müşteri tatminini artırmaktadır (Slater ve Narver, 1995; Oliver,
1980; Parasurman vd., 1994). Örneğin, Brady ve Cronin (2001), müşteri odaklı
işletmelerin müşterilerin ihtiyaçlarını karşılama ve ürün geliştirme ile
rakiplerini geride bıraktığını, dahası, müşterinin tatmin düzeyini artırdığını
vurgulamaktadır. Benzer şekilde Ha ve Park (2012) ve Jyoti ve Sharma (2012)
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1277

müşteri odaklılık düzeyi yüksek işletmelerin müşteri bağlılığını sürdürmede
müşteri tatmininin pozitif etkisini kullandığını ifade etmektedir. Webb vd.
(2000) bir işletmeyi yüksek düzeyde müşteri odaklı olarak algılayan
müşterilerin daha fazla tatmin olduklarını belirtmektedir. Bu kapsamda müşteri
odaklılık ve müşteri tatmini ilişkisini ele alan çalışmalar değerlendirilerek
aşağıdaki hipotezi oluşturmak olanaklı hale gelmektedir.
H2: İşletmelerin algılanan müşteri odaklılık düzeyi (MOD), müşteri
tatmin düzeyini (TAT) etkiler.
Oliver (1999)’a göre müşteri tatmini, müşteri bağlılığının sağlanmasında
temel faktördür ve genellikle, müşteri tatmini ürün seçiminden veya ürün
kullanım tecrübesinden sonraki tutum olarak tanımlanmaktadır (Giese ve Cote,
2000). Örneğin, Lau ve Lee (1999) tarafından yapılan çalışmanın sonuçları
müşteri tatmini ile işletmeye olan güven arasında anlamlı bir ilişki olduğunu
ortaya koymaktadır. Benzer şekilde Garbarino ve Johnson (1999), Trif (2013),
Singh ve Sirdeshmukh (2000), Pavlou (2003) ve Suki (2011) tarafından yapılan
çalışmalarda müşteri tatmininin işletmeye olan güveni olumlu yönde
desteklediği gözlenmektedir. Müşteri tatmininin güven üzerindeki etkisini
değerlendiren tüm bu çalışmalar dikkate alındığında, aşağıdaki hipotez
oluşturulmuştur.
H3: Müşterilerin tatmin düzeyi (TAT), işletmeye olan güveni (GÜV)
etkiler.
Literatür çerçevesinde oluşturulan teorik yapı kapsamında ortaya konulan
araştırma modelinin gösterimi aşağıda sunulmaktadır (Şekil 1).
Şekil 1. Araştırma Modeli
TAT
H3
H2
GÜV
MOD
H1
1278

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
3. Uygulama: Araştırma Modelinin Test Edilmesi
3.1. Örneklem Seçimi ve Verilerin Analiz Yöntemi
Araştırmanın örnekleminin üniversite öğrencilerinden seçildiği bu
araştırma, GSM operatörlerinin müşteri tarafından algısını ölçümlemek üzerine
tasarlanmıştır. Araştırmada tüketici tarafından algılanan müşteri odaklılık
düzeyi, müşteri tatmini ve güven kavramlarının değerlendirilmesinde, söz
konusu hizmet türüne yönelik olarak seçilen örneklemin uygun olduğu
düşünülmüştür.
Yanıtlayıcıların belirlenmesinde kolayda örneklem yöntemi tercih
edilmiştir. Veri toplama sürecinde toplam 320 anket yanıtlayıcılara sunulmuş,
ileri analizlerde kullanılmak üzere 311 anket değerlendirmeye alınmıştır.
Araştırma modeli, Yapısal Eşitlik Modellemesi (YEM) ile test edilmiştir.
YEM analizlerinde örneklem büyüklüğü ile ilgili olarak, normal dağılmış bir
veri seti için genel olarak 100 sayısının asgari, 200 sayısının da kabul edilebilir
sınırlar içinde olduğu belirtilmekte; verilerin normal dağıldığı ve değişkenler
arasındaki ilişkilerin göreceli olarak yüksek olduğu modellerde, gözlenen
değişken sayısının on katı civarında bir örneklem sayısı yeterli olarak kabul
edilmektedir (Şimşek, 2007: 55). Bu kapsamda, uygulamaya konu olan 311
kişilik örneklem sayısının yeterli olduğu söylenebilir.
Araştırma sürecinde verilerin analizi, iki aşamalı yaklaşım benimsenerek
gerçekleştirilmiştir. Bu kapsamda öncelikle, araştırma modelini oluşturan
değişkenlerin beraberce ele alındığı ölçme modelini test etmek amacıyla
doğrulayıcı faktör analizi (DFA) uygulanmıştır. Daha sonra DFA ile test edilen
ölçme modelinin güvenilirlik ve geçerlilikleri testleri yapılarak, yapısal eşitlik
modellemesi ile model kapsamında sunulan doğrudan ve düzenleyici etkiler test
edilmiştir. Çalışma kapsamında oluşturulan araştırma modelinin test
edilmesinde, analizlerde LISREL 8.51 ve IBM SPSS 21 istatistik paket
programları kullanılmıştır.
3.2. Ölçekler ve Anket Formunun Oluşturulması
Anket formunun ilk bölümünde çalışmanın ana kütlesini öğrenciler
oluşturduğu için gelir düzeyi gibi diğer sosyo-ekonomik durumlara ilişkin
sorular yöneltilmesine gerek duyulmamış, yalnızca yanıtlayıcılara cinsiyetlerine
ilişkin soru yöneltilmiştir. Uygulama kapsamında test edilen değişkenlerin yer
aldığı diğer bölümde ise tüketici tarafından algılanan müşteri odaklılık düzeyi,
müşteri tatmini ve güven değişkenlerini ölçmeye yönelik yargılara yer
verilmiştir. Çalışmanın konusu olan değişkenleri test amacıyla kullanılan
ölçeklerin tamamı, daha önce yapılan çalışmalarda geçerliliği ve güvenilirliği
test edilmiş ölçekler kapsamında oluşturularak ankete dâhil edilmiştir.
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1279

Tüketici tarafından algılanan müşteri odaklılık düzeyini (MOD) ölçmek
amacıyla kullanılan “Operatörüm müşteri olarak benim bağlılığımı yüksek
düzeyde sürdürür, Operatörüm benim için sürekli değer yaratır, Operatörüm
benim ihtiyaçlarımı anlar, Operatörümün temel amacı beni tatmin etmeyi
sürdürmektir” yargılarından oluşan ölçek Dean (2007) tarafından yapılan
çalışmadan alınmıştır. Müşteri tatmininin “Operatörümün hizmet kalitesine
olan hislerim en iyi olarak şu şekilde tanımlanabilir” tek yargılık ölçeği de
Cronin ve Taylor (1992)’dan elde edilmiştir. Güveni ölçmek için ise Zhang ve
Bloomer (2009)’in “Bu operatöre güvenebileceğimi düşünüyorum, Bu
operatörün verdiği sözlerde gerçekten samimi olduğunu düşünüyorum, Bu
operatörün bana karşı dürüst ve doğru olduğunu düşünüyorum, Bu operatörün
bana adil ve doğru şekilde davrandığını düşünüyorum, Onların yardımına
ihtiyacım olduğunda bu operatörün bana yardım edebileceğini hissediyorum”
ifadelerini içeren 5 yargılık ölçeği kullanılmıştır.
Müşteri odaklılık ve güven yargılık beşli Likert ölçeği(1 = Kesinlikle
katılmıyorum, 5 = Tamamen katılıyorum) kapsamında yanıtlayıcılara
sunulurken, müşteri tatmini yargısı kaynak çalışmadaki haliyle beş noktalı
semantik farklılık ölçeği ile ankette yer almaktadır.
3.3. Analiz ve Bulgular
3.3.1. Örneklem ve Değişken Özellikleri
Öğrenciler çerçevesinde yapılan bu uygulamada, ankete katılan
yanıtlayıcıların cinsiyet açısından neredeyse eşit dağılım sergiledikleri
görülmüştür [Kadın: 175 (%56,5); Erkek: 135 (%43,5)]. Bununla beraber
araştırma modelinin test edilmesinde YEM tercih edilmesi ve tahmin yöntemi
olarak Maksimum Olasılık Tahmin Yöntemi (Maximum Likelihood Estimation)
kullanılması sebebiyle örtük değişkenleri oluşturan gözlenen değişkenlerde
normallik özelliğinin sağlanması açısından, modele dâhil olan değişkenlerin
çarpıklık ve basıklık değerleri kontrol edilmiştir. Bu kapsamda, değişkenlerin
çarpıklık değerinin 2’den, basıklık değerinin de 7’den düşük olması
önerilmektedir (Hong vd., 2003; West vd., 1995). Bu çalışmada test edilen
modellerin gözlenen değişkenlerinin çarpıklık ve basıklık değerlerinin önerilen
sınır değerler arasında olmasının görülmesi nedeniyle çok değişkenli normallik
özelliğinin sağlanmış olduğu söylenebilir.
3.3.2. Ölçüm Modelinin Testi: Doğrulayıcı Faktör Analizi
DFA kapsamında ise tüm ölçüm modelini oluşturan değişkenler analize
alınmıştır. Model kapsamındaki 3 örtük değişken ile ilişkili 10 gözlenen
değişken ile yapılan analizde, düşük standardize edilmiş parametre değerleri
1280

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
gösteren ve yüksek düzeyde hata değerleri veren üç gözlenen değişken (MOD4,
GÜV4 ve GÜV5) elenmiştir (Hau ve Thuy, 2011). Bunun sonucunda, 7
gözlenen değişkene ait DFA sonuçları Tablo 1’de sunulmaktadır.
Tablo 1. DFA Sonuçları
Örtük
Değişkenler
(Yapılar)
Gözlenen
Değişkenler
Standardize
Edilmiş
Parametre
Değeri (β)
t- değeri
Standart
Hata
Değeri
MOD1
0.77
14.80
0.41
MOD2
0.89
17.90
0.21
MOD3
0.67
12.45
0.55
MOD4**
-
-
-
GÜV1
0.83
17.01
0.32
GÜV2
0.84
17.46
0.29
GÜV3
0.84
17.43
0.29
GÜV4**
-
-
-
GÜV5**
-
-
-
1.00
-
0.00
MOD
GÜV
TAT
Cronbach’s
Alpha (α)
0.873
TAT1***
2
0.817
2
*Uyum iyiliği değerleri: p < 0.05, x =33.58, Serbestlik Derecesi (sd)= 12, x /sd=2.79,
RMSEA=0.076, NFI= 0.97, NNFI= 0.96, CFI= 0.98, IFI= 0.98, GFI= 0.97, AGFI= 0.93,
SRMR= 0.048.
**DFA kapsamında elenen değişken
*** Tatmin örtük değişkeni tek bir gözlenen değişken ile tanımlanmıştır.
DFA sonuçları, gerek uyum iyiliği değerleri (Schermelleh-Engel vd.,
2003) gerekse de ölçüm modelinin gözlenen değişkenler ile örtük değişkenler
(yapılar) arasındaki standardize edilmiş parametre değerleri incelendiğinde,
modeldeki değerlerin 0.01 düzeyinde anlamlı sonuçlar verdiği görülmektedir (t
> 2.576). Ayrıca, yapı güvenilirliğinin sağlanması açısından ölçüm modeli
sonuçları değerlendirildiğinde ise yapıları betimleyen ilişkilerin 0.59’dan
yüksek ve 0.01 düzeyinde anlamlı olması (Hair vd., 1998) yanında yapı
güvenilirliği değerlerinin Fornell ve Larcker (1981) tarafından önerilen 0.50
sınır değerinden yüksek olduğu Tablo 2’de görülmektedir.
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1281

Tablo 2. Yapı Güvenilirliği, Ayrım Geçerliliği ve Birleşme Geçerliliği*
Yapı Güvenilirliği (CR)
MOD
GUV
TAT
MOD
0.889
0.610
GUV
0.918
0.34 (0.592)
0.700
0.30 (0.552)
TAT
-
0.18 (0.432)
-
-
* Diyagonal sütunda yer alan değerler yapıların Ortalama Açıklanan Varyans (AVE)
değerleridir. Diğer değerler ise değişkenler arasındaki korelasyonların karesinin
hesaplanması ile elde edilen paylaşılan varyans değerlerini göstermektedir.
Araştırma modelini oluşturan değişkenler yakınsama ve ayrım
geçerliliğinin sağlanması açısından değerlendirildiğinde ise her bir yapıyı
oluşturan gözlenen değişkenlerin ortalama açıklanan varyans değerlerinin
(AVE) önerilen sınır değer olan 0.50’den yüksek olması (Bagozzi ve Yi, 1988)
ve örtük değişkenler arasındaki korelasyonların karelerinin (paylaşılan varyans
değerlerinin), her bir yapı için AVE değerinden düşük olması (Fornell ve
Larcker, 1981) yakınsama ve ayrım geçerliliğinin sağlandığı konusunda önemli
göstergeler olarak değerlendirilmiştir (Tablo 2).
3.3.3. Yapısal Modelin Test Edilmesi: Doğrudan, Dolaylı ve
Toplam Etkiler (H1, H2 ve H3)
Araştırma modeli kapsamında önerilen hipotezler, doğrudan etkileri
betimlemektedir. Bu kapsamda yapısal modelin test edilmesi sonucunda
ulaşılan değerler Tablo 3’te sunulmaktadır. Analiz sonucunda, model
kapsamındaki tüm ilişkilerin en az 0.05 düzeyinde anlamlı ve model uyum
iyiliği değerlerinin kabul edilebilir sınırlar içerisinde olduğu tespit edilmiştir
(Schermelleh-Engel vd., 2003). Bu nedenle, model kapsamında sunulan
doğrudan etkileri içeren tüm hipotezlerin (H1-H3) desteklendiği söylenebilir.
Tablo 3. Yapısal Modelin Hipotez Testi Sonuçları
Hipotez Testi Sonuçlarıa,b
Sonuçlar
H1:MOD → GÜV
0.43 (6.89)
Desteklendi
H2: MOD → TAT
0.43 (7.37)
Desteklendi
H3: TAT → GÜV
a
0.36 (6.44)
Desteklendi
Açıklanma Değerleri (R2)
R2GÜV
2
R
TAT
= 0.45
= 0.18
Parantez içindeki değerler t değerini göstermektedir ve tüm ilişkiler p < 0.001 düzeyinde
anlamlıdır (t > 2.576)
b
Uyum iyiliği değerleri: p < 0.05, x2=33.58, Serbestlik Derecesi (sd)= 12, x2/sd=2.79,
RMSEA=0.076, NFI= 0.97, NNFI= 0.96, CFI= 0.98, IFI= 0.98, GFI= 0.97, AGFI= 0.93, SRMR=
0.048.
1282

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Araştırma modeli kapsamında yapılar (örtük değişkenler) arasındaki
doğrudan ilişkilerin desteklenmesinin yanı sıra, model kapsamında sunulan
dolaylı ve toplam etkilerin değerlendirilmesi, güvenin etkileyicilerini daha
kapsamlı değerlendirebilmek açısından önem taşımaktadır (Tablo 4).
Tablo 4. Yapılar Arasındaki İlişkilerin Toplam ve Dolaylı Etkileria
Dolaylı Etkiler
Toplam Etkiler
MOD
TAT
GÜV
MOD
TAT
GÜV
MOD
--
--
--
--
--
--
TAT
0.43 (7.37)
--
--
--
--
--
GÜV
0.59 (9.19)
--
--
0.16(5.05)
--
--
a
Parantez içindeki değerler t değerini göstermektedir ve tüm ilişkiler p < 0.001 düzeyinde
anlamlıdır (t > 2.576).
Doğrudan, dolaylı ve toplam etkileri gösteren tablolar beraber
incelendiğinde, müşteri odaklılık değişkeninin, güven üzerindeki doğrudan
etkisinin (β: 0.43; t: 6.89) yanı sıra, tatmin değişkeni üzerinden dolaylı etkisinin
(β: 0.16; t: 5.05) bulunduğu görülmektedir. Bununla beraber müşteri odaklılık
değişkeninin model dâhilinde güven değişkeni üzerindeki toplam etkisinin 0.59
(9.19) çıktığı tespit edilmiştir. Tüm bu etkiler 0.01 düzeyinde anlamlıdır (Tablo
4).
Tartışma ve Sonuç
Güven, müşteri odaklılık ve müşteri tatmini değişkenleri arasındaki
etkileşime odaklanan bu çalışma, mevcut teorik yapı çerçevesinde, müşteri
odaklılığın doğrudan ve müşteri tatmini üzerinden güven oluşumu üzerindeki
dolaylı etkisini ortaya koyacak şekilde tasarlanmıştır. Böylece güvenin, müşteri
odaklılık ve tatmin kapsamında, müşteri tercihleri arasında yer alma ve artan
rekabetçi yarışta kalabilmek ekseninde stratejik etkisi ortaya çıkarılmaya
çalışılmıştır. Çalışma sonuçları, müşteri odaklılığın güven üzerine olan
doğrudan etkisinin yanı sıra, güven oluşumunda müşteri tatmini üzerinden
dolaylı etkisi olduğunu göstermektedir.
Araştırma modeline konu olan değişkenler arasındaki etkileşim daha
önce bütünsel anlamda hiçbir araştırmada konu edilmemiştir. Bununla birlikte
çalışma kapsamında elde edilen sonuçlar, müşteri tercihi arasında yer almayı
sürdürme ve beraberinde işletme başarısını sürdürmek adına güven oluşumunda
sağlamak adına müşteri odaklı yönetim anlayışının hem doğrudan hem de
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1283

müşteri tatmini üzerinden dolaylı etkisini olduğunu ortaya müşteri bakış
açısıyla destekleyerek koymaktadır.
Rekabetçi üstünlüğü elde etme ve sürdürmede, güven kavramının
stratejik bir eksende yer alması sebebiyle, artan rekabetçi baskıların üstesinden
gelebilmenin kolaylaştırıcı unsurlarından biri olduğunu söylemek mümkündür.
İşletmelerin gelecekteki başarılarına yön gösteren ve müşterileri açısından
farklılık yaratan güven kavramının, bu çalışmada olduğu gibi müşteri odaklılık
ve tatmin kavramlarıyla bağlantılı olarak değerlendirilmesinin gereği önceki
çalışmalar çerçevesinde belirtilmiştir. Örneğin, Schwepker Jr. (2003) kavramsal
düzeyde değerlendirmede bulunduğu çalışmasında, müşteri odaklılık ile güven
arasında pozitif ilişki bulunduğunu ve güven temelinde uzun vadeli ilişkiler
kurmanın önemine vurgu yapmaktadır. Bu çalışmanın sonuçları
değerlendirildiğinde müşteri odaklılığın güven üzerinde olumlu bir etkiye sahip
olduğu görülmektedir. Bu nedenle işletmelerin şiddetli rekabet ortamında
başarılı olabilmek için güven temelinde müşteri odaklı çaba ve çalışmalarda
bulunması önemli görülmektedir.
Müşterinin satın alma işlevi öncesindeki ürün veya hizmet performansına
ilişkin beklentileri ile satın alma sonrası gerçekleşen ürün veya hizmet
performansı arasında oluşan farklılıkların değerlendirilmesi ise tatmin
oluşumunun temel göstergesidir. Bu bağlamda işletmeler müşteri odaklı çaba
ve çalışmalarında doğal olarak tatmin unsuruna önem gösterir. Örneğin, Brady
ve Cronin (2001)’e göre müşteri odaklı işletmeler müşterilerin ihtiyaçlarını
karşılama ve ürün/hizmet geliştirmeyle rakiplerini geride bırakmakta, dahası
müşterinin tatmin düzeyini artırmaktadır. Bu çalışma kapsamında elde edilen
sonuçlarda, müşteri odaklılık ve tatmin arasında olumlu bir ilişki olduğunu
ortaya koymaktadır.
Yi ve La (2003)’ya göre karar alma öncesindeki beklenti düzeyinin ve
karar sonrası yaşanan tatmin derecesinin oluşumunda güven duygusu
belirleyicidir. Trif (2013) tarafından yapılan çalışmada müşteri tatmininin
işletmeye olan güveni olumlu yönde desteklediği vurgulanmakta, bu çalışma
kapsamında elde edilen değerler bu görüşle paralel bir şekilde müşteri tatmini
ile güven arasında güçlü bir ilişki bulunduğunu göstermektedir. Bu açıdan
işletmelerin müşteri tatmini ve güven arasındaki etkileşimin güven oluşumunda
önemli olduğu söylenebilir.
Çalışmanın sonuçları etkileşim ve ilişki açısından topluca
değerlendirildiğinde, araştırma modeli kapsamında kurulan doğrudan ve dolaylı
etkiler, güvenin ortaya çıkmasında, müşteri odaklılık ve müşteri tatmininin
etkilerini özgün bir şekilde ortaya koymaktadır. Araştırma modeli, müşteri
odaklılığın güveni hem doğrudan hem de tatmin üzerinden dolaylı bir şekilde
etkilediğini göstermektedir. Müşteri odaklı anlayışı benimseyen işletmeler
1284

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
tarafından sürdürülen faaliyetler, işletmeye duyulan güven oluşumunda
doğrudan belirleyici bir unsur olmakla beraber, söz konusu faaliyetler
kapsamında elde edilen müşteri tatmini aracılığı ile güvenin belirleyicisi
olmaktadır. Bu kapsamda müşteri odaklı anlayışa sahip işletmeler tarafından
yapılan uygulamalar, müşteri memnuniyeti sağlayarak, işletmeye duyulan
güvenin oluşumunu da desteklemektedir. Her ne kadar, önceki çalışmalarda
(Örn. Schwepker Jr. 2003; Brady ve Cronin, 2001; Trif, 2013) model
kapsamında sunulan ilişkiler spesifik olarak desteklense de, müşteri odaklılık,
müşteri tatmini ve güven arasındaki etkileşimin beraberce ele alınmasının hem
literatüre hem de uygulamaya katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Çalışmanın sonuçları ilgili sektör bağlamında değerlendirildiğinde ise
müşteri odaklı olma gayretinin organizasyonlara/işletmelere sağladığı rekabet
üstünlüğünün açık bir şekilde ortaya çıktığı görülmektedir. Özellikle, müşteri
odaklılık faaliyetlerine dayalı uygulamaların sonuçlarının müşteriler açısından
değerlendirildiği bu çalışma, müşteri odaklılığın müşteri tatmini ve güven
yaratma açısından stratejik bir etkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu
kapsamda GSM sektörü kapsamında yapılan bu uygulamada, sektör
yöneticilerinin müşteri tatmini için hizmet sunma öncesi ve sonrasındaki çaba
ve çalışmaların ötesinde, hizmet sunulduktan sonra müşterilerden geri bildirim
almak gibi müşteri odaklı faaliyetlerde bulunmalarının, güven yaratma
açısından stratejik bir öneme sahip olduğu söylenebilir. Bu kapsamda,
işletmenin temel faaliyeti dışında kalan müşteri odaklı hizmetler, müşterilerin
tatmin düzeyini artırmanın yanı sıra işletmeye duyulan güvenin arttırılması
konusunda stratejik öneme sahiptir.
Bu çalışma, literatüre ve uygulamaya yönelik katkılar içermesine
rağmen, belirli kısıtlara da sahiptir. İlk olarak çalışma üniversite öğrencileri
örnekleminde yapılmıştır. İkincisi, çalışma sadece GSM sektörü kapsamında
gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla çalışma sonuçlarının farklı bir sektörde ve
örneklemde değerlendirilmesi gereği de unutulmamalıdır. Bu nedenle, farklı
sektörlerde ve örneklemlerde yapılan çalışmaların değişik sonuçlar vermesi
mümkündür. Bu kapsamda, farklı sektörler çerçevesinde yapılacak olan
çalışmaların, literatüre olduğu kadar uygulama açısından önemli katkılar
sunacağı düşünülmektedir. Çalışmanın temel katkısının farklılaştırılması adına,
farklı anlayıştaki müşteri odaklı organizasyonlar kapsamında yapılmasının
özellikle literatüre değerli katkılar yapabileceği düşünülmektedir. Özellikle,
müşteri tarafından yönlendirilen ve pazar odaklı anlayışa sahip olan
işletmelerin, müşteri güveni oluşumundaki üstünlük ve zayıflıklarını konu alan
ve karşılaştıran çalışmaların yapılması, konuya ilişkin literatürün derinleşmesi
açısından önerilmektedir.
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1285

Kaynakça
Anderson, Eugene W., Claes Fornell ve Donald R. Lehmann (1994), “Customer Satisfaction,
Market Share, and Profitability: Findings from Sweden”, Journal of Marketing, 58 (3): 5366.
Anderson, James C. ve James A. Narus (1990), “A Model of Distributor Firm and Manufacture Firm
Working Partnerships”, Journal of Marketing, 54 (1): 42-58.
Athanassopoulos, Antreas, Spiros Gounaris ve Vlassis Stathakopoulos (2001), “Behavioural
Responses to Customer Satisfaction: An Empirical Study”, European Journal of
Marketing, 35 (5/6): 687-707.
Bagozzi, Richard P. vd. (2012), “Genetic and Neurological Foundations of Customer Orientation:
Field and Experimental Evidence”, Journal of the Academy of Marketing Science, 40 (5):
639-658.
Bagozzi, Richard P. ve Youjae Yi (1988), “On the Evaluation of Structural Equation Models”,
Journal of The Academy of Marketing Science, 16 (1): 74-94.
Barney, Jay B. ve Mark H. Hansen (1994), “Trustworthiness as a Source of Competitive
Advantage”, Strategic Management Journal, 15 (1): 175-190.
Baş, Abdullah (2013), İşletmeleri Dönüştürme Aracı Olarak Pazarlama Miyopisinin Stratejik
Değerlendirilmesi: Türkiye Tekstil İşletmelerinde Araştırma, Yayımlanmamış Yüksek
Lisans Tezi (Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (2015), http://www.btk.gov.tr (10.03.2016).
Blocker, Christopher P., Daniel J. Flint, Matthew B. Myers ve Stanley F. Slater (2011), “Proactive
Customer Orientation and its Role for Creating Customer Value in Global Markets”,
Journal of the Academy of Marketing Science, 39 (2): 216-233.
Brach, Simon, Gianfranco Walsh, Thorsten Hennig‐Thurau ve Markus Groth (2015), “A Dyadic
Model of Customer Orientation: Mediation and Moderation Effects”, British Journal of
Management, 26 (2): 292-309.
Brady, Michael K., Gary A. Knight, J. Joseph Cronin, G. Tomas M. Hult ve Bruce D. Keillor (2005),
“Removing the Contextual Lens: A Multinational, Multi-Setting Comparison of Service
Evaluation Models”, Journal of Retailing, 81 (3): 215-230.
Brady, Michael K. ve J. Joseph Cronin (2001), “Customer Orientation Effects on Customer Service
Perceptions and Outcome Behaviors”, Journal of Service Research, 3 (3): 241-251.
Chang, Jui C. (2006), “Customer Satisfaction with Tour Leaders’ Performance: A Study of Taiwan’s
Package Tours”, Asia Pacific Journal of Tourism Research, 11 (1): 97-116.
Cheng, Ching C., Shao-l Chiu, Hsiu-Yuan Hu ve Ya-Yuan Chang (2011), “A Study on Exploring the
Relationship Between Customer Satisfaction and Loyalty in the Fast Food Industry: With
Relationship Inertia as a Mediator”, African Journal of Business Management, 5 (13):
5118-5126.
Churchill Jr, Gilbert A. ve Carol Surprenant (1982), “An Investigation into the Determinants of
Customer Satisfaction”, Journal of Marketing Research, 19: 491-504.
Connie, Bateman ve Sean Valentine (2015), “The Impact of Salesperson Customer Orientation on
The Evaluation of a Salesperson’s Ethical Treatment, Trust in the Salesperson, and
Intentions to Purchase”, Journal of Personal Selling & Sales Management, 35 (2): 125142.
Connor, Tom (1999), “Research Notes and Communications: Customer-Led and Market-Oriented:
A Matter of Balance”, Strategic Management Journal, 20 (12), 1157-1163.
1286

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Connor, Tom (2007), “Market Orientation and Performance”, Strategic Management Journal, 28 (9),
957-959.
Cronin Jr, J. Joseph ve Steven A. Taylor (1992), “Measuring Service Quality: A Reexamination and
Extension”, Journal of Marketing, 56 (3): 55-68.
Cronin, J. Joseph, Michael K. Brady ve G. Tomas M. Hult (2000), “Assessing The Effects of Quality,
Value and Customer Satisfaction on Consumer Behavioral Intentions in Service
Environments”, Journal of Retailing, 76 (2): 193-218.
Currall, Steven C. ve Marc J. Epstein (2003), “The Fragility of Organizational Trust: Lessons from
the Rise and Fall of Enron”, Organizational Dynamics, 32 (2): 193-206.
D’Aveni, Richard A., Jonathan M. Canger ve Joseph J. Doyle (1995), “Coping with
Hypercompetition: Utilizing the New 7S’s Framework”, The Academy of Management
Executive, 9 (3): 45-57.
Day, George S. (1994), “The Capabilities of Market-Driven Organizations”, Journal of Marketing, 58
(4): 37-52.
Dean, Alison M. (2007), “The Impact of the Customer Orientation of Call Center Employees on
Customers’ Affective Commitment and Loyalty”, Journal of Service Research, 10 (2):
161-173.
Deng, Zhaohua, Yaobin Lu, Kwok Kee Wei ve Jinlong Zhang (2010), “Understanding Customer
Satisfaction and Loyalty: An Empirical Study of Mobile Instant Messages in
China”, International Journal of Information Management, 30 (4): 289-300.
Deshpandé, Rohit, John U. Farley ve Frederick E. Webster Jr. (1993), “Corporate Culture,
Customer Orientation and Innovativeness in Japanese Firms: A Quadrad Analysis”,
Journal of Marketing, 57 (1): 23-37.
D larslan, Emre ah n ve Alper Özer (2014), “H zmet Kal tes , Tatm n ve Güven n Daha Fazla
Ödeme E l m Üzer ndek Etk ler ”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 14 (1):
31-58.
Doney, Patricia M. ve Joseph P. Cannon (1997), “An Examination of The Nature of Trust in BuyerSeller Relationships”, Journal of Marketing, 61 (2): 35-51.
D larslan, Emre ahin (2013), “Kalite, De er ve Tatminin Davranışsal Niyet Üzerine Etkileri:
Perakendecilik Sekt ründe Alternatif Modellerin De erlendirilmesi”, Hacettepe
Üniversitesi İİBF Dergisi, 31 (2): 15-52.
Driggs, Woody ve Jeffrey Stier (2014), “How to Growth Customer Trust”, Customer Relationship
Management, October, 10.
Driggs, Woody ve Jeffrey Stier (2014), “The (Priceless) Value of Trust”, Customer Relationship
Management, April.
Dwyer, F. Robert, Paul H. Schurr ve Sejo Oh (1987), “Developing Buyer-Seller Relationships”,
Journal of Marketing, 51 (2): 11-27.
Eser, Zeliha, Sezer Korkmaz ve Sevgi A. Öztürk (2011), Pazarlama (Ankara: Siyasal Kitabevi).
Fornell, Claes (1992), “A National Customer Satisfaction Barometer: The Swedish Experience”,
Journal of Marketing, 56 (1): 6-21.
Fornell, Claes ve David F. Larcker (1981), “Evaluating Structural Equation Models with
Unobservable Variables and Measurement Error”, Journal of Marketing Research, 18 (1):
39-50.
Francis, Farrelly ve Quester Pascale (2003), “The Effects of Market Orientation on Trust and
Commitment”, European Journal of Marketing, 37 (3/4): 530-553.
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1287

Garbarino, Ellen ve Mark S. Johnson (1999), “The Different Roles of Satisfaction, Trust, and
Commitment in Customer Relationships”, Journal of Marketing, 63 (2): 70-87.
Giese, Joan L. ve Joseph A. Cote (2002), “Defining Consumer Satisfaction”, Academy of Marketing
Science Review, 2000 (1): 1-24.
Gr nroos, Christian (1994), “From Marketing Mix to Relationship Marketing: Towards A Paradigm
Shift in Marketing”, Management Decision, 32 (2): 4-20.
Ha, Hong-Youl ve Kang-Hee Park (2012), “Effects of Perceived Quality and Satisfaction on Brand
Loyalty in China: The Moderating Effect of Customer Orientation”, African Journal of
Business Management, 6 (22): 6745-6753.
Hair, Joseph F., William C. Black, Barry J. Babin ve Rolph E. Anderson (1998), Multivariate Data
Analysis (New Jersey, USA: Prentice-Hall).
Hau, Le Nguyen ve Pham Ngoc Thuy (2012), “Impact of Service Personal Values on Service Value
and Customer Loyalty: A Cross-Service Industry Study”, Service Business, 6 (2): 137155.
Homburg, Christian, Michael Müller ve Martin Klarmann (2011), “When Does Sales People’s
Customer Orientation Lead to Customer Loyalty? The Differential Effects of Relational
and Functional Customer Orientation”, Journal of the Academy of Marketing Science, 39
(6): 795-812.
Hong, Sehee, Mary L. Malik ve Min-Kyu Lee (2003), “Testing Configural, Metric, Scalar, and Latent
Mean Invariance Across Genders in Sociotropy and Autonomy Using a Non-Western
Sample”, Educational and Psychological Measurement, 63 (4): 636-654.
Jaworski, Bernard J. ve Ajay K. Kohli (1996), “Market Orientation: Review, Refinement, and
Roadmap”, Journal of Market-Focused Management, 1 (2): 119-135.
Johnson, Devon ve Grayson Kent (2005), “Cognitive and Affective Trust in Service Relationships”
Journal of Business Research, 58 (4): 500-507.
Jyoti, Jeevan ve Sharma Jyoti (2012), “Impact of Market Orientation on Business Performance:
Role of Employee Satisfaction and Customer Satisfaction”, Vision: The Journal of
Business Perspective, 16 (4): 297-313.
Kennedy, Karen Norman, Jerry R. Goolsby ve Eric J. Arnould (2003), “Implementing a Customer
Orientation: Extension of Theory and Application”, Journal of Marketing, 67 (4): 67-81.
Ketchen, David J., G. Tomas M. Hult ve Stanley F. Slater (2007), “Toward Greater Understanding
of Market Orientation and the Resource‐Based View”, Strategic Management Journal, 28
(9): 961-964.
Kim, Dan J., Donald L. Ferrin ve H. Raghav Rao (2003), “Trust and Satisfaction, Two Stepping
Stones for Successful E-commerce Relationships: A Longitudinal Exploration”,
Information Systems Research, 20 (2): 237-257.
Kohli, Ajay K. ve Bernard J. Jaworski (1990), “Market Orientation: The Construct, Research
Propositions and Managerial Implications”, Journal of Marketing, 54: 1-18.
Kotler, Philip ve Gary Armstrong (2012), Principles of Marketing (USA: Prentice Hall).
La, Suna ve Beomjoon Choi (2012), “The Role of Customer Affection and Trust in Loyalty
Rebuilding After Service Failure and Recovery”, The Service Industries Journal, 32 (1):
105-125.
Lau, Geok Theng ve Sook Han Lee (1999), “Consumer’s Trust in a Brand and Link to Brand
Loyalty”, Journal of Market Focused Management, 4 (4): 341- 370.
1288

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Lieberman, Marvin B. ve Shigeru Asaba (2006), “Why do Firms Imitate Each Other?”, Academy of
Management Review, 31 (2): 366-385.
Luo, Xueming, Maxwell K. Hsu ve Sandra S. Liu (2008), “The Moderating Role of Institutional
Networking in the Customer Orientation-Trust/Commitment-Performance Causal Chain in
China”, Journal of the Academy of Marketing Science, 36 (2): 202-214.
Marta Frasquet, Amparo Cervera ve Irene Gil (2008), “The Impact of IT and Customer Orientation
on Building Trust and Commitment in the Supply Chain”, The International Review of
Retail, Distribution and Consumer Research, 18 (3): 343-359.
Moorman, Christine, Gerald Zaltman ve Rohit Deshpande (1992), “Relationships Between
Providers and Users of Market Research: The Dynamics of Trust Within and Between
Organizations”, Journal of Marketing Research, 29 (3): 314-328.
Morgan, Robert M. ve Shelby D. Hunt (1994), “The Commitment-Trust Theory of Relationship
Marketing”, Journal of Marketing, 58: 20-38.
Narver, John C. ve Stanley F. Slater (1990), “The Effect of A Market Orientation on Business
Profitability”, Journal of Marketing, 58 (3): 20-38.
Naumann, Earl (1992), “Ten Easy Ways to Lose Your Customer’s Trust”, Business Horizons,
September-October, 30-34.
Oliver, Richard L. (1980), “A Cognitive Model of the Antecedents and Consequences of Satisfaction
Decisions”, Journal of Marketing Research, 17 (4): 460-469.
Oliver, Richard L. (1999), “Whence Consumer Loyalty?”, Journal of Marketing, 63: 33-44.
Özer, Alper (2006), “Küçük İşletmelerde Ortaklaşa Rekabet”, Pazarlama ve İletişim Kültürü Dergisi,
5 (15): 32-44.
Patrick A. Saparito, Chao C. Chen ve Harry J. Sapienza (2004), “The Role of Relational Trust in
Bank-Small Firm Relationships”, The Academy of Management Journal, 47 (3): 400-410.
Pavlou, Paul A. (2003), “Consumer Acceptance of Electronic Commerce: Integrating Trust and Risk
with the Technology Acceptance Model”, International Journal of Electronic Commerce, 7
(3): 101-134.
Roselius, Ted (1971), “Consumer Rankings of Risk Reduction Methods”, Journal of Marketing, 35
(1): 56-61.
San Martín, Sonia ve Carmen Camarero (2005), “Consumer Reactions to Firm Signals in
Asymmetric Relationships”, Journal of Service Research, 8 (1): 79-97.
Schermelleh-Engel, Karin, Helfried Moosbrugger ve Hans Müller (2003), “Evaluating the Fit of
Structural Equation Models: Tests of Significance and Descriptive Goodness-of-Fit
Measures”, Methods of Psychological Research Online, 8 (2): 23-74.
Schwepker Jr, Charles H. (2003), “Customer-Oriented Selling: A Review, Extension, and Directions
for Future Research”, Journal of Personal Selling & Sales Management, 23 (2): 151-171.
Singh, Jagdip ve Deepak Sirdeshmukh (2000), “Agency and Trust Mechanisms in Consumer
Satisfaction and Loyalty Judgments”, Journal of the Academy of Marketing Science, 28
(1): 150-167.
Slater, Stanley F. ve John C. Narver (1995), “Market Orientation and the Learning Organization”,
Journal of Marketing, 59 (3): 63-74.
Slater, Stanley F. ve John C. Narver (1998), “Market-Oriented is More Than Being Customer-Led”,
Strategic Management Journal, 20, 1165-1168.
Abdullah Baş - Emine Şenbabaoğlu - Emre Şahin Dölarslan  İşletmelerin Müşteri Odaklılık ve Müşteri Tatmini
Düzeylerinin Güven Oluşumuna Etkisi
1289

Slater, Stanley F. ve John C. Narver (1998), “Research Notes and Communications Customer-Led
and Market-Oriented: Let’s Not Confuse the Two”, Strategic Management Journal, 19
(10): 1001-1006.
Suki, Norazah Mohd (2011), “A Structural Model of Customer Satisfaction and Trust in Vendors
Involved in Mobile Commerce”, International Journal of Business Science and Applied
Management, 6 (2): 17-30.
Swan, John E. ve Johannah Jones Nolan (1985), “Gaining Customer Trust: A Conceptual Guide for
the Salesperson”, Journal of Personal Selling and Sales Management, 5 (2): 39-48.
Swan, John E., I. Fredrick Trawick ve Maxwell G. Carroll (1981), “Effect of Participation in
Marketing Research on Consumer Attitudes Toward Research and Satisfaction with a
Service”, Journal of Marketing Research, 18 (3): 356-363.
Swan, John E., Michael R. Bowers ve Lynne D., Richardson (1999), “Customer Trust in the Sales
Person: An Integrative Review and Meta-Analysis of the Empirical Literature”, Journal of
Business Research, 44 (2): 93-107.
imşek, Ömer Faruk (2007), Yapısal Eşitlik Modellemesine Giriş (Ankara: Ekinoks Yay).
Trif, Simona-Mihaela (2013), “The Influence Of Overall Satısfactıon and Trust on Customer
Loyalty”, Management & Marketing, 8 (1): 109-128.
Tse, David K. ve Peter C. Wilton (1988), “Models of Consumer Satisfaction Formation: An
Extension”, Journal of Marketing Research, 25 (2): 204-212.
Udo, Godwin J., Kallol K. Bagchi ve Peeter J. Kirs (2010), “An Assessment of Customers’ E-Service
Quality Perception, Satisfaction and Intention”, International Journal of Information
Management , 30 (6): 481-492.
Webb, Dave, Cynthia Webster ve Areti Krepapa (2000), “An Exploration of the Meaning and
Outcomes of A Customer-Defined Market Orientation”, Journal of Business Research, 48
(2): 101-112.
West, Stephen G., John F. Finch ve Patrick J. Curran. (1995), “Structural Equation Models with
Nonnormal Variables: Problems and Remedies”, Hoyle, Rick H. (Ed.), Structural Equation
Modelling: Concepts, Issues and Applications (Newbury Park, CA: Sage): 56-75.
Westbrook, Robert A. (1987), “Product/Consumption-Based Affective Responses
Postpurchase Processes”, Journal of Marketing Research, 24 (3): 258-270.
and
Williams, Michael R. (1998), “The Influence of Salespersons’ Customer Orientation on Buyer-Seller
Relationship Development”, Journal of Business & Industrial Marketing, 13 (3): 271-287.
Woodruff, Robert B., Ernest R. Cadotte ve Roger L. Jenkins (1983), “Modeling Consumer
Satisfaction Processes Using Experience-Based Norms”, Journal of Marketing Research,
20 (3): 296-304.
Yi, Youjae ve Suna La (2003), “The Moderating Role of Confidence in Expectations and the
Asymmetric Influence of Disconfirmation on Customer Satisfaction”, The Service
Industries Journal, 23 (5): 20-47.
Zhang, Jing ve Josée M. M. Bloemer (2009), “The Impact of Value Congruence on ConsumerService Brand Relationships”, Journal of Service Research, 11 (2): 161-178.
TÜRKİYE’DE ANAYASALAR: TARİH,
İDEOLOJİ, REJİM 1921-2016
Taha Parla (2016), Metis Yayınları,
212 sayfa, ISBN: 978-605-316-048-9
Derleyen: İbrahim Ö. Kaboğlu (2016), İletişim Yayınları,
296 sayfa, ISBN: 978-975-05-1985-7
Türkiye‟de siyasal kurumların gelişimini, Batı ile “karşılaştırmalı” bir
biçimde, “yoklar tarihi” olarak okuyan ana-akım sosyolog ve siyaset bilimciler,
Osmanlı İmparatorluğu‟ndan miras alınan devlet geleneğinin ve bunun
“çevresi”ndeki ilişkilerin ülkedeki siyasal yaşamı günümüze değin
biçimlendirdiğini ileri sürmektedir.1 Halbuki Türkiye‟de devletin; mutlak,
donuk, maddi tarihsel gelişmelerden ve sınıflar arasındaki-içindeki
mücadelelerden bağımsız bir kendiliğindelik (entity) olmadığının en somut
göstergelerinden birisi, Batı‟daki gibi var olan Anayasalcılık hareketi ve onun
ürünü/sonuç metinleri olan anayasalardır. En basit tanımıyla, modern devletin
yapısını ve toplumla olan ilişkilerini ödev-görev/haklar-yasaklar bağlamında
çerçevelendiren siyasi-hukuki metinler olan anayasalar, Osmanlı‟dan
günümüze nicel (1876-1921-1924-1961-1982)2 ve nitel özellikleriyle
(katı/yumuşak-âdem-i
merkeziyetçi/merkeziyetçi-özgürlükçü/güvenlikçi)
“toplumsal ilişkilerin bir biçimi olan devlet”in de değiştiğini belgelemektedir.
Türkiye‟de yeni anayasa tartışmalarının yoğun bir şekilde yapıldığı bu
günlerde çıkan iki kitap, ilgili tartışmalara ışık tutacak niteliktedir: Taha
Parla‟nın ilk basımı 1991 yılında yapılan “Türkiye‟de Anayasalar” kitabı, 2010
Referandum‟u ve Başkanlık Sistemi‟ne ilişkin iki yeni yazı ile güncellenerek
1
2
Söz konusu yaklaşımı sorgulayan bir çalışma için bkz. Demet Dinler (2009),
“Türkiye‟de Güçlü Devlet Geleneği Tezinin Eleştirisi”, Praksis Sosyal Bilimler
Dergisi, (9): 17-54.
Sadece yeniden yapılan/yazılanlar değil, anayasa değişiklikleri de hesaba
katıldığında, Türkiye‟nin anayasa geçmişi için “değişmeyen tek şeyin değişim
olduğu” görülecektir.
1292

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
yeniden basılırken; İbrahim Ö. Kaboğlu‟nun derlediği ve katkıda bulunduğu
“Türkiye‟nin Anayasa Gündemi” adındaki yeni kitap, anayasa, rejim ve
hükümet modeli etrafında dönen soru(n)lara ilgili alanda çalışmaları bulunan
akademisyenlerin verdiği yanıtlardan oluşmaktadır. Bununla birlikte; adı geçen
iki yazarı ve eserlerini belirleyen en önemli ortak nokta; Türkiye‟deki anayasa
incelemelerinde toplumsal mücadeleler/ideolojiler/siyasal partilerle birlikte
uluslararası konjonktürü de göz önünde bulunduran ve dinamik bir analiz
imkânı sağlayan “Siyaset Bilimi Yaklaşımı”nın3 temsilcileri olmasıdır.4
Yukarıda değinilen devlet geleneğini tartışmasını, iktisadi/sosyal/kültürel
kimi sürekliliklerin tabiatıyla olduğunu fakat Cumhuriyet döneminde devlet
yapısı ile siyasal kuram ve kurumların kökten değiştiğini söyleyerek geride
bırakan Taha Parla, kitabına 1921 Anayasası ve 1923 Değişikliği ile
başlamaktadır. Yazara göre; 1921 Anayasası, Türkiye‟de “parlamenter
meşruiyeti” ya da diğer ismiyle “yasama üstünlüğünü” meclis hükümeti sistemi
aracılığıyla kurmuştur. Dahası „21 Anayasası, Cumhuriyeti, iktidarın kaynağını
kayıtsız şartsız halk ve onun temsilcilerinden aldığını teslim etmekle de facto
kurmuş; 29 Ekim 1923‟te yapılan değişiklik, mevcut durumu de jure açıklığa
kavuşturmuştur. Parla, bu tarihten sonra yapılan anayasalarla birlikte,
yasamanın üstünlüğünü yürütmeye bırakmaya başladığının altını çizmektedir.
Bir önceki metne göre yürütmenin “görünür” hale geldiği ve yerel yönetimlere
tanınan hakların sonrasında „61 ve „82 Anayasalarınca da benimsenen “yetki
genişliği” kavramı ile ortadan kaldırıldığı 1924 Anayasası, yargı organına
ilişkin düzenlemeler ve kimi temel hak ve özgürlükleri içerse de, yazara göre,
3
4
Türkiye‟de anayasalcılık ve anayasa araştırmalarında hâkim olan üç metodolojik
yaklaşım bulunmaktadır. Kısaca özetlenirse: Birincisi, “Hukuk bilimini
yürürlükteki hukuka, yürürlükteki hukuku da hukuk bilimine hapseden” ve bunun
sonucunda anayasayı (politik toplumun önemli bir bileşenini/parçasını) ve sivil
toplumu birbirlerine dışsallaştıran “Pozitivist Yaklaşım”dır. İkincisi, yine pozitivist
araştırma yaklaşımının ilkelerini takip eden fakat tarihe olan vurgusuyla ondan
ayrılan “Anayasal Düzen Yaklaşımı”dır. Üçüncü ve sonuncusu da, devleti ve
toplumu organik bir bütünlük içerisinde kavrayan, araştırma nesnesi ve konusuna
ilişkin parçaların birbiriyle ve bütünle olan ilişkilerini hem parçada hem de bütünde
gören, bu özelliğiyle pozitivist yaklaşımın dar kalıplarını kıran, diyalektiğiyle de
düzen yaklaşımın tarihselliğinin hakkını veren “Siyaset Bilimi Yaklaşımı”dır.
Türkiye‟deki anayasa incelemelerine yöntem perspektifinden bakan kapsamlı bir
makale için bkz. Gökhan Atılgan (2015), “Diyalektik Bir Anayasa İncelemesi İçin
Çerçeve Girişimi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 70 (1): 65-110.
Elbette ki Kaboğlu‟nun derlediği çalışmada, farklı yaklaşımları benimseyen
akademisyenler bulunmaktadır. Yine de bir bütün olarak değerlendirildiğinde;
kitap, siyaset bilimi yaklaşımının sorgulayıcı/eleştirel özelliğiyle öne çıkmaktadır.
Kitap İncelemesi – İsmail Cem Karadut

1293
1927‟den 1950 yılına değin hüküm ifade etmemiş; Cumhuriyet Halk Partisi
(CHP) ile devlet özdeşleştiğinden, partinin tüzük ve programı ülke siyaseti ve
devletin işleyişinde temel prensipler olarak kullanılmıştır. Zira 1927 tarihi
CHP‟nin mecliste tam kontrolünü sağladığı III. TBMM Dönemi‟ni işaret
etmekle birlikte, partinin ideolojisini temsil eden Altı Ok‟un 1937‟de anayasa
dâhil edilmesi parti-devlet özdeşliğinin somut göstergelerinden birisidir.5
Söz konusu bu siyaseti ve siyasal yapılanmayı, Kemalist ilkelerin
(özellikle halkçılık) hâkim olduğu “Solidarist Korporatizm” olarak tanımlayan
Parla; ne liberal atomistik bireyin ne de Marksist çatışmacı sınıfın olduğu fakat
meslek gruplarının birbirlerinin tamamlayıcısı görüldüğü ve toplumun
Durkheim‟cı bir şekilde organik bir bütün addedildiği bir düzene işaret
etmektedir. Türkiye‟deki anayasaları ve ilgili siyasal süreçleri bu çerçeveden
inceleyen yazar, korporatizmin solidaristik (dayanışmacı) ve faşist/faşizan iki
türü olduğunu belirtmekte ve 1961 Anayasası‟nı “Ilımlı Dayanışmacı
Korporatizm”in, 1982 Anayasası‟nı da “Faşizan Korporatizm”in karakterize
ettiğini söylemektedir. Şöyle ki; „61‟de kişi ve grupların ödevleri topluma karşı
sayılmışken, „82‟de söz konusu ödevlerin muhatabı, metnin değişmemiş ilk
halindeki ismiyle “kutsal devlet”tir. Yine bu çerçeveden anlamlandırılabilecek
ve ithal ikamecilikten dışa dönük ihracat stratejisine geçişi ve neoliberal
zihniyeti yansıtan önemli bir değişiklik, sosyal haklarda görülmektedir: „61
metni söz konusu haklar bakımından ilklere sahip olması ve bu hakları görece
geniş tutmasıyla öne çıkmaktadır ve devletin bu konudaki ödevine sınır olarak
“iktisadi gelişme ve mali yeterliliği” göstermektedir. „82 metni ise, “istikrarın
korunmasını gözetmeyi” de ekleyerek sınır çizgisini kalınlaştırmakla kalmayıp
yaklaşımı da değiştirmekte, “devletin verebileceği” sınırı, “vatandaşın
isteyebileceği” sınıra çekmektedir.
1961 Anayasası‟nın, biçimi ve içeriğiyle „82‟ye kıyasla daha demokratik
olduğu aşikâr olmakla birlikte, Parla, bu gerçeğin „61 fetişizmi‟ne
dönüşmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Nihayetinde „61; yasama
üstünlüğünden yürütme üstünlüğüne geçişin belli başlı adımlarından birisidir
ve askerin devlet yönetimine müdahale etmeye başladığı önemli bir özgül
uğrağı temsil etmektedir. Parla, söz konusu bu durumu şu çarpıcı tespitle
anlatmaktadır: Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık/Bakanlar Kurulu‟nun
yanında, askeriye “Yürütmenin Üçüncü Başı” konumundadır. Zira siyaset
kurumuna de facto etkisinin yanında anayasada idare kısmının altında
5
Parla, ayrıca 1935 tarihli CHP Tüzüğü‟nün 95. maddesini alıntılamaktadır: “Parti,
kendi bağrından doğan hükümet örgütü ile kendi örgütünü tamlayan bir birlik
tanır.”
1294

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
düzenlenmesi gereken askeri bürokrasi kendisine idareden ayrı ve üstün bir yer
bulmuştur ki anayasal bir kurum olan Milli Güvenlik Kurulu (md. 118) ve
yargıdaki “anlamsız” bir bölünmeyi işaret eden Askeri Yargıtay (md. 156) ile
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (md. 157) bunun en somut
göstergelerindendir. Bununla birlikte; Parla‟nın karşılaştırmalı bir şekilde
dikkat çektiği konu, „82‟in, „61‟in görece demokratikliğine sınır koyan 71-73
askeri muhtıra değişikliklerinin de ötesine gittiği, yürütmeyi görev olmanın
yanında ilk kez bir yetki olarak da tanımlayıp Cumhurbaşkanı ve Bakanlar
Kurulu‟na yasama aleyhine önemli bir politik güç aktardığıdır. Haklar ve
özgürlüklerin kısıtlanması konusunda “eline su dökülemeyecek” olan „82
Anayasası‟nın neredeyse yarısı “onarımdan” (amendment) geçtiği halde, Parla,
kitabının anayasa değişikliklerine ayırdığı bölümünde, ağırlıklı olarak
hükümetlerin popüler rıza üretmek için kullandığı ve eşanlı olarak AB‟ye tam
üyelik için yapılan bu değişikliklerin devletin yapısına dokunmadığını ve
anayasanın “tadile değil tebdile muhtaç” olduğunu vurgulamaktadır. 2010
Referandum ile birlikte yapılan yargıya ilişkin değişiklikleri eleştiren Parla, söz
konusu değişikliklerin formel mantıki uzantısının başkanlık sistemi olduğunu
referandumdan önce söyleyerek, bugünkü tartışmalar bağlamında, öngörüsünde
de haklı çıkmaktadır.
Başkanlık sistemi tartışmasına ayrılan kitabın son bölümündeyse, Parla,
konuyla ilgili Türkçe yazında pek görülmeyen sert ve temel bir eleştiri
yapmaktadır:6 “Liberal kapitalist devletin tipik temsili demokrasi
organizasyonu olan parlamenter sistemden aşırı/uç sapma faşizmler ise, ara
sapmanın da (..) prototip ABD başkanlık sistemi olduğunu söyleyeceğim.”,
diyen yazar, ABD‟deki örnekten esinle kurulan diğer başkanlık sistemlerini
“başkanlıkçı ve başkancı rejimler” olarak adlandırmakta ve bunları “kişisel
diktatörlük ve despotluktan bir önceki istasyon” olarak tanımlamaktadır.
Başkanlık sisteminin neredeyse “ideal tip”i olarak gösterilen ABD‟deki
uygulamayı da yine ABD‟li siyasetçilere ve siyaset bilimcilere göndermelerle
eleştirmektedir. Örneğin yazar; ABD Dışişleri eski bakanlarından William
Seward‟ın, “Dört yıl için bir kral seçeriz ve ona belirli sınırlar içinde mutlak
güç veririz; o da bunları kendine göre yorumlar.” sözünü alıntılamakta ve
6
Konuya sadece hukuki perspektiften bakanlar (pozitivist yaklaşım) güçler ayrılığına
dayanan denge ve fren mekanizmasındaki aksaklıklara ve bunun sonuçlarına ilişkin
bir eleştiri getirirken, geçmişe ve siyasal kültüre odaklananlar (anayasal düzen
yaklaşımı) ABD tarihinin ve toplumunun özgüllüğüne atıfta bulunarak diğer
başkanlık rejimlerinin bunlara sahip olmadığından (“yoklar tarihi”) bahisle bir
eleştiri ortaya atmakta ve sosyal bilimlerin doğasına aykırı bir biçimde “teknedencilik” yapmaktadır.
Kitap İncelemesi – İsmail Cem Karadut

1295
özellikle savaş durumlarında ve dış ilişkilerde başkanın politik gücünün çok
arttığını, dengelenmesi ve frenlenmesinin de zorlaştığını belirtmektedir. Dahası
ayrı ve bağımsız yargı erkini temsil eden Anayasa Mahkemesi de, yönetime
ilişkin pek çok konuya siyasi bir mesele olduğundan bahisle kayıtsız
kalmaktadır. Zaten biçimsel bir anayasal kurgu olan güçler ayrılığı da, dengefren sistemi ile olan çelişkili ilişkisinden ötürü herhangi bir işlevselliğe sahip
değildir. Kısacası, Parla, yasamanın üstünlüğünü demokrasi ile eşdeğer
tutmakta ve yürütmenin üstünlüğüne meyleden hiçbir hükümet modelini
demokratik yönetim ile bağdaştırmamaktadır. Böylelikle başkanlık sistemini
geniş bir kuramsal perspektiften, çoklu gerekçelere dayandırarak
eleştirmektedir.
Türkiye‟deki anayasa tartışmalarına ilişkin farkındalık ve bilinç
yaratmak için amacıyla Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği‟nin
inisiyatifiyle Kaboğlu tarafından derlenen “Türkiye‟nin Anayasa Gündemi”
adlı kitap, 66 soru üzerinden ilgili akademisyenlerin yazdığı yanıtlardan
oluşmaktadır.7 Fiili başkanlık sistemine geçme iddiasının araştırıldığı soruda
Levent Köker, Anayasa‟nın 6. maddesini (Hiçbir kimse veya organ kaynağını
anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.) hatırlatarak,
Cumhurbaşkanının
kendisini
cumhurbaşkanı
yapan
anayasadan
kaynaklanmayan yetkilerle donatamayacağının altını çizmekte ve bunun
çelişkili olduğu gibi hukuk-dışı olduğunu da vurgulamaktadır. Söz konusu
iddia ancak siyasi, konjonktürel bir söylem olarak değerlendirilebilir.
Siyaseten daha istikrarlı ve ekonomik kalkınmaya daha açık olduğu iddia
edilen başkanlık sisteminin performansının değerlendirildiği soruda Şule Özsoy
Boyunsuz, en kötü parlamenter sistemin başkanlık sisteminden daha iyi
olduğunu ortaya koymaktadır. Şöyle ki; 1946-1999 yılları arasında yapılan bir
araştırmaya göre, her 23 başkanlık sisteminden 1 tanesi diktatörlüğe
dönmüşken, bu oran parlamenter sistemler için 1/58‟dir. Dahası ekonomik kriz
dönemlerinde parlamenter sistemlerin demokraside kalma oranı, ekonomik
büyüme dönemlerinde başkanlık sistemlerinin demokrasiyi sürdürme oranıyla
aynıdır. Diğer bir deyişle, krizde dahi olsa bir parlamenter rejim başkanlık
sistemi ile aynı demokratik performansı sergilemektedir. Öyleyse sorun,
Türkiye‟de sistem değişikliğinden çok, parlamenter yapının nasıl
iyileştirileceğine ilişkindir. Bu soru hakkında yazan Kaboğlu, üç temel başlıkta
parlamenter sistemin nasıl etkili kılınacağını anlatmaktadır: Birincisi,
7
Bir önceki kitaba ilişkin yazılanlar dolayısıyla tekrara sebebiyet vereceği ve
inceleme yazısının kapsamını da aşacağından, burada kitaptan kimi sorular
seçilerek değerlendirilmiştir.
1296

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
parlamentonun görev ve yetkilerini özerk bir biçimde kullanabileceği bir
yapılanma gerekmektedir. Buna yönelik olarak, yasama faaliyetinde bakanlar
kurulundan gelen tasarılar yerine meclisten kaynaklanan yasa tekliflerinin öne
geçmesi, bakanlar kurulu üyelerinin yasama faaliyetinden çekilmesi ve
meclisin hükümeti denetleme yollarının güçlendirilmesi yapılması
gerekenlerden bazılarıdır. İkincisi, meclise giden yolların ilgili hak/özgürlükler,
seçimler ve siyasal partiler bağlamında da demokratikleştirilmesi lazımdır.
Üçüncüsü, yasamanın da yasama-dışı/ötesi denetimi geliştirilmeli, Anayasa
Mahkemesi, Sayıştay gibi kurumlarla birlikte uzman kuruluşların ve
üniversitelerin söz konusu denetimde oynadığı rol geliştirilmelidir.
Kitapta dikkati çeken diğer bir soru, muhalefetin haklarının da anayasada
sayılması gerektiğine ilişkindir. Bundan önce incelenen kitapta Parla‟nın da
vurguladığı gibi, Türkiye‟de niceliksel/sayısal çoğunluk niteliksel bir
çoğunlukçuluğa dönüşmektedir. Herkesi temsil ettiği varsayılan “milli irade”
ile çoğunluğun iradesinin özdeşleştirilmesin yanlış olduğunu belirten, Didem
Yılmaz, kimi devletlerin “muhalefet-in haklarını” anayasada düzenlendiğini ve
1958 Fransa Anayasası, 1978 Portekiz Anayasası, 2011 Fas ve 2014 Tunus
Anayasaları gibi örneklerin bulunduğunu söylemektedir. Muhalefet haklarının
anayasa düzleminde sayılmasının, çoğulculuğa da anayasal güvence
getireceğine işaret eden yazar, muhalefet hakları konusunda şu noktaların altını
çizmektedir: Yasama organındaki konuşma sürelerinden, yine yasama
komisyonlarına başkanlık etmeye ve muhalefetin verdiği önergelerinin
görüşme usullerine değin bu haklar, içtüzükte değil, anayasada
düzenlenmelidir. Bununla birlikte; muhalefetin, medyayı etkin kullanmasının
imkân ve yollarıyla birlikte yargı organlarına üye seçiminde etkili olması ve
devlet yardımlarından faydalanmasının da anayasal güvenceye kavuşturulması
gerekmektedir. Kitabın sonundaysa, anayasaların “toplumların özgeçmişi”
olduklarını söyleyen Kaboğlu, anayasa yapımında üç temel izlekten
bahsetmektedir: Zaman, mekân ve içerik. Zaman bağlamında; yeni bir anayasa
1921‟den „82‟ye eski anayasaların tarihsel birikimini yansıtmalı fakat onlar
gibi olmamalı, çağdaş hukuksal gelişmeleri de içermelidir. Mekân bağlamında;
ülke/çevre-insan-devlet ilişkileri içerisinde, Türkiye‟nin kimlik, laiklik ve
yönetime ilişkin tartışmalarına evrensel anayasal yanıtlar getirilmelidir. İçeriği
ise, iktidarın hukukla sınırlandırılmasına yönelik emredici kuralların, ilgili
kurumların ve denge mekanizmalarının oluşturması gereklidir ki “Türkiye
toplumunun özgeçmişine çağdaş bir sayfa eklenebilsin.”
Sonuç olarak, N. Bobbio‟nun “Demokrasi ve Diktatörlük” kitabında
söylediği gibi “Siyasal düşüncenin bütün tarihi, en iyi yönetim biçiminin ne
olduğa ilişkin tartışmalarla bilmecelenmiştir ve bu tartışma bağlamında sürekli
yenilenen tema, demokrasi karşıtlığı ya da taraftarlığı argümanıdır.”
Kitap İncelemesi – İsmail Cem Karadut

1297
Demokrasi tarihini karakterize eden en önemli gelişme de, yasamanın yürütme,
diğer bir deyişle parlamentonun hükümdar ve diğer yöneticiler karşısında
güçlenmesi; yasama faaliyetiyle oluşturulan ve yargı erki tarafından uygulanan
ve geliştirilen hukukun da yönetimin aracı olmaktan çıkıp yönetimin çerçevesi
haline gelmesidir. Türkiye‟de yeni anayasa düzleminde yapılan
yönetim/hükümet sistemi tartışmalarında turnusol kâğıdı işlevi görecek bu
tarihsel gerçek göz önünde bulundurulduğunda, politik gücün ve yetkilerin
yasamadan yürütmeye aktarımı çabası iyi yönetim anlamında doğru bir tercih
olmadığı gibi, demokrasi adına da gerekçelendirilemeyecek bir girişimdir.
Dr. İsmail Cem Karadut
Dumlupınar Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
ÇALIŞMA DÜŞÜNCESİ
John W. Budd (2016), Ayrıntı Yayınları, Çev. Fuat Man
384 sayfa, ISBN: 9786053141198
Çalışma, geçmişten bugüne bireysel ve toplumsal yaşam içinde merkezi
bir konuma sahip olmuştur. Başlangıçta -ve uzun süre- doğadaki diğer
canlıların hayatta kalmak için sürdürdüğü eylemlerden farksız olan toplayıcılık
ve avcılık gibi insan eylemleri bir süre sonra farklılaşmış, doğa ile kurduğu
ilişki değişmiş ve çalışma tarihimiz bambaşka bir yöne evrilmiştir. Neden
çalışırız? Yaşamlarımızda çalışma gerçekten merkezi bir konumda mıdır? İnsan
eylemleri içinde neleri çalışma olarak değerlendiririz? Pek çok çalışma
sıralıyorsak neyi değerli neyi değersiz olarak niteleriz? Çalışmaya ilişkin
burada sıralanan ve daha da arttırılabilecek soruları nasıl yanıtlayabiliriz? Bu
soruları yanıtlamak için çalışmaya dair bir düşünme biçiminin geliştirilmesine
ihtiyaç vardır.
Özgün adıyla The Thought of Work, çalışmaya dair bütünlüklü bir bakış
sunma amacıyla John W. Budd tarafından kaleme alınmıştır. Minnesota
Üniversitesi İnsan Kaynakları ve Emek Çalışmaları Merkezi öğretim üyesi olan
yazar, kitabın önsözünde kamusal alanda çalışmaya gereken önemin
verilmemesinden ve akademide disiplinlerin kendi bakış açılarının ötesini
görmezden gelen tutumlarından duyduğu hayal kırıklıkları ile bu araştırmaya
başladığından söz etmektedir. Gündelik hayat içinde derinlemesine düşünmeye
gerek duyulmaksızın doğal kabul edilen çalışmanın, gelir getirici bir işe sahip
olma bağlamında dar anlamı içinde değerlendirildiğinde, geçmişten günümüze
içeriği itibarıyla sahip olduğu anlam zenginliğinin gözden kaçırılma ihtimali
söz konusudur. Kitapta çalışma toplumun tarihinden, kültüründen, üretim ve
yönetim biçiminden bağımsız değil, onlarla birlikte değerlendirilmiş ve farklı
disiplinlerin perspektifleri, onlara getirilen eleştirilerle bir düşünme biçimi
oluşturulmaya çalışılmıştır.
Budd, basite indirgenemeyecek kadar önemli bir insan eylemi olduğunu
vurguladığı çalışmanın zengin içeriğini ortaya koyarak çalışmayı yeniden
düşünmek gerektiğini ifade etmektedir. Çalışmayı düşünmek için yazar, farklı
disiplinlerin bakış açılarını bir araya getirmek ve çalışmayı nasıl
kavramlaştırdıklarını sınıflandırmak suretiyle çok disiplinli geniş bir
perspektiften konuyu tartışmaya açmaktadır. Bu amaçla kitabı oluşturan on
1300

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
bölümde iktisat, davranış bilimleri, hukuk, ekonomi politik, insan kaynakları,
tarih, antropoloji, sosyoloji alanından akademik çalışmalar ile edebi, felsefi ve
dini metinleri içeren yaklaşık sekiz yüz farklı kaynaktan yararlanılmıştır.
Kullanılan kaynakların çeşitliliği çalışmanın ne olduğuna dair sorunun ne denli
çok yanıtının olduğunu da okuyucuya işaret etmektedir.
Günümüz endüstri toplumlarında aşina olunan ücretli istihdam
anlamındaki dar tanım ile tüm insan eylemlerini içeren geniş tanım arasında
çalışma, yazarca “ekonomik ve sembolik değeri olan ve sadece zevk için
üstlenilmeyen fiziksel ve zihinsel çaba içeren amaçlı insan aktivitesi olarak
tanımlanmıştır” (Budd, 2016: 15-16). Yazar açısından çalışmanın ne olduğunu
tanımlama çabası, çalışmanın sınırlarını çizmekten ziyade, önemini düşünmeye
teşvik etmek açısından gerekli görünmektedir. Bu bağlamda yazar neyin
çalışma olduğuna ilişkin tartışmalarda sınırların net olarak çizilemediğini
belirterek, muğlaklığı kabul etmekte ancak yine de bir çerçeve içinde kalmaya
çalışmaktadır.
Çerçevenin içindeki on kavramlaştırmanın ilki, birinci bölümü de
oluşturan, bir lanet olarak çalışmadır. Temelini Yunan ve Roma
uygarlıklarından, Hıristiyanlıktan alan bu görüşe göre çalışma, insanların
yeryüzünde yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli zahmeti, yükü ifade eder.
Yazar bu bölümde Sisifos’a verilen kayayı dik tepeye çıkarma cezasından
başlayarak bir ceza uygulaması olarak zorunlu çalışmanın günümüze gelene
kadar farklı toplumlardan örneklerini aktarıyor.1 Başkalarının ihtiyaçları için
çalışanların, özgür insan olamayacaklarına dair Antik Yunan’a ait yargı,
çalışmayı esaretle de özdeşleştiren bir kavrayışı sunmaktadır. Devam eden
bölüm özgürlük bağlamında tartışmayı başka bir boyuta taşıyacaktır ancak
burada günümüz Batı düşüncesinin temellerini de yansıtan biçimiyle, çalışma
daha çok teolojik göndermelerle, tanrısal yönüyle işlenmiştir.
“Özgürlük Olarak Çalışma” başlıklı ikinci bölümde yazar çalışmayı
doğadan özgürleşmek ve diğer insanların baskısından özgürleşmek bağlamında
açıklamaktadır. Doğa koşullarına karşı ürettikleri ile doğanın zorluklarından
kurtulabilen insan için çalışma, doğadan özgürleşmeyi, yaratıcılığı ifade
etmektedir. Bu perspektif insanın doğa ile kurduğu sömürücü ilişki açısından
1
Tanrısal bir lanet, ceza anlamıyla uzun bir geçmişe sahip çalışma, özellikle
Protestan ahlakında kendini gösteren “Tanrıya hizmet olarak çalışma” biçiminde
ikinci bir anlama daha sahiptir. Kitabın onuncu bölümünde hizmet olarak çalışma
ayrıntılı biçimde tartışılmaktadır ancak özellikle birinci bölümde yazar, bu ikinci
anlama rağmen ilk anlamın daha güçlü olduğunu vurgulamaktadır.
Kitap İncelemesi – Elif Tuğba Doğan

1301
çevreci ve feminist yaklaşımca eleştirilmektedir.2 Öte yandan ikinci
özgürleşme alanı insanlar arasındadır: John Locke’a atıfla, mülkiyetin kaynağı
olarak emek/çalışma, insanı toplumsal yaşamda diğerlerine bağımlılıktan
kurtaran, özgürleştiren bir eylemdir. Bölüm, liberal doktrinin çalışmayı
piyasada eşit taraflar arasındaki sözleşmeyle gerçekleşen özgür bir eylem
olarak değerlendirmesine, taraflar arasındaki güç eşitsizliği ve işi yürütenlerce
işin denetiminin yitirilmesi açısından getirilen itirazlarla devam etmekte ve
özgürlük olarak çalışmaya eleştirel bir perspektif sunmaktadır.3
Marx’ın işçinin hayatta kalmak için kapitaliste sattığı meta olarak emek
gücünü tanımlaması ile başlayan üçüncü bölüm, Marksist perspektifin klasik
öğretinin çalışmayı/emeği meta olarak gören bakış açısına yönelik eleştirileri
üzerinden oluşturulmuştur. Geçmişi dört bin yıllık antik uygarlıklara dayanan
ücretli istihdamın ilk kez kapitalizm ile başat ekonomik eylem biçimine
dönüştüğünü belirten yazar, metalaşmış emeği düşünmenin iki farklı biçimini
Richard Biernacki’nin araştırmasındaki Britanya ve Almanya örnekleri
üzerinden sunmaktadır. Buna göre, 19. yüzyılda Almanya’da çalışma emeğin
çabası
olarak,
İngiltere’de
ise
cisimleştirilmiş
emek
olarak
değerlendirilmekteydi. Dokumacılık sektöründe Almanya’da parça başına
ücret, işçinin bir hareketi kaç kez tekrarlandığına göre hesaplanırken,
İngiltere’de üretilen kumaşın uzunluğu hesaplamada temel alınıyordu (Budd,
2016: 108-109). Bu örnekten de görüleceği üzere, çalışma bir meta olarak
değerlendirildiğinde de tek bir kavrayış söz konusu değildir. Bir meta olarak
görülmeyen çalışma ise hane içinde çoğunlukla kadınlarca yürütülen çalışmadır
ve klasik iktisada feminist perspektiften hane içi emeğin değersizleştirilmesi
sebebiyle eleştiri gelmektedir.
Dördüncü bölüm, bireyin metalaşmış emeği olarak çalışmaya karşı,
çalışmayı bireylerin bir toplumun üyesi olmakla edindiği haklar çerçevesinde
değerlendirmektedir. Mesleki vatandaşlık olarak çalışma, insan hakları
çerçevesinde çalışmanın standartlarının yükseltilmesi, iyileştirilmesi
2 Çalışmanın ne olduğuna ilişkin tüm tartışmalar içinde feminist yaklaşım, çalışmanın
cinsiyetsiz değil, kadın ve erkek için farklı biçimlerde kavramlaştırıldığını iddia
etmektedir. Özellikle insanın doğa ile kurduğu ilişkide ataerkinin doğayı, kadını,
yerli halkları sömürmesinde kendine meşru zeminler bulma çabası üzerine
tartışmalar dikkat çekicidir.
3 Bağımsızlık, Çalışma ve Vatantaşlık başlıklı alt bölümde, ABDli işverenlerce
işçinin özgürlüğünü sınırlandırmak, siyasi davranışlarını denetlemek maksadıyla bir
ceza olarak işten çıkarmaya değinilmektedir (Budd, 2016: 86-91). Çalışma bireysel
ve toplumsal yaşamda öyle merkezi bir konuma sahiptir ki, zorla çalıştırma gibi
günümüzde çalıştırmama da bir denetleme, cezalandırma aracı olarak karşımıza
çıkmaktadır.
1302

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
bağlamında bir anlam taşımaktadır ve bu kavramlaştırmanın temelinde işçiyi
piyasada bir üretim aracı, çalışmayı bir meta olarak görmeye karşı çıkış yer
alır. ILO’nun kuruluş sürecinde de çalışmaya dair benzer bir kavrayıştan söz
edilebilir. Yazar bu bölümde endüstri devrimi ardından vahşi çalışma
koşullarına 19. yüzyıldan itibaren verilen tepkileri, meta olarak çalışmayı
kapitalizm içinden eleştiren görüşleri ve sorunun çözümü açısından endüstriyel
demokrasi, çalışan katılımı gibi kavramlarla endüstri ilişkileri disiplinini
merkeze alarak kavramlaştırmayı sürdürmüştür.
Çalışma bir ıstırap olarak görülüyorsa, neden bu sancılı eyleme devam
ediliyor? Beşinci bölüm, anaakım iktisadın bakış açısıyla hayatın idame
ettirilebilmesi için katlanılması gereken bir faaliyet olarak çalışmayı ele alıyor.
Anaakım iktisadın emek arzını, fayda maksimizasyonu çerçevesinde
değerlendirmesi ile başlayan tartışma, ıstırap olarak çalışmanın temellerinde
yine lanetli çalışmanın (Bölüm 1) varlığını işaret ederek sürdürülüyor yazarca.4
Bölümde ayrıca Marsksist, feminist, davranışçı ve kurumsal iktisat, sosyoloji,
psikoloji, endüstri ilişkileri gibi perspektiflerin farklı veçheleri ile anaakım
iktisadın çalışmayı analiz etme biçimine getirdiği eleştirilere yer verilmiştir.
Takip eden bölümde yazar çalışmanın kişisel tatmin boyutunun önemini
analiz ederken psikoloji ve insan kaynakları yönetimi disiplini literatüründen
yararlanarak tartışmayı açmaktadır. Kişisel tatmin olarak çalışmanın analizi
için bölümde örgüt içinde çalışanların motivasyonu, teşvik sistemleri, işveren
ile işçinin çıkarlarının birleştirilmesi gibi konular alanın temel kuramları ve
yine farklı görüşlerin eleştirileri metin içinde yer bulmuştur. Yedinci bölümde
sosyal bir ilişki olarak çalışma kavramlaştırılmış, bir önceki bölümde
vurgulanan kişisel boyutun yerini sosyal boyut almıştır. Aylaklığa ya da
tembelliğe değil de çalışmaya övgü yapılan günümüz toplumlarında insanlar
işe
yaramaz
görünmemek
için
kendilerini
çalışmak
zorunda
hissedebilmektedirler. Bu da çalışmanın sosyal yapıca şekillenen boyutunu
sergilemektedir.
Kitabın sekizinci kavramlaştırması olan başkalarına bakım olarak
çalışma daha çok kadınlarca yürütülen ve değeri hak ettiği ölçüde verilmeyen
faaliyetlere odaklanmaktadır. Budd, bundan önceki bölümlerde sıralanan
çalışmaya dair kavramların ataerkil düşünce ile temellenmiş olabileceklerini de
hatırlatarak, çoğunlukla kadın işi olarak nitelenen bakım işlerine verilen
ve/veya verilmeyen değeri incelemektedir. Toplumsal cinsiyet bağlamında
çalışmanın değerinin değişmesi, işgücü piyasasında ayrımcılığı işaret
etmektedir. Yazar, ırk ve etnisite temelli ayrımcılığı da dahil ederek işgücü
4
İngilizcesi “Work as Disutility” olan bölümde disutility sözcüğünün hem faydasız
hem de ıstırap anlamı birlikte yer almıştır.
Kitap İncelemesi – Elif Tuğba Doğan

1303
piyasasında çalışmanın karşılığında verilen ücretin kadın, Çinli ya da Afrika
kökenli olmakla değişmesini biyolojik değil yedinci bölümde de tartışılan
sosyal normların sonuçları biçiminde değerlendirmektedir.
Dokuzuncu kavramlaştırma, kimlik olarak çalışma, çalışmanın toplum
içinde bireyleri konumlandıran niteliğine ilişkindir. Ağırlıklı olarak psikoloji ve
sosyoloji literatüründen yararlanılan ilk alt bölümlerde, kültürden kültüre farklı
derecelerde gözlense de endüstri toplumları için evrensel bir nitelik taşıyan iş
odaklı sosyal yaşamda, çalışma-kimlik ilişkisi analiz edilmektedir. Ardından
kimlik tartışmalarına Marx ve Weber’in sınıf analizleri, Hegel’in çalışmayı
insan olma durumu üzerinden değerlendirmesi, postmodern düşünce içinde
çalışma ile bunun Foucaultcu yorumları ve daha fazlası dahil edilerek devam
edilmektedir.
Budd, hizmet olarak çalışmanın kavramlaştırılmasında pek çok çeşitten
söz etmektedir: vatana hizmet, dünya refahına hizmet, insanlığa hizmet, tanrıya
hizmet, topluma hizmet, aileye hizmet... Gönüllülük ya da zorunluluk esasıyla
yürütülebilen hizmet olarak çalışma, Batı bireyciliğinin yükselişi öncesi daha
yaygınken günümüzde birey merkezli çalışma anlayışının sorgulanmasına
zemin sunmaktadır. Bu son bölümle birlikte on farklı kavramlaştırmanın
çalışmanın ne anlama geldiğinin cevabını vermek yerine tarihsel ve disiplinler
arası farklılıkları içeren pek çok anlama gelebildiğini okuyucuya gösteriyor
yazar. Akademide çalışma ile ilgili araştırmaların azalmaması, çalışmanın
görünmez olmaması gerektiğini belirterek sonuç bölümünde Thomas
Carlyle’dan alıntı ile “emek, hayattır” diyor Budd (2016: 356).
Çalışmayı düşünmeye, önemini vurgulamaya yönelik bir çabanın
sonucunda ortaya çıkan kitap, yalnızca araştırmalarının merkezinde çalışma
olan akademisyenlere değil konuya ilgi duyan, merak eden yeni okuyucuya –
çalışmaya dair yanıtları arayacağı yerleri işaret etmesi bakımından- hitap
edebilecek niteliktedir. Konuya ilişkin kavramlaştırmaların sınıflandırılma
biçimi ve metinde yer alan referanslar düşünüldüğünde çalışmanın hangi
boyutuna, hangi tartışmalar ve perspektiflerden bakılabileceğine ilişkin de kitap
okuyucuya rehberlik edecektir.
Yrd. Doç. Dr. Elif Tuğba Doğan
Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi
KAPİTALİZM SONRASI
Geleceğimiz İçin Bir Klavuz
Paul Mason (2015), Yordam Kitap, Çev. Şükrü Alpagut
415 sayfa, Türkçe baskı 2016, ISBN: 9786051721507
Eğilimleri açıklayan büyük kuramların takipçileri için ampirik olguların
cazibesi bir süre sonra kaybolabilir; somut durum, açıklanan soyut eğilim
içindeki olası salınımlardan biri gibi görülebilir sadece. Yüksek bir soyutlama
olan Marksist iktisat için de aynı tehlikenin geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Oysa tek bir şablonun tüm somutluk düzeylerinde ve tüm tarihsel
konjonktürlerde geçerli olmasını beklemek Marksist düşüncenin ve sosyal
bilimin mantığına aykırıdır.
Somutluğa yaklaşmak farklı sorunsal düzeylerinde kuramın tekrar tekrar
sınanmasını ve kurulmasını/inşa edilmesini gerektirir ki Marksizm içinde bu
inşayı gerçekleştiren değerli örnekler de mevcuttur. Bertell Ollman‟ın Marksist
kuramın türlü inceleme alanlarında somut ile soyut arasındaki diyalektik
ilişkiyi kuramsallaştıran çalışmaları; Cem Eroğul‟un Marksist bir araştırma
yönteminin pratikte nasıl inşa edildiğini ortaya koyan Birey Nedir? eseri; iktisat
alanında çokça çalışma üretmiş olan David Harvey‟in çalışmaları Marksist
kuramı somuta doğru yaklaştıran önemli ve yakın tarihli örnekler olarak
sıralanabilir. Bu tanıtım yazısında ele alacağımız Paul Mason‟un Kapitalizm
Sonrası isimli eseri de iktisat alanında bu listeye eklenebilir.
P. Mason, 2001‟de BBC 2 Gece Haberlerinde ekonomi editörü, ardından
BBC 4 Haber programında Dijital ve Kültür editörü, 2014‟ten itibaren de aynı
programda yine ekonomi editörü olarak görev almış; Şubat 2016‟da ise bu
pozisyondan ayrılıp serbest çalışmaya başlamış. Tıpkı Harvey gibi Mason da
iktisat kökenli değil (bilindiği üzere Harvey coğrafya kökenli). Mason
üniversite eğitiminde müzik ve politika derecesi alıyor; ardından eğitim
bilimleri fakültesinde müzik öğretmenliği eğitimini tamamlıyor; lisans sonrası
araştırma konusu ise İkinci Viyana Okulunun müziği üzerine.1 İyi ya da kötü
fark etmez ama Marksist iktisat yapmaya kalkışabilmek için, lisansta anaakım
1
https://en.wikipedia.org/wiki/Paul_Mason_(journalist)
1306

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
iktisadın zulmüne uğramamış olmanın avantajlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz
belki.
Paul Mason yaptığı haberlerle, aldığı ödüllerle, popüler bir editör. Kendi
ifadesiyle 2008 krizinden hemen önce, “büyük bir bankanın batmak üzere
olduğuna ilişkin kaygıları, olay gerçekleşmeden altı hafta önce” haber yapan
birisi (s. 32). Güncel ekonominin olay akışını iyi takip etmesi gereken birinin,
sezgilerinin gelişkin olmasını şaşırtıcı değil. İlginç olan, ana-akım medya
içerisinde yer alan bir iktisatçının Geleceğimiz için Bir Klavuz oluştururken
Marksist emek değer kuramına temel teorik referans olarak başvurması. Yine
kendisinden aktaracak olursak: “2008‟de Karl Marx‟a acayip bir şeyler oldu:
„O, Geri Döndü!‟ diye haykırıyordu London Times‟ın manşeti. Marx‟ın
Kapital‟inin Almanca yayıncısının bildirdiğine göre, hükümetten bir bakan,
onun fikirlerinin „o kadar da kötü‟ olmadığını açıkladıktan sonra, satışlarda
%300 artış oldu. Bu arada Japonya‟da Kapital‟in manga (çizgi) versiyonu çığ
gibi yayıldı. Fransa‟da Nicolas Sarkozy, Marx‟ın başyapıtının Fransızca
basımının sayfaları arasında gezinirken fotoğraflandı” (s. 89). Bu listeye, her ne
kadar kendisi ve eseri Marksist olmasa bile Thomas Piketty‟nin 2013 yılında
yayınladığı ve en çok satanlar listesine giren kitabına 21’inci Yüzyıl için
Kapital başlığını koyması da, Marx‟ın Kapital‟ine bir öykünme olması
itibariyle, eklenebilir.
Mason‟un kitabı, Marx‟a olan bu popüler ilgi ve iltifatın çok ötesinde bir
çalışma. Marksist iktisadı işlevselleştirme ve bu kurama katkı yapma amacı ile
kaleme alındığı açıkça hissedilen bir kitap. Zaten kendisi de çalışmasını,
Marksizm kuramının “bütününü özgül bir soruna uygulama girişimi” (s. 220)
olarak tanımlıyor. Kapitalizmin gelişiminin sonuna gelindiğini ve bunu en iyi
açıklayan kuramın Marksist iktisat olduğunu; kapitalizmin yıkıntılarından yeni
bir sosyoekonomik sistemin doğacağını; bunun uzun bir süreç olduğunu ve
sonucun neye benzeyeceğini de yine Marksist iktisadın açıklayabildiğini
söylemesi ana-akım medyada görev almış bir editör için epey radikal olsa
gerek.
Mason, bugün yaşamakta olduğumuz gerçekliği, geleceği şimdiden
şekillendiren eğilimler olarak okuyor ve kapitalizm sonrasını görebilmek için
de bugünün somut çözümlemesine odaklanıyor. Mason‟un kendi ifadesiyle,
“(f)iilen meydana gelmekte olan yapısal mutasyonu görmezden gelerek genel
anlamda krizlerin izini soyut bir neden buluncaya kadar sürme kararlılığı,
Marksist kuramdaki karışıklığın özgün nedeni olmuştur. Bu kez bundan
kaçınmalıyız. Anlatı somut olmalıdır: Kapitalizmin gerçek yapılarını –
devletleri, büyük şirketleri, refah sistemlerini, finans piyasalarını–
kapsamalıdır” (s. 117).
Kitap İncelemesi – Yiğit Karahanoğulları

1307
Kitabın tarzı ve yazım dili, zaman zaman bir belgesel metnini andırıyor.
Şükrü Alpagut‟un çevirisi metnin akıcılığını arttırmış. Ardı ardına hızla
sıralanan tezlerin örneklerle ve kavramlarla beslenerek ikna edici kılınmaya
çalışılması, güçlü betimlemelere ve geniş bir genel kültür havuzunu
kullanabildiğini gösteren referanslara başvurulması kitabın temel karakteri. Pek
çoğu kısa değinilerden ibaret olsa da, dizin bir hayli kapsamlı. Kitapta
başvurulan kavram/olgu/kuram spektrumu G. Akerlof ve C. Darwin‟den Para
Okulu‟na, Hegel ve Gramsci‟den Bavyera Sovyet Cumhuriyeti‟ne, Galler
Madenciler Sendikası‟na, Holokost‟tan Fransa‟da aşırı sağın iktidara gelme
olasılığına, Karbon İzleme İnisiyatifi‟nden, Beyonce‟nin albümüne ve Nike
spor ayakkabılarına kadar... yayılıyor.
Başlangıç Fikri
Kitap, “kapitalizmin kendisini geride bırakmak” (s. 13), neoliberalizmi
“başımızdan defetmek”, “neoliberalizmi alaşağı etmek” (s. 16) gibi fikirler ile
açılıyor: “%1‟lik kesim içinde bir dinin gücüne sahip” olan bu sistemi alaşağı
etmek için “onun kadar güçlü ve etkili bir şeye ihtiyacımız var; sadece
dünyanın nasıl işleyebileceğine ilişkin parlak bir fikir değil, kendi kendisini
yürütebilen ve elle tutulur şekilde daha iyi bir sonuç üretebilen yeni, bütüncül
bir model olmalı. Buyruklar ya da politikalar üzerine değil, mikro
mekanizmalar üzerine kurulmalı; kendiliğinden çalışmalı. Bu kitapta açık seçik
bir alternatifin olduğunu, bunun küresel olabileceğini, yirmi birinci yüzyıl
ortasına gelindiğinde kapitalizmin sunacağından çok daha iyi bir gelecek
sunabileceğini savunuyorum” (s. 15-16). Bu muhtemel yeni dönemi
kapitalizm-sonrası (post-kapitalizm) olarak adlandırıyor Mason ve böylece,
kapitalizmin doğal ve sonsuz bir düzen olmadığını hatırlatarak işe başlıyor.
Buraya kadar Mason‟un tespitleri, kitabın devrimci bir müdahalenin ve
dönüşümün gerekliğine dair bir çağrı yapacağı izlenimini doğuruyor
okuyucuda. İlerleyen paragraflarda ortaya çıkacağı üzere Mason böyle bir
devrimci müdahaleyi benimsemiyor. Biraz önceki alıntıda geçen “mikro
mekanizma” ifadesi önemli; zira içsel bir süreç ve reformlarla gelecek bir
dönüşümün anahtarı yazara göre burada yatıyor. Mikro mekanizma ile kast
edilen, bilgi teknolojilerindeki muazzam ilerlemedir; üretimin artık bilgi yoğun
olarak yapılıyor hale gelmesidir. Mason‟un tezine göre, bu teknolojik ilerleme
ile kapitalist piyasaların çelişiyor olması, devrimci bir reform sürecini
başlatmaktadır.
Bu analize biz, mikro-iktisat analizi ya da basitçe iktisat diyebiliriz.
Kitap sadece bu mikro boyutta ilerlemiyor, makro müdahaleleri de içeriyor.
Dönüşüm sürecini mümkün kılmak üzere şu somut önerileri ortaya koyuyor:
“büyük finansı baskılamak, kemer sıkmayı tersine çevirmek, yeşil enerjiye
1308

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
yatırım yapmak ve yüksek ücretli çalışmayı desteklemek” (s. 13). Kitabın
sonunda biraz daha çeşitlenecek olan bu radikal müdahale önerilerine de politik
analiz diyebiliriz.
Marksist incelemede iktisadi olan ile politik olanın birbirinden ayrışması
sadece inceleme sorunsalları ayrıştığında mümkün olabilir. Kapitalizm ve
kapitalizm sonrası üretim biçimleri ve sistemik dönüşüm sorunu gibi
bütünlüklü sorunsallar ele alınırken ise iktisadi ve politik olanın birbirinden
ayrışması teorik olarak mümkün değildir. Bu imkansızlığın yaratacağı
çelişkilerin Mason‟un bu çalışması için de geçerli olduğu, bu tanıtım yazısının
sonunda ortaya koymaya çalışılacak. Fakat bundan önce, Mason‟un tezlerini
biraz daha yakından ele alalım.
Mikro İktisadi Eksen: Bilgi Teknolojisi
Mason, kapitalizmde ana üretici gücün artık bilgi haline geldiğini;
makinelerin ana rolünün üretmek, insanların ana rolünün denetlemek olduğu
bir gelişmişlik evresine ulaşıldığını düşünmekte -ki bu, kendisinin ısrarla
öngörüsüne ve önemine işaret ettiği Marx‟ın Grundrisse‟deki tespiti. Mason,
Marx‟ın bu tespitinin ancak ve asıl şimdi; yani içinde bulduğumuz olgunluk
evresinde geçerlilik kazandığını vurguluyor. Biraz daha ileri giderek, Marx‟ın
kuramını inşa ettiği dönemde, yani kısıtlı kaynakların olduğu bir dönemde
Marksist iktisatın kendi ifademizle söyleyecek olursak fazla soyut kaldığını
vurguluyor. Grundrisse‟deki bu tespitlerin Kapital yazılırken kaybolup gitmesi
ve Kapital‟de yer bulamamasının yanıtını o dönemde kapitalizmin maddi
koşullarının henüz gelişmemiş olmasına bağlıyor.
“Toplumsal bilginin piyasa mekanizmasını çözdüğü bu model niçin
Kapital yazılırken kaybolup gider? Bunun –tüm metinsel irdelemelerden öte–
apaçık yanıtı kapitalizmin o zaman bu önermeyi doğrulamamış olmasıdır.
1858‟deki panik geçince, istikrar geri geldi. Telgrafın ve buharlı lokomotifin
özünde yatan bilginin toplumsallaşması, kapitalizmin temelini havaya uçurmak
için yetersizdi” (s. 196).
Bilgi, herhangi bir meta, herhangi bir sermaye ya da herhangi bir
teknoloji değildir kuşkusuz ki. Bilgi sıfır marjinal maliyete sahiptir; örneğin
kullanıcı sayısı ne kadar artarsa artsın internete yüklenen herhangi bir eğitim
malzemesinin maliyeti artmaz. Bilginin bir kere ortaya çıkarıldıktan sonra
sınırsız kullanımı mümkündür. Çünkü rekabetsizdir (s. 171-172) ve bütün
bunlar, “normal fiyat mekanizmasını yerle bir” eder (s. 173). Bilişim,
“gelecekteki tüm yeniliklere –biyoteknoloji ve hayal bile edemeyeceğiniz
şeylere– sıfır fiyat dinamiğini yükler” (s. 241).
Kitap İncelemesi – Yiğit Karahanoğulları

1309
Böylece sistemi dönüştürecek olan çelişki, yani teknoloji ile piyasa
mekanizması arasındaki çelişki ortaya çıkmış olur. Ancak Mason bu tespiti
iktisadi ve teknik analiz ekseninde tutmaktadır. Örneğin bilginin, dışlama
özelliğine referans vermekle birlikte (s. 172) ki bu bilginin hala bir meta olarak
alınıp satılmasını mümkün kılan özelliktir; bunun sınıf iktidarı ile ilgili ve
dolayısıyla politik boyutu olduğunu açıkça göz ardı eder. Bir süre sonra
dışlama özelliğinin kendiliğinden ya da teknik olarak ortadan kalkacağını
varsayar.
Mason, bilginin dönüştürücü gücüne dair bu tespitlerin kendisinden önce
yapıldığına, örneğin, Negri‟nin Marx Ötesi Marx eserinde Grundrisse‟nin
önemini keşfettiğine işaret ediyor; Negri‟nin bilişsel kapitalizm, maddi
olmayan emek/sermaye, fabrikanın toplumun bütünü haline gelmesi gibi
tespitlerini önemsiyor (s. 198-199). Ama önemli bir eleştiri de getiriyor:
“„Toplumun bütünü bir fabrika haline gelmiştir‟ demek doğru olmakla birlikte,
sömürü mekanizmaları hala öncelikle ücretler, sonra borçlanma ve ancak son
olarak, marka değerinin yaratılmasına” bağlı durumdadır (s. 203); oysa bilişsel
kapitalizmin kilit savunucuları halihazırda tam olarak işleyen bir sistem
kurulduğunu varsaymakta, BRİC ülkelerinde yükselen eski tarz endüstriyel
üretimi küçümsemektedirler (s. 200-201). Mason bunu, yeni bir kategori icat
etmek ve onu her şeye uygulamak, diğer bir deyişle var olan her şeyi yeni
fikrin alt kategorileri olarak yeniden sınıflandırmak ve böylece karmaşık ve
çelişkili gerçekleri analiz etme derdinden kurtulmak olarak görüp eleştirir (s.
201).
Asıl önemli eleştirisi ise, bilgi mallarıyla birlikte emek değer kuramının
öldüğünü iddia eden Negri-Hardt‟a karşı, tam da böyle bir evrede emek değer
kuramının çalıştığını savunmasıdır. Varsayılanın aksine emek kuramı bu çağda
“çökmeyen tek açıklamadır” (s. 208). Emek kuramı, “makinelerin bedava
üretilebildiği ve sonsuza kadar dayanabildiği bir ekonomide değeri nasıl
ölçeceğimizi bize anlatır” (s. 209). Yani “bilgi”, emek değer kuramını değil,
piyasa mekanizmasını kemirmektedir (s. 206).
Makro-Politik Eksen
Bilginin yarattığı dönüşümün mikro ölçekte ve teknik diyebileceğimiz
bu incelemesine ek olarak, girişte belirttiğimiz üzere, kitabın politik hattını
oluşturan bir diğer ekseni daha var. Bu ekseni de iki grupta toplulaştırmak
mümkün: İlki, kitabın hemen birinci kısmında ele alınan uzun dalgalar hipotezi
ve bunun politik bir bağlamda tekrar yorumlanması; ikincisi ise kitabın
sonlarına doğru kapitalizmin halihazırda iyice derinleşen üç sistemik krizi.
Şimdi sırasıyla bunları inceleyebiliriz.
1310

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Kitabın birinci kısım-ikinci bölümünün tamamı, Kondratyev‟in uzun
devreler teorisinin ayrıntılı bir anlatımına ayrılmış durumda. Devreler teorisinin
ele alınmasının bir nedeni kapitalizmin adaptasyon/mutasyon yeteneğini ortaya
koymak. Mason bu teknik analize bir miktar da sınıf çelişkisi ekleyerek, politik
bir analiz düzeyine taşıyor ki ona göre bu, devreler teorisine “kritik önem
taşıyan bir katkı” (s. 121) niteliğinde ve en temelde işçi sınıfı direnişinin
şekillendirici etkisine dikkati çekme anlamını taşıyor: “Her bir uzun devrede,
aşağı yönlü gidişin başlangıcında ücretlere ve çalışma koşullarına karşı
girişilen saldırı, örüntünün en açık seçik özelliklerinden biridir. 1830‟lardaki
sınıf savaşını, 1880‟lerdeki ve 90‟lardaki sendikalaşma çabalarını, 1920‟lerdeki
toplumsal sürtüşmeyi ateşleyen budur. Sonuç, kritiktir: Eğer işçi sınıfı saldırıya
direnirse, sistem daha esaslı bir mutasyona zorlanır, bu da yeni bir
paradigmanın belirmesine olanak sağlar. Ama dördüncü dalgada, eğer işçiler
başarıyla direnmezlerse nelerin olduğunu anlamış bulunuyoruz” (s. 121).
Mason, neoliberalizmde işçi direnişinin çöktüğünü, örgütlü emeğin yenilgisini
şu sözlerle tespit ediyor: “1980‟ler, uzun dalgaların tarihinde işçi direnişinin
çöktüğü birinci „uyum evresi‟ne tanıklık et(miştir)” (s. 143) ve “örgütlü emeğin
yenilgisi, dördüncü uzun dalganın uzatılmasını olanaklı kıl(mıştır)” (s. 144).
Politik boyutuyla yeniden şekillendirilen bu uzun devreler incelemesi,
kapitalizm sonrasına geçişin nasıl mümkün olacağının ipuçlarını da sunuyor.
Mason‟un kapitalizm sonrasına ulaşmanın kurucu dinamiklerinden biri olarak
öne süreceği politika önerisi “yüksek ücretli çalışmayı desteklemek”. Ancak
işçi direnişinin çöktüğü bir evrede yüksek ücret politikasının nasıl hayata
geçeceği sorusu yanıtsız kalıyor. Daha doğrusu, Mason devreler teorisine
kattığı sınıfsal bakış açısını bu noktada terk edip yeniden teknik boyuttan
ilerliyor: “Ücretler acımasızca aşağıya çekilemez olunca, teknik yenilenmede
bir atılım meydana gelecektir, bunun sonucu olarak da toplum genelinde gerek
duyulan çalışma saatlerinde azalma olacaktır” (s. 377).
Yüksek ücretli çalışma önerisi gibi radikal bir makro politika müdahalesi
gerektiren diğer başlıklar “üç sistemik kriz eğilimi” şeklinde sunuluyor.
İklimsel, demografik ve finansal kriz eğilimleridir bunlar ve ne yazık ki
konunun ağırlığına rağmen kısa bir bölümde (9. Bölüm) ele alınıyor. Burada
özetlemek yerine, her bir kriz eğiliminin makro politik müdahaleleri
gerektirdiğini vurgulamakla ve yine bu müdahalelerin öznelerinin kimler
olduğu sorusunun yanıtsız bırakıldığını belirtmekle yetinelim.
Radikal Bir Geleceğe Doğru
Mason, inşa etmeye çalıştığımız şeyin kapitalizmden “daha karmaşık,
daha özerk ve daha istikrarsız” olması gerektiğini söyler. Bu radikal geleceğe
doğru geçiş için bazı alıntılar aktarmak yerinde olacaktır:
Kitap İncelemesi – Yiğit Karahanoğulları

1311
“Eğer post-kapitalizm tezi doğruysa, yaşayacağımız geçiş süreci, Sovyet
planlamacıların tasavvur ettikleri geçişe değil, daha çok, feodalizmden
kapitalizme geçişe benzeyecektir. Uzun olacaktır; karışıklık olacaktır;
süreç içinde, bir „iktisadi sistem‟ kavramının kendisini de yeniden
tanımlamak gerekecektir” (s. 315).
“Olabilirlik anında bulunuyoruz: Serbest piyasanın ötesine, karbonun
ötesine, zorunlu çalışmanın ötesine kontrollü bir geçişin olabilirliği...” (s.
385).
“Şeylerin İnterneti bir kez devreye girince, bilgi ekonomisinin gerçek
kalkış noktasına gelmiş oluruz. O andan başlayarak kilit ilke, toplanan
bilgiler üzerinde demokratik toplumsal denetim kurmak ve bu bilgilerin
devletlerce veya şirketlerce tekelleştirilmesini ya da istismar edilmesini
önlemektir” (s. 357).
Tüm bunların kapitalist mülkiyet ilişkisine politik/devrimci bir
müdahaleyi gerektirdiğini düşünebiliriz. Ne var ki Mason, burada titiz bir
şekilde reformcudur; ihtiyacımız olan şeyin “devrimci reformculuk” olduğunu
belirtir (s. 350). Mason‟un bu pozisyonu ile ne ana-akıma, ne de Marksist
iktisada yaranamaması çok muhtemeldir. Yine aynı bölümde kendisi de bunu
kabul eder ama devrimci reformculuğu, “takım elbiseli sosyal demokratı da
Occupy kampındaki eylemciyi de ürkütecek bir slogan” olarak biraz gururla
değerlendirir (s. 350). Bugünü ve geleceği dönüştürmek üzerine kurulu bir
tezin, radikal bir toplumsal hareketlilikten ürkerek savunulması ve sadece
teknik gereklilikler düzeyinde şekillendirilmesi şaşırtıcıdır. Bu ürkekliğin,
reformcu İngiliz geleneğinin mi, yoksa ana-akım BBC kültürünün bir sonucu
mu olduğunu bilemiyoruz. Ama açık ki, iktisadi olanın içindeki politik
boyuttan kaçınması Mason‟un kendi tezi için çelişkili sonuçlar doğuracaktır.
Kitabın son bölümlerinde berraklaşacak olan bu çelişkilere gelmeden yukarıda
aktarılan tarihsel okumalardan birine ilişkin şu eleştiriyi hemen ortaya
koyabiliriz: Feodalizmden kapitalizme geçiş yıllara yayılan bir süreçtir fakat
sadece reformcu bir süreç olduğu söylenemez. İngiltere‟de kralın idamı ile
sonuçlanan devrim, Fransız Devrimi, ABD bağımsızlık ve iç savaşı, batının
küresel emperyalist yayılmacılığı ve piyasa ilişkilerini tesis etmek için girdiği
savaşlar, yani kapitalizmin kuruluşu, basitçe „uzun bir karışıklık‟ olarak
anlamlandırılabilir mi? Mason‟un uzun geçiş sürecini fazlasıyla reformcu
gördüğünü söylemek mümkün. Kapitalizm sonrası aşama günümüzde teknik
olarak mümkün hale gelmiş olsa bile, sermaye sınıfına ihtiyaç duymayan bir
evreye hayat verebilmek için, sermayenin sınıf egemenliğinin nasıl
sonlandırılacağı önemli ve politik bir sorudur: Geçiş evresinde özne ve sınıf
çatışmasının formu ne olacaktır? Bu sorunsal, kapitalist sınıf egemenliğinin
politik/kültürel/hukuki boyutlarını, mülkiyet ilişkilerinin ve devletin anlamını
sınıf ilişkileri/çatışmaları bağlamında çözümlemeyi gerektirir.
1312

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
Özne Sorunu
Mason, kapitalizmin sınıfları nasıl ki feodal sınıflardan farklı ve yeni
sınıflarsa, kapitalizm sonrasının sınıflarının da kapitalizminkinden farklı
olacağını vurgular. Değişimin yeni öznesi “herkes”tir. “Kapitalizm sonrasına
giden yol farklıdır ve artık yeryüzündeki herkes potansiyel değişim etkeni
haline gelmiştir” (s. 246). Çoklu benliğe sahip yeni tür bir kişi meydana
gelmiştir; “Artık ortaya çıkması mümkün olan post-kapitalist toplumun
taşıyıcısı, işte bu yeni tür kişidir”(s. 204). Sublasyon (yadsıyarak aşma), yani
bir şeyin “aynı anda hem yıkılmasını hem de başka bir şey olarak ayakta
kalmasını” anlatan kavrama, kapitalizm sonrasına geçişteki işçi sınıfını
nitelemek için başvurulur: “İşçi sınıfı, ölmüş olmamakla birlikte, bir sublasyon
anından geçmektedir. Öyle farklı bir biçimde ayakta kalacaktır ki, muhtemelen
başka bir şeymiş gibi hissedecektir. Tarihsel bir özne olarak işçi sınıfının
yerini, toplumun tüm yönlerini savaş alanı olarak kullanan ve yaşam tarzında
dayanışmanın değil, geçiciliğin öne çıktığı türlü çeşitli, küresel bir nüfus
almaktadır” (s. 248).
Acaba Mason‟un sublasyon kavramını kullanmasında, bu yeni sınıfın
ortaya çıkarken kendisini devrimle ispat etmesinin gerekmeyeceği düşüncesi de
rol oynuyor denebilir mi? Gerçekten de, Mason tarihsel devrim anlarını da
küçümsercesine geçiştirmekte, işçi sınıfının devrimciliğinin başarısını tarihsel
olarak sorgulamaktadır. İşçiler, “(i)ktidarı ele geçirdikleri nadir durumlarda,
yanlış bayrak altında faaliyet gösteren seçkinlerin iktidarı gasp etmesine engel
olamamışlardır. 1871‟de Paris Komünü, 1937‟de Varcelona, Rus, Çin ve Küba
devrimleri, hepsi, bunu ortaya koyuyor. Sol literatür, bu 200 yıllık hezimet
öyküsünün mazeretleriyle doludur: Devlet aşırı güçlüydü, liderlik aşırı zayıftı,
„işçi aristokrasisi‟ aşırı nüfuzluydu, Stalinizm devrimcileri katletti ve gerçeği
engelledi. Sonuçta bu mazeretler sadece iki başlıkta toplanır: kötü koşullar ya
da kötü liderler” (s. 249).
Hatta devrim teorilerine ilişkin eleştirel pozisyonunu daha da ileri
taşıyarak Marksizmin, işçi sınıfını “yanlış değerlendirdiğini” de iddia
etmektedir (s. 249). “Proletarya, insan toplumunun şimdiye kadar üretmiş
olduğu aydınlanmış, ortaklaşa bir tarihsel özneye en çok yaklaşan şeydir. Ama
200 yıllık deneyim gösteriyor ki, proletaryanın öncelikli uğraşısı, „kapitalizme
rağmen yaşamak‟ olmuştur, kapitalizmi devirmek değil” (s. 249).
Bu tespitlerin fazlasıyla soyut olduğunu söyleyebiliriz. Sanki Mason,
tarihte karşı-devrimlerin yıkıcılığına işaret etmek ile devrimleri hepten
reddetmek ayrımını yapamamaktadır.
Öte yandan Mason, soyutladığı yeni özneden fazlasıyla umutludur:
“İnsan soyunun tarihindeki en yüksek eğitimli ve en iyi bağlantılı kuşak,
eşitsizliğin fazla ve büyümenin durağan olduğu bir geleceği kabul
Kitap İncelemesi – Yiğit Karahanoğulları

1313
etmeyecektir” (s. 64). Oysa yaşamakta olduğumuz neoliberal çağdaki bu
kuşağın, Piketty‟nin tablolarına bakarsak, ekonomik olarak yüz yıl önceki gelir
ve servet dağılımı eşitsizliğine mahkum biçimde yaşayan ve bunu değiştirmeyi
henüz başaramamış bir kuşak olduğunu söylemek de mümkündür.
Büyük
Vermek
Çelişkilere
Ufacık
Değişiklerle
Yanıt
Mason‟un tespitine göre “bilgi teknolojisiyle birlikte, ütopyacı sosyalist
projenin büyük kısımları olabilirlik kazanmıştır” (s. 26). Sorun şu ki, ekonomik
ve politik olanı bütünleyemediği için bir süre sonra kitabın kendisi ütopik bir
hal almaktadır. Çelişkileri yok sayan, politik yapının dinamiğini göremeyen
ama ufacık değişikliklerle büyük umutlar vaat eden bu coşkulu pasajları buraya
aktarmak açıklayıcı olacaktır (vurgular bana ait):
“Eğer devlet, yeni bir iktisadi sisteme geçişin sağlanmasına yardımcı
olacaksa, en yakıcı sorun borçtur” (s. 366) (Niye devlet buna yardımcı
olsun? Devlet kim ve kimin?)
“Borçlar tek taraflı olarak silinebilir...” (s. 366) (Bunu mümkün kılacak
gücün kaynağı nedir; niye tek taraflı olarak silinsin?)
“Eğer vergi sistemini, kârsız ve iş birliğine dayalı üretim yapılmasını
ödüllendirmek üzere yeniden şekillendirirsek ve düşük ücretli
işletmeler kurulmasını zorlaştırmak ama insanca geçim ücreti verenlerin
kurulmasını çok kolaylaştırmak üzere şirket mevzuatını yeniden
düzenlersek, küçük bir harcama ile büyük bir değişiklik yapabiliriz” (s.
368)? (bunu yapabilmemizi sağlayan politik güç nerden gelecek?)
“... ABD‟de her 8 kişiden 1‟i McDonald‟s için çalışmıştır. Hayal
etsenize, MCDonald‟s yeni bir elemanın işe başladığı gün sendikacılık
konusunda bir saatlik kurs vermek zorunda olsaydı” (s. 369). (Evet;
bunu ancak hayal edebiliriz).
Aslında bir süre sonra Mason‟un kendisi de bu ifadelerin ütopik
olduğundan kuşkulanıyor olsa gerek, aynı soruları sormakta: “Şirketleri
bunların herhangi birini yapmaya ne yöneltebilir? Cevap: Yasa ve mevzuat” (s.
369). Bu yasa ve mevzuatın yapılmasını kimin sağlayacağı sorusu yine
sorulmamakta, yanıtsız bırakılmaktadır. Örnekleri çoğaltabiliriz:
“1990‟lardan beri semirmiş olan düşük ücretli, düşük vasıflı ve düşük
kaliteli şirketlerin var olmalarının tek nedeni, devletin acımasızca onlara bu
alanı açmış olmasıdır” (s. 369). Mason bu noktada neden ile nasıl sorularını
birbirine karıştırıyor olabilir. Belki de kapitalizmin en yüksek emek
sömürüsünün yaşandığı neo-liberal dönemin emek sömürüsünün tek nedeni
devlet olmasa gerektir.
1314

Ankara Üniversitesi SBF Dergisi  71 (4)
“Yapmamız gereken tek şey, bu süreci geri vitese takmaktır. Belirli iş
modellerini yasaklamak radikal bir önlem gibi gelebilir, ama kölelik ve çocuk
emeği konusunda yapılmış olan budur... bu kısıtlamalar, aslında kapitalizme
çekidüzen vermiş ve hamle yapmaya zorlamıştır (…) Böylece ufacık
değişikliklerden, yeni sistemler doğup gelişebilir” (s. 369).
“Firmaların fiyatları tekelci bir tarzda belirlemeleri yasaklanınca ve
genel bir taban gelir olanağı sağlanınca” (s. 371).
“Finansal Sistemi Toplumsallaştırın” başlıklı bölümde temel önlemler
listesi oluşturulmakta ve şöyle denmekte: “... önlemler eğer küresel ölçekte
uygulanırsa daha etkili olacaktır” (s. 374).
“Devletlerin ya da para bloklarının oluşturduğu küresel bir ekonomide,
bu, tepki çekecektir ama en sonunda, Bretton Woods‟la ilgili yaşandığı gibi,
sisteme dahil bir ekonomi bunu yaparsa, diğer ülkeler de onu izlemek
zorunda kalacaklardır” (s. 374).
Özetleyecek olursak, tüm kitaba yayılan sorun, büyük bir dönüşümün
reformist şekilde formüle edilebilmesi için sadece teknik boyutu ile ele
alınmasında yatmaktadır. Kendi ifadesi açıklayıcıdır: “Temel çelişkinin
teknoloji ile piyasa mekanizması arasında olduğu kapitalizmden bilgiye dayalı
bir çıkış yolu” formüle edilmektedir (s. 196).
Politik düzeyin eksikliğinin yarattığı boşluğu şu alıntıda açıkça
görebilmekteyiz: “Devlete ne olur? Muhtemelen zamanla gücünü gitgide
yitirir; en sonunda da onun işlevlerini toplum üstlenir. Bu projeyi, hem devleti
yararlı sayan insanlarca hem de yararlı saymayanlarca kullanılabilir bir proje
yapmaya çalıştım; bunun anarşist bir sürümünü ve devletçi bir sürümünü
modelleyip deneyebilirsiniz” (s. 385).
Teknolojinin İçerilmesi
Kitabın ana tezi olan kapitalizm-sonrasına dönüşü/geçişi mümkün
kılacak dinamiğin teknik iktisadi dinamik olduğu tezine karşı, artık teorik değil
ama pratik düzeyde de bir eleştiri formüle edebiliriz:
Kapitalizmin, şimdiye kadar yaptığı gibi, teknolojik ilerlemeyi
metalaştırarak içermesi de kuvvetli bir olasılıktır. Kuşkusuz ki, bilgi ağırlıklı
metalar sıfır fiyata yaklaşarak piyasa dışı alana kayabilir ama kapitalizm yeni
teknolojiyi içerme işini, piyasada daha önce var olmayan yeni metalar ve bu
metalara ihtiyaçlar yaratarak yapmaktadır. Esasında Mason‟un kendisi de bunu,
aşırı üretim krizlerinin karşı dengeleyici faktörleri sıralarken dolayı olarak
anlatmaktadır “...ya daha yüksek değerli fiziki metalar biçiminde ya da hizmet
sektörleri yaratma yoluyla, daha yüksek değerde girdiler gerektiren yeni
sektörler yaratarak yapar bunu” (s. 223).
Kitap İncelemesi – Yiğit Karahanoğulları

1315
Hayal bile edemeyeceğimiz şeylerin gerektireceği emek zamanı,
şimdiden hayal bile edemeyebiliriz. Kapitalist sistem içinde yeni fantastik
metalara doğru yaratılacak tutkular; örneğin uzayı fethetme tutkusu, bizi
fabrikalarda köleler gibi çalışmaya mahkum edebilir. Aşırı üretim krizini
dengeleyici karşı eğilimlerdir bunlar.
Yine De
İktisadi olan ile politik olanı bütünleştirememesi olarak adlandırdığım
temel sorununu bir kenara bırakacak olursak bu kitap, Marksist emek değer
kuramını oldukça güzel özetlemesi, örnek ve güncel çözümlemelerinin
zenginliği; neoklasik iktisat geleneğine yerinde bir eleştiri getirmesi nedeniyle
okunmayı ve değer verilmeyi hak ediyor.
Doç. Dr. Yiğit Karahanoğulları
Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi
KRONİK
ABD Başkanlık Seçimleri
Dr. Ersin Embel, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi
Tüm dünyada büyük olasılıkla sonucu en çok merak edilen seçimler olan
ABD başkanlık seçimleri tamamlandı. Hayli karmaşık bir prosedüre dayanan ve
görece uzun bir sürece yayılarak yapılan seçimlerde bu kez Cumhuriyetçi
Parti’nin adayı, emlak zengini işadamı Donald Trump ipi göğüsleyerek
ABD’nin 45. başkanı oldu. 2015 ilkbaharında başlayan seçim sürecinde
öncelikle, partilerin başkan aday adayları arasına girebilme mücadelesi verildi.
Çok sayıda taliplinin ortaya çıktığı (Örn. Cumhuriyetçi Parti’de, içlerinde eski
başkan Bush’un diğer oğlu olan Jeb Bush’un da yer aldığı 17 aday adayı ile
rekor kırıldı) bu sürecin sonunda özellikle öne çıkan isimler Demokrat Parti’de
Hillary Clinton ile Bernie Sanders; Cumhuriyetçi Parti’de ise Ted Cruz, John
Kasich, Marco Rubio ve Donald Trump oldu. Bu isimlerden Sanders ve Trump,
farklı kulvarlarda olmak üzere, ABD anaakım siyaseti bakımından sıra dışı
denebilecek tutum ve vaatleri nedeniyle dikkat çekerken, Clinton’ın ise gerek
parti içindeki gerek Trump karşısındaki zorlu ve skandallarla sarsılan
kampanyası sonucunda Demokratların yönetimini sürdürüp sürdüremeyeceği
merak konusu oldu.
Seçim Kampanyası Sürecinde Öne Çıkanlar
Demokrat Parti içindeki adaylık yarışının kesinlikle en ayrıksı ve dikkat
çekici ismi, Bernie Sanders idi. 74 yaşındaki Vermont Senatörü Sanders,
kendisini “demokratik sosyalist” olarak tanımlıyordu ve ABD’de birçok kişiye
itic