uyuşmazlık mahkemesi kararları - türkiye cumhuriyeti uyuşmazlık

advertisement
UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ KARARLARI
I-2247 SAYILI KANUN’UN 27. MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (BAŞVURU RED)
KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
1-ESAS NO
: 2014/1032
KARAR NO
: 2014/1185
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İdari yargı yerince verilen kararın, davanın esası ile ilgili olması ve adli yargı yerinin görevli
olduğu gerekçesiyle verilmiş bir görevsizlik kararı niteliğini taşımaması karşısında, 2247 sayılı Yasa’nın
14. maddesinde öngörülen, adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve
sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri koşulunun oluşmadığı anlaşıldığından, aynı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
: İ.İ.
: Av. F.K.
: Kahramanmaraş Belediye Başkanlığı
O L A Y : Kahramanmaraş İli, On İki Şubat İlçesi, Hürriyet Mahallesi, 28. sokak adresinde
bulunan davacı ve müştereklerine ait 4063 ada 16 parsel sayılı taşınmaz üzerinde, birinci blok beşinci
katının tabliye betonu dökülmüş, altıncı katın kalıpları çakılı, ikinci blok gro betonu dökülmüş ve temel
demirleri bağlı vaziyette bulunan yapı ile ilgili olarak davalı idare elemanlarınca yapılan incelemelerde,
yapının ruhsatsız ve kaçak inşaat olduğundan bahisle 5.10.2010 tarih ve 23/8 sayılı yapı tatil tutanağı
tutulmuş, 14.10.2010 tarih ve 2010/2236 sayılı Belediye Encümen kararı ile 3194 sayılı İmar Kanunu’nun
42. maddesi uyarınca davacı ve müşterekleri adına 122.686,51 TL idari para cezası verilmiş, verilen karar
26.10.2010 gün ve 8831 sayılı işlemle davacıya bildirilmiş, ayrıca 1.12.2011 gün ve 3284 sayılı karar ile de
ilave 8.763,32 TL para cezası verilmiş, bu karar da Kahramanmaraş Belediyesi İmar ve Şehirc ilik
Müdürlüğü’nün 20.12.2011 gün ve …… 16968 sayılı işlemiyle davacıya bildirilmiştir.
Davacı vekili, 26.10.2010 gün ve 8831 sayılı işlemle bildirilen 14.10.2010 tarih ve 2010/2236
sayılı Belediye Encümen kararı ile davacı adına verilen idari para cezasının iptali istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
Gaziantep 1.İdare Mahkemesi’nce, 15.6.2011 gün ve E:2011/888, K:2011/1004 sayıyla, 3194
sayılı İmar Kanunu ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu hükümleri birlikte değerlendirildiğinde davanın
görüm ve çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar
verilmesi üzerine, davacı ve davalı tarafından temyiz edilen karar, Danıştay 14. Dairesi’nin 29.11.2012 gün
ve E:2011/16059, K:2012/8988 sayılı kararı ile, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre
idari para cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın da (yapı tatil tutanağı) verilmiş olması
nedeniyle davanın görüm ve çözümünün idari yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle görev yönünden
bozulmuş, dava dosyasının gönderildiği Gaziantep 1.İdare Mahkemesi bu kez, 16.7.2013 gün ve
E:2013/670, K:2013/1092 sayılı kararı ile Kahramanmaraş İdare Mahkemesi’nin kurulmuş olması
nedeniyle davanın görüm ve çözümünün Kahramanmaraş İdare Mahkemesi’nin yetkisinde olduğu
gerekçesiyle yetkisizlik kararı vermiştir.
KAHRAMANMARAŞ İDARE MAHKEMESİ: 5.6.2014 gün ve E:2013/828, K:2014/1048
sayıyla; davayı esastan inceleyerek, 3194 sayılı Kanun uyarınca verilen para cezası uygulamasında hukuka
ve mevzuata aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir.
Davacı vekili, 20.12.2011 gün ve …… 16968 sayılı işlemle bildirilen 1.12.2011 gün ve 3284
sayılı Belediye Encümen kararı ile davacı adına verilen ilave para cezasının iptali istemiyle de adli yargı
yerine itirazda bulunmuştur.
KAHRAMANMARAŞ 3. SULH CEZA MAHKEMESİ: 29.12.2011 gün ve D.İş:2011/832
sayıyla; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre idari para cezası yanında idari yargının
görev alanına giren kararın da verilmiş olması nedeniyle, ilgili tüm mevzuat hükümleri uyarınca ve
1
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin benzer kararları da emsal gösterilerek davanın çözümünün idari yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, yapılan itiraz üzerine, Kahramanmaraş 2. Asliye Ceza
Mahkemesi, itiraz hususunda karar verilmesine yer olmadığına; Kahramanmaraş Belediye Encümenince
davacı adına ayrı tarih ve sayılı kararlar ile önce 122.686,51 TL idari para cezası daha sonra ilave olarak
8.763,32 TL idari para cezası verildiği, verilen para cezalarının aynı idari işlem nedeniyle verildiği, bu
durumda aynı idari işlem nedeniyle verilen asıl ve ilave idari para cezalarının kaldırılması istemiyle açılan
davalar nedeniyle, Gaziantep 1. İdare Mahkemesi ile Kahramanmaraş 3. Sulh Ceza Mahkemesince verilen
görevsizlik kararları arasında olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, bu nedenle yapılan itirazın incelenmesi
ve görevli mahkemenin belirlenmesini sağlamak üzere dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesi
gerektiğini açıklayarak, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesi için Kahramanmaraş 3. Sulh
Ceza Mahkemesine iadesine kesin olarak karar vermiştir.
Davacı vekilinin, Kahramanmaraş 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce verilen karar uyarınca
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesi talebini içeren dilekçesi üzerine, Kahramanmaraş 3. Sulh
Ceza Mahkemesi’nce Gaziantep 1. İdare Mahkemesi ile yapılan yazışmalar sonucu idari yargı yerine ait
dosyanın durumu anlaşılarak sonuçta Kahramanmaraş İdare Mahkemesinin E:2013/828, K:2014/1048 sayılı
dava dosyası, Mahkemenin D.İş:2011/832 sayılı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmek
üzere Mahkemesinden istenmiş, Kahramanmaraş İdare Mahkemesinin 29.9.2014 gün ve E:2013/828 sayılı
yazısı ile, söz konusu dava dosyasında kararın davacı tarafından temyiz edildiği, bu nedenle dosyanın
Danıştay Başkanlığı’na gönderileceği ve kararın kesinleşmemiş olması nedeniyle dosyanın
gönderilemediği, ancak Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmek üzere dosyanın onaylı suretinin
gönderildiğinin bildirilmesi üzerine, Kahramanmaraş 3. Sulh Ceza Mahkemesinin kapatılması nedeniyle
dosyanın gönderildiği Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Mahkemesince 22.10.2014 gün ve D.İş:2014/344
sayılı yazı ile, kendilerine gönderilen dava dosyasının Mahkemenin 2014/344 D.İş esasına kaydedildiği ve
dosyanın Kahramanmaraş 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce verilen karar uyarınca idari yargı yerine ait halen
derdest olan dosyanın onaylı örneği ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği
belirtilerek, dosya Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki
raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı
Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle
incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasınd a yer
alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza
mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve
hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi
gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin görev ve yetkileri, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın
158. maddesi ile 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1.
maddesinde açıkça gösterilmiş, Mahkeme adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm
uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili kılınmıştır.
2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri
sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı
olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması
gerekir.
Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca
ilgili makamlarca ileri sürülebilir”, 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin
veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya
incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa,
2
gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin
incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.
(Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına
ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilir” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin,
uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından
inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer
verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, davacı vekilinin, 20.12.2011 gün ve …… 16968 sayılı işlemle
bildirilen 1.12.2011 gün ve 3284 sayılı Belediye Encümen kararı ile davacı adına verilen ilave para
cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine yaptığı itiraz sonucunda, Mahkemece görevsizlik kararı verilmiş,
yapılan itiraz üzerine, Kahramanmaraş 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce, itiraz hususunda karar verilmesine
yer olmadığına, aynı idari işlem nedeniyle verilen asıl ve ilave idari para cezalarının kaldırılması istemiyle
açılan davalar nedeniyle Gaziantep 1. İdare Mahkemesi ile Kahramanmaraş 3. Sulh Ceza Mahkemesince
verilen görevsizlik kararları arasında olumsuz görev uyuşmazlığı oluştuğu ileri sürülerek, görevli merciin
belirtilmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği görülmüş ise de,
dosyanın davacı vekilinin başvurusu üzerine Mahkememize gönderildiği anlaşılmıştır.
Somut olayda, dosya içinde bulunan idari yargı dosyasının onaylı örneğinin incelenmesinden,
davacı vekilinin 26.10.2010 gün ve 8831 sayılı işlemle bildirilen 14.10.2010 tarih ve 2010/2236 sayılı
Belediye Encümen kararı ile davacı adına verilen idari para cezasının iptali istemiyle idari yargı yerinde
dava açtığı, Gaziantep 1.İdare Mahkemesi’nce davanın görev yönünden reddine karar verilmesi üzerine,
taraflarca temyiz edilen kararın, Danıştay 14. Dairesi’nce davanın görüm ve çözümünün idari yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle görev yönünden bozulduğu, Kahramanmaraş İdare Mahkemesi’nin kurulmuş olması
nedeniyle Gaziantep 1.İdare Mahkemesi’nce yetkisizlik kararı verilerek dosyanın gönderildiği
Kahramanmaraş İdare Mahkemesi’nce davanın esastan incelenerek, 3194 sayılı Kanun uyarınca verilen
para cezası uygulamasında hukuka ve mevzuata aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar
verildiği, davacı tarafından temyiz edilen karar ve dava dosyasının Danıştay Başkanlığı’na gönderileceğinin
ve halen derdest olduğunun bildirildiği, böylece Gaziantep 1.İdare Mahkemesi’nce verilen görevsizlik
kararının bozularak sonuçta davanın esası ile ilgili karar verildiğinin anlaşıldığı, bu işlem ile ilgili olarak
davacının adli yargı yerine dava açıp açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, adli yargı yerince davacı
hakkında bu işlem ile ilgili olarak verilmiş bir görevsizlik kararı da bulunmadığı; davacı vekilinin
20.12.2011 gün ve …… 16968 sayılı işlemle bildirilen 1.12.2011 gün ve 3284 sayılı Belediye Encümen
kararı ile davacı adına verilen ilave para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine itirazda bulunduğu,
Mahkemece görevsizlik kararı verildiği, davacının bu işlem ile ilgili olarak idari yargı yerine dava açıp
açmadığı konusunda bir bilgi olmadığı gibi, idari yargı yerince bu kişi hakkında bu işlem nedeniyle verilmiş
bir görevsizlik kararı da olmadığı, ancak Kahramanmaraş 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce, aynı idari işlem
nedeniyle verilen asıl ve ilave idari para cezalarının kaldırılması istemiyle açılan davalar nedeniyle,
Gaziantep 1. İdare Mahkemesi ile Kahramanmaraş 3. Sulh Ceza Mahkemesince verilen görevsizlik
kararları arasında olumsuz görev uyuşmazlığı meydana geldiğinden bahisle dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi üzerine, davacı vekilinin istemiyle dosyanın Mahkememize
gönderildiği anlaşılmış ise de, ortada 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde, tarafları,
sebebi ve konusu aynı olan davada en az iki yargı merciince kendilerini görevsiz görerek verilmiş ve
kesinleşmiş görevsizlik kararları bulunmamaktadır.
Bu durumda, adli ve idari yargı yerlerince, tarafları, konusu ve sebebi aynı olan dava sebebiyle
verilmiş iki ayrı görevsizlik kararı bulunmadığı, bu nedenle 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen
koşulların oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bu lunmayan
başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen koşulların oluşmadığı anlaşıldığından,
aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE,
29.12.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
2-ESAS NO
: 2014/1037
KARAR NO
: 2014/1089
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
3
*
ÖZET : İdare Mahkemesi kararının bir görevsizlik kararı olmasına karşın, adli yargı yerince verilen kararın
husumet yokluğu nedeniyle dava dilekçesinin reddine dair bir karar olması ve görevsizlik kararı
mahiyetinde bulunmaması karşısında; 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan
BAŞVURUNUN, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk
KARAR
Davacı
Vekilleri
Davalı
Vekili
: T.D.Ş.
: Av. E.D. - Av. D.A.
: (Adli Yargıda) 1- H.B., 2- M.Z.
: Av. B.Ş.
(İdari Yargıda) DSİ İzmir 2.Bölge Müdürlüğü
O L A Y : Davacı vekili, DSİ İzmir 2. Bölge Müdürlüğünde, Emlak ve Kamulaştırma Şube
Müdürlüğünde görev yapan müvekkilinin, davalılar tarafından hukuka aykırı bir şekilde çirkin bir olayın
içerisine sürüklendiği, ağır bir şekilde mağdur edildiğini, müvekkiline ait, işi ile ilgili olmayan, kendi şahsi
harcamalarını gösterir dökümlerin kendisinden habersiz bir şekilde ele geçirildiğini ve maddi, manevi zarar
verme amacı ile kullanıldığını; müvekkilinin kişilik hakları ve özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiğini
ifade ederek; toplam 10.000. TL manevi tazminata hükmedilmesi istemiyle; 1 -H.B.ve 2-M.Z.’e karşı adli
yargı yerinde dava açmıştır.
İzmir 7.Asliye Hukuk Mahkemesi, 20.12.2011 gün ve E:2011/164, K:2011/504 sayı ile,
uyuşmazlığın esasını inceleyerek, davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine karar vermiş; temyiz edilmesi
üzerine Yargıtay 4.Hukuk Dairesi, 5.6.2013 gün ve E:2012/10898, K:2013/10731 sayı ile, Mahkemece/
husumet yokluğundan dava dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekirken işin esasının incelenmiş
olmasının usul ve yasaya uygun olmadığı gerekçesiyle; kararın bozulmasına karar vermiştir.
İZMİR 7.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 17.12.2013 gün ve E:2013/417, K:2013/576 sayı ile,
Yargıtay 4.Hukuk Dairesi'nin 2012/10898 Esas-2013/10731 Karar sayı ve 05/06/2013 tarihli ilamında
(....Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken kişilere zarar vermesi ilgili kamu
kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Bu durumda sorumlu, kamu görevlisinin emrinde çalışmakta olduğu
kamu kurumu olup dava o kurum aleyhine açılmalıdır. (T.C. Anayasası 40/lll, 129/V, 657 Sy. K.13, HGK
2011/4-592 E., 2012/25 K.) Bu konuda yasal düzenlemeler emredici hükümler içermektedir. Diğer yandan
Sorumluluk Hukukunun temel ilkeleri açısından bakıldığında da bu şekilde düzenlemenin mevzuatta yer
almış olması zarar görenin zararının karşılanması yönünde önemli bir teminattır. Davaya konu edilen
olayda; DSİ İzmir 2. Bölge Müdürlüğünde Harita Mühendisi olarak görev yapan Hasan Beller'in davacıya
karşı görev sırasında haksız fiil suçunu işlediği ileri sürülmüş, davalı memurun görevi sırasında ve görevi
nedeniyle meydana gelen zarardan sorumlu tutulması istenmiştir. Mahkemece husumet yokluğundan dava
dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekirken işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun
olmadığından bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir....) denmek suretiyle kararlarının bozulduğu,
mahkemece yapılan açık yargılama sonunda usul ve yasaya uygun olan Yargıtay bozma ilamına uyulara k
husumet yokluğundan dava dilekçesinin reddine dair hüküm tesis edilmiş olduğu gerekçesiyle; “Davacının
davasının husumet yokluğu nedeniyle REDDİNE” karar vermiş; bu karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Davacı vekili; aynı maddi olaydan dolayı, 2.000 TL. manevi tazminat ödenmesi istemiyle bu kez
DSİ İzmir 2.Bölge Müdürlüğüne karşı idari yargı yerinde dava açmıştır.
İZMİR 3.İDARE MAHKEMESİ: 1.9.2014 gün ve E:2014/1009 sayı ile, kamu görevlilerinin
görevleri sırasında, görevlerinden ayrılabilen kişisel kusurları nedeniyle doğrudan kamu görevlisine karşı
açılan davaların adli yargı yerlerinde çözümlenmekte olduğu, dava konusu olayda ise, davalı idare çalışanı
Hasan B. tarafından davacının izinde olduğu dönemde davacının şahsi eşyalarını karıştırdığı ve k redi kartı
hesap ekstresi ile banka dekontunu eline geçirerek bunları davacı aleyhinde kullandığı ileri sürülerek bu
şahsa karşı açılan tazminat davasının, davacı tarafından ileri sürülen hususların kamu görevlisinin
görevinden ayrılabilen kişisel kusuru iddiasına dayanması nedeniyle adli yargı yerinde çözümlenmesi
gerektiği sonucuna varılmış olduğu; dava konusu olayda, davalı idare çalışanı Hasan B. tarafından
davacının kişilik hakları ve özel hayatının gizliliği ihlal edildiği gerekçesi ile manevi tazminata
hükmedilmesi istemiyle ilk olarak İzmir 7. Asiye Hukuk Mahkemesi'nde dava açıldığı, anılan mahkeme
tarafından E:2013/417, K2013/576 sayılı ve 17/12/2013 tarihli kararı ile, Hasan B. Tarafından işlenildiği
iddia edilen fiillerin görev sırasında olduğu bu nedenle davanın görevli olduğu kamu kurumu aleyhine
açılması gerektiği gerekçesi ile davanın husumet yokluğu nedeni ile reddine karar verildiği, bu kararın
kesinleşmesi üzerine davacı tarafından görülmekte olan davanın açıldığının anlaşıldığı; uyuşmazlığın
çözümünün idari yargının görev alanı içerisinde bulunmadığı ve davanın yukarıda belirtilen Asliye Hukuk
4
Mahkemesi'nin görev alanı içerisinde kaldığı sonucuna varıldığı gerekçesiyle; 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'un 19. maddesi uyarınca görevli merciin belirtilmesi
için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulmasına, dava dosyası ve ara kararı ile temin edilen İzmir 7. Aliye
Hukuk Mahkemesi'nin E:2013/417 sayılı dosyasının Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine,
uyuşmazlığın incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesinin bu konuda bir karar vermesine kadar geri
bırakılmasına karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE : Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan
başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın
başvurunun reddi gerektiği yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ :
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Anayasa’nın 158. maddesinde, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin adli, idari ve askeri yargı mercileri
arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili olduğu belirtilmiş; 224 7
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1. maddesinde, “Uyuşmazlık
Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri
arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev
yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir…”; 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının
bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları,
konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin
veya kesinleşmiş olması gerekir. / Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza
davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir.”; 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı
mercilerinden birisinin kesin veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı
incelemeye başlayan veya incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli
olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine
başvurur ve elindeki işin incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler. / (Değişik
ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da
temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir.”
denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya
görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan
veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.
İzmir 3.İdare Mahkemesi kararının görevsizlik kararı olduğunda tereddüt bulunmamaktadır.
Buna karşılık, olumsuz görev uyuşmazlığına konu edilen İzmir 7.Asliye Hukuk Mahkemesi
kararı incelendiğinde; Mahkemece, Yargıtay bozma ilamına uyularak husumet yokluğundan dava
dilekçesinin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
Öte yandan, adli yargı yerinde açılan davanın davalılarının, H.B.ve M.Z.isimli kişiler olmasına
karşılık; idari yargı yerinde DSİ İzmir 2.Bölge Müdürlüğüne karşı dava açıldığı, dolayısıyla davanın
taraflarının aynı olmadığı görülmektedir.
Buna göre; Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı, idari yargının görevli olduğu gerekçesiyle
verilmiş bir görevsizlik kararı niteliğinde olmadığından ve ayrıca adli ve idari yargı yerlerinde açılan
davanın davalıları da aynı olmadığından; adli ve idari yargı yerleri arasında görev uyuşmazlığı
oluştuğundan söz etmek mümkün değildir.
Bu durumda, olayda, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşullar gerçekleşmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan İzmir
3.İdare Mahkemesinin başvurusunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan İzmir 3.İdare
Mahkemesinin BAŞVURUSUNUN, anılan Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 29.12.2014 gününde
OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
3-ESAS NO
KARAR NO
KARAR TR
: 2014/1038
: 2014/1090
: 29.12.2014
5
*
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İdari yargı yerinde açılan davanın halen derdest olması karşısında, adli ve idari yargı yerlerince,
tarafları, konusu ve sebebi aynı olan dava sebebiyle verilmiş ve kesinleşmiş iki ayrı görevsizlik kararının
bulunmadığı, böylece 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığının ve 19. maddesinde belirtilen koşulların da oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
: Tasfiye Halinde YMT Elektronik Dayanıklı Tüketim Malları San. ve Tic. Şti.
: Av. E.S.
: Türkiye Radyo Televizyon Kurumu
O L A Y : Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü, Muhasebe ve Finansman
Dairesi Başkanlığı Hasılat Müdürlüğü’nün 19.11.2009 gün ve ……/14553 sayılı kararı ile, 2004 yılına ait
bandrole tabi cihaz satışlarının incelenmesi sonucunda, TV satışlarının TV Tüpü olarak yapıldığının tespit
edilmesi nedeni ile yapılan inceleme raporuna göre; fatura düzenlenerek fiili satışı gerçekleştirilen 3.531
adet Televizyon cihazı için Kurumlarından belirtilen dönemde bandrol alınmadığının anlaşıldığından
bahisle, 3093 sayılı Türkiye Radyo Televizyon Gelirleri Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca davacı adına
251.333,08 TL idari para cezası verilmiştir.
Davacı, idari para cezasının iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara 13. İdare Mahkemesi’nce 24.12.2009 gün ve E:2009/1544, K:2009/1614 sayılı karar ile,
3093 sayılı Yasa’da bu Kanun hükümlerine göre verilen idari para cezasına karşı başvuru yolu
gösterilmediğinden Kabahatler Kanunu’nun 27/1. maddesi uyarınca davanın çözümünün adli yargı yerine
ait olduğu gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar verilmesi üzerine, davalı tarafından temyiz
edilen kararın, Danıştay 10. Dairesi’nce, 23.10.2013 gün ve E:2010/5784, K:2013/7318 sayılı karar ile,
3.7.2009 tarih ve 27277 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 5904 sayılı Kanun’un aynı tarihte yürürlüğe
giren 37. maddesi ile 3093 sayılı Kanun’un 6. maddesine eklenen ikinci cümle uyarınca dava konusu
uyuşmazlığın çözümünde idare mahkemesinin görevli bulunduğu gerekçesiyle görev yönünden
bozulmasına karar verilerek Mahkemesine gönderilen dava dosyası, Mahkemenin 2014/1211 sayılı esasına
kaydedilmiştir.
Davacı, aynı istemle adli yargı yerine itirazda bulunmuştur.
BAKIRKÖY 2. SULH CEZA MAHKEMESİ: 5.4.2010 gün ve D.İş:2010/63 sayıyla; 3093 sayılı
Kanun’un 6. maddesi uyarınca dava konusu uyuşmazlığın çözümünde idare mahkemesinin görevli
bulunduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı ile ayrıca Ankara 13. İdare Mahkemesi’nin 24.12.2009 gün ve
E:2009/1544, K:2009/1614 sayılı kararı ile Mahkemelerince verilen görevsizlik kararı arasında olumsuz
görev uyuşmazlığı meydana geldiği gerekçesiyle dosyanın görev uyuşmazlığının çözümlenmesi için
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine de karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiş,
Ankara 13. İdare Mahkemesi’nin 24.12.2009 gün ve E:2009/1544, K:2009/1614 sayılı dava dosyası,
Mahkemenin D.İş:2010/63 sayılı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmek üzere
Mahkemesinden istenmiş, Ankara 13. İdare Mahkemesi’nin 8.10.2014 gün ve E:2014/1211 sayılı yazısı ile,
24.12.2009 gün ve E:2009/1544, K:2009/1614 sayılı dava dosyasında kararın davalı tarafından temyiz
edilmesi üzerine, Danıştay 10. Dairesi’nin 23.10.2013 gün ve E:2010/5784, K:2013/7318 sayılı kararı ile
bozulmasına karar verildiği, bozma kararından sonra dava dosyasının Mahkemenin 2014/1211 sayılı
esasına kaydedildiği ve halen derdest olduğu, bu nedenle kararın kesinleşmemiş olması nedeniyle dosyanın
gönderilemediği, ancak Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmek üzere dosyanın onaylı suretinin
gönderildiğinin bildirilmesi üzerine, Bakırköy 2. Sulh Ceza Mahkemesinin kapatılması nedeniyle dosyanın
gönderildiği Bakırköy 1. Sulh Ceza Mahkemesince 20.10.2014 gün ve D.İş:2014/755 sayılı yazı ile,
kendilerine gönderilen dava dosyasının Mahkemenin 2014/755 D.İş esasına kaydedildiği belirtilerek, dava
dosyası idari yargı yerine ait halen derdest olan dosyanın onaylı örneği ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki
raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı
6
Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle
incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında y er
alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza
mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve
hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi
gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin görev ve yetkileri, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın
158. maddesi ile 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1.
maddesinde açıkça gösterilmiş, Mahkeme adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm
uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili kılınmıştır.
2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri
sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı
olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması
gerekir.
Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca
ilgili makamlarca ileri sürülebilir”, 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin
veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya
incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa,
gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin
incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.
(Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına
ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilir” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin,
uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından
inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer
verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, davacının, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu Genel Müdürlüğü,
Muhasebe ve Finansman Dairesi Başkanlığı Hasılat Müdürlüğü’nün 19.11.2009 gün ve ……/14553 sayılı
kararı ile adına verilen idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine yaptığı itiraz sonucunda,
Mahkemece görevsizlik kararı ile ayrıca Ankara 13. İdare Mahkemesi’nin 24.12.2009 gün ve E:2009/1544,
K:2009/1614 sayılı görevsizlik kararı ile Mahkemelerince verilen görevsizlik kararı arasında olumsuz görev
uyuşmazlığı meydana geldiği ileri sürülerek, görevli merciin belirtilmesi için dosyanın re’sen Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine de karar verildiği ve idari yargı kararına ilişkin dava dosyasının onaylı
örneği de temin edilerek adli yargı dosyasının Mahkememize gönderildiği görülmüştür.
Uyuşmazlık Mahkemesi bu durumlarda, her ne kadar 2247 sayılı Yasada öngörülen yönteme
uymamakta ise de, davanın taraflarınca başvuruda bulunulmadığı gözetilerek, mahkemelerce re’sen yapılan
başvuruların 2247 sayılı Yasanın 19. maddesi kapsamında olduğunun kabul edilerek Uyuşmazlık
Mahkemesinin önüne gelmiş bulunan görev uyuşmazlıklarının çözüme kavuşturulmasının, gerek dava
ekonomisine gerek Uyuşmazlık Mahkeme-sinin kuruluş amacına uygun olacağı düşüncesiyle görev
uyuşmazlıklarının esasını incele-yerek esasa ilişkin karar vermektedir.
Ancak, somut olayda, dosya içinde bulunan idari yargı dosyasının onaylı örneğinin
incelenmesinden, davacının idari para cezasının iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açtığı, Ankara 13.
İdare Mahkemesi’nce davanın görev yönünden reddine karar verilmesi üzerine, davalı tarafından temyiz
edilen kararın, Danıştay 10. Dairesi’nce, dava konusu uyuşmazlığın çözümünde idare mahkemesinin
görevli bulunduğu gerekçesiyle görev yönünden bozulmasına karar verilerek Mahkemesine gönderilen dava
dosyasının Mahkemenin 2014/1211 sayılı esasına kaydedildiği ve halen derdest olduğunun bildirildiği,
böylece Ankara 13. İdare Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının bozularak kesinleşmediğinin
anlaşıldığı, davacının aynı istemle adli yargı yerine itirazda bulunduğu, Mahkemece görevsizlik kararı
verilerek, Mahkemelerince verilen bu karar ile Ankara 13. İdare Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararı
arasında olumsuz görev uyuşmazlığı meydana geldiği ileri sürülerek dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesine de karar verildiği ve dosyanın Mahkememize gönderildiği anlaşılmış olup, ortada 2247
7
sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde, tarafları, sebebi ve konusu aynı olan davada en az iki
yargı merciince kendilerini görevsiz görerek verilmiş ve kesinleşmiş görevsizlik kararları bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Bakırköy 1. Sulh Ceza Mahkemesinin “Ankara 13. İdare Mahkemesi’nce
verilen 24.12.2009 gün ve E:2009/1544, K:2009/1614 sayılı karar ile Bakırköy 2. Sulh Ceza Mahkemesince
5.4.2010 gün ve D.İş:2010/63 sayıyla verilen kararlar yönünden olumsuz görev uyuşmazlığının
giderilmesi” istemiyle yaptığı başvurunun, adli ve idari yargı yerlerince, tarafları, konusu ve sebebi aynı
olan dava sebebiyle verilmiş ve kesinleşmiş iki ayrı görevsizlik kararı bulunmadığından 2247 sayılı
Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının ve 19. maddede belirtilen
koşulların da oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun
bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığının ve 19. maddesinde belirtilen koşulların da oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 29.12.2014 gününde
OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
4-ESAS NO
: 2014/1077
KARAR NO
: 2014/1127
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İdare Mahkemesince verilmiş göreve ilişkin bir kararın mevcut olmaması ve sadece usule ilişkin
bir dilekçe reddi kararının mevcudiyeti karşısında; 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen; “ adli,
idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini
görevsiz görmelerine” ilişkin koşulu taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca
REDDİ gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalılar
Vekili
Vekili
: B.K.
: Av. C.Y.
: 1-Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü
: Av. H.K.
2-İ. Sanayi ve Tic. A.Ş.
: Av. R.G.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacıya ait Yenişehir İlçesi, Çeltikli Köyü
113 ada 31, 32 ve 33 parsel nolu taşınmazlar üzerinde patates ve fasulye ekili alanların, davalı DSİ’nin
yaptığı, bakım ve işletmesi davalı İ. İnşaat A.Ş. ye ait olan yeraltı sulama şebekesine ait vananın açık
bırakılması suretiyle 05.06.2013 tarihinde su basması nedeniyle mahsulün zarar gördüğünü belirterek;
fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile hasar tarihinden itibaren işleyecek temerrüt faizi ile birlikte
dava öncesi tespit amacıyla yapmış olduğu 622,10 TL masrafın, tespit raporunda hesaplanan 11.709,60 TL
zararın ve beklenen ancak elde edilmeyen gelirin ve bu alanlara harcadığı icar parası, gübre, ilaç, tohum,
işçilik ve masrafların HMK 107 maddesi esaslarına göre hesaplanarak hasar tarihiden itibaren işleyecek
temerrüt faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili istemiyle adli yargı yerinde dava
açmıştır.
YENİŞEHİR ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 06.02.2014 gün ve E:2013/342, K:2014/35
sayılı kararında; “…İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya
koyduğu plan ve projenin hukuka aykırı olduğu nedeniyle iptali için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılacak davalar ile, idarenin aynı plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su
şebekesi gibi tesislerin kurulması, işletilmesi ve bakımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini
istemiyle idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak davaların
görüm ve çözümünün, iptal ve tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerine ait
olduğu ve DSİ Genel Müdürlüğü, bir kamu kuruluşu olup yaptığı sulama şebekesinin de kamu hizmeti
olduğu tartışmasızdır. Kamu hizmetini yürütmekle yükümlü kılınan bir kamu kuruluşunun, kamu hizmetini
yürütürken kişilere verdiği zararın tazminine ilişkin davada, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuk
8
kurallarına uygun olarak yürütülüp yürütülmediği, kamu yararına uygun şekilde işletilip işletilmediği,
sonuçta, hizmet kusuru ve idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tayin ve tespiti
idari yargı yerlerine ait olup, bunun yargısal denetiminin de 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun
2. maddesinde <idari dava türleri> arasında sayılan <idari işlem ve eylemlerden dolayı zarara uğR.anlar
tarafından açılacak tam yargı davası> kapsamında, idari yargı yerlerince yapılacağı açıktır. Her ne kadar
davalılardan bir tanesi özel şirket ise de; davalı şirketin bu faaliyetleri kamu kurumu olan DSİ adına
yürüttüğü, yürütülen hizmetin kamu hizmeti olduğu, DSİ ile diğer davalı arasındaki ilişkinin kendi iç
ilişkileri olduğu ve davacının bunlar karşısında pozisyonunu değiştirmeyeceği açıktır…” şeklindeki gerekçe
ile görevsizlik kararı vermiş ve verilen bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekilinin talebi üzerine dosya Bursa İdare Mahkemesine gönderilmiştir.
BURSA 3. İDARE MAHKEMESİ: 23.07.2014 gün ve E:2014/831, K:2014/880 sayılı
kararında;“… dava konusu maddi zararın tazmini istemiyle Yenişehir Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan
davada 06.02.2014 tarih E:2013/342, K:2014/35 sayılı kararla “görevsizlik” kararı verildiği, akabinde
Asliye Hukuk Mahkemesinden fiziki olarak gelen dava dosyasıyla İdari Yargıda davaya devam edilmek
istenildiği görülmekte ise de; adli yargıda verilen görevsizlik kararı sonrası davanın yukarıda belirtilen
mevzuat uyarınca yeniden hazırlanacak dava dilekçesi ile süresi içerisinde İdari Yargı yerine başvurularak
açılması gerektiğinden, dava dilekçesi bu haliyle 2577 sayılı Kanunun 3. maddesine uygun
bulunmamıştır…” şeklindeki gerekçe ile dava dilekçesinin 2577 sayılı İdari yargılama Usulü Kanunu’nun
15. maddesinin 1. fıkrası(d) bendi gereğince kararın tebliği tarihini izleyen günden itibaren (30) gün içinde
3. maddeye uygun şekilde düzenlenerek yeniden dava açılmak üzere reddine karar vermiştir.
Davacı vekili, idari ve adli yargı yerlerince verilen kararlar nedeniyle doğan olumsuz görev
uyuşmazlığının giderilmesi isteminde bulunması üzerine dosya Mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın,
2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve
dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan
ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun
reddi gerektiği yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 14. maddesine
göre; olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı
mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve
bu yolda verdikleri kararın kesin veya kesinleşmiş olması gerekmekte; bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi
ise, hukuk uyuşmazlıklarında ancak davanın taraflarınca ileri sürülebilmektedir. Aynı Yasa’nın 27.
maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin
istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş
istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.
Olayda; adli yargıda, davacıya ait ekili alanlarda sulama şebekesinin neden olduğu zararın
davalılardan tahsili istemiyle açılan dava sonunda verilen görevsizlik kararının kesinleşmesi üzerine; davacı
vekilinin talebi ile dosyanın idari yargıya gönderildiği anlaşılmaktadır.
Adli yargıda yapılan yargılama sonucu görevsizlik kararı verilmiş ve kesinleşmiş ise d e; idari
yargıdaki uyuşmazlıkta, dava dilekçesinin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15. maddesinin 1.
fıkrası (d) bendi gereğince kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren (30) gün içinde aynı Kanunun 3.
maddesine uygun şekilde düzenlenerek yeniden dava açılmak üzere dilekçenin reddine karar verilmiş
olduğundan, ortada olumsuz görev uyuşmazlığı doğmasına neden olacak şekilde idari yargı yerince göreve
ilişkin olarak verilmiş bir karar bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasanın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan
başvurunun, anılan Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan başvurunun, aynı
Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
5-ESAS NO
KARAR NO
: 2014/1088
: 2014/1137
9
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2247 sayılı Kanunda öngörülen olumlu görev uyuşmazlığı çıkarma yönteminin usulüne uygun
olabilmesi için, yararına görev itirazında bulunulan yargı merciince aynı davada görevsizlik kararı
verilmemiş olması gerektiği, davanın somutunda idare mahkemesinin görevlilik kararından önce adli
yargı yerince verilmiş ve kesinleşmiş bir görevsizlik kararının mevcudiyeti karşısında; 2247 sayılı
Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi
uyarınca REDDİ gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: N.K.
: Av. F.T.
: Posta İşletmesi Genel Müdürlüğü
: Av. N.Z.
O L A Y : Davacı vekili dilekçesinde; müvekkilinin Sosyal Güvenlik Kurumu'na karşı açtığı
davanın İdare Mahkemesinde reddedildiğini; kararın davacıya 20.06.2011 tarihinde tebliğ edildiğini,
yapılan temyiz başvurusunun, süresinde olmadığından bahisle Danıştay 10.Dairesince, 31.10.2011 tarihinde
reddedildiğini; bu durumun PTT'nin kusuruna dayandığını; tebligat 20.06.2011 tarihinde köy muhtarına
teslim edildiği halde, zarfın üzerine tebligat tarihi olarak 16.06.2011 yazıldığını; bu hatanın temyiz
istemlerinin reddine sebebiyet verdiğini; bunun yanlışlıkla değil, kasıtlı yapıldığı kanaatinde olduklarını;
olayın maddi kayba uğramalarına ve üzüntü duymalarına yol açtığını ifade ederek; 1.000TL manevi
tazminatın ödenmesi istemiyle 15.5.2012 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 21.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 18.12.2012 gün ve E:2012/282, K:2012/483
sayı ile, davacı vekilinin dava dilekçesinin ve davalı vekilinin cevap dilekçesini özetledikten sonra; bir
kısım deliller toplanarak ön inceleme duruşması yapılmış ise de, iddianın açıkça davalı idarenin hizmet
kusuruna dayandırıldığının görüldüğü gerekçesiyle; yargı yolu bakımından Mahkemelerinin görevsizliğine,
dava dilekçesinin bu nedenle reddine karar vermiş; temyiz edilmesi üzerine bu karar Yargıtay 4.Hukuk
Dairesinin 3.6.2013 gün ve E:2013/6897, K:2013/10489 sayılı kararıyla onanmış; 1086 sayılı Yasa’nın
Geçici 2. ve 6100 sayılı Yasa’nın Geçici 3.maddesi gereğince halen yürürlükte olan 1086 sayılı Yasa’nın
440.maddesi gözetildiğinde, görevsizlik kararı kesinleşmiştir.
Davacı bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı vekili birinci savunma dilekçesinde görev itirazında bulunmuştur.
ANKARA 16.İDARE MAHKEMESİ: 22.5.2014 gün ve E:2013/1230 sayı ile, 2577 sayılı
Yasanın 2. maddesinde; idari dava türlerinin, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları; kamu hizmetlerinden
birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar olarak sayılmış; idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla görevli olduğunun kurala
bağlanmış bulunduğu; İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile
hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal
davalarının; idari dava türlerinden biri olduğu; idare, idare hukuku alanında kamu gücüne dayalı olarak resen ve tek yanlı irade açıklaması sonucu tesis etmiş olduğu işlemlere, hukuk alanında yeni durumlar
oluşturmasıyla idari işlem kimliği kazandırmakta ve kural olarak bu işlemlerin özel yasal düzenlemeler
dışında, idari yargı denetimine tabi bulunduğu; dava dosyasının incelenmesinden, davacının SGK'na karşı
Ankara 15. idare Mahkemesi'nde açtığı dava ile ilgili, davalı idare posta dağıtıcısının, tebligat zarfına tebliğ
tarihini 16/06/2011 olarak yazmasına rağmen, 20/06/2011 tarihinde köy muhtarına teslim edildiğini yazarak
kusurlu davrandığı, bu nedenle davacının ilgili davada temyiz süresini geçirdiği ve temyiz başvurusunun
reddedildiği, bundan dolayı üzüntü duyduğunu ileri sürerek 1000,00 TL manevi tazminat istemiyle bakılan
davanın açıldığının anlaşıldığı; buna göre dava konusu uyuşmazlığın, davacı tarafından iddia edildiği
şekliyle, davalı idare ile davacı arasında taşıma sözleşmesi olması dolayısıyla kamu görevlisinin yaptığı
hukuka aykırı eylemlerden dolayı adli yargı görevli olduğu ileri sürülse de, dava konusu uyuşmazlığın
temelini açıkça hizmet kusuru oluşturduğundan, açılan davanın idari yargı yerlerinin görevine girdiği
sonucuna varıldığı gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine, 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun'un 12. maddesi uyarınca bu kararın taraflara tebliği
tarihinden başlayarak (15) gün içinde uyuşmazlık çıkarılmasını istemeye yetkili Yargıtay Cumhuriyet
10
Başsavcılığına sunulmak üzere iki nüsha dilekçe ile Mahkemelerine başvurulabileceği hususunun davalı
idareye duyurulmasına karar vermiştir.
Davalı vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yönündeki dilekçesi üzerine dava dosyası
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; davanın; davalı PTT idaresinin emrinde çalışan
posta dağıtıcısının, davalı idarenin yüklendiği resmi tebligatların yapılması işini görevin gereklerine uygun
yapmaması sonucu, davacının aleyhine bir işlem tesisi ile manevi zararına yol açıldığı iddiasına dayandığı;
davalı idarenin kendisine teslim edilen posta ve tebligat gibi gönderileri belirlenen ücret karşılığı
muhatabına teslim etme yükümlüğü altına girdiği bir sözleşme ile davaya konu dağıtım işini yüklendiği;
davanın çözümü için, sözleşmenin idari sözleşme mi yoksa özel nitelikte bir sözleşme mi olduğunun
tespitinin gerektiği; idari sözleşmelerin, konusu bir kamu hizmetinin yürütülmesine ilişkin bulunan ve
hüküm ve koşulları itibariyle idareye üstün hak ve yetkiler tanıyan; dolayısıyla idarenin kamu gücüne
dayalı, re’sen ve tek yanlı hareket edebilme yetkilerini içeren sözleşmeler olduğu; bu nitelikte olmayan
diğer sözleşmelerin ise, genelde özel hukuk alanda özel hukuk kurallarına göre düzenlendiği; 6145 sayılı
Kanun ile “Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi”nin kurulduğu; 406 sayılı Telgraf ve
Telefon Kanunu’nun 4000 sayılı Kanunla değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine
ilişkin hizmetlerin Posta İşletmesi Genel Müdürlüğünce, telekomünikasyon hizmetlerinin ise Türk
Telekomünikasyon A.Ş. tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırıldığı, 4502 sayılı Kanun ile de
“Türkiye Cumhuriyeti Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü” adını aldığı, 22.2.2000 tarih ve 23972
sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Ana Statü’nün 3. maddesinin 1 numaralı bendinde, bu Ana Statü ile
Genel Müdürlüğün tüzel kişiliğe sahip faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir Kamu
İktisadi Kuruluşu olduğu belirtilerek ve ayni maddenin 2 numaralı bendinde de, 233 sayılı KHK ve bu Ana
Statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi bulunduğuna işaret edildiği; buna göre,
Posta ve Telgraf Teşkilatı, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, tüzel kişiliğe sahip bir kamu kuruluşu
ise de, 233 sayılı KHK ve Ana Statü ile özerk bir tarzda ve ekonomik gereklere uygun olarak kârlılık ve
verimlilik ilkeleri doğrultusunda yönetilmesi amacıyla, iktisadi faaliyetleri bakımından özel huk uk
hükümlerine tabi kılındığının açık olduğu, bu durumda, posta hizmetini yürüten Kuruluş ile bu hizmetten
ücreti karşılığında yararlananlar arasındaki hukuki ilişkinin, Kuruluşun günlük iktisadi faaliyetinden doğan
bir özel hukuk ilişkisi niteliğini taşıdığında kuşkuya yer bulunmadığı; ayrıca, 23.05.2013 tarih ve 28655
sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6475 sayılı “Posta Hizmetleri Kanunu” ile Kuruluşun
görevlerinin yeniden düzenlendiği ve "Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi” adı ile yeniden
yapılandırıldığı; 5584 sayılı Posta Kanunu’nun 46-55. maddelerinde posta faaliyetleri sırasında doğan
zararların nasıl ödeneceği hakkında düzenlemeler getirildiği, PTT idaresinin gördüğü kamu hizmetinde,
kurum ile kişi arasında bir akdi ilişki bulunduğu, kişinin ücret karşılığında idareden bir hizmetin
yapılmasını istemekte olduğu, davalı idarenin de bu akit içinde yer aldığı, davalı idarenin posta dağıtımı
sözleşmesi sırasında bu sözleşmenin doğrudan tarafı olmayan ancak bundan etkilenen kişiler bakımından
doğan zararlarında özel hukuk hükümlerine göre tazmininin istenebileceği, PTT’nin kamu kurumu ve
görülen hizmetin kamu hizmeti olmasının, bu hukuki ilişkinin akdi olma niteliğini değiştirmediği, olayda,
hizmeti gören kurumun idarenin fiilinden doğan bir zararın varlığı karşısında, özel hukuk alanını
ilgilendiren bu davanın, adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğinin anlaşıldığı gerekçesiyle; 2247 sayılı
kanunun 10 ve 13 maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına karar vermiş ve dosya
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında; Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan
başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın
başvurunun reddi gerektiği yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ :
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 10. maddesinin
birinci fıkrasında, “Görev uyuşmazlığı çıkarma; adli, idari ve askeri bir yargı merciinde açılmış olan davada
ileri sürülen görev itirazının reddi üzerine ilgili Başsavcı tarafından görev konusunun incelenmesinin
Uyuşmazlık Mahkemesinden istenmesidir” hükmüne yer verilmiştir.
Anılan Yasa hükmü ile, belirtilen yargı mercilerinden birinde açılmış olan bir davanın görülmesi
sırasında yapılan görev itirazının reddi üzerine, ilgili Başsavcı tarafından, görevli bulunduğu kendi yargı
düzeninin görev alanına vaki müdahalenin önlenebilmesini sağlamak için konunun Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne götürülmesi suretiyle davanın henüz başlangıç safhasında iken görev sorununun çözüme
kavuşturulması amaçlanmıştır.
11
Nitekim, 2247 sayılı Yasa’nın 10. madde gerekçesinde, “Uyuşmazlık çıkarma, yürürlükte
bulunan kanunun getirdiği bir yeniliktir. Görülmekte olan bir davanın görev uyuşmazlığını, bu safhada
halletmek imkânını verir. Bu madde ile uyuşmazlık çıkarma adli, idari ve askeri yargıya teşmil edilmiştir.
Bu yetki, yargı merciince görev itirazının reddi üzerine, kanun yararına olarak, uyuşmazlığın
konusuna göre ilgili Başsavcı veya Başkanunsözcüsü tarafından kullanılacaktır. Bu suretle Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının kabul ettiği adli, idari ve askeri yargı mercilerinin ayrılığı prensibinin ihlâli ve
ayrı tanzimlere tabi tutulan adli, idari ve askeri yargı mercilerinin yekdiğerinin görev hudutlarına
tecavüzleri önlenmiş olacaktır” denilmiştir.
Buna göre, ortada henüz açılmış bir dava ve bu davada bir yargı merciince verilmiş görevlilik
kararı bulunması; diğer bir ifadeyle, yararına görev itirazında bulunulan yargı merciince aynı davada
görevsizlik kararı verilmemiş olması gerekeceği açıktır.
Olayda, uyuşmazlığa konu edilen Ankara 16. İdare Mahkemesinin görevlilik kararından önce,
Ankara 21. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada verilmiş ve
kesinleşmiş bir görevsizlik kararının bulunması karşısında, idari yargı yerince adli yargının görev alanına
müdahalede bulunulduğundan söz etmek olanaksızdır.
Öte yandan, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen olumsuz görev uyuşmazlığının
oluşabilmesi için tarafları, sebebi ve konusu aynı olan davada en az iki yargı merciince kendilerini görevsiz
görerek verilmiş ve kesinleşmiş görevsizlik kararlarının bulunması; 17. maddesinde öngörülen olumlu
görev uyuşmazlığının doğabilmesi için ise, yine tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada en az iki yargı
merciince kendilerini görevli sayan kararlar verilmesi; 19. maddeye göre yargı mercilerince Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne başvurulabilmesi için de, daha önce diğer yargı mercilerinden birisinin kesin veya
kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine aynı davada kendisinin de görevsiz bulunduğu ve görevsizlik kararı
veren yargı merciinin görevli olduğu kanısına varılması; 20. madde uyarınca görev uyuşmazlığı
çıkarılmasında, temyiz incelemesi yapan yüksek mahkeme tarafından Uyuşmazlık Mahkemesine
başvurulması gerekmekte olup, incelemeye konu olan adli yargı yerinin görevsizlik kararı üzerine idari
yargı yerince aynı davada verilen görevlilik kararı nedeniyle, anılan maddelerde düzenlenen görev
uyuşmazlığı türlerinden biri de oluşmamıştır.
Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen yönteme uygun
bulunmayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesinde yer alan “Uyuşmazlık Mahkemesi, uyuşmazlık
çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceler; yöntemine
uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddeder” kuralı uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN,
aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
6-ESAS NO
: 2014/1101
KARAR NO
: 2014/1148
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen görev itirazının en geç birinci oturumda yapılması
gerektiği yolundaki koşulu taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ
gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: Z.Ç.
: Av. A.Y.
: İstanbul Valiliği (Sağlık Bakanlığı’na izafeten)
: Av. Y.D.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının Sağlık Bakanlığı’na bağlı Okmeydanı
Eğitim ve Araştırma Hastanesi başhemşiresi olarak görev yapmakta iken 31.12.2005 tarihinde bu
görevinden alındığını ve iki ebe ile bir hemşirenin görev yaptığı Gültepe Ana Çocuk Sağlığı ve Aile
Planlama Merkezi başhemşiresi olarak görevlendirildiğini, idare işlemine karşı idari yargı merciine
başvurduklarını, İstanbul 6.İdare Mahkemesi tarafından idare işleminin iptal edilmesine karar verilerek,
davacının 08.02.2007 tarihinde Okmeydanı EAH başhemşireliği görevine iade edildiğini, ancak yargı
12
kararının, idare tarafından şeklen uygulandığını, başhemşirenin görev ve yetkilerini kullanmasını
engellediğini, psikolojik taciz ve şiddet uygulanarak görevden ayrılmasına zorlandığını, davalı idarenin
yargı kararı ile iade edildiği Okmeydanı Başhemşireliği görevinden alınarak Şişli Devlet Hastanesine
hemşire olarak tayin edildiğini, Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde başhemşire olarak görev
yaptığı dönemde hastane baştabibi ile il sağlık müdürünün yasa ve hukuka aykırı işlemlerinin ağır
mağduriyetine neden olduğundan bahisle 15.000,00 TL manevi tazminat bedelinin davalı idareden tahsiline
karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
İstanbul 17. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce 08.01.2013 tarihinde dava dilekçesi davalı İstanbul
Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü’ne tebliğ edilmiştir.
Davalı vekili 17.01.2013 havale tarihli dilekçe ile husumet itirazında bulunmakla birlikte, cevap
süresinin duruşma gününe kadar uzatılmasını talep etmiş olup, bu talep dilekçesinde görev itirazında
bulunmamıştır.
Davalı vekili 15.02.2013 havale tarihli dilekçesi ile davaya cevaplarını sunmuş olup, bu
dilekçesinde görev itirazında bulunmamıştır.
İstanbul 17. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E:2012/515 sayılı dava dosyasının 1. Celse Ön
İnceleme Duruşması’nın 22.05.2013 tarihinde yapılacağına ilişkin tebligat mahkemesince 22.03.2013
tarihinde davalıya tebliğ edilmiş olup,davalı 22.05.2013 tarihli 1.Celse Ön İnceleme Duruşmasına
katılmamış, ayrıca bu aşamaya kadar görev itirazını içerir bir dilekçe de sunmamıştır.
Davalı vekilince 24.12.2013 günlü 3.celsede beyanen görev itirazında bulunulmuştur.
İstanbul 17. Asliye Hukuk Mahkemesi; 24.12.2013 gün, E:2012/515 sayı ile özetle, davalı
vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda verdiği
30.12.2013 havale tarihli dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na
gönderilmiştir.
Danıştay Başsavcısı; “Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine
karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden
doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.
İdare, kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle
yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet
kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.
Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka
uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği sorumluluk ilkelerinin
uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de herhalde sorumluluk sebebinin
açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki
nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü
işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün
doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak
nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı
sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
Öte yandan kişilerin uğradıkları zararla zarara sebebiyet veren kamu personelinin yürüttüğü
görev arasında kamu personelinin hizmetten ayrılmayan kişisel kusurları da söz konusu olabilmektedir.
Uyuşmazlık konusu olayda, davacının kendisine psikolojik taciz ve şiddet uygulamak suretiyle
mağduriyetine neden olduğu belirtilen kamu görevlilerinin görevini yaparken kusurlu davranışta
bulunmasının hizmet kusuru mu yoksa kişisel kusur mu olacağının ortaya konulması gerekmektedir.
Bilindiği üzere, kamu kurumlan soyut kişilik olduklarından dolayı kamu hizmeti, gerçek kişi
konumunda olan kamu görevlileri ve kullandıkları araç ve gereçlerle yerine getirilebilirler ve bunun sonucu
olarak kamu görevlilerinin veya bunların kullandıkları araç ve gereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından
dolayı kamu hizmetinin yerine getirilişi sırasında kişilerin zarar görmesi durumunda meydana gelecek kusur
,kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur.Bu durumda ,kamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel
kusurundan bahsetmeye olanak yoktur.Kamu hizmetinden ayrılabilen kişisel kusur ise kamu hizmeti ile
ilgisi olmayan kamu görevlisinin özel hayatı ile özel tutum ve davranışlarından kaynaklanan bir kusurdur.
Bu durum ,Anayasanın 129/5. maddesinde yer alan "Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin
yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla
ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir "kuralında ifadesini
bulmaktadır.
Buna göre, davacının Ok Meydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde başhemşire olarak görev
yaptığı dönemde haksız ve kasıtlı işlemlerle psikolojik taciz ve şiddet uygulanması sonucu üzüldüğü ve
yıprandığından bahisle davalı idare aleyhine 15.000 TL manevi tazminat ödenmesi istemiyle açtığı bu
davada idarenin hizmet kusuru olup olmadığının yargısal denetimi 2577 sayılı idari Yargılama Usulü
13
Kanunun 2'inci maddesi uyarınca idari yargı yerlerine aittir.” demek suretiyle, 2247 sayılı Yasa'nın
10'uncu maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında; Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın, başvurunun reddi yolundaki raporu ile dosyadaki
belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile
Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın ’un başvurunun reddi gerektiği yolundaki sözlü açıklamaları da
dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 10. maddesinde,
“Görev uyuşmazlığı çıkarma; adli, idari ve askeri bir yargı merciinde açılmış olan davada ileri sürülen
görev itirazının reddi üzerine ilgili Başsavcı veya Başkanunsözcüsü tarafından görev konusunun
incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesinden istenmesidir.
Yetkili Başsavcı veya Başkanunsözcüsünün Uyuşmazlık Mahkemesinden istekte bulunabilmesi
için, görev itirazının, hukuk mahkemelerinde en geç birinci oturumda, ceza mahkemelerinde delillerin
ikamesine başlamadan önce; idari yargı yerlerinde de dilekçe ve savunma evresi tamamlanmadan yapılmış
olması ve yargı yerlerinin de kendilerinin görevli olduklarına karar vermiş bulunmaları şarttır.
Görev itirazının yargı merciince yerinde görülerek görevsizlik kararı verilmesi halinde, görev
konusunun Uyuşmazlık Mahkemesince incelenebilmesi, temyizen bu kararın bozulmuş ve yargı merciince
de bozmaya uyularak görevli olduğuna karar verilmiş bulunmasına bağlıdır.
Uyuşmazlık çıkarma isteminde bulunmaya yetkili makam; reddedilen görevsizlik itirazı adli
yargı yararına ileri sürülmüş ise Cumhuriyet Başsavcısı, idari yargı yararına ileri sürülmüş ise Danıştay
Başkanunsözcüsü, askeri ceza yargısı yararına ileri sürülmüş ise Askeri Yargıtay Başsavcısı, Askeri İdari
Yargı yararına ileri sürülmüş ise bu mahkemenin Başkanunsözcüsüdür.
Görev itirazının reddine ilişkin karara karşı itiraz yolunun açık bulunduğu ceza davalarında ret
kararı kesinleşmeden uyuşmazlık çıkarma istenemez” denilmiş; 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre
açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği
kuralına yer verilmiştir.
Olayda, İstanbul 17. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin E:2012/515 sayılı dosyasında görülen
davada, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasını talep eden davalı vekilince 2247 sayılı Kanunun
10.maddesinde belirtildiği şekilde hukuk mahkemelerinde en geç birinci oturumda olacak şekilde yapılmış
usulüne uygun bir görev itirazının bulunmadığı, buna karşın 24.12.2013 günlü 3.celsede beyanen görev
itirazında bulunulduğu, İstanbul 17. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 24.12.2013 gün, E:2012/515 sayılı kararı
ile görev itirazının reddine karar verildiği, sonrasında davalı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev
uyuşmazlığı çıkartılması yolunda verdiği 30.12.2013 havale tarihli dilekçesi ile yapılan müracaat ile olumlu
görev uyuşmazlığı çıkartılması istenildiği anlaşılmıştır.
Hal böyle iken, davalı vekili tarafından, 22.05.2013 tarihli birinci oturumdan sonra sunulan
dilekçenin görev itirazına ilişkin kısmının süresinde olduğunun kabulü mümkün değildir.
Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 10.maddesinde öngörülen koşulları taşımayan
başvurunun, anılan Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN,
aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
7-ESAS NO
: 2014/1102
KARAR NO
: 2014/1149
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İdari yargı yerince verilmiş göreve ilişkin bir kararın bulunmaması ve sadece usule ilişkin bir
dilekçe reddi niteliğindeki kararın varlığı karşısında, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen, adli,
idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini
görevsiz görmeleri koşulunun oluşmaması nedeniyle olumsuz görev uyuşmazlığının ve 19. maddesinde
14
belirtilen koşulların da oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun
bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİ gerektiği hk.
Davacı
Davalı
KARAR
: Ş.Ö.
: Kahramanmaraş Valiliği, Trafik Tescil ve Denetleme Şube Müdürlüğü
O L A Y : Kahramanmaraş Valiliği Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan denetim
sırasında, alkollü olarak araç kullandığından bahisle, davacı adına 4.8.2014 gün ve HE-784484 seri-sıra
sayılı Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanağı düzenlenerek, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun
48/5. maddesi uyarınca 727,00TL. idari para cezası verilmiş, aynı birim tarafından sürücü belgesi geri alma
tutanağı düzenlenmiştir.
Davacı, idari para cezası ile sürücü belgesi geri alma tutanağının iptali istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
KAHRAMANMARAŞ İDARE MAHKEMESİ: 15.8.2014 gün ve E:2014/864, K:2014/1266 sayı
ile; idari para cezasının iptaline yönelik istemin çözümünün adli yargı mercilerince karşılanacağı, sürücü
belgesinin geri alınmasına ilişkin işlemin iptalinin ise idare mahkemelerinin görev alanına girdiği, bu
yönüyle davacı tarafın farklı yargı düzenlerine ilişkin istemlerini aynı dilekçeyle talep etmesi İdari
Yargılama Usulü Kanununa aykırı olduğu sonucuna varıldığını açıklayarak, her bir işlem için ayrı dava
açılmak üzere davanın reddine karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleşmiştir.
Davacı bu kez, sürücü belgesi geri alma tutanağının iptali istemiyle idari yargı yerinde dava
açmış, idari para cezasının iptali istemiyle de adli yargı yerine itirazda bulunmuştur.
KAHRAMANMARAŞ 1. SULH CEZA MAHKEMESİ; 28.10.2014 gün ve D.İş:2014/218 sayı
ile; öncelikle Kahramanmaraş İdare Mahkemesi’nin 15.8.2014 gün ve E:2014/864, K:2014/1266 sayılı dava
dosyasını Mahkemesinden getirtmiş ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesine göre idari para
cezası yanında idari yargının görev alanına giren kararın da verilmiş olması nedeniyle davanın çözümünün
idari yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle başvurunun reddine ve Kahramanmaraş İdare Mahkemesi’nin
15.8.2014 gün ve E:2014/864, K:2014/1266 sayılı dava dosyası ile Mahkemelerinin 28.10.2014 gün ve
D.İş:2014/218 sayılı dava dosyası arasında meydana gelen görev uyuşmazlığının çözümlenmesi için
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine de karar vermiş, verilen kararın itiraz edilmeden
kesinleşmesi üzerine, aynı Mahkemece görevli yargı yerinin belirlenmesi için dava dosyası Mahkememize
gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki
raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı
Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulu’nun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle
incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer
alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza
mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve
hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi
gerektiği...” açıkça belirtilmiştir. Bu durum gözetildiğinde, olay bölümünde yazılı başvuru konusu görev
uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin görev ve yetkileri, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın
158. maddesi ile 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1.
maddesinde açıkça gösterilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm
uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili kılınmıştır.
2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri
sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı
15
olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması
gerekir.
Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca ilgili
makamlarca ileri sürülebilir”, 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya
kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte
olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir
karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini
Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.
(Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına
ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilir” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin,
uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından
inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer
verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, davacının, idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı yerine yaptığı
itiraz sonucunda, Mahkemece idari yargı yerince 15.8.2014 gün ve E:2014/864, K:2014/1266 sayı ile
verilen karar ile Mahkemelerince verilen görevsizlik kararı arasında olumsuz görev uyuşmazlığı oluştuğu
ileri sürülerek, görevli merciin belirtilmesi için dosyanın re’sen Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine
karar verildiği ve idari yargı kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek adli yargı dosyasının
Mahkememize gönderildiği görülmüştür. (Davacının, sürücü belgesi geri alma tutanağının iptali istemiyle
idari yargı yerine açtığı davada ise, davanın Mahkemenin 2014/965 esasına kaydedildiği, 23.10.2014 tarihli
karar ile dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulması isteminin kabulüne karar verildiği ve davalı
Kahramanmaraş Valiliği tarafından bu karara itiraz edildiğinden dosyanın yürütmenin durdurulması
kararına itirazın incelenmesi için Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi’ne gönderildiğinin Kahramanmaraş
İdare Mahkemesi’nce 26.11.2014 gün ve 2014/965 sayılı yazısı ile Mahkememize bildirildiği,
Başkanlığımızca Kahramanmaraş İdare Mahkemesi ile yapılan yazışmalar sonucu anlaşılmıştır.)
Uyuşmazlık Mahkemesi bu durumlarda, her ne kadar 2247 sayılı Yasada öngörülen yönteme
uymamakta ise de, davanın taraflarınca başvuruda bulunulmadığı gözetilerek, mah-kemelerce re’sen
yapılan başvuruların 2247 sayılı Yasanın 19. maddesi kapsamında oldu-ğunun kabul edilerek Uyuşmazlık
Mahkemesinin önüne gelmiş bulunan görev uyuşmazlık-larının çözüme kavuşturulmasının, gerek dava
ekonomisine gerek Uyuşmazlık Mahkeme-sinin kuruluş amacına uygun olacağı düşüncesiyle görev
uyuşmazlıklarının esasını inceleyerek esasa ilişkin karar vermektedir.
Ancak, somut olayda, davacının, adına verilen idari para cezasının iptali istemiyle adli yargı
yerine açtığı davada, Kahramanmaraş 1.Sulh Ceza Mahkemesi’nin 28.10.2014 gün ve 2014/218 D.İş sayılı
görevsizlik kararıyla, idari para cezası ile sürücü belgesi geri alma tutanağının iptali istemiyle idari yargı
yerinde açtığı davada, Kahramanmaraş İdare Mahkemesi’nce verilen 15.8.2014 gün ve E:2014/864,
K:2014/1266 sayılı kararlar arasında oluştuğu ileri sürülen olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesinin
talep edildiği anlaşılmaktadır. Kararlar incelendiğinde ise; Kahramanmaraş 1.Sulh Ceza Mahkemesi’nce
verilen kararın görevsizlik kararı olmasına karşılık, Kahramanmaraş İdare Mahkemesi’nce verilmiş kararın
görevsizlik kararı olmadığı, tek dava dilekçesi ile açılmış olan davada, para cezası ve sürücü belgesi geri
alma tutanağına karşı ayrı ayrı dava açılması gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği
görüldüğünden, ortada 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen biçimde, tarafları, sebebi ve konusu
aynı olan davada en az iki yargı merciince kendilerini görevsiz görerek verilmiş ve kesinleşmiş görevsizlik
kararları bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Kahramanmaraş 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin “Kahramanmaraş İdare
Mahkemesi’nce 15.8.2014 gün ve E:2014/864, K:2014/1266 sayıyla verilen karar ile Kahramanmaraş 1.
Sulh Ceza Mahkemesi’nce 28.10.2014 gün ve 2014/218 D.İş sayıyla verilen kararlar yönünden olumsuz
görev uyuşmazlığının giderilmesi” istemiyle yaptığı başvurunun, adli ve idari yargı yerlerince, tarafları,
konusu ve sebebi aynı olan dava sebebiyle verilmiş iki ayrı görevsizlik kararı bulunmadığından 2247 sayılı
Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığının ve 19. maddesinde belirtilen
koşulların da oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun
bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde belirtilen biçimde olumsuz görev
uyuşmazlığının ve 19. maddesinde belirtilen koşulların da oluşmadığı anlaşıldığından, aynı Yasa’nın 27.
maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 29.12.2014 gününde
OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
16
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
8-ESAS NO
: 2014/1107
KARAR NO
: 2014/1154
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2247 sayılı Kanunun 10 uncu maddesi kapsamında Uyuşmazlığa konu edilen idare
mahkemesinin görevlilik kararından önce adli yargı yerince tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada
verilmiş ve kesinleşmiş bir görevsizlik kararının varlığı karşısında; İdari yargı yerince adli yargının görev
alanına müdahalede bulunulduğundan söz etmenin olanaksız olduğu gözetilerek, 2247 sayılı Yasa’nın 10.
maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİ
gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekilleri
: P. Apartmanı Yönetimi Adına Yönetici İ.Y.
: Av. M.Ş.
: Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
: Av. G.A.
O L A Y : Davacı vekili; davalı idarenin, Ankara İli, Yenimahalle İlçesi, Güzelyaka Mahallesi,
553. Sokak.No:40-61422 ada, 1 parselde bulunan P.Apt. yönetimine, elektrik bağlantısı yapılarak ruhsatsız
asfalt kesim işlemi yapıldığının iddia edilmesi üzerine Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı Fen İşleri
Dairesi AYKOME Şube Müdürlüğünce 18.12.2012 tarih, M.06.1.ABB.0.11.01-5139-17644 sayılı tespit
tutanağı ile 11.162,10 TL cezai bedel kesildiğini ileri sürerek bu cezanın iptali istemiyle adli yargı yerinde
dava açmıştır.
ANKARA 5.SULH CEZA MAHKEMESİ; 5.2.2013 gün ve Değişik İş No:2012/1324 sayı ile;
itiraza konu Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı Fen İşleri Dairesi AYKOME Şube Müdürlüğünün
18.12.2012 tarihli kararının, idari para cezası niteliğinde olmayıp, yapılan tahribatın AYKOME
Yönetmeliğinin 5. maddesi gereğince belirlenen cezai bedel olduğu; bu bedelin tazmini niteliğinde olduğu
gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş ve dosyanın yetkili ve görevli İdare Mahkemesine gönderilmesine
karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı idare vekili, savunma dilekçesinde, davada adli yargının görevli olduğunu ileri sürerek
görev itirazında bulunmuştur.
ANKARA 6.İDARE MAHKEMESİ: 21.4.2014 gün ve E:2013/1026 sayı ile, 2577 sayılı Yasanın 2.
maddesinde; İdari dava türlerinin, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden
biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı açılan iptal davalarının; idari işlem ve eylemlerden dolayı kişisel
hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları; kamu hizmetlerinden birinin
yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar olarak sayıldığı; idari yargının
idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla görevli olduğunun kurala bağlandığı,
İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davalarının; idari dava türlerinden biri
ve idare hukukunun bilinen ilkelerinden olduğu, İdarenin, idare hukuku alanında kamu gücüne dayalı olarak
re’sen ve tek yanlı irade açıklaması sonucu tesis etmiş olduğu işlemlere, hukuk alanında yeni durumlar
oluşturmasıyla idari işlem kimliği kazandırdığı ve kural olarak bu işlemlerin özel yasal düzenlemeler
dışında, idari yargı denetimine tabi bulunduğu; dosyanın incelenmesinden, Ankara Büyükşehir Belediye
Başkanlığı Fen İşleri Daire Başkanlığı AYKOME Şube Müdürlüğü tarafından yapılan denetimde davacı
tarafın ruhsatsız elektrik bağlantısı yaparak asfalt zemini tahrip ettiği, yapılan çalışmada asfalt kesme
makinası kullanılmadığı gerekçesi ile 11.162,10 TL para cezası verilmesine ilişkin 18.12.2012 tarih ve
17644 sayılı işlemin iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı, buna göre; dava konusu işlemin
idarenin kamu gücüne dayalı olarak re'sen ve tek yanlı irade açıklaması sonucu tesis edilmiş olduğu
anlaşıldığından, uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle
davalı idarenin görev itirazının reddine, 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi
Hakkında Kanun’un 12.maddesi görev itirazında bulunan davalı idarenin kararın tebliğ tarihinden itibaren
onbeş gün içinde uyuşmazlık çıkarılmasını istemeye yetkili makama sunulmak üzere iki nüsha dilekçenin
ibrazı gerektiğinin bildirilmesine karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yönündeki
dilekçesi üzerine dava dosyaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI:Aykome Yönetmeliğinin Ruhsatsız Kazı başlıklı,
17
5. maddesinde, 2. Ve 3. Fıkrada, "2) AYKOME Şube Müdürlüğü'nce kazı sezonu dışında ruhsatsız
çalışmanın tespiti halinde çalışma yapılan mevcut zeminin yürürlükteki cezai bedelinin 2 (iki) katı kadar,
Modifiye asfalt olan yerlerde çalışma yapılması halinde ise çalışma yapılan mevcut zeminin yürürlükteki
cezai bedelinin 5 (beş) katı kadar cezai bedel tahsil edilir. Ayrıca altyapı tesisi açım ruhsatlandırılması da
yapılır. /(3) Zemin kaplaması yapılırken AYKOME Şube Müdürlüğü ’ne bildirim yapılarak ön
ruhsatlandırma yapılabilir. On ruhsat 15 iş günü içinde asıl ruhsata çevrilir. Aksi takdirde mevcut zemin
cinsinden yürürlükteki cezalı bedel uygulanır." hükmü bulunduğu, davalı idare tarafından davaya karşı
verilen cevapta, idari para cezasının Encümen kararına dayanmadığı, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi
kanunu'nun 14. ve 15. maddelerine dayanarak çıkarılan AYKOME Yönetmeliğinin cezai hükümlerine
dayanılarak idari para cezasının verildiği, Yönetmeliğin 2. maddesine göre, bu Yönetmelik 5216 sayılı
Büyükşehir Belediyesi Kanununun 8. maddesi, 5393 sayılı Belediye kanununun 14. Maddesi,
15.maddesinin b bendi, 18. Maddesinin f bendi, 34. Maddesinin e bendi, 2464 sayılı Belediye Gelirleri
Kanununun 97. Maddesine dayanılarak hazırlandığı, 06.12.2006 günlü, 5560 sayılı Yasa’nın 31. maddesi
ile değişik, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 3. maddesinde "(1) Bu Kanunun; a) İdari yaptırım
kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hüküm bulunmaması halinde, b)
Diğer genel hükümleri, idari para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektiren bütün
fiiller hakkında uygulanır" denildiği, Uyuşmazlık Mahkemesinin 06/07/2009 gün ve 2008/205 E, 2009/170
K sayılı emsal kararında olduğu gibi; 5326 sayılı Yasanın 27. Maddesinde ise "(1) idari para cezası ve
mülkiyetin kamuya geçirilmesine ilişkin idari yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden
itibaren en geç onbeş gün içinde, sulh ceza mahkemesine başvurulabilir." hükmünün bulunduğu, buna göre,
Aykome Yönetmeliği’ne göre verilen idari para cezasına karşı yapılan itirazın görüm ve çözümüne ilişkin
ilgili yasalarda hüküm bulunmaması nedeniyle 30.3.2005 tarihli ve 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun 3.
maddesinin değişik 1. bendi uyarınca 27. maddeye göre adli yargının görevli olduğuna karar verildiği;
başvurunun idari para cezasına ilişkin bölümü bakımından, 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına
gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında; Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları
taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup
BAL’ın başvurunun reddi gerektiği yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :
2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 10. maddesinin
birinci fıkrasında, “Görev uyuşmazlığı çıkarma; adli, idari ve askeri bir yargı merciinde açılmış olan davada
ileri sürülen görev itirazının reddi üzerine ilgili Başsavcı tarafından görev konusunun incelenmesinin
Uyuşmazlık Mahkemesinden istenmesidir” hükmüne yer verilmiştir.
Anılan Yasa hükmü ile, belirtilen yargı mercilerinden birinde açılmış olan bir davanın görülmesi
sırasında yapılan görev itirazının reddi üzerine, ilgili Başsavcı tarafından, görevli bulunduğu kendi yargı
düzeninin görev alanına vaki müdahalenin önlenebilmesini sağlamak için konunun Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne götürülmesi suretiyle davanın henüz başlangıç safhasında iken görev sorununun çözüme
kavuşturulması amaçlanmıştır.
Nitekim, 2247 sayılı Yasa’nın 10. madde gerekçesinde, “Uyuşmazlık çıkarma, yürürlükte
bulunan kanunun getirdiği bir yeniliktir. Görülmekte olan bir davanın görev uyuşmazlığını, bu safhada
halletmek imkânını verir. Bu madde ile uyuşmazlık çıkarma adli, idari ve askeri yargıya teşmil edilmiştir.
Bu yetki, yargı merciince görev itirazının reddi üzerine, kanun yararına olarak, uyuşmazlığın
konusuna göre ilgili Başsavcı veya Başkanunsözcüsü tarafından kullanılacaktır. Bu suretle Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasının kabul ettiği adli, idari ve askeri yargı mercilerinin ayrılığı prensibinin ihlâli ve
ayrı tanzimlere tabi tutulan adli, idari ve askeri yargı mercilerinin yekdiğerinin görev hudutlarına
tecavüzleri önlenmiş olacaktır” denilmiştir.
Buna göre, ortada henüz açılmış bir dava ve bu davada bir yargı merciince verilmiş görevlilik
kararı bulunması; diğer bir ifadeyle, yararına görev itirazında bulunulan yargı merciince aynı davada
görevsizlik kararı verilmemiş olması gerekeceği açıktır.
Olayda, uyuşmazlığa konu edilen Ankara 6. İdare Mahkemesinin görevlilik kararından önce,
Ankara 5.Sulh Ceza Mahkemesi’nce tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada verilmiş ve kesinleşmiş
bir görevsizlik kararının bulunması karşısında, idari yargı yerince adli yargının görev alanına müdahalede
bulunulduğundan söz etmek olanaksızdır.
Öte yandan, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen olumsuz görev uyuşmazlığının
oluşabilmesi için tarafları, sebebi ve konusu aynı olan davada en az iki yargı merciince kendilerini görevsiz
18
görerek verilmiş ve kesinleşmiş görevsizlik kararlarının bulunması; 17. maddesinde öngörülen olumlu
görev uyuşmazlığının doğabilmesi için ise, yine tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada en az iki yargı
merciince kendilerini görevli sayan kararlar verilmesi; 19. maddeye göre yargı mercilerince Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne başvurulabilmesi için de, daha önce diğer yargı mercilerinden birisinin kesin veya
kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine aynı davada kendisinin de görevsiz bulunduğu ve görevsizlik kararı
veren yargı merciinin görevli olduğu kanısına varılması; 20. madde uyarınca görev uyuşmazlığı
çıkarılmasında, temyiz incelemesi yapan yüksek mahkeme tarafından Uyuşmazlık Mahkemesine
başvurulması gerekmekte olup, incelemeye konu olan adli yargı yerinin görevsizlik kararı üzerine idari
yargı yerince aynı davada verilen görevlilik kararı nedeniyle, anılan maddelerde düzenlenen görev
uyuşmazlığı türlerinden biri de oluşmamıştır.
Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen yönteme uygun
bulunmayan başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesinde yer alan “Uyuşmazlık Mahkemesi, uyuşmazlık
çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceler; yöntemine
uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddeder” kuralı uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN,
aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 29.12.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
9-ESAS NO
: 2014/1108
KARAR NO
: 2014/1155
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : İdari yargı yerinde açılan davanın öncesinde adli yargı yerince verilmiş kesin veya kesinleşmiş bir
görevsizlik kararı bulunmadığı anlaşıldığından, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde belirtilen koşulların
oluşmaması nedeniyle, aynı Yasa’nın 27.maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN
REDDİ gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
: M.Ş.
: Av. T.Ö.
: Emniyet Genel Müdürlüğü
O L A Y : İstanbul Valiliği Trafik Denetleme Şube Müdürlüğünce yapılan denetim sırasında,
alkollü olarak araç kullandığından bahisle, davacı adına 25.12.2010 gün ve FV-729794 seri-sıra sayılı
Trafik İdari Para Cezası Karar Tutanağı düzenlenerek, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 48/5.
maddesi uyarınca 687,00TL. idari para cezası verilmiş, aynı birim tarafından sürücü belgesi geri alma
tutanağı düzenlenmiştir.
Davacı vekili, idari para cezası ile sürücü belgesi geri alma tutanağının iptali istemiyle adli yargı
yerine başvuruda bulunmuştur.
ÜSKÜDAR 2. SULH CEZA MAHKEMESİ; 14.1.2011 gün ve D.İş:2011/10, K:2011/10 sayı ile;
itiraz edenin dilekçesinde göstermiş olduğu gerekçelerin yerinde görülmediği, Trafik Ceza Tutanağında
herhangi bir usulsüzlük bulunmadığı ve Mahkemece itirazcının itirazının kabulünü gerektirir bir delil de
bulunamadığı gerekçesiyle itirazın reddine karar vermiş, verilen karar itiraz edilmeden kesinleştikten sonra,
davacı vekilinin talebi üzerine, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 17.4.2011 gün ve
….2011/4377/19895 sayılı yazısı ile, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27/8. maddesinde yer alan “İdari
yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev alanına giren
kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları bu işlemin
iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde görülür” hükmü karşısında, idare mahkemesine görevsizlik
kararı vermek gerekirken işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediği
gerekçesiyle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca Üsküdar 2. Sulh Ceza
Mahkemesinin 14.1.2011 tarihli ve 2011/10-10 değişik iş sayılı kararı aleyhine kanun yararına bozma
isteminde bulunması üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.5.2011 gün ve KYB.2011-175503
sayılı ihbarnamesi ile dava dosyası Yargıtay 7. Ceza Dairesine gönderilmiştir.
Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nce, 30.1.2012 gün ve E:2011/6324, K:2012/714 sayılı karar ile,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriğinin yerinde
19
görüldüğü gerekçesiyle, Üsküdar 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 14.1.2011 gün ve 2011/10 Değişik iş sayılı
kararının Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309/4-a maddesi uyarınca bozulmasına, müteakip işlemlerin
mahallinde mahkemesince yapılmasına karar verilmiş, dava dosyası Mahkemesine gönderilmiştir.
Bunun üzerine, Üsküdar 2. Sulh Ceza Mahkemesi, 29.6.2012 gün ve Değişik iş No:2011/10 sayılı
yazısı ile, Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 30.1.2012 gün ve E:2011/6324, K:2012/714 sayılı kararı ile, “idari
yaptırım kararının verildiği işlem kapsamında aynı kişi ile ilgili olarak idari yargının görev alanına giren
kararların da verilmiş olması halinde; idari yaptırım kararına ilişkin hukuka aykırılık iddiaları bu işlemin
iptali talebiyle birlikte idari yargı merciinde görülür” şeklinde hüküm verildiğini belirterek, dava dosyasını
Üsküdar Nöbetçi İdare Mahkemesi’ne göndermiştir.
İstanbul 3. İdare Mahkemesi’nin, davacı tarafından Mahkemelerine hitaben yazılmış, davacı,
davalı idare, dava konusu, sebepleri, delilleri gösterilerek hazırlanmış bir dilekçe ile dava açılmadığı
gerekçesiyle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu uyarınca yeniden dava açılmak üzere davanın
reddine karar vermesi üzerine, davacı vekili bu kez, aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 3. İDARE MAHKEMESİ: 31.10.2014 gün ve E:2014/1976 sayı ile; 2918 sayılı
Kanun’un 112. maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle ve Uyuşmazlık Mahkemesinin konu ile ilgili
kararları emsal alınarak davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca görevli yargı
yerinin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına ve işin incelenmesinin Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin karar vermesine değin ertelenmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler :
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında; Raportör-Hakim Gülten Fatma
BÜYÜKEREN’in, 2247 sayılı Yasa’da öngörülen koşulları taşımayan başvurunun reddi gerektiği yolundaki
raporu ve dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı
Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada başvurunun reddi gerektiğine ilişkin sözlü
açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Uyuşmazlık Mahkemesi Genel Kurulunun 11.7.1988 günlü, E:1988/1, K:1988/1 sayılı İlke
Kararında, “2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanunun bütünüyle
incelenip değerlendirilmesinden, bu Kanunun uygulanması yönünden 2 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer
alan, ‘ceza uyuşmazlıkları’ ibaresinden, savcının ya da şahsi davacının talebi ile başlayan yargılaması
sonunda sanığın mahkumiyetine ya da beraatine hükmedilebilecek davalarda, askeri ve adli ceza
mahkemeleri arasında çıkan görev ve hüküm uyuşmazlıklarının anlaşılması, bunun dışında kalan tüm görev
uyuşmazlıklarının ‘hukuk uyuşmazlığı’ sayılması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Uygulanması idari
organlara bırakılan cezalar, adli nitelikte olmadığından, bunlar hakkında yapılan itirazlar ya da açılan
davalar ‘ceza davası’ olarak nitelendirilemezler. İdari niteliklerinden dolayı bu davalara ilişkin görev ve
hüküm uyuşmazlıklarının Uyuşmazlık Mahkemesinin Hukuk Bölümünde incelenip çözümlenmesi
gerektiği…” açıkça belirtilmiştir. Bu durum göz önüne alındığında, olay bölümünde yazılı başvuru konusu
görev uyuşmazlığının Hukuk Bölümünde incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin görev ve yetkileri, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın
158. maddesi ile 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi’nin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1.
maddesinde açıkça gösterilmiş, Mahkeme adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm
uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili kılınmıştır.
2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri
sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı
olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması
gerekir.
Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza davalarında ise ayrıca
ilgili makamlarca ileri sürülebilir”, 19.maddesinde, “Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin
veya kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya
incelemekte olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa,
gerekçeli bir karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin
incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.
(Değişik ikinci fıkra: 23/7/2008 – 5791/9 md.) Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına
ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık
Mahkemesine gönderilir” denilmiştir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin,
uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından
inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer
verilmiştir.
20
Dosyanın incelenmesinden, davacı vekilinin, davacı adına verilen idari para cezası ile sürücü
belgesi geri alma tutanağının iptali istemiyle adli yargı yerine yaptığı itiraz sonucunda, Mahkemece itirazın
esası incelenerek, itirazın reddine karar verilmiş, kararın kesinleş-mesinden sonra davacı vekilinin talebi
üzerine, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nce kararın bozulması istemi Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığına bildirilmiş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca kararın bozulması isteminin ilgili ceza
dairesine gönderilmesi üzerine, Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nce, Üsküdar 2. Sulh Ceza Mahkemesince verilen
kararın Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309/4-a maddesi uyarınca bozulmasına, müteakip işlemlerin
mahallinde mahkemesince yapılmasına karar verilerek dava dosyasının Mahkemesine gönderilmesinden
sonra, Mahkemece dosya ele alınarak yeniden karar verilmeden bir üst yazı ile idare mahkemesine
gönderilmiş, İstanbul 3. İdare Mahkemesi’nin, davacı tarafından Mahkemelerine hitaben yazılmış bir
dilekçe ile dava açılmadığı gerekçesiyle yeniden dava açılmak üzere davanın reddine karar verilmesinden
sonra davacı vekilinin aynı istemle idari yargı yerinde dava açması üzerine, bu kez İstanbul 3. İdare
Mahkemesi’nce davanın çözümünün adli yargı yerine ait olduğu gerekçesiyle 2247 sayılı Uyuşmazlık
Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19. maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına ve işin incelenmesinin Uyuşmazlık
Mahkemesi’nin karar vermesine değin ertelenmesine karar verildiği anlaşılmıştır.
5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun “Başvurunun incelenmesi” başlıklı 28. maddesinde, “……..
(8) Mahkeme, son karar olarak idarî yaptırım kararının;
a) Hukuka uygun olması nedeniyle, "başvurunun reddine",
b) Hukuka aykırı olması nedeniyle, "idarî yaptırım kararının kaldırılmasına",
Karar verir.
(9) (Ek: 6/12/2006-5560/35 md.) İdarî para cezasının alt ve üst sınırının kanunda gösterildiği
kabahatler dolayısıyla verilmiş idarî para cezasına karşı başvuruda bulunulması halinde, mahkeme idarî
para cezasının miktarında değişiklik yaparak da başvurunun kabulüne karar verebilir.
(10) Üçbin Türk Lirası dahil idarî para cezalarına karşı başvuru üzerine verilen kararlar
kesindir.”;
“İtiraz yolu” başlıklı 29. maddesinde, “ (1) Mahkemenin verdiği son karara karşı, Ceza
Muhakemesi Kanununa göre itiraz edilebilir. Bu itiraz, kararın tebliği tarihten itibaren en geç yedi gün
içinde yapılır.
(2) İtirazla ilgili karar, dosya üzerinden inceleme yapılarak verilir.
(3) Mahkeme, her bir itirazla ilgili olarak “itirazın kabulüne” veya “itirazın reddine” karar verir.
(4) Mahkemenin verdiği karar taraflara tebliğ edilir. Vekil olarak avukatla temsil edilme halinde
ayrıca taraflara tebligat yapılmaz.
(5) (Değişik: 31/3/2011-6217/27 md.) İdarî yaptırım kararının ağır ceza mahkemesi tarafından
verilmesi halinde bu karara karşı Ceza Muhakemesi Kanununa göre itiraz edilebilir.” denilmiş;
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Kanun Yararına Bozma” başlığı altında düzenlenen
309. maddesinde, “(1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden
geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o
karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığına yazılı olarak bildirir.
(2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması
istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir.
(3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun
yararına bozar.
(4) Bozma nedenleri:
a) 223 üncü maddede tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, kararı veren
hâkim veya mahkeme, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verir.
b) Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını
kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, kararı veren hâkim veya mahkemece
yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilir. Bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş
olan cezadan daha ağır olamaz.
c) Davanın esasını çözüp de mahkûmiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte sonuç
doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez.
d) Hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir
cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay ceza dairesi doğrudan hükmeder.
(5) Bu madde uyarınca verilen bozma kararına karşı direnilemez.” hükmü yer almıştır.
Somut olayda, davacının, adına verilen idari para cezası ile sürücü belgesi geri alma tutanağının
iptali istemiyle adli yargı yerine açtığı davada, Üsküdar 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 14.1.2011 gün ve
D.İş:2011/10, K:2011/10 sayılı kararı ile davanın esası hakkında verilen kararın, kanun yararına bozma
istemi sonucunda Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nce, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309/4-a maddesi uyarınca
21
bozulmasına, müteakip işlemlerin mahallinde mahkemesince yapılmasına karar verildiği, Ceza Muhakemesi
Kanunu’nun 309. maddesinin dördüncü fıkrası (a) bendinde açıkça mahkemenin yeniden karar vereceği
düzenlendiği halde, Mahkemesince dosya yeniden ele alınarak bozma gereğince verilmesi gereken
görevsizlik kararı verilmeden dava dosyasının idari yargı yerine gönderildiği, davacının aynı istemle idari
yargı yerinde açtığı davada, İstanbul 3. İdare Mahkemesi’nce davanın çözümünün adli yargı yerine ait
olduğu gerekçesiyle 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19.
maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulmasına karar
verildiği anlaşılmaktadır. İstanbul 3. İdare Mahkemesi’nce 2247 sayılı Kanun’un 19. maddesi uyarınca
Uyuşmazlık Mahkemesi'ne başvurulabilmesi için, Üsküdar 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nce verilmiş kesin
veya kesinleşmiş bir görevsizlik kararı bulunması, bunun üzerine kendisine açılan davada Üsküdar 2. Sulh
Ceza Mahkemesinin görevli olduğu kanısına varması ve görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık
Mahkemesine başvurması gerekmektedir. Oysa olayda, Üsküdar 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nce verilmiş bir
görevsizlik kararı bulunmadığı gibi esastan verilen karar da bozulmuştur. Bu durumda, ortada 2247 sayılı
Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen biçimde, idari yargı yerinde açılan davanın öncesinde, adli yargı
yerince verilmiş kesin veya kesinleşmiş bir görevsizlik kararı bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul 3. İdare Mahkemesi’nce davanın çözümünün adli yargı yerine ait
olduğu gerekçesiyle 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 19.
maddesi uyarınca görevli yargı yerinin belirtilmesi için yaptığı başvurunun, idari yargı yerinde açılan
davanın öncesinde adli yargı yerince verilmiş kesin veya kesinleşmiş bir görevsizlik kararı bulunmadığı
anlaşıldığından, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde belirtilen koşulların oluşmaması nedeniyle, aynı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan başvurunun reddine karar verilmesi
gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde belirtilen koşulların oluşmaması nedeniyle, aynı
Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yöntemine uygun bulunmayan BAŞVURUNUN REDDİNE, 29.12.2014
gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
10-ESAS NO
: 2014/1127
KARAR NO
: 2014/1170
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Asliye Hukuk Mahkemesi kararının, davanın idareye karşı açılması gerektiğine ilişkin olması ve
idari yargının görevli olduğu gerekçesiyle verilmiş bir görevsizlik kararı mahiyetini taşımaması karşısında;
2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşulu taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27.
maddesi uyarınca REDDİ gerektiği hk.
KARAR
Davacılar
Vekilleri
Davalılar
Vekilleri
: 1- K.Ö., 2- M.V.
: Av. A.E. & Av. L.Ö.
: 1- A.B.
(Adli Yargıda)
: Av. R.I. & Av. S.C.
(Adli Yargıda)
2- İzmir Büyükşehir Belediye Bşk.lığı (İdari Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili A.B.’ı davalı olarak gösterdiği dava dilekçesinde özetle; davacı
müvekkillerinin ve davalının Ödemiş Belediye İtfaiye Müdürlüğü’nde çalıştıklarını, olay tarihi olan
28.05.2011 tarihinde davalının müvekkillerine sinkaflı hakaret ve tehditlerde bulunduğunu, bunun üzerine
davacı müvekkillerinin suç duyurusunda bulunduğunu ve Ödemiş Sulh Ceza Mahkemesinin 2011/847 Esas
ve 2012/203 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında her iki müvekkiline yönelik eylemleri yönünden ayrı ayrı
tehdit ve hakaret suçundan dolayı mahkumiyet kararı verildiğini, netice itibari ile de hükmün
açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini, davalının eyleminin davacı müvekkillerinin kişilik
haklarına ağır saldırı niteliğinde olduğunu belirterek, bu sebeple manevi olarak zarar gördüklerinden bahisle
her bir davacı için 5.000,00 TL olmak üzere toplam 10.000,00 TL manevi zararın davalı idareden tahsiline
karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ödemiş 2.Asliye Hukuk Mahkemesi: 13.06.2012 gün ve E:2012/188, K:2012/347 sayılı kararı ile
özetle; davanın kısmen kabul ve kısmen reddine karar vermiştir.
22
İşbu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 4.Hukuk Dairesi 05.06.2013 gün ve
E:2012/11776, K:2013/10703 sayılı ilamı ile özetle; “...Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet
Memurları Yasası’nın 13/1. maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini
kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davalarının, kendilerine rücu
edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabileceğine, kamu
görevlisi hakkında adli yargı yerinde dava açılamayacağına göre, kast ve kusur aranmaksızın husumet
nedeni ile davanın reddine karar verilmesi gerekir.” demek suretiyle kararın bozulmasına karar vermiştir.
Davacı vekillerinin karar düzeltme istemi üzerine Yargıtay 4.Hukuk Dairesi 28.11.2013 gün ve
E:2013/15026, K:2013/18706 sayılı ilamı ile özetle; “Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası’nın 5236 sayılı
Yasa ile eklenen Ek Madde 4’e göre karar düzeltmeye konu bölümünün 11.100,00 TL’den az olması
durumunda karar düzeltmesi yoluna gidilemez. Somut olayda karar düzeltmeye konu olan tutar bu düzeye
ulaşmadığından dilekçenin reddine” şeklinde karar vermiştir.
Ödemiş 2.Asliye Hukuk Mahkemesi: Yargıtay’ın bozma ilamına uyduktan sonra 14.02.2014 gün
ve E:2013/691, K:2014/84 sayılı kararı ile özetle; husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar vermiş,
taraflarca temyiz talebinde bulunulmaması üzerine karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu aşamadan sonra dava dilekçesinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı
davalı olarak göstermek suretiyle aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İzmir 3.İdare Mahkemesi: 30.06.2014 gün ve E:2014/877, K:2014/1013 sayılı kararı ile özetle;
“...tazminata dayanılan delillerin eklenmediğinden dava dilekçesinin 2577 sayılı Kanun’un 5/2. ve
3.maddesi hükümlerine uygun bulunmadığından bahisle dava dilekçesinin aynı Kanun’un 15.maddesinin
1.fıkrasının (d) bendi uyarınca, bu kararın tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde her bir davacının ayrı
ayrı dilekçe ile yeniden dava açılabilmek üzere reddine” şeklinde karar vermiştir.
Bu aşamadan sonra davacı vekili tarafından yasal süresi içerisinde belirtilen eksiklikler
giderilerek dava yenilenmiş ve İzmir 3.İdare Mahkemesinin 2014/1214 Esas sırasına kaydedilmiştir.
İzmir 3.İdare Mahkemesi: 04.11.2014 gün ve E:2014/1214 sayı ile özetle; davanın adli yargı
yerinde görülmesi gerektiğini belirterek, 2247 sayılı Kanunun 19.maddesi uyarınca görevli yargı yerinin
belirlenmesi için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında; Raportör-Hakim İSMAİL SARI’nın, başvurunun reddi yolundaki raporu ile dosyadaki
belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN’un
başvurunun reddi gerektiği, Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın ise davada idari yargının görevli olduğu
yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Anayasa’nın 158. Maddesinde, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin adli, idari ve askeri yargı mercileri
arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili olduğu belirtilmiş; 2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1. Maddesinde, “ Uyuşmazlık
Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ela görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri
arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev
yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir…”, 14. maddesinde, “Olumsuz görev uyuşmazlığının
bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları,
konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararın kesin veya
kesinleşmiş olması gerekir. Bu uyuşmazlığın giderilmesi istemi, ancak davanın taraflarınca ve ceza
davalarında ise ayrıca ilgili makamlarca ileri sürülebilir.” denilmiştir. Aynı Yasa’nın 27. maddesin de ise,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce
şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri
reddedeceği kuralına yer verilmektedir.
Olayda, adli ve idari yargı yerlerinde, Ödemiş Belediye Başkanlığı İtfaiye Müdürlüğü’nde şoför
olarak görev yapan davacıların, aynı yerde vekaleten itfaiye çavuşu olarak görev yapan davalının hakaret ve
küfürleri nedeniyle kişilik haklarına ağır saldırıya maruz kalması sonucunda uğramış olduğu manevi zararın
tahsili amacıyla açıldığı anlaşılmaktadır.
Dosyalar üzerinde yapılan inceleme neticesinde; görev uyuşmazlığına konu Ödemiş 2.Asliye
Hukuk Mahkemesi’nin 14.02.2014 gün ve E:2013/691, K:2014/84 sayılı kararında “Davanın husumet
nedeniyle reddine” karar verildiği ve kesinleştiği; bu kararın ardından açılan dava sonucu İzmir 3.İdare
Mahkemesi’nin 04.11.2014 gün ve E:2014/1214 sayılı kararında ise “...davanın Asliye Ceza Mahkemesinin
görev alanı içerisinde kaldığı sonucuna varıldığından, davanın görev yönünden reddine” şeklinde karar
verildiği anlaşılmaktadır.
Görüldüğü üzere, Ödemiş 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin kararının, davanın idareye karşı
açılması gerektiğine ilişkin bulunduğu, anılan kararın “yargı yolunu değiştiren ve idari yargının görevli
23
olduğu gerekçesiyle verilmiş bir görevsizlik kararı niteliğinde olmadığından”, adli ve idari yargı yerleri
arasında, 2247 sayılı yasanın aradığı biçimde görev uyuşmazlığı oluştuğundan söz etmek mümkün değildir.
Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan
başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN,
aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
11-ESAS NO
: 2014/1155
KARAR NO
: 2014/1194
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Asliye Hukuk Mahkemesince verilen kararın idari yargının görevli olduğu gerekçesiyle verilmiş
bir görevsizlik kararı mahiyetinde olmayıp, davanın esastan reddine dair bir karar olması karşısında; 2247
sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen koşulu taşımayan BAŞVURUNUN, aynı Yasanın 27. maddesi
uyarınca REDDİ gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalılar
Vekili
Vekili
: M.A.
: Av. H.D.
: 1- Kalkınma Bakanlığı
(İdari Yargıda)
: Av. S.T. (Hukuk Müşaviri) (İdari Yargıda)
2-Güney Ege Kalkınma Ajansı(Adli ve İdari Yargıda)
: Av. F.D.
O L A Y : Davacı dava dilekçesinde özetle; davacının davalı kurumda genel sekreter unvanı ile
31.12.2009 tarihinden iş akdinin haksız olarak feshedildiği 02.01.2013 tarihine kadar çalıştığını, 2012
Aralık ayında tam olarak çalışıp, brüt maaşının 11.806,00 TL olduğunu, 2013 Ocak ayında da iki gün
çalıştığını, davacının çalıştığı dönem itibariyle davalı işyerinde çalışan kişi sayısının iş yasasındaki bu
davanın kabulü için aranan sayının üzerinde olduğunu, iş akdinin feshedildiğini bildiren yazıda davacının
işveren vekili olduğunun iddia edildiğini, ancak işveren vekili olmadığını, genel sekreterlik makamının
işveren vekili şartlarını taşımadığını, ajansın karar organının yönetim kurulu, genel sekreterliğin de icra
organı olup, bütçenin ve çalışma programının yönetim kurulu tarafından kabul edilip, kalkınma
bakanlığınca onaylandığını, ajansın asli faaliyetlerinin ve programlarının ve bazı diğer hizmet alımları,
personel alınıp çıkarılması vb diğer işlere de yönetim kurulunca karar verildiğini, genel sekreterin bu
kararları icra eden organ olup, ajansın asli görevleri ve işleri konusunda karar alma yetkisi bulunmadığını,
bu kararlan icra ederken işyerinin sevk ve idare etmesine rağmen personeli işe alma işten çıkarma yetkisinin
de olmayıp, bu sebeple işveren vekili olmadığını, iş akdinin ne haklı nede geçerli sebeple feshine sebep
olabilecek herhangi bir davranışı da olmadığını, Mahkememize müracaat etmeden önce Denizli idare
mahkemesine işe iade talepli açtıkları davanın Denizli idare mahkemesinin 2013/112 Esas 2013/220 Karar
sayılı kararıyla görev yönünden reddine karar verildiğini, bu dosya içersindeki tüm beyanlarını tekrar
ettiklerini, davacının, iş akdinin feshine ilişkin işverence hukuken geçerli sebep gösterilmediği gibi tarafına
herhangi bir ihtar ya da uyan yazısı da tebliğ edilmediğini, disiplin soruşturması yapılmadığını, idari
yaptırım uygulanmadığını, aksine çalıştığı dönem boyunca takdir alıp, kendisinden övgü ile söz edildiğini,
iş akdinin hiçbir sebep gösterilmeksizin haksız, hukuka aykırı bir şekilde sonlandırıldığını belirterek, feshin
geçersizliğine, davacının işe iadesine, işe iade edilmediği takdirde sosyal ve mali haklarına hükmedilmesine
karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Denizli İdare Mahkemesi: 12.03.2013 gün ve E:2013/112,K:2013/220 sayılı kararında özetle; “
dava konusu olayda, davacı ile davalı idare arasında imzalanan sözleşmenin 3.maddesinde, sözleşmenin
belirsiz süreli olduğu, 32. maddesinde, Kanuni düzenlemelerin bu sözleşmenin ayrılmaz parçası olduğu,
sözleşmede düzenlenmeyen konularda 4857 sayılı İş Kanunu ve diğer ilgili iş mevzuatı hükümlerinin
uygulanacağı ve 33.maddesinde bu sözleşmeden doğan ihtilaflarda Denizli İli Mahkemeleri ve İcra
Müdürlüklerinin yetkili olduğu hükümleri ile yukarıda yer verilen 5449 sayılı Yasanın 18.maddesi
hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden, özel hukuka ilişkin dava konusu uyuşmazlığın İş
24
Mahkemesinin görevine girdiği sonucuna ulaşılmıştır.” demek suretiyle davanın 2577 sayılı İda ri
Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a maddesi hükmü uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
Davacı vekili aynı istemle bu kez sadece Güney Ege Kalkınma Ajansını davalı olarak göstermek
suretiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Denizli 1.İş Mahkemesi: 27.03.2014 gün ve E:2013/217, K:2014/122 sayılı kararı ile özetle;
“...davacının Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığında (Ajansta işe başlamadan önceki en son görev unvanı)
Gümrük Uzmanı olarak 70.416.145 emekli sicil nosu ile çalışırken 27.08.2009 tarihinde davalı Ajansa
başvurduğu, 27.07.2009 tarihinde 657 sayılı kanunun 43/b ve 67.maddeleri uyarınca bu görevinden
ayrıldığı, (görevdeki değişiklik ayrılışı) 27.08.2009 tarihinde davalı ajansa başvurup 04.12.2009 tarihinde
genel sekreter olarak görevlendirilmesinin 5449 sayılı yasanın 4.maddesi /2-g bendi gereğince uygun
görülüp, 22.12.2009 tarihinde onaylanarak 31.12.2009 tarihinde ajansta genel sekreter olarak göreve
başlayıp, 02.01.2013 tarihinde de görevden alındığı, 5449 sayılı yasanın 5.maddesinde davalı ajansın görev
ve yetkilerinin 14.maddesinde genel sekreterin görev ve yetkilerinin ayrı ayrı sayılıp, genel olarak ajansın
görev ve yetkileriyle genel sekreterin görev ve yetkilerinin uyuştuğu, davacının genel sekreter olarak
yönetim kurulunun sınırlarını da belirterek devrettiği, yönetim kurulu yetkilerini fiilen kullandığı,
dolayısıyla davacının yasal olarak işveren konumunda bulunduğu, 5449 sayılı yasanın ajans personelinin
nitelik, statü ve hakları başlıklı 18.maddesinin 3.fıkrasında kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlardan bu
kanunda belirtilen nitelikleri taşıyanların kendilerinin isteği ve kurumlarının muvafakati ile ajansta genel
sekreter olarak istihdam edilebileceğinin, bunların kuramlarıyla olan ilişkilerinin iş akdinin yapılmasıyla
son bulacağının, bunlara verilecek ücret ile diğer mali ve sosyal hakların yapılacak iş akdi ile
belirleneceğinin, bu şekilde istihdam edilenlerin ajanstaki görevleri sona erdiğinde öğrenim durumları,
hizmet yılı ve unvanları dikkate alınarak, önceki kuramlarında kariyerlerine veya durumlarına uygun boş bir
kadro veya pozisyona en geç 3 ay içinde atanacaklarının ve herhangi bir işleme gerek kalmaksızın en geç
bir ay içerisinde göreve başlatılacaklarının, bu fıkra uyarınca önceki kuramlarına dönen kişilerin ajansta
geçen hizmetlerinin kazanılmış hak, aylık, derece ve kademelerinde değerlendirileceğinin, bu durumda
kıdem tazminatlarının ödenmeyip, bu sürelerin emeklilik ikramiyesinin hesabında dikkate alınacağının
emredici hüküm şeklinde düzenlendiği, davacının 657 sayılı yasaya tabi statüden kurumunun da onayıyla
davalı ajansta yasal prosedür gereği hizmet sözleşmesiyle işe başlatılmışsa da, 5449 sayılı yasanın
18/3.fıkrasında yani özel yasasında iş güvencesinin sağlandığı, ajanstaki görevinin sona ermesinden sonra
tekrar önceki kurumunda kariyerine veya durumuna uygun boş bir kadro veya pozisyona en geç 3 ay
içerisinde atanacağının düzenlenmesi karşısında 4857 sayılı iş yasasındaki iş güvencesi hükümlerinden
yararlandırılmayacağı kanaatine varılarak davanın reddine karar vermek gerekmiştir.” Şeklinde davanın
esastan reddine karar vermiştir.
İş bu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesi 29.05.2014 gün
ve E:2014/13241, K:2014/15234 sayılı ilamı ile özetle hükmün onanmasına karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında; Raportör-Hakim İSMAİL SARI’nın, başvurunun reddi yolundaki raporu ile dosyadaki
belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN’un
başvurunun reddi gerektiği, Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın ise davada idari yargının görevli olduğu
yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Güney Ege Kalkınma Ajansında Genel Sekreter olarak görev yapan davacının iş akdinin
feshedilerek görevine son verilmesine ilişkin Güney Ege Kalkınma Ajansı Yönetim Kurulunun 27.12.2012
tarihli işlem ile Kalkınma Bakanlığı’nın 31.12.2012 tarih ve 7241 sayılı işleminin hukuka aykırı olduğunu
gerekçe göstererek işbu işlemin iptali ve maaş, prim, sosyal kesinti, kıdem ve sair tüm haklarından mahrum
kalması sebebiyle doğan zararın davalı GEKA tarafından tazmin edilmek suretiyle davacının görevine
iadesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Anayasa’nın 158. maddesinde, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin adli, idari ve askeri yargı mercileri
arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili olduğu belirtilmiş; 2247
sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un 1.maddesinde, “Uyuşmazlık
Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri
arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev
yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir…” hükmü, Yargı Mercilerinin Uyuşmazlık Mahkemesine
Başvurmaları başlıklı 19.maddesinde; ‘’ Adli, idari, askeri yargı mercilerinden birisinin kesin veya
kesinleşmiş görevsizlik kararı üzerine kendisine gelen bir davayı incelemeye başlayan veya incelemekte
olan bir yargı mercii davada görevsizlik kararı veren merciin görevli olduğu kanısına varırsa, gerekçeli bir
karar ile görevli merciin belirtilmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurur ve elindeki işin incelenmesini
25
Uyuşmazlık Mahkemesinin karar vermesine değin erteler.
Yargı merciince, önceki görevsizlik kararına ilişkin dava dosyası da temin edilerek, gerekçeli
başvuru kararı ile birlikte dava dosyaları Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilir.‘’ denilmiştir. Aynı Yasanın
27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin
istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş
istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.
Dosyanın incelenmesinde; Denizli İdare Mahkemesince verilen kararın davada adli yargının
görevli olduğuna dair bir görev yönünden red kararı olmasına karşın, davacının adli yargı yerinde açtığı
davasında, Denizli 1.İş Mahkemesince, davacının 657 sayılı yasaya tabi statüden kurumunun da onayıyla
davalı ajansta yasal prosedür gereği hizmet sözleşmesiyle işe başlatılmışsa da, 5449 sayılı yasanın
18/3.fıkrasında yani özel yasasında iş güvencesinin sağlandığı, ajanstaki görevinin sona ermesinden sonra
tekrar önceki kurumunda kariyerine veya durumuna uygun boş bir kadro veya pozisyona en geç 3 ay
içerisinde atanacağının düzenlenmesi karşısında 4857 sayılı iş yasasındaki iş güvencesi hükümlerinden
yararlandırılmayacağı kanaatine varılarak davanın reddine karar vermek gerekmiştir.” demek suretiyle
davanın reddine karar vermiş, işbu karar Yargıtay 22.Hukuk Dairesinin ilamı ile onanarak kesinleşmiştir.
Görüldüğü üzere, Denizli 1.İş Mahkemesinin kararı, davanın esas yönünden incelendiği ve idari
yargının görevli olduğu gerekçesiyle verilmiş bir görevsizlik kararı niteliğinde olmadığından, adli ve idari
yargı yerleri arasında görev uyuşmazlığı oluştuğundan söz etmek mümkün değildir.
Bu durumda, olayda, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşullar gerçekleşmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan
başvurunun, aynı Yasanın 27. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.
SONUÇ : 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen koşulları taşımayan BAŞVURUNUN,
aynı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca REDDİNE, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
*
*
*
II-2247 SAYILI KANUN’UN 10. MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (OLUMLU GÖREV
UYUŞMAZLIĞI ÇIKARMA) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
1-ESAS NO
: 2014/807
KARAR NO
: 2014/1066
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacı şirket ile davalı DSİ Genel Müdürlüğü’nün imzaladığı su kullanım anlaşması çerçevesinde,
işletmeye alınan projenin devamı sırasında, davalı idare tarafından hazırlanan ek sözleşmenin, davacı şirket
tarafından ihtirazi kayıt ile imzalanması sonrasında, genel koşulları içeren sözleşme maddelerinin
yazılmamış sayılmasına ve muarazanın men’ine karar verilmesi istemiyle açılan davanın; ek sözleşmenin,
tek taraflı olarak idareye tanıdığı denetim ve sözleşmeyi fesih yetkileri dikkate alındığında idari nitelik
taşıdığından, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: P. Enerji Üretim A.Ş.
: Av. R.Y.
: Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü
: Av. G.Ç. & Av. N.T.
O L A Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; davacı şirketin 35 MW kurulu gücündeki
Sefaköy HES Projesi’ni gerçekleştirmek üzere Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumu’na Elektrik Piyasası
Lisans Yönetmeliği kapsamında lisans başvurusunda bulunduğunu; başvuru süresi içerisinde, davacı
şirketin DSİ tarafından onaylanan fizibilite raporunu davalı DSİ Genel Müdürlüğü’ne sunarak, davalı ile
28.08.2007 tarihli “Su Kullanım Anlaşması” imzaladığı ve devamında EPDK’ndan üretim lisansı alınarak
projenin tamamlanması ile işletmeye alındığını ancak işletmeye alınan projenin devamı sırasında davalı DSİ
tarafından tek taraflı olarak hazırlanan “DSİ Genel Müdürlüğü adına DSİ 24. Bölge Müdürlüğü ile Aralık
26
İlçesi ve Köyleri Sulama Birliği Kiti HES ve P. Enerji Üretim A.Ş. arasında Düzenlenen Sefaköy Barajı ve
HES işletmesiyle ilgili Ek Sözleşme” davacı şirketin imzalaması hususu ile ilgili olarak, DSİ 24. Bölge
Müdürü tarafından Kars 3. Noterliği’nin 16.08.2012 gün ve 05963 yevmiye numaralı ihtarnamesi ile davacı
şirkete gönderildiğini; davacı şirket tarafından DSİ 24. Bölge Müdürlüğü’ne gönderilen cevabi ihtarname
ile ek yükümlülükler içeren Ek Sözleşmenin imzalanamayacağının bildirildiği; konunun çözümü için DSİ
Genel Müdürlüğü’ne yapılan başvuru sonucu 12.09.2012 tarihli yazı ile, Ek Sözleşmenin imzalanmaması
halinde Su Kullanım Hakkı Sözleşmesi’nin feshedileceğinin bildirildiğini; bunun üzerine söz konusu Ek
Sözleşme’nin ihtirazi kayıtla imzalanarak 28.09.2012 tarihinde DSİ Genel Müdürlüğü İşletme Bakım
Dairesi Başkanlığı’na teslim edildiğini; Ek sözleşme ile DSİ Genel Müdürlüğü tarafından onaylanan
fizibilite raporunun aksine hareket edilerek davacı şirket tarafından öngörülemeyecek zararlara yol açıldığı
ve tek taraflı düzenlemeler içeren sözleşmenin davacı şirkete ağır yükümlülükler yüklediğini; davacı
şirketin sözleşmenin feshedilmemesi için ihtirazi kayıtla imzaladığını belirterek; Genel İşlem Koşulları
içeren sözleşme maddelerinin yazılmamış sayılmak suretiyle muarazanın men’i ile dava sonuna kadar,
davacı şirket tarafından müzayaka halinde imzalanan Ek Sözleşmenin uygulanmaması amacıyla ihtiyati
tedbir kararı verilmesi istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
Davalı DSİ Genel Müdürlüğü vekili cevap dilekçesinde özetle; taraflar arasında düzenlenen Su
Kullanım Hakkı ve İşletme Esaslarına İlişkin Anlaşmanın idari sözleşme olduğundan idari yargının görevli
olduğu ileri sürerek görev itirazında bulunmuştur.
ANKARA 22. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ : 20.03.2013 gün ve E:2012/564 K:2013/134
sayılı kararında “…davaya konu taraflar arasındaki sözleşme incelendiğinde, konusu ve süresi ile idareye
tanınan denetim ve sözleşmenin feshi yetileri açısından idari nitelikte bir sözleşme olduğu ve idari
nitelikteki sözleşmeden kaynaklanan uyuşmazlığın İdari Yargı mahkemelerince çözümlenmesi gerektiği
hususu nazara alınarak…” şeklindeki gerekçe ile dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar vermiş ve
verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ: 12.12.2013 gün ve E:2013/28031 K:2013/31261 sayılı
BOZMA İLAMINDA “…Uyuşmazlık, davacı ile davalı arasında düzenlenen özel hukuk hükümlerine tabi
su kullanımı sözleşmesinden kaynaklanmakta olup, davada kamu hukukundan kaynaklanan ve idari yargıda
görülmesi gereken idari bir işlem veya hizmet söz konusu değildir. Bu nedenle somut olayda, özel hukuk
hükümlerinin uygulanması gerekli olup, davanın adli yargı yeri mahkemelerinde görülmesi gerekir…”
gerekçesiyle yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar vermiştir.
Davalı DSİ Genel Müdürlüğü vekili bozma sonrası görev itirazını yenilemiştir.
ANKARA 22. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 10.04.2014 gün ve E:2014/115 sayılı kararı ile
bozma ilamına uyarak davalı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı DSİ Genel Müdürlüğü vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu göre v
uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası ile birlikte Danıştay
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI: “…Anayasa'nın 168. maddesi gereği, doğal zenginlikler ve
kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altında olup, bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete ait
bulunmakta ve Devlet bu hakkını belli bir süre için gerçek ve tüzel kişilere devredebilmektedir. Kamu
hizmetinin kurulması ve/veya işletilmesi için yapılan idari sözleşmeler, gerek hizmetin yürütülmesini
sağlamak için hizmeti yapanlara kamu gücüne dayanan bazı yetkiler tanıması, gerekse idarenin, hizmetin
düzenli ve istikrarlı biçimde yürütülmesini sağlamak için denetim ve gözetim yetkisine sahip olması
yönünden özel hukuk sözleşmelerinden ayrılmaktadır.
628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu uyarınca yürürlüğe konulan Elektrik Piyasasında Üretim
Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su Kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar
Hakkında Yönetmelik uyarınca DSİ Genel Müdürlüğü ile davacı şirket arasında 28.08.2007 tarihinde
imzalanan Su Kullanım Hakkı Anlaşması ve Bu anlaşmanın bazı maddeleri ile bu anlaşmaya dayanılarak
28.09.2012 tarihinde imzalanan Ek Protokol, gerek konusu ve süresi gerekse idareye tanınan denetim ve
sözleşme feshi yetkileri açısından idari nitelikte ve idare hukuku alanına ilişkin olduğundan, açılan dava
konusu uyuşmazlığın görüm ve çözümü, idari yargının görev alanında bulunmaktadır…” şeklindeki gerekçe
ile, 2247 sayılı Yasa’nın 10’uncu maddesi uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’ndan
yazılı düşünce istenilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI: “…Dava dilekçesi ve dosyanın incelenmesi
sonucunda, davanın konusunun davalı idare ile davacı Şirket arasında 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu
uyarınca, Hidro Elektrik Santrali (HES) kurma ve işleterek elektrik enerjisi üretmek amaçlı olarak
düzenlenen su kullanım hakkı anlaşmasına bağlı olarak ana sözleşme sonrası düzenlenen ek sözleşmenin
iptali amacı taşıdığı anlaşılmaktadır. İhale sonucu düzenlenen kiralama, işletme hakkı gibi sözleşmelerin
kendisi ve eki şartnamelerin uygulanmasından kaynaklanan sorunların çözümünde adli yargı yerinin görevli
27
olduğuna dair yerleşik yargısal içtihatlar bulunduğu tartışmasızdır. Ancak davaya konu sözleşme eki
niteliğinde bulunan ve davalı Şirkete ek yükümlülükler getiren bu nedenle işin devamı bakımından zorunlu
olarak ihtirazi kayıtla imzalanan davaya konu sözleşme ve şartnamelerin niteliği ile bu tür sözleşmelerin
2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamında klasik ihale mevzuatına
uygun olarak mı yoksa özel düzenlemelere göre ve kamuya üstün hak ve yetkiler veren idari sözleşme
şartlarına uygun olarak mı yapıldığı hususunun ilgili mevzuat uyarınca incelenmesi gerekmektedir.
26/06/2003 günlü 25150 sayılı RG yayımlanan ve dayanağını 6200 sayılı Devlet Su İşleri Umum
Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun, 3154 sayılı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu hükümlerinden alarak
hazırlanan "Elektrik Piyasasında Üretim Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su Kullanım Hakkı Anlaşması
İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik"in 1. maddesinde düzenlenen "Bu
Yönetmeliğin amacı, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu hükümleri çerçevesinde halen piyasada faaliyet
gösteren veya gösterecek tüzel kişiler tarafından hidroelektrik enerji üretim tesisleri kurulması ve
işletilmesine ilişkin üretim, otoprodüktör, otoprodiiktör grubu lisansları için DSİ ve tüzel kişiler arasında
düzenlenecek Su Kullanım Hakkı Anlaşması imzalanması işlemlerinde uygulanacak usul ve esasları
belirlemektir." hükmü ile Kanunun, HES’lerin kurulması, işletilmesi ile bu konudaki teknik detayları
düzenlemeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.
İlgili Kanun hükümlerine uygun olarak yapılan Yönetmelik hükümleri ile esasında kamusal alana
ilişkin ve DSİ Genel Müdürlüğü ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ve EÜAŞ sorumluluğunda olan
enerji üretim tesislerinin kurulumu ve işletilmesinde özel sektöre yönelik proje geliştirilmesi, verimlilik
esaslı fizibilite çalışmalarının yapılması ve Yönetmelik hükümlerine uygunluğu belirlenen başvuru
sahiplerine HES projesini yapma ve su kullanım hakkı sağlanması ile üretim yapma ve kamu katılım payı
ödeme yükümlülükleri belirlenmiş bulunmaktadır.
Yönetmeliğin 5. maddesine göre DSİ ve mülga EİE (Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel
Müdürlüğü) tarafından geliştirilen ve bu Yönetmelik kapsamında müracaat edilebilecek hidroelektrik enerji
projelerine ilişkin listeler, proje safhalarına göre DSİ’nin internet sayfasında sürekli olarak yayımlanır ve
güncellenerek ilanı yapılır ve bu projelere Yönetmelikte belirlenen usullere göre başvurular yapılmaktadır.
Yönetmelik hükümlerine göre, başvuranlar arasında fizibilite raporlarında yapılan değerlendirme usulüne
göre başvurular kabul edilerek anlaşma imzalanması aşamasına geçilmektedir. Yönetmeliğin 9. Maddesinde
bu husus "Madde 9 - Fizibilite raporunun değerlendirilmesi safhasında genel olarak; projenin DSİ' nin
mevcut, inşa halinde ve mutasavver projelerine olan etkisi ve ilişkisi, hidrolojisi, optimizasyonu, teknik ve
ekonomik yönden yapılabilirliği incelenir. Ancak, şirket tarafından hazırlanan fizibilite raporu kapsamında
olabilecek yetersiz etüt ve değerlendirmelerden dolayı ilerideki safhalarda hidrolojik, jeolojik, teknik,
çevresel, sosyal ve ekonomik yönden oluşabilecek her türlü olumsuz sonuçtan yalnız şirket sorumludur./
Şirket tarafından DSİ'ye teslim edilen fizibilite raporu, DSİ’ce en fazla doksan gün içerisinde
değerlendirilerek DSİ görüşü oluşturulur. (Mülga cümle: 04/07/2012-28343 S.R.G Yön/5.md.)/ (Değişik
fıkra: 08/02/2007-26428S.R.G. Yön/3.mad) Değerlendirme sonucunda fizibilite raporu kabul edilebilir
bulunmayan şirket veya şirketlere durum gerekçeleri ile birlikte eş zamanlı ve yazılı olarak bildirilir. Aynı
projeye birden fazla şirketin başvurması halinde, şirketlerin tamamının fizibilite raporlarının kabul
edilmemesi veya projeye tek şirketin başvurması ve fizibilite raporlarının kabul edilmemesi durumunda
proje yeniden müracaata açılır. / On rapor ve fizibilite hazırlanması ile müracaat ve fizibilite
değerlendirilmesine ilişkin bütün süreler projenin özelliğine göre DSİ tarafından en fazla bir katı kadar
artırılabilir ve bu durum şirketlere eş zamanlı ve yazılı olarak bildirilir." şeklinde düzenlenirken, başvuran
ve anlaşma imzalamaya hak kazanan Şirketlerin, sonradan ortaya çıkacak ve ek yükümlülükler getirebilecek
ve sözleşmeye ek şartlardan da kendilerinin sorumlu olduğu da açıkça belirlenmiştir.
Yönetmeliğin 10. maddesinde ayrıca, anlaşma yapılabilmesi için ilgili firmanın EPDK dan
elektrik üretim lisansı alma zorunluluğu da getirerek anlaşma şarlan belirlenmektedir.
Yönetmelik 11. maddede "Ek-l de verilen taslakta belirtilen hükümler çerçevesinde imzalanan
anlaşmanın bir örneği yazı ile EPDK ya gönderilir./ Ek-l de yer alan Su Kullanım Hakkı Anlaşmasına,
projenin özelliğine bağlı olarak özel hükümler eklenebilir./ Başvurulan projenin ortak tesis kullanımının
bulunmaması, depolama tesisi olmaması ve kaynak katkı payı ihtiva etmemesi durumlarında, Ek-l de yer
alan Su Kullanım Hakkı Anlaşması metninden ilgili hükümler DSİ tarafından çıkarılır. / Su Kullanım Hakkı
Anlaşması, lisans süresince ve lisansın yürürlükte olduğu sürece geçerli olur ve Lisansın yenilenmesi, sona
ermesi, iptali halinde Su Kullanım Hakkı Anlaşması hükümsüz kalır. Lisansın yenilenmesi halinde, mevcut
Su Kullanım Hakkı Anlaşması eski hak ve mükellefiyetleri ile yenilenir." hükümleri ile anlaşmanın
yönetmelik ekindeki taslakta belirlenen şekilde yapılacağı açıkça düzenlenmekte, sonradan gelişen
durumlara göre de idareye, bu sözleşmeye ek şartlar getirme hakkı tanımaktadır.
Yukarıda incelendiği hali ile, HES kurarak elektrik kullanım işlerinin, genel ihale mevzuatından
ayrı bir düzenleme ile yürütüldüğü, kamusal bir faaliyetin, özel düzenlemeler ile ve idareye anlaşmaların
28
hazırlanmasında uygulanması ve denetiminde, kanun ve yönetmelikte belirlenen kamusal güç ve yetki
kullanma hakkı tanındığı anlaşılmaktadır.
Doktrin ve uygulamada, idarenin kamusal faaliyeti yürütürken, tamamen özel hukuk hükümlerine
uygun olarak ve tarafların serbest iradeleri ile hak ve yetkileri belirleyen anlaşmalar yapabileceği bu
anlaşmalardan doğan sorunlarında adli yargı yerinde çözülmesi gerektiği kabul edilmiş iken, idareye üstün
hak ve yetkiler tanıyan, sözleşmenin hazırlanması, uygulanması ve denetlenmesinde, mevzuat hükümlerinin
ağır bastığı ve kamu yararının üstün tutulduğu durumlarda düzenlene sözleşmelerin ise idari sözleşme
olarak tanımlanması gerektiği kabul edilmiştir. Bu hususta, doktrinde de "İdarî sözleşmelerin, iki taraf
arasında imzalanmış olduğu için "sözleşme" adını aldığı, aslında idari sözleşmelerin bir "katılma-işlem"
olduğu, "karma işlem" niteliği taşıdığı, hükümlerinin büyük bir bölümünün "düzenleyici genel işlem kural"lardan oluştuğu, sadece "malî hükümler" in tarafların anlaşması ile saptandığı görüşündeki gerçek ve
ağırlık da aşikârdır” (Özay, İl Han: İkinci Bine Kavuşurken Günışığında Yönetim, İstanbul 1994,
/s.478;Özay, İl Han: Günışığında Yönetim, İstanbul 1996, s.414. Den aktaran "Genel Olarak İdarenin
Sözleşmeleri" prof. Dr. Zehra Odyakmaz* http://webftp.gazi.edu.tr/hukukjdergi/2_l2.pdf') tanımlaması ile
savunduğumuz görüşe bilimsel bir yorumda katılmaktadır.
Yukarıdaki açıklamalar ve incelenen mevzuat hükümlerine göre, 4628 sayılı Elektrik Piyasası
Kanunu uyarınca yürürlüğe konulan Elektrik Piyasasında Üretim Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su
Kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına ilişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik uyarınca DSİ
Genel Müdürlüğü ile davacı şirket arasında 28.08.2007 tarihinde imzalanan Su Kullanım Hakkı Anlaşması
ve 28.09.2012 tarihinde imzalanan Ek Protokol, gerek konusu ve süresi gerekse idareye tanınan denetim ve
sözleşme feshi yetkileri açısından idari nitelikte ve idare hukuku alanına ilişkin olduğundan, açılan dava
konusu uyuşmazlığın görüm ve çözümü, idari yargının görev alanında bulunduğu düşünülmektedir…”
demek suretiyle Danıştay Başsavcılığı’nın 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesi gereğince yapmış olduğu
başvurunun kabulü ile Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/115 esas sayılı görevlilik kararının
kaldırılmasını talep etmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı DSİ Genel Müdürlüğü vekilinin anılan Yasanın 10/2.
maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede
belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca 10.maddede öngörülen biçimde
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasın incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacı P. Enerji Üretim A.Ş. ile davalı DSİ Genel Müdürlüğü’nün imzaladığı su kullanım
anlaşması çerçevesinde, işletmeye alınan projenin devamı sırasında, davalı idare tarafından hazırlanan, DSİ
Genel Müdürlüğü Adına DSİ 24. Bölge Müdürlüğü ile Aralık İlçesi ve Köyleri Sulama Birliği Kiti HES ve
P. Enerji Üretim A.Ş Arasında Düzenlenen Sefaköy Barajı ve HES işletmesiyle ilgili EK Sözleşme’nin,
davacı şirket tarafından ihtirazi kayıt ile imzalanması sonrasında, genel koşulları içeren sözleşme
maddelerinin yazılmamış sayılmasına ve muarazanın men’ine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Anayasa’nın 168. maddesinde; “ Tabiî servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu
altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek
ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabiî servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve
tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine
bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim,
denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir.” denilmek suretiyle devletin doğal kaynakların
aranması ve işletilmesi hakkını kanunla belli esaslar ve süreler için gerçek ve tüzel kişilere
devredilebileceği kabul edilmiştir.
18.12.1953 tarih 6200 sayılı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun’un “Umumi hükümler” başlıklı 1. maddesinde;“ (Değişik: 11/10/2011 - KHK - 662/49
md.) Bu Kanunun amacı; yerüstü ve yeraltı sularının zararlarını önlemek ve/veya bunlardan çeşitli
yönlerden faydalanmak maksadıyla bu Kanun ve ilgili diğer mevzuatla verilen görevleri yerine getirmek ve
yetkileri kullanmak üzere; Orman ve Su İşleri Bakanlığına bağlı, k amu tüzel kişiliğine sahip, merkezi
29
Ankara’da bulunan özel bütçeli bir kuruluş olan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün kuruluş, görev, yetki
ve sorumluluklarını düzenlemektir…”
“Vazife ve salahiyetleri “ başlıklı maddesinin 2. maddesinde “… r) (Ek : 11/10/2011 - KHK 662/50 md.) İşletmeye açılan hidroelektrik santrallerin su kullanım hakkı anlaşmalarına uygun olarak
işletilip işletilmediğini kontrol etmek, bunlarla ilgili her türlü hesap ve tahsilât işlemlerini yapmak,
s) (Ek : 11/10/2011 - KHK - 662/50 md.) Sınıraşan ve sınır oluşturan sular konusunda görev alanı
ile ilgili çalışmalar yapmak,
Ek 6. maddesinde de “ (Ek : 10/9/2014 - 6552/88 md.)
14/3/2013 tarihli ve 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ve su kullanım hakkı anlaşması
çerçevesinde elektrik enerjisi üretmek amacıyla yapılacak olan hidroelektrik tesislerinin baraj, regülatör,
yükleme havuzu, tünel, kanal, borulu isale hattı gibi su yapısıyla ilgili kısımları ile gerçek ve tüzel kişiler
tarafından yapılacak baraj, gölet ve regülatör gibi su yapılarının inşasının inceleme ve denetimi zorunludur;
diğer su yapılarından sulama tesisi, isale hattı, kolektör, arıtma tesisi, taşkın ve nehir yatağı düzenlemesi
gibi su yapılarının da denetim masrafları ilgililerine ait olmak üzere denetim hizmeti DSİ tarafından yapılır
veya DSİ tarafından yetkilendirilen Türk Ticaret Kanununa göre kurulmuş şirketlerden DSİ’ce müşavirlik
hizmeti satın alınarak yaptırılır. Su yapıları yapmak üzere görevlendirilmiş ve yetkilendirilmiş kamu kurum
ve kuruluşları ile mahallî idareler, mevzuatı çerçevesinde talep etmeleri hâlinde su yapılarının denetim
hizmetleri bu madde kapsamında yapılır…” hükümleri yer almaktadır.
14.03.2013 tarih ve 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun “Amaç” başlıklı 1. maddesinde ; “
Bu Kanunun amacı; elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde
tüketicilerin kullanımına sunulması için, rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösteren,
mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız
bir düzenleme ve denetimin yapılmasının sağlanmasıdır.
“Kapsam” başlıklı 2. maddesinde; “Bu Kanun; elektrik üretimi, iletimi, dağıtımı, toptan veya
perakende satışı, ithalat ve ihracatı, piyasa işletimi ile bu faaliyetlerle ilişkili tüm gerçek ve tüzel kişilerin
hak ve yükümlülüklerini kapsar.”şeklinde düzenlenmiştir.
6446 sayılı Kanundan önce yürürlükte olan 20.01.2001 tarih 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu,
6446 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 4628 sayılı Kanunun başlığı “Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun
Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun” şeklinde değiştirilmiş, 31. maddesinde de; “1) Diğer mevzuatta,
4628 sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten kaldırılan maddelerine yapılan atıflar, bu Kanunun ilgili
hükümlerine yapılmış sayılır.
(2) Bu Kanun kapsamında düzenlenmesi gereken ve süre belirtilmeyen yönetmelikler, bu Kanunun
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde çıkarılır. Bu yönetmelikler yürürlüğe girinceye kadar
mevcut yönetmelik, tebliğ, Kurul kararı gibi bütün genel düzenleyici işlemlerin bu Kanuna aykırı olmayan
hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” hükümleri yer almıştır.
19.02.1985 tarih ve 3154 sayılı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun ‘un “Amaç “ başlıklı 1. maddesinde; “ Bu Kanunun amacı, enerji ve tabii kaynaklarla
ilgili hedef ve politikaların, ülkenin savunması, güvenliği ve refahı, milli ekonominin gelişmesi ve
güçlenmesi doğrultusunda tespitine yardımcı olmak, enerji ve tabii kaynakların bu hedef ve politikalara
uygun olarak araştırılmasını, geliştirilmesini, üretilmesini ve tüketilmesini sağlamak için Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanlığının kurulmasına, teşkilat ve görevlerine ilişkin esasları düzenlemektir.” denilmiştir.
6200 sayılı Devlet Su İşleri Umum Müdürlüğü Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun, 3154 sayılı
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile 4628 sayılı Elektrik Piyasası
Kanunu hükümlerine dayanılarak hazırlanan “Elektrik Piyasasında Üretim Faaliyetinde Bulunmak Üzere
Su Kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” 26.06.2003
tarih ve 25150 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
Söz konusu Yönetmeliğin “Amaç” başlıklı 1. maddesinde; “Bu Yönetmeliğin amacı, 4628 sayılı
Elektrik Piyasası Kanunu hükümleri çerçevesinde halen piyasada faaliyet gösteren veya gösterecek tüzel
kişiler tarafından hidroelektrik enerji üretim tesisleri kurulması ve işletilmesine ilişkin üretim, otoprodüktör,
otoprodüktör grubu lisansları için DSİ ve tüzel kişiler arasında düzenlenecek Su Kullanım Hakkı Anlaşması
imzalanması işlemlerinde uygulanacak usul ve esasları belirlemektir.”
“Kapsam” başlıklı 2. maddesinde “ Bu Yönetmelik, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu
hükümleri çerçevesinde halen piyasada faaliyet gösteren veya gösterecek tüzel kişiler tarafından,
hidroelektrik enerji üretim tesisleri kurulması ve işletilmesine ilişkin üretim, otoprodüktör, otoprodüktör
grubu lisansları için DSİ ve tüzel kişiler arasında imzalanacak Su Kullanım Hakkı Anlaşmasında yer alması
gereken hükümler, Su Kullanım Hakkı Anlaşması’nın imzalanmasına, yenilenmesine, tadiline ve sona
ermesine ilişkin usul ve esaslar ile Su Kullanım Hakkı Anlaşması imzalayacak tüzel kişilerin
yükümlülüklerini kapsar.”
“Tanımlar” başlıklı 4. maddesinde ; “Bu Yönetmelik’te geçen;…d) DSİ: Devlet Su İşleri Genel
Müdürlüğünü,
30
l) Su Kullanım Hakkı Anlaşması: Hidroelektrik enerji üretim tesislerinin su kullanımına ilişkin
işletme esaslarını ve DSİ'ye ödenecek bedellerin ödeme şeklini belirleyen yazılı hükümlere ve şartlara göre
DSİ ile şirket arasında akdedilen anlaşmayı,.. ifade eder.”
“Su Kullanım Hakkı Anlaşması Hakkında Hükümler” başlıklı 11. maddesinde; “Ek-1'de verilen
taslakta belirtilen hükümler çerçevesinde imzalanan anlaşmanın bir örneği yazı ile EPDK'ya gönderilir.
Ek-1’de yer alan Su Kullanım Hakkı Anlaşmasına, projenin özelliğine bağlı olarak özel hükümler
eklenebilir.
Su Kullanım Hakkı Anlaşması, lisans süresince ve lisansın yürürlükte olduğu sürece geçerli olur
ve Lisansın yenilenmesi, devredilmesi, sona ermesi, iptali halinde Su Kullanım Hakkı Anlaşması hükümsüz
kalır.
Lisansın sona ermesi, iptali veya Su Kullanım Hakkı Anlaşmasının feshi hallerinde mevcut
tesislerin durumuna ilişkin hususlar DSİ ve EPDK tarafından ayrıca düzenlenir.” şeklindeki
düzenlemelerinden sonra yönetmeliğin ekinde örnek anlaşma metni yer almaktadır.
Dosya kapsamında yapılan incelemede; davacı şirket ile davalı idare arasında 28.08.2011
tarihinde, “Sefaköy HES Hidroelektrik Enerji Üretim Tesislerinin Su Kullanımı Hakkı ve İşletme Esaslarına
İlişkin Anlaşma” nın imzalandığı; davalı tarafından Kars 3. Noteri aracılığıyla 16.08.2012 gün ve 05963
yevmiye no’lu ihtarname ile sözleşmeye eklenen bazı maddelerin imzalanmaması halinde su kullanım
hakkına ilişkin anlaşmanın feshedileceği bildirilmesi üzerine davacı şirket tarafından ihtirazi kayıtla
28.09.2012 tarihinde ek sözleşmenin imzalandığı anlaşılmaktadır.
28.08.2007 tarihli Sefaköy HES Hidroelektrik Enerji Üretim Tesislerinin Su kullanımı Hakkı ve
İşletme Esaslarına İlişkin Anlaşmanın;
“Anlaşmanın konusu ve taraflar” başlıklı 1. maddesinde;“Elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli,
düşük maliyetli ve çevreye uyumlu bir şekilde tüketicinin kullanımına sunulması için rekabet ortamında
özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik
enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir düzenleme ve denetimin sağlanması”
amacını taşıyan 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu hükümleri çerçevesinde halen piyasada faaliyet
gösteren veya gösterecek tüzel kişiler tarafından hidroelektrik enerji üretim tesisleri kurulması ve
işletilmesine ilişkin üretim, otoprodüktör, otoprodüktör grubu lisanslarına yönelik düzenlenen işbu Su
Kullanım Hakkı Anlaşması, Sefaköy HES üretim tesisi için üretim lisansı verilmesi 24.07.2007 tarihli ve
1263-3 sayılı EPDK Kurul Kararı ile uygun bulunması nedeniyle, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü ile “P.
Enerji Üretim Anonim Şirketi” arasında akdedilmiştir.”
“Esaslar” başlıklı 3. maddesinde; “Aşağıdaki maddelerde belirtilen hususlar, Kars İli sınırları
içerisinde elektrik enerjisi üretimi amacıyla Şirket tarafından inşa edilecek 35,00 MWM / 33,11 MW’e
kurulu gücündeki rezervuarlı Sefaköy HES hidroelektrik enerji üretim tesislerinin, lisansın geçerli olduğu
süredeki su kullanımına ilişkin işletme esasları ile ortak tesislerin yatırım, işletme, bakım, onarım ve
yenileme giderlerinin enerji hissesi oranındaki katılım bedelinin DSİ'ye ödeme şekli ile ilgili esasları
belirler.”
“Şirketin Yükümlülükleri” başlıklı maddelerinde;
4. madde: “Hidroelektrik enerji üretim tesislerinin bulunduğu bölgenin havza gelişimine paralel
olarak DSİ tarafından yürütülmekte olan çalışmalar çerçevesinde, havzadaki mevcut, inşa halinde ve
mutasavver projeler (kesin proje, planlama, master plan, ön inceleme ve ilk etüt) kapsamında içme
kullanma, turizm ve endüstri suyu temini, sulama, taşkın koruma ve maksatları ile bunların dışında
olabilecek başka maksatlara yönelik olarak diğer kuruluşlara ve tüzel kişilere tahsis edilecek suların miktar
ve zamanlamasını belirleyecek olan işletme planları DSİ tarafından yapılır ve şirkete bildirilir. Şirket bu
planlara uymakla yükümlüdür.
Şirket; dere yatağının su alma yeri mansabında doğal hayatın idamesini sağlayacak ve bu
kesintileri su haklarını karşılayacak miktardaki suyu yatağa bırakacaktır. Doğal hayat ve su hakları için dere
yatağına bırakılacak suyun miktar ve zamanlaması, kurulacak hidroelektrik enerji üretim tesisleri ile ilgil i
Şirket tarafından hazırlanarak Çevre ve Orman Bakanlığı’ndan onay alınacak olan ÇED, Proje Tanıtım
Dosyası’nda belirlenecektir.
İlgili mevzuat çerçevesinde ÇED veya Proje Tanıtım Dosyası gerektirmeyen projelerde ise
fizibilite raporunda belirlenen ve DSİ tarafından uygun görülen miktardaki su, doğal hayatın idamesini
sağlamak üzere Şirket tarafından dere yatağına bırakılacaktır.
Şirket tarafından inşa edilecek enerji üretim tesislerinin menba ve mansabında değişen ve gelişen
şartlar çerçevesinde, havzada ihtiyaçların önceliği, havzanın gelişim durumu ve menba-mansap ilişkisi göz
önünde bulundurularak, bu hidroelektrik santral projesi ile ilgili ilk Su Kullanım Hakkı Anlaşmasının
imzalandığı tarihten itibaren 20 yıllık periyotlar sonunda, havzadaki hidrolojik veriler, mevcut ve
mutasavver projelerdeki değişiklikler ile ihtiyaçların güncelleştirilmesi, yeni projelerin geliştirilmesi ve
buna bağlı olarak önceden tespit edilmiş işletme planında DSİ tarafından geçici veya sürekli olarak
31
değişiklik yapma hakkı saklıdır. Değişiklik yapılması halinde DSİ söz konusu değişiklikleri Şirkete bildirir.
Şirket bu planlara uymak zorundadır. Bu durumda Şirket, DSİ'den herhangi bir hak talebinde bulunamaz.
5. madde; “Hidroelektrik enerji üretim tesisleri, DSİ tarafından belirlenecek menba ve mansap
projelerindeki su kullanımı paternine göre işletilecektir. Mücbir sebeplerden dolayı su verilememesi
durumunda enerji üretiminde meydana gelebilecek azalma veya aksamalar sebebiyle Şirket DSİ'den
herhangi bir tazminat talebinde bulunamaz.”
8. madde; Şirket kuracağı hidroelektrik enerji üretim tesislerini mansap şartlarına uygun olarak
işletecektir. Üretim tesisinden bırakılan suyun DSİ ve üçüncü şahıslara ait tesislere zarar vermesine yol
açacak işletme şekilleri tatbik edilemez. Şirkete ait üretim tesisinin işletiminden kaynaklanacak her türlü
hasar ve zararlardan üçüncü şahıslara karşı da Şirket sorumlu olacaktır.
14. madde; Hidroelektrik enerji üretim tesislerinin işletilmesi esnasında kullanılabilecek olan
suların sağlıklı olarak belirlenebilmesi için DSİ ve Şirketçe uygun görülecek yerlerde, tesis, teçhizat ve
yapım bedeli Şirket tarafından karşılanmak üzere DSİ’ce uygun görülen elektronik sistemli akım gözlem
istasyonları DSİ kontrolluğunda Şirket tarafından kurulacaktır.
Akım gözlem istasyonlarının korunması, bakım ve onarımı gerektiğinde yenilenmesi Şirket
tarafından yapılacak ve DSİ yetkili elemanlarınca kontrol edilecektir.
Hidrometrik ölçüm ve değerlendirmeler Şirket ve DSİ tarafından müştereken yapılacaktır.
Şirketin ölçümlere katılmaması halinde DSİ'ce tespit edilen değerlere itibar edilecektir.
Elektronik ölçüm sistemlerinin arızalanması durumunda, üretim tesisine alınabilecek su miktarını
belirleme yöntemine DSİ ve Şirket müştereken karar verecektir. Müşterek karar oluşturulamadığı takdirde
DSİ görüşüne itibar edilecektir.
“Çeşitli hükümler” başlıklı bölümde
21. madde; “Bu anlaşma metninde yer almayan veya yer almış olsa bile uygulamada ortaya
çıkabilecek sorunlar ile ilgili olarak taraflar arasında gerekirse ek protokol düzenlenir.”
22. madde; “Şirketin bu anlaşmanın herhangi bir maddesindeki sorumluluk ve yükümlülüklerini
yerine getirmemesi halinde oluşacak her türlü zarar ziyan ve hukuki sorumluluk şirkette aittir. DSİ bu
durumda anlaşmayı fesih edebilir. Anlaşmanın feshi veya lisans süresinin sona ermesi halinde, Şirketin
önceden oluşan hukuki sorumluluğu ortadan kalkmaz. “ hükümlerini içeren anlaşma taraflar arasında
imzalanmıştır.
Söz konusu anlaşmanın imzalanmasının ardından anlaşmanın 21. maddesinde de belirtild iği gibi
sonrasında davalı idare tarafından düzenlenen ek sözleşme davacı şirkete gönderilerek imzalaması
istenilmiştir.
“DSİ Genel Müdürlüğü adına DSİ 24. Bölge Müdürlüğü ile Aralık İlçesi ve Köyleri Sulama
Birliği, Yeşil Iğdır Sulama Birliği, Kiti Hes ve P. Enerji Üretimi A.Ş. arasında Düzenlenen Sefaköy Barajı
ve Hes İşletmesiyle İlgili Yapılan Ek Sözleşme” nin Özel Hükümleri başlıklı bölümünde yer alan maddeler:
5.1.Arpaçay ve Sefaköy barajlarına ait rezervuar işletme programları, su bütçeleri ve bunların
işletmesi (sulamaya, enerji üretimine, çevresel akış ve diğer tahsislere verilecek su miktarı) DSİ’ce yapılır.
İşletme plan ve programlarında DSİ tarafından geçici veya sürekli olarak değişiklik yapma hakkı saklıdır.
Şirket ve Su Kullanıcı Örgütler bu plan ve programlara uymakla yükümlüdür. Şirketin bu planlara aykırı
işletme (üretim) yapması halinde çıkabilecek zarar ve ziyandan Şirket, Su Kullanıcı Örgütlerinin bu
planlara uygun sulama organizasyonu yapmamasından çıkabilecek zarar ve ziyanlardan da Su Kullanıcı
Örgütler sorumlu olacaktır.
5.2. Sefaköy HES’e; Kiti HES’e, Iğdır ovası sulamalarına, çevresel akışa ve Ermenistan
Cumhuriyetine verilecek suyun zaman ve miktar bakımından belirlenmesi için su yılı başında Sefaköy ve
Arpaçay barajları rezervuar işletme programlarına, genel sulama planlamalarına ve enerji üretim
projeksiyonuna uygun olacak şekilde her yıl yenilenmek üzere DSİ tarafından “Yıllık Su Bütçesi”
hazırlanacaktır. Bu bütçeye bağlı olarak gerçekleşen duruma göre aylık, gerekirse haftalık olarak “Su
Dağıtım Programı” DSİ 24. Bölge Müdürlüğünce yapılarak uygulanmak üzere Şirket ile diğer faydalanan
taraflara ve bir nüshaları da DSİ Genel Müdürlüğüne gönderilecektir. Taraflar hiçbir hak ve tazminat talep
etmeksizin bu işletme programına uymakla yükümlüdürler.
5.3.Sefaköy HES tesisinde enerji üretimi mansap su ihtiyaçlarına göre yapılacaktır. Aras nehri
sınır aşan sular kapsamında olup, suyun kullanılması konusunda Ermenistan Cumhuriyeti ile belirli
aralıklarla (bir ay bir ülke tarafında, sonraki ay diğer ülke tarafında olmak üzere aylık) su paylaşımına
yönelik iki ülke arasında Protokol yapılmaktadır. Bu nedenle az da olsa kesintili veya dalgalı olarak
mansaba verilecek sular, işletme programlarını olumsuz etkileyecek ve taraflar arasında ciddi itilaflar
çıkartabilecektir. Mansap projelerine verilecek tahsisli sular (sulamaya, Kiti HES tesisine ve Ermenistan
Cumhuriyetine verilecek su vb) ile çevresel akışa verilecek sular yeterli miktarda, kesintisiz ve dalgalanma
yapmadan dere yatağına bırakılacaktır. Buna göre; yıl boyunca mansap su ihtiyatları Sefaköy barajına gelen
giriş akımlarından fazla ise, gelen günlük giriş akımları Sefaköy barajında depolama yapılmadan enerjisi
alınarak kesintisiz ve dalgalanma yapmadan dere yatağına verilecektir. Ancak, mansap su ihtiyaçlarının
32
üzerinde (fazla) gelebilecek günlük akımlar, Serdarabat regülatöründe de tutulamayıp savaklanacağı için, bu
fazla sular Sefaköy barajında depolanabilecektir. Bu miktarlar yıl boyunca Sefaköy HES tesisinin bir veya
iki türbininin birden kavitasyona düşürmeden çalışmasına yeterli ise, enerji üretilerek verilecektir. Gelen su
miktarı tek türbinin kavitasyon sınırının altında kalması halinde ise baraj dipsavağından veya türbinden
enerjisi alınmadan verilecektir. Gelen su miktarı bir türbin çalışması için fazla ama iki türbin için yetersiz
ise, bir türbin çalışacak ve fazla su depolanmadan, dalgalanmaya mahal vermeden baraj dipsavağından veya
diğer türbinden enerjisi alınmadan dere yatağına bırakılacaktır. Sefaköy HES’in hatalı işletm e şekli tatbiki
sonucu bırakılan suyun DSİ sulama tesisleri başta olmak üzere üçüncü şahıslara vereceği her türlü zarar
ziyandan tamamen şirket sorumlu olacaktır.
5.4.Su kullanıcı örgütler, genel sulama planlamalarını, planlı su dağıtımlarını DSİ kriterlerine
uygun olarak yapacak olup, kısıtlı su kaynaklarının en optimum ve tasarruflu biçimde kullanılması için
gerekli tedbirleri (gece sulaması yapılaması, fazla su kullanım alışkanlıklarının önlenmesi, su
kullanıcılarının bu konularda da bilinçlendirilmesi, modem sulanma sistemlerine geçiş vb.) alacaklardır.
Yine bu sulayıcı örgütler sulama tesislerinde su kayıplarını azaltacak ve randımanı artıracak bakım- onarım
çalışmalarım DSİ kriterlerine göre zamanında yapacaklardır.
5.5.Aras Nehri doğal akım yetersizliği ve diğer çeşitli sebeplerle Sefaköy barajına az su gelmesi
halinde, HES tesisinin çalıştırılamaması veya öngörülenden az enerji üretmesi durumuna ait bütün risk ve
sorumluluklar Şirkete aittir. Aynı şekilde doğal akım yetersizliği nedeniyle Serdarabat regülatöründen
sulamaya yeterli su verilememesi nedeniyle de oluşabilecek üretim kayıpları ve her türlü risk ise Su
Kullanıcı Örgütlerine aittir. Bu durumda, Şirket ve Su Kullanıcı Örgütleri DSİ’den herhangi bir hak ve
tazminat talebinde bulunamazlar.
5.6.Şirket HES tesisinde enerji üretimi yaparken işletmesini mansap şartlarına uygun olarak
yapacaktır. Enerji üretim tesisinden tahsisli mansap projeleri suyu ve çevresel akış (doğal-ekolojik denge
debisi) için gerekli su miktarını kesintisiz olarak dere yatağına verecektir. Sefaköy barajında depolanan
suyun enerjisi alınırken dalgalanma yapmadan dere yatağına verilebilmesi için türbin kanat açıklık ayarı
kademeli olarak değiştirilerek veya başka bir yöntemle su saatlere yayılarak ani yükleme ve dalgalanma
yapmadan bırakılacaktır. Ayrıca Şirket, DSÎ sulama tesisleri ile doğal dere yatağı (şedde yıkılması, şev ve,
yatak oyulmaları vb.) başta olmak üzere üçüncü şahıslara ait tesislere zarar vermesine yol açacak işletme
şekilleri tatbik etmeyecektir. Eğer böyle bir işletme şekli tatbik edilirse oluşan her türlü zarar ziyandan
Şirket sorumlu olacaktır.
5.7.Santralde, elektrik enerjisi üretilmediği ve arıza olduğu zaman, mansap projeleri ve çevresel
akış suyu amacıyla gerekli tedbirler Şirketçe alınacaktır. Gerekli suyun verilmemesi veya kesintili
verilmesinden dolayı çıkabilecek zarar ve ziyandan Şirket sorumlu olacaktır.
5.8.Arpaçay barajı ve Sefaköy barajı mansabında doğal (ekolojik) hayatın devamı için yılın 12.
ayında son 10 yılın aylık ortalama akımlarının %10’u miktardaki çevresel akış suyu kesinti olarak ve
mansaptaki diğer projelerin de su ihtiyaçlarının tamamı karşılanacak şekilde dere yatağına bırakılacaktır.
Doğal hayat için dere yatağına bırakılacak çevresel akış suyunun miktar ve zamanlaması, varsa Şirketin
ÇED Proje Tanıtım Dosyası'ndaki kadar olacaktır. Bu miktar ilgili kamu kuruluşları tarafından
değiştirilebilir. Ancak, doğal hayatın devamı için mansaba bırakılacak su miktarı, son 10 yıllık ortalama
akımın en az %10 u olacaktır. Ekolojik ihtiyaçlar göz önüne alındığında bu miktarın yeterli olmayacağının
belirlenmesi durumunda artırılabilecektir. Nehirde son 10 yıllık ortalama akımın %10’ undan daha az akım
olması halinde suyun tamamı doğal hayatın devamı için kesintisiz olarak mansaba bırakılacaktır. Taraflar
bu suya herhangi bir şekilde müdahale edemez. Müdahil olanlar oluşabilecek zarar-ziyan ve hukuki
sorumluğu da almış sayılır.
5.9.Taşkın ve feyezan hallerinde Şirket, Su Kullanıcı Örgütleri ve ilgili diğer kurum veya
kuruluşlar DSİ’nin koordinatörlüğünde birlikte çalışacaktır. Dipsavaktan bırakılacak veya şebekeye
alınacak suyun miktarı ve zamanlaması DSİ talimatlarına göre gerçekleştirilecektir. DSİ tarafından
öngörülen önlemleri almayanlar ve DSİ talimatlarına uymayanlar verdikleri zarardan sorumludurlar.
5.10.Şirketin ve Su kullanıcı Örgütlerinin her türlü su ile ilgili faaliyeti, gerektiğinde DSİ
tarafından haberli/habersiz denetime tabi tutulurlar. Şirket ve Su kullanıcı Örgütleri bu aşamada DSİ
elemanlarına her türlü kolaylığı (doküman, proje, ulaşım vb.) sağlayacaktır. Denetimler sonucu tespit edilen
aksaklıkların giderilmesi ve gerekli görülen revizelerin yapılması için Şirkete veya Su Kullanıcı Örgütüne
uygun bir süre verilir. Şirket veya Su Kullanıcı Örgütü, bu sürede gecikmeye meydan vermeden tespit
edilen aksaklıkları giderir veya revize eder. Giderilmediği takdirde fesih hakkı saklı kalmak kaydıyla
hukuki yollara başvuracaktır. DSİ bu durumda, hizmetin sürekliliğini sağlamak amacı ile masrafları Şirkete
veya Su Kullanıcı Örgütüne ait olmak üzere gerekli tedbirleri alır veya aldırır.
5.11.Sefaköy HES Su kullanım Hakkı ve İşletme Esaslarına İlişkin Anlaşma’nın 14 maddesi
gereği P. Enerji Üretim A.Ş tarafından DSİ kriterlerine uygun, DSİ 24. Bölge Müdürlüğünden de
izlenebilecek şekilde bir uzaktan algılamalı ölçü tesisi kurulacaktır. Aksi takdirde gelen ve bırakılan suyun
sayısal verileri ispatlanamayacağından mansaptaki su kullanıcılarının su yetersizliğine bağlı veya düzensiz
33
dalgalanmalardan sulama şebekesinde su taşması sonucu oluşabilecek zarar ziyan taleplerini şirket peşinen
kabullenmiş sayılacaktır. Arpaçay barajı giriş-çıkış akımlarım ölçmek amacıyla da uygun görülen ölçü tesisi
DSİ tarafından kurulacaktır.
5.12.Sefaköy HES’in mansabında bulunan ve Aras Nehri önüne oluşturulan bentlerle sularını
alan köyler bulunmaktadır. Şirket tarafından düzensiz ve dalgalanmaya yönelik enerji üretimi tatbik
edilmesi halinde yıkılan ve bozulan bu bentlerin tekrar teşkil edilmesi dahil her türlü zarar ziyan şirket
tarafından karşılanacaktır. Bu konu ile ilgili DSİ’e yapılan talepler şirkete bildirecek, şirket bu talepleri 24
saat içerisinde yerine getirecektir.
5.13.Protokol ve anlaşmalara göre Aras nehri suyunun Ermenistan Cumhuriyeti ile paylaşımı yarı
yarıyadır. Gelen akımın mansap su ihtiyacından az olduğu ama şirketin buna rağmen suyu gün içerisinde
depolayarak akabinde enerji üretimi yapıp dalgalanma yaratması halinde ani yüklenen suyun büyük bir
kısmı sulamada kullanılmadan regülatörden savaklanacağından Ermenistan Cumhuriyeti savaklanan kadar
miktardaki suyu müsebbipi Türk tarafı olduğu için bir sonraki ay kendi hisselerine aktarılmasını
istemektedirler. Bunun sonucunda, Ermenistan Cumhuriyeti ile yapılan antlaşmalar gereği ülkemizin su
konusunda hak kaybına neden olmaktadır. Bu durumda SKHA 22. Maddesi uygulanacaktır.
5.14.Sözleşmenin herhangi bir maddesindeki sorumluluk ve yükümlülüklerini yerine getirmemesi
halinde oluşacak her türlü zarar, ziyan ve hukuki sorumluluk şirkete ait olmakla birlikte “Sefaköy HES Su
Kullanım Hakkı Anlaşmasının” 22. maddesi uygulanacaktır.
“Diğer Hükümler” başlıklı bölümü;
6.1.Bu ek sözleşme imzalandığı tarihte yürürlüğe girer ve DSİ tarafından fesih veya revize
edilinceye kadar geçerlidir. Şirket veya su Kullanıcı örgütlerinden herhangi biri bu sözleşmede yer alan
hükümlerinden birine DSİ’nin yazılı uyarısına rağmen uymaması halinde, DSİ bu sözleşmeyi yeni bir
uyarıya gerek kalmaksızın tek taraflı olarak fesh edebilir. Sözleşmenin yürürlükten kaldırılması halinde
faydalanan Şirket veya Su Kullanıcı Örgütleri DSİ’den hiç bir zarar-ziyan ve tazminat talebinde bulunamaz.
6.2.Bu anlaşma metninde yer almayan veya yer almış olsa bile uygulamada ortaya çıkabilecek
sorunlarla ilgili olarak taraflar arasında gerekirse bu ek sözleşmeye ilave maddeler eklenebilir…” hükümleri
ile su kullanım hakkı sözleşmesine ek hükümler ile davacı şirkete ek yükümlülükler getirilmiştir.
Yukarıda açıklanan ek sözleşme hükümleri incelendiğinde; uyuşmazlığa konu anlaşmanın gerek
konusu ve süresi gerekse idareye tanınan denetim ve sözleşme fesih yetkileri açısından idari nitelikte ve
idare hukukuna ilişkin olduğu görülmektedir. Kamu hizmetinin kurulması ve /veya işletilmesi için yapılan
idari sözleşmeler, gerek hizmetin yürütülmesini sağlamak için hizmeti yapanlara kamu gücüne dayanan
kimi yetkiler tanıması, gerekse idarenin, hizmetin düzenli ve istikrarlı yürütülmesi için denetim ve gözetimi
yetkisine sahip olması yönünden özel hukuk sözleşmelerinden ayrılmaktadır
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı” başlığını taşıyan 2. maddesinin, değişik (1/a). bendinde, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davaları ve değişik (1/c). bendinde, tahkim yolu öngörülen imtiyaz
şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için
yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin d avalar, idari
dava türleri olarak sayılmıştır.
Belirtilen duruma göre ve olayda, idare hukuku alanında hüküm ifade eden 4628 sayılı Enerji
Piyasası Kanunu ve bu Kanuna dayanılarak çıkarılan yönetmelik hükümlerinin verdiği yetkiye dayanan ve
Su Kullanım Hakkı Sözleşmesi ile kurulmuş bulunan idare hukuku çerçevesinde hareket eden davalı
idarenin, tek yanlı irade açıklaması ile yeni hükümler içeren ek sözleşme hükümleri idari nitelikte ve idare
hukukuna ilişkin olduğundan, genel koşulları içeren ek sözleşme maddelerinin yazılmamış sayılmasına ve
muarazanın men’ine ilişkin davanın görüm ve çözümünde idari yargı yerinde idari yargı yeri görevli
bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı tarafından 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesine göre
yapılan başvurunun kabulü ile Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 10.04.2014 gün ve E:2014/115
sayılı görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı tarafından 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesine göre yapılan BAŞVURUNUN KABULÜ ile
Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 10.04.2014 gün ve E:2014/115 sayılı GÖREVLİLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
34
2-ESAS NO
: 2014/824
KARAR NO
: 2014/1067
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının, hissedarı olduğu taşınmazda, kendisine ait olduğunu iddia ettiği idare hissesinin, bilgisi
dışında davalı belediye tarafından diğer hissedarlara satıldığından bahisle, satışın iptali istemiyle açtığı
davanın, İmar Mevzuatı kapsamında İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: A.A.
: Av.İ.T.E.
: Mamak Belediye Başkanlığı
: Av. Ç.E.
O L A Y : Davacı dava dilekçesinde aynen; “Ankara Mamak Belediyesi Sınırları İçinde Bulunan
Bostancık Mahallesinde Toplam 716 metre kare olup, Z.E., M.Y., Y.İ., S.İ. ve Şahsıma ait olmak üzere
müşterek halinde mülkiyet olup statüsünde bir ortaklık şeklinde gayrimenkule ortaklık devam ettiğinde
143,2 metre kare pay düşerken daha sonra hissemiz olan 143,2 metre kareyi diğer ortaklara belediye bizim
haberimiz olmadan satmıştır. Bize yasal tebligat yapılmamıştır. Belediye bilgimiz dışında resen satışı
yapmaya yetkili değildir. Esasen yasalarımıza göre artırma usuli ile ortaklara satışının teklif edilmesi
gerekirdi. Ben bu satışı veya mülkiyetin intikalini yeni öğrenmiş bulunuyorum. Çorum'da uzun yıllarca
ikamet edip iş yerimin de Çorum'da olması hasebi ile öğrenemedim ancak tesadüfen belediyeye gittiğimde
3 gün önce öğrenmiş bulunuyorum. Satış hukuki değildir. Satışın iptali gerekir
Sonuç ve İstek:
1: Yukarda Açıkladığım nedenlerle satışın iptaliyle hissem olan 143,2 metre kareyi tapuya
tesciline,
2: Yargılama giderleriyle vekalet ücretinin davalı idareye yükletilmesine karar verilmesini arz ve
talep ederim.
…
Arsanın hakiki değerini bilmediğim için 10.000TL olarak belirledim” demek suretiyle adli yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalı İdare vekili, cevap dilekçesinde; Ankara İli, Mamak İlçesi, Bostancık Mahallesi imarın
37087 ada 10 numaralı parseli üzerinde, davacıya ait gecekondu bulunduğunu; ancak bu gecekondunun
2981 sayılı İmar Affı Yasasından yararlanması için sahibi tarafından süresi içinde yapılmış herhangi bir
başvuru bulunmadığını, dolayısıyla gecekondu kaçak yapı niteliğinde olduğundan, bu gecekondu sebebiyle
davacının herhangi bir kazanılmış hakkının bulunmadığını; davacının bu gecekondusunu 1988 yılında inşaa
ettiğini; bu parselde ise 06.07.2011 tarihinde hissedar olduğunu, hisse miktarının ise 1 m2 olduğunu ve
bunu da diğer hissedar S.İ.’dan satın aldığını; anılan taşınmazda 06/07/2011 tarihinde hissedar olan davacı
A.A.’un, aynı tarihte İdarelerine başvurarak taşınmazdaki Belediyelerine ait hisseyi satın almak istediğini
bildirdiğini, yapılan işlemlere esas olacak tebligat adresini de “Gülabibey Mahallesi Velipaşa 1 Sokak No:l
11/ B” olarak verdiğini; davacının satın alma talebinin incelemeye alındığını, öncelikle taşınmazın beher
m2 birim fiyatının belirlendiğini, sonra konunun Mamak Belediye Encümenine havale edildiğini;
Encümenin, 29/09/2011 gün ve 1658/1774 sayılı kararla taşınmazdaki 133 m2 hisselerinin beher m2’si 270
TL.den davacı A.A.’a satılmasına karar vermiş olduğunu; Mamak Belediye Başkanlığı Emlak ve İstimlak
Müdürlüğünün, taşınmazın satış şartlarını içeren 06/10/2011 gün ve 04/2031107426 sayılı yazısının ise
davacıya 13/10/2011 tarihinde tebliğ edildiğini ancak davacının kendisine verilen sürede taşınmazı satın
almak için idarelerine başvurmadığını; anılan süreçte parselin diğer hissedarlarının, davacının satın
almadığı 133 m2 Belediye hissesini satın almak için Kurumlarına müracaat ettiğini; Mamak Belediye
Encümeninin de, parselde kalan 133 m2 hissenin m2’si 300 TL.’den parsel hissedarlarına hisseleri oranında
satılmasını 15/05/2012 gün ve 853/1011 sayılı kararla hüküm altına aldığını; Encümenin bu kararı ve
yeniden belirlenen satış koşullarının davacıya (Gülabibey Mah. Velipaşa 1. Sok. No:...... ÇORUM tebligat
adresi) Emlak ve İstimlak Müdürlüğünün 22/05/2012 gün ve 2031204568 sayılı yazısıyla iadeli taahhütlü
olarak gönderildiğini, ancak söz konusu tebligatın, anılan şahsın adresten ayrıldığı belirtilerek iade
edildiğini; bu arada koşulları kabul eden diğer hissedarlarıyla satış işlemlerinin gerçekleştirildiğini ve
taşınmazda hisselerinin kalmadığını; satış işleminin mevzuata uygun olduğunu, Belediyenin hissesini
hissedarlarına satmasına engel bir durum veya mevzuat hükmü bulunmadığını; Kurumlarının satışa dair
tüm işlemlerinin kesinleştiğini, davacının ise satış işlemlerinin iptalini Mahkemelerinden talep ettiğini, bu
35
durumda davanın görüm ve çözüm yerinin idari yargı mercilerine ait olduğunu savurmuş ve görev
itirazında bulunmuştur.
ANKARA 22.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 16.4.2014 gün ve E:2013/465 sayı ile, tapu
iptali ve tescil istemine ilişkin davada dava şartlarının mevcut olduğu, davalı vekilinin usule yönelik
itirazının yerinde olmadığı gerekçesiyle usulü itirazın reddine karar vermiştir.
Davalı vekilinin, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yolundaki 21.4.2014 günlü dilekçesi
üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; 3194 sayılı İmar Kanununun 17. maddesinde "Belediye veya
valilik, kendi malı olan veya imar planlarının tatbiki sonucu kamulaştırmadan artan parçalarla, istikameti
değiştirilen veya kapanan yol ve meydanlarda hasıl olan sahalardan müstakil inşaata elverişli olmayan
parçaları, bitişiğindeki arsa veya bina sahibine bedel takdiri suretiyle satmak, gayrimenkul sahiplerinin yola
giden yerlerden dolayı tahakkuk eden istihkaklarını bedel takdiri suretiyle değiştirmek ve komşu
gayrimenkul sahibi takdir edilen bedelle satın almaktan imtina ederse, şüyulandırıp satmak suretiyle imar
planına uygunluğunu temin eder. / Bunlardan müstakil inşaata elverişli olanları, kamu yararı için, belediye
veya valilikçe yeri alınan şahısların muvafakatları halinde istihkaklarına karşılık olarak bedel takdiri ve
icabında denklik temini suretiyle değiştirmeye belediye ve valilik yetkilidir. / Ayrıca belediye veya
valilikler ile şüyulu olan müstakil inşaat yapmaya müsait bulunan imar parsellerinde, belediye veya
valilikler, hisselerini parselin diğer hissedarlarına bedel takdiri suretiyle satmaya, ilgililer satın a lmaktan
imtina ederse, şüyuun izalesi suretiyle sattırmaya yetkilidir. / Bu maddeye göre bedel takdirleri ve bu
bedellere itiraz şekilleri 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre yapılır." hükmüne yer verilmiş
olduğu; anılan yasa hükümlerine göre, idarenin, paydaşı olduğu taşınmazlardaki payını diğer paydaşların
istemi halinde satması konusundaki yetkisinin idari işlem niteliğini taşıdığı; olayda, davalı belediyenin
paydaşı olduğu taşınmaz üzerinde davacıya ait bir gecekondu bulunduğu, ancak davacının bu gecekonduya
ilişkin yasal herhangi bir başvurusunun bulunmadığı, taşınmazda payı bulunan diğer dört kişiden biri olan
S.İ. adlı kişiden 06.07.2011 tarihinde pay satın almak suretiyle davacının da paydaş konumuna geldiği,
davacının bu payına dayanarak davalı belediyeye başvuru ile belediye payını satın almak istemesi üzerine
isteminin 29.09.2011 günlü, 1658 sayılı kararla kabul edildiği, ancak belirlenen sürede davacının
başvurmaması nedeniyle 15.05.2012 günlü, 853 sayılı belediye encümeni kararı ile belediyeye ait 133 m2
payın aralarında davacının da yer aldığı taşınmazın paydaşlarına satılmasına karar verildiği, işlemin
davacıya tebliğ edilemediği, belediye payının diğer paydaşlara satıldığı, davacı tarafından durumun
öğrenilmesinden sonra da bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; bu durumda, uyuşmazlığın, davacının
paydaşı olduğu taşınmazda davalı belediyeye ait payın 3194 sayılı Yasanın 17. maddesi uyarınca diğer
paydaşlara satışına ilişkin işlemin iptali istemine ilişkin bulunması nedeniyle, davanın satışın iptali istemine
ilişkin bölümünün, 3194 sayılı Yasa uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade ile yapılan idari
işlemden kaynaklandığının kabulü gerekmekte olup, buna göre uyuşmazlığın bu bölümünün imar mevzuatı
kapsamında çözümünde idari yargı yerlerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Yasanın 10'uncu
maddesi uyarınca davanın satışın iptali istemine ilişkin kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin 3. fıkrasına göre Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı’nın da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; davacının, Ankara İli, Mamak İlçesi, Bostancık
Mahallesinde bulunan 716 m2 yüzölçüme sahip taşınmazda Z.E., M.Y., Y.İ., S.İ. ve Mamak Belediye
Başkanlığı ile beraber hissedar olduğunu, Belediyenin 143,2 m2 hissesini kendisine haber vermeden diğer
hissedarlara satış yaptığını, yapılan satış işleminin mevzuata aykırı olduğunu ve iptalinin gerektiğini iddia
ederek davalı Belediye aleyhine tapu iptal ve tescil davası açtığı; davanın konusunun, davalı Belediyenin,
İmar Kanunu'nun 17. Maddesi uygulaması kapsamında, davacının gecekondusunun bulunduğu ve hissedar
olduğu parseldeki, Belediye payını önce satın alma başvurusu yapmasına rağmen, satın alma işlemine
girişmemesi sonucu, davalı idare tarafından diğer ortaklara satış işleminin iptali ile kendi hakkı olduğuna
inandığı hissenin adına tapuya tescili talebini içerdiğinin anlaşıldığı; bu hali ile davanın tapu iptal ve tescil
davası niteliğinde olduğunun anlaşıldığı; davaya konu parseldeki Belediye hissesinin diğer hissedarlara
satışına dayanak teşkil eden uygulama kaynağını İmar Kanunu 17. Maddeden alan idari bir tasarrufa
dayanmakta ise de, davanın açıldığı aşama itibari ile, işlemin sonuçlarını doğurduğunu ve davacı
haricindeki hissedarlar adına tapu tescilinin sağlanmış olduğu; dava dilekçesinin incelenmesinden de,
davada, tapu kayıtlarına dayanak teşkil eden imar mevzuatına ilişkin işlemlerin iptalinin istenmediği,
Medeni Kanun hükümlerine göre tapu iptal ve tescilinin talep edildiğinin anlaşıldığı, bu nedenle ortada idari
yargı yetkisi kapsamına giren bir idari dava bulunduğundan söz etmenin olanağının bulunmadığı; 4721
sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1027. maddesinde “İlgililerin yazılı rızaları olmadıkça, tapu memuru, tapu
sicilindeki yanlışlığı ancak mahkeme kararıyla düzeltebilir. Düzeltme eski tescilin terkini ve yeni bir
tescilin yapılması biçiminde de olabilir. Tapu memuru, basit yazı yanlışlıklarını, tüzük kuralları uyarınca
resen düzeltir.” hükmüne; Tapu Sicili Tüzüğü’nün 85. maddesinde de “ Kütük üzerinde belgelere aykırı
36
tescil veya yazımın düzeltilebilmesi için ilgililerin yazılı olurunun alınması ve yevmiye defterine
kaydedilmesi gerekir.(...)/ Kütük, yevmiye defteri ve yardımcı sicillerde belgesine aykırı olarak basit yazım
hatası yapıldığının tespit edilmesi halinde, müdür tarafından nedeni düzeltmeler sicilinde açıklanarak, re'sen
düzeltme yapılır.” hükmüne yer verildiği; bu düzenlemeden de, açılan davanın özel hukuk hükümlerine
göre adli yargı yerinde görülmesi gerektiğinin anlaşıldığı gerekçesiyle; Danıştay Başsavcılığının
başvurusunun reddinin gerektiği yolunda düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre, davalı vekilinin anılan Yasanın 10. maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı
görev itirazının reddedilmesi ve 12. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine, Danıştay
Başsavcısı’nca 10. maddede öngörülen biçimde, davanın satışın iptali istemine ilişkin kısmı yönünden
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşıldığından ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN’un davada adli, Danıştay Savcısı Yakup
BAL’ın ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacı tarafından, hissedarı olduğu Ankara İli, Mamak İlçesi, Bostancık Mahallesi, 37087
ada, 10 parsel sayılı taşınmazda, kendisine ait olduğu iddia edilen 143,2 m2 hissenin kendi bilgisi dışında
davalı belediye tarafından diğer hissedarlara satıldığından bahisle, satışın iptali ve hissesinin tapuya tescili
istemiyle açılmış; Danıştay Başsavcısı tarafından, davanın satışın iptali istemine ilişkin kısmı yönünden
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmıştır.
3194 sayılı İmar Kanununun, “Kamulaştırmadan arta kalan kısımlar” başlıklı 17.maddesinde;
“Belediye veya valilik, kendi malı olan veya imar planlarının tatbiki sonucu kamulaştırmadan artan
parçalarla, istikameti değiştirilen veya kapanan yol ve meydanlarda hasıl olan sahalardan müstakil inşaata
elverişli olmayan parçaları, bitişiğindeki arsa veya bina sahibine bedel takdiri suretiyle satmak, gayrimenkul
sahiplerinin yola giden yerlerden dolayı tahakkuk eden istihkaklarını bedel takdiri suretiyle değiştirmek ve
komşu gayrimenkul sahibi takdir edilen bedelle satın almaktan imtina ederse, şüyulandırıp satmak suretiyle
imar planına uygunluğunu temin eder.
Bunlardan müstakil inşaata elverişli olanları, kamu yararı için, belediye veya valilikçe yeri alınan
şahısların muvafakatları halinde istihkaklarına karşılık olarak bedel takdiri ve icabında denklik temini
suretiyle değiştirmeye belediye ve valilik yetkilidir.
Ayrıca belediye veya valilikler ile şüyulu olan müstakil inşaat yapmaya müsait bulunan imar
parsellerinde, belediye veya valilikler, hisselerini parselin diğer hissedarlarına bedel takdiri suretiyle
satmaya, ilgililer satın almaktan imtina ederse, şüyuun izalesi suretiyle sattırmaya yetkilidir.
Bu maddeye göre bedel takdirleri ve bu bedellere itiraz şekilleri 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu hükümlerine göre yapılır.” hükmüne yer verilmiştir.
Bakılmakta olan davaya ilişkin olarak Mamak Belediye Başkanlığı, Emlak ve İstimlak
Müdürlüğünce Mahkemeye gönderilen 22.5.2014 gün ve 55765385/042051403441/2113 sayılı yazıda;
davacı A.A.’un Bostancık mahallesi 37087 ada 10 nolu parsel üzerinde gecekondusu olduğu ve
gecekondusu ile ilgili işlem yaptırmak üzere, varsa imar Affı yasasına müracaat formu tapu tahsis belgesi,
tapu, vergi kayıtları, diğer mevcut tüm kayıt ve belgelerle Müdürlüklerine başvurarak tapusunu alması için
13/03/2008 tarih ve 15/03-2734 sayılı yazıyla tebligat gönderildiği; ancak gecekondu adresinden taşındığı
için 20.03.2008 tarihinde iade edildiği; Mali Hizmetler Müdürlüğündeki beyannamesine bakıldığında hala
eski adresi ve tapusunun bildirilmediğinin ayrıca tespit edildiği; davacının, daha sonra Belediyelerine
gelerek 2981/3290 sayılı imar Affı yasasına müracaatı olmadığını beyan ettiği ve nasıl bir yol izlemesi
gerektiğini sorduğunda, kendisine konu hakkında şifahi olarak bilgi verildiği; bunun üzerine davacı A.A.
hak sahibi olmadığı için parsel içinde tapulu S.İ.’dan 06.07.2011 tarihinde 1 m2 tapu alarak parsel hissedarı
konumuna geldiği ve Belediye hissesi satın almak için Emlak ve İstimlak Müdürlüğüne 06.07.2011
tarihinde, 1031.101920 sayılı dilekçe ile başvurduğu; davacının başvurusu üzerine Belediye hissesinin
29.09.2011 tarih ve 1658/1774 sayılı Encümen Kararı ile 133 m2 yerin A.A.’a satılmasına karar verildiği ve
dilekçesindeki adrese 06.10.2011 tarih ve M.06.6..MAM.0-15/04-2031107426 sayılı tebligatın iadeli
taahhütlü olarak gönderildiği, tebligatın 13.10.2011 tarihinde alındığının tespit edildiği ancak Belediye
hissesini satın almak için hiçbir girişimde bulunmadığı; geçen süreç içerisinde parsel hissedarlarının,
Belediye hissesini satın almak için müracaat ettikleri ve Belediye hissesinin, Encümeninin 15.05.2012 tarih
ve 853/1011 sayılı kararıyla parsel hissedarlarına hisseleri oranında satışına karar verilmiş olduğu; yine
37
davacı A.A.’un dilekçesinde de belirttiği adrese ve Bostancık mahallesi muhtarlığına 22.05.2012 tarih
M.06.3.MAM.0-15/04-2031204568 sayılı iadeli taahhütlü tebligat gönderilerek hissesine düşen 1 m2'yerin
alınmasının istenildiği; bu tebligatın, postacı tarafından “adresten ayrılmış olduğundan” notuyla kendilerine
iade edildiği; diğer hissedarlar da hisselerine düşen Belediyeleri hissesini satın aldıklarından, Belediye
hissesinin kalmadığı; ayrıca; Belediye hisselerinin satışında 21.06.2010 tarih ve M.06.6.MAM.0 -15/042031004739 sayılı satış şartnamelerinde, yasaya müracaatı ve hak sahipliği olmayan vatandaşlar mağdur
olmasın diye, Belediyelerine ait hisseyi Satış şartnamesinin 2.maddesinde “Gecekondusu olup da 1 ve 2 m2
yer alan şahıslara 1 defaya mahsus olmak kaydı ile blokesi satışa çıkarılacak, almadığı takdirde tüm
hissedarlara satılacak” denilmekte olduğu; bahse konu Bostancık mahallesi 37087 ada 10 nolu parselde
davacı A.A.’un dilekçesinde, kendisine 143,2 m2 pay düştüğünü, satıştan haberi olmadığını, tebligat
yapılmadığını iddia ettiği; ancak hak sahibi olmadığı halde diğer hissedarlardan 1 m2 yer alması ve kendi
tarafından Belediyeye dilekçe vermesi ve telefonla görüşmelerden hiç haberi yokmuş gibi davranmasına da
bir anlam verilemediği; hak sahibi olmadığı halde mağdur olmaması için Mamak Belediyesinin kendi
hissesini davacıya sattığı ancak adı geçen şahısın tamamen kendi kusuru ve ihmalkarlığından
kaynaklandığının saptandığı; ifade edilmiştir.
Somut olay ve konuya ilişkin mevzuat hükmü irdelendiğinde; davalı belediyenin de hissedar
olduğu taşınmaz üzerinde davacıya ait bir gecekondu bulunduğu, ancak davacının bu gecekonduya ilişkin
yasal herhangi bir başvurusunun bulunmadığı; davacının, taşınmazda payı bulunan diğer dört kişiden biri
olan S.İ. adlı kişiden 06.07.2011 tarihinde 1 m2 satın almak suretiyle hissedar olduğu; daha sonra payına
dayanarak idareye başvurarak belediye payını satın almak istediği; Belediye Encümenince bu isteğin kabul
edildiği, ancak belirlenen sürede başvurmaması nedeniyle, daha sonraki belediye encümeni kararı ile
belediyeye ait 133 m2 hissenin, aralarında davacının da yer aldığı hissedarlara, hisseleri oranında
satılmasına karar verildiği, işlemin davacıya tebliğ edilemediği, belediye hissesinin diğer hissedarlara
satıldığı, davacı tarafından durumun öğrenilmesinden sonra da; davacı tarafından satışın iptali ve hissesinin
tapuya tescili istemiyle dava açıldığı; Danıştay Başsavcısı tarafından, davanın, satışın iptali istemine ilişkin
kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmıştır.
Görüldüğü üzere, mevzuat hükümlerine göre, idarenin, hissedarı olduğu taşınmazlardaki
hissesini, diğer hissedarların talebi halinde satması konusundaki yetkisi, idari işlem niteliğini taşımaktadır.
Öte yandan, davacının tapuya tescil istemi görev uyuşmazlığına konu edilmediği gibi, idarenin, taşınmazın
satışına ilişkin saptadığı bedele karşı bir itiraz da bulunmamaktadır.
Bu durumda, davanın, davacının hissedar olduğu taşınmazda, davalı belediyeye ait hissenin
3194 sayılı Yasanın 17. maddesi uyarınca diğer hissedarlara satışına ilişkin işlemin iptali istemine ilişkin
bulunduğu, bu istemin ise, 3194 sayılı Yasa uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade ile yapılan
idari işlemden kaynaklandığı gözetildiğinde; uyuşmazlığın çözümünde, idari yargı yerlerinin görevli
bulunduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı'nca yapılan başvurunun kabulü ile davalı idare
vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Ankara 22.Asliye Hukuk Mahkemesi kararının; davanın satışın
iptali istemine ilişkin kısmının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı idare vekilinin GÖREV İTİRAZININ REDDİNE
İLİŞKİN Ankara 22.Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.4.2014 gün ve E:2013/465 sayılı KARARININ,
davanın satışın iptali istemine ilişkin kısmının KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞ İ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
3-ESAS NO
: 2014/825
KARAR NO
: 2014/1068
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının Tarımsal Kalkınma Kooperatifindeki ortaklık statüsüne son verilmesi nedeniyle,
Büyükbaş Süt Sığırcılığı projesindeki borçlarının muaccel hale getirildiğinden ve bu borçlarını erken
ödemek zorunda kaldığından bahisle uğradığı maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açtığı davanın;
işlemlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olan vakfın statüsü, projenin niteliği, sözleşme şartlarına
uyulmadığı gerekçesi ile uygulamaya son verildiği hususları gözetildiğinde, özel hukuk hükümlerine göre
ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
38
KARAR
Davacı
Vekili
Davalılar
Vekili
: Y.Y.
: Av. F.A.E.
: 1- Manisa Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü
: Av. N.O.
2-Kula Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı
O L A Y : Davacı vekili dilekçesinde; müvekkilinin SS İ. Tarımsal Kalkınma Kooperatifi üyesi
iken; Kooperatif yönetiminin 01.06.2010 tarihinde yapmış olduğu olağanüstü genel kurul toplantısında
müvekkilinin kooperatif üyeliğinden çıkarılmasına karar verdiğini; müvekkilinin durumu protesto etmek
için Başkanlık divanına istifa dilekçesi verdiğini; Yönetimin ana amacının, müvekkili kooperatif üyesi
olduğu için, Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfından almış olduğu kırsal alanda tarımsal kalkınma
sözleşmesinin iptalini sağlamak olduğunu; Kooperatif Yönetiminin, istifa dilekçesini 22.06.2010 tarihinde
Manisa İl Tarım Müdürlüğüne bildirerek, kırsal alanda tarımsal kalkınma projesinin iptalini istediğini;
Manisa İl Tarım Müdürlüğünün ise, 29.06.2010 tarihinde, müvekkilinin istifa ettiği gerekçesiyle
projelerinin iptal edildiğini, kırsal alanda tarımsal destekleme proje bedelinin tahsil edilmesini Kula
Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Başkanlığından istediğini; oysa Müdürlüğün öncelikle,
çıkarma ve istifa kararlarının kesinleşip kesinleşmediğini sormasının gerektiğini; çıkarma kararına ya da
istifa beyanına karşı dava açılmışsa, kararların 1163 sayılı Kanuna göre kesinleşmediğini, kişiler halen
kooperatif üyesi iken, projelerinin hukuken iptal edilemeyeceğini; Kula Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma
Vakfının ise, müvekkiline ve diğer arkadaşlarına projenin iptal edildiğini, proje bedellerinin defaten ve faizi
ile 11.10.2010 tarihine kadar ödenmesini istediğini; aynı Kaymakamlığın, 13.10.2010 tarihinde de Kula
Ziraat Bankası şubesine icra takipleri konusunda talimat verdiğini; Bankanın da Noterden ihtar çekerek
proje bedelini tahsil ettiğini; müvekkilinin ise hem çıkarma kararının hem de istifa dilekçesinin hukuka ve
kanuna aykırı olduğu, işleme alınamayacağına dair Kula Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2010/223 esas ve
2013/77 karar sayılı ilamında geçen davasını 06.10.2010 tarihinde açmış olduğunu; dava sonuna kadar
tedbiren takiplerin durdurulması talebinin mahkemece reddedildiğini; noter ihtarları arka arkasına gelince
de proje bedelini ödediğini; proje bedelini ödeme sebebinin ise; kredi sözleşmeleri iptal ed ildiğinde, diğer
kredi sözleşmelerinin de muaccel hale geleceğine dair sözleşme hükümleri olduğunu; davanın 11.04.2013
tarihinde sonuçlandığını; müvekkilin ve diğer arkadaşlarının üyeliğinin devam ettiğine karar verildiğini;
davalılar, müvekkili istifa ettiği için projesini iptal etmiş olduğundan, mahkeme kararıyla durumun aksinin
ispat edilmiş olduğunu; bunun üzerine Kula 2.Noterliğinden Kurumlara, projelerin iadesi için ihtarname
çekildiğini ve tebliğ edildiğini; ancak kurumların cevap vermediğini ve projeleri eski haline iade
etmediğini; Projenin iptal gerekçesinin mahkeme kararıyla ortadan kaldırıldığını, bu sebeple; projelerinin
eski haline iade edilmesi ya da müvekkilinin maddi zararının karşılanmasının gerektiğini; 2 yıl ödemesiz 8
yılda ödemesi gereken borcunu bir defada ve faiziyle ödemek zorunda kaldığını; haklı olduğunu kanıtlamak
için davalar açtığını, bankadan kredi kullandığını; Manisa İdare Mahkemesinde, Kula Sosyal Yardımlaşma
ve Dayanışma Vakfının, projenin iptaline ilişkin kararına karşı 2010/2184 esas ve 2010/2297 karar sayılı
ilamıyla da dava açıldığını, fakat mahkemenin, kaymakamlığın kararını, yürütülmesi mümkün olmayan
idari işlem sayması sebebiyle davayı reddettiğini; Manisa İdare Mahkemesi'nin 2011/329 Esas ve 2011/605
karar sayılı kararının da, bu işlemlerin başka bir alanına ait olmak üzere açılan bir dava olduğunu;
Mahkemenin, gerekçe kısmında Sözleşmelerin uygulanması ile ilgili bir durumun söz konusu olması
sebebiyle, sözleşmenin uygulanması ile ilgili durumun çözüm ve görüm yetkisinin adli yargı yeri olduğuna
karar verdiğini; fakat bakanlıklar arası protokol ve tarımsal alanda kırsal kalkınma projesi uygulama
esaslarına göre, kredinin sahibinin banka değil Fonun ve vakfın fiilen kendisi olduğunu, bankanın sadece
aracı kurum vazifesi gördüğünü; sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfına; vakfın talebi doğrultusunda
13.09.2013 tarihinde tekrar taraflarca yazılı başvuruda bulunulduğunu, Vakfın, "ödenmiş paranın iadesinin
mümkün olmayacağına" karar verdiğini; Vakfın, paraların kişilerin üyeliğinin sona ermesi sebebiyle
ödenmiş olduğunu, daha sonra ise üyeliğin devam ettiği yolunda mahkeme kararı olmasını hiç dikkate
almadığını; Kula Asliye Hukuk Mahkemesi’nin bahsi geçen kararı olmasa bile; kişilerin halen kooperatif
üyesi olduklarını, kooperatif üyesi iken sözleşmelerinin feshedilemeyeceğini; çıkarma kararı da istifa
dilekçesi de 1163 sayılı kooperatifler kanununa göre kesinleşmediği için, sözleşmelerin de projelerin de
iptal edilemeyeceğini, Mahkeme kararının lehlerine sonuçlandığını, dosyanın Yargıtayda olduğunu ancak
bu kararın kesinleşmesini dahi beklemeye gerek olmadığını, çünkü çıkarma kararı da istifa beyanı da dava
konusu olduğu için kişilerin halen kooperatif üyesi olduğunu ifade ederek, hukuka aykırılıkları 8 madde
halinde sıraladıktan sonra; sonuç ve talep kısmında; müvekkilinin 2 yıl ödemesiz 8 yılda ödeyeceği kredinin
defaten ve faiziyle tahsil edildiği, idarelerin ağır hizmet kusuru işlediği; bu sebeple bilirkişiler tarafından
hesaplanacak olan zararın, tahsilatın yapıldığı tarihten itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsili; bu
konuda fazlaya ilişkin hakları saklı tutularak 5.000,00 TL, zararlarının tahsili; davalı kurumun ağır hizmet
39
kusuru sebebiyle; yoksul olduğu için faydalandığı proje müvekkilin kalkınmasını sağlaması beklenirken;
daha da sefalete düşmesine neden olduğu; borcu ödeyebilmek için tekrar kredi çekmek zorunda kaldığı, bu
sebeple Teknik bilirkişi zarar hesaplaması yaptıktan sonra; 5.000,00 TL’de manevi tazminatın ödenmesi
istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalılardan Manisa Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü vekili tarafından süresinde verilen
cevap dilekçesinde; davanın konusunun adli yargı merciilerini değil İdari yargı merciilerini ilgilendirdiğini,
İdareye karşı açılacak olan davalarda bir idari İşlem veya eylemden zarara uğradığını iddia edenlerin idari
yargı mercilerinde dava açmaları gerektiğini ileri sürerek görev itirazında bulunmuş; işin esasına yönelik
olarak da;
Manisa İdare Mahkemesinde, davacının da aralarında bulunduğu 44 kişinin dava açtığını, dava
sonunda Manisa İl Tarım Müdürlüğünün işleminin iptali yönündeki talep açısından davanın reddine karar
verildiğini, E:2011/329-K;2011/605 sayılı kararın gerekçesinde, İl Tarım Müdürlüğünün işleminin kesin ve
yürütülebilir bir İşlem olmadığı ve iç yazışma niteliğinde olduğu hükmüne varıldığını; İdarelerinin dava
konusu olayla herhangi bir ilgisinin bulunmadığını; kredinin kaynağı ve kullandıranın İl Tarım Müdürlüğü
olmadığını; zarara uğradığını iddia ettiği “kredinin geri alınmasına ilişkin işlemi” tesis edenin İl Tarım
Müdürlüğü olmadığını; bu bağlamda, Kooperatif yönetim kurulu tarafından 22.06.2010 tarihli dilekçe ve
ekindeki 02.06.2010 tarih ve 90 sayılı karar özetinde; “kooperatif üyeliklerinden istifa dilekçesi başvuran
üyelerin dilekçesinin kabulü ve Kooperatif üyeliklerinin sona erdirilmesi hakkında.” alınan kararın
İdarelerine gönderildiğini; İl Müdürlüklerinin de bu kararı, krediyi kullandıran kurum olan Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına gönderdiğini; yukarda bahsettikleri Manisa İdare Mahkemesinin
kararı ile, İl Müdürlüğünün bu yazışmasının iç yazışma olduğu, kesin ve yürütülebilir işlem olmadığı kararı
verildiğini; Müdürlüğün işin esasına etki edecek işleminin bulunmadığını, sadece anılan işlemi bildirm e
niteliğinde olduğunu; sadece bir bilgilendirme yazısının, davacı tarafa maddi-manevi tazminat hakkı
tanımasının mümkün olmadığını; davacı tarafın, projenin Sosyal Yardımlaşma Ve Dayanışma Vakfının
249 sayılı 24.09.2010 tarihli kararı ile iptal edildiğini ve proje bedelinin bu sebeple tahsil edildiğini beyan
ettiğini; burada İl Tarım Müdürlüğünün kusurundan bahsedilemeyeceğini, kurumun üzerine düsen
yükümlülüğü yerine getirilmiş olmasının, kusur olarak addedilemeyeceğini; davacının da aralarında
bulunduğu 44 kişinin, Kula Asliye Hukuk Mahkemesinde borcun muacceliyetine ilişkin dava açtığını,
Kula Asliye Hukuk Mahkemesinin E:2010/224, K:2013/46 sayı ile, davanın konusuz kalması nedeniyle
karar verilmesine yer olmadığı kararı verdiğini; Mahkemenin, “Esasen ortada herhangi bir alacağın
kaldığından bahsedilemez. Çünkü davacılar, almış oldukları krediyi dava devam ederken ödemişlerdir.
Davacıların, davalılardan herhangi bir alacağı yoktur. Davacılar sadece kredi borçlarını ödemişlerdir. Ancak
borcun zamanından önce ve iradi olmayan bir şekilde ödenmesinden söz edilebilirse de davacılar tarafından
açılan dava devam ederken yine davacılar tarafından borcun ödenmiş olması karşısında davacıların ödemeyi
baskı sonucu yaptıkları kabul edilemez. Davacılar kendi açtıkları davanın sonucunu beklemeden kredi
borçlarını ödemişlerdir.” kararına vardığını; davacının aldığı krediyi ödemiş olması karşısında görülmekte
olan davanın yersiz olduğunu; burada, borç olan bir paranın (kredinin) geri alınması durumunun söz konusu
olduğunu; Kurumlarının, olaylar döngüsündeki rolü (işleminin işin esasını etkileyecek nitelikte olmadığının
mahkeme kararlarına bağlanmasına ve kendilerinin bu davaların davacısı olmalarına rağmen) dikkate
alınmadan husumet yöneltilmesinin büyük yanılgı olduğunu; davacının, mahkeme kararının yerine
getirilmediğinden bahsettiğini, Noter kanalıyla taleplerini Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına da
bildirmiş olduğunu, Mahkeme kararının, üyelikleri sona erip ermediğinin tespitine ilişkin olduğunu, alınan
kredinin iadesinin yapılacağına dair hüküm bulunmadığını; bu durumun İl Müdürlüğü ile
ilişkilendirilemeyeceğini; davacı tarafın, kooperatifle olan anlaşmazlıklarını dile getirdiğini, “kooperatif
yönetiminin ana amacı ise müvekkilin kooperatiften çıkarılması değil; kooperatif üyesi olduğu için Sosyal
yardımlaşma ve Dayanışma Vakfından almış olduğu kırsal alanda tarımsal kalkınma sözleşmesinin iptalini
sağlamaktır.” ifadelerine yer vermiş olduğunu, zarara uğradığını İleri sürdüğünü ve kooperatifle arasındaki
anlaşmazlıkları dile getirdiğini; eğer ortada bir zarar varsa husumetin buna sebep olan gerçek hasımlara
yöneltilmesi gerektiğini ifade ederek; davanın reddinin gerektiğini savunmuştur.
KULA ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 10.4.2014 gün ve E:2013/246 sayı ile, dava konusu
işlemin davalı Vakfın proje iptalinden kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davası olduğu, bu
uyuşmazlığın görüm ve çözüm yerinin adli yargı olduğunun anlaşıldığı gerekçesiyle görev itirazının reddine
karar vermiştir.
Davalılardan Manisa Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğünce, süresi içinde verilen dilekçe
ile, idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması isteminde bulunulması üzerine dilekçe ve
dava dosyasının onaylı örneği Danıştay Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI : “(…)Anayasanın 125'inci maddesinde, idarenin kendi eylem ve
işlemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.
Öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari dava türleri ve idari yargı
yetkisinin sınırı" başlıklı 2 nci maddesinin 1'inci bendinde; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu
40
ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları; idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından
açılan tam yargı davaları ile tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan
uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı
taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar, idari dava türleri olarak sayılmıştır.
Görüldüğü üzere; İdare Hukuku kuralları içinde, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla, kamu
gücü kullanılarak tek yanlı irade beyanıyla tesis edilen idari işlemler, idari eylemler ve idari sözleşmelerden
doğan uyuşmazlıklar sebebiyle açılan davaların görüm ve çözümü İdari Yargının görev alanında
bulunmaktadır.
İdarenin yürütmekle yükümlü olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya
işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanan hizmet kusuru; hizmetin
kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi (eylemsizlik) hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin
yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır.
Olayda, davalı idarelerin kırsal alanda destekleme projesinin iptal edilmesi nedeniyle davacının
maddi ve manevi zararının oluşumunda, kamu hizmetini yürütmekle yükümlü kılınan kamu kuruluşu
tarafından, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuk kurallarına uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin
belirlenmesi gerekmektedir.
Buna göre, Kula Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı ile Manisa Gıda Tarım ve
Hayvancılık İl Müdürlüğü tarafından, ziraat bankası finansörlüğünde uygulanan kırsal alanda destekleme
projesinin davacının üyelikten istifası nedeniyle sona erdirilmesi üzerine projeyi iptal ederek proje bedelini
peşin ve kullanma tarihi itibariyle işleyen faizi ile birlikte davacıdan tahsil eden davalı idarelerin ağır
hizmet kusuru işlediği ileri sürülerek oluşan maddi ve manevi zararın tazmini ist emiyle açılan davada, işlem
nedeniyle oluşan zararda idarelerin hizmet kusuru ya da başka bir nedenle idarelerin sorumluluğunun
bulunup bulunmadığının yargısal denetimi 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2'nci maddesi
uyarınca idari yargı yerlerine aittir.” demek suretiyle, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca,
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar
vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’ndan
yazılı düşüncesi istenilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI : “(…)Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı
idaresinde, Ziraat Bankası finansörlüğünde, Kırsal Alanda Sosyal Destek Projesi ile ekonomik olarak
yoksunluk içinde bulunan üyelere sahip Tarımsal Kalkınma Kooperatiflerine (en az 50-en fazla 100 üyeden
oluşan) hayvancılık alanında destek verilmektedir. Bu proje destek programı ile kırsal alanda ekonomik
olarak zayıf durumda bulunan kişi ve ailelerin, gelir seviyesini yükseltme, istihdamı artırma, üretilen
ürünleri mahallinde değerlendirme ve pazarlama alanlarında gerekli maddi ve teknik desteği zamanında
ulaştırarak, onların üretime katılmaları ve üretimde sürekliliklerinin sağlanması amaçlanmaktadır.
Davacı Y.Y., KASDEP projesi kapsamına alınan, üyesi bulunduğu S.S. İ. Tarımsal Kalkınma
Kooperatifinin üyelerine sağlanan haktan yararlanarak, 2 yıl geri ödemesiz kalan borcu 6 yıl faizsiz olarak
geri ödemek üzere, süt sığırcılığı yapmak üzere kredi almış ve taraflarca bu kredi karşılığı, "Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı ile SYDVTF işbirliği ile Uygulanan Kırsal Alanda Sosyal Destek Projesinden
Yararlanan Kooperatif Ortaklarından alınacak Taahhütname ve Borçlanma Sözleşmesi" adı altında
sözleşme imzalanarak, 8.967,60 TKL kredi verilmiştir. Dosyada mevcut sözleşmeye göre, taraflar bu
sözleşme hükümleri gereğince karşılıklı borç ve yükümlülükler altına girmişler, borca karşı müteselsil
kefilde gösterilmiştir. Sözleşmenin taraflarından kredi kullanan davacı Yüksel Yıldırım iken diğer taraflar
SYDV Müdürlüğü, Tarım İI Müdürlüğü Destekleme Şube Müdürlüğü olduğu anlaşılmaktadır.
Davacının sözleşmenin uygulanma sürecinde haksız olarak Kooperatif üyeliğinden çıkarılması
sonucu, sözleşme hükümlerine aykırılık nedeniyle, proje kapsamından çıkarılmasına karar verilerek, kredi
geri istenmiş, ancak davacının mahkeme kararı ile kooperatif üyeliğinden haksız olarak çıkarıldığının
anlaşılması üzerine, davalı idarelerden haksız olarak proje kapsamından çıkarılmasına ilişkin işlemler
nedeniyle uğradığı zararı tazmin etmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.
Projeyi yürütmek ve gözetmek görevinde baş aktör olan SYDV hukuki niteliği;
29.5.1986 tarih ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu ile muhtaç
durumda bulunanlara yardım etmek, sosyal adaleti pekiştirici tedbirler alarak gelir dağılımının adilane bir
şekilde tevzi edilmesini sağlamak, sosyal dayanışma ve yardımlaşmayı teşvik etmek amacıyla Başbakanlığa
bağlı ve T.C. Merkez Bankası nezdinde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu kurulmuş olup,
Yasanın 7. maddesi Vakıf başlığı altında, “Mülki idare amirleri vakfın tabii başkanı olup, illerde belediye
başkanı, defterdar, il milli eğitim müdürü, il sağlık müdürü, il tarım müdürü, il sosyal hizmetler ve çocuk
esirgeme kurumu müdürü ve il müftüsü; ilçelerde belediye başkanı, mal müdürü, ilçe milli eğitim müdürü,
Sağlık Bakanlığının ilçe üst görevlisi, varsa ilçe tarım müdürü ve ilçe müftüsü vakfın mütevelli heyetini
oluşturur. Ayrıca her faaliyet dönemi için, il dahilindeki köy ve mahalle muhtarlarının valinin çağrısı
41
üzerine yapacağı toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla kendi aralarından seçecekleri birer muhtar üye ile
ilde kurulan ve bu Kanunda belirtilen amaçlara yönelik faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşlarının
yöneticilerinin kendi aralarından seçecekleri iki temsilci ve hayırsever vatandaşlar arasından il genel
meclisinin seçeceği iki kişi; ilçe dahilindeki köy ve mahalle muhtarlarının kaymakamın çağrısı üzerine
yapacağı toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile kendi aralarından seçecekleri birer üye ile ilçede kurulu
ve bu Kanunda belirtilen amaçlara yönelik faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşlarının yöneticilerinin
kendi aralarından seçecekleri bir temsilci ve hayırsever vatandaşlar arasından il genel meclisinin seçeceği
iki kişi mütevelli heyetinde görev alırlar. İI veya ilçede bu Kanunda belirtilen amaçlara yönelik faaliyette
bulunan sivil toplum kuruluşu olmaması halinde, hayırsever vatandaşlar arasından il genel meclisinin
seçeceği üçüncü bir kişi daha mütevelli heyetinde görev yapar. /Vakıf senetleri mahallin en büyük mülki
idare amiri tarafından Medeni Kanundaki hükümlere göre tescil ettirilir” hükümleri ile, Fonun amaçlarını
gerçekleştirmek için Medeni Kanun hükümlerine tabi olarak Vakıf şeklinde teşkilatlanacağı kuralına yer
verilmiştir.
Uyuşmazlık her ne kadar Tarım İl Müdürlüğü aleyhine idari yargı lehine çıkarılmış ise de,
yukarıda açıklanan dava konusu ve tarafları birlikte değerlendirildiğinde, tarafların özel hukuk tüzel kişisi
olan SYDV koordinasyonunda, karşılıklı hak ve yükümler içeren bir sözleşme etrafında serbest iradeleri ile
buluşarak, projeye dahil olup bu kapsamda kredi kullanıldığı, sözleşmenin uygulanma sürecinde ise
sözleşme şartlarına uyulmadığı gerekçesi ile uygulamaya son verildiği, davanın konusunun da, haksız fesih
ve bundan doğduğu iddia edilen zararın tazminine ilişkin olduğu gözetildiğinde, davanın özel hukuk
hükümlerine göre adli yargı yerinde görüm ve çözümü gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle, açılan davanın adli yargı yerinde görüm ve çözümü gerekmekle Danıştay
Başsavcılığının başvurusunun reddi gerektiği…” yolunda düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi
gereğince yapılan incelemeye göre, Davalılardan Manisa Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğünün,
anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, 10. maddede
öngörülen biçimde, anılan Müdürlük yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN’un davada adli yargının, Danıştay Savcısı
Yakup BAL’ın ise idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının SS.İ. Tarımsal Kalkınma Kooperatifindeki ortaklık statüsüne son verilmesi
nedeniyle, Büyükbaş Süt Sığırcılığı projesindeki borçlarının muaccel hale getir ildiğinden ve bu borçlarını
erken ödemek zorunda kaldığından bahisle uğradığı maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle; Manisa
Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü ile Kula Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına karşı
açılmış; Danıştay Başsavcılığınca Manisa Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü yönünden olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmıştır.
Olumlu görev uyuşmazlığı her ne kadar, Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü yönünden
çıkarılmış ise de; konunun anlaşılabilmesi açısından Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının hukuki
niteliğinin incelenmesi faydalı olacaktır:
29/05/1986 gün ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu’nun “Amaç”
başlıklı 1. maddesinde “(Değişik madde: 16/06/1989 - 3582/1 md.), Bu Kanunun amacı; fakru zaruret
içinde ve muhtaç durumda bulunan vatandaşlar ile gerektiğinde her ne suretle olursa olsun Türkiye'ye kabul
edilmiş veya gelmiş olan kişilere yardım etmek, sosyal adaleti pekiştirici tedbirler alarak gelir dağılımının
adilane bir şekilde tevzi edilmesini sağlamak, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik etmektir”
hükmüne; 3. maddesinde, “Bu Kanunda öngörülen hizmetlerin gerçekleştirilmesi için Başbakanlığa bağlı ve
T.C. Merkez Bankası nezdinde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu kurulmuştur” hükmüne
yer verilmiş; “Vakıflar” başlıklı 7.maddesinde; “ (Değişik birinci fıkra: 1/12/2004 – 5263/19 md.) Bu
Kanunun amacına uygun faaliyet ve çalışmalar yapmak ve ihtiyaç sahibi vatandaşlara nakdî ve aynî
yardımda bulunmak üzere her il ve ilçede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları kurulur.
(Değişik ikinci fıkra: 1/12/2004 – 5263/19 md.) Mülkî idare amirleri vakfın tabii başkanı olup,
illerde belediye başkanı, defterdar, il millî eğitim müdürü, il sağlık müdürü, il tarım müdürü, il sosyal
hizmetler ve çocuk esirgeme kurumu müdürü ve il müftüsü; ilçelerde belediye başkanı, mal müdürü, ilçe
42
millî eğitim müdürü, Sağlık Bakanlığının ilçe üst görevlisi, varsa ilçe tarım müdürü ve ilçe müftüsü vakfın
mütevelli heyetini oluşturur. Ayrıca her faaliyet dönemi için, il dahilindeki köy ve mahalle muhtarlarının
valinin çağrısı üzerine yapacağı toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla kendi aralarından seçecekleri birer
muhtar üye ile ilde kurulan ve bu Kanunda belirtilen amaçlara yönelik faaliyette bulunan sivil t oplum
kuruluşlarının yöneticilerinin kendi aralarından seçecekleri iki temsilci ve hayırsever vatandaşlar arasından
il genel meclisinin seçeceği iki kişi; ilçe dahilindeki köy ve mahalle muhtarlarının kaymakamın çağrısı
üzerine yapacağı toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile kendi aralarından seçecekleri birer üye ile ilçede
kurulu ve bu Kanunda belirtilen amaçlara yönelik faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşlarının
yöneticilerinin kendi aralarından seçecekleri bir temsilci ve hayırsever vatandaşlar arasından il genel
meclisinin seçeceği iki kişi mütevelli heyetinde görev alırlar. İl veya ilçede bu Kanunda belirtilen amaçlara
yönelik faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşu olmaması halinde, hayırsever vatandaşlar arasından il genel
meclisinin seçeceği üçüncü bir kişi daha mütevelli heyetinde görev yapar.
(…)
Vakıf senetleri mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından Medeni Kanundaki hükümlere
göre tescil ettirilir.(…)” şeklindeki düzenleme ile Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün il ve ilçedeki
faaliyetlerini, her ilde vali ve her ilçede ise kaymakam başkanlığında oluşturulmuş Sosyal Yardımlaşma ve
Dayanışma Vakıfları aracılığıyla yürüttüğü belirtilmiştir. Yine Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü web
sitesinde “SYDV’lerin (Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları) Yapısı” başlıklı bölümde “Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları ile Genel Müdürlük arasında hiyerarşi olmayıp, Vakıflar Özel Hukuk
Tüzel Kişiliği şeklinde örgütlenmişlerdir.” denilmek sureti ile vakıfların işlemlerinde özel hukuk
hükümlerine tabi olduğu hususuna açıklık getirtildiği görülmektedir.
5263 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü Teşkilât ve Görevleri
Hakkında Kanun’un (mülga) 1. maddesinde, bu Kanunun amacının, 29.5.1986 tarihli ve 3294 sayılı Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanununun uygulanmasını sağlamak üzere Başbakanlığa bağlı
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğünün kurulması, teşkilâtı, görev ve yetkilerine ilişkin
usul ve esasları düzenlemek olduğu ifade edilmiş, 2. maddesinde, bu Kanunda geçen vakfın, il ve ilçe
sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarını ifade ettiği belirtilmiş; 5263 sayılı Kanun, 08/06/2011 tarih ve
633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 35. maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, aynı kanun hükmünde
kararnamenin 11. Maddesinde yer alan “3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik
Kanununun amaçlarını gerçekleştirmek ve uygulanmasını sağlamak için gerekli idari ve mali tedbirleri
almak.” şeklindeki düzenleme ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü’nün, Sosyal
Yardımlar Genel Müdürlüğü adı altında yeniden yapılandırıldığı görülmüştür.
08.06.2011 tarih ve 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin “Sosyal Yardımlaşma ve
Dayanışmayı Teşvik Fonu Kurulu” başlıklı 34. maddesinde; “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik
Fonu Kurulu, Bakanın başkanlığında Başbakanlık Müsteşarı, Müsteşar, İçişleri, Maliye ve Sağlık
bakanlıklarının müsteşarları ile Sosyal Yardımlar Genel Müdürü ve Vakıflar Genel Müdüründen oluşur.”
denilmek sureti ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonu’nun yapısı Sosyal Yardımlar Genel
Müdürlüğü’ne paralel şekilde yeniden düzenlenmiş, aynı maddenin 3. Fıkrasının a bendinde “Fonda
toplanan kaynakların, Bakanlıkça ve il ve ilçe sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıfları tarafından
yürütülecek sosyal yardım proje ve programları ile yatırım programları çerçevesinde dağıtım önceliklerini
belirlemek ve dağıtımına karar vermek. ” fonun görevleri arasında sayılmıştır.
08.06.2011 tarih ve 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin “Teşkilatlanma Süreci” başlıklı
Geçici 1. Maddesinde; “ Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Kadının Statüsü, Aile ve Sosyal
Araştırmalar, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlükleri, Özürlüler İdaresi Başkanlığı ile
Sosyal Güvenlik Kurumu Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü bu Kanun Hükmünde Kararnamenin
yürürlüğe girdiği tarihte kapatılmıştır. Bu Kanun Hükmünde Kararname ile kurulan Aile ve Sosyal
Politikalar Bakanlığı 31/12/2011 tarihine kadar teşkilatlanmasını tamamlar. Bakanlığın teşkilatlanması
tamamlanıncaya kadar; Bakanlık görevlerinin, bu Kanun Hükmünde Kararnameyle kapatılan Başkanlık ve
genel müdürlüklerin ilgili birimleri ve mevcut personeli tarafından ilgili mevzuatına göre yürütülmesine
devam edilir.” şeklindeki düzenleme ile Bakanlığın teşkilat yapısı tamamlanıncaya kadar başkanlık ve
genel müdürlüklerin mevcut mevzuat hükümleri çerçevesinde yürütülmesine devam edileceği
belirtilmiştir.
Tüm bu yasal mevzuat çerçevesinde yapılan değerlendirme neticesinde; 3294 sayılı Yasa ile, bir
hizmet alanı kurularak yürütülmesi görevinin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu Kurulu’na
verildiği, daha sonra 5263 sayılı Yasa ile 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik
Kanununun uygulanmasını sağlamak üzere Başbakanlığa bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel
Müdürlüğü’nün kurulduğu; ancak, 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile bu genel müdürlüğün,
Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü olarak yeniden düzenlendiği ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na
bağlandığı; 31.12.2011 tarihi itibari ile de Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü ve bağlı teşkilatın Aile ve
Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet göstereceği anlaşılmıştır.
43
3294 sayılı Kanun’a göre faaliyet gösterecek vakıfların mütevelli heyetleri (çoğunlukla) belli
kamu görevlilerinden oluşmasına rağmen, gerek 3294 sayılı Yasa’da, gerek 5263 sayılı Yasa ve gerekse
5263 sayılı Yasa’yı yürürlükten kaldıran 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de söz konusu vakıfların
kamu tüzel kişiliği şeklinde kurulduğuna işaret eden özel bir düzenlemeye yer verilmediği, söz konusu
vakıfların Medeni Kanun hükümlerine tabi olarak kurulup faaliyette bulunmalarının öngörülmüş olduğu
açıktır.
Dava dosyasının incelenmesinden; Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik
Fonundan kullandırılacak tarımsal krediler uygulama protokolünün; Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve
Dayanışma Genel Müdürlüğü, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Teşkilatlanma Destekleme Genel
Müdürlüğü ve Ziraat Bankası AŞ Genel Müdürlüğü arasında 2009 yılında imzalandığı; Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı idaresinde, Ziraat Bankası finansörlüğünde, Kırsal Alanda Sosyal Destek
Projesi ile ekonomik olarak yoksunluk içinde bulunan üyelere sahip Tarımsal Kalkınma Kooperatiflerine,
hayvancılık alanında destek verilmesinin amaçlandığı; davacının, KASDEP projesi kapsamına alınan ve
üyesi bulunduğu S.S. İ. Tarımsal Kalkınma Kooperatifinin üyelerine sağlanan haktan yararlanarak, 2 yıl
geri ödemesiz, kalan borcunu ise 6 yıl faizsiz olarak geri ödemek üzere, süt sığırcılığı yapmak üzere kredi
aldığı; taraflarca bu kredi karşılığında, "Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sosyal Yardımlaşma ve
Dayanışma Teşvik Fonu İşbirliği ile Uygulanan Kırsal Alanda Sosyal Destek Projesinden Yararlanan
Kooperatif Ortaklarından Alınacak Taahhütname ve Borçlanma Sözleşmesi" adı altında sözleşme
imzalandığı, davacıya, 8.967,60 TL kredi verildiği; bu sözleşme ile, tarafların sözleşme hükümleri
gereğince karşılıklı borç ve yükümlülükler altına girdiği, borca karşı müteselsil kefil de gösterildiği;
sözleşmenin uygulanma sürecinde, S.S. İ. Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Yönetim Kurulunun, aralarında
davacının bulunduğu 44 kişinin istifa ettiğini bildirerek, gereğinin yapılması istemiyle Davalılardan Manisa
İl Tarım Müdürlüğü'ne 22.06.2010 tarihinde başvuruda bulunduğu; alınan yazı üzerine anılan Müdürlüğün,
Kula Kaymakamlığına(Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Başkanlığına) gönderdiği 29.6.2010 gün
ve …/7181 sayılı bir yazıda; ortaklıktan istifa eden ortakların K.A.S.D.P. kapsamındaki (100 Aile x 2 Baş )
200 Baş Süt Sığırcılığı projesindeki borçlarının muaccel hale getirilip, defaten tahsilinin gerektiğini
bildirdiği; Kula İlçesi Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Başkanlığınca, Kula Ziraat Bankası Şube
Müdürlüğüne gönderilen 13.10.2010 tarih ve 266 sayılı yazı ile, ortaklıktan istifa eden ekli listede isimleri
yazılı fayda sahiplerinden borçlanma sözleşmelerinin ilgili maddelerine istinaden borcun defaten tahsili için
gerekli yasal işlemlerin ve icra işlemlerinin yapılarak sonucundan Vakıflarına bilgi verilmesini istediği;
bunun üzerine davacının proje kapsamından çıkarıldığı, kredinin geri istenildiği; davacının ise, kooperatif
üyeliğinden haksız olarak çıkarıldığının mahkeme kararı anlaşıldığını, proje kapsamından çıkarılmasına
ilişkin işlemler nedeniyle maddi ve manevi zarara uğradığını iddia ederek bakılan davayı açtığı
anlaşılmıştır.
Olumlu görev uyuşmazlığı her ne kadar, bir kamu idaresi olan Gıda Tarım ve Hayvancılık İl
Müdürlüğü aleyhine idari yargı lehine çıkarılmış ise de; somut olay, mevzuat hükümleri ve tarafların
niteliği birlikte irdelendiğinde; tarafların, işlemlerinde özel hukuk hükümlerine tabi olan Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Başkanlığının koordinasyonunda, karşılıklı hak ve yükümlülükler içeren
bir sözleşme etrafında serbest iradeleri ile buluşarak, projeye dahil olduğu, bu kapsamda kredi kullanıldığı,
sözleşmenin uygulanma sürecinde ise sözleşme şartlarına uyulmadığı gerekçesi ile uygulamaya son
verildiği, davanın konusunun da, haksız fesih ve bundan doğduğu iddia edilen zararın tazminine ilişkin
olduğu gözetildiğinde, davanın özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği
sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nca yapılan başvurunun reddi gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK
karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
4-ESAS NO
: 2014/830
KARAR NO
: 2014/1069
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Sirkeci-Halkalı arası ağaç budama ve demiryolundaki otları temizleme işinde taşeron firma işçisi
olarak çalışan kişinin Lokomotifin çarpması sonucu öldüğü olayda, TCDD Genel Müdürlüğüne karşı açılan
tazminat davasının; İdarenin sorumluluğu kapsamında İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
44
KARAR
Davacılar : 1-G.Ö., 2- F.Ö., 3- K.Ö., 4- M.Ö., 5- Ş.Ö., 6- F.Ö., 7- K.Ö.
Vekilleri : Av. Ö.T., Av. M.B.
Davalılar : 1- TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü
Vekili
: Av. F.K.
2- H.E.
O L A Y : Davacılar vekili, dava dilekçesinde; 30.09.2010 tarihinde, makinistler İ.Y. ile
M.Y.’ın yönetimindeki DE 24405 nolu lokomotifin, Halkalı- Sirkeci demiryolu hattı üzerinde, Yeşilköy
Tren İstasyonunu Sirkeci istikametinde geçtikten sonra demiryolu kenarında ot biçme işinde görevli
müşterek mirasbırakan F.Ö.’e sağ ön kısmı ile çarparak ciddi şekilde yaralanmasına neden olduğunu,
Hastanenin yoğun bakım ünitesindeki tedavisi olumlu sonuçlanmayan adı geçenin 07.10.2010 tarihinde
vefat ettiğini; kaza dolayısıyla soruşturma başlatıldığını, Bakırköy 22. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen
ve 2011/96 Esas ve 2011/ 658 Karar sayılı ilam ile sonuçlanan ceza dosyasında yer alan bilirkişi
raporunda da ifade edildiği üzere, trafik kazasının bir iş kazası niteliğinde olduğunu, gerek TCDD gerekse
de U.E. (resmi kayıtlara göre: H.E.)’ın kusurlu bulunduklarını; ceza dosyasındaki tanık beyanlarından
anlaşıldığı kadarıyla, Sirkeci-Halkalı arasındaki demiryollarının temizlik ve ot biçme işlerini yapmak
üzere E.İnş. P. Emlak Alım Satım Şti. ile TCDD arasında 20.08.2010 tarihli sözleşme yapıldığı,
mütevefanın U.E.’nın kurmuş olduğu şirketin çalışanı olduğu, şirketin çalışanı olarak kaza mahallinde
kazaya maruz kaldığı ifade edilmekteyse de, İnternet çıktılı SSK sigortalı hizmet döküm cetvelinden
anlaşıldığı kadarıyla, sigortalı mütevefanın olay tarihinde sigortalandığı şirketi, TCDD’nin taşeron firması
konumundaki alt işveren H.E. ünvanlı şahıs şirketinde çalıştığı şeklinde olduğunu; resmi kayıtlardan
hareketle, davanın müteselsil sorumlu konumundaki şahıs şirketine karşı da açıldığını; TCDD’nın halkalıSirkeci hattındaki demiryolunun ot ve temizlik işlerini üstlenen alt işveren H.E. ünvanlı şahıs şirketinde,
kaza tarihinden yaklaşık 35 gün kadar önce çalışmaya başlayan mütevefa F.Ö.’in, aylık 1.000,00 TL ücret
ile kendisine tahsis edilen ot biçme makinesi ile demiryolu kenarındaki ot ve çalı-çırpıları temizlemek ile
görevliyken kazaya kurban gittiğini ifade ederek; müşterek mirasçıları olan eşi ve çocukları için fazlaya
ilişkin dava ve talep hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 10.000 TL destekten yoksun kalma ve toplam
190.000,00TL manevi tazminatın tüm davalılardan müşterek ve müteselsilen dava tarihinden itibaren
işletilecek yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi istemiyle 30.3.2012 tarihinde adli yargı yerinde
dava açmıştır.
Davalılardan TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekilince, davanın idari yargı yerinde görülmesi
gerektiği ileri sürülerek, görev itirazında bulunulmuştur.
Bakırköy 1.İş Mahkemesi: 26.11.2012 gün ve E:2012/325, K:2012/822 sayı ile, davanın, iş
kazası sonucu ölen işçinin yakınlarının maddi ve manevi zararının giderilmesi talebine ilişkin olduğu;
Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 06/02/2012 tarih 2011/179,2012/7 E-K sayılı ilamında özetle; davalı şirket
işçisi olan davacının geçirdiği iş kazası nedeniyle davalılar aleyhine açılan maddi ve manevi tazminat
davasının TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü yönünden idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiğinin
belirtildiği; Mahkemece yapılan yargılama, Bakırköy 22. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2011/96, 658 E-K
sayılı dosyası, Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 06/02/2012 tarih 2011/179,2012/7 E-K sayılı ilamı ile tüm dosya
kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; kamu hizmeti yürüten TCDD İşletmesine karşı açılan davada, hizmet
kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu olup olmadığının belirlenmesi gerektiği, bu hususun idare
hukuku ilkelerine göre saptanabileceği, tam yargı davasının çözümünde idari yargı mahkemelerinin gö revli
olduğu kanısına varıldığı gerekçesiyle; davanın yargı yolu nedeniyle reddine karar vermiş; temyiz edilmesi
üzerine bu karar Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 20.06.2013 tarih ve E:2013/10725, K:2013/13049 sayılı
kararı ile davanın İş Mahkemesinde görülmesi gerektiğinden bahisle bozulmuştur.
BAKIRKÖY 1.İŞ MAHKEMESİ: 13.1.2014 gün ve E:2013/630 sayı ile, Yargıtay bozma
ilamına uyulmasına ve işin esasına girilmesine karar vermiştir.
Mahkemenin bu kararının, aynı zamanda görevlilik kararı niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.
Davalılardan TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü tarafından, uyuşmazlığın idari yargının görevine
girdiği ileri sürülerek 14.1.2014 tarihli dilekçeyle olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istenilmiş; daha
sonra mahkemece gereği yerine getirilmediğinden bahisle 8.5.2014 tarihinde 14.01.2014 tarihli dilekçenin
gereği yapılarak dosya muhtevasının onaylı örneklerinin Danıştay Başsavcılığına gönderilmesi yeniden
talep edilmiş; bunun üzerine, dava dosyasının onaylı örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI: “(…) Anayasanın 125. maddesinin son fıkrasında "idare, kendi
eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.'' kuralına yer verilmiştir.
45
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, idari
eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları
"idari dava türleri" arasında sayılmıştır.
Öte yandan, 2918 sayılı Yasanın 11.1.2011 tarihli ve 6099 sayılı Yasanın 14. maddesi ile değişik
"Görevli ve Yetkili Mahkeme" başlıklı 110. maddesinde "İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk
davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını
önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya şubesin in
veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi
kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir." kuralı yer almaktadır.
Anılan yasa hükmünde, bu kanundan doğan sorumluluk davaları ifadesiyle 2918 sayılı Yasada
yer alan hukuki sorumluluğa ilişkin kuralların uygulanacağı davalarla sınırlı biçimde görevli yargı yerinin
belirlendiği vurgulanmaktadır. Dolayısıyla, görevli yargı yeri belirlenirken, söz konusu Yasa'da motorlu
taşıt araçlarının verdiği zararlarla sınırlı biçimde düzenlenen sorumluluk kurallarının, dava konusu
uyuşmazlığa uygulanıp uygulanmayacağının saptanması gerekir.
Karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik güvenliğini sağlamak ve trafik güvenliğini
ilgilendiren tüm önlemleri belirlemek amacını taşıyan 2918 sayılı Yasa, Emniyet Genel Müdürlüğü, Milli
Eğitim Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ve
Karayolları Genel Müdürlüğünün de trafik güvenliği yönünden görev ve yetkilerini sayma yoluyla
belirlemiştir. Ancak Yasada, diğer kamu idarelerinin ve bu arada TCDD Genel Müdürlüğünün trafik düzeni
ve trafik güvenliği ile ilgili olarak üstlendikleri hukuki sorumlulukları düzenlenmiş değildir.
2918 sayılı Yasanın hukuki sorumluluk ve sigorta başlıklı sekizinci kısmında; araç işleticisinin
bağlı olduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğu; bir başka deyişle motorlu araçların karıştığı trafik
kazaları sonucu ortaya çıkan zarar nedeniyle araç sahiplerinin ve işletenlerin hukuki sorumluluğu
düzenlenmiştir.
2918 sayılı Yasanın hukuki sorumluluğa ilişkin sekizinci kısmında yer alan hükümler birlikte
değerlendirildiğinde; Devlet ve diğer kamu kuruluşlarına ait motorlu araçların karıştığı kazalar nedeniyle
araç işleticisi sıfatıyla kamu idareleri ve kuruluşlarına karşı açılacaklar da dahil bütün araç sahibi ve
işleticilerine karşı açılan davaların görüm ve çözümü adli yargının görev alanına girmektedir. Fakat kamu
idareleri ve kuruluşlarının, trafik güvenliği ve düzenini sağlamak amacıyla gerek kendi kuruluş yasaları,
gerekse 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre yürüttükleri hizmetlerin, kamu hizmeti niteliğini
taşımaları ve 2918 sayılı Yasada da görevlendirilen kamu idare ve kuruluşlarının sorumluluklarının ayrıca
düzenlenmemiş olması karşısında trafik düzeni ve güvenliği hizmetlerinden kaynaklandığı öne sürülen
zararların, tazmini istemiyle, ilgili idarelere karşı açılan davaların görüm ve çözümü idari yargının görev
alanına girmektedir.
Uyuşmazlık konusu olayda, işçilere çalışma esnasında demiryoluna girmemeleri ve makinistlere
de çalışma alanına gelmeden önce gerekli uyarıların yapılmaması nedeniyle davacıların murislerinin
ölümüne neden olan kazada davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülmektedir.
Bu haliyle, destekten yoksun kalma ve manevi tazminat istemiyle açılan bu davada kamu
hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya başka
nedenle idarenin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının saptanmasını gerektirmektedir. Bu hususların
saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden, 2577 sayılı Yasa'nın 2/1-b maddesi
kapsamında bulunan uyuşmazlığa konu tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari yargı yerlerinin
görevli olduğu açıktır.(…)” demek suretiyle; 2247 sayılı Yasanın 10'uncu maddesi uyarınca olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın
da yazılı düşüncesi istenilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; “(…) TCDD İşletmesi, tekel kapsamında kamu
hizmeti yürüten tüzel kişiliğe sahip bir kamu kurumu niteliğindedir. 233 sayılı KHK. ve Ana Statü ile, özerk
bir tarzda ve ekonomik gereklere uygun olarak karlılık ve verimlilik ilkeleri doğrultusunda yönetilmesi
amacıyla, işletmenin iktisadi faaliyetleri bakımından özel hukuk hükümlerine tabi kılınmış olması, onun
kamu hizmeti yürütmesine ve kamu kurumu niteliğine engel teşkil etmemektedir.
Anayasa'nın 125/son madde ve fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı
ödemekle yükümlü bulunduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunun 2/1 -b maddesi
gereğince idari eylem ve işlemlerden dolayı zarara uğR.anlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava
türleri arasında sayılmıştır.
Kamu hizmetini yürütmekle yükümlü kılınan kamu kuruluşunun, kamu hizmetini yürütürken
kişilere verdiği zararın tazminine ilişkin davada, kamu hizmetinin, yöntemine ve hukuk kurallarına uygun
46
olarak yürütülüp yürütülmediği, kamu yararına uygun şekilde işletilip işletemediği, sonuçta, hizmet kusuru
ve idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tayin ve tespiti idari yargı yerlerine aittir.
Davalı idare ile hizmet alım sözleşmesi yapan taşeron Şirkette işçi olarak çalışan davacıların
murisinin iş kazası nedeniyle ölümü nedeniyle mirasçılarının uğradığı maddi ve manevi zararın idarenin
hizmet kusuru esasına göre tazmini istemiyle açılan davanın, TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğüne yönelik
olan kısmının görüm ve çözümünde idari yargı yeri görevli bulunduğundan, Danıştay Başsavcısının
başvurusunun kabulü”nün gerektiği yolunda düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın
27.maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalılardan TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekilinin
anılan Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve
12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, davalı TCDD
İşletmesi Genel Müdürlüğü açısından, 10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacıların miras bırakanı F.Ö.'in, davalılardan TCDD Genel Müdürlüğü ile E.inşaat isimli
taşeron firma arasındaki Sirkeci-Halkalı arası ağaç budama ve demiryolundaki otları temizleme işinde
taşeron firma işçisi olarak çalıştığı sırada, DE24405 Nolu Lokomotifin çarpması sonucu öldüğü olayda,
davacılar vekili tarafından, gerçek kişi sorumlular ile birlikte, asıl işveren olan TCDD Genel Müdürlüğüne
karşı da, destekten yoksun kalma nedeniyle maddi ve manevi tazminat davası açılmış; davalılardan TCDD
İşletmesi Genel Müdürlüğü yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının Karayollarında can
ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2.maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev,
yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayollarında
uygulanacağı belirtilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren
6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk
davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını
önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya
şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği
gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Tazminat davasının konusunu oluşturan kazaya ilişkin olarak düzenlenen ve Bakırköy 22.Asliye
Ceza Mahkemesinin E:2011/96 sayılı dosyasına sunulan 25.11.2011 tarihli Bilirkişi Raporunda; “(…)1 -A)
OLAY: 30.09.2010 günü saat 11:30 sularında, Halkalı-Sirkeci Demiryolu hattı üzerinde Yeşilköy Tren
İstasyonu'nu Sirkeci istikametinde geçtikten sonra Hatboyu Cad. ile Anafartalar Sokak'ın kesiştiği noktanın
karşısında, Yeşilköy İstikametinden Sirkeci istikametine doğru seyir halinde olan Sanık Makinist İ.Y. ile
Sanık Makinist Mehmet Yılmaz'ın yönetimindeki lokomotif, demiryolu kenarında temizlik işinde görevli
Maktul F.Ö.'e sağ ön kısmı ile çarparak ölümüne sebebiyet vermiştir.
B-İRDELEME: Dosya içerisinde mevcut bilgi ve belgeler ile alınan ifadelerin
değerlendirilmesinden: Olay esnasında Maktul F.Ö.’in demiryolu etrafını temizleyen ekipte görevli olduğu,
ot biçme makineleri ve motorlu testerelerle demir yolunda geçişe engel olacak ot, çalı, ağaç vb. bitkileri
temizleyip biçmekte oldukları, demiryolu kenarında çalışan maktulun Halkalı İstikametinden Sirkeci
İstikametine doğru giden güzergahtaki yol kenarında lokomotifin çarpmasına maruz kalarak hayatını
kaybettiği anlaşılmıştır. Dosya kapsamı verilerine göre, söz konusu demiryolunda maktul işçi ve diğer
işçilerin temizlik yaptığı alana gelmeden önce tren ve lokomotif kullanan makinistlerin önceden
uyarılmasını sağlayacak işaretleme bulunmamaktadır.
47
(…)
U.E.,TCDD ile yapılan 20.08.2010 tarihli sözleşme ile Sirkeci Halkalı arasındaki demiryollarının
temizlik ve ot biçme işlerini alan "E.İnş. P. Emlak Alım Satım Şti."nin yetkilisi olarak işveren vekili sıfatı
taşımaktadır. U.E.'ın işveren vekili olarak, yukarıda belirtilen kanun ve yönetmelik maddelerindeki
hususlara riayet etmesi gerekirdi. Eğer kazalı işçiye yapacağı iş ve karşı karşıya kaldığı riskler konusunda
yeterli düzeyde iş sağlığı ve güvenliği eğitimi verilerek güvenli çalışma bilinci kazandırılsa idi, kazalının
çalışması esnasında tren yoluna girmesini engelleyecek uygun fiziki önlemler alınsa idi, makinistlerin
çalışma mahalline gelmeden uyarılmasını temin edecek güvenlik ve sağlık işaretlemelerinin yapılması
sağlansa idi, söz konusu olayın meydana gelmesi engellenebilirdi. Bu nedenlerden dolayı, yukarıda
belirtilen tedbirleri almadığından ve dosya kapsamı verilerine göre "E.İnş. P. Emlak Alım Satım Şti."nin
işveren vekili olduğu değerlendirilen U.E.'ın olayda asli oranda kusurlu olduğu kanaatine varılmıştır.
15-Dosyada kimlik bilgisi bulunmayan TCDD'nin söz konusu işin yapımı sırasında trafik
güvenliğinin sağlanması konusundaki sorumlusunun olaydaki durumu:
Dosya kapsamı verilerinden, TCDD ile yapılan 20.08.2010 tarihli sözleşme ile Sirkeci Halkalı
arasındaki demiryollarının temizlik ve ot biçme işlerinin "E.İnş. P. Emlak Alım Satım Şti." tarafından
üstlenildiği anlaşılmaktadır. Söz konusu demiryolunun trafiğe açık olduğu da göz önüne alındığında, TCDD
tarafından, işçilerin çalışma esnasında demiryoluna girmemeleri ve makinistlerin çalışma alanına gelmeden
önce uygun işaretlerle uyarılmalarının sağlanması gerekirdi. Bu durumda, dosyada kimlik bilgisi
bulunmayan TCDD'nin söz konusu işin yapımı sırasında trafik güvenliğinin sağlanması konusundaki
sorumlusunun olayda tali oranda kusurlu olduğu kanaatine varılmıştır. Tanık R.Ö., hazırlıkta verdiği
ifadesinde, kendisinin TCDD şefliğinde yol bakım memuru olarak çalıştığını, olay günü TCDD ile sözleşme
yaparak demiryolu kenarında otları kesme, temizleme işini alan şirketin yaptığı işlerin kontrolünü yapmak
üzere görevlendirildiğini beyan etmiş olmakla birlikte, dosyada R.Ö.'un görev tanımına ilişkin veri
olmadığından, işin yapımı süresince trafik güvenliğinin sağlanması konusunda R.Ö.'un yetki ve sorumluğu
olup olmadığına ilişkin kanaate varılamamıştır.
SONUÇ VE KANAAT:
Yukarıda belirtilen hususlar neticesinde:
1-Olayın 5510 Sayılı SSGSS Kanunu'nun 13. maddesine göre bir iş kazası olduğuna,
2-Sanıklar M.Y.ve İ.Y.'a, olayın meydana gelmesinde atfı kabil kusur bulunmadığına,
3-Maktul F.Ö.'in olayda tali oranda kusurlu olduğuna,
4-U.E.'ın olayda asli oranda kusurlu olduğuna,
5-Dosyada kimlik bilgisi bulunmayan, TCDD'nin söz konusu isin yapımı sırasında trafik
güvenliğinin sağlanması konusundaki sorumlusunun, olayda tali oranda kusurlu olduğuna.
Dair kanaatimi belirtir rapordur.” denildiği görülmüştür.
Dava konusu olayın, trene biniş, iniş veya trenle yolculuk sırasında ya da hemzemin geçitt e
meydana gelmediği; dolayısıyla taraflar arasında yolcu taşıma sözleşmesinin veya 2918 sayılı Yasanın
uygulanmasını gerektiren bir hukuki ilişkinin varlığından söz edilmesi mümkün değildir. Öte yandan,
dosyanın incelenmesinden, davacıların miras bırakanı F.Ö.’in TCDD 1.Bölge Müdürlüğünden ihale
suretiyle aldığı iş nedeniyle kendisine işyeri dosyası açtıran ve H.E.’ın sahibi gözüktüğü E.İnş. P. Emlak
Alım Satım Şti. vasıtasıyla kazanın olduğu işyerinde ve kazanın olduğu gün çalışmaya başladığı
anlaşılmıştır.
Diğer yandan, 8.10.1984 tarih ve 18559 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Türkiye Cumhuriyeti
Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü (T.C.D.D.) Ana Statüsü'nün "Amaç ve Kapsam" başlıklı 1
'inci maddesi, "Bu Ana Statünün amacı; 8.6.1984 tarih ve 233 sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında
Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine tabi olarak söz konusu Kanun Hükmünde Kararname
çerçevesinde faaliyette bulunmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları işletmesi Genel
Müdürlüğü adı altında teşkil olunan Kamu İktisadi Kuruluşunun hukuki bünye, amaç ve faaliyet konuları,
organları ve teşkilat yapısı, müessese, bağlı ortaklık ve iştirakleri ile bunlar arasındaki ilişkileri ve ilgili
diğer hususları düzenlemektir..." hükmünü taşımakta; "Hukuki Bünye" başlıklı 3'üncü maddesinde, bu Ana
Statü ile teşkil olunan T.C.D.D. işletmesinin, sermayesinin tamamı Devlete ait, tüzel kişiliğe sahip,
faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir "Kamu iktisadi Kuruluşu" olduğuna ve 233
sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile bu Ana Statü hükümleri saklı
kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi bulunduğuna işaret edilmekte; 4'üncü maddesinde de, sayılan
kuruluş amaç ve faaliyet konularının tamamına yakınının "tekel" kapsamında işler olduğu belirtilmekte;
kuruluşu, yönetimi ve denetimi konularında 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun
Hükmünde Kararname hükümlerine paralel düzenlemelere yer verilmekte olup; buna göre, T.C.D.D.
İşletmesinin, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, tüzel kişiliğe sahip bir kamu kurumu olduğu
tartışmasızdır.
233 sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve Ana Statü ile
özerk bir tarzda ve ekonomik gereklere uygun olarak kârlılık ve verimlilik ilkeleri doğrultusunda
48
yönetilmesi amacıyla, işletmenin iktisadi faaliyetleri bakımından özel hukuk hükümlerine tabi kılınmış
olması, onun kamu hizmeti yürütmesine ve kamu kurumu niteliğine engel teşkil etmemektedir.
İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması,
işletilmesi, bakım ve onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların;
Anayasa'nın 125'inci maddesinin son fıkrasında yer alan, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu kuralı ile 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1 'inci fıkrasının (b) bendindeki, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler tarafından
açılan tam yargı davalarına idari yargı yerlerinde bakılacağı yolundaki düzenleme uyarınca, İdari Yargı'nın
görevinde bulunmaktadır.
Bu bakımdan; dosyadaki uyuşmazlığın çözümünün, T.C.D.D. İşletmesinin görevinde olan kamu
hizmetini yürütmek amacıyla kurmuş olduğu demiryolu hattı boyunca aldığı önlemler yönünden kusurunun
ya da idarenin sorumluluğunu gerektirecek başka bir nedenin bulunup bulunmadığının belirlenmesine bağlı
bulunduğu; bu belirleme ise, yukarıda açıklanan Anayasa ve yasa hükümleri çerçevesinde idari yargı
yerlerince yapılabilecek nitelikte olduğundan; davanın görüm ve çözümü İdari Yargı'nın görev alanına
girmektedir.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalılardan TCDD
Genel Müdürlüğü vekilinin görev itirazının, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin bozma kararına uyularak
reddine ilişkin Bakırköy 1.İş Mahkemesinin 13.1.2004 günlü, E:2013/630 sayılı kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalılardan TCDD Genel Müdürlüğü vekilinin GÖREV
İTİRAZININ, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin bozma kararına uyularak REDDİNE İLİŞKİN Bakırköy 1.İş
Mahkemesinin 13.1.2014 gün ve E:2013/630 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014
gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
5-ESAS NO
: 2014/843
KARAR NO
: 2014/1070
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının taşınmazının Bakanlar Kurulu Kararıyla 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların
Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca "Riskli Alan" ilan edilmesi üzerine, davacının taşınmazının
bulunduğu adadaki her türlü mülkiyet, imar haklan ve yapılaşmaya ilişkin her türlü konunun 6306 sayılı
kanun çerçevesinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilmesi nedeniyle davacının tasarruf hakkının
kaldırıldığından bahisle tazminat ödenmesi istemiyle açılan davanın, İDARİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekilleri
Davalı
Vekili
: S.T.
: Av. Ö.T.Y. & Av. A.Ş.Y.
: T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
: Av. F.S.Ö.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde; “Müvekkilin Ankara İli Çankaya İlçesi Dikmen
Akpınar Mah. 26026 Ada, 5 Parseldeki 15 Kapı numaralı G. Apartmanının 10 nolu bağımsız bölümünün ve
eklenti olarak 10 nolu deponun malikidir. Arsa 1030 m2 olup müvekkilin 110/1030 arsa payı mevcuttur.
Apartman inşaatı sırasında yapılan projeye bağlı alınan Ruhsat ve tamamlanmasında alınan Yapı
Kullanma İzin Belgesine göre inşaatın toplam alanı 2.270 m2'dir.
Müvekkilin mülkiyetinde bulunan 10 nolu bağımsız bölüm ve eklentileri ile apartmandaki ortak
alanlarla birlikte 2.270 m2 / 1030 m2 X 110 = 242,427 m2 toplam mülkiyet hakkı vardır.
İmarın Ankara İli, Çankaya İlçesi, Akpınar Mahallesi, 26026 Ada, 5 Parsel üzerinde kurulu
bulunan G. Apartmanı ve içerisinde bulunduğu ada 2011 yılı Haziran ayı sonlarında trotuar çökmeleri ve
49
bahçe duvar kaplamalarında dökülmeler meydana gelmiştir. İlgili ve yetkili yerlere önlem alınması
istemiyle başvurular yapılmıştır.
Çankaya Belediyesi tarafından yapılan inceleme neticesinde durum Ankara Büyükşehir
Belediyesi'ne yansımıştır. Olayın gelişim sürecinde Ankara Valiliği devreye girmiş ve Ankara Valiliği İl
Afet ve Acil Durum Müdürlüğü duruma el koymuştur. Yerinde yapılan jeolojik incelemeler sonucunda;
15.08.2011 tarihli (Tarih sanıyoruz 25.08.2011 yazılması gerekirken 15 yazılmıştır. Çünkü yazının ilk
bölümünde 19.08.2011 de olay yerine gidildiğinden bahsedilmektedir.) “Teknik Rapor" hazırlanmıştır.
Raporda aynen, son cümle "Fakat binanın mevcut halinin sağlıklı ve ekonomik bir şekilde düzeltilmesine
imkân bulunmadığından bina için Ağır Hasarlı-Oturulamaz değerlendirilmesinin yapılması uygun
görülmüştür." denilmek suretiyle binanın boşaltılması karara bağlanmıştır. İl Afet ve Acil Durum
Müdürlüğü 18.08.2011 tarihli Jeolojik Etüd Raporu düzenlemiştir. Teknik raporla birlikte Çankaya
Kaymakamlığına ve Çankaya Belediye Başkanlığı'na gönderilmiştir. İncelemeler sırasında da toprak
kayması, ayrılmalar ve çatlamalar devam etmiştir. Çankaya Belediyesi, İl Afet Kurulunun Raporuna
dayanarak binayı 08.08.2011 tarihinde tahliye etmiştir. Ancak müvekkillere yazılı bir bildirimde
bulunulmamış olup Bizzat Belediye Başkanının binayı derhal boşaltın talimatına uyulmuştur. Binanın
bulunduğu bölge geçici olarak afet bölgesi ilan edilmiş yapılaşma durdurulmuştur.
Arsanın bulunduğu bölgede daha önce heyelan olması nedeniyle yapılan bir inceleme sonucu
hazırlanan 18.05.1987 yılında İller Bankası Genel Müdürlüğü tarafından yapılan yerbilimi çalışmalarına
göre söz konusu alan "Gr4" olarak tanımlanmış ve Yerleşim bakımından elverişli olmayan alanlar olarak
nitelenmiş ve bu bölgede yerleşime gidilmemesi belirtilmiştir. Ancak zorunlu hallerde yerleşime gidilmesi
halinde ise 4 başlık halinde hangi önlemlerin alınması gerekeceği belirtilmiştir.
ARSANIN İMAR GEÇMİŞİ İNCELENDİĞİNDE; 09.02.1995 gün ve 115 sayı ile onaylı 1/5000
ölçekli nazım imar planı doğrultusunda Konya yolu kenarındaki 28051 adanın bulunduğu söz konusu alanın
K.Ç.A. alanı, E:1.45, Hmax:Serbest yapılaşma koşullarına ilişkin 1/1000 ölçekli "Konya Yolu Kenarı
Akpınar Mah. İlave İmar Planı" Çankaya Belediye Meclisinin 02.02.1998 gün ve 30 sayılı kararı ile uygun
görülmüş ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığınca 26.09.1998 tarihinde onaylanmıştır.
26026 adada bulunan kat maliklerinin ortaya çıkan zararlarının karşılanacağı hem Çankaya
Belediyesince hem de Ankara Büyük Şehir Belediyesince tüm kat maliklerine defalarca söylenmiştir.
Davaya konu 26026 adada oluşan heyelan nedeniyle Çankaya Belediye Başkanlığınca, 26026 adada
bulunan hak sahiplerinin mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla imar planı değişikliği hazırlanmıştır.
Plan değişikliği sürecinde; 26026 ada ve çevresinde meydana gelen heyelan nedeniyle oluşan
riskli durumların giderilmesine yönelik tedbirlerle ilgili olarak, Çankaya Belediyesi İmar Müdürlüğü
tarafından 26026, 28025, 28026, 27997 sayılı parselleri kapsayan 1/1000 ölçekli uygulama imar planı
değişikliği hazırlanmıştır. Söz konusu plan Çankaya Belediye Meclisinin 10.02.2012 tarih ve 168 sayılı
kararı ile uygun görülmüştür.
Ancak
Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin 12.03.2012 tarih ve 318 sayılı kararı ile ;
"...Park, Lise ve Pazar alanlarının mevcut imar durumlarının korunması, 26026 adanın tamamının bedelsiz
terkinine binaen yeşil alan yapılması, karşılığında takasen Büyükesat 26695 ada 3 no'lu kamu parselinin
tahsisi, ticari kullanımı kaldırarak sadece konut kullanımı verilmesi, toplam inşaat alanının 27000m2
olması, yapı yüksekliğinin Serbest bırakılması, yapılaşmaya yönelik 26695/3 parsel mevcut plan notlarına
uyulması suretiyle.." tadilen onaylanmıştır. Bu karara göre Çankaya Belediyesinin mülkiyetinde bulunan
26695 ada 3 sayılı parselin plan notları ile 26026 adada bulunan hak sahiplerine tahsisi yapılmıştır. Zararın
tamamı karşılanacağı bu kararla belirtildiğinden müvekkil ve diğer hak sahipleri idareye güven ilkesi
gereğince tam yargı davası açmamışlardır.
26026 Adadaki maliklerin bedelsiz terkini karşılığında takasen tahsis edilen arsayla ilgili hukuki
işlemler yürütülürken,Akpınar mahallesi 26026 adada meydana gelen heyelandan dolayı, 06.02.2013 gün ve
28551 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 2013/4251 sayılı Bakanlar Kurulu Kararında 26026 adanın tümü
6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 2. maddesine göre "Riskli
Alan" ilan edilmiştir. Arsanın üzerine yapılaşmayı ve temliki tasarrufları önleyici şerh konulmuştur.
Ankara Büyükşehir Belediyesinin yıkım kararı alması üzerine Çankaya Belediyesi tarafından 10
Ağustos 2012 tarihinde, müvekkilin dairesinin bulunduğu Dikmen Apartmanı Çankaya Belediyesi
tarafından yıkılmıştır.
Ankara Büyük Şehir Belediyesinin 02.01.2013 tarih ve 22875 sayılı yazısı ile 26026 nolu imar
adasının 6306 sayılı Kanun kapsamında riskli alan olarak belirlenmesi Çevre ve Şehircilik Bakanlığından
talep edilmiştir. Bunun üzerine söz konusu alan, 28.01.2013 tarih ve 2013/4251 sayılı Bakanlar Kurulu
Kararı ile 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanunun 2. Maddesi
gereğince "Riskli Alan" ilan edilmesi kararlaştırılmış ve 06.02.2013 tarih ve 28851 sayılı Resmi Gazetede
ilan edilerek yürürlüğe girmiştir. Bakanlar Kurulunca 06.02.2013 tarihinde "Riskli Alan" ilan edilmesi
üzerine hukuki olarak 26026 adaya ilişkin karar alma ve çözme yetkisi T.C.Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na
geçmiştir.
50
Bu tarihten sonra bakanlık yetkilileri, önce Akpınar Mahallesinde hak sahipleriyle mahallinde
toplantı yapmış ve bölgenin boşaltılmasını istemiş ve Acele Kamulaştırma İşlemi yapacaklarını
duyurmuştur. Buna bağlı olarak hem kendi bünyelerinde hem de dışarıdan hizmet alım yöntemiyle kıymet
taktir işlemleri yapmış ve fakat müvekkillere tebliğ etmediği gibi toplantılara da çağırmamıştır.
Bu tarihten sonra hem Çankaya Belediyesi hem de Ankara Büyük Şehir Belediyesi tarafından
yetkinin bakanlığa geçtiğinden bahisle yapabilecekleri bir şey olmadığı yolunda görüşler kat maliklerine
bildirilmiştir. Halbuki, yukarıda açıkladığımız üzere Büyükesat 26695 ada 3 no'lu kamu parselinin takasen
tahsisi işlemiyle ada içerisinde bulunan tüm kat maliklerinin ve hak sahiplerinin zararların karşılanması
işlemi yürütülmekteyken çıkan 6306 sayılı yasa gereğince bu alanın bakanlığın önerisiyle Bakanlar
Kurulunca "Rezerv alan" olarak ilan edilmesi ve hak sahiplerine tahsis edilerek işlemin bitirilmesi
gerekmektedir.
Bakanlık yasa gereği elinde bulunan bu yetkiyi kullanmamış, Ankara BŞB, ve Çankaya
Belediyesi'ni yasa gereği yetkilendirmeye çalışmıştır. Belediyelerin yetkilendirmeye yanaşmaması üzerine
sürüncemede bırakmıştır.
26026 adadaki hak sahiplerine tahsis edilen Büyükesat 26695 ada 3 no'lu kamu parselinin maliki
olan Çankaya Belediyesi ile arsa karşılığında Bakanlığa bağlı İller Bankası mülkiyetindeki Maltepe
Pazarında yapılan çarşıdaki hisselerin takası işlemi yapılarak müvekkillere tahsis edilen arsanın mülkiyeti
İller Bankasına geçmiştir. İller Bankası da arsayı duyumlarımıza göre 60.000.000,00 TL bedelle satmıştır.
Bakanlık, 26026 adadaki hak sahiplerine tahsis edilmiş arsayı, rezerv alan ilan edilmesi için gerekli
işlemleri yapması gerekirken bile bile arsayı satarak 60.000.000,00 TL gelir elde etmiştir.
Çankaya Belediyesine, Ankara BŞB. Başkanlığına ve Davalı Bakanlığa ekte sunduğumuz
dilekçelerle başvurulmuştur. Ekte sunduğumuz cevabi yazılarda Belediyeler, 6306 sayılı yasa gereği
yetkinin Bakanlıkta olduğunu beyan etmişleridir. Bakanlık ise belediyelerin yetki istemediklerini beyan
etmiştir. Ancak şu anda Çankaya Belediyesi tarafından, yeni rezerv alan tespit yapılarak Bakanlığa
sunulmuştur. Bu alanla ilgili Bakanlık çalışmalarını yürütmektedir. Sonucu hakkında ise tarafımıza bilgi
verilmemektedir.
Yukarıda açıkladığımız üzere, yasalara uygun olarak kazanılmış, yasalarla güvence altına alınmış
müvekkil mülkiyetindeki arsa ve bağlı konuta fiilen el konulmuş ve müvekkilin tasarrufta bulunma hakkı
davalı bakanlıkça ortadan kaldırılmıştır. ‘’ demek suretiyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla
şimdilik 5.000 TL’nin faizi ile birlikte davalıdan tahsili istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekili süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle,
görev itirazında bulunmuştur.
Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesi: 21.04.2014 gün ve E:2014/47 sayı ile, davalı Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev
uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçe üzerine, dava dosyasının onaylı bir
örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Danıştay Başsavcısı; “6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında
Kanunun 1. maddesinde; "Bu Kanunun amacı; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındak i riskli
yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli
yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları
belirlemektir"; 2. maddesinde; "İdare: Belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeleri, bu sınırlar
dışında il özel idarelerini, büyükşehirlerde büyükşehir belediyelerini ve Bakanlık tarafından
yetkilendirilmesi hâlinde büyükşehir belediyesi sınırları içindeki ilçe belediyelerini; Rezerv yapı alanı: Bu
Kanun uyarınca gerçekleştirilecek uygulamalarda yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak üzere, TOKİ'nin
veya idarenin talebine bağlı olarak veya resen, Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak Bakanlıkça
belirlenen alanları; TOKİ: Toplu Konut idaresi Başkanlığını, ifade eder"; 3. maddesinin 1. fıkrasında;
"Riskli yapıların tespiti, Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelikte belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde
masrafları kendilerine ait olmak üzere, öncelikle yapı malikleri veya kanuni temsilcileri tarafından,
Bakanlıkça lisanslandırılan kurum ve kuruluşlara yaptırılır ve sonuç Bakanlığa veya idareye bildirilir.
Bakanlık, riskli yapıların tespitini süre vererek maliklerden veya kanuni temsilcilerinden isteyebilir. Verilen
süre içinde yaptırılmadığı takdirde, tespitler Bakanlıkça veya idarece yapılır veya yaptırılır. Bakanlık,
belirlediği alanlardaki riskli yapıların tespitini süre vererek idareden de isteyebilir. Bakanlıkça veya idarece
yaptırılan riskli yapı tespitlerine karşı maliklerce veya kanuni temsilcilerince onbeş gün içinde itiraz
edilebilir. Bu itirazlar, Bakanlığın talebi üzerine üniversitelerce, ilgili meslek disiplini öğretim üyeleri
arasından görevlendirilecek dört ve Bakanlıkça, Bakanlıkta görevli üç kişinin iştiraki ile teşkil edilen teknik
heyetler tarafından incelenip karara bağlanır...", 8. maddesinin 7. fıkrasında; "Riskli yapıların tespit
edilmesine veya ettirilmesine dair usul ve esaslar, risklilik kriterleri, riskli yapıların tespitinde ve itirazların
değerlendirilmesinde görev alacak teknik heyet ve diğer komisyonlar ile bu Kanunun uygulanmasına dair
51
diğer usul ve esaslar, Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelikler ile düzenlenir." hükümlerine yer verilmiş
bulunmaktadır.
15.12.2012 günlü, 28498 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Afet Riski
Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun Uygulama Yönetmeliği'nin 3. maddesinin (c)
bendinde; "ilgili kurum: Uygulama alanında dönüşüm projesi gerçekleştirecek olan Bakanlığı, idareyi ve
Toplu Konut idaresi Başkanlığını", aynı maddenin (e) bendinde; "Rezerv yapı alanı: Kanun uyarınca
gerçekleştirilecek uygulamalarda yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak üzere, Toplu Konut idaresi
Başkanlığının veya idarenin talebine bağlı olarak veya resen, Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak
Bakanlıkça belirlenen alanları, ifade eder"; 4. maddesinin 2. fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde; "(2) Rezerv
yapı alanı:a)....., b) TOKİ veya İdare, birinci fıkrada belirtilen bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosyaya
istinaden Bakanlıktan rezerv yapı alanı belirlenmesi talebinde bulunabilir; c) Gerçek veya özel hukuk tüzel
kişilerince, birinci fıkrada belirtilen bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosyaya istinaden Bakanlıktan rezerv yapı
alanı belirlenmesi talebinde bulunabilir. Gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince rezerv yapı alanı
belirlenmesi talebinde bulunulabilmesi için; bu talebin, talebe konu taşınmazların maliklerinin tamamının
muvafakati ile yapılması ve bu taşınmazların yüzölçümlerinin yüzde yirmibeşinin mülkiyetinin, geliri
dönüşüm projeleri özel hesabına gelir olarak kaydedilmek üzere, Bakanlığın uygun gördüğü, bağlı veya
ilgili kuruluşuna veyahut da idareye veya TOKİ’ye devrine muvafakat edilmesi gerekir." 5. maddesinin 1.
fıkrasının (e) bendinde; "(1) Riskli alan;) Zemin yapısı sebebiyle riskli alan olarak tespit edilmek istenilmesi
halinde yerbilimsel etüd raporunu,... , ihtiva edecek şekilde hazırlanmış olan dosyaya istinaden ve Afet ve
Acil Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü alınarak Bakanlıkça belirlenir ve teklif olarak Bakanlar
Kuruluna sunulur", 5. maddesinin 3. Fıkrasında; "Riskli alan belirlenmesi için bu alanda taşınmaz maliki
olan gerçek veya özel hukuk tüzel kişileri, birinci fıkrada belirtilen bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosya ile
birlikte Bakanlık veya idareden riskli alan tespit talebinde bulunabilir, idareye yapılacak talepler Bakanlığa
iletilir. Bakanlıkça yapılacak inceleme neticesinde uygun görülen talepler, Afet ve Acil Durum Yönetimi
Başkanlığının görüşü alınarak, teklif olarak Bakanlar Kuruluna sunulur." kuralına yer verilmiş
bulunmaktadır.
Dosyanın incelenmesinden; davacıya ait taşınmazın bulunduğu adada meydana gelen heyelan
sonrasında alanın "Afete Maruz Bölge (Yeni Yapılaşmaya Yasaklanmış Afet Bölgesi)" olarak belirlendiği,
Çankaya Belediyesi tarafından tahliye ve yıkım işlemlerinin yapıldığı, söz konusu alan imar planında yapı
yasağı uygulanacak alan olarak belirlenerek, detaylı jeolojik etütlere bağlı olarak daha sonra yapılacak
1/1000 ölçekli uygulama imar planı değişikliği ile "pazar yeri, P.ve spor alanı olarak düzenlenmek üzere
rezerv alanı olarak bırakılmıştır" şeklinde plan kararı alındığı, daha sonra 28.01.2013 günlü, 2013/4251
sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında
Kanun uyarınca "Riskli Alan" ilan edildiği, davacının taşınmazının bulunduğu adadaki her türlü mülkiyet,
imar hakları ve yapılaşmaya ilişkin her türlü konunun 6306 sayılı kanun çerçevesinde Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı Altyapı ve Kentsel Dönüşüm Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından değerlendirilmesine karar
verildiği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 28.02.2014 günlü, 1506 sayılı oluru ile bu alanın "Rezerv Yapı
Alanı" olarak belirlendiği, 2942 sayılı Kamulaştırma kanuna göre herhangi bir işlem yapılmadığı, davacı
tarafından 6306 sayılı Kanun uyarınca taşınmazına davalı Bakanlıkça el konularak tasarrufta bulunma
hakkının ortadan kaldırıldığı, herhangi bir ödeme yapılmadığından bahisle davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Uygulama ve öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü
kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler, "idari işlem"; herhangi bir işlem ya da
karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizlikleri de, "idari
eylem" olarak tanımlanmaktadır.
İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması,
işletilmesi, bakımı ve onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların
görüm ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak
tam yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan İdari Yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Bu bilgiler karşısında; davanın, davacının taşınmazın Bakanlar Kurulu Kararıyla 6306 sayılı Afet
Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca "Riskli Alan" ilan edildiği, davacının
taşınmazının bulunduğu adadaki her türlü mülkiyet, imar haklan ve yapılaşmaya ilişkin her türlü konunun
6306 sayılı kanun çerçevesinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verilmesi nedeniyle davacının tasarruf
hakkının kaldırıldığından bahisle tazminat istemiyle açılan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı
kişisel haklan doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü gereğince idari Yargı
yerinde görülmesi gerekmektedir.
Nitekim, 11.06.2013 günlü, 28674 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 6487 sayılı Kanun'un 2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun Geçici 6'ncı maddesinde değişiklik yapan 2l'inci maddesinde "Uygulama
imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların
52
uygulanmasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar
Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir."
hükmüne yer verilmek suretiyle "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme sebebiyle
mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve çözümünde İdari Yargı
yerinin görevli olduğu öngörülmüş bulunmaktadır.” demek suretiyle, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu
maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın da
yazılı düşüncesi istenilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı: “Davacının, Ankara ili, Çankaya ilçesi, Akpınar Mahallesi,
26026 Ada, 5 Parsel üzerinde kurulu bulunan G. Apartmanı ve içerisinde bulunduğu ada 2011 yılı Haziran
ayı sonlarında tretuar çökmeleri ve bahçe duvar kaplamalarında dökülmeler meydana gelmesi sonucu,
Çankaya Belediyesi tarafından yapılan inceleme sonucunda, Ankara Valiliği II Afet ve Acil Durum
Müdürlüğü tarafından duruma el koymuştur. Yapılan jeolojik incelemeler sonucunda; 15.08.2011 tarihli
"Teknik Rapor" ile binanın mevcut halinin sağlıklı ve ekonomik bir şekilde düzeltilmesine imkân
bulunmadığından bina için Ağır Hasarlı-Oturulamaz değerlendirilmesinin yapılması uygun görülmüştür.
Davaya konu taşınmazın bulunduğu mevkide, meydana gelen heyelan nedeniyle Çankaya
Belediyesi tarafından başlatılan işlemler sonucunda, binanın bulunduğu yerin "Afete Maruz Bölge (Yeni
Yapılaşmaya Yasaklanmış Afet Bölgesi)" olarak belirlendiği, Çankaya Belediyesi tarafından tahliye
edilerek binanın yıkıldığı ve 1/1000 ölçekli uygulama imar planı değişikliği ile "pazar yeri, P.ve spor alanı
olarak düzenlenmek üzere rezerv alanı olarak bırakılmıştır" şeklinde plan kararı alındığı, 28.01.2013 günlü,
2013/4251 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi
Hakkında Kanun uyarınca "Riskli Alan" ilan edildiği, böylece taşınmazın bulunduğu adadaki her türlü
mülkiyet, imar hakları ve yapılaşmaya ilişkin her türlü konunun 6306 sayılı kanun çerçevesinde Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı Altyapı ve Kentsel Dönüşüm Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından
değerlendirilmesine karar verilerek, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 28.02.2014 günlü, 1506 sayılı oluru
ile bu alanın "Rezerv Yapı Alanı" olarak belirlenmesine rağmen davacıya takas yolu ile yeni bir alan
gösterilmemesi ve kamulaştırma işlemlerinin de yapılmaması nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemi ile
adli yargı yerinde dava açıldığı anlaşılmaktadır.
Davanın konusunun, davacının mülkiyetinde bulunan arsa ve üzerindeki konut'un bölgede
meydana gelen heyelan sonucu kullanılması olanaksız hale gelmesi donucu, ilgili Belediye ve Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı tarafından 6306 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılarak, yıkım, yeni imar
düzenlemesi ve bölgenin rezerv alan olarak ilanı ile yapılaşmaya yasaklandığı ancak buna karşılık
kamulaştırma işlemi yapılmadığı, davacıya takas yolu ile de zarar giderim yoluna gidilmediği, davacının da
bu işlemlerden doğan zararının tazminini talep ettiği anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın 125/son madde ve fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı
ödemekle yükümlü bulunduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1 -b
maddesi gereğince idari eylem ve işlemlerden dolayı zarara uğR.anlar tarafından açılan tam yargı davaları
idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Uyuşmazlık konusu işlem, 6306 sayılı Yasa ve imar planı ve buna dayalı imar uygulaması
sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı Kanun’un 2/1 -b maddesinde
yer alan idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam
yargı davaları kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Bu nedenle, Danıştay Başsavcılığının 2247 sayılı Yasa’nın 10. maddesi gereğince yapmış olduğu
başvurunun kabulü ile Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/47 esas sayılı görevlilik kararının
kaldırılmasına karar verilmesi gerekmektedir.” şeklinde yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane Topuz, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekilinin anılan Yasanın
10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi
12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca,davalı Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı açısından 2247 sayılı Yasa’nın 10.maddesinde öngörülen biçimde, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın, davanın çözümünde
idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
53
DÜŞÜNÜLDÜ:
Olayda, davacıya ait taşınmazın bulunduğu adada meydana gelen heyelan sonrasında alanın
"Afete Maruz Bölge (Yeni Yapılaşmaya Yasaklanmış Afet Bölgesi)" olarak belirlendiği, Çankaya
Belediyesi tarafından tahliye ve yıkım işlemlerinin yapıldığı, söz konusu alanın imar planında; yapı yasağı
uygulanacak alan olarak belirlenerek, detaylı jeolojik etütlere bağlı olarak daha sonra yapılacak 1/1000
ölçekli uygulama imar planı değişikliği ile "pazar yeri, P.ve spor alanı olarak düzenlenmek üzere rezerv
alanı olarak bırakılmıştır" şeklinde plan kararı alındığı, daha sonra 28.01.2013 günlü, 2013/4251 sayılı
Bakanlar Kurulu Kararıyla 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun
uyarınca "Riskli Alan" ilan edildiği, davacının taşınmazının bulunduğu adadaki her türlü mülkiyet, imar
hakları ve yapılaşmaya ilişkin her türlü konunun 6306 sayılı kanun çerçevesinde Çevre ve Şehircilik
Bakanlığı Altyapı ve Kentsel Dönüşüm Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından değerlendirilmesine karar
verildiği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 28.02.2014 günlü, 1506 sayılı oluru ile bu alanın "Rezerv Yapı
Alanı" olarak belirlendiği, buna karşın davacı tarafından 6306 sayılı Kanun uyarınca taşınmazına davalı
idarece el konularak tasarrufta bulunma hakkının ortadan kaldırıldığı ve dahi herhangi bir ödeme
yapılmadığı iddiasıyla, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 5.000 TL’nin faizi ile birlikte
davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle görülmekte olan davanın açıldığı anlaşılmıştır.
6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 1.maddesinde; "
Bu Kanunun amacı; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu ars a ve
arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek
üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemektir." hükmü, 2.maddesinin
1.fıkrasının b bendinde; " İdare: Belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeleri, bu sınırlar dışında il
özel idarelerini, büyükşehirlerde büyükşehir belediyelerini ve Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi hâlinde
büyükşehir belediyesi sınırları içindeki ilçe belediyelerini’’ , c bendinde; ‘’ Rezerv yapı alanı: Bu Kanun
uyarınca gerçekleştirilecek uygulamalarda yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak üzere, TOKİ'nin veya
idarenin talebine bağlı olarak veya resen, Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak Bakanlıkça belirlenen
alanları’’ , e bendinde ‘’ TOKİ: Toplu Konut idaresi Başkanlığını ifade eder." hükmü, 3. maddesinin 1.
fıkrasında; " Riskli yapıların tespiti, Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelikte belirlenen usul ve esaslar
çerçevesinde masrafları kendilerine ait olmak üzere, öncelikle yapı malikleri veya kanuni temsilcileri
tarafından, Bakanlıkça lisanslandırılan kurum ve kuruluşlara yaptırılır ve sonuç Bakanlığa veya idareye
bildirilir. Bakanlık, riskli yapıların tespitini süre vererek maliklerden veya kanuni temsilcilerinden
isteyebilir. Verilen süre içinde yaptırılmadığı takdirde, tespitler Bakanlıkça veya idarece yapılır veya
yaptırılır. Bakanlık, belirlediği alanlardaki riskli yapıların tespitini süre vererek idareden de isteyebilir.
Bakanlıkça veya idarece yaptırılan riskli yapı tespitlerine karşı maliklerce veya kanuni temsilcilerince onbeş
gün içinde itiraz edilebilir. Bu itirazlar, Bakanlığın talebi üzerine üniversitelerce, ilgili meslek disiplini
öğretim üyeleri arasından görevlendirilecek dört ve Bakanlıkça, Bakanlıkta görevli üç kişinin iştiraki ile
teşkil edilen teknik heyetler tarafından incelenip karara bağlanır..." hükmü, 8. maddesinin 7. fıkrasında; "
Riskli yapıların tespit edilmesine veya ettirilmesine dair usul ve esaslar, risklilik kriterleri, riskli yapıların
tespitinde ve itirazların değerlendirilmesinde görev alacak teknik heyet ve diğer komisyonlar ile bu
Kanunun uygulanmasına dair diğer usul ve esaslar, Bakanlıkça hazırlanacak yönetmelikler ile düzenlenir. "
hükümlerine yer verilmiş bulunmaktadır.
Ayrıca, 15.12.2012 günlü, 28498 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Afet Riski
Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun Uygulama Yönetmeliği'nin 3. maddesinin (c)
bendinde; " İlgili kurum: Uygulama alanında dönüşüm projesi gerçekleştirecek olan Bakanlığı, idareyi ve
Toplu Konut idaresi Başkanlığını ", aynı maddenin (e) bendinde; " Rezerv yapı alanı: Kanun uyarınca
gerçekleştirilecek uygulamalarda yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak üzere, Toplu Konut idaresi
Başkanlığının veya idarenin talebine bağlı olarak veya resen, Maliye Bakanlığının uygun görüşü alınarak
Bakanlıkça belirlenen alanları, ifade eder " , 4. maddesinin 2. fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde; " b) TOKİ
veya İdare, birinci fıkrada belirtilen bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosyaya istinaden Bakanlıktan rezerv yapı
alanı belirlenmesi talebinde bulunabilir; c) Gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince, birinci fıkrada
belirtilen bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosyaya istinaden Bakanlıktan rezerv yapı alanı belirlenmesi
talebinde bulunabilir. Gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince rezerv yapı alanı belirlenmesi talebinde
bulunulabilmesi için; bu talebin, talebe konu taşınmazların maliklerinin tamamının muvafakati ile yapılması
ve bu taşınmazların yüzölçümlerinin yüzde yirmibeşinin mülkiyetinin, geliri dönüşüm projeleri özel
hesabına gelir olarak kaydedilmek üzere, Bakanlığın uygun gördüğü, bağlı veya ilgili kuruluşuna veyahut
da idareye veya TOKİ’ye devrine muvafakat edilmesi gerekir." 5. maddesinin Riskli Alan başlıklı 1.
fıkrasının (e) bendinde; " Zemin yapısı sebebiyle riskli alan olarak tespit edilmek istenilmesi halinde
yerbilimsel etüd raporunu,... , ihtiva edecek şekilde hazırlanmış olan dosyaya istinaden ve Afet ve Acil
Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü alınarak Bakanlıkça belirlenir ve teklif olarak Bakanlar Kuruluna
sunulur" , 5. maddesinin 3. Fıkrasında ise; " Riskli alan belirlenmesi için bu alanda taşınmaz maliki olan
gerçek veya özel hukuk tüzel kişileri, birinci fıkrada belirtilen bilgi ve belgeleri ihtiva eden dosya ile
54
birlikte Bakanlık veya idareden riskli alan tespit talebinde bulunabilir, idareye yapılacak talepler Bakanlığa
iletilir. Bakanlıkça yapılacak inceleme neticesinde uygun görülen talepler, Afet ve Acil Durum Yönetimi
Başkanlığının görüşü alınarak, teklif olarak Bakanlar Kuruluna sunulur." kuralına yer verilmiş
bulunmaktadır.
Dosya kapsamında yapılan incelemede; davacıya ait taşınmazın bulunduğu yerde meydana gelen
heyelan sonrasında bu yerin " Afete Maruz Bölge " olarak belirlendiği, Çankaya Belediyesi tarafından
tahliye ve yıkım işlemlerinin yapıldığı, söz konusu alanın imar planında yapı yasağı uygulanacak alan
olarak belirlenerek, detaylı jeolojik etütlere bağlı olarak daha sonra yapılacak 1/1000 ölçekli uygulama imar
planı değişikliği ile " pazar yeri, P.ve spor alanı olarak düzenlenmek üzere rezerv alanı olarak bırakılmıştır "
şeklinde plan kararı alındığı, 28.01.2013 günlü, 2013/4251 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla 6306 sayılı
Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca " Riskli Alan " ilan edildiği,
davacının taşınmazının bulunduğu adadaki her türlü mülkiyet, imar hakları ve yapılaşmaya ilişkin her türlü
konunun 6306 sayılı kanun çerçevesinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Altyapı ve Kentsel Dönüşüm
Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından değerlendirilmesine karar verildiği, Çevre ve Şehircilik
Bakanlığının 28.02.2014 günlü, 1506 sayılı oluru ile bu alanın "Rezerv Yapı Alanı" olarak belirlendiği, bu
taşınmaza ilişkin olarak 2942 sayılı Kamulaştırma kanuna göre herhangi bir işlem yapılmadığı, davacı
tarafından 6306 sayılı Kanun uyarınca taşınmazına davalı Bakanlıkça el konularak tasarrufta bulunma
hakkının ortadan kaldırıldığı, ayrıca kendisine herhangi bir ödeme de yapılmadığı iddia edilerek görülmekte
olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü kullanarak tek yanlı irade
açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler, " idari işlem " , herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın
gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizlikleri de, " idari eylem " olarak
tanımlanmaktadır.
İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması,
işletilmesi, bakım ve onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm
ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam
yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan İdari Yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Bu kabuller ışığında yapılan değerlendirme neticesinde, davacının taşınmazının Bakanlar Kurulu
kararıyla 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca " Riskli
Alan " ilan edildiği olayda, davacının taşınmazının bulunduğu adadaki her türlü mülkiyet,imar hakları ve
yapılaşmaya ilişkin her türlü konunun 6306 sayılı Kanun çerçevesinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığına
verilmesi nedeniyle davacının tasarruf hakkının kaldırıldığından bahisle tazminat istemiyle açılan davanın,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "
İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları " hükmü gereğince idari yargı yerinde görülmesi gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile, davalı Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı vekilinin görev itirazının Ankara 24. Asliye Hukuk Mahkemesince reddine ilişkin
kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı vekilinin GÖREV
İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Ankara 24.Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 21.04.2014 gün ve
E:2014/47 sayılı KARARIN KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
6-ESAS NO
: 2014/844
KARAR NO
: 2014/1071
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET: Davacı Belediye Başkanlığınca davaya konu temizlik ihalesini kazanan şirketten damga vergisi ve
karar pulu tahsil edilerek yetkili vergi dairesine yatırıldıktan sonra, ihalenin iptali üzerine davacı
belediyenin ihale teklifi sırasında ve 1. hakkedişte ödenen damga vergileri ile bunlara ilişkin karar
pullarının davalı idareden istenmesine karşın ödeme yapılmaması üzerine söz konusu ödemelerin iadesi
istemiyle açılan davanın ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
55
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: Bahçelievler Belediye Başkanlığı
: Av. A.A.A.
: Bahçelievler Kocasinan Vergi Dairesi Müd.lüğü adına İstanbul Vergi Dairesi Bşk.lığı
: Av. M.B.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Bahçelievler İlçesi sınırları dahilinde yer alan
Yenibosna Merkez, Çobançeşme ve Fevziçakmak Mahallelerinin çöplerinin toplanması, nakli, cadde ve
sokakların süpürülmesi, yıkanması, pazar çöplerinin kaldırılması, pazar alanlarının süpürülmesi, yıkanması,
ilçe dahilinde bulunan tüm boş alanların temizlenmesi, molozların kaldırılması işinin 4734 sayılı Kamu
İhale Kanunu'nun 19.maddesine göre ihale edildiğini ve ihale konusu işin 27/03/2008 tarihinde 14 aylık
olarak (01/05/2008- 30/06/2009 tarihlerini kapsayacak şekilde) yüklenici T. Temizlik Akaryakıt İnşaat Tur.
ve Dış Ticaret Sanayi Ltd.Şti.'ne ihale edildiğini, idarece 2008/16125 kayıt numaralı iş için 28/03/2008 tarih
ve 2008/1370 sayı ile firmanın sözleşmeye davet edildiğini, T. Temizlik Akaryakıt İnşaat Tur. ve Dış
Ticaret Sanayi Ltd.Şti. davacı ile sözleşme yapabilmek için sözleşme tarihinden önce teklif ettiği ihale
bedeli olan 4.752.311,24 TL' nin binde yedibuçuk (0.0075) sözleşme damga vergisi olan 35.642,33 TL,
binde dört buçuk (0.0045) karar pulu tutarı olarak da 21.385,40 TL’nin Bahçelievler Belediye Başkanlığı
Mali Hizmetler Müdürlüğü veznesine yatırıldığını, Sözleşme Damga Vergisi ve karar pulu tutarının Mali
Hizmetler Müdürlüğü'nce emanet hesabına alındığını ve bağlı bulundukları Kocasinan Vergi Dairesi
Müdürlüğü’ne süresi içerisinde aktarıldığını, firma tarafından diğer yasal yükümlülüklerin yerine getirilerek
31/03/2008 tarihinde davacı Belediye ile sözleşme yapıldığını ve 01/05/2008 tarihinde işe başlanıldığını,söz
konusu ihaleye itiraz üzerine Kamu İhale Kurumu tarafından ihalenin iptal edildiğini, davacı Belediyece
01/05/2008 tarihinde işe başlanılan sözleşme konusu iş için 01/05/2008- 31/05/2008 tarihlerini kapsayan 1
aylık hak edişin yapıldığını, ihalenin iptali üzerine T. Temizlik Akaryakıt İnşaat Tur. ve Dış Ticaret Sanayi
Ltd.Şti.'nce davacı Belediye Mahalli Hizmetler Müdürlüğü emanet hesabına yatırılan ve süresi içerisinde
Kocasinan Vergi Dairesi Müdürlüğü hesabına aktarılan binde yedibuçuk (0.0075) Sözleşme Damga Vergisi
olan 35.642,33 TL, binde dört buçuk (0.0045) karar pulu tutarı olan 21.385,40 TL'nin yatırıldığına dair
makbuzların, sözleşme kapsamındaki işin durdurulduğuna dair yükleniciye gönderilen yazı ve sözleşme
örneklerinin Kocasinan Vergi Dairesi Müdürlüğü'ne bildirildiğini, İhalenin iptali üzerine T. Temizlik
Akaryakıt İnşaat Tur. ve Dış Ticaret Sanayi Ltd. Şti. tarafından Bahçelievler Belediye Başkanlığı aleyhine
Bakırköy 1.Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2010/54 E. Sayılı dosyası ile 27/03/2008 tarihli ihale gereğince
31/03/2008 tarihinde ödenmiş olan 35.642,33 TL damga resmi ile 21.385,40 TL karar pulu toplamı olan
57.027,73 TL' nin sözleşmenin fesih tarihinden itibaren ticari avans faizi ile birlikte tahsili için dava
açıldığını, Bakırköy 1.Asliye Ticaret Mahkemesi'nde açılan davanın davacı tarafından Kocasinan Vergi
Dairesine ihbar edildiğini, yapılan yargılama sonucunda 08/12/2011 tarih ve 2011/508 K. sayılı karar ile
davanın kabulü ile 57.027,73 TL'nin dava tarihinden itibaren Merkez Bankası'nın kısa vadeli k redilere
uyguladığı değişen oranlarda avans faizi ile birlikte tahsiline karar verildiğini, Bakırköy 1.Asliye Ticaret
Mahkemesi'nin 2010/54 E, 2011/508 K. Sayılı kararının Yargıtay’ca onanarak kesinleştiğini, Bakırköy
1.Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2010/54 E. 2011/508 K. sayılı 08/12/2011 tarihli kararı gereğince Hukuk
İşleri Müdürlüğü'nce T. Temizlik Akaryakıt İnşaat Tur. Ve Dış Ticaret Sanayi Ltd. Şti. vekiline ilam
vekalet ücreti, yargılama giderleri toplamı olarak 7.319,62 TL, T. Temizlik Akaryakıt İnşaat Tur. ve Dış
Ticaret Sanayi Ltd. Şti. tarafından verilen ibraname göz önünde bulundurularak dava konusu olan Sözleşme
Damga Vergisi ve karar pulu tutarından bir aylık hak edişin kesilmesi suretiyle 52.325,79 TL ile birlikte
toplam 59.645,41 TL’nin ödendiğini, Bakırköy 1.Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2010/54 E, 2011/508 K.
sayılı kararında belirtilen 57.027,73 TL’nin kendi uhdelerinde bulunmadığını, dava konusu alacağın süresi
içerisinde Kocasinan Vergi Dairesi Müdürlüğü'ne aktarıldığını, davacı yasal zorunluluklar nedeni ile dava
konusu edilen damga vergisi tutarı ve karar pulu tutarını yükleniciden tahsil ederek vergi dairesi hesaplarına
aktarmakla yükümlü bulunduğunu ve bu yükümlülüğünü yerine getirdiğini, bu sebeple 52.325,79 TL ile
ilam vekalet ücreti, yargılama gideri olan 7.319,62 TL'nin toplamı olan 59.645,41 TL’yi ödeme tarihinden
itibaren yasal faizi ile birlikte rücuen tahsili istemiyle adli yargı yerinde dava açılmıştır.
Davalı Bahçelievler Kocasinan Vergi Dairesi Müdürlüğü adına İstanbul Vergi Da iresi Başkanlığı
vekilinin süresi içerisinde Mahkemeye sunduğu cevap dilekçesinde özetle görev itirazında bulunmuştur.
Bakırköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesi: 21.01.2014 gün ve E:2013/293 sayılı kararı ile özetle;
davalı vekilinin görev itirazın reddine karar vermiştir.
Davalı vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçe
üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Danıştay Başsavcısı; “...Uygulama ve öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü
sırasında, kamu gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler, "idari işlem";
56
herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili
hareketsizlikleri de, "idari eylem" olarak tanımlanmaktadır.
Gerek uygulama, gerekse öğreti'de, idari işlem; idarenin kamu hizmetinin yürütümü amacıyla ve
tek yanlı irade açıklamasıyla tesis etmiş olduğu kesin ve yürütülmesi gerekli işlemler olarak tanımlanmış,
bu tanıma göre, idari yargı yerlerinde iptal davasına konu edilecek hukuksal işlemlerin, öncelikle, kamu
idaresinin işlemi olması, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla tesis edilmiş olması, kamu idaresinin tek
yanlı irade açıklamasına dayanması ve nihayet kesin ve icrai nitelikte (yürütülmesinin gerekli) olması
gerekmektedir.
İdari yargıda yerini almış olan Vergi Mahkemelerinin görevleri, kuruluş kanunu olan 2576 sayılı
Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında
Kanun'un 6'ncı maddesinde sayılmış, bu maddede Vergi Mahkemelerinin a) Genel Bütçeye, il özel idareleri,
belediye ve köylere ait vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları ile
tarifelere ilişkin davaları, b) (a) bendindeki konularda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü
Hakkında Kanunun uygulanmasına ilişkin davaları, c) bendinde de, Diğer Kanunlarla verilen işleri
çözümleyeceği hüküm altına alınmıştır.
Dosyanın incelenmesinden; Davacı İstanbul Bahçelievler Belediye Başkanlığınca davaya konu
temizlik ihalesinin 27.03 2008 tarihinde yapıldığı,ihaleyi kazanan şirketten damga vergisi ve karar pulu
tahsil edilerek yetkili vergi dairesine yatırıldığı, ancak söz konusu ihalenin iptali üzerine davacı belediyenin
ihale teklifi sırasında ve 1. hakedişinde ödenen damga vergileri ile bunlara ilişkin karar pullarının davalı
idareden istendiği, ödeme yapılmaması üzerine de bu vergilerin iadesi istemiyle Bakırköy 2. Asliye Hukuk
Mahkemesinde dava açıldığı anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlık konusunun esasına ilişkin olan 488 sayılı Damga Vergisi Kanunu'nun 1'inci
maddesinde; bu kanuna ekli (I) sayılı tabloda yazılı kağıtların damga vergisine tabi olacağı, bu kanundaki
kağıtlar teriminin yazılıp imzalanmak veya imza yerine geçen bir işaret konmak suretiyle düzenlenen ve
herhangi bir hususu ispat veya belli etmek için ibraz edilebilecek olan belgeler ile elektronik imza
kullanılmak suretiyle manyetik ortamda ve elektronik veri şeklinde oluşturulan belgeleri ifade edeceği
belirtilmiştir.
Buna göre, tahakkuku tahsile bağlı bir vergi olan ve kağıt üzerine tesis olunmuş bir mükellefiyet
şekli olan damga vergisinde hukuki işlemlerin kendisinin değil, bu işlemlerin dayanağını teşkil eden
belgelerin vergilendirilmesinin esas olduğu, bunun sonucu olarak Damga Vergisi Kanunu'nun, herhangi bir
hukuki işlemin nasıl, neden ve ne zaman doğduğu ile değil, hukuki işlemin sağ doğmasını sağlayan belgeler
(kağıtlar) ile uğraştığı sonucuna varılmaktadır.
Bu bilgiler karşısında; söz konusu ihalenin iptali üzerine önceden tahsil edilen ve yetkili vergi
dairesine yatırılan uyuşmazlık konusu damga vergileri ile karar pullarının iadesi istemiyle açılan ve idari
dava türünde olan bu davanın, ihale kararının iptaline ilişkin işlem üzerine uyuşmazlık konusu damga
vergisi ile karar pullarının iade edilip edilemeyeceğine ilişkin ihtilafın da idari yargıda yerini almış ve
vergicilikte ihtisas mahkemesi niteliğindeki Vergi Mahkemelerince Çözümlenmesi gerekeceğinden,
uyuşmazlığı alacak davası kabul edilerek adli yargı yerlerinde dava konusu yapılmasına olanak
bulunmamaktadır.
Dolayısıyla, davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1'inci
fıkrasının (a) bendinde yer alan "İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden bir i
ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal
davaları," hükmü gereğince idari yargı yerinde "Vergi Mahkemesinde" görülmesi gerekmektedir.
Nitekim, 02/07/2012 günlü ve E:2009/1, K:2012/2 sayılı Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu
kararıyla; ihale kararı üzerinden ya da istihkaktan kesinti suretiyle 488 sayılı Damga Vergisi Kanunu'na
göre hesaplanıp yetkili vergi dairesine yatırılan damga vergisinin ilgililerince iadesi istemiyle vergi
mahkemesinde açılan davalar nedeniyle görev yönünden Danıştay 7'nci Dairesince verilen 06/02/2006
günlü ve E:2003/1573 K2006/366 sayılı karar ile aynı konuda Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunca
verilen 14/04/2006 günlü ve E:2006/26, K2006/93 sayılı karar arasındaki aykırılığın, yetkili yargı yerinin
Vergi Mahkemeleri olduğundan bahisle Vergi Dava Daireleri Kurulu'nca verilen kararlar doğrultusunda
giderilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, davanın, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine” şeklinde karar
vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın da
yazılı düşüncesi istenilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı: “Davacı Bahçelievler Belediye Başkanlığı tarafından yapılan
temizlik hizmet alımı ihalesini kazanan T. Temizlik Akaryakıt İnşaat Tur. Ve Tic. San. Ltd. Şirketinin ihale
sözleşmesinin imzalanması aşamasında ödediği 35.642,33 TL Damga vergisi ve 21.385,40 TL karar pulu
harcı ödeyerek sözleşmeyi imzalayıp işe başladıktan sonra, üçüncü kişiler tarafından ihaleye ilişkin olarak
57
Kamu İhale Kurumuna yapılan itiraz sonucu ihale ve sözleşmenin KİK tarafından iptaline karar verilmiştir.
İhale sözleşmesinin kendi kusurundan kaynaklanmayan nedenlerle iptal edildiği iddiası ile ihaleyi alan
Şirketin Bahçelievler Belediye Başkanlığına karşı, damga ve karar harcı bedeli olarak yatırılan paranın
iadesine ilişkin alacak davası, Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 23/12/2011 gün ve 2010/54 E,
2011/508 K sayılı kararı ile kabul edilerek, sebepsiz zenginleşme hükümleri gerekçede özetlenerek damga
vergisi ve karar pulu harcının iadesine karar verilmiş, bu karar, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 17/04/2012
gün ve 2012/6361 E, 2012/10356 K sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiştir.
Davacı, Belediye tarafından Mahkeme kararı gereği, iade olunan damga vergisi ve karar pulu
harcı tahsil edildiğinde vergi dairesine yatırıldığından, davalı idareden rücuen tahsili için adli yargı yerinde
açılan davada, görev itirazının reddi üzerine, Danıştay Başsavcılığı tarafından idari yargı lehine olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmış ise de; incelenen uyuşmazlık her ne kadar Harçlar Kanunu hükümlerine göre
tahsil edilen KDV ve karar pulu harcından kaynaklanmış olsa bile, dava dışı Şirketin davacı Belediye ile
hizmet alım sözleşmesi imzaladıktan sonra sözleşmenin uygulanması aşamasında, kendi kusurundan
kaynaklanmayan ve ihale şartnamesi ve ihale mevzuatına uygun davranılmamasından kaynaklanan
nedenlerle KİK tarafından ihalenin iptal edilmesinden doğan zararın adli yargı yerinde sebepsiz
zenginleşme hükümlerine göre tahsili edildiği, adli yargı kararma uyan davacı Belediyenin de aynı hukuki
nedenle, paranın hesaplarına yatırıldığı davalı idareden rücuen geri istediği anlaşılmaktadır. Davanın bu hali
ile Borçlar Kanunu hükümlerine göre özel hukuk hükümleri dikkate alınarak çözülmesi gerektiği, adli yargı
yerinde kesinleşen bir kararın infazından sonra bu davanın devamı niteliğindeki rücu davasının da aynı
yargı düzeni içinde sonuçlandırması gerektiği düşünülmektedir.
Açıklanan nedenlerle, açılan davanın adli yargı yerinde görüm ve çözümü gerekmekle Danıştay
Başsavcılığının başvurusunun reddi gerektiği düşünülmektedir.” şeklinde yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE:
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane Topuz, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Bahçelievler Kocasinan Vergi Dairesi Müdürlüğü adına
İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, davalı Bahçelievler Kocasinan Vergi Dairesi Müdürlüğü adına
İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı vekili açısından,10.maddede öngörülen biçimde,olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın, davanın çözümünde
adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN’un davada adli yargının, Danıştay Savcısı
Yakup BAL’ın ise davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacı Bahçelievler Belediye Başkanlığı tarafından yapılan temizlik hizmet alımı ihalesini
kazanan T. Temizlik Akaryakıt İnşaat Tur. Ve Tic. San. Ltd. Şirketi’nin, ihale sonrasında sözleşmesinin
imzalanması aşamasında 35.642,33 TL damga vergisi ve 21.385,40 TL karar pulu harcı ödeyerek
sözleşmeyi imzalayıp işe başlandıktan sonra, üçüncü kişiler tarafından ihaleye ilişkin olarak Kamu İhale
Kurumuna yapılan itiraz sonucu ihale ve sözleşmenin KİK tarafından iptaline karar verildiği, bunun üzerine
ihale sözleşmesinin kendi kusurundan kaynaklanmayan nedenlerle iptal edildiği iddiası ile ihaleyi alan
şirketin Bahçelievler Belediye Başkanlığına karşı, damga ve karar harcı bedeli olarak yatırılan paranın
iadesine ilişkin olarak açtığı alacak davası neticesinde, Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin
23.12.2011 gün E:2010/54, K:2011/508 sayılı kararı ile davanın kabul edilerek, damga vergisi ve karar pulu
harcının iadesine karar verildiği, bu kararın Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 17.04.2012 gün ve E:2012/6361 ,
K:2012/10356 sayılı kararı ile onanarak kesinleştiği, bunun üzerine davacı Belediye tarafından T. Temizlik
Akaryakıt İnşaat Tur. Ve Dış Ticaret Sanayi Ltd.Şti. vekiline ilam vekalet ücreti, yargılama giderleri
toplamı olarak 7.319,62 TL, T. Temizlik Akaryakıt İnşaat Tur. ve Dış Ticaret Sanayi Ltd.Şti. tarafından
verilen ibraname göz önünde bulundurularak dava konusu olan Sözleşme Damga Vergisi ve karar pulu
tutarından bir aylık hak edişin kesilmesi suretiyle 52.325,79 TL ile birlikte toplam 59.645,41 TL’n in
ödendiği anlaşılmakla, söz konusu bedelin yasal faizi ile birlikte davalıdan rücuen tahsili istemiyle
uyuşmazlığa konu davanın açıldığı anlaşılmıştır.
Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 08.12.2011 gün, E:2010/54, K:2011/508 sayılı
kararında yapılan incelemede, davacının T. Temizlik Akaryakıt İnş. Tur. ve Dış Tic. San. Ltd. Şti. ,
davalının Bahçelievler Belediye Başkanlığı olduğu, davanın Bahçelievler Kocasinan Vergi Dairesi
Müdürlüğü adına İstanbul Muhakemat Müdürlüğü’ne ihbar edildiği, davaya konu edilen olayda, davacı
şirket üzerinde bırakılan, Bahçelievler Belediye Başkanlığı tarafından Bahçelievler İlçesi dahilinde bulunan
58
Yenibosna Merkez Çobançeşme Fevzi Çakmak Mahallelerinin çöplerinin toplanması, cadde ve sokakların
temizliği işine istinaden sözleşme akdedebilmek için sözleşme tarihinden önce teklif edilen ihale bedelinin
damga vergisi olan 35.642,33 TL ile karar pulu tutarı olan 21.385,40 TL nin davalı Belediye’nin Maliye
Hizmetler Müdürlüğü’ne yatırıldığı ve belediye ile sözleşme imzalandığı, ihaleye yapılan itiraz üzerine
ihalenin iptal edildiği, davalı tarafça davacıya bir miktar ödeme yapıldığı, ancak vergi ve pul bedelinin
ödenmediği belirtilerek, sözleşmenin feshi nedeniyle, önceden ödenmiş olan 35.642,33 TL tutarındaki
damga vergisi ve 21.385,40 TL tutarındaki karar pulu bedeli ki toplam 57.027,73 TL nin faizi ile birlikte
tahsilinin talep edildiği, yapılan yargılama sonunda davanın kabulüne karar verildiği, iş bu karara karşı
yapılan temyiz başvurusu üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 17.04.2012 gün, E:2012/6361,
K:2012/10356 sayılı kararı ile hükmün onanmasına karar verildiği ve kararın kesinleştiği anlaşılmıştır.
Bu aşamadan sonra Bahçelievler Belediye Başkanlığı tarafından, Bakırköy 1. Asliye Ticaret
Mahkemesi’nin yukarıda anlatımı yapılan kararı gereğince ödendiği ifade edilen damga vergisi ve karar
pulu bedeli ile yargılama giderlerinin yasal faizi ile birlikte rücuen tahsili istemiyle Bahçelievler Kocasinan
Vergi Dairesi Müdürlüğü adına İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı aleyh ine uyuşmazlığa konu davanın
açıldığı anlaşılmıştır.
Olayda, Bakırköy 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nde görülmüş olan dava, tümüyle adli yargı
yerinde çözümlenmiş olmakla, davacı belediye tarafından davalı vergi dairesi aleyhine açılan uyuşmazlığa
konu davanın bir rücu davası olduğunun kabulü gerekmektedir.
Her ne kadar Danıştay Başsavcısı’nca; benzer konuya ilişkin olarak 02/07/2012 günlü ve
E:2009/1, K:2012/2 sayılı Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu kararıyla; ihale kararı üzerinden ya da
istihkaktan kesinti suretiyle 488 sayılı Damga Vergisi Kanunu'na göre hesaplanıp yetkili vergi dairesine
yatırılan damga vergisinin ilgililerince iadesi istemiyle vergi mahkemesinde açılan davalar nedeniyle yetkili
yargı yerinin Vergi Mahkemeleri olduğundan bahisle davaya bakmakla idari yargının görevli olduğu
belirtilerek olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılmış ise de; olayda ihtilaf, iddia olunduğu gibi damga
vergisinden ve pul parasından kaynaklanmamakta, dava dışı şirketin davacı Belediye ile hizmet alım
sözleşmesi imzaladıktan sonra, sözleşmenin uygulanması aşamasında, kendi kusurundan kaynaklanmayan
ve ihale şartnamesi ve ihale mevzuatına uygun davranılmamasından doğan nedenlerle Kamu İhale
Kurumunca ihalenin iptal edilmesinden meydana gelen zararın adli yargı yerinde açılan dava sonrası
sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre tahsili edilmesi üzerine, adli yargı kararına uyan davacı
Belediyenin de sadece tahsiline aracılık yaptığı ve dava dışı şirketten tahsili müteakip davalı Vergi
Dairesinin ilgili hesabına yatırmış olduğu paranın, aynı hukuki nedenle hesaplarına yatırıldığı davalı
idareden rücuen geri istenilmesinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla davanın bu hali ile Borçlar
Kanunu hükümlerine göre özel hukuk hükümleri dikkate alınarak çözülmesi gerektiği, a dli yargı yerinde
kesinleşen bir kararın infazından sonra bu davanın devamı niteliğindeki rücu davasının da aynı yargı düzeni
içinde sonuçlandırması gerektiği anlaşılmış bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde adli yargı görevli olduğundan, Danıştay
Başsavcısı’nın başvurusunun reddine karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 29.12.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI
OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlık; davacı Belediye Başkanlığının 27.03.2008 tarihinde yaptığı temizlik ihalesi
sonucunda, ihaleyi kazanan dava dışı şirketten tahsil edilerek yetkili vergi dairesine yatırılan damga vergis i
ve karar pulunun, daha sonra ihalenin iptali üzerine Adli Yargı kararı ile davacı belediye tarafından davadışı
şirkete iadesi nedeniyle ödenen damga vergisi ve karar pulunun davalı Vergi Dairesinden rücuen tahsili
istemine ilişkindir.
2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluş ve
Görevleri Hakkındaki Kanunun 6/A maddesinde “Genel Bütçeye, İl Özel İdareleri, Belediye ve Köylere ait
vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali hükümlülükler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin
davalar” a bakmak Vergi Mahkemelerinin görevleri arasında sayılmıştır.
Uyuşmazlık konusu Damga Vergisi ile Karar Pullarının iade edilip edilmeyeceği hususu 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 2/1-A maddesinde “İdari İşlemler Hakkında Yetki, Şekil, Sebep,
Konu ve Maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davaları” hükmü uyarınca İdari Yargıda yerini alan ve vergicilikte İhtisas
Mahkemesi niteliğindeki Vergi Mahkemesince çözümlenmelidir.
Nitekim 2.7.2012 gün 2009/1 esas 2012/2 karar sayılı Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu
Karanda, uyuşmazlığın Vergi Mahkemesinde çözümlenmesi gerektiği hususunu teyit etmektedir.
59
Kaldı ki dava dışı şirketin davacı Belediye aleyhine açtığı davanın Adli Yargıda görülmesi, bu
kararın kesinleşmesi üzerine Belediye tarafından Vergi Dairesi aleyhine açılan rücu davasının da aynı Yargı
kolunda görülmesini gerektirmemektedir.
Rücu davasının da mutlaka asıl davanın açıldığı Yargı kolunda açılması gerektiğine ilişkin hiçbir
yasal düzenleme de bulunmamaktadır.
Evdeki Rücu davasında görevli yargı kolu uyuşmazlığın niteliğine ve davanın taraflarına göre
Vergi Mahkemesi olduğundan, uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluk görüşüne
katılamıyorum.
Üye
Eyüp Sabri BAYDAR
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
7-ESAS NO
: 2014/845
KARAR NO
: 2014/1072
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının taşınmazı üzerinde konulan kısıtlamanın (hukuki el atmanın) yol açtığı öne sürülen
zararın tazmini istemiyle açılan davanın imar planından kaynaklanan tazminat davaları kapsamında, İDARİ
YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekilleri
Davalı
Vekili
: M.G.
: Av. D.Ö.A. & Av. H.A.
: Yenimahalle Belediye Başkanlığı
: Av. A.B.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde; “Mülkiyeti müvekkilim M.G.'e ait Ankara ili
Yenimahalle ilçesi, Çayyolu köyü, Ortaset mevkiinde olan 823 K. Parsel olup 10.09.1979 tarihinde satın
alınan 20.000 m2 yüzölçümlü taşınmaz üzerinde, 1/1.000 ölçekli mevzi imar planı uygulaması sırasında,
kamulaştırılacak alan olarak, 551 m2 ayrık tutularak 19.449 m2 si imara açılmış,bu işlemler Yenimahalle
Belediye Meclisinin 05.07.1995 gün ve 121 sayılı kararı ile imar ıslah ve isimlendirme komisyonuna havale
edilen söz konusu parsele ilişkin mevzi imar planının onaylanması hakkındaki imar ıslah ve isimlendirme
komisyonunun 03.08.1995 gün ve 8 sayılı raporunun Yenimahalle Belediye Meclisinin 23.08.1995 günlü
toplantıda 157 sayılı kararla kabul edilmiş, onay için Büyükşehir Belediyesine gönderilmiştir.
Büyükşehir Belediyesinin 26.01.1996 gün ve 9163-95 sayılı kararı ile de Yenimahalle Belediye
Meclisinin kararı onaylanmıştır.
1/1000 ölçekli onaylanan mevzi imar planı düzenlenmesinde 823 nolu parselde 551 m2 lik miktar
ayrık tutulmuş ve müvekkilim M.G. adına 10.09.1979 tarihli müstakil tapu verilmiştir.
551 m2 arsanın dışında kalan kısım 19.449 m2 arsa 1/1.000 ölçekli 84.127 sayılı mevzi i mar
Planı düzenlemesi ile 16.820 Ada 2 Parsel numarasını alarak müvekkil adına tescil işlemi
gerçekleştirilmiştir.
03.10.1996 tarih, 84127 sayılı İmar Planı gereğince imara açılmış ve bu imar planında
gösterildiği gibi 551 m2 müvekkil uhdesinde kalarak, kamulaştırılmak üzere ayrılmış ve bakiye 19.449
m2'sinden 6.807 m2'si yeşil alan olarak bedelsiz kamuya 10.10.1996 tarih, 13.145/96 sayılı planla terkin
edilmek suretiyle 16.820 ada, 2 numaralı parsel 12.642 m2'ye inmiştir.
Her ne kadar 823 parselde kayıtlı 551 m2 alanlı taşınmazın terkin edilebileceği yönünde
09.05.1996 tarihinde Yenimahalle Belediye Başkanlığına öneri dilekçesi verildiği varsayılsa dahi söz
konusu araziye ilişkin mevzii imar planı düzenlemesinin daha önce davalı idarece yapıldığı ve 26.0 1.1996
tarihinde Büyükşehir Belediyesince onaylandığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu durum gözetildiğinde verilen
öneri dilekçesinin kabul edilmemesi nedeniyle idarece uygulamaya alınmadığı açıkça görülmektedir.
Görüldüğü gibi mevzii imar p!anı düzenlemesinde müvekkilim M.G. adına söz konusu
taşınmazın 12642 m2'lik kısmı konut alanı olarak tahsis edilmiştir.
60
Konut yapımı ve yoğunluk artışı uygulamaları aşamasında taşınmazın 1640 m2'nin kamuya yeşil
alan olarak terkine ilişkin önerinin Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin 14.07.2006 gün ve 1681 sayılı
kararı ile onaylandığı, 2 numaralı parselden 03.10.2006 gün ve 4155 yevmiye numarası ile tapu nezdinde
gerekli kamuya terkin işlemi yapıldığı, 16820 ada 2 nolu parselde kalan 11.002 m2 yüzölçümlü taşınmaz
19.10.2006 gün, 13454 yevmiye ile tapuya müvekkilim M.G. adına tescil edilmiştir.
K. mimarlık Ltd.Şti. firmasının 551 m2 arsa üzerine, 14.10.1996 tarihinde çizmiş olduğu projeye
göre villa inşa edilmiş, elektrik-doğalgaz-su bağlantıları yapılarak 8 sene ikamet edilmiştir. 16.820 ada, 2
numaralı parsel içerisinde, 551 m2 müvekkile ait olan arsa üzerine 14.11.1997 tarihli projeyle, 21.05.1998 98/133 sayılı Yapı Ruhsatı alınarak ekli planla görüldüğü gibi villa inşa edilmiş ve elektrik, doğalgaz, su
abonelikleri yapılmış 8 sene bu villa da ikamet edilmiştir.
Müvekkil M.G. sahibi bulunduğu 16.820 Ada, 2 parselde kayıtlı olan 11.002 m2 taşınmaz
üzerinde Ankara 41. Noterliği, 15.11.2005 günlü (Düzenleme Şeklinde Gayrimenkul Satış Vaadi içerikli
Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi) adı altında müteahhit P. Yapı A.Ş. firmasıyla inşaat yapım sözleşmesi
imzalanmıştır.
Buna göre arsa üzerinde imar ve fenne uygun şekilde 89 dairelik blok apartmanların kat karşılığı
olarak yapılması taraflarca kabul edilmiştir. Müteahhidin yapılacak 89 adet bağımsız bölümün paylaşımının
ve yoğunluk artışı halinde bağımsız bölümlerin paylaşımının ne şekilde yapılacağı sözleşmede açıkça
belirtilmiştir.
Müvekkilim ile müteahhit yüklenici firma ile aralarında yapılan sözleşme ve ek sözleşme
hükümlerine göre kat karşılığı yapılacak inşaatın müvekkilim M.G.'e ait 16820 ada 2 parselde kayıtlı
11.002 m2 yüzölçümlü arsayı kapsamaktadır.
Bu nedenle sözleşme 823 parselde kayıtlı müvekkilime ait 551 m2'lik yer ile hiçbir ilgisi
bulunmamaktadır.
Yüklenici firma olarak 16.820 Ada 2 Parselde kayıtlı müvekkile ait 11.002 m2 üzerine tasdikli
plana ve sözleşme hükümlerine uygun olarak inşaat yapması gerekli iken taşınmazın belirtilen 11.002 m2
lik yüzölçümünü aşarak, yasal olmadığı halde kamuya ayrılmış yeşil alan ve yolları tamamen işgal ederek,
inşaat alanına katmış, yapılaşmayı gerçekleştirmiştir. Satmakta olduğu daireleri, daha fazla bedelle
satabilmek için, 2 nolu parseli 20.000 m2 gibi göstermiş ve arsa sahibi müvekkil bu kanunsuzluğu kabul
etmeyerek, Hâzineye ait yeşil alanın ve hudutlarının ayrılmasını ve işgalin kaldırılmasını, kamuya ait
yolların açılmasını istemiş ve müteahhide ihtar çekmiş ve geçici ile kat'i kabul yapmamış konu yargıya
intikal etmiştir.
Görüldüğü gibi mevzi imar planı düzenlemesinde müvekkilim M.G. adına söz konusu taşınmazın
11.002 m2 lik kısmı konut alanı, ayrıca 8.447 m2 iki parça halinde (6807+1640) m2 yeşil alan ve yol olarak
tahsisen kamuya bedelsiz olarak tapu nezdinde tahsisi yapılarak gerekli terkin işlemi yapılmıştır.
Anayasanın 35. Maddesinde herkesin, mülkiyet ve miras hakkına sahip olduğu, bu hakların ancak
kamu yararı amacıyla kanunla sınırlanabileceği, mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı
olamayacağı; Medeni Kanunun 683.maddesinde ise, bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları
içinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahip olduğu
düzenlemeleri ile bireylerin mülkiyet ve tasarrufta bulunma hakkı güvence altına alınmıştır.
Öte yandan Anayasanın 46.maddesinde, devlet ve kamu tüzel kişilerinin, kamu yararının
gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların
tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde
idari irtifaklar kurmaya yetkili oldukları belirtilmiş; 2942 sayılı kamulaştırma kanununda da kamulaştırma
koşulları düzenlenmiştir.
Olayımızda; mevzi imar planı uygulamasında, mülkiyeti müvekkilim M.G.'e ait 823 parsel 551
m2 yüzölçümlü taşınmaz, kamusal alan olarak ayrıldığı halde 1996 yılından bu yana davalı idarece anılan
plan fiilen hayata geçirilmediği, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle müvekkilime
ait taşınmaza müdahale edildiği ve taşınmazın R.iç bedeli de ödenmemek suretiyle müvekkilimin mülkiyet
hakkının özüne dokunularak zarara uğratıldığı, kamulaştırması el atma olgusunun gerçekleştirildiği açık
olup bu nedenle işbu davanın mahkemenize açılması zorunluluğu hasıl olmuştur.
Mülkiyeti müvekkilim M.G.'e ait olan ve Ankara İli, Çankaya ilçesi, Çayyolu, Ortaset mevkiinde
kain imarın 823 parselde kayıtlı 551 m2'lik taşınmaza davalı idarece kamulaştırmasız el atılmış olması
nedeniyle 220.00 TL kamulaştırma bedelinin el atma tarihi olan 03.10.1996'dan itibaren işleyecek en
yüksek reeskont faiziyle birlikte davalı idareden alınarak davacı müvekkile ödenmesine karar verilmesi
talep olunur” demek suretiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekili süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde
özetle, görev itirazında bulunmuştur.
Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesi: 18.04.2014 gün ve E:2013/357 sayı ile, davalı
Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev
61
uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçe üzerine, dava dosyasının onaylı bir
örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Danıştay Başsavcısı; “Uygulama ve öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü
sırasında, kamu gücü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler, "idari işlem";
herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili
hareketsizlikleri de, "idari eylem" olarak tanımlanmaktadır.
Bu tanıma göre, idarelerin 3194 sayılı İmar Kanununun 8'inci maddesi uyarınca tek yanlı irade
açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici imar planları ile 2981 sayılı Yasanın 13'üncü
maddesinin (c) bendi uyarınca tek yanlı irade açıklamaları ile tesis ettikleri, genel ve düzenleyici ıslah imar
planları ve bu planlara dayanılarak tesis edilen parselasyon, kamulaştırma, ruhsat gibi bireysel işlemler,
"idari işlem"; bu imar planı uyarınca yapmak zorunda oldukları program ve uygulamaları bunun için gerekli
zamanda gerçekleştirmemeleri; yani, bu konudaki hareketsizlikleri de, idari eylem niteliği taşımaktadır.
Dosyanın incelenmesinden; dava dilekçesinde, uyuşmazlık konusu taşınmazın 551 m2'lik
kısmının mevzii imar planında "Kamusal Alan" olarak ayrıldığı iddiasıyla anılan kısmın bedelinin
ödenmesine hükmedilmesinin istenildiği anlaşılmıştır.
Bu bilgiler karşısında; davanın, davacıya ait taşınmazın, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun
15.12.2010 günlü, E:2010/5-662 K:2010/651 kararında "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar
planındaki belirleme sebebiyle mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat talebiyle
açıldığı sonucuna ulaşılmıştır.
Dava dilekçesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mülkiyet hakkına getirildiği
söylenen kısıtlamanın, taşınmazın malikleri yönünden zarar doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku
yoktur. Ancak bu sonuç ya da sonuçlar, genel ve düzenleyici nitelikte bir idari işlem olan imar planında
taşınmaza yönelik belirlemenin bu planda öngörülen kamulaştırma programlarının zamanında
yapılmamasından ve imar uygulamalarından; başka anlatımla da, idari işlemlerden ve davalı idarelerin imar
planı gereği yapılması gereken kamulaştırmalar konusundaki hareketsizliği şeklinde ortaya çıkan idari
eylemlerden kaynaklanmaktadır.
İdari işlem ve eylemlerden doğan zararların tazmini taleplerinin ise, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun 12 ve 13'üncü maddeleri uyarınca, İdari Yargı yerlerinde açılacak tam yargı davalarına
konu edilmeleri, anılan yasa hükümlerinin gereğidir.
Bu bakımdan, hukuka uygunluklarının denetimi ve zarar doğurucu sonuçlarının giderilmesi İdari
Yargı'nın görev alanında bulunan idari işlem ve eylemlerin hukuk düzeninde yaratmış oldukları etki ve
sonuçların, "hukuki el atma" olarak nitelendirilmesine ve bu olumsuz sonuçlarla ilgili tazminat taleplerinin
Adli Yargı yerlerinde açılacak tazminat davalarına konu edilmelerine, hukuken olanak bulunmamaktadır.
Dolayısıyla, davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1 'inci
fıkrasının (b) bendinde yer alan "İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tanı yargı davaları," hükmü gereğince İdari Yargı yerinde görülmesi gerekmektedir.
Nitekim, 11.06.2013 günlü, 28674 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 6487 sayılı Kanun'un 2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6'ncı maddesinde değişiklik yapan 2 1'inci maddesinde "Uygulama
imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların
uygulanmasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı imar
Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir."
hükmüne yer verilmek suretiyle "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme sebebiyle
mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve çözümünde İdari Yargı
yerinin görevli olduğu öngörüldüğünden 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine ‘’ karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın da
yazılı düşüncesi istenilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı: “Davacı vekili tarafından, mülkiyeti davacı M.G. ait olan,
davalı idare mevzi imar planı uygulamasında, 823 parsel 551 m2 yüzölçümlü taşınmazın, kamusal alan
olarak ayrıldığı halde 1996 yılından bu yana davalı idarece anılan plan fiilen hayata geçirildiği, pasif ve
suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle müvekkilime ait taşınmazdan yararlanmanın
engellendiği iddiası ile tazminat talep edilmektedir. Davaya konu taşınmazın, öncesinde, 823 parselin
10/09/1979 yılında 20.000 m2 tarla vasfı ile satın alındıktan sonra, süreçte bu tarla üzerinde bulunan ve
davaya konu 551 m2 lik alanda davacının villa tarzı konut alanı korunmak istenerek, imar uygulamasına
tabi tutulduğu, bu kapsamda, önce 6807 m2 ve plan değişiklikleri, emsal artışları ile ilave olarak 1640 m2
alan yeşil alan, P.olarak Belediyeye terk edildikten sonra, 11.002 m2 lik alanda kat karşılığı konut
anlaşması yapıldığı, bu işlemler sırasında, davacının konutunun da bulunduğu 551 m2 lik alanında
Büyükşehir Belediyesinin 26/01/1996 tarih ve 9163-95 sayılı kararı ile onanan imar planında kamusal alan
olarak ayrıldığının anlaşılması karşısında, bedelinin ödenmesinin talep edildiği anlaşılmaktadır. Dosya
62
içeriğinden, davacının konutunun da bulunduğu 551 m21ik alanda davalı idare tarafından fiilen kamusal
alana ilişkin bir inşai faaliyet bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Dava konusu uyuşmazlıkta, idarenin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu kapsamında bir işleminin
bulunmaması karşısında, davanın anılan Kanun’un 14. maddesinde işaret edilen bedel artırma davası
niteliğinde olduğunun kabulüne olanak bulunmamaktadır.
Anayasa'nın 125/son madde ve fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı
ödemekle yükümlü bulunduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-b
maddesi gereğince idari eylem ve işlemlerden dolayı zarara uğR.anlar tarafından açılan tam yargı davaları
idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Uyuşmazlık konusu işlem, imar planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan
zararın tazminine yönelik bulunan davanın, 2577 sayılı Kanun’un 2/1-b maddesinde yer alan idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı davaları kapsamında
idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Bu nedenle, Danıştay Başsavcılığının 2247 sayılı Yasa’nın 10. Maddesi gereğince yapmış olduğu
başvurunun kabulü ile Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/357 esas sayılı görevlilik kararının
kaldırılmasına karar verilmesi gerekmektedir.” şeklinde yazılı düşünce vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane Topuz, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre,davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekilinin anılan
Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi
12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, davalı
Yenimahalle Belediye Başkanlığı açısından 2247 sayılı Yasa’nın 10.maddesinde öngörülen biçimde,
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın, davanın çözümünde
idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının taşınmazına, imar planında kamulaştırılacak alan olarak ayrılmak suretiyle el
atıldığı belirtilerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 220.000 TL kamulaştırma
bedelinin el atma tarihi olan 03.10.1996’dan itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili
istemiyle açılmıştır.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Planların hazırlanması ve yürürlüğe konulması” başlıklı 8.
maddesinde; “Planların hazırlanmasında ve yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
a) Bölge planları; sosyo - ekonomik gelişme eğilimlerini, yerleşmelerin gelişme potansiyelini,
sektörel hedefleri, faaliyetlerin ve alt yapıların dağılımını belirlemek üzere hazırlanacak bölge planlarını,
gerekli gördüğü hallerde Devlet Planlama Teşkilatı yapar veya yaptırır.
b) İmar Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut ise
bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak, belediye sınırları içinde kalan yerlerin
nazım ve uygulama imar planları ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince
onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik dördüncü cümle: 8/8/2011- KHK-648/21 md.) Bu planlar onay
tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit edilen ilan yerlerinde ve ilgili idarelerin internet
sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir.
Belediye başkanlığınca belediye meclisine gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde
inceleyerek kesin karara bağlar.
Belediye ve mücavir alan dışında kalan yerlerde yapılacak planlar valilik veya ilgilisince yapılır
veya yaptırılır. Valilikçe uygun görüldüğü takdirde onaylanarak yürürlüğe girer. (Değişik üçüncü cümle:
8/8/2011- KHK-648/21 md.) Onay tarihinden itibaren valilikçe tespit edilen ilan yerinde ve ilgili idarelerin
internet sayfalarında bir ay süreyle eş zamanlı olarak ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz
edilebilir. İtirazlar valiliğe yapılır, valilik itirazları ve planları onbeş gün içerisinde inceleyerek kesin karara
bağlar.
Onaylanmış planlarda yapılacak değişiklikler de yukarıdaki usullere tabidir.
Kesinleşen imar planlarının bir kopyası, Bakanlığa gönderilir.
İmar planları alenidir. Bu aleniyeti sağlamak ilgili idarelerin görevidir. Belediye Başkanlığı ve
mülki amirlikler, imar planının tamamını veya bir kısmını kopyalar veya kitapçıklar haline getirip
çoğaltarak tespit edilecek ücret karşılığında isteyenlere verir.
63
c) (Ek: 3/7/2005 - 5403/25 md.) Tarım arazileri, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda
belirtilen izinler alınmadan tarımsal amaç dışında kullanılmak üzere plânlanamaz.” hükmüne yer
verilmiştir.
Davaya konu olayda; mülkiyeti davacıya ait olup 823 parselde kayıtlı bulunan 551 m2
yüzölçümlü taşınmazın, 03.10.1996 tarihli davalı idarece yapılmış olan imar planı gereği kamusal alan
olarak ayrıldığı halde 1996 yılından bu yana davalı idarece anılan planın fiilen hayata geçirilmediği,pasif ve
suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle davacının taşınmazından yararlanmasının engellendiği
iddiası ile tazminat talep edilmekte olup, davacının konutunun da bulunduğu 551 m2 lik alanda davalı idare
tarafından fiilen kamusal alana ilişkin bir inşai faaliyetin bulunmadığı, dolayısıyla davanın konusunun,
davalı idarece 3194 sayılı Kanunu uyarınca kamu gücü kullanılarak tek yanlı irade ile yapılan imar
planlarında yer alan davacının hissedar olduğu taşınmazın “kamulaştırılacak alan” olarak ayrılmasına
karşılık, 1996 yılından davanın açıldığı tarihe kadar kamulaştırılmaması nedeniyle, davacının uğradığını
öne sürdüğü zarar bedelinin tazminine ilişkin bulunduğu anlaşılmış olup, belirtilen duruma göre, imar planı
ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda hukuki el atma dolayısıyla uğranılan zararın tazminine yönelik
bulunan davanın, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde yer alan "İdari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları" kapsamında
idari yargı yerince çözümlenmesi gerekmektedir.
Öte yandan, taşınmazın imar planında “dere mutlak koruma alanı”nda kalması nedeniyle
taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisinin kısıtlanması nedenine dayalı olarak davacının Asliye Hukuk
Mahkemesi nezdinde açtığı tazminat davasında, bu Mahkemece 4.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma
Kanunu’nun Geçici 6 ncı maddesinin kimi fıkralarının iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz
başvurusunda; Anayasa Mahkemesi 25.9.2013 tarih ve E: 2013/93, K: 2013/101 sayılı kararında ”…
Davacının mülkü üzerinde tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden değil, idari bir işlem
niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından kaynaklanmaktadır. Olayda, idarenin fiili el koyma
niteliği taşıyan bir eylemi henüz bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma işlemlerini
yapmamak biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur. Öte yandan kamulaştırmasız el atmadan
söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis
edilmiş olması gerekmektedir. Oysa, mahkemede görülen davaya konu olayda olduğu gibi imar
kısıtlamaları’nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup, yalnızca malikin ilgili
mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kalması söz konusu olmaktadır. Sonuç olarak, davacının
taşınmazının imar planlarında “ dere mutlak koruma alanı”nda bırakılması nedeniyle, tasarruf hakkının
kısıtlanmasının kamulaştırmasız el atma sonucu olduğu ve tasarruf hakkının kısıtlanması sebebiyle doğan
zararın ancak idari yargıda açılacak bir tam yargı davasına konu edilebileceği sonucuna ulaşılmaktadır.
Dolayısıyla bakılmakta olan dava, itiraz başvurusunda bulunan mahkemenin görev alanına girmemektedir.
Nitekim, Anayasanın 158. maddesi ile, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm
uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar bulmuş
içtihatları da bu yöndedir…” gerekçesiyle, Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvurusu, başvuran
mahkemenin yetkisizliği nedeniyle oybirliğiyle reddedilmiştir. Yine taşınmazı imar planında “spor alanı”
olarak ayrılan davacının Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı tazminat davasında, davalı idarelerin görev
itirazları nedeniyle Danıştay Başsavcılığınca çıkartılan olumlu görev uyuşmazlığında, Uyuşmazlık
Mahkemesi’nce olumlu görev uyuşmazlığı talebinin kabulü ile ilgili Asliye Hukuk Mahkemesinin
görevlilik kararının kaldırılması yolunda verilen karar nedeniyle, anayasal haklarının ihlal edildiği
iddiasıyla Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümünce
18.9.2013 tarihinde verilen kararda (Başvuru No: 2013/1586) “…Mahkemenin gerekçesi ve başvurucunun
iddiaları incelendiğinde, iddiaların özünün Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından delillerin
değerlendirilmesinde ve hukuk kurallarının yorumlanmasında isabet olmadığına ve esas itibariyle
yargılamanın sonucuna ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Yargılama, Uyuşmazlık Mahkemesi tarafından usul
şartlarına ve hukuka uygun olarak gerçekleştirilmiş olup, başvurucu derece mahkemelerinde kendi
delillerini ve iddialarını sunma fırsatını bulmuş ve bunlar Uyuşmazlık Mahkemesi’nce gereği gibi
değerlendirilmiştir… Açıklanan nedenlerle, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarının kanun yolu
şikayeti niteliğinde olduğu, Uyuşmazlık Mahkemesi kararının bariz bir şekilde keyfilik de içermediği
anlaşıldığından, başvurunun, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin ‘açıkça
dayanaktan yoksun olması’ nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir…” gerekçesiyle,
davacının başvurusu oybirliğiyle reddedilmiştir. (Resmi Gazete, 30.10.2013, Sayı:28806) Son olarak,
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.10.2013 tarih ve E.2013/603, K.2013/1503 sayılı kararıyla, imar
planındaki kısıtlamalardan kaynaklanan ‘hukuki el atmalardan’ kaynaklanan tazminat istemli davaların idari
yargının görevinde olduğu hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile, davalı Yenimahalle
Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesince reddine ilişkin
kararın kaldırılması gerekmiştir.
64
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Yenimahalle Belediye Başkanlığı vekilinin
GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Ankara 17.Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 18.04.2014
gün ve E:2013/357 sayılı KARARIN KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
8-ESAS NO
: 2014/847
KARAR NO
: 2014/1073
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Genel Kurmay Başkanlığı bünyesinde Londra Büyükelçiliği Silahlı Kuvvetler Ataşeliğinde 657
sayılı Kanun’un 4/B maddesi uyarınca sözleşmeli mütercim-tercüman kadrosunda görev yapan davacının
asli memur kadrosuna geçirilme istemiyle yaptığı başvuruda, tesis edilen işlemin askeri hizmete ilişkinlik
unsurunu taşımaması nedeniyle, GENEL İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: P.G. adına Büro Emekçileri Sendikası
: Av. D.D.
: Milli Savunma Bakanlığı
: Av. Z.D.
O L A Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle, davacının Genelkurmay Başkanlığı
bünyesinde Londra Büyükelçiliği Silahlı Kuvvetler Ataşeliğinde 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun
4/B maddesi hükümlerine göre sözleşmeli personel statüsünde, Mütercim-Sekreter kadrosunda 1 Mayıs
2013 tarihinden beri görev yaptığını; 2 Ağustos 2013 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe
giren 6495 sayılı Kanun’un 9. maddesi ile 657 sayılı Kanuna eklenen Geçici 41. madde hükmü uyarınca, 12
Ağustos 2013 tarihli dilekçesiyle, memur kadrosuna atamasının yapılması istemiyle davalı idareye
başvurduğunu; ancak düzenlemenin davacıyı kapsamadığı nedeniyle, başvurusunun 9.9.2013 gün ve
12577435 sayılı işlemle reddedildiğini öne sürerek, davacının memur kadrosuna atanma talebinin reddine
ilişkin Genelkurmay Başkanlığının 9.9.2013 gün ve 12577435 sayılı işleminin iptali istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalı vekili süresi içinde, davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılması gerektiğini öne
sürerek, görev itirazında bulunmuştur.
ANKARA 18. İDARE MAHKEMESİ: 6.5.2014 gün ve E:2013/1614 sayı ile, davacının
sözleşmeli personel olması nedeniyle sivil memur olup olmadığı tartışmalı olmakla birlikte, sivil memur
olarak kabul edilse dahi uyuşmazlığın konu itibariyle askeri hizmete ilişkin olmaması nedeniyle, Kanunda
aranan “asker kişi” olma ve “askeri hizmete ilişkin olma” şartının bir arada gerçekleşmemesi nedeniyle iş
bu davanın görüm ve çözümünde idari yargının görevli olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle davalı
idarenin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin süresi içinde verdiği dilekçe ile, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması
istemiyle başvuruda bulunmaları üzerine dilekçe, dava dosyası ile birlikte Askeri Yüksek İdare Mahkemesi
Savcılığına gönderilmiştir.
ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ BAŞSAVCISI: Davanın, 657 sayılı Kanunun 4/B
maddesi uyarınca Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde sözleşmeli mütercim-tercüman kadrosunda görev
yapan davacının memur kadrosuna atanma istemli başvurusunun, davalı idarece 9.9.2013 tarihli bir işlem
ile reddedilmesi üzerine, bu red kararının iptali istemiyle açıldığı; Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinin, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren
ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve
son derece mahkemesi olduğu, ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartı aranmayacağının belirtildiği; 20.7.1972 günlü ve 1602 sayılı Yasa’nın 25.12.1981 günlü ve
2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinde de aynı hükmün yer aldığı; Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin
bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete
ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerektiği; 1602 sayılı Yasa’nın 20.maddesinde, Türk
Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri
65
öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma, çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurların asker kişi sayıldığı; bu
bağlamda, TSK bünyesinde sözleşmeli personel olarak görevli bulunan davacının bu bağlamda asker kişi
sıfatını taşıdığı hususunda duraksama bulunmadığı; idari işlemin “askeri hizmete ilişkin bulunması” ’nın,
bu işlemin; kanun ve nizamların Türk Silahlı Kuvvetlerine tanıdığı yetki ve görevlerin yerine getirilmesi
amacına yönelik olması anlamını taşıdığı; idari işlemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” için, işlemin bir asker
kişiye yönelmesi, etkilerini ve sonuçlarını bir asker kişi üzerinde meydana getirmiş olması gerektiği; iş bu
davada, davalı idare tarafından tesis edilen ve TSK’da görevli sözleşmeli personel statüsündeki davacının
memur kadrosuna atanma talebinin reddi şeklindeki idari işlemin iptal edilmesi istenildiğinin anlaşıldığı,
davada idari işlemin “askeri hizmete ilişkin bulunması” ve “ asker kişiyi ilgilendirmesi” koşullarının birlikte
gerçekleştiği ve dolayısıyla uyuşmazlığın çözümünde AYİM’in görevli olduğu, bu nedenle2247 sayılı
Kanun’un 10.12. ve 13. maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılarak uyuşmazlığın çözümü
için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Danıştay Başsavcısı’nın da yazılı
düşüncesi istenilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI:
Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son
derece mahkemesi olduğu; ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi
olması şartının aranmayacağının belirtildiği, 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun
25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi Türk Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece
mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz” denildiği; buna
göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari işlem veya
eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi" ve “askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte
gerçekleşmesi gerektiği; 1602 sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinin ikinci fıkrasında da, Türk Silahlı
Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri
öğrenci, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile sivil memurlar asker
kişi sayıldığı; davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde sayılan asker kişilerden olduğu ve bu
nedenle dava konusu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiği; dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup
olmadığına gelince:İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin” olup
olmadığının saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması gerektiği, eğer idari işlem askeri gereklere,
askeri usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğunun kabulu gerektiği, daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin idari işlemlerin; idarenin bir
asker kişinin askeri yeterlik ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi
olmaktan kaynaklanan hak ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri,
askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemler olduğu,
işlemin, askeri olmayan bir makam tarafından tesis edilmiş olsa bile durumun değişmediği, menfaati
ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde görülmesi gerektiği;
Genelkurmay Başkanlığına bağlı Londra Büyükelçiliği Silahlı Kuvvetler Ataşeliği emrinde mahallinden
temini suretiyle sözleşmeli personel statüsünde görev yapan davacının memur kadrosuna atanma
istemiyle yaptığı başvuru üzerine davalı idarece işlem tesis edilirken ve devamında açılan davanın
yargısal denetimi sırasında, askeri görev yerinin özelliği, askerlik hizmetinin amacı, askeri hizmetten
kaynaklanan durumlar yönünden değerlendirme yapılacak olması karşısında davanın askeri hizmete
ilişkin bulunduğu, belirtilen duruma göre olayda idari işlemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve askeri
hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte gerçekleştiğinden açılan davanın görüm ve çözümünün
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görevinde bulunduğu sonucuna ulaşıldığı nedeniyle, 2247 sayılı
Yasa'nın 13. maddesi uyarınca, yapılan başvurunun kabulünün uygun olacağı yolunda görüş bildirmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı’nca, 10. maddede
öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
66
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın
çözümünde genel idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada genel idari yargının, Askeri Yüksek
İdare Mahkemesi Savcısı Müjdat TUNA’nın ise davada askeri idari yargının görevli olduğu yolundaki
yazılı ve sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Genel Kurmay Başkanlığı bünyesinde Londra Büyükelçiliği Silahlı Kuvvetler Ataşeliğinde
657 sayılı Kanun’un 4/B maddesi uyarınca sözleşmeli mütercim-sekreter kadrosunda görev yapan davacının
statüsünün memur olarak değiştirilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin 9.9.2013 tarih ve
12577435 sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanununun “istihdam şekilleri” başlıklı 4.maddesinde “…B)
Sözleşmeli personel: Kalkınma planı, yıllık program ve iş programlarında yer alan önemli projelerin
hazırlanması, gerçekleştirilmesi, işletilmesi ve işlerliği için şart olan, zaruri ve istisnai hallere münhasır
olmak üzere özel bir meslek bilgisine ve ihtisasına ihtiyaç gösteren geçici işlerde, Bakanlar Kurulunca
belirlenen esas ve usuller çerçevesinde kurumun teklifi ve Devlet Personel Başkanlığının görüşü üzerine
Maliye Bakanlığınca vizelenen pozisyonlarda, mali yılla sınırlı olarak sözleşme ile çalıştırılmasına karar
verilen ve işçi sayılmayan kamu hizmeti görevlileridir.
(Mülga ikinci paragraf: 4/4/2007-5620/4 md.)
Ancak, yabancı uyrukluların; tarihi belge ve eski harflerle yazılmış arşiv kayıtlarını
değerlendirenlerin mütercimlerin; tercümanların; Millî Eğitim Bakanlığında norm kadro sonucu ortaya
çıkan öğretmen ihtiyacının kadrolu öğretmen istihdamıyla kapatılamaması hallerinde öğretmenlerin; dava
adedinin azlığı nedeni ile kadrolu avukat istihdamının gerekli olmadığı yerlerde avukatlarını, (....) kadrolu
istihdamın mümkün olamadığı hallerde tabip veya uzman tabiplerin; Adli Tıp Müessesesi uzmanlarının;
Devlet Konservatuvarları sanatçı öğretim üyelerinin; İstanbul Belediyesi Konservatuarı sanatçılarının; bu
Kanuna tâbi kamu idarelerinde ve dış kuruluşlarda belirli bazı hizmetlerde çalıştırılacak personelin de
zorunlu hallerde sözleşme ile istihdamları caizdir.
(Ek paragraf: 4/4/2007-5620/4 md.) Sözleşmeli personel seçiminde uygulanacak sınav ile
istisnaları, bunlara ödenebilecek ücretlerin üst sınırları ile verilecek iş sonu tazminatı miktarı,
kullandırılacak izinler, pozisyon unvan ve nitelikleri, sözleşme fesih halleri, pozisyonların iptali,
istihdamına dair hususlar ile sözleşme esas ve usulleri Devlet Personel Başkanlığının görüşü ve Maliye
Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca belirlenir. (Ek cümle: 25/6/2009-5917/47 md.) Bu şekilde
istihdam edilenler, hizmet sözleşmesi esaslarına aykırı hareket etmesi nedeniyle kurumlarınca
sözleşmelerinin feshedilmesi veya sözleşme dönemi içerisinde Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen
istisnalar hariç sözleşmeyi tek taraflı feshetmeleri halinde, fesih tarihinden itibaren bir yıl geçmedikçe
kurumların sözleşmeli personel pozisyonlarında istihdam edilemezler…”
Aynı Yasaya, 6495 sayılı Kanun’un 9.maddesi ile eklenen Geçici 41. maddesinde, “ Kamu kurum
ve kuruluşlarının merkez ve taşra teşkilatı ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlarda, ayın veya haftanın
bazı günleri ya da günün belirli saatleri gibi kısmi zamanlı çalışanlar ile yükseköğret im kurumlarının
araştırma-geliştirme projelerinde proje süreleriyle sınırlı olarak çalışanlar hariç olmak üzere;
a) 25/6/2012 tarihi itibarıyla;
1)Bu Kanunun 4 üncü maddesinin (B) fıkrası…uyarınca vizelenmiş veya ihdas edilmiş
sözleşmeli personel pozisyonlarında çalışmakta olan ve 48 inci maddede belirtilen genel şartları
taşıyanlardan, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, birinci ve dokuzuncu alt bentler kapsamına
girenler otuz gün, diğer alt bentler kapsamına girenler ise altmış gün içinde yazılı olarak başvurmaları
hâlinde pozisyonlarının vizeli olduğu teşkilat ve birimde, 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnameye tabi kurumlar bakımından bu Kanun Hükmünde Kararnameye ekli cetvellerde yer
alan bulunduğu pozisyon unvanıyla aynı unvanlı memur kadrolarına, diğer kurumlar bakımından bu
kurumların kadro cetvellerinde yer alan aynı unvanlı memur kadrolarına; pozisyon unvanlarıyla aynı
unvanlı memur kadrosu olmaması hâlinde ise ilgisine göre l90 sayılı Kanun Hükmünde Karamameye ekli
cetveller veya kurumların kadro cetvellerinde yer alan kadro unvanlarıyla sınırlı olmak üzere Maliye
Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığınca müştereken belirlenen memur kadrolarına…
bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren doksan gün içinde kurumlarınca atanırlar…”
hükmüne yer verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, davacının Genelkurmay Başkanlığı yurtdışı teşkilatı Londra
Büyükelçiliği Askeri Ataşeliğinde, 657 sayılı Yasa’nın 4/B maddesi hükmü uyarınca 1.5.2013 tarihinde
Sözleşmeli Personel (Mütercim-Sekreter) olarak çalışmaya başladığı; 2.8.2013 gün ve 28726 sayılı Resmi
Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6495 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 9. maddesiyle, 657 sayılı Kanuna eklenen Geçici 41. maddesinin a
bendin 1. alt bendi uyarınca durumuna uygun asil memur kadrolarından birine geçirilmek istemiyle
başvuruda bulunduğu; başvurusunun Londra Silahlı Kuvvetler Ataşeliği emrinde sözleşmeli statüde görevli
(Mütercim-Sekreter) P.G.’nın memur kadrosuna geçirilmesine ilişkin istemin 6495 sayılı Kanun’un 9’uncu
67
maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na eklenen 41’inci maddesinin birinci fıkrasının kamu
kurum ve kuruluşlarının merkez ve taşra teşkilatında çalışan sözleşmeli personeli kapsadığı; ayrıca Maliye
Bakanlığı Tebliğ ve Rehber’in 1 numaralı kapsam maddesinin 2 numaralı bendinin a fıkrasının “Yurtdışı
teşkilatı için vizelenmiş sözleşmeli personel pozisyonlarında istihdam edilenleri…. kapsamamaktadır.”
hükmünü amir olduğu, bu nedenle davacının memur kadrosunda istihdam edilmesinin bu Kanun hükümleri
doğrultusunda mümkün görülmediği nedeniyle Genelkurmay Başkanlığının 9.9.2013 gün ve 12577735
sayılı işlemi ile reddedildiği; davacının bu işlemin iptali istemiyle dava açtığı anlaşılmıştır.
Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin, askeri olmayan makamlarca
tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan
uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu; ancak, askerlik
yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının aranmayacağı belirtilmiş; 1602
sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20.
maddesinin birinci fıkrasında, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Türk Milleti adına; askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı denetimini ve diğer
kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda; ilgilinin
asker kişi olması şartı aranmaz” denilmiştir.
Buna göre, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari
işlem veya eylemin “asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte
gerçekleşmesi gerekmektedir.
1602 sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya
hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma
çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığı yönünden yapılan incelemede:
İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının
saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin olduğu kabul
edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri
yeterlik ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi olmaktan kaynaklanan hak
ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz
önünde tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan bir makam
tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte menfaati ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde görülmesi gerekmektedir.
Olayda, davalı idarece tesis edilen işlem, 657 sayılı Kanunun 4/B maddesi kapsamında davalı
idarenin yurt dışı teşkilatında “sözleşmeli” olarak istihdam edilmekte olan davacının, 6495 sayılı Kanunla
657 sayılı Kanuna eklenen Geçici 41 nci madde uyarınca “asli devlet memurluğu kadrosuna” geçme
koşullarını haiz olup olmadığına ilişkindir. Dosya kapsamından, kamu kurumlarının merkez ve taşra
teşkilatında görev yapan 4/B kapsamında istihdam edilen kişilerin anılan yasal düzenlemeden istifade
edebilecekleri, yurt dışı teşkilatlarında istihdam edilenlerin ise yasa kapsamı dışında oldukları, bu nedenle
Geçici 41 nci maddeden yararlanamayacakları saptaması, işlemin “gerekçesini” ( sebep unsurunu ) teşkil
etmektedir.Diğer bir deyişle, kamu kurumlarının ( davalı M.S.B. dahil ) yurt dışı teşkilatlarında 657 sayılı
Kanunun 4/B maddesi kapsamında, mahallinden temin suretiyle sözleşmeli olarak istihdam edilmekte
olanların, 657 sayılı Kanunun Geçici 41 nci maddesi kapsamına dahil olmadıkları yolunda yapılan
değerlendirmeyle varılan sonucun ( davanın somutunda menfi yönde tesis edilen işlemin ) askeri açıdan
değerlendirilebilecek herhangi bir yönü olmayıp; diğer kamu kurumlarının yurt dışı teşkilatlarında aynı
statüyle çalışan kişilerle davalı M.S.B.’nın yurt dışı teşkilatında 4/B statüsüyle görev yapan davacı arasında,
işlemin tesisi ve değerlendirilmesi bakımından herhangi bir fark bulunmamaktadır.Dolayısıyla dava konusu
işlemin “askeri hizmete ilişkin” bir yönünün bulunmadığı kuşkusuzdur.
Belirtilen duruma göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddelerinde
öngörülen “asker kişiyi ilgilendirme” ve “askeri hizmete ilişkin bulunma” koşulları birlikte
gerçekleşmediğinden, davanın görüm ve çözümünde genel idari yargı yeri görevli bulunmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısının başvurusunun reddi
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde GENEL İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 29.12.2014 gününde OY
BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
68
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
9-ESAS NO
: 2014/1027
KARAR NO
: 2014/1083
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacıya ait gecekondu, müştemilat ve ağaçlarının Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında ve yol
alanında kalması sebebiyle yıkılması suretiyle kamulaştırmasız olarak el atıldığından bahisle uğranılan
zararın ödenmesi istemiyle açılan davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: F.A.
: Av. E.Y.
: Altındağ Belediye Başkanlığı
: Av. N.I.K.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının Şükriye Mahallesi, Yönü Sokak,
No:…. Altındağ/Ankara adresinde bulunan 177 m² arsayı üzerinde bulunan ev, kömürlük, bodrum, garaj,
duvar ve meyve ağaçlarını 25.09.1981 tarihinde satın aldığını; bölgeden imar affı geçmesi nedeniyle tüm
harçları ve yükümlülüklerini yerine getirerek 18.07.1988 tarihinde arsasına tapu tahsis belgesi alıp
10.10.1988 yılı 3194 yevmiye numarası ile taşınmazını 2291 ada 15 parsel üzerine Altındağ Tapu Sicil
Müdürlüğü’nün şerhler hanesine kaydettidiğini; davacının taşınmazına davalı belediye tarafından kapı
numaratajı, elektrik, su abonelikleri ve diğer belediye hizmetleri sağlanmak suretiyle davacının bu tarihten
itibaren taşınmazı fiili olarak kullandığını; kentsel dönüşüm projesi çerçevesinde davacının taşınmazı
üzerinde bulunan muhtesatı ile birlikte sözleşme yapılmadan ve kamulaştırmaya gidilmeden ve hiçbir bedel
de ödemeden davalı belediye tarafından el konularak yapı ve muhtesatın yıkılarak yapının bulunduğu
yerden yol geçirildiğini; davalı belediyenin davacının tapu tahsis belgeli arsasında hak sahibi olduğunu
kabul etmiş olmasına karşılık kaçak ve hazine arazisine kurulu yapılara uygulanan usulü tatbik ederek
gecekonduya takdir ettiği değeri ödemediği, arsasına da hiçbir bedel ödenmediği gibi takdir ettiği enkaz
değerinin de ödenmediğini; davacının kamulaştırmadan el atılan taşınmazından hiçbir şekilde
faydalanamamasına karşılık kentsel dönüşüm projesi çerçevesinde kendisine verilmesi gereken daireyi de
alamadığını ve mağduriyetinin katlandığını belirterek; davalının arsa ve müştemilatına kamulaştırmaksızın
el atmasından dolayı ödemediği meblağın şimdilik 100,00 TL sinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal
faizi ile birlikte davalı idareden alınması istemiyle adli yargıda dava açmıştır.
Davalı Altındağ Belediye Başkanlığı vekili süresi içerisinde verdiği cevap dilekçesinde ve
13.03.2014 tarihli duruşmada görev itirazında bulunmuştur.
ANKARA 11. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 13.03.2014 gün ve E:2013/503 sayılı
kararında gerekçe gösterilmeksizin davalının yargı yolu itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Altındağ Belediye Başkanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev
uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdikleri dilekçeleri üzerine, dava dosyasının onaylı
bir örneği Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; “… 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun “Kentsel dönüşüm ve
gelişim alanı" başlıklı 73. maddesinde; ‘’Belediye, belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi
alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal
donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel
dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim
projeleri uygulayabilir. Bir alanın kentsel dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan edilebilmesi için yukarıda
sayılan hususlardan birinin veya bir kaçının gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir alan sınırları
içerisinde bulunması şarttır. Ancak, kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan yerlerde kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi için ilgili belediyenin talebi ve
Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca bu yönde karar alınması şarttır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı olan veya
olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve yoğunluğunun belirlenmesi, alanın
büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri
münhasıran belediye meclisinin yetkisindedir. Toplamı 5 hektardan az olmamak kaydı ile proje alanı ile
ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı olarak belirlenebilir.
69
Büyükşehir belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı
ilan etmeye büyükşehir belediyeleri yetkilidir. Büyükşehir belediye meclisince uygun görülmesi halinde
ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Büyükşehir belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine ilişkin her
ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı, yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri
ve 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya büyükşehir
belediyeleri yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve
kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamında bulunan
gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından açılacak davalar, mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karara
bağlanır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç kamuya ait
gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere devredilir. Kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında yıkılarak yeniden yapılacak münferit yapılarda ilgili vergi, resim ve harçların dörtte biri alınır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984 tarihli ve
2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı
İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş kimselerle
anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında hakları verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına
girmeyen gecekondu sahiplerine enkaz ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilir. Bu kapsamda bulunanlara Toplu
Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle konut satışı da yapılabilir. Enkaz ve ağaç bedelleri
arsa veya konut bedellerinden mahsup edilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait gayrimenkuller ile
belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı
belediyeler tarafından yapılır veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje alanında kendilerine 3194 sayılı
Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el
atma davası açabilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon harcamaları, proje
ortak gideri sayılır. Belediyelere ait inşaatların proje ortak giderleri belediyeler tarafından karşılanır.
Kendilerine ayrı ada veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahipleri, sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında proje ortak giderlerine katılmak
zorundadır. Proje ortak gideri ödenmeden inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su,
doğalgaz ve elektrik bağlanamaz.
Dönüşüm alanı sınırı kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin tapu kütüğünün
beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne, paftasında gösterilmek üzere kadastro
müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde; ifraz, tevhit, sınırlı ayni hak tesisi ve
terkini, cins değişikliği ve yapı ruhsatı verilmesine ilişkin işlemler belediyenin izni ile yapılır.
Belediye, kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar uygulaması
yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların değerlerini tespit etmeye ve bu değer
üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya
yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanması sırasında, tapu kayıtlarında mülkiyet
hanesi açık olan veya ayni hakları davalı olan taşınmazlar doğrudan kamulaştırılarak bedelleri mahkemece
tayin edilen bankaya belli olacak hak sahipleri adına bloke edilir. Beled iye kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların kamulaştırılması sırasında veraset ilamı çıkarmaya
veya tapudaki kayıt malikine göre işlem yapmaya yetkilidir.
Büyükşehirlerde büyükşehir belediye meclisinin, il ve ilçelerde belediye meclislerinin salt
çoğunluk ile alacağı karar ile masrafların tamamı veya bir kısmı belediye bütçesinden karşılanmak kaydıyla
kentin uygun görülen alanlarında bina cephelerinde değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre
tanzimi çalışmaları yapılabilir. Cephe değişikliği yapılacak binalarda telif hakkı sahibi proje müelliflerine
talep etmeleri hâlinde, değiştirilecek cephe veya cephelerin beher metrekaresi için bir günlük net asgari
ücret tutarını geçmemek üzere telif hakkı ödenir. Büyükşehir belediye meclisince uygun görülmesi hâlinde,
büyükşehir belediyesi içindeki ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde bu fıkrada belirtilen iş ve işlemleri
yapabilir.
Bina cephelerinde değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları için
yapılması gereken iş, işlem ve yetkilendirmeler, kat maliklerinin arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karara
göre yapılır.
70
Büyükşehir belediyelerince, kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen alanlar ile 5366 sayılı
Kanuna göre yenileme alanı ilan edilen alanlarda veya bu Kanunun 75 inci maddesine göre kamu kurum ve
kuruluşları ile protokol yapmaları hâlinde, büyükşehir belediye meclisi kararı ile, yıkılan ibadethane ve
yurtların yerine veya ihtiyaç duyulan yerlerde ibadethane ve yurt inşa edilebilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamındaki işler, kamu idareleriyle 75 inci madde
çerçevesinde ortak hizmet projeleri aracılığıyla gerçekleştirilebilir.
Bu Kanunun konusu ile ilgili hususlarda Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985 sayılı Kanun
ve diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır.” hükmü yer almaktadır.
Dosyanın incelenmesinden; davacıya ait gecekondu, müştemilat ve bir kısım meyve ağaçlarının
Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Proje kapsamında ve imar planında yol alanında kaldığı, davacının 2981
sayılı Yasa uyarınca yaptığı imar affı başvurusunda gecekondunun imar planında otoparka tecavüzlü
olduğunun tespit edildiği ve gerekli harçlar yatırılmadığından sonuçlandırılmaması nedeniyle işlemlerin
tamamlanmayarak söz konusu yapının ruhsata bağlanmadığı, Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Proje
kapsamında ve imar planında yolda kalması nedeniyle yapısı yıkılan davacıya uzlaşma komisyonunca
3.750.00 lira yardım bedelinin ödenmesine karar verildiği, dava dilekçesinde, Kentsel Dönüşüm ve Gelişim
Projesi kapsamında ve imar planında yol alanında kalan taşınmaza kamulaştırılmasız el atıldığından bahisle
tesis ve arsa bedeli olarak 100 TL tazminatın yasal faizi ile birlikte ödenmesi istenildiği anlaşılmıştır.
Uygulama ve öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü
kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler, "idari işlem"; herhangi bir işlem ya da
karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizlikleri de, "id ari
eylem" olarak tanımlanmaktadır.
İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması,
işletilmesi, bakım ve onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm
ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam
yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Bu bilgiler karşısında; davanın, davacının gecekondu, müştemilat ve ağaçlarını Kentsel Dönüşüm
ve Gelişim Projesi kapsamında ve yol alanında kalması sebebiyle yıkılması suretiyle kamulaştırmasız
olarak el atıldığından bahisle tazminat talebiyle açılan davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde yer alan “İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel
hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları,” hükmü gereğince İdari Yargı Yerinde
görülmesi gerekmektedir…” şeklindeki gerekçe ile 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca,
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; davalılardan Altındağ Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı’nca 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından
görev uyuşmazlığının esasın incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile, Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının gecekondu, müştemilat ve ağaçlarının Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında ve
yol alanında kalması sebebiyle yıkılması suretiyle kamulaştırmasız olarak el atıldığından bahisle uğranılan
zararın faiziyle birlikte ödenmesine hükmedilmesi istemiyle açılmıştır.
03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun “Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı”
başlıklı 73. maddesinde; “(Değişik: 17/6/2010–5998/1 md.) Belediye, belediye meclisi kararıyla; konut
alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her
türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi
ve kültürel dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve
gelişim projeleri uygulayabilir. Bir alanın kentsel dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan ed ilebilmesi için
yukarıda sayılan hususlardan birinin veya bir kaçının gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir
alan sınırları içerisinde bulunması şarttır. Ancak, kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan yerlerde
71
kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi için ilgili belediyenin
talebi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca bu yönde karar alınması
şarttır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı olan veya
olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve yoğunluğunun belirlenmesi, alanın
büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri
münhasıran belediye meclisinin yetkisindedir. Toplamı 5 hektardan az olmamak kaydı ile proje alanı ile
ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı olarak belirlenebilir.
Büyükşehir belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı
ilan etmeye büyükşehir belediyeleri yetkilidir. Büyükşehir belediye meclisince uygun görülmesi halinde
ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Büyükşehir belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine ilişkin her
ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı, yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri
ve 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya büyükşehir
belediyeleri yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve
kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamında bulunan
gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından açılacak davalar, mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karara
bağlanır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç kamuya ait
gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere devredilir. Kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında yıkılarak yeniden yapılacak münferit yapılarda ilgili vergi, resim ve harçların dörtte biri alınır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984 tarihli ve
2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı
İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş kimselerle
anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında hakları verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına
girmeyen gecekondu sahiplerine enkaz ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilir. Bu kapsamda bulunanlara Toplu
Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle konut satışı da yapılabilir. Enkaz ve ağaç bedelleri
arsa veya konut bedellerinden mahsup edilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait gayrimenkuller ile
belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı
belediyeler tarafından yapılır veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje alanında kendilerine 3194 sayılı
Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el
atma davası açabilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon harcamaları, proje
ortak gideri sayılır. Belediyelere ait inşaatların proje ortak giderleri belediyeler tarafından karşılanır.
Kendilerine ayrı ada veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahipleri, sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında proje ortak giderlerine katılmak
zorundadır. Proje ortak gideri ödenmeden inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su,
doğalgaz ve elektrik bağlanamaz.
Dönüşüm alanı sınırı kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin tapu kütüğünün
beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne, paftasında gösterilmek üzere kadastro
müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde; ifraz, tevhit, sınırlı ayni hak tesisi ve
terkini, cins değişikliği ve yapı ruhsatı verilmesine ilişkin işlemler belediyenin izni ile yapılır. (İptal ikinci ,
üçüncü, dördüncü cümleler: Anayasa Mahkemesi’nin 18/10/2012 tarihli ve E.: 2010/82, K.:2012/159 sayılı
Kararı ile)
Belediye, kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar uygulaması
yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların değerlerini tespit etmeye ve bu değer
üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya
yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanması sırasında, tapu kayıtlarında mülkiyet
hanesi açık olan veya ayni hakları davalı olan taşınmazlar doğrudan kamulaştırılarak bedelleri mahkemece
tayin edilen bankaya belli olacak hak sahipleri adına bloke edilir. Belediye kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların kamulaştırılması sırasında veraset ilamı çıkarmaya
veya tapudaki kayıt malikine göre işlem yapmaya yetkilidir.
72
(Ek fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehirlerde büyükşehir belediye meclisinin, il ve
ilçelerde belediye meclislerinin salt çoğunluk ile alacağı karar ile masrafların tamamı veya bir kısmı
belediye bütçesinden karşılanmak kaydıyla kentin uygun görülen alanlarında bina cephelerinde değişiklik
ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları yapılabilir. Cephe değişikliği yapılacak
binalarda telif hakkı sahibi proje müelliflerine talep etmeleri hâlinde, değiştirilecek cephe veya cephelerin
beher metrekaresi için bir günlük net asgari ücret tutarını geçmemek üzere telif hakkı ödenir. Büyükşehir
belediye meclisince uygun görülmesi hâlinde, büyükşehir belediyesi içindeki ilçe belediyeleri kendi sınırları
içinde bu fıkrada belirtilen iş ve işlemleri yapabilir.
(Ek fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Bina cephelerinde değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma
ve çevre tanzimi çalışmaları için yapılması gereken iş, işlem ve yetkilendirmeler, kat maliklerinin arsa payı
çoğunluğu ile verecekleri karara göre yapılır.
(Ek fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehir belediyelerince, kentsel dönüşüm ve gelişim alanı
ilan edilen alanlar ile 5366 sayılı Kanuna göre yenileme alanı ilan edilen alanlarda veya bu Kanunun 75 inci
maddesine göre kamu kurum ve kuruluşları ile protokol yapmaları hâlinde, büyükşehir belediye meclisi
kararı ile, yıkılan ibadethane ve yurtların yerine veya ihtiyaç duyulan yerlerde ibadethane ve yurt inşa
edilebilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamındaki işler, kamu idareleriyle 75 inci madde
çerçevesinde ortak hizmet projeleri aracılığıyla gerçekleştirilebilir.
Bu Kanunun konusu ile ilgili hususlarda Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985 sayılı Kanun
ve diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır.” hükmü yer almış; bu Kanunun işaret ettiği 2985 sayılı Toplu
Konut Kanunu'nun " İskan sahalarının tespiti, kamulaştırma ve kadastro " başlıklı 4. maddesinde; "
(Değişik: 5/5/2004 – 5162/2 md.)
(Değişik birinci fıkra: 24/7/2008-5793/7 md.) Başkanlık, gecekondu dönüşüm projesi
uygulayacağı alanlarda veya mülkiyeti kendisine ait arsa ve arazilerde veya valiliklerce toplu konut iskan
sahası olarak belirlenen alanlarda çevre ve imar bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür ve ölçekteki
planlar ile imar planlarını yapmaya, yaptırmaya ve tadil etmeye yetkilidir. Bu planlar; büyükşehir belediye
sınırları içerisinde kalan alanlar için büyükşehir belediye meclisi tarafından, il ve ilçe belediye sınırları ile
mücavir alanları içerisinde kalan alanlar için ilgili belediye meclisleri tarafından, beldelerde ve diğer
yerlerde ilgili valilik tarafından, planların belediyelere veya valiliğe intikal ettiği tarihten itibaren üç ay
içerisinde aynen veya değiştirilerek onaylanır. Belediyeler ve valilik tarafından üç ay içerisinde
onaylanmayan planlar Başkanlık tarafından re’sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık tarafından
onaylanan bu planlar; askı, ilan ve itiraza dair kararlar da dahil olmak üzere 3194 sayılı İmar Kanunu
hükümlerine göre belediyeler ve ilgili kamu kurumları tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık
tarafından re’sen yapılmak suretiyle yürürlüğe konur.
Başkanlık kanundaki görevleri çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve arsaları ve
bunların içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve yapıları kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık
tarafından yapılacak kamulaştırmalar, 4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü
maddesinin ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı kamulaştırma sayılır.” hükmüne
yer verilmiştir.
Dosya kapsamında yapılan incelemede; Altındağ Belediye Başkanlığı, İmar ve İstimlak
Müdürlüğü’nün 10.08.2006 gün ve 01.10/11049 sayılı yazı ve eklerinden; davacının Belediye arsası üzerine
yaptığı gecekondunun imar yolu üzerinde kalması nedeniyle tahliyesi sonrası Belediye ekiplerince
yıktırıldığı; tapusuz ve 2981/3290/3366 sayılı yasalara göre İmar Affı Müracaatlarından dolayı tapu
alanlarında yapılan taleplerine istinaden enkaz ve alt yapı bedeli alamayanların mağduriyetlerinin
giderilmesi için enkazlarına karşılık 07.06.2006 tarih ve 533 sayılı Meclis Kararına göre uzlaşma
komisyonunca belirlenecek bedel üzerinden ödeme yapılmasına ilişkin Belediye Encümeni’nin 21.06.2006
gün ve 295 sayılı kararın ardından uzlaşma sağlanan ve yapısı yıkılan davacı F.A.’a 3.750.00 YTL
ödenmesine karar verildiği anlaşılmıştır.
Davacı vekili tarafından, davacıya ait gecekondu, müştemilat ve ağaçların, kentsel dönüşüm
projesi kapsamında imar yolunda kaldığı iddiası ile kamulaştırma işlemi yapılmadan ve hiçbir bedel de
ödenmediği iddiası ile alacak davası açıldığı; Danıştay Başsavcısı tarafından, davanın, Kentsel Dönüşüm ve
Gelişim alanlarına ilişkin mevzuat hükümleri çerçevesinde çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarıldığı görülmüştür.
İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması,
işletilmesi, bakım ve onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm
ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam
yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Anayasanın 125'inci maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci
73
maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Bu durumda; davalı Altındağ Belediyesi’nin ilçe sınırları içerisinde bulunan ve imar planı
tamamlanan bölgelerde mülkiyetin tamamı veya hisseli Belediye parsellerinde ve bu parseller arasında
kalan İmar Yolları, Park, Pazaryeri ve Rekrasyon Alanları üzerinde gecekondu, müştemilat ve ağaçların
kamulaştırmaksızın el atıldığı iddiası ile açılan tazminat davasının, 2577 sayılı Kanun'un 2/1 -b maddesinde
yer alan idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam
yargı davaları kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekmektedir.
Belirtilen nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı Altındağ Belediye
Başkanlığı vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 13.03.2014
gün ve E:2013/503 sayılı kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Altındağ Belediye Başkanlığı vekilinin görev
itirazının reddine ilişkin Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 13.03.2014 gün ve E:2013/503 sayılı,
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
10-ESAS NO
: 2014/1036
KARAR NO
: 2014/1088
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacının hissedarı bulunduğu parsel üzerindeki mesken, eklentiler ve ağaçlarının, Kentsel
Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında kaldığından bahisle; söz konusu tesis ve ağaçlara
karşılık, kamulaştırmasız el atma tazminatı ödenmesi istemiyle açtığı davanın, taşınmaza hali hazırda fiilen
el atılmadığı gözetildiğinde, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı : L.T.
Vekilleri : Av. F.T.& Av. U.T.
Davalılar : 1-Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı
2-Mamak Belediye Başkanlığı
Vekilleri : Av. Ç.E., Av. S.B.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkilinin maliki bulunduğu, Ankara İli, Mamak
İlçesi, Altıağaç Mh. 39789 ada 1 parselin 145/14536 m² hissesinin, Mamak Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi
Mahalleleri Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında kaldığını; müvekkilinin imar
parselli arsası üzerinde, Hüseyingazi Mh. 187 Sk. No…. kapı numaralı mesken olarak kullandığı tesisi,
muhtelif cins ve yaşta ağaçlarının bulunduğunu; 5393 Sayılı Belediye Kanununun 73. maddesine dayalı
olarak Büyükşehir Belediyesi tarafından kentsel dönüşüm alanı olarak ilan edilen bölgedeki kamulaştırma
ve imar işlemlerinin, Büyükşehir Belediyesi ile Mamak Belediyesi tarafından ortaklaşa yürütülmekte
olduğunu; Belediye Encümeninin 04.09.2012 tarih ve 1564/1847 sayılı kararı ile Kaymakamlık Makamınca
kamu yararı kararı alınmasına karar verildiğini ve 06.09.2012 tarih ve 2031207868 sayılı yazı ile
Kaymakamlık Makamınca kamu yararı kararı alınmış olduğunu; 19.03.2013 tarihli Resmi Gazetede ilan
edilen 2013/4320 sayılı Bakanlar Kurulunun 11.02.2013 tarihli kararı ile de anılan bölgenin acele
kamulaştırma kapsamına alındığını; ne var ki bu karara ve aradan geçen zamana rağmen anlaşma yapmayan
hak sahipleri ile ilgili olarak Kamulaştırma Yasasının 10. ve 27. maddeleri çerçevesinde bir işlem
yapılmadığını, Mamak Belediye Başkanlığının 2009 - 2014 yatırım raporuna göre bu bölgedeki hak
sahiplerinin %75’i ile anlaşma sağlandığını, bu anlaşma çerçevesinde mahallelerde yıkım ve enkaz kaldırma
çalışmalarının başladığını; nitekim Mamak Belediye Başkanlığı’nın anlaşma yapmayan hak sahiplerine
kapı kapı dağıttığı duyurunun ekinde acele kamulaştırma kararının bulunduğu, üst yazıda ise anlaşma
yapılması halinde kira yardımı yapılacağının, gecekonduların enkaz kaldırma çalışmalarının bitmesinin
hemen peşinden depreme dayanıklı konutların temelinin atılarak, çok kısa bir zaman içerisinde konutların
öncelikli hak sahiplerine dağıtılacağının bildirildiğinin görüldüğünü; kaldı ki; anlaşma yapan hak
sahiplerinin gecekondularının yıkıldığını, yollarda hafriyatın başlamış olduğunu; mahalledeki Harman Yolu
74
İlköğretim Okulu, marketler, kahvehanelerin kapatıldığını; mahalle sakinlerinin çocuklarının başka okullara
sevk edildiğini; mahallenin metrukleşmesi sebebi ile mahalleye tinerciler ve hırsızların dadandığını, elektrik
saatlerinin çalındığını; başka bir dava dosyasında yapılan bilirkişi incelemesinde; “yapıların yer yer
yıkıldığı, bazı gecekonduların enkazının kaldırıldığı, enkaz kaldırılması zor olan bölgelerde gecekondu
enkazlarının durduğu, bazı evlerin terk edildiği, bazı yolların kullanılamaz durumda ve harap, terk edilmiş
olduğu, belediye hizmetlerinin yapılmadığı, yıkılmayan gecekondularda çağdaş yaşam şartlarının ortadan
kalktığı”nın tespit edilmiş olduğunu; raporun devamında bu koşullar altında el atmanın mevcut olduğu
kanaatine varıldığını; mevcut durum böyle iken, davalıların, Kamulaştırma Yasasının 10. Ve 27.maddelerini
uygulamayarak, müvekkilinin mülkiyet hakkından kaynaklanan haklarını kısıtlamak sureti ile anlaşma
yapmaya zorlandığını; anılan kararlar çerçevesinde kentsel dönüşüm alanına giren müvekkilinin taşınmazı
ile ilgili olarak uzlaşma ve dolayısı ile daire karşılığı sözleşme yapma niyetlerinin bulunmadığını; tarafların
uzlaşma sağlayamadığının, sağlıklı yaşam ve çevre koşullarının ortadan kalktığının, süreklilik arz eden fiili
durum sebebi ile kamulaştırmasız el atmanın unsurlarının oluştuğunun açık olduğunu; kaldı ki, 5393 Sayılı
Yasanın 73/8. fıkrasında yer alan; “Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait
gayrimenkuller ile belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları gayrimenkuller üzerindeki
inşaatların tamamı belediyeler tarafından yapılır veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya
belediyece kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje alanında kendilerine
3194 sayılı Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı verilmemiş olanlar
kamulaştırmasız el atma davası açabilirler” hükmü doğrultusunda müvekkilinin dava açma hakkı
doğduğunu ifade ederek; fazlaya ilişkin hak ve alacakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik; 1- Ankara İli,
Mamak İlçesi, Altıağaç Mh. 39789 ada 1 parseldeki 145/14536 hisseli (145 m2) arsa vasfındaki taşınmaz,
arsa üzerindeki mesken vasıflı tesis, eklentiler ve ağaçlar için 10.000,00 TL kamulaştırmasız el atma
tazminatının dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline, fazlaya ilişkin
hakkın saklı tutulmasına, 2-Kamulaştırma bedeli karşılığında taşınmaz mülkiyetinin davalılara devrine,
karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalılardan Mamak Belediye Başkanlığının vekili, süresi içerisinde, davanın idari yargının
görev alanına girdiğini öne sürerek görev itirazında bulunmuştur.
ANKARA 5.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 9.5.2014 gün ve E: 2013/554 sayı ile, davanın
Kamulaştırmasız El Atma Davası olduğu gerekçesiyle davalı Mamak Belediye Başkanlığı vekilinin yargı
yolu itirazının reddine karar vermiştir.
Davalılardan Mamak Belediye Başkanlığı vekilinin süresi içinde verdiği dilekçe ile, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle başvuruda bulunması üzerine dilekçe, dava dosyasının onaylı
örneği ile birlikte Danıştay Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
DANIŞTAY BAŞSAVCISI; aynen, “5393 sayılı Belediye Kanunu’nun “Kentsel dönüşüm ve
gelişim alanı” başlıklı 73. maddesinde; "Belediye, belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları,
ticaret alanları, teknoloji parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı
alanları oluşturmak, eskiyen kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel
dokusunu korumak veya deprem riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim
projeleri uygulayabilir. Bir alanın kentsel dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan edilebilmesi için yukarıd a
sayılan hususlardan birinin veya bir kaçının gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir alan sınırları
içerisinde bulunması şarttır. Ancak, kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan yerlerde kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi için ilgili belediyenin talebi ve
Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca bu yönde karar alınması şarttır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı olan veya
olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve yoğunluğunun belirlenmesi, alanın
büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri
münhasıran belediye meclisinin yetkisindedir. Toplamı 5 hektardan az olmamak kaydı ile proje alanı ile
ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı olarak belirlenebilir.
Büyükşehir belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı
ilan etmeye büyükşehir belediyeleri yetkilidir. Büyükşehir belediye meclisince uygun görülmesi halinde
ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Büyükşehir belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine ilişkin her
ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı, yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri
ve 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya büyükşehir
belediyeleri yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve
kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamında bulunan
gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından açılacak davalar, mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karara
bağlanır.
75
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç kamuya ait
gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere devredilir. Kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında yıkılarak yeniden yapılacak münferit yapılarda ilgili vergi, resim ve harçların dörtte biri alınır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984 tarihli ve
2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı
İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş kimselerle
anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında hakları verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına
girmeyen gecekondu sahiplerine enkaz ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilir. Bu kapsamda bulunanlara Toplu
Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle konut satışı da yapılabilir. Enkaz ve ağaç bedelleri
arsa veya konut bedellerinden mahsup edilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait gayrimenkuller ile
belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı
belediyeler tarafından yapılır veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje alanında kendilerine 3194 sayılı
Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el
atma davası açabilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon harcamaları, proje
ortak gideri sayılır. Belediyelere ait inşaatların proje ortak giderleri belediyeler tarafından karşılanır.
Kendilerine ayrı ada veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahipleri, sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında proje ortak giderlerine katılmak
zorundadır. Proje ortak gideri ödenmeden inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su,
doğalgaz ve elektrik bağlanamaz.
Dönüşüm alanı sınırı kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin tapu kütüğünün
beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne, paftasında gösterilmek üzere kadastro
müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde; ifraz, tevhit, sınırlı ayni hak tesisi ve
terkini, cins değişikliği ve yapı ruhsatı verilmesine ilişkin işlemler belediyenin izni ile yapılır.
Belediye, kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar uygulaması
yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların değerlerini tespit etmeye ve bu değer
üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya
yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanması sırasında, tapu kayıtlarında mülkiyet
hanesi açık olan veya ayni hakları davalı olan taşınmazlar doğrudan kamulaştırılarak bedelleri mahkemece
tayin edilen bankaya belli olacak hak sahipleri adına bloke edilir. Belediye kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların kamulaştırılması sırasında veraset ilamı çıkarmaya
veya tapudaki kayıt malikine göre işlem yapmaya yetkilidir.
Büyükşehirlerde büyükşehir belediye meclisinin, il ve ilçelerde belediye meclislerinin salt
çoğunluk ile alacağı karar ile masrafların tamamı veya bir kısmı belediye bütçesinden karşılanmak kaydıyla
kentin uygun görülen alanlarında bina cephelerinde değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre
tanzimi çalışmaları yapılabilir. Cephe değişikliği yapılacak binalarda telif hakkı sahibi proje müelliflerine
talep etmeleri hâlinde, değiştirilecek cephe veya cephelerin beher metrekaresi için bir günlük net asgari
ücret tutarını geçmemek üzere telif hakkı ödenir. Büyükşehir belediye meclisince uygun görülmesi hâlinde,
büyükşehir belediyesi içindeki ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde bu fıkrada belirtilen iş ve işlemleri
yapabilir.
Bina cephelerinde değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaIarı için
yapılması gereken iş, işlem ve yetkilendirmeler, kat maliklerinin arsa payı çoğunluğu ile verecekleri karara
göre yapılır.
Büyükşehir belediyelerince, kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen alanlar ile 5366 sayılı
Kanuna göre yenileme alanı ilan edilen alanlarda veya bu Kanunun 75 inci maddesine göre kamu kurum ve
kuruluşları ile protokol yapmaları hâlinde, büyükşehir belediye meclisi kararı ile, yıkılan ibadethane ve
yurtların yerine veya ihtiyaç duyulan yerlerde ibadethane ve yurt inşa edilebilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamındaki işler, kamu idareleriyle 75 inci madde
çerçevesinde ortak hizmet projeleri aracılığıyla gerçekleştirilebilir.
Bu Kanunun konusu ile ilgili hususlarda Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985 sayılı Kanun
ve diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır.” hükmü yer almaktadır.
2985 sayılı Toplu Konut Kanunu'nun "İskan Sahalarının Tespiti, Kamulaştırma Ve Kadastro"
başlıklı 4. maddesinde; "Başkanlık, gecekondu dönüşüm projesi uygulayacağı alanlarda veya mülkiyeti
kendisine ait arsa ve arazilerde veya valiliklerce toplu konut iskan sahası olarak belirlenen alanla rda çevre
76
ve imar bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür ve ölçekteki planlar ile imar planlarını yapmaya,
yaptırmaya ve tadil etmeye yetkilidir. Bu planlar; büyükşehir belediye sınırları içerisinde kalan alanlar için
büyükşehir belediye meclisi tarafından, il ve ilçe belediye sınırları ile mücavir alanları içerisinde kalan
alanlar için ilgili belediye meclisleri tarafından, beldelerde ve diğer yerlerde ilgili valilik tarafından,
planların belediyelere veya valiliğe intikal ettiği tarihten itibaren üç ay içerisinde aynen veya değiştirilerek
onaylanır. Belediyeler ve valilik tarafından üç ay içerisinde onaylanmayan planlar Başkanlık tarafından
re'sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık tarafından onaylanan bu planlar; askı, ilan ve itiraza
dair kararlar da dahil olmak üzere 3194 sayılı İmar Kanunu hükümlerine göre belediyeler ve ilgili kamu
kurumlan tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık tarafından re'sen yapılmak suretiyle yürürlüğe konur.
Başkanlık kanundaki görevleri çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve arsaları ve
bunların içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve yapıları kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık
tarafından yapılacak kamulaştırmalar, 4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü
maddesinin ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı kamulaştırma sayılır." hükmüne
yer verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden; davacının hissedarı olduğu taşınmazın bulunduğu yerde davalılardan
Mamak Belediyesi ile Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı arasında 2985 sayılı Toplu Konut
Kanunu, 775 sayılı Gecekondu Kanunu, 5393 sayılı Belediye Kanunu, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu,
3194 sayılı İmar Kanunu hükümleri çerçevesinde "Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Kentsel Yenileme ve
Gecekondu Dönüşüm Projesi"ne ilişkin olarak hazırlanan 14.08.2012 tarihli protokolün imzalandığı,
protokol gereği anılan bölgenin Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca 775 sayılı Kanun uyarınca
Gecekondu Önleme Bölgesi olarak ilan edildiği, 19.3.2013 tarihli, 28592 sayılı Resmi Gazete'de
yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla proje alanında kalan taşınmazların Toplu Konut İdaresi Başkanlığı
tarafından acele kamulaştırılmasına karar verildiği, anılan protokol gereği kamulaştırma işlemlerinin davalı
Mamak Belediyesince yürütüldüğü, dava konusu taşınmazın söz konusu proje kapsamında kaldığı ve
kamulaştırma işlemlerinin devam ettiği; dava dilekçesinde, Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm
Projesi alanında kalan taşınmaza kamulaştırılmasız el atıldığından bahisle 10.000 TL tazminatın yasal
faiziyle birlikte ödenmesi ve taşınmazın mülkiyetinin davalı idarelere devrinin istenildiği anlaşılmıştır.
Uygulama ve öğreti'de, kamu idarelerinin, kamu hizmetinin yürütümü sırasında, kamu gücü
kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemler, "idari işlem"; herhangi bir işlem ya da
karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizlikleri de, "idari
eylem" olarak tanımlanmaktadır.
İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması,
işletilmesi, bakım ve onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm
ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam
yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan İdari Yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Bu bilgiler karşısında; davanın, davacının taşınmazının, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun
15.12.2010 günlü, E:2010/5-662 K:2010/651 sayılı kararında "hukuki el atma" olarak nitelendirilen,
Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında kalması sebebiyle mülkiyet hakkına
getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat talebiyle açıldığı sonucuna ulaşılmıştır.
Dava dilekçesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararında, mülkiyet hakkına getirildiği
söylenen kısıtlamanın, taşınmazın maliki yönünden zarar doğurucu sonuçlarının olabileceğinde kuşku
yoktur. Ancak bu sonuç ya da sonuçların, bir idari işlem olan Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm
Projesindeki taşınmaza yönelik belirlemeden, bu projede öngörülen acele kamulaştırma işlemlerinin
zamanında yapılmamasından; başka anlatımla da, idari işlemlerden ve davalı Mamak Belediyesi ile
Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı tarafından söz konusu proje gereği yapılması gereken
kamulaştırmalar konusundaki hareketsizlik şeklinde ortaya çıkan idari eylemlerden kaynaklanmaktadır.
Bu bakımdan, hukuka uygunluklarının denetimi ve zarar doğurucu sonuçlarının giderilmesi idari
yargının görev alanında bulunan idari işlem ve eylemlerin hukuk düzeninde oluşturdukları etki ve
sonuçların, "hukuki el atma" olarak nitelendirilmesine ve bu olumsuz sonuçlarla ilgili tazminat taleplerinin
Adli Yargı yerlerinde açılacak tazminat davalarına konu edilmelerine hukuken olanak bulunmamaktadır.
Dolayısıyla, davanın, davacının hissedarı olduğu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığından
bahisle 10.000 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemine ilişkin kısmının, 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin 1 'inci fıkrasının (b) bendinde yer alan "İdari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları," hükmü
gereğince İdari Yargı yerinde görülmesi gerekmektedir
Nitekim, 11.06.2013 günlü, 28674 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 6487 sayılı Kanun'un
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6'ncı maddesinde değişiklik yapan 21'inci maddesinde
"Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmi kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların
uygulanmasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar
77
Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir."
hükmüne yer verilmek suretiyle "hukuki el atma" olarak nitelendirilen, imar planındaki belirleme sebebiyle
mülkiyet hakkına getirilen kısıtlamadan kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve çözümünde İdari Yargı
yerinin görevli olduğunun öngörülmüş bulunmaktadır.” demek suretiyle, davanın, davacının hissedarı
olduğu taşınmaza kamulaştırmasız el atıldığından bahisle 10.000 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte
ödenmesi istemine ilişkin kısmı yönünden 2247 sayılı Kanun'un 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; Davalılardan Mamak Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı’nca, davanın, davacıya ait taşınmaza
kamulaştırmasız el atıldığından bahisle 10.000 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemine
ilişkin kısmı ve anılan davalı İdare yönünden 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı
çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının hissedarı bulunduğu parsel üzerindeki mesken, eklentiler ve ağaçlarının, Mamak
Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi Mahalleleri Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında
kaldığından bahisle; söz konusu tesis ve ağaçlara karşılık, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak k aydıyla,
şimdilik 10.000 TL kamulaştırmasız el atma tazminatının faiziyle birlikte tahsili istemiyle açılmıştır.
03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun “Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı”
başlıklı 73. maddesinde;
“(Değişik: 17/6/2010-5998/1 md.)
Belediye, belediye meclisi kararıyla; konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları, teknoloji
parkları, kamu hizmeti alanları, rekreasyon alanları ve her türlü sosyal donatı alanları oluşturmak, eskiyen
kent kısımlarını yeniden inşa ve restore etmek, kentin tarihi ve kültürel dokusunu korumak veya deprem
riskine karşı tedbirler almak amacıyla kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir. Bir alanın kentsel
dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan edilebilmesi için yukarıda sayılan hususlardan birinin veya bir kaçının
gerçekleşmesi ve bu alanın belediye veya mücavir alan sınırları içerisinde bulunması şarttır. Ancak,
kamunun mülkiyetinde veya kullanımında olan yerlerde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan
edilebilmesi ve uygulama yapılabilmesi için ilgili belediyenin talebi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının
teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca bu yönde karar alınması şarttır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilecek alanın; üzerinde yapı olan veya
olmayan imarlı veya imarsız alanlar olması, yapı yükseklik ve yoğunluğunun belirlenmesi, alanın
büyüklüğünün en az 5 en çok 500 hektar arasında olması, etaplar halinde yapılabilmesi hususlarının takdiri
münhasıran belediye meclisinin yetkisindedir. Toplamı 5 hektardan az olmamak kaydı ile proje alanı ile
ilişkili birden fazla yer tek bir dönüşüm alanı olarak belirlenebilir.
Büyükşehir belediye ve mücavir alan sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projesi alanı
ilan etmeye büyükşehir belediyeleri yetkilidir. Büyükşehir belediye meclisince uygun görülmesi halinde
ilçe belediyeleri kendi sınırları içinde kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayabilir.
Büyükşehir belediyeleri tarafından yapılacak kentsel dönüşüm ve gelişim projelerine ilişkin her
ölçekteki imar planı, parselasyon planı, bina inşaat ruhsatı, yapı kullanma izni ve benzeri tüm imar işlemleri
ve 3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda belediyelere verilen yetkileri kullanmaya büyükşehir
belediyeleri yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve
kamulaştırılmasında anlaşma yolu esastır. Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamında bulunan
gayrimenkul sahipleri ve belediye tarafından açılacak davalar, mahkemelerde öncelikle görüşülür ve karar a
bağlanır.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanları içinde yer alan eğitim ve sağlık alanları hariç kamuya ait
gayrimenkuller harca esas değer üzerinden belediyelere devredilir. Kentsel dönüşüm ve gelişim proje
alanlarında yıkılarak yeniden yapılacak münferit yapılarda ilgili vergi, resim ve harçların dörtte biri alınır.
78
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarındaki gayrimenkul sahipleri ve 24/2/1984 tarihli ve
2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı
İmar Kanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanuna istinaden, hak sahibi olmuş kimselerle
anlaşmaları halinde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanında hakları verilir. 2981 sayılı Kanun kapsamına
girmeyen gecekondu sahiplerine enkaz ve ağaç bedelleri verilir veya belediye imkanları ölçüsünde kentsel
dönüşüm ve gelişim proje alanı dışında arsa veya konut satışı yapılabilir. Bu kapsamda bulunanlara Toplu
Konut İdaresi Başkanlığı ile işbirliği yapılmak suretiyle konut satışı da yapılabilir. Enkaz ve ağaç bedelleri
arsa veya konut bedellerinden mahsup edilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde belediyelere ait gayrimenkuller ile
belediyelerin anlaşma sağladığı veya kamulaştırdıkları gayrimenkuller üzerindeki inşaatların tamamı
belediyeler tarafından yapılır veya yaptırılır. Belediye ile anlaşma yapmayan veya belediyece
kamulaştırılmasına gerek duyulmayan gayrimenkul sahiplerinden proje alanında kendilerine 3194 sayılı
Kanunun 18 inci maddesine göre ayrı ada ve parselde imar hakkı verilmemiş olanlar kamulaştırmasız el
atma davası açabilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanlarında yapılacak alt yapı ve rekreasyon harcamaları, proje
ortak gideri sayılır. Belediyelere ait inşaatların proje ortak giderleri belediyeler tarafından k arşılanır.
Kendilerine ayrı ada veya parsel tahsis edilen gayrimenkul sahipleri ile kamulaştırma dışı kalan
gayrimenkul sahipleri, sahip oldukları inşaatın toplam metrekaresi oranında proje ortak giderlerine katılmak
zorundadır. Proje ortak gideri ödenmeden inşaat ruhsatı, yapılan binalara yapı kullanma izni verilemez; su,
doğalgaz ve elektrik bağlanamaz.
Dönüşüm alanı sınırı kesinleştiği tarihte, bu sınırlar içindeki gayrimenkullerin tapu kütüğünün
beyanlar hanesine kaydedilmek üzere tapu sicil müdürlüğüne, paftasında gösterilmek üzere kadastro
müdürlüğüne bildirilir. Söz konusu gayrimenkullerin kaydında meydana gelen değişiklikler belediyeye
bildirilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim alanı ilan edilen yerlerde; ifraz, tevhit, sınırlı ayni hak tesisi ve
terkini, cins değişikliği ve yapı ruhsatı verilmesine ilişkin işlemler belediyenin izni ile yapılır. (İptal ikinci ,
üçüncü, dördüncü cümleler: Anayasa Mahkemesi’nin 18/10/2012 tarihli ve E.: 2010/82, K.:2012/159 sayılı
Kararı ile)
Belediye, kentsel dönüşüm ve gelişim projelerini gerçekleştirmek amacıyla; imar uygulaması
yapmaya, imar uygulaması yapılan alanlardaki taşınmazların değerlerini tespit etmeye ve bu değer
üzerinden hak sahiplerine dağıtım yapmaya veya hasılat paylaşımını esas alan uygulamalar yapmaya
yetkilidir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projelerinin uygulanması sırasında, tapu kayıtlarında mülkiyet
hanesi açık olan veya ayni hakları davalı olan taşınmazlar doğrudan kamulaştırılarak bedelleri mahkemece
tayin edilen bankaya belli olacak hak sahipleri adına bloke edilir. Belediye kentsel dönüşüm ve gelişim
projelerinin uygulama alanında bulunan taşınmazların kamulaştırılması sırasında veraset ilamı çıkarmaya
veya tapudaki kayıt malikine göre işlem yapmaya yetkilidir.
(Ek fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehirlerde büyükşehir belediye meclisinin, il ve
ilçelerde belediye meclislerinin salt çoğunluk ile alacağı karar ile masrafların tamamı veya bir kısmı
belediye bütçesinden karşılanmak kaydıyla kentin uygun görülen alanlarında bina cephelerinde değişiklik
ve yenileme ile özel aydınlatma ve çevre tanzimi çalışmaları yapılabilir. Cephe değişikliği yapılacak
binalarda telif hakkı sahibi proje müelliflerine talep etmeleri hâlinde, değiştirilecek cephe veya cephelerin
beher metrekaresi için bir günlük net asgari ücret tutarını geçmemek üzere telif hakkı ödenir. Büyükşehir
belediye meclisince uygun görülmesi hâlinde, büyükşehir belediyesi içindeki ilçe belediyeleri kendi sınırları
içinde bu fıkrada belirtilen iş ve işlemleri yapabilir.
(Ek fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Bina cephelerinde değişiklik ve yenileme ile özel aydınlatma
ve çevre tanzimi çalışmaları için yapılması gereken iş, işlem ve yetkilendirmeler, kat maliklerinin arsa payı
çoğunluğu ile verecekleri karara göre yapılır.
(Ek fıkra: 16/5/2012-6306/17 md.) Büyükşehir belediyelerince, kentsel dönüşüm ve gelişim alanı
ilan edilen alanlar ile 5366 sayılı Kanuna göre yenileme alanı ilan edilen alanlarda veya bu Kanunun 75 inci
maddesine göre kamu kurum ve kuruluşları ile protokol yapmaları hâlinde, büyükşehir belediye meclisi
kararı ile, yıkılan ibadethane ve yurtların yerine veya ihtiyaç duyulan yerlerde ibadethane ve yurt inşa
edilebilir.
Kentsel dönüşüm ve gelişim projesi kapsamındaki işler, kamu idareleriyle 75 inci madde
çerçevesinde ortak hizmet projeleri aracılığıyla gerçekleştirilebilir.
Bu Kanunun konusu ile ilgili hususlarda Başbakanlık Toplu Konut İdaresine 2985 sayılı Kanun
ve diğer kanunlarla verilen yetkiler saklıdır.” hükmü yer almış; bu Kanunun işaret ettiği 2985 sayılı Toplu
Konut Kanunu'nun " İskan sahalarının tespiti, kamulaştırma ve kadastro " başlıklı 4. maddesinde; "
(Değişik: 5/5/2004 – 5162/2 md.)
79
(Değişik birinci fıkra: 24/7/2008-5793/7 md.) Başkanlık, gecekondu dönüşüm projesi
uygulayacağı alanlarda veya mülkiyeti kendisine ait arsa ve arazilerde veya valiliklerce toplu konut iskan
sahası olarak belirlenen alanlarda çevre ve imar bütünlüğünü bozmayacak şekilde her tür ve ölçekteki
planlar ile imar planlarını yapmaya, yaptırmaya ve tadil etmeye yetkilidir. Bu planlar; büyükşehir belediye
sınırları içerisinde kalan alanlar için büyükşehir belediye meclisi tarafından, il ve ilçe belediye sınırları ile
mücavir alanları içerisinde kalan alanlar için ilgili belediye meclisleri tarafından, beldelerde ve diğer
yerlerde ilgili valilik tarafından, planların belediyelere veya valiliğe intikal ettiği tarihten itibaren üç ay
içerisinde aynen veya değiştirilerek onaylanır. Belediyeler ve valilik tarafından üç ay içerisinde
onaylanmayan planlar Başkanlık tarafından re’sen onaylanır. Belediyeler, valilik veya Başkanlık tarafından
onaylanan bu planlar; askı, ilan ve itiraza dair kararlar da dahil olmak üzere 3194 sayılı İmar Kanunu
hükümlerine göre belediyeler ve ilgili kamu kurumları tarafından yapılacak tüm işlemler Başkanlık
tarafından re’sen yapılmak suretiyle yürürlüğe konur.
Başkanlık kanundaki görevleri çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve arsaları ve
bunların içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve yapıları kamulaştırmaya yetkilidir. Başkanlık
tarafından yapılacak kamulaştırmalar, 4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3 üncü
maddesinin ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı kamulaştırma sayılır.” hükmüne
yer verilmiştir.
Uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak dava dosyasında bulunan Mamak Belediye Başkanlığının
23.12.2013 kayıt tarihli cevap dilekçesinde; Belediyelerinin sınırlarında bulunan Altıağaç-KaraağaçHüseyingazi mahallelerinde, imarlaşmanın çeşitli sebeplerle gerçekleşmemesi ve mevcut yapılaşmanın
sağlıklı olamaması nedeniyle Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi uygulanmasına karar
verilmiş olduğu; davacının hissedarı olduğu arsa ve gecekondunun da bu alan üzerinde kaldığı; Belediyeleri
ve T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı arasında, 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu, 775 sayılı
Gecekondu Kanunu, 5393 sayılı Belediye Kanunu, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu, 3194 sayılı İmar
Kanunu hükümleri çerçevesinde Altıağaç-Karaağaç-Hüseyingazi mahalleleri Kentsel Yenileme ve
Gecekondu Dönüşüm Projesine ilişkin olarak hazırlanan 14/08/2012 tarihli protokolün imzalandığı ve
Belediye Meclisinin kararıyla Uygulama Yönetmeliği hazırlandığı; Protokol gereği bu bölgenin T.C.
Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca 775 sayılı Kanun uyarınca Gecekondu Önleme Bölgesi
olarak ilan edildiği; bu doğrultuda, anılan bölgede kamulaştırma yapılabilmesi için Belediye Encümeninin
04/09/2012 tarihli ve 1564/1847 sayılı kararıyla kamu yararı kararı alınmış olduğu, bu kararın
Kaymakamlık Makamının 06/09/2012 tarihli kararıyla onaylandığı; aynı zamanda bu alanın, Toplu Konut
İdaresi Başkanlığınca 775 sayılı Gecekondu Kanununun 5,7, 19 ve geçici 9. maddesine istinaden
“Gecekondu Önleme Bölgesi” olarak ilan edildiği; 14/08/2012 tarihli protokol ile mevzuat hükümleri
doğrultusunda “Altıağaç, Karaağaç ve Hüseyingazi Mahalleleri Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Proje
Alanında” uygulanacak yönetmeliğin hazırlandığı ve Mamak Belediye Meclisine sunulduğu; Mamak
Belediye Meclisinin sunulan yönetmeliği 02/07/2012 tarih ve 386 sayılı kararıyla kabul ettiği; ancak
yönetmeliğin bazı hükümlerinin, Mamak Belediye Meclisinin 01/08/2012 gün ve 443, 02/01/2013 gün ve 8
sayılı kararlarıyla değişikliğe uğradığı; bu arada Bakanlar Kurulunun 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun
27. maddesine göre anılan bölge ile ilgili olarak acele kamulaştırma kararı almış olduğu, bu kararın
11/02/2013 tarihli Resmi Gazetede yayınlandığı; bu bağlamda “Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm”
alanı olarak ilan edilen bölgede bulunan hak sahiplerini uzlaşmaya davet etmek için tebligatlar
gönderilmeye başlandığı; proje kapsamında öncelikle gecekondu ve arsa sahipleriyle uzlaşmaya
çalışılacağı, anlaşma sağlanamaması halinde kamulaştırma işlemlerinin yapılacağı; bu konuda yetkili birimi
olan Emlak ve İstimlak Müdürlüğünün Acele Kamulaştırma Davası açılacak dosyaları hazırladığını; anılan
projeden dolayı arsa ve gecekondu sahiplerinin herhangi bir hak kaybı bulunmadığı gibi, proje
uygulandığında anılan mahallelerde bulunan çarpık yapılaşmanın sona ereceği, daha sağlıklı imarlı
yapılaşmaya geçileceği; davacının Ankara İli, Mamak İlçesi, Altıağaç Mahallesi, imarın 39789 ada 1
numaralı parselinde tapu kayıtlarına göre bugün için 145 m2 hissesinin bulunduğu; bu hissenin 2981 sayılı
İmar Affı Yasasının 13/b maddesine göre ilgili kurumca tahsis edilip, davacı adına tapuda devir ve tescil
işlemlerinin yapılmış bulunduğu; davacıya 2981 sayılı İmar Affı Yasasına göre arsa tahsis işlemleri
gerçekleştirildiğinden, adı geçen şahsa ait gecekondu ve müştemilatlara en fazla enkaz bedeli tespit
edilebileceği, davacının bu konuda bina bedeli isteminin yasal dayanağının bulunmadığı; dava konusu arsa,
yapı, müştemilat ve ağaçlara Müvekkili İdare tarafından herhangi bir şekilde el atmanın söz konusu
olmadığı gibi, enkazların Kurumları tarafından alınmadığı savunulmuştur.
Anılan Belediye Başkanlığının dilekçesine karşı, Davacı vekili tarafından, Mahkemeye ibraz
edilen 15.1.2014 tarihli dilekçenin, “FİİLİ EL ATMA OLGUSU - ADLİ YARGININ GÖREVLİ OLMASI
HAKKINDA” başlıklı kısmında; “Dava dilekçemizde, müvekkilimin davalılarla uzlaşamadığını, sözleşme
yapmak istemediğini belirtmiştik. Davalılar, anlaşma yapmayan hak sahipleri hakkında Kamulaştırma
Yasası 10. Ve 27.maddesi çerçevesinde işlem yapmak yerine, mahallede hafriyat çalışmasına başlamış,
anlaşma yapan hak sahiplerinin evlerini yıkmıştır. Harman Yolu İlköğretim Okulu önce kapatılmış,
80
ardından yıkılmıştır. Marketler, kahvehaneler kapanmıştır. Bu ortamda mahalle vasfı ortadan kalkmış
olmakla arazinin ortasında sadece anlaşma yapmayan hak sahiplerinin evleri kalmıştır. Davalılar ise
kamulaştırma işlemi yapmak konusunda isteksiz davranmaktadır. Bunun yerine, çalışmalara hız vererek
mahalledeki yaşam koşullarını ağırlaştırmak suretiyle müvekkili anlaşmaya zorlamaktadır.
Kaldı ki; davalı yanın dilekçesinde belirttiği üzere, Kaymakamlık Makamınca 04.09.2012 tarihinde
1564/1847 Sayılı Kamu Yararı Kararı alınmış, 14.08.2012 tarihinde TOKİ ile protokol yapılmıştır.
11.02.2013 tarihli Resmi Gazetede Acele Kamulaştırma Kararı da yayınlanmıştır. Bu noktalar üzerinde
durmak gerekir:
Birincisi, acele el koyma kararından çok önce kamu yararı kararı alınmış, hak sahipleri ile
anlaşmalar 2012 tarihinde imzalanmaya başlamıştır. Anlaşma yapan hak sahiplerinin evleri ise hemen
yıkılmış, enkazları toplanmıştır. Böylece anlaşma yapmak istemeyen hak sahiplerinin yaşam koşulları 2012
tarihinden bu yana ağırlaşmış, dava tarihi itibari ile çekilmez bir hal almıştır. Bu noktada artık fiili el atma
koşullarının oluştuğu, dolayısı ile yargı yolu itirazının haklı olmadığı aşikardır.” denildiği görülmüştür.
Davacının taşınmazına fiilen el atılıp atılmadığı yolundaki iddiaların çözüme kavuşturulması
amacıyla Mahkemesinden, taşınmaza ilişkin olarak keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılıp yaptırılmadığının
sorularak, varsa Bilirkişi Raporu istenilmiş, ancak Mahkemesince 20.11.2014 gün ve E:2013/554 sayılı yazı
ile dava konusu taşınmaza ilişkin olarak keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmadığı bildirilmiştir.
Dosyadaki bilgi ve belgeler ile tarafların iddia ve savunmalarının irdelenmesinden; da valı idarece
dava konusu arsa, yapı, müştemilat ve ağaçlara herhangi bir şekilde el atılmadığının ifade edildiği; davacı
vekilinin beyanına göre, davacının davalılarla uzlaşamadığı, sözleşme yapmak istemediği, davalıların,
anlaşma yapan hak sahiplerinin evlerini yıkmış olduğunun belirtildiği; bütün bu anlatımlar neticesinde,
dosyada davacının taşınmazına fiilen el atıldığına ilişkin her hangi bir bilgi ve belge bulunmadığı,
dolayısıyla davacının taşınmazına fiilen el atılmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Davacı vekili tarafından, müvekkilinin taşınmazının, Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm
Projesi alanında kaldığı, taşınmaza kamulaştırılmasız el atıldığından bahisle, fazlaya ilişkin hakları saklı
kalmak kaydıyla, şimdilik 10.000 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi ve taşınmazın mülkiyetinin
davalılara devri istemiyle dava açılmış; Danıştay Başsavcısı tarafından, davanın, davacıya ait taşınmaza
kamulaştırmasız el atıldığından bahisle 10.000 TL tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemin e
ilişkin kısmı yönünden olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı görülmüştür.
İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması,
işletilmesi, bakım ve onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların görüm
ve çözümünde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılacak tam
yargı davaları kapsamında yargısal denetim yapan idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Anayasanın 125'inci maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci
maddesinin 1'inci fıkrasının (b) bendinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Bu durumda; davalılardan Mamak Belediyesi ile Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı
arasında 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu, 775 sayılı Gecekondu Kanunu, 5393 sayılı Belediye Kanunu,
2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu, 3194 sayılı İmar Kanunu hükümleri çerçevesinde "Altıağaç -KaraağaçHüseyingazi Kentsel Yenileme ve Gecekondu Dönüşüm Projesi"ne ilişkin olarak hazırlanan 14.08.2012
tarihli protokolün imzalandığı, protokol gereği anılan bölgenin Başbakanlık Toplu Konut İdaresi
Başkanlığınca 775 sayılı Kanun uyarınca Gecekondu Önleme Bölgesi olarak ilan edildiği, 19.3.2013 tarihli
Resmi Gazete'de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla proje alanında kalan taşınmazların Toplu Konut
İdaresi Başkanlığı tarafından acele kamulaştırılmasına karar verildiği, anılan protokol gereği kamulaştırma
işlemlerinin davalı Mamak Belediyesince yürütüldüğü, dava konusu taşınmazın söz konusu proje
kapsamında kaldığı ve kamulaştırma işlemlerinin devam ettiği; dava konusu uyuşmazlığın da, idarelerin
yetkili organlarının kamu gücünü kullanarak, res'en ve tek taraflı olarak tesis ettiği işlem/veya iş lemler
nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen zarardan kaynaklandığı; davacı vekili tarafından da, bu işlemlerden
doğan zararın tazmininin istenildiği gözetildiğinde; davanın, 2577 sayılı Kanun'un 2/1-b maddesinde yer
alan idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı
davaları kapsamında idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekmektedir.
Belirtilen nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalılardan Mamak
Belediye Başkanlığının görev itirazının, Ankara 5.Asliye Hukuk Mahkemesi’nce reddine ilişkin kararın,
tazminata ilişkin kısmının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalılardan Mamak Belediye Başkanlığının GÖREV
İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Ankara 5.Asliye Hukuk Mahkemesinin 9.5.2014 gün ve E:2013/554
81
sayılı KARARININ, tazminata ilişkin kısmının KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ
İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
11-ESAS NO
: 2014/1074
KARAR NO
: 2014/1124
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2547 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca davalı Üniversite adına Ortadoğu Teknik
Üniversitesinde doktora öğrencisi olarak görevlendirilen davacının, davalı üniversite lehine yüklendiği
mecburi hizmet yükümlülüğü ile tazminat yükümlülüğünün iptali istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: S.Y.
: Av. M.B.
: Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü
: Av. C.Ö.
O L A Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde, Kocaeli Üniversitesi adına 2547 sayılı Yasa’nın 35.
maddesi uyarınca Orta Doğu Teknik Üniversitesinde doktora eğitimi alması nedeniyle davalı Üniversite ile
imzalamış olduğu kefalet senedine göre yerine getirmesi gereken mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali ile
ödemek zorunda olduğu masrafın iadesi istemiyle davalı idareye vermiş olduğu dilekçesindeki talebinin
reddine ilişkin davalı Üniversitenin 13.3.2013 gün ve 1029 sayılı işleminin iptali istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
Davalı idare vekili birinci savunma dilekçesinde, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri
tarafından tek taraflı olarak imzalanıp idareye karşı taahhütte bulunulduğunu, taraflar arasında yüklenme ve
kefalet senedinden doğan alacak borç ilişkisi nedeniyle özel hukuk hükümlerine göre adli yargının görevli
olduğunu ileri sürerek, görev itirazında bulunmuştur.
Kocaeli 1.İdare Mahkemesi: 17.5.2013 gün ve E:2013/371, K:2013/554 sayı ile, yüklenme ve
kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak imzalanarak idareye karşı taahhütte
bulunulması karşısında, davalı idare ile imzalamış olduğu kefalet senedine göre davacının yerine getirmesi
gereken mecburi hizmet yükümlülüğünün iptali istemiyle yaptığı başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali
istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varıldığı, nitekim
Uyuşmazlık Mahkemesinin 9.4.2012 tarih ve E:2012/6, K:2012/66 sayılı kararının da bu yönde olduğu
gerekçesiyle, davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1-a maddesi hükmü uyarınca görev
yönünden reddine karar vermiş, bu karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Danıştay 8.Dairesi: 30.1.2014 gün ve E:2013/8026, K:2014/496 sayı ile, idarece kamu gücüne
dayanılarak ve tek taraflı irade ile kurulan taahhüt ve kefalet senedine ilişkin uyuşmazlığın 2577 sayılı
Yasanın 2/1-a maddesinde sayılan iptal davaları kapsamında görüm ve çözümünde idari yargının görevli
bulunduğu; bu durumda, davacının imzaladığı taahhüt ve kefalet senedinde yer alan mecburi hizmetten
kaynaklı mali yaptırımların kaldırılması talebinin reddine ilişkin işlem ve yüklenme senedine yönelik
uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğu açık olup, işin esası hakkında bir karar
verilmesi gerekmekte iken uyuşmazlığın adli yargıda çözümlenmesi gerektiği yönünde verilen kararda
hukuki isabet görülmediği gerekçesiyle İdare Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermiştir.
KOCAELİ 1.İDARE MAHKEMESİ: 26.6.2014 gün ve E:2014/759 sayı ile, bozma kararına
uyarak, 2547 sayılı Yasa’nın 35., 2914 sayılı Yasa’nın 20. ve Bir Üniversite Adına Bir Diğer Üniversitede
Lisansüstü Eğitim Gören Araştırma Görevlileri Hakkında Yönetmeliğin 4. maddelerinden söz ederek,
davalı idarenin kamu gücüne dayalı olarak tesis ettiği mecburi hizmet yükümlülüğünden kaynaklanan
işlemin idari yargıda görülen iptal davalarının konusuna girdiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle görev
itirazının reddine karar vermiştir
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yolunda süresi içerisinde verdiği
dilekçesi üzerine dava dosya örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Olayda, davacı görevlendirilmeden önce
yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal
karşılığı taahhüt edilmek suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı hak ve
82
yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu, dolayısıyla, uyuşmazlığın taraflar arasındaki
sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı, sözleşmede
yer alan borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli bulunduğu bu nedenlerle 2247 sayılı Kanun’un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine karar
vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul
ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosya örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde
olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık
bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın
çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup
BAL’ın davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2547 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca davalı Üniversite adına Ortadoğu Teknik
Üniversitesinde doktora öğrencisi olarak görevlendirilen davacının, davalı üniversite lehine yüklendiği
mecburi hizmet yükümlülüğü ile tazminat yükümlülüğünün iptali istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde
“Yükseköğretim kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının
ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun
belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya
sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları
yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla getirilen mecburi hizmet
çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, Kocaeli Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak görev yapmakta
iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi uyarınca davalı idare adına Ortadoğu Teknik
Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının, doktora öğrencisi olarak
Ortadoğu Teknik Üniversitesine gönderilmesinden önce düzenlenen sözleşme uyarınca mecburi hizmet
yükümlülüğü getirildiği ve bu yükümlülük ile tazminat yükümlülüğünün iptali istemiyle yapılan
başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.Söz konusu
yüklenme ve kefalet senedi ile üniversiteye karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı
taahhüt edilmek suretiyle, üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı hak ve
yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu açıktır.
Bu duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak
imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması karşısında, davacı tarafından mecburi hizmet
yükümlülüğünün ve tazminat yükümlülüğünün iptali istemiyle açılan davanın görüm ve çözümünde adli
yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı
Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Kocaeli 1.İdare Mahkemesi kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Rektörlük vekilinin görev
itirazının reddine ilişkin Kocaeli 1.İdare Mahkemesi’nin 26.6.2014 gün ve E:2014/759 sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
83
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
12-ESAS NO
: 2014/1076
KARAR NO
: 2014/1126
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle kamu kurumuna nakledilen
davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal
kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: E.U.
: Av. B.B.
: Türk Telekom A.Ş.
: Av. G.G.P.
O L A Y : İl Telekom Müdürlüğünde görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi
ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı, 20.10.2010
tarihinde kamu kurumu emrine atanmıştır.
Davacı davalı idareden, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesini istemiş; bu isteği zımnen
reddedilmiştir.
Davacı vekili; davalı idare işleminin iptaline karar verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava
açmıştır.
Kayseri 2.İdare Mahkemesi: 15.12.2011 gün ve E:2011/1538, K:2011/1194 sayı ile, iptali
istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekom
A.Ş.’nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz
edilemeyeceğinden, uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli olduğu sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar
davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Danıştay 5. Daire Başkanlığı: 5.7.2012 gün ve E:2012/2571, K:2012/5118 sayı ile, imtiyaz
sözleşmesi ile bir kamu hizmetinin yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel
kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri
ile, kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı
şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu
işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna varılmakta olduğu;
aksi yöndeki kararda isabet görülmediği gerekçesiyle, davacının temyiz isteminin kabulüyle Kayseri 2.
İdare Mahkemesince verilen kararın bozulmasına karar vermiştir.
Kayseri 2.İdare Mahkemesi: 6.11.2012 gün ve E:2012/1081, K:2012/1408 sayı ile, önceki
kararında ısrar ederek, incelenen uyuşmazlıkta davalının özel hukuk tüzel kişisi olması karşısında, idari
yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğu gerekçesiyle
davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu: 23.10.2013 gün ve E:2013/87, K:2013/3267 sayı ile,
imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetini yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel
hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı
Yasa hükümleri ile kamu kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler
yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu
ve bu işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna varılmakta
olup, aksi yöndeki kararda hukuki isabet görülmediği gerekçesiyle, davacının temyiz isteminin kabulüne,
Kayseri 2.İdare Mahkemesinin 6.11.2012 günlü ve E:2012/1081, K:2012/1408 sayılı kararının bozulmasına
karar vermiştir.
Davalı idare vekilince birinci savunma dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına girdiği
önesürülerek görev itirazında bulunulmuştur.
KAYSERİ 2.İDARE MAHKEMESİ: 30.5.2014 gün ve E:2014/390 sayı ile, bozma kararına
uyarak, 406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesi hükümleri uyarınca, kamu kurumuna nakil hakkı bulunan
personelden hizmet sözleşmesi feshedilenlerin 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesi uyarınca yeniden kamu
personeli statüsüne girdiğinde kendilerine ödenecek ücretin hesaplanması görevinin idari nitelik taşıdığı, bu
hesaplama konusunda T. Telekomünikasyon A.Ş.'nin görevli kılındığı, anılan şirketin belirlediği atamaya
84
esas ücrete göre personele atandığı kurumda ödenecek maaşın tespit edilecek olması dolayısıyla T.
Telekomünikasyon A.Ş. tarafından düzenlenen maaş nakil ilmühaberinin kamu görevlisi olan kişinin
hukukunu etkilemesi, öte yandan davacının kamu kurumuna atanmasıyla kamu personeli statüsüne girmesi
karşısında, kamu görevlisinin maaşının hatalı hesaplandığı iddiasına dayandırılan ve bu nedenle maaş nakil
ilmühaberinin yeniden düzenlenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin bir idari
uyuşmazlık yarattığı kuşkusuz olup bu nedenle bu işlemin iptali ile parasal hak istemiyle açılan davanın
görülmesi ve çözümlenmesi görevinin idari yargıya ait olduğu gerekçesiyle, davalı idarenin görev itirazının
reddine ve Mahkemelerinin görevliliğine karar vermiştir.
Davalı vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle
başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası örneği ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; Telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan
ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel" olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom'un, tekel kapsamında
kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş
olduğu; özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait bulunan
hisselerden % 55'i, Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk Telekomünikasyon
Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair
Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile O.
Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığı; Anayasa'nın 128. maddesinde, "Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve
diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin
gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür" hükmünün yer
aldığı; 406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda;
Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel,
kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda
çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe
kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." denilmek suretiyle yasa koyucu tarafından Türk Telekom'da
çalışan kapsam dışı personelin, kamu personeli sayıldığı; bu duruma göre, davalı Türk Telekom hisselerinin
devrinin fiilen gerçekleştiği tarihten sonra davacıyla davalı Şirket arasındaki uyuşmazlığın, bir özel hukuk
ilişkisi niteliğini taşıdığı, öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve
İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde: "a) (Değişik: 8.6.2000 4577/5md) idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, b) İdari eylem
ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, c)
(Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan
uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden
dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar."ın İdari dava türleri olarak sayıldığı, kural
olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara bakılabileceği; dolayısıyla,
işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon
A.Ş.nin davalı olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava
bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğu; belirtilen tüm bu hususlara göre, daha önce davalı şirkette
görev yapmış olan davacının isteminin; özelleştirilen kuruluş tarafından reddedilmesi üzerine açılan
davanın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu; bu
nedenlerle, 2247 sayılı Kanun'un 10 ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına,
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı
görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
85
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın
çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup
BAL’ın davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine
atanan davacı tarafından; maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun zımnen
reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel
Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)”
tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen
dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şir kettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz.
Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa’nın 1.
maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir.
Bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a
uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde
telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk
Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda
ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve
sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi
olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin birinci
alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve
uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine
12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de olsa ortadan
kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233
sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan
ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında
kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş
olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına
İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle, Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında bulunan kamu iktisadi
teşebbüslerinde sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan ilişkilerinden
doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında
değerlendirilmesi gerekmektedir.
86
Anılan 4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22. maddenin (a)
bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler
telekomünikasyon alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel
müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda öngörülen
hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve
5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001-4673/6.
md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci
paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya
yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406 sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü’ne ait
asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan
31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan list ede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro
ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla, Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları kadro unvanı
itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un
yürürlüğe girdiği 29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004 tarihleri arasında
geçerli olmuştur.
Anayasa’nın 128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği
aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406 sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la değişik birinci
fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda;
Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel,
kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda
çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe
kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da
22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken 406 sayılı Yasa'nın Ek -29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve
sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle
yapılan başvurusunun zımnen reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için men faatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam
yargı davaları,
c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabilir.
Buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
87
idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile Kayseri
2.İdare Mahkemesinin Görevlilik Kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın görüm ve çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Kayseri 2.İdare Mahkemesi’nin
30.5.2014 gün ve E:2014/390 sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY
BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
13-ESAS NO
: 2014/1079
KARAR NO
: 2014/1129
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2547 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca araştırma görevlisi olarak davalı Üniversite adına
yüksek lisans ve doktora eğitimi yapmak amacıyla Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku
Anabilim dalında görevlendirilen davacının, lisansüstü eğitimini yapabilmesi için davalı üniversite lehine
yüklendiği mecburi hizmet yükümlülüğü ve kefalet senedinin iptali istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: H.M.G.
: Av. Ö.F.S.
: Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Rektörlüğü
: Av. S.A.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi
Rektörlüğü’nün, 09.05.2014 gün ve 9163 sayılı yazısı ile bildirilen, mecburi hizmet ve tazminat borcunun
kaldırılmasına yönelik talebinin reddedildiğine dair verilen idari kararın iptaline karar verilmesi istemiyle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı idare vekili cevap dilekçesinde özetle; davacının özgür iradesiyle imzaladığı taahhüt ve
kefalet senedinin, idare hukuku alanında tesis edilmiş bir idari işlem olarak kabul edilemeyeceğini,
Uyuşmazlık Mahkemesi’nin 09.04.2012 gün ve E:2012/6, K:2012/66 sayılı kararının da bu yönde olduğunu
gerekçe göstererek görev itirazında bulunulmuştur.
KONYA 2. İDARE MAHKEMESİ: 16.07.2014 gün ve E:2014/684 sayılı kararında; “…2577
sayılı Yasanın 2. maddesinde; “İdari dava türleri, idari işlemler hakkında yetki, ş ekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden
dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları; kamu hizmetlerinden
birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı açılan davalar olarak sayılmış; idari
yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimini yapmakla görevli olduğu kurala
bağlanmıştır.
Olayda, mecburu hizmet yükümlülüğünün kaldırılması istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemde, özel hukuk alanını ilgilendiren bir uyuşmazlıktan söz etmeye olanak bulunmadığından bu
işlemden kaynaklanan uyuşmazlığın idari yargının görevinde bulunduğu sonuç ve kanaatine varılmıştır…”
gerekçesiyle görev itirazının reddi ile görevlilik kararı vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yolundaki dilekçesi üzerine dava
dosya örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI:
“…Dava konusu uyuşmazlık, taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve
kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklanmaktadır. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim
elemanı yetiştirmeye ilişkin 35. maddesinde: Yükseköğretim kurumlan; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve
kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve
hedeflerine veYükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler.
88
(Ek fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya
sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
(Ek fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen
öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında
mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere,
yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu
hüküm dışındadır.” hükmü yer almaktadır.
Olayda, davacı Selçuk Üniversitesi’nde görevlendirilmeden önce Konya 6. Noterliğinin
18/10/2010 tarihli 20683 yevmiye nolu yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, mecburi hizmet süresi
dolmadan hizmetinde bulunduğu Yüksek Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum
tarafından görevden çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin tamamının ve % 50
fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden itibaren hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni
ödemelerle birlikte Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi emrine nakden ve defaten ödemeyi kabul ve
taahhüt etmiştir. Söz konu yüklenme ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi hizmet yükümlülüğü
ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların
karşılıklı hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu açıktır.
Dolayısıyla, uyuşmazlık taraflar arasındaki sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet
senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; sözleşmede yer alan borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yeri görevli bulunmaktadır..” gerekçesiyle 2247
sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar verilerek olumlu görev uyuşmazlığı çıkarmıştır.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dosya örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi
gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞ İ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 2547 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca araştırma görevlisi olarak davalı Üniversite
adına yüksek lisans ve doktora eğitimi yapmak amacıyla Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ticaret
Hukuku Anabilim dalında görevlendirilen davacının, lisansüstü eğitimini yapabilmesi için davalı üniversite
lehine yüklendiği mecburi hizmet yükümlülüğü ve kefalet senedinin iptali istemiyle yaptığı başvurunun
reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde
“Yükseköğretim kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının
ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunu n
belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya
sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları
yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla getirilen mecburi hizmet
çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden; Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak
görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 35.maddesi uyarınca davalı idare adına
Selçuk Üniversitesi’nde lisansüstü eğitim yapmak üzere görevlendirilen davacının; davalı Karamanoğlu
Mehmetbey Üniversitesi’nden istifa etmesi nedeniyle davalı üniversite tarafından yüklenme ve kefalet
senedi gereğince işlem yapılacağı ve 105.517,00TL’nin tebliği tarihi itibariyle 1 ay içinde ödenmesinin
89
davacı ve kefillerinden talep edilmesi üzerine; davacının Selçuk Üniversitesi'ne gönderilmesinden önce
davacı ile müşterek borçlu ve müteselsil kefilleri tarafından düzenlenen taahhütname ve yüklenme
senedinin iptali istemiyle yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle bakılan davanın
açıldığı anlaşılmaktadır.
Olayda, davacının lisansüstü eğitim için Selçuk Üniversitesi’nde görevlendirilmeden önce
14.04.2011 tarih 01934 yevmiye nolu yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, mecburi hizmet süresi
dolmadan hizmetinde bulunduğu Yüksek Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum
tarafından görevden çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin tamamının ve % 50
fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden itibaren hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni
ödemelerle birlikte Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi emrine nakden ve defaten ödemeyi kabul ve
taahhüt etmiştir. Söz konu yüklenme ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi hizmet yükümlülüğü
ya da parasal karşılığı taahhüt edilmek suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların
karşılıklı hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu açıktır.
Bu duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak
imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması karşısında, davacı tarafından senedin iptali istemiyle açılan
davanın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı
Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Konya 2. İdare Mahkemesi’nin 16.07.2014 gün ve
E:2014/684 sayılı görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Rektörlük vekilinin görev itirazının
reddine ilişkin Konya 2. İdare Mahkemesi’nin 16.07.2014 gün ve E:2014/684 sayılı GÖREVLİLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
14-ESAS NO
: 2014/1080
KARAR NO
: 2014/1130
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: G.Ö.
: Av. A.K.
: Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü
: Av. D.G.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Türk Telekom A.Ş. Müdürlüğü’nde
çalışmaktayken 4046 sayılı Özelleştirme Kanununun 22. Maddesi uyarınca Balıkesir Gıda Tarım ve
Hayvancılık İl Müdürlüğü emrine memur olarak atanması üzerine, davacının maaşının eksik hesaplandığı,
en son aldığı maaşının ve 2. Tip iş sözleşmesi uyarınca yılda 4 defa ikramiye tutarından bir aya isabet eden
647,80 TL’sinin maaşına ilave edilmesi için yeniden düzenlenme yapılması istemiyle yapılan başvurusunun
zımnen reddine ilişkin Balıkesir İl Telekom Müdürlüğü işleminin iptali ile maaşına göre yılda ödenen dört
maaş tutarındaki ikramiye tutarından bir aya isabet eden 647,80 TL nin maaş nakil bildirimindeki maaşına
ilave edilmesine ve aradaki farkın dava açma tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle ödenmesine
karar verilmesi istemiyle idari yargıda dava açılmıştır.
Davalı vekilince cevap dilekçesinde, davanın adli yargının görev alanına girdiği öne sürülerek
görev itirazında bulunulmuştur.
BALIKESİR İDARE MAHKEMESİ: 16.04.2014 gün ve E:2013/1423 sayılı görevlilik kararında;
“… uyuşmazlığa konu edilerek iptali istenilen idari işlemin kamu gücünü kullanan davalı idarece tek taraflı
idare bayanı ile tesis edilmiş olduğu, kamu görevlisi olarak görev yapan davacıya eksik ödeme yapılıp
yapılmadığının tespiti suretiyle bakılan davanın hukuki çözümlemesinin yapılacağı dikkate alındığında
90
davanın görüm ve çözümünde idari yargı yeri görevli olup görev itirazı yerinde görülmemiştir…”
gerekçesiyle davalı idarenin görev itirazının reddine ve Mahkemelerinin görevliliğine karar vermiştir.
Davalı vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle
başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na
gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; “…Telekomünikasyon şebekeleri üzerinden
sunulan ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel"
olarak yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom'un, tekel
kapsamında kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye
sahip olan ve sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan
bir kuruluş olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55'i, Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai
Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse
Satış Sözleşmesi ile O. Telekomünikasyon A.Ş.'ne satılmıştır.
Anayasa'nın 128. maddesinde, "Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel
kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür" hükmü yer almaktadır.
406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanunla değişik birinci
fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda;
Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel,
kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda
çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe
kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." hükmü yer almaktadır.
Bu duruma göre, davalı Türk Telekom hisselerinin devrinin fiilen gerçekleştiği tarihten sonra
davacı ile davalı şirket arasındaki uyuşmazlığın, 01/01/2006 tarihinden itibaren yeni nakil belgesi
düzenleninceye kadar geçen süre içinde tahakkuk eden zam ve tazminatlar ile maaş nakil ilmühaberinin
düzenlendiği tarihinden itibaren ödenmesi gerektiği halde ödenmeyen eksik ücretlerinin yasal faizi ile
ödenmesi ve davalının redde ilişkin işleminin iptali talebinden kaynaklanmaktadır.
Öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı
Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
"a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5md) idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan
tam yargı davaları,
c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar."ın İdari dava türleri
olarak sayıldığı, kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabilir.
Dolayısıyla, davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk
Telekomünikasyon A.Ş.nin davalı olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir idari
dava bulunduğundan söz etmenin olanaksızdır.
Belirtilen tüm bu hususlara göre, daha önce davalı şirkette görev yapmış olan davacı ile
özelleştirilen kuruluş arasındaki uyuşmazlık konusu davanın, özel hukuk hükümlerine göre görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunmaktadır…” gerekçesiyle 2247 sayılı Kanun'un 10 ve 13.
maddeleri gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi
Başkanlığı’na gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; davalı vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı
görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay
91
Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı
anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının
incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine
atanan davacı tarafından; maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine
ilişkin işlemin iptali ve ödenmeyen ek ödemelerin ödenmesi istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel
Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)”
tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen
dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz.
Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa’nın 1.
maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir.
Bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a
uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde
telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk
Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda
ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve
sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi
olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin birinci
alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve
uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine
12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de olsa ortadan
kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233
sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan
ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olar ak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında
kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş
olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı
“Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına
İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle, Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında bulunan kamu iktisadi
92
teşebbüslerinde sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan ilişkilerinden
doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan 4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22. maddenin (a)
bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler
telekomünikasyon alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel
müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda öngörülen
hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre ist ihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve
5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001 -4673/6.
md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci
paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya
yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406 sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü’ne ait
asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan
31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro
ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla, Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları kadro unvanı
itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un
yürürlüğe girdiği 29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004 tarihleri arasında
geçerli olmuştur.
Anayasa’nın 128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği
aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406 sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la değişik birinci
fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda;
Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel,
kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda
çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe
kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da
22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde bu kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından; maaş nakil ilmühaberinin
düzeltilmesi istemiyle yapılan başvurusunun reddine ilişkin işlemin iptali ve ödenmeyen ek ödemelerin
ödenmesi istemiyle dava açıldığı anlaşılmaktadır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam
yargı davaları,
c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
93
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabilir.
Buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi kapsamında açılmış bir
idari dava bulunduğundan sözetmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel hukuk hükümlerine göre
görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile Balıkesir
İdare Mahkemesinin 16.04.2014 gün ve E:2013/1423 sayılı görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, Balıkesir İdare Mahkemesinin 16.04.2014
gün ve E:2013/1423 sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY
BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
15-ESAS NO
: 2014/1082
KARAR NO
: 2014/1132
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: M.Y.
: Av. B.B. (B.)
: Türk Telekomünikasyon A.Ş.
: Av. G.G.P.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Türk Telekom A.Ş. Kayseri İl Müdürlüğü’nde
teknisyen olarak görev yapan davacının 4046 sayılı yasanın 22.maddesi uyarınca Kayseri Erciyes
Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanması sırasında düzenlenen maaş nakil ilmühaberinin, ilişik kesme tarihine
kadar geçen süre içinde, yılda (2 yarım 4 tam olmak üzere) 4 defa verilen ikramiye tutarının ve 40+40
olarak da bilinen denge tazminatının davacının maaş nakil ilmühaberindeki maaşına ilave edilmemesi
nedeniyle, nakil tarihine göre ikramiyelerin ve ek ödemelerin yeniden hesaplanarak maaş ilmühaberinin
yeniden düzenlenmesi talebinin, davalı kurum tarafından zımnen reddine ilişkin işlemin iptali ile davacının,
davalı şirkete konu ile ilgili yapılan başvuru tarihi olan 18.08.2011 tarihi itibariyle eksik ödenen farkın yasal
faizi ile birlikte ödenmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. vekili süresi içinde verdiği cevap dilekçesinde özetle; görev
itirazında bulunmuştur.
Kayseri 2.İdare Mahkemesi: 22.12.2011 gün, E:2011/1572, K:2011/1222 sayı ile özetle;
“...uyuşmazlık konusu işlemi tesis edilen davalının özel hukuk tüzel kişisi olması karşısında idari yargının
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, görülen işbu
davanın görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu sonucuna varılmıştır.” demek suretiyle davanın
görev yönünden reddine karar vermiştir.
İşbu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Danıştay 5.Daire 05.07.2012 gün ve
E:2012/2424, K:2012/5103 sayılı ilamı ile özetle; “...imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu hizmetinin yürütmekle
görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı olarak kimi kamusal
ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile, kamu kurumlarına nakil hakkı
bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı şirketin, belirtilen görevleri
kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna varılmakta olup, aksi yöndeki kararda hukuki
isabet görülmemiştir.
94
Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle Kayseri 2.İdare Mahkemesince
verilen kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49.maddesinin 1/c fıkrası uyarınca
bozulmasına” şeklinde karar vermiştir.
Kayseri 2. İdare Mahkemesi: Danıştay’ın bozma ilamına uymayarak 22.12.2011 gün,
E:2011/1572, K:2011/1222 sayılı kararlarına ısrar edilmesine karar verilen 06.11.2012 gün ve E:2012/1058,
K:2012/1397 sayılı kararında özetle; “...uyuşmazlık konusu işlemi tesis eden davalının özel hukuk tüzel
kişisi olması karşısında idari yargının yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek
olanaksız olduğundan, görülen işbu davanın görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu sonucuna
varılmıştır.” demek suretiyle yeniden davanın görev yönünden reddine karar vermiştir.
İşbu karara karşı yapılan temyiz başvurusu üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu
23.10.2013 gün ve E:2013/386, K:2013/3247 sayılı ilamında özetle; “...imtiyaz sözleşmesi ile bir kamu
hizmetinin yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farklı
olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile, kamu
kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı şirketin,
belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna varılmakta olup, aksi yöndeki
kararda hukuki isabet görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle Kayseri 2.İdare Mahkemesince
verilen kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49.maddesinin 1/c fıkrası uyarınca
bozulmasına” şeklinde hüküm tesis etmiştir.
Bu aşamadan sonra Kayseri 2.İdare Mahkemesi: Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun
bozma ilamına uyduktan sonra 03.06.2014 gün ve E:2014/389 sayı ile özetle; “...imtiyaz sözleşmesi ile bir
kamu hizmetinin yürütmekle görevli ve yetkili kılınması nedeniyle, diğer özel hukuk tüzel kişilerinden
farklı olarak kimi kamusal ayrıcalıklara ve yükümlülüklere tabi olan, 406 sayılı Yasa hükümleri ile, kamu
kurumlarına nakil hakkı bulunan personeli ile ilgili olarak bazı kamusal görevler yüklenen davalı şirketin,
belirtilen görevleri kapsamında tesis ettiği işlemlerin idari işlem niteliğinde olduğu ve bu işlemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargının görevinde bulunduğu sonucuna varılmıştır.” demek suretiyle
davalı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. vekilince süresi içinde verilen dilekçe ile olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılması istemiyle başvuruda bulunulması üzerine dilekçe, dava dosyası ile birlikte Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı: Telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve
uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar "tekel" olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom'un, tekel kapsamında
kamu hizmeti yürüten,ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50' nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş
olduğunu, özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55'inin, Bakanlar Kurulu'nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı "Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketinin" % 55 oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına İlişkin Nihai
Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar"ı uyarınca, 14.11.2005 tarihli Hisse
Satış Sözleşmesi ile O. Telekomünikasyon A.Ş.'ne satıldığını, Anayasa'nın 128. maddesinde, "Devletin,
kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü
oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle
görülür" hükmünün yer aldığını,406 sayılı Yasa'nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı
Kanunla değişik birinci fıkrasında, "Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin
altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve
399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel
belirtilen süre içinde Türk Telekomda çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet
Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve
ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük hakları Türk Telekom tarafından karşılanır..." denilmek suretiyle yasa
koyucu tarafından Türk Telekom'da çalışan kapsam dışı personelin, kamu personeli sayıldığını, bu duruma
göre, davalı Türk Telekom hisselerinin devrinin fiilen gerçekleştiği tarihten sonra davacıyla davalı Şirket
arasındaki uyuşmazlığın, bir özel hukuk ilişkisi niteliğini taşıdığını, öte yandan, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinin değişik 1
numaralı bendinde: "a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5md) idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve
maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler
tarafından açılan iptal davaları, b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları, c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz
95
şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için
yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar."ın İdari
dava türleri olarak sayıldığını, kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan
davalara bakılabileceğini, dolayısıyla, işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu kuruluşu niteliği
taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.nin davalı olması karşısında, ortada idari yargı yetkisi kapsamında
açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmenin olanaksız olduğunu, belirtilen tüm bu hususlara göre,
daha önce davalı şirkette görev yapmış olan davacının isteminin, özelleştirilen kuruluş tarafından zımnen
reddedilmesi üzerine açılan davanın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin
görevli bulunduğunu belirterek, 2247 sayılı Kanun'un 10 ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane Topuz, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; davalı Türk Telekomünikasyon A.Ş. vekilinin anılan Yasanın 10/2. maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, davalı Türk Telekomünikasyon AŞ.
Bakımından 10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından, görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim İSMAİL SARI’nın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsa vcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı şirkette teknisyen olarak görev yapmakta iken, 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine
göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında ise Kayseri Erciyes Üniversitesi Rektörlüğü’ne
ataması yapılan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi istemiyle yaptığı başvurunun
zımnen reddine ilişkin işlemin iptali ile eksik bildirim nedeniyle ödenmeyen ek ödeme tutarlarının
ödenmesi ve maaş nakil ilmühaberine eklenmesi talebiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel
Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)”
tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen
dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz.
Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa’nın 1.
maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir.
Bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a
uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde
telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk
Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda
ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve
sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi
olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin birinci
alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve
uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine
12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de olsa ortadan
96
kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233
sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde,telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan
ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında
kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş
olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına
İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) O. Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle, Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında bulunan kamu iktisadi
teşebbüslerinde sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan ilişkilerinden
doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan 4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22. maddenin (a)
bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler
telekomünikasyon alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel
müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda öngörülen
hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve
5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001 -4673/6.
md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci
paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya
yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406 sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü’ne ait
asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan
31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro
ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla, Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları kadro unvanı
itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un
yürürlüğe girdiği 29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004 tarihleri arasında
geçerli olmuştur.
Anayasa’nın 128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği
aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406 sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la değişik birinci
fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda;
Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel,
kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda
çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe
97
kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da
22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek -29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve
sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve yanlış düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam
yargı davaları,
c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabilir.
Buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde
kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde adli yargı görevli olduğundan Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısınca yapılan başvurunun kabulü ile, Kayseri 2.İdare Mahkemesince verilen görevlilik
kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısının BAŞVURUNUN KABULÜ ile, davalı vekilinin GÖREV İTİRAZININ
REDDİNE İLİŞKİN Kayseri 2.İdare Mahkemesinin 03.06.2014 gün ve E:2014/389 sayılı KARARININ
KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
16-ESAS NO
: 2014/1087
KARAR NO
: 2014/1136
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Araştırma görevlisi olarak görev yaparken, 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında doktora
eğitimi alması amacıyla bir başka Üniversitesinde görevlendirilen, bu esnada taahhüt ve kefalet senedi
imzalayan davacının; mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması, taahhütname ve kefalet senedinin iptali
istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: A.T.
: Av. H.D.
: Dicle Üniversitesi Rektörlüğü
: Av. R.A.
O L A Y : Davacı vekili dilekçesinde müvekkilinin, 21.12.2006 tarihinde Dicle Üniversitesi
Mühendislik Fakültesi Maden Mühendisliği Bölümüne 2547 sayılı Yasanın 50/d maddesine göre araştırma
görevlisi olarak atandığını; Üniversite tarafından 21.05.2007 tarihinde 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi
kapsamında Doktora eğitimini tamamlamak üzere gönderildiği Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Bilimleri
98
Enstitüsü Maden Mühendisliği Anabilim Dalında 15.11.2013 tarihinde doktora eğitimini tamamlayarak
mezun olduğunu; Dicle Üniversitesinin, bu eğitim programı sonunda, doktora öğrenimi süresi kadar olmak
üzere kendi üniversitelerinde hizmet ifa etmesi konusunda müvekkiline taahhüt ve kefalet senedi
imzalattığını; imzalatılan taahhüt ve kefalet senedine göre müvekkilinin, doktora öğrenimi sonunda, bu süre
kadar olmak üzere Dicle Üniversitesi’nin göstereceği Mühendislik Mimarlık Fakültesinde göreve başlamak
zorunda olacağını; buna riayet etmemesi durumunda doktora sırasında aldığı maaş ve diğer gelirlerin
toplamının 10 katı kadar bedeli yasal faiziyle olmak üzere ve ayrıca 560,00-TL ödemek zorunda olduğuna
dair şart konulduğunu; Yükseköğretim Kurulu Başkanlığının web sayfasında ilan edilen Dokuz Eylül
Üniversitesi Bergama Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi kadrosuna başvurarak 18.12.2013 tarihinde
yapılan sınavda başarılı olduğunu ancak Dicle Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Maden Mühendisliği
Bölümünde mecburi hizmet bulunmasından dolayı kazandığı kadroya başlayamadığını ifade ederek;
müvekkilinin, mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması istemiyle davalı kuruma 04.03.2014 tarihinde
yaptığı başvurusunun reddine ilişkin 21/03/2014 tarih 44647515-202.05-1721 sayılı işlemin iptali istemiyle
idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı idare vekilince birinci savunma dilekçesinde, Uyuşmazlık Mahkemesinin kararları
doğrultusunda, davanın çözümünde adli yargının görevli olduğu ileri sürülerek, görev itirazında
bulunulmuştur.
DİYARBAKIR 3.İDARE MAHKEMESİ: 22.5.2014 gün ve E:2014/327 sayı ile, 2247 sayılı
Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve işleyişi Hakkında Kanun'un 10. ve müteakip maddelerine yer
verdikten sonra; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinde; "İdari dava türleri, idari
işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından
dolayı açılan iptal davaları; idari işlem ve eylemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar
tarafından açılan tam yargı davaları; kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari
sözleşmelerden dolayı açılan davalar olarak sayılmış; idari yargının idari eylem ve işlemlerin hukuka
uygunluğunun denetimini yapmakla görevli olduğunun kurala bağlandığı; dosyanın incelenmesinden,
davacının Dicle Üniversitesi'nde 2006 yılında araştırma görevlisi statüsünde göreve başladığı, 2547 sayılı
Kanun'un 35. maddesi uyarınca eğitim harcamalarına yönelik kefalet senedi ve mecburi hizmete yönelik
taahhütname alındıktan sonra kadrosunun Dokuzeylül Üniversitesi'ne aktarıldığı, anılan Üniversitenin Fen
Bilimleri Enstitüsünde doktora eğitimi gördükten sonra Dicle Üniversitesi'ndeki görevine geri döndüğü,
davalı idareye sunduğu dilekçesiyle, taahhütname ve kefalet senedinin iadesi ve mecburi hizmet
yükümlüğünün kaldırılması yolundaki başvurusunun, Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı'nın işlemi ile
reddedildiği; bu işlemin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemi ile bakılan davanın açıldığının
anlaşıldığı; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka ayk ırı
olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davalarının; idari dava
türlerinden biri olduğu; idarenin, idare hukuku alanında kamu gücüne dayalı olarak re-sen ve tek yanlı irade
açıklaması sonucu tesis etmiş olduğu işlemlere, hukuk alanında yeni durumlar oluşturmasıyla idari işlem
kimliği kazandırmakta ve kural olarak bu işlemlerin özel yasal düzenlemeler dışında, idari yargı denetimine
tabi bulunmakta olduğu; nitekim, benzer bir uyuşmazlıkla ilgili olarak Danıştay idari Dava Daireleri
Kurulu'nun 15.11.2002 günlü, E: 2002/557, K:2002/809 sayılı kararında da uyuşmazlığın idari yargının
görev alanına girdiğinin belirtildiği gerekçesiyle; davalı idarenin görev itirazının reddine, davaya bakmakla
Mahkemelerinin görevli olduğuna karar vermiştir.
Davalı idare vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yolunda süresi içerisinde verdiği
dilekçesi üzerine dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI; konunun çözümü için uyuşmazlığın temelini
oluşturan işlemin incelenmesinin gerektiği; dava konusu uyuşmazlığın, taraflar arasındaki sözleşmeden
diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; 2547 sayılı
Yükseköğretim Kanunu'nun öğretim elemanı yetiştirmeye ilişkin 35. maddesinde; “Yükseköğretim
kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının ihtiyacı için yurt
içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun belirteceği ihtiyaca ve
esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler. / Ek fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Öğretim elemanı
yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları
yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde
doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte
kendi üniversitelerine dönerler. / (Ek fıkra: 17/08/1983 - 2880/18 md.) Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen
öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini
yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev
verilmez. Özel kanunlarla getirilen mecburi hizmet çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmünün yer aldığı;
olayda, davacının, Dokuz Eylül Üniversitesi FBE'de görevlendirilmeden önce Aliağa 2. Noterliğinin
11/05/2007 tarihli 4179 yevmiye nolu yüklenme senedi ve kefalet senedi ile, mecburi hizmet süresi
dolmadan hizmetinde bulunduğu Yüksek Öğretim Kurumu ve mecburi hizmetinin devredildiği kurum
99
tarafından görevden çekilmiş sayıldığında mecburi hizmetine tekabül eden ödemelerin tamamının ve % 50
fazlası ile ayrıca bu ödemelere ilişkin sarf tarihinden itibaren hesaplanacak yasal vs. vergi ve kanuni
ödemelerle birlikte Dicle Üniversitesi emrine ödemeyi kabul ve taahhüt etmiş olduğu; söz konu yüklenme
ve kefalet senedi ile, Üniversiteye karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da parasal karşılığı taahhüt
edilmek suretiyle Üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı hak ve yükümlülüklerini
içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğunun açık olduğu; dolayısıyla, uyuşmazlığın, taraflar arasındaki
sözleşmeden diğer bir ifadeyle yüklenme ve kefalet senedinde yer alan borçtan kaynaklandığı; sözleşmede
yer alan borçtan kaynaklanan uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı
yerinin görevli bulunduğu gerekçesiyle; 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13. maddeleri gereğince, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına, dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığına gönderilmesine karar vermiştir.
Başkanlıkça, 2247 sayılı Yasa’nın 13. maddesine göre Danıştay Başsavcısının yazılı
düşüncesi istenilmemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi
gereğince yapılan incelemeye göre, davalı idare vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nca, 10. maddede öngörülen biçimde olumlu
görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev
uyuşmazlığının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Dicle Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Maden Mühendisliği Bölümünde araştırma
görevlisi olarak görev yaparken, 2547 sayılı Yasanın 35. maddesi kapsamında doktora eğitimi alması
amacıyla Dokuzeylül Üniversitesinde görevlendirilen, bu esnada taahhüt ve kefalet senedi imzalayan
davacının; mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması ve taahhütname ve kefalet senedinin iptali
istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin Dicle Üniversitesi Rektörlüğünün 21/03/2014 tarih 44647515 202.05-1721 sayılı işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun, “Öğretim elemanı yetiştirme” başlıklı 35. maddesinde
“Yükseköğretim kurumları; kendilerinin ve yeni kurulmuş ve kurulacak diğer yükseköğretim kurumlarının
ihtiyacı için yurt içinde ve dışında, kalkınma planı ilke ve hedeflerine ve Yükseköğretim Kurulunun
belirteceği ihtiyaca ve esaslara göre öğretim elemanı yetiştirirler.
(Ek fıkralar: 17/8/1983-2880/18 md.) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin
araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye,
Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya
sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler.
Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları
yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine
getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez. Özel kanunlarla getirilen mecburi hizmet
çalışmaları bu hüküm dışındadır.” hükmüne yer verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, davacının Dicle Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Maden
Mühendisliği Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmakta iken, 2547 sayılı Yükseköğretim
Kanunu'nun 35.maddesi uyarınca Dokuzeylül Üniversitesi’nde görevlendirildiği; bu esnada taahhüt ve
kefalet senedi imzalayan davacının Fen Bilimleri Enstitüsü, Maden Mühendisliği anabilim dalında doktora
eğitimini tamamladığı; mecburi hizmet yükümlülüğünün kaldırılması ve taahhütname ve kefalet senedinin
iptali istemiyle yaptığı 4.3.2014 tarihli başvurusunun reddine ilişkin Dicle Üniversitesi Rektörlüğünün
21/03/2014 tarih 44647515-202.05-1721 sayılı işleminin iptali istemiyle bakılan davayı açtığı
anlaşılmaktadır.
Söz konusu yüklenme ve kefalet senedi ile üniversiteye karşı mecburi hizmet yükümlülüğü ya da
parasal karşılığı taahhüt edilmek suretiyle, üniversite ile araştırma görevlisi arasında, tarafların karşılıklı
hak ve yükümlülüklerini içeren bir sözleşme ilişkisi kurulduğu açıktır.
Bu duruma göre, taahhüt ve kefalet senedinin davacı ve kefilleri tarafından tek taraflı olarak
imzalanarak idareye karşı taahhütte bulunulması karşısında, davacı tarafından mecburi hizmet
yükümlülüğünün kaldırılması ve taahhütname ve kefalet senedinin iptali istemiyle açılan davanın görüm ve
çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
100
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı
Rektörlük vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Diyarbakır 3. İdare Mahkemesi kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile davalı Rektörlük vekilinin GÖREV
İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN Diyarbakır 3. İdare Mahkemesinin 22.5.2014 gün ve E:2014/327 sayılı
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
17-ESAS NO
: 2014/1095
KARAR NO
: 2014/1143
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacılar tarafından, müşterek çocuklarının ayağında, Devlet Hastanesi’nde yanlış tedavi
uygulanması nedeni ile iz kaldığı ve bu durum nedeni ile zarara uğradıkları gerekçesi ile açılan maddi ve
manevi tazminat istemli davanın; kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp
yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının
saptanmasını gerektirdiğinden İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalılar
Vekili
Vekili
Dahili Davalı
Vekili
: E.Ö.’e velayeten O.Ö.ve S.Ö.
: Av. E.Y.
: 1.İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü
: Av. U.Y.Ç.
2. B.T.
: Av. M.T.Ö.
: Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
: Av. H.E.
O L A Y : Davacılar vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkillerinin müşterek çocuğu E.Ö.’in
ayağında siğil çıkması nedeni ile Bağcılar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne gittiklerini, davalı Dr. B.T.
tarafından E.’un ayağındaki siğilin, nitrojen gazı ile dondurma tedavisi ile tedavi edildiğini, uygulanan
tedavinin ikinci seansı sırasında E.N.’un ayağında yara oluştuğunu ve bu yaranın iz bıraktığını, bu şekilde
müşterek çocuğun ayağının estetik görüntüsünde bozulma olduğunu ve ileride bu nedenle birçok zorluk
yaşayacağını belirterek, 10.000 TL maddi ve 80.000 TL manevi tazminatın, olayda kusuru bulunan
davalılardan alınarak davacılara verilmesi istemi ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalılardan, Kamu Hastanelerini temsilen İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü süresi içerisinde verdiği
cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
İstanbul 17. Asliye Hukuk Mahkemesi; 17.09.2014 gün ve 2014/98 Esas sayılı kararı ile görev
itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü vekilinin idari yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı
çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine dava dosyasının onaylı bir örneği Danıştay
Başsavcılığına gönderilmiştir.
Danıştay Başsavcısı; 14.10.2014 gün ve 2014/216 sayılı yazısında aynen “1.10.2011 tarihinde
yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 3'üncü maddesinde, her türlü idari eylem ve
işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen
yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara asliye
hukuk mahkemelerinin bakacağı, öngörülmüş ise de; Anayasa Mahkemesinin 16.2.2012 gün ve E:2011/35,
K:2012/23 sayılı kararıyla; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 3'üncü maddesinin (1) numaralı
fıkrasının iptaline karar verilmiştir.
Bu durumda, görev konusunun kamu düzeninden olması ve göreve ilişkin kuralların derhal.
uygulanması ilkesi uyarınca, idarenin hizmet kusuru bulunduğu bahsedilerek açılan maddi ve manevi
tazminat istemine ilişkin davanın görüm ve çözümü, davanın devamı sırasında görevli yargı yolunu
101
belirleyen yasal düzenlemenin Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilmesi nedeniyle idari yargı yerine ait
bulunmaktadır.” şeklindeki gerekçesi ile, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU, Mehmet
AKBULUT ’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:
Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince
yapılan incelemeye göre, davalı İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, davalılardan İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü
bakımından 10.maddede öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile
karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın idari
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacıların müşterek çocuğunun ayağında, siğil tedavisi nedeni ile götürüldüğü Devlet
Hastanesi’nde, yanlış tedavi uygulanması nedeni ile iz kaldığı ve bu durum nedeni ile davacıların maddi ve
manevi zarara uğradığı gerekçesi ile, olayda kusuru bulunan davalılardan 10.000 TL maddi ve 80.000 TL
manevi tazminatın alınarak davacılara verilmesi istemi ile açılmıştır.
Anayasa’nın 125. maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı
ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1 -b.
maddesinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam
yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 3. maddesinde, her türlü idari eylem ve işlemler
ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen
yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin davalara asliye
hukuk mahkemelerinin bakacağı hükmüne, geçici 1. maddesinde ise, bu Kanunun yargı yolu ve göreve
ilişkin hükümlerinin, Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan davalarda
uygulanmayacağı hükmüne yer verilmiş, bu Kanunun 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasının birinci
cümlesinin iptali amacıyla açılan davada, Anayasa Mahkemesi, 16.2.2012 tarih ve E:2011/35, K:2012/23
sayılı kararıyla; dava konusu kuralla, sadece kişinin vücut bütünlüğüne verilen maddi zararlar ile buna bağlı
manevi zararların ve ölüm nedeniyle oluşan maddi ve manevi zararların tazmini konusunun kapsama
alındığı ve bu tazminat davalarına bakma görevinin asliye hukuk mahkemelerine verildiği; buna göre, aynı
idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerden kaynaklanan zararların kapsama
alınmadığı; sorumluluk sebebi aynı olsa da bu zararların tazmini davalarının idari yargıda görülmeye devam
edeceği; bu durumda, idarenin aynı yapı içinde aldığı kararın bir bölümünün idari yargıda bir bölümünün
adli yargıda görülmesinin yargılamanın bütünlüğünü bozacağı; ayrıca iki ayrı yargı kolunda görülen
davalarda, idarenin sorumluluğu, bu sorumluluğun kapsamı, idarenin tazmin yükümlülüğü konularında
farklı sonuçlara ulaşabileceği; esasen idare hukukunda var olan hizmet kusuru ve kusursuz sorumluluk
kavramlarının, kişilerin gördüğü zararların tazmininde kullanılan ve kişilerin idare karşısında korunma
kapsamını genişleten kavramlar olduğu; idare hukukunda, idarenin hiçbir kusuru olmasa da sosyal risk,
terör eylemleri, fedakarlığın denkleştirilmesi gibi kusursuz sorumluluğa ilişkin kavramlara dayanılarak
kişilerin uğradığı zararların tazmin edilmesinin mümkün olduğu; özel hukuk alanındaki kusursuz
sorumluluk hallerinin ise belirli konular için düzenlendiği ve sınırlı olduğu; idarenin idare hukuku
esaslarına dayanarak tesis ettiği tartışmasız bulunan eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer
sebeplerden kaynaklanan zararlara ilişkin davaların idari yargı yerlerinde görülmesi gerektiği; bu nedenle,
yukarıda belirtildiği gibi, aynı idari eylem, işlem veya sorumluluk sebebinden kaynaklanan zararların
tazminine ilişkin davaların farklı yargı yerlerinde görülmesinde kamu yararı ve haklı neden olduğunun
söylenemeyeceği gerekçesiyle iptaline karar vermiştir.
Davacı zararının, kamu idaresi olan hastanelerde görev yapan sağlık çalışanlarının sağlık
hizmetini gereği gibi yürütmediğinden kaynaklandığını; dolayısıyla, idarelerin doğan zarardan hizmet
kusuru ilkesi uyarınca sorumluluğunun bulunduğunu ileri sürmüştür.
Bu duruma göre, hastanelerin kamu hizmetini yürüttüğü sırada kişiye verdiği zararın tazmini
istemiyle açılan bu davada, kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp
yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının
102
saptanması gerekmektedir. Bu hususların saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden,
2577 sayılı Yasa’nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi kapsamında bulunan tam yargı davasının görüm
ve çözümünde idari yargı yerleri görevlidir.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalılardan İstanbul İl
Sağlık Müdürlüğü vekilinin görev itirazının İstanbul 17. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce reddine ilişkin
kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın, BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalılardan İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü vekilinin
GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN, İstanbul 17.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 17.09.2014 gün ve
2014/98 Esas sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
18-ESAS NO
: 2014/1097
KARAR NO
: 2014/1145
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 4734 sayılı Yasa’ya göre ihale edilerek sözleşmeye bağlanan İnşaat Yapım İşinde, yüklenici
tarafından işin süresinde bitirilmediği, dolayısıyla sözleşme hükümlerine uygun hareket edilmediği
gerekçesiyle sözleşmenin feshine ilişkin davalı idare işleminin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle
kaldırılmasına karar verilmesi istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği
hk.
KARAR
Davacı
Vekilleri
Davalı
Vekili
: K. İnş. Nak. Taah. San. Tic. Ltd. Şti.
: Av. M.D. & Av. M.T.& Av. Ebru Köroğlu
: Orman ve Su İşleri Bak. Devlet Su İşleri Gn. Md.lüğü 12. Bölge Md.lüğü-KAYSERİ
: Hukuk Müşaviri Ö.A.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacı firma ile davalı Devlet Su İşleri Genel
Müdürlüğü arasında 01.03.2013 tarihinde Kayseri 7.Noterliğinin onayı ile 980.050,00 TL bedelle “Doyduk
Yol Rölekasyonu İnşaatı Yapım İşi” konulu sözleşme imzalandığını, davalı idarece, davacı şirketin söz
konusu yapım işini süresinde gerçekleştirmediğinden bahisle 25.04.2014 gün ve 252643 sayılı Bölge
Müdürlüğü Olur’u ile taraflar arasındaki sözleşmenin tek taraflı olarak feshedildiğini belirterek, davalı idare
tarafından sözleşmenin feshine ilişkin idari işlemin hukuka aykırı olduğundan bahisle kaldırılmasına karar
verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Orman ve Su İşleri Bakanlığı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 12. Bölge Müdürlüğü
vekili süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle; görev itirazında bulunmuştur.
Kayseri 1.İdare Mahkemesi: 05.08.2014 gün ve E:2014/565 sayı ile özetle, “...söz konusu işlemin
kamu gücüne dayanılarak tek yanlı irade açıklaması ile tesis edildiği görüldüğünden söz konusu dava
konusu işlemde idari yargı yerinin görevli olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.” demek suretiyle davalı
vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Orman ve Su İşleri Bakanlığı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 12. Bölge Müdürlüğü
vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği
dilekçe üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı: “…Dava konusu uyuşmazlık, taraflar arasında, ihale
aşamasından sonra düzenlenen sözleşmeden ve eki şartnamede yer alan tarafların yüklendikleri borcun yükümlülüklerin sözleşmede öngörülen şekilde yerine getirilip getirilmediğinden kaynaklanmaktadır.
Davalı Kamu kurumun tarafından, görev alanına giren işlerde ihale yapılmıştır. İhale işlemlerini
iki aşamada değerlendirmek gerekmektedir. Birinci aşamada idarelerin ihale işlemi sonuçlanıp
kesinleşinceye kadar yaptıkları işlemler olup bu işlemler tek taraflı ve kamu gücü kullanılarak yapılan id ari
tasarruf olması nedeniyle idari işlemler olarak kabul edilip, bu aşamadaki uyuşmazlıkların idari yargı
yerinde dava konusu olacağı tartışmasızdır. Ancak ikinci aşamada ise, ihale gerçekleşip kesinleştikten sonra
idare ve ihaleyi alan kişilere karşılıklı yükümlülükler yükleyen sözleşme ve eki şartname bulunduğu; ihale
sonrasında taraflar arasında imzalanan sözleşme ve eki şartnamelerin tamamen özel hukuk hükümlerine tabi
olduklarında kuşku bulunmadığı;uyuşmazlığın ise, ihale işleminin kesinleşmesinden sonra yapılan ve
103
sözleşme hükümlerinin uygulanmasından kaynaklandığı; söz konusu ihalenin 4734 sayılı Devlet İhale
Kanun’una göre yapıldığı ve ihale onaylanarak kesinleştikten sonra artık tarafların karşılıklı olarak
yükümlülük altına girdikleri; dava konusu işlemin, davacının şartnamede belirtilen yükümlülüğünü yerine
getirmemesi sonucu tesis edildiği; ihalenin kesinleşmesinden sonra gerçekleşmesi ve sözleşme
hükümlerinin uygulanmasından kaynaklanması nedeniyle uyuşmazlığın özel hukuk hükümlerine göre adli
yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği anlaşılmaktadır.” demek suretiyle, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu
maddesi uyarınca olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine
gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane Topuz, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Orman ve Su İşleri Bakanlığı Devlet Su İşleri Genel
Müdürlüğü 12. Bölge Müdürlüğü vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun
olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca, davalı Orman ve Su İşleri Bakanlığı Devlet Su
İşleri Genel Müdürlüğü 12. Bölge Müdürlüğü açısından 2247 sayılı Yasa’nın 10.maddesinde öngörülen
biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın, davanın çözümünde
adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 4734 sayılı Yasa’ya göre ihale edilerek sözleşmeye bağlanan İnşaat Yapım İşinde,
yüklenici tarafından işin süresinde bitirilmediği, dolayısıyla sözleşme hükümlerine uygun hareket
edilmediği gerekçesiyle sözleşmenin feshine ilişkin davalı idare işleminin hukuka aykırı olduğu
gerekçesiyle kaldırılmasına karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Dosya kapsamında yapılan incelemede; Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından "Doyduk
Projesi Yol Rölekasyonu inşaatı Yapım İşi" için 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamında açılan ih aleyi
kazanan davacı K. Inş. Nak. Taah. San. Tic. Ltd. Şti. ile davalı idare arasında 4735 sayılı Kamu ihale
Sözleşme Kanunu çerçevesinde işin yapımı için sözleşme ve eki şartname imzalanarak işin yapımı
aşamasına geçildiği, sonrasında davalı idare tarafından ihale kapsamındaki işin süresinde
gerçekleştirilmediğinden bahisle. 25/4/2014 tarihli ve 252643 sayılı Bölge Müdürlüğü Olur'u ile
sözleşmesinin tek taraflı feshedilmesine karar verildiği, davacı şirket tarafından bu işlemin iptali istemi ile
görülmekte olan davanın açıldığı anlaşılmıştır.
04.01.2002 tarih ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun ''Amaç'' başlıklı 1.maddesinde; ''Bu
Kanunun amacı, kamu hukukuna tabi olan veya kamunun denetimi altında bulunan veyahut kamu kaynağı
kullanan kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları ihalelerde uygulanacak esas ve usulleri belirlemektir.''
denilmiştir.
“Kapsam” başlıklı 2. maddesinde de; “Aşağıda belirtilen idarelerin kullanımında bulunan her
türlü kaynaktan karşılanan mal veya hizmet alımları ile yapım işlerinin ihaleleri bu Kanun hükümlerine
göre yürütülür:
a) Genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri ile özel bütçeli idareler, il özel idareleri ve
belediyeler ile bunlara bağlı; döner sermayeli kuruluşlar, birlikler (meslekî kuruluş şeklinde faaliyet
gösterenler ile bunların üst kuruluşları hariç), tüzel kişiler,
b) Kamu iktisadi kuruluşları ile iktisadi devlet teşekküllerinden oluşan kamu iktisadi teşebbüsleri,
c) Sosyal güvenlik kuruluşları, fonlar, özel kanunlarla kurulmuş ve kendilerine kamu görevi
verilmiş tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar (mesleki kuruluşlar ve vakıf yüksek öğretim kurumları hariç) ile
bağımsız bütçeli kuruluşlar,
d) (a), (b) ve (c) bentlerinde belirtilenlerin doğrudan veya dolaylı olarak birlikte ya da ayrı ayrı
sermayesinin yarısından fazlasına sahip bulundukları her çeşit kuruluş, müessese, birlik, işletme ve
şirketler,
e) 4603 sayılı Kanun kapsamındaki bankalar ile bu bankaların doğrudan veya dolaylı olarak
birlikte ya da ayrı ayrı sermayesinin yarısından fazlasına sahip bulundukları şirketlerin yapım ihaleleri
Ancak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ve bu Fonun hisselerine kısmen ya da tamamen sahip
olduğu bankalar, 4603 sayılı Kanun kapsamındaki bankalar ve bu bankaların doğrudan veya dolaylı olarak
birlikte ya da ayrı ayrı sermayesinin yarısından fazlasına sahip bulundukları şirketler ( (e) bendinde
104
belirtilen yapım ihaleleri hariç) 4603 sayılı Kanun kapsamındaki bankaların 2499 sayılı Sermaye Piyasası
Kanununa tabi gayrimenkul yatırım ortaklıkları ile enerji, su, ulaştırma ve telekomünikasyon sektörlerinde
faaliyet gösteren teşebbüs, işletme ve şirketler bu Kanun kapsamı dışındadır.'' denilmiştir.
05.01.2002 tarih ve 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu’nun ''Kapsam'' başlıklı 2.
maddesinde; ''Bu Kanun, Kamu İhale Kanununa tabi kurum ve kuruluşlar tarafından söz konusu Kanun
hükümlerine göre yapılan ihaleler sonucunda düzenlenen sözleşmeleri kapsar.'' denilmiş, ''İlkeler'' başlıklı
4.maddenin 3.fıkrasında; ''...Bu Kanun kapsamında yapılan kamu sözleşmelerinin tarafları, sözleşme
hükümlerinin uygulanmasında eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir. İhale dokümanı ve sözleşme
hükümlerinde bu prensibe aykırı maddelere yer verilemez. Kanunun yorum ve uygulanmasında bu prensip
göz önünde bulundurulur.'' denilmiştir.
Belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ile 4735 sayılı Kamu
İhale Sözleşmeleri Kanunu'nun kamu hukukunu ilgilendiren yasalar olması nedeniyle, sözleşme aşamasına
kadar yasaya dayanılarak idarece alınan karar ve yapılan işlemlerin iptali istemiyle açılan davaların idari
yargı yerinde, sözleşme yapıldıktan sonra sözleşme hükümlerinin uygulanması nedeniyle ortaya çıkan
uyuşmazlıkların ise sözleşme ve özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde görülmesi gerekmekte ise
de, sözleşme yapıldıktan sonra tesis edilse bile sözleşmenin uygulanmasından kaynaklanmayan,
sözleşmeden doğan bir hak veya alacağın takibi niteliğini taşımayan, idarenin kamu gücüne dayanarak ve
tek yanlı olarak tesis ettiği idarî işlemlerin iptali istemiyle açılan veya bu nitelikteki idarî işlemler nedeniyle
doğan tazminat istemleri nedeniyle açılan davaların da idarî yargı yerinde görülüp çözümlenmesi gerektiği
tartışmasızdır.
İdari sözleşmeler, idarelerin tek yanlı, kamusal yetkiye dayanarak, kamu hizmetinin gereklerinin
yerine getirilmesi için kamu yararı amacı ile taraflar arasında akdedilen ve idareye üstün hak ve yetkiler
veren, gerektiğinde tek yanlı değişiklik ve fesih yetkisini de idareye tanıyan nitelikte sözleşmelerdir. Kamu
idarelerinin özel hukuk alanında akdettikleri sözleşmelerin ise; idari sözleşme niteliği taşımayıp, özel hukuk
kurallarına göre düzenlendiği kuşkusuzdur.
Öte yandan, idarelerce mal veya hizmet alımı için ihaleye çıkılması safhasında ihalenin
sonuçlanıp kesinleşmesine kadar geçen aşamada tesis edilen işlemlerin idari nitelikte olduğu kabul
edilmekte ve bu aşamada ortaya çıkan anlaşmazlıkların çözümünün idari yargı yerlerine,ihalenin
kesinleşmesi ve sözleşmenin akdedilmesinden sonraki aşamada idare ile yüklenici arasındaki sözleşmenin
uygulanmasından doğan uyuşmazlıkların görüm ve çözümünün ise özel hukuk hükümlerine göre adli yargı
yerlerine ait olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Somut olayda, ihaleyi kazanan davacı şirketin, sözleşmeye aykırı olarak yüklendiği işi süresinde
yerine getirmediği gerekçesiyle davalı idare tarafından sözleşmenin tek taraflı olarak feshedildiği, davacı
şirketin ise, hukuka aykırılığını öne sürdüğü bu işlemin iptalini talep ettiği anlaşıldığından, uyuşmazlığın
çözümünde özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile Kayseri
1.İdare Mahkemesince verilen görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı idare vekilinin GÖREV İTİRAZININ
REDDİNE İLİŞKİN Kayseri 1.İdare Mahkemesince verilen 05.08.2014 gün ve E:2014/565 sayılı
KARARIN KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
19-ESAS NO
: 2014/1098
KARAR NO
: 2014/1146
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nun 24/a maddesine muhalefet etme eylemi nedeniyle aynı
Kanunun 36. maddesi “i” bendi uyarınca hakkında idari para cezası verilmesi ve avlanmakta kullanılan
tekne ile üzerindeki makinenin tutanakla adli yargı yerinde Cumhuriyet Savcısı talimatı ile müsadereye
konu edilmek üzere zapt edilmesi üzerine, zapt etme (el koyma) işleminin yürütmesinin durdurulmasına,
müteakiben davanın kabulü ile işlemin iptaline karar verilmesi istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
105
Davacı
Davalı
Vekili
: İ.T.
: Sahil Güvenlik Komutanlığı
: Av. B.Y.Z.
O L A Y : Davacı dava dilekçesinde özetle; donatanı ve kaptanı olduğu 12,8 mt’lik ahşap
başlıklı teknesi ve üzerindeki 220 Hp ford marka makine ile İstanbul Boğazı Tarabya önlerinde trol ile balık
avladığının Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından tespit edilerek yakalanması sonucunda, 1380 sayılı Su
Ürünleri Kanunu’nun 24/a maddesine muhalefet etme eylemi nedeniyle aynı Kanunun 36. maddesi “i”
bendi uyarınca hakkında idari para cezasına ilişkin yaptırım uygulandığını ve avlanmakta kullandığı tekne
ile üzerindeki makinenin 29/11/2013 gün ve 21126 sayılı tutanakla adli yargı yerinde Cumhuriyet Savcısı
talimatı ile müsadereye konu edilmek üzere zapt edildiğini belirterek, öncelikle dava konusu zapt etme (el
koyma) işleminin yürütmesinin durdurulmasına, müteakiben davanın kabulü ile işlemin iptaline karar
verilmesi istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı Sahil Güvenlik Komutanlığı vekili süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle;
görev itirazında bulunmuştur.
İstanbul 6.İdare Mahkemesi: 28.02.2014 gün ve E:2013/2521 sayı ile özetle, “...olayda,
uyuşmazlığın davacı ile davalı idare arasındaki özel hukuk hükümlerine göre tesis edilmiş bir işlemden
kaynaklanmayıp, kamu hukuku kuralları çerçevesinde tek taraflı ve kamu gücüne dayalı işlemden
kaynaklandığından, uyuşmazlığın görüm ve çözümünün idari yargı mercilerinin görevinde olduğu sonucuna
varılmıştır.” demek suretiyle davalı idare vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Sahil Güvenlik Komutanlığı vekilinin, adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı
çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçe üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı: “…1380 sayılı Kanunun 24/a maddesinde "İçsular, Marmara
Denizi, İstanbul ve Çanakkale boğazlarında her çeşit trol ile su ürünleri istihsali yasaktır.” hükmü ile
İstanbul Boğazında trolle balık avcılığı yasaklanmış, aynı Kanunun 36/i bendinde "24 üncü maddenin (a)
bendinde belirtilen alanlarda trol ile su ürünleri istihsalinde bulunanlar üç milyar lira idari para cezası ile
cezalandırılır ve istihsal olunan su ürünleri ile istihsal vasıtaları zapt ve mahkemece müsadere edilir.''
şeklindeki düzenleme ile, yasağa uymama idari para cezasına ve müsadere yaptırımına tabi tutulmuştur.
1380 sayılı Kanunun 22/07/2003 - 4950 S.K./4. md.ile değişik 32. Maddesinde "Bu Kanunda yer alan
mahkemece yerine getirilecek görevler zaruret görülmeyen hallerde sulh ceza mahkemelerince onbeş gün
içerisinde evrak üzerinden inceleme yapılarak karara bağlanır." hükmü ile üretim vasıtalarının müsaderesine
sulh ceza mahkemesinde karar verileceği açıkça düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu düzenleme karşısında,
müsadere işlemine esas olan ve Cumhuriyet Savcısı kararı ile icra edilen zapt işlemine karşıda itirazın adli
yargı yerinde yapılması gerektiği tartışmasızdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun Esas: 2009/7 -183, Karar:
2009/257 sayılı kararında da 1380 sayılı Kanun kapsamında müsadere davasının sulh ceza mahkemesinde
duruşmalı olarak görülmesi gerektiği kararı verilmiştir. 1412 sayılı CMUK’nun 392/2. maddesinde gerekse
5271 sayılı CMK’nun 259. maddesinde, suç konusu olmayıp sadece müsadereye tabi bulunan eşyanın
müsaderesine Sulh Ceza Hakimi tarafından duruşma yapılmaksızın karar verileceğinin benzer
düzenlemelerle hüküm altına alındığı anlaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, müsadere işlemine esas teşkil eden, dava konusu su ürünleri üretim
vasıtalarının zaptına yönelik işlemin iptali davasının adli yargı yerinde görülmesi gerektiği
düşünülmektedir.” demek suretiyle, 2247 sayılı Yasa'nın 10. ve 13. maddeleri uyarınca olumlu görev
uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane Topuz, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre,davalı Sahil Güvenlik Komutanlığı vekilinin anılan Yasanın
10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi
12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca,
davalı Sahil Güvenlik Komutanlığı açısından 2247 sayılı Yasa’nın 10. ve 13. maddelerinde öngörülen
biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın, davanın çözümünde
adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
106
Dava, davacının donatanı ve kaptanı olduğu 12,8 mt’lik ahşap başlıklı teknesi ve üzerindeki 220
Hp ford marka makine ile İstanbul Boğazı Trabya önlerinde trol ile balık avladığının Sahil Güvenlik
Komutanlığı tarafından tespit edilerek yakalanması sonucu, 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nun 24/a
maddesine muhalefet etme eylemi nedeniyle aynı Kanunun 36. maddesi “i” bendi uyarınca hakkında idari
para cezası verilmesi ve avlanmakta kullanılan tekne ile üzerindeki makinenin 29/11/2013 gün ve 21126
sayılı tutanakla adli yargı yerinde Cumhuriyet Savcısı talimatı ile müsadereye konu edilmek üzere zapt
edilmesi üzerine, zapt etme (el koyma) işleminin yürütmesinin durdurulmasına, müteakiben davanın kabulü
ile işlemin iptaline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
1380 sayılı Su Ürünler Kanunu’nun ‘’ Trol ‘’ başlıklı 24.maddesinin a bendinde;
‘’
İçsular, Marmara Denizi, İstanbul ve Çanakkale boğazlarında her çeşit trol ile su ürünleri istihsali yasaktır.
İlmi maksatlarla yapılacak incelemelerde trol kullanılabilir. ‘’ hükmü yer almakta olup, davacı
hakkında bu maddeye aykırı hareket ettiğinden bahisle idari yaptırım kararı uygulanmıştır. Aynı Kanunun
‘’Cezalar ‘’ başlıklı 36.maddesinin i bendinde; " 24 üncü maddenin (a) bendinde belirtilen alanlarda trol ile
su ürünleri istihsalinde bulunanlar üç milyar lira idari para cezası ile cezalandırılır ve istihsal olunan su
ürünleri ile istihsal vasıtaları zapt ve mahkemece müsadere edilir. '' hükmü yer almakta olup, bu düzenleme
ile, yasağa uymamanın neticesi idari para cezasına ve müsadere yaptırımına tabi tutulmuştur.
Kanun’un ‘’ Usul Hükümleri ‘’ başlıklı 32.maddesinde; ‘’ Bu Kanunda yer alan mahkemece
yerine getirilecek görevler zaruret görülmeyen hallerde sulh ceza mahkemelerince onbeş gün içerisinde
evrak üzerinden inceleme yapılarak karara bağlanır. ‘’ hükmü yer almakta ve böylece istihsal vasıtaların
sulh ceza mahkemeleri tarafından müsadere edilebileceği hüküm altına alınmış bulunmaktadır.
Ayrıca gerek mülga 1412 sayılı CMUK’nun ‘’ Müsadere Talebinin Mercii ‘’ başlıklı
392.maddesinde; ‘’ Ceza Kanununun 36 ncı maddesi ile diğer maddelerine ve hususi kanunlar hükmün e
göre belirli eşyanın müsaderesi veya imhası yahut kullanımdan kaldırılması gerekli olan hallerde, kamu
davası açılmamış veya kamu davası açılmış olup da esasla beraber bu hususta bir karar verilmemişse bu
tedbirlerin her türlü takiplerden ayrı olarak alınması için Cumhuriyet savcısı veya davacı tarafından
yapılacak talep esas davayı görmekle yetkili mahkemeye verilir.
Suç mevzuu olmayıp münhasıran müsadereye tabi bulunan eşyanın müsaderesine sulh hakimi
tarafından duruşma yapılmaksızın, karar verilir. Bu karar aleyhine alakadarlar acele itiraz yoluna müracaat
edebilirler. ‘’ hükmü, gerekse de 5271 sayılı CMK’nun ‘’ Suç Konusu Olmayan Eşyanın Müsaderesi ‘’
başlıklı 259. maddesinde; ‘’ Suç konusu olmayıp sadece müsadereye tâbi bulunan eşyanın müsaderesine
sulh ceza hâkimi tarafından duruşma yapılmaksızın karar verilir. ‘’ hükmünün yer alıyor oluşu karşısında,
somut olayda olduğu gibi suç konusu olmayıp sadece müsadereye tabi bulunan eşyanın müsaderesine Sulh
Ceza Hakimi tarafından duruşma yapılmaksızın karar verileceği anlaşılmıştır. Öte yandan Yargıtay Ceza
Genel Kurulu önüne gelen bir dosyada, Kurulun 3.11.2009 gün ve E:2009/7-183, K:2009/257 sayılı
kararında da, “……idari yaptırım gerektiren bir suç işlendiğinin ileri sürülmesi karşısında, bu suçun
işlenmesine bağlı olarak kamu davası açılamaması nedeniyle, Yasadaki özel düzenleme nazara alınarak
zoralım kararı istendiği açıktır. Zoralımına karar verilen eşya ise, bizatihi kendisi suç teşkil eden ve
zoralıma tabi eşya niteliğinde değildir. Bu nedenle 1380 sayılı Yasanın 32. maddesindeki, “zaruret
görülmemesi” koşulu ile zoralım konusundaki genel hükümler de gözetilerek, duruşma açılarak yargılama
yapılmalı ve sonucuna göre hukuki durum belirlenmelidir. Yerel mahkemece yasal düzenlemelerin hatalı
yorumlanması suretiyle duruşma açılmadan, evrak üzerinde yapılan inceleme ile zoralım kararı verilmesi
isabetsiz ve yasaya aykırıdır. ” denilmekte olup; davada adli yargının görevli olduğuna işaret edilmektedir.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile, davalı Sahil
Güvenlik Komutanlığı vekilinin görev itirazının İstanbul 6. İdare Mahkemesince reddine ilişkin kararın
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Sahil Güvenlik Komutanlığı vekilinin
GÖREV İTİRAZININ REDDİNE İLİŞKİN İstanbul 6.İdare Mahkemesince verilen 28.02.2014 gün ve
E:2013/2521 sayılı KARARIN KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
20-ESAS NO
: 2014/1100
KARAR NO
: 2014/1147
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
107
ÖZET : Deniz Harp Okulu Komutanlığı Gata Haydarpaşa Eğitim Hastanesi BBm/ASM ve DHO K.lığı
Polikliniği'nde devlet memuru olarak görevli iken, Deniz Harp Okulu K.lığı Dekanlığı’na tayin edilen
davacının, yapılan tayin işleminin fiziksel engel hali nedeni ile sağlık durumunu olumsuz etkilediğinden
hukuka aykırı olduğunu belirterek; iptaline karar verilmesi istemiyle açtığı davanın; davacının, 1602 sayılı
Yasa’nın değişik 20. Maddesine göre asker kişi sayılan kişilerden olması ve iptal istemine konu işlemin,
askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekleri yönünden değerlendirme yapılmasını
gerektirmesi nedenleri ile; ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİNCE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: S.E.
: Av. C.Y.
: Milli Savunma Bakanlığı
: Av. Z.D.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin 04.04.2011 tarihinde Deniz
Harp Okulu K.lığı Gata H.Paşa Eğitim Hastanesi BBm/ASM ve DHO K.lığı Polikliniği'nde göreve
başladığını, %50 fiziksel engelli olduğunu, geçirdiği trafik kazası nedeni ile rapor aldığını, istirahatlı olduğu
günler esnasında annesine karaciğer kanseri teşhisi konulduğunu, annesinin tedavi sürecinde aldığı
kemoterapiler vs. işlemler için ve hayati tehlikesi bulunduğundan dolayı annesine refakat etmek zorunda
kaldığını ve bu nedenle 3 ay + 3 ay yasal süre içerisinde refakat izni kullandığını, anlatılan konulara ilişkin
raporların dava dilekçesine eklendiğini;
Davacının refakat izini kullanırken 08.11.2013 tarihinde Deniz Harp Okulu K.lığı Dekanlığı’na
tayin edildiğini, tayin edildiği binanın birliğin en uzak noktasında olduğunu, birliğin 72.000 m² bir alan
içerisinde konuşlandığını, tayin edildiği yeni görev yerinin engel hali dikkate alındığında sağlığını olumsuz
etkileyeceğini, tayin edilmeden önce çalıştığı yer olan Deniz Harp Okulu K.lığı Gata H. Paşa Eğitim
Hastanesi BBm/ASM ve DHO K.lığı Polikliniği engelliler için tek katlı bir bina olması ve girişinde rampa
bulunması ve konumu itibari ile sosyal tesislere uzaklığının 800 metre olması nedenleri ile müvekkilinin
sağlık durumu açısından uygun olduğunu; yeni görev yeri nedeni ile davacının sağlığının olumsuz
etkilendiğini belirterek; öncelikle yürütmenin durdurulmasına ve re’sen atamanın iptaline karar verilmesi
istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
İstanbul 3.İdare Mahkemesi 10.03.2014 gün ve 2014/392 Esas sayılı hasım düzeltme kararı ile;
davanın doğru hasım olan Milli Savunma Bakanlığı husumetiyle incelenmesi gerektiğini belirterek; dava
dilekçesinin 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 15.maddesinin ( c ) fıkrası gereğince gerçek
hasım olarak tespit edilen Milli Savunma Bakanlığı’na bu kararla birlikte tebliğ edilmek suretiyle dava
dosyasının tekemmül ettirilmesine ve kararın bir örneğinin davacıya tebliğine karar vermiştir.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı vekili süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle,
görev itirazında bulunmuştur.
İstanbul 3. İdare Mahkemesi; 29.05.2014 gün ve 2014/392 Esas sayılı kararında; “Dosyanın
incelenmesinden, davanın GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Baştabipliği Birinci Basamak Muayene
Aile Sağlığı Merkezi ve Deniz Harp Okulu Komutanlığı Polikliniğinde Veri Hazırlama ve Kontrol işletmeni
kadrosunda memur olarak görev yapan davacının Deniz Harp Okulu Dekanlığı Dekan Sekreterliği Öğretim
Destek Şubesine Veri Hazırlama ve Kontrol İşletmeni olarak atanması işleminin iptali istemiyle açıldığı
görülmüştür. Davacının yaptığı işin sağlık hizmetleri ile ilgili veri hazırlama ve kontrol olduğu, davanın ise
bu işi yapan davacının yer değiştirmesine ilişkin işlem olduğu ve bu işlemin askeri hizmete ilişkin bir
yanının bulunmadığı kuşkusuzdur.
Belirtilen duruma göre ve olayda Anayasa'nın 157. ve 1602 sayılı Yasa'nın 20. maddelerinde
öngörülen "asker kişiyi ilgilendirme" ve "askeri hizmete ilişkin bulunma" koşulları birlikte
gerçekleşmediğinden, davanın görüm ve çözümünde idari yargı yerinin görevli bulunduğu sonucuna
varılmıştır.” gerekçesiyle davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolund a
süresi içinde verdiği dilekçe üzerine, dava dosyası Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcılığı'na
gönderilmiştir.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı: 02.10.2014 gün ve 2014/51 Esas sayılı
kararında: “Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görev alanı, Anayasanın 157. maddesindeki düzenlemeye
paralel olarak, 1602 sayılı AYİM Kanununun 20. maddesinde, “Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Türk
Milleti adına; askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesi olarak yargı
denetimini ve diğer kanunlarda gösterilen, görevleri yapar. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan
uyuşmazlıklarda; ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz. Bu Kanunun uygulanmasında asker kişiden
108
maksat; Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur,
astsubay, askeri öğrenci, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er, erbaş ve erler ile sivil
memurlardır.” şeklinde ve 21 .maddesinde de. “20 nci maddede belirtilen kişileri ilgilendiren ve askeri
hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat yönlerinden biri ile
hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacak iptal davaları, aynı idari
işlem ve eylemlerin haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan doğruya ve kesin
olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve karara bağlanır. ” şeklinde düzenlenmiştir.
Davacının Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bir devlet memuru olarak 1602 sayılı Kanunun
20/2. maddesine göre asker kişi sıfatını taşıdığı; keza, davanın konusunu teşkil eden ve askeri hizmetin
özellik ve gereklilikleri dikkate alınarak tesis edilen atama işleminin askeri hizmete ilişkin bir idari işlem
olduğunda da tereddüt bulunmadığı; dolayısıyla, Anayasanın 157, 1602 sayılı Kanunun 20 ve 21.
maddelerine göre bu davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görev alanı içerisinde olduğu
anlaşılmaktadır.
İstanbul 3.İdare Mahkemesinin görevlilik kararında "dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin
bir yanının bulunmadığı" belirtilmişse de; TSK'da görev yapan devlet memurlarının atamalarının, askeri
hizmetin ifası nedeniyle, askeri hizmetin özellik ve gereklilikleri dikkate alınarak tesis edildiği, dolayısıyla
bu konuya ilişkin işlem ve uyuşmazlıkların askeri hizmete ilişkin olduğu hususları, yerleşik uygulamayla da
sabittir.” gerekçeleriyle 2247 sayılı Kanunun 10, 12 ve 13. maddeleri gereğince olumlu görev uyuşmazl ığı
çıkartılarak, uyuşmazlığın çözümü için dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderilmesini ve Askeri
Yüksek İdare Mahkemesinin görevli olduğuna karar verilmesini istemiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU, Mehmet
AKBULUT ’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:
Başvuru yazısı ve dava dosyası üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince yapılan
incelemeye göre, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde öngörülen
yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre içinde
başvuruda bulunması üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı'nca, davalı Milli Savunma
Bakanlığı açısından, 10.maddede öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
Usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin
görevli olduğu yolundaki sözlü, AYİM Savcısı Müjdat TUNA’nın davada askeri idari yargı yerinin görevli
olduğu yolundaki sözlü ve yazılı açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava; Deniz Harp Okulu Komutanlığı Gata Haydarpaşa Eğitim Hastanesi BBm/ASM ve DHO
K.lığı Polikliniği'nde devlet memuru olarak görevli iken, Deniz Harp Okulu K.lığı Dekanlığı’na tayin edilen
davacının, yapılan tayin işleminin fiziksel engel hali nedeni ile sağlık durumunu olumsuz etkilediğinden
hukuka aykırı olduğunu belirterek; iptaline karar verilmesi istemi ile açılmıştır.
Dosya kapsamında yapılan incelemede; davacının, 04.04.2011 tarihinde Deniz Harp Okulu
Komutanlığı Gata Haydarpaşa Eğitim Hastanesi BBm/ASM ve DHO K.lığı Polikliniği'nde göreve
başladığı, 08.11.2013 tarihinde Deniz Harp Okulu K.lığı Dekanlığı, Dekan Sekreterliği görevine, ilgili
görevin 2009 yılı Aralık ayından beri boş olması nedeni ile, hizmet gereği olarak tayin edildiği, da vacının
söz konusu atama işleminin iptali için iş bu davayı açtığı anlaşılmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, “Memurların bir kurumdan diğerine nakilleri” başlıklı
74.maddesinde; “ (Değişik: 30/5/1974 - KHK/12; Değiştirilerek kabul: 15/5/1975 - 1897/1 md.)
Memurların bu Kanuna tabi kurumlar arasında, kurumların muvafakati ile kazanılmış hak
dereceleri üzerinden veya 68 inci maddedeki esaslar çerçevesinde derece yükselmesi suretiyle, bulundukları
sınıftan veya öğrenim durumları itibariyle girebilecekleri sınıftan, bir kadroya nakilleri mümkündür.
Kazanılmış hak derecelerinin altındaki derecelere atanabilmeleri için ise atanacakları kadro derecesi ile
kazanılmış hak dereceleri arasındaki farkın 3 dereceden çok olmaması ve memurların isteği de şarttır.
Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre kaydı aranmaksızın eski derecelerine
tekrar atanmaları caizdir.
Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere atananların aylık derece ve kademeleri genel
hükümlere göre tespit edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek ve karşılık
farklarının kendileri tarafından her ay T.C. Emekli Sandığına gönderilmesini kabul etmeleri şartıyla)
emeklilik yönünden eski derecelerinde değerlendirilir.
109
13/12/1960 tarihli ve 160 sayılı Kanunun 4 üncü maddesi kapsamına giren kurumlarla bu
Kanuna tabi kurumlar arasındaki nakillerde de yukarıdaki hükümler uygulanır. Aynı kanunun 4 üncü
maddesi kapsamına giren kurumlarda çalışıp 657 sayılı Kanuna tabi olmayan personelden, hizmete giriş
dereceleri 36 ncı madde ile tespit edilen giriş derecelerinin üzerinde olanların ilk ilerleme ve yükselmeleri
için kanuni bekleme sürelerine yukarıda yazılı dereceler arasındaki sürelere tekabül eden süre kadar ilave
edilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Aynı Kanunun’ Memurların Kurumca Görevlerinin ve Yerlerinin Değiştirilmesi’ başlıklı 76.
maddesinde; “Kurumlar, görev ve unvan eşitliği gözetmeden kazanılmış hak aylık dereceleriyle memurları
bulundukları kadro derecelerine eşit veya 68 inci maddedeki esaslar çerçevesinde daha üst, kurum içinde
aynı veya başka yerlerdeki diğer kadrolara naklen atayabilirler.
Memurlar istekleri ile, kurumlarında kazanılmış hak derecelerinin en çok üç derece altında aynı
veya başka yerlerdeki kadrolara atanabilirler.
Aşağı dereceye atananların 68 inci maddede yazılı süre kaydı aranmaksızın eski derecelerine
tekrar atanmaları mümkündür.
Kazanılmış hak derecelerinden aşağı derecelere atananların aylık derece ve kademeleri genel
hükümlere göre tespit edilmekle beraber, atandıkları bu derecelerde geçirdikleri süreler (kesenek ve karşılık
farklarının kendileri tarafından her ay T.C. Emekli Sandığına gönderilmesini kabul etmeleri şartiyle)
emeklilik yönünden eski derecelerinde değerlendirilir.” şeklindeki düzenleme ile, memurun aynı kurum
içinde yer değiştirmesi sureti ile yapılacak atamalarda izlenecek usul ve esaslar belirlenmiştir.
26.02.2010 gün, 27505 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Millî Savunma Bakanlığı,
Genelkurmay Başkanlığı Ve Kuvvet Komutanlıklarında Görevli Devlet Memurlarının Yer Değiştirme
Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmeliğin ‘’ Amaç ‘’ başlıklı 1.maddesinde; ‘’ (1) Bu Yönetmeliğin
amacı; Millî Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıklarının Karargâhları ile
bağlı birlik, kurum ve kuruluşlarında görevli Devlet memurlarının yer değiştirme suretiyle atanmalarının
usul ve esaslarını belirlemektir.’’ hükmü yer almakta olup,
Yer Değiştirme Suretiyle Atamanın temel ilkelerini düzenleyen 5.maddesinde; ‘’ (1) Yer
değiştirme suretiyle atamalarda esas alınacak temel ilkeler şunlardır;
a) Bu Yönetmelik kapsamındaki Devlet memurları için hizmet alanlarındaki görevin sürekliliği
esastır.
b) Yer değiştirme sureti ile atamalarda, atanmak istenilen hizmet bölgesi ve alanındaki kadro
imkânları ile ayrılmak istenen yerdeki hizmet ihtiyacı öncelikle dikkate alınır.
c) Kurumun hizmet ihtiyacı nedeniyle hizmet bölgelerindeki zorunlu çalışma sürelerine
bakılmaksızın belirli bir süre görev yapmak üzere sürekli görevle atama yapılabilir.
ç) Hizmet ihtiyacı nedeniyle yapılacak atamalarda, görevin özelliğine göre hizmet bölgeleri ve
alanları arasında memurların adil ve dengeli dağılımının sağlanması esastır.
d) Atama isteklerinin değerlendirilmesinde birlik komutanı veya kurum amirlerinin görüşleri de
dikkate alınır.
e) Atanacak memurun asaletinin onaylanmış olması gerekir.” hükümleri yer almakta olup,
davacının ataması da, hizmet gerekliliği nedeni ile Yer Değiştirme Suretiyle yapılmış bulunmaktadır.
Öte yandan; Anayasa’nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’n in askeri olmayan
makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesi olduğu; ancak
askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının aranmayacağı
belirtilmiş; 20.7.1972 tarih ve 1602 sayılı Yasa’nın 25.12.1981 tarih ve 2568 sayılı Yasa ile değişik 20.
maddesinde de aynı hüküm yer almıştır.
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin bir davaya bakabilmesi için dava konusu idari işlemin
“asker kişiyi ilgilendirmesi” ve “askeri hizmete ilişkin bulunması” koşullarının birlikte gerçekleşmesi
gerekmektedir.
1602 sayılı Yasa’nın değişik 20. maddesinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunan veya
hizmetten ayrılmış olan, subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci uzman çavuş, uzman jandarma
çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurlar asker kişi sayılmaktadır.
Anılan Yasa’nın değişik 21. maddesinin birinci fıkrasında “20 nci maddede belirtilen kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden dolayı; yetki, sebep, şekil, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından bahisle menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılacak iptal
davaları, aynı idari işlem ve eylemlerin haklarını ihlal etmesi halinde açılacak tam yargı davaları, doğrudan
doğruya ve kesin olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde çözümlenir ve karara bağlanır.” denilmiştir.
Bu bağlamda, davacının 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddesinde belirtilen asker kişi sayılanlardan
olan sivil memur olması karşısında dava konusu işlemin asker kişiyi ilgilendirdiği tartışmasızdır.
Dava konusu işlemin askeri hizmete ilişkin olup olmadığına gelince:
110
İdari işlemin, görevli yargı yerinin tespiti yönünden “askeri hizmete ilişkin” olup olmadığının
saptanabilmesi için işlemin konusuna bakılması gerekmektedir. Eğer idari işlem askeri gereklere, askeri
usul ve yönteme ve askeri hizmete göre tesis edilmiş ise, bu işlemin askeri hizmete ilişkin olduğu kabul
edilmelidir. Daha açık bir ifadeyle, askeri hizmete ilişkin idari işlemler; idarenin bir asker kişinin askeri
yeterlik ve yeteneklerinin, tutum ve davranışlarının, askeri geçmişinin, asker kişi olmaktan kaynaklanan hak
ve ödevlerinin; askerlik hizmetinin amacı, askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz
önünde tutularak değerlendirilmesi sonucunda tesis edilen işlemlerdir. İşlem, askeri olmayan bir makam
tarafından tesis edilmiş olsa bile durum değişmemekte, menfaati ihlal edilen asker kişinin açtığı davanın
Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde görülmesi gerekmektedir.
Bu yasal düzenlemeler ve kabuller ışığında olaya bakıldığında; davalı idare tarafından tesis edilen
ve TSK da görevli sivil memur statüsündeki davacının aynı askeri birlik içinde başka bir göreve, ilgili
görevin uzun zamandır boş olması nedeniyle yer değiştirme suretiyle atanması şeklinde gerçekleşen idari
işlemin, askeri görev yerlerinin özellikleri, askeri kural ve gerekler göz önünde tutularak askeri hizmet
gereklerine göre vücut bulduğu anlaşıldığından; bu işlemin yargısal denetimi sırasında da anılan hususların
dikkate alınması gerekliliği karşısında, davacı hakkında tesis edilen idari işlemin askeri hizmete ilişkin
olduğunun kabulü gerekmektedir.
Belirtilen durumlara göre ve olayda Anayasa’nın 157. ve 1602 sayılı Yasa’nın 20. maddelerinde
öngörülen, idari işlemin asker kişiyi ilgilendirmesi ve askeri hizmete ilişkin bulunması koşulları birlikte
gerçekleştiğinden, davanın görüm ve çözümü Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin görevine gir mektedir.
Açıklanan nedenlerle, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü
ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı vekilinin görev itirazının İstanbul 3. İdare Mahkemesi’nce reddine
ilişkin kararın kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ’NİN görevli
olduğuna, bu nedenle AYİM Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile, davalı Milli Savunma Bakanlığı
vekilinin görev itirazının İstanbul 3.İdare Mahkemesi’nce reddine ilişkin 29.05.2014 gün ve 2014/392 Esas
sayılı GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN
OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
21-ESAS NO
: 2014/1132
KARAR NO
: 2014/1174
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacılar tarafından, müşterek çocuklarının, olay tarihinde tren istasyonuna yanaşan tren ile peron
arasına düşerek hayatını kaybetmesi sonucu uğradıkları maddi zararın, olayda kusuru bulunan davalıdan
tazmini istemiyle açılan davanın, T.C.D.D. İşletmesinin görevinde olan kamu hizmetini yürütmek amacıyla
kurmuş olduğu demiryolu hattı boyunca aldığı önlemler yönünden kusurunun ya da idarenin sorumluluğunu
gerektirecek başka bir nedenin bulunup bulunmadığının belirlenmesine bağlı bulunduğu; müteveffa ile
davalı kurum arasında gerçekleştirilen yolcu taşıma sözleşmesi ile meydana gelen olay arasında da uygun
illiyet bağı bulunmadığı anlaşıldığından İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacılar : 1-İ.A. 2-F.A.
Vekili
: Av. S.D. & Av. S.D.A.
Davalı
: TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü
Vekili
: Av. F.K.
O L A Y : Davacılar vekili, dava dilekçesinde özetle; davacıların murisi S.A.’un 14.07.2005
tarihinde Menekşe Tren İstasyonunda, Kanarya’ya gitmek üzere bek lerken, oR.ı kendilerine mekan edinen
tinercilerin kavgası sonucu istasyona yanaşan trenle peron arasına düşerek, trenin kafasına çarpması
sonucu hayatını kaybettiğini, kazanın davalı işletmenin insan yaşamının kutsallığı ilkesi çerçevesinde
teknolojideki gelişmelerden yararlanarak çağdaş taşıma güvenliği önlemlerini almaması ve personelin
dikkatsizliği sonucu meydana geldiğini, kazazedenin ölümüyle davacı anne babanın çocuklarının maddi
desteğinden yoksun kaldıklarını belirterek; fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydıyla
111
davacı anne ve baba için ayrı ayrı 2.000,00 TL maddi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal
faizi ile birlikte davalıdan tahsili istemi ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
Davalı TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekilli cevap dilekçesinde özetle; davalı idarenin kamu
iktisadi kuruluşu olması dolayısıyla açılan davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğini ileri sürerek,
görev itirazında bulunmuştur.
Küçükçekmece 2. Asliye Hukuk Mahkemesi: 05.12.2012 gün ve 2012/47 Esas, 2012/561 Karar
sayılı kararı ile, davacının davasını TCDD Genel Müdürlüğü’ne karşı açtığı idarenin eylem ve işlemlerine
karşı açılan tazminat davasına bakma görevinin İdari yargıya ait olduğunu belirterek, davacının dilekçesinin
görev yönünden reddine karar vermiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Yargıtay 11.Hukuk Dairesi: 16.05.2013 gün ve 2013/6498 Esas, 2013/10122 Karar sayılı kararı
ile; “…davacıların murisi ile davalı TCDD işletmesi arasındaki uyuşmazlık mutlak ticari işlerden olan
taşıma sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Davalı TCDD, özel hukuk tüzel kişisi gibi hareket ederek özel
hukuk kurallarına göre taşıma işi yapması nedeniyle, TTK hükümleri uyarınca tacirdir. Bu itibarla davanın
adli yargıda görülmesi gerektiği nazara alınarak işin esasına girilip sonucuna göre karar verilmesi
gerekirken, dava dilekçesinin yargı yolu nedeniyle reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın
davacılar yararına bozulmasına karar vermek gerektirmiştir.” şeklindeki gerekçesi ile davacılar vekilinin
temyiz itirazlarının kabulüne ve kararın davacılar yararına bozulmasına karar vermiştir.
Küçükçekmece 2.Asliye Hukuk Mahkemesi: 26.03.2014 gün ve 2013/493 Esas sayılı ara kararı
ile Yargıtay bozma ilamına uyulmasına ve davalı idarenin vaki görev itirazının reddine karar vermiştir.
TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü vekilinin, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması yolunda
süresi içerisinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyası Danıştay Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
Danıştay Başsavcısı: 19.11.2014 gün ve 2014/244 sayılı yazısında aynen:“… Anayasanın
125'inci maddesinde, idarenin, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu
belirtilmiş, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2' nci maddesinin 1 'inci fıkrasının (b )
bendinde de, idari eylem ve işlemlerden dolayı hakları muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı
davaları, görüm ve çözümü İdari Yargının görev alanına giren idari dava türleri arasında gösterilmiştir.
Bu anayasal ve yasal düzenlemelere göre, yargı yerlerinde tazminat istemiyle açılacak bir
davanın idari Yargı'nın görev alanına girebilmesi için; zararın doğması hali dışında, ortada, öncelikle, bu
zararı doğuran idari bir işlem veya eylemin bulunması, zararla bu işlem ya da eylem arasında illiyet
bağının kurulabilmesi gereklidir.
Bir idari işlem ya da eylemin varlığı ise, kamu hizmeti yürütümü amacıyla, kamu gücü
kullanılarak bir kamu idaresi tarafından yapılmış bir faaliyetin bulunmasına bağlıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları İşletmesi Genel Müdürlüğü Ana Statüsü'nün
3'üncü maddesinde, Ana Statü ile teşkil olunan TCDD işletmesinin, sermayesinin tamamı Devlete ait,
tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir "Kamu İktisadi
Kuruluşu" olduğu belirtilmiş; 2'nci maddesinde ise, kamu iktisadi kuruluşu; sermayesinin tamamı
Devlete ait olan ve tekel niteliğindeki mallar ile temel mal ve hizmet üretmek ve pazarlamak üzere
kurulan, kamu hizmeti niteliği ağır basan kamu iktisadi teşebbüsü olarak tanımlanmıştır.
Yine, aynı Ana Statü'nün 4' üncü maddesinde, demiryollarının işletilmesi, genişletilmesi ve
yenilenmesi, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları işletmesi Genel Müdürlüğünün görevleri
arasında sayılmıştır.
Bu düzenlemelere göre; TCDD İşletmesi, tekel niteliğinde kamu hizmeti yürüten, tüzel kişiliğe
sahip bir kamu kurumudur. Dolayısıyla, bu hizmetin yürütümü sırasında, kamu gücü kullanarak tek yanlı
olarak yapmış olduğu eylem ve işlemlerden doğan uyuşmazlıkların görüm ve çözümü, idarenin Kamu
Hukuku alanındaki faaliyetlerinin hukuka uygunluğunu denetlemekle görevli idari Yargı düzenine
mensup mahkemelere aittir.
Bu bakımdan; davada, tazminat isteminin karara bağlanabilmesi, anılan görevin gereği gibi
yerine getirilip getirilmediğinin; hizmetin noksan ya da hatalı yürütülüp yürütülmediğinin veya kamu
idaresini Kamu Hukuku kurallarına göre sorumlu kılan diğer hallerin var olup olmadığının araştırılıp
saptanmasını gerektirdiğinden; davanın TCDD Genel Müdürlüğüne karşı açılan ve bu idarenin Kamu
Hukukuna göre olan sorumluluğunu gerektiren kısmının görüm ve çözümü idari yargı yerlerinin
görevindedir.” şeklindeki gerekçe ile davanın görüm ve çözümü İdari Yargının görev alanına girdiğini
belirterek, 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve
dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU, Mehmet
AKBULUT ’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:
Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.maddesi gereğince
112
yapılan incelemeye göre, davalı TCDD Genel Müdürlüğü vekilinin anılan Yasanın 10/2.maddesinde
öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi 12/1.maddede belirtilen süre
içinde başvuruda bulunması üzerine Danıştay Başsavcısı'nca, davalı TCDD Genel Müdürlüğü açısından,
10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar
verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın idari
yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacıların murisi S.A.’un olay tarihinde tren istasyonuna yanaşan tren ile peron arasına
düşerek hayatını kaybetmesi sonucu maddi desteklerini kaybeden davacılar tarafından olayda kusuru
bulunan davalıdan zararlarının tazminine karar verilmesi istemi ile açılmıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının Karayollarında can
ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2.maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili kuralları,
şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev,
yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun Karayollarında
uygulanacağı belirtilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren
6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk
davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını
önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya
şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği
gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyada kapsamında yapılan incelemede; davacıların murisinin ölümüne neden olan kazanın;
14.07.2005 tarihinde Menekşe Tren İstasyonunda, Kanarya’ya gitmek üzere beklerken, tinercilerin kavgası
sonucu istasyona yanaşan trenle peron arasına düşerek, trenin kafasına çarpması sonucu hayatını
kaybetmesi ile gerçekleştiği, İş Sağlığı ve Güvenliği Uzmanı Bilirkişi Kadir Töreli’nin 11.10.2005 tarihli
raporunda; müteveffanın, olay sırasında girilmesi yasak olan demir yolu güzergahına girmesi sırasında can
emniyetini riske koyduğundan olayın meydana gelmesinde tam kusurlu olduğunun belirtildiği görülmüştür.
Bu durumda dava konusu olayın, trene biniş, iniş veya trenle yolculuk sırasında ya da hemzemin
geçitte meydana gelmediği açıktır. Dolayısıyla taraflar arasında yolcu taşıma sözleşmesinin veya 2918
sayılı Yasanın uygulanmasını gerektiren bir hukuki ilişkinin varlığından söz edilmesi de mümkün
olmayacaktır.
Diğer yandan, 08.10.1984 tarih ve 18559 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, Türkiye
Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü (T.C.D.D.) Ana Statüsü'nün "Amaç ve
Kapsam" başlıklı 1 'inci maddesi, "Bu Ana Statünün amacı; 8.6.1984 tarih ve 233 sayılı Kamu iktisadi
Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine tabi olarak söz konusu Kanun
Hükmünde Kararname çerçevesinde faaliyette bulunmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları
işletmesi Genel Müdürlüğü adı altında teşkil olunan Kamu İktisadi Kuruluşunun hukuki bünye, amaç ve
faaliyet konuları, organları ve teşkilat yapısı, müessese, bağlı ortaklık ve iştirakleri ile bunlar arasındaki
ilişkileri ve ilgili diğer hususları düzenlemektir..." hükmünü taşımakta; "Hukuki Bünye" başlıklı 3'üncü
maddesinde, bu Ana Statü ile teşkil olunan T.C.D.D. işletmesinin, sermayesinin tamamı Devlete ait, tüzel
kişiliğe sahip, faaliyetlerinde özerk ve sorumluluğu sermayesiyle sınırlı bir "Kamu iktisadi Kuruluşu"
olduğuna ve 233 sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile bu Ana
Statü hükümleri saklı kalmak üzere özel hukuk hükümlerine tabi bulunduğuna işaret edilmekte; 4'üncü
maddesinde de, sayılan kuruluş amaç ve faaliyet konularının tamamına yakınının "tekel" kapsamında işler
olduğu belirtilmekte; kuruluşu, yönetimi ve denetimi konularında 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri
Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine paralel düzenlemelere yer verilmekte olup; buna
göre, T.C.D.D. İşletmesinin, tekel kapsamında kamu hizmeti yürüten, tüzel kişiliğe sahip bir kamu kurumu
olduğu tartışmasızdır.
233 sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ve Ana Statü ile
özerk bir tarzda ve ekonomik gereklere uygun olarak kârlılık ve verimlilik ilkeleri doğrultusunda
113
yönetilmesi amacıyla, işletmenin iktisadi faaliyetleri bakımından özel hukuk hükümlerine tabi kılınmış
olması, onun kamu hizmeti yürütmesine ve kamu kurumu niteliğine engel teşkil etmemektedir.
İdarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak uygulamaya koyduğu
plan ve projeye göre meydana getirdiği yol, kanal, baraj, su yolları, su şebekesi gibi tesislerin kurulması,
işletilmesi, bakım ve onarımı sırasında kişilere verdiği zararların tazmini istemiyle açılacak davaların;
Anayasa'nın 125'inci maddesinin son fıkrasında yer alan, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan
zararı ödemekle yükümlü olduğu kuralı ile 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2'nci maddesinin
1 'inci fıkrasının (b) bendindeki, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler tarafından
açılan tam yargı davalarına idari yargı yerlerinde bakılacağı yolundaki düzenleme uyarınca, İdari Yargı'nın
görevinde bulunmaktadır.
Bu bakımdan; dosyadaki uyuşmazlığın çözümünün, T.C.D.D. İşletmesinin görevinde olan kamu
hizmetini yürütmek amacıyla kurmuş olduğu demiryolu hattı boyunca aldığı önlemler yönünden kusurunun
ya da idarenin sorumluluğunu gerektirecek başka bir nedenin bulunup bulunmadığının belirlenmesine bağlı
bulunduğu; bu belirleme ise, yukarıda açıklanan Anayasa ve yasa hükümleri çerçevesinde idari yargı
yerlerince yapılabilecek nitelikte olduğundan; davanın görüm ve çözümü İdari Yargı'nın görev alanına
girmektedir.
Ayrıca, her ne kadar olay, müteveffanın Menekşe Tren İstasyonunda, Kanarya’ya gitmek üzere
beklediği esnada meydana gelmiş ve bu nedenle taşıma sözleşmesinin şartları gerçekleşmiş gibi görünse de;
6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun taşıyıcının sorumluluğunu düzenleyen 914. Maddesinde; yolcunun
yolculuk öncesi güvenliğinin sağlanmasına ilişkin yükümlülüğe yer verilmediği, sadece adı geçen kanunun
‘Yönetmelik’ Başlıklı 916. Maddesinde; “Yolcu taşıması, bu Kanun hükümlerine uygun olarak Ulaştırma
Bakanlığınca bir yönetmelikle düzenlenir. Yönetmelik, araç ile sürücüyü ilgilendirenler de dâhil olmak
üzere, her konuda yolculuğun güvenliğini; hava, ses, yer ve çevre temizliğini ve diğer gereklilikleri
sağlayıcı önlemleri içerir. Yönetmelikte, bagajın teslim alındığına ilişkin belgenin şekline ve özellikle
bagajın ağırlığı ile içeriğine ilişkin kayıtlar hakkındaki hükümler yer alır. Yönetmelikte, bagaj ağırlığını ve
sorumluluğu bu Kanundaki hükümler dışında sınırlayıcı düzenlemelere izin veren hükümler bulunamaz. “
denilmek sureti ile yolculuğun güvenliğini sağlama yükümlülüğünün sözleşme kapsamında ele alınması
gerektiğinin belirtildiği, bu anlamda trenin beklenmesi esnasında meydana gelen olay ile taşıma sözleşmesi
arasında uygun illiyet bağının bulunmadığı anlaşılmakla; tren istasyonunu güvenliğinin sağlanması ve
burada alınması gereken tedbirlerin alınmasına ilişkin yükümlülüklerin, idarenin genel güvenlik
hizmetlerinin gereği gibi işleyip işlemediği noktasında yapılacak değerlendirme ile ancak idari yargı
yerlerince saptanabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Danıştay Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı TCDD Genel
Müdürlüğü vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Küçükçekmece 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Danıştay
Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı TCDD Genel Müdürlüğü vekilinin görev
itirazının reddine ilişkin Küçükçekmece 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 26.03.2014 gün ve 2013/493 Esas
sayılı KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’IN KARŞI
OYU ve OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Bilindiği üzere, kara taşımacılığının bir türü olan trenlerle yolcu ve eşya taşıma işi bir İktisadi
Kamu Kuruluşu olan T.C. Devlet Demir Yolları tarafından “tekel” halinde yapılmaktadır.
28.10.1984 gün 18559 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan T.C.D.D. İşletmesi Ana Statüsünün
3. maddesinde “TCDD İşletmesi, sermayesinin tamamı devlete ait, tüzel kişiliğe sahip, faaliyetlerinde
özerk ve sorumluluğu sermayesi ile sınırlı özel hukuk hükümlerine tabi bir kuruluş” olarak tarif
edilmiştir. Statünün 4. maddesinde de, TCDD’nin tam bir ticari işletme olduğu, yolcu ve eşya taşıma
yanında liman, iskele, ambar, antrepo, sundurma, silo, akaryakıt deposu, umumi mağazalar kurup
işletmek, kiraya vermek, sigorta acenteliği gibi işler yapabileceği ve bütün faaliyet konularının
tamamına yakınını “tekel” kapsamında yürütebileceği açıklanmıştır.
14.12.1984 gün 18435 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Kamu İktisadi Teşebbüsleri
hakkında 233 sayılı KHK hükümlerine ve yukarıda açıklanan ana statüsüne göre TCDD İşletmesi Özel
Hukuk Hükümlerine göre yönetilen bir ticari işletmedir.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunun 16/1 maddesinde “Ticaret Şirketleriyle amacına varmak
için ticari bir işletme işleten vakıflar, dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk
hükümlerine göre yönetilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere Devlet, İl Özel İdaresi, Belediye ve
Köy ile diğer kamu tüzel kişileri tarafından kurulan kurum veya kuruluşlarında tacir sayılacakları”,
114
6102 sayılı Yasanın 11/1 maddesinde de “Ticari İşletmenin, esnaf işletmesi için öngörülen
sınırı aşan düzeyde gelir sağlamayı hedef tutan faaliyetlerin devamlı ve bağımsız şekilde yürütüldüğü
işletmeler” olduğu,
6102 sayılı yasanın 914/1 maddesinde de “taşıyıcının yolcuları rahat bir yolculukla ve sağ lıklı
olarak gidecekleri yere ulaştırmakla, özellikle hava, ses, yer ve çevre kirliliğine meydan vermemek için
gerekli düzeni kurmakla, gerekli diğer tüm önlemleri almak ve mevzuatta öngörülen kurallara uymakla
yükümlü” olduğu düzenlenmiştir.
Somut uyuşmazlıkta, Muris Süleyman Aksoy’un 14.07.2005 tarihinde Menekşe Tren
İstasyonunda, Kanarya’ya gitmek üzere beklerken, Tren İstasyonuna yanaşan tren ile peron arasına
düşerek hayatını kaybetmesi sonucu davacıların destekten yoksun kaldıkları iddiasıyla gerçekleşen
maddi zarar talep edilmiştir.
Olay tren istasyonunda gerçekleşmiş olup, olayın vuku bulduğu yer tamamen davalının
tasarruf ve hakimiyet alanında bulunmaktadır.
Biletini alan ve trene binmekte iken tren ile peron arasına düşen destek ile davalı arasında
taşıma ilişkisi kurmuş olup yolcunun ölümü nedeniyle davalı 6102 sayılı TTK 914 maddesi gereğince
objektif kusursuz sorumluluk ilkesine göre sorumludur.
Bu halde uyuşmazlık Adli Yargının görev alanında bulunduğundan, uyuşmazlıkta İdari
Yargıyı kabul eden sayın çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Karşı Oy
Eyüp Sabri BAYDAR
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
22-ESAS NO
: 2014/1138
KARAR NO
: 2014/1179
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Taraflar arasında imzalanan hibe söyleşmesinin bir gereği olarak verilen teminat mektubunun,
sözleşme kapsamında üstlenilen yükümlülüğün davacı tarafından yerine getirilmemesi nedeni ile hazineye
irat kaydedilmesine ilişkin davalı idare işleminin iptali ile teminat mektubuna konu meblağın davacıya
iadesine karar verilmesi istemi ile açılan davada; sınırları ve kapsamı 5488 sayılı Tarım Kanunu ile çizilen
hibe sözleşmesinin, gerek hazırlanması, gerekse denetlenmesi sırasında idarenin, kamu hukukundan
kaynaklanan üstün yetkiler kullanması ve hibe konusu miktarın kamu alacağı niteliğinde olduğunun kabulü
ile geri alınmasında 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında Kanun uyarınca gecikme zammı
uygulanacağının düzenlenmesi nedenleri ile idari sözleşme niteliğinde olduğu sonucuna varıldığından,
açılan davanın İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: D.Yem Tarım Hayvancılık Sanayi Tic. Ltd. Şti.
: Av. S.G. & Av. İ.Ö.
: Kilis Valiliği (İl Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü)
: Av. A.E.E.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde aynen; “Davalı idare tarafından 05.08.22011
Tarihinde kurulu olan yem üretim tesisine ek yatırım yapmak üzere proje bedelinin yarısı hibe olmak koşulu
ile hibe sözleşmesi yapılmıştır. Bu sözleşme yapılırken proje bedelinin %10 u kadarı için müvekkil firma
süresiz banka teminat mektubu vermiştir. Sözleşmenin bitim tarihi 31/07/2012 olarak belirlenmiştir.
Müvekkil firma yetkilileri söz konusu tesis projesini başlatmak için bir çok girişimlerde
bulunmuşlar ise de ticari hayattaki durgunluk, firmanın yapılan sözleşme sonrasında ekonomik o!arak zor
duruma düşmesi ve iflas etme aşamasına gelmesi gibi etkenlerle projeye başlayamamışlardır.
31/07/2012 tarihinde bir ay öncesinde kuruma müracaat ederek 31/11/2012 tarihine kadar
sözleşme süresi uzatılmış ise de yine projeye başlanmamış ve şirket gitgide ekonomik çöküntü haline
girmiştir. Şirket ortakları, borçlarını dahi ödeyememiş ve şirket hisselerini satarak borçları ödemiş ve
şirketten ayrılmışlardır.
115
Yapılan hibe sözleşmesine istinaden müvekkil firma kurumdan hiçbir şekilde ödenek almamış ve
hiç bir şekilde kurumu zarara uğratmamıştır. Kurumun zararı söz Konusu değil iken doğacak olası zararlara
karşı alınan teminat mektubunun paR.a çevrilerek irat kaydedilmesi hakkaniyet kurallarına ve sözleşmede
denk kodların sağlanmasına aykırılık arz edecektir. Yapılan hibe sözleşmesinin iptali istenerek, hiçbir zarar
olmadığından teminat mektubunun iadesi istenmiş ancak kabul edilmemiştir
Dava konusu sözleşmenin uygulanabilirliği kalmadığından sözleşmenin iptali ile hiçbir zarar
oluşmadığından teminat mektubunun iadesine cezasının iptali istemi ile iş bu davayı açmak zarureti
doğmuştur.” şeklindeki gerekçesi ile, hibe sözleşmesinin iptali, teminat mektubunun paR.a çevrilmesine
ilişkin işleminin iptali ile kendisine iadesi istemi ile 18.04.2013 tarihinde idari yargı yerine dava açmıştır.
Gaziantep 1.İdare Mahkemesi: 15.03.2015 gün ve 2012/1846 Esas, 2013/315 Karar sayılı kararı
ile usulüne uygun düzenlenmeyen dava dilekçesinin reddine karar vermiş, davacının 18.04.2013 tarihli
ikinci ve usulüne uygun dava dilekçesini mahkemenin 2013/723 Esasına kaydetmiş ve 30.04.2013 tarihli
ara kararı ile hasmın düzeltilmesine ve yargılamanın Kilis Valiliği husumetiyle devam etmesine karar
vermiştir.
Davalı Kilis Valiliği vekili süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle, görev itirazında
bulunmuştur.
Gaziantep 1. İdare Mahkemesi: 27.12.2013 gün ve 2013/723 Esas sayılı kararında aynen;
“Dosyanın incelenmesinden, 11/03/2011 tarih ve 27871 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 2011/9 sayılı
Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı Kapsamında Tarıma Dayalı Yatırımların
Desteklenmesi Hakkında Tebliğ uyarınca davalı idare ile davacı şirket arasında "Çelik Silo ve Pelet Yem
Projesi" nin uygulanmasına yönelik olarak dava konusu hibe sözleşmesinin imzalandığı, sözleşmenin 14.
maddesinde belirlenen fesih hükümleri uyarınca davalı idarece sözleşmenin tek taraflı olarak feshedilmesi
ve davacı şirket tarafından verilen teminat mektubunun paR.a çevrilmesi üzerine bakılan davanın açıldığı
anlaşılmakta olup, davalı idare tarafından dava konusu sözleşmenin özel hukuk sözleşmesi niteliğinde
olduğu, dolayısıyla davanın görüm ve çözümünün adli yargının görevine girdiği ileri sürülerek görev
itirazında bulunulduğu anlaşılmaktadır.
Bir sözleşmenin "idari sözleşme" sayılabilmesi için, sözleşmenin taraflarından birinin kamu
idaresi, kurumu ya da kuruluşu olması; sözleşmenin kamu hizmetinin yürütülmesi ile ilgili bulunması ve
yönetime özel hukuk yetkilerini aşan yetkiler tanınması gerekli olduğu öğretide kabul edilmektedir.
Olayda, sözleşme taraflarından birinin, bir kamu idaresi olan Kilis Valiliği olduğu, sözleşmenin
amacının kırsal kalkınma yatırımlarının desteklenmesi çerçevesinde belirlendiği, dolayısıyla kamu
hizmetinin yürütülmesine ilişkin bir sözleşme olduğu, diğer taraftan sözleşmenin 4.9. maddesinde,
uygulamaların sözleşmede belirlenen usul ve esaslara göre gerçekleştirilmesinin izlenmesinden il
müdürlüklerinin sorumlu olduğu, belirtilerek idareye bir denetim ve gözetim görevi verildiği; yine
sözleşmenin 14.3. maddesi uyarınca, belirli durumlarda davalı idareye önceden tebliğ etmeksizin
sözleşmeyi tek taraflı olarak feshetme yetkisi verildiği, sözleşmenin sözü geçen iki maddesi ile, idarenin
özel hukuk yetkilerini aşan yetkilere sahip olduğu görülmüştür.
Bu durumda, davalı idare ile davacı arasında, kamu hizmetinin yürütülmesine matuf olarak
imzalanan ve davalı idareye, idare olmasından kaynaklanan üstün yetkilerin verildiği dava konusu hibe
sözleşmesinin idari sözleşme niteliğinde olduğu sonuç ve kanaatine varılmış olup, yargısal denetimin 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2. ve 2576 sayılı Yasanın 5. maddesi uyarınca idari yargı yerince
yapılması gereklidir.” şeklindeki gerekçesi ile davalı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Kilis Valiliği vekilinin adli yargı yararına olumlu görev uyuşmazlığı çıkartılması yolunda
süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine dava dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı; 23.10.2014 gün ve 2014/246262 Esas sayılı yazısında aynen;
“2011/9 sayılı Tebliğin 1. Maddesinde kırsal kalkınma çalışmalarının etkinliklerinin artırılması ve kırsal
toplumda belirli bir kapasitenin oluşturulması amaçlar arasında sayılmaktadır. Tebliğ dayanağını ise,
18/4/2006 tarihli ve 5488 sayılı Tarım Kanunu, Kırsal Kalkınma Planı ve 19/2/2011 tarihli ve 27851 sayılı
Resmî Gazete’de yayımlanan 2011/1409 sayılı Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesine İlişkin
Bakanlar Kurulu Kararından almaktadır. Tebliğde, kırsal kalkınmaya destek amaçlı olarak tarımsal
kalkınma projelerine nakdi ve ayni hibe desteği miktar, oran ve şartları belirlenmiş, bu şartlara uyan özel
kişi ve Şirketlerle sözleşme yapılacağı düzenlenmiştir.
Tebliğin 35. Maddesi "(1) Hibe sözleşmesi, il müdürü ile hibe başvuru sahibi arasında akdedilir./
(2) Hibe sözleşmesi içerik ve formatı Bakanlık tarafından yayımlanan uygulama rehberinde tüm taraflara
önceden duyurulur./ (3) Başvuru sahiplerinin hibe kaynaklarından yararlanabilmesi için hibe sözleşmesini
imzalaması önkoşuldur./(4) Kendilerine yapılan bildirimi takip eden altmış gün içerisinde il müdürlükleri
ile hibe sözleşmesi imzalamayan veya hibe sözleşmesi eki dokümanları tamamlayamayan yatırımcıların
proje başvuruları ve bunlara ilişkin değerlendirme sonuçları iptal edilir./ (5) Başvuru sahibi tarafından
teslim edilen hibe sözleşmesi ve ekleri il müdürlüklerince incelenir ve uygun bulunursa hibe sözleşmesi
116
imzalanır." hükümleri ile taraflar arasında düzenlenecek hibe sözleşmesinin şekil şartlarını düzenlemiştir.
Tebliğde, hibe sözleşmesi karşılığı, idarenin projeyi izleme ve denetlemesine ilişkin çeşitli
hükümlerde yer almaktadır.
Tebliğin 49. Maddesinde “ Yatırımların proje amaçlarına uygun olarak yapılmasından,
uygulamaların hibe sözleşmesinde belirtilen usul ve esaslara göre gerçekleştirilmesinden, doğru olarak
belgelendirilmesinden ve belgelerin muhafazasından yatırımcılar sorumludur./ (2) Yatırımcılarca
gerçekleştirilecek projelerin amaçlarına uygun olarak yapılmasından, uygulamaların hibe sözleşmesinde
belirtilen usul ve esaslara göre gerçekleştirilmesinin izlenmesinden, uygulamaya yönelik olarak
düzenlenecek tüm belgelerin kontrolünden, onaylanmasından ve birer suretinin muhafazasından il
müdürlükleri sorumludur." hükmü ile tarafların sorumlulukları ve denetim hakları düzenlenmiştir.
Taraflar arasında düzenlenen Hibe sözleşmesinin, tarımsal kalkınmayı destek amacıyla tahsis
edildiği, taraflara hibenin hak edilmesi için karşılıklı hak ve yükümlülükler getirdiği anlaşılmaktadır.
Sözleşmenin 15. Maddesinde ise, taraflar arasında doğabilecek uyuşmazlıkların çözümünde genel
mahkemelerin ve icra dairelerinin yetkilendirildiği anlaşılmaktadır.
Davaya konu uyuşmazlık taraflar arasında projenin değerlendirilmesi ve kabulü aşamasında
değil, bu aşamadan sonra taraflar arasında düzenlenen, karşılıklı hak ve yükümlülükler yükleyen
sözleşmenin uygulanmasından kaynaklanan sorundan oluşmaktadır. Uyuşmazlık konusu sözleşmelerin
hukuki niteliğinin incelenmesinde; İdarenin, tıpkı özel hukuk kişileri gibi özel hukuk sözleşmeleri
yapabildiği gibi; kamusal yetkisinin verdiği üstünlük ve ayrıcalıklara dayanarak, konusu, hüküm ve
koşulları bakımından özel hukuk sözleşmelerinden farklı olan sözleşmeler de yapılabileceği, idare hukuku
esaslarına tabi bulunan bu sözleşmelerin "idari sözleşme" olarak adlandırıldığı, idarenin, genel ehliyetini
kullanarak, sözleşme serbestisi ve tarafların eşitliği gözetilerek gerçekleştirdiği sözleşmelerinin tamamen
özel hukuk hükümlerine tabi olması ve dolayısıyla bunların yargısal denetiminin adli yargı yerince
yapılması gerektiği düşünülmektedir.” şeklindeki gerekçesi ile 2247 sayılı Yasa'nın 10'uncu maddesi
uyarınca, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına ve dosyanın Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesine
karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU, Mehmet
AKBULUT ’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:
Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27. maddesi gereğince
yapılan incelemeye göre, davalı Kilis Valiliği vekilinin anılan Yasanın 10/2 maddesinde öngörülen yönteme
uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve 12/1. maddede belirtilen süre içinde başvuruda
bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nca, davalı Kilis Valiliği bakımından 10.maddede
öngörülen biçimde, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN’un adli yargının görevli olduğu, Danıştay
Savcısı Yakup BAL’ın idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacı ile davalı arasında imzalanan, hibe sözleşmesi sonrasında, sözleşme ile yerine
getirilmesi taahhüt edilen projenin yapılamaması nedeni ile, sözleşmenin iptali ile, sözleşme gereğince
verilen teminat mektubunun davacıya iadesine karar verilmesi istemi ile açılmıştır.
Dosya kapsamında yapılan inceleme neticesinde; davacı ile davalı arasında 09.08.2011 tarihli
hibe sözleşmesinin imzalandığı, bu kapsamda davacının, 578021,60 TL belli bitkisel ürün işletme tesisi
kurma projesini gerçekleştirme yükümlülüğü, davalının da gerçekleştirilecek bu proje kapsamında proje
bedelinin %50’si sözleşmede gösterilen şartlarda davacıya ödeme yükümlülüğü altına girdiği, davacı şirket
tarafından ‘Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı Başlangıç Raporu’nu hazırladığı ve
Kapasite artırımı ve teknoloji yenileme konulu, 09.09.2011 başlangıç, 31.07.2012 bitiş tarihli proje ortaya
konulmuş ve 09.09.2011 gün ve 1246MW000061 numaralı 53803,00 TL bedelli teminat mektubu davalı
kuruma ibraz edilmiştir.
Bu aşamaların tamamlanmasından sonra, davacı şirket yetkilileri, Tarım Gıda ve Hayvancılık İl
Müdürlüğü’ne verdikleri 03.05.2012 tarihli dilekçe ile; piyasa şartları nedeni ile üzerlerine düşen
yükümlülükleri yerine getirmeyeceklerinden sözleşmenin feshi ile teminat mektubunun iadesine karar
verilmesini talep ettikleri, Kilis Valiliği İl Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü tarafından verilen 22.06.2012
gün ve 309-7598 sayılı yazı ile 30.11.2012 tarihine kadar projenin eksiksiz olarak tamamlanması
gerektiğini, aksi halde 1 ay öncesinde ek süre talep edilmemesi durumunda 31.07.2012 tarihi itibari ile; ek
süre alınması durumunda ise 30.11.2012 tarihi itibari ile verilen teminat mektubunun hazineye irat olarak
117
kaydedileceğini bildirdiği, davacı şirket yetkililerinin bu yazı üzerinde davalı kuruma müracaat ederek,
sözleşme süresinin uzatılmasını talep ettikleri; ilgili talebin İl Proje Yürütme Birimi’nin 09.07.2012 gün ve
2012/3 sayılı kararı ile uygun bulunduğu ve bu şekilde sözleşme süresinin 30.11.2012 tarihine kadar
uzatıldığı; bu uzatma kararı ile ek hibe sözleşmesi imzalandığı; ancak mahallinde yapılan inceleme
neticesinde tutulan 30.11.2012 tarihli tutanak ile, projenin tamamlanmadığının tespit edildiği, bunun üzerine
İl Proje Yürütme Birimi Komisyonu’nun 09.01.2013 gün ve 2013/1 sayılı kararı ile sözleşmenin
feshedilmesi yönünde karar alındığı ve Kilis Valiliği İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nün
18.04.2013 gün ve 143/5414 sayılı kararı ile teminatın hazineye irat olarak kaydedildiği tespit edilmiştir.
Görüldüğü üzere, davacı ile davalı arasında geçen yazışmaların ve yapılan işlemlerin temelinde
09.08.2011 tarihli hibe sözleşmesi ve bu sözleşme gereklerinin yerine getirilmemesi nedeni ile verilen
teminatın irat kaydına ilişkin işlemin hukuka aykırı olduğu iddiası yer almaktadır. Bu nedenle görevli yargı
yerinin belirlenmesi adına sözleşmenin niteliğinin ve teminatın hazine adına irat kaydına ilişkin işlemin
hukuki niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
a) 09.08.2011 Tarihli Hibe Sözleşmesi’nin Hukuki Niteliği
18/4/2006 tarihli ve 5488 sayılı Tarım Kanunu’nun Amaç başlıklı 1. Maddesinde; “Bu Kanunun
amacı; tarım sektörünün ve kırsal alanın, kalkınma plân ve stratejileri doğrultusunda geliştirilmesi ve
desteklenmesi için gerekli politikaların tespit edilmesi ve düzenlemelerin yapılmasıdır.” denildikten sonra;
Aynı Kanunun ‘Kapsam’ başlıklı 2. Maddesinde; “Bu Kanun, tarım politikalarının amaç, kapsam
ve konularının belirlenmesi; tarımsal destekleme politikalarının amaç ve ilkeleriyle temel destekleme
programlarının tanımlanması; bu programların yürütülmesine ilişkin piyasa düzenlemeleri, finansman ve
idarî yapılanmanın tespit edilmesi; tarım sektöründe uygulanacak öncelikli araştırma ve geliştirme
programlarıyla ilgili kanunî ve idarî düzenlemelerin yapılması ve tüm bunlarla ilgili uygulama usûl ve
esaslarını kapsar.” şeklindeki düzenleme ile, tarımsal politika, plan ve programların 5488 sayılı Kanun
çerçevesinde yapılacağı belirlenmiş, aynı kanunun 7. maddesi ile de bu görev Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı’na verilmiştir. (6/4/2011 tarihli ve 6223 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak çıkarılan 639
sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olarak adı değiştirilmiştir.)
Bu kapsamda Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından, davaya konu sözleşmenin imzalandığı
tarihte yürürlükte olan, Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programı Kapsamında Tarıma
Dayalı Yatırımların Desteklenmesi adı altında 2011/9 sayılı tebliğin hazırlandığı ve 11.03.2011 gün ve
27871 sayılı resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdiği anlaşılmıştır.
Adı Geçen 2011/9 sayılı Tebliğin ‘Amaç’ başlıklı 1. Maddesinde; “Bu Tebliğin amacı; doğal
kaynaklar ve çevrenin korunmasını dikkate alarak, kırsal alanda gelir düzeyinin yükseltilmesi, tarımsal
üretim ve tarıma dayalı sanayi entegrasyonunun sağlanması için küçük ve orta ölçekli işletmelerin
desteklenmesi, tarımsal pazarlama altyapısının geliştirilmesi, gıda güvenliğinin güçlendirilmesi, kırsal
alanda alternatif gelir kaynaklarının oluşturulması, toplu basınçlı sulama sistemlerinin geliştirilmesi,
yürütülmekte olan kırsal kalkınma çalışmalarının etkinliklerinin artırılması ve kırsal toplumda belirli bir
kapasitenin oluşturulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir.” denilmek sureti ile çıkarılan tebliğ ile
kırsal alanlarda gelir düzeyinin artırılması, tarımsal üretim ve tarıma dayalı entegrasyonun artırılması orta
ölçekli işletmelerin desteklenmesi gibi yöntemlerle tarımsal faaliyetlerin desteklenmesinin amaçlandığı
belirtilmiştir.
Adı geçen tebliğde bu amacı gerçekleştirmeye yönelik hibe sözleşmelerine de yer verilmiş ve 4.
Maddede hibe sözleşmesi; “proje sahipleri ile il müdürlüğü arasında imzalanan ve hibeden yararlanma
esasları ile tarafların yetki ve sorumluluklarını düzenleyen sözleşme” olarak tanımlanmıştır.
Tebliğin ‘Hibe Sözleşmesi’ başlıklı 37. Maddesinde; “Hibe sözleşmesi, il müdürü ile hibe
başvuru sahibi arasında akdedilir.
(2) Hibe sözleşmesi içerik ve formatı Bakanlık tarafından yayımlanan uygulama rehberinde tüm
taraflara önceden duyurulur.
(3) Başvuru sahiplerinin hibe kaynaklarından yararlanabilmesi için hibe sözleşmesini imzalaması
önkoşuldur.
(4) Kendilerine yapılan bildirimi takip eden altmış gün içerisinde il müdürlükleri ile hibe
sözleşmesi imzalamayan veya hibe sözleşmesi eki dokümanları tamamlayamayan yatırımcıların proje
başvuruları ve bunlara ilişkin değerlendirme sonuçları iptal edilir.
(5) Başvuru sahibi tarafından teslim edilen hibe sözleşmesi ve ekleri il müdürlüklerince incelenir
ve uygun bulunursa hibe sözleşmesi imzalanır.”denilmek sureti ile hibe sözleşmesinin içerik ve formatı
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından önceden duyurulacak ve ilgililer bu şarları taşıyacak hibe
sözleşmelerini imzalamadıkları müddetçe kendilerine hibe yardımı yapılmayacağı ortaya konulmuştur.
Görüldüğü üzere bu düzenlemelerle, sözleşme üzerine görüşme yapma, karşılıklı uzlaşı ile maddeleri
belirleme gibi, tarafların özgür iradesi ve sözleşme serbestisine dayalı imkanlar tanınmamaktadır.
Tebliğin ‘Yükümlülüklerin yerine getirilmemesi’ başlıklı 41. Maddesinde; “Proje sahibi, projeyi
hibe sözleşmesi koşullarına uygun olarak icra etmediği takdirde Bakanlığın ödemeleri yapmama ve/veya
118
hibe sözleşmesini feshetme hakkı saklıdır. Bu durumda Bakanlık, ayrıca hibe miktarını azaltabilir ve/veya
hibe kaynaklarından ödenmiş olan meblağların tamamen veya kısmen geri ödenmesini talep edebilir./ Hibe
sözleşmeleri devredilemez. Ancak yatırım sahibinin vefatı halinde talep etmeleri durumunda kanuni
mirasçılar ile hibe sözleşmesi tadil edilerek uygulamalara devam edilir.”şeklindeki düzenleme ile de
idarenin tek taraflı olarak sözleşmeyi feshedebileceği, hibe miktarını azaltabileceği veya geri ödenmesini
talep edebileceği hususları düzenlenmiştir.
Tebliğin “Proje uygulamalarının izlenmesi” başlıklı 42. Maddesinde; “(1) Proje sahipleri, hibe
sözleşmesi akdinden sonra, teklif ve kabul edilen projeyle hibe sözleşmesi hükümlerine göre projeyi
uygulamaya başlar.
(2) Projelerin uygulamalarının kontrolü ve izlenmesi, il proje yürütme birimlerince yapılır. Gerek
duyulması halinde, ilgili kamu kurumu elemanları ile takviye yapılabilir.
(3) Proje uygulamalarının kontrolü ve izlenmesi ihtiyaç duyulduğunda Genel Müdürlükçe de
yapılır.
(4) Yatırımcılar, proje ile ilgili gelişmeleri içeren ilerleme raporlarını üç ayda bir il müdürlüğüne
vermekle yükümlüdürler. Nihai rapor ile birlikte ise işyeri açma ve çalışma ruhsatı, yapı kullanma izin
belgesi, demirbaş kayıt listesi, yatırıma ait fotoğraflar ile uygulama rehberinde belirtilen belgeleri il
müdürlüğüne ibraz etmekle yükümlüdür.
(5) Proje uygulamalarının Tebliğ ve hibe sözleşmesi hükümlerine uygun olarak yürütülmediğinin
tespiti halinde, bu durum tutanağa bağlanarak tutanak tarihinden itibaren on gün içerisinde proje sahiplerine
uygulamaların hibe sözleşmesi hükümlerine uygun olarak yürütülmesi konusunda il müdürlüğü tarafından
bir ihtar yazısı yazılır ve konu hakkında Genel Müdürlük bir hafta içerisinde bilgilendirilir.
(6) Yazının karşı tarafa tebliğ tarihini izleyen bir ay içerisinde projenin Tebliğ ve hibe sözleşmesi
hükümlerine uygun olarak yürütülmediğinin tespit edilmesi halinde il müdürlüğü fesih için Genel
Müdürlüğün uygun görüşü doğrultusunda hibe sözleşmesinin fesih işlemini başlatır.” denilmek sureti ile de,
projeye başlanması ve projenin ilerlemesi aşamalarında, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Teşkilatlanma ve
Destekleme Genel Müdürlüğü tarafından denetlemelerin yapılacağı, hibe sözleşmesinin gereklerinin yerine
getirilmediğinin tespiti halinde ise sözleşmenin feshine ilişkin idari prosedürün başlatılacağı belirtilmiş; bu
şekilde idarenin tek taraflı denetim yetkisi düzenlenmiştir.
Tebliğin ‘Hibe sözleşmesinde yapılacak değişiklikler başlıklı 47. Maddesinde; “(1) Hibe
sözleşmesinin imzalanmasından sonra, projenin uygulamasını zorlaştıracak veya geciktirecek herhangi bir
mücbir sebep söz konusu ise, hibe sözleşmesi uygulamanın herhangi bir safhasında mevzuata uygun olarak
değiştirilebilir.
(2) Proje değişiklikleri satın alma öncesinde ve sonrasında teknik gereklilik hallerinde yapılabilir.
Satın alma işleminden sonra yapılacak değişiklikler için Genel Müdürlüğün uygun görüşü alınır. Proje
değişiklikleri kesinlikle hibeye esas proje tutarında bir artışı öngöremez.
(3) Hibe sözleşmesi imzalandıktan sonra mücbir sebep olmadıkça yatırım yeri değiştirilemez ve
değerlendirme kriterleri bakımından toplam proje puanını azaltacak değişiklikleri içeremez. Projenin
konusu ve amacı ise hiç bir şekilde değiştirilemez. Yer değiştirme gerekmesi halinde Bakanlığın yazılı
onayı alınması gerekir.” şeklindeki düzenlemelerle, sözleşme hükümlerinin değiştirilme koşulları ve bu
konuda Bakanlığın onay mercii olarak gösterilmesi, sözleşmenin yapılması sonrasında da kamu gücünün
kullanıldığını göstermektedir.
Tebliğin ‘Denetim’ başlıklı 51. Maddesinde; “Program kapsamında yapılan tüm işlemler
Bakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından denetlenir. Bu denetimler sırasında yapılan işlemlere ait talep
edilen tüm bilgi ve belgeler kendilerine sunulur.” denilmek sureti ile proje kapsamında yapılacak işlemlerin
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından gerçekleştirileceği; ‘Cezai hükümler’
başlıklı 52. Maddesinde ise “(1) Haksız yere yapılan destekleme ödemeleri, ödeme tarihinden itibaren 6183
sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 51 inci maddesinde belirtilen gecikme zammı
oranları dikkate alınarak hesaplanan kanuni faizi ile birlikte geri alınır. Haksız ödemenin yapılmasında
ödemeyi sağlayan, belge veya belgeleri düzenleyen gerçek ve tüzel kişiler, geri alınacak tutarların tahsilinde
müştereken sorumlu tutulurlar./(2) Bu kanunla belirlenen destekleme ödemelerinden, idari hata sonucu
düzenlenen belgelerle yapılan ödemeler hariç, haksız yere yararlandığı tespit edilen üreticiler, beş yıl
süreyle hiçbir destekleme programından yararlandırılmazlar.” şeklindeki düzenleme ile de, hibeye ilişkin
yardımın ve buna ilişkin haksız ödemenin bir kamu alacağı niteliğinde olduğu, bu nedenle geri alınması
gerektiğinde 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Hakkında Kanun uyarınca gecikme zammı
uygulanacağı belirtilmiştir.
Ayrıca davaya konu sözleşme maddeleri incelendiğinde;4. Maddesinin 9. Bendinde;
“Yatırımcılarca gerçekleştirilecek projelerin amaçlarına uygun olarak yapılmasından, uygu lamaların hibe
sözleşmesinde belirtilen usul ve esaslara göre gerçekleştirilmesinin izlenmesinden, il müdürlükleri
sorumludur.” denilmek sureti ile, sözleşme konusunda denetim yetkisinin Bakanlığa bağlı il
müdürlüklerinde olduğunu belirtilmiştir.
119
Yine sözleşmenin 14. maddesinin 1. fıkrasında; idarenin sözleşmeyi herhangi bir bildirimde
bulunmasızın tek taraflı fesih yetkisine yer verildikten sonra, aynı maddenin 4. fıkrasında, bu fesih halinde
sözleşmenin diğer tarafı tarafından verilen teminatın hazineye irat kaydedileceği düzenlenmiştir.
İdari sözleşmeler, taraflarından en az birisi bir kamu tüzel kişisi olan ve bir kamu hizmetinin
yürütülmesine ilişkin ve/veya özel hukuku aşan birtakım hükümler içeren sözleşmeler olarak
tanımlanmaktadır. Bu çerçevede, bir kamu hizmetinin kurulması ve/veya işletilmesi için yapılan idarî
sözleşmeler, gerek hizmetin yürütülmesini sağlamak için hizmeti yapanlara kamu gücüne dayanan kimi
yetkiler tanıması, gerekse idarenin, hizmetin düzenli ve istikrarlı biçimde yürütülmesini sağlamak için
denetim ve gözetim yetkisine sahip olması yönlerinden özel hukuk sözleşmelerinden ayrılmaktadır.
(Danıştay 13. Dairesi’nin 2014/2005 Esas, 2014/2889 Karar sayılı kararı)
Davaya konu sözleşme bu itibarla ele alındığında, tarımsal kalkınma gibi kamu düzenini
yakından ilgilendiren bir konuda yapılması, sözleşmeye ilişkin içerik ve şartların sözleşme öncesinde
Bakanlık tarafından hazırlanmış olması ve diğer tarafın bu şartlara uygun sözleşme ibrazı ile talebinin
dikkate alınabilmesi, sözleşmenin devamı süresince idarenin denetim ve teftiş yetkilerinin bulunması,
herhangi bir eksiklik halinde sözleşmenin tek taraflı olarak feshine karar verebilmesi, sözleşmede yapılacak
değişikliklere ilişkin kısıtlar öngörülmesi ve ‘yer’ yönünden yapılacak değişikliğin Bakanlığın onayına tabi
tutulması ve nihayet, sözleşme gereğinin yerine getirilmemesi ya da haksız olarak hibe ödemesi yapılması
halinde iadesi istenen miktara 6183 sayılı Kanun’da düzenlenen gecikme faizi oranının uygulanmasının
öngörülmüş olması nedenleri ile, sözleşmenin sınırları yargı kararları ile belirlenen idari sözleşme
niteliklerini taşıdığı sonucuna varılmıştır.
b) Teminat Senedinin Hazine Adına İrat Kaydına İlişkin İşlemin Niteliği
2011/9 sayılı Tebliğin ‘Hibe sözleşmelerinde teminat alınması’ başlıklı 38. Maddesinde; “(1)
Ekonomik yatırımlarda proje sahibi, hibeye esas proje tutarının %10’u tutarında süresiz banka teminat
mektubunu hibe sözleşmesi ile birlikte il müdürlüğüne verir veya hibe sözleşmesinde belirtilen hibeye esas
proje tutarının % 5’ini il müdürlüğü adına açılacak bir hesaba yatırır. İl müdürlüğü tarafından kesin teminat
mektuplarının teyidi alındıktan sonra, defterdarlık muhasebe müdürlüğüne muhafazası için teslim edilir.
(2) Teminat mektuplarının toplam tutarı, hibeye esas proje tutarının %10’nundan az olmamak
kaydı ile birden fazla bankadan kesin teminat mektubu alınabilir.
(3) Nihai raporun onaylanması ve son ödemenin gerçekleşmesini takiben yatırımcının, SGK prim
borcu ile vadesi geçmiş vergi borcu olmadığına dair ilgili kurumlardan aldığı belgeler ile birlikte il
müdürlüğüne müracaatı halinde teminat mektubu veya hesaba yatırılan tutar kendisine iade edilir.
(4) Hibe sözleşmesinin, sözleşmede yer alan nedenlerle fesih edilmesi halinde teminat mektubu
veya hesapta bulunan miktar Hazine adına irat kaydedilir.” şeklindeki düzenlemeler ile, teminat senedinin
alınma koşulları, sözleşmenin feshi halinde teminat ile ilgili izlenmesi gereken usul ve esaslar düzenlenmiş,
sözleşmenin, sözleşmede belirtilen nedenlerle feshi halinde, teminatın hazineye irat kaydedileceği
düzenlenmiştir.
Taraflar arasında imzalanan hibe sözleşmesinin 14. maddesinde, idarenin sözleşmeyi fesih halleri
düzenlenmiş, bu maddenin 3. fıkrasının h bendinde, Yatırımcının hibe sözleşmesi sonrasında kendisine hibe
ödemesi yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın projeyi uygulamaktan vazgeçmesi halinde sözleşmenin idare
tarafından tek taraflı olarak, herhangi bir bildirime gerek olmaksızın feshedilebileceği düzenlenmiştir.
Aynı Sözleşmenin 14. Maddesinin 4. Fıkrasında; “Hibe Sözleşmesi 14. madde hükümleri
çerçevesinde feshedilmesi halinde yatırımcı GTHB tarafından fesih tarihine kadar yapılan hibe tutarı yasal
faizi ile birlikte GTHB’ye geri öder ve sözleşme öncesi verilmiş olan teminat mektubu nakde çevrilerek
veya nakit olarak il müdürlüğü hesabında tutulan meblağ Hazine adına irat kaydedilir.” denilmek sureti ile
Bakanlık tebliğine uygun şekilde taminatın hazineye irat kaydına ilişkin düzenlemeye yer verilmiştir.
Belirtilen düzenlemeler karşısında, davaya konu teminatın, hazineye irat kaydına ilişkin işlemin,
idarenin tek taraflı, kamu gücüne dayalı, tebliğ ve sözleşmeden kaynaklanan tek taraflı üstün yetkilerine
dayalı olarak gerçekleştirdiği idari işlemlerinden olduğu ve dava konusunun idari yargının görevine girdiği
sonucuna varılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinde; idari yargının görev alanının,
idari işlem ve eylemler ile genel hizmetlerden birinin yürütülmesi için yapılan idari sözleşmelerden dolayı
taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklardan doğan davalara bakmakla sınırlı olduğu hükme bağlanmıştır.
Her ne kadar, taraflar arasındaki hibe sözleşmesinin 15. maddesinde; “Bu hibe sözleşmesi,
Türkiye Cumhuriyeti yasalarına tabidir. Yasal bir anlaşmazlık durumunda Kilis Mahkemeleri ve İcra
Daireleri yetkilidir.” şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiş ise de, söz konusu düzenleme görev ya da yargı
koluna ilişkin olmayıp, mahkemelerin yer yönünden yetkisini belirlemeye yönelik bir düzenlemedir. Bu
nedenle görevli yargı yerinin belirlenmesi açısından bir saptayıcılığı bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başvurusunun reddine karar
verilmesi gerekmiştir.
120
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın BAŞVURUSUNUN REDDİNE, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE
KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
23-ESAS NO
: 2014/1150
KARAR NO
: 2014/1190
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: S.N.
: Av. N.E.
: Sivas Belediye Başkanlığı
: Av. H.Ç.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; mülkiyeti davacıya ait, N.A.’un kullanımında
olan 58…… plakalı araç ile 11.08.2012 tarihinde Sivas ili, Merkez Eğriköprü istikametinden şehir merkezi
istikametine seyir halinde iken 69. sokak ayrımındaki dönel kavşakta bulunan çukura aracın ön tekerinin
çarpması ve tekerin patlaması nedeniyle tek taraflı trafik kazası meydana geldiğini; karayolunun bakım ve
onarımından sorumlu olan davalı idarenin, kendisine yasalarla verilmiş olan görevleri tam ve eksiksiz
biçimde yerine getirmeyerek hizmet kusuru işlediği ileri sürülerek oluştuğu belirtilen 9.000,00 TL maddi
zararın olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle idari
yargıda dava açmıştır.
Davalı Sivas Belediye Başkanlığı vekili süresi içerisinde sunduğu cevap dilekçesinde özetle;
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 110. Maddesi uyarınca davanın adli yargıda görülmesi
gerektiğini ileri sürerek görev itirazında bulunmuştur.
SİVAS İDARE MAHKEMESİ: 17.09.2013 gün, E:2014/141 sayı ile verdiği görevlilik kararında
“…2918 sayılı Yasanın hukuki sorumluluğa ilişkin sekizinci kısmında yer alan hükümler birlikte
değerlendirildiğinde; Devlet ve diğer kamu kuruluşlarına ait motorlu araçların karıştığı kazalar nedeniyle
araç işleticisi sıfatıyla kamu idareleri ve kuruluşlarına karşı açılacaklar da dahil bütün araç sahibi ve
işleticilerine karşı açılan davaların görüm ve çözümü adli yargının görev alanına girmektedir. Fakat kamu
idareleri ve kuruluşlarının, trafik güvenliği ve düzenini sağlamak amacıyla gerek kendi kuruluş yasaları,
gerekse 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre yürüttükleri hizmetlerin, kamu hizmeti niteliğini
taşımaları ve 2918 sayılı Yasada da görevlendirilen kamu idare ve kuruluşlarının sorumluluklarının ayrıca
düzenlenmemiş olması karşısında; trafik düzeni ve güvenliği hizmetlerinden kaynaklandığı öne sürülen
zararların tazmini istemiyle, ilgili idarelere karşı açılan davaların görüm ve çözümü idari yargının görev
alanına girmektedir.
Bu haliyle bakılan uyuşmazlık, özel hukuktaki araç işletenin hukuki sorumluluğundan değil, 6001
sayılı Yasada Karayollarının emniyetle kullanılmalarını sağlayacak şekilde sürekli bakım altında
bulundurmak, bakımını yaptırmak, onarmak, onarımını yaptırtmak, işletmek, işlettirmek, temizliğini
yapmak, yaptırmak şeklinde öngörülen görevlerin tam ve eksiksiz yerine getirilmediği, dolayısıyla
yürütülen hizmetlerin kusurlu işletildiği, meydana gelen zararda hizmet kusuru bulunduğu iddiasından
kaynaklanmakta olup, buna göre davanın görüm ve çözümü idare mahkemelerine aittir…” denilmek
suretiyle davalı vekilinin görev itirazının reddine karar vermiştir.
Davalı Sivas Belediye Başkanlığı vekilinin, idari yargı yararına olumlu görev uyuşm azlığı
çıkartılması yolunda süresi içinde verdiği dilekçesi üzerine, dava dosyasının onaylı bir örneği Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.
YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI: “…2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun
2. maddesinde “Bu Kanun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını
ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile ilgili
hükümleri kapsar.” hükmü ile kanunun uygulanmasında trafik düzeni ile kişi ve kurumların bu kanuna tabi
olduğu belirlenmiştir. Ek 10. maddesinde ise “Karayollarının yapım, bakım ve işletmesinden sorumlu olan
tüm kamu ve özel kuruluşların projelerini yapan ve uygulayan yetkili ve sorumlu kişiler, çağdaş ilim ve
teknik esaslarına uymak ve uygulamak konusunda Karayolu Trafik Güvenliği Kurulunun önerilerini kuruluş
121
kanunlarına uygun olacak şekilde değerlendirmek zorundadırlar.” Hükmüne yer verilerek, Karayollarının
bakım ve onarım faaliyetlerinde uyulacak kurallara atıf yapılmaktadır. 5393 sayılı Belediye Kanununun
15/p maddesi “Kara, deniz, su ve demiryolu üzerinde işletilen her türlü servis ve toplu taşıma araçları ile
taksi sayılarını, bilet ücret ve tarifelerini, zaman ve güzergâhlarını belirlemek; durak yerleri ile karayolu,
yol, cadde, sokak, meydan ve benzeri yerler üzerinde araç par yerlerini tespit etmek ve işletmek, işlettirmek
veya kiR.a vermek; kanunların belediyelere verdiği trafik düzenlemesinin gerektirdiği bütün işleri
yürütmek. ” hükmü ile Karayollarında belediyelerin yetki ve sorumluluklarını tespit etmektedir.
Diğer taraftan, 2918 sayılı Yasa’nın “Görevli ve Yetkili Mahkeme” başlığını taşıyan 110.
maddesinde (Değişik:11/1/2011-6099/14 md.), “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan
araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli
yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez.
Hemzemin geçitti meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır. / Motorlu araç
kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya şubesinin veya sigorta
sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği gibi kazanın vuku
bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir” denilmiş, Yasa’nın Geçici 21.maddesinde ise (Ek:11/1/20116099/15 md ), “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği
tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz”
hükmü ile de dava konusu idarenin sorumlu olduğu köy yolunun bakım ve onarım ve işaretleme kurallarını
ihmal ettiği nedeni ile kusurlu olduğu tezine dayanan davanın görüm ve çözümünün adli yargı yerinde
yapılması gerektiği anlaşılmaktadır…” şeklindeki gerekçe ile 2247 sayılı Kanun'un 10. ve 13 maddeleri
gereğince, olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılmasına karar vermiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Başvuru yazısı ve dava dosyası örneği üzerinde 2247 sayılı Yasa'nın 27.
maddesi gereğince yapılan incelemeye göre, davalı Sivas Belediye Başkanlığı vekilinin anılan Yasanın
10/2.maddesinde öngörülen yönteme uygun olarak yaptığı görev itirazının reddedilmesi ve dahi
12/1.maddede belirtilen süre içinde başvuruda bulunması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca
10.maddede öngörülen biçimde olumlu görev uyuşmazlığı çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar
verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, trafik kazası nedeniyle meydana gelen maddi zararın tazmini istemiyle açılmış tazminat
davasına ilişkindir.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun, trafik kazalarına ilişkin yedinci kısmını izleyen
hukuki sorumluluk ve sigorta hakkındaki sekizinci kısmının, “ İşleten ve Araç İşleticisinin Bağlı Olduğu
Teşebbüs Sahibinin Hukuki Sorumluluğu” başlıklı birinci bölümünde aynı başlıkla yer alan 85. madd esi,
değişik birinci fıkrasında “ Bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına yahut
bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa motorlu aracın bir teşebbüsün unvanı veya işletme adı altında veya
bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün
sahibi, doğan zarardan müştereken ve müteselsilen sorumlu olurlar.” ve değişik beşinci fıkrasında “İşleten
ve araç işleticisi teşebbüsün sahibi, aracın sürücüsünün veya aracın kullanılmasına yardımcı kişilerin
kusurundan kendi kusuru gibi sorumludur.” hükümlerini taşımakta; bu bölümün sonunda yer alan, 90.
maddesinde. “ Maddi tazminatın biçimi ve kapsamı ile manevi tazminat konularında Borçlar Kanununun
haksız fillere ilişkin hükümleri uygulanır.” denilmekte; aynı kısmın “Özel Durumlar” başlıklı üçüncü
bölümünde Devlete ve kamu kuruluşlarına ait araçların durumunu düzenleyen değişik 106. maddesi ise, “
Genel bütçeye dahil dairelerle katma bütçeli idarelere, il özel idarelerine ve belediyelere, kamu iktisadi
teşebbüslerine ve kamu kuruluşlarına ait motorlu araçların sebep oldukları zararlardan dolayı, bu Kanunun
işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin hükümleri uygulanır.” hükmüne yer verilmektedir.
Anılan hükümlerin incelenmesinden,106.maddede sayılan kamu kurum ve kuruluşlarının, sahip
oldukları motorlu araçların sebep olduğu zararlardan dolayı idare hukuku kurallarına değil, bu Yasa’da
düzenlenen “ işleten ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibinin hukuki sorumluluğu” çerçevesinde
Borçlar Kanunu’nun haksız fiillere ilişkin hükümlerine tabi kılındığı; bu suretle 2918 sayılı Yasa’da,
motorlu aracın işletilmesinden doğan zararların tazmini konusunda, motorlu aracın sahibinin özel ya da
kamu tüzel kişisi olması bakımından bir farklılık gözetilmeyerek işaret edilen kamu kurum ve
122
kuruluşlarının da özel hukuk tüzel kişileri gibi aynı esaslara göre sorumlu olduklarının kabul edildiği
anlaşılmaktadır.
Dosyanın incelenmesinden; davacının işleteni olduğu 58……. plakalı aracın davalı idarece bakım
ve işletimi yapılan yolda bulunan çukura düşmesi sonucu meydana gelen tek taraflı ve maddi hasarlı trafik
kazası nedeniyle oluşan 9.000,00 TL maddi zararın, başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle
birlikte tazmini amacıyla görülmekte olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Yukarıda sözü edilen Kanun hükümlerine ek olarak, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.
maddesinde, Kanunun amacının Karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak
ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2.
maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve
denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri
kapsadığı ve bu kanunun Karayollarında uygulanacağı belirtilmiş, 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü
Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde
“İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin
olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi
olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik
kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya
şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği
gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle Bursa 3.Asliye
Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu
inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini
oy birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere,
tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel
olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı
görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı
değildir. Ancak, idari yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural,
trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918
sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı
kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak
davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu
yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi
üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu
olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten
araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz
konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136 -147.)
Anayasa’nın 158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır.” denilmektedir. Anayasa
Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir
konuyu adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci
fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi
düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir
karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak üzere diğer yargı organları
bakımından da uyulması zorunlu bir karar mesabesindedir.
Bu durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun maddesinin Karayollarında,
can ve mal güvenliği yönünden trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların
123
uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk davalarının görüm ve
çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli
yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın başvurusunun kabulü ile davalı Sivas
Belediye Başkanlığı vekilinin görev itirazının reddine ilişkin Sivas İdare Mahkemesi’nin 17.09.2013 gün ve
2013/141 sayılı görevlilik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı’nın BAŞVURUSUNUN KABULÜ ile, davalı Sivas Belediye Başkanlığı vekilinin
görev itirazının reddine ilişkin Sivas İdare Mahkemesi’nin 17.09.2013 gün ve 2013/141 sayılı
GÖREVLİLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın
KARŞI OYU ve OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta, davalı Belediyenin karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali
sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı KTK'nın 10.md. "Belediyelerin yapım ve bakımından sorumlu olduğu yollan, trafik
düzen ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak, karayolu yapısında ve üzerinde yapılacak
çalışmalarda gerekli tedbirleri almakla görevli" olduğuna işaret edilmiş,
TC Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü
olduğu" kurala bağlanmış,
2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda belediye sınırları içindeki yolun yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle
doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü
esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin
sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alman idare hukuku kurallarına ve
2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli
bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli
Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md. hükümlerini esas
almıştır.
11.01.2011 gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen
1.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara
ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... " hükmü getirilmiştir.
Sayın çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk davaları,
2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan
dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu
idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme
bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçların verdiği zararlar nedeniyle işletenin
sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası
benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de
getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali istemi ile
Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red kararlarını, karara dayanak almakta ise
de bu görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira; "T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında
yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur. Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi
"Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal
ederken, kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez." hükmü
124
böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal
kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu
gibi hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red kararlarının ise diğer
mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun
koyuculuk anlamına geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine, yani nasıl
yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir.
Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması
mümkün değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- idari ve Askeri
Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına
göre bu yargı kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde
Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa
hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira
Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa
Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza, Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde hükümlerininde
uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen
T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi
görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya
görevsizlik kararının bulunmaması, diğer yargı kolları ile arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle
uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari yargının
görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay
kararlarında da uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin hizmet
kusuruna dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan dolayı
işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru
veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1 -b md.
sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
Üye
Eyüp Sabri BAYDAR
*
*
*
III-2247 SAYILI KANUN’UN 14. MADDESİ GEREĞİNCE VERİLEN (OLUMSUZ GÖREV
UYUŞMAZLIĞI) KARARLAR
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
1-ESAS NO
: 2014/679
KARAR NO
: 2014/1064
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Mülkiyeti davalı belediyeye ait iş yerlerinin, davacının 1987 yılında belediye encümen kararı ile
satın alarak 2008 yılına kadar kullanmasının ardından, 2008 yılında belediye tarafından dava konusu
taşınmazların da içinde bulunduğu alana kültür merkezi yapılması ve 1987 tarihli encümen kararına göre
kullanıma devam eden eski dükkan sahiplerine aynı şekilde dükkanlarının verilmesi konusunda alınan
encümen kararına göre; yeni dükkanların yapılması sonucu davacıya önceki kullanıma uygun olarak yeni
dükkanların tapularının verilmemesi nedeniyle dükkanlar arasındaki değer farkı nedeniyle oluşan hukuki
125
durumun tesbiti ve oluşan zararın tazmini istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE
çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: M.C.
: Av. M.Ö. & Av. M.B.S.
: Akdağmadeni Belediye Başkanlığı
: Av. C.G.
O L A Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; davacının, Akdağmadeni Belediyesi’nin
30.07.1987 tarihli encümen kararı ile 327 ada 43 sayılı parsel üzerinde bulunan 12 ve 15 nolu dükkanların
açık arttırma usulü ile satın alarak bedellerinin ödendiğini; dükkanların tapularının verilmemesine rağmen
2001 yılına kadar davacı ve aynı şekilde satın alan dükkan sahipleri tarafından kullanımın devam ettiğini;
Belediyece dükkanların 16.02.2001 tarihinde kamulaştırılmasına karar verildiği ancak bedel konusunda
anlaşılamadığından dava açıldığı, 2002/160 Esas sayılı dosya ile yargılama sürerken belediyenin
kamulaştırmadan vazgeçtiğini; daha sonra Akdağmadeni Belediyesince davacıya satılan dükkanlarında
içinde bulunan sahaya iş hanı ve kültür merkezi inşa etme kararı alınarak 23.05.2008 tarih 2008/126 sayılı
Encümen Kararı ile “daha önce satılan ve kamulaştırmaya da konu edilen 1-16 sıra numaralı dükkanların da
aynı sıra ve düzen ile hak sahiplerine tahsis ve devir edileceğine” karar verildiğini; açıklanan durum
uyarınca yeni binada oluşturulan dükkanların hak sahiplerine tahsis edilerek tapuların verildiğini; davacının
yurt dışında bulunması ve her zaman Türkiye’ye gelememesi nedeniyle tapularını ancak 02.11.2009
tarihinde alabildiğini; ancak bu devir sırasında davacıya tahsis ve devredilen dükkanlarda eski hak
sahipliğini gösteren sıra ve düzenden sapılarak davacıya 12 ve 15 numaR.a karşılık aynı sıra numaralı
bağımsız bölümler verilmesi gerekirken 327 ada 43 parselde bulunan 11 ve 12 nolu bağımsız bölüm lerin kat
irtifakı tapusunun verildiğini; verilen dükkanlar ile verilmesi gerekenler arasında farklar olduğundan değer
kaybının söz konusu olduğunu; bu şekilde tahsis nedeniyle davacının zarara uğradığını ve bunun hizmet
kusurundan kaynaklandığını belirterek; davalının işleminin hukuka uygun bulunmadığının tesbiti ile bedel
farkından doğan zarar miktarı 50.000.00TL nin yasal faiziyle birlikte davalı idareden alınarak davacıya
verilmesi istemiyle idari yargıda dava açmıştır.
Davalı vekili, cevap dilekçisinde özetle; dava konusu taşınmazların 1987 yılında davacıya
satılmasına rağmen tapuların davalı belediye üzerinde kaldığını; yeni yapılar yapılırken dükkân sahipleri ile
anlaşma yapıldığını; davacının eski dükkânları yerine daha değerli yeni dükkânların verildiğini; tapularını
alana kadar hiçbir itirazda bulunmayan davacının tapuları aldıktan sonra dava açmasının hakkın kötüye
kullanılması olduğunu ileri sürerek davanın reddine savunmuştur.
YOZGAT İDARE MAHKEMESİ: 17.11.2011 gün ve E:2009/861 K:2011/1187 sayılı kararında
“…uyuşmazlığın, davalı idare ile dükkan sahipleri arasında imzalanan ve davacının da daha sonra itiraz
etmeyerek ve kendisine verilen dükkanları alarak rıza gösterdiği inşaat yapım sözleşmesinden
kaynaklandığı ve davalı idarenin dükkan dağıtımı sırasında eski dükkanının yerine aynı değerde yer
vermemesi nedeniyle davacının zarara uğradığı gerekçesine dayanılarak açıldığı, bu nedenle davanın davalı
idarenin inşaat yapım sözleşmesindeki yükümlülüklerini yerine getirmemesinden kaynaklandığı
anlaşılmaktadır.
Bakılan davada, görevli mahkemenin tesbit edilebilmesi için dükkan sahipleri ile idare arasında
yapılan ve davacının da itiraz etmeyerek rıza gösterdiği sözleşmenin niteliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
Sözleşmenin idari sözleşme olması durumunda davanın idari yargıda, özel hukuk sözleşmesi olması
durumunda ise adli yargıda çözümlenmesi gerekecektir.
Bu bağlamda, somut olayda, dükkan sahipleri ile idare arasında yapılan ve davacının da rıza
gösterdiği inşaat yapım sözleşmenin, tarafların eşit hukuksal statüde bulundukları ve her iki tarafın da aynı
hak ve olanaklara sahip olduğu, idarenin tek yanlı ve üstün hak ve yetkilerle donatılmadığı özel hukuk
sözleşmesi niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda, davacı zararının idari eylem ya da işlemden veya herhangi bir idari sözleşmeden
kaynaklanmayıp, dükkan sahipleri ile davalı idare arasında yapılan ve davacının da rıza gösterdiği inşaat
yapım sözleşmesinden kaynaklandığı açık olduğundan, özel hukuk sözleşmesine aykırılıktan doğan
davanın, sözleşme hükümleri ile özel hukuk kuralları çerçevesinde çözümlenmesinin gerekmesi karşısında,
davanın görüm ve çözümünün adli yargı yerinin görevine girdiği tartışmasızdır.
Öte yandan, bir an için, davacı ile davalı idare arasında herhangi bir sözleşmenin bulunmadığı,
inşaat yapım sözleşmesinin zımni rıza ile yapılmasına olanak bulunmayacağı ve idare tarafından yasalarla
kendisine verilen görevin yerine getirilmesi amacıyla değil müteahhitlik faaliyeti çerçevesinde davacının
dükkanını yıkarak zararına karşılık yeni dükkanlar verdiği ve davacı zararının bütünüyle karşılanmaması
126
nedeniyle bakılan davanın açıldığı kabul edilse bile, İdare, kamu hizmetlerinin yürütülmesi sırasında
kişilere verdiği zararları tazminle sorumlu olup, tazmini istenilen zararın idari eylem ve işlerden doğması
halinde bu zararlar idari yargıda açılacak tam yargı davası ile istenebilir.
İdari Usul ve esaslar dışında idarece yapılan eylemler "haksız fiil" niteliğinde olup; idarilik
karakteri, taşımayan bu eylemlerden dolayı ancak adli yargı da dava açılması mümkündür.
İdarenin bir kamu hukuku kuralına, yasa, tüzük, yönetmelik gibi bir kural işlem veya bir fiil
niteliğinde eylemde bulunması mahkeme içtihatları ve doktrinde "fiili yol" olarak nitelendirilmekte ve
idarelik karakteri taşımayan bu eylemlerden dolayı idarenin alelade bir fert durumuna geleceği, sonuçta özel
hukuk hükümlerine göre çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklara yol açılacağı kabul edilmektedir.
Somut olayda, davalı idare tarafından herhangi bir kamusal faaliyetin yerine getirilmesi amacıyla
olmayıp kent merkezinde bulunan eski dükkanların sahipleri ile anlaşarak yıkılması ve yerine yapılan ticaret
merkezinden dükkan sahiplerine yer verilerek kalanı ile belediyeye kaynak oluşturulması amacıyla
yürütülen bir faaliyet sırasında herhangi bir mevzuat hükmüne dayanılmaksızın ve idari karar alınmaksızın
ayrıca davacı ile sözleşme yapılmaksızın davacının dükkanlarının da yıkıldığı ve yerine yapılan ticaret
merkezinden verilen yer ile eski dükkanların yerinden verilmesi gereken yer arasındaki değer farkından
kaynaklı bakılan uyuşmazlığın doğduğu anlaşılmaktadır.
Davacı ile idare arasında yapılmış bir sözleşmenin varlığının kabul edilmemesi halinde
uyuşmazlık, bir idari eylemden değil haksız fiil iddiasından kaynaklanmakta olup uyuşmazlığın görüm ve
çözümü bu halde de adli yargının görev alanına girmektedir…” gerekçesiyle davanın görev yönünden
reddine karar vermiştir.
İdari yargıda verilen görevsizlik kararı davacı vekilince temyiz edilmiştir.
DANIŞTAY SEKİZİNCİ DAİRESİ: 17.10.2012 gün ve E:2012/3194 K:2012/7705 sayılı kararı
ile İdare mahkemesince verilen kararın dayandığı gerekçe usul ve yasaya uygun bulunarak temyiz isteminin
reddi ile görevsizlik kararının onanmasına karar vermiş ve onama kararının ardından görevsizlik kararı
kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, aynı istemle adli yargıda dava açmıştır.
AKDAĞMADENİ ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 18.02.2014 gün ve E:2013/45 K:2014/43
sayılı kararında “…Somut olayda davalı idare ile davacı dışındaki 3. kişiler arasında yapılan sözleşmeler
hukuki niteliği itibariyle istisna (eser) sözleşmesidir. İdare Mahkemesi kararında kat karşılığı inşaat
sözleşmesi olarak nitelendirilen bu sözleşmeler esasen istisna (eser) sözleşmelerinin bir türünü oluşturur.
Kural olarak istisna (eser) sözleşmelerinin geçerliliği şekil koşuluna bağlı değildir. Sözlü olarak da istisna
(eser) sözleşmesi bağıtlanabilir. Ancak bedel olarak taşınmaz mülkiyetinin devrini öngören istisna (eser)
sözleşmeleri -olayımızda Akdağmadeni Belediyesi ile davacı dışındaki 3. kişiler arasındaki sözleşmelermülkiyet nakli borcunu içerdikleri için resmi biçimde (MK eski 634 md. yeni 706 md, MK. 213. md, Tapu
Kanunu 26. mad. Noterlik Kanununun 60. mad.) yapılmış olmadıkça geçerlilik kazanamazlar. Dolayısıyla
İdare Mahkemesi'nin davalı idare ile davacı arasında zımni bir sözleşme varlığının kabul edildiğine yönelik
değerlendirilmesi hukuki açıdan hükme esas alınamaz. Taraflar arasında zaten fiilen yapılmış bir sözleşme
olmadığı gibi böyle bir sözleşmenin mülkiyeti nakil borcunu içermesi nedeniyle resmi yollardan yapılması
gerektiğinden açıklanan gerekçeler yerinde değildir.
Dolayısıyla olayda hangi yargı kolunun görevli olduğu hususunun esasen davalı idarenin
eyleminin haksız eylem mi yoksa idari eylem mi olduğunun açıklığa kavuşturulması sonucunda
belirlenmesi gerekir.
Bu bağlamda bu konudaki İdare Mahkemesi'nin diğer gerekçesi ise; taraflar arasında kat karşılığı
inşaat sözleşmesinin zımni olarak yapılmasına olanak bulunmadığı kabul edilse bile davalı idare tarafından
her hangi bir kamusal faaliyetin yerine getirilmesi amacıyla olmayıp kent merkezinde bulunan eski dükkan
sahipleri ile anlaşarak dükkanların yıkılması ve yerine yapılan ticaret merkezinden dükkan sahiplerine yer
verilerek kalanı ile belediyeye kaynak oluşturulması amacıyla yürütülen bir faaliyet sırasında herhangi bir
mevzuat hükmüne dayanılmaksızın, idari bir karar olmaksızın ve davacı ile sözleşme yapılmaksızın
davacının dükkanlarının da yıkıldığı ve yerine yapılan ticaret merkezinden verilen yer ile eski dükkanların
yerinden verilmesi gereken yer arasındaki değer farkından kaynaklı uyuşmazlık olduğu, eylemin bu açıdan
haksız fiil iddiasından kaynaklandığı ve idari yargı mercinin görevli olmadığı şeklinde belirtilmiştir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı" başlıklı 2. maddesinde idari dava türleri sayılmıştır.
Bu hükme göre, idari davalar; idari işlemler hakkında açılan iptal davaları, idari eylem ve
işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları ve kamu
hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan
uyuşmazlıklara ilişkin davalardan ibarettir.
İdari eylem ve işlemlerden dolayı zarar gören kişiler tarafından açılacak "tam yargı" davaları
idari yargı yerinde görülür ve çözümlenir. İdari eylem, kamu idare ve kurumlarının kamu görevine ilişkin,
idare hukuku kural ve gereklerine göre yaptığı olumlu veya olumsuz davranış ve fiillerden ibarettir.
127
İdari işlem ise, idari kanunlara dayanılarak yapılan muamelelerdir.
İdarenin eylem ve işlemleri, onun kamu hukuku alanındaki kamu gücüne (kamu otoritesini)
kullanarak, idare hukuku kural ve gerekleri uyarınca yaptığı faaliyetlerin, hukuki ve maddi hayattaki
görünümleridir.
Kamu tüzel kişilerinin, kamu hizmetlerine ilişkin olmakla beraber özel hukuk kuralları altında,
özel hukuk tüzel kişisi gibi yaptığı eylem ve işlemler ise özel hukuk alanına ilişkin olduğundan, bunlar idari
eylem ve işlem olarak nitelendirilemezler.Kamu idare ve kuramlarının, kamu otoritesinin (egemenlik
hakkının) bir temsilcisi olarak yaptığı faaliyetlerinde veya ondan doğan eylemlerinde hizmet unsura söz
konusu olduğu halde, ortada idari kararın tatbikine ilişkin bir fiil olduğunda idari yargı mercinin görevli
olduğu düşünülecektir.
Bu açıklamalar ışığında somut olayda değerlendirildiğinde; davalı idare ile davacı arasındaki
uyuşmazlığın esasen davacıya sonradan inşa edilen dükkanlardan davacının düşüncesinin aksine 11 ve 12
nolu dükkanların verilmesinden ötürü oluştuğu iddia edilen değer farkından kaynaklandığı ve maddi
tazminat istemine ilişkin olduğu, davalı idarenin davacıya 11 ve 12 nolu dükkanları vermesi şeklindeki
eyleminin 23/05/2008 tarihli 2008/126 sayılı Belediye Encümen kararma istinaden tatbik edildiği
anlaşılmıştır. Dolayısıyla idari bir kararın uygulanması nedeniyle uyuşmazlığın ortaya çıkması nedeniyle
konunun çözüm yerinin idari yargı merci olduğu…” şeklindeki gerekçe ile görevsizlik kararı vermiştir.
Adli yargıda verilen görevsizlik kararı temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Ertuğrul ARSLANOĞLU, Ayhan AKARSU ve
Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; Davacı vekili tarafından; 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesine göre başvuruda bulunulmuş
olduğu, adli ve idari yargı yerleri arasında görev uyuşmazlığın doğduğu, adli yargı dosyasının mahkemece,
ekinde idari yargı dosyası ile birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar
verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, mülkiyeti davalı belediyeye ait iş yerlerinin, davacının 1987 yılında belediye encümen
kararı ile satın alarak 2008 yılına kadar kullanmasının ardından, 2008 yılında belediye tarafından dava
konusu taşınmazların da içinde bulunduğu alana kültür merkezi yapılması ve 1987 tarihli encümen kararına
göre kullanıma devam eden eski dükkan sahiplerine aynı şekilde dükkanlarının verilmesi konusunda alınan
encümen kararına göre; yeni dükkanların yapılması sonucu davacıya önceki kullanıma uygun olarak yeni
dükkanların tapularının verilmemesi nedeniyle dükkanlar arasındaki değer farkı nedeniyle oluşan hukuki
durumun tesbiti ve oluşan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
Halen yürürlükte olan 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun “ Belediyenin görev ve sorumlulukları”
başlıklı 14. maddesinde: “ Belediye, mahallî müşterek nitelikte olmak şartıyla;
a) İmar, su ve kanalizasyon, ulaşım gibi kentsel alt yapı; coğrafî ve kent bilgi sistemleri; çevre ve
çevre sağlığı, temizlik ve katı atık; zabıta, itfaiye, acil yardım, kurtarma ve ambulans; şehir içi trafik; defin
ve mezarlıklar; ağaçlandırma, park ve yeşil alanlar; konut; kültür ve sanat, turizm ve tanıtım, gençlik ve
spor orta ve yüksek öğrenim öğrenci yurtları (Bu Kanunun 75 inci maddesinin son fıkrası, belediyeler, il
özel idareleri, bağlı kuruluşları ve bunların üyesi oldukları birlikler ile ortağı oldukları Sayıştay denetim ine
tabi şirketler tarafından, orta ve yüksek öğrenim öğrenci yurtları ile Devlete ait her derecedeki okul
binalarının yapım, bakım ve onarımı ile tefrişinde uygulanmaz.); sosyal hizmet ve yardım, nikâh, meslek ve
beceri kazandırma; ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetlerini yapar veya yaptırır…” hükmü ile
ekonomi ve ticaretin geliştirilmesi hizmetleri belediyenin görevleri arasında sayılmıştır.
“Belediye Meclisi” başlıklı 17. maddesinde “Belediye meclisi, belediyenin karar organıdır ve
ilgili kanunda gösterilen esas ve usûllere göre seçilmiş üyelerden oluşur.” Belediye meclisinin tanımı ve
kimlerden oluşacağı,
“ Meclisin görev ve yetkileri” başlıklı 18. maddesinin ( e) bendinde “ Taşınmaz mal alımına,
satımına, takasına, tahsisine, tahsis şeklinin değiştirilmesine veya tahsisli bir taşınmazın kamu hizmetinde
ihtiyaç duyulmaması hâlinde tahsisin kaldırılmasına; üç yıldan fazla kiralanmasına ve süresi otuz yılı
geçmemek kaydıyla bunlar üzerinde sınırlı aynî hak tesisine karar vermek.” hükmü ile de taşınmaz mal alım
satımının belediye meclisinin görev ve yetkileri arasında olduğu açıklanmıştır.
128
Aynı kanunun “Belediye Encümeni” başlıklı 33. maddesinde Belediye Encümeninin kimlerden
oluştuğu ve kimlerin çağrılacağı belirtilmiş,
“ Encümenin görev ve yetkileri” başlıklı 34. maddesinin ( g) bendinde ise : “ Taşınmaz mal
satımına, trampasına ve tahsisine ilişkin meclis kararlarını uygulamak; süresi üç yılı geçmemek üzere
kiralanmasına karar vermek.” şeklindeki düzenleme ile, taşınmaz mal alım ve satımına ilişkin Belediye
Meclis kararlarının uygulanmasının encümenin görev ve yetkisi içinde olduğu vurgulanmıştır.
Belediyelerin kamu hizmeti gören kuruluş oldukları konusunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak
tüzel kişilik olarak kendilerine kanunlarla verilen görev ve yetkileri kullanırken yine kanunla düzenlenmiş
organları ile bu işlemleri gerçekleştirmeleri gerekmektedir.
03.07.2005 tarih ve 5393 sayılı Belediye Kanunundan önce yürürlükte olan kanunlara da
baktığımızda; 1580 sayılı Belediye Kanunu’nun 70 ve 83. maddelerine yorum getiren gerek adli; gerekse
idari yargı kararlarında belediye taşınmazlarının satışına karar verme yetkisinin, belediye meclislerine ait
olduğu ilkesi benimsenmiş iken 28.12.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5272 sayılı yasa ile 1580 sayılı
Belediye Kanunu iptal edilerek 18/e ve 34/g maddeleri ile belediyeye ait taşınmazların satışı yine belediye
meclisinin kararına bağlı kılınmış, aynı ilkeler sonradan yürürlüğe giren yukarıda açıklanan 5393 sayılı
Belediye Kanunu’nun 18/e ve 34/g maddeleriyle de korunmuş, meclisin kararı doğrultusunda belediye
encümeninin tasarrufa yetkili olduğu benimsenmiştir.
Dosyaların incelenmesinden; Akdağmadeni İlçesi, İstanbulluoğlu Mahallesi’nde bulunan mülkiyeti
Akdağmadeni Belediyesi adına kayıtlı olan 327 ada 43 ve 46 parseller üzerine yapılan dükkanlar
30.07.1987- 10.08.1987 tarihli Encümen Kararları ile aralarında davacı Miktat Caner’in de bulunduğu
şahıslara satıldığı, bu karara göre davacıya 12 ve 15 nolu dükkanların verildiği;söz konusu satış konusunda
tapuda resmi işlemler gerçekleştirilmeksizin dükkanların kullanımının şahıslarca devam ettirildiği, bu fiili
durumun 2008 yılına kadar devam ettiği; belediye tarafından 2008 yılında alınan karar ile dava konusu
dükkanların da içinde bulunan taşınmazlara belediyece otopark, işyeri ve çok amaçlı salon yapımına karar
verilerek söz konusu dükkanların da yıkılarak yerlerine yenisinin yapıldığı; 23.05.2008/126 sayılı Belediye
Encümeni kararı ile, daha önce 1987 tarihli encümen kararları kapsamında kendilerine satış yapılan dükkan
sahiplerine kullanımlarında olan dükkanların yerine aynı şekilde dükkan verilmesine karar verildiği ve bu
kapsamda davacı Miktat Caner’e de 12 ve 15 nolu dükkanlarına karşılık 11 ve 12 nolu dükkanların
verilmesine karar verilmiş ve bu kararın ardından 2009 yılında tapuda yapılan resmi satış işlemleri ile 11 ve
12 nolu dükkanların tapu kaydı davacı üzerine kaydedilmiştir.
Dava, yeni yapılan dükkanların mülkiyetinin davacıya 2009 yılında geçmesinin ardından, ilk
encümen kararına göre davacıya verilen ve davacının 1987 den itibaren kullandığı dükkanlardan birinin
doğru verilmesine karşın diğerinin farklı verilerek, verilmesi gereken bölümün 3. kişiye satılması nedeniyle
aradaki zararın giderilmesi istemiyle açılmıştır.
Tapulu taşınmazların satışı 22.11.2001 tarih ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 705
maddesinde (Eski Medeni Kanunu 633. maddesinde); taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olacağı
ve 706. maddesinde de taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olmasının resmi
şekilde düzenlenmiş bulunmasına bağlı olduğu, Türk Borçlar Kanunu 237 maddesinde (Eski Borçlar
Kanunu 213. maddesinde) taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmi şekilde
düzenlenmesinin şart olduğu hükümleri yer almak olup, tapu siciline ilişkin kanun, tüzük ve
yönetmeliklerde de bu işlemin tapu memuru önünde olması gerektiği açıkça belirlenmiştir.
Somut uyuşmazlığa baktığımızda; belediyenin mülkiyetinde olan taşınmazların satışı öncesi satıcı
konumundaki belediye ile alıcı konumundaki davacı arasında gerçekleşen işlemlerden kaynaklanan bir
uyuşmazlık söz konusudur. Davalı Belediye Başkanlığı kamu görevi yapan bir kuruluş olup, encümen
kararı ile yaptığı satış sözleşmesini özel hukuk hükümlerine göre yapmıştır. Zaten belediyenin bu satışı
encümen kararı olmadan gerçekleştirmesi mümkün değildir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlığın giderilmesinde idare hukukunu ilgilendiren bir idari işlem ve
tasarruf da söz konusu değildir. İdari yargının görev alanı, idare hukukunun uygulanmasından doğan
uyuşmazlıklardır. İdari hukuku kuralları içinde, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla, kamu gücü
kullanılarak tesis edilen idari işlemler, idari eylem ve idari sözleşmelerden doğan uyuşmazlıkların görüm ve
çözümü idari yargının görev alanına girmektedir. Davanın idari yargıda görülebilmesi için taraflar arasında
yapılan sözleşmenin bir idari sözleşme olması gerekir. Bir sözleşmenin idari sözleşme sayılabilmesi için
ise, sürekli bir kamu hizmetinin görülmesi amacının taşıması, taraflardan birinin idare olması ve kamu
hukukuna özgü, kamu hukukundan doğan şart ve hükümlerin sözleşmede birlikte yer alması gerekir. Bu tür
sözleşmelerin, idarenin tek taraflı ayrıcalıklı üstün hak ve yetkilerini içermesi gerekmektedir.
Yukarıda açıklanan tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; taraflar arasındaki ilişkinin özel
hukuk ilişkisi olduğu anlaşıldığından, uyuşmazlığa konu edilen davanın görüm ve çözümünde Adli Yargı
görevli bulunmaktadır.
129
Belirtilen nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde adli yargı görevli olduğundan Akdağmadeni
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 18.02.2014 gün ve E:2013/45 K:2014/43 sayılı görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Akdağmadeni
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 18.02.2014 gün ve E:2013/45 K:2014/43 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
2-ESAS NO
: 2014/1003
KARAR NO
: 2014/1076
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 1980-1984 yılları arasında Konya İli, SaR.önü İlçesi, Ladik Belediyesine atanmak suretiyle
Belediye Başkanı olarak görev yapan davacının, 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’nun değişik ek 68.
maddesi ve 5393 sayılı Kanun’un 85/a maddeleri uyarınca makam ve görev tazminatının ödenmesi
istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işleminin iptali ile tazminat alacağı istemiyle açtığı davanın,
İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekilleri
: A.G.
: Av. N.K.
: Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
: Av. S.A.
(İdari Yargıda)
Av. S.Y.
(Adli Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, 1980-1984 yılları arasında Konya İli, SaR.önü
İlçesi, Ladik Belediyesine atanmak suretiyle Belediye Başkanı olarak görev yapan davacının, 5434 sayılı
Emekli Sandığı Kanunu’nun değişik ek 68. maddesi ve 5393 sayılı Kanun’un 85/a maddeleri uyarınca
makam ve görev tazminatının ödenmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin Kamu Görevlileri
Emeklilik İşlemleri Daire Başkanlığı’nın 30.03.2009 günlü 32.544.050 sayılı işleminin; yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönleri ile idare hukuku ilkelerine ve usul ve yasaya açıkça aykırı olduğundan davacının
görev yaptığı 29.09.1980-25.03.1984 dönemi itibariyle makam, görev ve temsil tazminatlarının, göreve
başladığı 29.09.1980 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte ödenmesi istemiyle idari yargıda dava
açmıştır.
ANKARA 13. İDARE MAHKEMESİ: 25.11.2009 gün ve E:2009/515, K:2009/1418 sayılı
kararında “… Davacının makam ve görev tazminatı ödenmesi istemiyle başvuruda bulunduğu 11.02.2009
tarihinde 5434 sayılı Kanunun Ek 68. maddesi yürürlükte olmadığından uyuşmazlığın belediye başkanlarına
makam tazminatı ödenmesi hususunu düzenleyen 5510 sayılı kanunun” 5434 sayılı Kanuna İlişkin Geçiş
Hükümleri” başlıklı Geçici 4. maddesinin 11. fıkrası hükümleri uyarınca çözümlenmesi zorunludur.
5510 sayılı Kanunun geçici 4. maddesinin 11. fıkrasında, hangi belediye başkanlarının makam,
görev ve temsil tazminatı alacakları hususu açıkça düzenlenmiştir. Söz konusu fıkrada seçimler neticesinde
belediye başkanı olarak görev yapmış olanlara makam tazminatı verileceği hükme bağlanmış, seçimler
neticesinde belediye başkanı olarak görev yapanların ne şekilde makam, görev ve temsil tazminatı
alacakları tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ifade edilmiştir.
Bu itibarla, yürürlükte olan mevzuata göre, yalnızca seçimler neticesinde belediye başkanı olarak
görev yapanlara makam tazminatı ve buna bağlı olarak görev ve temsil tazminatı ödeneceği açık
olduğundan, yukarıda yapılan açıklamalar ışığında atanmak suretiyle belediye başkanı olarak görev yapan
davacıya makam tazminatı ve buna bağlı olarak görev ve temsil tazminatı ödenmemesi yolunda tesis olunan
işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı…” şeklindeki gerekçe ile davanın reddine karar vermiş ve verilen
karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.
DANIŞTAY 11. DAİRESİ: 27.06.2012 gün ve E:2010/1923 K:2012/4968 sayılı BOZMA
İLAMINDA;“…davacının makam ve görev tazminatından yararlandırılmak istemiyle 11.02.2009 tarihinde
davalı idareye başvurduğu, Sosyal Güvenlik Kurumunun 10.03.2009 tarihli dava konusu işlemi ile
davacının 5510 sayılı Kanun’un geçici 4. maddesinde belirtilen şartları taşımadığı gerekçesiyle isteminin
130
reddedildiği, davacının başvurusundan önce, 01.10.2008 tarihi itibariyle 5434 sayılı Kanun’un kurallarının
yürürlükten kalktığı ve anılan tarihten itibaren 5510 sayılı Kanun’un ilgili maddesinin yürürlüğe girdiği
görülmektedir.
Bu durumda, 5510 sayılı Kanun’un 101. maddesinde bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceğinin kurala bağlandığı göz önüne
alındığında; 5510 sayılı Kanunun uygulanmasından kaynaklanan uyuşmazlığın görüm ve çözüm yerinin
adli yargı olduğu ve kararın bu nedenle usul hükümlerine uygun olmadığı…” gerekçesiyle temyiz isteminin
kabulü ile davanın reddine ilişkin kararının görev yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
ANKARA 13. İDARE MAHKEMESİ: 20.09.2012 gün ve E: 2012/1397 K:2012/2507 sayılı
kararı ile Danıştay 11. Dairesi’nin bozma ilamına uyarak, uyuşmazlığın 5510 sayılı Kanun’un 101.
maddesinde bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde
görüleceğinin kurala bağlandığı göz önüne alındığında; 5510 sayılı Kanun’un uygulanmasından
kaynaklanan uyuşmazlığın görüm ve çözüm yerinin adli yargı olduğu gerekçesiyle 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Yasası’nın 15/1-a maddesi hükmü uyarınca davanın görev yönünden reddine karar vermiş
ve verilen karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA 5. İŞ MAHKEMESİ: 11.03.2013 gün ve E:2013/35 K:2013/157 sayılı kararında
“…davacıya 5434 Sayılı Yasaya göre yaşlılık aylığının bağlandığı ve uyuşmazlığın 5510 Sayılı Yasanın
yürürlülük tarihi olan 2008 tarihinden önce meydana geldiği ve davanın İdari Yargıda görülmesi gerektiği
anlaşıldığından davanın yargı yolunun caiz olmaması sebebi ile davanın usulden reddine karar ver ilmiştir...”
gerekçesiyle davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğinden yargı yolunun caiz olmaması sebebiyle
davanın usulden reddine karar vermiş ve verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ : 28.05.2013 gün ve E:2013/9328 K:2013/11718 sayılı
Onama kararında “…Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve
özellikle, 01.9.1978 tarihinden itibaren 5434 sayılı Kanun kapsamında emekli olan davacı hakkında, 5510
sayılı Kanunun, 5434 sayılı Kanuna ilişkin geçiş hükümleri başlıklı Geçici 4. maddesinin, “Bu Kanunun
yürürlüğe girdiği tarih itibariyle 08.06.1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanuna göre; aylık, tazminat, harp
malûllüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar ile 08.02.2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1 inci
maddesine göre ek ödeme verilmekte olanlara, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434
sayılı Kanunda kendileri için belirtilmiş olan şartlan haiz oldukları müddetçe bunların ödenmesine devam
olunur.”şeklindeki 1. fıkrası, , “Bu Kanunda aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde; iştirakçi iken, bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla bu Kanunu n 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi
kapsamına almanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak
çalışmış olup bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya
başlayanlar ile bunların dul ve yetimleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil
5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır, "şeklindeki 4. fıkrası ile “Bu madde kapsamına
girenlerin aylıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri,
ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu
Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır ve bu
maddenin uygulanmasında mülga 2829 sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate alınır.”biçiminde düzenlenen
5. fıkrası; yine 5510 sayılı Kanun’un 101. maddesinde yer alan “...bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” düzenlemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesinin
04.9.2012 gün ve 2012/ 64-83 sayılı kararında, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi
sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre
emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride
emekliliğe hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı
muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı
İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep,
konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal
edilenler tarafından açılan iptal davaları kapsamında bulunan, emekli kamu personeli olan davacı tarafın dan
açılan davanın, görüm ve çözümünün idari yargı yerinde görüleceği, 5510 sayılı bu Kanunun yürürlüğe
girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun
4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı Kanunun
değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı dolayısıyla ihtilafların da adli yargı
yerinde çözümleneceği sonucuna varılmış bulunmasına…” gerekçesiyle hükmün onanmasına karar verilmiş
ve onama kararının ardından görevsizlik kararı kesinleşmiştir.
Davacı vekilinin, ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesini talep etmesi üzerine dosya Mahkememizi gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
131
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan
incelemeye göre, adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen
biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının; davacının istemi üzerine son
görevsizlik kararını veren Mahkemece 15. maddede belirtilen hükmün aksine, önceki görevsizlik kararına
ilişkin dava dosyası temin edilmeden gönderildiği görülmekte ise de; Başkanlıkça idari yargı dosyasının da
ilgili Mahkemesinden getirtildiği ve sonuçta usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasın incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 1980-1984 yılları arasında Konya İli, SaR.önü İlçesi, Ladik Belediyesine atanmak suretiyle
Belediye Başkanı olarak görev yapan davacının, 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’nun değişik ek 68.
maddesi ve 5393 sayılı Kanun’un 85/a maddeleri uyarınca makam ve görev tazminatının ödenmesi
istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin işleminin iptali ile tazminat alacağına ilişkindir.
Dosyanın incelenmesinden; davacının 07.08.1978 tarihinde Emekli Sandığı iştirakçisi olarak
emekliye ayrıldığı, 29.09.1980- 25.03.1984 tarihleri arasında atanmak suretiyle Konya İli, SaR.önü İlçesi,
Ladik Belediye başkanı olarak görev yaptığı anlaşılmaktadır.
Davacı, 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununun 631 sayılı KHK ile değişik 68. Maddesi
gereğince ödenmesi gereken makam ve görev tazminatının ödenmesi talebinin davalı kurum tarafından
reddedilmesi üzerine; gerekli ödemenin yapılması için idari yargıya yaptığı başvurunun görev nedeniyle
reddedilmesinin ardından adli yargıya başvurmuştur.
5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu’nun (5510 sayılı kanunun 106. maddesi ile mülga
edilen) Ek 68.maddesinde; “(Değişik madde: 24/11/1994 - 4049/7 md.)
(Değişik fıkra: 23/02/1995 - KHK - 547/13 md.) Makam tazminatı ile Yüksek Hakimlik ve temsil
veya görev tazminatı ödenmesini gerektiren görevlerde bulunanlardan, 10/10/1984 tarihli ve 3056 sayılı
Kanunun 36 ncı maddesine göre istihdam edilenlere, Başbakanlıkta da makam tazminatı ödenmesini
gerektiren görevlerde en az 6 ay çalışmış olmaları kaydıyla bu tazminatlardan yüksek olanı esas alınarak
ödeme yapılır. (Ek cümle: 04/07/2001 - 631 S.KHK/1. md.) Makam veya yüksek hakimlik tazminatı
ödenmesini gerektiren görevlerde toplam en az iki yıl bulunmadan veya bu görevlerde hiç bulunmadan
emekliye ayrılanlara ise, en az altı ay süreyle bulundukları en üst görevleri için belirlenen görev tazminatı
veya hizmet yılları itibarıyla belirlenen görev tazminatından yüksek olanı ödenir. Bu halde de iki yıllık
süreyi doldurma şartı aranır. (Ek cümle: 12/02/2000 - 4505/3 md.) Ancak bu tazminatların ölenlerin dul ve
yetimlerine ödenmesinde iki yıl görev şartı aranmaz.
(...)
(Ek fıkra:07/12/2004 - 5272 S.K./86.mad) Sandıkça emekli aylığı bağlanan büyükşehir belediye
başkanlarına 7000, il belediye başkanlarına 6000, ilçe belediye başkanlarına 3000, diğer belediye
başkanlarına 1500 gösterge rakamı üzerinden, bu Maddede belirtilen usul ve esaslar dahilinde makam
tazminatı, buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı ödenir. Bu tazminatlar ilgililere ödendikçe iki ay
içinde faturası karşılığında Hazineden tahsil olunur. Birinci fıkrada öngörülen iki yıllık sürenin hesabında
iştirakçi olup olmadıklarına bakılmaksızın belediye başkanı olarak geçen sürelerin tamamı dikkate alınır.
(Ek fıkra: (12/02/2000 - 4505/3 md.) Temsil ve görev tazminatları; yönetim ve denetim kurulu
üyelikleri dahil olmak üzere kamu kesiminde her ne suretle olursa olsun aylık veya ücret alıp almadıklarına
bakılmaksızın görev alanlara bu durumları devam ettiği sürece ödenmez. Tazminattan yararlanırken,
yararlanma şartlarını kaybedenler en geç bir ay içinde durumu Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Genel
Müdürlüğüne bildirirler. Bu durumun ortaya çıktığı tarihi takip eden ay başından itibaren tazminat
ödenmesine son verilir. Zamanında bildirimde bulunmayanlara ödenen tazminat kanuni faizi ile birlikte geri
alınır.(...)
Bu tazminatlar, ölenlerin 5434 sayılı Kanunun 67 nci maddesinde belirtilen aylığa müstehak dul
ve yetimlerine 68 inci maddesindeki oranlar üzerinden ödenir.
Bu ödemeler, T.C. Emekli Sandığınca ödenmesini müteakip iki ay içinde Genel Bütçeye giren
kurumlardan ayrılanlar için Hazineden, diğerleri için son kurumlarından faturası karşılığında tahsil
edilir.(...) denilmiş; 1.1.2007 tarihinde; maddenin “Bu tazminatlar, ölenlerin 5434 sayılı Kanunun 67 nci
maddesinde belirtilen aylığa müstehak dul ve yetimlerine 68 inci maddesindeki oranlar üzerinden
hesaplanır.” şeklindeki beşinci fıkra metni ile “Bu ödemeler, T.C. Emekli Sandığınca ödenmesini müteakip
132
iki ay içinde Genel Bütçeye giren kurumlardan ayrılanlar için Hazineden, diğerleri için son kurumlarından
faturası karşılığında tahsil edilir.” şeklindeki son fıkra metni yürürlükten kaldırılmıştır.
Diğer taraftan, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun “5434 sayılı
Kanuna ilişkin geçiş hükümleri” başlıklı Geçici 4. maddesinin birinci fıkrasında; “Bu Kanunun yürürlüğe
girdiği tarih itibarıyla 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanuna göre; aylık, tazminat, harp malûllüğü zammı,
diğer ödemeler ve yardımlar ile 8/2/2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1 inci maddesine göre ek ödeme
verilmekte olanlara, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanunda kendileri
için belirtilmiş olan şartları haiz oldukları müddetçe bunların ödenmesine devam olunur. Ancak, 5 ilâ 10
yıl arasında fiili hizmet süresi olan iştirakçilerden dolayı dul ve yetim aylığı almakta olanların, aylık ve
diğer ödemeleri, bu Kanunun 32 nci, 34 üncü ve 37 nci maddelerindeki şartları haiz oldukları müddetçe
devam edilir.” hükmüne, aynı maddenin beşinci fıkrasında ise; “ Bu madde kapsamına girenlerin
aylıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi
devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu
Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır ve bu
maddenin uygulanmasında mülga 2829 sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate alınır. (Ek cümle:
16/06/2010-5797 S.K/10. md.) Ancak, Polis Akademisinde öğrenim görmekte olan öğrencilerin yetim
aylıkları bu öğrenimleri süresince kesilmeksizin ödenmeye devam edilir.” hükmüne yer verilmiştir.
31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479,
2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal
Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım
Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu
görevlilerini (Emekli Sandığı İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik ve
sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak
ve hükümlülükler yönünden tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun iptali
amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111, K: 2006/112 sayılı
kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı
T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c maddesi) hükümlerin iptaline karar
vermiş; bu karardan sonra kabul edilen 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda
düzenlemeler yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü maddelerle, 5754 sayılı
Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun 4 ncü maddesinin birinci
fıkrasının (c) bendi kapsamında olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri
hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre iş lem
yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan dava
Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile reddedilmiştir.
5510 sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz
başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG.
25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu kararın Mahkememiz önündeki
uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun yürürlüğe
girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434 sayılı
Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından da aynı Kanun hükümleri
uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer
kamu görevlileri olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun
hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun değil, 5510 sayılı Kanun’un
öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 s ayılı
Kanunun yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet gösteren ve yaptığı, tesis ettiği
işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek
gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla çalışmakta
olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve yetim
aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler idari
işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari yargı
görevli olmaya devam edecektir… Bu bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim esasına
dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde
bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle
Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin
görevlendirilmesinde Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal
133
güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda
idari yargının görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte
değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi
olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi
bunların emeklilikleri bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak, bu
Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya başlayanların ise
5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve hakların da
5434 sayılı Kanunun değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı dolayısıyla
ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa
Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan
memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı
almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar
yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari
eylem” niteliğini korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1 a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile
hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları
kapsamında bulunan, 5754 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce, Emekli Sandığı iştirakçisi olarak
emekli olan davacının, 29.09.1980- 25.03.1984 tarihleri arasında Belediye Başkanı olarak
görevlendirilmesinden dolayı, makam ve görev tazminatından yararlandırılması istemiyle yaptığı
başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali ile yoksun kalınan tazminat tutarının yasal faiziyle birlikte
ödenmesine karar verilmesi istemiyle açtığı davanın; 5434 sayılı Kanun hükümleri dikkate alınarak çözüme
kavuşturulacağı gözetildiğinde; idari yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, Ankara 13.İdare Mahkemesi’nin 20.09.2012 gün ve E:2012/1397,
K:2012/2507 sayılı görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara
13.İdare Mahkemesi’nin 20.09.2012 gün ve E:2012/1397, K:2012/2507 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar
verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
3-ESAS NO
: 2014/1021
KARAR NO
: 2014/1081
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Pendik Ana Çocuk Sağlığı Merkezinde doktorluk vazifesini yerine getirirken emekliye ayrılan
davacının, İstanbul İli, Pendik İlçesi Güllübağlar Aile Sağlığı Merkezinde sözleşmeli Aile Hekimi olarak
görev yaptığından bahisle emekli maaşının kesilmesine ilişkin Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Emeklilik Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Kamu Görevlileri Emeklilik Daire Başkanlığı işleminin iptali
istemiyle açılan davanın, İDARİ YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
KARAR
: M.Ö.
: Av. F.Ö.Y.
: Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
: Av. N.T.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının 1986 yılında Uludağ Üniversitesi,
Tıp Fakültesinden mezun olduğunu; ilk olarak 1987 yılında Antalya Elmalı Sağlık Ocağında doktor olarak
göreve başladığını; 20 yıl bilfiil kamu görevini yerine getirdikten sonra, son olarak, 2007 yılında Pendik
Ana Çocuk Sağlığı Merkezinde doktorluk görevini yerine getirirken emekliye ayrıldığını; 5258 sayılı Aile
Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun’un 3/2-son maddesi uyarınca T.C.Sağlık Bakanlığı Aile
134
Hekimliği Hizmet Sözleşmesi imzalayarak ilk olarak Malazgirt Aile Sağlığı Merkezinde 1.11.2010
tarihinde çalışmaya başladığını; davacının halen Pendik, Güllübağlar Aile Sağlığı Merkezinde sözleşme li
olarak Aile Hekimliği görevini yürüttüğünü; bu süre içerisinde emekli aylığını da almaya devam ettiğini;
ancak, davalı idare tarafından sözleşmeli olarak aile hekimliği hizmeti veren davacının emekli aylığı
alabilmesinin söz konusu olmadığından bahisle, emekli aylığının kesildiğini, davacının emekli aylığı alarak
sözleşmeli olarak aile hekimliği hizmeti vermesinde hukuki bir engel bulunmadığını ileri sürerek, davacının
emekli aylığının kesilmesine yönelik işlemin iptali istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 7. İDARE MAHKEMESİ: 15.7.2013 gün ve E:2013/677, K:2013/1265 sayı ile,
uyuşmazlığa konu emeklilik maaşının verilmesi ve kesilmesine ilişkin hak ve yükümlülüklerin 5510 sayılı
Kanun çerçevesinde düzenlendiği ve anılan Kanun’da düzenlenen hususlarda aksine hüküm bulunmayan
hallerde İş Mahkemesinin görevli olduğu açıkça belirtildiğinden, davanın çözümünün Adli Yargı’nın
görevine girdiği sonuç ve kanaatine ulaşıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş,
bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez müvekkilinin emekli aylığı alarak sözleşmeli olarak aile hekimliği hizmeti
vermesinde hukuki bir engel bulunmadığını; buna rağmen davacının emekli aylığının kesilmesinin hukuka
aykırı olduğunu, davacının 657 sayılı Yasaya tabi bir memur olmadığı nedeniyle emekli aylığının
kesilmesini gerektirecek bir durumunun olmadığını ileri sürerek, 5.10.2010-5.10.2012 tarihleri arasında
davacıya ödenmiş olan yaşlılık aylıklarından dolayı kuruma borçlu olunmadığının tespiti istemiyle adli
yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL ANADOLU 20.İŞ MAHKEMESİ: 7.2.2014 gün ve E:2014/56 K:2014/71 sayılı
kararı ile, 5510 sayılı Kanunun Geçici 4.md ”Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle 08/06/1949
tarihli ve 5434 sayılı Kanuna göre aylık, tazminat, harp malullülüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar ile
08/02/2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1.maddesine göre ek ödeme verilmekte olanlara bu kanunla
yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil ödenmesine devam olunur.Ancak 5 ile 10 yıl arasında fiili hizmet
süresi olan iştirakçilerden dolayı dul ve yetim aylığı almakta olanların aylık ve diğer ödemelerin bu
kanunun 32., 34. ve 37. md.’deki şartları haiz oldukları müddetçe devam edilir.Bu madde kapsamına
girenleri aylıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri,
ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu
kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı kanun hükümlerine göre işlem yapılır ve bu
maddenin uygulanmasında mülga 2829 sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate alınır” hükmüne yer
verildiği, Kanun maddesinden açıkça anlaşılacağı üzere doktor olarak emekli iken emekli aylığı alan
davacıya aile hekimliği hizmet sözleşmesi imzalaması nedeniyle emeklilik aylığının kesilmesi işleminin
iptali talebinin İdari Yargı Mahkemelerinde değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmakla Mahkemelerinin
görevsizliğine, dava konusu uyuşmazlığın çözümünde İdari Yargı Mahkemeleri görevli olduğundan dava
dilekçesinin görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Yargıtay 10.Hukuk Dairesi:10.6.2014 gün ve E:2014/10619, K:2014/14282 sayı ile, hükmün
onanmasına karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili, idari ve adli yargı yerlerince verilmiş olan görevsizlik kararları nedeniyle
oluştuğunu önesürdüğü olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; Adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa'nın 14. maddesinde öngörülen
biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari ve adli yargı dosyalarının 15. maddede belirtilen
yönteme uygun olarak davacının istemi üzerine son görevsizlik kararını veren mahkemece Uyuşmazlık
Mahkemesi'ne gönderildiği ve usule ilişkin işlemlerde herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından
görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın
çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup
BAL’ın davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Pendik Ana Çocuk Sağlığı Merkezinde doktorluk vazifesini yerine getirirken emekliye
ayrılan davacının, İstanbul İli, Pendik İlçesi Güllübağlar Aile Sağlığı Merkezinde sözleşmeli Aile Hekimi
olarak görev yaptığından bahisle emekli maaşının kesilmesine ilişkin Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
Emeklilik Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Kamu Görevlileri Emeklilik Daire Başkanlığı işleminin iptali
istemiyle açılmıştır.
135
Dosyanın incelenmesinden, davacının 1987 yılında Antalya Elmalı Sağlık Ocağında doktor
olarak göreve başladığı; 20 yıl bilfiil kamu görevini yerine getirdikten sonra son olarak 2007 yılında
Pendik Ana Çocuk Sağlığı Merkezinde doktorluk vazifesini yerine getirirken emekliye ayrıldığını;
1.11.2010 tarihinde T.C. Sağlık Bakanlığı Aile Hekimliği Hizmet Sözleşmesi imzalayarak Malazgirt Aile
Sağlığı Merkezinde çalışmaya başladığını; davanın açıldığı tarihte de Pendik Güllübağlar Aile Sağlığı
Merkezinde sözleşmeli Aile Hekimi olarak hizmet verdiğini; emekli aylığı alarak, sözleşmeli olarak aile
hekimliği yaptığı nedeniyle 5335 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik
Yapılmasına Dair Kanun’un 30.maddesi ile 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası
Kanunu’nun 96.maddesi uyarınca emekli maaşının kesilmesine ilişkin Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığı Emeklilik Hizmetleri Genel Müdürlüğü Kamu Görevlileri Emeklilik Daire Başkanlığı işleminin
iptali ile kuruma borçlu olunmadığının tespiti istemiyle davaların açıldığı anlaşılmıştır.
5335 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair
Kanun’un 30.maddesinde, “Cumhurbaşkanı tarafından atananlar, Başbakan tarafından atananlar, Bakanlar
Kurulu kararı veya müşterek kararnameyle atanan veya görevlendirilenler, Türkiye Büyük Millet
Meclisince yapılan seçimler sonucunda görev verilenler ile yükseköğretim kurumlarının öğretim
üyeliklerine ve Sağlık Bakanlığının tabip ve uzman tabip kadrolarına yapılacak atamalar hariç olma k
üzere, herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanlar, genel bütçeye dahil
dairelerin, katma bütçeli idarelerin, döner sermayelerin, kefalet sandıklarının, sosyal güvenlik
kurumlarının ve bütçeden yardım alan kuruluşların kadrolarına açıktan atanamazlar. Diğer kanunların bu
fıkR.a aykırı hükümleri uygulanmaz.
Herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanlar bu aylıkları
kesilmeksizin; genel bütçeye dahil daireler, katma bütçeli idareler, döner sermayeler, fonlar, belediyeler, il
özel idareleri, belediyeler ve il özel idareleri tarafından kurulan birlik ve işletmeler, sosyal güvenlik
kurumları, bütçeden yardım alan kuruluşlar ile özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum, kurul, üst kurul
ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bunların bağlı ortaklıkları ile müessese ve işletmelerinde ve
sermayesinin %50'sinden fazlası kamuya ait olan diğer ortaklıklarda herhangi bir kadro, pozisyon veya
görevde çalıştırılamaz ve görev yapamazlar.
Diğer kanunların emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta iken emeklilik veya yaşlılık aylıkları
ve/veya diğer tazminatları kesilmeksizin atanmaya, çalıştırılmaya veya görevlendirilmeye izin veren
hükümleri ile 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun ek 11 inci maddesine göre
1.1.2005 tarihinden önce alınmış Bakanlar Kurulu kararları uygulanmaz.
Bu maddenin ikinci ve üçüncü fıkra hükümleri;
a) Cumhurbaşkanlığına seçilenler,
b) Dışarıdan Bakanlar Kurulu üyeliğine atananlar,
c) Yasama Organı üyeliğine seçilenler,
d) Mahalli idareler seçimleri sonucuna göre görev alanlar,
e) Sadece toplantı veya huzur ücreti ya da hakkı ödenen görevleri yürütenler ile yönetim ve
denetim kurulu üyeliği ücreti karşılığında görevlendirilenler,
f) Yaş haddini aşmamış olmaları kaydıyla her derece ve türdeki örgün ve yaygın eğitim
kurumlarında ders ücreti karşılığı ders görevi verilenler (üniversitelerde ders ücreti karşılığı ders görevi
verilenler hakkında yaş haddini aşmamış olmaları kaydı aranmaz.),
g) Vakıf üniversitelerinde görev alanlar,
h) Özel kanunlarında emeklilik veya yaşlılık aylığı kesilmeksizin çalıştırılma veya görev yapma
hakkı verilenlerden Cumhurbaşkanı tarafından atananlar, Başbakan tarafından atananlar, Bakanlar Kurulu
kararı veya müşterek kararname ile atanan veya görevlendirilenler ve Türkiye Büyük Millet Meclisince
yapılan seçimler sonucunda görev verilenler,
i) 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 60 ıncı maddesinin (a) fıkrası uyarınca Yasama Organı
üyeliğinin bitiminden sonra öğretim üyesi olarak atanmış olanlar,
Hakkında uygulanmaz.
(Ek fıkra: 10/1/2013-6385/2 md.) İkinci fıkR.a göre emeklilik veya yaşlılık aylığı kesilenlerin
sigortalılıklarının sona erdiği tarih yazılı istek tarihi kabul edilerek ilgili sosyal güvenlik kanunlarına göre
aylıkları yeniden bağlanır.” hükmüne,
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun ”yersiz ödemelerin geri
alınması” başlıklı 96.maddesinde,
“Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve
bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla
veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler;
a) Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru
en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden, b)
Kurumun
hatalı
işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede
136
yapılan ödemeler toplamı, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmidört ay içinde yapılacak
ödemelerde faizsiz, yirmidört aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre
sonundan, (1)
itibaren hesaplanacak olan kanunî faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu
alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır.
Alacakların yersiz ödemelere mahsubu, en eski borçtan başlanarak borç aslına yapılır, kanunî faiz
kalan borca uygulanır. Bu hüküm ilgili hak sahiplerinin muvafakat etmeleri kaydıyla, aynı dosyadan diğer
bir hak sahibine yapılan yersiz ödemelere mahsubunda da uygulanır.
Yersiz ödemenin gelir ve aylıklardan kesilmesinde, kesintinin başlayacağı ödeme dönemi başı
itibarıyla kanunî faizi ile birlikte hesaplanan borç tutarı, gelir ve aylıktan % 25 oranında kesilmek suretiyle
uygulanır.
Yersiz ödemelerin tespiti ile geri alınmasına ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin usûl ve esaslar,
Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.” hükmüne yer verilmiştir.
31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479,
2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal
Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım
Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu
görevlilerini (Emekli Sandığı İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik ve
sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak
ve hükümlülükler yönünden tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun iptali
amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111, K: 2006/112 sayılı
kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı
T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c maddesi) hükümlerin iptaline karar
vermiş; bu karardan sonra kabul edilen 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda
düzenlemeler yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 inci ve Geçici 4 üncü maddelerle, 5754 sayılı
Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci
fıkrasının (c) bendi kapsamında olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri
hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre
işlem yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan
dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile reddedilmiştir.
5510 sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “…bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz
başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG.
25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redle sonuçlandırmakla birlikte; söz konusu kararın Mahkememiz
önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye dayandırmıştır: “…5754 sayılı Kanunun
yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi
5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından da aynı Kanun hükümleri
uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer
kamu görevlileri olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun
hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun değil, 5510 sayılı Kanun’un
öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı
Kanunun yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet gösteren ve yaptığı, tesis
ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz
etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla
çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a göre emekli,
dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe
hak kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler
idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari
yargı görevli olmaya devam edecektir… Bu bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim
esasına dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde
bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle
Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin
görevlendirilmesinde Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı
Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal
güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda
idari yargının görevinin devam edeceği açıktır…”
Yukarıda sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte
değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi
olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi
137
bunların emeklilikleri bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak, bu
Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya başlayanların ise
5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında
5434 sayılı Kanunun değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı dolayısıyla
ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.
Kaldı ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa
Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.
Bu durumda, 5754 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan
memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim
aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak
kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin “idari
işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü
Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları ve tam yargı davaları kapsamında bulunan, 5754 sayılı Yasa’nın yürürlüğe
girmesinden önce iştirakçi sıfatı ile çalışmaya başlamış ve 2007 yılında emekliye ayrılmış olan davacı
tarafından açılan davanın, görüm ve çözümünün idari yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, İstanbul 7. İdare Mahkemesi’nin 15.7.2013 gün ve E:2013/677
K:2013/1265 sayılı görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle İstanbul 7.
İdare Mahkemesi’nin 15.7.2013 gün ve E:2013/677 K:2013/1265 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde, OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
4-ESAS NO
: 2014/1022
KARAR NO
: 2014/1082
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : ÖZET: 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu uyarınca emekli olan davacı tarafından, İstanbul
Ataşehir Belediye Başkan yardımcısı olarak görev yapması nedeniyle, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 49.
maddesine göre Emekli Sandığı ile ilişkilendirmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin davalı
idarenin işleminin iptali istemiyle açılan davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekilleri
: İ.Y.
:Av. Ş.Ö.C.
: Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı
: Av. T.D.
(İdari Yargıda)
Av. S.A.
(Adli Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle; Sosyal Sigortalar Kurumu’ndan emekli olan
davacının halen İstanbul Ataşehir Belediyesi’nde Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığını; kurumu
aracılığıyla, yasanın tanımış olduğu hak çerçevesinde 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 49. maddesine göre
Emekli Sandığı ile ilişkilendirilmesini talep ettiğini;Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından gönderilen
07.08.2009 tarih ve B.07.01.EMS.0.11.08/53.838.052 sayılı yazısı ile “5393 sayılı Belediye Yasası’nda
herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan emekli aylığı almakta iken, Belediye Başkan Yardımcılığına
seçilenlerin Emekli Sandığı ile ilişkilendirileceğine ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığından” talebinin
reddedildiğini; red işleminin açıkça kanuna aykırı olduğunu belirterek, işlemin iptali istemiyle idari yargıda
dava açmıştır.
ANKARA 3. İDARE MAHKEMESİ: 28.12.2010 gün ve E:2009/1501 K:2010/1900 sayılı
kararında “… 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 26. maddesinin 3. fıkrasında, “Davacının
gösterdiği adreste tebligat yapılamaması halinde yeni adresinin bildirilmesine kendiliğinden hükümsüz
138
kalır. Dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir yıl içinde yeni adres bildirilmemek suretiyle
yeniden işleme konulması istenmediği takdirde, davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.” hükmü yer
aldığından, Mahkememizin 17.12.2009 tarihli kararı ile dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmiş
olup, davacı tarafından bir yıl içinde yeni adres bildirerek dosyanın yeniden işleme konulmasının
istenmediği anlaşıldığından…”şeklindeki gerekçe ile davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir.
Karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.
DANIŞTAY ONBİRİNCİ DAİRE:08.02.2012 gün ve E:2011/3019, K:2012/597 sayılı kararında
özetle; “…2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 26. maddesinin 3. fıkrasında; davacının
gösterdiği adreste tebligat yapılamaması halinde, yeni adresin bildirilmesine kadar dava dosyasının
işlemden kaldırılacağı ve varsa yürütmenin durdurulması kararının kendiliğinden hükümsüz kalacağı,
dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir yıl içinde yeni adres bildirilmek suretiyle yeniden
işleme konulması istenmediği takdirde, davanın açılmamış sayılmasına karar verileceği kurala bağlanmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 60. maddesinde, Danıştay ile bölge idare, idare ve
vergi mahkemelerine ait her türlü tebliğ işlerinin, Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılacağı, 7201 sayılı
Tebligat Kanunu'nun 21. maddesinde, kendisine tebligat yapılacak kimse veya yukarıdaki maddeler
mucibince tebligat yapılabilecek kimselerden hiçbiri gösterilen adreste bulunmaz veya tebellüğden imtina
ederse, tebliğ memurunun tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine
veyahut zabıta amir veya memurlarına imza mukabilinde teslim edeceği ve tesellüm edenin adresini ihtiva
eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırmakla beraber, adreste bulunmama halinde
tebliğ olunacak şahsa keyfiyetin haber verilmesini de mümkün oldukça en yakın komşularından birine,
varsa yönetici veya kapıcıya da bildirileceği, ihbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarihin, tebliğ tarihi
sayılacağı, muhtar, ihtiyar heyeti azaları, zabıta amir ve memurlarının yukarıdaki fıkra uyarınca kendilerine
teslim edilen evrakı kabule mecbur olduğu kuralına yer verilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, davacının dava dilekçesinde belirttiği adresin "Ataşehir Belediye
Başkanlığı Kayışdağ Cad. No:143 Küçükbakkalköy-Ataşehir/İSTANBUL" olduğu, posta ve harç
tamamlama yazısının anılan adrese tebligata çıkarıldığı, tebligat alındısında "Gökhan Barış muhatabı
tanımadığını beyan etti. Muhtarlık kayıtlarında kaydına rastlanmamıştır. Ata Petrol ."kaydının yer aldığı,
İdare Mahkemesince 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 26. maddesinin 3. fıkrası uyarınca
davacının gösterdiği adreste tebligat yapılamaması nedeniyle dosyanın işlemden kaldırılmasına karar
verildiğinin ve davacı tarafından bir yıl içinde yeni adres bildirilerek dosyanın yeniden işleme konulmasının
istenilmediğinin anlaşıldığı gerekçesiyle, davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği, temyiz aşamasında
yürütmenin durdurulması isteminin savunmadan sonra incelenmesi yolunda verilen Dan ıştay Onbirinci
Dairesinin 6.5.2011 tarihli ve E: 2011/3019 sayılı kararının davacıya dava dilekçesinde belirtilen adreste
tebliğ edildiği, dolayısıyla davacının adresini değiştirmediği ve davacıya yapılan ilk tebligatın usulsüz
olduğu anlaşılmıştır.
Bu durumda, Tebligat Kanunu'na uygun olarak yapılmayan ilk tebligat göz önünde
bulundurularak İdare Mahkemesince davanın açılmamış sayılması yolunda verilen kararda usul
hükümlerine uygunluk bulunmamaktadır…” şeklindeki gerekçe ile hükmün bozulmasına karar verm iştir.
ANKARA 3. İDARE MAHKEMESİ: 11.10.2012 gün ve E:2012/1063, K:2012/1439 sayılı
kararında; “… Uyuşmazlığın davacının konumu ve statüsü gereği 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi
kapsamında sigortalı kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin bulunduğu anlaşılmakta olup, bu haliyle
uyuşmazlık, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasından kaynaklandığından, 5510 sayılı Kanun’un 101.
maddesi hükmü uyarınca iş mahkemelerince çözümleneceği açık olduğundan, iş bu davanın çözümü idari
yargının görev alını dışında kalmaktadır…” şeklindeki gerekçe ile davanın 2577 sayılı Kanunun 15.
maddesinin 1/a bendi uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş ve verilen karar temyiz edilmeksizin
kesinleşmiştir.
Davacı vekili, bu kez aynı istemle adli yargıda dava açmıştır.
ANKARA 5. İŞ MAHKEMESİ: 22.03.2013 gün ve E:2013/83 K:2013/214 sayılı kararında
“…5393 Sayılı Yasanın 49/8. maddesinde… bu şekilde görevlendirilen Meclis Üyeleri denilmek suretiyle
statüleri konusunda herhangi bir düzenleme yapılmadığı, davacının süresi içerisinde kuruma başvurduğu,
davalı kurum tarafından maddenin kapsamının daraltılamayacağı, Belediye Meclis üyeleri arasında
görevlendirilen belediye başkan yardımcılarının taleplerine göre bir sosyal güvenlik kurumu ile
ilişkilendirilebileceklerini, davacının bu hakkını 5510 Sayılı Yasanın 4/c maddesi kapsamında kullandığı,
emekli maaşı aldıktan sonra tekrar çalışma olması halinde sosyal güvenlik destek primi talep edileceği
ancak bu aşamada uyuşmazlık konusu olmadığı anlaşıldığından…” şeklindeki gerekçe ile davanın kabulüne
karar vermiş ve verilen karar davalı vekilince temyiz edilmiştir.
YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ: 26.12.2013 gün ve E:2013/9331 K:2013/25626 sayılı
kararında “…5510 sayılı Kanunun “Uyuşmazlıkların çözümü yeri” başlıklı 101. maddesinde, bu Kanunda
aksine hüküm bulunmayan durumlarda, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan
uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceği açıklanmış, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun
139
ise 114. maddesinde, yargı yolunun caiz olmaması durumu, dava koşulları arasında sıralandıktan sonra 115.
maddesinde dava koşulu eksikliğini saptayan mahkemece davanın usulden reddine karar verileceği
öngörülmüştür.
Yukarıda yasal düzenlemeler ışığında dava değerlendirildiğinde; taraflar arasındaki hukuki ilişki,
çekişmenin niteliği ve dayandığı hukuki sebep dikkate alındığında, uyuşmazlığın çözümünde 5510 sayılı
Kanunun uygulama yeri bulunmadığından adli yargı ve giderek, sınırlı yetki ile donatılmış iş mahkemeleri
görevli olmayıp bu tür davalar idari yargının görev alanı içerisinde yer almaktadır.…” gerekçesi ile hükmün
bozulmasına karar vermiştir.
ANKARA 5. İŞ MAHKEMESİ :08.04.2014 gün ve E:2014/94, K:2014/505 sayılı kararı ile
bozma ilamına uyarak bozma ilamındaki gerekçelerle, uyuşmazlığın idari yargıda görülmesi gerektiğinden
yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile HMK 115. maddesi uyarınca davanın usulden reddine karar vermiş
ve bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekilinin, ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi için dosyanın
Uyuşmazlık Mahkemesine gönderilmesini talep etmesi üzerine dosya Mahkememizi gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: 2247 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun’un
14. maddesine göre; olumsuz görev uyuşmazlığının bulunduğunun ileri sürülebilmesi için adli, idari veya
askeri yargı mercilerinden en az ikisinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz
görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması gerekmekte olup, bu
uyuşmazlığın giderilmesi istemi ise, hukuk uyuşmazlıklarında ancak davanın taraflarınca ileri
sürülebilmektedir. Aynı Yasanın 27. maddesinde ise, Uyuşmazlık Mahkemesinin, uyuşmazlık çıkarmaya
veya görev uyuşmazlıklarına ilişkin istemleri önce şekil ve süre açısından inceleyeceği; yöntemine
uymayan veya süresi içinde ileri sürülmemiş istemleri reddedeceği kuralına yer verilmektedir.
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasanın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;
Adli ve idari yargı yerleri arasında anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz
görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını
veren Mahkemece, idari yargı dosyası da temin edilmek suretiyle Mahkememize gönderildiği ve usule
ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında doğan görev
uyuşmazlığının esasın incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu uyarınca emekli olan davacı tarafından, İstanbul
Ataşehir Belediye Başkan yardımcısı olarak görev yapması nedeniyle, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun
49. maddesine göre Emekli Sandığı ile ilişkilendirmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine ilişkin davalı
idarenin işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479,
2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal
Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım
Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu
görevlilerini (Emekli Sandığı İştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik ve
sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak
ve hükümlülükler yönünden tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun iptali
amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111, K: 2006/112 sayılı
kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı
T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu
görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c maddesi) hükümlerin iptaline karar
vermiş; bu karardan sonra kabul edilen 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda
düzenlemeler yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 inci ve Geçici 4 üncü maddelerle, 5754 sayılı
Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci
fıkrasının (c) bendi kapsamında olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri
hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem
yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümler inin iptali istemiyle açılan dava
Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile reddedilmiştir.
140
5754 sayılı Kanunun yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet gösteren
ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun
varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır.
5510 sayılı Kanunun 101 inci maddesinde yer alan “…bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla
ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz
başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG.
25.1.2012, Sayı: 28184) davayı retle sonuçlandırmıştır.
Bu bakımdan, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani sistemin
içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu
kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması ile
ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa’ya aykırılık
görülmemiştir.
Dava dosyasının incelenmesinden; davacının 29.09.2009 tarihinde yapılan yerel seçimlerde
Ataşehir Belediyesi Başkanlığı Meclis Üyesi olarak seçildiği, 13.04.2009 tarihinde 5393 sayılı Yasa’nın 49.
maddesine göre Belediye Başkan Yardımcısı olarak görevlendirildiği ve halen Ataşehir Belediye Başkan
Yardımcısı olarak görev yaptığı; öncesinde 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu uyarınca emekli olan
davacının, 25.05.2009 tarihinde Sosyal Güvenlik Kurumuna yaptığı başvuruda, 5393 sayılı Kanunun 49.
maddesine göre Emekli Sandığı ile ilişkilendirilmesini talep ettiği; Sosyal Güvenlik Kurumu 07.08.2009
gün ve B.07.1.EMS.0.11.01.08/53.838.052 sayılı verdiği cevabında “5393 sayılı Belediye Kanununda
herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşundan emekli aylığı almakta iken Belediye Başkan Yardımcılığına
seçilenlerin kurumumuzla ilgilendirileceğine ilişkin bir hüküm bulunmadığından…” denilmek suretiyle
davacının talebinin reddine karar verilmesi üzerine söz konusu işlemin iptali için dava açıldığı anlaşılmıştır.
5393 sayılı Belediye Kanunu’nun “ Norm kadro ve personel istihdamı” başlıklı 49. maddesinin 7.
fıkrasında “Norm kadrosunda belediye başkan yardımcısı bulunan belediyelerde norm kadro sayısına bağlı
kalınmaksızın; belediye başkanı, zorunlu gördüğü takdirde, nüfusu 50.000'e kadar olan belediyelerde bir,
nüfusu 50.001-200.000 arasında olan belediyelerde iki, nüfusu 200.001-500.000 arasında olan belediyelerde
üç, nüfusu 500.000 ve fazla olan belediyelerde dört belediye meclis üyesini belediye başkan yardımcısı
olarak görevlendirebilir. Bu şekilde görevlendirilen meclis üyelerine belediye başkanına verilen ödeneğin
2/3'ünü aşmamak üzere belediye meclisi tarafından belirlenecek aylık ödenek verilir ve taleplerine göre bir
sosyal güvenlik kurumu ile ilişkilendirilir. Bu şekilde görevlendirme, memuriyete geçiş, sözleşmeli veya
işçi statüsünde çalışma dâhil ilgililer açısından herhangi bir hak teşkil etmez ve belediye meclisinin görev
süresini aşamaz. Sosyal güvenlik prim ve benzeri giderlerden kurum karşılıkları belediye bütçesinden
karşılanır…”
Aynı Kanunun 85. maddesinin a bendinde “(8.6.1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti
Emekli Sandığı Kanunu ile ilgili olup yerine işlenmiştir. “ denilmiştir.
5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 85. maddesindeki gönderme üzerine 08.06.1949 tarih 5434
sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu’nun 12. maddesinin incelenmesinde: “Bu kanunla
tanınan haklardan aşağıda (I) işaretli fıkrada yazılı yerlerde çalışanlardan, Türk uyruğunda olmak ve 18
yaşını bitirmiş bulunmak şartiyle, (II) işaretli fıkrada gösterilenler faydalanırlar. (3)
I – Daire, kurum ve ortaklıklar
…. ;
ç) Belediyeler;.)
n) (Ek: 1/3/19711377/1 md.; Değişik: 3/7/2005 5393/ 85 md.) Sosyal güvenlik kuruluşlarına tâbi
görevlerde bulunmadan veya bu kuruluşlara tâbi olarak çalışmakta iken illerin daimi komisyon üyeliğine
veya belediye başkanlığına seçilen ve atananlar ile Sandıktan veya diğer sosyal güvenlik kuruluşlarından
emekli, yaşlılık veya malûllük aylığı almakta iken belediye başkanlığına seçilen ve atananlar, istekleri
üzerine istek dilekçelerinin Sandık kayıtlarına geçtiği tarihi takip eden ay başından itibaren emekli
kesenekleri kendilerince, karşılıkları kurumlarca ödenmek ve emekli aylıkları Sandıkla ilgilendirildikleri
tarihten itibaren kesilmek suretiyle,…” şeklindeki düzenleme ile, kimlerin 5434 sayılı Kanunla tanınan
haklardan yararlanacağı açıklanmış, 5510 sayılı Kanun’un 106. maddesinin 8. fıkrası ile 08.06.1949 tarihli
5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun 12 maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.
5510 sayılı Kanunun “Sigortalı Sayılanlar” başlıklı 4/c maddesi “… Kamu idarelerinde;
1) Bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendine tabi olmayanlardan, kadro ve pozisyonlarda sürekli
olarak çalışıp ilgili kanunlarında (a) bendi kapsamına girenler gibi sigortalı olması öngörülmemiş olanlar,
2) Bu maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine tabi olmayanlardan, sözleşmeli olarak çalışıp
ilgili kanunlarında (a) bendi kapsamına girenler gibi sigortalı olması öngörülmemiş olanlar ile 657 sayılı
Devlet Memurları Kanununun 86 ncı maddesi uyarınca açıktan vekil atananlar, sigortalı sayılırlar.
Birinci fıkranın (c) bendi gereği sigortalı sayılanlara ilişkin hükümler;
141
a) Kuruluş ve personel kanunları veya diğer kanunlar gereğince seçimle veya atama yoluyla kamu
idarelerinde göreve gelenlerden; bu görevleri sebebiyle kendilerine ilgili kanunlarında Devlet memurları
gibi emeklilik hakkı tanınmış olanlardan hizmet akdi ile çalışmayanlar hakkında da uygulanır…”
Aynı Kanunun “Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri” başlıklı Geçici
1. maddesinde: “(Değişik: 17/4/2008-5754/68 md.)
Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile 2925 sayılı
Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a)
bendi kapsamında, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu
ve bu Kanunla mülga 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununa
tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında, 5434 sayılı Türkiye
Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c)
bendi kapsamında kabul edilir.
17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı, 2/9/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu
Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı kanunlara göre bağlanan veya hak kazanan; aylık, gelir ve
diğer ödenekler ile 8/2/2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1 inci maddesine göre ödenmekte olan ek
ödemenin verilmesine devam edilir. Bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması,
azaltılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun
hükümleri uygulanır.
Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı ve 2/9/1971 tarihli ve
1479 sayılı kanunlara göre ödenmekte olan sosyal yardım zammı ile telafi edici ödeme tutarları, bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte ödenen tutarlar esas alınarak, ilgililerin gelir ve aylıklarına ilâve edilerek
ödenir. Sosyal yardım zammının ilavesinde tamamı dağıtılacak şekilde, hak sahiplerinin gelir ve
aylıklardaki hisseleri esas alınır.
Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine göre sigortalı sayılanlara ve
bunların hak sahiplerine bağlanmış olan aylık ve gelirler, 55 inci maddenin ikinci fıkrasına göre artırılır.
506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı kanunlar kapsamında geçen sigortalılık süresi fiili hizmet
süresi ve prim ödeme gün sayısı, genel sağlık sigortasının uygulanmasında gerekli olan sigortalılık süresi ve
prim ödeme gün sayılarında dikkate alınır.” düzenlemeleri yer almaktadır.
Uyuşmazlık, davacının 5510 sayılı yasa yürürlüğe girmeden önce, Emekli Sandığı iştirakçisi
olarak değil 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu uyarınca emekli olduktan sonra 5510 sayılı Yasa’nın
yürürlükte olduğu tarihte Belediye Başkan Yardımcısı olarak görevli olması nedeniyle; 5393 sayılı Belediye
Kanunu’nun 49. maddesine göre 5510 sayılı Kanun’un 4/c maddesi kapsamında sigortalı kabul edilip
edilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Yukarıda yer verilen mevzuat hükümleri ve Anayasa Mahkemesi kararı birlikte
değerlendirildiğinde, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olarak çalışıp emekli olduktan sonra
Belediye Başkan Yardımcısı olarak görev yapan davacının, 5393 sayılı Kanun’un 49. maddesine göre
Emekli Sandığı ile ilişkilendirilmesine ilişkin talebinin 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların
uygulanacağı dolayısıyla 5510 sayılı Yasanın 101.maddesi uyarınca da ihtilafın adli yargı yerinde
çözümleneceği açıktır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde adli yargı yeri görevli oluğundan, Ankara 5.
İş Mahkemesi’nin 08.04.2014 gün ve E:2014/94 K:2014/505 sayılı görevsizlik kararının kaldırılması
gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 5. İş
Mahkemesi’nin 08.04.2014 gün ve E:2014/94 K:2014/505 sayılı, GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
5-ESAS NO
: 2014/1034
KARAR NO
: 2014/1087
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davalı Şirkette çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle kamu kurumuna nakledilen
davacının, maaş nakil bildiriminin ilgili mevzuata uygun düzenlenmemesi nedeniyle uğradığı parasal
kaybın giderilmesi istemiyle açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
142
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: H.H.
: Av. A.T.
: Türk Telekomünikasyon A.Ş.
: Av. S.T.
O L A Y : Davalı Şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasanın Ek-29. maddesi ile 4046
sayılı Yasanın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen davacı 11.3.2010 tarihinde,
Kocatepe Üniversitesi Rektörlüğü emrine atanmıştır.
Davacı vekili, müvekkilinin Devlet Personel Başkanlığına bildirildiği tarih itibariyle davalı
kurumdan almış olduğu ücret ve ücrete eklenmesi gereken farkların ayrıca ikramiye tutarlarının sabit bir
değer olarak eklenmesi suretiyle maaş nakil ilmühaberlerinin düzenlenmesi ve DPB’ye bildirilmesi
gerektiğinin tespiti ile maaş nakil ilmühaberlerinin eksik ve hatalı düzenlenmesi nedeniyle kamuda
çalışmaya başladıkları tarihten dava tarihine kadarki eksik ücret alması nedeniyle uğradığı zarardan şimdilik
6.000 TL nin tahsili istemiyle 25.2.2013 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 4.İŞ MAHKEMESİ: 11.6.2013 gün ve E:2013/316, K:2013/636 sayı ile, davanın
normatif dayanağının 406 sayılı Kanunun Ek. 29. maddesi, 375 sayılı KHK.’un Ek 3. maddesi, 399 sayılı
KHK.’un Ek. II cetveli ve bu kanun hükmünde kararnamelere dayanılarak çıkarılan 2006/1, sayı lı tebliğ
yanında taraflar arasındaki sözleşme hükümleri olduğu; dosya içeriğine göre gerek yasal düzenleme ve
gerekse sözleşmedeki hükümler dikkate alındığında, davalı kurumda özelleştirme öncesi kapsam dışı olarak
çalışan ve 399 sayılı KHK hükümlerine tabi olarak ücreti belirlenen davacının özelleştirme sonrası
çalıştıktan sonra nakledildiği tarihe kadar kamuda aynı statüde çalışanlar için getirilen özlük haklarından
yararlandırılarak, nakil edildiklerinde haklarının korunmasının amaçlandığı; kısaca dava cının kapsam dışı
olarak kamuda çalışmış gibi sayılmakta olduğu; özelleştirmeden önce statü hukuku hükümlerine tabi
davacı niteliğindeki personelin, özelleştirme sonrası belirli bir süreliğine davalı ile özel hukuk hükümlerine
tabi olarak iş sözleşmesi kapsamında çalıştırıldığı, nakledildiğinde tekrar statü hukuku kapsamına girdiği;
davacının iş sözleşmesi ile çalıştığı dönemde, davalı şirkete davacının ücreti konusunda “artış oranının,
kamudaki memur maaş artış oranında” olacağı yönünde yükümlülük getirildiği gibi, 406 sayılı Yasa
hükümleri uyarınca davalı şirkete, hak sahibi personeli Devlet Personel Başkanlığına bildirmesi, bildirim ile
beraber personelin nakledileceği kamu kurumunda yararlanacağı parasal haklara esas olmak üzere memur
maaş nakil ilmühaberi düzenlenmesi, personelin ilişiğinin kesilmesi gibi işlemler yaptırıldığının görüldüğü;
bu işlemlerin idare hukuku alanında hukuki sonuçlar doğurduğu ve ilgili personelin nakledilecekleri
kuramdaki statülerini, özlük ve parasal haklarını belirlediği, söz konusu işlemlerin kamu personeli hakkında
ve idare hukuku alanında tesis edilmiş birer idari işlem niteliğinde oldukları, idari işlemlerle ilgili
uyuşmazlığın ise adli yargı yerinde değil, idari yargı yerinde çözümlenmesinin gerektiği; emsal Yargıtay 9.
Hukuk D.nin 11.06.2012 gün ve 2012/13657 E. ve 2012/20239 K. Sayılı ilamı da değerlendirilerek davanın
esası ile ilgili yargılama yapma görevinin idari yargıya ait olduğu gerekçesiyle; HMK 114/1 -b, 115/2.
maddeleri gereğince davanın usulden reddine karar vermiş; temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 22.Hukuk
Dairesi, 7.10.2013 tarih ve E:2013/28814, K:2013/20917 sayı ile, yargılama giderleri yönünden kararı
düzelterek onamış ve görevsizlik kararı kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez, davalı şirket tarafından düzenlenen “yer değiştirme suretiyle atamalarda
aylık bildirim” formunda (maaş nakil ilmühaberi) “Naklin Yapıldığı Yıl İçerisinde Almış Olduğu
İkramiyeler" sütununun boş bırakılması ve naklin yapıldığı yılda almış olduğu ücret yerine daha düşük bir
ücretin yazılması suretiyle anılan formun eksik ve hatalı düzenlenmesine ilişkin işleminin iptali; fazlaya
ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak üzere; müvekkilinin maaş nakil ilmühaberinin eksik ve hatalı
düzenlenmesi nedeniyle kamuda çalışmaya başladığı tarih olan 11.03.2010 tarihinden itibaren her ay eksik
ücret alması nedeniyle uğramış olduğu zararın bilirkişi marifetiyle hesaplanarak davalı şirketten tazmini
istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 12.İDARE MAHKEMESİ: 5.9.2014 gün ve E:2014/1406, K:2014/973 sayı ile, 2577
sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesinde, idari dava türlerinin; “idari işlemler hakkında
yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için
menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları
doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları ve tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar" olarak tanımlanmış, aynı
Kanunun 15. maddesinin (l/a) bendinde; idari yargının görev alanına girmeyip adli veya askeri yargının
görev alanına giren davaların reddedileceğinin hükme bağlanmış olduğu; 406 sayılı Kanunun 1.
maddesinin 7. fıkrasında, "Türk Telekom, bu kanun ve özel kanun hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Bu
kanun hükümleri saklı kalmak üzere kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından fazlası
143
kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz."
hükmüne yer verilerek Türk Telekom’a özgü farklı bir statü oluşturulduğu; aynı Kanunun 4673 sayılı
Yasayla değişik Ek 22. maddesinde de; Türk Telekomdaki kamu payı % 50'nin altına düşünceye kadar,
Türk Telekom Yönetim Kurulu üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına
sahip olma ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görme şartlarının aranacağı, bunların dışında kalan
personelin iş mevzuatı uyarınca istihdam edileceği ve iş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin kayıt ve
şartların Yönetim Kurulu tarafından tayin olunacağının hükme bağlandığı; ayrıca, Türk Telekomünik asyon
A.Ş.’nin özelleştirme kapsamında iken %55 oranındaki hissesinin blok olarak satışı suretiyle
özelleştirilmesi için 01.07.2005 tarihinde yapılan ihale sonucunda 2005/9146 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı
doğrultusunda, şirketin %55 oranındaki hissesinin satılarak 14.11.2005 tarihinde Oger firmasına
devredildiği, şirketin kamusal niteliğinin ortadan kalktığının görüldüğü; dava dosyasının incelenmesinden;
Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketinde kapsam dışı personel statüsünde tekniker olarak görev
yapmakta iken iş sözleşmesi sona erdirilip başka kuruma naklen atanarak kurum ile ilişiği kesilen
davacının, 4046 sayılı Kanunun 22. maddesi uyarınca Devlet Personel Başkanlığına bildirildiği yılın 15
Ocak tarihinde almış olduğu ücretin ve diğer mali hakların maaş nakil ilmühaberine yanlış yansıtıldığından
bahisle, maaş nakil ilmühaberinin eksik düzenlenmesine ilişkin işlemin iptali ile bu işlem nedeniyle yoksun
kaldığı parasal hakların yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılan davanın
açıldığının anlaşıldığı; bu durumda; iptali istenilen işlemin tesis edildiği tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketinin olması karşısında, idari yargı
yetkisi kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın,
özel hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli bulunduğu sonucuna varıldığı
gerekçesiyle; 2577 sayılı Kanunun 15. maddesinin (l/a) bendi uyarınca davanın görev yönünden reddine
karar vermiş, bu karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan
incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen
biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının; davacı vekilinin istemi üzerine son
görevsizlik kararını veren Mahkemece 15. maddede belirtilen hükmün aksine, önceki görevsizlik kararına
ilişkin dava dosyası temin edilmeden gönderildiği görülmekte ise de; davaya ilişkin bilgi ve belgelerin
dosyada yer aldığı ve sonuçta usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Taşkın ÇELİK’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı şirkette görev yapmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek -29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında Kamu Kurumu emrine
atanan davacının, Türk Telekominikasyon Anonim Şirketinin özelleştirilmesi sonrası başka kuruma nakli
sırasında düzenlenen maaş nakil ilmühaberinin eksik düzenlenmesi nedeniyle yapılan eksik bildirim
işleminin iptali ve bu işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal hakların tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa ’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel
Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)”
tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen
dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz.
Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa’nın 1.
maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir.
Bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a
uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır. 16.7. 1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde
144
telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk
Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda
ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve
sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi
olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin birinci
alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve
uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine
12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu p ayı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de olsa ortadan
kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233
sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan
ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında
kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş
olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı
“Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına
İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle, Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında bulunan kamu iktisadi
teşebbüslerinde sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan ilişkilerinden
doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan 4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22. maddenin (a)
bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler
telekomünikasyon alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel
müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda öngörülen
hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve
5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001 -4673/6.
md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci
paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya
yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406 sayılı Yasa’nın anılan Ek 22. maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü’ne ait
asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan
31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro
ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
145
Kanunla, Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları kadro unvanı
itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un
yürürlüğe girdiği 29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004 tarihleri arasında
geçerli olmuştur.
Anayasa’nın 128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği
aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406 sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la değişik birinci
fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda;
Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel,
kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre içinde Türk Telekomda
çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe
kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek, yasakoyucu tarafından Türk Telekom’da
22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde davalı kuruluşta çalışmakta iken 406 sayılı
Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına
bildirilen ve sonrasında kamu kurumu emrine atanan davacının vekili tarafından; müvekkilinin Türk
Telekominikasyon Anonim Şirketinin özelleştirilmesi sonrası başka kuruma nakli sırasında düzenlenen
maaş nakil ilmühaberinin eksik düzenlenmesi nedeniyle yapılan eksik bildirim işleminin iptali ve bu işlem
nedeniyle yoksun kaldığı parasal hakların tazmini istemiyle 25.2.2013 tarihinde dava açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik : 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam
yargı davaları,
c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her t ürlü
idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabilir.
Buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve dava açıldığı tarihte davalı mevkiinde kamu
kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan; uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Belirtilen nedenlerle Ankara 4. İş Mahkemesinin görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 4. İş
Mahkemesi’nin 11.6.2013 gün ve E:2013/316, K:2013/636 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
6-ESAS NO
: 2014/1040
KARAR NO
: 2014/1092
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece giderilmesi istemi ile
açtığı tazminat davasının, ADLİ YARGI YERİNDE görülmesi gerektiği hk.
KARAR
146
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: A. Sigorta A.Ş.
: Av. F.P.
: Başakşehir Belediye Başkanlığı
: Av. E.K.A.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili sigorta şirketinin sigortalısı olan
34…..... plaka sayılı aracın 24.12.2010 tarihinde Başakşehir 4.Etap Kartal Caddesi istikametinde seyir
halinde iken caddede yeterince aydınlatma olmaması üzerine, yolda bulunan 150 cm uzunluğu ve 15 cm
derinliğindeki münferit çukur sebebiyle kaza yaptığından bahisle araçta meydana gelen 2.243,72 TL maddi
zararın ödeme tarihi olan 11.1.2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalı idareden
tazmini istemiyle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 10. İDARE MAHKEMESİ: 30.10.2012 gün ve E:2011/1131, K:2012/1809 sayı ile,
dava konusu uyuşmazlığın 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun uygulanmasına ilişkin bir tazminat
davası olduğu, anılan Kanunun 110. maddesi uyarınca davanın görüm ve çözümünde adli yargı mercilerinin
görevli olduğu gerekçesiyle adli yargının görev alanına giren davanın 2577 sayılı Yasa’nın 14/3-a ve 15/1-a
maddeleri uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istem ile adli yargı yerinde dava açmıştır.
KÜÇÜKÇEKMECE 2. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 13.12.2013 gün ve E:2013/89,
K:2013/754 sayı ile, davacı yanın rücuen tahsilini istediği tazminatı gerektiren haksız eylemin davalı
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın tüzel kişiliği yönünden kamu hizmetinin ifasına dair olduğu ve
hizmet kusuru ile bağımlı bulunduğu, o halde uyuşmazlığın tam yargı davasının konusunu oluşturacağı,
2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Hakkındaki Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca hizmet kusurundan doğan
zararlardan dolayı idareye karşı idari yargı yerinde tam yargı davası açılması gerekeceği, davacı yanın
davasını rücuya dayalı haksız fiil kurallarına göre açmış olmasının bu olguyu değiştirmeyeceği, görev
kurallarının kamu düzenine dair olduğu ve mahkemelerce istek olmasa bile kendiliğinden dikkate alınacağı,
bu itibarla, davada mahkemelerinin değil idare mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle, yargı yolu caiz
bulunmadığından dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar vermiş, bu karar
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE: Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar
ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin
Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü
toplantısında;
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri arasında anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen biçimde
olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, adli yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun olarak
davacı vekilinin istemi üzerine, idari yargı kararının kesinleşme şerhli örneği ile birlikte Uyuşmazlık
Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev
uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın
çözümünde adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili
Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup
BAL’ın davada adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ
GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece giderilmesi
isteminden ibaret bulunan bir rücuen tazminat davasıdır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının Karayollarında can
ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve
bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
Karayollarında uygulanacağı belirtilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren
6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer k amu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk
davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını
önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya
şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği
gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110
147
uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden, dava dosyasında mevcut bilgi ve belgelerin incelenmesi sonucunda;
Şirkete sigortalı vasıtanın geçirdiği trafik kazası neticesinde hasarlandığı, bahis konusu olay neticesinde
vasıtada maddi hasarın meydana geldiği; tespit edilen hasar bedelinin sigortalı vasıta sahibine ödendiği,
olayın meydana gelişinde davalı idarenin yol kusurunun tespit edildiği, meydana gelen hasar nedeniyle
sigortalısına tazminat ödeyen şirketin kusur nispetine göre yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili istemiyle
davanın açılmış olduğu anlaşılmaktadır.
2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle Bursa 3.Asliye
Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvuruları üzerin e konuyu
inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini
oy birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere,
tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel
olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı
görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı
değildir. Ancak, idari yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural,
trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918
sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı
kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak
davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu
yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi
üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu
olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten
araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz
konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136 -147.)
Anayasa’nın 158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır.” denilmektedir. Anayasa
Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir
konuyu adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci
fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi
düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir
karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak üzere diğer yargı organları
bakımından da uyulması zorunlu bir karar mesabesindedir.
Bu durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile Anayasa
Mahkemesi’nin işaret edilen kararları gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun maddesinin Karayollarında, can ve
mal güvenliği yönünden trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların
uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk davalarının görüm ve
çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli
yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümünde adli yargının görevli olduğu dolayısıyla,
Küçükçekmece 2.Asliye Hukuk Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Küçükçekmece
2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 13.12.2013 gün ve E:2013/89, K:2013/754 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde, Üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve
OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
148
Somut uyuşmazlıkta, davalı Belediyenin karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali
sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı KTK'nın 10.md. "Belediyelerin yapım ve bakımından sorumlu olduğu yollan, trafik
düzen ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak, karayolu yapısında ve üzerinde yapılacak
çalışmalarda gerekli tedbirleri almakla görevli" olduğuna işaret edilmiş,
TC Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle
yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda belediye sınırları içindeki yolun yapım, bakım ve onaranının yapılmadığı nedeniyle
doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü
esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin
sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alınan idare hukuku kurallarına ve
2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli
bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli
Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md. hükümlerini esas
almıştır.
11.01.2011 gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen
1.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara
ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... " hükmü getirilmiştir.
Sayın çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk davaları,
2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan
dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu
idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme
bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organlan arasında çıkan görev uyuşmazlıklanm sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin
sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası
benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de
getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali istemi ile
Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red kararlarını, karara dayanak almakta ise
de bu görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
149
Zira; "T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında
yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur. Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi
"Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamım veya bir hükmünü iptal
ederken, kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez." hükmü
böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal
kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu
gibi hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red kararlarının ise diğer
mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun
koyuculuk anlamına geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Özbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine, yani nasıl
yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir.
Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması
mümkün değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- idari ve Askeri
Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına
göre bu yargı kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde
Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa
hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira
Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa
Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza, Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde hükümlerininde
uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen
T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi
görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya
görevsizlik karannm bulunmaması, diğer yargı kolları ile arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle
uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari yargının
görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay
kararlarında da uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin hizmet
kusuruna dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan dolayı
işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru
veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1-b md.
sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
Üye
Eyüp Sabri BAYDAR
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
7-ESAS NO
: 2014/1043
KARAR NO
: 2014/1095
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Davacı tarafından, sevk ve idaresindeki aracı ile yolda seyir halinde iken; yol çalışması olduğuna
dair uyarı levhasının olmamasından dolayı asfaltın kazıldığı çukura düşmesi sonucu kartelin delinerek
motorun hasar görmesi nedeni ile meydana gelen zararın, olayda kusuru bulunan davalıdan tahsili istemi il e
150
açılan davanın, 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. Maddesi gereğince ADLİ
YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
: T.C.
: Av. M.O.
: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin kendisine ait 34……. plakalı
araç ile 02.10.2013 tarihinde Davutpaşa’dan Maltepe/Bayrampaşa istikametine giderken aracın birden irtifa
kaybettiğini, araçta büyük bir düşme ve ses meydana geldiğini, yaklaşık 300 metre sonra da aracın birden
yağ lambasının yanıp motorunun durduğunu ve bir daha çalışmadığını, müvekkilinin çekici çağırdığını,
beklerken aracın düştüğü yere gittiğini, belediyenin yol çalışması yaptığını ve bu çalışma esnasında etrafta
hiçbir uyarıcı trafik levhası ve işareti olmadığını, hiçbir ışıklandırmanın bulunmadığını gördüğünü, davalı
belediyenin yetkili kurumunun yol çalışması yaparken veya yaptırırken etrafa hiçbir uyarıcı trafik levha ve
işareti koymaması nedeniyle müvekkilinin seyir halinde iken asfaltın kazıldığı çukura düştüğünü, kartelin
delinerek motorun hasar gördüğünü, buna ilişkin mahkemede hasar tespiti yapıldığını, yaklaşık 60 gün
geçmesine rağmen parçaların yurt dışından sipariş edilmesi nedeniyle aracın henüz tamir edilmediğini ve
kullanım dışı olduğunu belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla araçta meydana gelen hasar
tamiri, değer kaybı ve aracı kullanamamaktan kaynaklı zarar olmak üzere toplam 22.014,00 TL tazminatın
dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalı idareden alınmasına karar verilmesi istemi ile
26.11.2013 tarihinde adli yargı yerinde dava açmıştır.
Bakırköy 9.Asliye Hukuk Mahkemesi: 29.11.2013 gün ve 2013/544 Esas, 2013/567 Karar
sayılı kararı ile; “İdarenin yol yapım çalışması yaparken çalışmanın yapıldığına ilişkin uyarıcı trafik
levha ve işareti koymaması ve çalışma sırasında asfalt dökmeden önce asfaltı kazarak çukur oluşması
tamamen idarenin hizmet kusurudur. Bundan kaynaklı meydana gelen zararların giderilmesi için
açılacak dava da idari yargıda açılması gerekmekte olup mahkememiz bu davaya bakmakla görevli
değildir. HMK. 114/1-b bendi gereğince dava şartlarından olan yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle
HMK. 115/2 md. Uyarınca dava şartı noksanlığı nedeniyle davanın usulden reddine” şeklindeki
gerekçesi ile dava şartı noksanlığı nedeniyle HMK nun 115/2 maddesi uyarınca davanın usulden
reddine karar vermiş, verilen karar davacı vekiline 06.03.2014 tarihinde, davalıya 14.03.2014 tarihinde
tebliğ edilmiş, tarafların temyiz etmemesi üzerine 31.03.2014 tarihinde kesinleşmiş ve karara bu şekilde
şerh edilmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle; idari yargıda dava açmıştır.
İstanbul 8.İdare Mahkemesi: 08.07.2014 gün ve 2014/985 Esas, 2014/1061 Karar sayılı kararı ile;
“2918 sayılı Kanunda yapılan değişiklikle, 2918 Sayılı Kanunda kamu kurum ve kuruluşlarına verilen
görevlerin ya da yüklenen sorumlulukların ilgili idare tarafından gereği gibi yerine getirilmemesi
nedeniyle meydana gelen trafik kazası neticesi ortaya çıkan zararın tazmin i istemiyle açılacak davaların
adli yargı mercilerinde çözüme kavuşturulacağı öngörülmüştür. Dolayısıyla 2918 Sayılı Kanun uyarınca
idareye karşı hizmet kusuru bulunduğundan bahisle açılacak tazminat davaları adli yargının görev
alanına girmektedir. /Olayda 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununda belediyeye yüklenen görevlerin
sayıldığı, tazminat davasına konu uyuşmazlığın 2918 Sayılı Kanun ile davalı idareye yüklenen
görevlerin gereği gibi yerine getirilmediği iddiasından başka bir ifadeyle 2918 Sayılı Ka nun
uygulamasından kaynaklandığı görülmektedir./Bu durumda, davalı idarenin gerekli tedbirleri almadığı
iddiasından kaynaklanan uyuşmazlığın görüm ve çözümünün 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun
110.maddesi hükmü uyarınca adli yargının görev alanına girdiği sonucuna varılmaktadır./Nitekim
Uyuşmazlık Mahkemesinin 24/12/2012 tarih ve E:2012/523, K:2012/422 sayılı kararı da bu yöndedir.”
şeklindeki gerekçesi ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 15/1 -a maddesi hükmü uyarınca
görev yönünden reddine karar vermiş, verilen karar davacı vekiline 24.07.2014, davalıya 01.08.2014
tarihinde tebliğ edilmiş, süresinde itiraz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekili adli ve idari yargı yerlerince verilen görevsizlik kararları nedeniyle oluşan olumsuz
görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle başvuruda bulunmuştur.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre; 2918 sayılı
Yasa’dan kaynaklanan sorumluluk davasında adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın
151
14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, davacı vekilinin istemi üzerine,
idari yargı dosyasının son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası da temin edilmek
suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığından
görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Birgül YİĞİT’in, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davacının sevk ve idaresindeki 34…….. plaka sayılı aracı ile yolda seyir halinde iken, yol
çalışması olduğuna dair uyarı levhasının olmamasından dolayı asfaltın kazıldığı çukura düşmesi sonucu
kartelin delinerek motorun hasar görmesi nedeni ile meydana gelen maddi hasarlı trafik kazasında, kusuru
bulunan davalıdan, araçta meydana gelen hasar tamiri, değer kaybı ve aracı kullanamamaktan kaynaklı
zarar olmak üzere fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla toplam 22.014,00 TL tazminatın dava
tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsili istemi ile açılmıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının Karayollarında can
ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve
bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
Karayollarında uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve
güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri,
işaret levhaları koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri
arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren
6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk
davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını
önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya
şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği
gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dosyanın incelenmesinden; davanın, 02.10.2013 günü meydana gelen maddi hasarlı trafik
kazasında, yol çalışması olduğuna dair uyarı levhasının olmaması nedeni ile kusuru bulunan davalıdan,
meydana gelen zararın tazmini istemi ile Bakırköy 9.Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açıldığı, davanın
görev yönünden reddedilmesi üzerine bu kez İstanbul 8.İdare Mahkemesi’nde dava açıldığı, İstanbul 8.İdare
Mahkemesi’nce davanın görevden reddedilmesi üzerine davacının, 2247 Sayılı Uyuşmazlık Mahkemesi
Kanunu’nun 14.maddesi uyarınca görevli yargının belirlenmesi istemi ile Mahkememize müracaat edildiği
anlaşılmaktadır.
2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle Bursa 3. Asliye
Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu
inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini
oy birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere,
tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare
hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır.
Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevlendirilmesi
konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak,
idari yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu
yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik
kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918
sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı
kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak
davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu
152
yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi
üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu
olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten
araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz
konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136-147.)
Anayasa’nın 158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır.” denilmektedir. Anayasa
Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir
konuyu adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci
fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi
düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir
karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak üzere diğer yargı organları
bakımından da uyulması zorunlu bir karar mesabesindedir.
Bu durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile Anayasa
Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun maddesinin Karayollarında, can ve
mal güvenliği yönünden trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların
uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girdiğinden Bakırköy
9.Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Bakırköy
9.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 29.11.2013 gün ve 2013/544 Esas, 2013/567 Karar sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’IN KARŞI OYU ve
OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta, davalı Belediyenin karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali
sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı KTK'nın 10.md. "Belediyelerin yapım ve bakımından sorumlu olduğu yollan,
trafik düzen ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak, karayolu yapısında ve üzerinde yapılacak
çalışmalarda gerekli tedbirleri almakla görevli" olduğuna işaret edilmiş,
3030 Sayılı Yasa'nın 6.md. "Büyükşehir dahilindeki meydan, bulvar, cadde ve anayolları
yapma, yaptırma, bakım ve onarımını sağlama..." Büyükşehir Belediyesinin görevleri arasında
gösterilmiş,
TC Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle
yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan ih lal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda belediye sınırları içindeki yolun yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı
nedeniyle doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu
hizmetini yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu
davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet
kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alman idare
hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde
idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli
Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md. hükümlerini
esas almıştır.
11.01.2011 gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine
eklenen 1 .fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet
verdiği zararlara ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... "
hükmü getirilmiştir.
Sayın çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
153
Çünkü, 2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk davaları,
2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle verilen
zararlardan dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı
kamu idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda yasada bir
düzenleme bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklar ını
sonlandırmak üzere sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlannm verdiği zararlar
nedeniyle işletenin sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm ve
çözüm esası benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de
getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali istemi ile
Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red kararlarını, karara dayanak almakta
ise de bu görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira; "T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında
yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur. Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi
"Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal
ederken, kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez." hükmü
böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal
kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu
gibi hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red kararlarının ise diğer
mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun
koyuculuk anlamına geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof.Dr.Ergun Ozbudun.Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine, yani nasıl
yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir.
Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması
mümkün değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- idari ve
Askeri Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi
olmadığına göre bu yargı kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O
halde Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır.
Oysa hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz.
Zira Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır. (Türk
Anayasa Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza, Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde hükümlerininde
uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini
düzenleyen T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi
ile diğer yargı kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa
Mahkemesi görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahk emesinin
görevlilik veya görevsizlik kararının bulunmaması, diğer yargı kolları ile arasında bir görev ihtilafının
çıkmaması nedeniyle uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da ida ri
yargının görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarıyla İçtihad edildiği gibi
Danıştay kararlarında da uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10.
Daire E 2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin hizmet
kusuruna dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan dolayı
işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru
veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1 -b
md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
Karşı Oy
Eyüp Sabri BAYDAR
154
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
8-ESAS NO
: 2014/1046
KARAR NO
: 2014/1098
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : Türk Telekomünikasyon A.Ş.’de çalışırken Kurumun özelleştirilmesi nedeniyle başka kuruma
nakledilen davacının, maaş nakil ilmühaberinin düzeltilmesi ve alacağının faizi ile birlikte tazmini istemiyle
açtığı davanın, ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekilleri
Davalı
Vekili
: A.Ü.
: Av. B.Y. & Av. A.Ö.Ö.
: Türk Telekomünikasyon AŞ.
: Av. M.E.
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının, davalı Türk Telekomünikasyon
AŞ.de kapsam dışı personel olarak çalışmakta iken,davalı Türk Telekomünikasyon AŞ.nin 14.11.2005
tarihinde özelleştirilmesi sonucu kamuya nakil hakkını saklı tutmak kaydı ile 2.tip iş sözleşmesi
imzaladığını, sonrasında 406 sayılı yasanın ek 29.maddesi uyarınca başka bir kamu kurumuna nakil olduğu,
23.08.2010 tarihine kadar aylık ücretinin davalı şirketçe ödendiğini, sonrasında maaş artışı ve ek
ödemelerin lehine uygulanmadığının tespit edildiğini belirterek, maaş nakil belgesinin 4046 sayılı yasanın
22.maddesi ve 406 sayılı yasanın ek 29.maddesine uygun düzenlenmediğinden bahisle yeniden tespiti ile,
maaşına esas net ücretine söz konusu ek ödeme ve denge tazminatlarının ve buna bağlı olarak değişen maaş
tutarına uygulanan ikramiye tutarları farkının fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 1.000,00
TL alacağın faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara 6. İş Mahkemesi: 10.04.2013 gün, E:2011/164, K:2013/427 sayı ile özetle; davanın, idari
yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev yönünden reddine karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
Davacı vekili aynı istemle bu kez idari yargı yerinde dava açmıştır.
Ankara 6. İdare Mahkemesi: 23.05.2013 gün ve E:2013/783, K:2013/999 sayı ile özetle; davanın
adli yargı yerinde görülmesi gerektiğinden bahisle, görev yönünden reddine karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane Topuz, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinden 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde
olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının, davacı vekilinin talebi üzerine, adli yargı
dosyası da temin edilmek suretiyle, Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir
noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar
verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın, davanın çözümünde
adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, davalı kurumda görev yapmakta iken,406 sayılı Yasa'nın Ek-29. maddesi ile 4046 sayılı
Yasa'nın 22.maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen, sonrasında başka bir kamu kurumu
emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yanlış düzenlendiği iddiasıyla yeniden
düzenlenmesi ve bundan kaynaklı olduğu iddia olunan zararın tazmini istemiyle açılmıştır.
1953 tarih ve 6145 sayılı Yasa ile, Türkiye Cumhuriyeti Posta, Telgraf ve Telefon İşletmesi
kurulmuş; 1924 tarih ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu’nun 10.6.1994 tarih ve 4000 sayılı Yasa’yla
değiştirilen 1. maddesi ile, posta ve telgraf tesis ve işletmesine ilişkin hizmetler, Posta İşletmesi Genel
155
Müdürlüğü’nce (P.İ), telekomünikasyon hizmetleri ise, “Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Şirket)”
tarafından yürütülecek şekilde yeniden yapılandırılmıştır.
27.1.2000 tarih ve 4502 sayılı Yasa’nın 1. maddesi ile, 406 sayılı Yasa’nın 1. maddesine eklenen
dokuzuncu fıkrada, “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir. Kamu
İktisadi Teşebbüslerinin kuruluş, teşkilât ve faaliyetleri ile ilgili mevzuat Türk Telekom’a uygulanmaz.
Sadece, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu
maddesi hükümleri uygulanır” denilmiş; anılan fıkra hükmü, 12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa’nın 1.
maddesi ile değiştirilmiş ve “Türk Telekom, bu Kanun ve özel hukuk hükümlerine tabi bir anonim şirkettir.
Bu Kanun hükümleri saklı kalmak üzere, kamu iktisadi teşebbüsleri de dahil, sermayesinin yarısından
fazlası kamuya ait olan kamu kurum, kuruluş ve ortaklıklarına uygulanan mevzuat Türk Telekom’a
uygulanmaz. Sermayesinin yarısından fazlası kamuda kaldığı sürece, Türkiye Büyük Millet Meclisi
denetimine ilişkin 2.4.1987 tarihli ve 3346 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi hükümleri uygulanır.16.7.1965
tarihli ve 697 sayılı Kanun ile milli güvenlik ve kamu düzeniyle sıkıyönetim ve seferberlik hallerinde
telekomünikasyon hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin özel kanunların hükümleri saklıdır”; Ek 29.
maddesinin 3.7.2005 gün ve 5398 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile değişik birinci fıkrasında, “Türk
Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda; Türk Telekomda
ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca belirlenen aslî ve
sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tâbi
olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel, kamu görevlerinden
yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır…” denilmiştir.
Öte yandan; 406 sayılı Yasa’nın 4502 sayılı Yasa ile değişik 2. maddesinin (c) bendinin birinci
alt bendinin birinci cümlesinde, “Türk Telekom; telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan ulusal ve
uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini, 31.12.2003 tarihine kadar bu Kanun ve görev
sözleşmesi çerçevesinde tekel olarak yürütür” denildikten sonra, anılan (c) bendinin birinci alt bendine
12.5.2001 tarih ve 4673 sayılı Yasa ile eklenen üçüncü cümlede, “Ancak, Türk Telekom’daki kamu payı
%50’nin altına düştüğünde, Türk Telekom’un tüm tekel hakları 31.12.2003 tarihinden önce de olsa ortadan
kalkmış olur” denilmiş; 4502 sayılı Yasa’nın Geçici 3. maddesi ile de Türk Telekomünikasyon A.Ş., 233
sayılı KHK’nin ekindeki “B-Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK)” bölümünde yer alan kuruluşlar listesinden
çıkarılmıştır.
Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, telekomünikasyon şebekeleri üzerinden sunulan
ulusal ve uluslararası ses iletimini ihtiva eden telefon hizmetlerini 31.12.2003 tarihine kadar “tekel” olarak
yürütmekle görevli kılınan ve çoğunluk hisseleri kamuya ait bulunan Türk Telekom’un, tekel kapsamında
kamu hizmeti yürüten, ancak kuruluş yasasındaki son düzenlemeler ile kendine özgü statüye sahip olan ve
sermayesindeki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar kamu kuruluşu niteliğini taşıyan bir kuruluş
olduğu tartışmasızdır.
Özelleştirme kapsamında bulunan Türk Telekomünikasyon A.Ş.’deki tamamı Hazineye ait
bulunan hisselerden % 55’i, Bakanlar Kurulu’nun 25.7.2005 tarih ve 2005/9146 sayılı “Türk
Telekomünikasyon Anonim Şirketi (Türk Telekom)’nin % 55 Oranındaki Hissesinin Blok Olarak Satışına
İlişkin Nihai Devir İşlemlerine Dair Kararın Yürürlüğe Konulması Hakkında Karar”ı uyarınca, 14.11.2005
tarihli Hisse Satış Sözleşmesi ile (6.550.000.000 USD. bedelle) Ojer Telekomünikasyon A.Ş.’ne satılmıştır.
Bu sürece paralel olarak Türk Telekom personelinin durumu incelendiğinde:
Türk Telekom A.Ş., 4502 sayılı Yasa’nın 29.1.2000 tarih ve 23948 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanarak yürürlüğe girdiği dikkate alındığında, 29.1.2000 tarihi itibariyle 233 sayılı KHK kapsamı
dışında kalmış ve anılan KHK eki cetvellerden çıkarılmış olması nedeniyle, Uyuşmazlık Mahkemesi Genel
Kurulu’nun 22.1.1996 gün ve E:1995/1, K:1996/1 sayılı ve özelleştirme kapsamında bulunan kamu iktisadi
teşebbüslerinde sözleşmeli veya kapsam dışı statüde çalışan personelin kurumları ile olan ilişkilerinden
doğan anlaşmazlıkların çözüm yerinin idari yargı olduğu yolundaki İlke Kararı kapsamı dışında
değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anılan 4502 sayılı Yasa’nın 13. maddesi ile 406 sayılı Yasa’ya eklenen Ek 22. maddenin (a)
bendinde, “a) Personelin statüsü: Telekomünikasyon hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler
telekomünikasyon alanında sekiz yıl tecrübeye sahip ve en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş bir genel
müdür ile kadro, unvan, derece ve sayıları Yönetim Kurulunun önerisi ve Bakanlığın teklifi üzerine bu
Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yüzseksen gün içerisinde Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen
kadrolarda istihdam edilen personel eliyle yürütülür. Bu personel hakkında bu Kanunda öngörülen
hükümler saklı kalmak üzere 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanır. Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmüne yer verilmiş; bu bent hükmü, 4673 ve
5189 sayılı Yasalarla yapılan değişiklikler sonucunda; “a) Personelin statüsü: (Ek ibare: 12.5.2001 -4673/6.
md.) Türk Telekomdaki kamu payı %50’nin altına düşünceye kadar, Türk Telekom Yönetim Kurulu
üyeliklerine atanacaklarda Devlet memurluğuna atanabilme genel şartlarına sahip olma ve en az dört yıllık
156
yüksek öğrenim görme şartları aranır. (Mülga ikinci ve üçüncü cümle: 16.6.2004-5189/12 md.) Bunların
dışında kalan personel iş mevzuatı uyarınca istihdam edilir. İş mevzuatına göre istihdam edilenlere ilişkin
kayıt ve şartlar Yönetim Kurulu tarafından tayin olunur” hükmünü almış; aynı maddenin (b) bendinin ikinci
paragrafında da iş mevzuatına tabi olan Türk Telekom çalışanlarının aylık ücretlerinin kendilerini atamaya
yetkili olan Yönetim Kurulu tarafından tespit olunacağı kurala bağlanmıştır.
406 sayılı Yasa’nın anılan Ek 22.maddesi uyarınca, Türk Telekom A.Ş. Genel Müdürlüğü’ne ait
asli ve sürekli kadrolar belirlenerek 4.4.2000 tarih ve 24010 (Mükerrer) sayılı R.G. de yayımlanan
31.3.2000 tarih ve 2000/331 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekinde yer alan listede: merkez teşkilatı için 100
ve taşra teşkilatı için 100 (6 Bölge Müdürü, 12 Bölge Müdür Yardımcısı ve 82 İl Telekom Müdürü) kadro
ihdas edilmiş; öte yandan, aynı Yasa maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan “Türk
Telekomünikasyon A.Ş. Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği” adı altındaki düzenleme, Yönetim Kurulunun
31.8.2000 tarih ve 407 sayılı kararıyla kabul edilmek suretiyle yürürlüğe konulmuştur.
Kanunla, Kurumda görev yapan personelden asli ve sürekli görev yapacak olanları kadro unvanı
itibariyle belirlemek konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki verildiği açıktır. Bu yetki 4502 sayılı Kanun’un
yürürlüğe girdiği 29.1.2000 tarihi ile 5189 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 2.7.2004 tarihleri arasında
geçerli olmuştur.
Anayasa’nın 128. maddesinde, “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu
tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği
aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür” denilmiştir.
406 sayılı Yasa’nın Ek 29. maddesinin 3.7.2005 tarih ve 5398 sayılı Kanun’la değişik b irinci
fıkrasında, “Türk Telekom hisselerinin devri sonucu kamu payının yüzde ellinin altına düşmesi durumunda;
Türk Telekomda ek 22 nci maddenin (a) bendinin bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri uyarınca
belirlenen asli ve sürekli görevlerde çalışmakta olanlar ile 22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde
Kararnameye tabi olarak kadrolu veya sözleşmeli personel statüsünde çalışanlar ve kapsam dışı personel,
kamu görevlerinden yüzseksen gün aylıksız izinli sayılır. Bu personel belirtilen süre iç inde Türk Telekomda
çalışmaya devam eder ve hisse devir tarihinden nakli için Devlet Personel Başkanlığına bildirildikleri tarihe
kadarki aylık ücret, harcırah, sağlık giderleri, cenaze giderleri ve ölüm yardımı ile diğer mali ve özlük
hakları Türk Telekom tarafından karşılanır…” denilerek, yasa koyucu tarafından Türk Telekom’da
22.1.1990 tarihli ve 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye tabi olarak sözleşmeli personel statüsünde
çalışanlar ile kapsam dışı personel, kamu personeli sayılmıştır.
Olayda, davalının hisse devir (14.11.2005) tarihinde çalışmakta iken, 406 sayılı Yasa'nın Ek-29.
maddesi ile 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesine göre adı Devlet Personel Başkanlığına bildirilen ve
sonrasında başka bir kamu kurumu emrine atanan davacı tarafından, maaş nakil ilmühaberinin yeniden
düzenlenmesi ve yanlış düzenlenmesi sebebiyle uğranıldığı iddia olunan zararın tazmini istemiyle dava
açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin
Sınırı” başlıklı 2. maddesinin değişik 1 numaralı bendinde:
“a) (Değişik: 8.6.2000-4577/5 md.) İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat
yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından
açılan iptal davaları,
b) İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam
yargı davaları,
c) (Değişik: 18.12.1999-4492/6 md.) Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve
sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü
idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar” idari dava türleri olarak
sayılmış olup; kural olarak, idari yargıda ancak Devlete ve kamu tüzel kişilerine karşı açılan davalara
bakılabilir.
Buna göre, iptali istenilen işlemin tesis edildiği ve davanın açıldığı tarihte davalı mevkiinde
kamu kuruluşu niteliği taşımayan Türk Telekomünikasyon A.Ş.'nin olması karşısında, idari yargı yetkisi
kapsamında açılmış bir idari dava bulunduğundan söz etmek olanaksız olduğundan, uyuşmazlığın, özel
hukuk hükümlerine göre görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde adli yargı görevli olduğundan Ankara 6.İş
Mahkemesince verilen görevsizlik kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 6.İş
Mahkemesince verilen 10.04.2013 gün, E:2011/164, K:2013/427 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ
KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde OY BİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.
*
157
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
9-ESAS NO
: 2014/1049
KARAR NO
: 2014/1101
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
KARAR
Davacı : G. Sigorta A.Ş.
Vekilleri : Av. Z.S.İ.
(İdari Yargıda)
Av. B.Ç. & Av. Ş.Ç.
(Adli Yargıda)
Davalı : Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı
Vekili
: Av. R.O.
(İdari Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacı şirket tarafından mecburi mali
mesuliyet sigortası ile sigortalı bulunan 07……… plakalı aracın 01.10.2011 tarihinde rögar kapağının yolun
seviyesine göre yüksek olmasından kaynaklı meydana geldiği iddia olunan kazada G.Ö. ve Z.Ö.’ün vefat
ettiklerini,bu kaza sebebi ile davalı idarenin %75 oranında kusurlu bulunduğunu, müteveffa mirasçılarına
söz konusu kaza sonrasında 101.932,00 TL tutarında ödeme yapıldığını belirterek, fazlaya ilişkin hakları
saklı kalmak kaydıyla davalı idarenin %75 kusur nispetine isabet eden 76.449,00 TL zarar bedelinin ödeme
tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalı idareden tahsiline karar verilmesi istemiyle idari yargı
yerinde dava açmıştır.
Antalya 2.İdare Mahkemesi: 16.01.2014 gün ve E:2012/1302, 2014/56 sayı ile özetle; davada adli
yargının görevli olduğundan bahisle, davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili aynı istemle bu kez adli yargı yerinde dava açmıştır.
Antalya 2.Asliye Hukuk Mahkemesi: 03.04.2014 gün ve E:2014/140, K:2014/154 sayı ile özetle;
davada idari yargının görevli olduğundan bahisle, davanın görev yönünden reddine karar vermiş ve karar
kesinleşmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane Topuz, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27.maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; 2918 sayılı Yasa’dan kaynaklanan sorumluluk davasında idari ve adli yargı yerleri
arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14.maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu,
davacı vekilinin istemi üzerine, adli yargı dosyasının son görevsizlik kararını veren mahkemece, idari yargı
dosyasına ait evrak da temin edilmek suretiyle Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin
herhangi bir noksanlık bulunmadığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar
verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Selim Şamil KAYNAK’ın, davanın çözümünde
adli yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava,davacı şirket tarafından sigortalı bulunan 07…….. plakalı aracın 01.10.2011 tarihinde rögar
kapağının yolun seviyesine göre yüksek olmasından kaynaklı meydana geldiği iddia olunan kazada G.Ö. ve
Z.Ö.’ün vefat ettiklerini, bu kaza sebebi ile davalı idarenin %75 oranında kusurlu bulunduğunu, müteveffa
mirasçılarına söz konusu kaza sonrasındaki hasar bedeli olan 101.932,00 TL’nin 18.06.2012 tarihinde
ödendiğini belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla davalı idarenin %75 kusur nispetine
isabet eden 76.449,00 TL zarar bedelinin ödeme tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalı idareden
tahsiline karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının Karayollarında can
ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve
158
bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
Karayollarında uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve
güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri,
işaret levhaları koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri
arasında olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren
6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk
davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını
önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya
şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği
gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle Bursa 3. Asliye
Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu
inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini
oy birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere,
tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların
çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare
hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır.
Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevlendirilmesi
konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak,
idari yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu
yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural, trafik
kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918
sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı
kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak
davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu
yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi
üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu
olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten
araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz
konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136 -147.)
Anayasa’nın 158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır.” denilmektedir. Anayasa
Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir
konuyu adli yargının görevine verebileceğine, dolayısıyla 2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci
fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi
düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir
karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak üzere diğer yargı organları
bakımından da uyulması zorunlu bir karar mesabesindedir.
Bu durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile Anayasa
Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun maddesinin Karayollarında, can ve
mal güvenliği yönünden trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak
önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların
uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli yargı
yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle davanın görüm ve çözümü adli yargı yerinin görevine girdiğinden Antalya
2.Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.
159
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Antalya
2.Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 03.04.2014 gün ve E:2014/140, K:2014/154 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde Üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve
OY ÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta, davalı Belediyenin karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmali
sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı KTK'nın 10.md. "Belediyelerin yapım ve bakımından sorumlu olduğu yollan, trafik
düzen ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmak, karayolu yapısında ve üzerinde yapılacak
çalışmalarda gerekli tedbirleri almakla görevli" olduğuna işaret edilmiş,
3030 Sayılı Yasa'nın 6.md. "Büyükşehir dahilindeki meydan, bulvar, cadde ve anayolları yapma,
yaptırma, bakım ve onarımını sağlama..." Büyükşehir Belediyesinin görevleri arasında gösterilmiş,
TC Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle
yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda belediye sınırları içindeki yolun yapım, bakım ve onarımının yapılmadığı nedeniyle
doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü
esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu
hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin
sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde esas alınan idare hukuku kurallarına ve
2577 Sayılı IYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli
bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli
Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md. hükümlerini esas
almıştır.
11.01.2011 gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen
1.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlar a
ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... " hükmü getirilmiştir.
Sayın çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu düzenlemektedir.
Yasa hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk davaları,
2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan
dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu
idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme
bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin
sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası
benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de
getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali istemi ile
Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red kararlarını, karara dayanak almakta ise
de bu görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir.
Zira; "T.C. Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında
yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur. Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi
"Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal
ederken, kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez." hükmü
böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal
kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu
gibi hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red kararlarının ise diğer
mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun
koyuculuk anlamına geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Ozbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine, yani nasıl
160
yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir.
Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması
mümkün değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- idari ve Askeri
Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına
göre bu yargı kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde
Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa
hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira
Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa
Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza, Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde hükümlerinin de
uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen
T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kollan arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi
görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya
görevsizlik kararının bulunmaması, diğer yargı kollan ile arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle
uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari yargının
görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarıyla içtihad edildiği gibi Danıştay
kararlarında da uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin hizmet
kusuruna dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan dolayı
işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme altına almasına,
Somut uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru
veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde, 2577 Sayılı IYUK 2/1 -b md.
sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
Üye
Eyüp Sabri BAYDAR
*
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
10-ESAS NO
: 2014/1051
KARAR NO
: 2014/1103
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET : 2918 sayılı Yasadan kaynaklanan sorumluluk davasının ADLİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi
gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekilleri
: E. Sigorta A.Ş.
: Av. G.G.
: Karayolları Genel Müdürlüğü
: Av. F.A.
(Adli Yargıda)
Av. N.F.G.
(İdari Yargıda)
O L A Y : Davacı şirket vekili, dava dilekçesinde özetle; davacı şirketin 34………. plaka sayılı
aracı “Arabam Garantide Sigorta Poliçesi” ile kasko sigortası teminatı altına aldığını, söz konusu aracın
25.08.2011 tarihinde sürücü F.S.D. yönetiminde, Tuzla Orhanlı’da seyir halindeyken yol üzerinde
emniyetsiz bir şekilde duran rögar kapağına çarparak hasara uğradığını, araçta 8.973,00 TL hasar meydana
geldiğini, davacı şirketin 19.10.2011 tarihinde 8.973,00 TL’yi araç malikine ödediğini, davalı kurumun
tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucunda meydana gelen kaza nedeniyle müvekkili şirketin ödemiş olduğu
bedelin davalıdan tahsili istemiyle adli yargıda dava açılmıştır.
161
ÜSKÜDAR 4. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ: 04.10.2012 gün ve E:2012/32 K:2012/293
sayılı kararında “… Hizmet kusurundan doğan isteklerin İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1 -b maddesi
gereğince idareye karşı idari yargı yerinde açılacak tam yargı davasında ileri sürülmesi gerektiği, yargı yolu
bakımından mahkememizin görevsiz olduğu, dava dilekçesinin bu nedenle reddi gerektiğini sonuç ve
kanısına varılmıştır. …” şeklindeki gerekçe ile yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliğine, dava
dilekçesinin bu nedenle reddine karar vermiş ve verilen karar davacı vekilinde temyiz edilmiştir.
YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ: 08.10.2013 gün ve E:2013/13170 K:2013/13541 sayılı
kararında; “…mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve
yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının
reddi…” gerekçesi ile hükmün onanmasına…” karar vermiş ve karar kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.
İSTANBUL 5. İDARE MAHKEMESİ: 07.01.2013 gün ve E:2014/1, K:2014/4 sayılı kararında
özetle; “… 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı
Kanunu’nun 14. maddesi ile değişik 110. maddesinde, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, (işleteni
veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil)
adli yargıda görüleceği hükmü getirilmiştir.
Görev kuralları, kamu düzenine ilişkin olduğundan, görev konusunun, taraflar için bir müktesep
hak oluşturmayacağı, yargı mercilerince davanın her aşamasında re’sen incelenmesi gereken bir husus
olduğu ve geçmişe de etkili olacağı bilinen bir genel hukuk ilkesidir.
Dosyanın incelenmesinden; davacı sigorta şirketince kasko sigorta poliçesi kapsamında sigortalı
olan 34 UV 114 plaka sayılı aracın, 19.10.2011 tarihinde Tuzla Orhanlı’da seyir halindeyken rögar
kapağına çarparak hasara uğradığı, oluşan hasarlara karşılık olarak ödenen 8.973,00 TL sigorta hasar
bedelinin hizmet kusuru nedeniyle davalı idareden talep edildiği, talebin reddi üzerine görülen davanın
açıldığı anlaşılmaktadır.
2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 110. maddesinde yapılan bu yeni değişikliğe göre, bu
Kanundan doğan sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceği anlaşılmaktadır…” şeklindeki gerekçe ile
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 15/1-a maddesi uyarında davanın görev yönünden reddine
karar vermiştir. İş bu karara karşı taraf vekillerince yapılan itiraz başvurusu üzerine, İstanbul Bölge İdare
Mahkemesi Dördüncü Kurulun 30.05.2014 gün ve E:2014/10911, K:2014/11288 sayılı ilamı ile hükmün
onanmasına karar verilmiş ve verilen görevsizlik kararı kesinleşmiştir.
Davacı vekilinin talebi üzerine dosya mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME:Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi uyarınca yapılan
incelemeye göre; adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen
biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının 15. maddede belirtilen yönteme uygun
olarak davacı vekilinin istemi üzerine, son görevsizlik kararını veren mahkemece, adli yargı dosyası ile
birlikte Uyuşmazlık Mahkemesi’ne gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oy birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde adli
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
adli yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, sigortalı aracın uğradığı hasarı ödeyen sigorta şirketinin, zararın idarece giderilmesi
isteminden ibaret bulunan bir rücuen tazminat davasıdır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1. maddesinde, Kanunun amacının Karayollarında can
ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili
kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve
bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun
Karayollarında uygulanacağı belirtilmiş; aynı Kanunun, “Karayolları Genel Müdürlüğünün görev ve
yetkileri” başlıklı 7. maddesinde; “ Karayolları Genel Müdürlüğünün bu Kanunla ilgili görev ve yetkileri
şunlardır:
a) Yapım ve bakımdan sorumlu olduğu Karayollarında can ve mal güvenliği yönünden gerekli
düzenleme ve işaretlemeleri yaparak önlemleri almak ve aldırmak,
b) Tüm Karayollarındaki işaretleme standartlarını tespit etmek, yayınlamak ve kontrol etmek,
c) (Mülga: 17/10/1996 - 4199/47 md.)
162
d) Trafik ve araç tekniğine ait görüş bildirmek, karayolu güvenliğini ilgilendiren konulardaki
projeleri incelemek ve onaylamak,
e) Yapım ve bakımından sorumlu olduğu Karayollarında, İçişleri Bakanlığının uygun görüşü
alınmak suretiyle, yönetmelikte belirlenen hız sınırlarının üstünde veya altında hız sınırları belirlemek ve
işaretlemek,
f) Trafik kazalarının oluş nedenlerine göre verileri hazırlamak ve Karayollarında, gerekli önleyici
teknik tedbirleri almak veya aldırmak,
g) Yapım ve bakımından sorumlu olduğu Karayollarında trafik güvenliğini ilgilendiren kavşak,
durak yeri, aydınlatma, yol dışı park yerleri ve benzeri tesisleri yapmak, yaptırmak veya diğer kuruluşlarca
hazırlanan projeleri tetkik ve uygun olanları tasdik etmek,
h) Yetkili birimlerce veya trafik zabıtasınca tespit edilen trafik kaza analizi sonucu, altyapı ve
yolun fiziki yapısı ile işaretlemeye dayalı kaza sebepleri göz önünde bulundurularak önerilen gerekli
önlemleri almak veya aldırmak,
i) (Mülga: 3/5/2006 – 5495/4 md.)
j) (Değişik: 17/10/1996 - 4199/5 md.) Trafik zabıtasının görev ve yetkileri saklı kalmak üzere Bu
Kanunun 13,14,16,17,18,47/a ve 65 inci maddeleri hükümlerine aykırı hareket edenler hakkında suç veya
ceza tutanağı düzenlemek; 47 nci maddenin (b), (c) ve (d) bentlerinde belirtilen kural ihlallerinin tespiti
halinde, durumu bir tutanakla belirlemek ve gerekli işlemin yapılması için en yakın trafik kuruluşuna teslim
etmek,
k) Bu Kanunla ve bu Kanuna göre çıkarılmış olan yönetmeliklerle verilen diğer görevleri
yapmaktır.
(Son fıkra Mülga : 28/3/1985 - 3176/16 md.)” hükmüne yer verilmiştir.
Öte yandan 2918 sayılı Yasanın 19.1.2011 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren
6099 sayılı Yasanın 14. maddesiyle değişik 110. maddesinde “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu
kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dahil, bu Kanundan doğan sorumluluk
davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını
önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.
Motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya
şubesinin veya sigorta sözleşmesini yapan acentenin bulunduğu yer mahkemelerinden birinde açılabileceği
gibi kazanın vuku bulduğu yer mahkemesinde de açılabilir”; Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110
uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yarg ıda ve
Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir.
Dava dosyasında mevcut bilgi ve belgelerin incelenmesi sonucunda; davacı şirket tarafından
kasko ile sigortalı bulunan 34 UV 114 plakalı aracın, 25.08.2011 tarihinde Tuzla ilçesinde Tuzla’dan
Orhanlı yolunda, Orhanlı istikametinde seyir halindeyken emniyetsiz bir şekilde duran rögar kapağına
çarparak hasara uğradığı, oluşan hasarının karşılanması için davacı şirketçe araç sahibine ödenen 8.973,00
TL tutarındaki tazminatın davalıdan tahsili istemiyle davanın açılmış olduğu anlaşılmaktadır.
2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle Bursa 3.Asliye
Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu
inceleyen Anayasa Mahkemesi, şu gerekçesi ile anılan kuralı Anayasaya aykırı görmemiş ve iptal istemini
oy birliğiyle reddetmiştir: “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere,
tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve idari yargı ayırımına gidilmemiş ve idari
uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel
olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli ya rgı
görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı
değildir. Ancak, idari yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden
ve kamu yararının bulunması halinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir. İtiraz konusu kural,
trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına veya
olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918
sayılı Kanun’dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz
konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı
kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek söz konusu davalarla ilgili olarak
yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak
davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı
kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu
yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, 2918 sayılı Kanun’da tanımlanan Karayolu şeridi
üzerindeki araç trafiğinden kaynaklanan sorumlulukların, özel hukuk alanına girdiği konusunda bir tartışma
bulunmamaktadır. İdare tarafından kamu gücünden kaynaklanan bir yetkinin kullanılması söz konusu
olmadığı gibi, aynı karayolu üzerinde aynı seyir çizgisinde hareket eden, bu nedenle aynı tür risk üreten
163
araçlar arasında özel-kamu ayırımı yapılmasını gerektiren bir neden de yoktur. Açıklanan nedenlerle, itiraz
konusu kural Anayasa’nın 2.,125. ve 155. maddelerine aykırı değildir. İtirazın reddi gerekir…” (Any.
Mah.nin 26.12.2013 tarih ve E.2013/68, K.2013/165 sayılı kararı; R.G. 27.3.2014, Sayı: 28954, s.136 -147.)
Anayasa’nın 158 inci maddesinin son fıkrasında “ Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi
arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır.” denilmektedir. Anayasa
Mahkemesi’nin yukarıda gerekçesine yer verilen kararı, yasa koyucunun idari yargının görevine giren bir
konuyu adli yargının görevine verebileceğine, dolayısiyle 2918 sayılı Kanunun 110 uncu maddesinin birinci
fıkrası ile öngörülen, bu Kanun’dan doğan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi
düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı bulunmadığına dair olup, esas itibariyle görev konusunda verilmiş bir
karardır ve Anayasa’nın 158 inci maddesi uyarınca, başta Mahkememiz olmak üzere diğer yargı organları
bakımından da uyulması zorunlu bir karar mesabesindedir.
Bu durumda, 2918 sayılı Yasanın 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesi ile
Anayasa Mahkemesi’nin işaret edilen kararı gözetildiğinde, bahsi geçen Kanun maddesinin Karayollarında,
can ve mal güvenliği yönünden trafik düzeninin sağlanarak trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda
alınacak önlemleri kapsadığı ve Kanunun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların
uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev yetki ve sorumlulukları ile, çalışma
usullerini kapsadığı, dolayısıyla oluşan trafik kazası nedeniyle açılacak sorumluluk davalarının görüm ve
çözümünde adli yargının görevli olduğu; meydana gelen zararın tazmini istemiyle açılan bu davanın da adli
yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, davanın görüm ve çözümünde adli yargı görevli olduğundan Üsküdar 4.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 04.10.2012 gün ve E:2012/32 K:2012/293 sayılı görevsizlik kararının
kaldırılması gerekmiştir.
SONUÇ : Davanın çözümünde ADLİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Üsküdar 4.
Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 04.10.2012 gün ve E:2012/32 K:2012/293 sayılı GÖREVSİZLİK
KARARININ KALDIRILMASINA, 29.12.2014 gününde üye Eyüp Sabri BAYDAR’ın KARŞI OYU ve
OYÇOKLUĞU İLE KESİN OLARAK karar verildi.
KARŞI OY
Somut uyuşmazlıkta, davalı Karayolları Genel Müdürlüğünün karayolunun yapım, bakım ve
korunmasındaki ihmali sonucu zarara neden olan kazanın meydana geldiği iddia edilmektedir.
2918 Sayılı Yasanın KTK'nın 7.md. "Karayolları Genel Müdürlüğünün Yapım ve Bakımından
sorumlu olduğu Karayollarında can ve mal güvenliği yönünden gerekli düzenleme ve işaretlemeleri yaparak
önlemleri alma ve aldırmanın" idarenin görev ve yetkileri arasında bulunduğuna işaret edilmiş,
6001 Sayılı Karayolları Genel Müdürlüğünün teşkilat ve görevleri hakkındaki kanunun 4.md.
"Hazırlayacağı programlar uyarınca karayollarını yapmak, yaptırmak, emniyetle kullanılmalarını
sağlayacak şekilde sürekli bakım altında bulundurmak, bakımını yaptırmak, onarımını yaptırmak, işletmek
ve işlettirme" Genel Müdürlüğün görev ve yetkileri arasında gösterilmiş,
TC Anayasası'nın 125/son md. "idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle
yükümlü olduğu" kurala bağlanmış,
2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. "idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel haklan ihlal edilenler
tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava çeşitleri arasında" sayılmıştır.
Bu durumda Karayolları Genel Müdürlüğünün sorumluluk alanındaki yolun yapım, bakım ve
onarımının yapılmadığı nedeniyle doğan zararın tazmininin amaçlanmış olması karşısında, idarenin
görevinde olan kamu hizmetini yürüttüğü esnada kişilere verdiği zararın ödetilmesine yönelik bulunan
uyuşmazlık konusu davanın, olayda kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp
yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının
tespitinde esas alman idare hukuku kurallarına ve 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md. sayılan tam yargı davasında
görüm ve çözümünde idari yargı yerleri görevli bulunmaktadır.
Sayın çoğunluk, karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki ihmalden doğan zararda Adli
Yargıyı görevli kabul eden görüşünde hukuki dayanak olarak 2918 Sayılı KTK 110/1 md. hükümlerini esas
almıştır.
11.01.2011 gün 6099 Sayılı Yasa'nın 14. maddesi ile 2918 Sayılı KTK 110. maddesine eklenen 1
.fıkra ile "işleteni veya sahibi devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara
ilişkin olanları dahil bu kanundan doğan sorumluluk davaları Adli Yargıda görülür... " hükmü getirilmiştir.
Sayın çoğunluk görüşünün aksine eldeki uyuşmazlık anılan yasa hükmü kapsamında
kalmamaktadır.
Çünkü, 2918 Sayılı KTK 85.maddesinde açıkça belirtildiği gibi yasa motorlu araçların
işletilmesinden doğan zararlar nedeniyle işletenin hukuki sorumluluğunu düzenlemektedir.
164
Yasa hükmünde geçen bu kanundan ve Adli Yargıda görülmesi gereken sorumluluk davaları,
2918 Sayılı Yasa'nın 85.maddesinde düzenlenen motorlu araçların işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan
dolayı araç işletenin hukuki sorumluluğuna ilişkin davalardır.
Yasa değişikliğinden önce kamu araçlarının işletilmesi nedeniyle verilen zararlardan dolayı kamu
idaresinin sorumluluğunun hangi yargı kolunda görüm ve çözümü konusunda yasada bir düzenleme
bulunmadığından İdari ve Adli Yargı organları arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını sonlandırmak üzere
sözü geçen yasa hükmü getirilmek suretiyle kamu araçlarının verdiği zararlar nedeniyle işletenin
sorumluluğunda 2918 Sayılı Yasa'nın amacına uygun olarak Adli Yargıda görüm ve çözüm esası
benimsenmiştir.
2918 sayılı yasanın 110. maddesinde yapılan yasa değişikliğine ilişkin Hükümet gerekçesi de
getirilen yeni hükmün bu nedenle maddeye eklendiğini teyit etmektedir.
Diğer taraftan, sayın çoğunluk 2918 sayılı yasanın 110. maddesi hükmünün iptali istemi ile
Anayasa Mahkemesine açılan dava sonucunda verilen yorumlu red kararlarını, karara dayanak almakta ise
de bu görüşe de itibar edilmesi mümkün değildir
Zira; "T.C. Anayasasında , Anayasa Mahkemesinin iptal veya iptal talebinin reddi dışında
yorumlu red kararı verebileceğine dair bir işaret yoktur. Tersine T.C. Anayasasının 153/2 maddesi
"Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal
ederken, kanun koyucu hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez." hükmü
böyle bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Gerçi madde iptal
kararlarından bahsetmektedir, ama Anayasa koyucunun amacının Anayasa Mahkemesinin kanun koyucu
gibi hareket etmesini önlemek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yorumlu red kararlarının ise diğer
mahkemeleri, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlaması itibariyle bir çeşit pozitif kanun
koyuculuk anlamına geldiğine şüphe yoktur. (Türk Anayasa Hukuku Prof. Dr. Ergun Özbudun. Sh. 440 vd.)
Hakkında yorumlu red kararı verilen bir kanun maddesi yürürlükte kalmaya devam eder.
Dolayısıyla somut olaylara uygulanır. Somut olaylarda o maddenin ne anlama geldiğine, yani nasıl
yorumlanacağına, bundan sonra da Anayasa Mahkemesi değil onu uygulayacak Mahkemeler karar verir.
Anayasa Mahkemesinin yorumlu red kararı verirken yaptığı yorumunun diğer mahkemeleri bağlaması
mümkün değildir. Bir kanun maddesinin nasıl yorumlanacağına onu uygulayacak olan Adli- idari ve Askeri
Yargı organları karar verir. Anayasa Mahkemesi Adli, idari ve Askeri kollarının üst mahkemesi olmadığına
göre bu yargı kollarındaki mahkemelere kendi yorumunu empoze etmesi mümkün değildir. O halde
Anayasa Mahkemesinin verdiği yorumlu red kararlarının kendilerinden beklenen fonksiyonu ifa
edebilmeleri, diğer mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin bu yorumlarını benimsemelerine bağlıdır. Oysa
hukukumuzda, Anayasa Mahkemesi kararlarında yapılan yorumlar diğer mahkemeleri bağlamaz. Zira
Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı bu kararların hüküm fıkralarına münhasırdır. (Türk Anayasa
Hukuku Dersleri, Kemal Gözler, sh. 444)
Keza , Sayın çoğunluğun karan dayandırdığı T.C. Anayasasının 158. madde hükümlerinin de
uyuşmazlıkta uygulama yeri bulunmamaktadır. Uyuşmazlık Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen
T.C. Anayasasının 158. maddesi açık hükmünden de anlaşıldığı üzere Anayasa Mahkemesi ile diğer yargı
kolları arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığının doğması halinde Anayasa Mahkemesi
görüşünün üstün tutulacağına ilişkin düzenlemenin, uyuşmazlıkta Anayasa Mahkemesinin görevlilik veya
görevsizlik kararının bulunmaması, diğer yargı kolları ile arasında bir görev ihtilafının çıkmaması nedeniyle
uygulanması mümkün değildir.
Açıklanan gerekçelerle uyuşmazlıkta idari yargı görevli olup, benzer ihtilaflarda da idari yargının
görevli olduğu Yargıtay 4, 11, 17 Hukuk Dairelerinin istikrarlı kararlarıyla Içtihad edildiği gibi Danıştay
kararlarında da uyuşmazlıkta İdari Yargının görevli olduğu benimsenmiştir. (Danıştay 10. Daire E
2011/11522, K 2012/5347 sayı, E. 2011/10856 ve K. 2013/670 Sayı, vs.)
Somut uyuşmazlıkta davanın karayolunun yapım, bakım ve korunmasındaki idarenin hizmet
kusuruna dayanmasına,
2918 Sayılı Yasa'nın 110/1 md. motorlu araçların işletilmesinden doğan zararlardan dolayı
işletenini hukuki sorumluluğunun Adli Yargıda görüm ve çözümünü düzenleme altına almasına, Somut
uyuşmazlığın anılan yasa hükmü kapsamında bulunmamasına,
Kamu hizmetinin usulüne ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin hizmet kusuru
veya idarenin sorumluluğunu gerektiren bir husus olup olmadığının tespitinde, 2577 Sayılı İYUK 2/1-b md.
sayılan tam yargı davasında görüm ve çözümünde İdari Yargının görevli olmasına göre,
Uyuşmazlıkta Adli Yargıyı görevli kabul eden sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
Üye
Eyüp Sabri BAYDAR
*
165
*
*
Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:
11-ESAS NO
: 2014/1053
KARAR NO
: 2014/1105
KARAR TR
: 29.12.2014
(Hukuk Bölümü)
ÖZET: Bilkent Üniversitesi’nde Akademik İngilizce Programında öğretim görevlisi olarak çalışmakta iken
davalı idarenin ihtarnamesiyle hizmet sözleşmesi feshedilen davacı tarafından, ihbar ve kötü niyet
tazminatının yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi istemiyle açılan davanın, İDARİ YARGI
YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.
KARAR
Davacı
Vekili
Davalı
Vekili
: S.B.K.
: Av. E.Y.
: Bilkent Üniversitesi Rektörlüğü
: Av. İ.A. (Adli Yargıda)
O L A Y : Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının 12 yıldan fazla süredir davalı üniversite
bünyesinde öğretim görevlisi olarak çalıştığını, 2011 Kasım ve Aralık aylarında bel fıtığı rahatsızlığı
nedeniyle tedavi görmeye başladığını, bir ay kadar sağlık iznine ayrılmak sorunda kaldığını, 04.01.2012
tarihinde görevine döndüğünü, 12.01.2012 tarihinde hakkında öğrenci şikayeti olduğu gerekçesiyle
yöneticiler tarafından davacıya ithamlarda bulunulduğunu, 17.01.2012 tarihinde ise aynı konu ile ilgili
olarak davacının yazılı olarak uyarıldığını, daha sonra rektörlük tarafından davacıya bu konu ile ilgili olarak
ihtarname gönderilerek savunmasının istendiğini, davacının savunma yazısını gönderdiğini, davacıya karşı
hoşgörüsüz, kötü niyetli, baskıcı ve çalışma huzurunu bozan bir tavır alındığını, davalı üniversite rektörlüğü
tarafından gönderilen 06.03.2012 tarihli ihtarname ile yasal süre geçtikten sonra iş sözleşmesinin sona
erdiğini, 22.03.2012 tarihinde kıdem tazminatının ödendiğini, fesih gerekçesi olarak gösterilen hususların
ilk yarıyılda gerçekleşmiş olduğunu ve kabulü mümkün olmadığını ileri sürerek, 5.000,00 TL ihbar
tazminatı ile 500,00 TL kötü niyet tazminatının dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan
tahsili istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.
ANKARA 7. İŞ MAHKEMESİ: 14.03.2014 gün ve E:2012/333, K:2014/266 sayılı kararında;
“… Vakıf Üniversitesi öğretim üyelerinin idare hukuku kapsamında kamu personeli oldukları, bu açıdan iş
sözleşmesinin feshine ilişkin işlemin de 2577 sayılı Kanunun 2/1-a bendinde tanımı yapılan iptal davasına
konu edilebilecek nitelikte bir idari işlem niteliği taşıdığından hukuka uygunluk denetiminin de Anayasa ile
bu denetim için oluşturulan idari yargının görev alanına gireceği belirtilmiştir.
Uyuşmazlık Mahkemesinin kararlarında açıklandığı üzere taraflar arasındaki uyuşmazlığın
çözüm yerinin idari yargı olduğu sonucuna varılmıştır…” şeklindeki gerekçe ile HMK’nun 114/b madde ve
bendi gereğince yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle davanın reddine dair verilen karar temyiz
edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekili bu kez aynı istemle idari yargıda dava açmıştır.
ANKARA 10. İDARE MAHKEMESİ: 07.08.2014 gün ve E:2014/739, K:2014/897 sayılı
kararında ; “… 4857 Sayılı İş kanunu hükümlerine göre istihdam edilmiş davacının yine bu Kanun
hükümleri uyarınca iş aktinin feshedildiği anlaşılmakla, bu hususta idari yargının görevli olduğu yönünde
açık bir hüküm bulunmaması da dikkate alındığında, uyuşmazlığın görüm ve çözü yerinin adli yargı olduğu
Mahkememizin görevli bulunmadığı sonucuna varılmıştır…” şeklindeki gerekçe ile 2577 sayılı İdari
Yargılama Usulü Kanunu’nun 15/1-a maddesi uyarınca görev yönünden reddine karar vermiş ve verilen
karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.
Davacı vekilinin talebi üzerine dosya mahkememize gönderilmiştir.
İNCELEME VE GEREKÇE :
Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler:
Eyüp Sabri BAYDAR, Ali ÇOLAK, Nurdane TOPUZ, Alaittin Ali ÖĞÜŞ, Ayhan AKARSU ve Mehmet
AKBULUT’un katılımlarıyla yapılan 29.12.2014 günlü toplantısında:
l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasa’nın 27. maddesi gereğince yapılan
incelemeye göre, adli ve idari yargı yerleri arasında 2247 sayılı Yasa’nın 14. maddesinde öngörülen
biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının; davacının istemi üzerine son
görevsizlik kararını veren Mahkemece 15. maddede belirtilen hükmün aksine, önceki görevsizlik kararına
166
ilişkin dava dosyası temin edilmeden gönderildiği görülmekte ise de; Başkanlıkça adli yargı dosyasının da
ilgili Mahkemesinden getirtildiği ve sonuçta usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı
anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasın incelenmesine oy
birliği ile karar verildi.
II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Filiz BUDAK’ın, davanın çözümünde idari
yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca
görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Uğurtan ALTUN ile Danıştay Savcısı Yakup BAL’ın davada
idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP
DÜŞÜNÜLDÜ:
Dava, Bilkent Üniversitesi’nde Akademik İngilizce Programında öğretim görevlisi olarak
çalışmakta iken davalı idarenin 06.03.2012 gün ve 05077 sayılı ihtarnamesi le hizmet sözleşmesi feshedilen
davacı tarafından, 5.000,00 TL ihbar ve 500,00 TL kötü niyet tazminatının yasal faizi ile birlikte tahsiline
karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Anayasanın “Yükseköğretim Kurumları” başlıklı 130. maddesinin birinci fıkrasında, “Çağdaş
eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü
yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve
danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu
tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.”; 2. fıkrasında,
“Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafında n,
Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabilir.”; 10. fıkrasında “Vakıflar
tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, mali ve idari konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim
elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için
Anayasada belirtilen hükümlere tabidir.” hükmüne yer verilmiş;
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na 5772 sayılı Kanun ile eklenen ve vakıflarca kurulacak
yükseköğretim kurumları ile ilgili düzenlemeler getiren Ek Madde 2'de, “Vakıflar; kazanç amacına yönelik
olmamak şartıyla ve mali ve idari hususlar dışında, akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması
ve güvenlik yönlerinden bu Kanunda gösterilen esas ve usullere uymak kaydıyla, Yükseköğretim kurumları
veya bunlara bağlı birimlerden birini veya birden fazlasını ya da bir üniversite veya yüksek teknoloji
enstitüsüne bağlı olmaksızın, ekonominin ihtiyaç duyduğu alanlarda yüksek nitelikli işgücü yetiştirmek
amacıyla, bu Kanun hükümleri çerçevesinde kalmak şartıyla meslek yüksekokulu kurabilir. Bu meslek
yüksekokulu, kamu tüzel kişiliğini haiz olup, Yükseköğretim Kurulunun görüşü alınarak Bakanlar Kurulu
kararı ile kurulur. Kurulacak meslek yüksekokullarına, meslek ve teknik eğitim bölgesinde gereksinim
duyulması esastır.” denilmi