ABD seçimleri: Çanlar kimin için çalıyor?

advertisement
ABD seçimleri: Çanlar kimin
için çalıyor?
“Demokratik rejim bir ülkeyi yönetmenin en aristokratik
yoludur.” – Lev Troçki
8 Kasım 2016 tarihinde, 58. ABD başkanlık seçimleri yapılacak.
Obama daha önce iki kez bu görevi üstlendiği için üçüncü defa
aday olması yasak. İçerisinden geçmekte olduğumuz süreçte, her
iki parti de yapılan ön seçimlerle kendi adaylarını
belirlemeye çalışıyor.
İlk defa bir ön seçim süreci bu denli tartışılıyor ve gündeme
geliyor. Başkanlık seçimlerine aylar olmasına rağmen ABD’li
kitleler şimdiden farklı kamplara bölünerek son derece
politikleştiler. Sürecin daha başlardan bu derece kızışması ve
uluslararası gündemde genişçe bir yer işgal etmeye başlaması
boşuna değil. Zira ABD sadece yeni başkanını değil, aynı
zamanda dünyanın bütününü etkileyecek bir geleceği de seçmek
için hazırlanıyor. Sanders ve Trump gibi adaylar, ABD
toplumunun duyduğu dönüşüm arzusunun zıt iki ifadesi. Karşıt
kutupların bu denli radikal çıkışlar yapması, ancak daha da
önemlisi bu çıkışları yapabilecek koşulların olgunlaşmış
olması, “olağan” olanın dışında konumlanan bir politik
atmosferin varlığını hissettiriyor. Bir takım sosyal ve
ekonomik süreçlerin sonucu olan bu atmosfer ise hepimizin
tepesinde, hayatlarımızın çatısında asılı duruyor.
Demir Ökçe’nin yeni temsilcisi: Donald Trump
Demir Ökçe, Jack London’ın sosyalist romanları arasında en
olağandışı olanı. 1906’da yazılan bu roman, ABD’de 1912 ile
1932 tarihleri arasında hayat bulan faşist bir rejimin, işçi
hareketini ve demokratik özgürlükleri nasıl ezdiğini anlatır.
1932’de işçilerin ilk ayaklanmasını ezen bu rejime London,
Demir Ökçe ismini vermiştir. ABD’nin bugün içerisinden geçtiği
süreç, sınıflar mücadelesinin izlediği gelişim süreci, Jack
London’ın bu romanının distopik bir kabustan öte mutlak bir
gerçek olabileceğini hatırlatıyor! Zira bahsi geçen Demir
Ökçe’nin yeni bir temsilcisi var artık: Donald Trump…
Donald Trump olağan bir Cumhuriyetçi aday değil ve asla da
öyle okunmamalı. Öngördüğü siyasal tasarım, başlı başına bir
fenomen. Bu siyasal tasarımı hayata geçirebileceği nesnel bir
zeminin varlığı veya yokluğu tartışması bir yana, ABD
kamuoyuna bu eylem programını önerebilmesi dâhi kritik bir
eşiğin atlandığı anlamına geliyor. Koyun yününden işlenmiş bir
peruğu andıran kabarık saçları ve öfkeyle sallanan gıdısıyla
Trump, bir müteahhit ve iş adamı olmasının getirdiği bütün
sınıfsal özellikleri bünyesinde barındırıyor: Kendisi ırkçı,
zenofobik, homofobik, işçi ve kadın düşmanı, basın özgürlüğüne
karşı ve çıkarları adına yoksulları savaşa göndermeye hevesli.
Bunun yanı sıra, muhafazakar akımların yeni eğlencesi olan,
“Kanal İstanbul” benzeri fantastik projelere de sahip.
Birleşik Devletler proletaryasının işsizlik, düşük ücretler ve
yüksek mesai saatleri gibi gündemlerinin pek de yakıcı
ihtiyaçlar olmadığına kanaat getiren Trump, yabancıların
ülkeye girişlerini engelleyebilmek için Meksika sınırına bir
duvar örmeyi planlıyor. Meksikalı yetkililerin duvarın
parasını ödemeyeceklerini söylemesinin üzerine ise “Duvar az
önce 10 metre daha yükseldi!” açıklamasında bulunuyor. Aynı
zamanda Beyaz Saray’ı altın rengine boyatmayı düşündüğünü de
belirtiyor. Gazeteciler ve basın mensupları ile sürekli dalga
geçen, onlara kaba davranan ve onları kimi zaman yaka paça
dışarı attıran sansürcü bir mizacı da var Trump’ın. Bir basın
açıklaması sırasında kendisinin IŞİD’e neden karşı olduğu
sorulduğunda, bütün dürüstlüğüyle kapitalist sınıf adına şöyle
cevap veriyor: “IŞİD Irak ve Suriye’de oteller inşa ediyor.
Benle rekabet ediyorlar!” Genellikle parti içi rakiplerinin
politik önermelerini eleştirmektense, onların dış görünüşleri,
konuşma tarzları ve özel hayatları ile dalga geçmeyi tercih
ediyor. Trump neden diğer sağcı adaylardan daha tehlikeli?
Aslında bunun cevabını bir röportaj sırasında verdi. Vietnam
Savaşı’nda 5 seneliğine esir düşmüş olan ve 2008’de ABD
başkanlık yarışına Cumhuriyetçi Parti’den katılan John McCain
hakkında röportaj sırasında şöyle diyor: “McCain savaş
kahramanı falan değil. Çünkü yakalandı. Ben yakalanmayanları
severim.” ABD kamuoyunun önünde bir “savaş kahramanı” hakkında
bu denli iddialı bir söylemde bulunmak Trump’ın
“patavatsızlığı” ile açıklanabilecek bir hadise değil.
Analistlerin Trump kampanyasının açık bir dikkatsizliği olarak
yorumlayabilecekleri bu çıkış, aslında kampanyanın önerdiği
siyasal programın bilinçli bir ifadesi. Vatansever önyargılara
sahip geniş kesimlerce “saygısızlık” olarak adlandırabilecek
bu ifadeye rağmen (ya da belki sayesinde!) Trump’ın ön
seçimlerden rahatlıkla birinci çıkmaya devam etmesi, çanların
çalmaya başladığı bir gerçekliğe işaret ediyor.
Trump’ın yarı-faşizan bir kampanya ile bu kadar öne
çıkabilmesinin bir diğer nedeni de Cumhuriyetçi Parti’nin
kendi içerisinden daha “rasyonel” ve sağlam bir sağ alternatif
çıkaramamasında saklı. Parti içi rakiplerinin, birbirlerinden
önemli derecede farklılaşmayan tekrar niteliğindeki alışıldık
sosyal önermeleri Trump’ı güçlendiriyor. Parti içi başka bir
aday olan ancak daha sonra yarıştan çekilen, George Bush’un
kardeşi Jeb Bush’un, ön seçimler başlamadan önce Trump’ın
başlıca rakibi olması bekleniyordu. Ancak anlaşıldı ki,
Bush’un en büyük zorluğu ve düşmanı yeni kendisi, yani
soyadıydı. Bush soyadına toplum nezdinde biriken öfke, parti
içi münazaralarda su üzerine birçok kez çıkarak adaylar
tarafından bolca kullanıldı. Kendisi de bunun farkına varmış
olacak ki, münazaralarda savunduğu politik program “ılımlı bir
Bush’culuk” çizgisini izliyordu. Trump’ın önerdiğine oranla
daha küçük çaplı bir savaş planını öngörmüş olan Bush, Latin
Amerika ve Ortadoğu’dan ABD’ye kaçanların sınır dışı
edilmesine cepheden karşı çıkmıştı. Elbette bu, Bush soyadının
ortaya çıkardığı sınıfsal öfke ile refleksin yarattığı
basıncın bir sonucuydu. Her ne kadar kendisi bu basınca teslim
olsa da, ön seçimlerde aldığı oldukça düşük oy oranları
sonrasında Bush, Beyaz Saray’daki koltuğa oturma planlarından
vazgeçti.
Trump’ın münazaralardaki vulger tartışma tarzı, yavaş yavaş
diğer Cumhuriyetçi adayların (Cruz ve Rubio) tezlerini savunma
tarzlarını da fethediyor. Son birkaç münazaradır, Cumhuriyetçi
adaylar politik programlarından ve siyasi hedeflerinden değil,
birbirlerinin kirli geçmişlerinden bahsettiler ve belden
aşağısı da dahil olmak üzere fiziksel dış görünüşleriyle
değişik seviyelerde alay ettiler.
Trump’ın hangi sosyo-ekonomik ve politik süreçlerin sonucunda
bu denli öne çıktığını anlayabilmek çok önemli. Bir takım
analizler Trump’ın “önlenemez” yükselişini şovmenliği ile
açıklıyor, mitinglerinin insanları çok eğlendirdiğini
söylüyor. Mevcut tehlike daha yanlış okunamazdı. Bir cümle ile
özetlemek gerekirse Donald Trump, ABD toplumunun kronikleşen
çöküşünün, işçilerin cüzdanlarının kullanmaya kullanmaya
tozlanmasının ve ABD’nin dünya liderliği koltuğunun sarsılma
ve yıkılma emareleri göstermesinin reaksiyoner ve faşizan bir
dışavurumu. Çöken Alman ulus-devletçiliğinin Nazileri,
iktidarlardan düşen siyasal İslamcılığın IŞİD’i doğurması
gibi, “Amerikan rüyasının” gitgide bir karabasan halini alması
da Trump’ı ve onun barbarlığı temsil eden programını
güçlendiriyor. Trump da bu ilişkiyi kabul ediyor zira
kampanyasının sloganı “Amerika’yı yine muhteşem yap”. Bu,
bütün basın ve yayın organlarını tekelinde biriktirmiş olan
Wall Street sakinlerinin uzun senelerdir sürdürdükleri
“muhteşem ülke ABD” temalı propagandanın ardında büyük bir
enkaz bırakarak çöktüğüne, klasik vatanperver argümanların
iflas ettiğine işaret ediyor. Trump da, ona oy verenler de
artık ülkelerinin “muhteşem” olmadığını kabul ediyorlar,
senelerdir bilinçlerine pompalanan ve mutlu sonla biten
masalların değil, bir tragedyanın içerisinde olduklarını fark
ediyorlar. Siyahilere dönük soykırımcı bir politikayı
sahiplenen Klu Klux Klan’ın Trump’a oy çağrısı yapması ve
Trump’ın Twitter’dan Mussolini alıntıları yapması bu ilişkinin
doğrudan bir sonucu.
New York Times yazarlarından birçok politik danışmana kadar,
Trump’ın siyaset yapmayı bilmediğini, kabalığı sebebiyle
kaybedeceğini ve aslında darkafalı bir emlakçıdan öte bir şey
olmadığını söyleyen çok. Haklı olabilirler, yarışın son
virajına girildiğinde Trump gerçekten de kazanamayabilir.
Ancak Trump’ın bu seçimlerin kazananı olarak çıkıp
çıkmamasından öte, neyi temsil ettiği, hangi istenci ifade
ettiği önemli. Trump, başarılı bir iş hayatının ardından daha
da fazlasını başarmak isteyen basit bir güç tutkunu despot
değil, ABD kapitalist sınıfının ileri keşif kolu. Bu ileri
keşif kolunun kapitalist sınıfa vereceği rapor, ardından başka
birliklerin gönderilip gönderilmeyeceğini belirleyecek.
Peki insanlar, Cumhuriyetçi Parti’nin dâhi ağır topları
tarafından yerden yere vurulan Trump’a neden oy veriyorlar?
Trump’a oy atan insanlar kim? Sivil toplum kuruluşlarının
gerçekleştirdiği anketler “eğitimsiz beyaz nüfus” diyor. Ancak
bunun da ötesinde alt ve orta-alt sınıfın yorulmuş, öfkelenmiş
ve korkmuş kesimleri Trump seçmenlerinin omurgasını
oluşturuyor. Toplumun atomizasyonu, her bireyin kendilerini
ezen şirketlerin karşısında yalıtılması ve izole olması, ev
içi refahın çökerken yalnızlaşmanın yükselmesi: Trump,
yaşadığı şoku atlatamamış olan bu psikolojilerden sonuna kadar
faydalanıyor. Toplumun paramparça olmuş ruh halini alıyor ve
bunu mülteciler ile Müslümanlara karşı birleştirmeyi öneriyor.
Trump “ABD’nin kurtarıcısı” rolüne soyunuyor ve ulusun
üzerinde bir hakem gibi yükselme iddiasında olan bütün
Bonapart adayları gibi bir “kutsal görevden” bahsediyor:
Geleneksel Hıristiyanlık öğretilerinin biçimini kullanarak
“milli değerleri” ve “ulusun temeli aile kurumunu”
savunacağını, bunu da elinde bir kılıçla yapacağını deklare
ediyor.
Marx, hiçbir toplumun kendi olasılıklarını tüketmeden yok
olmayacağını yazmıştı. Trump, ABD toplumunun önündeki kritik
olasılıklardan birisi. Bu olasılığın tüketilmesi, kaçınılmaz
bir çöküşün başlangıcı olacaktır. Troçki 78 sene önce bir
röportajında, işçi örgütleri üzerinde faşizan yaptırımlar
uygulayan valiler üzerine şöyle konuşuyordu:
“Newark’daki vali, Hague’ı taklit etmeye başlıyor; Hague ve
büyük patronlar hepsini esinlendiriyor. Şu tamamen açık ki,
Roosevelt, şimdiki krizde demokratik araçlarla hiçbir şey
yapamayacağını gözleyecek. O, Stalinistlerin 1932’de iddia
ettiği gibi faşist değildir. Fakat inisiyatifi felç olacaktır.
Ne yapabilir? İşçiler hoşnut değil, büyük patronlar hoşnut
değil.
(…)
Newark valisinin yaptığı taklit büyük bir öneme sahiptir. İki
ya da üç yıl içerisinde Amerikan karakterli güçlü bir faşist
hareket olabilir. Hague nedir? Mussolini ya da Hitler ile bir
alıp veremediği yoktur, o bir Amerikan faşistidir. Nasıl
yükseldi? Toplum artık demokratik araçlarla daha fazla
yönetilemiyor, onun için.
(…)
Lundberg’in kitabında gösterdiği 60 ailenin ABD’yi yönettiğini
iyi anlamalıyız. Fakat nasıl yönetiyorlar? Bugüne kadar
demokratik yöntemlerle. Onlar orta sınıflar, küçük burjuvazi
ve işçiler tarafından kuşatılmış küçük bir azınlıktırlar.
Onlar bu toplum içerisindeki orta sınıfları bu topluma ortak
etme olasılığına sahip olmalıdırlar.”
El Dorado’nun yeni temsilcisi: Bernie Sanders
Sanders için, Voltaire’in de kullandığı İspanyol kökenli bir
efsanevi ütopyanın temsilcisi dedik ancak bu savunduğu
önermeler imkansız olduğu için değil (aksine bu önermelerin
gerçekleşmesi tek çıkış yolu). Böyle söylememizin sebebi,
Sanders’ın bu önermeleri gerçekleştirme planlarını ve
yöntemini, parlamentarizmin renkleriyle boyamış olması.
Sanders ABD işçi sınıfının bilincinde ilerici kırılmalar
yaratsa da, reformlar yoluyla kapitalist sınıfın
durdurulabileceğini söyleyerek, eski bir yanılsamanın
günümüzdeki sesi hâlini alıyor.
Sanders geçmişte Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti
dışarısında kalan birçok sosyalist grup inşa etti ve bunların
başını çekti. 1968’de siyahların özgürlük hareketinin kararlı
bir savunucusu olarak seferberliklerin içerisinde yer aldı.
Vermont’da dört defa art arda Burlington valisi seçildi.
2006’da senatör seçilerek, “ilk sosyalist senatör” oldu. Bu
süreç içerisinde, Obama’nın da aktif desteğiyle Demokratik
Parti’ye katıldı ve partinin “radikal” solunu temsil etti.
Yaklaşan
başkanlık
seçimleri
için
adaylığını
açıklayan
Sanders, Trump’la birlikte sürmekte olan seçim yarışının en
çok konuşulan ismi. Red Hot Chili Peppers grubunun
kampanyasını desteklemek için dayanışma konseri verdiği,
Hollywood’dan birçok ismin desteğini açıkladığı, siyah
hareketinin kamu figürleri olarak öne çıkan liderlerinin oy
çağrısı yaptığı ve Carl Sagan’ın öğrencisi Neil deGrass Tyson
gibi birçok bilim insanının arkasında durduğunu açıkladığı
Sanders’ın yakaladığı bu dinamizm nasıl açıklanabilir? Hem de
bir sene önce kendisinin potansiyel adaylar içerisinde dâhi
tartışılmadığını, tartışılsaydı da birçok analistin kendisini
politik bir güç olarak hiç ciddiye almayacağını düşünürsek.
Sanders zenginleri vergilendireceğini, saatlik mesai ücretini
15 dolara çıkaracağını, üniversiteleri ve sağlık hizmetlerini
ücretsiz hâle getireceğini, ırkçılıkla ve küresel ısınmayla
savaşıp, LGBTİ hareketini destekleyeceğini ve askeri
müdahaleleri sonlandıracağını söylüyor. Obama iktidarının
kitlelerde yarattığı hayal kırıklığı Sanders’ı güçlendiriyor.
Kendisi, işçilerin senede elli bin dolardan daha az kazandığı
New Hampshire eyaletinde %85’lik bir oranla rakibi Clinton’ı
geride bıraktı. AFL-CIO gibi birçok sendika, yarışta şimdilik
önde olan Clinton’ı destekleseler de, son senelerde mücadele
hâline geçmiş olan hemşireler, iletişim işçileri, fast food
emekçileri gibi farklı sektörler de Sanders’a desteklerini
açıklamış durumdalar. Bunların yanı sıra Sanders,
bankacılardan ve lobicilerden seçim faaliyetleri için alınan
ve “süper paket” ismi verilen fonları reddeden tek aday.
Kendisi internet üzerinden kampanyasının desteklenmesi için
mali bir dayanışma ağı kurdu. Kısa bir sürede altı yüz binin
üzerinde insan bu ağ üzerinden Sanders’ın kampanyasına
ekonomik yardımda bulundu. Yardımda bulunanların sayısı bugün
iki milyona yaklaşırken, Sanders’ın ABD tarihinin en geniş
katılımlı kampanyasını organize ettiği söyleniyor.
Sanders’ın çağrısı kelimesi kelimesine şu: “Politik devrim”.
Bu tamlamayı Marksist anlamıyla kullanmasa da, vampir görünce
gümüş çıkarır gibi “devrim” kelimesini duyunca haç çıkaran ABD
kamuoyunun geniş kesimlerinin gündelik hayatlarına bu kelimeyi
sokabilmesi dâhi bilinçlerde yaşanmış bir sıçramayı
gösteriyor. Soğuk Savaş’ın anti-komünist demagojileri ile
sarıp sarmalanmış ABD’li kitleler, artık devrimci sloganlardan
korkmuyorlar. “Saatlik mesai ücreti 15 dolara çıksın” diyen
birisine, “istersen Kolhoz da kuralım” tarzında gevezeliklerle
cevap veren karaktersiz seslerin sayısı bir hayli azaldı.
Sanders, ABD’de toplum genelince bir küfür olarak kullanılan
“sosyalist” kelimesini kendisi için hiç çekinmeden kullanıyor
ve aynı zamanda canlı yayına çıktığında hiçbir dine
inanmadığını da açıklıyor. Birleşik Devletler kurumlarının ve
kamuoyunun “kutsal” bildiği birçok tabuyla, geleneksel
politikalarla ve İncil’in temel alındığı çağdışı inançlarla
ters düşen bu adayın, donuk önyargılar sebebiyle kampanyasının
ölü doğacağı sanılırken, giderek popülerliğini arttırması,
toplumsal krizin yol açtığı yaşamsal endişelerin gücünü gözler
önüne seriyor.
Sanders’ın “sosyalizm” modeli, Kuzey Avrupa ülkelerinin sahip
olduğu iktisadi altyapının örnek olarak alınmasını öngörüyor.
El Dorado’nun temsilcisi olarak anmamızın sebeplerinden birisi
de gerçek dışı olan bu önerisi. Doğu Asya’ya kayan sanayi
üretimini ABD topraklarına geri getirerek istihdam
yaratacağını açıklayan Sanders’ın “demokratik sosyalizm”
programı, uluslararası iş bölümünün ve eşitsiz bileşik gelişim
teorisinin acımasız yasaları ile vereceği kavgada yenilmeye
mahkum. Birleşik Devletler
tarihsel krizi bir üretim
üretici güçlerinin yaşadığı
tarzı sorunu olarak değil,
kapitalizmin sınırlarından taşmayan ekonomik modeller sorunu
ve coğrafi tercih meselesi olarak yorumlayan Sanders, mevcut
iktisat yasaları altında İskandinavya ülkelerinin var
olabilmesi için Kenyaların ve Sri Lankaların da olması
gerektiğini anlamıyor.
Evet, Vermontlu sosyalist Clinton’ın gerisinde. “Süper Salı”
ismi verilen ve 11 eyalette aynı anda yapılan seçimlerde
kendisi 4 eyalet kazanırken, Clinton geriye kalan 7’sini de
kazandı. Ancak bu geriliğe rağmen gözlemlenmesi gereken farklı
bir olgu var. Clinton’ın seçimler öncesinde eyaletlerde
yaptığı mitingler bir hayli sönük geçiyor. Ölü bir atmosferin
altında gerçekleşen ve liberal demokrat ilkelerin can sıkan
rutin tekrarlarına dönüşen bu mitinglere birkaç yüz insan
katılıyor. Sanders ise gittiği her yerde binlerce kişilik
küçük stadyumları doldurmayı başarıyor. Mitinglerde yaptığı
konuşmalar sık sık alkışlarla ve mücadeleye çağıran heyecanlı
sloganlarla bölünüyor. Sanders’ın seçmen ağı Clinton’a oranla
daha ufak olabilir ancak bu kitle daha dinamik ve enerjik,
toplumu dönüştürme gücü çok daha yüksek. Sistemde köklü
değişimleri gerçekleştirme istekleri, nicel olarak daha küçük
olan bu kesimleri nitel olarak daha etkili kılıyor.
Sanders’ın Demokratik Parti içerisinden çıkan bir aday
olduğunu söylemiştik. Çelişkili olacak ancak kendisi 1986
yılının Temmuz ayında, Berkeley’de sosyalistlerin ve
aktivistlerin katıldığı bir toplantıda, şunları söylemişti:
“Biz sosyalistlerin Demokratik Parti içinde kendi
fikirlerimizi empoze etmek için çalışıp çalışmamamız
gerektiğini tartışıyoruz. Ama Demokratik Parti, sosyalistlerin
değil, aksine düşmanlarının, burjuva politikacıların partisi.
İşçilerin, işçi sınıfının, sosyalistlerin partisi değil, çünkü
işçileri ezen sınıfı savunuyor. Eğer partilerine katılarak
Demokratlara karşı seçimleri kazanabileceğimizi gösterseydik,
politik bir güç olarak kendi doğumumuzu ertelemiş olmaz
mıydık? Kendi fikirlerimize en büyük suç bu olmaz mıydı?”
Bu konuşmanın üzerinden geçen 30 sene, açık ki, Sanders’ı
değiştirmiş. Reformist de olsa geniş emekçi kesimleri
kucaklayacak bağımsız bir işçi partisinin inşasından vazgeçen
Sanders, politik programını geleneksel anti-demokratik iki
partili seçim paradigmasına hapsetmiş durumda. Bu bağlamda
Sanders ile Çipras karşılaştırması bir hataya işaret ediyor,
zira iki isim de farklı konjonktürlerin bir sonucu. Syriza,
geleneksel burjuva partilerinden yaşanan bir kopuş sonucu, çok
sayıdaki genel grevin ardından iktidara yerleşmiş ve ardından
Yunanistanlı işçilerin kurtuluş özlemlerini Troyka’ya
pazarlamıştı. Sanders ise emperyalist askeri müdahaleler
gerçekleştiren ve büyük bankaların siyasi büroları gibi
çalışan iki partili geleneksel sistemden herhangi bir kopuşu
önermiyor, aksine bu aristokratik çıkmazın içerisinde
konumlanıyor ve bu çıkmazı soldan yeniden üretiyor.
***
Trump ve Sanders gibi, geleneksel Amerikan siyasetinin
“olağan” değerleri içerisinde konumlanmayan çıkışların aynı
zaman dilimlerinde ortaya çıkmış olmaları kesinlikle bir
tesadüf değil. Sadece bu gerçek bile, dünyanın geri kalanıyla
birlikte ABD toplumunun üzerine çökmüş olan sosyo-ekonomik
buhranın korkunç derinliğini gösteriyor.
ABD’nin üzerinde bir sarkaç sallanıyor. Beyaz Saray’ın yönetim
krizi derinleştikçe bu sarkaç ivme kazanıyor. Asıl tehlike,
sola doğru sallanan sarkacın, orada tutulamazsa, geri dönüşsüz
bir şekilde sağa savrulacağı olmasıdır.
Download