türkġye`de sahnelenen yerlġ oyunlarda transseksüellġk ve transfobġ

advertisement
T.C.
BAHÇEġEHĠR ÜNĠVERSĠTESĠ
TÜRKĠYE’DE SAHNELENEN YERLĠ
OYUNLARDA TRANSSEKSÜELLĠK VE
TRANSFOBĠ
Yüksek Lisans Tezi
ġEBNEM NAZLI KARALI
ĠSTANBUL, 2015
T.C.
BAHÇEġEHĠR ÜNĠVERSĠTESĠ
SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ
ĠLERĠ OYUNCULUK YÜKSEK LĠSANS PROGRAMI
TÜRKĠYE’DE SAHNELENEN YERLĠ OYUNLARDA
TRANSSEKSÜELLĠK VE TRANSFOBĠ
Yüksek Lisans Tezi
ġEBNEM NAZLI KARALI
Tez DanıĢmanı: Öğretim Görevlisi Ali DÜġENKALKAR
ĠSTANBUL, MAYIS 2015
T.C.
BAHÇEġEHĠR ÜNĠVERSĠTESĠ
SOSYAL BĠLĠMLER ENSTĠTÜSÜ
ĠLERĠ OYUNCULUK YÜKSEK LĠSANS PROGRAMI
Tezin Adı: Türkiye‟de Sahnelenen Yerli Oyunlarda Transseksüellik ve Transfobi
Öğrencinin Adı Soyadı: Şebnem Nazlı Karalı
Tez Savunma Tarihi: 26.05.2015
Bu tezin Yüksek Lisans tezi olarak gerekli şartları yerine getirmiş olduğu Sosyal
Bilimler Enstitüsü tarafından onaylanmıştır.
Yrd. Doç. Dr. Burak KÜNTAY
Enstitü Müdürü
İmza
Bu tezin Yüksek Lisans tezi olarak gerekli şartları yerine getirmiş olduğunu onaylarım.
Öğr. Gör. Ali DÜŞENKALKAR
Program Koordinatörü
İmza
Bu Tez tarafımızca okunmuş, nitelik ve içerik açısından bir Yüksek Lisans tezi olarak
yeterli görülmüş ve kabul edilmiştir.
Jüri Üyeleri
__ İmzalar
Tez Danışmanı
Öğr. Gör. Ali DÜŞENKALKAR
-------------------------------
Üye
Ünvan, Adı ve SOYADI
-------------------------------
Üye
Ünvan, Adı ve SOYADI
-------------------------------
TEġEKKÜR
Öncelikle bu tezi yazmama destek olan, benle ve tezimle ilgilenen bölüm
koordinatörümüze Ali Düşenkalkar‟a teşekkür ederim.
Boğaziçi Üniversitesi‟ndeki lisans eğitimimde drama derslerini ondan aldığım için çok
mutlu olduğum, benden güvenini ve desteğini asla esirgemeyen, bitirme tezini onunla
yazdığım için mutlu, tezin nasıl yazıldığını bana öğrettiği ve beni kabul ettiği için
minnettar olduğum Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları bölüm başkanımız
Prof. Dr. Aslı Tekinay‟a tüm kalbimle teşekkür ederim.
Tezimle ilgili adını dahi duymadığım kitapları bana söyleyip, kütüphanelerden kitap
getiren, ufkumu açıp binlerce bakış açısı kazandıran değerli hocam ve arkadaşım Dr.
Aylin Alkaç‟a minnettarım.
Bu tezin her bir satırında defalarca aklıma gelen hatta aklımdan çıkmayan canım
hocalarım ve yine arkadaşlarım Doç. Dr. Özlem Öğüt Yazıcıoğlu ve Doç. Dr. Matthew
Gumpert‟a yürekten teşekkür ediyorum.
Yurtdışına doktoraya gitmeden önce topladığı tüm belgeleri çekinmeksizin bana sunan,
gittikten sonra benim tezimle ilgili öğrendiği her şeyi ama her şeyi muhakkak haber
eden güzel yürekli dostum Deniz Başar, iyi ki varsın. Sen bu tezin asli kaynakçasısın.
İki senelik bu süreçte yanımdan ayrılmayıp tüm ilgisini ve sevgisini sunan, format
dahisi Janberk Okan‟a, arşivime ve bana katkıları için canım arkadaşım Naz Unat‟a çok
teşekkür ederim.
“90larda Lubunya Olmak” kitabını uyarlayıp bir oyun haline getiren ve beni oyuncusu
olarak seçen canım yönetmenim ve dramaturgum Ufuk Tan Altunkaya‟ya çok teşekkür
ederim.
Son olarak Alp Uçar, sen olmasaydın bu tez olmazdı. En azından bu kadar zevkli
yazılmazdı. Hayatımdaki varlığına ve yıllardır yaşadığımız her şeye binlerce kez
teşekkür ederim.
Nisan 2015, İstanbul
Şebnem Nazli KARALI
iii
ÖZET
TÜRKİYE‟DE SAHNELENEN YERLİ OYUNLARDA TRANSSEKSÜELLİK VE
TRANSFOBİ
Şebnem Nazlı Karalı
İleri Oyunculuk Yüksek Lisans Programı
Tez Danışmanı: Ali Düşenkalkar
Mayıs 2015, 33 sayfa
Bu yüksek lisans tezi, Türkiye tiyatrosunda günümüze kadar gelmiş yerel oyunlarda
transseksüellik ve transfobi kavramını incelemektedir. Bunun için önce cinsiyet ve
queer kuramını irdeler, sonra Türkiye‟deki cinsiyet ve iktidar ilişkisini sorgular.
Sosyolojik analizden sonra tiyatroda feminist akımlara denk gelen yerel metinleri bir
tablo halinde sunar. Bahsedilen tüm oyunlar sözcük sayısı kısıtlaması gereği ayrıntılı
incelenememektedir. Buna rağmen genel bir bakış açısı verilir. Feminist dalgaları
açıkladıktan sonra incelenecek oyunun dramaturjik analizini ve sahnelenecek karakterin
karakter analizini ve çalışmasını sunar.
Anahtar Kelime: Transseksüellik, Transfobi, Tiyatro, Toplumsal Cinsiyet, Queer.
iv
ABSTRACT
TRANSSEXUALITY AND TRANSPHOBIA IN THE NATIVE PLAYS STAGED IN
TURKEY
Şebnem Nazlı Karalı
Advanced Acting Program
Thesis Supervisor: Ali Düşenkalkar
May 2015, 33 pages
This master‟s thesis studies the transsexuality and transphobia in the native plays staged
in Turkey so far. First of all, it scrutinisingly examines sex/gender and queer theory,
then questions the relationship between gender and government in Turkey. After the
sociological analysis, the table presents the native plays corresponding to the feminism
waves. The plays included are not examined deeply because of the limitation set upon
the number of words. Despite the limitation, a general viewpoint is given regarding the
plays included. Following the waves of feminism, the dramaturgical analysis of the play
to be studied alone and the analysis of the character to be performed are presented.
Keywords: Transsexuality, Transphobia, Theatre, Gender, Queer.
v
ĠÇĠNDEKĠLER
TABLOLAR .................................................................................................................. vii
1. GĠRĠġ ........................................................................................................................... 1
2. KURAM VE PRATĠK ................................................................................................ 2
2.1 CĠNSĠYET VE TOPLUMSAL CĠNSĠYET ÜZERĠNE ..................................... 2
2.2 QUEER KURAMI VE KAVRAM ...................................................................... 6
2.3 RENKLERĠN KĠMLĠĞĠ ...................................................................................... 7
2.4 TÜRKĠYE’DE AZINLIK OLMAK: CĠNSELLĠK VE ĠKTĠDAR ĠLĠġKĠSĠ . 9
3. TĠYATRO’DA TEMSĠLĠYET VE KARAKTER .................................................. 16
3.1 FEMĠNĠST DALGALARI TEMSĠL EDEN ANA ARGÜMANLARA
DENK GELEN YEREL METĠNLER............................................................... 16
3.1.1 Birinci Dalga: EĢitlik PeĢinde .................................................................. 18
3.1.2 Ġkinci Dalga: YaĢama Hakkına Sahibiz .................................................. 19
3.1.3 Üçüncü Dalga: Otonomi Vakti ................................................................. 20
3.1.4 Dalgaları BirleĢtiren Bir Oyun: Diva ...................................................... 20
4. 90’LARDA LUBUNYA OLMAK ............................................................................ 23
4.1 DRAMATURJĠK ÇALIġMA ............................................................................ 23
4.2 KARAKTER ANALĠZĠ...................................................................................... 29
SONUÇ ........................................................................................................................... 33
KAYNAKÇA ................................................................................................................. 34
ÖZGEÇMĠġ ................................................................................................................... 38
vi
TABLOLAR
Tablo 3.1: Feminist argümanlara denk gelen yerel oyun metinleri ................................ 18
vii
1. GĠRĠġ
Bu çalışma, Türkiye Tiyatrosunda geçmişten günümüze sahnelenmiş oyunlarda
transseksüellik
ve transfobi kavramlarını
incelemektedir. „„Alternatif‟‟ olarak
isimlendirebileceğimiz ve isimlendirilen „„Alternatif Sahneler‟‟de sahnelenen oyunlar
Deniz Başar‟ın (2014) kategorileştirilmesiyle kendini üç dalgaya ayırmıştır.
Transseksüellik nosyonuna odaklanarak daha kapsamlı bir çalışma yapmak amacıyla
eşcinsellik odaklı oyunları ya da oyunlardaki eşcinsel karakterleri veya eşcinsel
temaları/alt metinleritez dahilinde tutulmamıştır. Fakat “cinsiyet” ve “toplumsal
cinsiyet” kavramlarından bahsederken eşcinselliğe vurgu yapacağım. Sigmund Freud,
Judith Butler, Helene Cixous, Joan W.Scott gibi değerli bilim adamı ve feminist
eleştirmenlerden; Pınar Selek, Berfu Şeker, Deniz Kandiyoti, Alev Özkazanç, Esmeray
gibi Türk toplumunun “alt kültür”ünü yansıtmayı amaç haline getirmiş araştırmacılara,
sosyologlara ve oyunculara kadar kapsamlı bir çalışma yürütülmesi amaçlanmıştır.
2. KURAM VE PRATĠK
2.1 CĠNSĠYET VE TOPLUMSAL CĠNSĠYET ÜZERĠNE
1856‟da Freieberg‟de doğmuş olan Sigmund Freud, „„Yaşamım ve Psikanaliz‟‟de
(Selbstdarstellung) hayat öyküsünü vererek cinsiyet çalışmalarına nasıl yöneldiğini
açıklamıştır. Organik sinir hastalıklarının tedavisiyle uğraşırken bu işin sadece
fizyolojisiyle değil, ruhani yönüyle de ilgilenmeye başlar. Psikanaliz adını vererek
kurduğu bilimde, en önemli rolü cinselliğe verir. Tarihin standart gidişine bir sapma
göstererek ve Viyana‟da beraber çalıştığı Dr. Joseph Breuer ile ciddi görüş ayrılıklarına
vararak, yeni tanılara ve ruh hastalıklarının ortaya çıkışı ve tedavisi adına geliştirdiği
farklı yöntemlerle ortaya çıkar.
Freud, o dönemde histerinin sadece kadınlara özgü değil, erkeklerin de yaşadığı bir
ruhani bunalım olduğunu ortaya atar. Tabipler Birliği‟nde ciddi derecede alaycı
cevaplarla karşılaştığını belirtir. Freud‟a göre histeri, bilinçsiz yasaklamalardan ve
bastırmalardan ileri gelir. Bütün nevrozlar „„ben‟‟ ve „„libido‟‟ arasındaki çekişmenin
sonucudur. „„Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme‟‟(Drei Abhandlungen zur
Sexualtheorie) adlı kitabında, dönüklük (inversion) ve sapma (perversion) dahil olmak
üzere, ontojenetik gelişmeyi filojenetik gelişmeden üstün tutarak cinselliği hiç
düşünülmedik ve dolayısıyla alışılmadık bir biçimde gözler önüne serer.
Türkiye‟de homoseksüellik ve transseksüellik bir çeşit sapma, yoldan çıkma, sapıklık,
kafa
karışıklığı,
hastalık,
günah
vb.
sıfatlar
yakıştırılarak
karşılanmaktadır.
Alışılmayana, bilinmeyene ve farklı olana duyulan bu temelsiz nefret ve kin; ölüm,
tecavüz, dışlama, kınama, taciz gibi farklı biçimlerde kendini göstermektedir. Ancak,
Freud‟un „„cinsel nesne‟‟, „„cinsel amaç‟‟ ve „cinsel dürtü‟
kavramlarıyla,
homoseksüellerin ve transseksüellerin aslında „heteroseksüeller kadar doğal olduğu‟nu
rahatça görebiliriz.
Hayvanların ve insanların cinsel gereksinimlerini karşılamak için belli bir „cinsel dürtü‟
kabul edilmiştir. Tarih boyunca, geleneksel olarak bu dürtünün ergenlik çağında
oluştuğu ve belli bir „„cinsel amac‟‟a yönelik olduğu kabul edilir. Dolayısıyla, cinsel
2
çekim oluşturan şeye „„cinsel nesne‟‟, kişinin ya da hayvanın içinde varolan „„cinsel
dürtünün‟‟ kendilerini ittiği eyleme de „„cinsel amaç‟‟ denir. Haz (die Lust) dediğimiz
kavram ise, cinsel açlığın karşılığının bir doyumla birleştiği an ortaya çıkan haldir.
İşte tam bu hazzın ulaşılması istenen noktada tercih edilen cinsel nesne ve cinsel amaç
çok sayıda sapma barındırır ve kabul edilenin aksine homoseksüellerde, biseksüellerde,
interseksüellerde ve transseksüellerde farklı şekillerde ifade bulurlar. Normal addedilen
hal ile sapma olarak addedilen hal arasında aslında çok derin bir bilimsel bağ
bulunmaktadır. „„Yaradılış‟‟ta (Genesis) belirtildiği üzere, insan kadın ve erkek olarak
iki kategoriye ayrılmıştır ve birleşme amacını barındırırlar. Bu sebepten ötürü cinsel
nesnesi kadın olan bir kadın ya da erkek olan bir erkek topluma göre farklı, başka,
sapkın, değişik, anormaldir. Bunlara „„dönük‟‟ yani „„eşcinsel‟‟ denir. Dönükler kendi
aralarında üçe ayrılır: Kesin dönükler, çift yaşayışlı dönükler (psikoseksüel
hermafrodizm) ve fırsat düştüğünde dönük olanlar. Önceden belirtildiği üzere, bu
kategoriler belki ergenlik çağında belki de hafızanın bile yetişemeyeceği çok uzun bir
zaman önce varolmuştur. Konunun derinliklerine daha fazla girmeden transseksüellere
bağlamak yerinde olur.
Transcinsel ya da transseksüel, ona verilmiş olan cinsiyetin yanlış yahut yetersiz
olduğunu hissedip bunu baştan reddeden, dolayısıyla cinsiyet kategorilerini reddeden
bireye denir. Biyolojik açıdan belli bir cinsiyete bağlı olarak gözükmeleri onları o
cinsiyete ait yapmaz, hala farklı bir cinsiyete ait hissederler. Eşcinsellerde böyle bir
durum söz konusu değildir. Onlar kendi cinsiyetlerinden memnundur ya da
kabullenmiştir
fakat
cinsel
nesneleri
hemcinsleridir.
Biseksüeller
de
kendi
cinsiyetlerinden memnundur ve yine kabullenmiş de olabilir ancak cinsel nesneleri hem
kendi hemcinsleri hem de karşı cinstir. İnterseksüeller (hermafroditler/erselikler),
genetik veya hormonal sebeplerden hem dişil hem de eril cinsiyet özelliğine sahiptirler.
İki cinsiyetten birini tercih etme zorunda bırakılırlar. Heteronormatif olan toplumsal bir
düzende bu kadar çeşitlemenin kabul görmesi kafa karışıklığı ve her nevi dışlamaya
neden olmaktadır. Freud, her insanda çok yapılı bir sapkınlığa değinerek beklenenin
dışında vuku bulan cinsel hayatlarımızla heteronormativizme darbeyi vurmuştur.
Heterenormatif düzende, cinsiyet kavramını iki bağlamda inceleyebiliriz: Biyolojik
cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender). Joan W.Scott (1988, s. 3) „„En güncel
3
kullanımıyla „„toplumsal cinsiyet‟‟ ilk kez cinsiyete dayalı ayrımların asli toplumsal
niteliğini ısrarla vurgulayan Amerikalı feministler arasında ortaya çıkmış gibi
görünüyor‟‟ demiştir. Toplumsal cinsiyet, kadınlık rolüne vurgu yaparak feminist
teoriye büyük bir kolaylık sağlamıştır. Artık kadınların ve erkeklerin birbirlerine göre
tanımlanması söz konusu değildi zira ikisi de tek başlarına bir araştırma konusuydu.
En basit tanımıyla, biyolojik cinsiyet adından da anlaşıldığı üzere kişinin kadın veya
erkek olarak fizyolojik, biyolojik ve genetik özellikleridir. Bu bağlamda, kadının ya da
erkeğin üstün olduğu tartışılamaz. Aralarında sadece cinsiyet farkı mevcuttur. Fakat
toplumsal cinsiyet ele alındığında, işin içine kadınlık erkeklik rolleri ve toplumun
bireylere yüklediği sorumluluklar girer. Bunlar coğrafyaya, kültüre, zamana bağlı olarak
değişim gösterirler. Bir kadın, kadın olarak dünyaya geldiğinde bir rolü ya da
sorumluluğu yoktur. Fakat içinde bulunduğu toplum ona bunları yükler. Örneğin,
kadına yüklenen en büyük toplumsal rollerden biri anneliktir. Heteronormatif düzende
de daha bebeklikten itibaren kız çocuğuna pembe, erkek çocuğuna mavi renklerinin
empoze edilmesi ileride bu cinsiyetler arasında çok daha başka farklılıklara neden olur.
Uzaktan baktığımızda „„zararsız‟‟ olarak nitelendirebileceğimiz bu renk ayrımı,
kadınların erkekler tarafından fiziksel ve psikolojik şiddete uğramasına, bir birey olarak
değil de bir adamın „„karısı‟‟ ya da „„namusu‟ olarak etiketlenmesine, annelik ve ev
idaresi gibi rolleri üstlenmek zorunda kalmasına, çalışma hayatına erkekler kadar kolay
katılamamasına ya da hiç katılamamasına neden olur. Adalet kavramının varolmasının
saçma olacağı biyolojik cinsiyet, adil olarak davranmayan toplumsal cinsiyet tarafından
örtülür. Joan W.Scott (1988, s.11) bu durumu en güzel şekliyle şöyle açıklamıştır:
„„toplumsal cinsiyet, cinsiyeti olan bir bedene zorla kabul ettirilmiş bir toplumsal
kategoridir.‟‟
Simone De Beauvoir „„Kişi kadın doğmaz, kadın olur‟‟ demiştir. Burada, toplumsal
cinsiyetin hayatlarımızı ne kadar kontrol ettiğini görebiliriz. Biyolojik cinsiyetlerimiz
bile toplum tarafından şekillenmektedir. Feminist hareketin ağırlık kazanmasıyla,
bireyin biyolojik cinsiyetinin ve buna bağlı oluşan kişiliğinin, bu kişilikle çevresiyle
kurduğu ilişkinin toplum tarafından oluşturulduğu, bu sebepten ötürü kadınlığın ve
erkekliğin toplumsal cins kimlikleri olduğu görüşü kabul edildi. Toplumsal cinsiyet, iki
cinsiyet üzerinden, yani düalizmle anlam bulur: kadın ve erkek. Fakat transseksüeller ve
4
travestiler ele alındığında, Freud‟un bahsettiği gibi biyolojik cinsiyet ve Judith Butler‟ın
(1999, ss. 50-51) ima ettiği gibi toplumsal cinsiyet sorgulamaya girer:
Dahası, cinsiyetler morfoloji ve kuruluş itibariyle sorunsuzca ikiliymiş gibi görünse
bile (ki bu da sorunsallaştırılacaktır), toplumsal cinsiyetin de ikiyle sınırlı kalmasını
varsaymamız için herhangi bir sebep yoktur. İkili bir toplumsal cinsiyet sistemini
varsaymak, toplumsal cinsiyet ile cinsiyet arasında mimetik bir ilişki, bir yansılama
ilişkisi olduğu, toplumsal cinsiyetin cinsiyeti aynaladığı ya da cinsiyet tarafından
başka şekillerde kısıtlandığı inancını korumaktır. Oysa toplumsal cinsiyetin inşa
edilmişliğini cinsiyetten tümüyle bağımsız bir şey olarak kurumsallaştırdığımızda
toplumsal cinsiyetin kendisi yüzergezer bir yapıntı haline gelir; böylece erkek ve
eril, erkek bedeni imlediği gibi pekala dişi bedeni de imleyebilir, kadın ve dişil de,
dişi bedeni imlediği kolaylıkla erkek bedeni imleyebilir.
„„Böyle bir durumda, yani cinsiyetin kendisi toplumsal cinsiyetli bir kategoriyse eğer,
toplumsal cinsiyeti cinsiyetin kültürel yorumu olarak tanımlamak anlamsız olur‟‟
(Butler 1999, s. 52).Erkeklik ve kadınlığın resmen toplumun bir kategorisi haline
geldiği bu noktada, erkek eşcinsellerin kadınlara özendiği, kadın eşcinsellerin de
erkeklere özendiği iddia edilir ve toplumsal cinsiyet varlığını sürdürür. Oysa ki
eşcinsellik cinselliğini bu kategoriler dahilinde yaşamak istememektir. Transgender söz
konusu olduğunda ise, bu kategorilerin dışına çıkma ya da farklı bir kategoriye ait olma
eğilimi söz konusudur. Pınar Selek (2001, s. 72) transgender konumunu, „„biyolojik
cinsiyeti ile cinsiyet kimliği uyuşmayan, cinsiyet geçişi sürecine girmiş ya da girmemiş,
girmeyi düşünen/düşünmeyen, toplumsal cinsiyetini sorgulayan, kendini ikili cinsiyet
sistemi içinde hissetmeyen bireyler, transgender kategorisi üzerinden tanımlanabilir‟‟
şeklinde ele almıştır. Bu noktada, kadınlık ve erkeklik rollerini oynayamayan
transgenderlar ciddi derecede problematik bir konuma düşerler. Cinsel ilişki biçimi bile
öylesine toplum ürünüdür ki eşcinseller ve transgenderların dışlanması işten bile
değildir. Kategorileri sarsan bu „„eşcinsel ve transgender hastalığının‟‟ adı „„Cinsiyet
Kimliği Bozukluğu‟‟dur. Son zamanlarda her ne kadar eşcinsellik psikiyatri tarafından
hastalık olarak tanımlanmasa da, transgender olmak hala patolojik bir durum olarak
görülmektedir. Joan W. Scott (1988, s. 38) „„Toplumsal cinsiyet, cinsler arasındaki
kavranabilen farklılıklara dayalı toplumsal ilişkilerin kurucu öğesidir ve toplumsal
cinsiyet, iktidar ilişkilerini belirgin kılmanın asli yoludur‟‟ der. Çoğunlukla kabul gören
ikili karşıtlık ve onlara ilişkin anlamlar su götürmez derecede kategorileştirilmiştir.
İktidar, toplumsal cinsiyeti ortaya koyarak onu asli bir alan haline getirir. Çünkü
„„Toplumun peşini bırakmayan cinsellik değildir. Toplum, bedenin cinselliğinin peşini
bırakmamaktadır‟‟ (Godelier 1981, s. 17).
5
2.2 QUEER KAVRAMI VE KURAMI – QUEER HAREKET
„„Queer‟‟ İngilizcede; fiil olarak bozmak, mahvetmek; isim olarak acayiplik, nonoş,
sahte para, acibe, lubunya; sıfat olarak muammalı, şüpheli, hasta, ne idüğü belirsiz,
acayip, rahatsız, garip, cins, çatlak, kaçık, tuhaf, antika manasına gelir. Görüldüğü üzere
pejoratif bir anlama sahip olan bu kelime, 1990‟ların başında LGBTTİ topluluğu
tarafından pejoratif anlamıyla benimsenmiştir. Heteroseksist ve fallogosantrik rejimde
öteki kılınanların eşit haklar mücadelesi manasını kazanıp bir nevi anlam iyileşmesine
(amelioration) uğramıştır. Elizabeth Grosz‟un (2011, s.7) makalesine başlarken trans
erkek Jasper Laybutt‟ın sözlerinin belirttiği gibi bu kavram bizdir, farkedemediğimiz
kendimizdir:
Bana soracak olursanız, queer her türlü toplumsal cinsiyeti, her türlü cinselkanaati
ve felsefeyi aşmaktadır. Queerlik bir varoluş hâlidir. Aynı zamanda biryaşam
tarzıdır. Ebediyen alternatif olan bir şeydir. Hem anaakım gey topluluğuiçin hem de
anaakım lezbiyen topluluğu için. Şimdi queer olan şey beş yıl sonunda queer
olmaktan çıkabilir. Toplumsal cinsiyet-ötesi queer her iki topluluk tarafındanda
kabul edilecek olursa, queer diye bir şey kalmaz. İçinde yaşadığınız zamanlarınbirer
yansımasıdır bu.
Queer hareket, en başta eşcinsel kimliği yaratmada rol aldı. Nasıl ki, Afro-Amerikanlar
“nigger” sözcüğünü benimsedilerse, lezbiyen ve geyler de “queer” sözcüğünü
benimsemişlerdi.1 Bu, örgütlü mücadelelerinin meydan okumasıydı. Ama 1990larda,
kimliksizleşme hareketinin başını çekti queer hareket. Queer, basitçe gey ve lezbiyen
politikası demek değildir. Queer, LGBTTI değildir. LGBTTI, heteronormativite
karşısında dışlanan cinsel „azınlıklardır‟. Önce geyleri, sonra lezbiyenleri tanımlamak
için kullanılan queer, zamanla „dışlanan diğer ötekileri‟ içine almaya uygun bir duruş
sergiler.Queer, normatif cinsellikleri sorgular ama queer olmak sadece normatif
cinsellik dışı olmak demek değildir. Heteronormativizme karşı bir hak savunma, karşı
bir alternatif oluşturmaktan ziyade, queer „„tüm bir toplumsallığı ve tarihselliği yeniden
düşünme ve alternatif bir muhalif mantığı geliştirme aracı olarak öne çıkar‟‟ (Özkazanç
2015, s. 104).Mücadele amaçlı oluşturulan bütün kimliklerin aslında kendilerince bir
iktidar yarattığını, varolan kurgusal kimliklerin aşılmasıyla özneleşme sürecinin
yaratılabileceğini savunur. Sınıfsızlaşma ve kimliksizleşme süreci, akışkan kategoriler
üstünde yer alır ve düalizmi sorgular. Egemenlik adı altında oluşan kimliklerin
sınırlarını zorlar. Politik özneleşme, „„ara‟‟da ortaya çıkar. Bu „„ara‟‟, „„kesişim üzerine
kurulu kimliklerin kesiştiği yer‟‟dir. (Selek 2001, s.70)
1
Ayrıntılı bilgi için, Jagose, 1996, Queer Theory: An Introduction.
6
Butler (1999, s. 29), Cinsiyet Belası‟nın 1999 tarihli önsözünde „„Cinsiyet Belası‟nın
olumlu bir normatif görevi varsa o da bu meşruiyetin yanlış, gerçekdışı ve idrak
edilemez addedilmiş olan bedenleri de kapsayacak şekilde genişletilmesinde ısrar
etmektir‟‟ der. Butler‟ı toplumsal cinsiyet üstüne yoğunlaşmasını sağlayan neden,
„„yaşama, hayatı mümkün kılma ve mümkün olanı yeniden düşünme arzusu olmuştur‟‟
(Özkazanç 2015, s. 25). Bu durumda Butler „„performatiflik‟‟ kavramı üstünde durur,
toplumsal cinsiyet denilen kavramın performatif olduğu kabul edildiği sürece
heteroseksizme başkaldırabileceğini iddia eder. Foucault da, modern iktidarın öznellik
merkezli, öznelliğin cinsellik merkezli, cinselliğin de heteronormatif düzende
oluşturulduğunu söyler (Foucault 2007). Butler‟ın performatiflik kavramıyla, aslında
ihtilaflı, dağınık, parçalı olan öznellik, dolayısıyla cinsellik başkaldırmaya oldukça
uygundur. Feminizm, „„toplumsal cinsiyet‟‟ kuramıyla bütün bir toplumsallığı ve
tarihselliği sorgularken, queer kuram da cinsellik ve heteronormativite kavramıyla,
cinsiyetin toplumsallığın bir ürünü olduğu gerçeğini daha da derinleştirir. Queer,
cinsellik merkezli bir örgütlenme, bir direniş olmaktan ziyade, sınırlandırılamaz
kapsamıyla iktidar- toplum- cinsellik arasındaki ilişkiyi sorgular. Cinselliğin her fırsatta
kendini gösterdiği iktidara karşı, cinselliğin her fırsatta kendini gösterdiği bir
örgütlenmeyle sınırlı kalmaz. Alternatif özneleşme şekillerinin icat edilmesi gerektiğini
savunur. Anarşizm, kapitalizm, ırkçılık, militarizm, feminizm vb. birçok disiplinle bir
arada tartışmaya girer. 19. Yüzyılın „„homoseksüel‟‟i, 1970‟lerin „„gey ve lezbiyen‟‟i
olmakla yetinmez, 1990‟larda „„yaratıcı bir tekrara‟‟ (Özkazanç 2015, s. 91) uğrayarak,
radikal bir araştırma, sorgulama anlamına gelir.
2.3 RENKLERĠN KĠMLĠĞĠ
Çağdaş Türkiye‟de transseksüelleri tanımlayan tıbbi bir söylem ve toplumsal cinsiyeti
belirleyen yasal ve idari düzenlemeler mevcuttur. Türkiye‟de kadın olmak için, daha
doğrusu pembe kimliğe sahip olmak için belli şartlar vardır. Pembe kimlik gibi
„„kıymetli bir mala‟‟ sahip olan kadınlar, bunun değerini „„pembe kimliği elde etmek
için dolambaçlı yaşam stratejileri geliştirmek zorunda kalan pek çok erkek‟‟(Kandiyoti
ve Saktanber 2002, s. 280) gibi bilemezler. Pembe kimliğe sahip olmayı mümkün kılan
yasa, Bülent Ersoy Londra‟da cinsiyet değişimi ameliyatı geçirdikten sonra, kadın
kimliğinin tanınması için mahkemeye başvurmasıyla gündeme geldi. 1981‟de başlayan
bu hukuki mücadele 1988‟de yasaya yapılan bir eklemeyle sona erdi.
7
Fakat cinsiyet değişimini tanıyan bu yasa da durumu düzeltmedi. Zira, ameliyatların
yasal ve tıbbi koşulları hala belirlenmediği için sonuçlar o kadar da iç açıcı değil.
Kandiyoti‟nin (2002, s. 280) yazdığı üzere, bazı transseksüeller vajinal rekonstrüksüyon
yerine, lokal anesteziyle hadım edildiklerini söylüyorlar. Cinselliklerinin geri
dönülemez bir biçimde mahvolduğunu belirtiyorlar.
Diagnostic and Statistical Manual‟da (Tanı ve İstatistik Kılavuzu), „„tıbbi tanı
transseksüelliği travestilikten de eşcinsellikten de farklı, ilk belirtileri erken yaşlarda
ortaya çıkan ve yoğun depresyon ve intihar eğilimleri duyması olası hastanın tuh
sağlığına kavuşması için düzeltici ameliyat gerektiren, derinlemesine yerleşmiş bir
cinsiyet memnuniyetsizliği olarak tanımlıyor‟‟ (Kandiyoti ve Saktaber 2002, s. 281).
„„Hastalar‟‟ kendi içlerinden gelen o „„sapkın‟‟ duygulardan ötürü, kendilerine verilmiş
olan biyolojik cinsiyetlerinin somut fiziksel özelliklerinden kurtulmak ister. Yeni bir
nüfus cüzdanı istiyorlarsa, kağıt üstünde, tıbbi uzmanların oluşturduğu bir heyetin
değerlendirmesinden geçtikten sonra, „„psikoterapi, aşamalı hormon tedavisi, göğüs
ameliyatı ve üreme organları operasyonları ile birlikte en az iki yıl karşı cins olarak
yaşamak‟‟ (Kandiyoti ve Saktaber 2002, s. 281) zorundadırlar. Nüfus cüzdanı
değiştirme talepleri sırasında mahkemeye başvurunca mahkeme onları kendi adına
çalışan tıbbi bir heyete yollar ve bu heyet, değiştirme talep eden kişinin, akıl sağlığının
yerinde olup olmadığına bakar. Biyolojik cinsiyeti de ruh sağlığı için bir tehdit
oluşturmazsa, yasal açıdan cinsiyet değiştirmeye giden yol açılır. Ayrıca, pembe
kimliğe sahip olmadan evvel, vajinanın derinliğini ölçmeye varacak kadar ayrıntılı tıbbi
muayeneler yapılır.
Tabii ki kimliği rengi, toplumsal olarak kadın olmak, toplum tarafından kadın kabul
edilmek anlamına geliyor. Psikolojik dişilik, transkadınların hedefidir. „„İnsanı kadın
yapan başarılı dişilik performansı‟‟dır (Kandiyoti ve Saktanber 2002, s. 283). Ayrıca
her transseksüel olduğunu hisseden ya da travesti olan cinsiyet değiştirmek zorunda
değildir. Cornwall (1994) „„Kadın ve erkek özelliklerinin birleşmesi, travestilerin
cazibesinin bir bölümünü oluşturuyor ve sattıkları malın değerini tanımlıyor‟‟demiştir.
Erkek performansı gösterebilmek için, cinsiyet değiştirmeyi reddeden ya da cinsiyet
değiştirme arzusunu bastıran travesti ve ameliyatsız transseksüeller de mevcut. „„Kulplu
sultan, kulpsuzundan daha iyidir‟‟ gibi söylemlerin var olduğu bir yerde, farklı kadın,
fazlası olan kadın olmak, „„hakiki erkeklerin‟‟ ne istediklerini anlamaya yarar.
8
Kandiyoti (2002, s. 285) üç çeşit travesti belirleyebildiğini ama başkalarının da
olabileceğini söyler. Para kazanmak için „„kadın‟‟ olan ama ameliyat geçirmeyen, baskı
ve „„koca‟‟nın isteği yüzünden ameliyat geçiren, „„gerçekten kadın‟‟ olduğunu hissedip,
fiziksel olarak da „„gerçekten kadın‟‟ olanlar. Fakat, transseksüellik ve travestilik alt
kültürü içinde, Kandiyoti‟nin de belirttiği gibi, kategoriler oluşturup sınırları çizmek hiç
kolay ve mümkün değildir. Transseksüeller ve travestiler, dışlandıkları ve destek
buldukları kendi alt kültürlerinin içinde, kendilerine ait şifreli bir dil kullanmalarıyla
anlaşılmak istemediklerini ima eder ve sınırlarını çizdikleri hayatlarını korur. Ama bu
„„kapalı‟‟ grup içerisine dışarıdan girip çıkmak da mümkündür. „„Bilinçsizliğe‟‟ karşı
kimliklerini tanıtma görevini üstlenenler de vardır aralarında. Eylemciler, röportaj
yapanlar, „„star‟‟ olanlar, oyuncular…
2.4 TÜRKĠYE’DE AZINLIK OLMAK: CĠNSELLĠK VE ĠKTĠDAR ĠLĠġKĠSĠ
“Travesti ve transseksüellerin Ülker Sokak‟tan dışlanmasına ilişkin araştırmamı
tamamlayıp bunu yüksek lisans tezi haline getirdikten sonra , “alacağımı aldım” deyip
sorunlarını paylaştığım insanları öylece bırakamazdım.”(Selek 2001, s.17).
Türkiye‟de
travesti
ve
transseksüellere
karşı
uygulanan
toplumsal
şiddetten
bahsederken, onları bir özne olarak nesne yerine koyuyor değilim. Fakat, sorun odaklı
çözüm
kavramına
güvenerek
Ülker
Sokak‟ta
neler
yaşandığını
kitaplardan,
röportajlardan, belgesellerden, makalelerden derlediğim kadarıyla sunmayı bir
edebiyatçı ve tiyatrocu olarak kendime görev olarak görüyorum.„„.... Ama sokaktaki
insana nasıl kapkaç, uyuşturucu rahatsızlık veriyorsa travestiler de aynı şekilde
rahatsızlık veriyor. Ben travestilerden nefret ediyorum demiyorum ama tiksiniyorum.
İki metre boyunda bir insanın bayan elbisesi giyip bıyıklı bir adamla cinsel ilişki
kurması ne kadar tiksindirici, ürpertici bir olay‟‟diyen Hortum Süleyman2 gibi, para
kazanmak için evlere iki katı fiyat biçen Güngör Gider3 gibi subjektif değil, yüksek
lisans tezini yazan bir araştırmacı gibi objektif olmak niyetindeyim. Hiç kimseye
methiyeler düzmek ya da karalamak niyetinde değilim.
2
3
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=292556
90‟larda Lubunya Olmak, 241
9
Tarih, ataerkil, kapitalist, militarist, milliyetçi ve tezimin başkaldırdığı olgu olan
heteroseksist bir düzendir. Tarihe hükmeden egemen güç patriyarkadır ve „„öteki‟‟yi
istediği şekilde yansıtır. Bizler de bunu bize yansıltıldığı üzere okur, görür, izler ve
inanıp inanmamak tercihleri arasında bir seçimde bulunuruz. Medya da bu egemenlerin
elindedir. Beyaz, siyahı istediği gibi yansıtır çünkü iktidar beyazındır. Erkek, kadını
istediği gibi algılatır çünkü iktidar erkektir. Üstelik iktidar ikiyüzlüdür de, yaptığını
yapılması gereken diye gösterip üstünü kapar. Biz, kendimize ve kendi kültürümüze
yabancıyızdır çünkü 1996 Ülker Sokak olayı, 2006 Eryaman olayı, 2009 Şişli ve 2011
Tarlabaşı olayları bize, birilerinin penceresinden aktarıldı ve biz kabul ettik. Çünkü ne
olduğunu bilmiyorduk. Bize gerçek sunulmadı, gerçek olma olasılığı yüksek olan
yalanlar denizinde yüzdük. Katliam kelimesini bile yumuşatıp toplumsal şiddet dediler.
Bu toplumsal şiddete uğrayanlar ne acıdır ki, sürekli dışlanan, ev bulamayan, linç edilen
ya da ölüme sürüklenenlerdi. İki yüzlü Janus4 hayatlarımızdan hiç eksik olmadı, gülen
yüzüyle kapıyı bize açtı ve bilinmezliğin güvenli sularında kalmaya devam ettik.
Türkiye‟de eşcinsellik her zaman bir alt kültür olarak görülmüştür. Travestiler ve
transseksüeller de bu alt kültürün bir öznesidir. Tıpkı her alt kültürün patriyarkayla karşı
karşıya geldiği gibi, bu özgün topluluk da geleneksel ataerkil düzenin yok etmeye
çalıştığı bir uzantıdır. Hem birey olarak, hem de Sokak Sanatçıları Atölyesi‟ni komplo
kurup „„bomba var‟‟ ihbarıyla yok ederek devlet her anlamda gücünü kontrolsüz ve
yıkıcı şekilde kullanmıştır. İktidarın ve toplumun ayağının altında ezip kenara fırlattığı
insanların toplanıp sanatla dirilmeye çalıştıkları bu atölyeye karşı olan tutum bile bu
ülkede sanat yapmanın ne kadar zor olduğunun kanıtıdır. Malzemeler sokaktaki çöp
kutularından toplanıyor olsa bile. Bir sanat yurdu, devlet tarafından cephanelik olarak
görüldü ve dağıtıldı. Ataerkil düzen yine bayrağını dikti.
„„Sömürünün doğasını anlamak için ondokuzuncu yüzyıla kadar beklemek zorunda
kaldık; iktidarın doğasını ise bugüne dek henüz tam anlamıyla kavramış değiliz.‟‟ der
Foucault (1987, s. 213). İktidarın doğası, doğası gereği Pierre Clastres‟in dediği gibi
baskıcıdır. İktidar, kapsadığını kapsamaya ve dışladığını da kapsamaya çalışır ve fakat
bu kapsama amacı şiddetle gerçekleşir. Bu şiddet illa ki fiziksel bir şiddet olmak
zorunda değildir. İktidar, dışlama ile şiddetini zaten gösterir. Kapsamaya çalışırken de,
4
Janus, iki yüzü olan ve her ikisi de farklı taraflara bakan Roma tanrısıdır. Bir yüzü geçmişi, diğeri geleceği
temsil eder. Bir yüzü kentten içeri girenlere, diğeri dışarı çıkanlara bakar.
10
dışladığını yok etmeye çalışırken de, asimilasyon yaratmaya çalışırken de şiddetini bir
kez daha uygular. Dışlama, şiddetin iki kere uygulanması demektir.
Dışlama, sadece iktidarın uyguladığı bir durum değildir. İktidarın toplumsal baskıyla
susturup yönettiği halk da, bilinçli veya bilinçsiz bu dışlamaya dahil olur. Pınar Selek
(2001, s.34)durumu şöyle özetlemiştir:
Toplumsal ilişkilerde ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal anlamda egemen olan
gruplar,kendi çıkarlarına uygun olan anlamları evrensel kılıp, onları tüm topluma
mal ederler.Bu anlamlara uygun olmayan tüm tavır, tutum ve düşünceler sadece
egemen gruplar tarafından değil, onların suç ortakları olan ezilenler tarafından da
dışlanır
.
Ülker Sokak, Pürtelaş, Sormagir gibi diğer sokaklardan sıyrılıp bir tiyatro sahnesi olma
özelliğini edinmiştir. Medya da eksik kalmayıp oyunun ikinci temsilini göstermekte geri
kalmamıştır. 1996 Ülker Sokak „„katliam‟‟ında dışlanan transseksüellerin ve
travestilerin yok edilmek istendiğini görmekteyiz. 1990‟larda hem zenci hem de trans
gettosu olan Ülker Sokak, bir nevi alt kültürlerin buluşma merkeziydi. Hakim olan
heteronormatif kültür sisteminin karşısında yer alan alt kültür, Ülker Sokak‟ta kendini
transseksüeller ve travestilerle göstermiştir. Heteronormatif zihniyet, cinsel eğilim ve
cinsel kimliği birleştirip, „„olması gereken‟‟ etrafında konuşlandığı için, eşcinsellerle
beraber travesti ve transseksüeller de homofobik şiddet görmek zorunda kalmışlardır.
Türkiye‟de eşcinsel altkültür denilince bu kategoride travesti ve transseksüeller de
görüldü. Biyolojik cinsiyetleriyle, cinsel eğilimleri uyuşmayan bu altkültür, cinsel
eğilimlerini biyolojik cinsiyetleri temelinde tanımlayan eşcinsel altkültürden farklı
değildi. Sonra da Selek‟in (2001, ss. 81-82) kitabında belirttiği gibi karşılarına iktidar
dikildi:
… travestilerin karşısına birdenbire bin yıllık mirası olan bir cephe dikilmiştir. Bu
cephe üç söylemi birleştirir: Bayrak, İstiklal Marşı, milliyetçilik gibi cumhuriyete ait
birsöylem; namus, ezan, ahlak edep, günah, cehennem, şeytanlık, başörtü gibi
dinselsöylem ve şeref, delikanlılık, aile ve çeşit çeşit küfürlerin ait olduğu ataerkil
söylem.Bu söylem ise iki tipi birleştirir; birincisi, ülkücülerin, Başkomiser „Hortum‟
Süleyman‟ın, Mahalledeki esrar satıcılarının, haraççıların temsil ettiği erkek tipi:
Erkek, Müslüman,ülkücü ve çoğunlukla Fenerbahçeli. İkincisi ise mahallelinin
başını çeken Güngör Abla‟nın temsil ettiği tip: Başörtülü, küfürbaz, şiddet yanlısı,
bağırıp çağırıp erkeği yardıma çağıran, erkeğin belirlediği rolleri, tüm analıkbacılık-namus vb. değerlerini kullanarak oynayan Güngör Abla, bize ister istemez
„„Tansu Bacı‟‟yı anımsatır. O, kadına verilen rolü oynamaktadır. Bu rol erkekliği
beslemektedir.
11
Tıpta, uzun uğraşlardan ve araştırmalardan sonra, hastalık olarak görülen eşcinselliğin,
hastalık olmadığı psikiyatri tarafından açıklandı. Ama transgender patolojik bir durum
olarak kaldı. Bu bir hastalıktır ve bu hastalığın adı „„Cinsiyet Kimliği Bozukluğu‟‟dur.
Erkeklik ve kadınlığın toplum tarafından dayatıldığı ülkelerde, bu toplumsal cinsiyetler
biyolojik cinsiyetlerin de önüne geçmektedir. Bu noktada, beklenen cinsel yönelimin
dışına çıkan eşcinsellerin, heteronormatif sistemin düşmanı görülmesi yetmiyormuş
gibi, farklı cinsel bir kategoride yer almak isteyen ya da kategorileri yok etme amacı
güden transseksüellerin var olan kültürün değerli „„değer sistemleri‟‟ tarafından yok
edilmeye çalışılması cabasıdır.
Transgender, cinsiyet değiştirip de kazanılan bir kimlik değildir. Selek (2001, s.72)
bunu „„biyolojik cinsiyeti ile cinsiyet kimliği uyuşmayan, cinsiyet geçişi sürecine girmiş
ya da girmemiş, girmeyi düşünen/düşünmeyen, toplumsal cinsiyetini sorgulayan,
kendini ikili cinsiyet sistemi içinde hissetmeyen bireyler, transgender kategorisi
üzerinden tanımlanabilir.‟‟ şeklinde ifade eder. Dolayısıyla transgender, artık yoldan
çıkmış, azmış kudurmuş, ne yapacağını bilmeyen eşcinsel değildir.Eşcinseller ve
transseksüellerin varoluş
platformları zaten
farklıdır. Eşcinseller,
cinsellikleri
doğrultusunda egemen olan heteronormativizme başkaldırır. Travesti ve transseksüeller
ise cinsiyetleri doğrultusunda, hakim olan kültürün karşısındadır. Transgenderlarda
dönüşümün fiziksel olması şart değildir, ama beklenen ve şu ana dek bilinen budur.
Biyolojik zorunluluğa karşı çıkan transgenderların, toplumsal cins kimliğini
değiştirmeleri eşcinsellikle alakasızdır.
Burada “90‟larda Lubunya Olmak‟‟ (2013, s. 114) adlı kitapta yer alan şu sözlere
değinmek istiyorum:
Transların toplantıya katılması söz konusu olunca tartışma çıktı. Transların,
organizasyonda istenmediği ortak kararı alındı. Birçok insanın itiraz etmesine
rağmen, çoğunluk istediği için. Buna rağmen toplantılardan birine katıldı. Banu
Gök'tü sanırım ismi. HIV hastası olduğunu söyledi. O, toplantıya katıldığı için
toplantıdan ayrıldı bir sürü insan, o odaya girince mesela. HIV hastası olduğunu
söyledi, devletin yardım etmediğini... O zaman bir HIV tedavisi yok, devlet
karşılamıyor tedaviyi. Yani insanlar HIV olduklarını öğrendikten kısa bir süre
sonra da ölüyorlardı maalesef. Yardım istedi fakat genelin kararı ilgisizlikti kadına
ve o da bir süre sonra öldü zaten
.
12
Hakim kültüre ait olmayan, karşı kültür dediğimiz eşcinsel alt kültür dahi, egemenliğe
karşı direnişi sürdürmek için oluşturulan politik bir örgütlenmeye transseksüelleri dahil
etmemiştir. Buna şu şekilde bakılabileceğini düşünüyorum: Dış görünüş olarak, yani
biçimsel olarak, bir eşcinsel kendini belli etmek zorunda değildir. Transseksüel olmayan
eşcinseller, heteroseksüel kadın ve erkeklerden farklı görünmezler. Hiç kimse cinsel
yönelimini ifade etmek, bunu göstermeye mecbur bırakılamaz. Dolayısıyla travesti ve
transseksüeller böylesine „„göze çarparken‟‟, eşcinseller o kadar da göze çarpmazlar.
Fakat, muhafazakar bir toplum olan Türk toplumunda, her anlamda bir çok şey biçimsel
olarak önem taşımaktayken, daha yeni yeni Onur yürüyüşünün düzenleneceği, eşcinsel
alt kültürün birleşip sesini çıkarmaya çalıştığı 1990‟larda, kadın ve erkek ayrımının aşırı
derecede net olduğu bir toplumda, cinsiyet değiştiren veya değiştirmek isteyen ya da
biyolojik cinsiyetine boyun eğmeyen transseksüeller o kadar da kolay kabul
görememiştir. Bedensel olarak bir dönüşüm yaşamamış olan travestiler, kendini
„„trans‟‟ olarak tanımladıklarından travestiler de bu kabulü görmeyenlerdendir. Tabii ki
travesti ya da transseksüel olmak beden değişimi üstünden tanımlanamaz: bu kavramlar
hissiyatla alakalıdır. Tıp, transseksüel olmanın operasyon gerektirdiğini söyleyerek,
zaten heteronormatif olan egemen bir toplumda, başka bir egemenlik kurar. Zira,
biyolojik cinsiyeti erkek olup, feminen bir üslubu, tavrı, tutumu benimseyen travestiler
de
„„trans‟‟
olarak
tanımlandıklarından
veya
kendilerini
„„trans‟‟
olarak
tanımladıklarından ötürü, transseksüellik beden değişimi gibi küçük bir kalıba sığmaz.
Jean Baudrillard (1997, s. 125) „„Biz hepimiz transseksüeliz‟‟ diyerek, travesti ve
transseksüellerin bu dünyanın ruhunu görmemizi sağladıklarını vurgulamıştır.
Görüntünün gerçeği bile yok edebileceği bir dünya düzeninde, transseksüeller varolan
bu dünya düzenini yansıtır. „„Cinsiyet Kimliği Bozukluğu‟‟na sahip bu „„hastalar‟‟,
doğanın kurallarına karşı geldikleri sebep gösterilerek toplum tarafından dışlandılar. Alt
kültür anlamında yakın oldukları hatta en yakın oldukları eşcinseller tarafından
dışlandılar. Eşcinsellerle aynı muameleyi gördüler, kimlikleri anlaşılmadan dışlandılar.
Batıda dışlandılar, doğuda dışlandılar. Kendilerini sorgulayıp, kendilerini keşfetmeye
çalıştılar. Tipik bir söylemle „„bedenlerini ruhlarına uydurdular‟‟ama yine dışlandılar.
Varlığı, görüntüyle saptayan bu sistemi yansıttılar, ne ironidir ki yine dışlandılar. Daha
da kötüsü ve komiği, transerkekler dışlanırken, transkadınlar daha çok dışlandılar,
aşağılandılar. Çünkü onlar kadın olmayı „„seçtiler‟‟. Selek (2001, ss. 71-72) , aşağıdaki
alıntısıyla bunu açıklar:
13
Kimse gizli saklı cinsel fantezilere ses çıkarmaz. Eşcinsellik zaten yaşanan bir
şey.Ama bunu açığa çıkarıp bir kimlik haline getirirsen ayvayı yersin. Lezbiyen
vegeylerin farklı bir yaşam tarzı yok. Görünürde, sistemle de uyumlular. Normal
kızve erkekler gibiler. Ya biz? Biz her şeyimizle başkayız. Bu nedenle herkes bize
karşıbirleşiyor.
Ülker Sokak, ataerkil şiddet biçimleriyle hegemonik erkekliğin nasıl iç içe yürüdüğünün
küçük bir örneğini yaşadı. Bu şiddeti sadece erkekler yürütmedi, tersine travesti ve
transseksüellere karşı geliştirilen örgütlü dışlama eyleminin öncüsü bir grup kadındı.
Connell‟in bu noktada geliştirdiği iki önemli kavram bu süreci anlamak açısından
yararlı olabilir: „„Tabi kılınmış erkeklik‟‟ ve „„önplana çıkarılmış kadınlık‟‟(Selek 2001,
s.48).
Tabi kılınmış bu erkeklik ve oldukça abartılan o kadınlık, ürettikleri „„top‟‟, „„ibne‟‟,
„„puşt‟‟, „„tanju‟‟, „„yumuşak‟‟, „„tekerlek‟‟ gibi aşağılayıcı söylemleriyle ve
kelimeleriyle eşcinsellere „„bir küfrü yaşatırlar‟‟(Selek 2001, s. 92). Erkek dediğinin
etken olduğu böyle ataerkil bir toplumda, edilgen bir hayat sürmek, egemen kültüre
başkaldırmaktır ve kabul göremez. Eğer bir erkek, başka bir erkekten hoşlanıyorsa,
kadın kimliğine sahip olmalıdır. Bu, erkek olmayan, erkekliği taşıyamayan kişi,
bozuktur, kadındır. Bozukluğun, kadınlıkla eş anlamlı kullanılmasına da dikkat çekmek
istiyorum. Bu aşağı seviyeye düşmüş, „„erkeklikten bozma, kadın duygusu taşıyan
oğlan‟‟ da, kadın gibi görünmeyi seçerse daha makbul olur. Bu sebepten, çoğu eşcinsel
kendini travesti ya da transseksüel olarak açık eder. Türkiye‟de de bu „„oğlan‟‟ların
hepsi iç içe geçmiş ve topluca bir alt kültür oluşturmuştur.
Erkeklere bu kadar vurgu yapılmasının sebebinde yine ataerkil düzen yatar. Altkültür
bile çoğu zaman buram buram ataerkil kokar çünkü geylerin erkek olmasının
„„avantajı‟‟ vardır, kadınlık zaten bir dezavantajdır. Lezbiyenler yıllar boyunca önce
feminist argümanlarla donanıp sonra ses çıkarmaya başladılar. Zira 1921 yılında erkek
eşcinseller cezalandırılırken, kadın eşcinseller doğrudan yok sayılıyordu. Dışlanması
için kabul görmesi gereken şey, kabul bile edilmiyordu. İngiltere‟de lezbiyenliğe karşı
yasa çıkarılması istendiğinde böyle bir şeyin dünyaya duyurulmaması gerektiği aksi
takdirde kadınların kafalarına yanlışlıkla böyle bir şey sokulabileceği söylendi. Bu
sebepten lezbiyenler sonradan „„türediler‟‟.
14
Travesti ve transseksüellik, Osmanlı‟daki köçek geleneğine kadar giderler. Köçeklik
zamanla ortadan kalkınca, köçekler için iki seçenek kalır: heteroseksüel yaşama uyum
sağlamak ya da seks işçiliği yapmak. Türkiye‟de yaşayan travesti ve transseksüeller,
seks işçiliği yaparak hayatlarını sürdürürler. Seks işçiliği, eşcinsellerde bu kadar da
yaygın değildir. Seks işçisi olan bir transseksüel, seks işçisi olan bir kadının yaşadığı
tüm sorunları ve belki de daha fazlasını yaşar. Tarlabaşı‟nda sürekli sözlü ve fiziksel
tacize uğramaları bunun bir örneğidir.
Ailelerini „„utandırmamak‟‟ adına, aileden koparlar. Zaten çoğu çoktan tehdit edilmiştir
doğru yolu „„seçmediği‟‟ için. Ailesinden kopan bu bireyler, ailesinden kopan diğer
bireylerle beraber yaşarlar. Kendiliğinden bir alt kültür oluşur böylece. Bu altkültürü
ortak alanlarında yaşarken, ortak alanlarının yok edilmesiyle kendilerini bir boşlukta
bulurlar. Tiyatro sahnesi olan Ülker Sokak‟ın yok edilmesi gibi.
15
3. TĠYATRODA TEMSĠLĠYET VE KARAKTER
3.1 FEMĠNĠST DALGALARI TEMSĠL EDEN ANA ARGÜMANLARA DENK
GELEN YEREL METĠNLER
Feminizm „„her ne kadar parçalı ve ihtilaflı da olsa aynı zamanda toplumsal dönüşüm
sorunuyla doğrudan ilgili bir siyasi gelenektir ve amacı toplumsal cinsiyet ilişkilerinin
toplumsal dönüşümüdür‟‟(Özkazanç 2015, s. 27).
Feminizmin en önemli isimlerinden olan Butler, feminizmin önem arzeden terimleri bile
istikrara kavuşturamadığından bahseder ve feminizmin zamanımızda bir kriz içinde
debelendiğini söyler. Fakat, feminist kuramı felsefeyle içselleştirerek, felsefi terimlerle
tanımlarsak, aslında başarıya ulaştığını görebiliriz. Özkazanç (2015, s. 28) bu soruları
şöyle açıklamıştır:
Siyasi düşüncede yaşamla ilgili pek çok soru sorma biçimi (özellikle „„iyi
yaşamın‟‟ne olduğu sorusu) hep olagelmiştir ancak Butler bunları değil de hayatta
kalma(survival)sorununu asıl soru olarak öne çıkarır. „„Feminist felsefe‟‟ bir
yandan„„kimin yaşamı yaşam sayılıyor?‟‟ „„Tutarlı bir cinsiyet, bir yaşamı yaşanır
kılmakiçin ne kadar ve neden gereklidir?‟‟ gibi analitik sorular sorarken, bir
yandan da„„yaşamı nasıl örgütleyelim?‟‟ „„ona nasıl değer verelim?‟‟ „„onu
şiddetten nasılkoruyalım?‟‟ „„yeni değerlere yer açmak için yaşamı nasıl
zorlayalım?‟‟ gibi politiksorular aracılığıyla toplumsal dönüşüm sorusuna bağlanır.
Tam da bu noktada, feminist argümanların transseksüel ve/veya travesti „„sorunsalını‟‟
ele alırken tamamıyla işe yarayacağını düşünüyorum. Zira, onların yaşamı yaşam
sayılmıyor mu? Tutarlı cinsiyet mi yaşamı yaşanır kılmak zorunda? Yaşamı nasıl
örgütlemek lazım? Yaşama nasıl değer verilmeli? Yeni değerlere yer açmak için yaşamı
nasıl zorlamalı? Bütün bu soruları da teker teker transseksüellerin ve/veya travestilerin
yaşamına ya da yaşamak zorunda bırakıldıkları hayatlarına yönlendirebileceğimizi
düşünüyorum.
Aşağıdaki tabloda, transseksüel bireylerin biyografilerinden ya da oyun yazarlarının
hayal gücünden yola çıkılarak yazılmış ve Türkiye‟de sahnelenmiş olan oyunların
isimleri temel başlıklarıyla beraber yer almıştır. Oyunlar, hayat hikayesi paylaşımından
kurmaca metinlere giden bir sıra izlemektedir. Tezimde inceleyeceğim oyun, Siyah
16
Pembe Üçgen Derneği‟nin dönemin tanıklarıyla yaptıkları röportajlardan oluşturduğu
kitabı, Ufuk Tan Altunkaya‟nın uyarlamasıyla oyun haline getirdiği „„90‟larda Lubunya
Olmak‟‟ adlı oyundur.
Tablo 3.1: Feminist argümanlara denk gelen yerel oyun metinleri
Transseksüel
içerikli ve
odaklı
oyunların
adları
Prömiyer
tarihi
Oyunun
yazarı
Transseksüel (-i
canlandıran)
oyuncu veya
oyuncular
Dramaturjik
yapısı
Ana performans
çatısı
Kurmaca
ya da
biyografi
Cadının
Bohçası
2006
Esmeray
Esmeray
Monolog- oyuncu
hayat hikayesini
dramatize ederek
oynar.
Planlanmış
doğaçlama
Otobiyografi
Yırtık Bohça
2012
Esmeray
Esmeray
Monolog – oyuncu
hayat hikayesini
dramatize ederek
oynar.
Planlanmış
doğaçlama
Otobiyografi
Planlanmış
Doğaçlama
Otobiyografi
Otobiyografi
Bizim Atölye
2013
Esmeray
Esmeray
Monolog – oyuncu
hayat hikayesini
dramatize ederek
oynar.
Kestirmeden
Hikayeler
2014
Esmeray
Esmeray
Monolog –
oyuncu hayat
hikayesini dramatize
ederek oynar.
Planlanmış
doğaçlama
Dört monolog- her biri
dört tane oyuncu
tarafından oynanır.
Oyuncuyla
seyirci arasına
„dördüncü duvar‟
konulmadan,
monologlar
oynanır.
Dramatik oyun
Şarkıların olduğu
yerler hariç, oyuncu
ve seyirci arasında
„dördüncü duvar‟
mevcuttur.
80'lerde
Lubunya Olmak
2013
LGBT
Sözlü Tarih
Ayşe Gülerman,
Burcu Yasemin
Şeyben,
Elit Çam,
Neşem Akhan,
“80‟lerde
Lubunya
Olmak”
kitabından
uyarlamagerçek
kişilerin
röportajları
“90‟larda
Lubunya
Olmak”
kitabından
uyarlamagerçek
kişilerin
röportajları
90'larda
Lubunya Olmak
2014
LGBT
Sözlü Tarih
Şebnem Nazlı
Karalı, Ceren
Taşçı/Ufuk Tan
Altunkaya
Kimsenin
Ölmediği Bir
Günün
Ertesiydi
2012
Ebru Nihan
Celkan
Sumru Yavrucuk
Monolog- oyuncu
metni dramatize eder.
Oyuncu ve seyirci
arasında „dördüncü
duvar‟ yoktur.
Kurmaca
Kadınlar Aşklar
Şarkılar
2013
Şamil
Yılmaz
Ahmet Melih
Yılmaz
Monolog- oyuncu
farklı karakterlere
girip çıkar.
Oyuncu ve seyirci
arasında „dördüncü
duvar‟ yoktur.
Kurmaca
17
Düdüklü
Tencere
2013
Ali Cüneyd
Kılcıoğlu
Fehmi Karaaslan
İki ayrı monolog
Okuma tiyatrosu
Kurmaca
İz
2013
Ahmet
Sami
Özbudak
Okan Urun
Dramatik oyun
Oyuncu ve seyirci
arasında
„dördüncü duvar‟
vardır.
Kurmaca
Garaj
2013
Kemal
Hamamcıo
ğlu
Enis Arıkan
Dramatik oyun
Oyuncu ve seyirci
arasında „dördüncü
duvar‟ vardır.
Kurmaca
Diva
2014
Başak
Kıvılcım
Ertanoğlu
Eraslan
Sağlam/Ayta Sözeri
Dramatik oyun
Oyuncu ve seyirci
arasında „dördüncü
duvar‟vardır.
Kurmaca
3.1.1 Birinci Dalga: EĢitlik PeĢinde
Birinci dalga feminizm 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında tüm dünyadaki feminist
hareketlenmeyi kapsar. Bu hareketlenme özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Kanada,
Birleşik Krallık ve Hollanda‟da meydana gelmiştir. Kadınlara oy kullanma hakkının
verilmesini amaçlar. Dolayısıyla kadınlar, erkeklerle neden eşit olmadıklarını
sorguladıklarında aldıkları ya da kendilerine verdikleri cevapla hukuki bir düzenleme
getirilmesini talep etmişlerdir. „„Kadınların özgürlüğü ve yararı için bir reforma
gidilmelidir‟‟ (Öner 2015, s. 26) birinci kuşak feminizmin manifestosudur. Nasıl
kadınlar da erkekler gibi „„insan olduklarını‟‟ belirtmişseler, tiyatroda da trans bireyler
„„insan‟‟ olduklarını göstermek için deneyimlerini paylaşmışlardır.
Türkiye‟de Zeynep Esmeray Özatik sırasıyla 2006, 2012, 2013 ve 2014 yıllarında ilk
gösterimlerini yaptığı „„Cadının Bohçası‟‟, „„Yırtık Bohça‟‟, „„Bizim Hikaye‟‟ ve
„„Kestirmeden Hikayeler‟‟ oyunlarıyla transkadın olarak deneyimlerini paylaşmıştır.
Performansları otobiyografiktir. Oyunlarını kendi yazar, kendi yönetir ve kendi oynar.
Sahnede bütün yaşanılanların dışavurumu olarak dururken politik bir tonda seyircisine
hayatını ve görüşlerini sunar.
18
3.1.2 Ġkinci Dalga: YaĢam Hakkına Sahibiz
İkinci dalga feminizm, 20. yüzyılın ortalarında Amerika Birleşik Devletleri‟nde ortaya
çıkmış ve dünyaya yayılmıştır. Birinci dalga daha kanuni bir duruş sergilerken, ikinci
dalga cinsellik, aile, iş hayatı, üreme hakkı, toplumdaki eşitsizlikler ve resmiyetteki
eşitsizliklere odaklanır. Toplumla savaşını anlatmayı amaçlayan bu dalga, hak kazanma
isteğini de beraberinde getirir. Bu kuşak, „„kadınların yaşadığı gerçek deneyimleri
açıklıkla dile getirmek ve böylece yaşanan problemlerin kaynağı olan sistemik
egemenliği yıkmak amacıyla gerçeği birlikte haykırma yaklaşımını savundular‟‟ (Öner
2015, s. 26).
İkinci dalga feminizmin ideolojisini yansıtan oyunlar sırasıyla Ebru Nihan Celkan,
Şamil Yılmaz, Ali Cüneyd Kılcıoğlu ve Ufuk Tan Altunkaya‟nın oyunları olan
„„Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi‟‟, „„Kadınlar, Aşklar, Şarkılar‟‟, „„Düdüklü
Tencere‟‟, „„80‟lerde Lubunya Olmak‟‟ ve „„90‟larda Lubunya Olmak‟‟ oyunlarıdır. Bu
oyunlarla ilgili şunu belirtmek isterim ki „„80‟lerde Lubunya Olmak‟‟ ve „„90‟larda
Lubunya Olmak‟‟ Ufuk Tan Altunkaya‟nın, LGBT Sözlü Tarih projesi kapsamında
Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneğinin çıkarmış olduğu kitaptan uyarladığı oyunlardır.
Bütün trans bireyleri yaşadıkları dolayısıyla ortak bir zeminde buluşturmayı amaçlayan
bu oyunlar, trans bireylerin yaşamlarını ve toplumla olan mücadelelerini gözler önüne
serer. Ölüm gerçeği, „„Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi‟‟ ve „„Kadınlar, Aşklar,
Şarkılar‟‟ oyunlarında karşımıza çıkar. İlk oyunda Sumru Yavrucuk, ikinci oyunda
Ahmet Melih Yılmaz başkalarının deneyimlerini biyolojik kadın ve erkek olarak bize
sunarlar.
„„80‟lerde Lubunya Olmak‟‟ ve „„90‟larda Lubunya Olmak‟‟ oyunlarında sahnede
ölümle karşılaşmayız. Bu oyunlar gerçek röportajlardan uyarlandığı için birinci dalga
feminizmin, „„hayatı paylaşma‟‟ amacını da yansıtır. Fakat, 80‟ler gazinoyu, 90‟larsa
Gezi Parkı, hamam, kulüp gibi kurmaca atmosferler yarattığından ikinci dalga
feminizme daha yakındır. Ayrıca, trans bireyleri canlandıran oyuncular (“80‟lerde
Lubunya Olmak”; Ayşe Gülerman, Burcu Yasemin Şeyben, Elit Çam, Neşem Akhan,
“90‟larda Lubunya Olmak”; Şebnem Nazlı Karalı, Ceren Taşçı/Ufuk Tan Altunkaya)
trans değil, biyolojik olarak kadındır. Birinci dalgayı tek başına temsil eden Esmeray
gibi olayları kendi yaşamamışlardır. Paylaşımdan ziyade sunum önemlidir bu
19
oyunlarda. Trans bireyi canlandıran oyuncular tek başına „„ortak zemin‟‟ göstermeyi
amaçlar. Cinsel kimlik odaklı olan bu oyunlar, Esmeray‟ın oyunları gibi tam olarak
politik bir ton taşımaz.
3.1.3 Üçüncü Dalga: Otonomi Vakti
Üçüncü dalga feminizm, 1990‟larda başlayan ve günümüze kadar devam eden feminizm
hareketidir. Çeşitli renklerden, ırklardan, dinlerden, uyruklardan, kültürel altyapılardan
olan kadınların algılanması ve toplumsal cinsiyet beklentilerinin ortadan kalkmasını
amaçlar. Queer kuramla içli dışlı olan bu dalga, klişelerden kurtulmayı da
benimsemiştir. Pornografi ve seks işçiliği gibi mevzularda kararlı bir duruş sergileyen
ikinci dalga feminizme karşı olarak, bu konseptleri sorgulamış ve kuşkulu yaklaşmıştır.
Üçüncü
dalga
feminizmin
ideolojisini
kapsayan
oyunlar
arasında,
Kemal
Hamamcıoğlu‟nun „„Garaj‟‟ ve Ahmet Sami Özbudak‟ın „„İz‟‟ oyunu bulunmaktadır.
Okan Urun‟un canlandırdığı Sevengül ve Enis Arıkan‟ın canlandırdığı travesti
karakterler, klişeleşmiş ve ille de diğer travesti ve trans bireylerle ortak bir zemin
oluşturan karakterler değildir. Sevengül, kim olduğunun ve ne kadar değerli olduğunun
farkında kendi ayakları üstünde durabilen transkadındır.
3.1.4 Dalgaları BirleĢtiren Bir Oyun: Diva
Feminizm dalgalarından bahsederken, „„Diva‟‟ oyununun yazarı ve yönetmeni Başak
Kıvılcım Ertanoğlu ile yapmış olduğum röportajı eklemek isterim5. Aslında, Türkiye‟de
sahnelenen bu oyunların, birinci, ikinci ve üçüncü kuşak feminizm dalgalarıyla sınırlı
kalamayacağını, aslında her birinin çok kapsamlı, çok katmanlı ve iç içe olduğunu
gösteren bir oyun „„Diva‟‟.
„„Diva‟‟ bize aslında her şeyin kesin çizgilerle ayrılmış olmasının nasıl imkansız
olduğunu gösterir. Cinsiyetsiz bir karakter olarak tanımladığı Diva, queer kuramının
sahnede vücut bulmuş halidir. Diva, Ertanoğlu için bir „„ex olma halidir‟‟.
5
(B. K. ERTANOĞLU, sözlü görüşme)
20
Ertanoğlu, Diva‟yı gerçekten transseksüel bir kadının oynamasını istemediğini söyler.
Transseksüel birine, transseksüel bir karakteri oynatmanın boşa çıkabileceğini belirtir.
Bunu yapmak, düşünsel olarak politik bir harekettir. Oyuncu değişikliğinden sonra
(Eraslan Sağlam‟ın yerine Diva‟yı Ayta Sözeri oynadı), Ertanoğlu‟nun Ayta‟yı
oynatmasının altında, Ayta‟nın transseksüel olması değil, istekli olması yatar. Ayta‟nın
hayat tecrübeleri, ona „„metni en iyi okuyan, en iyi anlayan oydu‟‟cümlelerini
kazandırır. Eraslan Sağlam‟ın, yerinde oyunculuğuna vurgu yapan Ertanoğlu, Sözeri‟nin
okumasının „„tam bir kadın okuması‟‟ olduğunu, Sağlam‟ın okumasının ise „„politize bir
trans okuması‟‟ olduğunu söyler.
Bu noktada Ertanoğlu, metnin transseksüel bir metin olduğuna kanaat getirir. Değişen
sadece oyuncu ve oyunculuk değildir. Metin de anlam kazanır ya da değiştirir.
Sağlam‟ın „„transseksüel gibi okuması lazımdı, çünkü çok erkekti‟‟ ama Sözeri „„çok
kadındı ve seyircinin gözüne onun ilişkiye girmesi Sağlam‟ın ilişkiye girmesi kadar‟‟
batmadı.„„Diva‟‟ bu durumda cinsiyetsiz bir karakterdir. „„Diva queerdir, kaybedendir,
becerme ve becerilme hallerini barındıran, sakın konservatuvara gitme, kötü yola
düşersin diyen amcanın sözlerinin‟‟ somut bir halde yansımasıdır. Diva, kadın ya da
erkek ya da feminist ya da transseksüel olarak kategorize edilmeden önce bizdik,
„„kaybetmelerimiz ve başarısızlıklarımız‟‟dı. Ertanoğlu bunu „„Özellikle sanatsal
camiada ama genel olarak da hayatıma değen herkesti Diva‟‟ diye yorumlar.
„„Oyuncu değişiminin metne hizmet ettiğini‟‟ vurgulayan Ertanoğlu, metnin „„politik
okumaya çok açık‟‟ olduğunu, „„eğer ki politik oynanmak istenilseydi, politik
olacağını‟‟ söyler. Sözeri‟nin metni politik okuduğunu ama Sağlam kadar politik
okumadığını belirtir. Metni yorumlamanın üstünde oldukça duran Ertanoğlu, kafasında
şekillendirdiğini başarılı bir biçimde sahneye yansıtmasıyla bütün kategorileri yıkar.
Diva‟yı Ayta Sözeri oynadığında, „„Diva‟‟ ikinci dalgaya ait olmaktan çıkar, çünkü biz
ikinci dalgada biyolojik transseksüel bir oyuncu görmeyiz. Birinci dalgadaki Zeynep
Esmeray Özatik‟e benzer bu yönüyle. Fakat, Sağlam‟ın politik okumasıyla birinci
dalganın manifestosuna yaklaşan bu oyun, Sözeri‟nin „„Sağlam‟ın okuduğu gibi politik
okumaması‟‟yla birinci dalgadan ayrılır. Metin otobiyografi olmadığı için, ikinci ve
üçüncü dalganın „„metin kurmaca kuralı‟‟nı besler. Ve fakat Ayta Sözeri‟nin hem kendi
hayatını oynarmışçasına oynaması hem de metni sunması, bu üç dalgayı da birleştirir.
Karşımıza ölüm gerçeği çıkmaz, oyunu kuralına göre oynamak çıkar. Bu da ikinci
21
dalgadan ayırır kendini. Bu durumda, dalgaları birbirinden rahatlıkla ayırmamızı
sağlayan tüm özellikler, „„Diva‟‟da iç içe geçmiştir.
Ertanoğlu, Diva‟nın tam bir „„survivor‟‟ olduğunu belirtir. Maddiyatın mutlulukla
yakından ilişkilendiği bu dünyada, Diva „„oyunu kuralına göre oynar‟‟. Diva‟nın
yaşamsal bir kaygısı yoktur çünkü parası vardır. Lakin, belki de dünyanın en mağdur
insanıdır da Diva. Normalize etme çabasından kaynaklı, LGBTTİ‟nin ucube gibi
bakıldığı bir dünyada, Diva elbette ki mağdurdur. Ertanoğlu, Diva‟nın liminal bir
karakter olduğunu da vurgular. „„Diva, aktivist midir paracı mı?‟‟ diyerek, karakterin
arada kalmışlığını bir kat daha arttırır. Bizler, Diva‟nın dilemmasını izleriz.
Yönetmenlik sürecinde de, yönetmenliğinin „„trans olduğunu‟‟ belirten Ertanoğlu,
metnin ve oyuncuların da „„trans‟‟ olduklarını ekleyerek, aslında hayatlarımızın trans
olduğunu vurgular. Tıpkı Baudrilliard‟ın (1997, s. 125) „„Biz hepimiz transseksüeliz‟‟
dediği gibi, Ertanoğlu da son sözünde „Biz hepimiz aynıyız‟ diyor. Oyuna baktığında
„„ressam da olabilirim, asistan da olabilirim, diva da olabilirim‟‟ diyen Ertanoğlu,
belirlenmiş tüm kategorilerin üstüne bir çizgi atar ve „„Diva‟‟nın „kaybetmelerimize,
ikiyüzlülüğümüze, bakış açılarımıza, paradokslarımıza, hepimizin o ayrı ayrı
hikayelerine‟‟ kısacası insanlığımıza dokunmasını istediğini söyler. Seyirciyi „„rahatsız
etme çabası‟‟ içerisinde olduğunu belirten Ertanoğlu, seyircinin „„suça ortak
olmasını‟‟ister. Oyunu izledikten sonra „„A, böyle de bir hikaye varmış işte‟‟ diyip
seyircinin yoluna koyulmasını istemeyen Ertanoğlu, son sahnede Diva‟nın seyirciyle
göz kontağı kurmasını istediğini söyler. O noktada seyirci, „„neden bu oyun‟‟ sorusunun
cevabını alır:
…. Aynı bokun soyusunuz hepiniz.
Bak bana, izle beni. Pudralı yüzüme bak. Dört kat geçilmiş sıvalı bir duvar.
Hisset alnımı, burnumu, gözümü… her yerdeyiz çünkü….
Hisset ki, öyle yap yapacaklarını….
Tüm bu yüzü ezberle, aklına çiz iyice. Dokun. Nefret ettiğin o ucubeye dokun.
Dokun ki anla artık. Herşey bitti. Herşey çoktaaan bitti.
22
4. 90’LARDA LUBUNYA OLMAK
4.1 DRAMATURJĠK ÇALIġMA
Prömiyer Tarihi: 18 Ekim 2014
Uyarlama/Reji: Ufuk Tan Altunkaya
Proje Koordinasyon: Didem Kaplan
Proje Danışmanı: Ozan Ünlükoç
Video-Görsel Tasarım: Çağla Çağlar
Teknik Yönetim: Ahmet Özer
Prömiyer Yeri: Mekan Artı
Oyuncular: Ceren Taşçı, Didem Topatan, Murat Baykan, Onur Adıgüzel, Onur Ceyhan,
Serhat Kacar, Sinan Coşkun, Şebnem Nazlı Karalı, Ufuk Tan Altunkaya
„„Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği‟nin Sözlü Tarih Çalışmasından Bir Uyarlama...
90‟ların karmaşası içinde lubunyaların örgütlenmesi, Ülker Sokak, dönemin baskıları
ve ilk onur yürüyüşünün hazırlıkları...
Kafası karışmış bir dönemin umut dolu bireyleri...
Dönemin tanıklarının gerçek röportajları...‟‟
Oyun beş oyuncunun hayat hikayelerinin birleşmesi ve dramatik sahnelenmesinden
meydana gelir. Murat Baykan, Sinan Coşkun, Ufuk Tan Altunkaya gey bireyleri, Didem
Topatan lezbiyen bireyi, Şebnem Nazlı Karalı transkadını canlandırmaktadır.
Oyun, gerçek kişilerin röportajlarından uyarlanmış bir oyundur. İki perdeden oluşur. İlk
perdede sırasıyla karşımıza Gezi Parkı, Harbiye Üftade Sokak, yatak odası, bar, hamam
ve tekrar Gezi parkı çıkar. İkinci perdede trans karakterin evinin odası, cafe, eşcinsel
karakterlerin toplantı yeri ve İstiklal Caddesi vardır.
Oyunla ilgili bilinmesi gereken temel şey, belgesel tiyatrosunun bir başka formu olan
„„verbatim‟‟ tiyatrosunun çok güzel bir örneği olmasıdır. Tıpkı „„80‟lerde Lubunya
Olmak‟‟ gibi bu oyunda da karakterlerin canlandırdığı gerçek kişilerin röportajları
23
kelimesi kelimesine yer alır. „„verbatim‟‟ kelimesi, motamot, tam, kelimesi kelimesine
yapılmış, harfi harfine anlamları taşır. Özellikle trans karakterin monologları, kelimesi
kelimesine röportajın sahneye taşınmış versiyonudur. Bu durumda oyun, gerçek
tanıkların şahitliğini kullanır.
Verbatim tiyatrosu, 1990‟larda Avrupa ve Kuzey Amerika‟da ortaya çıkmıştır. Birleşik
Krallık‟ta, özellikle İngiltere‟de önemli bir politik alan teşkil eder. Bu tiyatronun ortaya
çıkmasında iktidara gittikçe artan şüpheli bir yaklaşım, medyaya olan güvensizlik,
örtbas edilmiş, yanlış aktarılmış olayların ortaya çıkarılması arzusu ve batının gerçeği
bir fetiş haline getirmesi önemli rol oynar. Haksız savaşlar ve travmatik olayların
yarattığı korkuyu vurgulamakla birlikte yasal işlemler ve insan hakları ihlallerine de
parmak basar. Hiç de şaşırtıcı değildir ki, bu tiyatro İngiltere‟de kamu hizmeti
altyapısının zayıfladığı, Ulusal Sağlık Hizmetinin (National Health Service) ve adalet
sisteminin manşetlerden düşmediği zamanda ortaya çıkmıştır.
1990‟ların Türkiye‟sinden bahsederken böyle bir yol kullanmak sağlıklı bir tercihtir.
Sahneye koyulmuş dört tane televizyondan Tansu Çiller‟in sesinin gelmesi, din üstüne
yapılmış konuşmaların gösterilmesi vb. yazarın/uyarlayanın tahtından inip, halka açık
seçik bir biçimde „„hakikaten‟‟ olanları göstermesi ve/veya hatırlatmasıdır. Halk da bu
anlatılanları duymak, hatırlamak ve ne kadar güçsüzleştirilebileceğinin farkına varmak
ister.
Bu gerçekliği tam anlamıyla yansıtmak adına, oyuncular sahneye 90‟ların kıyafetleri ve
makyajlarıyla çıkarlar. 90larda ünlü olan şarkılarla dansetmeleri seyirciyi o zamana
götürür. Zaten o zamanlarda da son derece dışlanan transseksüellerin aslında „„o kadar
da
korkunç‟‟
olmadıklarını,
karakterler
duygusal
konuşmalarıyla
gösterirler.
Yönetmenin, ikinci sahnede Harbiye Üftade Sokakta seks işçiliği yapan transseksüelin
konuşmasını, aynı perdede son monologuyla yumuşatması bunun bir örneğidir. 90larda
Lubunya Olmak (2013, s. 53):
Sen çükü olan bir kızsın. Hayatın böyle geçiyor ameliyattan önce. Ameliyat olana
kadarbenimkisi böyle geçti. Ameliyata da karar vermedim, bana mesela ameliyata
nasıl kararverdiniz, diye soruluyor, ameliyata karar vermedin, ameliyat için gerekli
olan parayıelime geçirdiğim gün ameliyat olmuştum zaten.
24
Yine ikinci perde açıldığında evinde „„normal bir insan gibi‟‟ makyajını çıkaran
transseksüelin duygusal konuşması, ikinci perdenin tonunu belirler. 90‟larda Lubunya
Olmak (2013, ss. 215-216):
Şunları ben yaşadım mesela ilk İstanbul‟a geldiğimde. O dönemde Sirkeci‟de
EmniyetMüdürlüğü vardı, aşağıda ve yakalanıp oraya getirildiğimi biliyorum.
Nedim Bey miadamın adı, bir komiser vardı. Orda daha sonra Doğan Karakaplan‟ı
hatırlıyorum.Valla, yine 86-87 miydi, neydi tam hatırlamıyorum. O dönemler
olabilir. DoğanKarakaplan da dini tarikattandı, Karakaplan tarikatında o adam.
Emniyette insanlarınamaz kıldırmaya filan kalkıyordu. Valla, beni namaz kıldırmaya
kalkmadı ama yaniben çok iyi hatırlıyorum. Emniyetin Ahlak Büro Amirliği‟nde, o
adam ahlak büroamiriydi, 30 tane 40 tane transla bir odanın içinde olduğumuzu
hatırlıyorum. Hatta birara orda translar isyan çıkarmıştı, o kapıları kırdılar,
nezarethaneyi ateşe verdiler, kaçan translar da oldu. Aslında o zaman trans
hareketleri örgütlenmeye başlamıştı,çünkü transların üzerinde çok baskılar vardı.
Pürtelaş‟ta çok genç, 17 yaşında transınben, Seyhan Soylu Sisi Pürtelaş‟ta
oturuyordu. İşte bu da 86 filan zannediyorum. 86-87 trans hareketin caf caflı
dönemiydi. Biz o zamanlar orda güvence altındaydık, çok fazlaölüm olayına
rastlamadık ama polis baskısından rahmetli Kaçariye vardı, meselaKaçariye
Sormagir‟de kendini ateşe verdi, yaktı. Ondan önce o genç, trans Sisi'nin,Seyhan
Soylu‟nun evinde kendini aşağı attı Pürtelaş‟a, yola. O zaman içimiz cızediyordu,
çünkü o kadar yoğun baskılar vardı ki, gündüz evde oturamıyorduk, tak
polisgiriyordu kapıdan, içeri alıyordu bizi, iki-üç günümüzün karakolda geçtiğini,
BeyoğluKarakolu‟nda geçtiğini biliyorum ben, Saç kesme olduğunu hatırlıyorum.
Gece meselaisimle çağırıyorlardı, hah sıra bize geldi saç kesme var, diyorduk, dua
ediyordukiçimizden, ya saçımız kesilmesin diye. Şeytan kulağına kurşun derler ya,
hiç saçımkesilmedi, rastlamadım. Şişli karakol Amirliği‟nin alt katında, şimdi orayı
garajyapmışlar, üç-dört gün bizi Harbiye‟ye çıkarken yakalayıp bir haftanın üç
gününü okarakolun alt katında nezarethanede geçirdiğimizi hatırlıyorum. Işık
dahivermemişlerdi, normal yukarıdan betonun arasından ışık veriyorlardı bize.
Yanihaftanın üç gününü Şişli Karakolu‟nun şimdi garaj olan yerinde geçiriyorduk,
nezarethane alt kattaydı.
Bu duygusal monologdan sonra, transseksüellerin Ülker Sokaktaki gündelik
yaşamlarına şahit oluruz. Bakkalın ona satış yapmaması üzerine, arkadaşına haber verip
bir şeyler aldıran transkadın, arkadaşının bakkala olan öfkesiyle karşılaşır: „„Ay on
yıllık bakkalın yaptığı ibneliğe bak yani. Kız sen bu sokakta yıllanmışsın. Kime satış
yapmıyor!‟‟ Evdeki transkadın da ne yaparlarsa yapsın evinden ayrılmayacağını belirtir:
„„Ay siktir et Allah aşkına. Geri zekalı adam. Gitmiyorum ayol. Sikseler gitmiyorum.
Lafın gelişi yani.‟‟ Dış dünyanın tehlike olduğu gerçeği, misafir transkadın kapıya
vurunca, evdeki transseksüelin „„yüreğinin ağzına gelmesiyle‟‟ somutlaştırabilir.
Sonrasında, sokaktaki transkadınlara en başta dostça davranıp sonrasında taraf
değiştiren Güngör Gider‟in taraf değiştirme sürecini anlatır. 90‟larda Lubunya Olmak
(2013, s.246):
25
Aman Güngör deme bana kalbini kırarım. Bu kadın ilk geldiğinde şeydi, bizimle
dostolmaya çalıştı, o büyük binayı aldığında. Vakıftan aldı, bir yerden aldı, 700
milyona almıştı. Bize hatta şey dedi, bizim eve geliyordu çünkü oturup bira
içiyorduk, belki denumaradan içiyordu: “Ön taraftaki daireleri, yok apartmanı size
kiralayayım” diyordu.Biz de, “Tamam, ön tarafı tutarız ama arka taraf işimize
yaramaz bizim” dedik,tutmadık. Daha sonra biraz daha mahalle baskı yaptı ona,
kadın otomatik olarak dönüşyaptı, o tarafa geçti, artık saflar belirlenmeye
başlanmıştı. Sonra n‟aaptı bak; kadıntravestilerin eşyalarını kapılarının önüne
koydu, evleri boşalttı. Eşyaları sokağa koyduböyle, sıra size gelecek falan filan,
diyor.
Güngör‟ün yaptıklarına oldukça sinirlenen, misafir transkadın annesinin kimseye
güvenmediğini yad ederek, başına gelenleri anlatır. Ailesine hiçbir zaman seks işçiliği
yaptığını söylemediğini, bunun onları çok kıracağını ve onları koruma amaçlı yalan
söylediğini anlatır. Trans kimliğiyle ilgili bir çekincesi olmadığını da ekler (Cingöz ve
Gürsu 2013, s. 61). Anlattığı hikayedeki komik bir yerde, ikisi de gülmeye başladıkları
sırada siren sesi duyarlar. Evdeki transkadın oldukça gergin olduğu için, ne yapacağını
şaşırır. Misafir olan hemen ışıkları kapatmasını çünkü Hortum Süleyman‟ın geldiğini
söyler. Sahnede ışıklar kapanır ve zamanında darp edilen bir transseksüelin hezeyan
içindeki bağırışları televizyonlardan duyulur. Bu sırada transkadınlar sağ ve sol lokal
olmak üzere yerlerine geçerler ve sağ lokale ışık vurmasıyla misafir, Ülker Sokak‟ın
nasıl bir yerden nasıl bir yere dönüştürüldüğünü ve önce zencilerin ardından da hemen
kendilerinin başına gelenleri anlatır. 90‟larda Lubunya Olmak (2013, ss. 64-65):
İstanbul yerlisi de vardı, oyuncular da vardı, her kesimden insan vardı Ülker
Sokak‟ta.Cihangir tarihinde şimdiki zamana kadar, bu lafı hiç sevmiyorum
ama,“marjinallerin”, uçuk kaçıkların, ressamların, yazarların, çizerlerin olduğu bir
yerdi.Görece daha hoşgörülü diyebiliriz. Başından beri Cihangir öyle bir yer olmuş.
Elit ve Aristokrat bir semt olmamış Cihangir tarihinde, hep kaçanların uçanların
semti olmuş ama kentleşmeyle beraber, hem de rantla beraber, şimdiki Cihangir
İstanbul‟un en pahalı en popüler semtlerinden biri. Gelin görün ki, bu da bir
ironidir. Oradantranslar, zenciler saçlarından sürüklenerek kendi mahallelerinden
çıkartıldılar, 96-97lerde. Şimdi de Cihangir orta ve üst gelir sınıfın gey ve lezbiyen
gettosuna dönüştü. Atılanlar transtı ama tekrar tercih edenler varlıklı 3 bin doların
üzerinde para kazanan gey ve lezbiyen nüfusu oldu, onlar tercih ediyor şu anda.
Ve devam eder (Cingöz ve Gürsu 2013, s. 249):
O zamanlar Cihangir'i, Ülker Sokak'ı zencilerle paylaşıyoruz. Cihangir aynı
zamanda hem trans hem de zenci gettosu. Aileler var, çoluklar çocuklar var. Bizim
Demet ile oturduğumuz apartman komple trans, yanımızdaki bitişik olan
apartmanda full zenciler vardı. Cihangirden translardan önce zenciler sürüldü. O
kadınlar, adamlar saçlarından böyle, merdivenlerden bağırış çağırış sürüklendiler
Cihangir‟den. Çünkü Habitat toplantısı vardı, çünkü Cihangir'in temizlenmesi
gerekiyordu. İlk önce zenciler temizlendi, biz onların vahşetini gördük, o sokaktan
ne koşullarda çıkarıldıklarını. Ve hiç kanunsuz bir şey yoktu, yani yasaldılar onlar
orada. Buna rağmen oradan tasfiye edildiler. Bağırış çağırış bir şekilde. Sonra
26
translar. Biz önce onları gördük, bu sonra başımıza geldi. Bu daha kötü bir şey.
Hani başına ne geleceğini görüyorsun, sonra da geliyor gibi.
Evde oturan transkadın da şunları söyler (Cingöz ve Gürsu 2013, ss. 103-104):
….açlık grevi filan yapmıştık o Pürtelaş‟taki baskılara karşı. Esra vardı, mesela
bizim Esra, o da kendini yaktı, öldü en sonunda. Esra‟yla beraber grup halinde biz
Emniyet‟i şikayet etmiştik, büyük bir savcılık vardı, oraya ettiğimizi biliyorum.
Taksim Meydanı‟nda, Taksim Meydanı‟nda oturma eylemi yaptığımızı biliyorum
merdivenlerde. İbrahim Eren'in evinde açlık grevi yaptığımızı biliyorum. Gizli gizli
toplandığımızı hatırlıyorum. Mesela üst katlarda Çukurcuma‟da bir kafede
buluşurduk. Daha Lambda kurulmamıştı ama arkadaşlarla oturup toplantı filan
yapılıyordu. Haftada bir pazar günleri mi falandı. Bir ara da Deniz Kızları diye bir
trans oluşumu örgütlenmeye başlamıştı Şişli‟de. Mesela Hande, Handeler o zaman
orada mı oturuyordu, bilmiyorum, trans arkadaşların evlerinde toplanmaya
başlamıştık.
Transkadınların sahnesi, misafir transkadının Hortum Süleyman‟ın işkencelerini
anlatmasıyla biter (Cingöz ve Gürsu 2013, ss. 250-252):
Sonra 95-96‟da Habitat toplantısı yapılması gündeme geldi ve Beyoğlu Polis
Karakolu‟na Hortum Süleyman ithal edildi. Trans sorununu çözmesi için. Faşist,
ırkçı, gerici yobaz bir adam bu. Eli kanlı bir adam bu. Hortum Süleyman, Ülker
Sokak'a geldi. Herkesin kapısını kırdı ve kırdığı kapıları da kamyonetin arkasına
atarak, toplayarak gitti. Bir daha kimse evlerine geri dönemesin, diye. Hepimiz
alındık, götürüldük tabii karakola. Bütün sokak. Neyse kızlarla beraberdik, hani
yirmi-otuz kızdık karakolda. O kadar çok paniklememiştim ama hayatımda ilk defa
karakola düşüyorum ve böyle kötü bir operasyonla düşüyorum. Çok acımasız
davranıyordu polisler o zaman. Polisin sana vurmamak için herhangi bir çekincesi,
tedirginliği falan asla olmuyordu. Kafa göz giriyorlardı. O zamanki polis teşkilatı
milliyetçi ideolojiden gelen insanlardan oluşuyordu. Şimdiki gibi fetocular değildi.
O yüzden vurmak ya da fiziksel şiddet uygulamak onlar için gayet alışılagelmiş bir
şeydi. O yüzden zaten kızlar da o dönemlerde ceplerinde şişe taşırlar,
falçatataşırlardı çünkü kafana bir kereden de daha fazla vurulmasını istemezsin sen
de doğal olarak. Birileri senin sürekli kafana vursun, itip kakalasın. Etki-tepki fizik
kanunu bu. Ay geliyor o dönemler de gözümün önüne, tam sinir harbi yani...
Retrospektif bir bakış açısıyla ele alınmış dramaturji, o dönemde zar zor yapılan gey ve
lezbiyenlerin toplantılarını ele alarak devam eder. Dış dünyanın tehlike olarak
addedilmesi, ikinci perdenin üçüncü sahnesinde, geylerin toplantısı esnasında kapının
vurulmasıyla bir kez daha göze çarpar. Elindeki suyu döken, yerinde sıçrayan, yüreği
ağzına gelen bir kalabalık, dış dünyanın zorbalığını bizlere masumiyetleriyle sunar. Her
şeyin tezadıyla varolduğu bu dünyada, gizlilik de tehlikeden kaçmanın bir
konotasyonudur.
Kapıyı çalan toplantıya gelecek olan lezbiyendir. Geldiğinde, monoloğuyla o zaman
filizlenen örgütlenmeleri anlatmaya başlar: Yeşil Bizans, Gökkuşağı, Lambda,..
Sonrasında Almanya‟daki eşcinsel derneklerinin İstanbul‟da düzenlemek istedikleri
27
„„Onur Yürüyüşü‟‟ ya da „„Pride‟‟ söz konusu olur. O zamanlarda İstiklal Caddesi‟nde
eşcinsellerin yürümesini hayal etmenin bile korkutucu olduğunu görürüz. Her şeyin
gizli saklı olduğundan ve şartlar olgunlaşmadığı için gizli saklı olması gerektiğinden,
basılmaktan korkan grup bariz bir şekilde dışlandıklarının farkındadır. Fakat bu
„„istenilmeyen‟‟ler, transseksüelleri de aralarında istemezler. 90‟larda Lubunya Olmak
(2013, s. 114):
Transların toplantıya katılması söz konusu olunca tartışma çıktı. Transların,
istenmediği ortak kararı alındı. Birçok insanın itiraz etmesine rağmen, çoğunluk
istediği için. Buna rağmen toplantılardan birine katıldı. Banu Gök'tü sanırım ismi.
HIV hastası olduğunu söyledi. O, toplantıya katıldığı için toplantıdan ayrıldı bir
sürü insan, o odaya girince mesela. HIV hastası olduğunu söyledi, devletin yardım
etmediğini... O zaman bir HIV tedavisi yok, devlet karşılamıyor tedaviyi. Yani
insanlar HIV olduklarını öğrendikten kısa bir süre sonra da ölüyorlardı maalesef!
Yardım istedi fakat genelin kararı ilgisizlikti kadına ve o da bir süre sonra öldü
zaten.
İşte bu tam olarak transseksüellerin LGBTTİ altkültürü içerisinde o dönemde
dışlandıklarının bir kanıtıdır. Sadece, „„normaller‟‟ tarafından değil, altkültür anlamında
en yakın oldukları eşcinseller de istemediler.
Pride‟ın gerçekleştiğinden ve ne kadar „„dramatik‟‟ olduğundan bahseden gey
karakterler ve lezbiyen karakter, yürüyüşten bir gün önce karşılaştıkları zorlukları
anlatmaya devam ederler. İstiklal Caddesi‟ne üç kişi girilen ve üç kişinin basılmaktan
korktukları için ayrı ayrı yürüdükleri o zamanlardan, son sahnede Pride görüntülerinin
televizyonda çıkmasıyla „„katedilen yol‟‟ gösterilir.
Oyun, tüm trajik alt metnine rağmen, cesur bir dil kullanır. En olmadık yerlerde atılan
kahkahalar, trajediyi daha da güçlendirir. Gerçek tanıkların röportajlarından yola
çıkılması oyunun gerçekliğini daha da arttırır. Hakikatin, hakikaten televizyonlarda ve
çeşitli efektlerle gösterilmesi, seyirciyi uykusundan uyandıran bir tercihtir. „„Evet, bir
zamanlar bunlar da oldu‟‟ ve „„Ay, ne kadar üzücü‟‟ arasında şöyle bir nüans vardır:
Birincisi, mantığın eleğinden geçirilen duyguların salınmasıyken, ikincisi saf duygu
yüklüdür. Bu kesinlikle ikincisinin yanlış ya da kötü olduğu manasına gelmez. Ama
„„verbatim‟‟ tiyatronun, motamot anlatım kuralı, seyirciye hafızanın ne kadar güçsüz
olabileceğini, yanılmanın ne kadar kolay olabileceğini ve halkı bu şekilde güçsüz
kılmanın ne kadar taktiksel ve kolay olabileceğini gösterir. Eğlenmenin yanısıra,
28
seyirciyi „„rahatsız etme‟‟ amacını sağlayan sahneleme, oyuncuların bir anda sertleşip
bir anda yumuşayan üsluplarıyla destek bulur.
Özellikle transkadınların yer aldığı sahnelerin sıralamasında da „„uyandırılan fikri
değiştirme‟‟ anlayışı yatar. Transkadınlar sahneye ilk olarak seks işçisi olarak çıkar.
Kullandıkları üslup, heteroseksüel zannettikleri bir geye yaklaşımları, ürkütücü ve
tekinsizdir. Fakat ardından gelen bar ve hamam sahnesiyle seyirci gülmeyi yakalar ve
eşcinseller ile transkadınları „„sevimli‟‟ ve „„eğlenceli‟‟ bulur. İkinci perdeyle, gerçek
yüzlerine çarpar. Bu „„eğlenceli‟‟ ve kimi zaman „„yüzeysel‟‟ bulunan transseksüeller ve
eşcinseller o kadar da kolay bir hayat yaşamazlar. İkinci perdeyi açan transkadın
yaşadığı zorlukları anlatırken, Hortum Süleyman‟ın siren seslerinin duyulmasından
sonra misafir transkadının anlattıkları, zor yaşamlarının dile dökülmesidir. Bu insanların
gerekirse evlerine girilir ve doğru nezarethaneye atılır. Böyle bir düzende haneye
tecavüzü bile haklı kılar „„Cinsiyet Kimliği Bozukluğu‟‟. Bu zor hayatın diğer bir örneği
olarak neredeyse nefes almaktan korkan eşcinsel bireylerin toplantısı karşımıza çıkar.
Birinci perdede ve toplantıdan bir önceki sahnede duygusal hayatlarına şahit olduğumuz
gey çift, toplantıda beraber sistemin işleyişine karşı savaşırlar. Onlar sürekli sevişen,
eğlenen, yiyip içen bir birey olmaktan ziyade, Onur Yürüyüşü yapmak için ellerinden
geleni yapan aktivist bir yapıya da sahiptirler.
Harold Pinter‟ın oyunlarında özenle kullandığı „„dış dünya tehlikesi‟‟, bu oyunda da
defalarca karşımıza çıkar: Üftade Sokak‟taki seks işçileri, misafir transkadının kapı
vurmasının yarattığı korku, siren sesleri, lezbiyen karakterin kapıyı sert vurması üstüne
gey bireylerin irkilmesi ve dışarıdaki Güngör Abla, Hortum Süleyman, polis, ekip, ev
basan İç İşleri Bakanlığından siviller… İçeriğin taşıdığı dış dünya korkusu,
sahnelemelerle de verilmeye çalışılır. Direnişin sesini duyurmaya çalışan eşcinsel ve
transseksüel
karakterler,
dış
dünyaya
rağmen
yaşadıklarını,
çünkü
yaşamak
istenildiğinde yaşayabileceklerini gösterirler bize. Her şeye rağmen.
4.2 KARAKTER ANALĠZĠ
Karakter -„„90‟larda Lubunya Olmak‟‟ oyunundaki misafir transkadın-, hayat hikayesini
anlatmaya başlar ve kendini tanıtır. Annesi eşcinsel olduğunu öğrendiğinde, babasını
aramış ve babası onu silah zoruyla Gelibolu‟da „„uslu durmaya‟‟ zorlamıştır. Askerliğin,
29
onu „„iyileştireceğini‟‟ söylemiş ama karakter bunu istemediğini ve İstanbul‟a dönmek
istediğini belirtmiştir. Bu, bir başkaldırıdır. Karakter, kendi yolunu kendi çizmiş ve
İstanbul‟a dönmüştür. Yapısının kötümser olmadığını belirten karakter, bunu şu
sözleriyle belirtmiştir (Cingöz ve Gürsu 2013, s. 53):
Eğer hayatımdaki adamlar ölmezse ben depresyona girmiyorum, nişanlım intihar
etmişti... Öyle bir lüksüm yok, depresyona girmek gibi. Hayat boş ve karanlık gibi
düşüncelerim yok. İstanbul çocuğuyum, arkadaşlarımla beraber eğlenip politika
yaparak hayatımı geçirmeyi hedeflemiştim hala da öyle geçiriyorum.
Yeşil Bizans‟ta tanıştığı arkadaşları, eğiliminin aslında „„fena bir şey olmadığını‟‟
belirtmiş, sevdiği bir insanla bunu yaşamanın daha güzel olacağını söylemiştir.
Karakter, önce müşterisi sonra sevgilisi olan Orhan‟la ortak bir hayata başlar.
Sonrasında AB destekli projede yer alarak eğitime verdiği önem ortaya çıkar. Önce
transseksüel bireylerle bulaşan cinsel hastalıkları önleme eğitimi alıp sonra bunu
müşterilere öğretme odaklı olan bu projede gönüllü olarak yer alan karaktere, vakıf
memnuniyet dolayısıyla iş teklif eder.
Geçmiş zaman kullanan karakter, retrospektif bakış açısıyla bize 90‟ların Ülker
Sokak‟ını, yeni yeni transseksüel ve eşcinsel göçü alan İstanbul‟u, kimi zaman şaşıran
hafızasıyla anlatır. Onu için önemli olan 90 ya da 91 senesinde, 19 ya da 19 küsur
yaşında Ülker Sokak‟a taşınması değil, o dönemleri kafamızda büyük bir resimle
çizmektir. Aktivist sese sahip bu karakter, sosyolojik olarak 90‟ların Türkiye‟sinin
resmini çizer.
Ülker Sokak‟a taşınmasıyla „„gey kimliğini terkedip, kadın kimliğine dönüştüğü‟‟
(Cingöz ve Gürsu 2013, s. 56) bir sürece giren karakter, eline yeterli para geçtiği zaman
bedenini ruhuna uydurmuştur. Ameliyata karar vermediğini, bunun böyle olduğunu
belirtir. Bir sene boyunca Demet‟in evinde yaşadığını ve Demet‟in ona bir anne gibi
baktığını söyler. Bir sene boyunca, karaktere yol yordam öğreten ve annelik, yoldaşlık
yapan Demet, transseksüel altkültürün vücut bulmuş halidir. Herkesin birbirine saygı
gösterdiği, bütün ilişkilerin kardeşlik üstünden kurulduğu, Türk‟ün, Kürt‟ün, liberalin,
muhafazakarın bir arada yaşadığı bu mahallede, mahalleliyle olan ilişkilerin sahteliği,
mahallelinin polis tarafında yer almasıyla ortaya çıkar. 90‟larda Lubunya Olmak (2013,
s. 59):
30
Çünkü transların o sokaktan sürülmesi gündeme geldiğinde, polisin yanında yer
alanlar ilk önce bizim ahbap dediğimiz insanlar oldu. Esrar satan vardı, bizim yan
komşumuz. Ülker‟de esrar, camdan sepet sarkıtılarak alınan bir şeydi. Camdan
sepet sarkıtılıp esrar alınıyordu ve o esrar satın alınan kişi, ilk polislerin tarafında
yer alan oldu. Translara esrar satıp hayatını kazanan insan ilk önce sırtını döndü
translara. Bunları da gördük.
Karakter, ameliyat olduktan sonra erkeklerin taleplerinin daha çirkin geldiğini vurgular.
İki „„döneminde‟‟ de seks işçiliği yapan karakter, ameliyattan sonra „„kukusunu hak
etmediklerini düşünmeye başladığını‟‟ söyler (Cingöz ve Gürsu 2013, s. 61). O zamanki
müşterilerin de, taleplerinin de şimdiki kadar ruh hastasıolmadığını vurgular. Transların
altın çağını yaşadığı zamanlarda yani en azından seks işçiliğinin çok popüler bir meslek
olduğu için oldukça iyi para kazandığı 90‟lı yıllarda, transfobi ve homofobinin de bu
kadar belirgin olup, ayrı kutuplara düşülmediğinden bahseder.
19 -20 yaşlarında İstanbul‟da gördüğü mekanları ve katıldığı toplantıları anlatır.
Lambda‟nın isim toplantısında kendinin de olduğunu söyler. Yeşil Bizans toplantılarına
katılan tek transkadının Demet olduğunu belirtir. Toplantılarda transseksüel bireylerin
istenmemesiyle arada bir bağ kurulabilir. Hatta eşcinsel ve transseksüel örgütlenmenin
farklılığından ve farklı olması gerektiğinden şöyle bahseder (Cingöz ve Gürsu 2013, s.
144):
Onur Haftası‟nın toplantıları yapılıyor, bir tane trans kadın gidiyor toplantılara ve
gey arkadaşlar da “siz seks işçiliği yapıyorsunuz, travestisiniz, transsınız,
transseksüelsiniz, bizim prestijimizi düşüyorsunuz” diyerek katılan tek trans
kadından toplantılara bir daha katılmaması isteniliyor. Bırakın travesti,
transseksüel arasındaki hiyerarşiyi, hani işte benim bahsettiğim gey, lezbiyen
örgütlenmesiyle trans örgütlenmesinin neden farklı olması gerektiğine dair en
somut, çarpıcı, en ilkel ham göstergelerinden biri budur. Arada olan şey, esasında
gayet kimyasal bir şey, farklılık yani. Daha o zamanlar başlamış bu belki de
ayrışma, politik farklı görüşler vesaire. Bunun adını siz koyun.
Sonrasında, transseksüellerin eylem yapmasının imkansız olduğunu, hatta yan yana
İstiklal Caddesi‟nde yürüyemediklerini ve 1996‟da Hortum Süleyman‟ın tayiniyle Ülker
Sokak‟ın „„sona erdiğini‟‟ anlatır. Görünmenin bu kadar önemli olduğu bu dünyada, o
zamanlar geylerin bile görünürlük problemi olduğunu vurgular. Bütün bu problemlerin,
sorunların içinde kendi bedeniyle ve değişimiyle ilgilenmek ister. „„Seks işçisi‟‟
tanımının lugata girdiği zamanlar, seks işçilerinin „„Gacı‟‟ yayını, Pınar Selek‟i babası
Alp Selek‟in transseksüellerin örgütlenmesi için danışmanlık vermesi… Fakat yine de
2007‟nin sonuna kadar örgütlü trans mücadelesinden bahsedilmeyeceğini belirtir oysa
31
„„… transların mücadelesi bitmez, zaten transların mücadelesi doğdukları anda başlıyor.
Transların şu anda Türkiye‟de var olmaya çalışmaları bile bir mücadele, bir direniştir‟‟
(Cingöz ve Gürsu 2013, s. 150).
Önce zencilerin, sonra da transların sürülmesine şahitlik eden karakteri, bu „„vahşetin‟‟
kanunsuz ve insafsız olduğundan bahseder. Yine tarihinden tam emin olmamakla
birlikte Habitat toplantısı ve Hortum Süleyman‟ı anlatır. Sonrasında en baştaki hayat
hikayesine, Orhan‟la kurduğu hayata döner. Ama burada çok fazla durmadan, Ülker
Sokak‟ta Demet ile oturdukları evlerin kapılarının balyozlandığını, kapıyı tellerin
tuttuğunu anlatmaya başlar. Orhan‟la hayat kurmak için, Ülker Sokak‟ı terkettiğini ve
bir hafta sonra da bu baskının olduğunu belirtir. En vurucu noktasıysa, önce
„„zencilerin‟‟ o sokaktan temizlenme nedenlerini bilmemeleri, ikinci olarak da
izledikleri o bağırış çağırışın onların da başına gelmeleri.
Ve sonrasında da „„Kalanlar oldu, işte Demet‟in evi kaldı, bir de Demet‟in karşı
apartmanında bir daire. İki üç kişi orada, iki üç kişi orada yaşıyordu. Çoğu ev, başka
insanlara kiraya verildi, trans olmayan insanlara kiraya verildi. Sokakta fuhuş durdu.
Herkes bir yere dağıldı...‟‟ (Cingöz ve Gürsu 2013, s. 256).
32
5. SONUÇ
Türkiye‟de transseksüellik ve transfobi odaklı yazılan ve uyarlanan oyunlar, queer
kuram, feminizm, politika, sosyoloji, psikoloji odaklı incelenmiştir. Önce, cinsiyetin
tanımıyla başlayıp, ardından transseksüelliğin ne demek olduğu anlatılan bu çalışma,
cinsel kimliksizleşme sürecini ulaşılması gereken nokta olarak görüp, Türkiye‟de kimlik
sahibi olmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Cinselliğin dahi iktidarın
elinde tuttuğu ve yönetmeye çalıştığı bir araç haline getirmesinin sorununu tartışmıştır.
İkinci bölümde, „„alternatif‟‟ adı verilen sahnelerde sahnelenen oyunlar kendi aralarında
gruplanarak incelenmiş ve birbirlerinden ayrılan özelliklerinin aslında o kadar belirgin
ve kesin olmadığı da, „„Diva‟‟ oyunun yazarı ve aynı zamanda yönetmeniyle yapılan
röportajla gösterilmeye çalışılmıştır. Sonrasında “90‟larda Lubunya Olmak” oyunu
incelenmiş ve sahnelenecek karakterin analizi yapılmıştır.
Bu konuda araştırma yapmak isteyenlere özenle ve ayrıntılı bir biçimde hazırladığım
kaynakçayı öneririm.
33
KAYNAKÇA
Kitaplar
Antmen, A. (Ed.). 2008. Sanat Cinsiyet Sanat Tarihi ve Feminist Eleştiri. 3. Baskı.
İstanbul :İletişim Yayınları
Butler, Judith., 2013. Bela Bedenler. C.Çakırlar, Z.Talay (Çev.), İstanbul: Pinhan
Yayıncılık.
Butler, Judith., 1999. Cinsiyet Belası: Feminizmin ve Kimliğin Altüst Edilmesi.3.Baskı.
B.Ertür (Çev.), İstanbul: Metis Yayınları.
Case, Sue-Ellen., 1988. Feminizm ve Tiyatro. A. Sönmez (Çev.), İstanbul: Boğaziçi
Üniversitesi Yayınevi.
Cervulle, M. & Rees-Roberts, N. 2015. Homo Exoticus Irk, Sınıf ve Queer Eleştiri. A.
Yalın(Çev.), İstanbul: Ekslibris Yayıncılık.
Cornwall, Andrea., 1994. Gendered Identities and Gender Ambiguity Among Travestis
in Salvador, Brazil. Dislocating Masculinity: Comparative Ethnographies. A.
Cornwall veL. Lindisfarne (Drl.). Londra: Routledge.
Cingöz, Y.,& Gürsu, E. (Hzl.), 2013. 90‟larda Lubunya Olmak. İzmir: Siyah Pembe
Üçgen.
Esmeray., 2013. Cadının Bohçası. İstanbul: bgst Yayınları.
Foucault, Michel., 1987. Söylemin Düzeni. Ankara: Hil Yayınları.
Foucault, Michel., 2007. Cinselliğin Tarihi. H.U.Tanrıöver (Çev.), İstanbul: Ayrıntı
Yayınları.
Freud, Sigmund., 1981. Cinsiyet Üzerine. 17.Baskı. A.A.Öneş (Çev.), İstanbul: Say
Yayınları.
Halberstam, Judith., 2005. In a Queer Time and Place: Transgender Bodies,
Subcultural Lives. New York and London: New York University Press.
Halberstam, Judith., 2011. The Queer Art of Failure. Durham, NC: Duke University
Press.
Holdsworth, N., & Luckhurst, M. (Ed.), 2007. A Concise Companion to Contemporary
British and Irish Drama. New Jersey: Wiley-Blackwell.
Jagose, Anne Marie., 1996. Queer Theory: An Introduction. New York: New York
University Press.
34
Kandiyoti, D., 1996. Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar Kimlikler ve Toplumsal
Dönüşümler. 4.Basım. A. Bora, F. Sayılan, Ş. Tekeli, H. Tapınç, F. Özbay
(Çev.), İstanbul: MetisYayınları.
Kandiyoti, D.,& Saktanber, A. (Hzl), 2003. Kültür Fragmanları Türkiye‟de Gündelik
Hayat.3.Basım. Z. Yelçe (Çev.), İstanbul: Metis Yayınları.
Kosofsky Sedgwick, Eve., 1990. Epistemology of the Closet. 2. Baskı. California:
University of California Press.
Öner, Aysun., 2015. Beyaz Yakalı Eşcinseller. İstanbul: İletişim Yayınları.
Özkazanç, Alev., 2015. Feminizm ve Queer Kuram. Ankara: Dipnot Yayınları.
Selek, Pınar., 2001. Maskeler Süvariler Gacılar. 2.Baskı. Ankara: Ayizi Yayınları.
Şeker, B. (Hzl.), 2013. Başkaldıran Bedenler. İstanbul: Metis Yayınları.
W.Scott, Joan., 1988. Toplumsal Cinsiyet: Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi.
A.T.Kılıç(Çev.), İstanbul: Agora Kitaplığı.
35
Süreli Yayınlar
Arman, Ayşe., 2015. Bu Ülkede Devlet Erkek Adalet Erkek Medya Erkek! Hürriyet
Pazar,26 Nisan. ss. 10-11.
Baudrillard, Jean., 1997. Biz Hepimiz Transseksüeliz. Defter. 125 (6).
Cogito., 2011. Cinsel Yönelimler ve Queer Kuram. Yapı Kredi Yayınları (Drl.).Bahar
2011(65-66)
Godelier, Maurice., 1981. The Origins of Male Domination. New Left Review. 127, s.
17.
36
Diğer Yayınlar
Alper, M.C. & Binay, M. (Yapımcı), 2011. Caner Alper & Mehmet Binay (Yönetmen).
Zenne[Film]. Türkiye: CAM Films.
Aydın, Gülden., 2005. Devletin polisi homoseksüelden dayak yiyor mu dedirtecektim.
Hürriyet,
[online]
30
Ocak
2005,
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=292556 [15 Nisan 2015].
Başar, Deniz., (2014). Performative Publicness: Alternative Theater in Turkey After
2000s. Thesis for the M.A. Degree. İstanbul: Boğaziçi University The Atatürk
Institute forModern Turkish History.
Turgut, F. & Turgut, K. (Yapımcı), 1987. Şerif Gören (Yönetmen). Beyoğlu‟nun Arka
Yakası[Film]. Türkiye: Uzman Film.
Ün, M. (Yapımcı), 1992. Orhan Oğuz (Yönetmen). Dönersen Islık Çal [Film]. Türkiye:
Uğur Film.
Yılmaz, A. (Yapımcı), 1993. Atıf Yılmaz (Yönetmen). Gece Melek ve Bizim Çocuklar
[Film].Türkiye: Yeşilçam Film.
37
ÖZGEÇMĠġ
Adı Soyadı: Şebnem Nazlı Karalı
Sürekli Adresi : Hamidiye Mah. Kervansaray Sok. Kazancilar İnş. 34782
Çekmeköy/İstanbul
Doğum Yeri ve Yılı: Fatih - 1990
Yabancı Dili: İngilizce, Almanca, Yunanca, İsveççe, Karayca
Ġlk Öğretim: Altunizade Hafize Özal İlköğretim Okulu - 2004
Orta Öğretim: Üsküdar Çağrıbey Anadolu Lisesi - 2008
Lisans: Boğaziçi Üniversitesi - 2013
Yüksek Lisans: Bahçeşehir Üniversitesi - 2015
Enstitü Adı: Sosyal Bilimler Enstitüsü
Program Adı: İleri Oyunculuk Yüksek Lisans Programı
Akademik ÇalıĢmalar:
Şubat – Haziran 2013, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul
Senior Thesis: The Elements of Jean-Paul Sartre‟s Existentialism in Samuel
Beckett‟s Five Plays: Waiting for Godot, Endgame, Krapp‟s Last Tape, Play,
Not I
Nisan 2015, Boğaziçi Üniversitesi, Istanbul
Shakespeare Symposium: „„Counterstream Shakespeare‟‟
Konuşma: Metot Oyunculuğunda Shakespeare Karakterlerine YaklaşımShakespeare Oyunculuğu Derken?
38
ÇalıĢma Hayatı:
Eylül 18, 2014- hala, Mekan Artı, Istanbul
„„90‟larda Lubunya Olmak‟‟ – Transseksüel
Ocak 1-Haz 20, 2014 , Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İstanbul
„„Bir Delinin Hatıra Defteri‟‟ – Dramaturg ve Çevirmen
Kasım 23 – Ocak 29, 2013-14, American Cultural Association Language Schools
Çekmeköy VIP, İstanbul
İngilizce Öğretmeni
Conversation Club Eğitimcisi
Ekim 12 – Kasım 13, 2013, İkinci Kat, İstanbul
Asistan
Eylül 2 – Ekim 31, 2013, Magma Engineering Translation Management, İstanbul
Freelance Çevirmen
Temmuz 1 – Ekim 1, 2013, American Cultural Association Language Schools Üsküdar,
İstanbul
İngilizce Öğretmeni
Speaking and Movie Clubs Eğitimcisi
Nisan - Mayıs 2013, Galataperform, İstanbul
„„İkinci Yeni Metin Yeni Tiyatro‟‟ projesinde asistan ve basın bülteni çevirmeni
„„Ricci/Forte: Borders‟‟ oyunculuk atölyesinde asistan ve basın bülteni
çevirmeni
Mart 20 - 30, 2013, Galataperform, İstanbul
„Playwriting with Peter Arnott: Borders‟ atölyesinde ardıl çevirmen
Eylül 2012, Boğaziçi University, İstanbul
11th Conference of the European Society for the Study of English (ESSE)–
katılımcı ve takım elemanı
39
Download