İÇİNDEKİLER Önsöz Giriş Giriş Bölümünün

advertisement
İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş
Giriş
Bölümünün
Dipnotları
I. BÖLÜM
Siretin Anlamı ve Çeşitleri
Hz. Peygamber'in Sözünün Derinliği
Hz. Peygamber (s)'in Davranışının (pratiğinin) Derinliği:
"Siret'in Anlamı
Yöntembilim (metodoloji)
Amel (Pratik) de Çeşitli Metotlar
Zikr-i Musibet (Musibeti anma) Felsefesi
Birinci
Bölümün
II. BÖLÜM
Sabit - Pratik (Uygulamalı-Ameli) Mantık
Mantığın Taksimi:
Acaba amelde (pratikte) Sabit Bir Mantığa
Öğrenci ve Namazda İmama Uyma Hikâyesi
Bu Teorinin Zıddı Olan Tarihi Örnekler
Ali (a)
Selman (r)
Ebu Zerr (r)
Rasul-i Ekrem (s.a.a)
Şeyh Ensari
Burhan ve Şiir
Zühd" ün Tarifi
Metodoloji
Günlerin Uğur ve Uğursuzluğu
İkinci Bölümün Dipnotları
III. BÖLÜM
Siret ve Ahlakın Nisbiliği (İzafiliği)
Acaba Ahlâk Nisbi midir?
Şia'nın Sermayesi
Feshedilmiş Yöntemler
a- Hile Yöntemi
b- Tecavüz Yöntemi
c- İnzilam ve İstirham Yöntemi
d- Güç ve Zor Kullanma Yöntemi
Dipnotları
Sahip
Olunabilir
mi?
Yaşamda Sadelik ve Korkutmaktan Uzak Durma
Ali (a)nin Beyanı
İskender ve Diyojen
Üçüncü Bölümün Dipnotları
IV. BÖLÜM
Sebepten Yararlanma Niteliği
İslam'ı Tebliğde Meşru Olmayan Vesileden Yararlanma
Hadis Uydurma
Acaba Kur'an'daki Kıssalar Gerçek Değil midir?
Müteceddit (yenilikçi)lerle Mütekaddimler Arasında Yaygın Olan İki Batıl Söz
Bid'at ve Yeni Bir Şey Meydana Getirme
Ebu Hureyre ve Soğan Satıcısı
Ali (a) ve Vesileden Yararlanma
Rasul-i Ekrem ve Vesileden Yararlanma
Dinin Yararına Halkın Cehaletinden Faydalanma
Peygamberin Çocuğunun Vefatı ve Güneş Tutulması
Hak Hedef İçin Hak Vesile
Ali (a) ve Düşmana Suyu Kapatmak
Amr ibnu'l-As ve Vesileden Yararlanma
İmam Hüseyin ve Vesileden İstifade Etme
Dördüncü Bölümün Dipnotları
V. BÖLÜM
İki Soru İki Cevap
Davud (a)'ın Hikâyesi ve Vesileden Yararlanma Meselesi
Hikâyenin Hakikati
Bu Kıssanın Ortaya Çıkışının Kökü
Cevap
Kureyş Kâfirlerinin Ticaret Mallarına El Konması ve Vesileden Yararlanma
Meselesi.
Hac Mirza Hüseyin Nuri'nin Sözü
Beşinci Bölümün Dipnotları
VI. BÖLÜM
Tebliğ Meselesinin Değeri ve Tebliğcinin Şartları
Hz. Musa (a)'ın Allah'tan İstekleri:
Kur'an'ın Rasulullah'a Hitabı
Ağır Söz
Tebliğ Meselesinin Değeri
Akla ve Fikre Tebliğ
Gönül ve Kalbe Tebliğ
İbni Sina ve Behmenyar'ın Öyküsü
Apaçık Tebliğ (Belağ)
Nush veya Sözün Halisliği (Saflığı)
Tekellüften Kaçınma
Altıncı Bölümün Dipnotları
VII. BÖLÜM
Tebliğ Metodu
Tebşir ve İnzar
Nefret Ettirmek (tenfir)
Ruhun Letafeti
Müslüman ve Hristiyan Komşusu
Çok Kınama, Azarlama ve Sertlik
İlahi Korku
Tezekkür
İslam Zorlama Kabul Etmez
Yedinci Bölümün Dipnotları
VIII. BÖLÜM
Siret-i Nebevi ve İslam'ın Hızla Yayılışı
İstişare
Da'vet ve Tebliğde Sertlikten Kaçınma
Hatice'nin Malı ve Ali'nin Kılıcı
Tevhid'i Savunma
İnanç Hürriyeti
Ali (a) ve Zehra'nın (as) Ölümü
Sekizinci Bölümün Dipnotları
EK: 1
Peygamber'in Tarihçe-i Hayatı ve Bazı Sözlerin Tahlili
Rasulullah'ın Doğum Günü ve Çocukluk Devri.
Yolculukları
Uğraşları
Risalet’ten Önceki Halleri
Resul-i Ekrem'in Sözlerinde Bir Gezi
Hüccetu'l-Veda'da Feryat Ediyor:
Ek: l'in Dipnotları
EK: 2
Hz. Peygamber (s)'den 100 Hadis
PEYGAMBERİN İZİNDE
MURTAZA
MUTAHHARI
Türkçesi:
Malik Eşter
eKitap: www.IslamKutuphanesi.com Ailesi
İstanbul
-
1991
Akademi Yayınları: 23
Mutahhari - Bütün Eserleri: 8
1. Baskı: Mayıs 1991
Orijinal Adı: Siyer-i Nebevi
Dizgi: Akademi
Baskı: Marmara Reklam
Cilt: Güven Mücellithanesi- 512 64 42
Kapak: Aycan Grafik
Kapak Baskısı: Marmara Reklam
Redakte: Akademi
Kapak Yazısı:" Muhammed (SAA) bir insandır. Onun insan oluşu: yakutun taşlar
arasında bir taş oluşu gibidir."
ISBN 975-7454-03-6
Fevzipaşa Cad. No:57 Kat:4
Tel: 532 37 36 - Fatih / İSTANBUL
ÖNSÖZ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...
Bu kitap üç bölümden oluşmaktadır. "Sunuş" adını taşıyan birinci bölüm, "Üç
boyutlu davetler" ve "İslam dalgası" isimleriyle, şehit mütefekkir üstat Mutahhari
tarafından kaleme alınan iki makaleyi kapsamaktadır. Bu iki, makale, aslında birkaç
Müslüman yazar tarafından yazılan ve hicretin 15, yüzyılın başlaması münasebetiyle
hicri 1400 yılında Hüseyniye-i irşad müessesesi tarafından yayınlanan "Muhammed
Hatem-i Peygamberan" (Peygamberlerin sonuncusu Muhammed) isimli kitabın
birinci ve ikinci ciltlerinin mukaddimeleri oluyor. Tabii bu iki mukaddime o kitapta
üstadın adıyla değil, aksine adı geçen kuruluşun imzasıyla basılmıştır, fakat bu
makalelerin aslı üstadın yazısıyla mevcuttur. Bu iki makaleyi bu kitabın baş tarafına
koymayı uygun bulduk. Böylelikle hem kitap, daha yüklü olur ve hem de üstadın
eserleri daha çok bir araya gelmiş olur. Elbette o kitabın (Muhammed Hatem-i
peygamberan) makalelerini açıklayıcı mahiyet taşıyan az bir bölümün bu iki
makaleden çıkarıldığı çok açıktır.
Kitabın aslını teşkil eden ikinci bölüm, hicri 1396 yılının Falıma Günleri'nde
(Eyyam-ı Fatıma) Tahran'ın Cami-i Bazaar mescinde üstad şehid'in "Siret-i Nebevi"
adı altında yaptığı sekiz konuşmayı içerisine almaktadır. Bu konunun ilk adı
"İslam'a göre ilmin kaynakları" imiş, fakat üstad bir kaç kaynak saydıktan sonra,
evliyanın siyretini de İslam'a göre ilmin kaynaklarından biri olarak tanıtarak,
buradan "Siret-i Nebevi" konusuna geçiyor. Bu konuya geçmeden önce üstat şehit
"Evliyayı takip etmeye bizim gücümüz yetmez" şeklindeki hurafe anlayış
çevresinde kısa bir mevzu işliyor. Bu mevzuyu o sekiz oturumluk konuşmasının
mukaddimesi yaptık.
Şüphesiz "Sireti Nebevi" konusu çok geniş bir konudur. Eğer bir kimse bu
konuda bir kitap yazmak istese bir kaç kaim cilt ortaya çıkacaktır. Nitekim üstad bu
kitapta şöyle diyor:
"Bir kaç sene önce arz edeceğim bir yöntemle Resul-i Ekrem'in sireti
hakkında bir kitap yazmayı düşündüm. Bir hayli not hazırlamama rağmen, ne
kadar ilerlediysem o kadar gitgide daha da derinleşen bir okyanusa girmekte
olduğumu gördüm. Ebette (böyle olmasına rağmen, bu işten -çev-) el çekmedim.
Ben biliyordum ki Peygamberin siretini yazacağımı iddia edemem, fakat tamamı
elde edilemeyen şeyin tamamı terk edilemeyeceği için bilahare, ilahi güçle bir gün
bu konuda bir şey yazmaya kararlıyım, böylece daha sonra başkaları ondan daha
iyisini yazabilsinler."
Aynı sebeple bu kitabın adını "Peygamberin İzinde" koymayı uygun gördük.
Bizzat üstadın hatırlattığı gibi, "Siret-i Nebevi" hakkında, kendisinde fazla
miktarda not vardır. Bu notlar, Allah'ın lütfuyla, üstadın notları çerçevesinde
araştırma yapanların istifadesi için yayınlanacaktır.
"Ek" adını alan üçüncü bölüm, bir konuşma ve İslam peygamberi (s)nin 100
hadisinin tercümesinden müteşekkildir. Söz konusu konuşma, Peygamber (s)'in ve
İmam Sadık(a)'ın doğum gününe rastlayan Rebiu'l -evvel ayının 17'sinde
Hüseyniye-i irşad'da yapılmıştır. Konuşmanın konusu, Resul-i Ekrem'in hayatının
bir tarihçesi ve o büyük, yani adı geçen dokuz konuşma, daha önce işin
sorumlularından izin alınarak "Siret-i Nebevi" ismiyle bir kitap şeklinde
yayınlanmıştır. Gerçi o kitabın düzeni nispeten iyi idi; fakat üstadın eserlerinin
asaletini korumak için dikkatli çalışmalarla, yeni bir düzenin yapılması lazımdı.
Bunun için, sözü edilen konuşmalar dikkatle yeniden kasetten çıkarıldı ve yeniden
gereken doğruluk ve titizlikle düzenlendi. Ne mutlu ki önceki baskıda var olan cüz'i
problemler bertaraf edildi. İşte görüldüğü üzere bir takım eklemelerle yayınlanıyor.
Şunu da hatırlatmak gerekir ki bu kitap, ilk olarak bir yayınevi tarafından, işin
sorumlularından izin alınmaksızın o sekiz oturumluk konuşma birleştirilerek
yayınlandı, ancak bu kitabı düzenleyen; üstadın konularını kendi kalemiyle
çıkararak, üstadın sözünün asaletini ortadan kaldırmıştı. İlaveten kitabın düzeninde
gerekli olan dikkat gösterilmemişti. Tabii ki şu günlerde yeni baskısının
yapılmasına engel olundu. Adı geçen kitabın itibar kaybettiği malumdur.
Her halükarda bundan sonra bu kitap bu şekilde ortaya konulacak.
Ümit ediyoruz ki, böylece artık o değerli düşünürün eserleri, İslam inkılâbının
kültürel dayanağının sağlamlığı noktasında bu ilahi inkılâba sevgi duyan herkese
yol gösterecektir. Gerçekten Resul-i Ekrem'in sireti ve metodundan daha iyi bir
önder var mıdır? Elbette yoktur. Yüce Allah'tan daha çok başarı istiyoruz.
Üstat Şehit Murtaza Muatahhari'nin
Eserlerini Yayın Komitesi
GİRİŞ
a) Üç Boyutlu Davetler:
Aynı düşünceyi paylaşan fertlerden bir ferdin, başka fertleri bir inanç ve
hedefe çağırması ve onları bir tarafa götürmesi demek olan davet olayı, beşeri
topluluğun özelliklerindendir.
Bu davetlerin etki alanı genişlik, uzunluk ve derinlik yönünden eşit değildir.
Onların çoğunun tesiri küçük boyutlarda ve az olmuştur ve olmaktadır. Bu yüzden
bunlar tarihi ve sosyal açıdan ilgi çekici olmadığı gibi önemli de değildir. Fakat bir
kısım davetler vardır ki, bunlar en azından bir boyutta ilerlemişlerdir.
Örneğin kısa bir müddet için de olsa geniş bir alanı kaplamış veya her ne kadar az
bir insan arasında olsa da her asırda sürekli devam etmiş yahut da az bir topluluk
arasında ve nispeten kısa bir zaman içerisinde de olsa köklü bir nüfuz elde etmiş
davetler vardır. Bu çeşit davetler, önemli incelemeye ve bazen tazime layık
davetlerdir.
Her şeyden önce önemli ve ilginç olan davetler bütün boyutlarda ilerleme kat
etmiş olan davetlerdir. Bu davetler hem çok geniş bir yüzeyi işgal etmiş, hem bütün
asırlara tam bir güçlülük içerisinde hükümet etmiş, hem de insan ruhunun
derinliklerine kadar kök salmışlardır.
Bu tür üç boyutlu davetler peygamberler silsilesine mahsustur. Dünyanın
büyük dinleri gibi, yüzlerce milyon kişiye 30 asır, 20 asır ve en azından 14 asır
hükmeden ve fertlerin gönüllerinin sırrına pençe atan hangi fikri ve felsefi ekol
bulunabilir? Bu durum, peygamberlerin, doğru ya da yanlış, tarihin asıl
yaratıcıları olmalarının sebebi olmuştur.
Tarih, insan eliyle ve insan da her şeyden çok peygamberlerin eliyle meydana
gelmiş ve başlamıştır. Eğer yaratıcılık ve yapıcılık meydanında zemini "insan"
olarak farz edersek, hiç bir usta ve sanatçı peygamberlerin adımına erişemez.
Yaratılış kanunu, evreni insanın emrine, insanı iman gücünün emrine vermiş ve
peygamberlerin bu gücü harekete geçirmesini öngörmüştür.
İman namına olan şeylerin doğusundaki her şey; akıl, ilim, hüner, sanat,
kanun ve benzeri şeyler, insanın elinde bir araç (alet) ve insanın eğilimlerini razı
etmek, içgüdülerini teskin etmek ve sonsuz isteklerini tatmin etmek için bir
vasıtadır. İnsan bütün bunları nefsinin istek ve hevaları doğrultusunda kullanır. Ve
onlardan bir alet gibi faydalanılır. Bir taraftan Kur'an'ın ifadesiyle ruha tam bir
hayat veren (1) yani yüce, insani ve tabiatüstü bir hedefler zincirinin göstermesiyle
yeni istekler meydana getiren, akabinde ince hisler ve güzel şefkatler yaratan ve
bilahare insandaki evreni bambaşka yaparak birçok genişlik veren, diğer taraftan da
temayül ve sevk-i tabiileri düzeltip rayına oturtan sadece iman -o da
sadece peygamberlerin sunduğu iman türünden bir iman- gücüdür.
Beşerin ilmi ve fenni gücü karşısında, biri dışında fethedilmeyen hiç bir kale
yoktur, o biri ise insanın ruhu ve nefsidir. Dağ, çöl, deniz uzay, yer ve gök; hepsi
beşerin ilmi ve fenni gücünün hükmetme alanı içerisindedir. Bu hükümranlık
sahasının dışında kalan, sadece bir merkez, onların içinden insana en yakın olanıdır.
Bu kaleyi itaat ve emir altına almak, Mevlana'nın deyimiyle: "İçteki düşmanı
öldürmek aklın, fikrin harcı değil; Batın (içteki) aslan, tavşana maskara
olmaz"(2) Ve tesadüfen beşerin asayiş ve sükûnetinin, güvenlik ve adaletinin,
özgürlük ve eşitliğinin, bilahare mutluluğunun en tehlikeli düşmanları aynen bu
kaleye gizlenmiş ve pusu kurmuşlardır.
"Senin en büyük düşmanın, iki böğürün arasındaki nefsindir"(3)
Bu gün beşer, bunca ilmi başarılardan sonra dertli bir şekilde inliyor. Neden
inliyor? Onun eksiklikleri ve noksanlıkları hangi semttedir? Acaba ahlak, huy,
karakter ve "insanlık" semtinde değil midir? Günümüz insanı ilmi ve fikri açıdan
öyle bir yere ayak basmış ki göklere seyahat etmeye azmetmiştir; Bu yüzden
Sokratlar ve Eflatunlar, günümüz insanının öğrencilik iftiharını kabul etmelidirler.
Fakat ruh, huy ve davranış yönünden "elinde keskin kılıç olan bir zenciden" ileri
gidemez. Günümüz insanı, ilim ve fen noktasındaki bunca mucizevari ilerlemelere
rağmen insanlık bakımından bir adım dahi ilerleyememiş, aksine kara devirlerinin
en karasına dönmüştür; bir farklılıkla ki o da, ilmi, edebi ve felsefi gücünün
çokluğundan dolayı, geçmişin tersine, perde arkasındaki bütün cinayetleri, insanlık,
ahlak, insancılık, özgürlük ve barışseverlik adı altında yapmasıdır. Kendisinin
açıklığını ve tek yüzlülüğünü ikiyüzlülüğe ve zahir ve batın arasındaki fasılaya
vermiştir. Hiç bir asırda modern çağda olduğu gibi, adalet, özgürlük,
eşitlik insancıllık (hümanizm), barış ve sefa, doğruluk ve dürüstlük, emanet ve
sadakat, ihsan ve hizmet hakkında söz söylenmemiş ve hiç bir asırda da bu asırdaki
gibi bu işlerin zıddı yapılmamıştır. Neticede bu günün insanı Allah'ın şu sözünün
delili ve şahidi olmuştur:
"O iş başına geçti mi yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini (ekonomik
kaynakları) ve nesli (insani güçleri) helak etmeye çaba harcar..." (Bakara:204206)
Günümüz dünyasında bir taraftan insancıllık (hümanizm) palavrası çok
büyük sesle kulakları tahriş ederken, diğer taraftan bir tür vahşilik olan
milliyetçilik (nasyonalizm) bütün taassubuyla ateş püskürme, düşmanlık ve fitne
koparmalarıyla gün begün yukarı tırmanıyor. Bu, günümüz insanının mantığının
duçar ve tutsak olduğu zıtlıklardan biridir.
Bir taraftan, insani değerlerin o biricik dayanağı olan dini bir tarafa
bırakırken, diğer taraftan insanlık ve ahlaktan dem vuralım, lafzanlık, boş öğüt ve
nasihatler zoruyla beşer tabiatını değiştirmek isteyelim; acaba bundan daha boş bir
söz ve daha anlamsız bir davet bulunabilir mi? Kefilsiz ve karşılıksız kâğıt parayı
dağıtma kabilinden bir iş.
Bu çağın insanı, bu eksiklikleri hissetmiyor veya bu eksikliklere bir çare
düşünmemiş değil; hayır, bütün varlığıyla onu hissediyor. Bu debdebeli felsefeler,
milletlerarası büyük teşkilatlar ve insan haklan adıyla ortaya çıkan mübalağalı
bildiriler, bu noksanlıkları düşünüp hissetme değil de nedir?
Fakat maalesef sanki meşhur "zil ve kedi" deneyiminin ikinci defa
tekrarlanması gibi işin ayıp ve problemi aynı ayıp ve problemidir. Ama bu ayıp ve
kusuru ortadan kaldırabilecek güç yok..
Bu tebliğler, teşkilatlar, felsefeler ve bildiriler mahrum insana bir fayda
vermedi, bilakis tam tersi bir netice verdi. Yani şıra ve şerbet, asidi artırarak, tedavi
aksi tesir yaptı. Onu (insanı) kuyunun dibinden yukarı çekip çıkarmak için
yapılmış olan halatlar, onun boğazının etrafına halka halinde dolanarak öncekinden
daha çok onu sıkmakta ve daha çok ona baskı yapmaktadır.
Gerçek şu ki, yaratılış düzeninde başka bir şeyin mahkûmu-olarak yaratılmış
bir şeyi, felsefe, bildiri, makale ve hitabe zoruyla mahkûmu olduğu o şeye hâkim
durumuna getirmek mümkün değildir, ilim, fikir ve felsefe evrenin tabiatına
hâkimdir, ama insanın mahkûmudur. İnsan hakları sadece bir felsefe şekline sahip
oluncaya kadar tabii olarak insan tabiatı için bir araç olacak.
Biz şimdi insan tabiatına mahkûm olan şeyin çetin bir şekilde ilerleyip
güçlendiği, fakat insan tabiatına hâkim olan şeyin güçsüz kaldığı bir dünyada
yaşıyoruz. Bu dünyada insan tabiatınamahkum olan meseleler sathındaki onca
ilerlemelerin neticesi şu olmuştur: Herkes, istenilen türde yaşam ve hayatın hedefi
hakkındaki düşünce tarzında, hislerinde, duyularında, eğilimlerinde ve bilahare
tabiatına hâkim olan meseleler düzeyinde en küçük bir değişiklik meydana
gelmeksizin, takip ettiği ve istediği amaç doğrultusunda daha hızlı ve daha güçlü
bir şekilde yürüyüp koşuyor. İnsan, gücü yettiğinde kendi çevresini değiştirmiş,
fakat kendisini, düşüncelerini, hislerini ve eğilimlerini değiştirememiştir. İnsanının
bugünkü problemlerinin kökünü işte burada aramak gerekir. Aynı şekilde insanın
asıl ihtiyacını da dine, maneviyata, iman ve peygambere göre burada aramalıdır.
Büyük İslam ıslahatçısı ve düşünürü Lahorlu İkbal şöyle diyor:
"Beşeriyet bugün üç şeye muhtaçtır: Dünya hakkında ruhi ve manevi bir
yorum, ferdin ruhi ve manevi özgürlüğü(4) ve insani sosyal gelişimini ruhi temele
oturtacak olan evrensel tesire sahiptemel ilkeler."
Sonra ekleyerek şöyle diyor:
"Şüphe yok ki Avrupa, düşünsel ve ideye dayalı kurumlar tesis etmişti, fakat
tecrübe, tamamen akıl yoluyla elde edilen gerçeğin sadece şahsi ilhamla elde
edilen o zinde inancın hararetine sahip olmadığını gösteriyor. Buna öz akim
şimdiye kadar beşer türünde bir tesir meydana getirmemiş olması bir delildir.
Hâlbuki din daima fertlerin yükselmesinin ve beşeri toplumların şeklinin değiş
mesinin temeli olmuştur. Avrupa nazariyeciliği hiç bir zaman beşerin hayatına
büyük bir tesirle girmemiştir. Dolayısıyla bunun sonucu, birbiriyle uyuşmayan
demokrasiler arasında kendini bulmaya çalışın şaşkın, kendini kaybetmiş ve avare
bir "ben" olmuştur. Demokrasilerin işi ise fakirlerin sırtından kazandıklarını
güçlerin fayda ve menfaatine sunmaya hasrolunmuştur. Benim şu sözüme inanınız:
"Beşeriyetin ahlakının ilerlemesi yolunda en büyük engel bugünkü Avrupa’dır."(5)
Eğer Hindistan'ın kayıp başbakanı Nehru dinsiz bir ömürden sonra, öz
ömrünün son günlerinde Allah'ı aramaya çıkıyor ve "revaç bulan yeni
medeniyetin manevi boşluğu karşısında dünkünden daha çok manevi ve ruhi
cevaplar bulmamız gerekir" şeklinde inanıyorsa bu, insanın günümüz
problemlerinin asıl köküne indiğini, bugünün insanının, her zamandan daha çok
ruhi özgürlüğe muhtaç olduğunu ve insanın düşünce tarzı ve dünya
görüşünde, varlık ve hayatı boş ve saçma değil de manalı bilecek şekilde esaslı bir
değişiklik meydana getirmeksizin bu muhtaçlığı (ortadan kaldırmanın) kolay
olmadığını bildirmek içindir.
Ve eğer Bemard Shav'ı
"Öyle kabul ediyorum ki yarının Avrupa’sı Muhammed'e imanı kabul
edecek. Bunun izleri şimdiden ortaya çıkmıştır. İnancına göre eğer O'nun
(Muhammed) gibi bir adam yeni dünyanınsahib-i ihtiyarı olursa, dünya
meselelerinin çözümünde öyle bir basan olacak ki insanın arzu ettiği barış ve
mutluluk sağlanacaktır." derken görüyorsak;
Bu dünyanın ruhi olarak yorumunu yapmanın ve fertlerin manevi özgürlüğe
kavuşmalarının gerekliliğine ilave olarak insanlığın sosyal gelişimini ruhi temele
yönelten ve İkbal'in deyimiyle"hayatın derinliğinin en deriniyle açıklanacak ve
hayatın zahiri yönüne batini renk katacak bir ruha dayanan" evrensel tesire sahip
temelli bir usulün gerekli olduğunu düşünüp anladığı içindir.
Kur'an birtakım ayetlerinde üç şeyi, insanın en çok ihtiyaçları olarak
zikrediyor:
1- Allah'a iman: Evrenin sahibi olan "Allah", adındaki varlığa iman, diğer bir
ifadeyle "Evrenin ruhi bir yorumu" na iman.
2- Peygambere ve onunu peygamberliğine iman, yani sosyal gelişmeyi ruhi
bir temele tercih edecek ve şekli hayata manevi bir zevk kale ak canlı ve özgürlük
bahşeden talimatlara iman.
3- Allah yolunda mal ve canla cihad etmek(6); yani manevi özgürlük ve
asalet.
Bu ihtiyaçlardan daha sağlam ve muhkem bir ihtiyaç bulunamaz.
Mektepler, ekoller, akımlar, dinler ve düzenler arasında bu üç ihtiyaca cevap
verecek gücü olan, sadece İslam'dır. İslam'ın doğuşundan 14 asır sonra bugün
dünya ilk günde olduğu kadarİslam'a muhtaçtır. Bu ihtiyaçları hissetmenin genele
şamil olacağı o gün -ki böyle bir gün uzak değildir.- beşer kendisini İslam'ın
kucağına atmaktan başka bir yol bulamayacak.
Bugün bütün görüş ve dinler hakkında bir çeşit zayıflık, yüz çevirme ve
muhalefet görülmektedir. İslam da kendi içinde bir tür buhrana duçar olmuştur.
Gerçek şu ki İslam, kilisenin yaptığı yanlışın faturasını ödüyor. Kilisenin Rönesans
döneminde ilim ve medeniyet karşısında gösterdiği olumsuz tepkiler, genel olarak
dinin haysiyetine büyük bir darbe indirdi ve sathi düşüncelerin, dinin özelliğini
bütünüyle ilim ve bilgiyle savaşma şeklinde telkin etmelerine sebep oldu. Bu yargı
uzun sürmeyecek, daha şimdiden İslam tarihi üzerinde inceleme yapan kimselere
İslam'ın muhasebesinin kiliseden ayrı olduğu aydınlanmıştır. İslam'ın bizzat kendisi
büyük bir medeniyetin kurucusudur. İslam, iftihar dolu tarihinde üniversiteler
vücuda getirdi, dünyaya dahî bilginler teslim elti ve ilim ve medeniyete çok yardım
etti. İslam tarihini incelediğimizde İslam'ın beşeri medeniyete yaptığı hizmetlerin
çok büyük bir değere sahip olduğuna ve günümüz Avrupa’sının İslam medeniyetine
çok ağır ve büyük borçlarının olduğuna vakıf oluyoruz. Malumdur ki İslam
hakkında doğru olan kilise hakkında doğru olanın zıddıdır. Kilise sadece bir
medeniyet kurmamakla kalmamış, ayrıca inandığı medeniyeti de bozup yıkmıştır.
Fakat İslam bizzat parlak ve aydınlık bir medeniyet kurarak dünyaya arz etti. İslam,
bütün yönleriyle bizatihi medeniyet kuran tek dindir. Şeyh Muhammed Abduh'un
ifadesiyle:
"Avrupa kendi dinini bıraktığı gün, ilerledi. Fakat biz kendi dinimizi terk
ettiğimiz gün geriledik."
İki din arasındaki ayrılık şurada belirginleşiyor: Avrupa'nın kendi dinini terk
etmesi İslam dünyasıyla karşılaştıktan sonra oldu ve bu terk etme İslami değerlere
ilgi halinde son buldu.
İslami Dalga:
İster cansız tabiat, isterse canlı tabiat dünyasındaki her olay bir hareket
meydana getiriyor ve kendi çevresinde bir dalga oluşturuyor. Buna ilaveten her
olayın kendisi bizzat, bir dalga ve harekettir. Nitekim bu dalga ve hareket bu sonsuz
okyanusun üzerinde görünüyor.
"Evren, tabiat, âlem, dünya" gibi isimlerle ifade ettiğimiz, uzunluk genişlik ve
derinliğinden sadece Allah'ın haberdar olduğu bu okyanus, her zaman kendi içinde
bir takım dalgalan dışarı atıyor ve bir takım hareketler üretiyor. Bu okyanustan bize
görünen, duyularımızın
sahası
içerisinde
yer
alan,
özlerini
ve
mahiyetlerini araştırmada aklımızın bulduğu şeyler, -bir açıdan- bu dalgalar, hareket
ve kıpırdanışlardır. Biz onları "olay" olarak adlandırıyor, onlara çeşitli isimler
koyuyor ve onların bilgisini araştırıyoruz. Eğer bu dalga ve hareketlenmeler, diğer
bir ifadeyle: eğer bu "tayyünet" (meydana gelmeler, olaylar) olmasaydı, bilgi için
bir yol olmazdı; çünkü böyle bir durumda bir alamet olmazdı, buna ilaveten
tabiat ve evren çalışmazdı. Oysa tabiatın hareket, kıpırdanış ve dalgalanmadan
ayrılması mümkün değildir.
Bizim duygularımıza eşyanın fotoğrafını çekme imkânı veren, bu işaretler,
alametler, eğilip bükülmeler ve inip çıkmalardır. O fotoğraf ve resimler aklın
hâkim eline emanet ediliyor.
Bu yüzden tabiattaki her şey, çekirdeğe kadar dalgalanmakta ve çırpmış,
kıpırdayış, hareket ve arayış içerisindedir. Çekirdek de dalgalanmakta, arayış ve
hareket halindedir. Dalgasızlık, hareketsizlik ve kıpırdayışsızlık yoklukla eştir.
Nitekim şair şöyle diyor:
Mütevazı Sahil dedi ki, her ne kadar çok yaşadıysam da
Ne yazık ki belli olmazdı benim kim olduğum
Mağrur, büyük ve hızlı bir dalga geldi ve şöyle dedi:
Eğer gidersem varım gitmezsem yokum.
Dalgalar, zati ve meydana geliş özelliklerine uygun olarak genişlemeye ve
yayılmaya yüz tutarlar. Aralıksız çember genişliğini artırır ve çevreyle merkezin
arasını daha çok açarlar. Diğer taraftan çemberlerinin genişliğini artırdıkları oranda
kuvvet, şiddet ve uzunluklarında azalma olur. Gitgide daha da zayıflayarak
uzunlukları iyice azalır. Böylece yokluğa -en azından bizim bakışımızla yüz tutar
ve yokluk dünyasına katılırlar.
Dalgaların birbiriyle karşılaşması neticesinde daha zayıf olan dalga nötr
oluyor. Daha güçlü dalgalar zayıf dalgaların genişlemelerine engel oluyor ve onları
yokluk diyarına gönderiyorlar. Bu yüzden daha güçlü engel ve faktörlerle
karşılaşma, evrenin hareket, dalga ve olayların yok olması için başka bir etkendir.
Hâkimler (filozoflar), engellerle karşılaşma neticesinde meydana gelen bu çeşit
yok olmayı "ihtirami ölüm" (7) ve devam etme gücünün son bulmasından
kaynaklanan birinci çeşit yok olmayı da "tabii ölüm" olarak adlandırıyorlar.
"Sizi çamurdan yaratan, sonra da bir ecel belirleyen O'dur. Adı
konulmuş (belirli) ecel O'nun kalındandır..."(En'am::2)
İnsanın sosyal çevresi, bu çevrede meydana gelen büyük ve küçük, faydalı ve
zararlı olaylar bütünüyle dalga, kıpırdayış, tufan ve titreyişle dolu bir denizin
kendisidir. Bu denizin dalgaları da genişlemeye yüz tutuyor ve birbirleriyle
karşılaşmada biri diğerini mağlup ediyor, fakat bu büyük denizin dalgalarından bir
kısmının, her ne kadar genişlikleri artsa da güç ve kuvvetleri azalan ve yokolmakla
yüz yüze gelen diğer dalgaların tersine dairenin genişlemesine paralel olarak, güç,
kuvvet ve uzunluklarında da artma oluyor ve muhalif dalgalara karşı koyma
güçleri fazlalaşıyor, sanki birçeşit hayati özellikten faydalanıyorlar, "gelişme" ve
"ilerleme" nin gizli gücü onlarda saklanıyor.
Evet bazı sosyal dalgalar zindedirler. Zinde dalgalar hayat cevherinden
kaynaklanan dalgalardır. Bunların geçiş yolu, hayatın geçiş yolu, yönleri ise
ilerleme ve gelişmedir. Fikri, ilmi, ahlaki ve sanatsal hareketlerden bir kısmı, bizzat
kendileri zinde olduğundan ve hayatın gizli gücünden faydalandığından ebedi
kalıyor.
En zinde sosyal dalgalar, dini dalga ve hareketlerdir. Bu dalga ve
hareketlerin hayat cevheri ve fıtratıyla birleşmesi, her şeyden daha asildir. Başka hiç
bir hareket ve dalgada bu kadar hayatigüç, bu kadar gelişme ve büyüme gücü
yoktur.
İslam tarihi bu açıdan çok öğretici ve sarsıcıdır. İslam başlangıçta çok küçük
bir dalga halinde ortaya çıktı. Hz. Muhammed b. Abdullah(s.a.a) Hira dağında
deruni dünyası değişmiş, ğayb ve melekut deryasıyla birleşmiş ve ilahi feyizlerle
dopdolu olmuş bir vaziyette inerek "La ilahe illallah deyin, kurtuluşa erin" diye
feryat ettiği gün, bu dalga başladı.
Dünyanın debdebe, ihtişam ve gürültü dolu binlerce dalgalarının tersine, İslam,
sadece üç kişiyi; Muhammed (s), Hatice (r) Ali (s)'yi barındıran dört duvar evi
taşmıyordu. Bu durum fazla uzun sürmedi, Mekke'nin diğer evlerine de sirayet etti.
On sene sonra Mekke'nin dışına, özellikle Medine'ye de uzandı. Kısa bir zaman
içerisinde arap yarımadasının diğer noktalarına ulaştı. Yarım asırdan daha az bir
zamanda o günün medeni dünyasını bütünüyle sınırları içerisine aldı ve sesini bütün
kulaklara ulaştırdı.
Bu dalga, zinde dalgaların özelliği olduğu gibi, genişleme ve yayılmaya yüz
tutmasına paralel olan güç, kudret ve uzunluğunda da artış gösterdi.
Bu ondört asır boyunca İslam'ın tesiri altında kalmayan hiç bir din, düzen,
ekol, akım ve hareket bulunamaz ve de İslam'ın nüfuz etmediği hiç bir medeni
nokta gösterilemez. Bugün de ondört asır sonra ve bi'setin XV. yüzyılının
başlangıcında beşeriyet, İslam'ın tedricen genişlediğine ve çok büyük bir gücünün
olduğuna şahid olmaktadır.
Tarih ve istatistik gösteriyor ki bu mükemmel sistem çağdan Çağa daha da
ilerlemiş ve takipçilerinin sayısı daha da artmıştır. Bu ilerleme ve artış, tedrici bir
şekilde ve tabii olmuştur. Eğer Endülüs gibi bir ülkeyi zorla yüce ve kutsal
sancağının gölgesi altından çıkarmışlarsa, Endonezya ve Çin gibi daha büyük ve
nüfus yönünden daha kalabalık ülkeler de gönülden ve isteyerek İslam'ı
izleme iftiharım kabul etmişlerdir.
Kur'an-ı Kerim İslami hareketin büyüme ve gelişme özelliğini şöyle tavsif
ediyor:
"... İşte onların (mü'minlerin) Tevrat'taki vasıfları budur. İncil'deki
vasıfları ise şudur: Sanki 'bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu
kuvvetlendirmiş, derken semizleyip- kalınlaşmış, sonra sapları üzerine
doğrulup boy atmış (ki bu) ekicilerin (çiftçilerin) hoşuna gider. (Bu örnek)
onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir." (Fetih:29)
İslami dalga ondört asırlık tarihi boyunca nesebi, kavmi, dini, siyasi ve
kültürel yönden korkunç karşı dalgalarla yüz yüze gelmiştir. Sadr-ı İslam da inatçı,
bağnaz ve cahil Arap halkının bu mukaddes dalganın önüne çektiği ve bir bir
ardınca yıkılan set ve duvarları bir kenara bırakalım; İslam tarihi özellikle ilk
ikiyüzyıl içerisinde dini, kavmi, nesebi siyasi karşı hareketlerle doludur. Ama
bunların hiç birisi karşı koymaya tahammül edememiş ve yok olup gitmişlerdir.
Şimdi ise tarihte isimlerinden başka bir şey yok. Sadece bu asırda, İslam aleyhinde
her çürük ve bozuk ipe sarılan batılı emperyalistler onlardan yararlanmanın peşine
düşmüşlerdir.
Bu ondört asrın onlardan daha üstün fikri, felsefi, ilmi ve kültürel hareketleri
vardır.-Kültürel hareketlerin bir kimse veya bir şeyle zıtlaşması yoktur, fakat her
engeli önünden kaldırıyor veyolun başını tutan her yaşlı ağacı kökünden söküyor.
İslam, XIV yüzyıllık tarihinde kültürel hareketlerden sadece darbe ve zarar
görmemekle kalmamış, ayrıca büyük kültür hareketlerini de meydana getirmiştir.
Kültür ve medeniyeti kendi hizmetine alarak rehberlik etmiş, onlara can ve iman
vermiş ve onları kuvvetli ve payidar yapmıştır.
XX. Asrın ikinci yarısı ve ideolojiler savaşı devri olan günümüzde de İslam
onlar için en güçlü rakip sayılıyor. Ya onları kendisine hizmet etmek ile
görevlendiriyor ya da başarılı bir şekilde onlarla mücadele ediyor. Canlı ve ebedi
kalmak için bundan daha iyi hangi işaret var?!
İslam bir taraftan kendi ahdini akılla sağlamlaştırıp aklı dinin asıl
rükünlerinden biri olarak kabul ederken, üstelik aklı insanın iç peygamberi olarak
addederken, diğer taraftan mülk ve mele-kut, dünya ve ahiret, cisim ve ruh, zahir ve
batın ve de madde ve manayı bir görmüş, bütün noktalara bakmış, her ifrat ve
tefritte uzak durmuştur.
Ve bunlardan sonra "mükemmel programını" liyakatli rehberlik vasıtasıyla
dünyaya arz etmiştir.
Bu yüzden, tam ondört asır aradan sonra bugün bu mükemmel parlak
programını incelediğimiz zaman onu iftiharla dolu olarak görmemiz şaşılacak bir
şey değildir.
Herkese açık olan bir takım sebeplerden dolayı, İslam hakkında ara sıra
düşmanca hükümler veren maksatlı ve cahil kimseleri bir kenara bırakalım.
Dünyanın vicdanı adl-i ilahi terazisidir. Hakikat her zaman için gizli kalmaz.
Hakikat tecrübeyle göstermiştir ki, kendisi işin sonunda düşmanın vicdan ve
insafını tahrik ediyor.
Bu öndört asır boyunca İslam'ın en güçlü ve en mükemmel muhalifleri
Hıristiyanlar olmuştur. Bu güçlü rakibin tarihçesine baktığımız zaman, ara sıra
insafa geldiğini görüyoruz. Bu bir taraftan evrenin vicdanını gösterirken, diğer
taratan da İslam gerçeğini göstermektedir.
Dünya kültürlerini kendisine çeken, düşünür, filozof ve bilginlerin güçlü
akıllarını kendi huzuruna getiren, düşmanın insafa gelmesi için tahrikte bulunan ve
daima gelişip ilerleme halindeolan -ki 700 milyon kişilik topluluğa sahiptir. (8) böylesine zinde bir dalga, saf "vahy'le beslenmektedir. Bu dalga beşerin
ilahının beşer için verdiği mesajdır. Yine bu dalga beşerin kurtuluşu için gelmiştir.
Bu dalga için başka bir şey söz konusu olamaz. Bir beşerin ağzıyla ortaya çıkan bir
dalga hiç bir zaman bu derece özellik ve tesire sahip olamaz.
Okuma, yazma bilmeyen (ümmi) bir halkın arasından ve cehalet, fesat,
bencillik, gurur ve kendini beğenmeden başka bir özelliği olmayan bir ülkede
"ümmi" ve tahsil görmemiş bir adamınortaya çıkarak böyle kutlu, faydalı ve
meyve veren bir hareket mey dana getirmesi, gerçekten hayret verici değil midir?
Evet:
"Köpüğe gelince, o atılır gider insanlara yarar sağlayacak şey ise,
yeryüzünde kalır..." (Ra'd: 17)
İslam'a göre bilginin kaynaklarından biri, Resul-i Ekrem'in şahsından tutun
temiz imamlara varıncaya kadar İslam velileri ve önderlerinin, diğer bir ifade ile
masumların siretidir. Onların sözleri, şahsiyetleri, yani onların siret ve metodu bilgi
için bir kaynaktır. Peygamberin sireti bizim için bir ilham kaynağıdır. İmamların
sireti de böyledir, ikisi arasında hiç bir fark yoktur.
"Andolsun Allah Resulü’nde sizin için, Allah'ı ve ahireti arzu eden ve
Allah'ı çokça anan kimseler için uyulacak güzel örnek vardır."(Ahzab: 21)
Peygamberin siretinin ne anlama geldiğini ve nasıl bizim için bir bilgi
kaynağı olduğunu açıklayacağım. Burada bir noktayı zikredeyim:
Eğer yaptığımız bir hareket Kur'an'a göre zulümse bu peygamber ve pak
imamların siretinde_de zulümdür. Peygamber böyleydi dedikleri zaman', biz "o
Peygamberdi" diyoruz. Veya Ali böyleydi dedikleri zaman diyoruz ki, "O Ali idi
sen bizi Ali ile mi kıyaslıyorsun?! Bizi peygamberle mi kıyaslıyorsun? Bizi imam
Cafer-i Sadık'la mı kıyaslıyorsun?! "Onlar başka su ve topraktan başka şehir ve
diyardan olduklarına" göre artık bizimle bir ilgileri de yoktur. "Pakların işini
kendinle kıyaslama"
Bazen bir tek mısranın bir millet için zararı veba ve taun hastalığından yüz kat
daha fazladır. Dünyadaki o saptıran mısralardan biri şudur:
"Pakların işini kendinle kıyas etme." Elbette bu tek mısranın, onu söyleyene
göre bir anlamı vardır. Bizim aramızda ise başka manalar geçerlidir. Biz "kendi
işini temizlerle kıyas etme" demek istemiyoruz. Bunu şöyle yorumluyoruz:
"Pakların işini kendinle kıyaslama" Bu şiir Mevlana'dandır. Bir hikâyenin içerisinde
geçiyor. Bu hikâye başka bir şey söylemek isliyor. Tabii efsane birhikâyedir. Şöyle
diyor: Bir bakkalın bir' dudu kuşu vardı. "Bu dudu kuşunun dili vardı. Yani konuşma
kabiliyeti vardı. Bu yüzden bakkal onunla konuşurdu. Bakkal bazen ondan bir
öğrenci gibi istifadeederdi. Bazen, eğer bir kimse geldiyse orada dudu kuşu
gürültü eder veya konuşurdu. Yahut da sonra bir şey söylerdi. Bakkal onunla dost
olmuştu. Bir gün bu zavallı dudu kuşu bir kutununüzerinden bir başka kutunun
üzerine veya bir şişenin üzerinden bir başka kutunun üzerine veya bir şişesinin
üzerinden başka bir şişenin üzerine uçtu ve bir badem yağının şişesi kırıldı. Bundan
sonrabadem yağı diğer eşyaların üzerine döküldü. Birçok şeyi ortadan kaldırdı ve
bakkala çok fahiş bir zarar verdi. Bakkal dudu kuşunu sevdiği halde başına vurdu:
"Bu işi yaptığın için al senin başınatoprak parçası! "diyerek öyle vurdu ki dudu
kuşunun başındaki tüyler döküldü. Yanı dudu kuşu kel oldu. Ondan sonra dudu
kuşu artık sükût etti ve bir kelime dahi söylemedi. Bakkal yaptığı iştenpişman oldu.
"Hayret nasıl bir iş yaptım! Benim güzel sesli dudu kuşuma neden böyle yaptım!
Diyerek ah etti. Her ne yaptıysa -ona tatlı verdi, onu okşadı- dudu kuşu yine de
onunla konuşmadı. Uzun zaman geçti. Bir gün bir şey satın almak için bakkal
dükkânına kel bir adam geldi. Dudu kuşu ona baktı ve onun başının da kel olduğunu
gördü. Onun başının kel olduğunu görür görmez dile geldi ve şöyle dedi;
A kel ne diye kellere katıldın
Yoksa sendemi yağ şişesini döktün?(9)
Ve şöyle dedi: Acaba sen badem yağını döktünde mi başın kel oldu? Bu
şekilde dudu kuşu tekrar konuştu. Mevlana burada bir konuyu belirtiyor ve sonra
kendilerini büyüklerle kıyas eden şahıslara hücum ediyor. Burada dudu kuşu
kendisini kıyasladı. O keli kendisine kıyas etti. Yani keli kendisi gibi zanneti.
Mevlana diyor ki, bu işi yapma, büyükleri kendin gibi bilme. Bu söz doğrudur.
Fakat bir insanın, başkalarını da kendisi gibi bilme düşünce ve hissine sahip olması
çok yanlıştır. Örneğin kalp huzuruyla namaz kılamayan bir fert şöyle diyor:" Hey
baba!. Başkaları da aynen böyledirler kalp huzuruyla namaz kılınır mı?! "Yani
kendisini başkalarıyla kıyasladı. Bu hatadır. Biz kendimizi başkalarıyla
kıyaslamayız. "Temizlerin işini kendinle kıyaslama" demek "kendinitemizlerle bir
tutma" demektir. Bu söz doğru bir sözdür. Fakat bu şiiri biz genellikle okuyor ve
şöyle diyoruz: Başkalarını kendinle bir görme, yani peygamber gibi olduğunu (yani
peygamberi takip ettiğini), Ali gibi olduğunu (yani Ali'yi takip ettiğini) düşünme.
Bu şiirin bizim aramızda saptırıcı olduğunu söylemek istiyorum. Kur'an'ı
kaldırarak rafa koyduğumuz ve göğün tavanına astığımız gibi nebi ve velilerin
siretini, özellikle Rasul-ü Ekrem'in ve masum imamların siretini de kaldırarak
göğün tavanına çiviledik ve şöyle dedik: O peygamberdir. Hz. Zehra da artık Hz.
Zehra'dır. Emirul Mü'minindir. İmam Hüseyn de imam Hüseyn'dir; Bunun sonucu
şudur: Eğer bir ömür boyu bize peygamberin tarihini anlat-salar bizim için ders
değildir. Bu şuna benzer. Örneğin, meleklerin yüce alemde böyle yaptığını
söyleseler, deriz ki "bunu melekler yaptılar bunun bizimle ne ilgisi var.!" Bir ömür
gelseler ve Ali hakkında konuşsalar aslında bizi pire bile ısırmaz. Ali bizimle
ölçülemez. Bir ömür bize imam Hüseyin'den bahsetseler O'nun yolunda bir adım
ilerliyelim diye bizi pire ısırmıyor. Çünkü "pakların işini kendinle kıyaslama" Yani
bu bilgi kaynağını da bizden aldılar. Hâlbuki eğer böyle olsaydı, Allah Peygamber
yerine melek gönderirdi. Peygamber insan-ı kâmil demekti, Ali insan-ı kâmildir,
Hüseyn insan-ı kâmil demektir, Zehra insan-ı kâmil demektir. Yani bunlar
beşeriyetin özelliklerine, melek üstü yüce kemale sahiptirler. Yani bir beşer gibi
acıkıyorlar, yemek yiyorlar, susuyorlar ve su içiyorlar, uykuya ihtiyaç duyuyorlar,
çocuklarını seviyorlar, cinsi içgüdüleri vardır, duyguları vardır ve bunun için önder
olabiliyorlar. Eğer bu şekilde olmasalardı, İmam ve lider olamazlardı. Eğer
mazallah İmam Hüseyin bir beşerin his ve duygularına sahip olmasaydı, yani eğer
çocuğunun başına gelen bir sıkıntıdan dolayı üzülen bir insan gibi İmam Hüseyin,
çocuğunun başına gelen birsıkıntıdan dolayı üzülmeseydi; eğer çocuklarını
gözünün önünde parça parça yapsalar da O'nun gönlü hiç yanmasaydı.. Tıpkı
odunu parçalayanlar gibi olsaydı imam olmazdı. Kamil insan olmazdı. Ben de
eğer böyle olsam bu işi yapardım.
Şüphesiz onlar beşeri özelliklerin tümüne sahiptir. O da olgunluk çağına
geldiği zaman babası Ali'den izin istiyor, gönlü tutuşuyor. Onun çocuk şefkati ve
sevgisi benden ve senden 100 derecedaha çoktur. -Şefkat ve muhabbet duygusu
beşeriyetin mükemmelliklerindendir.- Fakat hakkın rızası karşısında bütün bunların
üzerine çıkıyor.
Babasından izin istedi ve o da izin verdi. Geldi ve şöyle dedi: Babacığım!
Bana izin verir misin? O da şöyle buyurdu: "Git aziz çocuğum." Burada tarihçiler
çok önemli hususlara değinmişlerdir. Şöyle yazmışlardır: "Hayattan artık ümidini
keserek gözlerini kapatan bir kimsenin bakışı gibi baktı." Psikoloji açısından
ve ruhi hallerin insan bedenindeki olaylara tesiri bakımından şurası açıktır ki insan,
kendine müjde verildiği zaman gayr-i ihtiyari (gül gibi) açar ve gözleri de (fal taşı
gibi) açılır. Eğer insan çok sevdiği ve fakat öleceğinden emin olduğu değerli hasta
bir yakınının başucunda oturup ta onun yüzüne baksa, gözlerinin yansı
kapalıdır, diğer yarısıyla bakar. Yani göz kapakları düşer. Sanki gözlerini açıp
kapamaya razı olmaz. Bunun tam tersine örneğin eğer oğlu kahramanlık
göstermişse veya kendisinin düğün gecesi ise, bu durumda gözleri fal taşı gibi
açılır.
Şöyle derler: Hüseyin'i gözlerini kapatmış oğluna bakarken gördük. Sanki Ali
Ekber'in cazibesi bir kaç adım Hüseyin'i kendi arkasına doğru çekiyordu. O
gidiyordu. Hz. Hüseyin'in bir kaç adım da arkasından gittiğini gördüler. (Hz.
Hüseyin) şöyle dedi(10)
Canın bendenden ayrılması hakkında her çeşit söz söylerler
Ben kendi gözümle gördüm ki canım (bedenimden) ayrılıyor.
Geldi, öne çıktı. Birden bire o erkekçe sesini yükseltti. Sad'ın oğlu Ömer(ll)i
muhatap alarak şöyle dedi: "Ey Sad'ın oğlu! Senin benim neslimi kestiğin gibi
Allah'ta senin neslini kessin!
GİRİŞ BÖLÜMÜNÜN DİPNOTLARI
1- "Ey iman edenler! Sizi diriltecek şeye çağırdığı zaman -Allah'a ve
peygamber'e icabet ediniz." (Enfal: 24)
2- Bkz. Mesnevi ve Şerhi, Şerheden: A. Gölpınarlı, M.E.B. İst. 1985, c,I. s.
278(çev)
3- Hadis-i Nebevi
4- Sadece siyasi ve sosyal özgürlükler yeterli değildir.
5- İhya-i Fikr-i Dini der İslam, s. 203-204
6- "Allah'a ve Resulüne iman edersiniz ve Allah yolunda mallarınızla ve
nefislerinizle (canlarınızla) cihad edersiniz." (Saf: 11)
7- İhtirami Ölüm (ihtirami'deki "h" noktalıdır): İhtiram; kesmek, öldürmek,
helak etmek, bir kavmin kökünü kazımak demektir. İhtirami ölüm ise, normal
olmayan ölüm, muallâk ecel, belli olmayan ecel, ani ecel, başka bir ifadeyle ecel-i
ihtirami'dir.(çev)
8- O zamanın istatistiğine göre.
9- Bu hikayenin tamamı için bkz? Mesnevi ve Şerhi, c.I, s. 104-128
10-Aslında bu beyit Sa'di'ye aittir. Fakat Hz. Burada Hz. Hüseyn'in diliyle
söylenmektedir.(çev)
11-Ömer bin Sa'd bin Ebi Vakkas, yani Sad bin Ebi Vakkas'ın oğlu
Ömer.(çev)
1. BÖLÜM
SİRETİN ANLAMI VE
ÇEŞİTLERİ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile.
Hamd, bütün varlıkların yaratıcısı Âlemlerin Rabbı
Allah'a aittir. Dua ve selam Allah'ın kulu, peygamberi,
habibi, seçkin dostu, Allah tarafından, Allah'ın sırrının
koruyucusu ve elçiliğinin tebliğcisiPeygamberimiz,
efendimiz dostumuz Ebu'l Kasım Muhammed'e ve O'nun
günahlardan arındırılmış, iyi, güzel ve temiz Ehl-i
Beytine olsun.
Kovulmuş ve Lanetlenmiş Şeytandan Allah'a Sığınırım.
"Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça
zikredenler için Allah'ın Resulünde güzel bir örnek vardır." (Ahzab: 21)
İlmin kaynaklarından biri, Resul-i Ekrem(s)'in mukaddes vücudunun siretidir.
Müslüman bir kişi, görüş ve düşüncesini siret yoluyla ıslah etmelidir.
Küçük bir hatırlatma yapayım. Allah'ın biz Müslümanlara verdiği nimetlerden
ve diğer dinlerin taraftarlarına nispetle biz Müslümanların övünç kaynaklarından
biri şudur: Bir taraftan peygamberimizin sözlerinden çok büyük bir kısmı
elimizdedir. Bu sözlerin peygamberimizin sözleri olduğundan kesinlikle
şüphe yoktur, yani bu sözler mütevatir ve sahihtir.. Hâlbuki diğer dinlerden hiç
birisi böyle bir iddiada bulunamaz. Yani kesin olarak "falan cümle, (örneğin) Hz.
Musa'nın veya Hz. İsa(a)'nın yahut da başka bir peygamberin dilinden işitilmiş bir
cümledir"
demeleri
mümkün
değildir.
Fakat
bizim
elimizde
peygamberimizdengelen Çok mütevatir sözler vardır. Diğer taraftan da bizim
peygamberimizin tarihi çok açık, aydınlık ve müeddel (senetli ve delilli) dir.
Bu yönüyle de diğer dünya rehberlerinin bizimle ortak bir yanı yoktur. Hatta bugün,
kesin, açık ve sahih bir şekilde, Resul-i Ekrem'in hayatından öyle incelikler cüziyat
var ki bu durum kesinlikle başka, hiç bir kimse hakkında böyle değildir; O'nun
doğum yıl ve ayı, doğum günü ve hatta doğumunun yedinci günü, süt çocukluğu
zamanları, çölde yaşadığı zamanlar, buluğ çağından önceki devirleri, Arabistan
dışına yaptığı yolculuklar, nübüvvetten önce yaptığı işler, kaç yaşında ve kaç
yılında evlendiği, kaç çocuğunun olduğu, bu çocuklardan kendisinden önce irtihal
edenlerin kaç yaşında dünyadan gittikleri ve buna benzer durumlar kesin olarak elde
mevcuttur. Risalet ve peygamberlik devri gelince bilgi, haber ve rivayetler daha
doğru ve daha dakik oluyor. Çünkü büyük bir olay meydana geliyor: O'na iman
eden ilk kişi kimdi? İkinci ve üçüncü fert kimdi? Falan kişi hangi yıl iman etti?
O'nunla başkaları arasından hangi sözler konuşuldu? Ne gibi işler yaptı? Nasıl bir
metodu vardı? Bütün bunlar ayrıntılarıyla bilinmektedir. Hâlbuki Hz. İsa'nın bize
en yakın şeriat sahibi büyük peygamber olmasına rağmen, eğer Kur'an teyit etmese
ve haber vermeseydi -ki dünya Müslümanları, Hz. İsa'yı Kur'an'ın hükmüyle gerçek
ve ilahi bir peygamber olarak bilmişlerdir. -Gerçekte Hz. İsa'nın hayatı
dünyada ispatlanamaz ve teyit olunamazdı. Aslında Hıristiyanlar bizzat miladi
tarihe inanmıyorlar. Mesela diyorlar ki, Hz. İsa'nın doğum tarihinden 1975 sene
geçmiştir.(l) Bu bir kontrat sözüdür, yoksa gerçek değil. Eğer biz peygamberimizin
hicretinden 1395 kameri yıl ve 1354 şemsi yıl geçmiştir dersek, bu kesinlikle
doğrudur, asla yanlış değildir. Fakat Mesih'in doğumundan 1975 yıl geçmiş olması
bir kontrat sözüdür ve tarih onu teyit etmez. Bu tarihten 200-300 sene önce olması
ihtimali vardır veya bu tarihten 200-300 sene sonra olmuş olması ihtimali söz
konusudur; çoğu Hıristiyanlardan bir kısmı -İsa'ya iman eden bir Hıristiyan değilesasen şöyle diyor. Acaba İsa dünyada yaşamışlar mıdır? Aslında İsa'nın varlığı
konusunda şüphe ediyorlar. Şüphesiz bu söz bizim nazarımızda saçmadır. Kur'an
(Hz. Mesihin varlığını) teyit etmiştir. Bizim de Kur'an'a imanımız sonuz
olduğundan bu konuda hiç şüphemiz yoktur. Aynı şekilde Hz. İsa'nın Havarileri
kimlerdi? İncil hangi tarihte ve Mesih İsa'dan kaç yüz yıl sonra kitap haline
getirildi? Kaç İncil vardı? Bütün bunlar yok olmuş ve silinip gitmişlerdir. Fakat biz
Müslümanlar için bu kaynak, ister Hz. Peygamberin söz kaynağı, isterse yol ve siret
kaynağı olsun, çok açık iki kaynak ve çok kati -ancak kesin güvenilebilen, yani
zan değil.- ışın şeklinde vardır. Bu konu, bu oturumun başında arz etmek istediğim
bir konu idi.
Şimdi biz Resul-i Ekrem'in hayatından faydalanmakla görevliyiz. Bu
faydalanma hem söz, hem de uygulama (pratik) noktasındadır, yani hem kavilde,
hem de fiildedir. Bu demektir ki Peygamberin sözleri bizim için kılavuz ve senettir.
Öyle ise (ondan gereği) gibi yararlanmalı ve payımızı almalıyız. Ayrıca
peygamberin pratiğinden de faydalanmalıyız. Burada bu konu için bir açıklama
yapmam gerek. Önce konuyu teorik yönüyle açıklayayım ki böylece daha sonra
pratik (ameli-uygulamalı) yönüyle de açıklama imkânına sahip olabileyim.
Hz. Peygamber'in Sözünün Derinliliği
Büyük insanların sözleri içerisinde önemli olan nokta şudur: İnsanlar düşünüp
idrak etsinler diye bu sözler içerisine yerleştirilmiş çok önemli ve ince nükteler
vardır. Özellikle Resul-i Ekrem, kendi sözleri (bu sözlerle amel de etmiştir.)
hakkında şöyle buyuruyor:
"Bana bütün kelimeler verildi."(2)
Yani Allah bana öyle bir güç vermiştir ki küçük bir sözle bir dünya kadar
konu söyleyebilirim.
Peygamberin sözlerini herkes işitiyordu, fakat acaba Hz. Peygamberin
sözlerinin derinliğine, ulaşması gerektiği gibi ulaşabiliyor muydu? Asla! Belki de
onların %99'u O'nun sözlerinin derinliğine ulaşamıyordu. Hz. Peygamberin konuyu
önceden nasıl haber verdiğine bakınız. O'nun, mefhumu şöyle olan bir cümlesi
vardır: "Benden duyduğunuz sözleri zapt edin ve saklayın, gelecek nesillere teslim
ve emanet edin. Olabilir ki gelecek ve çok uzak nesiller, benim sözlerimi, bugün
minberimin yanı başında bulunan sizlerden daha iyi anlayabilirler. "Bizim muteber
kitaplarımızda mevcut olan; Kâfi, Tuhafu'1-Ukul ve diğer kitaplarında bulunan, Şii
ve Sünnilerin de rivayet ettikleri meşhur bir hadiste Resul-i Ekrem şöyle
buyuruyor:
"Allah, benim sözümü işiterek ezberleyen, zapt eden ve o sözünü duymayan
kimseye tebliğ eden kulu mutlu kılsın. Belki fakih olmayan, fakat bir fıkhı üzerinde
taşıyan ve de fakih olupta üzerinde bir fıkıh bulunduran kimseler, kendilerinden
(daha ileri ve) daha fakih birisine nakledebilirler.(3) Bu cümlede çok ince nokta
vardır; yani burada geleceğe işaret vardır. "Fıkıh" derin fehm demektir. Fakat
burada maksat derinliği olan bir cümledir. "Fıkıh"la "Fehm" arasında şu fark vardır:
"Fehm" mutlak manada anlamaktır. "Fıkıh" ise derin fehm (anlayış) derler. Fıkıh
söze ıtlak olunduğu zaman çok derinliği olan söz demektir. Peygamber (S.A.A.)
şöyle buyuruyor: "Birçok insan vardır ki derin bir sözü kafalarında taşırlar, fakat
kendileri derin değildirler. Bildikleri cümleyi her zaman anlatırlar, fakat kendileri
onun derinliğine vakıf olamazlar." Yine Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: "Birçok
insan vardır ki bir cümleyi, bir fıkhı bilirler, yani benden işittikleri bir cümle
ezberlerindedir.
Aynı zamanda fakihdirler. Bunlar da kendilerinden daha fakih olan birisine
anlatırlar, yani kendilerinden daha derin ve fikri derinliği daha çok olanlara
naklederler. Kendisine nakledilen kişi nakledenin anlamadığı şeyleri anlar." Biz
görüyoruz ki Peygamberin sözlerinde gerçekten asırdan aşıra her bağlamda daha
çok derinlik keşfolunmuştur. (Peygamberin sözleri daha çok derinlik
kazanmıştır, demiyorum.) (Elbette biliyorsunuz ki Peygamberin vasileri olan temiz
imamların hesabı ayrıdır. Onların sözleri tıpkı Hz. Peygamberin sözleri gibidir. Ben
normal fertler hakkında konuşmaktayım.) Birinci ve ikinci çağda, hiç bir zaman
üçüncü çağdaki kadar Peygamberin ele aldığı konu ve maksatların derinliğini elde
edemezlerdi. Aynı şekilde üçüncü çağda dördüncü çağdaki kadar, dördüncü çağda,
beşinci çağdaki kadar Peygamberimizin sözlerinin derinliği kavranılamamıştır.
İslami ilimler tarihi bu durumu gösteriyor. Eğer siz ahlakı incelerseniz, fıkhı
mütalaa ederseniz, ilimleri ve felsefeyi tetkik ederseniz, irfanı incelerseniz,
peygamberin söylediği sözlerin her bölümünden daha sonra gelen müfessirlerin
gerçekte daha iyi bir şekilde Peygamberin sözünün derinliğine vakıf olduklarını
görürsünüz. Peygamberin icazı işte buradadır. Biz sadece kendi fıkhımızı ele
alalım: Mesela 1000 yıl önceki bir dâhi’yi nazar-ı itibara alalım; Şehy Saduk ve
Şeyh Müfidi, hatta Şeyh Tusi'yi fıkhi meselelerdeki Peygamberin [kelimeleri]nin
manalarını anlama noktasında ele alalım; sonra gelelim 900 sene sonraya. Şeyh
Murtaza Ensari'yi ele alalım, bu durumda Şehy Tusi, Şeyh Saduk ve Şeyh
Müfidi'den 900 yıl sonra gelen Şeyh Murtaza Ensari'ninPeygamberin sözünü daha
iyi tahlil ettiğini göreceğiz. Acaba bu durum Şeyh Murtaza'nın daha çok deha ve
zekâya sahip olmasından mı kaynaklanıyor? Hayır. O'nun zamanındaki ilim,
Şehy Tusi'nin zamanındaki ilimden daha çok zenginliğe sahiptir, daha çok
ilerlemiş ve gelişmiştir. Bunun neticesinde Şeyh Murtaza, Pey gamber'in sözünün
derinliğine daha iyi erişebiliyor. Gelecekte böyledir. 100 yıl veya 200 yıl sonra
öyle fertler peyda olacak ki, bunlar Peygamberin sözlerini Şeyh Ensari'den daha
derin idrak edecekler. Tabii bu durum söz açısındandır.
Hz. Peygamber (s)'in Davranışının (Pratiğinin) Derinliği:
Hz. Peygamberin hal ve hareketlerini açıklama ve yorumlamada aynen
sözlerindeki gibi bir durum vardır. Peygamberin sözünün bir anlamı olduğu ve bir
mananın ifade olunması ve gerçekleşmesi için söylendiği gibi, davranışlarının da
bütünüyle bir anlam ve tefsiri vardır ki, bunlar üzerinde derin bir şekilde düşünmek
gerekir:
"Andolsun, sizin için Allah'ı ve Ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça
zikredenler için Allah'ın Resulü’nde güzel bir örnek vardır." (Ahzab: 21)
Özelikle Kur'an'ın ifadesiyle Peygamber'in vücudunda sizin için bir örnek ve
bir numune vardır. Peygamberin vücudu öyle bir merkezdir ki bizim ondan (hayat
metodunu) çıkarmamız gerekir.
Bir kişinin gelip sırf Peygamber'in amelinin (uygulama ve pratiğinin) tefsir ve
yorumu önemlidir. Filan yerde peygamberin bir davranışta bulunmakta ne maksadı
vardı? O halde peygamberin sözlerinin derinlemesine bir incelenme ve tefsire
ihtiyacı olduğu gibi yaptığı hareketlerinin de derinlemesine düşünülüp incelenmeye
ve açıklanmaya ihtiyacı vardır.
Biz kendi hakkımızda teessüf izhar etmekten kaçınmayız. Bizler ahir zaman
peygamberinin ümmeti olduğumuz halde, bizim her birimizden sorsalar
peygamberden bir kaç tane söz bilmiyoruz.-Hatta lafzını dahi oturumlarda da
söylemişimdir. İran'ın tanınmış yazarlarından biri -ki iki üç yıl önce ve tabii
inançsız birisiydi. (Ömrünün başlangıcında hiç inancı yoktu tamamen dinsizdi.
Ömrünün sonlarında benden aldığı bir takım kitaplar vasıtasıyla benimle irtibat
kurmuş ve dine meyletmeye başlamıştı.) Bir zaman bana şöyle dedi: "Ben şu an
dinlerin hikmeti hakkında bir kitap tercüme etmekteyim. Yani çeşitli dünya
dinlerinde mevcut olan hikmetler: Bu gün Yahudilik dininde var olan hikmetler,
İncil'de var olan hikmetler, Zerdüş'te nispet edilen hikmetler, Buda'ya nispet edilen
hikmetler, Konfüçyüs'e nispet edilen hikmetler, Peygamberimizden gelen hikmetler
hakkındaki bir kitabı tercüme ediyorum: Sonra şöyle dedi: "Ben sadece efendimizin
damarına rastladım. Herkesten birçok söz nakletmiş, fakat İslam peygamberine
kadar ulaşan bir kaç kısa cümle nakletmiş. Benim tercümem bağımsız bir tercüme
olduğu için biraz daha çok nakletmek istiyorum, fakat benim imkânım yok."
Devamlı şöyle dedi: Kur'an'dan 100 ayet, Hz. Peygamber'in sözlerinden 100 cümle
ve Emir'ül Mü'minin(4) sözlerinden 100 cümle nakletmeye karar verdim." Kur'an
hakkında şunu söyledi: Kur'an tercüme olduğu için (Komşeî Efendinin tercüme ettiği
Kuran) kendim bir kaç ayet seçebilirim, fakat peygamberin sözleri hakkında bu
durum söz konusu değil, çünkü ben Arapçayı o kadar bilmiyorum ve Farsçada da
ne kadar araştırdıysam da bulamadım. Eğer benim için Peygamberden 100 cümle
bulabilir ve tercüme edebilirsen ben de sonra zevkime uygun bir şekilde
kendi kalemimle yazarım." "çok iyi tamam" dedim. Resul-i Ekrem'den 100 hadis
topladım ve O'na verdim. Tercüme de ettim ki kesinlikle onların manaları konusunda
hata etmesin. Daha sonra da o yazar, bu hadisleri "Hikmet-i Edyan" (Dinlerin
Hikmeti -çev-) isimli bir kitapta yayınladı.(5) Elbette peygamberin 100 sözünü
nereden aldığını o kitapta belirtmedi. Bende istemiyordum zaten. Çünkü maksadım
bu işin gerçekleşmesiydi. Her halükarda bir zaman bana geldi ve "demek bizim
Peygamberimizin böyle sözleri varmış ha?! Gerçekten ben bilmiyordum." dedi.
Hâlbuki bu yazar İran'ın tanınmış bir yazarı ve bazı dış ülkelerde de muhtemelen
daha meşhur sayılan bir kişidir. İran'ın birinci derece yazarlarını saydıkları
zaman O'nu da sayıyorlar. Bu adam kendi ifadesiyle seyyid ve bütün ömrü boyunca
işi gücü kitap olan birisiymiş. Böyle bir insanın Peygamberimizin bu şekilde
sözlerinin olduğundan haberi yoktu. Bana "demek Peygamberimizin böyle sözleri
varmış da ben bilmiyormuşum?!" dedi. Ben de "evet tabi" dedim. Kitap basıldıktan
sonra bana şöyle dedi: "Ben şimdi İslam Peygamberinin sözlerinin, bütün dünya
peygamberlerinin sözlerinden ağır bastığını, bu kadar derin ve manidar olduğunu
anlıyorum.
Niçin biz Müslümanlar, bu kadar ihmalkâr olmuş ve kusur etmiş olalım? Niçin
bizim yazarımız -ki o da kusur etmiştir.- gerçekte Hz. Peygamberin hikmetli
sözlerinin de olup olmadığından haberdar olmasın? Bu hadisleri ben seçmemiştim.
Bir kısmı zihnimde idi. Bir kısmını isna aşeriyyeden ve bir kısmını da Tuhafu'lUkul'dan alarak ona verdim.
Peygamberin siretinde belki bundan daha çok kusur etmişizdir. Bir kaç sene
önce, arz edeceğim bir yöntemle Resul-i Ekrem'in sireti hakkında bir kitap yazmayı
düşündüm. Bir hayli not hazırlamama rağmen ne kadar ilerlediysem, o kadar da
gittikçe daha da derinleşen bir okyanusa girmekte olduğumu gördüm.
Elbette (böyle olmasına rağmen -çev-) bu işten el çekmedim. Hz. Peygamberin
siretini yazabileceğimi iddia edemeyeceğimi biliyordum, fakat tamamı elde
edilemeyen şeyin, tamamı terk edilemeyeceğine göre bilahare ilahi güçle bir gün bu
konuda bir şey yazmaya kararlıyım. Böylece daha sonra başkaları ondan daha iyisini
yazabilsinler. Fakat insan derinlemesine düşünüp araştırdığı zaman konunun ne
kadar derin olduğunu görüyor. Peygamberimizin sözleri derin olduğu gibi, sireti ve
uygulaması da o kadar derindir. Öyle ki Peygamberimizin en küçük ve cüzi işinden
hüküm ve kanunlar çıkarılıyor. Peygamberin küçük bir işi, insana çok uzak
mesafeleri gösteren bir ışık, bir lamba, bir şule ve bir projektördür.
"Siret'in Anlamı
Önce "siret" kelimesinin lügat anlamını öğrenelim; çünkü eğer anlamını
bilmezsek, Hz. Peygamber'in siretini tefsir edemez ve yorumlayamayız. "Siret",
Arapça'da "seyr" maddesinden gelmektedir.(6) "Seyr", hareket etmek, gidiş ve yola
gitmek demektir. "Siret" ise yola gitme nevi (şekli) demektir. Siret "fi'leh"
veznindedir. Fi'leh babı ise Arapçada tarz ve şekle (nev'a) delalet eder. Örneğin,
celse oturmak demektir, cilse ise oturma metodu, tarzı ve şekli demektir. Bu çok
ince bir noktadır. Seyr gitmek ve gidiş demek, fakat siret gidiş şekli ve metodu
demektir. Önemli olan peygamberin gidiş (davranış, hareket -çev-) tarzını ve
metodunu tanımak ve bilmektir. Siret yazarları peygamberin gidişatını (davranışını)
yazmışlardır. Siret adını verdiğimiz bu kitaplar aslında siretdeğil, seyirdir. Siret-i
Halebîyle seyrdir, siret değil. O'nun adı sirettir, fakat gerçekte seyrdir. Peygamberin
gidiş ve hareketi yazılmıştır. Peygamberin hareket ve davranışındaki metodu değil,
Peygamberin davranış ve amel üslubu değil. Peygamberin yöntemi de değil.
Yöntembilim (metodoloji)
Metot meselesi çok önemlidir. Örneğin şiir konusunda (meseleye bakalım -
çev-); Rudki'ye şair diyoruz. Saib'e de şair diyoruzve Hafız'a da şair diyoruz. Şiir
yöntemini bilmeyen bir insan için bütün şiirler şiirdir. Böyle bir insan "şiir, şiirdir
artık, şiirin hepsi şiirdir, fark etmez." der. Fakat şiirin yönteminden anlayan bir
insan, şiirin çeşitli yöntemlerinin olduğunu bilir. Bizim Hint metoduyla; şiirimiz
var, Horasan metoduna göre şiirimiz var. Örneğin İrfan ş metoduna göre yazılmış
şiirimiz var ve diğer metotlarla yazılmış şiirimiz vardır. Şiir bilimde önemli olan
yöntembilimdir. Nitekim şairler kralı Bahar, yöntembilim konusunda bir kitap
yazmıştır. Hatta nesirde de yöntembilim (usulbilim, metodbilim-metodoloji -çev-)
vardır. Öyleyse metodoloji şiire has değildir. Metodoloji, şiirbilim ve nesirbilimin
dışında da vardır. İnsan nesri ancak çeşitlinesirlerin yöntemini keşfettiği ve şiiri de
şiirdeki muhtelif yöntemleri keşfettiği zaman tanıyabilir.
Gelelim sanata; sanata vakıf olmayan bir insan için inşaatçılık artık
inşaatçılıktır. Çini işi artık çini işidir. Fayans işi artık fayans işidir. Kitabe yazma
artık kitabe yazmadır. Fakat siz sanat bilimcilere sorunuz, göreceksiniz ki belki
dünyada onlarca metod; vardır, ayrıca her sanat ve her hünerin de bir metodu vardır.
Örneğin bu konuda bir kitap var. Kitabın adı İslam Sanatı (Hüner-i İslami). Bir
Alman yazmış ve daha sonra tercüme etmişler. İyi bir ki-' taptır. Bir zamanlar
toplantılarda tanıtmam için bana da bu kitaptan verdiler, fakat benim yöntemim
yoktu ki tanıtayım. Şimdi de dilime geldi söylüyorum. Her halükarda İslam sanatı
hakkında İslam sanatının kendine mahsus bir yönteminin olduğunu, İslam
dünyasında ve İslam medeniyetinde kendine has bir yöntemin meydana geldiğini ve
tabi diğer bütün yöntemler gibi O'na da başka yerlerden iktibaslar olmasının
mümkün olduğunu fakat kendisinin de bağımsızlığının olduğunu, müstakil
olduğunu ve yöntemin kendine mahsus olduğunu belirten bir kitap yazmışlardır.
Bunlardan daha öteye; düşüncelere gelelim: Bilmeyen bir insana göre Aristo
bir alim, bir filozof ve mütefekkirdir. Ebu Reyhan Binini bir âlim ve düşünürdür.
Ebu Ali Sina (İbni Sina-ç-) birâlim ve düşünürdür. Francis Becon bir âlim ve
düşünürdür. Ustuvart Mili, Descartes ve Hegel de böyledir. Sonra oradan başka bir
gruba geçelim, Şeyh Saduk bir âlimdir, Şeyh Kuleyni bir âlimdir, îhvan-ı Safa bir
grup ulema ve hepsi de Şii’ydi. Hace Nasuriddin bir âlimdir.
Fakat meseleye vakıf olan bir insan bu âlimlerin yöntemi ve gidişatı
konusunda yerden göğe kadar farklılık olduğunu bilir. Bir âlimin metodu istidlali ve
kıyasi metoddur. Yani bütün meselelerde Aristo mantığına ittiba eder. Eğer tıbbı
onun eline versen, onu bile Aristo mantığıyla ele alıp keşfetmek ister. Eğer fıkhı
da ona versen Aristo mantığıyla istidlal etmek ister. Edebiyat, nahiv ve sarfı da
onun iradesine versen, onlarda da Aristo mantığını kullanır. Onun yöntemi
böyledir.
Başka birinin usulü tecrübî usuldür. Modern âlimlerden birçoğu gibi. Ebu
Reyhan Biruni ile Ebu Ali Sina'nın mantığı Aristo'sal bir mantıktır. Fakat Ebu
Reyhan Biruni'nin metodu daha çokhissi ve tecrübi olmuştur. Şu var ki bunlar
hem muasırdırlar ve hem de dahidirler. Başka birinin metodu hiç yoktur, bütün
meselelerde sadece nakillere dayanır. Nakillerin dışında başka hiç birşeye itimat
etmez. Örneğin, Merhum Meclisi eğer tıp da yazmak istese nakillere dayalı bir tıb
yazmak ister. Dayanağı nakiller olduğu için naklin doğruluğuna [veya yanlışlığına]
önem vermez. Kitaplarda ne varsa hepsini toplar. Günlerin uğurlu ve uğursuz
olması konusunda da yazmak istese yine nakillere dayanır. Birisinin metodu menkul,
diğerinin metodu makuldür. Birisinin metodu hissi, diğerinin metodu istidlalidir.
Birinin medodu, örneğin bugünkülerindeyimiyle diyalektik metodudur, yani eşyayı
hareket ve akış içerisinde görüyor. Bir başkasının metodu statiktir, yani aslında
evrenindüzenine hareketi karıştırmıyor. Kısaca bir hayli metot vardır.
Şimdi geliyoruz davranışlara ve hareketlere: Davranışların da çeşitli
yöntemleri vardır, siret bilimde, yani yöntem bilimde önce bir umumilik vardır.
Dünya sultanlarının aralarında bir takımihtilaflar olmakla birlikte genel olarak
kendilerine has bir metod, bir siret ve bir yöntemleri vardır. Filozofların kendilerine
has birer medotları vardır. Riyazetkeşlerin kendilerine mahsus metodlarıvardır.
Peygamberlerin genel olarak kendilerine mahsus yöntemleri vardır. Her birini ayrı
ayrı ele alalım, [her birinin kendine has bir metodunun olduğunu görürüz.] Örneğin
Resul-i Ekrem'in kendine ait bir yöntemi vardır.
Burada başka bir noktayı arz etmem gerek: Daha önce arz ettiğim; sanatta,
şiirde, tefekkürde ve amelde (uygulamada-pratikte-çev-)e metodların çeşitli olması
durumu )metodu olan insanlariçindir. İnsanların çoğunluğunun aslında metodu
yoktur. Şiir söyleyen birçok kişinin gerçekte metodu yoktur. Böyle birçok kişi metodla uyuşmuyor. Sanatçılardan birçoğunun esasen metodla bir ilgisi yoktur. (Belki
kübistler(7) böyle olabilirler). İnsanların birçoğunun tefekküründe aslında yöntem
ve mantık yoktur. Bir kez nakle dayanır, bir kez akla dayanır. Bir kez hissi olur, bir
kez akli' olur. Bunlar mantık dışı olanlardır. Benim mantık dışındakilerle bir işim
yoktur. Pratikte (amelde-uygulamada -çev-) de insanların tamamına yakın bir
kısmının yöntemi yoktur. Eğer bize [amelde] metodunu söyle, siretini açıkla.
Yöntemini beyan et. Hayatın problemlerini çözmede hangi metodu kullanıyorsun?"
deseler cevap veremeyiz. Herkesin hayatta kendisi için bir hedefi vardır. Kişi neyi
isterse o hedefi olur. Birisinin hedefi yüksektir, birinin hedefi düşük ve alçaktır.
Birinin hedefi Allah'tır. Birinin hedefi ise dünyadır. Netice itibariyle insanların
hedefi vardır. Bazı kişilerin aslında kendi hedefleri için metodları yoktu, yöntem
seçmemişlerdir. Bunların metodla bir ilgileri yoktur. Fakat insanların az bir
kısmının, gittikleri yolda metodları vardır. İnsanlardan az bir kısmı böyledir. Gerisi,
yani büyük bir çoğunluk mantık dışıdır, metod dışıdır, ıstılah olarak söylersek
[onların amellerine] hercümerc hâkimdir ve onlar şaşkındırlar.
Peygamberin sireti, yani peygamberin yöntemi, peygamberin amelde ve
davranışlarında kendi maksatları için kullandığı metoddur. Konumuz Peygamberin
maksatları hakkında değil; Peygamberin maksatları şimdilik bizim için bellidir.
Bizim mevzuumuz, Peygamberin metodu hakkındadır. Yani Peygamberin kendi
hedefi ve maksadı için takip ettiği metod hakkındadır. Örneğin Peygamber tebliğ
ediyordu. Acaba Peygamberin tebliğ metodu nasıl bir metoddu? Peygamberin
tebliği tarzı nasıldı? Peygamber bir taraftan tebliğci (mübelliğ) iken ve İslam'ı
tebliği ederken, diğer taraftan da aynı zamanda toplumu için siyasi rehber idi.
Medine'ye gelir gelmez toplumu teşkil etti ve hükümet kurdu. Kendisi toplumun
lideri idi. Peygamberin topluma rehberlik ve idarecilik metodu ve şekli nasıldı?
Peygamber aynı zamanda kadı (hâkim) idi; insanlar arasında hüküm veriyordu.
O'nun hüküm verme ve yargılama metodu ne idi? Peygamberin diğer bütün
insanlar gibi aile hayatı vardı, çeşitli hanımları vardı, çocukları vardı. Peygamberin
"kadına sahip olma" daki yöntemi nasıldı? Peygamberin ashab ve yaranıyla,
başka bir ifadeyle müridleriyle dostluk ve arkadaşlık metodu nasıldı? Peygamberin
güçlü düşmanları vardı. Hz.Muhammed'in düşmanlara karşı davranış ve tutumunda
takip ettiği metod neydi? Diğer çeşitli konular hakkında onlarca başka metod var ki
bunlardın aydınlanması gerekir.
Amel (pratik) de Çeşitli Metotlar
Örneğin sosyal ve siyasi liderleri ele alalım; bir kısmının temel yöntemi,
dayandığı şey güç ve baskıdır (zordur). Yani gücün dışında başka herhangi bir şeye
inanmaz ve itimat etmezler. Onların mantıkları şudur: "Bir gereh(8) boynuz, iki
zir'a (zer')(9) kandan daha iyidir." Yani (onlara göre -çev-) gücün dışındaki var
olan her şeyden uzak dur. Şimdi Amerikalıların dünyada uyguladıkları ve
güttükleri siyaset böyledir. Amerikalılar problemlerin sadece ve v sadece zorla
(baskı ve güçle) hallolacağına inanmaktadırlar. Yani bunlara göre güçten başka
her şeyi bir kenara at.
Diğer bazı liderler, siyasette ve işleri idare etmede her şeyden önce hile ve
aldatma yoluna başvururlar: Dönek İngiliz siyaseti ve Muaviye siyaseti gibi. O
siyaset önce Yezidi siyaset idi. Yezid ve Muaviye'nin her ikisi de hedef
noktasında birdir. Her ikisi da şaki ve şakilerin en şakisidir. Fakat Muaviye'nin
metoduyla Yezid'in metodu arasında fark vardır. Yezid'in metodu "öldürürümbuldururum", yani güç ve baskı metoduydu. Fakat Muaviye'nin metodu, her
şeyden önce hile, aldatmaca, nifak, hokkabazlık ve dubaracılıktı. Bir kişinin
metodunun ahlaki olarak görünme değil de gerçek manada daha çok ahlak olması
mümkündür. Ama Muaviye'ninki ahlaki olarak görünmedir. Böyle olduğu için
bakıyorsunuz birden Muaviye'nin hilesi sadakat, safilik ve samimiyete dönüşüyor.
Hz. Ali'nin siyasetteki siretiyle Muaviye'nin siyasetteki sire-ti arasında fark işte
bu noktadaydı. O zamanki halkın çoğunluğu Muaviye'nin siyasetini tercih ediyordu.
"Siyaset Muaviye'nin yaptığı bu işe denir" diyorlardı.(10) Ali'ye(a) gelerek şöyle
diyorlardı: "Sen niçin Muaviye'nin kullandığı metodu kullanmıyorsun?
Böyle yapsan senin işin daha da ilerler. Öyle düşün ki işin ilerlesin.
Şimdi ne oldu? Bir yerde insan borç etmelidir, bundan alıp ona vermelidir. Bir
yerde de bir söz verir, yalan da işin içine girer, söz verebilir, sonra da amel
etmeyebilir. Bırak işin ilerlesin. İş dahaönemlidir. "Bazılarının (kafasında -çev-)
"Ali bu yollan bilmeyebilir. Muaviye akıllı, zeki, açıkgöz, kurnaz ve beceriklidir.
Ali'nin böyle maharetleri yoktur." şeklinde bir vesvese peyda olduğunda Ali şöyle
buyurdu:
"Vallahi (Allah'a yemin olsun ki) Muaviye benden daha dâhi (akıllı,
becerikli-zeki -çev-) değildir."
"Niçin yanılıyorsunuz? Allah'a yemin olsun ki Muaviye benden daha dahi,
daha akıllı ve becerikli değildir. Ben hile yoluna gitmiyorum diye siz benim hile
yolunu bilmediğimi mi sanıyorsunuz?!"
"Fakat o (Muaviye) aldatır (hile yapar, hainlik eder) ve fısku fücur eder. Eğer
hile ve yalan olmasaydı ben insanların en dâhisi olurdum."
Yani eğer Allah’u Teâlâ hile ve düzenbazlığı sevmiyor olmasaydı, o zaman
sizin ismini koyduğunuz ve Muaviye'ye verdiğiniz anlamda dâhinin kim olduğunu,
ben mi dâhiyim, yoksa Muaviye mi, bunu görürdünüz.
"Dikkat edin. Şüphesiz her aldatma bir fücurdur (yoldan çıkıştır). Ve her fücur
da küfürdür. Her hilekâr için bir sancak vardır ki o kıyamet günü o sancakla
tanınır."(11)
Ben nasıl olur da siyasette hile yoluna başvururum. Hâlbuki ben şunu
biliyorum: Hile, aldatma ve sahtekârlık fısk-u fücurdur. Şu fısk-u fücurlar küfür
derecesindedir. Kıyamette her hilekâr birsancak ile haşrolunur. Ben asla hile
yapmam.
Şunlara metod diyorlar; Zor (güç ve baskıy)a dayanan metod, hile ve
aldatmaya dayanan metod, temavüte dayanan metod, yani kendini ölmüşlüğe
vurmağa, kendini habersizliğe vebilgisizliğe vurmağa dayanan metod.
Yaşlı bir siyasetçi vardı. Bir kaç sene önce öldü. Şimdi gerçekten sade birisi
miymiş, değil miymiş bilmiyorum. Fakat bazıları onun sadeliğe vurduğunu
söylüyorlar. Çok büyük mollalardan birini tutmuştur. Sonra beyefendinin niçin o
mollayı tuttuğunu sormaya gitmişlerdi. Diyor ki; "İş kimin elindedir? Şimdi
memleketin başbakanının elindedir. Ben kime müracaat edeyim?!" İşte o
dakendisine öyle bir metod seçmişti ki kendisini ahmaklığa, anlamazlığa, bilgisizliğe
ve cahilliğe vuruyor ve de bu yolla eşeğini köprüden geçiriyor. Hedef insanlar
kendisi için "o ahmaktır" desinler de kendisi de eşeğini köprüden geçirsin. Bu da bir
yöntemdir; temavüt yöntemi yani kendini ölmüşlüğe vurmak, kendini ahmaklığa
vurmak, kendini habersizlik ve bilgisizliğe vurmak. Bir, güruh insan bu metodla
işlerini ilerletiyor.
Bazılarının çalışma ve işlerdeki metodu, vakit geçirmek ve oyalamaktır.
Gerçekten bunlar vakit geçirme ve oyalamaya dayanırlar.
Bir kimsenin metodu daha çok tedbirli olmaktır.
Bazıları metodlarında keskindirler. Bazıları keskin değildirler. Bazıları
metodlarında ferdidirler, yani yalnız başlarına karar alırlar, bazıları ise gerçekten
yalnız karara varmaya hazır değildirler. Böyle kimseler konunun kendileri için açık
olduğu yerde dahi tek başlarına karar veremezler. Bu özellikle Peygamberin
siretinde ilginçtir: Nübüvvet makamında.. Öyle bir makamda ki Sahabenin O'na şu
şekilde imanı vardır. Onlar diyorlar ki "eğer sen kendini denize atmamızı
emredersen derhal seni denize atarız." Aynı zamanda Hz. Peygamber, metodunun
ferdi olmasını ve meselelerde yalnız başına karar vermek istemiyor. Çünkü ferdi
davranmanın en ^ az zararı şu olur: "Kendi ashabına şahsiyet vermemiş olur.
Yani, sanki sizin aslında hiç düşünceniz yoktur. Sizin anlayış kabiliyetiniz ve
bilinciniz yoktur. Siz aletsiniz. Ben sadece emir vermeliyim, siz de amel etmeli,
yerine getirmelisiniz." demiş olur. O zaman bunun sonucu şu olur: Yarın artık
herkes rehber olduğunda bu şekilde amel etsin ve desin ki "rehber düşünüp akıl-fikir
vermeli ve görüş belirtmeli, fakat rehber olmayanlar ise sadece iradesiz aletleroyuncaklar-olmalı ve söylenilenleri olduğu gibi yapmalıdır." Ama Peygamber
nübüvvet makamında böyle bir iş yapmıyor. Arkadaşlar ne yapalım diye şura
oluşturuyor... Bedir Savaşı çıkıyor, şura kuruyor. Uhud Savaşı çıkıyor, şura
oluşturuyor: Müşrikler Medine'nin yakınma kadar gelmişler. Rasulullah ashabına
soruyor: Nasıl, bir maslahat biliyor musunuz? Medine'den çıkalım ve Medine'nin
dışında onlarla savaşalım veya Medine'de kalalım ve kendi konumumuzu ve
mevzimizi içerde sağlamlaştıralım. Onlar bir müddet bizi muhasara ederler. Eğer
başarılı olamazlarsa yenilmiş olarak geri dönerler." (Hangisini tercih ediyorsunuz? çev-) Yaşlı ve tecrübeli olanlardan birçoğunun teşhisi, maslahat olanın Medine'de
kalmak olduğuydu. İfade yerindeyse daha çok gurur halleri olan ve gençliklerine
güvenen gençler şöyle dediler: "Demek şimdi biz Medine'de kalalım de gelip bizi
muhasara mı etsinler?! Biz böyle bir işe yanaşamayız. Biz Medine'nin dışına gider
ve her ne olursa olsun dışarıda savaşırız." Tarih, Hz. Peygamberin savaş için
Medine'den dışarı çıkmayı maslahat olarak görmediğini yazıyor. OŞöyle diyordu:
"Eğer Medine'de bulunursak başarımız daha çok olur." Yani O'nun görüşü
tecrübelilerin ve yaşlıların görüşüyle uyuşuyordu. Fakat O, ashabının çoğunluğunu
teşkil eden gençlerin Hayır ya Rasulallah, biz Medine'den dışarı gidiyoruz" diye
buyurduğunu gördükleri anda, dışarı gidilmesini savunanlar gelerek" ya
Rasulallah! sız bizden görüş istediğiniz için biz bu şekilde görüş belirttik, fakat aynı
zamanda biz size tabiyiz. Eğer siz Medine'nin dışında savaşmayı maslahat olarak
görmüyorsanız, biz görüşümüzün tersine Medine'de kalırız." dediler. Hz.
Peygamber şöyle cevap verdi: "Peygambere, böyle silahlanarak dışarı
çıktıktan sonra artık silahını bırakması doğru olmaz. Madem ki dışarı çıkmaya karar
verildi, o hâlde Medine'nin dışına çıkıyoruz."
Bunları söylemekteki maksadım şudur: Bunlar çeşitli bölümlerde incelenmesi
iyi olan yollar ve metodlardır. Bunlar sizin için arz ettiğim kısa fihristlerdi. Belki her
gece, Peygamberin davranış ve gidişatını bu bölümlerin her birinde size beyan
etmeye muvaffak oluruz.
Zikr-i Musibet (Musibeti anma) Felsefesi
Musibet günlerinin bir bakıma Hz. Zehra (Allah'ın selamı O'nun üzerine
olsun) ile münasebeti vardır. Dün gece gençlerden biri sorduğu için burada bir
noktayı size arz etmek istiyorum. Belki iyi olur. Tabi ben hiç bir zaman her
konuşmada mutlaka zikri musibet (musibeti anma) yapayım diye ısrar etmiyorum.
Eğer söz zikr-i musibet yapmanın, bana ağır geldiğini ve bir yerden başka bir yere
gitmem gerektiğini gördüğüm bir yere gelirse o zaman musibeti söylemiyorum.
Fakat daha çok özellikle musibet günlerinde, işaret de olunsa zikr-i musibet
yapıyorum. Bir genç benden şunu sordu: "Acaba bu iş zaruri midir? Yoksa daha
güzel bir iş midir veya değil midir? Eğer İmam Hüseyin'in (a) mektebi
münasebetiyle ihya olunuyorsa, imam Hüseyin'in musibetini anma da mı
zaruridir? "Dedim ki evet, temiz imamların bize verdiği bir emirdir, bu emrin bir
felsefesi vardır. Eğer bir mektep şefkat duygusu çeşnisine sahip değilse ve sırf ekol,
felsefe düşünce olursa o kadar da ruhlara nüfuz edemez ve devam etme şansı
yoktur. Fakat eğer bir mektebin şefkat çeşnisi varsa, bu duygu ona hararet verir. Bir
ekolün mana ve felsefesi o ekolü açıklar. O ekole mantık verir. O mektebi mantıklı
yapar. Şüphesiz İmam Hüseyin'in mektebinin mantık ve felsefesi vardır. O derstir
ve öğrenilmelidir. Fakat eğer biz bu mektebi sırf fikri bir mektep şekliyle algılarsak,
hararet ve kaynama kalkar ve temelden eskir, köhne olur. Bu çok büyük ve derin bir
görüş olmuştur. Fevkalade bir ihtiyat, masumanedir. Nitekim demişlerdir ki, her
zaman için bu çeşniyi elden çıkarmayın, şefkat çeşnisini, Hüseyin b. Ali(a) veya
Emir-ül Mü'min'in, yahut İmam Hasan, diğer imamlar veya da Hz. Zehra
(selimullahi aleyha) nın musibetini anmayı kaldırmayın. Bu merhamet
duygusunun tadını biz koruyalım.
Bu günlerin, Resul-i Ekrem'in vefat zamanı ile Hz. Zehra'nın vefat zamanı
arasındaki günler olduğu için ister istemez daha çok O'nun mukaddes varlığıyla
bağlantısı vardır. İki üç kelime zikr-i musibet yapıyorum. Şöyle yazmışlardır;
Zehra'nın, babasından sonra hiç bir zaman başına bağladığı sarığı çıkardığını
görmediler. Günden güne Zehra daha bir zayıflıyor ve daha bir güçten düşüyordu.
Babasından sonra her zaman Zehra'yı ağlayan gözle gördüler. "Münheddete'r-
rukn"... Bu cümlenin çok ilgi çekici manası vardır. "Rukn" paye, esas ve temel
demektir. Tıpkı temelleri olan bir bina gibi... Bina temelleri üzerine durmuştur.
Maddi yönden ayak ve bel kemiği insanın rüknüdür. Yani ayakta duran insan bu
kemik binası üzerinde duruyor. Bazen maddi yönden bu rükün harap oluyor. Tıpkı
farz ediniz ayakları kesilmiş veya bel kemiği kırılmış olan bir kişi gibi. Fakat bazen
insan, ruhi yönden sanki üzerinde durduğu ruhi temelleri harap olmuş gibi eziliyor.
Zehra'yı babasından sonra böyle tavsif etmişlerdir. Zehra ve peygamber birbirlerine
seviyorlardı. Çocukları İmam Hasan ve İmam Hüseyin'e bakar bakmaz, gayr-i
ihtiyari ağlıyor ve şöyle diyor: Benim çocuklarım! Sizi omzuna alan, kucağına
oturtan ve eliyle başınızı okşayan o şefkatli ve sevgili babanız nereye gitti?!
Hareket, güç ve kuvvet yüce ve büyük olan Allah'a aittir. Allah'ın selam ve
duası Hz. Muhammed'e ve temiz âline olsun.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN DİPNOTLARI
1-
Şehid Üstad Mutahhari bu konuşmayı 1975 yılında yapıyor, (çev)
2-
Emali, Şeyh Tusi, C. 2, Sh.:98-99
3-
Sefinetu'l-Bihar, C.l, Sh.: 392
4-
Hz. Ali (çev)
5-
Bu cümleler (hadisler) kitabın sonunda konulmuştur.
6"Siret" kelimesi muhtemelen hicri I. ve n. asrın Müslümanları
tarafından kullanıldı. Her ne kadar tarihçilerimiz görevlerini layıkıyla yapmadılarsa
da çok manidar, üstün ve ifadesi çokgüçlü olan lügat seçtiler. Belki en eski siretleri
İbni İshak yazmıştır. İbni Hişam O'ndan sonra o siretleri bir kitab haline getirmiştir.
İbni İshak'ın yaklaşık Hicri II. asrın yarısında yaşadığını söylerler.
7Kubist, kübizm (kubism) e tabi olan demektir. Kübizm ise bir çeşit
ressamlık, yani geometkirk çizgilerle resim yapma ve gölgeleri ortadan kaldırma
sanatı. İlk olarak ortaya atan Pikasso olmuştur. Pikasso kübizmin babası olarak
meşhurdur.(çev)
8-
Geren: Eski İran uzunluk ölçüsü birimi, 6,5 cm (çev)
9-
Zira-zer': İran'ın eski bir uzunluk ölçüsü: 104cm (çev)
10- Şimdi de "siyaset" kelimesi bizde hile ve aldatma ile eş ilamlıdır.
Hâlbuki siyaset, idare etme, yönetme, sais ise müdir (idare eden, yöneten)
demektir. Biz imamlar hakkında şöyle diyoruz: "Vesasetu'l-ı bad" yani kulların
siyasetçileri, kulların saisleri. Fakat yavaş yavaş bu lügat hile ve düzen mefhumunu
ortaya çıkardı.
11- Nehcu'l-Beleğa, Suhbi Es-Salih,: 318, Söz:200
II. BÖLÜM
SABİT PRATİK (UYGULAMALI-AMELİ) MANTIK
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile...
Hamd bütün varlıkların yaratıcısı âlemlerin rabbi
Allah'a aittir. Dua ve selam Allah'ın kulu, Peygamberi,
habibi, seçkin dostu, Allah tarafından arındırılmış,
Allah'ın sırrının koruyucusu ve elçiliğinin tebliğcisi
Peygamberimiz efendimiz, dostumuz Ebu'l-Kasım
Muhammed'e ve O'nun günahlardan arındırılmış iyi,
güzel ve temiz Ehl-i Beytine olsun.
Kovulmuş ve lanetlenmiş şeytandan Allah'a sığınırım
"Andolsun sizin için, Allah'ı ve Ahiret gününü umanlar ve Allah"ı çokça
zikredenler için Allah'ın Resulünde güzel bir örnek vardır." (Ahzap: 2J)
Her ne kadar önce, bu geceden itibaren bir bir Resul-i Ekrem'in siretinin
muhtelif bölümlerine girmeye karar almışsam da dün gece anlattığım konuların
peşinden bende bir hususu arzetme-mem gerektiği düşüncesi hasıl oldu. Dün gece
şunu arz etmiştim: "Seyr", "siret" ten başka bir şeydir. Seyr davranma, gitme ve
gidişat demektir. Herkesin sözü olduğu kadar ameli de vardır. Fakat siret, üslub,
metod ve mantık sahibi fertlerin kendi seyirlerinde (gidişat ve davranışlarında)
kullandıkları özel metod, üslub ve yöntemden ibarettir. Bütün insanların seyirleri
vardır, fakat herkesin sireti yoktur. Yani bütün insanların kendi gidişatında özel bir
mantık takip etmeleri ve gidişatlarında mi'yar olacak bir usul silsilesi
(ilke yöntemler zinciri)nin olması durumu yoktur. Özet olarak man tıkla aşina olan
fertler için şu iki cümleyi arz ve tekrar ediyorum: | Fikri mantık noktasında bütün
insanlar düşünürler, fakat bütün in- f sanlar mantıklı düşünmezler. Mantıklı
düşünmek, insanın mantık ı namıyla -ki ilimde mantık apaçık bellidir- bir
mi'yarlar zincirine ı sahip olması ve düşüncesini o mi'yarlar esasına oturtması
demek- | tir. Bazı fertler vardır ki düşündükleri zaman düşüncelerinin bu mi'yar
ve mikyaslara uygun olmasının hesabım yaparlar. Aynı şekilde bir kısım fertlerde
peyda oluyor ki onların hareket ve davranışlarının mantığı vardır, yani onlar öyle
belli bir mi'yarlar zinciri esası üzerindedirler ki, o mi'yarlar, ilke, yöntem ve
mevzilerden hiç bir zaman ayrılmazlar. Fakat insanların çoğunluğunun hareket ve
gidişatlarının mantığı yoktur. Aynı şekilde onların düşüncelerinin mantığı da
yoktur, onların düşüncelerine hercu merc (karmakarışıklık, düzensizlik) hâkimdir.
Hareket ve davranışlarına hercu merc hâkimdir.
Başka bir konuyu, bahsimizin eksik kalmaması için [belirtiyor ve arz
ediyorum.] Eğer bazen ilmi ıstılahları zikrediyorsam, çok kısa olarak arz etmeye
çalışıyorum ki dinleyicilerimizin çoğunluğunun konumuyla zıtlık teşkil etmesin.
Fakat böyle yapmakla birlikte, konunun noksan yönünü zikretmeye de mecburum.
Mantığın Taksimi:
Hikmet ve felsefede hikmetin iki kısma ayrıldığı söylenmiştir: Nazari ve ameli
hikmet (Teorik ve Pratik hikmet -çev-) ilahiyat, riyaziyat (hesap, geometri,
astronomi ve müzik) ve tabiiyyat (fizik, biyoloji) a nazari(teorik) hikmet veya teorik
felsefe diyorlar. Öbür taraftan ise ahlak, siyaset ve ev idaresine de pratik hikmet
diyorlar. Mantıkta böyle bir söz söylenmiştir, ama maksat doğrudur; yani felsefenin
teorik ve pratik diye iki kısma ayrılması gibi mantık da yani beşerin ölçüleri de iki
kısma ayrılır: Teorik mi'yarlar (aynen mutat bilinen mantıklar) ve pratik
mi'yarlar. Pratik mi'yarlar, bizim "siret" veya hareket ve davranış metodu adını
verdiğimiz şeyin aynısıdır.
Acaba amelde (pratikte) Sabit Bir Mantığa Sahip Olunabilir mi?
Daha önce, bazı fertlerin mantıkları olduğunu, bazılarının ise olmadığını
söyledim. Burada şu mesele ortaya atılıyor -ve özellikle gençlerin dikkatlerinin bu
konuya çekilmesi mümkündür-: Acaba bir insan pratikte, zaman ve mekânın bütün
şartlarında bir mantığa (sabit mantığa -çev-) kendi mantık sınırını aşmayan sabit ve
muhkem bir mantığa sahip olabilir mi? Biz Resul-i Ekrem hakkında şöyle bir söz
söylüyoruz: Resul-i Ekrem amelde (uygulamada-pratikte) sireti, metod, hareket
tarzı, üslubu ve mantığı olan bir insan idi ve biz Müslümanlar da, amelde istifade
etmemiz için O'nun siretini tanımak ve O'nun pratik (ameli) mantığını keşfetmekle
görevliyiz. O halde acaba bir insan, ömrünün başından sonuna kadar kendisi için
asıl olan ve asaleti olan bir mantığa sahip olabilir mi? Veya aslında beşer, sabit bir
mantığa sahip olamaz mı? Yani insan zaman ve mekânın şartlarına, hayat şartlarına
ve özellikle sınıfsal konumda yer almaya mı tabidir? İnsan var olan sosyal ve
ekonomik şartlarla ilgili her durumda cebren mi, özellikle bir mantığı takip eder?
Bu günümüz dünyasının gündeminde olan önemli bir meseledir. Marksizm bu esas
üzerine kuruludur. Sosyal, ekonomik ve özellikle sınıfsal konum karşısında asaletli
bir fikir, inanç ve imanın olacağına inanmayan Marksizm, şöyle diyor: Esasen bir
insan, muhtelif şartlarda bir çeşit düşünebilir ve bir mantık kullanabilir. İnsanın
köşk, saray ve gecekonduda iki mantığı var dır. Sarayda bir çeşit mantık verir,
gece kondu başka bir çeşit. Mahrum bir insan her zaman zulüm, işkence, baskı ve
eziklik altında bulunan, mahrumiyetlerin her çeşidini tatmış ve tatmakta olan bir
insan, ister istemez bir çeşit düşünüyor. Yani onun hayat konumu, kendisi için bir
çeşit düşünce vücuda getiriyor. Aynı kişi eğer, konumunu değiştirirse, toprakta
oturan bu adam, eğer köşkte oturan bir kişi olursa, toprak ve toz, köşk ve saray
olursa, harici şartlar onun için değişir ve bu durumda onun düşüncesi de değişirsonra şöyle der: Hayır, söyledikleri sözler doğru değildir, maslahat da başka bir
şekli gerektiriyor; Eşitlik o kadar doğru bir kelime değildir, özgürlüklerin birazda
önünü almak gerek. Adaleti de başka bir şekilde açıklar ve yorumlar. Yani onun
yaşam konumu ister istemez değişti, maslahatları ve menfaatleri değişti. Çünkü
insan, kendi menfaatlerinden ve maslahatlarından el çekmez. Böyle bir insanın
kendi menfaatlerinden ve maslahatlarından el çekmez. Böyle aynı şekilde
düşüncesi de değişir. Bu ekole göre insanın fikir ibresi öyle yapılmıştır ki insanın
mıknatısı, menfaatleridir; onun menfaatleri yoksun ve mahrum sınıf yönünde
olduğu zaman, bu ibre mahrum sınıf yararına dönüyor, menfaatleri değiştiği
ve müreffeh sınıfa geldiği zaman, düşünce ibresi de ister istemez ve cebren
müreffeh sınıf yönüne dönüyor.
Öğrenci ve Namazda İmama Uyma Hikâyesi
Eskiden şaka, mizah ve kinaye olarak telakki ettiğimiz bir takım sözler için
şimdi bazı insanların aslında felsefe yaptıklarını görüyoruz. Onlar bunların şaka,
mizah ve kinaye olmadığını, bilakis ciddi olduğunu söylüyorlar. Meşhed
öğrencilerinin yaptıkları bir şaka vardı, şöyle diyorlardı: "Bir öğrenci şöyle
diyormuş: "Ben her zaman bana para veren kişinin arkasında namaz kılarım.
Böyle kıldığım namazım da kesin olarak sahihtir." Diğerleri ise "kim para verirse
ona uyarsın ha!: demek ki sen para için (o adama -çev-) uyuyorsun (o adamın
arkasında namaz kılıyorsun)." diyormuş. Bu defa şöyle diyormuş: "Bana para
vermeyen kişi bana para vermediği için inancım şu oluyor" o fasıktır. Ve o zaman
eğer onun arkasında namaz kılırsam, bu namaz batıl olur." Fakat para
verdiği anda, yani para elime gelir gelmez inancımın da değiştiğini de görüyorum.
Aynı andan itibaren inancım şu oluyor ki o bey adildir. Namaz kıldığım zaman
namazım da sahihtir. Benim akidem paraya tabi olduğu için bana para verenin adil
olduğuna, vermeyeninin fasık olduğuna inanıyorum. Bu yüzden benim, her zaman,
bana para vermeyen kimsenin arkasında namaz kılmamam gerekir, aksi takdirde
namazım batıl olur. Bana para verenin arkasında namaz kılmam gerek çünkü bu
durumda namazım sahih olur."
Biz bu hikâyeyi her zaman şaka olarak algılıyorduk. Fakat şimdi bunun şaka
olmadığını, bizzat dünyada az çok bir felsefe olduğunu görüyoruz. Nitekim insanın
düşünce ibresi o hale getirilmiştir ki kendi menfaatleri ve maslahatları dışında başka
bir yönde düşünemez, bu tarihin cebridir, ekonominin cebridir, bunun dışında onun
için bir imkân yoktur.
Bu Teorinin Zıddı Olan Tarihi Örnekler
Bu da bir sözdür, fakat iddiadır. Acaba biz böyle iddiaların doğru mu yanlış mı
olduğunu nereden anlayabiliriz? Gerçekten gidip tecrübe edersek acaba böyle
olduğunu mu görürüz? Gidelim, beşer inlerini tecrübe edelim (deney yapalım).
Acaba gerçekten beşer fertlerinin vicdanları bu kadar menfaatlerinin oyuncağı
mıdır? Gerçekten beşerin böyle bir yapısı mı vardır? Ve beşer vicdanı bu derece
menfaatlerinin oyuncağı mıdır? Acaba bu, insana ihanet min netleri değil midir?
Acaba bu teori yüzde yüz insanlık dışı bir teori değil midir? Gidip geri dönüyoruz.
İnsaflı düşünün Allah için mesele böyle değil mi? Mantıkları ve imanları
olmayanlar için şüphesiz bu şekildedir, fakat beşer mutlaka ve icbaren böyledir
denilemez. Onun zıddını ortaya koyabileceğimiz yüzlerce delil vardır.
Ali (a)
Ali el-Verdi adında aslen Iraklı olan bir Arap yazar vardı. Üniversite profesörü
olup, yaklaşık 20 yıl önce bir kısmı Farsçaya da çevrilen kitapları yayınlandı.
Şii’dir, fakat aynı zamanda Marksist’çe eğilimleri vardır. Kitabında hem Şia
mezhebine eğilim var, hem de Marksizm’e temayülü var. Aynı zamanda dini
temayülü olduğu için, bazı konularda Marksizm’in zıddına konuşup görüş
belirtmesine herhangi bir engel yoktur. Bu adam şöyle diyor: "İnsaflıca söylemek
gerekirse Ali (a) kendi yaşamında Marks'ın "insan sarayda ve kerpiç evde bir tarz
(aynı) düşünemez, ister istemez insanın düşüncesi her iki durumda değişir."
şeklindeki ilkesini bozdu. Ali (a) nin tarihi, meselenin bu şekilde olmadığını
gösterdi. Şöyle ki, biz Ali'yi farklı iki sosyal sınıf konumunda görüyoruz. Sıfıra
yakın bir noktada ve zirve noktada -ki ondan daha ötesi yoktur. -Yani Ali'yi bir gün
işçi olarak, fakir sade bir asker olarak, örneğin su kanalı yapmak, ağaç dikmek,
çiftçilik yapmak ve bazen de ücretle çalışmak, O'nu bir işçi şeklinde çalışarak ve
zahmet çekerek ücret almak için sabahleyin evinden hareket ederek giden bir kimse
olarak görüyoruz. Ali'yi bir işçi kıyafetiyle görüyoruz, bir çeşit düşünüyor. Aynı
Ali sonraları İslam yayıldığında ve çok büyük mallar Müslümanların ellerine
geçtiğinde, hatta hilafeti zamanında da aynı düşünüyor. Elbette İslam yayıldığı
zaman İslam dünyası zenginleşti ve ganimetler İslam dünyasına doğru aktı. Servet
seli İslam dünyasına aktığı zaman yüzlerce Müslüman’ın imanını da kendisiyle
birlikte alıp götürdü. Fertlerin birçoğu için tesirin aslını inkâr etmiyoruz. Fakat bunu
genel bir ilke ve kaide olarak kabul etmiyoruz. Zübeyr imanlı bir Müslümancı,
Zübeyr'i ne bozdu? Aşırı derecede servet, haddi hesabı olmayan
ganimetler Zübeyr'in kucağına aktı ve Zübeyr, bin ata, bin köleye ve bir ev Mısır
da, bir ev Küfe'de, bir ev Medine'de olmak üzere bir hayli eve sahip oldu. Talha'yı
ne bozdu? Aynı şeyler. Peygamberin ashabından diğer birçoklarını şüphesiz ya
makam ve hilafet fasid etti, makam hırsı ve makama düşkünlük bozdu. Veya para
ve servet bozdu. Fakat bu genel ilke doğru olsaydı, mazallah Peygamberin ashabının
tamamı bir noktada karar kılmalıydılar; para ve makamın geldiği kadar para ve
makam seli hepsine bir tip ve bir tarz hareket vermeliydi. Ama biz, bu arada öyle
silindirler görüyoruz ki hareket eden ve gelen büyük seller o silindirleri
sarsamamıştır.
Selman (r)
Bu fevkalade yer, makam ve servetler sadece Ali'yi değil, O'nun öğrencilerini
de sarsamamıştır. Acaba Selman'ı bir zerre değiştirebildi mi? Medain valisi olan
Selman, Peygamberin ahdine sadık kalan aynı Selman idi. Selman ki halife onu
Medaine vali olarak tayin etmişti. Çünkü o İranlı idi. Medain'de eski İran'ın başkenti
imiş. Halifenin siyaseti İranlı'ların kendiişlerinde bir Müslüman’ı İran'a göndermeyi
gerektiriyor. Böylece İranlılar soydan dolayı vahşette bulunmasınlar, niçin bizim
soyumuzdan olmayan buraya gelmiştir demesinler ve kendi soylarından yüzde
yüzMü’mi olan bir kişinin, Enuşirvan'ın hükmettiği, binlerce köle, binlerce cariye ile
Hüsrev Perviz'in hükümet ettiği, bir kaç bin kişilik saz takımı olan on onikibin
kadını sadece hareminde hapseden ve tutan Yezdicerdin hükmettiği karargâha
geldiğini görsünler. Evet, İslam terbiyesiyle terbiye olunmuş bu İranlı Selman'ın
hükümet tarihinin başından sonuna kadar hayatının bütün eşyasını sadece bir
omuzluk yük teşkil ediyor. Yani O hareket edip gitmek için eşyasını toplamak
istediği zaman hepsini sırtına alabiliyor. Büyük fetihler baş gösterdiği ve fazla
miktarda ganimetler elde edildiği halde O’nun eşyası ancak bu kadar.
Ebu Zerr (r)
Ali el-Verdi "Ali'nin hayatı Marks'ın nazariyesini bozdu" diyor; ben ise
"Selman'ın yaşamı da Marks'ın nazariyesini bozdu. Ebu Zerr'in yaşamı da." Yoksa
Ebu Zerr Osman döneminin ortalarına kadar yok muydu?! Başkalarının halifeden
yüzbin dinar kadar para, yüzbin dirhem kadar hediyeler aldıkları, ceplerini
doldurdukları ve kendileri için koyun sürüleri, at sürüleri, köle ve
cariyeleredindikleri bir zamanda, Ebu Zerr vardı ve Emr-i bi'1-maruf nehy-i anilmünker yapıyordu. Bunun dışında başka bir şeyi yoktu. Osman, kendisi için zararı
yüzlerce kılıçtan daha çok olan bu asiyisusturup bağlamak için ne kadar O'na
dayak attırdı, olmadı. Osman'ın bir kölesi vardı, ona bir kese para verdi ve "eğer bu
para kesesini Ebu Zerr'e verebilirsen, bu parayı bizden alması için onu razı eder ve
kandırabilirsen, seni azad edeceğim." dedi. Güzel ve kandırıcı bir dille konuşan köle
Ebu Zerr'in yanına geldi ve her işi yaptı, her mantığı kullandıysa da Ebu Zerr şöyle
dedi: "Bu bana verdiğin para ne parasıdır? Önce bu aydınlığa kavuşmalıdır.
Eğer benim payımı bana vermek istiyorsan, diğerlerinin hakkını nasıl yaptın? Şimdi
benim payımı vermek istediğin gibi diğerlerinin de payını veriyor musun? Eğer bu
para başkalarının payı ise bu hırsızlıktır. Yok eğer benim payımsa diğerlerinin payı
hani? Diğerlerini verirsen benimkini de ver. O zaman kabul ederim. Fakat niçin
sadece bana vermek istiyorsun?" Güzel kandırıcı konuşan köle ne yaptıysa Ebu
Zerr para kesesini kabul etmedi. Sonunda bu köle dini bir yoldan meseleye girdi.
Dedi ki "Ebu Zerr! Acaba sen birkölenin azad olup hürriyetine kavuşmasını
istemez misin? Ebu Zerr "Niçin? Hem de çok isterim" dedi; Köle şöyle dedi:
"Ben Osman'ın kölesiyim. Osman bana şunu şart koştu: Eğer sen parayıalırsan beni
azad edecek. Benim azad olmam için bu parayı almalısın. Bu parayı kendin için
değil, aksine benim özgürlüğüme kavuşmam için al. Ebu Zerr şöyle cevap verdi:
"Ben senin azad olmanıçok istiyorum. Fakat çok üzgünüm, alamam. Çünkü, eğer
bu parayı alırsam, sen azad olursun, ama bu defa ben Osman'ın kölesi olurum."
Rasul-i Ekrem (s.a.a)
Ali el-Verdi şöyle diyor: Ali'nin pratik hayatı bu teoriyi (Marks'ın teorisini çev-) bozdu. Ben arz ediyorum ki bu teoriyi sadece Ali'nin yaşamı bozmadı, Ali'den
önce Peygamberin yaşamı onu bozdu. Ebu Talib vadisinin Peygamberini görünüz
ve de vefat gününün peygamberini görünüz. Bir vadide hapsolunan Peygamber ve
ashabtan az bir topluluğa su, yemek ve diğer ihtiyaçlar ulaşmıyor ve onlar için öyle
bir sıkıntı ve zorluk vardır ki Mekke'de Müslüman olduklarını gizleyen bazı
Müslümanlar, vadide ki bazı "Müslümanlarla özellikle Ali (a)'yle irtibat
halindeydiler. Gecenin okaranlıklarında köşelerden gidiyor ve yemek heybesi
getiriyorlardı- Müslümanlardan her biri birazcık -açlıklarını giderecek
kadar yiyordu. Bu peygamber, sonra hicri onuncu yıla ulaşıyor. HicriOnuncu yılda
dünya hükümetleri onun üzerine hesaplar yapıyor ve Onun karşısında tehlike
hissediyorlar. Sadece Arap Yarımadası'nın tamamı O'nun nüfuzu altında değil ve O
tam bir güç haline Arabistan'da gelmiş değil, ilaveten dünya siyaset adamları, bu
gücün Arap Yarımadası'nın dışına da taşacaklarını tahmin ediyorlar. Gerçekten de
onların tahminleri doğru çıkacak. Aynı zamanda hicretin onuncu yılının
Peygamberinin, Ebu Talib Şi'binden (vadisinden) dışarı çıkmakta olan Bi'setin
onuncu yılının Peygamberiyle zerre miktarı kadar ruhi yönden bir fark
olmamıştır.
Gelip gitmelerin ve ziyaretlerin çok olduğu ve Hz. Peygamberin şöhretinin her
yer yayıldığı hicretin onuncu yılında bir bedevi Arap peygamberin huzuruna
geliyor. Peygamberle konuşmak istediği zaman O'nun hakkında duyduğu şeyler
yüzünden kendisini peygamber korkusu alıyor ve dili dolaşıyor. Peygamber bu
durumdan rahatsız oluyor ve şöyle diyor: "Beni görmekten dolayı dilin mi
dolaşıyor?!" Rasulullah hemen onu sararak kendi bedeni onun bedenine yapışıncaya
kadar sıkıyor: "Kardeş! Kendine kolaylık sağla. Kolay konuş, (kendini sıkma-çev) Neyden korkuyorsun? Ben o senin sandığın ve hayal ettiğin zorba kıratlardan
değilim. Ben kendi eliyle keçinin memesinden süt sağan kadının çocuğuyum. Ben
tıpkı senin kardeşin gibiyim. Üzgün ve sıkılgan gönlün ne istiyorsa söyle."
Acaba bu konu, bu güç, bu nüfuz, bu genişlik, bu ilerleme ve bu imkânlar,
Peygamberin ruhunu değiştirebilmiş midir? Asla. Burada yalnızca Peygamberin
böyle olmadığını arz ettim. Peygamber ve Ali'nin makamı bu sözlerden daha
yücedir. Selmanlardan, Ebu Zerrlerden, Ammarlardan, Üveys Karanilerinden ve
bunlar gibi yüzlerce kişiden haber almaya gitmeli ve onları tanımalıyız.
Şeyh Ensari
Daha öne gelelim. Şeyh Ensarilerden haber soralım. Bütün Şia'nın mercii olan
bir adamı fakir bir öğrenci olarak Delfuz'a gidip öldüğü gün ve saatte Necef in hiç
fark etmediğini görüyoruz. Evine gittikleri zaman bakıyor ve O'nun insanların en
fakiri gibi yaşadığını görüyorlar. Birisi O'na şöyle diyor: "Sen çok hüner yapıyorsun
bunca paralar eline geliyor, fakat sen onlara dokunmuyorsun." "Ne hüneri
yapmışım" diyor, Şeyh Ensari. Öbürü cevap veriyor: "Bundan daha yüce ve üstün
bir hüner mi olur?" Şeyh Ensari şöyle diyor: "Benim işim daha çok İsfahan'a
kadar gidip geri dönen Kaşan eşekçilerinin işi gibidir. Acaba siz kendilerine
para verilerek eşya satın almak için İsfahan'a gönderilen ve eşyaları aldıktan sonra
Kaşan'a gelen Kaşan eşekçilerinin hiç bir zaman halkın parasına hıyanet ettiklerini
gördünüz mü? Ben emin biriyim. [İnsanların malına el atmaya] hakkım yoktur."
Size göre çok önemli olan bu mesele aslında önemli bir mesele değildir. Öyle
kimerciiyet makamı bu büyük adamın ruhunu zerre kadar etkisi altına alamamış ve
zapt edememiştir.
Peki, biz bu meseleyi yani insanın pratik mantıkta sabit ve tekdüze bir mantığa
sahip olup olamayacağını ve mantığını değiştirip değiştiremeyeceğini nereden
bilebiliriz? Fertler üzerinde incelemede bulunmalıyız. Marks yanılmıştır. O'nun
mütalaası eksik olmuştur. O'nun İslam Tarihine mal olan Mervan Hakem, Osman,
Zübeyr, Talha vb. dünyada var olmuş olan binlerce kişi üzerinde incelemediği ve
düşünmediği için bu sözü söylemiştir. Eğer iyi ve güvenilir insanlar üzerinde
inceleme yapsaydı, hiç bir zaman böyle konuşmazdı.
O halde şu bir ilke ve kanundur: Dünya da siret ve pratik mantık sahibi olan
fertler vardır. Resul-ü Ekrem, bu kişilerin başında yer almaktadır. Bu kişiler bir
ölçüler mi'yarlar silsilesine sahiptirler ve bu ölçülerden uzak durmazlar, bu
mi'yarlara muhalefet etmezler. Yani sosyal şartlar, ekonomik durumlar ve
sınıfsal konumlar o ilkeleri onlardan almaya kadir değildir.
Burhan ve Şiir
Teorik mantıkta, burhanımız ve şiirimizi vardır. Burhan, matematik ilminde
konu ve maksat için getirilen deliller gibidir. Matematik ilimleri okuyan bir
öğrenciye, örneğin üçgenin kurallarını açıklıyorlar. Bir üçgenin iç açıların toplamı
180 dereceye eşittir. Ve 181 veya 179 derece olması muhaldir dedikleri zaman
ona bunun burhanını zikrediyorlar. Öğrenci söyledikleri burhanındoğru
olduğunu görüyor. Acaba matematik öğretmeni şu şekilde bir tercih gücüne sahip
midir? Bir kere üçgenin iki dik açıya yani 180 dereceye eşit olduğuna dair delil
getirmek istiyor ve böyle birdelil getiriyor. Bir kere de üçgenin iç açıları
toplamının örneğin 120 ye eşit olduğuna dair bir delil getiriyor. İşte bu noktada
tercih onun elinde değildir. Teorik akli ilke ve kurallar, insanın
ihtiyarınaverilmemiştir. Beşer onlara tabi olmak zorundadır. Eğer Einstein'ı da
dünyaya getirseler ve Einstein'da o şekilde bir delil getirmek istese, bir öğrenci O'nu
mahkûm edebilir. Niçin? Çünkü mantıksız konuşuyor. Mantıksız sözü ise akıl kabul
etmez. Aklın kabul etmediği bir şeyi dünyanın en güçlü kişileri dahi konuşamaz.
Çünkü mantık meselesidir.
Şiire gelince: Şiir tıpkı bal mumu gibi insanın elinde olan bir şeydir. İnsan
her şeyi teşbih, istiare ve tahayyül ile kendi isteğine uygun bir şey yapabilir. İşte
şiirdir artık o. Mantık ve Burhandeğildir. Örneğin şaire filan şeyi methet derler, o
da metheder. Aynı şeyi zemmet derler, zemmeder. Firdevsi bir gün Sultan
Muhammed'den hoşlanıyor ve O'nu övüyor, ama ne övgü!
Dünyadan Büyük Şah Mahmut
Koyun ve kurdu beraber su içme yerine getirdi.
Bir günde ondan hoşlanmıyor ve şöyle diyor:
Eğer padişahın annesi asil olsaydı.
Benim dizime kadar altın ve gümüş olurdu,
Bellidir ki padişah ekmekçi oğludur
Zira bana bir ekmek parası vermiştir
Bir şaire "Seyahat etmeyi öv de, "Evet seyahat etmek iyidir, bir yerde sabit
durmak ne demek?!" der.
Eğer ağaç bir yerden bir yere hareket etseydi
Ne testerenin ve ne de baltanın cefasını çekerdi.
Gördüğün şu ağaca çabucak gelip, testereyi çekiyor ve balta
vuruyorlar. Çünkü bir yerde oturmuş. Eğer seyahat etseydi. Bu şekilde olmazdı.
Aksine şaire "Gel, sabit duran, ağır olan, o tarafa bu tarafa gitmeyen insanı
metheden, böyle bir insanın iyi olduğunu belirten bir şiir söyle" diyorsun, bu şöyle
diyor: "Evet şu dağa bak! Ne kadar büyük! Çünkü sabittir. Fakat şu rüzgâra bak. Hiç
kimse ona itina etmiyor. Çünkü daima hareket ediyor." Bu tarz şiir söylemek
tahayyül ederek bir şeyi başka bir şeye benzetmek demektir. Yanlış anlaşılmasın:
Tahayyül manasıyla şiiri söylüyorum. Her nazma şiir demiyorum. Manzum kelamı
demiyorum. Mantık ıslahına göre şiiri söylüyorum. Yani tahayyül ile meseleleri tek
düze yapmak. Tahayyülün mikyas ve mizanı yoktur.
Sultanlardan birinin bir düşmanı vardı. Bu düşman, uzun süre gizlendi, ama
sonunda sultan onu yakaladı ve darağacına çekti. Uzun süre darağacında kaldı.
Asılan adamın müridi olan bir şair onun hakkında methedici bir kaside söyleyerek
halk arasında yaydı. O kasideyi kimin söylediğini kimse anlamadı. Tabi
sonraları belli oldu. Bir şiirinde şöyle diyordu:
Hayatta ve ölümde yücelik vardır.
Ömrüme yemin olsun ki bu, muhkemlerden biridir.
Yani: "Oh-oh ne güzel! Hayatta iken yüce yaşıyordu, ölümünde de yüce
yaşıyor." diyor. O'nu asan kişi şöyle dedi: Gönlüm bir kimsenin beni darağacına
çekmesini ve bu şiiri bana övgü olarak söylemesini istiyordu.
"Şiirdir artık hepsi aynı oluyordur." dedi.
Kişilerin pratik(ameli-uygulamalı) mantığı da böyledir. Bazıları pratik
mantıkta burhan gibidirler. Yani muhkemdirler. Takip ettikleri ilke, metod ve
prensipleri hiç bir güç onların elinden alamaz; güç ve baskı muhaldir, aç gözlülük
muhaldir, sosyal şartlar muhaldir, ekonomik durumlar muhaldir, sınıfsal konum
muhaldir; muhkem usulü tıpkı burhan usulü ve matematik ilkeleri gibi
ferdin ihtiyarında değildir. Dolayısıyla fert gönlünün istediğinde onu değiştiremez.
Duyguya bağlı değildir. Böyle ilke ve metodların muhkemliği vardır. Peygamber
(s) böyle ilkeleri olan bir kimsedir. Ali (a) böyle ilkeleri olan bir kimsedir. Hüseyn
(a) da böyledir. Ayrıca bunların takipçileri olan, Selman, Ebu Zerr, Ammar ve
Mikdat böyle ilkeleri olan kimselerdir. Şeyh Murtaza Ensari böyle ilkeleri olan bir
kişidir. Fakat insanlardan bir kısmının yaşamdaki ilkeleri bir şairin fikri ilkeleri
gibidir. O'na para ver, fikri değişir. Ümit ver, yine fikri değişir. Çünkü onun fikrinin
ilke prensibi yoktur. -O halde bizim Resul-ü Ekrem'in siretinin mukaddimesinde
üzerinde durmamız gereken konulardan biri şudur: Acaba İslam okuluna göre
insan, nazari mantıkta çelikten yapılmış ve değişmesi mümkün olmayan mantığı
takip edebildiği gibi pratik mantıkta da hiç bir gücün sarsamayacağı bir esasa
ulaşabilir nitelikte, fıtratı, tabiatı ve yapısı olan bir varlık mıdır?:
"Şiddetli rüzgârların hareket ettiremediği dayanıklı ve sağlam dağlar gibi"
İman konusunda şöyle söylemişlerdir: Mü'min hiç bir fırtınanın yerinde
oynatamadığı dağ gibidir. O fırtına nedir? İşte böylesi fırtınalardır. Birisini
mahrumiyet sarsar, başkasını ise refah sar-sar(yani saptrır-çev-)
"İnsanlardan bir kısmı, Allah'a bir harf üzere (bir ucundan) ibadet eder,
eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine
bir fitne (zarar) isabet edecek olursa yüzüüstü dönüverir. O dünyayı
kaybetmiştir, ahireti de. İşle bu apaçık bir kayıptır."(Hac: 11)
Zühd" ün Tarifi
Muttakilerin önderi Hz. Ali (a)nin Nehcü'l Belaga'da zühd'ün tarifini yapan bir
cümlesi vardır. Bundan daha iyi bir tarif yapılamaz. Zühd'ün tarifini Ali'den almak
gerekir. O şöyle buyuruyor:
Zühd; Kur'an'ın iki cümlesi içerisindedir. (Yani zühd şu kuru kutsal oyunları
oynamak (ruhdan yoksun bir takım hareketleri yapmak-şekilcilik -çcv-) değildir.
Zühd insanın ruhuna bağlıdır.)Nitekim Hadid suresinde şöyle buyruluyor:
"Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzümü tutmayasınız ve size (Allah'ın)
verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, hem büyüklük taslayıp
da böbürleneni sevmez." (Hadid: 23)
Yani eğer sahip olduğunuz dünyalık sizden alınmışsa buna üzülmeyin, dünya
kederi sizi tutmasın. Eğer bir şeyiniz yokken, dünya birden bire sizin durumunuzu
iyi yaparsa sevinmeyin, başka bir ifadeyle dünyanın tamamı elinizde olsa, onu
sizden alsalar, siz hiçbir şeyi olmayan insan olun ve bütün dünyayı da size
verseler yine aynı insan olun. Ali zühd'ü işte aynen böyle tarif ediyor. Marks
gibiler beşer konusunda böyle bir tarifi yapamaz ve düşünemezler. Onlar "beşerin
Ali'nin tarif ettiği anlamda zahid olabilmesi, yani sınıflar ve menfaatler üstünde yer
alan yüce bir şahsiyet olabilmesi imkânsızdır.", derler. Fakat İslam ekolu bu esas
üzeredir. İslam Okulu veya bugünkü deyimiyle İslam Hümanizmi, İslam'ın insan
asaleti, İslam'ın doğru insanı bu esas üzeredir, Yani insan zahid olabilir, ama bizim
isimlerini zahid koyduğumuz zahidler gibi bir zahid değil. Aksine Hz. Ali'nin tarif
ettiği şekilde olabilir:
"Öyle ki elinizden çıkana karşı üzülmeyesiniz ve size (Allah'ın)
verdikleri dolayısıyla sevinip şımarmayasınız," (Hadid: 23)(1)
O halde netice şu oldu: Siret yani pratik mantık, nazari mantıktan başkadır ve
insan farklı sosyal ekonomik şartlara,' değişik sınıfsal konumlara rağmen sabit bir
mantığa sahip olabilir. Yani İslam'ın tezi budur ve İslam'ın gerçek terbiye olmuşları
ve eğitim görmüşleri de beşerin böyle olabileceğini gösterdiler.
Metodoloji
Dedik ki pratik mantıkta da, tıpkı nazari mantıkta olduğu gibi yöntem ve
metodlar farklıdır. Yani fertlerin aradıkları çözüm yolları arasında fark vardır. Misal
olarak şöyle dedik: Birinin mantığı, zor (güç ve baskı) mantığıdır. Bir başkasının
mantığı Muhammet, ahlak ve merhamet mantığıdır. Üçüncü birinin mantığı tedbir
ve ihtiyat mantığıdır. Dördüncüsünün mantığı sürat, ani karar, oyalanmama ve
beklememe mantığıdır. Başka birinin mantığı hile aldatma mantığıdır. Bir başkasının
mantığı ölmüşlüğe vurmak (temüvüd) mantığıdır, bu şekilde misal verdik. Şimdi
sözlerimin geri kalan kısmında şu kadarını arz edeyim ki teorik mantıkta bazıları
kıyasi mantığa tabi idiler, bazıları tecrübî ve hissi mantığa tabi oldular. Bir kısım
kişiler istatistikî mantığa tabi oldular. Kıyasilertecrübîleri reddettiler, tecrübîler de
kıyasileri reddettiler. Durum aynen bu minval üzereydi. Son asırda "metodoloji"
ismiyle bir ilmin, yani metod bilim ilminin vücuda gelmesi, meydana gelençok iyi
işlerdendi. Bu ilim şöyle diyor: Kıyasi metodu benimseyip diğer metodları red ve
inkâr edenler yanılıyorlar. Aynı şekilde tecrübe metodu benimseyip de kıyasi
metodu red ve inkâr edenler de yanılıyorlar. Diyalektik metodu savunup statik de
metodu reddedenler de yanılıyorlar. En önemlisi, insanın, kendi yerini kıyasi
üslubun yerinin neresi olduğunu, tecrübî üslubun ve diğer üslûpların yerinin neresi
olduğunu bilmesi ve tanımasıdır. Bu girişi şunun için yaptım: Pratik mantıkta da
konu aynen bu şekilde yer almıştır. Teorik mantıkta üsluplardan bir kısmı aslında
genel olarak kaldırıldı. Çünkü ilmi üslup değildi. İnsanın ilmi meselelerde,
büyüklerin sözlerine itimat etmesi ve örneğin, "Filan konuyu Aristo söylediği için,
bundan başkası olamaz." demesi gibi hiç bir âlimin sözü hüccet değildir.
Günlerin Uğurluluğu ve Uğursuzluğu
Pratik mantıkda da metodların birçoğu mensuh esası üzeredir. İslam da onları
mensuh olarak kabul ediyor. Örneğin, acaba Peygamber işlerinde ve metodunda
günlerin uğurlu ve uğursuzluğundan istifade ediyor muydu? Bu başlı başına bir
meseledir. z- Peygamberin siretine gidelim ve başından sonuna kadar bakalım,
Peygamberin tarihi hakkında Şiilerin ve Sünnilerin yazmış olduktan kitapların
tamamını inceleyelim. Acaba Rasul-i Ekrem'in metodunda yararlandığı şeyler
arasında günlerin uğurluluğu ve uğursuzluğu (yani uğurlu ve uğursuz günler -çev-)
var mıydı yok muydu? Örneğin "bugün Pazartesidir, dolayısıyla seyahat
etmek için iyi bir gün değildir. Veya bugün Nevruz Bayramı'nın 13. günüdür hiç
kimse dışarı çıkmasın, (ona boyun büküyorlar, o da biryerden de değil, 13 yerden)"
diyor muydu? Acaba böyle sözler var mıdır Peygamberin siretinde? Bu durum
Ali'nin siretinde nasıl? İmamların siretinde nasıl? Peygamberin veya temiz
imamların uygulamada bu sözlerden zerre miktarı kadar istifade etliklerini hiç bir
zaman göremiyoruz. Aksine bunun tersini görüyoruz. Nehcü'l-Belağa'da şu vardır:
Ali (a) Haricilere karşı savaşa gitmeye kararverdiğinde Ashabdan biri olan Eş'as
Kays aceleyle koşarak geldi ve şöyle dedi: "Ey mü'minlerin emiri! Rica ederim
sabredin, hareket etmeyin. Çünkü benim akrabalarımdan bir müneccim vardır.
O'nun söylemek istediği şey var, size arz etmek istiyor." Ali (a) "söyle gelsin"
dedi. Müneccim geldi ve şöyle dedi: "Ey Emire'l-mü'minin! Ben müneccimim ve
günlerin uğurlu ve uğursuzluğukonusunda uzmanım. Kendi hesaplarıma göre şu
sonuca vardım: Eğer siz şimdi hareket eder ve savaşa giderseniz kesin olarak
yenilirsiniz. Ayrıca bu savaşta sizin ashabınızın çoğunluğu öldürülecektir." Ali
şöyle cevap verdi: "Seni tasdik eden herkes Peygamberi yalanlamıştır. Bu saçma ve
aldatıcı şeyler nelerdir? Sen ne diyorsun?! Ashabım! Allah'ın ismi üzere gidiniz.
Allah'ın ismiyle konuşunuz. Allah'a dayanın ve tevekkül edin. Allah'ın adıyla
hareket edin ve yürüyün. Bu müneccimin görüşüne rağmen hemen hareket ediyor
ve gidiyoruz."
Bildiğimiz gibi Hz. Ali (a) hiç bir savaşta, bu savaştaki kadar muzaffer ve
başarılı olmadı.
Vesali'de şu hadis yer almaktadır: Abdu'l-Melik bin A'yan İmam Sadık (a)ın
huzuruna geliyor. Abdul-Melik Zürare'nin kardeşidir. Aynı zamanda da büyük
ravilerdendir ve âlim bir adamdır. Astronomi de okumuştu. O yüzden bu tip şeylerle
(günlerin uğurlu ve uğursuzluğu ile-çev-) amel ediyordu. Yavaş yavaş kendisi
için musibet hazırladığını düşündü. Örneğin evden dışarı çıkıyor; Ogün kamer
burcunun akrep burcuna yaklaştığını gördüğü zaman "eğer gidersem şöyle olacak"
diyor. Bir gün bir yıldızın kendi önünden çıktığını gördü, yavaş yavaş çaresiz bir
şekilde el ve ayağının tamamen bağlandığını düşünüp hissetti. Bir gün İmam
Sadık (a)ın huzuruna geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah Rasulü'nün oğlu! Ben ahkâmı
astronomiye (nücum-i ahkami)(2) müptela oldum. Bu konuda kitaplarım var. Yavaş
yavaş tutulduğumu, aslında esir olduğumu anlıyorum. Öyle ki bu kitaplara müracaat
etmediğim zaman hiç bir işe karar vermiyorum. Bu durum karşısında benim
görevim nedir?" İmam Sadık hayretle şöyle buyurdu: "Bizim ashabımızdan olan
sen, ravimiz olan sen, demek bu şeylerle mi amel ediyorsun?!" Abdu'l-Melik
,"Evet, Ey Allah Rasulünün oğlu" dedi. İmam Sadık şöyle devam etti: "Şimdi kalk
eve git. Eve varır varmaz o kitapları ateşe at ve artık bu sözlerden bir kelimeyle amel
ettiğini görmeyeyim."
Bu konuda var olan bir rivayetler zincirine rağmen, başka bir rivayetler
zincirimiz de vardır ki bu Tcfsiru'l-Mizan'da Fussilet suresinin 16. ayetinin tefsirinde
zikrolunmuştur. Temiz Ehl-i Beytimamlarından gelen rivayetlerin hepsinden şu
husus istinbat olunur: Bu işlerin (günlerin uğurlu olup olmamasmın-çev-) ya hiç bir
tesiri yoktur, varsa da Müslüman Allah'a, Peygambere ve Peygamberin Ehl-i
Beytine tevekkül ederek bunların tesirini ortadan kaldı-Binaenaleyh bir Müslüman
gerçek Şii uygulamada buna önem irmesin. Bunlardan daha da öte şu vardır ki
Peygamberin ve temiz imamların tarihine bakınız, acaba bir defa da olsa
onların böyle şeylerle amel ettiklerine rastlanmış mıdır?!
"Siret" böyle şeyler mi demektir? Acaba onlar kendi pratik mantıklarında bu
gibi işlerden yararlanmışlar mıdır, yararlanmamışlar mıdır?
Horasan'da bir şey meşhurdur? Bu, İran'ın bazı ilçelerinde de vardır, -ben de
gördüm- bazılarında ise yoktur. Büyük üstadımız Hac Mirza Ali Ağa Şirazi o
meşhur olan şeyin kökünü, ne olduğunu ve nereden çıktığını buldu. Bu meşhur
hadise bizim vilayetimiz Feriman'da çok yaygındı. Belki şimdi de yaygındır;
şöyle diyorlardı: "Eğer bir şahıs yolculuğa çıkmak isterse ilk olarakonunla
karşılaşan kimse seyyid olursa, bu iş uğursuzdur. Dolayısıyla o yolculuktan
kesinlikle dönemez. Fakat eğer çingene birisi onunla karşılaşırsa, bu yolculuk kutlu
ve mutlu bir yolculuk olacak demektir. Realite olarak böyle inanıyorlardı. Merhum
Hac Mirza Ali şöyle dedi: Abbasiler döneminde bir kimsenin evinde seyyidleri -ki
biçareler saklanıyorlardı- yakaladıklarında sadece seyyidleri değil, seyyidleri
saklayan o ailenin tamamını yok ediyorlardı. Yavaş yavaş insanlarda seyyid'in bu
anlamda uğursuz olduğu düşüncesi hâsıl oldu. Tabii feleki uğursuzluk değil, siyasi
uğursuzluk, Yani bir seyyid herhangi bir kişinin evine geldi mi o artık haraptır. Bu
siyasi uğursuzluk yavaş yavaş tekvini ve feleki uğursuzluğa dönüştü. Abbasilerin
ortadan kalkmasından sonra yavaş yavaş saf ve akılsız kadınlar, çocuklar ve halk
"aslında seyyid uğursuzdur" dediler. Özellikle bu sözü yolculuk için (yani yolculuğa
çıktıklarında seyyidlerle karşılaştıkları zaman) söylediler.
Şöyle bir olaya rastladım: İkinci veya üçüncü yolculuğum idi. Kum'a gitmek
istiyordum. Evimizden dışarı çıktık ve (araba yerine) iki fersah uzaklıkta bir yerde
misafir olduğum için ata bindim, oradan arabaya binip gitmek istiyordum.
Arkadaşlar beni uğurlamak için gelmişlerdi. Evde merhume valide ve diğer kişilerle
vedalaştım ve çıkıp geldik. Daha çabuk gelmeyi de çok istiyordum. Ata biner
binmez önde bir seyyidin geldiğini gördüm. Dedim ki Allah etmesin, inşaallah
kadınlar onun seyyid olduğunu bilmezler. Eğer bilirlerse benim geçip gitmemi
istemezler. Allah Allah dedim ve durdum seyyid gelip atımın önüne geçti. Benden
şunu sormak istiyordu: Siz Raman köyüne gidiyorsunuz. Acaba Raman'dan öte
Kum'a mı gideceksiniz, yoksa tekrar buraya dönerek buradan arabaya binip mi
gideceksiniz? İnşaallah artık dönmeyeceksiniz." Dedim ki hayır, inşallah artık
dönmeyeceğim. Ayrıca kendisine şunu söyledim: "Eğer bu kadınların kulağına
giderse -ki seyyid öne geçmiş ve sonra da inşaallah artık dönmeyeceksiniz demişti.beni bırakıp göndermeleri imkânsızdır. Fakat bu durumu bilmediler. Bende gittim ve
geri döndüm (yani seyahatimi yaptım -çev-) Şu anda ise sizinle konuşmaktayım. O
zamandan bu zamana 30 yıl geçti.
Müslüman bir kişi kendi düşüncelerini bu kuruntularla yormamalıdır. O halde
tevekkül ne içindir? Hem tevekkülden, hem tevessülden dem vuruyoruz. Hem de
siyah kediden korkuyoruz. Tevekkülden, özellikle tevessül ve velayetten bahseden
insan artık bu sözleri söylememelidir. Velayetten dem vuran ve tevessül
sahibi olan bir insan bu kuruntu ve saçmalıklara itimat etmesin. O halde bunlardan
her birinin kendisi bizzat bir ilke ve kuraldır: Hile, aldatma ve bu kuruntulardan
yararlanma Resul-i Ekrem'in siretinde feshedilmiştir.
Yüce, en yüce büyük ve en kerim isminle ey Allah'ım...
Allah'ım! Bize İslam ve kur'an'ın kadrini bilmeyi nasib et. Marifet ve muhabbet
nurlarını kalblerimize yerleştir. Peygamberi nin ve O'nun âlinin muhabbet
nurlarını kalblerimize yerleştir. Meşru ihtiyaçlarımız ver, ölülerimize rahmet ve
inayet et.
Ve efendimiz sahibu'z-Zaman'ın gelmesini çabuklaştır.
İKİNCİ BÖLÜMÜN DİPNOTLARI
1Hz. Ali'nin tarihine göre zahid elinden çıkan şeylere üzülmeyen ve de
eline geçen şeylere sevinmeyen kişidir.
2Elbette riyazi astronomi (Nücum-i riyazi) ahkami astronomi: ayın
tutulması (husuf), güneş tutulması (kusııf) vb. demektir ve matematik ilimlerinin bir
bölümüdür. Ahkami astronomiye ise itibar edilmez. Ahkami astronomi*; geçmişlerin
nezdindc insanların işlerine ve yaşamına etki ettiğine inandıkları yıldızların
durumlarından haraketle olayların geleceğinden haber verme veya olaylar hakkında
tahminde bulunma demektir. Bu dalda çalışan kişiye ahkami denir.
III. BÖLÜM
SİRET VE AHLÂKIN NİSBİLİĞİ (İZAFİLİĞİ)
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla..
Hamd, bütün varlıkların yaratıcısı Âlemlerin Rabbı
Allah'a aittir. Dua ve selam Allah'ın kulu, Peygamberi,
habibi, seçkin dostu, Allah tarafından arındırılmış, Allah'ın
sırrının
koruyucusu
ve
elçiliğinin tebliğcisi,
Peygamberimiz, efendimiz, dostumuz Ebu'l -Kasım
Muhammed(s.a.a)e ve O'nun günahlardan arındırılmış, iyi,
güzel ve temiz Ehl-i Beytine olsun.
Kovulmuş ve lanetlenmiş şeytandan Allah'a sığınırım
"Andolsun ki sizin için Allah'ı ve ahirel gününü umanlar ve Allah'ı çokça
zikredenler için Allah'ın Resulünde güzel bir örnek vardır." (Ahzap: 21)
Daha önce ortaya attığımız konu şu çerçevedeydi: Acaba zaman ve mekânın
muhtelif şartlarında, farklı sosyal durumlarda ve değişik sınıfsal konumlarda insanın
sabit pratik ölçülere ve mantıklara sahip olması mümkün müdür? Konu bu çerçeve idi.
Bu, Şu cihetle zaruriydi. Eğer söylediğim şeyin dışında olursa, aslında -Kur'an'ın
deyimiyle- üsve hakkında, yani insan-ı kâmili, imam, öncü ve önderimiz olarak
seçmemiz, O'nun hayatından bilgilenmeniz ve ilim almamız hakkında konuşmanın ister
istemez artık bir anlamı kalmayacak. 1400 yıl önce özel bir mantıkla bir insan
yaşamış. Ben O'nun şartlarında değilim O da benim şartlarımda olmaktır. Her şart bir
mantığı gerektiriyor. Bu sözün anlamı şudur: hiç bir fert örnek olamaz. Ben işte bu
hususa cevap vermek için önce ki konuyu arz ettim. Yüce Allah diler, yardım eder ve
muvaffak eylerse, gelecek bölümlerde bu konuya daha çok yaslanmak istiyorum. Zira
çağımızda insanlar tam ve doğru anlamadıkları için kötü öğrenim-öğretimler silsilesine
sebep olan bir mesele dillere düşmüştür. Bu mesele ahlakın nisbiyyeti meselesidir.
Yani acaba insani ölçüler, neyin iyi bir şey olduğu neyin kötü olduğu, insan nasıl iyi
olur ve nasıl iyi olmaz meselesi nisbi (göreli-izafi -çev-) bir iş midir, yoksa mutlak bir
iş mi? Eğer bu konu, bugünkü yazılarda, kitaplarda, makalelerde, gazete ve dergilerde
fazla gündeme gelmeseydi, ben de gündeme getirmezdim. Fakat çok fazla gündem
oluşturduğu için bizim de ortaya atıp işlememiz gerekmektedir.
Acaba Ahlâk Nisbi midir?
Bazıları genel olarak ahlakın nisbi olduğuna, yani iyi ve kötü ölçülerin, iyi ve
kötü ahlâkın nisbi olduğuna, başka bir ifadeyle insan olmanın nisbi bir iş olduğuna
inanırlar. Bir şeyin nisbiyyeti o şeyin farklı zaman ve mekânlarda değişmesi demektir:
Bir şey bir zamanda, bir şart ve durumda ahlâki açıdan iyi olurken, başka durum ve
şartlarda insanlık dışı olmaktadır. Bu çok yaygın olan ahlakın nisbiliğinin anlamıdır.
Ben şimdi iddia edilen konuyu arz ediyorum, sonra asıl konu etrafında açıklama
yapacağım. O konu da şudur: Ahlakın birincil ilkeleri, insanlığın ilk ölçü ve mihenkleri
hiç bir surette nisbi değildir, mutlaktır. Fakat ikincil ölçüler nisbidir. İslam'da da biz bu
meseleyle karşı karşıyayız ki siret-i nebevi hakkında yaptığımız bu araştırma bu
konuyu yavaş yavaş açıklayacaktır.
Rasul-i Ekrem'in(l) siretinde batıl ve feshedilmiş bir usul silsilesi görüyoruz.
Yani
Peygamber,
siretinde,
gidişatında,
davranışlarında
ve
pratik
mantığında hiçbir zaman bu (batıl) metodlardan hiç bir şart ve konumda istifade
etmenaiştir. Aynı şekilde İmamlar da bu usûl ve ölçülerden yararlanmamışlardır.
Bunlar İslam’a göre bütün şart, durum, ortam, zaman ve mekânlarda kötüdür.
Şia'nın Sermayesi
Biz Şiilerin, Ehl-i Sünnetin sahip olmadığı bir sermayesi vardır. O da şudur:
Onlar için masum devre, yani siretinden kuvvetli ve kesin bir şekilde faydalanılan
masum bir şahsiyetin bulunduğu devre 23 yıldan fazla değildir. Çünkü masum olarak
sadece Resul-i Ekrem'i kabul ediyor ve biliyorlar. Peygamberin 23 yıl boyunca çeşitli
şartlarla yaşadığı ve farklı şartlarda Peygamberin siretinin çok şey öğrettiği doğrudur.
Fakat biz Şiilerin 23 yıla ilaveten yaklaşık 250 yılı daha var. Yani bizim toplam 273 yıl
ismet dönemimiz var. Dolayısıyla 273 yıl masum sirettten faydalanabiliriz. Resul-i
Ekrem'in bi'set zamanından Hz. İmam Askeri(a) nin vefatına kadar, yani Hicretten
umumun imam Masuma ulaşamadığı küçük ğaybet döneminin başına kadar geçen
260 yıla ilaveten bi'sctten hicrete kadar geçen 13 yıl (toplam 273 yıl -çev-) Şia
için tam ismet devresidir. Bu 273 yıl içerisinde çok çeşitli şartlar ve durumlar olmuş ve
bu dönemlerin hepsinde masum bulunmuştur. Bunun için farklı şartlarda doğru
hareket tarzını istinbat edebiliriz. Örneğin İmam Sadık Abbasiler döneminde de
bulunmuştur. HalbukiAbbasiler dönemi gibi bir dönem Resul-i Ekrem için
meydana gelmemiştir. Bu yüzden bizim sermayelerimiz daha zengin, daha şümullü ve
daha mükemmeldir.
Feshedilmiş Yöntemler
a- Hile Yöntemi
Bazı yöntemlerin Peygamberimizden imam Askeri'ye kadar lağvedildiklerini
görüyoruz. Dolayısıyla bunların bütün şart ve durumlarda reddedilmesi gereken kesin
ölçüler olduğunu anlıyoruz.
Bazı kimseler ahlak mutlaka nisbidir, diyorlar. Biz onlara soruyoruz: Örneğin
fertlerin, kendi siretlerinde kullanmaları mümkün olan ölçü ve mihenklerden biri,
aldatma (hile) ve hiyanettir. Dünyanın siyaset adamlarının tamamına yakın, çoğunluğu
hile ve hıyanet metodundan kendi maksatları için yararlanıyorlar. Bazılarının bütün
siyaseti, hile ve hıyanet esası üzerinedir. Bir kısmı en azından ondan yararlanır. Yani
siyasette ahlakın anlamının olmadığını, ahlakı bırakmak gerektiğini söylerler. Bir
siyaset adamı söz verir, kontrat yapar, and içer; fakat menfaatleri gereği,
kendisine menfaat sağladığı ölçüde sözüne, anlaşmasına ve yeminine bağlıdır, eğer
menfaatler öbür tarafta ise hemen, anlaşmasına ve yeminine bağlıdır, eğer menfaatler
öbür tarafta ise hemen anlaşmasını bozar. Çorçil II. dünya savaşı hakkında yazdığı
kitapta -ki bir ara İran gazetelerinde yayınlanıyordu. Ben de bir kısmını okumuştum.Müttefiklerin İran'a yaptıkları saldırıyı anlatırken şöyle diyor: "Gerçi biz İranlılarla
kontrat yapmıştık, antlaşmamız vardı onlarla. Bu antlaşmaya göre böyle bir iş
yapmamız gerekiyordu." Sonra kendi kendine cevap vererek şöyle diyor: "Fakat bu
ölçüler: anlaşma, anlaşmaya vefa küçük mikyaslarda doğrudur. İki kişi birbiriyle
antlaşma yaptığı, yani birbirlerine söz verdikleri zamandoğrudur. Ama siyasette bir
milletin menfaatleri ayaklar altına alındığı zaman bu sözler artık kürtündür. Ben "bu iş
ahlak dışıdır; diğer bir ülkeyle kontrat yaptık, antlaşmayı bozmak insanlık ilkeleriyle
bağdaşmaz" diye Büyük Britanya’nın menfaatlerinden uzak duramazdım. Büyük
Britanya’nın menfaatlerinin elden gitmesine göz yumamazdım. Anlaşmayı bozmak
insanlık dışıdır" sözü aslında genel ölçülerde ve çok geniş alanlarda doğru ve geçerli
değildir." İşte bu hile ve hıyanet prensibidir. Muaviye'nin mutlaka uyduğu bir yöntem...
Ali (a)yi dünyanın diğer siyasetçilerinden -tabii Resul-i Ekrem gibiler istisnadırayıran şey, sahip olduğu şeyin, hatta hilafetin elinden gitmesi pahasına da olsa
pratiğinde hile ve ihanet metodunu takip etmemesidir. Niçin? Çünkü O diyor ki aslında
ben insanlık ilkelerinin muhafızıyım. Benim hilafet felsefem, bu insanlık ilkelerinin
muhafızlığını yapmaktır. Sadakat muhafızlığı, emanet, vefa, doğruluk ve dürüstlük
muhafızlığıdır. Ben bunlar için halifeyim. Durum böyle iken bunları hilafete feda
etmem nasıl "mümkündür?! Sadece kendisi böyle değil Malik Eşter'e yazdığı
bir fermanda da bu felsefeyi açıklıyor. Malik Eşter'e şöyle diyor: "Malik! Harb
halinde olduğun (harbi) bir kâfirle bile olsa bir kimseyle yaptığın antlaşmayı sakın
bozma. Onlar kendi antlaşmalarınasadık kaldıkları sürece sen de sadık kal. Şüphesiz
onlar antlaşmayı bozdukları zaman, artık bir anlaşma yok (demektir, -çev). (Kur'an'da şöyle diyor: "Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaştıklarınız
dışında müşriklerin Allah ve Resulünün katında nasıl bir ahdi olabilir? Şu halde
o (anlaşmalı olanlar) size karşı doğru bir tutum takındıkça siz de onlara karşı
doğru bir tutum takının. Şüphesiz Allah muttaki olanları sever." (Tevbe:7) Ayet
Peygamberle anlaşma yapmış olan müşrikler ve putperestler hakkındadır: Onlar kendi
ahidlerine vefalı oldukları sürece siz de vefalı olunuz ve antlaşmayı bozmayınız. Fakat
eğer anlaşmayı bozarlarsa siz de bozunuz.) Hz. Ali şöyle buyuruyor: "Malik! Hiçbir
zaman yaptığın hiçbir antlaşmayı, her kimle yaparsan yap, kendi kanlı
düşmanınla, kâfirlerle, müşriklerle ve İslam düşmanlarıyla bile yapsan bozma." Sonra
açıklayarak devam ediyor: "Çünkü insan hayatı bunlara dayanıyor. Bunlar bozulur ve
saygı gösterilmezse, artık hiç bir şey baki kalmaz."(2) Üzgünüm ki ibarelerin aynısını
ezbere bilmiyorum. Ancak Ali (a) bu konuyu o kadar güzel beyan ediyor ki
artıkbundan daha iyi açıklanamaz.
Şimdi ben ahlakın mutlaka nisbi olduğunu söyleyenlere soruyorum: Acaba siz bir
rehber için aldatma ve hıyaneti de nisbi biliyor musunuz? Yani "bir yerde hıyanet
yapılmalı, başka bir yerde yapılmamalı mı? Bir ahval ve şeraitte hile ve ihanet metodu
doğrudur, başka ahval ve şeraitte bunun tersine midir? Diyorsunuz.
b- Tecavüz Yöntemi
Tecavüz yöntemi nasıl bir yöntemdir? Tecavüz, düşmana karşı bile olsa, sınırdan
bir adım daha ileri gitmek demektir. Acaba atımızın gittiği yerde müşrik ve düşmanla
veya yolumuzun ve inancımızın karşıtı birisiyle karşılaşsak arlık işin içinde bir
sınır yok mudur? Kur'an müşrikler konusunda daha işin içinde bir sınır olduğunu
söylüyor:
"Sizinle savaşanlara
gitmeyin..." (Bakara: 190)
karşı
Allah
yolunda
savaşın,
(ancak) Aşın
Burada esasen söz kâfirler hakkındadır. Kâfirler ve müşriklerle de savaşırken
sınırı aşmayın. Yani ne sınırını aşmayınız? Bunu tefsirlerde zikretmişlerdir. Fıkıh da
beyan ediyor. Resul-i Ekrem, vasiyetlerinde her zaman savaşlarda sınırı aşmamayı
tavsiye ediyordu, Ali (a) de savaşlarda bunu tavsiye ediyordu. -Nehcu'l Belağa'da
vardır- "Düşman yaralı ve çaresiz olduğu zaman, örneğin seninle savaşmaya el
atamadığı zaman onunla işiniz olmasın-Onların çocuklarına bir şey yapmayınız.
Onlara suyu kapatmayınız. Bugün yapılan bu işlerden -zehirli gazlardan yararlanmak
gibi uzak durun. Bu işleri yapmayın. Zehirli gazlar o zaman yokmuş, ama bu işler gibi
insanlık dışı şeylerden ve suyu bağlayıp vermemek gibi işlerden yararlanma varmış.
Bunlar artık haddi tecavüz etmektir. Hatta bakınız, Kureyş kâfirleri hususunda Kur'an
ne emrediyor: Kureyş kâfirleri Peygamberin en acımasız, en savaşçı ve en nizacı
düşmanı idiler. Sadece müşrik, putperest ve düşman olmakla kalmayıp ilaveten 20 yıl
boyunca Peygamberle savaşmışlar ve işi yapmaktan çekinmemişlerdir. Peygamberin
amcasını işte bunlar öldürdüler. Peygamberin aziz dostlarını bunlar öldürdüler. Mekke
döneminde Peygamber'e, ashabına ve kıymetli dostlarına ne kadar baskı yaptılar!
Peygamberin dişlerini yine aynı kişiler kırdılar. Peygamberin alnını bunlar yardılar.
Artık yapmadıkları iş yoktu. Fakat sonraları Peygamber Mekke'nin fethi dönemine
erişiyor. Maide suresi Peygamber'e nazil olan son suredir. Düşmandan geriye kalanlar
kalmışlar, ama artık güç Müslümanların elindedir. Bu surede şöyle buyuruyor Allah:
"Ey iman edenler! Adaletli şahidler olarak Allah için hakkı ayakta tutanlar
olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın, o
takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup sakının. Şüphesiz Allah yapmakta
olduklarınızdan haberi olandır." (Maide: 8)
Kısaca şunu demek istiyor: Ey iman ehli! Biz biliyoruz ki sizin gönülleriniz
bunlardan dolayı rahatsızdır. Bunlardan çok rahatsızlık, eziyet ve ıstırab çektiniz. Fakat
sakın o rahatsızlıklar, budüşmanlıklar konusunda bile olsa, sizin adalet sınırını
çiğnemenize sebep olmasın.
Bu yöntem ne yöntemdir? [Mutlak mıdır nisbi midir? Acaba "bir konuda sınırı
aşmak caizdir" denilebilir mi? Hayır, sınırı aşmak hiç bir alan ve konuda caiz değildir.
Her şeyin bir ölçüsü ve sınırı vardır; o sınırı aşmamak (çiğnememek -çev-) gerekir.
Savaşta haddi tecavüz etmek nedir? Soruyorum: Düşmanla ne için savaşırsın? Bir
zaman "gönlümün sıkıntılarını atmak ve düğümlerini çizmek için" diyorsun. Bu cevap
İslam'a ait değildir. Fakat bir zaman da "ben düşmanla dikeni beşeriyet yolunun
başından kaldırıncaya kadar savaşırım" diyorsun. İyi tamam, dikeni kaldırdın. Artık
bu yeterlidir, ama bir de dal vardır ki diken değildir. Peki, bu diken olmayan dalı niçin
kaldırmak istiyorsun? İşte bu sınır demektir.
c- İnzilam ve İstirham Yöntemi
İnzilam ve istirham yöntemi, hiçbir zaman Peygamber veya Peygamberin
vasilerini izlemediği yöntemlerdendir. Yani acaba onların bir yerde düşmanı kuvvetli
gördükleri için bu iki araçtan birisine başvurdukları olmuş mudur? İstirham ettikleri,
yani boyunlarını büktükleri ve yalvarıp yakarmaya başladıkları, "bize merhamet et"
diye inleyip sızladıkları, merhamet dileğinde bulundukları olmuş mudur? Asla!
İnzilam ne demek? İnzilam zulme baş koymak, yani zulme razı olmak demektir. Bu
asla onlarda görülmemişti. Bunlar, hiçbir zaman Resul-i Ekrem'in, O'nun büyük
vasilerinin ve aynı şekilde O'nun mektebinde eğitim ve terbiye görenlerin istifade
etmedikleri birer yöntemler silsilesidir.
Fakat bir yöntemler zinciri vardır ki nisbi de olsa her zaman onlardan
yararlanmışlardır. İşte burada bazı noktalarda nisbiyyet meselesi gündeme geliyor.
d- Güç ve Zor Kullanma Yöntemi
Bizim güç adında bir yöntemimiz vardır. Ayrıca zor kullanma adıyla da başka bir
metodumuz vardır. Güç (kudret) metodu, güçlü olmak metodu demektir. Güçlü olmak,
düşmanın başına vurmak için değil aç gözlülük etmemesi içindir. Kur'an şöyle açıklıyor:
"Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın.
Bununla, Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunlar dışında sizin bilmeyip
de Allah'ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup caydırasınız... "(Enfal: 60)
İktidar metodu, -muktedir olma metodu- düşmanın saldırmaktan korkması
noktasında son bulur. Bütün müfessirler ayette geçen "lürhibün" (korkutursunuz) dan
maksadın düşmana (Müslümanların -çev-) kendilerine saldırma izni vermemesi
olduğunu söylemişlerdir.
Şimdi bu ilke acaba mutlak bir ilke midir, yoksa nisbi bir ilke mi? Acaba İslam
bu yöntemi belli ve özel bir zamanda mı muteber görüyor, yoksa bütün zamanlarda
mı? Mademki düşman bütün zamanlarda mevcuttur, o halde güç de vardır. Fakat zor
kullanma adında başka bir yöntemimiz daha var. Zor kullanma güç ve güçlükten başka
bir şeydir, güç kullanma manasınadır. Acaba İslam güç (zor) kullanmayı caiz görüyor
mu? Resul-i Ekrem kendi siretinde zor kullanma metoduna başvurmuş mudur?
Vurmamış mıdır? Yani zor kullanmış mıdır, kullanmamış mıdır? Kullanmıştır, ama
nisbi olarak. Yani bir noktada zor kullanmaya izin veriyordu; ama başka hiç bir yolun
kalmadığı yerde izin veriyordu. Meşhur ifadeyle şöyle derler: "Son çare dağlamaktır,"
Rasulullah son çare olarak buna izin veriyordu. Şimdi Emirü'l Mü'minin Ali (a) den
bir ifade ve yorum:
Ali(a) nin Nehcu'l-Beleğa'da Peygamberin siretini açıkladığı bir bölümde Resul-i
Ekrem hakkında bir cümlesi vardı: Şöyle buyuruyor: "Peygamber bir tabib (doktor)
idi. Tabii insanlar için bir doktordu. Şüphesiz buradaki doktordan maksadın vücud için
olmadığı bellidir. O doktor, örneğin insanlar için sığırdili(3) reçetesi vermiyordu.
Aksine maksat ruh ve içtima doktorudur. "Doktor tıbbıyla hareket eder ve döner". İlk
teşbihte -ki O'nu doktora benzetiyor- Peygamberin hal ve hareketlerinin, hastalarını
tedavi edip şifa veren bir doktorun davranışları gibi olduğunu söylemek istiyor. Hastayı
tedavi eden doktor nasıl bir davranışta bulunur? Hastanın durumuna acıma, hastayı
tedavi eden doktorun özellikleri cümle-sindendir. Ali (a) nin Nehcu'l-Beleğa'da
buyurduğu gibi:
"İsmet ehlinin ve Allah'ın tevfik verdiği temiz kişilerin günahkâr (hasta)lara ve
masiyet ehline acıması (merhamet etmesi) gerekir."(4)
Günahkâr acınmaya layıktır. Bu ne demek? Acaba merhamet edilmeye layık
oldukları için onlara bir şey söylemeyelim mi? yoksa söyleyelim mi? Eğer hasta
merhamet edilmeye layık ise, ona sövme, kötü söyleme ve farksız da olma. Onu tedavi
et ve iyileştir. Resul-i Ekrem'in metodu hastayı tedavi eden bir doktorun metoduydu.
Fakat Ali şöyle buyuruyor: Doktordan doktora da fark vardır. Bizim sabit doktorumuz
da var, seyyar doktorumuz da. Bir doktor bir muayenehane açmıştır. Tabelasını da
dikmiş ve muayenehanesine oturmuştur. Herkes gelerek ona müracaat eder ve beni
muayene et der. Doktor da ona reçete verir. Bu doktoru, kendisine müracaat etmeyen
kişiyle bir işi yoktur. Fakat bir doktor da vardır ki seyyardır. Hastaların kendisine
başvurmalarına kani olmuyor, bununla yetinmiyor kendisi hastalarına müracaat ediyor
ve hastalardan haber almaya gidiyor. Peygamber, (de aynen böyle -çev-)ahlak ve
maneviyat hastalarına haber sormaya gidiyordu. Hayatın bütün dönemlerinde O'nun işi
bu idi. Taife yolculuğu ne içindi? Aslında ondan bundan haber almaya gittiği
Mescid-i Haram'da Kur'an okuyor, onu celp ediyor, bunu davet ediyordu. Niçin
böyle yapıyordu? Dokunulmazlığın bulunduğu ve Arap kabilelerin hac amellerini
putperestçe tertipleriyle yapmak için geldikleri haram aylarda, onlar Arafat ve Mina'da
özellikle Arafat'ta toplandıkları zaman fırsattan istifade ederek onların arasına
gidiyordu. Ebu Leheb de hemen O'nun peşinden koşarak "bunun sözünü dinlemeyin.
Bu benim kardeşimin oğludur. Ben bunun yalancı olduğunu biliyorum. -Allah'a
sığınırız- bu delidir, bu şöyledir, bu böyledir." diyordu." Fakat Hz. Peygamber kendi
işine devam ediyordu. Bu ne içindi? Ali şöyle buyuruyor: "Peygamberin metodu
doktorun metoduydu. Bizde ise durum şöyledir: Kişiler bize gelir ve sorar, biz decevap
veririz. Fertler bize sormazlarsa artık bizim sorumluluğumuz yoktur. O kendi
sorumluluğunu bu sözlerden daha öte ve yüce biliyordu: Rivayetlerimizde şu vardır:
İsa (a)nın kötü ve çirkin iş yapan bir kadının evinden çıktığını gördüler. Müridler
(havariler -çev-) şaşırdılar bu duruma: "Ey Ruhullah! Sen orada ne yapıyordun?
Dediler. Hz. İsa ise şöyle dedi: "Doktor hastanın evine gider." Söz çoktur:
"Doktor tıbbı ve tedavisiyle dönüp dolaşır. İlaçlarını sağlam yapar ve araçgereçlerini parlatıp kızartır."
Metodların ve siretlerin nisbiyyeteni Ali (a) bu şekilde zikrediyor. Acaba
peygamber insanlara karşı yumuşak mı davranıyor, sert mi? insanlara muhabbet ve
şefkatle mi yaklaşıyor, yoksa sertlikle ve zor kullanarak mı? Ali (a) şöyle diyor: "Her
iki şekilde de davranırdı, fakat ikisinin yerini de bilirdi. Hem merhemi vardı, hem de
mism'i. Şu tabir, Emirü'l-Mü'minin tabiridir: Bir elinde "merhem (ilaç) vardı, diğer
elinde mişm. Bir yarayı bir ilaçla yavaş yavaş tedavi etmek istediği zaman yaranın
üzerine ilaç çalar, Mism, cerrahi aleti, dağlama aleti demektir. Bir elinde merhemi
vardı, diğer elinde mism. Merhemle tedavi gerektiği yerde merhemle tedavi ediyordu.
Fakat merhemin işe yaramadığı yerlerde, "artık çok iyi şimdi merhemimiz işe
yaramıyor, o halde bırakalım kendi haline" diyerek durmuyordu. Eğer bir uzuv
merhemle tedavi edilemiyorsa o uzvu dağlamak gerek, bu aletle tedavi etmek gerek.
Cerrahi aletiyle kesmek ve tedavi etmek gerek. Öyle ise bir yerde zor kullanmak,
başka bir yerde ise yumuşaklık, merhamet ve letafet. Rasulullah her birini kendi yerinde
kullanırdı. O halde güç metodu başka bir konu, zor kullanma metodu başka bir
konudur. İslam'da aslolan şudur: İslami toplum dünyanın en güçlü toplumu olmalıdır ki
düşman onun kaynaklarına, sermayelerine, topraklarına, ülkesine, halkına ve kültürüne
göz dikemesin. Bu artık nisbi yöntem değildir. Mutlak yöntemdir. Fakat güç kullanma
nisbi bir yöntemdir. Bu işi bir yerde yapmalı, başka bir yerde yapmamalıdır.
Yaşamda Sadelik ve Korkutmaktan Uzak Durma
Her ne kadar bir bakıma nisbi (izafi) denmesi gerekirse de bir bakıma mutlak
olan yöntemlerden bir diğeri yaşamda sadelik yöntemidir. Yaşamda sadeliği tercih,
Rasul-i Ekrem için bir ilkeydi. Peygamberimizin sireti ve halleri hakkında birçok
kaynağımız vardır. Biz Hz. Ali'nin dilinden Peygamber'in siretini dinlemişiz. İmam
Sadık'ın dilinden dinlemişiz. Diğer imamların dilinden dinlemişiz. Sahabeden bir
çoğununu dilinden dinlemişiz. Özellikle bu babla iki rivayet vardır. Bir rivayet vardır ki
hepsinden daha ayrıntılıdır. Bir rivayet de vardır ki İmam Hasan Mücteba üvey dayısında
rivayet etmiştir. Belki az işitilmiş olabilir: Hasan Mücteba 'nın bir üvey dayısı varmış.
Üvey dayı Hind bin Evbi Hale imiş. O Resul-i Ekrem'in evlatlık çocuğu idi. Gerçekte
Hz-Zehra'nın üvey kardeşi sayılıyordu. Yani Hatice'nin Resul-i Ekrem'den önceki
eşinden olma çocuğu idi. Hind, Üsame bin Zeyd ki annesi Zeyneb binti Cahş- gibi
Peygamberin evlatlığı idi. Fakat Üsame daha küçüktür. Ve yalnızca Peygamberin
Medine dönemini idrak etmiştir. Hind daha büyük olduğu için 13 yıl Mekke'de, 10 yıl
da Medine'de Peygamberin yanında kalmıştır. Hatta Peygamberin evinde tıpkı O’nun
çocuğu gibiymiş. Peygamberin cüzi durumlarını bu adam söylemiş İmam Hasan’da
nakletmiştir.) Rivayetlerimizde şu vardır: İmam Hasan çocuk iken Hind'e "Hind!
Dedem Peygamberi gördüğün şekilde bana tanlat." dedi. Hind de Rasulullah'ı küçük
İmam Hasan'a anlatmıştır. İmam Hasan Hind'in söylediği her şeyi aynen diğerlerine
nakletmiştir. Bunlar bizim rivayetlerimizde mevcuttur. Beyler eğer mütalaa etmek
isterlerse, Tefsiru'l-Mizan'ın altıncı cildinde bu cümleler vardır; yaklaşık iki
dalga, yani 4 sayfa olabilir, peygamberin hayatını cüziyatıni bu adam nakletmiş ve
diğerleri de O'ndan nakletmişlerdi. Peygamberin hayatından bazı bölümleri
nakledenlerden biri de sanırım tanınmış sahabe Ebu Sadi el-Hudri'dir. Yaklaşık
herkesin söylediği cümlelerden biri şudur (fakat bu ifade onlardan birine aittir):
"Rasulullah'ın geçimliği hafif idi."
Resul-i Ekrem yaşamında sadelik metodunu seçmiştir. Bütün her şeyde; yemekte,
giyimde, evde, dostlukta, arkadaşlıkta, ferdlerle ilişkide O'nun metodu sadelikti.
Özelliklerinin tamamında sadelik ve hafif geçimlik yönteminde yararlanıyordu. O
hazretin yaşamında bu ilke ve yöntem vardı. Peygamberin metodlarından biri olar
korkutma metodunu kullanmaktan ictinab ederdi. Genellikle dünya güçleri korkutma
metodundan faydalanıyorlar. Bazen korkutma yöntemini o safhaya götürmüşlerdir ki
hiç bir kişi düşünmemelidir de." diyorlar.
Bir kaç yıl önce "Milvan"ın yazdığı kitaptan okuduğuma -başka bir tarih
kitabından okumadım- göre Muhammed Han Kaçar Kirman'da iken, o katliamları
yaptığı, onca insanı kör ettiği, o kadar kanalları doldurduğu ve onca bozgunculuğu
yaptığı zamanlar -gerçekten hayret vericidir- askerlerden biri gelerek O'na şöyle rapor
verdi: "Falan asker veya subayın seni öldürmeye niyeti ve kararı var." Kaçar Han bu
durumu tahkik etmelerini emretti. Tahkik ettikleri zaman yalan olduğu ortaya çıktı.
(Gerçekte olayın mahiyeti şu idi-çev-): (Şikâyet eden-çev-) bu askerle (şikâyet
ettiği) öbür asker veya subay arasında bir kız için rekabet olmuş ve öbür asker veya
subay kızı almış. Bu yüzden bu asker ondan intikam alabilmek için gelip bu şekilde
yanlış rapor vermiş. Küçük adı Babahan olan Fetih Ali Şah o zaman Muhammed
Kaçar'ın veliahdı idi. (Muhammed Kaçar'ın çocuğu yoktu. Babahan kardeşinin oğludur
yani yeğenidir, -çev-) Muhammed Kaçar Fetih Ali Şah'a yani Babahan'a o zaman "git
bu olayı araştır" dedi. Babahan olayı araştırdığı zaman gerçeğin böyle (yukarıdaki gibiçev-) olduğunu ve öldürme planının yalan olduğunu gördü. Muhammed Han
Babahan'a "şimdi sana göre ne yapalım" dediğinde Babahan" malumdur. Bu bana
yalan rapor verdiği için cezalandırılmalıdır." cevabını verdi. Muhammed Han şöyle
diyor sonra: "Senin sözün adalet mantığıyla doğru bir sözdür. Fakat siyaset mantığıyla
doğru değildir. Adalet mantığına göre bu söz doğrudur; Çünkü o suçludur
vecezalandırılmalıdır. Fakat hiç düşünmüş müsün, bu olay ve mesele etrafında
araştırma yaptığın şu birkaç gün içerisinde herkes Muhammed Han Kaçar'ı
öldürmekten söz ediyor. Herkes beni öldürmek hakkında konuşuyor. Birisi diyor,
senin öldürmeye niyetin vardı, öbürü, benim öldürmeye niyetim yoktu diyor. Şahitler
geldiler, tanıklık ettiler ki hayır, işin içinde öldürme niyeti olmamış; birkaç gece
gündüzdür bunların fikrinde beni öldürme tasavvuru vardır. Bu öldürme tasavvuru
şahitlerin fikrinde vardır, suçlunun fikrinde vardır, itham edenin fikrine yol vermiş
olan insanlar bir gün de öldürme peşine düşer. Bir kaç gündür beni öldürmeyi düşünen
ve tasarlayan kimselerin hayatta olmaları maslahat değildir. Bunların tamamını, yani
itham edenin, suçlayanın ve hatta şahitlerin toptan öldürülmelerini emrettim. Çünkü bir
kaç gündür bu fikir onların kafalarına yerleşmiş.
Cengiz ne yapıyordu? Timur ne yapıyordu? Onun küçük derecesi, en azından
halkın vehimlerinden yararlanmaları, yani halkı etkilerialtma almak için debdebe ve
tantanalar meydana getirmeleridir.
Ali (a)nin Beyanı
Ali (a)nin Nehcu'l-Belağa'da Resul-i Ekrem'in siretini tefsir eden ve hem de
hayret verici olan bir cümlesi vardır. Ben bu noktayla karşılaştığım zaman o kadar tesir
altında kaldım ki haddi hesabı yoktur. Hz. Musa ve Harun'u İslam'a davet etmek için
Firavun yanma gitme hikâyesini naklediyor: Şöyle buyuruyor: "Bunlar (Musa ve
Harun(a) görevlendirildikleri zaman iki çoban gibi çoban elbisesi içerisinde (çoban tabii
bana aittir) Firavun'un yanına girdiler. İkisinin üzerinde de yünlü elbiseler vardı, yani
her ikisi de yünlü elbise giymişti ki en sade elbiselerdi bunlar. Her ikisi de ellerine birer
asa almıştı. Bu iki kişinin bütün sermayesi işte buydu. İki kişi yünlü yırtık eski elbiseler
ve iki asa ile o celalli ve ihtişamlı Firavun'un yanına geliyor(5) ve bütün ruhi güçle
Firavun'a şöyle hitap ediyorlar: "Bizim mesajımız var. Risaletimiz var. Bu risaletimizde
muzafferiz. Seninle hüccet tamamlamamız için geldik". Sonra şöyle devam ediyorlar:
"Önce senin yanına geldik eğer Firavunlaşmaktan vazgeçip teslim olur ve İslam'a
girersen,(6) biz izzet ve mülkü senin için teminat altına alıyoruz." Fakat İslam kenesine
arz edildiğinde Firavun etrafına bakarak şöyle diyor: "Şu eski yırtık elbiseleriyle ve
ellerinde tuttukları şu iki kuru sopayla gelen iki kişiyi görmüyor musunuz? Meselenin
aslı onlar için açıktır, bunların muzaffer oldukları bellidir. Hemen gelip "Eğer istersen
sonra da aziz olursun ve zillet toprağına düşmezsin. Gel Müslüman ol." diye bana şart
koşuyorlar."
«— Firavun'un mantığının durumu nedir? "İ3cisi üzerine altından bilezikler atılmalı
değil miydi?" Eğer gerçekten bunların bir geleceği varsa, o halde bu durumları nedir?
Öyleyse onların altın vemücevherleri hani nerede? Öyle ise onların teşkilat ve
merasimleri hani? Ali (a) şöyle diyor:
"(Firavun) altın ve topluluğunu büyük gördü, yün ve elbisesini küçümsedi."
O'nun gözüne para çok büyük gelmiş, sade elbise ise küçük gelmiştir. (Firavunçev-) kendi kendine eğer bu (Hz. Musa -çev-) doğru söylüyor ve bir ilahi kaynakla irtibatı
varsa, ilahı gelsin. O'na bizimkinin on katı kadar hazine, mücevher ve debdebe
versin. "Peki, niçin bunlara sahip değil?" diye düşünüyor. Ali(a) sonra Allah'ın
Peygamberleri bu şekilde gönderme, onlara bu zahiri teçhizattan, git-gel teşkilatı ve
güçlerinden, paradan ve mücevherden vermeme sebebinin felsefesine işaret ediyor.
Şöyle diyor: "EğerAllah bunları verirse realitede artık ihtiyar (seçebilme) ortadan
kalkar. Eğer işin içinde cebri iman olursa bütün insanlar gelirler iman ederler. Fakat
böyle yapılan iman artık iman değildir. İman insanların gereği görerek ve seçerek
meletmeleriyle olur. Yoksa (Emiru'l-Mü'minin kendi ifadesidir) Allah hayvanları
bunların emrine amade kılabilir -ki örnek olarak Süleyman Peygamber için bu işi yaptıkuşları bunların emrine verebilir ve bu iki kişi (Musa ve Harun) Firavun'un yanına
geldikleri zaman kuşlar başlarının üzerinden hareket edebilir hayvanlar onları tazim
edebilirlerdi. Böylece insanlar için hiç bir şüphe kalmaz ve ihtiyar bütünüyle ortadan
kalkar. Böyle bir iman ise artık iman değildir. İman hiç bir cebrinolmadığı imandır.
Mucize ve keramet de delil olma noktasında yapılır ve kullanılır. Delil sınırına kadar
Kur'an "ayet, mucize" diyor, ama eğer delili sınırından daha çok isterlerse o zaman
Kur'an diyor ki, Peygamber mucize yapma fabrikası getirmemiştir. O kendi imanını
insanlara sunmak için gelmiştir. Nübüvvetinin ve risaletinin doğruluğuna şahit olması
için de Allah, Peygamber eliyle mucize gösteriyor. Hüccet tamamlanır tamamlanmaz
artık mucize yapma da sona eriyor. Bir mucize burada, bir mucize orada, o desin falan
mucizeyi göster, çok iyi, 6u, başka bir öneri yapsın çok iyi, tıpkı hokkabazlar gibi...
Böyle olmaz. Biri desin: "Ben o adamı böcek yap diyorum." Diğeri desin: "Ben şu
eşeği ata çevirmeni istiyorum". Meselenin böyle olmadığı açıktır. Ali (a) "böyle
olsaydı, artık imanlar iman olmazdı" diyor. Benim delil mahallim olan sonraki cümledir
ki o da şudur: "Allah böyle teşrifat, teşkilat, debdebeve tantanalardan hiçbir zaman
peygamberine vermez..." Allah peygamberine vermez ve Peygamberler de bu yöntemi
kullanmazlar. "Fakat Allah Peygamberlerini gayret ve azimlerinde kuvvet sahibi
kıldı."iradelerine, azimlerine ve ruhlarına öyle bir güç vermiştir ki Peygamber geliyor,
yün elbise ve elindeki ağaçtan yapılmış asayla Firavun'un karşısında duruyor. Ve öyle
bir güçle şöyle diyor: "onların başkalarının gözlerine gelen durumlarında zayıflık ve
güçsüzlük vardır." Sonra şöyle buyuruyor Hz. Ali:
"İhtiyaçsızlık bakımından kalbleri ve gözleri dolduran kanaatle ve eziyet
bakımından gözleri ve kulakları dolduran fakirlikle beraber..."(7)
(Belki sizin için bu ifadenin tefsir ve tercümesini yapamayabilirim, fakat gönlüm
yapmak ve sizin de doğru anlamanızı isti yor.) Allah, kalbleri ve gözleri ihtiyaçsızlık
bakımından dolduran kanaatle onların içlerine azim, karar ve irade gücü yerleştirdi.
Bir kimseyi görürsünüz ki "sunum var bunum var" diye "sahip olmak" la gözleri
doldurmak istiyor. Bir kimse "sahip değilim, fakat ihtiyacım yok ve itina etmiyorum"
la gözleri dolduruyor. Ali (a) şöyle diyor: "Peygamberler de gözleri dolduruyorlardı,
fakat "şu eve sahibim, şu kadar at benim arkamdan hareket ediyor. Bu kadar uşak
benim peşimden geliyor, bunca azamet, celal ve git-gele sahibim" le değil, "sahip
değilim (benim bir şeyim yok-çev-) ve muhtaç değilim" le. Peygamberler bu git gelleri
(ihtişam ve debdebeleri) kendilerine hiç bağlamazlardı. Sadeliğin zirvesindeydiler,
fakat bu sadelik, o celal, azamet ve ihtişamları küçültüyordu.
İskender ve Diyojen
Kelbi filozoflardan(8) meşhur bir filozof vardır. Şüphesiz kelbi filozoflar bu
işlerde aşırılık ediyorlardı. Yani adamlar zahidlikte enterasandılar. Dünya malı ve
aletine hiç önem vermezlerdi. Hatta böyle birisinin evi ve maaşı da yoktu. Diyojen
adında -ki Müslümanlar ona Diyocans derlerdi.- bir adam var. Şems Diyarında
Mevlana'nın o meşhur şiiri bu adama işaret etmektedir:
Dün şeyh lambayla şehirde gezip dolaşıyordu.
Dev ve canavardan bıktım, insan arıyorum diye
Dediler: bulunmaz biz aradık.
Dedi: bulunmayan şeyi istiyorum.
Diyojenle ilgili hikâye şöyledir: Diyorlar ki, bir gün Diyojen eline lamba alıp yola
düşmüştü. Bunu görenler niçin eline lamba aldın diye sordular. Diyojen "bir şey
arıyorum" dediğinde "ne arıyorsun" dediler. Diyojen "insan arıyorum" dedi.
İskender İran'ı fethettikten ve bir hayli fütuhat kendisine nasib olduktan sonra,
herkes O'nun karşısına gelip saygıyla eğildi, fakat Diyojen gelmedi ve İskender'e önem
vermedi. Sonunda İskender dayanamadı ve "Biz Diyojen'den haber almaya
gidiyoruz" dedi. Diyojen de bugünkülerin deyimiyle güneş banyosu yapmıştı. İskender
yanına geliyordu. Diyojen'e yaklaştıklarında atların ve diğerlerinin gürültüsü arttı.
Diyojen biraz kalkıp yükseldi, baktı ve hiç önem vermedi. Yine yatıp uyumaya devam
etti. İskender atıyla başucuna gelinceye kadar böyle yattı. İskender başucunda durdu ve
"kalk" dedi. O'nunla iki üç kelime konuştu, Diyojen de cevap verdi. Sonunda İskender
O'na "Benden bir şey iste" dedi. Diyojen "sadece bir şey istiyorum" deyince İskender
"nedir o?" dedi. Diyojen şöyle cevap verdi: "Gölgeni başımdan azalt. Ben burada
güneşleniyordum. Sen geldin gölge yaptın, güneşin önüne geçtin." İskender, ordu
komutanlarıyla döndüğü zaman ordu komutanları şöyle dediler: "Hayret! Adi ve alçak
bir adamdı. Hakir bir adamdı! İnsan ancak bu kadar adi ve alçak olur! Devlet-i alem
İskender'e yüz sürmüşken o kalkıp İskender'den gölge etmemesini istiyor. Hâlbuki her
şey isteyebilirdi." Fakat İskender Diyojen'in ruhu karşısında küçülmüştü. Tarihe geçmiş
olan bir cümle söylemişti: "Eğer İskenderolsaydım, Diyojen olmak isterdim." Fakat
İskender olduğu halde yine de Diyojen olmak istedi. "Eğer İskender olmasaydım"
sözü durumu arz ederken söylediği sözlerde boş bir yer kalmaması içindi. Ali (a) şöyle
diyor: "Peygamberler kanaat ve sadelik halinde idiler. Bu onların siyasetiydi; İlahi
siyaset. Onlar da kalbleri dolduruyorlardı. Fakat zahiri celal, büyüklük ve debdebe ile
değil, aksine sadelikle içice olan manevi büyüklükle. Resul-i Ekrem bu celal, debdebe
ve görkemliliklerden o kadar nefret ederdi ki, hayatı bütünüyle bu nefretle doluydu. Bir
yere gitmek istediğinde, arkasından kendisiyle birlikle bir grup insan hareket etmek
islediği zaman, buna izin vermezdi. Eğer binekli ise bir yayanın kendisiyle gelmek
istemesi halinde şöyle diyordu: "Kardeş! Şu işlerden birini seçmelisin: Ya sen önden
git, ben arkandan geleyim, ya da ben önden gideyim, sen sonra gel." Yahut da bazen
bineğe iki kişinin binmesimümkün olduysa şöyle buyururdu: "Gel ikimiz beraber
binelim" "ben bineyim, sen yaya git" demezdi. Kendisi binekli iken bir kişinin yaya
hareket etmesine izin vermesi imkânsızdı. Mecliste otururken şöyle diyordu: "Halka
şeklinde oturalım ki meclisimiz aşağı yukarı olmasın. Ben meclisin ortasına oturursam,
siz de etrafımda oturursanız, benim celal ve ihtişamımın bir parçası olursunuz. Ben
böyle bir şeyi istemiyorum." Hz. Peygamber yaşadığı müddetçe bu yöntem ve ilkeden
şaşmadı. Özellikle bir bakıma bunu bir lider için zaruri ve lazım biliyordu. Bunun için
Ali'nin de hilafeti zamanında nihai derecede bu yönteme riayet ettiğini görüyoruz.
İslam hiçbir zaman bir rehberin -özellikle manevi yöne de olursa- ululuk ve azamet
meydana getirmesine izin vermiyor. Aslında onun ululuk ve azameti aynen
maneviyatındadır, kanaatindedir, ruhunda-dır. Bedeninde ve zahir görünümünde
değil! Emirü'l-Mü'minin, hilafeti zamanında Medain'e -ki Bağdadın yanındadır ve eski
Enuşirvan sarayı, yani Medain sarayı oradaydı.- geldiği zaman Enuşirvan sarayına girdi.
Sarayı seyrederken bir şahıs dünyanın vefasızlığı hakkında Arapça bir şiir okumaya
başladı. Hz. Ali hemen gitti ve şöyle buyurdu: Bunlar nedir? Kur'an ayetini oku:
"Onlar nice bahçeler ve pınarlar terk etmişlerdi. (Nice) ekinler, güzel
kaynaklar ve kendilerinde sevinç ve mutluluk içinde yaşadıkları
nimetler. (Duhan: 25-27)
Hazret İran ülkesine girdiği zaman İranlılar onun ülkelerine geldiğinden haberdar
olduklarında kâhyalardan bir grup ve çiftçilerin önde gelenlerinden bir grup Hazreti
karşılamaya geldiler ve önünde koşmaya başladılar. Hazreti Ali onlara seslenerek "ne
yapıyorsunuz" dedi. Onlar "bu bizim, büyüklerimiz için gösterdiğimiz saygıdır. Size
saygı ve hürmet olarak bu işi yapıyoruz." dediler. Hazret şöyle buyurdu: "Siz bu
işinizle kendinizi hakirleştiriyor ve alçaltıyorsunuz. O büyüğe de zerre kadar bir fayda
dokunmuyor. Bu işler nedir? Ben bu merasimden beriyim. İnsansınız ve özgürsünüz.
Ben bir beşerim, siz de bir beşersiniz."
Resul-i Ekrem'in yaşam ilkelerinden ve metodlarından biri sadelikti. Rasulullah'ın
geçimliği hafif idi. Ömrünün sonuna kadar bu ilkeye riayet etli. Hadislerden birinde
şöyle nakletmişlerdi (Ehl-i Sünnet de nakletmiştir): Hz. Peygamber, hanımlarından yüz
çevirdi ve onları boşanmakla sade yaşamaya sabretme arasında muhayyer bıraktı.
Kadınlardan bir kısmı "biz çok sadeyiz, biz de altın ve süs istiyoruz. Ganimetlerden
bize de veriniz" dedi. Rasulullah (bunlara cevaben-çev-) şöyle buyurdu: "Benim
yaşamım sade yaşamdır. Ben sizi boşamaya hazırım. Boşanmış bir kadını -Kur'an'ın
ifadesiyle- teşrih etmek gerekir, yani teciliz etmeli ve ona bir şey vermelidir. Buna göre
size bir şey vermeye de hazırım. Eğer beni sade hayatımla kabul ediyorsanız edin, yok
eğer sizi bırakmamı istiyorsanız, bırakayım (boşayayım). Şüphesiz hepsi de "hayır,
biz sade hayatı kabulleniyor ve yaşıyoruz." dediler. Olay ayrıntılıdır. Şöyle
yazmışlardır: Ömer ibnu'l-Hattab Hz. Peygamberin hanımlarından rahatsız ve huzursuz
olduğunu öğrendiği zaman, O'nunla konuşmaya gitti. Ömer şöyle diyor: Orada Hz.
Peygamberin herhangi bir kişinin içeri girmemesi için görevlendirdiği bekçi
vardı. Oraya kadar gittim ve bekçiye "Ömer olduğumu söyle" dedim. Gidip geldi ve
"herhangi bir cevap vermedi 'dedi. Gittim ve tekrar geldim. İzin istedim, bana yine
cevap vermedi. Üçüncü defa gittiğimde "gel" dedi. Gittiğim zaman Hz. Peygamberin,
içerisine sadece aynen hurma lifinden yapılmış hah döşeli bir odada istirahat ettiğini
gördüm, ayrıca biraz yerinden kımıldadığında bu halının sertliğinin bedenine iz
yaptığını gördüm ve bundan dolayı çok rahatsız ve huzursuz oldum. "Sonra Ömer
(ihtimalen ağlayarak) şöyle diyor: "Ey Allah Resulü! Niçin böyle olması gerekir?
Niçin kisralar ve kayserler nimetler içerisinde boğulsunlar da sen Allah'ın peygamberi
olduğun halde böyle bir durumda olasın?" Hz. Peygamber bu sözlerden rahatsız oldu
ve yerinden kalkarak şöyle buyurdu: "Ne diyorsun sen? Nedir bu dokuduğun saçma ve
anlamsızşeyler? Sen kendi görüşünle cilve yaparak benim bunlara sahip olmadığımı ve
bunun benim için mahrumiyet olduğunu mu sanıyorsun? Sen o şeylerden onlar için
nimet olduğunu mu sanıyorsun? Allah'a yemin olsun ki onların tamamı
Müslümanların nasibidir. Fakat bunlar bir kişi için iftihar değildir."
Peygamberin yaşamının nasıl olduğuna bakınız. Öldüğü zaman kendisinden
geriye ne kaldı? Ali öldüğü zaman geriye ne bıraktı? Peygamber öldüğü zaman bir
kızından fazla bir şeyi yoktu. Mutat üzere her insan eğer bu ölçülere uyuyorsa ve kızı
varsa beşeri his, şefkat ve sevgi gereği kızı için ev ve iaşe gibi zahireler hazırlamak
ister. Fakat aksine O, bir gün Hz. Fatıma'nın evine girdiği zaman Fatıma'nın elinde
gümüşten bir bilezik olduğunu ve bir de renkli perde astığını gördüğünden Hz. Zehra'ya
o kadar aşırı sevgi ve ilgisi olduğu halde konuşmadan geri dönüyor. Hz. Zehra babasının
bu kadarını da kendisi için hoş görüp beğenmediğini anlıyor. Niçin? Çünkü Ehl-i Suffe
dönemidir. Zehra her zaman fedakârlıkehlinden olmuştur. Sahip olduğu dünya malını
başkalarına bağışlar. Peygamber döner dönmez hemen gümüş bileziği kolundan
çıkarıyor ve renkli perdeyi de yerinden çıkararak bir kimseyle Resul-i Ekrem'e
gönderiyor. Onları götüren kişi "Ya Rasulallah kızınız göndermiştir. Arzu ediyor ki,
bunları bildiğiniz her hayır için harcayınız." dediği zaman Peygamberin çehresi
açılıyor ve şöyle bir cümle söylüyor: "Hey babası kurban olasıca!"
Zehra'nın evlenme gecesidir. Hz. Zehra için zifaf gecesi gömleği olarak sadece
yeni bir gömlek salın almışlardır. Bir de önceki gömleği varmış. Zifaf gecesi Zehra'nın
evine bir dilenci geliyor ve şöyle diyor: "Ben çıplağım, beni giydirecek kimse yok
mu?" Diğerleri bu dilenciye bir şey vermeye teveccüh etmiyorlar. Bu evin gelini
olan ve meşhur sözle tahta oturacak gelin olan Hz. Zehra hiç kimsenin aldırış
etmediğini görünce derhal harekete geçiyor. Tenha bir yere giderek bu yeni elbiseyi
üzerinden çıkarıyor ve eski elbisesini giyiniyor. Yeni elbiseyi ise dilenciye takdim
ediyor. Diğerlerinin yanına geldiği zaman "gömleğin hani?" diye sorduklarında "Allah
yolunda verdim" diye cevap veriyor. AcabaZehra için bunların ne büyüklüğü ve
önemi vardır? Elbise ne demek? Teşkilat ve debdebe ne demek? Zehra Fedek'in peşine
düşüyorsa İslam, hakkı elde etmeyi farz kıldığı içindir. Yoksa Fedek'in ne değeri
vardır?! Çünkü eğer Fedek'in peşine düşmeseydi, zulme razı olmuş olurdu. Yoksa O
Fedek'in 100 mislini Allah yolunda veriyordu. Çünkü zulme boyun eğmemek gerekir.
Zulme razı olmamak gerektiği için Zehra hakkını istiyor. Yani Hz, Zehra için Fedek'in
değeri hukuki yöndendi, ekonomik ve maddi yönden değil. Ekonomik ve maddi açıdan
Fedek'in değeri sadece şu kadardı ki eğer Fedek'e sahip olursam, diğerlerine de
ulaşabilirim.
Evet, Zehra'nın böyle bir düğün gecesi vardı. Fakat vefatından önce özellikle
temiz bir elbise giydi. Amacı bu şekilde, yani temiz elbiseyle can vermekti. Esma
binli Umeys şöyle diyor: Bir gün -Şimdi veya Resul-i Ekrem'in vefatından 75 gün ve
yahutta 95 gün sonra- Hz. Fatıma'nın durumu daha iyi idi. Yerinden hareket etti ve
oturdu, daha sonra kalktı, gusül aldı ve şöyle buyurdu: Esma! Benim o temiz
elbiselerimi getir. (9) Esma bu nedenle şöyle diyor: Elhamdülillah Hz. Fatıma'nın
durumu daha iyidir diye çok memnun oldum ve sevindim. Fakat Patıma öyle bir cümle
söyledi ki Esma'nın bütün ümidleri suya düştü. Hz. Patıma şöyle buyurdu: "Esma! Ben
şimdi kıbleye dönük yatıyorum. Benimle bir müddet konuşma. Bir müddet sonra bana
seslen. Cevap vermediğimi görürsen, bil ki benim ölüm anımdır." İşte burada
Esma'nın bütün ümidleri rüzgârla birlikte uçup gitti. Esma'nın feryadı basması uzun
sürmedi... Ali'yi aramaya gitti ve mescidden çağırdı. Bu arada Hasan ve Hüseyin
geldi.
Hareket ve güç ancak yüce ve büyük Allah'a aittir. Allah'ın dua ve selamı Hz.
Muhammed'e ve temiz Ehl-i Beytine olsun.
Büyük, en büyük, en celil ve en kerim isminle ey Allah'ım....
Ey Allah'ım bize İslam ve Kur'an'ın kadrini bildir. Hepimize amel ve has niyet
başarısı nasib et. Sevgi ve marifet nurlarını kalblerimize yerleştir. Peygamberini ve
O'nun âlinin muhabbet ve marifet nurunu kalblerimize doldur. Ölülerimize yardım ve
merhamet et.
Ve efendimiz Sahibu'z-Zaman'ın gelmesini' çabuklaştır!
ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN DİPNOTLARI
1- Tabii dikkat ediniz: Resul-i Ekrem'in sireti dediğim zaman İmam Hüseyin'in
sireti de aynen böyledir, Hz. Ali'nin sireti de böyledir demeyiniz. Elbette böyledir ama
biz şu anda Resul-i Ekrem'den bahsetmekteyiz. Yoksa fark etmez.
2- Nehcu'l-Belağa, Feydu'l-İslam, s: 1027, Ferman-i Malik Eşter.
3- Sığırdili: Daha çok dağlık bölgelerde ve buğday tarlalarında yetişen bir çil
bitkisidir. Yüksekliği iki metreye kadar varır. Yaprakların sert ve sığırdili gibi uzundur.
Sapları da sert ve iridir. Kalın ve kısa tüylerle örtülüdür. Çiçekleri küçük ve mor
rengindedir, Nisan-Haziran arasında açılır. Çiçeklerini çay gibi demlerler ve içerler.
Tıbta da kullanılır.(çev)
4- A.g.e. 140. Hutbe, s:428.
5- Burada Hz. Musa ve Hz. Harun'un Firavun'un yanma varmak için ne kadar
oyalandıkları ve bekletildikleri, en sonunda bir fırsatını bularak kendilerini onun yanma
ulaştırdıkları hususu belirtilmemiştir.
6- İslam, bütün zamanlarda var olan ve Resul-i Ekrem'in eliyle kemal derecesine
ulaşan hak dinin adıdır. Kur'an bütün peygamberlerin getirdiği dini İslam olarak biliyor
ve hepsine İslam adını veriyor.
7- Nehcu'l Belağa, Hutbe: 190
8- Kelbi Filozof kelbiye, bir başka isimle kinizm ve ya sinizm akımına mensup
olan filozoftur. Kelbiye mutluluğun, hırs ve "Saçlardan uzaklaşmakla, dünya malına
önem vermemekle ve ev-barksız yaşamakla elde edilebileceği görüşüne sahip olan ve
töreleri hiçe sayan eski Yunan Felsefesinde bir akım. (Çev)
9- Esma daha önce Hz. Zehra'nın kaynının, yani Cenab-ı Cafer'in hanımı idi. Bu
demektir ki Hz. Ali'nin kardeşi Cafer'in hanımıdır. Cenab-ı Cafer'den sonra Ebu Bekir'in
eşi oldu. Çok asil ve şerefli olan Muhammed bin Ebibekir işte bu Esma'dan
dünyaya geldi. Ebu Bekir'den sonra Esma Emirü’l Mü’minin ile evlendi.
Böylece Muhammed bin Ebi Bekir Emir'ul-Mü'minin dostluğuna sahiptir.
Babasıyla bir irtibatı yoktur. Esma muhalleli bir kadındır. Ebu Bekir'in eşi olduğu süre
içerisinde de Ali'yi sevmektedir. Ali'nin dostudur ve kocasının hanedanını değil, Ali'nin
hanedanını istemekte ve sevmektedir.
IV. BÖLÜM
SEBEPTEN YARARLANMANIN NİTELİĞİ
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...
"Hamd, bütün varlıkları yaratan âlemlerin Rabbi
Allah'a mahsustur. Dua ve selam Allah'ın kulu, Resulü,
hatibi, seçkin dostu, Allah tarafından arındırılmış, Allah'ın
sırrını koruyan ve elçiliğini tebliğ eden, efendimiz,
peygamberimiz, dostumuz, Ebu'l-Kasım Muhammed'e ve
O'nun temiz, güzel ve iyi'Ehl-i Beytine olsun.
Kovulmuş ve lanetlenmiş şeytandan Allah'a sığınırım
"Andolsun! Sizin için; Allah'ı ve ahir et gününü umanlar ve Allah'ı çokça
zikredenler için Allah'ın resulünde güzel bir örnek vardır." (Ahzab:21)
Rasulullah'ın siretinden öğrenilmesi gereken meselelerden biri, "vesileden
yararlanmanın niteliği" dir. İnsan ilk olarak kendi hedeflerinde Müslüman olmalıdır.
Yani insanın hedefi mukaddes, yüce ve ilahi olmalıdır. İkinci olarak, bu hedefler için
vesile kullanmada da gerçekten Müslüman olmalıdır. İnsanlardan bir kısmı hedef
bakımından Müslüman değildirler. Yani insanlardan bazılarının hayatla yiyecek, içecek,
giyecek ve zevkten başka bir hedefi yoktur. Onların düşündükleri tek hedef, nasıl
yaşasınlar ki daha fok istirahat etsin ve zevk alsınlar. Gerçekte bunların hedefleri
bir hayvanın hedefinin sınırlarım aşamaz. Bunların sadece Müslüman olmadıkları
söylenemez, ayrıca bunlara insan da denilemez. Bir in-anın insan olma noktasında
hayvani şehvetlerini sınırlarından daha yüce bir fikrinin ve amacının olması gerekir.
Eğer insan gerçekten Müslüman olursa onun bütün hedefleri bir kelimede özetlenir ve
toplanırsa: O da Allah ve Hakk'ın rızasıdır.
Sonraki merhalede insan temiz, mukaddes ve yüce hedefleri için mecburen
vesilelerden istifade etmelidir. Söz konusu mesele şudur: Acaba hedefin insani olması,
bundan daha da yüce ilahi olması yeterli midir? Eğer hedef ilahi ise, artık vesileye
gerek yok mu? Ve o kutsal hedef için her vesileden yararlanılabilir mi? Farz edelim ki
bizim hedefimiz kutsal bir hedeftir. Acaba bu temiz ve mukaddes hedef için kutsal
olmayan ve kirli vesileler olsa da her vesileden istifade etmek mümkün mü? Veya
hayır, mukaddes hedef için mukaddes olmayan ve pis vesilelerden değil de kutsal
vesileden mi faydalanmalıdır? Şimdi konu aydınlansın diye bir takım misaller
zikrediyoruz.
İslam'ı tebliğde Meşru Olmayan Vesileden Yararlanma
Bizim hedefimiz dini (İslam'ı -çev-) tebliğ etmektir. Artık bundan daha iyisi
olmaz. Bir işteki hedefim kendi şahsım olduğu, bir işi kendim için, kendi menfaat ve
refahım için yapmak istediğim zaman... Orası açıktır. Fakat eğer ben bir işi kendim için
değil de aksine İslam için yapmak istiyorsam bu durumda acaba her vesileden
yararlanmam caiz midir? Eğer kendi menfaatlerim İÇ'11 yapmak istiyorsam, örneğin
işimin parasal ve idari yönü varsa sizin önünüze geleyim -çünkü siz benim
problemimi çözebilirsiniz- problemimin çözülmesi için dört tane yalan uydurayım.
Burada herkes beni kınar ve azarlar. Şuna bak derler, müşkülünü halletmek için
dalkavukluk ediyor, yalan söylüyor ve yağcılık ediyor. Fakat diğer bir zaman hedef
başka bir şeydir. Ben bir cami yapmak istiyorum, kendim için yapmak istemiyorum
Gerçekten de camiyi yapmada mukaddes olmayan bir hedefim yoktur. Ben camisi
olmayan falan yerde bir cami yapılsın, böylece halk oraya gelip namaz lalsın» vaaz
meclisleri düzenlensin, çocuklar gelerek dinin emirlerimi öğrensinler ve oturumlar
yapılsın diye bir cami kuran kimselerden biriyim. Bu cami malzeme istiyor. Caminin
başka işleri de var. İdari zorlukların ortadan kalkması mümkündür. Halktan da
para toplanması gerek. Şimdi hayır ehli bir adam ayakkabısının topuğunu çekip bu
mescidin işini yapmak için bir kimsenin önüne çıkıyor ve her ne olursa olsun ondan para
almak için konuşuyor. Dört tane yalan söylüyor. Fakat neticede mescid için beşbin
tümen para alıyor. Başka bir kişiye iki tane yalan söylüyor, başka birisine söyleşiniz,
böylesiniz, bizim size eskiden beri sevgimiz vardır, örneğin cennette takla attığınıza dair
bir rüya gördüm. Kesinlikle gerçekten de böyledir, yağ çekiyor ve onbin tümen de
ondan alıyor, 50 bin tümen bir başkasından alıyor. Bunun durumuna ne deriz?
İnsanlardan birçoğu bu işi mukaddes ve bir tür fedakârlık olarak telakki edebilirler. Bak
derler bu biçare kendisi için çalışıyor: Bak ta iş için artık ne yapmaz bu adam?! Her
vesileye başvurarak herkese ulaşır, sonra bu yolla aldığı parayı cami için getirir,
gerçekten fedakâr bir adam...
Acaba bu iş doğru mudur, değil midir? Bu bir problem.
Hadis Uydurma
Tarihte meydana gelen başka bir olay, insanları doğru yöne sevk etmek için
peygamber veya imamlar adına hadis uydurmaktır.
Hadis uyduran kişinin burada şahsi bir maksadı yoktur. Aksine bu maksadı
halka yol göstermektir. Fakat düşünüyor: "Eğer peygamber veya imamlardan- şöyle
bir hadis nakledersem insanlar daha iyi kabul ederler. Örneğin [kendi kendine şöyle
diyor:] Halk bu kadar gıybet ediyor, boş ve saçma şeyler konuşuyor. Bu halde gıybet
etmemesi ve lüzumsuz şeyler konuşmaması için benimgelip falan duanın fazileti
hakkında bir hadis uydurmam iyi bir iştir. Böylece insanlar boş söz ve gıybet yerine bu
duayı okurlar Veyahut da Kur'an'ın sevabı hakkında bir hadis uydurmam, örneğin
Kur'an'ın falan suresini 40 defa okuyunuz, falan tesiri olur, dememiz iyi bir şeydir.
Acaba bu iyi bir iş midir? Bu bir meseledir. Hedef mukaddes ve temizdir, fakat bir
kimse yalan, hile, sahtekârlık ve uydurma ile bu kutsal hedefi gerçekleştirmek istiyor.
Acaba bu doğru mudur, değil midir? Tarihte çokları böyle işler yapmışlardır. Bir hadis
vardır, bu hadisi tefsir kitaplarının geneli önde yazmışlardır. Mecmau'l-Beyan'ın
mukaddimesinde de bulunduğu malumdur. Ben defalarca kitaplardan okumuşum;
Kur'an surelerinin kıraatim has faziletler hakkındaki bu hadisi Übeyy bin Ka'b'dan
naklediyorlar; örneğin. A'la suresini okumak için özel bir fazileti zikrederler. Gaşiye
suresi için başka bir üstünlük ve sevap, Beyyine suresi için başka bir sevap, Bakara
suresi için başka bir sevap, Al-i İmran için başka bir fazilet... Her biri için bir şey
söylemişlerdir. Söylenilenlerin hepsi de Peygamberden rivayet olunmuştur. Bir şahıs bu
hadis rivayet eden kişiden şunu sordu: Nasıl oluyor da bu hadisi sadece sen rivayet
ediyorsun da senden başka kimse rivayet etmiyor? Hadisin ravisi şöyle dedi: Doğrusunu
istersen bu hadisi Allah rızası için ben uydurdum. Baktım ki insanlar oturduğu
meclislerde efsaneler anlatmaya, cahiliye tarihini anlatmaya ve cahiliye
şiirleri okumaya başlıyor, baktım ki insanların zamanı boş yere telef oluyor. İşte bu
boş ve anlamsız işler yerine halkı Kur'an okumaya sevk etmek için bu hadisi
Peygamberin dilinden söyledim: Ayıp değil ya! Başka birisi geliyor, bir maksat için
rüya uyduruyor ve halkı rüya ile doğru yola götüreceğine inanıyor.
Acaba bu işler doğru mudur? İnsanın kutsal ve temiz hedefin mukaddes olmayan
vesilelerden yararlanması doğru mudur? Hayır, böyle bir şey yanlıştır.
Bu husus daha önce defalarca aklıma gelmişti. Tefsiru'l-Mizan'ı -bu konudaincelemekte olduğum bugün şunu gördüm: Allame Tabatabai nübüvvetin tebliğ
adabını Kur'an'dan çıkarmıştır. Aynı konu için bütün peygamberlerin ve Resul-i
Ekrem'in riayet ettikleri âdabı zikretmiştir. Buna göre peygamberler hiç bir zaman
siret ve metodlarında hakka ulaşmak için batıldan istifade etmiyorlar. Bilakis hakkı elde
etmek için hakkın kendisinden istifade ediyorlar.
Acaba Kur'an'daki Kıssalar Gerçek Değil midir?
Bir kısım Mısırlılar bazı Kur'an kıssaları hakkında boş ve saçma konuşmuşlardır ki bu durum bazen Mısırlı olmayanların-sözlerinde de görülüyor- Örneğin (Kur'an'daki
falan kıssa dünya tarihlerinde meydana gelmemiştir. İyi güzel, meydana gelmemiş
olsun. Acaba dünyada meydana gelen tüm olaylar tarih kitaplarında var mıdır?! Şu
anda bizim sahip olduğumuz tarih kitapları 3000 yıl önceki olayları kapsar. Yani İslam
döneminden 1400 yıl önceki zamanlardan bu yana dünya tarihinin aydınlık olduğu
söylenebilir. Ondan önceki zamanlar için esasen "tarih öncesi zamanlarımız" diyorlar.
Bazıları bir kısım Kur'an kıssaları hakkında şöyle demişlerdir: Kur'an'ın hedefi
kutsaldır. Kıssalar, öğüt ve ibret vermek için naklediliyor. Kur'an tarih kitabı değildir ki
olayları tasvir etmek istesin. Kur'an olayları öğüt vermek için zikrediyor. Hedef öğüt
vererek olduğuna göre artık anlattığı olayın gerçekten meydana gelip gelmemesi
arasında fark yoktur. Veya Kur'an o olayı hikâye şek linde nakletsin ki bir netice
alsın. Yoksa dünya filozoflarından bir çoğu çok büyük öğütleri hayvanların dilinden
beyan etmiş değiller midir?! Bütün insanlar bunların (filozofların hayvan hikâyelerinin)
gerçekliğinin olmadığını biliyorlar. Kelile ve Dimne öyküleri gibi: Örneğin tavşan
şöyle konuştu. Sonra tavşana görev çıktı... İnsanın akıllı ve uyanık olması gerektiğini,
vücud ve zorun akıl ve zekâ ile eş olamayacağını söylemek istediği zaman şöyle diyor:
Bu küçüklüğü ve az güçlülüğüyle tavşan, o büyüklük ve güçlülüğüyle aslanısonunda
kuyuya atıyor.(1) Bunu nasihat olması için söylüyor. Yoksa hikâye gerçekten
olmamıştır. Yani gerçekte bir aslan, bir tilki, bir tavşan ve de bunların birbiriyle
konuşmuş olmaları durumu yoktur. Bazıları mazallah (Kur'an kıssaları için de -çev-)
böyle demek istemişlerdir. Kaldı ki bizim Kur'an kıssaları hakkında acaba Kur'an
kıssaları tarih midir (yani gerçekten olmuş mudur -çev-), veya öğüt ve ibret için temsil
midir diye düşünme zorunluluğumuz yoktur.
Bu söz çok havadan bir sözdür. Nübüvvet mantığında Peygamberlerin, bir gerçek
için temsilen de olsa mazallah olmamış bir işi ve bir yalanı beyan etmesi imkânsızdır.
Dünya edebiyatında bu sözlerden çoktur. Hayvanların diliyle söylemiş olanlar, hem de
hayvanların diliyle söylememiş olanlar, [temsilden yararlanmışlardır.] Hatta Sadi'nin
Bostan ve Gülistan, başka hikâyelerinde başka öykülerinin, tarih değerinin olduğu ve
onlardan birçoğunun şüpheden salim olmadıkları hiç belli değildir. Öyle ki aslında
hikâye kendisini bozuyor. Örneğin, Sadi şöyle diyor: "Hindistan'da iken
Sumnat puthanesine (put tapınağına) gittim. Orada Zend ve Pazend (2) okuyorlardı.
Sonra vurdum Putları kırdım, böyle yaptım, şöyle yaptım." Gerçekte Sadi'nin
ömründe oraya gittiği belli değildir. Buna ilaveten eğer Sumnat puthanesine gitmiş
olsaydı, orada Zend ve Pazend'in ne işi var?! Veya şöyle diyor "Kaşgar'da iken bir
çocuğu gördüm. Bu çocuk falan nahiv kitabını okumaktaydı. O'na şöyle dedim; o da
bana şöyle cevap verdi." O'nun hedefi, vermek istediği öğüt ve derstir. Sultan Mahmud
ve Ayaz (gece rüzgârı)ın dilindenbir takım sözler söylüyor. Aslında bunların bir
gerçekliği yoktur.
Kur'an'ın, Peygamberin, İmamların, İslam'ın eğitip yetiştirdiği kimselerin
mukaddes hedef için gayr-i mukaddes bir işten, örneğin boş ve mukaddes bir işten,
batıl
bir
işten,
bir
temsil
de
olsa
gerçek olmayan bir işten faydalanmaları mümkün değildir. Kur'an kıssalarının
tamamının, Kur'an'ın nakledip anlattığının aynen gerçek olduğundan bizim şüphemiz
olmamalıdır ve yoktur da. Kur'an'ın anlatıp naklettiği için bizim dünya tarihinden bir
teyid ve ispat arayıp bulmaya ihtiyacımız yoktur. Aksine dünya tarihlerinin Kur'an'dan
teyid alması gerekir. Allema Tabatabai, Tefsiru'l-Mizan'da bu hakikati, ilkeyi ve
metodu; esasen peygamberlerin siretinde böyle hatta mukaddes bir hedef için gayr-i
mukaddes bir işten istifade etmediklerini Kur'an ayetlerinden delillerle ispat ediyor.
Müteceddit (yenilikçi)lerle Mütekaddimler Arasında Yaygın Olan İki
Batıl Söz
Bu noktada mütecedditlerimiz arasında bir söz ve bazı mütakaddimlerimiz
arasında da (başka) söz peyda olmuştur. Bunların her ikisi de hakikate öyle darbe
vurmuşlardır ki, ancak Allah bilir. Mütecedditler arasında sözle ortaya atılan ve çok da
üzerine dayaman şey batılılardan alınmışır. Ve Mısırlılar şu kaide tabire göre (bu
konudaki düşüncelerini-çev-) beyan ediyorlar: "El-ğayat tüber-ü'1-mebadi" yani gayeler
(hedefler) ilkeleri mubah kılar. Öyleyse hedefinin mukaddes olmasına gayret et.
Mukaddes hedef için gayr-ı Mukaddes bile olsa her vesileden istifade edebilirsin. Bazı
mütekaddimlerimiz arasında yapılan şey ise bir hadis nakletmeleridir: Elbette bu hadis
vardı. Hatta Şeyh Ensari (Allah ondan razı olsun) "Mekasib-i Muharreme"de bu
hadisi nakletmiştir. Hem de iki yerde. Bir yerde tefsir etmiyor, fakat diğer yerde tefsir
ediyor. O hadis şudur: Eğer bid'at ehlini gördüyseniz, yani dinde bid'at icad eden
fertler gördüyseniz, onları hayrette bırakıp şaşırtınız "Dinde bid'at yapmak, dinde bir
takım şeyler uydurmak ve dinden olmayan şeyler icad etmek demektir." (Yani-çev-)"
Dinden olmayanı dine sokmaya" bid'at derler. Yani bir kişi gelsin dinden
olmayan bir şeyi din adına dine soksun. Böylece insanlar bunun dinin bir parçası
olduğunu sansın. Bunun aksi de vardır. Dinden olan bir şeyi insanların dinin bir
parçası olmadığını sanmaları için çalışıyorlar. Her iki durum da bid'attir.
Bid'at ve Yeni Bir Şey Meydana Getirme
Bugün "yeni bir şey ortaya çıkarmaya" bid'at diyorlar. Din işinin dışında yeni bir
şey meydana getirmenin sakıncası yoktur. Bir kimse şiirde yeni bir şey meydana
getirmek (yenilikçi olmak-çev-) ister. Birisi sanatta yenilik yapmak ister. Bir başkası
felsefede yenilikçi olmak ister. Buna bir engel yoktur. Fakat dinde yeni bir şey ortaya
çıkarmanın bir anlamı yoktur; çünkü dinin kurucusu biz değiliz. Hatta İmam bile dinin
kurucusu değildir. İmam Peygamberin vasisi ve O'nun ilminin hazinesidir.
Peygamberin söylediği şeyi [O beyan] eder. Peygamberin kendisi de dinin icatçısı ve
kurucusu değildir. Allah melek vasıtasıyla, bazen de melek vasıta olmaksızın dini
Peygambere vahyeder. Peygamber de insanlara tebliğ eder ve hepsini birden iman için
beyan eder. Demek ki dinin kurucusu peygamber dahi değildir. Dinde yeni bir şey
meydana getirme ve ortaya atma yanlıştır, bid'attir ve haramdır. Evet, yeniden istinbat
etmek doğrudur, ama yeni bir şey ortaya çıkarmak, bid'at değildir.
Ahbariler(3) içtihadın bid'at olduğunu sanıyorlar. İçtihatların hepsinin bid'at olduğunu
söylüyorlar. Tabi yanılıyorlar. İçtihat güzel ve iyi istinbat demektir. Bir müçtehidin,
daha önce kendisinin veya başkalarının başka şekilde istinbat ettiği bir konuyu yeniden
istinbat etmesi mümkündür. Bu istinbat meselesidir, yeniden icat edip ortaya çıkarma
ve meydana getirme değildir. Mutlak yenilikçiliğe bid'at adını veriyorlar da bid'atı
himaye ediyorlar. Örneğin falan kimse bid'atçidir diyorlar. Fakat bizim
yanılmamamız gerekir. Aslında bu ıstılah yanlıştır. Bizde eskiden "bid'at" dinde yeni
şeyler icad etmek demekti. Yani dinde olmayanı dine sokmak. Başka bir şeyi bid'at
olarak adlandırmamalıyız. Sonra yavaş yavaş "öyleyse bid'atte bir problem yoktur"
dememeliyiz. Şunu demek istedim: Gençlerden bir kısmı yanılıyor. Eğer bugün yeni bir
şey icat etmeye bid'at diyorlarsa ve bu bid'at sanatsal, şiirsel, felsefik veya ilmi
meselelerde ise sadece bir kusuru olmamakla kalmıyor, ilaveten tam anlamıyla doğudur
da: Fakat dinde bid'at yeni bir şey ortaya atma-icat etme anlamındadır. Yoksa içtihat
manasında değildir. Yani dinde olmayan bir şeyi kendi kafasından uydurmak en büyük
günahlar seviyesindedir. Hatta bu konuda bir hadis vardır:
"Bid'at yapan bir kimseyi ziyaret eden, dini tahrip etmiştir."
Yani eğer bir kimse dinde bid'at yaparsa, diğer Müslümanların o kimse ile
görüşmeleri ve ziyaretleşmeleri haramdır. O'nun ziyaretini kabul etmek de haramdır.
Özetle Ehl-i Bid'at konusunda bir hadisimiz vardır: "Bid'at ehlini gördüğünüz
zaman "febahituhum". "bahituhum" "behete" idesinden gelmiştir. Bu madde iki
şekilde kullanılıyor: Birisiartmak, hayrette bırakmak ve mahkûm etmek anlamında.
Nitekim bu anlamda Kur'an'da kullanılmıştır: Hz. İbrahim'in mantığı karşısında aciz
ve muztar kaldı, şaşırıp hayrete düştü, mahkûm verezil oldu. (febuhitellezi
kefer) (4) "behet" maddesinin diğer şekil ise bühtan yani yalan uydurmak
anlamındadır. Nitekim bu anlam, da Kur'an'da ayet olduğunu biliyoruz: ".. Sen yücesin;
bu büyük biriftiradır(bühtandır)."(5) Şeyh Ensari bunun manasım şöyle açıklı, yor: Ehli Bid'atle karşılaştığınız zaman bahituhum, güçlü bir mantıkla onlarla karşılaşın, onları
hayrette bırakıp acze düşürün demektir. Hz. İbrahim'in, zamanındaki dikta ve zorba
Nemrud ile yaptığı tartışmada, onu hayrette bıraktığı ve mahkûm ettiği gibi, Ehl-i
Bid'atin üzerine mantıkla varınız. Böylece insanlar bunların bid'at ehli olduklarını ve
yalan söylediklerini anlasınlar. Onlarla tartışınız ve onları mahkûm ediniz.
Bir kısım insanlar bu hadisten şöyle istifade etmişlerdir: Eğer Ehl-i Bid'ati
görürseniz artık yalan söylemek caizdir. Onlara istediğiniz her ilgi ve bağıntıyı veriniz.
İstediğiniz her yalanı söyleyiniz. Yani bid'at ehlini ezmek için -ki bu mukaddes bir
hedeftir-bu mukaddes olmayan vesileden, yani yalan uydurmaktan yararlanınız: Böylece
bu işin halkası daha da geniş olur. Mantıklı insanlar hiç bir zaman böyle bir söz
söylemezler. Mantıksız insanlar ise bazen bahane peşindedirler.
Nefsin hile ve tuzakları ilginçtir. Nefs-i emmarenin hileleri hayret vericidir! İnsan
nefsi bazen öyle hile yapıyor ve tuzak kuruyor ki kendisi bile anlamıyor. Örneğin,
Peygamberin doğum gecesidir. Bu yüzden nefis şenlik yapmak istiyor. Sevinç
gecesidir (diyor-çev-) ve fısk u fücur yapıyor. Sonra da diyor ki sevinç gecesidir,
Peygamberin doğum gecesidir. Yoksa bir problem mi var.-Ben Peygamber hatırına
böyle yapıyorum!
Bir "Şahi"nin(6) değerinin olduğu zamanla ilgili şöyle bir hikâye vardır: Şöyle
dediler: Bir kişi içki dükkânına gitti ve içki satıcısına bir "şahi"lik içki dedi. İçkici "bir
şahiye içki olmaz'' dedi. O şöyle cevap verdi: Her ne olursa olsun nihayet bir
şahiye de bir şey olur. Bakkal olmaz diye ısrar ediyordu. Sonra müşteri "eğer
(kıran)'a(7) rakı oluyorsa o kadar rakıyı 20'ye böl ve kalanı bana ver." dedi. Bakkal
dedi ki, "bunun anlamı bir bardağın dibini dahi doldurmamaktadır. Müşteri "evet, o
kadarını bana ver."Dedi İçkici ise şöyle karşılık verdi: İnsanlar sarhoş olmak için
içki içiyorlar. Bu bardağın ne faydası var ki sana vereyim?! Müşteri (yine de diretti
isteğinde-çev-): sen o kadarını bana ver. Onun verdiği körkütük sarhoşluk bana aittir.
Ben o kadarıyla da sarhoş olurum...
İnsanlardan bir kısmı körkütük sarhoş olmak için bahane arıyorlar. Artık
körkütük sarhoşluk onlarladır, yani onlara aittir. Kötülük yapmak, haylazlıkta
bulunmak ve sarhoş olmak için bir bahane bulmaları kâfidir. Demişlerdir ki ehl-i bid'at
için canımızın istediği her yalanı uyduralım. Sonra şahsi kin duyduğu herkse bir şey
nisbet eder, iftira atar, onu töhmet altında tutar ve suçlar. Sonra da onun ehl-i bid'at
olduğunu söyler. Uydurmaya, yalan söylemeye ve suçlamaya başlar. Niçin? Bize izin
vermişlerdir der. O zaman bakınız, dinin basma neler geliyor?! Alafrangamız (batıya
göre hareket edenimiz -çev-) "hedefler vesileleri mubah kılar, hedef iyi olmalıdır. Hedef
iyi olduktan sonra vesile ne olursa olsun" diyorlar. Mütekaddimlerimiz ise bize
"bahituhum" demişlerdir. Canımızın istediği her şeyi söyleme hakkına sahibiz. Bu
yüzden canımızın istediği her şeyi söyleme hakkına sahibiz. Bu yüzden canımızın
istediğini söyleriz." diyorlar. 0 zaman bakınız dinin başına neler geliyor?!
Ebu Hureyre ve Soğan Satıcısı
Ebu Hureyre'nin Muaviye tarafından Mekke'ye vali olarak atandığı ve valilik
yaptığı bir sırada, bir adam Akke (Semdi Akka)den Mekke'ye satmak için bir miktar
soğan getirmişti. Hiç kimse satın almadı. Soğanlar öylece kaldı. Başka yere götürme
imkânı da yoktu. Dolayısıyla sıcak havada soğanlar bozuluyordu. (Buna bir çözüm
bulmak ve derdini anlatmak için-çev-) Ebu Hureyre'nin huzuruna çıktı ve şöyle dedi:
"Ebu Hureyre! Bir sevap kazanmak istiyor musun?" Ebu Hureyre "ne sevabı?" dedi.
Adamdedi ki, "ben bir Müslüman’ım bana Mekke'de soğan bulunmadığını ve Mekke
halkının soğan istediğini söylediler. Bu yüzden ben de ne kadar ticaret malım varsa
hepsine soğan aldım ve buraya getirdim. Şimdi de hiç kimse soğan satın almıyor.
Dolayısıyla soğanlar mahvolup gidiyor. Sen bir mü'mini kurtaracak, bir nefsi ihya
edeceksin. Acaba bunu yapabilir misin, yapamaz mısın?" Ebu Hureyre "çok iyi, tamam
Cuma günü Cum'a namazı kılınır. Sen soğanları belirli bir yerde hazırla. O zaman ben
biliyorum (senin soğanlarını nasıl satılacağını-çev-)" dedi. Cuma günü bütün halk
toplandığı zaman Ebu Hureyre şöyle dedi: "Ey insanlar! Ben habibim Rasulullah'dan
işittim, O şöyle buyurdu: "Mekke'de Akke soğanını yiyene cennet vaciptir." (Bu sözü
duyunca-çev-) halk bir saat içerisinde bütün soğanları aldı. Ebu Hureyre "bir mü'mini
kurtardım, Müslüman bir taciri iflas etmekten kurtardım" diye vicdanen çokhoşnut ve
rahat idi. Hay Allah seni kahretsin. Acaba peygamberin hadisi böyle şeylere vesile mi
olmalıdır? Sonraları aynı konularda ne sözler söylememişler ki! Şehirlerin fazileti
hakkında söylenen haber ve hadislerin %95'inin fertlerin kendi menfaatleri için
söylemek istedikleri şeyler olduğu ihtimal dahilindedir. Örneğin demişlerdir ki
Peygamber şöyle buyurdu: "Kasabaların en hayırlısı Beyhak'tır. Yerlerin en hayırlısı
Beyhak'tır." Beyhak Sezevar'ın yakınındadır. Peygamberin Beyhak'la ne işi vardı ki
bunca yer dururken sadece Beyhaklı beyefendi kendisi için bir vesile
yapmak istiyormuş. Bunlar gibiler için eğer misaller zikretsem Allah'ın dilediği yere
kadar çoktur. Fakat zikretmek istemiyorum. Ama şu kadarını bilin ki dini, bu şeyler
harap etmiştir. Hâlbuki Alleme Tabatabai'nin buyurduğu gibi hiçbir zaman mukaddes
hedef, yani hak için batıldan istifade etmemek, nübüvvetin adabının ve bütün
Peygamberlerin siretinin parçası olmuştur.
Ali (a) ve Vesileden Yararlanma
Ali'nin siyaseti niçin çifte standartlılığı ve eğilip bükülmeyi kabul etmiyordu?
Şüphesiz ki O'nun hedefi mukaddes idi. İbni Abbastan Muaviye'nin özel ashabından ve
Ali'nin düşmanlarından biri olan Muğire bin Şube Emiru'l-Mü'minin hilafetinin
başlangıcında gelip Hazretle konuştu. Başlangıçta siyasetçi bir şekilde Hazrete teklifte
bulundu. Dedi ki benim görüşüm şudur: Siz şimdi Muaviye hakkında bir kelime bile
konuşmayınız. Hatta O'nu da yerinde sabit bırakınız. Yani O'nu da yönetmeye layık
olup da sabit bıraktığınız diğer kişiler gibi sabit bırakınız. O'nun düşüncesi rahat olsun.
Durumlar düzelir düzelmez ve yerleşir yerleşmez hemen işten atınız." Hz. Ali şöyle
buyurdu: "Ben böyle bir şeyyapmam; çünkü eğer muvakkat (geçici) bir müddet için de
olsa Muaviye'yi salih bilmiyorum. Bu noktada halka yalan da söylemem. Tahmil de
etmem. "Muğire bunu (yani Ali ile aynı düşündüğüne-çev-) söyledi ve Muaviye'nin
huzuruna çıktı." Ali niçin kabul etmiyordu? Çünkü peygamberlerin yol ve metodunun
devam ettiricisiydi ve O'nun politikacılıkları ve siyasetçilikleri yoktu. Ebu Bekir'in ve
Ömer'in dâhi olduğunu söylemişlerdir. O dâhi olanlar sahip oldukları hedef için her
vesileden yararlanıyorlardı. Niçin "jf grup insan Hz. Ali'nin siyasetini kabul etmek
istemiyor? Çünkü bunlar Ali'nin bir yan çizme ve kıvırma siyasetini kabul
etmediği, bir hedef ve vesilesinin olduğunu görüyorlar. Hz. Ali'nin, öylehedef ve
vesileleri vardı ki, hakkı o hedef olarak görüyor, o hakka ulaşmak islediği zaman, o
hak hedefe ulaşmak için her adımda hak olan vesileden istifade ediyor. Fakat
diğerleri -hedeflerinin de hak olduğunu farz edelim- vesilelere önem vermiyorlar.
Hedef doğru olsun (yeter-çev-) diyorlar.
Rasul-i Ekrem ve Vesileden Yararlanma
Sakif Kabilesi'nden bir grup insan Resul-i Ekrem'in huzuruna gelerek şöyle dedi:
"Ey Allah Resulü! Biz Müslüman olmak isliyoruz. Ama üç şartımız var: Bu şartları
kabul edersen Müslüman oluruz. Şartlardan birisi şudur: Bir yıl daha bizim bu putlara
tapmamıza izin ver. (bırakın bir doyumluk yiyelim diyenler gibi) Bırak bir yıl daha
bunlara tapalım ki artık yastan kendimizi çıkarmış olalım. İkincisi ise, bu namaz bize
çok zor, güç, lezzetsiz, acı ve feci geliyor. (Arabın büyüklük göstermesi, kibri, rüku ve
secde yapmasına izin vermiyor. Çünkü namazın tamamı tevazu, saygı ve huşudur. Bu
yönüyle namaz, bunların tabiatına aykırıdır. Ve bunlara pahalıya mal oluyordu.)
Üçüncüsü de bizim büyük putumuzu bize kırdırma, onu kendi ellerinizle kırınız.
Rasulullah bunlara şöyle buyurdu: "Yaptığınız, bu üç tekliften en büyük putunuzu
siz kendi elinizle kırınız" şeklindeki son teklifi kabul etmemize bir engel yoktur. Ben
başka bir kişiyi gönderirim. Fakat diğer maddeler için böyle bir şey muhaldir, "yani
Peygamber, 40 yıl puta taptıktan sonra Müslüman olmak için gelen bir kabilenin
bırakıp bir yıl daha putlara tapmasını ve bir yıl sonra gelip Müslüman olmalarını hiç bir
zaman düşünmedi. Yani onların bu şekilde İslam'a girme şartlarına asla izin vermedi.
Çünkü bu, putperestliği doğrulamak demektir. Sadece bir yıl değil, bilakis eğer "Ya
Rasulallah seninle anlaşma yapalım, Bir gün putlara tapalım, ondan sonra Müslüman
olalım" deselerdi, Rasülullah'ın bu anlaşmayı kabul etmesi ve onların bir günlük puta
tapmalarını kabul etmesi imkân hariciydi. Eğer deselerdi ki Ey Allah'ın Rasülü! İzin
ver biz bir gece gündüz namaz kılmayalım, sonra Müslüman olalım ve namaz
kılalım, Hz. Peygamberin bu anlaşmaya uyarak onların bir gün namaz kılmamalarını
kabul etmesi, onlara izin vermesi imkânsızdı. Çünkü Hz. Muhammed her vesileden
(rastgele-çev-) yararlanmıyordu.
Dinin Yararına Halkın Cehaletinden Faydalanma
Hepsinden daha ilgi çekici ve şaşırtıcı olan bana göre şudur: Gayr-i Mukaddes bir
vesileden istifade etmek bir konudur. Bundan daha ince, açık ve daha dakik olan diğer
konu ise şudur: Acaba halkın uyuyuşundan hak için yararlanılabilir mi?
Yararlanılamaz mı? Halkın gaflet uykusundan, cehalet ve bilgisizliğinden dinin yararına
istifade etmek (başlı başına-çev-) bir meseledir. Bir kimsenin bu işe engel olduğunu
söylemesi daha az görülür. Derler ki, bu biçare adam cahildir, bilgisiz bir insandır.
Habersiz bir insandır. Şu âlemde onun habersizlik, cehalet ve bilgisizliğini bir
takım inançlar ortaya çıkarmış. Filan kişi Bibi Şehrbanu yoluyla örneğin bir inanç ve
bir iman ortaya çıkarmış. Şimdi biz ne yapalım da onu uykusundan uyandıralım. O daha
sonra aynı yoldan şu inancı ortaya çıkarmış: Gerçekte Hz. Seccad'ın annesi Şehrbanu
Kerbela'da imiş. İmam Hüseyin şehit olduktan sonra hemen orada bulunan atabinmiş,
ata kırbaç vurmuş ve sonra da Ömer bin Sa'd'ın yandaşları onu takip etmiş. O kaçmış,
onlar gelmişler. Şimdi eğer Bibi Şehrbanu'nun atı bakmıştır dersek, mecburen şunu da
demeliyiz: Ömer Sad'ın ordusunun atları da bakmışlar ki, bir nefeste 150 fersah
gelmişler ve hemen onlar daha bir bakmışlar ki Bibi Şehrbanu o dağa ulaştığında artık
atı yoldan kalıyordu. Onlar ise yetişmekteydiler O'na. O'nu tutarlarken, Şehrbanu
"yahu" (Ya Allah -çev-) beni tut demek isterken, yanıldı ve "yakuh" (ya dağ!) beni
tut dedi. O dağda O'nu tutup aldı.
Hayret vericidir. "Hasan ve Hüseyin Muaviye'nin kızlarıdır."diyor. Tarih ve hadis
bize şöyle diyor: Hz. Seccad (Allah'ın selamı üzerine olsun)m saygıdeğer annesi, nifas
durumunda, yani hamilelikten sonra dünyadan göç etti ve aslında Kerbela olayında
bulunmamıştı. Hz. Seccad'ın validesinin -şimdi ya Bibi Şehrbanu veya diğer herkesaslında Kerbela da bulunduğu söylenmiş olsun, Bu efsanecilerin uydurduğu bir efsane.
Bir grup insan da buna inanmışlardır. Bazı insanlar da bu yalan söze karşı" ne yapalım
ki yalan olduğu anlaşılsın." demişlerdir. Fakat halkta bu yolla bilahare bir iman ve
inanç hâsıl olmuştur.
Bu doğru mudur, değil midir? Yani insanlar gaflet uykusundan, bilgisizlikten,
cahillikten ve bir hurafeler zincirinden bilahare doğru bir inanca ulaşmışlardır. Acaba
bizim bunları tasdik etmeyehakkımız var mıdır yok mudur? Hayır, yoktur.
Daha önce söylediğim Emiru'l-Mü'minin'in sözünde hatırımdan giden bir nokta
vardı, onu arz edeyim. Orda Hz. Ali şöyle buyuruyordu:
"Doktor tıbbı ve tedavi vasıtasıyla her zaman gezip dolaşır-O merhemlerini
sağlam yapmış ve aletlerini parlatmıştır." Sonra bunun altından şöyle buyuruyor:
"Lazım ve ihtiyaç olduğu yerde kör kalblere, sağır kulaklar3 ve dilsiz dillere bu
ilaçları ve dağlama aletlerini koyar."(8)
Hz. Peygamber bir yerde mism vasıtasını kullanıyor, her yerde merhem; bir
yerde huşunet ve katılıkla hareket ederken, her yerde yumuşak bir şekilde hareket
ediyordu. Fakat bunların yerlerini, yollarını ve sebeplerini biliyordu.' Ve sonra şu
şekilde ifade ediyor ve açıklıyor: "Her yerde yararlandığı bu vesilelerden, insanların
uyanması,-bilgi sahibi olması ve bilinçlenmesi yönünde faydalanıyordu. Kılıcı
insanları uyandıracak yerde vuruyordu, insanlar uyusun diye değil. Kılıcı, kör bir kalbi
görür ve sağır kulağı işitir hale getirecek, kör bir gözü açacak ve lâl bir dili
konuşturacak yerde ve şekilde kullanıyordu. Yani Peygamberin kullandığı bütün araç
ve vesileler, insanların uyanması ve bilinçlenmesi yönündeydi.
Peygamberin Çocuğunun Vefatı ve Güneş Tutulması
Bizim hadis kitaplarımızda gelen, hatta ehl-i sünnetin dahi naklettiği bir hikâye
vardır: Resul-i Ekrem'in Mariye'den olan İbrahim adında bir çocuğu vardı. Rasulullah'ın
çok sevdiği ve ilgi duyduğu bu çocuk 18 aylıkken ölüyor. Sevgi ve merhamet
merkezi olan Resul-i Ekrem ister istemez üzülüyor hatta gözyaşı döküyor. Ey
İbrahimimiz, senin için üzgünüz, fakat hiçbir zaman hiçbir şeyi büyük Allah'ın rızasının
tersine söylemeyiz." Bütün Müslümanlar Resul-i Ekrem'in mübarek gönlüne oturmuş
olan hüzün tozundan dolayı rahatsız ve huzursuz oldular, üzüldüler. Aynı gün,
tesadüfen güneş tutuluyor. Müslümanlar, güneş tutulmasının yüce âlemin Peygamberin
gönlüne uyumluluğu olduğundan şüphe etmediler. Yani güneşin, Peygamberin çocuğu
bu dünyadan gittiği için tutulduğuna inandılar.(9)
Bu konu Medine halkı arasında yayıldı ve halk, kadın erkek bir olup "gördün mü?
Güneş Peygamberin üzüntüsünden dolayı tutuldu dediler. Hâlbuki Hz. Peygamber halka
-mazallah- güneş tutulmasını bu sebeple olduğunu söylememişti. Bu iş, halkın
Peygambere olan iman ve inancının artmasına sebep oldu. Halk bu tür meselelerde
bundan daha fazlasını düşünmüyor.
Fakat Peygamber ne yapıyor? O, insanların hidayeti için, insanların zayıf
noktalarından yararlanmak istemiyor. İnsanların kuvvetli noktalarından yararlanmak
istiyor. Peygamber insanlarınbilgisizlik ve cehaletinden İslam'ın yararına faydalanmak
istemiyor. Peygamber insanların gaflet ve bilinçsizliğinden faydalanmak istemiyor,
aksine halkın uyanıklık ve bilinçliliğinden istifade etmek istiyor. Çünkü Kur'an O'na
şöyle emretmiştir:
"Rabbinin yoluna hikmetle (akli delillerle) ve güzel öğütle çağır ve onlarla
en güzel bir biçimde mücadele et..."(Nahl:125)
Ayet bir takım vesileler zikretmiş. [Peygamber değil,] avam cehaletinden dolayı
böyle bir sözü (Peygamberin çocuğu öldüğü için güneş tutulması olmuştur sözünüçev-) söylemiştir. Hedefleri al, vesileleri bırak. Daha sonra bundan iyi sonuç
almışlardır. Biz de (doğruyu-çev-) onlara söylemedik. Biz burada sükût
ediyoruz. Fakat Peygamber, sükût etmedi. Minbere çıkarak konuşma yaptı. Halkın
gönlünü rahatlattı. Güneş tutulmasının çocuktan dolayı olmadığın söyledi. Sükûtundan
bile sui istifade etmeyen bir adam niçin böyle olmalıdır? Çünkü ilk olarak İslam'ın
böyle şeylere ihtiyacı yoktur. Bırak bir takım kimseler gitsinler, yalan
rüyalardan, uydurmalardan ve bu tür sessizliklerden istifade etsinler. Onların dininin
mantığı yoktur. Burhan ve delili yoktur. Onların dininin hakkaniyet eserleri aydın ve
açık değildir. İslam'ın böyle şeylere ihtiyacı yoktur. İkinci olarak; bu vesile ve
araçlardan yararlanankişi de işin sonunda yanılır. Meşhur bir darb-ı mesel vardır,
şöyle: "herkes her zaman cehalette tutulamaz." Yani bazı insanları her zaman cehalet
içerisinde cehalette ve habersizlikte tutmak mümkündür. Fakat herkes her zaman için
cehalette tutulamaz. Allah'ın izin vermemesini bir kenara bırakalım, eğer bu ilke ve
metod da işin içinde olmasaydı, dininin ebedi olarak kalmasını isteyen
Hz.peygamber, acaba gelecek 100 yıl, 200 yıl, 1000 yıl içerisinde insanların başka bir
şekilde hüküm vereceklerini bilmiyor muydu?! Bundan da öte Allah O'na izin
vermiyor.
Hak Hedef İçin Hak Vesile
Hak için Haktan istifade etmek gerekir. Bu sözün anlamı şudur: Eğer ben bir
sözü, doğru olmadığını, hak olmadığını, yalan bir söz olduğunu bildiğim halde, bir
hadisi, zayıf ve yalan olduğunu bildiğim halde sizin için okursam hemen bu gece bütün
günahkârlarınızdan tevbe eder ve hepiniz gece namazı kılarsınız. Acaba İslam, insanlar
İmam Hüseyin için gözyaşı döksünler diye yalan sövmemize izin veriyor mu? Kişi
duyduğu sözün yalan olduğunu bilmiyor. İmam Hüseyin için gözyaşı akıtmanın da
şüphesiz ecir ve sevabı vardır. Ama acaba İslam bunun için yalan uydurmaya izin
veriyor mu? Asla. İslam'ın bu yalanlara ihtiyacı yoktur. Hakkı batılla karıştırmak hakkı
ortadan kaldırır. İnsan hakkı batılın içine soktuğu zaman, hak artık durmaz, gider.
Hakkın, batılın yanında devam edip kalmaya tahammülü yoktur.
Şöyle derler: Büyük âlimlerden biri bir ilçede caminin minberinin dibine
oturmuştu. Başında seyyid şah olan bir bay yalan mersiye ve hutbeler okuyordu. Çok
büyük müçtehitlerden olan o âlim minberin dibinden "Bay! Bunlar nedir? Sen ne
sövmektesin?" dedi. O zaman o bay minberin üzerinden feryadı bastı: "Şen
fıkıh ve usulün peşine git. Ben kendi atamı tercih ediyorum. Canım ne isterse
söylerim." "Atamı tercih ediyorum" ne demek?!
Şunu anlatmak istiyorum ki dine muhtelif yön ve yollardan darbe vurulmaktadır.
Bu yollardan biri şu asla riayet etmemektir:
Hedefimiz mukaddes olduğu gibi, bu mukaddes hedef için kullandığımız vesileler
de mukaddes olmalıdır" Örneğin yalan söylememeliyiz. Gıybet etmemeliyiz. Sadece
kendimiz için yalan söylememekle kalmamalı, ilaveten dinin yararı uğruna da yalan
söylememeliyiz. Yani din menfaatine de dinsizlik etmemeli, dini olmayan şeyi
yapmamalıyız. Çünkü yalan söylemek dinsizliktir. Dinin yararı için yalan söylemek,
dinin yararı için dinsizlik yapmaktır. Dinin menfaati uğruna iftira etmek dinin menfaati
uğuruna dinsizlik etmektir. Dinin faydası için gıybet etmek, dine yarar sağlamak için
dinsizlik etmektir. Din, kendi yararına da olsa dinsizlik etmemize izin vermiyor.
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır." Bakınız, Hz. Resul-i Ekrem'in en
önemli siretlerinden olan tebliğ sireti nasıl olmuş? Hz. Peygamber İslam'ı nasıl tebliğ
etti? Nasıl irşad ve hidayet etti? Daha sonra -inşaallah- Resul-i Ekrem'in tebliğ sireti
hakkında konuşacağım.
Ali (a) ve Düşmana Suyu Kapatmak
Gerçekten bizler, dinimizin büyük öncülerinin, yani, masumların durumları
üzerinde durup düşünmeliyiz. Bakalım onlar nasıldılar? Şu çok fikir vermektedir: Sıffin
Savaşı Fırat sahillerinden birinde meydana geldi. Muaviye'nin yandaşları bu savaşta
"Şeria"yı yani su alman yeri tutuyorlar. Ali ve ashabı susuz kalıyor. Ali(a) Muaviye'nin
yanma arkadaşlarından bir kaçını gönderiyor ki "biz önce müzakere etmek ve
konuşmak için geldik. Belki Allah sulhla bu problemi müslümanların arasından
kaldırır, çözüme bağlar." Hz. Ali niçin böyle bir işe girişti? Fakat Muaviye büyük bir
zafer elde ettiğini düşünerek O'na hiç kulak vermiyor. Emiru'l-Mü'min'in bunun hiç
fayda vermediğini görünce hücum emri veriyor ve aynı gün daha henüz akşam olmadan
Muaviye'nin ashabı oradan kovulup sürülüyor ve uzaklaştırılıyor. Ali'nin ashabı Şeria'yı
ele geçirip tutuyor. Sonra Ali'nin ashabı şöyle diyor: "Şimdi biz de artık karşı taarruz
yaparız ve onların su almalarına izin vermeyiz." Ali ise «öyle diyor: "Hayır ben bu işi
yapmam, çünkü su, Allah'ın kâfir ve Müslüman herkes için verdiği bir şeydir. Böyle
yapmak cesaret, mertlik ve cömertlik dışıdır. Onlar böyle yaptılar, ama siz
yapmayınız." Ali mertlikten uzak bir iş pahasına zafer elde etmek istemiyor.
Bu nükteler, büyüklerin siretinde çoktur.
Amr ibnu'l-As ve Vesileden Yararlanma
Bir öykü anlatıyoruz. Birçok kişinin, eğer biz Ali'nin yerinde olsaydık bu işi
yapmazdık demeleri mümkündür.
Amr ibnu'1-As şeytanlık ve rezalet abidesidir. Bir gün Ali Sıffin'e geldi ve şöyle
bağırdı: "Muaviye! Niçin bunca Müslüman insanı, birbirine öldürmeye teşvik
ediyorsun? Kendin gel, (biz ikimiz) birbirimizle savaşalım. O zaman kimin galip ve
kimin mağlup olduğu belli olur." Mantık açıktı. Netice de başından belliydi. Amr bazen
Muaviye'nin başına baş koyuyordu. Diyordu ki, Muaviye! Doğru söylüyor, söz işte
budur. Sen de cesaretli bir adamsın, silahları kuşan, Ali'yle savaşa git." Uyanık olan
Muaviye hileyle bir gün Amr'ı savaşa gönderebildi, fakat Ali'yle savaşa değil. Şüphesiz
Amr haddi zatında cesaretli bir adam olup Mısır'ı fethetmişti. Amr ibnu'1-As silahları
kuşanıp savaş meydanına geldi ve savaşı istedi:
Ey ehl-i fitneden olan Küfe komutanları
Ey hayru'l-mü'temen Osman'ın katilleri
Ey Ehl-i Yemen eşrafı
Sizi vururum, fakat Eba Hasan'ı görmüyorum.(10)
Amr zımmen köşe ve kenara bakıyordu ki Hazreti Emirle karşılaşmasın. "Sizi
vururum, fakat Ali'yi görmüyorum." diyordu.
Kitaplar, o zaman Ebu'l-Fazl'ın 14 yaşında bir genç olduğunu yazmışlardır.
Emiru'l-Mü'min'in, Amr'ın başlangıçta kendisinin Ali olduğunu anlamayacak şekilde
yavaş yavaş iyice geldi ve yaklaştı, Amr, Ali olduğunu anlamadı. Hazret yakına
vardığında yine O'nun kiminle karşılaştığını anlamasını istedim. Ve "Ben emin
Kurayşli imam." diyerek kendisini tanıttı, "ben Ali'yim" dedi. Amr (bu sözüduyunca çev-) kendisini kaybetti. Kendisinden geçti. Derhal atının başını çevirdi ve kaçmaya
başladı. Emiru'l-Mü'min'in onu takip etti ve ona bir kılıç vurdu. Amr, atın üzerinden
yere düştü: (kendi kendine-çev-) "ben ne hazırladığımı ve daha önce nasıl bir
tahminde bulunduğumu bilmiyorum." diyerek derhal avret yerini açtı. Çünkü biliyordu
ki Ali insanla böyle çarpışmaz ve karşılaşmaz. O böyle yapar yapmaz, Hz. Ali yüzünü
çevirdi ve gitti. Muaviye ömrünün sonunda (bu konuyla ilgili olarak-çev-) şöyle
diyordu: "Ey Amr! Sen iyi bir şefaatçi buldun, ama ben bütün dünyada bu
mukaddese (bana-çev-) şefaatçi olacak bir kişi bulamıyorum."
Şimdi hedefler için her vesileden yararlanan insanlar, Amr ibnu'1-As tipindedirler.
Herkes artık şöyle diyebilir: Vay be! Bak Ali, ne biçim adamı nasıl bir fırsatta bıraktı?!
İyi bir kılıç ona havale ederdin, babasını mezardan çıkarırdı."(11) Fakat Ali,
Amr ibnu'l-As gibi bir adamı öldürmek için de olsa böyle yapacak bir adam değildi.
Amr, öyle bir adam ki, kendisini kurtarmak için avretini vesile yapmış ve hak yoldan
sapmıştır. İşte Ali bu adamdan yüzünü çevirip gitti. Biz bu gibi olayları Resul-i
Ekrem'in ve temiz imamların siretinde çok görüyoruz. Onlar düşmanla dahi yüz
yüze geldiklerinde o yüce ve güzel ahlaklarını bırakmıyorlar. İşte bunlar gösteriyor ki,
bunlar başka bir düzlemde idiler ve başka bir düzlemde düşünüyorlardı. Onlar
kendilerini hak ve hakikat bekçisi olarak biliyorlardı.
İmam Hüseyin ve Vesileden İstifade Etme
İmam Hüseyin için kendisinin öldürülüp öldürülmemesi mesele değildir. Dinin
ölmemesi, dinin küçük bir ilkesi ve kanunu da olsa ölmemesi mesele ve önemlidir.
Aşura sabahı oluyor. Belki soysuzlukta dünyada benzeri olmayan Şemr bin Zi'l-Cevşen
savaş başlamadan önce gelip savaş durumlarım görmek için acele etmektedir.
Çadırların arkasından gelmeyi ve bir cinayet işlemeyi düşündü. Fakat İmam Hüseyin'in
daha önce hazırlık gördüğünü bilmiyordu. Hz. Hüseyin, çadırları eğik çizgi şeklinde
birbirine yaklaştırmalarının, arkasından da peşlerinden düşmanın gelmemesi için
hendek yapmalarını ve hendeğe bir miktar kuru kamış dökerek ateşe vermelerini
emretmişti. Şimr geldiği zaman bu durumla karşılaştı. Rahatsız ve huzursuz oldu, sövüp
saymaya başladı. Hz. Hüseyin'in ashabından bir kısmı Şimr'e cevap verdiler, tabi
sövüp sayarak değil. Ashabın büyüklerinden biri Hz. Hüseyin'e "Ey Eba Abdillah!
İzin veriniz, şimdi bir okla hemen burada onu harab edeyim" dedi. Hz. Hüseyin,
"hayır." diyerek cevap verdi. O ashabından olan, Hazretin, Şimr'in kim olduğunu
bilmemesi sebebiyle izin vermediğini zannederek şöyle dedi: "Ey Rasulullah'ın oğlu!
Ben bu adamı tanıyorum, O'nun ne kadar şakiy ve zalim olduğunu biliyorum. "Hz.
Hüseyin "ben de biliyorum" dedi. Arkadaşı "öyleyse "için izin vermiyorsun?" diye
sorduğunda, Hz. Hüseyin- "ben başlamak istemiyorum." Bunun için aramızda savaş
çıkmasın. Henüz iki Müslüman grup halinde birbirimizle karşı karşıyayız. Böyle bir
durumda onlar savaşa ve kan dökmeye başlamasınlar." dedi. Hz. Hüseyin de Hz. emir'in
Sıffin'de dayandığı ve hükmüne göre "bensavaşa başlamıyorum, fakat onlar başlarlarsa
kendimizi savunuruz" dediği şu Kur'ani temel, ilke ve hakikate dayanıyordu:
"Haram ay haram aya karşılıktır: Hürmetler(de) karşılıklıdır. Öyleyse kim
size saldırırsa size saldırdığı gibi siz de ona saldırın."(Bakara:194)
İmam Hüseyin, Şimr hakkında da bu ayete riayet ediyor ve "savaş, bil fiil düşman
tarafından başlatılmadan önce bizim tarafımızdan başlatılmasın" diyor. Bu ince noktalar
İmam'ın maneviyat makamını(n büyüklüğünü) gösteriyor: O nasıl düşünüyordu?
Bir müstehab da olsa yok olmamalıdır şeklinde düşünüyordu.
Fakat düşmanda bu fikirler yoktur. Yavaş yavaş gün geliyor, Ömer bin Sa'd'ın
ordusu hazırlanıyor. İmam Hüseyin de sağ ve sol cenahı düzenliyor. Değişiklik ve
düzenleme yapıyor. Sancaktarı ve öncü kuvveti yerleştiriyor. Değişiklik ve düzenleme
yapıyor. Sancaktarı ve öncü kuvveti yerleştiriyor ve asla "onlar 30 bin kişidir, biz ise
72 kişiyiz" diye düşünmüyordu. Sağ tarafı Zuheyr'e, sol tarafı ise Hubeyb'e veriyor.
Sancağı ise kardeşi Ebu'l-Fazl el-Abbas'a veriyor. Erkekçe ve mertçe 30 bin kişilik
ordunun karşısında duruyor. Fakat düşmanın temel dayanağı yoktur. Düşman için
mertlik ve namertlik mesele değildir. Ömer bin Sa'd'ın gözünü de dünya ve Rey valiliği
bürümüştür. O'nun işlerinin tamamında, Ubaydullah bin Ziyad'a yağcılık etmek ve
O'nun rızasını almak durumu vardır. O hep "ne yapalım da Ubeydullah'ın yanına
gittiğimiz zaman bizden daha çok razı olsun ve artık Rey yönetimi hakkında bir
ayıplama, kınama ve zorluk olmasın, bir problem çıkmasın." diye düşünüyor. Bir
zaman oku yaya yerleştiriyor, önce oku imanı Hüseyin'in ordusu tarafına fırlatıyor ve
sonra şöyle diyor: "Ey in sanlar! Ey benim askerlerim! Hepiniz emirin huzurunda şahid
oluf ki, ilk oku kendim fırlatıp attım." Sa'd'ın oğlunun en az 4000 okçusu vardı. Oklar
yağmur gibi İmam Hüseyin tarafına geldi. Kitapların yazdıklarına göre İmam
Hüseyin'in okçu ashabı özellikle bir dizlerini eğip diğer dizlerini dik tuttular ve mertçe
ok atmaya başladılar. Onlardan bir kısmın yere düşmesine karşılık, düşmandan bir kaç
kişi düşüyordu. Belki daha çok bu ok atma olayında Eba Abdillah'ın ashabı ortadan
kalktı. Fakat Hüseyin savaşa başlamadı. Aşura günü savaşı bir okla başladı ve bir okla
bitti. Hüseyin bir saat dinlenmek için durdu. Düşman "Hüseyin bir kişidir ve
kılıçla savaşıyor, dolayısıyla onunla yakından savaşmak gerek." diye
asla düşünmüyordu. Çünkü Hz. Hüseyin'in bütün güçleri zayıflamış olsa da O'nunla
savaşamayacağım biliyor. Bu yüzden uzaktan taş atıyor. Eba Abdillah'ın mukaddes alnı
kırılıyor. Kanları temizlemek için gömleğini yukarı kaldırıyor; işte burada Aşura savaşı
son buluyor. Eba Abdillah atın üzerinden yere düşüyor. Artık ne oldu söylemiyorum.
Şu kadarını arz edeyim ki bir ara Hz. Hüseyin'in şöyle buyurduğunu işittiler:
"Bismillahi ve billahi ve ala milleti Rasulillah."
Allah'ın selam ve duası, Muhammed'e ve temiz âline olsun.
Büyük, en büyük, en üstün, en celil, en kerim isminle ey Allah...
Ya Rabbi! Hepimizin işinin sonunu hayırlı kıl. Biz İslam ve Kur'an'ın kadrini
bilenlerden eyle. Bizi hakkı bilenlerden ve hak vesileden yararlananlardan eyle. Marifet
ve muhabbet nurlarını kalblerimize yerleştir. Peygamberinin ve O'nun âlinin sevgi
ve marifet nurlarını gönüllerimize yerleştir. Ölülerimize yardım ve mağfiret eyle.
Ve dostumuzSahibu'z-Zeman'ın gelişini hızlandır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜMÜN DİPNOTLARI
1Tavşanla Aslan hikâyesinin tamamı için bkz. Mesnevi ve Şerhi. Şerh
eden Abdulbaki Gölpınarlı, M,E,B. İst.1985, c.1 s.233-280
2Zend: Zerdüştilerin kutsal kitabı Avesta Pazend: Bu kitabın, yani Zend'in
tefsiri (çev)
3İran'daki ulema ahbari ve usuli olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Ahbari
düşünce okulu mensubları ictihad doktirinini reddeden ve İmam'ın yokluğunda bir
müctehidin bir hükme varabilmek için ictihad yolunu kullanamayacağını ileri
süren, müctehidlerin geleneklere bağlanması ve bütün hükümlerin bunlardan çıkarılması
gerektiğini
savunan
kimselerdir.
Usuli
okulu
men
subları ise tersine imam'ın yokluğunda müctehidlerin ictihad edebileceklerini
savunanlardır. (İran'da Devrim ve Karşı Devrim, Asaf Hüseyn, çev: Taha Cevdet, Pınar
y. II. baskı, İst. 1989 s.55-56) İran'da öteden beri bu iki düşünce ekolünden usuliler
daha çok başarı sağladılar ve halkı da yanlarına almayı başardılar. Böylece İslam
devrimine giden yolu açmış oldular.(çev)
4kaldı"
5-
Bu ayet Bakara: 258'dir. Anlamı: "O küfre sapan (Nemrud) afallayıp
Nur: 16
6Sahi: İran'da küçük para birimi. Riyalin 1/20'si. Beş dinar. Kaçarlar
zamanında 50 dinara eşitti. Ona "iki para" da diyorlardı. (çev)
7-
Kıran: İran'ın daha önceki para birimi idi, Şimedi ise Riyaldır.(çev)
8-
Nehcü'l-Belağa, Feydu'l-İslam, Hutbe 107 s.321
9Şüphesiz bu duruma haddi zatında bir engel yoktur. Peygamberlerden
dolayı dünyanın alt üst olması mümkündür. Bunlar önemli meseleler değildir.
10- Sıffin, Nasr bin Müzahim, s. 371 (az bir farklılıkla)
11- "Babasını mezardan çıkarmak" deyimi, Farsça'da çok kötü bir küfür sözü
olarak kullanılır.(çev)
V. BÖLÜM
İKİ SORUYA CEVAP
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...
Hamd, bütün yaratıkları var eden Âlemlerin Rabbı
Allah'a mahsustur. Dua ve selam, Allah'ın kulu, Resulü,
Habibi, seçkin dostu, Allah tarafından arındırılmış, Allah'ın
sırrını koruyan ve elçiliğini tebliğ eden efendimiz,
Peygamberimiz, dostumuz Ebu'l-Kasım Muhammed'e ve
O'nun temiz, güzel ve iyi Ehl-i Beytine olsun.
Kovulmuş ve lanetlenmiş şeytandan Allah'a sığınırım
"Andolsun sizin için; Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça
zikredenler için Allah'ın Resulünde güzel bir örnek vardır." (Ahzab: 21)
Davud (a)'ın Hikâyesi ve Vesileden Yararlanma Meselesi
Vesileden yararlanma -ki hakka davet ve irşad için batıldan istifade etmemek
gerekir- konusunda soru sordular: O halde Kur'an-ı Kerim'de geçen Davud
Peygamberin hikâyesi hangi meyanda anlatılan bir konudur? Bazısı bu hikâyeyi
bilmeyebilir. Bu hikâye Kur'an'ı Kerim'de geçtiği kadarıyla şöyledir: Allah
şöyle buyuruyor: Kulumuz Davud'un hikâyesini hatırlat. O mihrabda iken
ansızın mihrabın yukarısından bir topluluk (düşman topluluk) geldi. Belli ki iki
kişiden fazla imişler. Gerçi bir yerde birisi "bu benim kardeşimdir" diyor, fakat
diğer tabir ve ifadeler, topluluk ifadeleridir. Duruma göre sanki iki kişiden fazla
gibiler. Kur'an konuyu şu şekilde ortaya koymuştur: Bu iki kişi Davud'un
yanına geldi. (Biliyorsunuz, Davud, hem Allah'ın peygamberi, hem de melik,
yani kavmi içinde hâkim olan kimselerdendir.) Bu iki kişiden biri diğerinden
şikâyetçi oldu -ve şöyle dedi: "Bu benim kardeşimdir. (Ya gerçekten sulbi
kardeş, ya da dini kardeş imiş.) 99 koyunu vardır. Benimse birden fazla
koyunum yok. Buna rağmen gelmiş, benden bu bir koyunu da zoraki ve sertlikle
istiyor. "Buna rağmen onu da benim payıma kat dedi ve bana
konuşma(tarzın)da üstün geldi." (Sa'd:23) Kur'an bu kadarını zikrediyor. Şikâyetçi
şikâyetini belirttikten sonra artık diğerinin kendisini müdafaa edip etmediğini
anlatmıyor. Sonra şöyle buyuruyor: "Davud şöyle dedi: "Andolsun, senin koyununu
kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu (emek ve mali
güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu birbirlerine tecavüzde
bulunurlar. (Sa'd:24) Daha sonra Kur,'an şöyle diyor: "Davud bizim
kendisinidenemeden geçirdiğimizi sandı -ki buradaki "sandı"nın bildi manasına
olduğunu söylemiştir- yani" "Bizim O'nun denemeden geçirdiğimizi bildi. Böylece
Rabbinden bağışlanma diledi ve rükû ederek yere kapandı." Allah da O'nun tövbesini
kabul etti. Kur'an konuyu bundan daha ziyade beyan etmemiştir.
Burada iki sual söz konusudur: Birincisi: Acaba Davud'un yanma gelenler
kimlerdi? Acaba o gelenler gerçekten insan mı idiler ve bu hikâye de gerçekten olmuş
bir hikâye miydi? O insanlar bir realite olarak var mıydı? Onlardan birinin çok koyunu
vardı, diğerinin ise bir tane koyunu vardı. Koyunu çok olan diğerininkinde götürmek
istiyordu. Sonra zulme uğrayan (bir koyunu olan) şikâyette bulundu, Davut da hüküm
verdi. Gerçekten böyle mi oldu, başka türlü mü oldu? Aslında bunlar insan değildiler.
Allah'ın Davud (a)u imtihan etmek için gönderdiği meleklerdi. Melek oldukları için
konunun hakikati yoktu. Yani gerçekte bir koyun yoktu. İki kardeş yoktu. Haddi
aşma yoktu. Aksine bu melekler Allah'ın emriyle geldiler, Davud'u sınamak için,
onların tabiriyle Davud'un uyanması için bu sahneyi yaptılar. Davud da hemen dikkat
kesildi, meseleyi anladı ve istiğfar diledi. Eğer bunlar melek idiyseler, niçin Davud'un
uyanması için geldiler?
Burada özellikle Ehl-i Sünnet'ten rivayetler vardır. Şia'da da olup olmadığını
bilmiyorum. Fakat Tefsiru'l-Mizan, Mecmaul-Beyan'dan naklediliyor (Bunların özetini
Mecmau'l-Beyan zikretmiş, tekzib ve reddetmiştir.) Her halükarda rivayet zayıf
olursa, Şia'nın olsun, Ehl-i Sünnetin olsun fark etmez. Bazı rivayetlere göre bu
hikâye şöyle olmuştur: Davud Peygamberin evde bir kaç hanımı vardı. Şöyle bir olay
oldu: [Hz. Davud bir kadına aşık ve meftun oldu.] Davud mihrabında ibadet ediyordu.
Şeytan önce güzel bir suretinde belirdi. Davud (a)'un ibadet ettiği yerde bulunan küçük
bir pencereye geldi. Bu kuş öyle güzeldi ki Davud (a) namazını bozdu ve o kuşu
tutmaya gitti. Kuş daha öteye uçtu, Hz.Davud da yakalamaya peşine düştü. Çatıya
uçtu, Davud da koştu yönetim binasının çatısına çıktı. O esnada tesadüfen Urya
adındaki bir askerin hanımı [komşu evde] banyo yapıyordu. Bu kadın nihaigüzelliğe
sahip bir kadındı. Davud'un gönlünü çaldı. Davud (a) bu kadının kim olduğunu araştırdı.
Buna göre kadın falan askerin hanımıdır. O asker nerededir? Savaş meydanında. Hz.
Davud o askerin komutanına şöyle bir mektup yazdı. Her ne olursa olsun mutlaka bu
askeri öyle bir yere gönder ki orda sağ salim kalmasın ve öldürülsün.",Komutan da o
askeri cephenin ön saflarına gönderdi ve asker de orada öldürüldü. Asker
öldürüldüğü zaman Hz, Davud'un bu kadınla evlenmesi için bir engel kalmadı. İddeti
biter bitmez Davud (a) o kadınla evlendi." melekler bu yapmacık sahne- Hz. Davud'a
şunu demek için yaptılar: "Senin durumun şu adam durumu gibidir ki 99 koyunu
olduğu halde, bir tane koyunu olan arkadaşının koyununa tamah ediyor ve göz
dikiyor." O zaman Davud günah işlediğini anladı. Bu yüzden hemen tevbe etti.
Allah da tevbesini kabul etti.
Hikâyenin Hakikati
İmam Rıza(a)nın milletler ve makalat ashabıyla (ashab-ı milel ve makalat) yani
çeşitli gayr-i İslami ve bazı İslami akımların ve mezheplerin temsilcileri, Yahudiler,
Hıristiyanlar, Zerdüştler, Yıldızperestler ve bazı Ehl-i Sünnet âlimleriyle yaptığı
tartışmalar hakkındaki-haber pınarlarında rivayet olunmuştur ki, bir mecliste -ki
Me'mun teşkil etmişti ve İmam tartışıyordu- Hz. Rıza Ehl-i Sünnet önderlerinden birine
şunu sordu: Kur'an'da özet olarak anlatılmış olan Hz. Davud kıssası hakkında siz ne
diyorsunuz? Ehl-i Sünnet âlimi, aynen böyle (yukarıdaki gibi-çev-) söyledi. İmam
ise şöyle buyurdu: "Sübhanallah! Siz nasıl olurda Allah'ın peygamberine böyle bir
nisbette bulunursunuz? Bu nasıl bir peygamber ki namazla meşgul olurken gözü güzel
bir güvercine takılır takılmaz hemen aceleyle namazını bozuyor? Bu birinci günah,
yani fısk. Ayrıca bu nasıl bir peygamber ki namazını bozduktan sonra çocuklar gibi
güvercin peşinden koşuyor? O hem Peygamber, hem de hükümdar olduğu halde sanki
O'na o güvercini benim için al diyen hiç kimse yokmuş gibi damın üzerine çıkıyor ve
orada kendisi için insan cinsinden başka bir güvercin peyda oluyor? Gözü güzel
bir kadına düşüyor, bu kalp güvercinin peşinde iken, onu bırakıp kadına aşık oluyor. Bir
kalp değil, 100 kalp bu kadına âşık oluyor? Bu ikinci günah. Hem de bu kadının eşinin
olup olmadığını araştırıyor. Kendisine kadının evli olduğunu, yani eşinin olduğunu
söylüyorlar? Kadın kimdir? Kadın savaş meydanında fedakârlık etmekte olan fedakâr
bir askerin hanımıdır. Bu peygamber öyle bir komplo yapıyor ki o asker öldürülsün.
Böylece onun hanımıyla yatak arkadaşı olsun? Pes doğrusu. Bu fısk u fücurdur. İnsan
öldürmektir. Namaz bozmaktır. Evli kadına âşık olmaktır. Bu ne biçim peygamberlik?
Peygamberlik nerede kaldı?"
Şimdi kıssanın kökü nedir? İmamdan, öyle ise olay nedir? Diye sordular. Şöyle
buyurdu: Kur'an aslında bu sözleri söylememiştir. Bu sözler ne biçim sözler? Bunları
siz uydurmuşsunuz?! Olay şudur: Bir gün Davud'un kalbinde -ki Davud'un
hükümleri, hikmetleri ve yargıları darb-ı meseldir. "Hüküm ne de olsa Davud'un
hükmüdür. Halk arasında öyle doğru hükmediyorum ki hiçbir zaman zerre miktarı
kadar dahi muhalefet olmuyor! diye en küçük bir gurur hasıl oldu. Yunus kıssası,
Âdem kıssası ve diğerkıssalar gibi. Bir zerre kibir, kul, aczini idrak edinceye
kadar Allah'ın inayetini o kuldan almasına sebep oluyor. Biz dualarımızda "Allah'ın bir
göz açıp kapatıncaya kadar dahi beni nefsimle baş başa asla bırakma" deriz. İnsan
üzerinde bulunduğu her makamda bu duayı her zaman Allah'a arz etmelidir.
Ümmü Seleme şöyle diyor: Bir gece, gece yarısı uyandım ve Peygamberin
yatakta olmadığını gördüm. Odanın köşesinde ibadetle meşgul olması dikkatimi çekti.
Sözlerine kulak verdim, baktım ki şöyle diyor: "Ey Allah'ım! Düşmanımı bana
sevindirtme ve güldürme. Beni kendisinden kurtardığın her kötülüğe geri döndürme...
Ve beni bir göz açıp kapatıncaya kadar dahi asla nefsimle baş başa bırakma."(1) Yani
inayet ve lütfunu benden alma. (bunu ahir zaman Peygamberi söylüyor.) Rasulullah! Siz
de "Ey Allah’ım, beni bir göz açıp kapatıncaya kadar dahi nefsime bırakma"
derseniz vay bizim halimize!" Rasulullah "ben taltifte bulundum, kompliman yaptım
(Allah'a Sığınırız). Sana bildirip öğretmek için öyle söyledim." demedi. Aksine şöyle
buyurdu: "Elbette öyledir.
Kardeşim Yunus'u Allah bir an kendisiyle baş başa bıraktı da Yunus'un
başına onlar geldi."
Şimdi Allah'ın, yardımını insandan çekmesi nasıl oluyor? Bir peygamberde en
küçük bir kibir ve bencillik düşüncesi ortaya çıktığında hemen Allah'ın yardımı
almıyor, kesiliyor ve O Peygamberin düşüşü de aynen...
İmam Rıza şöyle buyuruyor: "Bu büyük Peygamberin kalbinde acaba dünyada
benden daha büyük bir hâkim (kadı) var mıdır!' diye bir kibir peyda oldu. "Ben"
düşüncesi Davud'un kalbinde meydana geldi. Davud! Artık "ben" fikri zihninde
olmamalıdır. Allah bu şekilde imtihan yaptı. Allah'ın inayeti Davud'dan alındığında,
Hz. Davud, takdimi suretle de olsa hükmünde acele etti. Yani Davud, müddei (iddia
sahibi) davasını ortaya attığı zaman Hâkimin (kadının) takdiren ve faraza da olsa bir
kelime dahi konuşmaması gerektiğini unuttu. Bir kişi gelip Hz. Davud'a şöyle diyor:
"Gördüğünüz bu bay benim malımı götürmüştür. Çok serveti olduğu halde -ki onun 99
koyunu benim ise bir koyunum var- bu bir koyunuma da göz dikmiş. Davud, insancıl
merhamet duygularının tesiri altında hüküm verdi. Sabretmedi ki, öbür tarafın ne
diyeceğini, onun da kendisinin savunmasının olduğunu görsün. Hemenalelacele şöyle
dedi: "Gerçekte -belki de taktiren, eğer bu böyle olursa- o sana zulmetmiştir." Böylece
erken hareket ederek acele hüküm verdi. Bir kere anladı ki Davud! Yargılamanın şartı
bu değildi. Diğerinin sözünü dinlememiş ki, o söz söylesin: Hâkim susmalı ve
bırakmalıdır ki diğeri de konuşup kendisini savunsun-Sonra hâkim konuşsun. Burada
Davud (a) yanıldığını anladı. Sadece hüküm verme işinde yanıldığını anlamadı, ilaveten
yanılmanın temelini de hemen kavradı: Davud! Nereden darbe yedin? "Ben fikrine
kapıldın. "Ben"im dedim. Bu "ben"den yediğin bir darbeyi Kur'an'da bir kadından,
Üryayi'den, uçan kuştan ve bu sözlerden bahsedilmemektedir.
Bu Kıssanın Ortaya Çıkışının Kökü
Şimdi acaba nasıl oldu da bu hikâye bizim bazı kitaplarımızda ortaya çıktı. Şu
kadarını size söyleyelim: Aman Yahudilerin elinden, ki, dünyanın başına onların
elinden neler geldi?! Kur'an'ın onlara nispet ettiği ve hala da devam etmekte olan
işlerinden biri hakikatleri tahrif etmek ve değiştirmek meselesidir. Bunlar
belki dünyanın en uyanık halkıdırlar; fevkalade uyanık, sahtekâr ve hile-kar bir
soydurlar. Bu uyanık, sahtekâr ve hilekâr kavmin eli, bu beşeriyet toplumunun şah
damarlan üzerindedir. Ekonomik şahdamarları ve kültürel şahdamarları... Bir kişi eğer
bunların, şu andaki dünya tarihlerinde, coğrafya ve haberlerinde yaptıkları
tahrifleri bile [bir araya getirse çok faydalı bir iş yapmış olur.] Şüphesiz bir grup insan
bu işi yapmıştır, ama bu yeterli değildir. Şimdi çok hassas şah damarlardan biri olan
dünyanın büyük haber ajansları Yahudilerin elinde dönüyor ve bulunuyor. Çünkü
olayları imkânları dâhilinde, ellerinden geldiğince, kendilerini dünyaya
duyurmak, ulaştırmak ve bildirmek istedikleri şekilde veriyorlar. Her memlekette
matbuat gibi o şahdamarları bugünkülerin deyimiyle toplumsal irtibat cihazlarını
değiştirip o şekilde tebliğ ediyor ve de ekonomik şahdamarları [ele geçiriyorlar.] Bu
işler eski günlerden beri Onların işiymiş. Kur'an bir yerde şöyle buyuruyor:
"Sizler onların (Yahudilerin) size inanacaklarını mı umuyordunuz? Oysa
onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünün işitiyor, (iyice anlayıp)akıl erdirdikten sonra
bile onu değiştiriyorlardı." (Bakara: 75)
Müslümanlar! Siz bunların iman etmesine göz mü bağladınız?! Acaba bunları
tanıyor musunuz?! Bunlar o Yahudilerin tıpkısıdırlar -yani şimdi de ruh aynı ruhtur.
Ancak bir kimsenin ecdadının fasid olması olmasının şu anda kendisinin de fasitliğine
delil teşkil etmez. Fakat bunlar atalarının ruhunu aynen muhafaza etmişlerdir. -ki
Musa ile de beraberken Allah'ın sözünü işitiyorlardı da Hz. Musa yanlarından döner
dönmez, hemen Allah'ın sözünü kendi istekleri doğrultusunda değiştiriyorlardı. Bunu
cahilliklerinden ve bilgisizliklerinden dolayı yapmıyorlardı, aksine tam bir
bilgililik durumunda yapıyorlardı. Gerçekleri tahrif edip değiştirmek ve bozmak, birkaç
bin yıl öncesinden bugüne kadar Yahudilerin temel işlerinden biridir. Yahudiler, her
kavim arasında o kavmin örtü ve elbisesi altında ortaya çıkıyor, kendi düşüncelerini o
kavmin diliyle yayıyor ve kendi maksatlarım o halkın dilinden söylüyorlar. Örneğin:
Şia ve Ehl-i Sünnet mensupları arasına ihtilaf sokmak istiyorlar. Bu ihtilafı kendileri
konuşarak çıkarmaz. Bir Sünni bulur. Bu Sünni başlar Şia aleyhinde atmaya, ithamda
bulunmaya ve yalan söylemeye. Tabi yerine göre hakikati savunmak için yalanları
reddetmek "gerekmektedir. Fakat bazen, "el-Hututu'1-Ariza" sahibi gibi öyle fertler
bulurlar ki dört tane yalan da o gelip söylesin. Bunun dilinden ona iftira atar, onun
hakkında yalan söyler. Onun dilinden de buna (ehl-i sünnete) ithamda bulunur.
Bunlar Tevratlarını bu yalanlarla doldurdular. Geçmiş ümmetlerle ilgili hikâyeler
vardır ki bunları Tevrat bir çeşit anlatmış, Kur'an başka bir çeşit anlatmıştır. Tabi
Kur'an, bu kıssaları onların yalanlarını -ki kıssayı tahrif edip, tahrif olmuş olan Tevrat'a
sokmuşlardır- ortaya çıkaracak tarzda nakletmiştir. Yahudiler de Kur'an'ı mazallah
tekzib etmek için gelmişler, Tevrat'ta gelmiş olan şeyi destekler mahiyette
peygamber, imamlar veya örneğin peygamberin bazı sahabesi adına bir rivayetler
silsilesi uydurmuşlardır. Fakat öyle uydurmuşlardır ki hiç kimse gerçeğin onların
anlattığı gibi olmadığını anlamasın.
Şu olay da -belki ibret verici olur- bu cümledendir; Amelika kıssasında şu vardır:
Amelika şu anki Beyt-i Makdisi işgal etmişlerdi. Hz. Musa Yahudilere şöyle demişti:
Onlar zorla burayı işgal etmişlerdir. Gelin oraya gidelim. Yahudiler ise canlarının
korkusuna düşmüşlerdi ve şöyle diyorlardı:
"... Ey Musa, biz orada onlar durduğu sürece hiç bir zaman oraya
girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz şüphesiz burada
duranlarız." (Maide: 24)
Kur'an, Yahudilerin haysiyet ve şerefini götürmüştür: Hz. Musa her ne kadar
"biraz gayret ediniz, maharet gösteriniz, hakkınızı alınız" dediyse de onlar hayır dediler.
Onlar (Amelika) güçlü insanlardır. Biz burada oturmuşuz, sen ve Allah'ın, ikiniz
gidiniz orada savaşınız. Amelikayı dışarı çıkarınız. İşler tamam olduğu zaman gel bize
haber ver ki oraya girelim. Şair şöyle diyor:
Eğer beynime ve kuyruğuma vursan bile
Yine yerimden kımıldamam.
Hz. Musa tekrar geldi ve bunlarla konuştu: "Bu sözler ne demek?! Allah'a
tevekkül ediniz. Eğer Allah yolunda cihad ederseniz Allah size yardım eder: Ki bu olay,
olayın pratik (ameli) olduğunu gösteriyor. Yahudiler dediler ki "gitmiyoruz dedik ya!"
Burada Kur'an bunların şerefini öyle götürmüştür ki şöyle diyor: bunlar, öyle
insanlardır
ki
çok
tamahkârdırlar
ve
açgözlüdürler;
H zahmet çekmeksizin Beyt-i Makdis ülkesinin bedavadan pençelerine gelmesini
istiyorlardı. Ki Bedir Savaşı'nda Mikdat Esved peygambere şöyle arz etli: Ya Rasulullah!
Biz Yahudilerin Musa'ya söylediği "sen git, Rabbinle birlikte, onlarla savaş. Tavsiye
ettiğin ve engeli kaldırdığın zaman bizi haberdar et." sözünü söylemiyoruz. Biz diyoruz
ki "sen ne emredersen, hemen itaat ederiz. Eğer sen kendinizi denize atınız" diye
emretsen dahi hemen kendimizi denize atarız." Bunlar düşündüler ki ne yapsınlar da
Tevrat'ı teyid edip desteklesinler ve Kur'an'ı tekzib etsinler. Ama Müslümanlar da
kendilerinin Kur'an'ı tekzib ettiklerini anlamasınlar. Gelip Amelika için efsaneler
uydurdular. Şöyle dediler: Beytu'l-Mukaddes'te bulunan bu Amalika'nın ne biçim
insanlar olduğunu biliyor musunuz? (Demek istiyorlardı ki bizim kavmimiz savaşa
gitmediyse hakkı vardı ve Kur'an -haşa- boşuna itiraz etmiş, savaşacak yer
yoktu."Fakat Müslümanlardan birçoğu bu hususu anlamadılar.) Orada bulunan ırk, bu
mutat insanların soylarından değillerdi ki onlarla savaşılabilsin." Şüphesiz onlarla
savaşılabilsin" sözünü söylemediler ki Müslümanlar (asıl niyetlerini) anlamasınlar.
Dediler ki orda Unak adındaki bir kadının çocuklarından olan bir halk vardı. Unak öyle
bir kadındı ki oturduğu zaman 10.000 (on bin) metre karelik yeri kaplardı. Unak'ın İvec
adında bir çocuğu vardı. Ki Hz. Musa asasıyla geldiği zaman onun yanında durdu. Hz.
Musa'nın boyu 40 zira idi.(2) asasının uzunluğu da 40 zira idi. Hz. Musa yerden
40 zira sıçradığı halde onun asası Unak'ın oğlu îvec'in ayak bileğine ulaşabildi.
Bunlardan bir topluluk Beytü'l Mukaddes çölüne gelmişlerdi. Hz. Musa, gidip onların
ne yaptıklarından haber getirmeleri için bir kaç adam göndermişti. Öyle adamlardı ki
boyları birkaç fersah (Fersah: 6 Km) idi. Hatta bir balığı denizden alıyorlardı. Güneşin
karşısında kebap yapıp yiyorlardı. Çölde o şekilde yürüyorlardı. Bir zaman onlardan
biri yerde bir şeylerin hareket etmekte olduğunu gördü ki bunlar Musa'nın adamları
idiler. Bunlardan birkaç tanesinin aldı. Kolunun altına koyarak padişahlarının
yanına geldi. Onları oraya döktü ve şöyle dedi: Bunlar burayı bizden almak
istiyorlar. Eğer gerçekten Beytu'l-Mukaddes'te böyle bir şey olmuş olsaydı, o zaman Hz.
Musa boş yere "gidiniz, orayı fethediniz." demiş olurdu. Ve aynı şekilde Hak da, iş,
bizim işimiz değildir. Sen ve Allah'ın gidiniz, onları çıkarınız. Biz de siz onları
çıkardıktan sonra gelelim. Çünkü onlar normal insanlar değillermiş.' diyenlerle beraber
olurdu.
Bunlar, Kur'an'ın Yahudi kavmini eleştirisini zekice reddetmek için bu hikâyeleri
uydurdular ve Müslümanların kendi dillerine attılar ve doladılar. Sonra Müslümanlar
oturup Unak'ın oğlu, îvec'in hikâyesini anlatıyorlar, Amalika'nın öneminden
bahsediyorlardı. Eğer mesele böyle ise, o halde Kur'an bunlara ne der?!
Davud kıssasında da mesele bu şekildeydi. Bu kuş, Davud'un Urya'nın
hanımına âşık olması, sonra Davud'un Urya'nın öldürülmesini emretmesi hikayesi
[uydurma bir hikayedir.] Hatta daha da kötüsü demişlerdir ki Urya henüz
öldürülmemiştir. Davud -haşa- onun hanımını evine getirdi, onunla zina etti. Sandı ki
iş geçmiştir. Fakat bir müddet sonra o kadın Davud'a şöyle haber verdi: "Ben hamile
olmuşum. Ne yapmak gerekir?" Davud bu kadının kendisinden hamile kaldığını, ertesi
gün çocuğun doğduğunu ve çocuğun avucunun döndüğünü görünce çocuğun
öldürülmesini emretti.
Kur'an, Davud kıssasını öylesine temizlik ve saflıkla anlatmışken, tahrif edilmiş
Tevrat, böylesine pislikle anlatmıştır. Sonra geldiler, bu uydurma rivayetleri
Müslümanların dillerine döktüler. İmamların değeri burada açığa çıkıyor. İmam Rıza
geliyor, bunların yalanlarını ortaya çıkarıyor ve diyor ki; "söylediğiniz bu boş, saçma,
anlamsız ve aldatıcı şeyler nedir?! Bu nisbetler nedir ki Allah'ın Peygamberine
veriyorsunuz?". Kur'an'm neresinde böyle bir konu ve husus gelmiştir?! Kur'an şundan
fazlasını anlatmıyor: Davud'un yanına fertler geldiler. [Onlardan biri diğerini
şikâyet etti.] Ve hüküm verme konusunda da şu kadarını söylüyor. Davud, İddiacının
sözünü işitir işitmez, hemen hükmünü söyledi. Sonra hemen yanıldığım anladı ve
istiğfar etti. Mesele böyle olmuş ve kadından bahsedilmemiştir.
Meselenin iki boyutu vardır: Acaba bunlar melek miydiler insan mı? Eğer insan
idiyseler, öyle ise olay gerçek bir olay imiş. Ve dolayısıyla Allah da bu insanları
gönderdi. Aslında onlar Davud'u uyandırmak için gelmemişlerdi, aksine onlar için
gerçekten bir hikâye meydana gelmişti. Fakat Davud o hızla hüküm verdiği zaman
hemen yanıldığını anladı ve uyandı. O halde burada caiz olmayan bir vesileden, yalan
bir işten yararlanılmamıştır.
Fakat o gelenler melek idiyseler ve Davud'u tembihlemek için gelmiş idiyseler
şu sual gündeme geliyor; "melekler nasıl geldiler? Davud'u tembih etmek ve
uyandırmak için yalandan bir sahne mi yaptılar?!" Kafamızda oluşan soru şuydu: İki
melek nasıl geldi. Ve yapmacık bir sahne ortaya koydu?! Elbette onların hedefi,
Davud'u uyandırmak idi, yani mukaddes hedefleri vardı. Fakat söylediler! Hikâye
uydurmadır?
Cevap
Burada ben şu hususu arz edeyim ki Allame Tabatabai Tefsi-ru'1-Mizan'da şöyle
buyurmuştur: Gerçi O'nun yaptığı beyanın seviyesi yüksek olduğu için belki bu
oturumda beyan edemem, (ama yine de açıklamaya çalışacağım) Önce onların melek
oldukları açık ve kesin değildir. Faraza melek olduklarını düşünelim. O
zaman Melekler temessül etmişlerdir. Meleğin temessülü maddi alem ve teklif aleminde
bir takım [fertlerin Davud'un yanına girmeleri ve kendileri için caiz olmayan bir hikâye
uydurmalarından başkadır. Diğer bir ifadeyle Tabatabai şöyle buyuruyor: Bir şey
doğrudur veya yanlıştır. Bizim görevimiz, maddi ve ayni alem hakkında doğru
söylemek, yalan söylememektir. Eğer maddi ve ayni alem iki varlık Davud'un karşısına
gelseler, sözlerini söyleseler ve söyleselerdi, bu, bu meseleye dahildi. Fakat temessül
meselesi, farklı bir meseledir. Temessül meselesi, bir gerçeğin, başka bir surette zuhur
etmesi demektir. Rüyay-ı sadıka gibi; Rüyay-ı sadıkanın bu anlamda doğru ve yalanı
yoktur. Örneğin; (bu misali ben zikrediyorum) Resul-i Ekrem (s) rüya aleminde şunu
görüyor; Bir grup maymun O'nun minberinden yukarı aşağı çıkıp iniyor. O'nun ümmeti
minberi önünde oturmuş, onların yüzü minbere doğru olduğu halde geriye yani arka
arkaya gidiyorlar. Minberden uzaklaşıyorlar." Rasulullah uykudan uyanıyor, mahzun!
Çünkü bunun İslam âlemine bir darbe nişanesi olduğunu anlıyor. Cebrail bu rüyayı
Hz. Peygamber'e yorumluyor ve açıklıyor. (Hani biz sana: muhakkak Rabbin
insanları çepeçevre, kuşatmıştır demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı insanları
denemek için yaptık. Kur'an'da lanetlenmiş ağacı (habis Beni Ümeyye hanedanını)
da. Biz onları korkulmaktayız. Fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka
bir şey artırmıyor. (İsra: 60) ) Bu rüyanın yorumu şöyledir; Senden sonra Beni
Ümeyye senin ümmetine musallat olacak ve senin şu minberinin üzerine oturacak.
Onlar, zahiren İslam'a riayet ettikleri, İslam adıyla konuştukları ve halkın yönü de
İslam tarafına olduğu halde, gerçekte halkı İslam'dan uzaklaştırıyorlar. Bu Allah'ın
Peygambere gösterdiği bir rüyadır. Bu rüya yalan mıdır doğru mu?. Eğer doğru rüya,
insanın görmüş olduğu şekliyle ortaya çıkan rüyadır dersek, bu durumda bu rüya
(Peygamberin gördüğü rüya-çev-) yalandır. Çünkü gerçekte peygamberin minberinin
üzerinebir maymun çıkmadı ve gerçekte böyle bir olay olmadı. Yani halk Peygamberin
minberinin önüne oturmadı ve gerçekten arka arkaya 'Minberden uzaklaşmadı. Fakat
aynı zamanda bu rüya bir hakikatın Suret olduğu (bir hakikati temsil ettiği) için
doğrudur. Maymunlar Beni Ümeyye'yi temsil etmektedir. Halkın oturması ve gerisin
geri gitmesi de İslam'ın zahirinin korunuşu ve İslam'ın manave hakikatininortadan
kalkması demektir. Eğer meleklere bir peygamber için temessül ediyorlarsa, bu onların
temessüllerinde o şekilde bir gerçek temessül ediliyor demektir. Orda doğru ve yanlış
meselesi bu şekilde söz konusu değildir. Meleklerin Peygambere temessülünün doğru
ve yanlışı bir gerçekle uygun olup olmamasına göredir, -Bir hakikatle de uygundurtemsil olunduğu şekilde ayni âlemde gerçekleşmesi gerekmez. Rüya-i Sadıkanın
temsil olunduğu şekliyle ayni âlemde gerçekleşmesinin lazım olmadığı gibi-.
Binaenaleyh, faraza bunlar melek olsunlar. -Gerçi melek oldukları kesin değildir.Bir hakikat için böyle bir araçtan nasıl yararlanılmıştır sorusunun cevabı Allame
Tabatabai'ni verdiği cevabın aynısıdır: Buna göre de bu cevap doğrudur. Gerçi
konuyu açıklamam gerektiği gibi açıklayabildim mi açıklayamadım mı, bilmiyorum.
Kureyş Kâfirlerinin
Yararlanma Meselesi.
Ticaret
Mallarına
El
Konması ve Vesileden
Diğer bir soru -ki ben kendim onu bir miktar genişletiyorum- şu idi. Eğer
İslam'da meşru hedef için meşru olmayan ve fasid vesilelerden yararlanmak caiz
değilse, niçin Peygamber Müslümanların Şam'dan Mekke'ye giden Kureyş kâfirlerinin
ticaret kervanının önüne çıkmalarına izin veriyordu?
Kervan Medine yakınından geçerken Müslümanların önlerine çıkmalarına ve
onların mallarına el koymalarına izin veriyordu. Burada çirkin bir ifadeyle eşkıyalığı
kullanmışlardır. Acaba bu, bu işin mukaddes bir hedef için olmasından başka bir şey
miydi? Ben bu suali genişletiyor ve şöyle diyorum: Bir kişinin "cihadın kendisi de bu
kabildendir. Çünkü cihad da neticede insanları öldürmek demektir. İnsanları
öldürmenin haddi zatında doğru bir iş olmadığı açıktır. Gerçekte doğru olmayan bir işe
İslam niçin izin veriyor? Mukaddes bir hedef için diyorsunuz. Öyle ise İslam'da cihad
izninin kendisi meşru hedef için meşru olmayan vesilelerden yararlanmaya izin
vermektir." demesi mümkündür.
Bu zeminde başka misallerimiz de vardır. Yoksa bizim fıkhımız "maslahat getiren
yalan, fitne çıkaran doğrudan daha iyidir." demiyor mu? Bu cümle Sadi'ye aittir:
Fakat fıkıh da bu konuya izin veriyor. Fıkıh da "eğer bir yerde bir yalan toplumun
maslahatına uygun olduysa bu yalan söylensin" diyor. Bu anlamda eğer bir yerde
önemli bir iş varsa örneğin, bir doğru söyleyip, günahsız ve muhterem mü'min bir
şahsı öldürmekle yalan söyleyip, günahsız ve muhterem mü'mini kurtarmak arasından
yalanı tercih et. Burada yalan söyle ve günahsızı kurtar. Bu yalan maslahat gereğidir.
Bu, yoksa bizim meşru hedef için meşru olmayan vesileden yararlanmamızın dışında
mı? Cevap şudur: Bazı konularda hatta bazı vesilede meşru olmayan (diye bir şey)
yoktur. Cihad, mal ve servet konusunda hüküm bu kabildendir. İnsan, ıstılahi anlamda
biyolojik bir insan oldu, öyleyse artık canı ve malı muhteremdir. İnsan olsa nokta-i
nazarından o her ahval ve şartlar içerisinde insandır şeklinde düşünmemiz yanılgıdır.
Bu düşünce tarzı batılılara aittir. Onlar şöyle diyorlar: "İnsanlar, yani insan türü
biyolojinin insanıdır. Öyle insan ki, biyoloji ilmi onu insan biliyor. Elbette biyoloji
insanı insan biliyor. Yani bu özel şekilde insan bir başı, iki kulağı ve iki eli olan,
Umakları enli olan, boyu poşu yerinde olan ve iki ayak üzerinde yürüyen bir mahlûktur.
Bu alametlere sahip olan varlık, biyolojinin insanıdır. Biyolojiye göre Muaviye bir
insandır. Ebu Zer de bir insandır. Yani örneğin Ebu Zer'in kan grubu, Muaviye'nin
kan grubuna biyoloji açısından tercih edilir dersek olmaz. Biyolojiye göre Musa
Çumbe ve Lumumba aynı derecede iki in sandır. Fakat insan konusunda söz,
biyolojinin insanda değildir. Bu konuda söz, insanlık ölçüleriyledir. İnsanlıktandır.
Bunun için bir insan zıdd-ı insan olabilir. Musa Çumbe zıdd-ı insan bir insandır.
Muaviye zıdd-ı insan bir insandır. Şemr ibni zi'1-Cevşen zıdd-ı insan yani insanlıklar
dışı bir insandır. Orada delil ve ölçü insaniyetlerdir. İnsanlık bir varlığın dişlerinin
falan şekilde olması değildir. İnsanlık şereflilik, fazilet, takva, adalet, özgürlüğü sevme,
hürriyetperverlik, hilm, sabırlılık ve tahammül demektir. Bunlardır insanlık ölçüleri.
Biyolojinin insanı bilkuvve içtimai insandır. Bilfiil içtimai insan değil. Eğer bir insan,
insanlığın zıddı üzere kıyam ederse başka bir ifadeyle hürriyet, tevhid, adalet,
doğruluk, dürüstlük ve bütün iyilikler zıddı üzere kıyam etmişse o insanın
başından değeri ve saygınlığı yoktur demektir. Onun kan ve malanın bir değeri yoktur.
"O'nun mal ye kanının değeri vardır. Dolayısıyla onun kan ve malını ortadan
kaldırmak çirkin bir iştir. Fakat biz mukaddes hedef için bu çirkin işi yapıyoruz."
demek mümkün değildir. Aslında bu iş, çirkin bir iş değildir, Kısas meselesi, bizim,
maalesef daha yüce bir maslahat sebebiyle çirkin bir işi yapmamız anla-mmda
değildir. Eğer bir insan, diğer insanları suçsuz oldukları halde öldürdüyse bu kendi
hürmetini artık ortadan kaldırmak demektir. Bilerek, kasıtlı olarak ve bildirerek
hıyanete yeltenen el, kendi değerini ve haysiyetini yitirmiştir. Seyyid Murtaza, Ebu'lAla Mearri'ye verdiği cevapta ne iyi demiştir: Ebu'1-Ala şöyle dedi: Şu İslam kanununu
ben anlamıyorum. Nasıl oluyor da bir yerde bir el diyetine 500 dinar, başka bir yerde
eğer hırsızlık yaptıysa çeyrek dinar sebebiyle bile olsa kesilsin diyor. O'nun değeri ne
kadar ki?! Seyyid Murtaza şöyle buyurdu:
Emanetin izzeti, yükseltti değerini
Hıyanetin zilleti, düşürdü değerini; öyleyse anla Bari'nin hikmetini
Elin bu etli uzuv anlamıyla bir saygınlığı yoktur. Eğer elin diyeti 5000 dinardır
diyorlarsa; emin elin değeri ve saygınlığı vardır. Saygınlık, insanlığa ve emanete aittir.
Emanetin şerefi ve üstünlüğü kıymetini yüceltmiştir. Hıyanet ve hırsızlığın zilleti
de onun derecesini bu kadar düşürmüştür. Emanet değeri artıyor, hıyanet ise azaltıyor.
İnsanlık kan ve malın değerini yükseltiyor. Bunun karşısında yalan, gıybet, adam
öldürme, zulüm, insanların haklarına ve özgürlüklerine tecavüz ve buna benzer
davranış ölçüleri bütün değerleri düşürür ki her bir değersiz daha değersiz olur.
O zamana kadar en az 13 yıl menfaatlerine aykırı düştüğü için hakikat nidasını
halka ulaştırmasın diye Peygamberin gırtlağını tutmaktan başka bir işleri olmayan
Kureyş kâfirleri Müslümanlara azab versinler, eziyet etsinler, onları işkenceye tabi
tutsunlar, Hz. Muhammed(a) in hakkı söylemekte olduğunu anladıkları halde hiç bir
cinayeti işlemekten çekinmesinler. Biz de kalkalım bunların malı muhteremdir diyelim.
Onların ticaret malı muhterem midir gerçekten?! Önce onlar o ticaret malını nereden
elde etmişlerdir? Kur'an'ın nassıyla Mekke'de bir grup faizci vardı. Ki, ele geçirdikleri
malı hırsızlık ve faizcilikle ele geçirmişlerdi. Acaba böyleleri-nin malı saygıdeğer
midir? Öyle ise onların malları saygıdeğerdir de Peygamber hedefi mukaddes olduğu
için o mallara malik olmaya izin vermiş değil. Aksine eğer hedef de mukaddes
olmasaydı bsuu malın saygınlığı yoktu.
Diğer hususlarda mesele bu kabil değildir. Aksine fakihlerin ilk görev babından
özellikle gündeme getirdikleri ehemm ve mühimin (3) kabilindendir. Dolayısıyla bu
konu hakkında sizin için açıklama yapmam gerekmektedir:
Hedefin, vesileyi mubah kılmaması konusunda bizim sözümüz -ve de
nübüvvetin hedefi hakkında Allame Tababatabai'nin sözü- şu idi: Biz iman yolunda
halkın imanını korumak ve takviye etmek için halkı hak, hakikat ve İslam'a davet
yolunda batıldân istifade etmemeliyiz. Yani Hak yola iman ve davetin tabiatı öyle bir
tabiattır ki, boş ve batıl vesileyi kabul etmiyor. Bizim sözümüz burada idi, başka bir
yerde değil. Allame Tababatabai'nin delil getirdiği Kur'an ayeti, Resul-i Ekrem
hakkında çok azarlayıcı bir a-yettir:
"Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun sen onlara az bir şey (de
olsa) eğilim gösterecektin. Bu durumda biz sana hayatında kat kat ölümünde de
kat kat (acısını) tattırırdık; sonrabize karşı bir yardımcı bulamazdın" (İsra:7475)
Yani, Ey Peygamber! Eğer ilahi inayet olmasaydı, az kalsın kayıyor ve
sarsıyordun. Acaba Peygamberin kayması ne demekmiş? Tefsirlerde de yazdığı gibi
Peygamberin kaymış olması demek değildir. Aksine Peygamber için bir tasavvur
oluşması mümkündür, fakat hemen o tasavvurun zıddına karar almıştır. Kur'an aynı
zamanda O'nu azarlıyor. Onlar dediler ki "Ya Rasulallah! İslam'a girmemiz için bize
izin ver, ama bir yıl namaz kılmayalım veya bir yıl putlarımıza karşı olma.
Peygamber böyle bir karar almadı, fakat belki kalbinde bunların hidayeti için ve
Allah rızası için bir dalkavukluk, bir anlaşma ve bir yüze gülüş yapayını diye bir
düşünce meydana gelmiş olabilir. (Ali'den Allah için Muaviye ile geçinmesini ve
anlaşmasını istedikleri gibi) Hayır, imanın tabiatı bu tip dalkavuklukları, anlaşmaları
ve minnetleri kabul etmez. Ama eğer iman ve hakikat meselesi söz konusu olmasaydı,
sosyal hukuk fertlerin hukuku meselesi söz konusu olsaydı buna herhangi bir engel
yoktu. Örneğin bir ferdin, canını kurtarmak için yalan söylemesine ne engel vardır.
Sonra da onun bu yalanı, canm1kurtarmak için söylediği açığa çıksın, bunun bir
kusuru yoktur yani böyle bir şey ayıp değildir. Fakat ben halkı Allah'a davet etmek
istesem, bunun için de yalan ve gerçek olmayan bir delil zikretsem, sonra da insanları
davet için getirdiğim delilin ve takip ettiğim yolun yalan olduğu ve aslında halkı
yalanla imanlı yaptığım ortaya çıksa, bu imana öyle bir darbe indirir ki, artık bunu telafi
etmek mümkün değildir. O halde bizim sözümüz tebliğ konusunda idi. Daha önce bir
misal arz ettim ki, bazıları imanı takviye yolunda bid'at ehline iftira bile atınız, başka
bir ifadeyle imanı takviye için ehl-i bid'at hakkında söylemek istediğiniz her yalanı
söyleyebilirsiniz, diyorlar. Onlar hedefimiz imandır bahanesiyle buna bir yeşil ışık
yakmak istiyorlar ve hedefimizin iman olduğu bütün zamanlarda İslam düşmanları
hakkında yalanlar uydurunuz diye İslam'ın bize yeşil ışık yaktığını söylüyorlar. Hayır
dedik. İslam hiç bir zaman iman için ve hak ve hakikate davet yolunda hiç bir şekliyle
ve hiç bir yönüyle yalana izin vermiyor. Diğer mukaddes işlerde de aynı durum söz
konusudur..
Hac Mirza Hüseyin Nuri'nin Sözü
Merhum Hac Mirza Hüseyin Nuri (Allah makamını yüceltsin) Şia'nın büyük
muhaddislerindendir. Vefatının üzerinden 72 yıldan fazla geçmedi; çünkü Hicri kameri
1321 yılında vefat etmiştir. 1321 yılında tahsil için Necefe müşerref olan merhum
babam (kaddesallahu sırrahu) şöyle buyuruyordu: "Bu yılda (132l'de) -ki talebeliğinin
ilk yılı imiş- Merhum Hac Mirza'nın bir kere minbere Çıktığını gördük. (Hac Mirza
minbere de çıkıyordu; çünkü büyük bir muhaddismiş). Minberde şu ayeti okuduğunu
hatırlıyorum:
"Hiç bir şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme. Ancak
"Allah dilerse (yapacağım de)" (Kehf: 23-24)
Sonra da uzun sürmedi, hastalandı ve bu dünyadan göç etti.
Hac Mirza Merhum, Hac Şeyh Abbas Kumi'nin üstadı olup gerçekten çok derin
bilgili bir muhaddisdir. Ehl-i minber için destur veren ve dini tebliğ etme şartlarına
riayet etmeyen bazı minber ehlini tenkit eden "Lü'lü" ve "Mercan" isimli Farsça küçük
bir kitap yazmıştır. Ben bu kitabı başından sonuna kadar okudum, fevkalade tesiri
altında kaldım ve defalarca da bu kitaptan tebliğde bulundum. Merhum, ehl-i
minberden bir kısmının iki şeye riayet etmediğini düşünmüştür: Biri doğru söylemeyi,
o da bizim hedefimiz kutsaldır, kutsal hedef için bu işin bir önemi yoktur diye terk
etmeleridir. Eğer zayıf hadiste olsa bu düşünceyle okuduk. Bizim diğer hedefimiz
İmam Hüseyin için ağlatmaktır. O da mukaddes hedeftir. O da imana davettir ve
burada da iman meselesi söz konusudur. O kitabının yarısını doğru-yalan ve İslam'ın
hiç bir şekilde dini tebliği için zayıf rivayetlere bile tevessül (girişmek) etmemize izin
vermemesi ve dolayısıyla yalan olduğunu bildiğimiz bir şeye tevessül etmemize haydi
haydiye izin vermemesi konusuna tahsis etmiştir. Kitabın diğer yarısını ihlâs
meselesine yani dinitebliğde ve Hz. İmam Hüseyin için ağlatmada halis niyetin
şart olması meselesine -ki bu mesele, Resul-i Ekrem-in siretinde benim arz etmek
istediğim konuların bir parçasıdır. Sonra ayırmış ve burada ecir meselesini ortaya
koymuştur. O bu kitapta bu konu üzerinde çok ısrar etmektedir. Şu mesele hatırıma
geldi: Benim sebeden yararlanma adı altında zikrettiğim bu konuyu o başka bir konu
altında zikrediyor ve bazen de hoş, leziz, titiz, parçalar naklediyor. Özetle şöyle diyor:
Hindistan'dan bir âlim bana bir mektup yazmıştı. Bu mektupta şöyle diyordu: Burada
bir takım fertler var ki çok yalan söylüyorlar, zayıf ve batıl hadisleri okuyorlar. Siz
merkezdesiniz, bir şey yapınız, bir kitap yazınız. Böylece bunların önüne geçiniz."
Merhum şöyle diyor: "Ben şöyle cevap yazdım: Bu yalanlar işte bu merkezde
uyduruluyor, başka bir yerde değil." Sonra bu konuda şöyle diyor: Bakınız iş nereye
varmıştır ki, Yezdli bir alimbana şöyle nakletti: Yezd'den çöl yolunu takip ederek
Hz. Rıza (a,s)'ı ziyaret etmek için Meşhed'e ulaştım. Muharrem günleriydi. O gece
Aşura gecesiydi. Bu aşura günleri Meşhed'e varamadığımıza veya en azından
Azadari (4) yapılan bir şehre ulaşamadığımıza üzüldüm. Her ne olursa olsun köyde de
bir merasimin olması gerekir dedik. Sorduk, bir tekkenin olduğu ve orada halkın
Azadari yaptığı anlaşıldı. Oraya gittik, gördük ki mersiye okuyan köylü bir baba
minbere çıktı. Minberin üzerine çıkıp oturduğu zaman, mescidin hizmetçisinin gidip bir
kucak taş getirdiğini ve bu mersiye okuyucusunun kucağına döktüğünü gördüm.
Doğrusu bu taşların ne için getirildiğine şaştım. Mersiye okuyucusu bir miktar mersiye
okudu, ağıt yaktı; fakat hiç kimse ağlamadı. O zaman mersiyeci lambaları söndürün
dedi; lambaları söndürdüler. Lambaları söndürdüklerinde hemen onun bunun başına taş
atmaya başladı. Halkın feryadı yükseldi ve sonra ağladı halk. İş bittikten sonra o
mersiyeciye sorduk: Bu iş ne işi idi? Bu cinayettir ve diyeti vardır. Niçin bu işi
yaptın? Şöyle dedi: Bu insanlar İmam Hüseyin için bu yoldan başka bir yolla
ağlamazlar. Her halükarda insanların gözyaşını getirmek gerek, halkı ağlatmak gerek,
mümkün olan her vesileden istifade etmek gerek.
Hac Mirza Hüseyin şöyle diyor: Bu anlayış ve hareket yanlıştır. "Mümkün olan her
vesileden" ne demek?! Yoksa İmam Hüseyin o kadar can yakıcı musibet ve eziyetlere
duçar olmamış mıdır?! Eğer onun gönlü varsa, eğer onun İmam Hüseyin'e sevgisi varsa
ve eğer gerçekten İmam Hüseyin'in Şia’sından ise sen mersiye okuduğun da ağlar. Yok,
eğer gönlü yoksa İmam Hüseyin'i sevmiyorsa, eğer İmam Hüseyin'i tanımıyorsa onun
yüz sene de geçse ağlamamasını isterim. Senin faydalanmakta olduğun bu vesile ne
biçim bir vesiledir?!
O halde "hakikat için her vesile ve araçtan yararlanılamaz" şeklinde arz ettiğim
bu husustan maksadım, imandır. O'nun maksadı da aynen budur. Yani, insanları hak ve
hakikate davet yolunda, insanları imansızlıktan imana geçirme yolunda. Burada
aslında ehemm ve mühimm meselesi söz konusu değil. Ehem ve mühim meselesinin
yeri başka bir yerdir. Yani sosyal maslahatlarda ve hatta namaz kılmak veya gasp
edilen yer gibi şahsi ferdi ibadetler konusunda ve de benzeri noktalardadır. Fakat
tebliği ve İslam mesajını ulaştırma noktasında insan hak ve hakikatten bir zerre
ayrılmamalıdır. Diyelim ki, bir insan bir hadisi nakletmek ve anlatmak istiyor. Dese
ki, eğer bu hadisi şöyle ortaya atarsam tesiri daha çok olur. Bu günahtır. Fuzuli
sözdür. Bu sözleri söylemeye hakkın yoktur. Merhum, sonra Allah'ın teminat verdiği
bir takım Kur'an ayetlerini zikrediyor:
"Hiç şüphesiz biz peygamberlerimize İslam'ı tebliğ yolunda yardım ederiz. Ey
Peygamberlerim! Siz hak ve hakikat yolundan gidiniz. Artık tesir etmek bizedir. Biz
bunu temin ediyoruz. Peygamberler de işte aynı bu yoldan gittiler ve de istedikleri
neticeye ulaştılar. Öyle ise biz insanları İslam ve hakikate davet yolunda olmuş olan
her vesile ve araçtan istifade etmeye izinli değiliz-Çünkü böyle yaparsak yanılabiliriz.
Ve bu yanılgı da bizi ters neticeye götürür. Biz kaynaklar bakımından fakir değiliz.
Kaynaklar bakımından zengin olmayan o kimseler, bırak gitsinler, yalan uY' dursunlar.
Maksadım şudur: Kaynaklar bakımından zengin olduğumuz halde biz niçin?! (yalan
uyduralım) Hatta bizim ona ihtiyaç hissi duymamız bile hatadır. Halkı İmam Hüseyin
için ağlatmak istersen şura sahnesi o kadar hamaset dolu, o kadar his, şefkat, merhamet
ve muhabbet duygusu dolu, o kadar yüce, çekici ve gönül yakıcı sahnelere sahip ki,
eğer bizim kalbimizde bir zerre iman varsa Hüseyin'in ismini duymamız ve gözyaşı
akıtmamız kâfidir. "Şüphesiz Hüseyin için mü'minlerin kalblerinde gizli bir sevgi
vardır." Ben gözyaşının maktulüyüm."(5) İmam Sadık (a.s)ın arkadaşlarından birinin
Arapça olarak söylediği bir şiir çok hayret vericidir. Muhtemelen talebeliğimin ilk
yıllarında idi ve henüz Kum'a gitmemiştim. Bu zamanlar O'nu Kum'lu bir muhaddis
"Nefsetü'l-Masdur" isimli kitabından öğrendim. O şöyle yazıyor: Ebu Harun Mektuf ki gözleri âmâ olduğu için O'na mektuf diyorlarmış.-güçlü bir şairmiş ve bazen Eba
Abdillah mersiyesini söylüyormuş. Şöyle diyor: Bir gün İmam Rıza (a.s)'nın hizmetine
gittim. Bize"ceddime mersiye olarak söylediğin şiirlerden oku." buyurdu. Ben de
"olur" dedim. Bu arada şöyle buyurdu: Kadınlara da söyleyiniz, perdenin arkasına
gelsinler böylece onlar da faydalansınlar. Kadınlar da içeriden yakına, o odanın
perdesinin arkasına geldiler.
Yeni söylediği belli olan şiirleri okumaya başladı. Fakat içeriğine siz bakınız,
aslında dersi görünüz. Bu şiirleri -ki beş mısrayı geçmiştir- okuduğu zaman, İmam
Sadık'ın evinde bir feryattır yükseldi. İmam Sadık'ın aynı şekilde gözlerinden yaş
akıyordu. Mübarek omuzları hareket ediyordu. Ağlayış inilti sesi İmam'ın evinden öyle
çok yükseldi ve arttı ki İmam'ın kendisi bizzat açık olarak "yeter artık" dedi. Bunca
mersiyeler söylenmiştir, ben bunun gibisini görmemişim veya çok az görmüşüm.
Şair şöyle diyor:
Hüseyin'in mezarına git
O'nun temiz kemiklerine söyle
Ey kemikler! Siz daima sulanıyorsunuz
Hüseyin'in dostlarının gözyaşlarıyla
Eğer O'nun kabrine uğrarsan
Merkebini durdur
Ve ağla o paka pak için
Ve halis temiz için
Tıpkı biricik çocuğu öldüğünde
Ağlayan kadın gibi (ağla.)
Şiir şunu demek istemektedir:
Ey yolcu, ey sabah yeli! Hüseyin bin Âli'nin mezarına uğra. Dostlarının mesajını
O'na ulaştır. Âşıklarının mesajını ona ulaştır. Ey sabah yeli bizim mesajımızı Hüseyin'in
mukaddes kemiklerine ulaştır. Ve de ki: "Ey kemikler! Siz daima Hüseyin'in
dostlarını gözyaşlarıyla sulanıyorsunuz. Bu gözyaşları akıyor ve sizi suluyorlar. Eğer
bir gün sizi sudan men ettilerse ve eğer Hüseyin'i susamış dudakla şehid ettilerse, bu
Şiiler ve dostların daima gözyaşlarını sana boşaltıyorlar ve senin için akıtıyorlar." Ey
Sabah yeli! Eğer geçersen, sadece mesajı iletmekte kanaat etme. Merkebini (binek
hayvanını) orada tul hem de çok tut. Burada Hüseyin'in başına gelen musibetlerini an,
ağla, gözyaşı dök. Gözyaşı dök, gözyaşı dök, normal bir insan gibi değil. Aksine birden
fazla çocuğu olmayan ve biricik çocuğu öldüğünde onca gözyaşı döken kadın gibi ağla.
O temiz için, temiz babanın çocuğu için, temiz annenin çocuğu için böyle ağla.
Vela havle vela kuvvete illa billahilaliyyilazim, ve sâllallahu ala Muhammedin
ve alihi't-tahirin.
(Hareket, güç ve kudret ancak yüce ve büyük Allah'ından-Salât ve selam ise
Muhammed'e ve temiz âline olsun)
BEŞİNCİ BÖLÜMÜN DİPNOTLARI
1- Bihâr-i Cedid, C.16,s. 217
2- Zir'a: Eski bir uzunluk ölçüsü birimidir.'Bir zir'a, dirsekten parmak uçlarına
kadar olan kısımdır, (çev)
3- Ehemm ve mühimm (El-ehemm Fe'l-ehemm): Bir işin önem sırasına göre
yapılmasını ifade eder.(çev)
4- Azadari: Kelime olarak ölen bir kimse için yas tutma anlamına gelir. Istılahı
anlamda Hz. Hüseyin için muharrem günlerinde yas tutma eylemine denir, (çev)
5- Bihâr-i Cedid:e c. 44,8.279-280
VI. BÖLÜM
TEBLİĞ MESELESİNİN DEĞERİ VE TEBLİĞCİNİN ŞARTLARI
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile.
"Hamd, bütün varlıkları yaratan âlemlerin Rabbı
Allah'a mahsustur. Dua ve selam Allah'ın kulu, peygamberi,
habibi, dostu, arındırdığı, Allah'ın sırrını koruyan ve
elçiliğini tebliğ eden efendimiz, peygamberimiz ve
dostumuz Ebu'l-Kasım Muhammed'e ve O'nun temiz, iyi ve
güzel Ehl-i Beytine olsun."
Lanetlenmiş ve Kovulmuş Şeytandan Allaha Sığınırım.
"Ey peygamber, gerçekten biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcıkorkutucu olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah'a çağıran ve nur saçan bir
çerağ olarak (gönderdik)." (Ahzab: 45-46)
Resul-i Ekrem'in (s) siretinden öğrenilmesi gereken hususlardan biri de insanları
hakka davet, insanlara tebliğ ve hak mesajı ulaştırma metodudur. Başlangıçta bir takım
fertler için, insanın insanları hakka ve Allah'a çağırmak ve de ilahi mesajı insanlara
ulaştırmak istemesi küçük bir iş olarak görülebilir; Bu kimseler bu davetin ve mesajı
tebliğ etmenin diğer davetlerle ve diğer mesajlarla farkının olmadığını düşünürler. Önce
Kur'an'ın bu konudaki görücünü arz edeyim; görülecektir ki, Kur'an bu işi ne kadar
önemli, Çetin ve sağlam görüyor! Sonra da bu davet ve bu mesajı tebliğ etmekle diğer
davet ve mesajları tebliğ etmenin diğer davetlerle ve "'ger mesajlarla farkının
olmadığını düşünürler. Önce Kur'an'ın bukonudaki görüşünü arz edeyim; görülecektir
ki, Kur'an bu işi ne kadar önemli, çetin ve sağlam görüyor! Sonra da bu davet ve bu
mesajı tebliğ etmekle diğer davet ve mesajları tebliğ etmek arasında ne kadar farkın
olduğunu açıklayayım.
Hz. Musa (a)'ın Allah'tan İstekleri:
Kur'an, mübarek Taha suresinde Musa bin İmran (Selam Peygamberimize, âline
ve Musa'ya olsun) konusunda açıkça olayın başka bir olay olduğu hususunu ortaya
koyuyor: Musa(a)ın Mısır'a dönmek için hareket ettiği bir sırada hanımını doğum
sancısı tutuyor. Eşinin bu soğuk havada ısınması için ateş arıyor. Mukaddes vadide
ilahi vahiyle yüz yüze geliyor. İlk olarak O'na vahiy geliyor. Sonra da Firavun'a ve
Firavun'un yolunu takip edenlere, yani Firavun'un adamlarına ilahi mesajı ulaştırmak
için görevlendiriliyor. Musa, nübüvvet makamına erişmiştir. O halde o alelade bir
adam değildir ki böyle bir söz söylensin kendisine. O'na; "Git Allah'ın mesajını
Firavun ve benzerlerine tebliğ et" denildiği zaman, omuzlarına çok ağır bir yük ve zor
bir risalet yüklendiğini hissediyor. Şu cümlelerle bir dizi dilekte bulunuyor:
"Rabbim benim göğsümü aç." (Taha: 25)
Göğsün açılmasının anlamı kısaca şudur: "Çok geniş ruhi kapasite ve kabiliyet,
fevkalade fazla tahammül gücü" Yani Ey Allah'ım benim ruhi kapasitemi artır!
"Bana işimi kolaylaştır." (Taha:26)
"İşimi bana kolay kıl." O halde Hz. Musa kendisine yüklenilen sorumluluğun ağır
olduğunu hissediyor, düşünüyor ve anlıyor.
"Dilimden düğümü çöz." (Taha: 27)
Bazıları bu ayetten, yani "düğümü dilimden çöz" den ama' cm şu olduğunu
söylüyorlar: Musa'nın dili biraz tutukmuş. Örneğin "sin" harfini iyi telaffuz
edemiyormuş. Hatta demişlerdir ki, Musa çocuk iken Firavun onu imtihan etmek
istediği ve de korlaşmış ateşi onun ağzına koyduğu zaman dili kekemeleşmiş.
Bunların bir aslının ve kaynağının olduğunu sanmıyorum. "Düğümü dilim den çöz"
ayetinin anlamı açık olarak şudur: Kur'an'ın defalarca üzerinde durduğu ve tekid ettiği
gibi Peygamberin tebliği apaçık bir tebliğ olmalıdır ve Peygamber aydınlatıcı,
açıklayıcı ve yol gösterici bir tarzda mesajını ulaştırmalıdır. Nitekim Allah'ın söz
konusu ayetten sonraki ayette buyurduğu gibi: "Ki söyleyeceklerimi
kavrasınlar." (Taha: 28) Yani senin mesajını ve çağrını halka idrak ettirebileyim ve
halk da anlasın. Anlamak, aydınlanmak, idrak etmek, şahıs için konunun açıklığa
kavuşması demektir.
Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Ailemden bana bir yardımcı kıl; kardeşim Harun'u! O'nunla arkamı
kuvvetlendir. O'nu işimde ortak kıl. Böylece seni çok teşbih edelim ve seni çok
zikredelim." (Taha: 29-34)
Yani Hz. Musa şunu demek istiyor: "Ey Rabbim! Bu iş çok ağırdır. Bunun için
yardım gönder" Hz. Musa'nın önerdiği insan kardeşi Harun'dur: "Ey Rabbim!
Kardeşim Harun'u benim vezirim -ki buradaki vezir kelimesinin lügat manası
muavindir- ve yardımcım kıl. O'nu bu işte bana ortak kıl." Niçin? "İşimizin randımanın
daha çok olması için, yoksa hâşâ (görev ve sorumluluktan-çev-) kaçınmak istediğim
için değil." Böylece seni çok teşbih edelim ve seni çok zikredelim.
Kur'an'ın Rasulullah'a Hitabı
Başka yerde Kur'an, Resul-i Ekrem'e hitab ediyor. Fakat Allah'tan Resul-i
Ekrem'e sual şekliyle değil, aksine ilahi beyan Sekliyle bitmiş bir işi zikrediyor:
Mübarek İnşirah suresinde Allah şöyle buyuruyor:
"Siz senin göğsünü yarıp genişletmedik mi? (İnşirah:1)
Hz. Musa göğsünün genişlemesini rica ediyor. Fakat Resul-i Ekrem hakkında
Kur'an şöyle buyuruyor:"Acaba biz senin gönlünü genişletmedik mi?"
"Ve yükünü indirip atmadık mı?" (İnşirah:2)
Orada Musa(a) şöyle diyordu: "Bana işimi kolaylaştır." (Taha: 26) Burada ise
Allah’u Teâlâ Resul-i Ekrem'e "Bu ağır yükünü senin omzundan kaldırdık." diyor.
"Ki o senin belini bükmüştü" (İnşirah: 3)
Bu çok büyük bir sözdür. Bu ağır yük, öyle ağırdı ki senin belini kırmaktaydı.
Burada muhatab, Hatemü'l-Enbiya'dır. Yük de davet, tebliğ ve halkla karşı karşıya
gelmekten başka bir şey değildir. İnsanları hidayet yoluna çağırmak o kadar ağır ve
zor bir iştir ki, bu konuda Kur'an'ın tabiri; "Belini kırmaktaydı" şeklindedir. "Enkada"
(büktü-kırdı) fiilinin açık manası şudur: bizim bir tavanımız olsa ve onun üzerinde çok
ağır bir yük, örneğin çok sayıda bir grup insan veya ağır bir şey olsa, tavanın çubuk ve
merteklerinin ses verir meşhur ifadeyle çıtır çıtır eder. İşte buna "enkada"
veya "nekada" derler. İnsan bir işin çok ağır olduğunu söylemek istediği zaman; "Bu
yük o kadar ağırdı ki, sanki kemiklerinin sesi duyulmaktaydı." der. Nitekim Kur’an "Ki
o, senin belini bükmüştü (kırmıştı)" buyuruyor.
"Senin zikrini (namını-şanını) yüceltmedik mi?" (İnşirah: 4)
Yine işin güçlüğünden söz edilmektedir:
"Demek ki gerçekten zorlukla birlikte kolaylık da vardır-Gerçekten
zorlukla beraber kolaylık vardır. Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua
ve ibadetle) yorumlamaya devam et ve yalnızca Rabbine rağbet et." (İnşirah:58)
Ey Peygamber! İş zor ve çetin. Fakat eğer insan zorluklara tahammül ederse
güçlükle beraber kolaylık vardır. Yani kolaylık güçlüklerin içerisindedir. Her güçlük ve
zorluğun kendi içerisindekolaylığı vardır. Bunun anlamı şudur: Sabret, devam et ve
dayan! "Öyleyse gerçekten zorlukla birlikte kolaylık vardır" Kur'an'ı Kerim tekrar
tekid ediyor: "Gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır." Hz. Peygamber, bu ayetten
her zorlukla beraber iki kolaylığın olacağını anladı ki mübarek çehresi açıldı ve sonra
tekrar ederek şöyle buyurdu: "Bir zorluk iki kolaylık karşısında ne yapacak?! Benim
Allah'ım bana bu güçlüklerle birlikte kolaylığı vaat etmiştir."
"Şu halde boş kaldığın zaman durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya devam et.
Ve yalnızca Rabbine rağbet et.
Eğer bu ayeti, Musa ile ilgili ayetle mukayese etmiş olsanız, sonra da Şia ve Ehl-i
Sünnet arasında mütevatir olan Peygamberin Ali(a) hakkında söylediği "Senin bana
nisbetin (yakınlığın) Harun'un Musa'ya nisbeti gibidir.(l) Yani "Harun'un,
Musa'nın yardımcısı ve ortağı olduğu gibi sen de ümmetin o iki babasından birisin."
sözünü göz önünde bulundurursanız, bu durumda Şia tefsirlerinde; "O halde boş
kaldığının zaman durmaksızın yorulmaya devam et." ayetinin Emiri'l-mü'minin
Ali(a)ın hilafet makamına nezaret ettiğinin belirtildiğini ve rivayetlerin de bunu açıkça
teyid ettiğini görürsünüz. Gönül ister ki böyle olsun. Başka türlü değil. Fakat şu an
konumuz başka bir husus üzerinedir.
Ağır Söz
Kur'an'da Hakka davet etme ve ilahi mesajı insanlara ulaştırıp bildirme işinin
fevkalade önemini ve son derece ağır olduğunu beyan eden başka bir ayet vardır. Bu
ayet mübarek Müzzemmil suninde bulunmaktadır. Bildiğiniz gibi Müzzemmil ve
Müddesir sureleri, bi'setin ilk yıllarında nazil olan surelerdendir. Allah’u Teâlâ
şöyle buyuruyor:
"Gerçek şu ki senin üzerine ağır bir söz bırakacağız."
Söz nasıl bir söz ki ağır olsun? Sözün kendisi, hafifliği ve ağırlığı olmayan bir
şeydir. Sözün muhtevasını ve sözün delalet ettiği anlamın icrasının ağır, zor ve güç
olması da mümkündür, kolayolması da mümkündür. Bazan şöyle deriz: Filan kişi,
falan kişiye güç ve ağır bir söz söyledi, yani anlam yükü onun için ağır olan bir söz
söyledi. Veya şöyle deriz: Bize ağır bir görev ve mesuliyyet verilmiştir. Bir makam
tarafından görevlendirilen bir şahıs, "Bize ağır bir görev verilmiştir" der. Bir tebliğ
sadır olmuştur, ona git, falan işi yap demişlerdir. Böyle bir durumda kendisine görev
verilen kişi bize ağır görev verilmiştir, der. Görev ve sorumluluk ne ağır ki ağır olsun?
Görev, bir bildiri, bir kâğıt, bir söz, bir mektup ve benzeri bir şeydir ki, hafifliği ve
ağırlığı yoktur. Konu bunlar değildir. O görevin içeriği fevkalade ağır, güç ve zor bir iş
olduğu zaman, görev ağır deriz. Kur'an ayeti şöyle buyuruyor:
"Gerçekten biz senin üzerine ağır bir söz ilka edeceğiz."
Bazı fertlerin; "Niçin Kur'an davet ve tebliği işini bu kadar zor ve güç bir iş
olarak telakki etmiştir?" şeklinde bir soru sormaları mümkündür.
Tebliğ Meselesinin Değeri
Bazı meseleler vardır ki biz hakkıyla o meselelerin değerini idrak etmişizdir, ister
istemez o meseleleri kendi düzleminde tanıyoruz. Mesela; en azından %95'i fetva
vermenin çok ağır ve çok yüksek düzeyde bir iş olduğunu biliyoruz. Fertler, böyle bir
iddia da bulunmaya cesaret etmezler. Eğer fertler bizzat bu iddiaya meylederlerse,
bunu toplum çabuk kabul etmiyor demektir. Toplum bu işin seviyesinin yüksek
olduğunu anlamıştır. Fakat halkı hak tarafına davet, İslam'ı insanlara tebliğ, insanları
irşad ve hidayet ve insanları Allah'a doğru hareket ettirme meselesinin seviyesi
tanınıp bilinmemiştir. Şair şöyle diyor:
Bu yolda peygamberler kervana gibidirler
Kervanın kılavuzu ve delilidirler
"Ve onlardan bizim efendimiz baş olmuş
O hem evvel hem son bu işte
Onun hayat verici cemali toplumun mudur?
Gönül açan makamı cem-i cemdir
Ruhlar önden, bütün gönüller aradan
Ruhlar hep onun eteğine tutunmuştur.
Beşere hareket veren birçok ekoller vardır. Hem de iyi hareket veriyorlar. Ama ne
tarafa? Menfaatler tarafına'- Biraz daha iyimser konuşalım: Hakları tarafına ki, onların
menfaatleri haklarıiçerisindedir. Buraya kadar biz de onlarla muvafıkız. Peygamberler
bu insanları, haklarını elde etmeye sevk ediyorlar, peygamberlerin verdikleri o küçük
hareket mahrumu yönlendirmektedir. Şöyle; Eymahram, hakkı elinden alınmış! Git,
hakkım iste ve- ara. Ey mazlum! Git, hakkını zalimden al. Bu hareketler nebilerin
hareketleridir. Ey emekçiler! Birlesiniz ve hakkınızı zorba ve zalimlerden alınız." Bu
durama bir hareket vermek elbette bir iştir. Ben küçük bir iş olduğunu söylemek
istemiyorum. Fakat Peygamberlerin programlarında bu işi peygamberlerin yaptığı,
hatta diğerlerinden daha iyi yaptığı küçük iştir. Peygamberlerin verdiği büyük hareket
ise, '"sanı, nefsinden Hakk'a doğru sevk eden bir harekettir. Şair, şöyle diyor:
"Meyhane piri, içki için çağırdı:
Ey saki sülüku kendinden kurtulmaktır
Yoksa menzilden menzile gitmek ve mesafeleri kat etmek değildir."
Beşeri kendinden kurtarmak ve Hakk'a ulaştırmak, yani insanı kendi içinde
kendisine karşı harekete geçirmek! Sadece "mazlum olan siz" zalim benim aleyhime
harekete geçirmesin! Ayrıca zalim olan beni de bazen ve birçok noktalarda kendi
aleyhine tahrik etsin ki, bunun adı tevbe, dönüş ve insanların bencillikten hakikate
doğru hareket etmesi oluyor. Zor iş budur! Bir kimse bu iştepeygamberlerle rekabet
ettiği zaman artık onun için hesap açabiliriz. Falan devrimci rehber, insanları, onların
menfaatleri doğrultusunda, onların haklarını elde etme adına da olsa harekete
geçirmiştir. Her ne kadar onların hukukunu elde etme adına bunu yapsalar da biz böyle
demiyoruz; bilakis gerçekten insanların haklarını elde etmek için insanları harekete
geçirdiklerini söylüyor, bu işi mukaddes olarak ifade ediyor ve yorumluyoruz: Bu,
büyük bir iştir, fakat peygamberlerin küçük işidir. Rakibi olmayan ve her Allah'a
davet edenin, her tebliğcinin ve her Allah'ın mesajını insanlara ulaştıranın takip etmesi
gereken ve zor bir iş olan Peygamberlerin işi, insanları bencillikten, kendini
beğenmekten ve çıkarcılıktan Hakk'a doğru hareket ettirmektir. Bu iş, gerçekten zor
bir iştir.
Dedik ki biz bazı işlerin değerini kendi düzeyinde bir sınıra ve bir yere kadar
idrak etmişiz. Aynı şekilde idrak de etmeliyi2-Fakat itiraf etmeliyiz ki, bazı işlerin
değerini kendi düzleminde anlamamışız. Bu gece tesadüfen benim programım, siret-i
nebevide tebliğ ve davet konusunda oldu ve bilgin, hatip saygı değer Felsefi Bey -hakla
söylenmelidir ki, bu ilmin başında yer almış ve bu şehre ve bu ülkeye büyük
hizmetler etmiştir.- meclisimizde bulundu. Bu durumun tesadüfî bir iş olduğunu arz
ettim. Bunu söylemekteki amacım şudur: Ben böyle düşünmemiştim, fakat böyle oldu
ve iyi de oldu. Bunların ve bu düzlemde ki diğer kimselerin değerini bilmek gerekir.
Şair şöyle diyor:
"İnsanlar şişedeki saf yağı görüyorlar,
Ama zavallı susamın başına ne geldiğini bilmiyorlar."
İnsanlar, onun saf ve temiz tebliğini görüyorlar, fakat o zavallının başına nelerin
geldiğini bilmiyorlar ve bugün onun saf yağım müşahede ediyorlar.
Her halükarda Kur'an bu konuyu çok üst düzeye çıkarmış. Niçin? Allah sadece
peygambere diyebiliyordu: "Gerçekten biz saria ağır bir söz ilka edeceğiz." Ve ya;
"Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?" Fakat bütün bunların hepsi ümmet için
örnektir. Allah bu hakikati niçin peygamberiyle konuşuyor ve bütün ümmetin eline
bırakıyor? Allah'la Peygamber arasında birçok mesele vardır, fakat bu meseleleri
umumun işiyle ilgili olmadığı için Allah ve Peygamber biliyor. Yani başkası için
ortaya konulmamış. Bir mesele ortaya konulduğu zaman bunun gereği onu
öğrenmektir. Davet ve tebliğ işi kolay bir iş değildir. O halde biz Kur'an'dan şunu
öğreniyoruz: Davet ve mesaj yayma işinde ilk şart, şerh-i sadr (göğsün açılıp
genişlemesi)dir. Geniş gönül, dünya kadar geniş kapasite...
Akla ve Fikre Tebliğ
Mesaj ulaştırıp yayma niçin bu kadar zor bir iştir? Demeniz mümkündür. Arz
edeyim: Her tebliğ işi bu kadar zor değildir. Bir tebliğ vardır ki sadece yapılır. Bunun
kolay bir iş olduğu açıktır. Bir tebliğ vardır ki, adliye memuru yapar. Örneğin bir
ihtarı bir şahsa tebliğ eder. Duyguyla eğer sız bir mesajı tebliğ etmek ve ulaştırmak
tebliğ, göze yapılan tebliğdir. Eğer siz bir mesajı tebliğ etmek ve ulaştırmak
istediğinizde, vazifeniz sadece onun görmesi ve duyması ise bu zor bir iş değildir.
İnsanların kulağına veya gözüne bir söz ulaştırılabilir. Fakat apaçık tebliği olan
peygamberlerin görevi sadece meseleyi ve konuyu insanların kulaklarına ulaştırmak
mıdır? Bu kadar yeterli midir? İnsanlara gösterilmiş olmasıkâfi midir? Hayır, duyguya
yapılan tebliğden, göze veya kulağa yapılan tebliğden daha üstün olan tebliğ vardır.
Örneğin, akıl ve düşünceye tebliğdir. Yani konuyu öyle beyan etmeli ki akla
kadar nüfuz etsin. İnsanın gözüne görünen şey yeterli değildir. Akıl da kabul etmeli.
İnsanın duyduğu şey aklında kabul etmediği sürece kâfi değildir. Bir mesajı akla
ulaştıran alet, ses, şekil veya yazı değildir, başka bir şeydir. Akıl, kendi kale kapısını
kapamıştır ve burhan, istidlal, Kur'an'ın deyimiyle hikmet aletinin dışında başka bir
şeyle bir mesajı kabul etmiyor. Peygamberler ilk safhada sözlerini akıllara ulaştırmak
isterler. Eğer bakarsanız, Hıristiyanlığın bu sözün zıddına hareket ettiğin görürsünüz.
Hıristiyanlık "İman işinin akılla ilgisi yoktur" diyor. Bu Hıristiyanlığın tahrif edilmiş
görüşüdür. Aslında Hz. İsa hiç bir şekilde yol vermemesinden sonra, "iman hesabı
akıldan ayrıdır, iman bölgesi, akıl için yasaklanmış bölgedir, imanın akla müdahale
hakkı yoktur!" demedi. Bu tahrif edilmiş Hıristiyanlıkla ilgilidir. Hiç bir peygamber
böyle bir söz söylemez. Fakat bütün peygamberler hakkında hakikat olan
şey Kur'an'da geniş açıklamalarla gelmiştir:
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır. " (Nahl:125)
Ayetin bildirdiği ilk şey, Hikmettir: İnsanları Allah'ın yoluna çağır, ey Allah'a
davet eden!
"Ey Peygamber! Gerçekten biz seni bir şahid, bir müjdeci ve pır uyarıcı,
korkutucu olarak gönderdik." (Ahzab:45)
Seni bu ümmetin şahidi olasın diye gönderdik. (Şahid, birçok manaya gelir, ama
şimdi bu bizim konumuz değildir.) Seni bu ümmet için muştucu göndermişiz, muştula,
teşvik et, gayrete getir. Yani bu yolda var olan çok yüce neticeleri, onların bilgilerine
ulaştır. Seni nezir olarak göndermişiz. Defalarca "nezir" kelimesinin anlamının
korkutucu olmadığını söylemişiz. Çünkü korkutucu, "muhavvif' kelimesinin
tercümesidir. Nezir kelimesinin, korkutucu, kelimesinden daha özel bir anlamı vardır.
Yani, tehlikeyi bildiren demektir. Eğer insan, örneğin kapıdan dışarı çıkmak istiyorsa,
bu sırada bir kimse hoş olmayan kaba ve çirkin bir ses çıkarırsa, insanı korkutur. Fakat
bu inzar değildir. İnzar diye, tehlikeyi bildirmek olan bir çeşit korkutmaya derler: Bir
şahıs bir karar almıştır ve bir yoldan gidiyor. Giderken bir kişi geliyor bu şahsa
tehlike bildiriminde bulunuyor. Yani o kişi diyor ki senin bu yolunun ve işinin peşinde
falan tehlike vardır. Kur'an da diyor ki, seni nezir olasın, (bu anlamda) korkutucu olasın
ve tehlike bildiriminde bulunasın diye gönderdik. Nitekim Peygamber (a), bi'setinin ilk
yıllarında gelip Safa Tepesi'nin eteğinde durdu. Ve bağırdı: -o zaman adet olduğu üzere
slogan atıyorlardı. -Hz. Peygamber de aynı şekilde Tehlike! Tehlike!" diye bağırdı. Halk
Safa Tepesi'nin eteğinde toplandı. Muhammedü'l-Emin'den (s) ilk olarak; Tehlike var!
Tehlike var! Sözünü işitiyorlar. Ne tehlikesi? Acaba Fil Vakası gibi bir vaka mı
meydana gelmiş? Hz. Muhammed, önce halktan tasdik istedi: "Ey insanlar! Şimdiye
kadar beni aranızda nasıl tamdınız?" Hepsi, emin ve doğru sözlü olarak tanıdık, dediler.
Bu defa Peygamber (s) şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Şimdiye kadar beni aranızda nasıl
tanıdınız?" Hepsi, emin ve doğra sözlü olarak tanıdık, debiler. Bu defa Peygamber (s)
şöyle buyurdu: "Eğer ben sizi uyarsam, inzar etsem; şu dağların arkasından düşmanın
büyük bir orduyla düşmanın geldiğini ve size hücum etmek istediğini bildirsem, bana
inanır mısınız, inanmaz mısınız?" Orada toplananlar, "Elbette sana inanırız." dediler.
Rasulullah (s) onların bu cevabını ve şahitliğini göz önünde bulundurarak şöyle
buyurdu:
"Sizi şiddetli bir azabla uyarıp korkutucuyum."
Yani size tehlike bildiriminde bulunmaktayım ki, takip ettiğiniz bu yolun
akabinde dünya ve ahirette şiddetli bir ilahi, azab vardır.
"Ey Peygamber, gerçekten biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcıkorkutucu(nezir) olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah'a çağıran ve nur saçan
bir çerağ olarak (gönderdik)." (Ahzab: 45-46}
Gelip insanları Allah'ın izniyle Allah'a çağırıyorsun, insanları Allah'a doğru
harekete geçiriyorsun. Sen Allah'a davet edensin. Acaba hangi vesileyle insanlar davet
edilir? Örneğin insan rüya görür ve bu rüya ile insanları davet edebilir mi? Her gün
sabahleyin gelip bugün şu iş için bir rüya gördüm, insanlar! Geliniz, şöyle yapınız,
diyebilir mi? Hayır. Kur'an onun yolunu tayin etmiştir. Allah'a davet, alemin en
büyük hakikatlerine davettir, Allah'a davet beşer akıllarına doğru yolu gösteren şeye
davettir. Allah'adavet, akılların kabul etmesi gereken bir şeye davettir. Ama ne
ile? Delille, hikmet ve mantıklı sözle!
Gönül ve Kalbe Tebliğ
Acaba peygamberlerin tebliğinde ve ilahi davette bu mesajın akıllara ulaşması
yeterli midir? Duyu hiç kâfi değil de akıl merhalesine ulaşması yeterli midir? Hayır! Bu
daha meselenin ilk merhalesidir. Bir öğretmenin görevi sadece kendi sözümü ve kendi
ilmini öğrencinin aklına ulaştırmaktır. Gelir, siyah tahtanın önünde durur. Öğrenci
sınıfta oturmuştur? Matematik problemini öğrenci için ortaya koyar, yani öğrenciye
matematik öğretir. Önce meselenin aslını ortaya koyar, öğrencinin aklı henüz
gerçekten bunun böyle olup olmadığını bilmiyor. Bu yüzden delil istiyor. O zaman
Öğretmen matematik delilini getirdiğinde, iddia ettiği şey öğrencinin aklına giriyor.
Fakat Peygamberler, sadece iddia ettikleri şeyleri insanların akıllarına sunmak için
gelmemişlerdir. Filozofların yaptığı iş, muvaffak oldukları ölçüde, sözü insanların
akıllarına ulaştırmaktır. Bundan daha fazla bir şey yapamazlar. Fakat ilahi mesajı
akıllara ulaştırmaktan daha da öte kalblere ve gönüllere de ulaştırmak gerek. Yani
insan ruhunun derinliklerine kadar girmeli ve onun bütün hislerini, yani bütün
varlığını kuşatmalıdır. İşte bunun için peygamberler, insanı »hakikat yolunda harekete
geçirebilirler, filozoflar değil. Zavallı filozof zahmet çekiyor, kendisini öldürüyor,
sonunda işi, bir fikri insanların aklına ulaştırmak oluyor. O da bütün insanların aklına
değil, aksine bir grup kimsenin aklına! Akıllarına ulaşan kimseler de onun
öğrencisidirler. Bunlar bir kaç yıl onun yanına gelip ders okumalı, ondan sonra onun
diline aşina olmalıdırlar. Çünkü onun belağati ve tebliği apaçık bir tebliğ ve belagat
değil. O apaçık tebliğ ve konuşma gücüne sahip değil, yüzlerce ıstılah paketinde
sözünü söylemeli. Büyük üstadlarımızdan birinin ifadesiyle, filozofun bunca ıstılah ve
deyim kullanması dizliğinden ve güçsüzlüğündendir. Filozof imkân-i zati, imkâni ikbali, imkân-i isti'dadi, vacibu'l-vücud bizzat, ilk akıl ve ikinci akıl gibi ıstılahları
kullanıyor. Niçin? Çünkü bunlardan başkasıyla sözünü söyleyemiyor ve ne anlatmak
istediğini ifade edemiyor. Bu durum filozofun acizliğindendir. Fakat Peygamberlerin,
hiçbir ıstı-a" kullanmaksızın, filozofun içinden çıkamadığı yüzlerce ıstılah ve deyim
ışığında beyan olunan en son sözü apaçık bir beyan ve tebliğle iki kelimede, iki
cümlede söylediklerini görüyoruz. Mesele kolay bir şekilde şu sadelikle söylenmiştir:
"De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir (her şey ona muhtaçtır, daimdir,
hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır}. O, doğurmamıştır ve doğrulmamıştır. Ve
hiçbir şey O'nun dengi değildir." (İhlâs Suresi)
"Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmiştir. O, üstün ve
güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur.
Diriltir ve öldürür. O her şeye güç yetirendir. O Evveldir, Ahirdir, Zahirdir,
Batındır. O her şeyi bilendir." (Hadid:l-3)
Görüldüğü gibi ifadeler sadeliğin zirvesinde ve nihai noktasında. Öyle ise
Peygamberlerin, mesajlarını insanların akıllarına filozoflardan daha iyi bir şekilde
ulaştırmalarını bir kenara bırakalım, daha da büyük bir işleri vardır ki o da mesaj ve
çağrıyı insanların kalb ve gönüllerine ulaştırmaktır. Yani baştanbaşa bütün varlığa
ulaştırmaktır ki, artık geriye bir şey kalmıyor. Peygamberin ümmeti olan kişi, yani bir
peygambere iman eden kişi bütün varlığını o peygambere bağlıyor.
İbni Sina ve Behmenyar'ın Öyküsü
Bu meşhur hikâyeyi birçok kez işitmiş olabilirsiniz, fakat bu iddia edilen şeye
iyi bir delil olduğu için yine arz ediyorum. Hikâye meşhur İbni Sina hikâyesidir. İbni
Sina, düşünce ve duygularında olağan üstü güçlü idi. Çünkü harikulade bir insandı.
Gözünün ışını başkalarından daha çoktu. Kulağı daha keskindi, fikri çok daha güçlü
idi. Yavaş yavaş halk İbni Sina'nın duyusu, gözü ve kulağı hakkında efsaneler
anlatmaya başladılar. Bu efsanelerden biri şudur: İbni Sina İsfahan'da Kaşan
bakırcılarının çekiç sesini duyuyordu. Elbette bunlar efsanedir ve uydurmadır, fakat
insanlar efsaneleri, genellikle şahsın harikulade yönünün olduğu zeminlerde uydururlar.
Öğrencisi Behmenyar O'na şöyle diyordu: "Sen öyle kimselerdensin ki eğer
peygamberlik iddiasında bulunsan, halk seni kabul eder ve halis niyetle sana iman
eder." "Bu sözlerin ne olduğunu sen anlamıyorsun." diyordu. İbni Sina, Behmenyar,
"hayır, konu aynen böyledir." îbni Sina bilfiil ona göstermek istedi. Beraber yolculuk
yaptıkları ve karın çok yağdığı bir kış günü sabahın yaklaşmakta olduğu ve müezzinin
ezan okuduğu bir anda İbni Sina uyandı ve Behmenyar'a seslendi: "Behmenyar!" Evet,
dedi Behmenyar. İbni Sina "kalk" dedi. İbni Sina'nın sesini duyduğunda "Ne işin var?
Ne istiyorsun? Diye karşılık verdi. İbni Sina, "Çok susadım, şu kâseyi al, testiden su
doldur, bana ver, böylece susuzluğu da gidereyim" dedi. O zaman soba ve benzeri
ısıtıcı araçlar yokmuş. Bir saat yorganın altında yatmış o soğuk havada
kendisini ısıtmıştı. Şimdi bu sıcak yataktan kalkıp da nasıl dışarı çıkabilir? Dışarı
çıkmama yollarını aramaya başladı ve bunu niçin hocası İbni Sina'ya şöyle dedi:
Üstad! Siz doktorsunuz. Herkesten daha iyi bilirsiniz, mide iltihap halinde olduğu
zaman eğer insan soğuk su içerse hemen üşütür ve soğuk alır. Sizin hasta olmanız da
mümkündür. Allah göstermesin rahatsız olabilirsiniz. İbni Sina şöyle Cevap verdi:
"Ben doktorum sen ise benim öğrencimsin, ben susadım, öyle ise kalk bana su getir."
Behmenyar yine doğru olmayangerekçeler getirmeye çalıştı: doğrudur siz üstadsınız,
fakat ben sizin iyiliğinizi istiyorum. Eğer ben sizin hayrınızı ve iyiliğiniz istiyorsam, bu
sizin emrinize itaat etmemden daha iyidir. (îbni Sina şöyle dedi: "tembel adama iş
buyurursan sana baba gibi nasihat eder.) Behmenyar tekrar önceki gibi nasihatler
yapmaya başladı. İbni Sina onun kalkmayacağını kendisine ispat edince şöyle
dedi: Ben susamadım, fakat seni imtihan etmek istedim. Bana "Niçin peygamberlik
iddiasında bulunmuyorsun, hâlbuki halk seni kabul eder?" dediğin hatırımdadır.
Sen benim öğrencim olduğun ve benim önümde bir kaç yıl ders okuduğun halde
benim emrime itaat etmeye hazır değilsin. Ben sana, kalk bana su getir, diyorum,
sen bana, sözüme karşılık vermek ve su getirmeyerek gitmemek için bin tane delil
getiriyorsun; oysa o yaşlı, Peygamberin vefatından 400 sene Sonra sıcak yatağını
bırakıp o yüksekliğe minarenin yukarısına çıkarak ezan okuyor. Niçin? "Eşhedu enne
Muhammeden Rasulullah" (Şehadet ederim ki Muhammed, Allah'ın peygamberidir.)
nidasını âleme ulaştırmak için. Peygamber O'dur, ben değilim, ben İbni Sina'yım.
Bir mesaj; o da ilahi mesaj, gönüllere ulaşmak, gönülleri fethetmek kalbleri etkisi
altına almak toplumları harekete geçirmek, o da sadece menfaatler ve haklar yolunda
bir hareket değil, buna ilave olarak insanları tevbekar yapmak, gözyaşları akıtmak
Kur'an ayetleri okunduğunda gözyaşı selinin boşanmasını sağlamak -Nitekim Allah
şöyle buyuruyor: "O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman,
yüzüstü kapanarak secde ederler." (İsra:107), "yüzüstü kapanıp ağlarlar..."(İsra:
109)- istediği zaman büyük bir işe girişmiş demektir. Bu kolay bir iş değildir,
aksine çok çetin ve zor bir iştir.
Apaçık Tebliğ (belağ)
Kur'an'ın bu konuda, Resul-i Ekrem'in ve diğer Peygamberlerin dilinden bir takım
konuları zikrettiğini, yani metodu, davet etmenin şartlarının ne olduğunu ortaya
koyduğunu görüyoruz. Onun ilk şartı arz ettiğim gibiydi: Kur'an ayetlerinin
birçoğunda "belağ" kelimesi kullanılmıştır. "Belağ", mesaj ulaştırmak demektir
(tebliğ-Çev-)
Şunu da arz edeyim ki, bazı kelimelerin kötü yazgıları vardır, bazı kelimelerin
ise iyi yazgıları vardır. Tebliğ kelimesi bizim zamanımızda -elbette yenilikçilerin
ıstılahında- kötü bir yazgı bulmuştur. Şimdi yenilikçiler (mütecedditler) arasında
"tebliğ" kelimesinin anlamı; Hakikati olmayan bir şeyi yalan söyleyerek insanlara
sunmak ve tanıtmaktır. (Tabi iyi ve gerçek bir şekilde-çev-) Fakat bu günümüzün
yanlış ıstılahıdır. Ben her zaman söylemişim: Eğer bizim Kur'an'da ve Sünnette doğru
bir ıstılah ve kavramımız varsa ve bugün değişmiş ve başka bir mefhum ortaya
çıkmışsa, biz kendi ıstılahımızı bırakmamalıyız. Bazılarının bu "tebliğ" kelimesini
kullanmayınız dedikleri gibi. Bunların tebliğ kelimesini kullanmayınız demeleri,
bildiğiniz gibi günümüz örfünde tebliğ denildiği zaman mesela nebati yağ içinde
yapılan iş, yani tam bir yalan akla gelir. Örneğin derler ki, eğer bir kaç mıskal (1
miskal: yaklaşık 5 gram -çev-) nebati yağ yersen, tıpkı ceylan gibi koşabilirsin, filden
daha güçlü olursun." Yine bunun gibi bir yerde tebliğin yalan demek olduğun
söylediler. O zaman ben , "peki öyle ise şimdi biz, dini ıstılahlarımız içerisinde "tebliği
ve belağ Kur'an'da geçen ıstılahlardır. Bir ıstılah veya bir kavramın doğru manası
olduğu halde, biz onu, toplumda tahrif olması ve başka bir anlam yüklenmesi sebebiyle
kullanmamalı mıyız?! Biz yüklenen yanlış anlam da değil de İslami manada kullanır ve
Kur'an'da, lügatte tebliğ kelimesinin anlamının ne olduğunu söyleriz: Tebliğ,
mesaj ulaştırmak demektir.
Kur'an hem belağ kelimesini kullanmıştır, hem'de belağ-ı mübin, yani apaçık ve
açıklayıcı tebliğ şeklinde ifade etmiştir. Bir davetçinin, mübelliğin neticeye ulaşması
için, tebliğinin apaçık olması, beyanının, hakikatlerin zirvesinde olduğu gibi, aynı
zamanda sade ve anlaşılır olması, insanların söylediği sözleri anlaması ve idrak etmesi
gerekir. Eğer bir insan palavra sıkıyor, yalan konuşuyor ve insanlar da onun
konuşmasına çok güzel diyorlarsa, onun tebliği ve belağati apaçık ve aydın değildir.
Bir gün bir şahıs, bir konuşmacının konuşmasını dinleyip de kalktıktan sonra
konuşma için "Çok güzel, siz ne kadar iyi olduğunu bilemezsiniz." diyordu. Ona
sordular: Çok iyi, iyi idi de adam ne söyledi? O şahıs, ben anlamadım, dedi. Öyle ise
iyi olan ne?!
Sizde esas husus, dinleyicinin konuşma bittikten sonra kalktığı zaman bir şey
anlamış olmasıdır. Davetçi ve tebliğcinin şartlarından en büyüğü veya biri, dinleyicinin
kalktığı zaman bir kucağıyla dolu kalkması ve gerçekten meseleyi kavrayıp
anlamasıdır. Bu, davetçi ve tebliğcinin güçlülüğündendir. Bazıları şöyle sanıyorlar:
Eğer bir kimsenin sözlerini insanlar anlamamışlarsa onun sözleri çok iyi ve yücedir.
Hayır, böyle değildir. Peygamber de bir yerde konuştuğu zaman öyle zirve noktada
konuşurdu ki, 400 yıl sonra insanlar öncekilerin anlayamadıkları manalarla
karşılaşıyorlardı, fakat Peygamberin meclisinde oturmuş olanların tamamı da kendi
ölçülerinde Peygamberin söylediklerini anlıyorlardı. Ali'nin hutbeleri, sahip olduğu o
yüksek seviyeyle aynı zamanda meclisinde oturmuş olanların kendi kapasiteleri
ölçüsünde yararlandıkları ve anladıkları hutbelerdir.
Nush veya Sözün Halisliği (saflığı)
Kur'an'da tebliğ ve davetle ilgili olarak davetçilerin dilinden "nush" (nasihat etme,
öğüt verme) kelimesi çokça kullanılmıştır. Nush, saf ve gerçek manasıyla hayırhahlık
(hayır sevme, başkaları' nın hayr ve iyiliğini isteme) demektir. Çünkü Arap
lügatinde "nush" "ğış" kelimisinin karşıtıdır. "Gış" ise aldatma, sahtekârlık, hıyanet,
kalbte gizli olan kin ve düşmanlık, insanların kötülüğünü isteme, münafıkça nasihat
etme anlamlarına gelir. Bir mala kendi cinsinden olmayan bir mal karıştığı zaman, o
deyim olarak; "Bu mala gış (hile, aldatma, sahtekârlık) karışmıştır" derler. Gış
kelimesini karşıtı olan nush da sözün halis ve saf olması, yani gerçek, tam ve gönülden
bir hayır isteme ve nasihat etme olmalıdır. Sözü nush olan kimse, ancak Allah'a
çağırıcı ve Allah'ın mesajının tebliğcisi olabilir. Yani davetçinin nasihat etmesinde,
insanların hayrını ve iyisini istemeden başka kesinlikle hiçbir sebep ve saik olmamalı
ve söylediklerini gönülden söylemelidir. Nitekim şöyle bir söz vardır:
".. Kuşkusuz söz, kalbten çıktığı zaman kalbe girer, dilden çıktığı zaman
kulaklardan öteye geçmez."(2)
Peygamberler ardı ardına geliyor ve şöyle diyorlar:
"... Size nush ediyorum (öğüt veriyorum, hayırhahtık yapıyorum) ". (A'raf:
62)
"... Ben sizin için emin (güvenilir) bir nasihim (nasihatçiyim, öğütçüyüm,
hayırhahım) ". (A'raf: 68)
"... Ve gerçekten ben size öğüt verenlerdenim." (A'raf: 21)
Bu ayetlerin hepsi bu konudan bahsetmektedir. İmran'ın oğlu Musa, Rabbiyle
işin ağırlığı hakkında konuştuğu zaman, buradaki ağırlık sadece şu değildi: "Ben, o
güçlü ve zorba Firavun'un karşısında konuşmak istiyorum. Bu ise ağır bir iştir." Hayır,
başka bir takım ağırlıklar vardır: Ey Allah’ım! Bana yardım et: Böylece ben öyle bir
Musa olayım ki, artık bu Musa o Musa'da var olmasın, O Musa'da benlik var olmasın,
bencillik ve enaniyet var olmasın, dolayısıyla kâmil bir saflık ve halislikle senin
mesajını insanlara Gedebileyim.
Tekellüften Kaçınma
İslam’ı tebliğ etmenin diğer şartı "tekellüften kaçınma" dır. Nitekim Kur'an'da
bir ayet vardır:
"De ki, ben buna karşı sizden bir ücert istemiyorum ve bir külfet
getirenlerden de değilim."(Sa'd: 86)
"Tekellüf' (külfet yüklemek) konusunda müfessirlerin birçok sözleri vardır ki,
belki de hepsi bir hususa işaret ediyor. Tekellüf, kendini meşakkate atmak demektir.
Nasıl? Allah göstermesin, insan inanmadığı bir şeyi insanların kalbine sokmak istiyor.
Bundan daha büyük bir dert yoktur. Şair şöyle diyor:
"Kendisi (gerçek) varlıktan payını almamış kişi
Ne zaman ve nasıl varlık bahşedebilir?
Bir damla suyu olamayan, eski ve kuru bulut
Ne zaman ve nasıl su verebilir?"
"Tekellüf kelimesini diğer manası, "İlimsizce söz söylemek" tir. İbni Mes'ud ve
diğer müfessirlerden birçoğu da böyle söylemiştir. Yani siz dünyada peygamber ve
imam dışında-başka bir kimseyi bulun ve ondan bütün meseleleri sormak isteyin, ister
istemez cevap veremez. Şair "herkes her şeyi bilisin" diyor, acaba kim "dini meşelerle
(konuyu sınırlıyorum) ilgili olarak bana soru sorarsanız ben o soruların hepsinin
cevabını size verebilir." diye bir iddiada bulunabilir? Evet, Peygamber iddia edebilir.
Ali şöyle söyleyebilir; "Bana beni kaybetmeden önce sorunuz." (3) Ali'nin dışında
birisinden bunu beklemek yersizdir. O halde ben haddimi bilmeliyim. Benim dini
meselelerden falan konu ve hususu bilmem mümkündür. İyi güzel, o halde bildiğim
şeyi insanlara hemen tebliğ edeyim. Bilmediğim şeyi benden soruyorlar, yine ben zorla
onu söylemek istiyorum. Yani bilmediğim soruya da cevap vermek istiyorum. Peki
bilmediğim bir şeyi nasıl başkalarına anlatabilirim! İbni Mes'ud şöyle diyor:
"Bildiğini söyle, bilmediğin söyleme."
Bilmediğin bir şeyi senden sorarlarsa, açıkça ve mertçe bilmiyorum de. İbni
Mes'ud sonra şu ayeti okudu:
"De ki, ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve tekellüf edenlerden
de değilim." (Sa'd:86)
İbnu'l-Cevzi meşhur ve tanınmış vaizlerden biridir. O üç basamağı olan minbere
çıkmıştı. İnsanlara hitap etmekteydi. Bir kadın minberin önünden kalktı ve ona bir
soru sordu. İbnu'l-Cevzi bilmiyorum dedi. Kadın utanmaz ve yüzsüz birisiydi, şöyle
dedi: Mademki bilmiyorsun, o halde niçin diğerlerinden üç basamak yukarıda
oturuyorsun? İbnu'l-Cevzi şöyle karşılık verdi; "Benim bu üç basamak daha yukarıda
oturmam, benim bildiğim fakat sizin bilmediğiniz ölçüdedir. Malumatım ve
bildiklerim kadarıyla daha yukarı oturmuşum. Eğer bilmediklerim ölçüde yukarı
çıkmak isteseydim, ta Feleku'l-Eflak'e (göğün dokuzuncu katına) kadar yükselen bir
minber yapmaları gerekirdi. Eğer ben, bilmediklerim ölçüsünde minbere çıkmak
isteseydim, ta göklere kadar yükselen bir minber lazımdı. İnsan bilmediği bir şeye
bilmiyorum der."
Şeyh Ensari bildiğimiz gibi Şuşter'li. O, ilim ve takvada dünyanın dâhisidir. Hala
âlimler ve fakihler, bu adamın, sözün inceliklerini anlama ve idrak etmesiyle iftihar
ediyorlar. Derler ki, O'na bir şey sordukları zaman eğer bilmiyorsa, maksatlı olarak
yüksek sesle şöyle derdi: Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum. Bunu, öğrencilerin
eğer bir şeyi bilmezlerse, utanıp sıkılmamayı ve bilmiyorum demeyi öğrenmeleri için
yüksek sesle ve birden fazla söylerdi.
Senenin birinde Necefabad'a gitmiştim. Ramazan ayı idi. Tatil olduğu ve
arkadaşlarımız orada olduğu için gitmiştir. Şöyle hatırlıyorum caddeyi karşıdan
karşıya geçiyordum. Caddenin ortasınavardığımda, köylü bir dede geldi, önümü kesti.
Beyefendi, bir meselem var. Soruma cevap veriniz, dedi. Cünüplük guslü bedenle
mi ilgilidir, yoksa ruhla mı? Şöyle cevap verdim: Vallahi bu sözün manasını
anlamıyorum. Cünüplük guslü, her gusül gibi bir yönden insanın ruhuyla ilgilidir,
çünkü niyet ister. Bir yönüyle de insanın bedeniyle ilgilidir, çünkü insan vücudunu
yıkayıp temizlemelidir. Senin maksadın bu mudur? "Hayır", dedi, doğru cevap
vermelisin, Cünüplük guslü bedene mi taalluk eder, ruha mı? Ben bilmiyorum, dedim.
Bu defa; "O halde bu sarığı niçin başına giyiyorsun" dedi.
"Ben tekellüf edenlerden (külfet ve kendiliğinden yükümlülük
getirenlerden-çev-) değilim."(Sa'd: 86) Ben mütekellif değilim. Peygamber böyle
söylüyor.
ALTINCI BÖLÜMÜN DİPNOTLARI
1Hadisin devamı şu şekildedir: "Ancak benden sonra Peygamber
yoktur." (Sefinetü'l-Bihar, c.2, s.583-584)
2Bu sözler ilahi mesajı tebliğde geçerlidir, fakat başka mesajları tebliğde bu
meseleler söz konusu değildir.
3-
Sefinetü'l-Bihar, c.l s.586
VII. BÖLÜM
TEBLİĞ METODU
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...
"Hamd, bütün varlıkların yaratıcısı âlemlerin Rabbi
Allah'a mahsustur. Salât ve selam, Allah'ın kulu,
peygamberi, habibi, dostu, Allah tarafından arındırılmış,
Allah'ın sırrının koruyucusu ve elçiliğinin tebliğcisi
peygamberimiz,
efendimiz,
dostumuz Ebu'l-Kasım
Muhammed'e ve O'nun günahlardan arındırılmış, iyi, güzel
ve temiz Ehl-i Beytine olsun."
Lanetlenmiş ve Kovulmuş Şeytandan Allah’a Sığınırım
"Ki onlar (peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içi
titreyerek korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korumayanlardır. Hesap
görücü olarak Allah yeter." (Ahzap: 39)
Konu, Nebevi Sirettte İslam'ı davet ve tebliğ idi. Önce bu görevin önemi ve
ağırlığı hakkında konuyu ele aldık. Sonra Rasul-i Ekrem'in ve bütün peygamberlerin
siretinin özelliklerinden bir kısmıyla ilgili olarak bazı açıklamalarda bulunduk. Kur'an-ı
Kerim'de ortaya konulmuş olan şerh-i sadr (göğsün açılması ve genişlemesi) meselesi
bu zorunlu özelliklerdendir ve konun önemini göstermektedir. Diğer meşeler ise, apaçık
tebliğ, nasihat etme ve hayırhahlık, tekellüften kaçınma meseleleridir. Şimdi ise ilahi
güçle diğer bölümleri arz ediyoruz:
"Ey Peygamber gerçekten biz seni bir şahid, bir müjdeci ve bir nezir
(uyarıcı korkutucu) olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah'a çağıran ve nur
saçan bir çer ağ olarak (gönderdik)." (Ahzab:45-46)
Tebşir ve inzar etrafından kısa bir açıklama yapayım, sonra Rasulullah'ın
tavsiyelerinden bir kısmı etrafında bazı açıklamalarda bulunacağım.
Tebşir ve İnzar
"Tebşir" müjde vermektir. Teşvik sözündendir. Örneğin eğer siz kendi
çocuğunuzu bir işe teşvik etmek isterseniz, iki yoldan birinin veya aynı anda her iki
yolu da takip edersiniz. Biri teşvik ve müjde yoludur ki, mesela çocuğun okula
gitmesini istediğiniz zaman, çocuğa okula gitmenin, önemini faydalarını
ve sonuçların anlatmaya başlarsınız. Böylelikle çocuk okula ruhen ve aklen yönelsin;
ikinci yol ise okula gitmenin tehlikeli sonuçlarını anlatırsınız. Eğer insan okula
gitmese, eğitimsiz kalırsa, okuma yazma bilmezse şöyle şöyle olur dersiniz: Bu
açıklamalardan sonra çocuk bu tehlikeli ve olumsuz sonuçlardan kaçmak için derse
başlar ve okula devam eder. Yani sizin iki yolunuzdan biri; sizin çocuğu teşvikiniz ve
tebşirinizdir. Diğer yolunuz ve işiniz, yani inzar ve korkutmak. -Tabii daha önce
belirttiğim anlamda: tehlikeyi bildirmek (uyarmak-çev-)- ise, çocuğu arkadan
sürmektir. İşte tebşirekaid, inzara ise saik (sevk edici, götürücü) diyorlar. "Kaid"
öncü, kurucu ve önder demektir. Örneğin bir atın veya devenin yularını tutan bir kimse
önden gidiyor, hayvan ise onun arkasından geliyor: İşte yuları tutan bu kişiye "Kaid"
derler. "Saik" diye de arkadan hayvanı süren kimseye derler. Tebşirin kaid hükmü
vardır. Yani tebşir önden çekiyor, inzarın ise saik hükmü vardır, yani arkadan sürüyor;
bunların her ikisi de bir iş yapıyor. Şimdi eğer bu ikisi beraber olsa, hem kaid var olsa,
hem de saik, biri önden hayvanı çekse, diğeri de arkadan hayvanı sürse, her iki
etkenden bu işte aynı anda hükmeder. Bu her iki faktör de insan için zaruridir. Yani
tebşir ve inzardan herhangi biri yalnız başına yeterli değildir. Tebşir mutlaka şarttır.
Fakat yeterli bir şart değildir. İnzar da yerine getirilmesi gereken şarttır. Fakat yeterli
şart değildir. Kur'an'ı Kerim'e Sebu'l-Mesani denmesi, belki de bir yönlüyle her zaman
Kur'an'da tebşir ve inzarın birbiriyle iç içe olmasındandır. Yani bir taraftan müjde ve
ümit, diğer taraftan inzar ve tehlike bildirme.
Davette bu her iki rükün içice olmalıdır. Davetçi ve tebliğcinin sadece tebşirlere
yaslanması veya yalnızca inzarlara dayanması yanlıştır. Üstelik tebşir tarafı daha ağır
basmalıdır. Belki bu sebepledir ki Kur'an-ı Kerim tebşiri önce zikrediyor: "Müjdeleyici
olarak ve korkutucu olarak" (beşiran ve neziran, mübeşşiran ve neziran)
Nefret Ettirmek (tenfir)
Tebşir ve inzardan başka bir işimiz daha vardır ki onun ismi "tenfir" dir. Tenfir,
kaçırmak (ürkütmek -çev-) işi demektir. İnsan bazen inzar etmek ister, inzarı tenfirle
karıştırır. İnzar, inzar olduğuzaman saik (sevk edici, arkadan itici-sürücü) in işini yapar,
yani gerçekte arkadan şahsı ön tarafa doğru sürüp iter. Fakat tenfir, kişinin firar etmesini
sağlayan iş demektir. Yine aynen hayvanla misal veriyoruz: İnsan bir hayvan -deve
veya at-ı çekiyor, sonra onu arkadan daha çok harekete geçirmek istiyor. Bu şekilde
hayvanı arkadan harekete geçirmek için öyle gürültü çıkarıyor ki, aniden bu hayvan
başını kuvvetlice arkaya çekiyor, dizginini parçalıyor ve kaçıyor. İşte buna "tenfira"
derler. İnsan ruhunda bazen davetlerden sadece sevk etmek ve öncülük etmek yok
değil, aksine tenfir, yani nefret ettirmek ve kaçırmak da vardır. Bu ise ruhi bir
gerçektir. İnsanın ruhu böyledir. Aynı çocuk ve okul örneğini arz ediyoruz: Annebabaların veya çocukların öğretmenlerinin zamanlarından birçoğu, tebşir ve inzar
yerine tenfir etmekle geçiyor. Yani söz konusu şahıslar öyle bir iş yapıyorlar ki
çocuğun ruhunda okuldan nefret ve kaçış hali doğuyor. Tabiatıyla bu çocuğun
tepkisi okuldan kaçıştır.
Tarih şöyle yazıyor.(l) Siyer-i îbni Hişam'm nakline göre-Resul-i Ekrem, Muaz
bin Cebel'i Yemen halkına davet ve tebliğ için gönderdiği zaman(2) O'na şöyle
tavsiyede bulunuyor:
"Ey Muaz! Müjdele, tenfir etme (yani ürkütüp kaçırma), kolaylaştır,
zorlaştırma."
Yani "İslam’ı tebliğ için gidiyorsun. Senin asıl işin tebşir, müjde ve rağbet
ettirme olsun. Öyle bir iş yap ki halk İslam'ın üstünlük ve meziyetlerini anlasın ve
idrak etsin. İstek ve rağbetle İslam'a ilgi duysun.
Rasulullah Muaz'a "înzar etme" demedi. Çünkü inzar Kur'an'ın emrettiği
programın bir parçasıdır. Peygamber'in işaret ettiği bir nükte vardı ki o da şudur:
"Müjdele, nefret ettirme, yani halkı İslam'dan kaçıracak bir iş yapma. Konuyu
insanların ruhi tepkisinin İslam'dan kaçmasını sağlayacak şekilde ifade etme ve
gündeme getirme. "Bu ne büyük bir nüktedir. Ve açıklamaya ihtiyacı vardır. Fakat
bundan önce Resul-i Ekrem'in kendisinden ve başka yollardan rivayet edilen ve Ehl-i
Beyt imamları tarafından teyid edilip tefsir edilen başka bir önemli noktayı arz etmem
gerek.
Ruhun Letafeti
İnsan ruhu fevkalade latiftir ve çok çabuk tepki gösterir. Eğer insan bir işte,
diğerlerinin ruhunu bir kenara bırakalım, kendi ruhuna baskı yaparsa, bu durumda
ruhunun meydana getirdiğ1 tepki kaçıştır. (Yani nefret-çev-) Örneğin ibadette,
Rasulullah'ın tavsiyelerinden birisi şudur: İbadeti o kadar yapınız ki ruhunuz ibadet
sevincini tatsın, yani ibadet ettiğiniz, namaz kıldığınız, müstehabları yerine
getirdiğiniz, nafile kıldığınız. Kur'an okuduğunuz ve uykusuz kaldığınız zaman, artık
şimdi bu ibadetin zor ve ağır olduğunu, yani zorladığım ve söze yüklendiğini
hissediyorsanız, Rasulullah buyurdu ki, artık bu kadarı yeterlidir. İbadeti kendine
yükleme. İbadeti kendine yüklediğinde ruhun yavaş yavaş ibadetten kaçar. -Sanki
ibadeti bir ilaç gibi ruhuna vermişsin- o zaman insan ruhu ibadetle kötü bir tat bulur.
Her zaman ibadette istek ve sevginin olmasına ve ruhunun ibadetten iyi bir tat almasına
dikkat et. İslam Peygamberi Cabir'e şöyle buyurdu:
"Ey Cabir, kuşkusuz bu din metindir. Öyle ise onda yumuşaklıkla derinleş.
Hayvanı yorup aciz bırakan, ne yol alabilir, ne de sırtını pey bırakır."
Ne yüce bir teşbih! Kendilerine baskı yapmakla ve kendilerine zorluk çıkarmakla
amaca daha çabuk ulaşacaklarını sananlar yanılıyorlar. Aslında maksatlarına
ulaşmıyorlar. Onların durumu, şu adamın durumu gibidir: Bu adama bir şehirden bir
şehre gitmesi için bir eşek vermişler. Adam, bu eşeğe ne kadar çok kırbaç vurur ve
baskı yaparsa o kadar daha çabuk gideceğini sanıyor. Önce bir kaç konaklık yeri bir
konakta, bir günde gidiyor. Fakat bir zaman dikkat ediyor ki biçare hayvanı yaralamış.
Bu yüzden hayvan da yoldan kaldı ve zaman zaman durdu; böylece hedefe
ulaşamadı adam. Hem de eşeğini yaraladı. İşte Rasulullah buyuruyor: Kendisine baskı
yapan ve istidat ve kapasitesinden fazlasını kendisine yükleyen, böylece hedefine daha
çabuk varacağım sanan insan, aslında hedefe ulaşamıyor. Onun ruhu, tıpkı yaralanan,
yoldan geri kalan ve artık adım atamayan eşeğin durumu gibidir. İnsanlar için
de durura aynıdır.
Müslüman ve Hıristiyan Komşusu
İmam Sadık bir hikâye naklediyor. Şöyle buyuruyor: Müslüman ve abid bir adam
vardı. Bu Müslüman’ın Hristiyan bir komşusu vardı. Onunla ziyaretleşiyordu. Böylece
Hıristiyan adam yavaş yavaş İslam'a meyletmeye başladı ve O'nun vasıtasıyla
Müslüman oldu. Sonra bu Müslüman adam, kendi hayalince o adamı çok Müslüman
yapmak ve çok sevaba kavuşturmak istedi. Bu çaresiz adam, daha henüz yeni
Müslüman olmuştu ve ertesi gün Müslüman oluşunun ilk günü idi ki, sabah güneş
doğmadan önce birisi evinin kapısına vuruyordu. "Kimsin?" "Ben senin Müslüman
komşunum" "Ne oldu?"; "İbadet etmek için birlikte mescide gidelim diye geldim".
Çaresiz kalktı ve camiye gitti. "(Nafile namazları kıldıktan sonra) Tamam mı? Bitti
mi?" dedi. Müslüman adam; "Hayır, daha sabah namazı da var." dedi. Yeni Müslüman
olan adam sabah namazını da kıldı ve "Bitti mi?" dedi. Öbürü; "Hayır, gel
nafile namaz kılalım, müstehabtır. O kadar nafile namaz kılalım ki iki tulu arası
(fecr-i kazib ile fecr-i sadık arası)ndan güneş doğuncaya kadar uyanık olalım." Güneş
doğdu. Eski Müslüman; "Bir miktar daha namaz kılalım." dedi. Öğleyin de onu
namaz için alıkoydu. Ta ikindiye kadar onu tuttu. Sonra şöyle dedi: "sen yemek
yememişsindir, oruca niyet et." Kısaca onu akşamdan iki saat sonraya kadar
bırakmadı. Ertesi gün sabahleyin yine onun evine gitti Ve kapısını çaldı. Adam,
"Kimsin?" dedi. "Müslüman kardeşin" diye cevap verdi. Yeni Müslüman olan adam:
"Niçin geldin?" dedi. "Birlikte ibadet etmek için gidelim" diye geldim, karşılığını
verdi. Ev sahibi dedi ki: "Bu din işsiz insanlar için iyidir. Ben bu dinden ayrıldım, ilk
dinime döndüm." Sonra İmam Sadık şöyle buyurdu:"Böyle olmayın. Bu şahıs bir
adamı Müslüman yaptı ama sonra kendi eliyle de mürtet ve kâfir yaptı."
Birçok şeyler vardır ki, bunların tenfir eseri vardır, yani insanları İslam’dan nefret
ettirirler ve kaçırırlar. Mesela Temizlik İslam'da seksiz şüphesiz sünnettir. Ve
müekked sünnettir, temizlik imandandır. Peygamberimiz kendi zamanının insanlarının
en temizi idi. Eğer bugün de peygamber olsaydı, onu fevkalade temiz bir adam olarak
görürdük. Hz. Peygamberin hiçbir zaman bırakmadığışeylerden biri, güzel koku
kullanmaktır. Aynı zamanda temizlik sünnet ve müstahab bir iştir. Tabii vacip
değildir. Şimdi eğer bir tebliğci elbisesi pis, kirli, çirkin ve bedeni kokmuş olsa, fıkhi
açıdan belki o haram bir iş yapmıştır denemez, fakat şunu hesap ediniz ki bu adam bu
kirli, pis, çirkin ve kokmuş haliyle çok temiz bir gence gelip ben seni İslam'a davet
etmek istiyorum, sana İslam'ı tebliğ etmek istiyorum, diyor. Bu adamın sözü cevher
de olsa o genç sözünü kabul etmez. Kelamcılar iyi söylüyorlar. Diyorlar
ki; nübüvvetin şartlarından biri, Peygamberde bedeni bir noksanlık ve kusur da olsa
insanların nefret etmesini gerektiren bir sıfatın olmamasıdır. Bildiğimiz gibi bedeni
noksanlık insanın ruhi mükemmelliğine darbe indirir. Farz ediniz ki bir insan vardır ve
bu insanın bir gözü kördür. Yüzü de bir tarafa kaymış ve yalnız bir tarafa bakıyor. Bu,
insan ruhunda bir noksanlık ve kusur mudur? Elbette hayır. Bu adamın Selmani
Farisi seviyesinde, hatta Selmani Farisi'den daha üstün olması mümkündür. Fakat
böyle bir insan acaba böyle bir görüntü ve yüzle peygamber olabilir mi, olamaz mı?
Kelamcılar hayır olamaz diyorlar. Çünkü onun çehresi nefret vericidir. Noksanlık
değil, nefret vericidir. Peygamberde öyle şartlar olmalıdır ki onun varlığı vücud
bakımından dahi çekici olsun ve en azından nefret ettirici olmasın. Tabi bedeni
noksanlık ve kusur, ruhi noksanlık ve kusur değildir, öyle ise bir mübelliğin ve
Allah'a davetçinin çehresi ve görüntüsü nefret verici olmalıdır. Davranışları, işleri ve
söylediği sözleri cümlesinde diğer özellikleri insanlarda nefret, ettirici yani kaçırıcı
olmamalıdır.
Çok Kınama, Azarlama ve Sertlik
Çok sertlik, kabalık, kınama ve azarlamalar da böyledir. Kınayıp azarlama bazen
çok faydalıdır. Bazen insanın gayreti kınayıp azarlamakla tahrik oluyor. Fakat
kınamanın ve azarlamanın da yeri vardır. Bazen kınama ve azarlama -Ebu Nuvas'ın
deyimiyle- teşvik ve tahrike sebep oluyor:
Beni kınayıp azarlamayı bırak; çünkü kınayıp azarlama teşvik ve tahriktir. Beni
hastalık olan şeyle tedavi et.
Bu bir genelleme değildir. Fakat birçok noktalarda aşırı melamet (levm, kınama,
azarlama) daha çok nefret meydana getirir. Örneğin birçok kişi çocuk eğitiminde bu
hatayı yapıyor. Daima çocuğu kınıyor, azarlıyor ve çocuğun kusurunu yüzüne
vurarak alaya alıyorlar:,"Ey başına toprak dökülmüş, musibet görmüş, hor ve zelil!
Falan çocuk da senin akranın. Bak o asıl ilerlemiş. Sen ise çok başarısız, tembel ve
liyakatsizsin. Benim artık senden bir ümidim yok." gibi ifadeler kullanıyorlar.
Zannederler ki bu sertlik, kınama ve azarlamalarla çocuk gayrete getirilir. Hâlbuki bu
durumlarda kınama, azarlama ve sertlik haddini aşarsa ters tepki doğurur. Çocuğun
ruhunda sıkışma ve isyan meydana gelir. Çocuk ruhi açıdan hastalanır ve o işin ardını
bırakır. Resul-i Ekrem (s) emirlerinde sadece Muaz bir Cebel'e değil, Muaz bin
Cebellere; her Müslüman davetçiye şöyle buyuruyordu: Müjdele, nefret ettirme.
Kolaylaştır,zorlaştırma. Dikkat et insanlara, dindarlık kolay bir iş mi? Dindarlık
zordur. Hem de çok zordur. Fevkalade zordur. Bu iş, alelade insanların işi değildir.
Herkes dindar olamaz.
"Harman dövmek her keçinin işi değildir.
Bu işi yapmak ancak genç öküz ve tecrübeli adam ister."
Dikkat et dindarlığın zorluğundan bahsediyorsun, neticede o korkuyor ve diyor ki
mademki bu kadar zor, o halde bunu bırakalım. Peygamber ise şöyle buyuruyor:
"Kolaylaştır."
İslam: Bağışlayıcı, Müsamahakâr ve Kolay Din
Rasulullah (s) şöyle buyuruyor:
"Ben müsamahakâr ve kolay şeriat üzere gönderildim."
İslam dini hoşgörü sahibidir. Bir insana "semahat" dediklerinde, o insanının
bağışlayıcı, hoşgörülü bir insan olduğunu söylemek istiyorlar. Fakat "Din
hoşgörülüdür" ne demek? Acaba din de hoşgörülü olabilir mi? Din de hoşgörülü ve
müsamahakâr olabilir, fakat bir usulü vardır. Nasıl? Size abdest al diyen bir dinin
bizzat kendisi yine: "Eğer bedeninde bir yara veya bir hastalık varsa ve bu hastalık
veya yaranın zarar vereceğinden korkuyorsan, (zarar vereceğini kesin olarak
biliyorsan demiyor), teyemmüm yap, abdest alma." diyor. Bu, bu dinin hoşgörülü
olması demektir. Yani bu din hoşgörüsüz ve affetmez, inatçı bir din değildir, aksine
affedici, toleranslı, cömert ve hoşgörülü bir dindir. Veya İslam dini oruç farzdır
diyor. Gerçekten bir kimse özürsüz ve mazeretsiz olarak bir orucu yerse, günah
işlemiş olur. Fakat aynı din görüyoruz ki yeri geldiğinde çok müsamaha gösteriyor.
"Allah size kolaylık ister, zorluk istemez." (Bakara: 185) ayeti oruç hakkındadır.
Yolcusun. Yolculukta oruç tutmak senin için zordur. Öyle ise oruç tutma, sonra
orucu kaza et. "Allah size kolaylık ister." Hastasın: "... Kim hasta ya da yolculukta
olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah size kolaylık
ister, size zorluk dilemez..." (Bakara: 185) Yani İslam dini hoşgörü sahibi bir dindir.
Hatta eğer zarar görme korkusu varsa orucu kazaya bırakabilirsin. Zarar görme
konusunda %100 emin olman gerekmez. Ayrıca bu korkunun fasık veya kâfir bir
doktorun sözünden dolayı senin kalbinde meydana gelmesi mümkündür, fakat her
durumda bu korku ve endişe senin kalbinde oluşmuştur. Bu konuda hadisimiz vardır:
Bu korku ve endişenin diğerleri için vuku bulması ve diğerlerinin korkması
gerekmez: "Şüphesiz insan, nefsi üzerinde basiret sahibidir (bilgi sahibidir)." Sen
kendin eğer kalbinde (Allah korusun) buorucun senin hastalığını şiddetlendireceğini
hissediyorsan, bu yeterlidir, başka bir kimseden sorman gerekmez. Hatta ihtiyar bir
adam ve ya mukrib, yani doğumu yaklaşmış bir kadın için zarar korkusunun olması şart
değildir. Yaşlı bir erkeğin veya yaşlı bir kadının, zarar görme korkusu olmayabilir de.
İhtiyarlık ve yaşlılık safhasına ulaştığı için ona oruç farz değildir. İşte bu müsamaha
hoşgörüdür.
Merhum Ayetullah Hacı Şeyh Abdulkerim Hairi (Allah makamını yüceltsin)
ömrünün sonunda yaşlı olduğu ve kendisi için zor olduğu halde oruç tutuyordu.
Kendisine şöyle demişlerdi: "Niçin oruç tutuyorsunuz? Siz bir kitap yazmıştınız:
Orada "İhtiyar erkek ve ihtiyar kadına oruç farz değildir." şeklinde bir fetvanız var."
Acaba fetvanız değişti mi, yoksa siz henüz kendinizi ihtiyar olarak kabul etmiyor
musunuz?" Merhum; "Hayır, fetvam değişmedi, kendim de yaşlı olduğumu
biliyorum." dedi. "Öyle ise niçin oruç tutuyorsun? İftar etmiyorsun, yemiyorsun?"
dediler. O zaman şöyle dedi Merhum Hairi:" O avami damarım beni bırakmıyor."
Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: "Ben hoşgörü sahibi ve kolaylık sağlayıcı şeriat
üzere gönderildim." Yani Allah beni müsamahakâr ve kolay bir din ve şeriat üzerinde
göndermiştir. İslam dini pratik bir dindir. Başka bir din pratik değildir. Dışarıdan
bakanlara göre, İslam, sebebiyle herkesi cezbeden şeylerden biri, bu dinin kolaylığı
ve müsamahakârlığıdır. Peygamber buyuruyor ki, "Bir mübelliğ, bu dinin
müsamahakâr, hoşgörülü ve kolaylık sağlayıcı tebliğcisi olmalıdır. Öyle bir iş
yapmalıdır ki, insanlar İslam dinini emirlerine rağbet etsinler ve teşvik olunsunlar."
İlahi Korku
Davetteki meselelerden bir diğeri ise şu Kur'an ayetinde belirtilen husustur:
"Ki onlar, Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek
korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır...." (Ahzab: 39) Bu
ayet, İslam davetçileri ve tebliğcileri için beli büken ayetlerdendir. Demek ki onlar
ilahi risaletleri tebliğ ederler, yani Allah'ın mesajlarını insanlara ulaştırırlar. Onlarda
iki şart vardır: Biri Allah'tan korkmaları, diğeri ise Allah'tan başkasından
korkmamalarıdır. Onlar Allah'tan korkmaktadırlar, yani onlar Allah'tan korkan,
Allah'ın emir ve yasaklarına uyan ve kalblerinde Allah korkusu ve ilahi haşyet yer
etmiş olan insanlardır.
"Kullar içinde, Allah'tan ancak âlimler, içi titreyerek korkarlar. ..." (Fatır:
28)
Resul-i Ekrem'in bir duası vardır -ki Rasulullah'ın duaları bizim kitaplarımızda
yazılmıştır.- Bu dua, okunsun diye Şaban’ın yarısının gecesi hakkında varid olmuştur.
Fakat kitaplar, bu duayı her zaman okuyunuz diye yazıyorlar. Her ne kadar Şaban’ın
yarısının gecesi hakkında varid olmuşsa da diğer yarısında da okumak iyidir.
Rasulullah'ın bu duası işte şöyle:
"Allah’ım! Bizimle sana karşı isyanların arasında engel olacak derecede
haşyetinden, bizi Rıdvanına (cennetine) ulaştıracak derecede teatinden ve bize dünya
musibetlerini kolaylaştıracağın derecede yakin (sarsılmaz iman) dan bizlere taksim et.
Yaşattığın müddetçe bizleri kulaklarımızdan, gözlerimizden ve kuvvetimizden
yararlandır. Ve bunları varisimiz kıl. Öcümüzü, yalnız bizezulmedenlere karşı kü. Bize
düşmanlık edenlere karşı bize yardım sı ve zafer ver. Musibetimizi dinimizde kılma.
Dünyayı en büyük kaygımız ve ilmimizin ulaşabildiği yer (son haddi) kılma. Bize
merhamet etmeyenleri üzerimize musallat etme! Rahmetinle ey merhametlilerin en
merhametlisi!" (3)
Bu dua Resul-i Ekrem'in okuduğu bir duadır. İsteyenler öğrensinler. Dua,
Mefatih'de veya Zadu'l-Mead'dedir. Bu kitaplarda Şaban ayının yarısının gecesinde
yapılacak işler babına baksınlar, ordadır. Bu dua, insanın dünya ve ahiret maslahatlarını
toplayan dualardandır.
Kur'an'ın mübelliğ hakkında zikrettiği ilk şart Allah korkusudur. Ki, kendisiyle
Allah arasında Allah'tan korksun. Yani onun kalbine öyle ilahi azamet ve heybet girsin
ki kalbinde bir günah düşüncesi bile meydana gelmesin. Bu korku, günahı geri atar.
"Onlar Allah'tan başka hiç kimseden korkmazlar." (Ahzab: 39)
Allah'tan korkar ve Allah'tan başkasından korkmaz. Tabii haşyet kelimesinin
havfdan ayrı özel bir anlamı vardır. "Havf", akıbet ve geleceği endişe etmek, bir işin
sonuç ve geleceği için düşünmek ve tedbir almak demektir. Fakat "Haşyet" korkunun
insana musallat olması ve insanın, cesaretinin elinden gitmesi halidir. Aman işin
sonunda meydana gelmesi mümkün olan merak ve endişeler için akıllıca tedbirler.
İnsanın cüret ve cesaretinin elden gitmesinden farklı bir şeydir. Kur'an şöyle diyor:
Gerçekten Allah'a çağıranlar ve gerçek tebliğcilerin Allah karşısında ilahi korkulan
vardır. Allah'a karşı cesarete gelmek ve harekete geçmek onların vücudlarında bir zerre
miktarı dahi yoktur. Fakat Allah'tan başkasının karşısında tam bir cesaret sahibidirler ve
bir zerre olsun kendilerini kaybetmezler.
"Onlar
Allah'tan
etmezler)" (Ahzap:39)
başka
bir
kimseden
korkmazlar
(haşyet
Peygamberlerin siretindeki, özellikle Resul-i Ekrem'in siretindeki diğer
özelliklerden biri bu cesaret meselesi, yani kendin kaybetmemek ve sebat etmektir ki,
bu Rasulullah'ın hayatında çok açıktır. Bir batılı; "Muhammed, Yeniden Tanınması
Gereken Peygamber" (Muhammed Peygamberi ki Ez Nev bayed şinaht) adında bir
kitap yazmış. Bu kitabın birçok eksikleri vardır. Fakat kitabında çok iş yaptığını, İslam
tarihini çok incelediğini, hatta bölgeyi yakından görmek ve tarihi, coğrafi bölgeyle
tatbik etmek için yıllarca Arabistan'da kaldığını göz önünde bulundurursak, bu
kitapta çok iyi noktaların da var olduğunu görürüz. İki noktayı bu kitap iyi bir şekilde
ortaya koymuştur. Belki de başka hiçbir kitap bu iki noktayı bu kadar iyi ele
almamıştır: Birisi Resul-i Ekrem'in harikulade tedbiridir ki eğer Müslüman olmayan
birisi bile bu kitabı incelese Peygamberi Hâkim, müdebbir ve siyaset adamı olarak
bilmezlik edemez. Diğeri ise Resul-i Ekrem'in, diğer herkesin içinde bulunduğu,
kendisini kaybettiği ve cesaretini yitirdiği şartlarda durumunu değiştirmemesidir. Bazen
olaylar öyle bir yere varıyor -zahiri şartlara göre- ki artık Müslümanlar için bir ümid
yolu kalmıyor. Bu durumda insan Peygamberi gördüğü zaman, sağlam ve muhkem dağ
gibi görür. Yani Rasulullah sanki bir dağ gibi dimdik durmuştur, "onlar Allah'tan
başkasından korkmazlar." Gerçekten peygamberin tarihini bu açıdan inceleyin -tabii
her açıdan incelenmelidir.- O zaman "Onlar Allah'ın risaletini tebliğ
edenler, Allah'tan içi titreyerek korkanlar ve Allah'tan başka hiç kimseden
korkmayanlardır." ayetinin anlamını bulacak, anlayacak ve Peygamberin Allah'ından
nasıl korktuğunu (hiç bir şeyi hesaba katmadığını göreceksiniz.
Tezekkür
Tebliğ ve davette diğer bir nokta Kur'an'ın şu ve benzeri beyanlarla zikrettiği
husustur: Öğüt verip hatırlat. Bir yerde Allah Şöyle buyuruyor:
"Sen öğüt verip hatırlat, çünkü gerçekten öğüt verip hatırlatma
mü'minlere yarar sağlar."(Zariyat: 55)
Başka bir yerde ise şöyle buyuruyor:
"Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici, hatırlatıcısın.
Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve küfre
saparsa, Allah onu en büyük azab ile azablandırır."(Ğaşiye: 21-24) Burada istisna
konusu vardır, ayrıca bahsetmemiz gerekmektedir. Ey Peygamber! İnsanları uyandır,
onlara öğüt ver ve hatırlat.
Kur'an'da iki konu birbirine yakın zikredilmiştir. Biri, tefekkür, diğeri ise
tezekkür. Tefekkür, bilmediğimiz bir şeyi keşfetmek, bilmediğimiz şeyi elde etmek
için düşünmek demektir. Kur'an tefekküre de davet ediyor. Tezekkür ise hatırlatma
demektir. İnsan fıtratında -hatta bazen insan öğretiminde- birçok meseleler vardır, ama
insan onlardan gafildir. İnsanın uyarmaya, hatırlatma ve öğüde ihtiyacı vardır. Diğer
bir ifadeyle beşirin iki farklı hali vardı: Biri bilgisizlik (cehalet), diğeri ise uyku
halidir. Bazen biz bilmemiz sebebiyle çevremizden habersiziz, bilmememiz nedeniyle
değil. Biliyoruz, fakat bilfiil uykudayız. Uyuyan insan, âlim olabilir, fakat bu uyku
sebebiyle onu bir durum istila etmiştir ki o kendi bildiklerinden yararlanamıyor. Bu
zahiri uykuda böyledir. İnsanın başka bir uykusu daha vardır ki onun ismini gaflet
uykusu veya gaflet koyuyorlar. Ey Peygamber! Sen, sadece cahille yüz yüze olduğunu
sanma, aynı zamanda gafille de yüz yüzesin. Cahili tefekküre, gafili de tezekküre
teşvik et. İnsanlar cahil olmalarından çok gafildirler ve uykudadırlar; uyuyanları
uyandır ve gafillerin aklını başına getir. Uyuyanı uyandırdığın zaman artık kendisi işin
peşine düşer. Bir insan eğer uyuyorsa ve ona bir tehlike yönelmişse, örneğin kafile
hareket etmiş ve o uykuda kalmış. Sen onu uyandır. Uyandırdığın zaman artık ona
dikkat tehlike var! Diye söylemen gerekmez. Bilakis o uyanır uyanmaz tehlikeyi
görür. Başka bir ifadeyle; uyandığı zaman ona git demen gerekmez, o uyandığızaman
ve kafilenin hareket etmiş olduğuğu gördüğü zaman kendisi kafilenin peşinden yola
koyulur. Sen insanlarda var olan, fakat insanların gafil oldukları hisleri, uyumuş hisleri
uyandır. Bir kısım iman, uyumuş hislerin uyanmasıdır. İşte bunun için İslam'da
cebr, yani imanda zorlama yoktur.
"Sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-hatırlatıcısın. Onlara
zor ve baskı kullanacak değilsin..." (Gaşiye: 21-22)
"Dinde zorlama yoktur. Gerçek şu ki doğruluk sapıklıktan apaçık
ayrılmıştır." (Bakara: 256)
İslam'da imana zorlamanın olmaması bizzat bir meseledir. Bu meseleyi bir
miktar daha ayrıntılı olarak ortaya koymamız gerekir. İnşaallah daha sonra bu konu
hakkında tafsilatlı bir biçimde açıklama yaparım. Şimdi sadece birkaç kelime arz
ediyorum:
İslam Zorlama Kabul Etmez
Acaba İslam'da, insanları mü'min olsunlar diye zorlamanız için imana icbar var
mıdır? Hayır. Peki, buna delil nedir? Buna birçok delil vardır. Bunun ilk delili şudur:
İman icbar kabul etmez ve götürmez. Peygamberlerin istediği imandır, zahir İslam ve
İslam’ı izhar değil. Ve iman icbar (zorlama) kabul etmez, çünkü iman itikattır. İlgilidir,
eğilimlidir, alakadır. İtikadı zorla meydana getirmek mümkün değildir. Deruni (batini)
ilgi ve eğilimi zorla oluşturmak imkânsızdır. Acaba bir anne ve baba, kendisini
görücülüğe ve istemeye gelen oğlanı sevmeyen kızlarına "şimdi öyle bir iş yapacağız
ki onu sevmiş olacaksın, falakayı getiriniz. Şu kadar vururuz, böylece onu sevmiş
olursun." deseler kızları o erkeği sever mi? Evet, seviyorum desin, yani yalan sözü
söylesin diye ona dayak atılabilir, ama eğer dünyanın bütün sopalan onun bedeninde
kırılsa bile acaba onun sevmesi sağlanabilir mi? Yani sopayla dostluk vesevgi
meydana getirmek mümkün mü?! Böyle bir şey imkânsızdır. Onun başka bir yolu
vardır. Eğer insanların kalbinde iman oluşturmak istersek, bunun yolu cebr ve zor
değildir, aksine bunun yoluhikmettir. El-mev'izatu'l-Hasenedir.(4), Cadılhum billeti
hiye ahsen'dir.(5) Şimdi İslam'da cihad kabilinden bir takım meselelerin olması
mümkündür ki inşaallah daha sonra bu konu etrafında araştırma ve açıklama
yapacağız. Sizin için muhtasar bir hadis okuyayım ve yavaş yavaş açıklamalarımı
bitireyim.
Hadiste -Bihar'da- şöyle geçmektedir: Emiru'l-Mü'minin Ali (a) minberde idi.
İnsanlara şöyle buyurdu (Her zaman tekrar ettiği bir cümle): "Ey insanlar beni
kaybetmeden önce bana sorunuz. (6) Yani beni kendi aranızda kaybetmeden evvel ne
sualiniz varsa sorun, siz ne sorarsanız, ben cevap veririm. Ben yerden göğe kadar
bilgiliyim. Yani yer konusunda istediğinizi sorunuz, gök konusunda istediğinizi
sorunuz, sınırlama yoktur. Bir zaman görünüşü ve kıyafeti Yahudi Araplardan
olduğunu gösteren bir şahıs gördüler (Hem görünüşü Arap olduğunu gösteriyor ve
hem de elbise biçimi Yahudi olduğunu gösteriyordu. Bir alamet söylemişlerdir: ince
vücutlu uzun boylu esmer yüzlü ve birde yayı sırtına atmış olan bir adam). Bu adam
meclisin köşesinden kalktı ve sert bir şekilde konuşmaya başladı: Ey kendini
beğenmiş iddialı adam, bilmediğin bir şeyi iddia ediyorsun! Her hususta bana sorunuz
sözü nedir?! Acaba gerçekten sen, senden her ne sorarlarsa sorsunlar cevap verebilir
misin?! Hz. Ali halife olduğu halde, başladı Hz. Ali'ye saygısızlık etmeye. O adam,
Ali'nin metodunu, eğer bir kimse kendisine sövse ve kötü laflar etse hemen o söven
adam için "boynunuvurunuz" diyen bir kimse olmadığını bildiği için bu şekilde
Hz. Ali'ye saygısızlık yaptı. Ashab hemen yerlerinden kalktılar ve harekete geçtiler.
Ona saldırmak istiyorlardı. Derhal Ali (a) onların önünü tutu. Bir cümlesi vardı ki ben
o cümle itibariyle bu hadisi naklettim. Hz. Ali şöyle buyurmuştru:
"Baskıyla Allah'ın hüccetleri kaim olmaz."(7) Bana bir söz söylemiştir. Bir
sorusu vardır, bırakın, gelsin yanıma, sorusunu sorsun. Eğer cevap verirsem o
yaptığından pişman olur. "Şiddetli bir şekilde sahabenin önünü tuttu. Ve dedi ki: Kes
sesini, kaybol, ona dayak atınız, senin babanı (mezardan) çıkarırız! gibi nedir bu saçma
sözler?! Böyle ilahi hüccetler kaim olmaz. Eğer ilahi hüccetleri ikame etmek
istiyorsanız, onun yolu bu değildir. Onun yolu yumuşaklık ve mülayimliktir. Çünkü
karşılıklı ilişki ve muamele kalble ve gönülledir, fikirledir, ruhladır. Makam, davet ve
İslam'ı tebliğ makamı olduğu zaman, mesele bu kabildendir.
Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hüseyin (a) düşmanın inadı, çekişmesi ve kavgasıyla karşı
karşıya kaldığı yerde başını öyle yukarda tutuyor ki, hiç bir güç kaşını büküp
oynatamıyor. Başını aşağı indiremiyorlar. Fakat kendilerine hidayet etmesi ve irşadda
bulunması gereken şahıslarla yüz yüze geldiği zaman da muhtemelen
onların özensizliklerinden sarf-ı nazar ediyor, onların itinasızlıklarına göz yumuyor.
Züheyr ibnu'1-Kayn, kafilesiyle Mekke'den hareket etmiş geliyor. İmam Hüseyn de
geliyor. Züheyr, İmam Hüseyin'le karşı karşıya gelmemeye, yani eğer İmam Hüseyin'in
yaklaştığını görürse, kafilesini başka bir taraftan götürmeye gayret ediyor. Eğer
Hz. Hüseyin ve arkadaşları bir yere konmuşlarsa özellikle başka bir konağa iniyor
Züheyr. O Hz. Hüseyin'den utanıp çekinme durumunda kalmamak için O'nunla göz
göze gelmek istemiyorum diyor. (Bu sözün özetidir.) İmam Hüseyin de, Züheyr'in
bunun için uzaklaştı ğını anlıyor. Fakat İmam Hüseyin, burada Züheyr'in
aldatılmış, deyim olarak söylersek Osman’ı, yani Osman'ın tarafları bir
adam olduğunu teşhis etmiştir. Buna göre malum oluyor ki, Osman'ın taraftarları onu
kendi grupları içerisinde götürmüşlerdir ve Züheyr onların çevresindendir. Fakat
garazsız bir insandır; (kendi kendine söylüyor) bize itina etmemiştir, etmesin. Bizim
vazifemiz hidayet ve irşad etmektir. Tesadüfen Züheyr, mecburen Eba Abdillah,
çadırını bir tarafa kurmuş, Züheyr de başka bir tarafa kurmuştu, İmam Hüseyn,
Züheyr'in kendisiyle yüz yüze gelmek istemediğini biliyor, fakat Züheyr'e tezekkür
etmek, yani hatırlatıp öğüt vermek istiyor. "Öğüt verip hatırlat, çünkü sen muhakkak
ki öğüt verici-hatırlatıcısın." ayeti gereği Züheyr'i uyandırmak, kendisine getirmek
istiyor. Gaflet uykusundan uyandırmak istiyor. Tabii onu zorlamak istemiyor. Bir kişiyi
O'nun yanına gönderdi. Gönderirken elçiye şöyle dedi: Züheyr'e git ve şöyle de: "Eba
Abdillah'a cevap ver, yani söyle, Eba Abdillah seni istiyor. Buraya gelsin"
diyor. Züheyr ve arkadaşları bir çadırda daire şeklinde hep beraber oturmuşlar, geniş
bir sofra kurmuşlar ve yemek yemekle meşgul olmaktadırlar. Ansızın çadırın perdesi
yukarı kalktı ve Hz. Hüseyin'in gönderdiği adam içeri girerek, kendisine verilen mesajı
söyledi: Ey Züheyr! Eba Abdillah'a cevap ver, Hüseyin bin Ali seni istiyor. Züheyr
(kendi kendine şöyle dedi:) eyvah! Korktuğum başıma geldi. Arkadaşlar da olayı ve
meseleyi biliyorlardı. Kitaplar "onların eli -bizim deyimimizle- öylece yemekte
kaldı." şeklinde yazmışlardır. Bir taraftan da Züheyr, İmam Hüseyin'in kim olduğunu,
Peygamberin çocuğu olduğunu ve O'nu reddetmenin doğru bir iş olmayacağını
biliyordu. Bir Arap atasözü vardır; Arap şöyle der: "Sanki başının üzerinde kuş var."
diyor. Yani öylece kaldılar, sanki başlarındaki kuş uçmasın diye. Züheyr, ne
diyeceğini kestiremedi. Sessizlik çadırı doldurmuştu. Cenab-ı Züheyr'in arife bir
hanımı vardı. Bu kadın, durumu gözetlemekteydi. Çadırın dışından bakıp dikkat etti
ki Eba Abdillah'ın elçisi gelip Züheyr'i davetetmiş- Züheyr ise sükût etmektedir. Ne
geliyorum diyor, ne de gelmiyorum diyor. Bu mü'min arife kadın gayrete geldi ve
hemen çadırın yanına gelerek perdeyi kaldırdı ve azarlayarak şöyle dedi: Züheyr!
Utanmıyor musun?! Kalk! Züheyr derhal yerinden kalktı ve harekete geçerek Eba
Abdillah'ın huzuruna gitti.
Tezekkür şöyle iş yapıyor: Eba Abdillah'la Züheyr arasındaki müzakerelerden
elde tam ve dakik bir bilgi yoktur. Hazretin, Züheyr'e ne buyurduğuna dair elimizde
kesin bir bilgi mevcut değil. Fakat kesin ve açık olan şey şudur ki Eba Abdillah'ın
huzuruna giren Züheyr'le dışarı çıkan Züheyr sanki farklı iki kişi idi. Yani yorgun,
ezik, isteksiz, çekingen kaşları çatık ve yüzü kırışık Züheyr gitti. Birden bire Eba
Abdillah'ın huzurundan güler yüzlü ve memnun bir Züheyr'in çıktığını gördüler.
Tarihçiler şu kadarını yazmışlardır: Hazret O'nun ruhunun derinliklerinde olan,
unuttuğu ve gafil olduklarını ona hatırlattı, yani uyuyan birisini uyandırdı. Tebşir,
tezekkür, uyandırma olduğu zaman böyle solup, sönmüş birisini güç ve enerjiden bir
abideye dönüştürüyor. Züheyr'in çehresinin değiştiğini ve bu Züheyr'in önceki Züheyr
olmadığını gördüler. Sonra Züheyr, kendi çadırının bulunduğu yere geldi. Oraya
varıncaferman verdi: Benim çadırımı yıkınız! Ve şöyle vasiyet etmeye başladı: Benim
mallarım şöyle olsun. Oğullarım böyle olsun. Oğullarım böyle olsun, kızlarım da şöyle;
Karısına da şöyle vasiyet etti: Falan kişi karımı babasının yanına götürsün. Öyle bir
konuştu ki herkes Züheyr dönmeyecek. Bu arife kadın artık herkesten çok meseleyi
idrak etti. Geldi: Züheyr! Sen yüce makamlara ve ulaşman gereken yere ulaştın. Ben
anladım ki sen Fatıma'nın çocuğunun hemen yanı başında şehid olacaksın. Hüseyin
kıyamette senin şefaatçin olacak. Züheyr! Seninle beni aramda kıyamette ayrılığa
neden olacak bir iş yapma, ben, kıyamette Hüseyin'in annesinin bana da şefaat
etmesi ümidiyle senin eteğini tutuyorum.
Bu tezekkür ve uyandırma işi, İmam Hüseyin'le buluşup görüşmekten
hoşlanmayan Züheyr'i öyle bir yere getirdi ki, İmam Hüseyin'in ashabının gönlünü
kazandı ve aşura günü Eba Abdullah, sağ cenahı Züheyr'e verdi. Bu şerefli adam o
kadar ilerledi ki, bildiğimiz gibi aşura gününde Eba Abdullah, yalnız kaldığı ve Ashabı
ve Ehl-i beytinden herhangi biri olmadığı zaman meydanın ortasına geldi ve ashabına
seslendi. İşte o zaman ilk safta isimlerini saydığı kişilerden biri Cenab-ı Züheyr idi: Ey
Ashab-ı Safa! Ey savaşçılar! Ey Müslim bin Akil, ey Hani bin Urve, Ey Züheyr!
Uykunuzdan kalkınız ve azgınlara karşı Rasulullah'ın haremin himaye ediniz ve
müdafa ediniz.
Hareket güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük Allah'a aittir. En büyük, en celil ve
en kerim isminle ey Allah!..
Ey Rabbim! Bizim hepimizin işlerine hayırla son ver. Senden, gönülden
titreyerek korkmayı kalblerimize yerleştir! Hepimizin niyetlerini halis kıl!...
YEDİNCİ BÖLÜMÜN DİPNOTLARI
1- Bilindiği gibi bu iş tekrar tekrar olmuştur. Ben hatırımda kalan hususu arz
ediyorum.
2- Yemen, hiçbir asker sevkiyatı ve savaş olmaksızın halkı Müslüman olan
yerlerden biridir. Yemen halkının Müslüman olmasının sebebi, Resul-i Ekrem'in İran
padişahı Hüsrev Perviz'e yazdığı ve O'nu İslam'ı kabule çağırdığı mektup hikâyesiydi.
Rasulullah dünyanın bütün büyük öncülerine mektup yazdı, risaletini onlara tebliğ etti.
Aynı şekilde İran Şahı Hüsrev Perviz'e de mektup yazdı ve elçiliğini tebliğ etti.
Her ne kadar kendilerine mektup yazılıp İslam'a davet edilenlerden bir kısmı
Rasul-i Ekrem'e cevap vermedilerse de onlardan birçoğu çok saygılı ve mütevazı cevap
verdi. Peygamberin elçisine hürmet etti ve saygı gösterdi. Elçiyle Hz.
Peygambere hediyeler gönderdi. Edepli bir cevap verdi. Hz. Peygamberin mektubuna
karşı edepsizce tavır takının sadece bir kişi vardı ki o da Hüsrev Perviz Hazretin
mektubunu yırtıp parçaladı. Yemen, İran'ın himayesi altında olduğu için Hüsrev
Perviz Yemen padişahı Bazan'a şöyle bir mektup yazdı: "Arab yarımadasında ortaya
çıkmış olan, bana mektup yazmaya, beni İslam'a davet etmeye ve kendi ismini
benim ismimden önce yazmaya cesaret edebilen bu adam kimdir?![ Hz. Peygamber
adet olduğu üzre kimden kime gittiğini belirterek mektup yazmıştı. Fakat Hüsrev
Peygamberin kime kimden şeklinde yazmasını bekliyordu. Yani Hz.
Muhammed'in "ben senin küçüğünüm" anlamın ima etmesini umuyordu;
hâlbuki kimden kime şeklinde belirtilmesi (yani önce mektubun kimden gittiğinin,
sonra kime gittiğinin yazılması) büyüklük alameti değildir. Çünkü bu şekilde yazmak
tabi bir kaidedir. Fakat Hüsrev şöyle düşünüyordu: Eğer "kime kimden" şeklinde
yazarlarsa (yani önce kime, sonra kimden gittiğini yazarlarsa) bu "sen çok büyük
birisin, çok istenilen ve beğenilen birisin" demenin alametidir.] Derhal bir kimseyi
gönder, bu adam hakkında araştırma yapsın ve onu yakalayıp Yemen'e getirsin. Sonra
da benim yanıma gönder ki onun cezasını vereyim. "Ve buna benzer saçma sözler.
Bazan da İran temsilcisini kendi tarafından bir temsilciyle Medine'ye Rasul-i Ekrem'in
huzuruna gönderdi ve şöyle dedi: "Hüsrev böyle bir mektup yazmıştır. Siz ne cevap
veriyorsunuz? "Resul-i Ekrem bunları bekletti. Tekrar cevap için geldiklerinde şöyle
buyurdu Allah'ın Resulü: Çok iyi tamam, şimdi burada kalın. Ben size cevap
vereceğim." Birkaç gün sonra yine geldiler. Peygamberimiz sonra geliniz
dedi. İhtimalen 40 gün civarında bunları Medine'de bekletti. Bir gün Rasulullah'ın
huzuruna geldiler ve "artık bizim bundan daha fazla oyalanma görevimiz yoktur.
Gitmeye kara verdik. Son cevabınızı veriniz. Efendimiz Hüsrev Perviz'e ne cevap
veriyorsunuz?" dediler. İslam Peygamberi şöyle buyurdu: "Bunun cevabı şudur: "dün
gece Rabbimiz, sizin efendiniz Hüsrev Perviz'in karnını oğlu Şiruyeh'in eliyle yarıp
parçaladı...
Elçiler dönüpte Bazan'a haber verdikleri zaman, (Bazan'ın raporu henüz
varmamıştı. Çünkü Medain'den oraya çok büyük mesafe vardı) Bazan şöyle dedi: Eğer
bu doğru çıkarsa, bu adamın peygamberliğinin alametidir. Sabredelim, İran'dan ne
haber gelecek ona bakalım. Birkaç gün geçer geçmez Şiruyeh'in elçisi gelerek
Şiruyeh'in şu mesajını verdi: "Hüsrev Perviz öldürüldü, şimdi ben bumemleketin
padişahıyım. Arabistan'da peygamberlik iddiasında bulunan o adama karşı saldırgan
olma. "İşte bu olayla birlikte İslam Yemen'de zemin buldu. Ayrıca Yemen'de çok
sayıda İranlı vardı. Biz "Hedemat-ı Mütekabil-i İslam ve İran" adlı kitapta bu konuyu
zikretmiştik: Aslında İranlılar Yemen'de ilk olarak Müslüman oldular. Tebliğle
İranlıların İslam'a girmeleri Yemen'de oldu. İhlâslılığı da Yemen'de oturan İranlılar
gösterdiler, diğerleri göstermediler. Yemen İran'ın himayesi altında olduğu,
İranlılar Yemen'e çok gittikleri ve orda yaşadıkları için İranlılara Ebna, Ahrar ve
Bağımsızlar diyorlardı ve İranlılar diğerlerinden önce İslam'ı seçti. Yemen halkının
yarısı Allah Resulünün zamanında Müslüman oldu. Henüz Müslüman olmayan diğer
yarısı için de Resul-i Ekrem bir kere Muaz bin Cebel'i, bir kere de Ali(a)ı tebliğ ve
davet için Yemen'e gönderdi. Bu ikinci gidiş son idi ve Veda Haccı'nda idi. Yani
Rasulullah'ın vefatından iki ay önce Ali (a) Yemen'den döndüğü zaman Mekke'de
Allah'ın Resulü ile buluşup görüştü. Rasulullah O'na sordu: "Sevgili Ali! Sen nasıl
ihram bağladın. Yani ne çeşit bir Hacca niyet ettin? Hacc-ı Temettu'ya mı, yoksa
başkasına mı niyet ettin? Ali şöyle dedi: Ben Mikat'ta niyet ettiğim zaman Allah
Rasulü'nün niyet ettiği şeye niyet ettim. Sizi nasıl niyet etmişseniz, ben de aynı şekilde
niyet ettim. Hz. Peygamber "çok iyi, biz şöyle niyet ettik. Sen de aynı şekilde niyet
etmişsin. Bu niyet doğrudur" dedi.
3- Sünen-i Tirmizi Tercemesi. ç: O. Z. Mollamehmetoğlu. İst. Tarihsiz.
c.6,s.l02 -çev4- Güzel öğüt (bkz. Nahl: 125) -çev5- "Onlarla en güzel biçimde mücadele et." (bkz. Nahl: 125)
6- Sefinetu'l-Bihar, c.l,s.586.
7- a.g.e, a.y.
VIII. BOLÜM
SİRET-İ NEBEVİ VE İSLAM'IN HIZLA YAYILIŞI
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile...
Hamd, bütün varlıkların yaratıcısı, Alemlerin Rabbı
Allah'a mahsustur. Dua ve Selam, Allah'ın kulu,
Peygamberi, habibi, dostu, Allah tarafından arındırılmış,
Allah'ın sırrının koruyucusu ve elçiliğinin tebliğcisi
Peygamberimiz, efendimiz, dostumuz Ebu'l-Kasım
Muhammed'e ve O'nun günahlardan arındırılmış iyi, güzel
ve temiz Ehl-i Beytine olsun.
Kovulmuş ve lanetlenmiş şeytandan Allah'a sığınırım:
"Allah'tan bir rahmet dolayısıyla onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba,
katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla,
onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen
artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever."(Al-i İmran: 159)
İslam'ın hızla yayılışı, nedenleri üzerinde araştırma yapılan ve konuşulan
dünyanın önemli tarihi meselelerinden biridir. Gerçi Hıristiyanlık ve bir dereceye
kadar Buda dini de dünyada yayılma sahası bulmuş olan dinlerdendir. Fakat özellikle
beşiği Beytu'l-Mukaddes olan Hıristiyanlık dünyanın doğusundan çok
batısında yayılmıştır. Bildiğimiz gibi Avrupa ve Amerika halkının çoğunluğu
Hıristiyan’dır. Her ne kadar onların Hıristiyan olmalarının sadece isimden ibaretse de
netice onların bölgesi Hıristiyan kabul edilir. Buda dini de Hindistan'da doğmuş bir
dindir. Buda Hindistan'da ortaya çıktı, fakat O'nun dininin yayılışı daha çok
Hindistan'ın dı şında, Japonya'da Çin'dedir. Tabii Hindistan'da da bir takım izleyicileri
vardır. Yahudilik dini, kavmi bir dindir. Zerdüşt dini de yaklaşık olarak İran'ın
dahilinde doğan hatta Iran halkının tamamına ulaşmayan mahalli, yani bölgesel bir
dindir. Eğer bugün Hindistan'da Hind parslıları (parsiyanı Hind) adıyla tanınan ve
meşhur olan Zerdüştilerin olduğunu görüyorsak onlar Hindistanlı değillerdir. Aksine
İran'dan Hindistan'a göç etmiş olan bu kişiler, canlı bir çekirdek oluşturamamış ve
Zerdüşt dinini başkaları arasında yayamamışlardır.
İslam, dışarı açılması ve başka ufuklara ulaşması yönünden Hıristiyanlık gibidir.
İslam, Arap yarımadasında doğdu. Bugün ise Asya, Afrika, Amerika v.b. ülkelerde
İslam'ın izleyicilerinin olduğunu, hatta Müslümanların sayısının (her ne kadar
Hıristiyanlar, olduğundan daha az göstermeye çalışsalar ve genellikle Müslümanlar
istatistiklerini batılılardan alsalar da, bu alanda yapılan biraraştırmaya göre)
Hıristiyanların sayısından az olmadığını, aksine daha çok olduğunu görüyoruz. Fakat
İslam oldukça hızlı ilerlemiştir; Arabistan topraklarında, Arabistan dışında, Asya'da,
Afrika'da ve başka yerlerde... İslam'ın niçin bu derece hızlı ilerlediği gündemde ve
ortadadır. Hatta meşhur Fransız şairi Lamartin şöyle diyor: "Eğer üç şeyi göz önünde
bulundurursak, hiçbir kişi İslam Peygamberinin düzeyine ulaşamaz. Bu üç şeyden
biri, maddi sebeplerin olmayışı: Bir adam çıkıyor ve davet ediyor. Hiçbir güç ve
kuvveti olmadığı halde yapıyor bunu. Hatta en yakınları ve kendi ailesi ona düşman
kesiliyorlar. Tek başına, yapayalnız ortaya çıkıyor. Hiç bir arkadaşı da yok.
Kendisinden başlıyor, Eşi iman ediyor. Evinde amcasının oğlu olan bir çocuk -Aliiman ediyor. Tedricen; yavaş yavaş başka fertler iman ediyor. O da ne zorluk ve
meşaakkkatler içerisinde! İkincisi, ilerlemenin hızı veya zamanfaktörü. Üçüncüsü
hedefin öneminin nedenlerin olmayışıyla –kin edenler olmadığı halde, O, hedefe
doğru ilerlemiştir.- ve hızlılıkla göz önünde bulundurursak, -Lamartin'in deyimiyle
(tabii doğru söylüyor)- İslam Peygamberinin dünyada benzeri yoktur. Hıristiyanlık eğer
dünyada nüfuz ve ilerleme kaydettiyse, Hz. İsa'nın ref-inden bir kaç yüz yıl sonra bir
dereceye kadar kendisi için bir yer îlde etti. İslam'ın hızlı ilerlemişinin sebepleri
hakkında, nebevi siret hususundaki konumuza uygun olduğu için
konuşuyoruz. Kur'an bu konuyu açıklamıştır. Tarih de aynı hususu açık bir şekilde
teyid ediyor ki, o sebep ve etkenlerden biri "nebevi siret" ve Rasul-i Ekrem'in metodu,
yani Rasulullah'ın ahlakı, huyu, davranışı, davet ve tebliğ üslubudur. Elbette başka
sebepler de işin içindedir. Peygamberin mucizesi olan Kur'an'ın kendisi, Kur'an'ın o
güzelliği, Kur'an'ın o derinliği, Kur'an'ın o heyecanlılığı ve Kur'an'ın o cazibesi
şüphesiz birinci etkendir. İslam'ın her yerde nüfuzu ve genişleyip yayılması için birinci
etken Kur'an'ın kendisi ve Kur'an'ın muhtevasıdır. Fakat Kur'an'dan sarf-ı Nazar
edelim, Resul-i Ekrem'in şahsiyeti, huy ve ahlakı, sireti, metodu, liderliği ve
idareciliği, İslam'ın tesirinin ve yayılıp genişlemesinin ikinci etkenidir, hatta
Rasulullah'ın vefatından sonra da Hz. Peygamberin hayatı, yani daha sonra tarihte
anlatılan sireti -şu tarihi siretin kendisi İslam'ın ilerleyip gelişmesi için büyük bir
etken olmuştur. Sözünün başında okuduğum ayette şöyle buyruluyor:
"Allah'tan bir rahmet dolayısıyla onlara yumuşak davrandın."
Allah Peygamberine hitab ediyor: "Ey değerli peygamber! Sende olan ilahi
rahmet dolayısıyla, Allah'ın lütfü ışığında Müslümanlara karşı çok yumuşak bir ahlakın
vardır, onlara bu sebeple yumuşak davranıyorsun. Yumuşak bir insansın, mülayimsin,
senin ruhi yapın her zaman Müslümanlara karışı hilm, sabır, güzel ahlak, Süzel davranış
tahammül ve afv halindedir.
"Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi."
Eğer senin bu ahlakın olmasaydı, yumuşak değil de sert ve kaba olsaydın,
Müslümanlar çevrenden dağılırlardı. Yani Senin ahlakın Müslümanları çekmek için bir
nedendir. Bu, liderliğin, idareciliğin ve insanları İslam'a davet etme işinin şartlarından
birinin şahsi ve ferdi ahlakta yumuşaklık olduğunu göstermektedir. Burada zihinlerde
oluşan bazı soruların cevabının verilmesi için bir takım açıklamalarda bulunmam
gerekmektedir.
Şahsi Meşelerde Yumuşaklık, Usüli Meselelerde (1) Katılık
Hz. Peygamberin yumuşak olduğunu ve bir rehberin yumuşak olması gerektiğini
anlatmamdan amaç, Peygamberin ferdi ve şahsi meselelerde yumuşak olduğunu
söylemektir. Yoksa usuli ve genel meselelerde değil. Bu meselelerde Peygamber
kesinlikle esnek davranmazdı. Bir yerde bir kişi Peygambere karşı kötü davranışta
bulunuyordu. Örneğin Peygambere ihanet ediyordu. Bu Peygamberin şahsıyla ilgili bir
meseleydi. Bir yerde ise, bir kimse İslam’ın kurallarını çiğniyordu. Örneğin hırsızlık
yapıyordu. Acaba bizim, "Peygamber yumuşak idi" dememizden ne
anlaşılıyor? Acaba birisi içki içseydi, Peygamber, mühim değil, ona kırbaç
vurmayınız, onu cezalandırmayınız mı, derdi?! Bu artık peygamberin şahsıyla ilgili
değildi. İslam’la ilgiliydi. Acaba bir kimse hırsızlık ettiyse yine Peygamber, önemli
değil, cezalandırmak gerekmez mi, derdi? Asla! Peygamber kişisel davranışında ve
işlerinde yumuşaktı. Ama sosyal sorumluluklarda son derece ödünsüzdü. Bir
misal veriyorum:
Bir kişi geliyor, sokakta Peygamberin önüne geçip benim senden alacağım var,
şeklinde bir iddiada bulunuyor. Peygamber'e, alacağımı şimdi vermen gerekir, diyor.
Hz. Peygamber ise; "Önce, sen benden alacaklı değilsin ve boş yere iddia ediyorsun
alacaklı olduğunu. İkinci olarak şu an yanımda para yok. İzin ver gideyim." diyor.
Adam diyor ki; gitmen için bir adım attırmam. (Peygamber de namaza yetişmek için
gitmek istiyor) Hemen burada paramı vermek zorundasın, çabuk borcunu öde, diyor.
Peygamber ne kadar yumuşak davrandıysa o, o kadar sert davranıyordu. Öyle ki
Peygamberle yaka paça oluyor ve peygamberin elbisesine yapışıyor ve çekiyor. Bu
yüzden Peygamberin boynunda kırmızılık görünüyordu. Müslümanlar, peygamber niçin
geç kaldı, diye geliyorlar, bakıyorlar ki, bir Yahudi böyle bir iddiada bulunuyor.
Yahudi’ye karşı sert davranmak istiyorlar, fakat Peygamber; "Siz karışmayın, ben
arkadaşımla ne yapmam gerektiğini biliyorum", diyor. O kadar yumuşaklık gösteriyor
ki, Yahudi, hemen orada şöyle diyor: "Şehadet ederim ki Allah'tan başka hiç bir ilah
yoktur. Yine şehadetederim ki sen Allah'ın peygamberisin." Ve diyor ki "Sen sahip
olduğun böyle bir güçle tahammül ediyorsun?! Böyle olduğuna göre bu tahammül,
normal bir insanın tahammülü değil, bilakis peygamberi bir tahammüldür."
Mekke'nin fethi döneminde ise şöyle bir olay olmuştur: Kureyş eşrafından bir
kadın hırsızlık yapmıştır. İslam kanununun hükmü gereği hırsızın elinin kesilmesi
gerekir. Olay kesinleştiği ve kadın da ben hırsızlık yaptım diye itiraf ettiği zaman
artık o kadın hakkında hüküm yerine getirilmesi gerekiyordu. Hüküm yerine getirileceği
zaman aracılıklar başladı. Birisi şöyle dedi: Ya Rasulallah! Cezalandırmaktan
vazgeçerseniz, iyi olur. Bu kadın falan şahsın kızıdır. Biliyorsunuz, o şahıs ne kadar
muhteremdir. Ceza verirseniz, muhterem bir ailenin şeref ve haysiyeti ortadan
kalkar." Babası geldi, kardeşi geldi, bir başkası geldi, muhterem bir ailenin şerefi
ortadan kalkacak, diye. Bunlara karşın Rasulullah, şöyle buyurdu: "Cezalandırılmaması
mümkün değil. Acaba siz İslam kanununu bırakmak mı istiyorsunuz?! Eğer bu kadın
kimsesiz ve eşraftan bir aileye mensup olmasaydı, hepiniz derdiniz ki;
"Evet hırsızdır, cezalandırılmalıdır, cezasını görsün. Fakirlik sebebiyle hırsızlık etmiş
olan bir fakir cezalandırılmasın?! Allah'ın kanunu tek edilemez." Böylece Rasulullah,
aracılıkları asla kabul etmedi.
Demek ki Peygamber, şahsi meselelerde fevkalade yumuşak, şefkatli,
bağışlayıcı ve son derece hoşgörülü olduğu halde usûlî meselelerde hiç bir zaman
yumuşaklık göstermiyordu.
Ali (a), şahsi meselelerde son derece yumuşak, şefkatli ve güler yüzlüdür. Fakat
usûlî meselelerde azıcık olsun taviz ve yumuşaklık kabul etmiyor. Bu konuda iki
örneği delil olarak anıyorum: Her zaman diğer insanlardan güler yüz isteyen, sanki
kutsallığın ve takvanın gereği yüz ekşitmek ve surat asmakmış gibi daima somurtkan,
asık ve ekşi çehrelerini buruşturan ve hiç bir zaman dudaklarında tebessüm
görülmeyen (yobazlarımızın) tersine Ali güler yüzlü bir adamdı. Şair şöyle diyor:
"Ey Saba söyle benden, şiddetli ve asık suratlı yâre
Yapışmıyorsun kalbime; kendini bana yapıştırma zahmetine katlanma."
Niçin böyle olmalıydı? "Mü'minin sevinci yüzünde, hüznü ise
kalbindedir."(2) Mü'min her konuda; dünya ile ilgili, ahiretle ilgili ve kişisel hayatla
ilgili kederini kalbinde saklar. İnsanlarla karşılaştığı zaman mutluluğu yüzünde belli
olur. Ali (a), tıpkı peygamberin yaptığı gibi insanlara güler yüz gösteriyordu. Ali
insanlarla şer-î sınırı zorlamayacak ölçülerde şaka yapıyordu. Peygamber'inyaptığı
gibi. Her şeyde ve herkeste kusur aramayanların halifelik için Ali'ye izafe ettikleri tek
bir kusur vardır ki, o da Ali'nin güler yüzlü ve şakacı olmasıdır. Oysa halife olacak
kişinin asık suratlı olması ve insanların ondan korkması gerek, insanlar, ona
baktıkları zaman sebepsiz de olsa ondan korkmalıdırlar(!) Peki, Peygamber niçin böyle
değildi? Allah, Hz. Peygamber hakkında şöyle buyuruyor:
"Allah'tan bir rahmet dolayısıyla onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve
katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılır giderlerdi,"
Eğer sinirli öfkeli ve katı kalbli olsaydın, Müslümanları cezp edemezdin. Ve
Müslümanlar senin çevrenden giderlerdi. Öyleyse İslam’ın rehberlik ve idarecilikte
aradığı sıfat, yumuşak, güler yüzlü şefkatli ve çekici olmaktır. Ali (a)nin ikinci halife
hakkında buyurduğu gibi asık suratlı olmak değildir:
"Ebu Bekir, hilafeti haşin bir tabiat ve ruha sahip bir şahsa verdi."(3) İnsanlar
ondan korkuyorlardı. Sert çehreli ve haşindi. Nitekim ibni Abbas şöyle diyordu: Falan
meseleyi Ömer hayatta iken gündeme getirmeye cesaret edemedim ve şöyle
dedim: Ömer'in kırbacı çok heybetlidir." Niçin böyle olmalıdır?! Ali, şahsi meselelerde
şefkatli ve güler yüzlüydü, şaka yapıyordu. Fakat usûlî meselelerde yumuşaklık kabul
etmezdi. Kardeşi Akil bir kaç gün çocuklarını özellikle aç bırakıyor. Rol yapmak istiyor.
Bu çocukcağızları öyle aç bırakıyor ki, açlıktan çocukların yüzü çivit gibi sararıyor.
Akil sonra Ali'yi çağırıyor ve O'na şöyle diyor: "Şu kardeşinin aç çocuklarına bak.
Borcum var, açım, bir şeyim yok, bana yardım et." Hz. Ali şöyle buyuruyor: "Çok iyi,
tamam. Beytü'l-maldeki kendi haklarımdan sana veriyorum. Akil şöyle cevap veriyor:"
Canım kardeşim! Senin bütün hakların ne kadar ki! EmretBeytu'l-malden versinler."
Ali (a), bir demiri ateşte kızartmalarını ve kör olan Akil'in önüne koymalarını
emrediyor. Kızartılmış demir gelince şöyle buyuruyor: "Kardeş! Al." Akil onun para
kese si olduğun zannediyor. Elini uzatır uzatmaz yanıyor. Akil'in kendisi 'Tıpkı bir
inek gibi inledim." diyor. Akil inleyince, Ali şöyle buyuruyor:
"Ey Akil! Çocuklarının veya yakınlarının ölümünden dolayı yanıp sızlananlar,
sana yas tutsunlar! Acaba sen bir insanın şaka ve oyundan kızarttığı bir demirden
dolayı feryat ediyorsun da, beni Cabbar olan Allah'ın, kendi öfkesiyle tutuşturduğu
ateşi mi itiyorsun?! "(4)
Şahsi meselelerde bu kadar yumuşak olan Ali, usûlî meselelerde; ilahi hükümlerle
ve sosyal hukukla ilgili olan hususlarda bu derece katıdır. Şahsi meselelerde bunca
sertliği olan, hanımına sert, çocuğuna, dost ve arkadaşlarına sert davranan Ömer,
usûlî meselelerde son derce yumuşaklık gösteriyordu. Beytu'l-malde özel muamele
yapma, meselesi Ömer'le başladı: Ömer müslüman-lann hisselerini bir çeşit maslahat
ve siyaset gereği farklı şekillerde kullandı. Ömer usûlî meselelerde yumuşak, ferdi
meselelerde ise sert idi. Hâlbuki Peygamber ve Ali, ferdi meselelerde
yumuşak, usûlî meselelerde ödünsüzdüler. Kur'an şöyle buyuruyor: "Allah'tan bir
rahmet dolayısıyla onlara yumuşak davrandın." Yani, Allah'ın lulfu sebebiyle, senin
şahsi davranışın yumuşak bir davranıştır. Yine aynı sebeple, yani yumuşaklıkla
Müslümanları İslam'a ve kendine çektin. Eğer sen kaba ve katı kalpli bir insan
olsaydın, Müslümanlar senin etrafından dağılırlardı. "Onları bağışla." Yani affedici ol,
hoşgörülü ol. (Affetmek, yumuşaklıktandır) "Onlar için bağışlama dile."
Müslümanlar için dua et, mağrifet dile. Resul-i Ekrem'in Müslümanlarla öyle
yumuşak bir ahlakı vardı ki, ilginçti. Müslümanların Peygambere olan aşkı, sevgisi
fevkalâdedir. Rasulullah, Müslümanların öyle "bir tanesidir" ki, örneğin, çocuğu
olmuş bir kadın koşuyor: "Ey Allah'ın Resulü bu çocuğumun kulağına ezan okumanı
ve kamet getirmeni istiyorum" diyor. Veya bir başkası, bir yaşındaki çocuğunu
getiriyor: "Ya Rasulullah! Gönlüm şu çocuğumu biraz dizine oturtmanı ve ona
bakmanı istiyor. Çocuğuma dua et." diyor. Rasulullah ise, "tamam" diyordu. Bu
konuda hadis vardır. Şia ve Ehl-i Sünnet rivayetetmişlerdir ki, bazan çocuk
Peygamberin kucağına işiyor. Böyle olunca baba ve anneler rahatsız oluyorlar ve
sinirlenerek Hz. Peygamberin kucağından çocuğu almaya koşuyorlar. Hz.
Muhammed ise; "Böyle yapmayınız. Çocuktur, idrarı gelmiştir. Çocuğun ihtiyacını
engelleyecek bir iş yapmayınız, böyle bir şey yaparsanız çocuk hastalanır." Nitekim
bu, günümüz tıbbında ve psikolojisinde ispat olunmuş bir meseledir. Bazen anne ve
babalar çocuklarını bir yere oturtur. Çocuk altına akıttığı zaman, çocuğun idrarını
engellemek için derhal sinirli bir şekilde bir tarafa fırlatıp atarlar veya çocuğun yüzüne
karşı bağırırlar, işte bu durum çocukta heyecan ve şaşkınlık hali meydana getirdiği için,
ömrünün sonuna kadar izi silinmeyecek bir hastalığa yol açmak için yeter de artar bile.
Çocuk açısından idrar yapmak, doğal bir iştir. Böyle olduğu halde çocuk anne ve
babanın şiddetli tepkisiyle karşılaşıyor. Tabiat, idrar et, akıt diyor; Anne-baba ise,
akıtma, diyor. Neticede çocuk heyecan, sıkıntı, şaşkınlık, ızdırap ve perişanlığa
uğruyor. Bunları söylemekle, Peygamber efendimizin bu derece yumuşak olduğunu
belirtmekistiyorum.
İstişare
"Ve iş konusunda onlarla müşavere et."(Al-i İmran: 159)
Bu da peygamberin yumuşak ahlakındandı. Kur'an diyor ki: "Ey
Peygamberimiz, Azizimiz İşlerinde Müslümanlarla istişare et." Hayret! Hâlbuki
peygamberin müşavere ye (danışmaya) ihtiya cı yok. Danışmaya ihtiyacı olan bir
rehber danışır. Oysa O'nun müşavereye ihtiyacı yoktur. Fakat O, sonraları hakim ve
rehber olan kimselerin; "O diğerlerinin üstünde bir insandır, yani olağanüstüdür. O
sadece emir vermeli, diğerleri de yerine getirmelidir. Müşavere etmenin bir anlamı
yoktur." demelerine meydan vermemek için şûra yoluna gidiyordu. Yani
arkadaşlarıyla istişare ediyordu. Ali de istişare ediyordu, Peygamber de istişare
ediyordu. Onların istişareye ihtiyaçları yoktu. Fakat birincisi diğer Müslümanlar
öğrensinler diye, ikincisi de meşveret etmek, dostlara ve izleyicilere şahsiyet
kazandırmak için müşavere ediyorlardı. Bir rehber, bir meselede yüzde yüz emin
olsa da müşavere etmeden karar alsa, onu izleyenler ne hissederler? Bunu nasıl
yorumlarlar? Şöyle: Tamam artık anlaşıldı ki, biz alet hükmündeyiz, ruhsuz ve
cansız bir alet. Fakat onları olayın içerisine çektiğiniz, meseleyi açıkladığınız ve karar
almada onları ortak yaptığınız zaman, onlar şahsiyet kazanırlar ve neticede o lideri
daha iyi izlerler.
"Ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a
tevekkül et." (Aynı ayetin devamı)
Ey Peygamber! Şûra işi seni iki kalbli insanlar gibi olacağın bir duruma
sürüklemesin; karar vermeden önce müşavere et. Fakat önderin kararı karardır. Yani
önder karar verdiği an, artık karankesin olmalıdır. Karardan sonra birisi gelir, şöyle
yapsak nasıl olur? der; diğeri gelir, böyle yapsak nasıl olur? der. Bunlara; hayır, artık
karar aldık ve iş bitti demelidir. Karardan önce istişare, karardan sonra kesinlik. Karar
aldığın zaman Allah'a tevekkül et. Kendi işini başlat, yüce Allah'tan da yardım iste. Bu
hususu davet ve tebliğ konusu münasebetiyle arz ettim. Çünkü davet ve tebliğin
ilkelerinden biri rıfk, muhabbet, yumuşaklık ve de her türlü sertlik,
kabalık, zorlama, ikrah ve icbardan kaçınmaktır. Önderlik ve idarecilik meselesi
Nebevi sirette öyle müstakil bir meseledir ki, eğer tahlilî bir siret açıklamak istersek,
o meselelerden biri de Resul-i Ekrem'in toplumu idare etmedeki metodu olacaktır.
Nitekim ben de Rasulullah'ın idare tarzının nasıl olduğunu ve Ali'nin de aynı şekilde
idareciliğinin nasıl olduğunu bir miktar arz ettim. Her durumda Peygamber (a)in
idarecilikteki yöntemi müstakil bir konudur. İnşaallah başka bir oturumda konuma
nebevî sîret hakkında devam edeceğim. Şimdi konumuz, davet ve tebliğ hakkındadır.
Da'vet ve Tebliğde Sertlikten Kaçınma
Davet sertlikle birlikte olmamalıdır. Başka bir ifadeyle davet ve tebliğ, ikrah ve
icbarla iç içe olamaz. Şu mesele çok sorulan bir meseledir: Acaba İslam davetinin
temeli zorlama üzerine midir? Yani İslam'a imanın esası zorlama üzerine midir? Bu,
Hıristiyan papazların yaydıkları bir propagandadır. Bu papazlar İslam'ın adını kılıç dini
koymuşlardır. Gerçekten de İslam, şüphesizi kılıç dinidir. Bu İslam'da bir
mükemmelliktir, eksiklik değil. Fakat "İslam kılıç dinidir" diyenler, İslam'ın davet ve
tebliğde kullandığı aracın kılıç olduğunu söylemek istiyorlar. Yani Kur'an'ın
söylediğinin tersini söylüyorlar. Hâlbuki Kur'an şöyle diyor:
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir
biçimde mücadele et."(Nahl: 125)
Onlar, İslam peygamberinin emrinin "kılıçla çağır" olduğunu söylerken, yalan
söylüyorlar. Şimdi bir kimse; "peki o zaman Kur'an niçin "Rabbinin yoluna hikmetle
ve güzel öğütle çağır (davet et) ve onlarla en güzle bir biçimde mücadele et." demiş
ve pratikte de Peygamber böyle yapmış" demeyiversin, hemen konuyu saptırırlar.
Sonra da İslam "kılıçla davet" dinidir, derler. Hatta onların bazı kitaplarında İslam
Peygamberine hakaret ediyorlar:
Bir adam karikatürü çiziyorlar. Bu adamın bir elinde Kur'an, diğer elinde ise
kılıç var. Başları yukarıda bir takım fertler durmuşlar onun önünde. O adam; "Ya bu
Kur'an'a iman edeceksiniz, ya daboynunuzu vuranım!" diyor. Bütün bunlar misyoner
propagandasıdır.
Hatice'nin (ra) Malı ve Ali'nin (as) Kılıcı
Size şunu da arz edeyim: Bazen biz Müslümanlar öyle sözler ediyoruz ki, ne
tarihe uygun ve ne de Kur'an'a. Aksine düşmanların sözleriyle çakışıyor, bu
söylediğimiz sözler. Yani, bir yönüyle doğru olan bir sözü, düşmanların eline silah
olacak şekilde ifade ediyor ve yorumluyoruz. Mesela, İslam iki şeyle ilerledi;
Hatice'nin malı ve Ali'nin kılıcı. Yani, zer ü zorla (altın ve güçle). Eğer bir din altın ve
güçle ilerlerse, o din, ne dini olabilir?! Acaba Kur'an'ın hiçbir yerinde İslam dinin
altın ve güçle ilerlediğine dair bir işaret var mı? Acaba Ali hiçbir yerde İslam dini zer ü
zorla ilerledi, dedi mi? Şüphesiz Hatice'nin malı Müslümanların derdi için harcandı.
Ama acaba Hatice'nin malı İslam davetine mi harcandı? Yani, Hatice'nin çok parası
vardı da, bu parayı bir kimseye vererek; "gel Müslüman ol" mu? Dediler. Acaba insan,
tarihte böyle bir şey bulabilir mi? Müslümanların ve Resul-i Ekrem'in son derece
güçlük, sıkıntı ve baskı altında oldukları şartlarda Cenab-ı Hatice, kendi mal ve
servetini Peygamberin tercihine ve inisiyatifine bıraktı. Fakat haşa, Peygamberin
birisine rüşvet vermesi için bunu yapmadı. Tarih de hiç bir yerde ve hiç bir zaman böyle
bir şeyi kaydetmiyor. Bu mal, o kadar da çok değildir. Aslında o zaman da servet o
kadar çok olamazdı. Hatice'nin serveti, o zamandaki ve o bölgelerdeki servete nispetle
çoktu. Yoksa örneğin Tahran kapitalistlerinin ve milyarderlerinin birinin sahip olduğu
servet derecesinde bir servete sahip değildi Hatice. Mekke küçük bir şehirdi. Elbette
birkaç tüccar vardı. Kapitalist de vardı. Fakat Mekke'nin bu kapitalistleri Tahran
zenginleri ve sermaye sahipleri gibi değil veya Isfahan, Meşhed ve buna benzer
yerlerin kapitalistleri gibi değildi. Örneğin Nişabur kapitalistleri gibiydiler. Öyle ise,
eğer Hatice'nin malı olmasaydı, belki fakirlik ve yoksulluk Müslümanları çok güçsüz
düşürürdü. Hatice'nin malı ve parası hizmet etti, ama bir kimseyi para ile Müslüman
yapmak için rüşvet olmadı. Aksine, Müslümanları açlıktan kurtarma ve Müslümanların
o parayla ölmeyecek şekilde karınlarını doyurarak yaşayabilmeleri anlamında
hizmet etti.
Ali'nin kılıcı şüphesiz İslam'a hizmet etti. Eğer Ali'nin kılıcı olmasaydı, İslam’ın
yazgısı başka bir yazgı olurdu. Ama şu şekilde değil: Ali'nin kılıcı gitti, birisinin
boynuna dayandı ve "ya Müslüman olursun ya da boynunu vururum" dedi! Kesinlikle
böyle bir şey söz konusu olamaz. Aksine düşmanın kılıcının, İslam'ın kökünü kazımaya
geldiği durumlarda, Ali'nin kılıcı düşmanın karşısında duruyordu. "Bedir", "Uhud"
"Hendek" savaşlarını göz önünde bulundurmamız bunun için yeterlidir. Ali'nin kılcı
savaşlarda kullanılmıştır. "Hendek" savaşında Müslümanlar Kureyş kâfirleri ve onların
dost kabileleri tarafından kuşatılıyor. 10.000 silahlı Medine'yi çepeçevre kuşatıyor.
Müslümanlar çok zor ve çetin sosyal ve ekonomik şartlarla sarılıyorlar. Görünüşte arlık
Müslümanlar için hiçbir çıkış yolu ve umut kalmamıştır. İş o noktaya varıyor ki,
Amr bin Abd-i Ved’i Müslümanların çevrelerine kazdıkları hendeği yarıyor. Tabi
Medine'nin bütün çevresine hendek kazılmamıştı. Medine'nin etrafında çok dağ olduğu
için çoğu yerlerine Hendek kazma ihtiyacı yoktur. Müslümanlar iki dağ arasına, yani
Medine'nin kuzeyine hendek kazdılar, çünkü Kureyş müşrikleri de Medine'nin kuzey
tarafından gelmişlerdi. O taraftan gelmekten başka bir çareleri yoktu. Hendeğin bu
tarafında Müslümanlar, diğer tarafında ise müşrik Kureyşliler. Amr bin Abd-ı Ved'i,
daha dar ve daha ince bir nokta buluyor. Amr'ın kuvvetli atı vardır. Kendisi ve diğer
bir kaç kişi o dar ve ince yerden atlıyor ve Müslümanlara doğru geliyorlar. Hemen
gelip Müslümanlar karşısına dikiliyor ve "Benimle kim savaşacak?" diye haykırıyor.
Müslümanlardan hiç kimse dışarı çıkmaya, yani Amr'ın karşısına çıkmaya cesaret
edemiyor. Çünküşüphesiz bu adamla savaşmaya çıkarsa öldürülecek. Yirmi
küsur yaşındaki Ali yerinden kalkıyor ve "Ey Allah Resulü, bana izin ver, şunun
karşısına çıkayım." diyor. Peygamber (s) ise; "Ali, otur canım" diyor. Rasulullah bütün
sahabeyle görüş alış-verişinde bulunmak istiyordu. Amr, atını dörtnala sürdü ve dolaşıp
yeniden; "Benimle savaşacak var mı?" dedi. Hiç kimse cevap vermedi. Amr, güçlü
birisi olduğu için, onunla karşılaşma gücü yoktu kimsede. Ali yerinden kalktı: "Ya
Rasulallah Ben" dedi. Peygamber; "Otur, sevgili Ali" dedi. Amr, üçüncü, dördüncü
kez aynı şekilde meydan okudu ama neticede bu, Müslümanların onuruna
dokundu. Şair şöyle diyor:
"Andolsun, boğazım tıkandı, topluluğunuza "vuruşacak kimse var mı?" diye
çağırmaktan
Şüphesiz cömertlik ve cesarettir
Gençteki tabiat ve huyların en hayırlısı"(5)
Amr dedi ki; "Artık sizin topluluğunuza "hel min mübariz" (vuruşacak kimse var
mı) demekten sesim kısıldı. Evet, Ey Müslümanlar! Siz iddia ediyorsunuz ki, sizden
öldürülenler cennete, bizden öldürülenler ise cehenneme giderler. Bir kişi çıksın,
gelsin, ya beni öldürsün, Cehenneme göndersin veya öldürülsün Cennet'e gitsin." Ali
yerinden kalktı. Ömer, Müslümanların özrünü beyan etmek için şöyle dedi: "Ey
Allah'ın Resulü! Eğer hiç kimse kalkmıyorsa hakkı vardır. Bu adam bin kişiye denktir.
Onunla kim karşılaşırsa öldürülür." İş o noktaya geldi ki, Peygamber şöyle
buyurdu: "İslam'ın tamamı, şirkin tamamıyla yüz yüze gelmiştir."(6) İşte orada Ali
(a), Amr bin Abd-i Ved'i ortadan kaldırarak İslam'ı kurtarıyor.
O halde Ali'nin kılıcı olmadığı zaman İslam olmazdı dediğimizde bu, "Ali'nin
kılıcı geldi, insanları zorla, yani güç kullanarak Müslüman yaptı" anlamında değildir.
Bilakis, "Eğer Hatice'nin malı olmasaydı, fakirliğin Müslümanları yok edeceği gibi,
Ali'nin kılıcı İslam'ı müdafaa etmeseydi, düşman, İslam'ın kökünü
kazırdı." anlamındadır.
Tevhid'i Savunma
İslam kılıç dinidir. Fakat onun kılıcı, tehlikeye düştüğünde ya Müslümanların
canını ya malını veya ülkesini, yahut ta Tevhid'i savunmaya her zaman hazırdır.
Nitekim Allame Tabatabai (Allah’uTeala'nın selamı onun üzerine olsun) bu konuyu,
yani Tevhid'i savunma konusunu, Tefsiru'l-Mizan'da, gerek Bakara süresindeki savaş
ayetlerinin tefsirinde gerekse "Dinde zorlama yoktur. An-dolsun doğruluk sapıklıktan
ayrılmıştır." (7) ayetinin tefsinde çok iyi' bir şekilde ele almış ve açıklamıştır. Evet,
İslam bir hususu beşeriyete ait biliyor. İslam, Tevhid'in tehlikeye düştüğü her
yerde Tevhid'i kurtarmak için çaba harcar. Çünkü Tevhid en üşütün ve en yüce insanî
hakikattir. Özgürlükten bahseden beyler, Tevhid'in eğer hürriyetten daha üstün
olmadığını düşünsek bile -ki kesinlikle daha üstün ve yücedir.- en azından onun
derecinde olduğunu bilmiyorlar. Ben şunu defalarca, oturumlarda söylemişimdir:
Eğer bir kimse kendi canını müdafaa etse, acaba bu müdafaayı doğru mu bulursunuz,
yanlış mı? Acaba sizin canınız saldırıya uğrasa, "Bırak, o istediği her işi yapsın.
Benim güç ve zora tevessül etmemem gerek. Bırak beni öldürsün mü" dersiniz?
Hayır! "Eğer bir kimsenin servetine saldırılsa, savunması gerek. Eğer bir halkın
ülkesine saldırılsa savunması gerekir." deriz. Buraya kadar bir kimsenin diyeceği
yoktur. Ben diyorum ki, eğer mazlum bir halkın ülkesi, bir zalimin saldırısına uğrasa,
acaba üçüncü bir şahıs için mazlumu müdafaaya katılmak doğru bir iş midir, yoksa
yanlış bir iş midir? Sadece doğru değil, ilaveten kişinin kendisini müdafaa etmesinden
daha yücedir. Çünkü eğer insan kendi hürriyetini müdafaaederse, kendisini müdafaa
etmiş demektir. Fakat başkasının hürriyetini müdafaa ederse, hürriyeti müdafaa etmiş
demektir ki, bu daha mukaddestir. Eğer bir kişi örneğin Avrupa'dan kalkıp gelse
Vietnamlıları müdafaa etse ve Amerikalılarla savaşsa, siz onu bir Vietnamlılardan 100
kat daha fazla takdir edersiniz ve dersiniz ki, bakınız, bu ne büyük bir adamdır! Kendisi
tehlikede olmadığı haldememleketinden gelerek başkalarını, başkalarının canını,
başkalarının malını ve ülkesini savunmak için başka bir ülkeye gitmiş. Bu 100 derece
daha yücedir. Niçin? Çünkü hürriyet mukaddestir. Eğer bir kişi ilmi savunmak için
savaşırsa, durum nedir? Aynı şekildedir. (Bir yerde ilim tehlikeye düşmüştür: İnsan,
insanlığın mukaddesatından biri olan ilmin tehlikeye düşmesi sebebiyle onu kurtarmak
için savaşmalıdır ki, bu da daha yücedir. Çünkü ilim de mukaddestir.) Bir insanın barış
için savaşması da aynı şekildedir,tevhid öyle bir hakikattir ki, ne sizin malınızdır, ne de
benim. İnsanlığa aittir. İslam eğer bir yerde Tevhid tehlikeye düşerse, -Tevhid insan
fıtratının bir parçasıdır. Hiç bir zaman insanın fikri, insan fıtratına Tevhid'in zıddına
kılavuzluk edemez. Tersine bu işte başka bir etkenin müdahalesi vardır, -onu kurtarmak
için teşebbüse geçme emri verir. Fakat bu, İslam'ın Tevhidi zorla insanların kalbine
sokmak istediği anlamına gelmez. Tersine Tevhid'in ortadan kalkmasına sebep olmuş
etkenleri ortadan kaldırmak demektir. Bu tehlikeli etkenler ortadan kalktığında insan
fıtratı Tevhid'e meyleder. Örneğin; Varlıkları insanın Tevhid'i düşünmesine sebep
olan taklidler, telkinler, puthaneler ve benzeri şeyler ortadan kaldırıldığı zaman,
Kur'an'ın Hz. İbrahim hakkında buyurduğu şekilde insanlar özgün olurlar. Kur'an şöyle
diyor: Halkın şehirden çıktığı, şehri yalnız bıraktığı ve puthanenin de yalnız
olduğu bir gün Hz. İbrahim puthaneye giderek putları kırdı ve baltayı en büyük
putun boynuna astı. Halk gece dönüp dilek sunmak için putların yanma gittiğinde
hiç bir putun kalmadığını, bütün putların un ufak olduğunu ve sadece boynunda
balta asılı olan büyük putun kalmış olduğunu gördüler. İşin görünüşü, bu büyük
putun gelip küçükleri kırdığını ve onları ortadan kaldırdığını anlatıyordu. Fakat
insan fıtratı bunu kabul etmiyor, kim böyle yapmıştır? "Kendisine İbrahim
denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik", dediler." İbrahim'den
sormaya gittiler ve dediler ki: "Ey İbrahim! Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?
İbrahim; "Hayır, bu yapmıştır, bu onların büyükleridir, eğer konuşabiliyorsa siz
ona soruverin." dedi. "Onlar konuşmazlar" dediler. Hz. İbrahim onların bu
sözüne karşı; "Eğer konuşamıyorlarsa peki niye onlara tapıyorsunuz?! Diye
sordu. Kur'an şöyle diyor: "Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da
(kendilerine geldiler de) "gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz"
dediler." (Enbiya: 60-66)
İnanç Hürriyeti
Şu hususu defalarca söyledim: İnanç hürriyeti bahanesiyle putların karşısında
eğilip susanlar gerçekte esarete saygı gösteriyorlar. İngiliz kraliçesi Hindistan'a gitti.
Hinduların inançlarına saygı sebebiyle eğer Hinduların kendileri (tapınağın) kapısında
ayakkabılarını çıkarıyor idiyseler, o sokağın başından itibaren ayakkabılarını
çıkarıyordu. Böylece kendisi için; "Hayret ne halkçı bir insan! Halkın inançlarına ne
kadar saygılıdır! "desinler. Sonuçta o inanç, insanı düşündürmeyen inançtır. O inanç
boyun eğmedir. O inanç taklittir. Yani, insanın el ve ayağına vehmin bağladığı
bir zincirdir. İnsanı bu inançlarda özgür bırakmak, insanın, kendi el ve ayağına
bağladığı vehim zincirlerini aynı durumda devam ettirmek demektir. Bu hürriyete
saygı değil, tersine esarete saygıdır. Hürriyete saygı, kör inanç ve boyun eğime olan
bu düşüncelerle savaş inancın düşüncesinden doğması da mümkündür, taklitten,
vehimden, telkinden doğması da mümkündür. Akıl ve fikirden doğmamış olan
inançlar, yalnızca boyun eğmedir. Yani bağ ve zincirdir. İslam hiçbir zaman bir
kimsenin el ve ayağına zincir vurulmasına izin vermez. İsterse zinciri, kişinin kendisi
eliyle bağlamış olsun, durum değişmez. O halde inanç, iman ve düşünce özgürlüğü
meselesi daha genel anlamıyla, kişinin kendi imanını araştırarak, düşünerek elde
etmesi gereken bir şeydir. Kur'an, toplumsal ve düşünsel özgürlüklerin önündeki
engelleri ortadan kaldırmak için savaşır. Müslümanlar niçin şu memlekette savaştı?
Diye soruyorlar. Halifeler zamanında dahi (benim onların işinin doğru olup olmaması
meselesiyle ilgim yoktur) Müslümanlar, fethettikleri yerlere, oranın insanlarına,
Müslüman olmanız gerekir, demeye gitmediler. Zorba hükümetler ve sistemler,
insanların el ve ayaklarına zincir vurmuşlardır. Müslümanlar bu zorba yönetimlerle
savaştılar ve milletleri özgürlüğe kavuşturdular. Müslümanlar İran veya Rumlarla
savaştılarsa, zorba ve gaddar devletlerle savaştılar ve oraların halkına özgürlük
götürdüler. Bu yüzden de halklar şevk ve neşeyle Müslümanları kabul ettiler. Tarih
niçin, Müslümanlar bir yere girdiği zaman, o yerin halkının Müslümanları ellerinde
güllerle karşıladıklarını söylüyor? Çünkü Müslümanları kurtuluş meleği
olarakgörüyorlardı. Bunları bazen birbirine karıştırıyor ve "Hayret! Müslümanlar İran'a
saldırdılar. İran'a hücum ettikleri zaman halka gittiler ve onlara kesinlikle İslam'ı
seçmelisiniz, dediler." diyorlar.Müslümanların halkla bir işi yoktu. Onların zorba ve
dikta devletlerle işi vardı. Onlara dediler ki, eğer Müslüman olursanız, aynen bizim
gibisiniz.'Yok Müslüman olmazsanız, başka şartlarda sizinle anlaşırız. Ki, o şartlara
zimmet şartları deniyor. Müslümanların zimmet şartları fevkalâde kolay ve yumuşak
olmuştur.
O halde imanın kendisiyle ilgili olarak (imanın sosyal ve düşünsel engelleriyle
ilgili değil) sertlik, kabalık, ikrah ve icbardan kaçınma; rıfk ve yumuşaklık İslam
davetinin usulündendir.
"Dinde ikrah (zorlama) yoktur. Doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Artık kim
tağutu reddeder ve Allah'a iman ederse, o kopması mümkün olmayan sapasağlam
bir kulpa yapışmıştır." (Bakara: 256)
Kur'an mantığının özeti şudur: Din işinde zorlama yoktur; çünkü hakikat
apaçıktır; hem hidayet ve rüşd yolu açık, hem de sapıklık yolu açıktır. Herkes seçmek
istediği yolu seçebilir.
Bu ayetin nüzulü konusunda bir kaç şey yazmışlardır ki, bunlar birbirine
yakındır ve tamamı da doğru olabilir. Müslümanların müttefiki olan Beni Nâdir
Yahudileri hıyanet ettikleri zaman, Resul-i Ekrem, onlara "buradan çıkınız." diye vatanı
terk etme emri verdi. Yahudilerin arasında bir kaç Müslüman çocuğu vardı. Bu çocuklar
Yahudi idiler. Peki, onlar niçin Yahudi idiler? İslam'ın zuhurundan önce Yahudiler
Hicaz Ablarından daha üstün bir kültüre sahiptiler. Hicaz Arapları son derece bilgisiz
ve okuma yazma bilmeyen bir halktı. Ehl-i Kitap olan Yahudiler ise daha çok
okuma yazma biliyorlardı ve daha çok bilgi sahibiydiler. Bunun için de kendi
düşüncelerini Araplara ulaştırıyorlardı, öyle idi ki, putperestler bile Yahudilere sevgi
besliyordu. İbni Abbas şöyle diyor: "Medine ehlinin kadınları arasında bazen çocukları
olmayan bazı kadınların çocuklarının olması durumunda o çocuğu Yahudi olması için
Yahudilerin arasına göndermeyi adadıklarına rastlanıyor. Bunlar, Yahudilerin dininin,
putperestlik olan kendi dinlerinden daha üstün olduğunu hissettikleri için böyle
inanıyorlardı. Bazen henüz süt emen çocukları Yahudilerin yanına, kendilerine süt
vermeleri için gönderiyorlardı.
Bu kadınların, Yahudi olsunlar diye
adadıkları çocukların, Yahudi oldukları ve Yahudilerin arasına katıldıkları açıktır.
Yahudilerin sütanne, süt erkek kardeş ve sütkız kardeş bulup onlarla tanışıyor, dost
oluyorlardı ve onlardan bir kısmı da Yahudi oluyordu. Her halükârda anne ve babaları
Ensar, Evs ve Hazreç'den olan bir grup Yahudi çok vardı. Beni Nadir'in çocuklarının
gitmeleri kararlaştırıldığı zaman, Müslümanlar; "Biz çocuklarımızın gitmelerine izin
vermiyoruz." dediler. Yahudi dininde olan birkaç çocuk "biz kendi dindaşlarımızla
gideriz," dediler. Böylece Müslümanlar için bir mesele ortaya çıktı. Müslümanlara;
"Biz hiçbir zaman bu Yahudilerin çocuklarımızı kendileriyle birlikte götürmelerine ve
onların Yahudi olarak kalmalarına izin vermeyiz." dediler. Fakat çocuklarından bir
kısmı; "biz kendi dindaşlarımızla gitmek istiyoruz." dediler. Resul-i Ekrem'in huzuruna
geldiler: "Ey Allah Resulü biz çocuklarımızın gitmelerini istemiyoruz." dediler. (Ayet
görünüşe göre burada nazil oldu.) Resul-i Ekrem ise şöylebuyurdu: "Zorlama yoktur.
Çocuklarınız isterlerse İslam'ı seçsinler, eğer istemiyorlarsa tercih kendilerinindir.
Yahudilerle gitmek istiyorlarsa, gitsinler. Din zorla olacak bir iş değildir. "Dinde
zorlama yoktur. Gerçek şu ki, doğruluk sapıklıktan ayrılmıştır. Artık kim tâğutu
reddeder ve Allah'a iman ederse o, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa
yapışmıştır." Çünkü imanın tabiatıicbarı, ikrahı ve husumeti hiçbir şekilde kabul
etmez."
"Artık, Sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici bir
hatırlatıcısın. Onlara "zor ve baskı" kullanacak değilsin. Ancak kim yüz çevirir
ve. küfre saparsa işte Allah onu en büyük azap ileazaplandırır.(Ğaşiye: 21-24)
Ey Peygamber! İnsanlara tezekkür ver! İnsanları gaflet uykusundan uyandır.
İnsanlara uyanıklık ver. İnsanları haberdar et. İnsanları uyanıklık yoluyla İslam'a çağır.
Senin müzekkir olmaktan başka bir işin yoktur. Sen zor kullanan bir bekçi değilsin.
Yani Allah seni zorla istediğini yap diye görevlendirmedi.
Acaba ayetin "ancak kim yüz çevirir ve küfre saparsa", kısmı, "sen onlara zor
ve baskı kullanacak değilsin." kısmından mı istisnadır, yoksa "Artık sen öğüt verip
hatırlat. Sen yalnızca tezekkür edicisin" kısmından mı istisnadır? Tefsir'ul-Mizan'da
delilleri de zikreder, şöyle buyuruyor: "Artık sen tezekkür et. Sen yalnızca tezekkür
edicisin." den istisnadır: Tezekkür ettiğin halde yüz çeviren ve artık tezekkürün fayda
etmediği fertler hariç. İşte Allah böyle kişileri en büyük azapla, yani Cehennem azabı
ile azaplandırır.
Ali (a) ve Zehra'nın Ölümü
Bu gece son gecedir ve özellikle bu gecede Zehra'nın ölümü konuşulmalı.
Alışılmış olduğu üzere ve günlere uygun olarak Hz. Zehra (Allah'ın selamı üzerine
olsun)nın ölümü anılmalıdır.
Zehra'nın ölümü Ali'ye fevkalâde güç ve çetin gelmiştir. Hz. Zehra'nın durumu
müsait değildi. Ve yatakta idi. Ali (a) Zehra'nın başucuna oturmuştu. Zehra konuşmaya
başladı. Öyle mütevazi cümleler söyledi ki, Ali (a) Zehra'nın bu olağanüstü alçak
gönüllülüğüne acıdı ve ağladı. Hazretin konuşmasının içeriği şudur: "Sevgili Ali!
Benim hayatım sona ermektedir. Ben dünyadan gidiyorum. Ben, her zaman şöyle veya
böyle senin yanında olmaya gayret ettim. Senin emrine her zaman itaat etmeye
çalıştım. Hiç bir zaman senin emrine karşı gelmedim" Ve buna benzer ifadeler. Bu
sözler Ali'yi öylesine üzdü ki Ali hemen Zehra'yı kucağına aldı. Zehra'nın başını
göğsüne koydu ve ağlayarak şöyle dedi: "Ey Peygamberin kızı! Sen bu sözlerden
daha yücesin. Sen, aslında senin tarafından kendinle ilgili söylediğin bu sözlerin doğru
olmasından daha yücesin. Niçin bu kadar tevazu gösteriyorsun? Ben senin bu aşın
tevazuundan rahatsız oluyorum." Ali İle Zehra arasında tarif edilemeyecek derecede
fevkalade bir sevgi vardı. Bunun için Zehra'dan sonra yalnızlığın Ali'ye ne yaptığını
anlayabiliyoruz. Muttakilerin efendisi Ali (a) nin, Zehra'nın kabrinde buyurduğu ve
Nehcü'l-Belağa'da da geçen bir kaç cümleyi arz ediyorum:
Zehra vasiyet etmişti: "Sevgili Ali! Beni sen yıka. Ayrıca teçhiz ve defnet. Beni
gece defnet. Çünkü bana zulmeden kimselerin benim cenazemi uğurlamaya
katılmalarını istemiyorum." Tarihin işi her zaman pislik ve kirdir. Bir takım kişiler bir
cinayet işliyorlar ve sonra kendileri tarihi kirletmek için acıyıcı bir tavırla ortaya
çıkıyorlar. Aynı işi Me'mun yaptı. İmam Rıza'yı şehid ediyor, sonra da kendisi
herkesten önce başına yumruk vuruyor, feryad ediyor ve mersiye söylüyor. Bu
nedenle tarihi gizemli bir halde ve karmakarışık bir şekilde bırakmıştır. Nitekim bir
güruh İmam Rıza'yı Me'mun'un şehid ettiğine inanamazlar. Bu tarihin kiridir. Zehra
tarihin kirlenmemesi için beni, gece defnet diyor. En azından şu soru işareti tarihe mal
olsun: Peygamberin birden fazla kızı yoktu. Niçin bu bir kız gece defnolunuyor ve
niçin O'nun kabri meçhul kalıyor? Bu Zehrayı Merziyye'nin, kendisinden
sonrakinesillerin de gelip şu aşağıdaki şeyi söylemelerinin sağlayacak olan kapıyı
tarihe açık bırakmak için yaptığı siyasetlerin en büyüğüdür.
Neden geceleyin defnoluyor Mustafa'nın ciğerparesi? Ve neden O'nun
defnolunduğu yer gizleniyor? Tarih şöyle desin: Sübhanallah! Niçin Peygamberin
kızını geceleyin defnetsinler! Yoksacenaze uğurlama müstehap bir iş değil midir? O da
müekked müstehab! Üstelik Peygamberin kızının cenazesini uğurlama?! Niçin O'nun
namazını sayılı fertler kılmalıdır?! Ve niçin aslında onun mezarının bulunduğu yeri ve
Zehra'yı nereye defnettiklerini hiç kimse bilmesin?!
Ali Zehra'yı defnetti. Zehra şöyle vasiyet etmişti: "Sevgili Ali! Beni toprağa
bırakıp üzerimi örttükten sonra kabrimin başında bir an dur ve uzaklaşma. Çünkü bu,
benim sana ihtiyacımın olduğu bir andır. "Ali, karanlık gecede Zehra’nın bütün
vasiyetlerini bütünüyle yerine getiriyor. Bunun Ali'nin üzerinde nasıl bir tesir bıraktığını
anlatamıyorum: Zehra'sını kendi eliyle defnetsin ve kendi eliyle mezara koysun: Fakat
tarihin dediği kadarını biliyorum:
"Kabrin toprağından tozlanmış olan elini silktiği zaman O'nu (Ali'yi) hüzün
kapladı."(8)
Ali, Zehra'nın kabrini örttü ve elbiselerinin toz ve toprağını silkeledi. O ana kadar
işle meşgul oldu. Bir işle uğraşma ister istemez insanı düşüncelerinden uzaklaştırır. İşi
bitti. Şimdi Zehra'nın vasiyetini yerine getirmek, yani orada kalmak istiyor. Bu
safhaya kadar, dünya kederleri Ali'nin kalbine dolmaya başladı. Gönül derdi ve
sıkıntıya ihtiyacı olduğunu hissediyor. Bazen Ali, kendi sıkıntılarını ve dertlerini
mezara söylüyordu. Başını kuyuya sokuyordu, fakat Zehra konusunda düşündüğü
gönül derdi ve sıkıntı için hiç kimse Peygamberden daha iyi değildir. Resul-i
Ekrem'inmukaddes kabrine dönüyor ve şöyle diyor:
"Ey Allah'ın Resulü! Benden ve senin yanına giden, sana kavuşan kızından sana
selam olsun. Ey Allah'ın Resulü! Senin güzide dostundan ayrı kalmaktan dolayı sabrım
tükendi." (9)
Hareket, güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük olan Allah'ındır. Selam ise
Muhammed'e ve O'nun temiz âline olsun.
SEKİZİNCİ BÖLÜMÜN DİPNOTLARI
1- Usûlî meseleler: Temel İslamî kanunlar. İslam ahkâmı, temel İslami
meseleler (çev).
2- Nehcü'l-Belağa, Hikmet, 333
3-
Nehcü'l-Belağa, Hutbe: 3: Şıkşıkıyye.
4-
Nehcü'l-Belağa, Hutbe: 215
5-
Bihâru'l-Envar. c. 20,s. 203
6-
Bihâru'l-Envar. c.20.s.215
7-
Bakara: 256
8-
Beytu'l-Ahzan,s.l55
9-
Nehcü'l-Belağa, Feydu'l-lslam, Hutbe; 193.
EK:1
PEYGAMBERİN TARİHÇE-İ HAYATI VE BAZI
SÖZLERİNİN TAHLİLİ
Rahman ve Rahim olan AUah'm adıyla.
Hamd, bütün varlıkların yaratıcısı Alemlerin Rabbı
Allah'a mahsustur. Dua ve selam Allah'ın kulu, Peygamberi,
habibi, seçkin dostu, Allah tarafından arındırılmış, Allah'ın
sırrım koruyucusu ve elçiliğinin tebliğcisi. Peygamberimiz,
efendimiz, dostumuz Ebu'l-Kasım Muhammed' ve O'nun
günahlardan arındırılmış iyi, güzel ve temiz ehl-i beytine
olsun.
Kovulmuş ve lanetlenmiş şeytandan Allah'a sığınırım.
"Andolsun, size içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek
düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir peygamber gelmiştir." (Tevbe:
128)
Bugün, Rasul-ü Ekrem'in (s) doğum günü. Aynı şekilde altıncı imam olan İmam
Sadık'ın da doğum günüdür. Bugün biz Şiiler için iki bayram çakıştı. Bugün iki
bayram var; iki büyüğün doğumu. Fakat buna rağmen kendimizde bir ululuk ve
haşmet görüyoruz. Hâlbuki bize göre Müslüman olmamız sebebiyle bugün Resul-i
Ekrem'in doğum günü bayramdır. Şii Müslüman olmamız sebebiyle ise İmam Sadık'ın
doğum günü bayramdır. Böyle olduğu halde biz Şiilerin bugünde hissettiklerimiz, ne
Hıristiyanların Mesih'in doğum gününde hissettiklerine ve ne de Sünnî dünyanın şu
günlere Resul-i Ekrem'in doğum günü münasebetiyle hissettiklerine denktir.
Biliyorsunuz, Hıristiyanlar Mesih"(İsa)ın doğum gününde bir kaç gün resmi bayram
yapıyor. Sünni dünyanın da kendisi için aldığı en uzun bayram -yaklaşık biz İranlıların
nevruz bayramıyla beraber oluyor.- İşte Resul-i Ekrem'in doğum günüdür. Bayram
bir kaç gündür ve bu yüzden bir kaç günlük tatilleri vardır. Elbette onlar Rebiü'levvel'in 12. gününü, yani bizim bayram olarak aldığımız 17. günden bir kaç gün önce
Resul-i Ekrem'in doğum günü olarak biliyorlar. Fakat onların bayramı 12. günden
başlıyor ve 17. güne, 5 gün sonraya kadar devam ediyor. Bizim için nevruz bayramı
uzun bir umumi bayram demektir. Sünni dünyada hemen şu günler Resul-i Ekrem'in
doğum günüdür. Fakat biz Şiiler arasında -ki bu celadeti kendimizde meydana
getirmediğini arz ettim.- Allah Resulü' nün doğum günü gelip geçiyor, ama
halkımızdan birçoğu, böyle bir günün kendileri üzerinden gelip geçtiğini
hissetmiyor bile. Eğer sadece resmi tatil (bankaların tatil olması ve resmi dairelerin
tatile girmeleri meselesi) olmasaydı, aslında toplumumuzda en küçük bir duygulanma
meydana gelmezdi. Üstelik iki bayram üst üste olduğu halde! Şimdi bunun adına ne
denir, bilemiyorum.
Bugün benim, Resul-i Ekrem'in tarihçesi hakkında ortaokul-lise öğrencileri ve bu
konuda bilgileri olmayan üniversite öğrencileri için faydalı olacak derecede çok kısa
bir konu işlemek niyetim var. Sonra kendi sözümü Resul-i Ekrem'in sözleriyle ve o
büyüğün bazı sözlerinin tefsiriyle ilgili bir bölüm halinde sunacağım.
Rasulullah'ın Doğum Günü ve Çocukluk Devri.
Resul-i Ekrem, Şia ve Ehl-i Sünnet'in ittifakıyla Rebiü'l-Evvel ayında
doğmuştur. Şu var ki Ehl-i Sünnet, daha çok bu ayın on ikisini doğum günü olarak
alırken, Şia Kâfi kitabının sahibi Şeyh Kuleyni hariç, daha çok 17. gününü
almışlardır. Şeyh Kuleyni de onikisini doğum günü olarak biliyor.
Rasulullah yılın hangi mevsiminde doğmuştur? İlkbahar mevsiminde.
Essiratu'l-Halebiyye'de; "İlkbahar mevsiminde dünyaya geldi."şeklinde yazıyor.
Günümüz bilginlerinden bir kısmı, Resul-i Ekrem'in doğum gününü şemsi ayların hangi
güne denk geldiğini görmek için hesap yapmışlar ve rebiü'l-evvel'in 12. sine (20
Nisana) denk düştüğü neticesini elde etmişlerdir. Ve ister istemez Rebiü'l-evveİ
ayının 17. günü 25 Nisana denk geliyor. Şu halde Resul-i Ekrem'in bahar
mevsiminde -20 nisan veya 25 nisan-dünyaya geldiği açıktır. Haftanın günlerinden
hangisinde dünyaya gelmiştir? Şia, Cuma günü dünyaya geldiğine inanmaktadır. Ehli Sünnet ise daha çok pazartesi günü doğduğunu söylemiştir. Hangi saatte doğmuştur?
Fecrin doğuşundan sonra iki tulu arasında (fecr-i kazible fecr-i sadık arasında)
dünyaya geldiğine dair ittifak olunmuştur.
Resul-i Ekrem'in tarihçesi ilginç bir tarihçedir. O büyük insanın babası Abdu'lMuttalip'in oğlu Abdullah'tır. Abdullah çok olgun, yakışıklı ve değerli bir erkektir.
Şimdi O'nun kurban olarakadanmasının hikâyesi kalsın. Abdullah bütün Mekke'de
ünlü bir gençti. Yine Abdullah öyle bir gençti ki, çok güzel, çok olgun, çok cesaretli,
çok edebli ve çok akıllıydı. Öyle ki, Mekke'nin kızları ona eş olmak istiyorlardı. Fakat
o kendilerine yakın bir aileden sayılan Vehb'in kızı Amine hanımla evleniyor. Zifaftan
sonra 40 günden fazla bir zaman Mekke'den Şam ve Suriye'ye yolculuk niyetiyle
çıkıyor. Yolculuğun ticari bir yolculuk olduğu bellidir. Dönüşte annesinin
akrabalarının bulunduğu Medine'ye geliyor ve orda vefat ediyor. Abdullah vefat
ettiği zaman Resul-i Ekrem henüz ana rahmindedir. Muhammed (s) yetim olarak
dünyaya geliyor. Yani babasını baştan yitirmiştir. O zamanın Arap âdetine göre,
Araplar çocuğun eğitimi ve terbiyesi için çocuğu çöle götürsün ve orda ona süt versin
diye sütanneye veriyorlardı. Halime-i Sa'diyye (Halim Sa'da oğulları kabilesine
mensub bir kadındır) Çölden Medine'ye geliyor, tabi bunun da uzun ve ayrıntılı bir
hikâyesi vardır. Bu çocuk (Muhammed) Halime'ye düşüyor. Halime ve eşi,
şöyle anlatıyor: "Bu çocuğun bizim evimize geldiği günden beri sanki yer ve gökten
evimize bereket yağıyor." Bu çocuk 14 yaşına kadar annesinden, babasından
akrabalarından ve Mekke şehrinden uzak bir şekilde sütannenin yanında
yaşıyor. 14 yaşında O'nu sütanneden alıyorlar. Sevgili ve şefkatli anne bu çocuğu kendi
kucağına alıyor. Şimdi siz Amine'yi göz önünde bulundurunuz. O, Abdullah adında
sevdiği ve ideal bir eşi olan kadındır. Öyle ki, evlendiği gece bütün Mekke'nin
kızlarına "Bu büyük kısmet bana nasib olmuştur." diye Abdullah'la övünüyor. Henüz
çocuk, rahminde iken böyle iftihar ettiği eşini kaybediyor. Eşine çok büyük sevgi ve
ilgisi olan bir kadın için, çocuk aziz ve sevgili eşinden büyük bir yadigârdır.
Özelliklede bu çocuk oğlan çocuk olursa... Amine Abdullah'tan sonra artık bir daha
evlenmiyor. Resul-i Ekrem'in büyük babası cenab-ı Abdulmuttalib'den izin istiyor.
Ümmü Eymen adındaki cariyesiyle birlikte kafileyle hareket ediyor. Medine'ye
varıyor, dostlarıyla görüşüyor. (Resul-i Ekrem'in çocukluğunda yaptığı yolculuk işte bu
yolculuktur. Hz. Muhammed 5 yaşında Mekke'den Medine'ye gitmişti.) Muhammed(a)
annesi ve annesinin cariyesiyle birlikte geri dönüyor. Mekke ve Medine'nin arasında
bulunan Ebva adındaki konakta -ki bu konak şimdi vardır- annesi hastalanıyor. Yavaş
yavaş güçsüzleşiyor, dermanı kesiliyor ve hareket gücünü kaybediyor. Ve aynı yerde
vefat ediyor. Bu küçük çocuk annesinin ölümünü yolculuk sırasında gözleriyle
görüyor. Anneyi hemen orda defnediyorlar. Sonra Hz. Muhammed, Ümmü Eymen'le
birlikte -ki bu cariye çok vefalı bir kadındı. Sonraları azad olmuştu. Ömrünün sonuna
kadar Rasulullah'ın, Ali'nin, Fatıma'nınHasan'ın ve Hüseyin'in hizmetinden çıkmadı,
o meşhur rivayeti Hz. Zeyneb işte bu Ümmü Eymen'den rivayet ediyor.
Peygamberin Ehl-i Beytinin evindeki bu yüce yaşlı kadındı. -Mekke'ye dönüyor. Bu
olaydan yaklaşık 50 yıl geçmişti. Hicretin üçüncü yılı idi ki, Resul-i Ekrem
seferlerinden birinde Ebva konağından geçerken indi. Ashab Peygamberin hiç
kimseyle konuşmaksızın bir tarafa doğru gittiğini gördü. Bazıları nereye gittiğini
görmek için O'nun yanında gittiler. Gördüler ki, Rasulullah gitti gitti ve bir
noktaya varınca orada oturdu dua etmeye, hamd etmeye ve ihlâs okumaya başladı.
Fakat derin bir düşünceye daldığını, belli bir noktaya baktığını ve kendi kendine
okuduğu halde yavaş yavaş güzel gözyaşlarının gözlerinden boşandığını gördüler.
Niçin ağlıyorsun ey Allah'ın Resulü? Diye sordular. Şöyle buyurdu: "Burası annemin
kabridir. 50 yıl önce annemi ben buraya defnettim."
Bu annemin ölümünden sonra artık Abdulmuttalip'in bütün hayatı Resul-i Ekrem
olmuştu. Oğlu Abdullah ve gelini Amine'nin ölümünden sonra bu çocuğu çok aziz
biliyordu ve çocuklarına, O'nunla başkaları arasında çok fark olduğunu, O'nun Allah
tarafından bir geleceğinin olduğunu söylüyor ve siz biliyorsunuz, diyordu. Dünyadan
göç edeceği zaman, diğer bütün çocuklarından daha olgun, daha büyük, ve daha şerefli
olan Ebu Talip babasının ızdırab çektiğini gördü. Abdulmuttalip Ebu Talib'e hitaben
şöyle dedi: "Benim ölümden hiçbir korku ve endişem yok. Ancak bir şey hariç; o da,
şu çocuğun yazgısıdır. Bu çocuğu kime bırakayım ve emanet edeyim? Acaba sen kabul
eder misin? O'na kefil olmayı taahhüt eder misin? Ebu Talip; "Evet baba, söz
veriyorum." dedi ve sözünü yerine getirdi. Emiru'l-Mü'minin Ali (a) nin asıl babası
Ebi Talip, Resul-i Ekrem'i büyütme kefaletini üzeri ne almıştı.
Yolculukları
Resul-i Ekrem, Arabistan dışına sadece iki defa yolculuk yapmıştır. Bu
yolculukların her ikisi de risalet döneminden önce ve Suriye'ye olmuştur. Biri 12
yaşında amcası Ebu Talip'le birlikte, diğeri ise, 25 yaşında kendisinden 15 yaş daha
büyük olan ve sonraları evlendiği Hatice adında dul bir kadın için ticari temsilci olarak
gerçekleşmiştir. Elbette risaletten sonra Arabistan içerisinde bir takım yolculuklar
yapmıştır. Örneğin Taife gitmiştir. Mekke'ye 60 fersah (360 km.) uzakta bulunan ve
Mekke'nin kuzeyine düşen Hayber'e gitmiştir. Yaklaşık Suriye'nin sınırı olan ve
Medine'ye 100 fersah (600 km.) uzaktaki Tebuk'e gitmiştir. Fakat risalet günlerinde
Arap yarımadasından hiç dışarı çıkmamıştır.
Uğraşları
Resul-i Ekrem'in ne gibi uğraşları vardı? Çobanlık ve ticaretten başka bir iş ve
uğraşının olduğunu bilmiyoruz. Peygamberlerden birçoğu risaletlerinden önceki
dönemlerde çobanlık yapmıştır. (Şimdi bunun ne gibi ilahi bir sırrının olduğunu
tam bilmiyoruz.) Musa aynı şekilde çobanlık yapmıştır. Resul-i Ekrem'in de
çobanlık yaptığı açıktır. Koyunları çöle götürüyor, gözetiyor, otlatıyor ve geri
dönüyormuş. Ticaret de yapmıştır. Seyahati, kendisinin ticaret için yaptığı ilk seyahat
(sadece 12 yaşında iken amcasının yanında yaptığı) olmasına rağmen, bu seyahati
öyle ustalıkla yaptı ki, herkes şaşıp kaldı.
Risalettten Önceki Halleri
Resul-i Ekrem'in risaletten önceki halleri nasılmış? Bütün peygamberler arasında,
Resul-i Ekrem tam, açık ve tarihi belli olan tek peygamberdir. Resul-i Ekrem
risaletten önceki çok açık ve somut özelliklerinden biri O'nun ümmî olmasıdır. Yani
o okula gitmemiş, okumamıştı. Nitekim Kur'an'da bu nokta anılmaktadır.
Bisetten önce 40 yıl içerisindeki özelliklerinden bir diğeri ise, herkesin puta
taptığı bir çevrede O'nun hiç bir zaman bir puta secde etmemiş olmasıdır. Şüphesiz
"hanifler" adıyla bilinen bir kaç kişivardı ki, onlar da putlara secde etmekten
kaçınmışlardır. Fakat bunların hayatları boyunca böyle değil, daha sonra puta
tapmanın yanlış olduğu düşüncesi onlarda hasıl oldu. Ve putlara tapmaktan yüz
çevirdiler. Onlardan bir kısmı Hıristiyan oldular. Ama Resul-i Ekrem bütün ömrü
boyunca, çocukluğundan ömrünün sonuna kadar hiçbir zaman puta tapmadı. Bu onun
çok somut özelliklerinden biridir. Eğer bir kere bir putun karşısında en küçük bir
tevazuda bulunsa ve eğilseydi, daha sonra putlarla mücadele etliği ve savaştığı
dönemde, ona, "Sen kendin bir gün geldin, şurada Lat ve Hübelin karşısında eğildin"
derlerdi. Sadece putlara tapmak ve secde etmemekle kalmadı, ayrıca çocukluk ve
gençlik devrinin tamamında lüzumsuz oyun ve eğlence şehri olan Mekke'de bu
işlere hiç bulaşmadı. Mekke'nin iki özelliği vardı: Birisi Mekke'nin, Arabistan'ın
putperestlik merkezi olması, diğeri ise, ticaret merkezi olması, sermaye sahiplerinin
Mekke'de toplanması ve köle sahiplerinin Mekke'de bulunmasıydı. Bu köle sahipleri
köle ve cariyeleri alıp satıyorlardı. Sonuçta ileri gelenlerin ve eşrafın yiyip içme
ve zevk u sefa sürme merkezi de yine bu şehirdi. Oyun ve eğelencelerin, şarap içmenin,
çalıp oynamanın ve dans etmenin her türlüsü burada vardır. Öyle ki, bu köleciler gidip
Rum (Şam ve Suriye) dan beyaz ve güzel cariyeler satın alıp Mekke'ye geliyor.
Eğlence yerleri yapıyor ve bu eğlence yerlerinden kazanç sağlıyorlardı. Nitekim
Kur'an'ın bunlara şiddetle kızdığı şeylerden biri işte budur. Kur'an şöyle buyuruyor:
"Dünya hayatının geçici metaını elde etmek için ırzlarını korumak istiyorsa
cariyelerinizi fuhşa zorlamayın." (Nur: 33)
O talihsiz biçareler, o zavallı cariyeler namuslarını korumak istiyorlardı. Fakat
bunlar bu zavallıları zorla zinaya teşvik ediyorlar, zina yaptırıyorlar ve karşılığında da
para alıyorlardı. Mekke'nin evleri iki bölüm halindeydi; şehrin yukarısında oturanlar,
aşağısında oturanlar. Yukarıda ileri gelenler ve eşraf oturuyordu, aşağıdan tambur,
oyun, eğlence, dans sesleri yükselirdi. Resul-i Ekrem bütün ömründe hiçbir zaman
Mekke'nin bu şaşaalı meclislerinden hiçbirine katılmadı.
Rasulullah, risaletten önce sadakat, emanet, akıl ve fetanetle bilinirdi. O'nu
Muhammed’ül-Emin ismiyle çağırırlardı. Doğruluk, sadakat ve metanetine çok itimat
ederlerdi. İşlerinin birçoğunda O'nun aklına danışırlardı. Akıl, sadakat, emanet ve
doğruluk, Resul-i Ekrem'in onlar katında çok meşhur olan sıfatlardandı. Öyle ki risalet
zamanında Rasulullah; "Acaba siz şimdiye kadar benden yalan bir söz işittiniz mi?"
diye buyurduğu zaman, onların hepsi birden; "Asla! Biz seni doğruluk (sıdk) ve
eminlikle tanıyoruz." demişlerdi.
O'nun akıl ve fetanetini gösteren olaylardan biri şudur: Allah'ın evini ikinci defa
yapmak için bozdukları ve duvarlarını kaldırdıkları zaman Haceru'l-Esved'i de
kaldırdılar. Hacerü'l-Esved'i tekrar yerine koymak istedikleri zaman; bir kabile benim
koymam gerek, başka bir kabile benim koymam gerek diyordu. Neredeyse şiddetli bir
döğüşme ve vuruşma olacaktı. Resul-i Ekrem geldi ve meseleyi çok basit ve kolay
bir şekilde halletti. Olay biliniyor, onun için vaktinizi almak istemiyorum.
Yine risaletinden önceki dönemde olan başka bir mesele ilahi te'yitleri hissetme
meselesidir. Resul-i Ekrem peygamberlik döneminde, çocukluk döneminden
bahsederdi. Özet olarak şöylebuyumyor. "Ben onaların işlerine iştirak etmiyordum...
Bazan da sanki ğaybi bir gücün beni te'yid ettiğini, bana güç verdiğini ve yardım
ettiğini hissediyordum." Ayrıca şöyle diyor: "Yedi yaşından daha büyük değildim;
Mekke'nin eşrafından biri olan Abdullah bin Cud'an bina yapıyordu. Mekke'nin
çocukları, zevkli bir iş olarak ve O'na yardım için gidip bir yerden başka bir yere taş
taşıyorlardı. Ben de gidiyor, aynı işi yapıyordum. Onlar taşları eteklerine dolduruyor ve
döküyorlardı. Bu yüzden eteklerini yukarı kaldırdıklarında şalvarları olmadığı için avret
mahalleri açılıyordu. Ben bir defa gidip taşı eteğime koydum. Bu esnada sanki bir elin
gelip eteğimden elimi çektiğini hissetim. O zaman 7 yaşında bir çocuk olduğum halde
bu işi yapmamam gerektiğini anladım." İmam Bakır (a) bir takım rivayetlerde ve de
Emiru'l-mü'minin -Nehcü'l-Belağa'da- bu hususu tam olarak teyid ediyor:
"Şüphesiz Allah, Rasulullah'ın çocukluğundan (sütten kesildiği andan) itibaren
O'nu alemin en kerim yoluna ve en güzel ahlakına götüren meleklerinden en büyük bir
meleği görevlendirdi." (1)
İmam Bakır (a) şöyle buyuruyor: "Hz. Muhammed'e çocukluğundan itibaren
yardım eden ilahi melekler vardı." Peygamber ise şöyle buyruyor: "Ben bazen selam
veriyordum. Bir kişi bana "Esselamu aleyke ya Muhammed" diyordu. Bakıyordum, ama
kimseyi göremiyordum. Bazen kendi kendime bu selam verenin bir taş veya ağaç
olduğunu düşünüyordum. Sonraları anladım ki, bir melek bana selam veriyormuş."
Kelamcıların deyimiyle "irhâsât", Rasulullah'ın risaletten önceki olaylar
cümlesindendir. Aynı şekilde bu melekler hikâyesi de irhâsât'dan sayılır. Rasulullah'ın,
özellikle risaletine yakın günlerde gördüğü olağanüstü, ilginç rüyalar olmuştur. Resul-i
Ekrem Şöyle diyor; "Ben tıpkı sabahın aydınlığı gibi doğru çıkan rüyalar görüyordum:
Böyle açık ve aydın rüyalar görüyordum." Çünkü bazı rüyalar, aynen vahy ve ilham
nevindendir. Her rüya, insanın nefsinden kaynaklanan rüyalar ve şuuraltı, meseleler,
hayaller ve kuruntular değil. Resul-i Ekrem'in ilahi vahy ve ilham için risaletten önceki
dönemde aştığı ilk safha, kendi ifadesiyle fecr-i sâdık gibi ortaya çıkan rüyalar
görmekti. Çünkü bazen rüyanın kendisi insan için aydın açık, değildir, dağınıktır;
bazen de rüya açıktır, fakat yorumu doğru değildir, ama bazen rüya açıklığın
zirvesindedir. Hiç gizlilik, kapalılık, karanlık, karışıklık yoktur. O rüyanın yorumu,
açıklığın nihai noktasındadır.
Resul-i Ekrem'in risaletten önceki, yani doğumdan bi'sete kadar olan zaman
dilimindeki diğer hallerinden biri, arz ettiğim gibi 25 yaşında iken ikinci defa
Arabistan'ın dışına yolculuk yapmasıdır.
Peygamber fakir idi. Kendisine ait hiçbir şeyi yoktu. Yani bugünkü anlamda
sermaye sahibi değildi. Hem fakirdi, hem yetim ve hem yalnız. Yetimdi, ayrıca "nisab"
deyimiyle "latim" idi de; yani anne ve babası, her ikisi de baştan ölmüşlerdi. Fakirdi,
çünkü zengin ve sermaye sahibi bir şahıs değildi. Kendisi çalışıyor ve geçimini
sağlıyordu. Ve yalnızdı. İnsan bir ruha, düşünceye, ufka, manevi bir makama ulaştığı
zaman, artık ister istemez her insanla uyum sağlayamaz, yalnız kalır. Ruhi yalnızlık
maddî ve bedenî yalnızlıktan yüz kat daha kötüdür. Gerçi şu örnek açık
olmamakla birlikte konuyu açıklıyor: Siz cahil ve imansız bir halk içerisinde çok alim
ve çok imanlı bir alemde bulununuz. İsterse o fertler, sizin anneniz, babanız,
kardeşleriniz ve yakın akrabanız olsun, yine yalnızsınız. Yani cismani bağ sizi
bunlarla bağlayamaz. Siz ruhî açıdan başka bir ufukta yaşıyorsunuz, onlar başka bir
ufukta. Şair şöyle diyor:
"Cahilin alimden korktuğunun yüz katı kadar alim de cahilden nefret etmektedir.
Rasul-i Ekrem kendi kavmi arasında yalnız idi. 30 yaşından sonra -Hatice ile
evlendiği ve yaşadığı halde- iki yaşındaki bir çocuğu babasından alıyor ve kendi evine
getiriyor. Çocuk Ali bin Ebi Talip'tir. Risalatle görevlendirilinceye ve yalnızlığı ilahi
vahyin dostluğuyla ortadan kaldırılıncaya, yani bu çocuk 12 yaşma gelinceye kadar,
dost ve arkadaşı sadece bu çocuktur. Yani bütün Mekke halkı arasında bu çocuktan
başka O'nunla hemfikir, hemruh olan, kendisiyle ayrı ufka bakan bir kimse yoktur. Ali
(a) şöyle anlatıyor: "Ben çocuk iken. Peygamber çöle gittiği zaman beni omzuna
bindiriyor ve götürüyordu."
Rasulullah (s) 25 yaşında iken Hatice ona görücü geliyor. Yani onu istiyor.
Şüphesiz erkek görücü gitmelidir. Fakat bu kadın, Hz. Resul’ün ahlakına huyuna,
maneviyatına, güzelliğine; kısaca her şeyine aşık olmuştur. Kendisi, bazı fertleri; "Bu
genci bana görücü gelmesi için teşvik edin" diye hareket geçiriyor. Rasulullah, geliyor
ve ; "Benim hiçbir şeyim yoktur" diyor. O'na kısaca şöyle diyorlar: "Sen bu tip
şeylerden dolayı üzülme. Eşraf, ileri gelenler, büyük adamlar ve şahsiyetler O'nu
istemişler. O bunları kabul etmemişken beni nasıl kabul eder?" diyorsun, ama seni
kendisi istiyor. "Bilahare görücülük ve evlenme hikâyesi gerçekleşiyor. İşin ilginç yanı
şudur: Bir kadının eşi tüccar ve zengin olmuştur, artık ticaret iyinin peşine düşmüyor,
artık vahdet dönemi, yani inziva, yalnızlık ve ibadet dönemi başlıyor. Kendi kavmiyle
ortaya çıkan ayrılık, yani ruhî mesafe günden güne daha da artıyor. Artık bu Mekke ve
Mekke toplumu sanki O'nun ruhunu yiyor. Mekke'nin etrafındaki dağlara(2)yalnız
basanı gidiyor, tefekkür ediyor. O'nun nasıl bir aleminin olduğunu Allah bilir. Ama biz
anlayamayız. O zamanda o çocuktan, yani Ali'den başka hiçbir dost ve arkadaşı yok.
Ramazan ayı girdiğinde Mekke'nin çevresindeki dağlardan birinde -ki bu dağ bu
şehrin kuzey doğusundadır. Ayrıca Mekke'nin etrafını çevreleyen dağlar silsilesinden
ayrı bir şekildedir.- o dönemden sonra ismini Nurdağı koydukları "Hira"
dağında yalnızlığı tercih ediyor. Belki sizden hacca gidenlerden birçoğu Hira dağına
ve mağarasına çıkma şansını elde etmişsinizdir. Bana bu şans iki defa nasip oldu. Ve
defalarca bu şansa sahip olma, arzularım arasındadır. Orta yaşta bir insan için bu dağın
eteğinden tepesine çıkmak en az bir saat çekiyor. Aşağıya inmek ise 45 dakika sürüyor.
Ramazan olduğunda genellikle Mekke'yi terk ediyor. Hatta Hatice'den de uzak
durmayı tercih ediyor. Çok az bir azık, su ve ekmeği de yanına alıyor. Bu ayın tamamını
yalnızlıkla geçiriyordu. Tabi bazen sadece Ali O'nun yanında bulunuyordu; belki de
her zaman bulunmuştur, ama bunu şimdi bilmiyorum. Açık olan şudur ki, bazen Ali
Peygamberin yanında bulunmuştur. Çünkü Ali (a) şöyle buyuruyor:
"Şüphesiz Allah Rasulüne vahy inerken ben oradaydım."
Rasulullah o dağdan aşağı inmiyor, orada Rabbine ibadet ediyordu. Nasıl tefekkür
ettiği, nasıl Rabbiyle dostluk kurduğu ve orda hangi alemleri kat ettiği bizim için kabili tasavvur değildir. Ali (a) bu zamanda en fazla 12 yaşında bir çocuktur.
Rasulullah'a vahy nazil olduğu saatte orada bulunmaktadır, peygamber başka bir
aleme gitmektedir. Bizim gibi binlercesi orda olsalardı, etraflarında hiçbir şey
hissetmezlerdi, fakat Ali bir takım değişiklikler hissediyor. O Peygamberin
alemlerinden birçoğunu idrak etmiştir. Çünkü o şöyle diyor:
"Ben Vahyin nüzulü anında şeytanın iniltisini işittim."
Ruhi hallerini üstadına sunan manevi bir öğrenci gibi, Rasulullah'a arz etti: "Ya
Rasulullah! Size vahy nazil olduğu saat ben şu mel'unun iniltisini işittim." Hz.
Peygamber; "Evet Aliciğim! Diyerek şöyle buyurdu:
"Kuşkusuz sen benim duyduğumu duyuyor ve benim gördüğümü görüyorsun,
fakat sen peygamber değilsin."
Bu anlattıklarım, benim sizin için arz etmeyi şart gördüğüm Resul-i Ekrem'in
risaletinden önceki durumlarıyla ilgili olan olay ve meselelerin az bir kısmıydı.
Resul-i Ekrem'in Sözlerinde Bir Gezi
Bu büyük şahsiyetin sözlerinden bir kaç tanesini sizin için nakledeyim. Hz.
Peygamberin sözleri mucizedir. (Allah'ın kelamı olan Kur'an'ın yeri ayrıdır, o ayrı bir
konu) Özellikle arz ettiğim önceki hallerine dikkat ediniz. Bir çocuk ki yazgı onu anne
rahminde iken yetim bıraktı. Beş yaşında iken öksüz, yani anne babadan yoksun kaldı.
Süt içme döneminde annesi çöle gönderdi. Ümmîlik, cahillik, bilgisizlik memleketi olan
Mekke'de büyümüş ve hiçbir öğretmen ve eğitiminin eli altında bulunmamıştır.
Yolculukları iki küçük seferle sınırlı kalmıştır. O da Arap yarımadası dışına
ticaret seferi. Hiçbir filozofla, hiçbir hakimle ve hiçbir bilginle karşılaşmamıştır.
Bununla beraber Kur'an O'nun diline ve mukaddes kalbine akıyor. Sonra da kendisi bir
takım sözler söylüyor. Bu sözler ise öyle hakimane ve filozofça ki, evrenin bütün hakîm
ve filozoflarının sözlerine denk olmakla kalmıyor, onların sözlerinden daha üstün
oluyor. Tabi biz Müslümanların bu işleri yapma beceri ve başarısı o kadar az ki, O'nun
sözlerini bir araya getirelim, tam ve doğru olarak basıp yayımlayalım ve şerh
edelim!
Peygamberin sözlerini muhtelif yerlerde nakletmişlerdir.
Ben özellikle en eski kaynaklardan Bölüm nakledeceğim. Elde, en azından
benime elimde en eski kaynaklardan Cahiz'in "El-Beyan ve't-Tebyin" adlı kitabı vardır.
Cahiz, üçüncü asrın ikinci yarısındayaşamıştır. Bu kitap batılıların ve müsteşriklerin
gözünde de çok muteber kitaplardan biridir. Bunlar sizin söylediğiniz gibi
sonradan nakledilen sözler değildir. Hayır, üçüncü asırda bir kitap olarak çıkmıştır.
Elbette üçüncü asırdan önce de vardı. Çünkü Cahiz, bunları senetle naklediyor.
Örneğin, sosyal sorumluluklar alanında bu büyük şahsiyetin nasıl konuştuğuna bakınız.
Şöyle buyuruyor: "İnsanlar gemiye bindiler ve çok geniş bir denize denide yol
alıyorlardı. Baktılar ki, bir kişi kendi oturduğu yeri deliyor. Yolculardan bir kişi kalkıp
da ona engel olmadı. Ona engel olmadıkları için gemi battı ve onların hepsi boğuldu
(yalnızca kendi oturduğu yeri delen değil, hepsi, -çev-) İşte fesat böyledir."
Bunun açıklaması şudur: Bir kişi toplum içerisinde fesatla meşgul oluyor, kötü
işler yapıyor, birisi bunu görüyor, bana ne diyor. Bir başkası "ikimizi bir mezara mı
koyacaklar sanki" diyor. Toplumun durumunun geminin durumu gibi olduğunu
düşünmüyor. Bir gemiye su girerse, isterse bir kişinin yerinden girsin, yalnız o kişiyi
boğmaz. Ayrıca bütün yolcuları boğar.
Acaba insanoğlunun eşitliği konusunda şundan daha yüce ve üstün bir söz
söylenebilir mi?: "İnsanlar tarağın dişleri gibi (birbirlerine karşı-çev-) eşittir." (3) (Hz.
Peygamber bu sözü söylerken bir tarak da çıkarıp çıkarmadığını bilmiyorum.) Tarağa
bakınız, onun dişlerini görünüz. Bakınız, acaba tarağın dişlerinden biri diğerinden
yüksek midir? Hayır. İnsanlar birbirleri karşısında tarağın dişleri gibidirler. Bakınız, o
çevrede, o zamanda bir insan, inşaların eşitliği konusunda böyle bir söz söyleyebiliyor
mu? Kaldı ki o zamandan 1400sene sonra henüz bu kadar güzel ve iyi bir söz söyleyen
çıkmamıştır.
Hüccetu'l-Veda'da Feryad Ediyor:
"Ey insanlar! Şüphesizi ki Rabbiniz birdir. Ve şüphesiz ki babanız birdir. Hepiniz
Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın arab olamayana bir üstünlüğü
yoktur, (üstünlük) Ancaktakva (iledir). (4)
Artık bir kimsenin kendi soyuyla, kendi nesebiyle, kendi \ kavmiyle şöyle veya
böyle sözlerle öğünmesini sağlayacak bir şey ve yer kalmıyor. Hepimiz, topraktanız.
Toprağın ise övünülecek bir yanı yoktur. Öylesi övünme ruhi ve manevi faziletler
iledir, takva iledir. Fazilet ve üstünlük ölçüsü sadece ve sadece takvadır. Bundan başka
bir şey üstünlük ölçüsü olamaz.
Resul-i Ekrem'in Şu Hadisini Kâfi’den Naklediyorum:
"Müslüman kişinin kalbi üç şeye hıyanet etmez: Allah için amelin samimiyet ve
ihlâsı, Müslümanların imamları için nasihat ve Müslümanların cemaatinden
kopmamak, cemaate bağlı olmak."(5)
Demek ki üç şeye vardır ki, kesinlikle mü'minin kalbi bunlara hıyanet etmez.
Birisi Allah için amelin ihlâsı. Bir mü'min amelinde riya yapmaz. Diğeri
Müslümanların fiili liderleri için hayırhahlık yapmak, nasihat etmek, yani
Müslümanların hayır yönünde nasihat. Müslümanların hayrı ve iyiliği yönünde
önderleri irşad ve hidayet. Üçüncü mesele Müslümanların birliği, yani nifak
çıkarmamak, Müslümanların asasını ikiye bölmemek, Müslümanların cemaatini
ayırmamak, fırkacılık yapmamak.
Şu cümleleri defalarca duymuşunuzdur: "Sizin hepiniz çobansınız ve hepiniz
kendi sürünüzden sorumlusunuz." (6)
"Müslümanların, elinden ve dilinden salim olduğu kimsedir." (7)
"Bir topluluk, kendi içindeki zayıfın hakkı, güçlüden, dili dolaşmaksızın
(kekelemeden) alınıncaya kadar temize çıkmaz"(8)
Bakınız siret nedir ve ne yapıyor?! Rasulullah'ın ashabı nakletmiştir ki, risalet
devresinde bir yolculukta hizmetinde idik. Bir yerde konaklamıştık. Karar, orda
yemeğin hazırlanmasıydı. Cemaat, kessin, etinden bir nohutlu haşlama yapsın diye bir
koyun hazırlanmıştı. Ashaptan birisi diğerlerine; "Koyunun başını kesmek bana ait"
diyor, bir diğeri; "Derisini yüzmek bana aittir" üçüncü birisi; "pişirmek bana ait" diyor
v.s... Resul-i Ekrem de; övünürüz. Siz kendi yerinizde oturunuz. Biz kendimiz bütün
işleri yaparız." Rasulullah; "Evet, biliyorum. Ben siz yapmazsınız demedim,
fakatmesele başkadır." buyuruyor. Sonra şöyle cümle söylüyor:
"Kuşkusuz Allah, kulunun kendisini arkadaşları arasında ayırmasını, üstün
tutmasını ve imtiyazlı görmesini sevmez." (9)
Ben eğer burada oturursam ve sadece siz gidip iş yaparsanız, o zaman size karşı
kendimi üstün tutmuşum demektir. Allah kulunu böyle bir duruma sokmasını
sevmez.(10) Bakınız ne kadar derin anlamlı bir söz!
Bu mesele, bugünkü deyimle diğer insanlara itimat mukabilinde "nefse itimat",
doğru bir sözdür. Elbette Allah'a itimat mukabilinde değil. Nefse itimat çok doğru bir
sözdür. Yani başka insana tevekkül etmemek, yaslanıp dayanmamak, kendi işini
mümkün olduğu kadar kendin yapmak ve hiçbir kimseden dilekte bulunmamak.
Bakınız, şu eğitim ve terbiyeler ne kadar yücedir!: "Ben en kerim ahlakı tamamlamak
için gönderildim." Bunun manası nedir? Yine Rasulullah'ın ashabı
nakletmişlerdir. (11)"Seferlerden birisinde bir yere konakladık. Herkes abdest
tazelemek ve namaz kılmak için dağıldı. Bu esnada Resul-i Ekrem'in bineğinden sonra
aniden geri döndü. Ashab kendi kendine Peygamberin niçin döndüğünü düşünüyordu.
Acaba; "Hareket ediniz, gidelim" emrini mi verir, diye. Fakat bakıyorlar peygamber
hiçbir şey söylemiyor. Ta ki bineğine geliyor, sonra bineğin üzerindeki torbadan
devenin diz bağı çıkarıyor, devenin dizini bağlıyor ve yine tekrar aynı tarafa
yola koyuluyor. Ashab şaşkınlıkla şöyle dediler: "Peygamber bu iş için mi geldi?! Bu
çok küçük bir işti. Eğer oradan çağırsaydı: "Ey falan kişi! Git, devemin dizini bağla."
deseydi, herkes canla başla koşardı." Resul-i Ekrem'e şöyle dediler: "Ey Rasulullah!
İstediğiniz zaman bize emir buyurun, bize hangi işi emretseniz, biz övünçle, tam
olarak bu işi yaparız" Sözün ne zamanda, nerede ve ne kadar yüce olduğunu görünüz!
Şöyle buyuruyor: "sizden hiç biriniz bir misvak çöpü dahi olsa başkasından yardım
istemesin!" Kendin yapabildiğin işi kendin yap. Yapamayacağın bir iş bile olsa
başkalarından yardım alma, demiyor. Hayır, artık orası yardım isteme yeridir.
Eğer bir kimse Resul-i Ekrem'in sözlerini muteber kitapların metinlerinden bir
araya toplama ve de Rasulullah'ın siretini güvenilir ve muteber belgelerden tahlili
(çözümsel) siret yöntemiyle bir araya getirme başarısını elde ederse o zaman bütün
dünyada bu büyük insan gibi bir şahsiyetin ortaya çıkmadığı belli olur. Peygamberin
bütün varlığı i'cazdır. Sadece O'nun Kur'an'ı icaz değildir, bütün varlığı icazdır.
Açıklamalarımı birkaç kelime dua ile bitiriyorum:
Büyük, en büyük, en aziz, en yüce, en celil, en üstün ve en kerim isminle ey
Allah(ım)!
"Ey Rabbim! Kalblerimizi iman nuruyla nurlandır. Marifet ve muhabbet
nurlarını bizim hepimizin kalblerine yerleştir. Peygamberin Ehl-i Beytinin muhabbet
ve marifet nurlarını gönüllerimize yerleştir. Bizi Peygamberinin ve temiz imamların
siretiyle aşina kıl. Bizi İslam'ın, Kur'an'ın ve şu mukaddes mevcudatın kadrü kıymetini
bilenlerden eyle. Ölülerimizi rahmet ve inayet ettiğin kimseler arasına kat. Efendimiz
dostumuz Sahibu'z-Zaman'ın gelmesini çabuklaştır.
EK: 1'İN DİPNOTLARI
1- Nehcu'l-Belağa, Hutbe: 234, Kasıa
2- Mekke dağlarla çevrilidir.
3- Tuhafu'1-Ukul, s. 368. İmam Sadık'tan.
4- Tarih-i Ya'kubi, c.2,s. 110-az bir farklılıkla.
5- Uslu-iKafi,c.l,s.403
6- el-Camius-Sağir,s.95
7- Usul-i Kafi, c.2,s. 234
8- Nehcu'l-Belağa, 53. Mektup.
9- Hediyetu'l-Ahbab.s. 277
10- Bu hikaye Şia kitaplarındadır. Merhum Hacı Şeyh Abbas Kumi
(rıdvanullahi aleyh) bu hadisi bir kaç kitabında nakletmiştir.
11- Bunu da Merhum Hac Şeyh Abbas Kummi (Allah O'ndan razı olusun)
nakletmiştir. Tabii başkaları da nakletmiştir.
EK: II
Hz. PEYGAMBER (S)'DEN 100 HADİS
Hz. RASUL'ÜN KISA SÖZLERİNDEN
1-
Âdemoğlu ne kadar yaşlanırsa, onda iki sıfat o kadar gençleşir. Hırs ve
arzu.
2Ümmetimden iki grup vardır ki onlar iyi olurlarsa ümmetim de iyi olur,
yok eğer fasid olurlarsa, ümmetim de fasid olur. Onlar: Âlimler ve yöneticilerdir.
3-
Sizin hepiniz çobansınız ve hepiniz kendi sürünüzden mesulsünüz.
4Hepiniz mala (paraya) razı edilebilir, ama ya güzel ahlaka da razı
edilebilir mi?!
5Yoksulluk beladır, ama ondan daha kötüsü vücudun hastalığıdır; vücudun
hastalığından daha çetini ise kalbin hastalığıdır.
6-
Mü'min her zaman hikmet peşindedir.
7-
Bilgi yaymanın önüne geçilemez.
8İnsanın kalbi, çölde bir ağacın dalına asılı bulunan ve rüzgarların
esmesinden dolayı sürekli devinim içerisinde olan, değişen ve alt üst olan kuş tüyü
gibidir.
9kimsedir.
Müslüman, Müslümanların, kendisinin elinden ve dilinden salim olduğu
10- İyi işe önderlik edenin kendisi, o işin kurucusudur.
11- Her yanık ve ızdıraplı kalbe mükâfatlı bir son vardır.
12-
Cennet annelerin ayakları altındadır.
13- Kadınlara karşı davranışlarınızda Allah'tan korkunuz. Onlar için yapmanız
gereken onlardan iyiliği esirgememenizdir.
14- Herkesin Rabbi birdir, herkesin babası birdir. Hepiniz Adem'in
çocuğusunuz. Adem ise topraktandır. Allah katında sizin en değerliniz, en
muttakinizdir.
15- İnattan kaçınınız, zira onun sebebi bilgisizlik (cahillik), neticesi ise
pişmanlıktır.
16- İnsanların en kötüsü günahı affetmeyen ve hataya göz yummayan kimsedir.
Ve yine ondan daha kötü olan, insanların eziyetinden güvenliğe ve iyiliğine ümitvar
olmadıkları kimsedir.
17- Öfkelenme. Eğer öfkelenirsen, yaratıcının gücü konusunda bir parça
düşün.
18- Seni övdükleri zaman de ki ey Allah’ım! Beni zannettikleri şeyden daha iyi
yap, benden bilmedikleri şeyi bana bahset ve beni onların dedikleri şeyin sorumlusu
kılma.
19- Dalkavukların (yağcıların-yaltakların-meddahların) yüzüne toprak saçınız.
20- Eğer Allah bir kulun hayrını ve iyiliğini isterse o kulun nefsini onun vaizi
ve rehberi kılar.
21- Mü'minin üzerinden, kendisinde hata ve günah zannı meydana getirmeyen
gece ve gündüz geçmez.
22- Senin en çetin düşmanın iki böğrünün ortasında bulunan şu nefs-i
emmaredir.
23- İnsanların en cesuru ve kahramanı, nefsin hevasına galip gelendir.
24- Nefsinin hevasıyla, kendi vücuduna malik oluncaya kadar, savaş.
25- Ne mutlu o kimsenin haline ki kendi ayıplarına bakıp dikkat işitmesi, onu
başkalarının ayıplarına yönelmekten alıkoymaktadır.
26- Doğruluk kalbe huzur ve sükûn verir. Yalandan ise şüphe ve perişanlık
doğar.
27- Mü'min kolay dost tutar ve başkalarının dostu olur.
28- Mü'minler bir binanın yapı taşları gibidirler, birbirlerini gözetip kollarlar.
29- Dostlukta birbirlerini sevmede mü'minlerin durum, bir vücudun örneği
gibidir ki, o vücudun bir uzvu hastalandığında geriye kalan uzuvlar da ateş, ısı ve
uykusuzluğa duçar olur.
30- İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler.
31- İlim öğrenme her Müslüman’a farzdır.
32- Fakirlik cahillikten daha çetin, servet akıllı olmaktan daha üstün ve
ibadet tefekkür (düşünme) den daha yüce değildir.
33- Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.
34- Çin de bile olsa ilim arayınız.
35- Mü'minin asaleti, geceleyin dinçliği ve canlılığı, izzeti ise başkalarına
muhtaç halde olmamasıdır.
36- Âlimler öğrenmeye susayanlardır.
37- Meftun ve âşık olmak, sağır ve kör yapar.
38- Allah'ın eli cemaatledir. (Toplulukladır.)
39- Takva, ruh ve bedeni rahat ve huzurlu yapar.
40- Bir kimse 40 gün Allah için yaşarsa hikmet çeşmesi kalbinden diline
akacaktır.
41- Kendi ailesiyle uyumlu olmak, Allah katında, cami köşesi kapmaktan daha
iyidir ve övülmüştür.
42- Sizin en iyi dostunuz, kusurlarınızı size gösterendir.
43- Bilgiyi yazı ipiyle bağlayınız (yani, yazınız -çev-)
44- Kalb dürüst olmazsa iman dürüst olmayacak; dil dürüst olmazsa, kalb
dürüst olmayacak.
45- Bir kimsenin aklını denememişseniz, onu İslam’a getirmeye çalışmayınız.
46- Sadece akılla iyiliklere ulaşılabilir. Aklı olmayan dinden boştur.
47- Bilgisiz (cahil) lerin zararı, mücrimlerin dine yaptıkları zarardan daha
çoktur.
48- Ümmetimden her akıl sahibine dört şey zaruridir: İlme kulak vermek, ilmi
zihne yerleştirmek, yaymak ve onunla amel etmek.
49- Mü'min bir delikten iki kere ısırılmaz.
50- Ben ümmetim için
düşünmemek) ten korkuyorum.
fakirlikten
değil,
tedbirsizlik
(dikkatsizlik-
51- Allah güzeldir ve güzelliği sever.
52- Allah meslek (sanat) sahibi mü'mini sever.
53- Dalkavukluk (yağcılık, meddahlık-yaltaklık) mü'minin huyu değildir.
54- Güçlülük kol bilek zoruyla değildir; Güçlü insan, kendi öfkesini yenen
kimsedir.
55- İnsanların en iyisi, başkalarına en faydalı olanıdır.
56- Evinizin en iyisi, bir yetimin içerisinde izzetle yaşadığı evdir.
57- İyi adamın elindeki helal servet ne iyidir!
58- Amel ölümle kesilir, ancak üç şeyle devam eder: devam eden hayrat, her
zaman fayda temin eden ilim ve anne-baba için hayır duada bulunan salih çocuk.
59- Allah'a ibadet edenler üç grupturlar: Bir grup korkudan ibadet eder ki, bu
kölelerin ibadetidir. Diğer grup mükâfat ve karşılık tamahıyla ibadet eder ki, bu işçilerin
ibadetidir. Üçüncü grup ise aşk ve muhabbet sebebiyle ibadet ederler ki, bu da
özgürlerin ibadetidir.
60- Üç şey imanın nişanesidir: Yoksul olduğun halde başkasına yardım etmek.
Başkasının yararı için kendi hakkından vazgeçmek ve öğrenciye ilim öğretmek.
61- Dosta kendi dostluğunu göster; böylece muhabbet ipi daha da muhkem
olsun.
62- Dinin afeti üçtür: Kötü fakih, zalim imam (önder-lider), cahil müctehid.
63- İnsanları dostlarından tanıyınız. Çünkü insan kendi huyundan olan inşam
dost tutar.
64- Gizli günah sahibine ziyan getirir; Açık günah ise topluma.
65- Dünya işinin iyi gitmesine gayret ediniz, fakat ahiret işine sanki yarın
gidecekmişsiniz (ölecekmişsiniz) gibi çalışın.
66- Rızkı yerin derinliğinde arayınız.
67- Genellikle kendini öven insan kendi değerinden eksiltir, alçak gönüllük ise
kendi değerine ilave yapar.
68- Ey Allah’ım! En geniş rızkını ihtiyarlığımda ve hayatınım sonunda bana
ikram et.
69- Çocuğa isim koymak, ona yazmayı öğretmek ve akil baliğ olduğunda
ona eş seçmek, çocuğun baba üzerindeki haklarındandır.
70- Güç sahibi gücü kendi yararına kullanır.
71- Amel terazisine konan en ağır şey, iyi huydur.
72- Üç iş, akıllının teveccühüne yaraşır: Hayatı iyileştirme, ahiret azığı ve
helal yiyecek-içecek.
73- Ne mutlu o kimseye ki malının çoğunu başkalarına bağışlıyor ve sözün
çoğunu kendisi için saklıyor.
74- Ölüm bizi, her nasihatçiden müstağni kılar.
75- Bunca hükümet ve riyaset hırsı ve sonuçta bunca zahmet, eziyet, ıstırab
ve pişmanlık!
76- Fasit âlim, insanlardın en kötüsüdür.
77- Kötü insanların hüküm sürdüğü ve akılsızların değerli görüldüğü, onlara
saygı gösterildiği her yer, bir bela beklemelidir.
78- Kendi yükünü başkalarının omzuna atan kimseye lanet olsun.
79- Şahsın güzelliği, sözündedir.
80- İbadet yedi çeşittir. Bunlardan daha yücesi de helal rızık istemektir.
81- Allah'ın insanlardan hoşnut olduğunun alameti fiyatların ucuzluğu ve
hükümetlerinin adaletidir.
82- Her kavim sahip olduğu hükümete layıktır.
83- Küfretmekten, insanların kininden başka bir fayda sağlayamazsınız.
84- Putperestlikten sonra bana yasaklanılan şey insanlara sataşmamaktır.
85- Ölçülüp biçmeden yapılan işin genellikle zarar ihtimali vardır.
86- İnsanlarla anlaşma nimetinden mahrum olan, sırasıyla bütün iyiliklerden
mahrum olacaktır.
87- Bir misvak çöpü dahi olsa başkalarından bir şey istemeyiniz.
88- Allah, bir kulunu, dostları arasında özel bir imtiyaza sahib olarak
görmeyi sevmez.
89- Mü'min güler yüzlü ve şakacıdır; münafık, asık suratlı ve öfkeli değildir.
90- Eğer falın kötü bile çıkmışsa işine devam et, eğer kötü zannın varsa unut,
eğer hasetçi olduysan kaçın.
91- Birbirinizin elinden dostlukla sıkınız ki kini kalbden atsın.
92- Her kim sabahlar ve Müslümanların işini düzeltme fikrinde olmazsa
Müslüman değildir.
93- Güler yüzlülük kini kalbten atar.
94- Sakın insanlardan korkmak, sizi hakikati söylemekten alıkoymasın.
95- İnsanların en akıllısı başkalarıyla daha iyi uyum sağlayandır.
96- Bir seviyede yaşayın, böylece kalbleriniz aynı düzlemde karar kılsın. Bir
birinizle irtibat halinde olunuz, böylece birbirinize karşı şefkatli ve merhametli
olursunuz.
97- Ölüm zamanı insanlar, servetten geriye ne kaldı? diye sorarlar, melekler ise
iyi amelden ne takdim ettin? Diye sorarlar.
98- Allah katında helallerine en sevilmeyeni, talaktır.
99- En iyi hayır işi, insanların arasını düzeltmektir.
100Allah’ım, beni bilgiyle güçlendir, sabırla süsle, takva ile değerli ve
aziz kıl, sıhhatle güzelleştir.
Download