Burhan 139.indd - Burhan Dergisi

advertisement
¾ËWh¸?™h¸??¾lG
´‡A ÅBÆjI •A ÓËçA ÅAjZJºA
ľ
³†@ÄAÅiH”@Òʦœ@Ä@iYI¹¾ËWh¸?™h¸??¾lG
@ý
Editörden
²…@ÃAÄhH“@ÑÉÁ¥›@Ã@hYI¸@¼ÀÍYjºA
ějºA A ÀnI
¿mH
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Allah, dilediğini aziz (izzet sahibi) kılar, dilediğini zelil (zillet sahibi) eder.” (Âli İmrân sûresi,
3/26.)
tevazi ve merhametli, ama düşmanlarına karşı
‘izzet’ (güç ve şeref) sahibidirler. Onların karşısında pısırık, sünepe, teslimiyetçi ve hakkını
savunamayacak kadar korkak değildirler.” (Maide sûresi, 5/54.)
¿ÌXi¹@Úi¹@@¿mH
“Mü’minleri bırakıp da kafirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi
arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah›a aittir.” (Nisa, 139)
“Zalim sultanlar (yöneticiler) bir ülkeye zorla girdikleri zaman orasının huzurunu bozarlar
(ifsat ederler), mallarına ve onları ayakta tutan
değerlerine saldırırlar. Şerefli insanları (izzetli
kimseleri) zelil hale getirirler, onları aşağı bir
duruma düşürürler.” (Neml sûresi, 27/34.)
¾ËXh¸@™h¸@@¾lH
Elmalılı: “- Münafıklar mü›minlere karşı Yahudilerle müvalat (dostluk) ediyorlardı. Bunlar o kafirlerin
yanında izzet ve şeref bulacaklarını mı zannediyorlar?
Ne kadar yanılıyorlar? Çünkü bütün izzet Allah’ındır.
Ve ancak ondan alınır. Allah’ın izzet vermediği kimseler hiç bir şekilde aziz olamazlar. Allah mü!minleri
“İzzet Allah’ın, Resûlünün ve mü’minlerindir”
buyurarak i’zaz etmiştir (aziz kılmıştır). Binaenaleyh
kafirlerin dostluğundan izzet beklemek ne kadar ma›kustur (tersdir). Onlarla beraber oturmaktan bile sakınmak, izzeti imanı muhafaza etmek lazım gelirken
onlarla müvalat etmek ve onlardan izzet beklemek
nasıl olur?”
“Bir kısım insanlar, Allah’ı (c.c.) bırakıp
putları ‘ilah’ edindiler. Onlar bu yalancı, işe
yaramaz, bir faydasını görmedikleri, hayali tanrılarının yanında bir ‘izzet’ bulacaklarını zannederler. Bu elbette mümkün değildir.”
(Meryem sûresi, 19/81.)
“Allah, bazı cahillerin ve heveslerini ilâh
haline getirip te O’nun hakkında kısır düşünenlerin niteledikleri, ya da kendi uyduruk
tanrıları gibi değildir; O Sübhan’dır (çok yücedir) ve O gerçek izzetin de sahibidir.” (Saffat sûresi, 37/,180.)
“Mü’minler, kendi kardeşleri olan müslümanlara karşı gayet alçak gönüllü (zelil), mü-
“Her kim şeref ve izzet istiyorsa bilsin ki
izzet bütünü ile Allah’a aittir. Güzel sözler ancak O’na yükselir. Salih ameli de güzel sözler
yükseltir.” (Fatır, 35/10.)
“İzzet Allah’ın, Resûlünün ve mü›minlerindir.” (Münafıkun, 8)
Elmalılı: “- Kuvvet, hakiki galibiyet, haysiyet Allah’ın ve O›nun î’zaz eylediği kimselerindir ki onlar
da Allah’ın Resulü ve halis mü’minlerdir. Münafıkların izzeti yoktur, izzetleri olsaydı nifaka, yalancılığa
tenezzül etmezler, dünya hayatı için sonunda Hakk’ın
huzurunda yüzlerini kara çıkartacak olan o ahlaksızlıkları, alçaklıkları irtikab eylemezlerdi (işlemezlerdi).
Binaenaleyh zilletleri kendileridir.
Hasan İbni Ali (r.a.)›a bir adam: “Nas sende biraz kibir var iddiasında bulunuyor” demişti. Cevaben:
“O kibir değil ve lakin izzettir.” diye karşılık vermiştir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a) “Mü›minin izzeti
ve rif’ati (şeref ve yüceliği) nas’dan istiğnasıdır”
(Halka karşı müstağni davranmasıdır) buyurmuştur.
İçindekiler
AYLIK İLİM KÜLTÜR DERGİSİ
Yıl: 12
Sayı: 139
N�san
2017
SAHİBİ
Burhan Basın Yayın
Eğ�t�m ve Tur. Ltd. Şt�.
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
Serdar TAŞAR
YAYIN DANIŞMANLARI
Prof. Dr. İbrah�m BAYRAKTAR
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Yard. Doç. H. Murat KUMBASAR
YAYIN KURULU
Yusuf ELİBOL
Ramazan ÇAKIR
Aydın BAŞAR
Sal�h AYDIN
Musa KARACA
GRAFİK TASARIM
Talha AKA
Aziz Gençler 4
Prof. Dr. Mustafa Ağırman
İzzet Allah’ın,
Rasûlü’nün ve Mü’minlerindir 8
Yrd.Doç.Dr. Mustafa KARABACAK
İzzet (Üstünlük)
Tamamıyla Allah’ındır 12
İzzetini Koru Ey Müslüman 18
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Sami YILDIZ
Ersan BİLGİN
İslâm’dan Başka Şeylerde
DAĞITIM ORGANİZASYONU
Talha AKA
Gsm: 0541 580 1969
F�yatı
Tek Sayı: 8 TL
1 Yıllık (12 Sayı) Abone: 96 TL
Yurtdışı
1 Yıllık Abone: 75 Euro
Abonel�k İç�n Hesap Numaraları
Posta Çek� No: 5091167
Burhan Basın Yay.Eğt.Tur.Ltd.Şt�.
Kuvettürk Sultanbeyl� Şubes�
Hesap No: 826718 - 1
İBAN: TR51 0020 5000 0008 2671 8000 01
Türk�ye F�nans Sultanbeyl� Şubes�
Müşter� No: 291928
IBAN:TR67 0020 6000 6300 2919 2800 01
Z�raat Bankası Sultanbeyl� Şubes�
Hesap No: 1673–44165588-5002
IBAN:TR690001001673441655885002
YAYIN VE İLETİŞİM ADRESİ
Mehmet Ak�f Mah.
Kuran Kursu Cad.No: 87
Sultanbeyl� / İST.
Tel: +9 (0216) 498 94 00
Faks: +9 (0216) 398 94 69
İNTERNET ADRESİ
burhanderg�s�@hotma�l.com
www.burhanderg�s�.com
BASKI
M�lsan A.Ş. 0212 697 1000
YAYIN TÜRÜ
Aylık Sürel� Yayın
Gönder�len yazılarda ed�tör ve yayın kurulu
değ�ş�kl�k yapab�l�r. Gönder�len yazılar �ade
ed�lmez. Yazılardan kaynak göster�lerek
alıntı yapılab�l�r.
Yayınlanan reklamlardak� ürün ve h�zmetler�n sorumluluğu reklam verene a�tt�r.
İzzet Aramak 22
Şeref, Onurlu Bir Payedir 26
Hikmet Damlası 28
İslam’ın Yarını 30
Sahabe Müdafaası II 40
Kibâr-ı Kelâm (Ehlullahın Dilinden...) 46
Duaya Muhtacız-I 48
Fatih Sultan SEMİZ
Memduh ERGİN
Hz. Pîr Seyyid Ahmed er-Rufai (k.s)
Nureddin YILDIZ
Dr. İhsan ŞENOCAK
Ubeyd FAKİRULLAH
Abdullatif ACAR
Kitabü’t Tevhid
İmam Ebu Mansur El Matürîdî 54
Gelen Ebû Zerr Olsa 58
Kulluk Ve Vatandaşlık Arasında 64
El-Esmâ’Ül-Hüsnâ 68
Burhan Çocuk 70
Yrd. Doç. Dr. Süleyman KOYUNCU
Hatice FURHAN
Av. Bahaddin ELÇİ
Hamza MERT
Musa KARACA
4
Aziz Gençler
Prof. Dr. Mustafa Ağırman
30
İslam’ın Yarını
Nureddin YILDIZ
40
Sahabe Müdafaası II
Dr. İhsan ŞENOCAK
48
Duaya Muhtacız-I
Abdullatif ACAR
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Aziz Gençler
Hz. Câfer, Hz. Peygamber’in amcası Ebû
Tâlib’in dört oğlunun üçüncüsüdür. Onun
oğulları sırası ile Tâlib, Akîl, Câfer ve Ali’den
ibârettir. Bu dört kardeşin en büyüğü Tâlib, en küçüğü de Hz. Ali’dir. Ebû Tâlib’in üçüncü oğlu olan
Hz. Câfer, yaklaşık 590 yılında Mekke’de doğdu.
Küçük kardeşi Ali’den on yaş büyüktü. Ebû Tâlib’in, oğullarından ayrı dört de kızı vardı. Çocuklarının fazla oluşu sebebiyle geçim sıkıntısı çektiği
sırada yükünü hafifletmek üzere Hz. Peygamber
Ali’yi, amcası Abbas da Câfer’i yanına almıştı. Bu
sebeple Câfer’in gençlik yılları amcası Abbas’ın yanında geçti. Amcası Abbas, evlenecek yaşa gelen
Câfer’i baldızı Esmâ bint Umeys ile evlendirdi.
Câfer, Mekke’de, Hz. Peygamber’e ilk
îman edenler arasında yer aldı. Onun, 25.
veya 32. Müslüman olduğu rivâyet edilmektedir. Mekkeli müşriklerin Müslümanlara eziyet
ve işkenceleri artınca Hz. Peygamber, isteyenlerin
4
Nisan / 2017
Habeşistan’a hicret edebileceğini söyledi. On bir
erkek ve dört kadından oluşan ilk kâfile, 615 yılında Mekke’den Şuaybe limanına, oradan da bir
tekneyle Habeşistan’a geçtiler. Bu ilk muhâcirlerin
iyi karşılanması üzerine bir yıl sonra, 616 yılında
gerçekleşen ikinci hicret kâfilesine yetmişten fazla
Müslüman katıldı. Hz. Câfer ve hanımı Esmâ da
ikinci kâfile ile Habeşistan’a hicret edenler
arasındaydı. Üstelik Hz. Peygamber, Câfer’i bu
ikinci kâfileye başkan olarak tâyin etti. Hicret
eden Müslümanlara iltica hakkı tanınmaması konusunda Kureyşliler, elçi olarak Abdullah b. Ebî Rabîa
b. Muğîre el-Mahzûmî ile Amr b. el-Âs es-Sehmî’yi,
Habeşistan’a gönderdiler. Habeş hükümdarı Necâşî Adhame’nin huzurunda yapılan münâzarada Müslümanları Hz. Câfer temsil etti ve
dâvâsını çok iyi savundu. Bu savunmada büyük bir açıklık, cesâret ve mahâretle İslâm inançlarını ortaya koyup yurtlarını terk etme sebeplerini
îzah eden Hz. Câfer, Kureyş temsilcilerinin eli boş
dönmesini sağladı. Hatta bunun ardından Necâşî’nin,
Câfer sâyesinde Müslüman olduğu söylenir. (Ahmet Önkal, “Câfer b. Ebû Tâlib”, DİA, VI, 548-549.)
Genç bir sahâbînin yaptığı, bize göre tarihin sayfalarına altın harflerle yazılacak bu savunmayı, hep
birlikte okuyalım. Okuyacağımız bu bölümü bize,
kendisi de bir Habeşistan muhâciri olan Hz. Ümmü
Seleme (r.anhâ) anlatıyor. Bildiğiniz gibi o da, eşi Ebû
Seleme ile birlikte ikinci Habeş hicretine katılmıştı.
Bir müddet sonra eşi ile Mekke’ye döndüler, sonra
da Mekke’den Medîne’ye hicret ettiler. Ebû Seleme,
Uhud savaşında aldığı yaradan dolayı hicretin
dördüncü yılında vefat edince, Ümmü Seleme
dört çocuğu ile dul kaldı. Hz. Peygamber, bu fedâkâr hanım ile evlendi ve onu müminlerin anneleri arasına katarak şereflendirdi. Şimdi biz,
bu annemizi dinliyoruz:
“Habeşistan toprağına vardığımızda orada
hayırlı bir komşuya, Necâşî’ye misâfir olduk.
Onun yanında dînimiz konusunda güvene kavuştuk. Hiçbir eziyet görmeden ve hoşlanmayacağımız bir söz işitmeden Allah’a ibâdet ettik. Bizim bu durumda olduğumuzun haberi Kureyş’e
ulaşınca, bizim hakkımızda Necâşî’ye iki güçlü adam
göndermeye karar verdiler. Bu adamlarla Necâşî’ye
Mekke’nin seçilmiş kıymetli eşyalarından hediyeler
gönderdiler. Gönderilenler arasında en ilgi çekenler
de deriden yapılan eşyalardı. Bu deriden mâmûl eşyaları müşriklerin evlerinden toplamışlar. Necâşî’nin
adamlarından hiç birini ayırt etmeden hepsi için hediye hazırlamışlar. Sonra bu hediyelerle birlikte Abdullah b. Ebî Rabîa b. Muğîre el-Mahzûmî ile Amr
b. el- Âs es-Sehmî’yi gönderdiler. Bu görevi bunlara
verdiler ve kendilerine şöyle de tâlimat verdiler:
“Gidenler hakkında Necâşî ile konuşmadan önce, adamlarının hepsine hediyelerini
verin. Sonra da Necâşî’nin hediyelerini verin.
Daha sonra Necâşî, yanına giden Müslümanlarla konuşmadan önce, onları size teslim etmesini isteyin.”
Kureyş’in bu iki elçisi hazırlıklarını yaptıktan
sonra, yola çıktı ve bir müddet sonra, Necâşî’nin
huzuruna vardılar. Biz, onun yanında, hayırlı
bir memlekette, hayırlı bir komşu ile birlikte
yaşıyorduk. Bu ikisi, Necâşî’nin adamlarının
tamamına hediyelerini verdiler. Kendisine hediye
verdikleri her kişiye de şöyle dediler:
“Hükümdârın memleketine bizim içimizden, kendi dinlerini terkeden, sizin dîninize
de girmeyen, kendini bilmez bir takım çocuklar sığındılar. Bunlar bizim de sizin de tanımadığınız yeni bir din ortaya çıkardılar. Bu
gelenlerin kavimlerinin ileri gelenleri, bizi,
hükümdâra, bunların kendilerine geri verilmesi için gönderdiler. Biz, onlar hakkında
hükümdârla konuştuğumuz zaman, siz, hükümdârın onlarla konuşmamasını sağlayın ve
bir de onları bize teslim etmesi için istişârede bulunun. Çünkü onların kavimleri, onları,
başkalarından daha iyi görür, gözetir ve ayıplarını, kusurlarını daha iyi bilirler.”
Necâşî’nin adamlarının hepsi, bu teklife “evet”
dediler. Bu iki elçi, daha sonra Necâşî’nin huzuruna
çıktı ve ona da hediyelerini takdîm ettiler. Necâşî, bu
hediyeleri kabul ettikten sonra kendileri ile konuşmaya başladı ve niçin geldiklerini sordu. Bu ikisi söze
başlayarak şöyle dediler:
“Ey hükümdâr! Bizden kendini bilmez bir
takım çocuklar, senin ülkene sığındılar. Bunlar,
kendi kavimlerinin dinlerini terk ettikleri gibi,
Ne zaman atacağız bu ölü toprağını üzerimizden.
Haydi! Bir silkinelim! İzzet ve şerefimizle yola devam edelim.
İzzetli gençlerin sayısını çoğaltalım.
İzzetli az bir topluluk, zillet ve meskenet içerisindeki kalabalık bir topluluğa
gâlip gelecektir. Bunu yakında göreceğiz inşâallah.
Nisan / 2017
5
senin dinine de girmediler. Yeni, uydurma bir
din ortaya çıkardılar. Bu dîni ne biz tanıyoruz,
ne de sen tanıyorsun. Bizi sana onların babalarından ve amcalarından ileri gelenler, onları
geri vermen için gönderdiler. Onlar, bunlardan
daha kavrayışlı kimselerdir. Kendilerine karşı
işledikleri ayıpları da iyi bilmektedirler.”
Abdullah ve Amr için Necâşî’nin, kendi yanına
sığınan kişilerin sözlerini dinlemesinden daha fenâ bir
şey olamazdı. Hükümdârın etrafındaki adamları ve
saray ileri gelenleri: “Ey hükümdâr! Bunlar doğru
söylüyorlar, o gelenleri bunlara teslim et!” dediler. Necâşî, etrafındaki adamların böyle konuşmalarına sinirlendi ve şöyle dedi:
“Hayır, Allah’a yemin olsun ki, onları bu
kişilere teslim etmeyeceğim. Bana komşu
olan, benim ülkeme yerleşen ve başkalarına
karşı beni tercih etmiş olan bir topluluğu yanıma çağırıp, kendilerine işin gerçeğini sormadan, onları bir oyuna getirerek bu adamlara
teslim edemem.”
Necâşî, daha sonra Müslümanlara bir adam gönderdi ve onları yanına çağırdı. Hükümdâr’ın elçisi,
Müslümanların yanına gelince, Müslümanlar toplandılar ve birbirlerine: “Hükümdârın huzuruna çıkınca ne söyleyeceksiniz?” diye sordular. Sonra
da: “Vallahi bildiklerimizi, peygamberimizin
bize ne emrettiğini ve bu konuda olup bitenleri
söyleriz.” dediler. Sonra da hükümdârın huzuruna
geldiler. Necâşî, bu sırada din adamlarını yanına çağırmış, onlar da kitaplarını etrafına yaymışlardı. Necâşî, Müslümanlara şöyle bir soru sordu:
“Kendi kavminizin dînini terk ettiğiniz,
sonra benim dînime veya başka bir dîne de girmediğiniz söyleniyor. Yeni bir dîne girmişsiniz,
nedir bu girdiğiniz yeni din?” Müslümanlar adına, Câfer b. Ebî Tâlib konuştu ve şunları söyledi:
“Ey hükümdâr! Biz, câhiliyye içinde yaşayan bir
topluluk idik. Putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fenâlıklar işler, akraba bağlarını koparır, komşuluk konusunda uygunsuz davranırdık. İçimizde güçlü olanlar
zayıf olanları yerdi. Yüce Allah, içimizden soyunu ve
asâletini bildiğimiz, doğruluğunu ve güvenilirliğini kabul ettiğimiz, iffetini ve nezih oluşunu takdîr ettiğimiz
bir elçi gönderinceye kadar, biz bu hal üzere devam
ettik. İçimizden gelen bu elçi, bizim ve babalarımızın,
Allah’tan başka tapa geldiğimiz taştan ve ağaçtan yapılmış putları bırakarak, Allah’ın birliğine ve yalnız
ona ibâdet etmeğe dâvet etti bizi. Ayrıca bize, doğru
sözlü olmayı, güvenilir olmayı, akraba ile ilgilenmeyi,
komşularla iyi geçinmeyi, haramlardan el çekmeyi, insanların kanını dökmekten vazgeçmeyi emretti. Ayrıca bizi, her türlü çirkinlikten, yüz kızartıcı sözlerden ve
işlerden, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, iffetli kadınlara dil uzatmaktan ve onlara iftira etmekten
yasakladı. Kendisine hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan
yalnızca Allah’a ibâdet etmemizi, onun için namaz kılmamızı emretti. Biz de, bu elçiye inandık; kendisini
tasdîk edip doğruladık ve ona uyduk. Bunun üzerine kavmimiz bize düşman oldu. Bize işkence ettiler
ve bizi yeniden o putların kulluğuna döndürmek için
dînimizden uzaklaştırmaya çalıştılar. Daha önce helal
saydığımız pislikleri, yeniden helal saymamızı istediler. Bunlar, bize üstün gelip zulmedince ve bize karşı
taşkınlık yapıp dînimizle aramıza engel koyunca, biz
de senin ülkene geldik. Başkalarına karşı seni seçtik.
Senin komşuluğunu arzuladık. Senin yanında zulüm
görmeyeceğimizi umduk.”
Câfer b. Ebî Tâlib’în yaptığı bu konuşmayı can
kulağı ile dinleyen Necâşî, ona şöyle dedi: “O elçinin Allah’tan getirdiklerinden, senin ezberinde
bir şey var mı? Eğer varsa, onları bana oku.”
Necâşî’nin bu isteğini yerine getiren Câfer, “Kâf,
hâ, yâ, ayn, sâd” diye başlayan Meryem sûresinin
başından biraz okudu. Vallahi, Necâşî, okunan âyetleri dinleyince, gözyaşları ile sakalı ıslanıncaya kadar
ağladı. Yanındaki din adamları da bu âyetleri dinledikten sonra, önlerindeki kitaplar ıslanıncaya kadar
ağladılar. Bundan sonra Necâşî, şöyle dedi:
6
Nisan / 2017
“Şüphesiz bu, Mûsâ’nın ve Îsâ’nın getirdiği ile aynı kaynaktan çıkan bir nurdur.” Daha
sonra da, Kureyş’in elçilerine dönerek: “Çıkınız,
Allah’a yemin ederim ki, bunları size teslim
etmem ve oyuna da getirilmem.” dedi. Bunun
üzerine Kureyş’in elçileri, Necâşî’nin huzurundan ayrıldılar. Ayrılırken Amr b. El-Âs, şöyle söyleniyordu:
“Vallahi, yarın onlar aleyhine hükümdâra
öyle bir delil sunacağım ki, onların köklerini
kazıyacağım, işlerini bitireceğim.” Amr, böyle
söylenirken diğer arkadaşı Abdullah da ona şöyle
diyordu:
“Yapma! Her ne kadar bize muhâlif olsalar da, onlarla aramızda bir akrabalık bağı
vardır.” Abdullah’ın bu sözlerine Amr, şöyle karşılık
veriyordu:
“Vallahi, bunların: “Meryem
oğlu Îsâ da bir kuldur.” dediklerini yarın hükümdâra söyleyeceğim.” Amr, ertesi gün, Necâşî’nin huzuruna çıktı ve ona:
“Ey hükümdâr! Bu kişiler,
Meryem oğlu Îsâ hakkında
çok ağır şeyler söylüyorlar.
İstersen onlara bir elçi gönder
ve onun hakkında ne söylediklerini kendilerine bir sor.” dedi.
Bunun üzerine Necâşî, Meryem oğlu Îsâ
hakkında, Müslümanların ne söylediklerini öğrenmek için onlara bir elçi gönderdi ve kendilerini
huzuruna çağırdı.
Ümmü Seleme (r. anhâ), bundan sonrasını şöyle
anlatıyor: “Böyle bir olay başımıza gelmemişti. Müslümanlar, bu dâvetten dolayı son derece endîşeye
düştüler. Konuyu görüşmek üzere bir araya toplandı ve kendi aralarında şöyle konuştular: “Vallahi,
onun hakkında, yüce Allah’ın söylediğini aynen söyleriz. Netîce nasıl olursa olsun.” Hükümdârın huzuruna girdiklerinde, hükümdâr, onlara
şöyle bir soru sordu: “Meryem oğlu Îsâ hakkında
ne dersiniz?” Hükümdârın bu sorusuna Câfer b.
Ebî Tâlib, cevap verdi ve şunları söyledi:
“Onun hakkında, peygamberimizin bize
bildirdiklerini söyleriz. O, Allah’ın kulu, elçi-
si, rûhu ve kelimesidir. Allah, onu, dünyadan
ve evlilikten vazgeçen, Allah’a bağlanan Meryem’e ilkâ etmiştir.”
Câfer’in bu cevâbından sonra Necâşî, elini yere
uzatıp oradan bir çöp aldı ve şöyle dedi: “Vallahi,
Meryem oğlu Îsâ, senin söylediğinden farklı değildir. Arada, şu çöp kadar bile bir fark yoktur.”
Necâşî, bunları söylediğinde etrafında bulunan kendi
adamları homurdanmağa başladılar. Necâşî de onlara:
“Siz, homurdansanız da gerçek budur.” dedikten
sonra, Müslümanlara döndü ve onlara şöyle dedi:
-“Sizler, serbestsiniz; çıkıp gidebilirsiniz.
Benim ülkemde güven içinde olduğunuzu biliniz. Kim, size söverse cezalandırılacaktır.
Tekrar ediyorum; kim, size söverse ve kim size
dil uzatırsa cezalandırılacaktır. Sizin birinize
eziyet ettikten sonra, dağlar kadar
altınımın olmasının bana faydası
olamaz. Biliniz ki, siz, emniyettesiniz.” Bu sözlerinden sonra
Necâşî, kendi adamlarına dönerek
onlara şöyle dedi:
-“Şu iki adamın getirdiği
hediyeleri geri verin. Vallahi,
Allah, bana mülk ve saltanat
verirken benden rüşvet almadı ki,
ben de başkasından rüşvet alayım.
O, benim hakkımda insanların sözüne
bakmadı ki, ben de O’nun hakkında insanlara itaat edeyim.” Necâşî’nin bu sözlerinden sonra,
Kureyş’in elçilerine hediyeleri geri verildi; onlar da
yüzleri kızarmış olarak dışarı çıktılar.” (İbn İshâk, Muhammed
b. İshâk, Sîretü ibn İshâk (nşr. Muhammed Hamîdullah), Konya 1981, s.194197; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 201-203.)
Aziz gençler! Yirmi beş yaşlarındaki Müslüman bir gencin, devrinin süper güçlerinden
biri olan Habeş kralının huzurunda gösterdiği
izzetli duruş, size bir mesaj vermeyecek mi?
Ne zaman atacağız bu ölü toprağını üzerimizden.
Haydi! Bir silkinelim! İzzet ve şerefimizle yola
devam edelim. İzzetli gençlerin sayısını çoğaltalım. İzzetli az bir topluluk, zillet ve meskenet içerisindeki kalabalık bir topluluğa gâlip
gelecektir. Bunu yakında göreceğiz inşâallah.
Nisan / 2017
7
Yrd. Doç. Dr. Mustafa KARABACAK
“
İzzet Allah’ın,
Rasûlü’nün ve Mü’minlerindir
Münafıklar
ise
aynı
hataya düşerek izzet ve şerefi
müşriklerin
yanında
aradılar.
“Müminleri bırakıp da kâfirleri
dost edinenler, onların yanında
izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar?
Bilsinler ki bütün izzet yalnızca
Allah’a aittir.” (Nisâ, 4/139).
8
Nisan / 2017
”
Yaratıkların en güzeli ve Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insanoğlu peygamberler aracılığıyla gönderilen ilâhi buyruklara uyduğu müddetçe izzet sahibidir. İnsanoğlu izzetini zaman zaman taclandırarak
en yüksek seviyeye çıkmış, zaman zaman da en alçak
seviyelere zillete düşmüştür.
Bu anlamda İslâm’ın emirleri insanın izzet ve şerefini yücelten değerler olduğu görülmektedir. Cahiliye döneminde yapılan işlerle İslâm’ın emirlerini karşılaştıran
şu örnek bunun güzel bir örneğidir: Mekkelilerin baskısından
yılan Müslümanlar Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Mekkeliler,
Habeşistan’a bir heyet göndererek Kral Necaşi’den sığınmacıların sınır dışı edilmesini istediler. Fakat Kral, Mekkelilerin
bu talebini Hz. Peygamber’in amcaoğlu Ca’fer’in şu konuşmasından sonra şiddetle reddetmiştir. Ca’fer b. Ebû Tâlib’in
Habeş kralının huzurunda Hz. Peygamber hakkında söylediği sözler dikkat çekicidir:
“Ey kral! Biz cahil bir kavimdik. Putlara tapıyor,
murdar et yiyip, çirkin işler yapıyorduk. Akrabalarla
ilişkilerimizi kesiyor, komşuluğun gereklerini yerine
getirmiyorduk: Kuvvetli olanlarımız zayıflarımızı eziyordu. İşte biz böyle bir ortamda bulunurken Allah
bize içimizden soyunu, doğruluğunu,
güvenilirliğini ve temizliğini bildiğimiz bir peygamber gönderdi. Bu
peygamber bizleri Allah’ı bir
tanımaya ve yalnızca O’na
kulluk yapmaya davet etti.
Bize atalarımızın ve bizim
Allah’tan başka tapmakta
olduğumuz ilahları bırakmamızı söyledi. Doğru
söylemeyi, emanete hıyânet etmemeyi, akrabalık
bağlarını gözetmeyi, komşu
haklarına riâyet etmeyi, haramlardan ve kan dökmekten
kaçınmayı emretti. Bize çirkin işlerin
hepsini yasakladı. Bizleri yalancı şahitlik
etmekten, yetimlerin mallarını yiyip namuslu kadınlara iftira etmekten alıkoydu. Allah’a kulluk yapıp hiç
bir şeyi O’na ortak koşmamamızı, namaz kılmamızı,
oruç tutmamızı ve zekat vermemizi emretti.” (İbn Hişâm,
Ebû Muhammed Abdulmelik b. Hişâm b. Eyyûb el-Humeyrî el-Meâfirî, es-Siretü’n-Nebebiyye, Thk. Mustafa es-Sekâ- İbrahim el-Ebyârî- Abdülhafîz eş-Şelbî
I-II, Mektebetü Mustafa el-Bâbî, 2. Basım, Mısır, 1375-1955, I, 336).
Allah Teâlâ, Rasûlüne kadınlardan biat alırken
insanın değerini yükselten şu ilkeler üzerine biat almasını istemektedir: “Ey Peygamber! İnanmış
kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak,
hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında
bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemek-
te sana karşı gelmemek hususunda sana biat
etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et
ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz
Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.”
(Mümtehıne, 60/12).
Kadınlarda Allah Rasûlüne şöyle diyerek söz vermişlerdir: “Yâ
Rasûlellah! Allah’a hiçbir
şey ortak koşmayacağımıza, hırsızlık yapmayacağımıza,
zina
etmeyeceğimize,
çocuklarımızı öldürmeyeceğimize, kendi tarafımızdan yapılmış bir
iftirada bulunmayacağımıza, iyiliklerde sana
karşı
gelmeyeceğimize
dair sana söz veriyoruz.”
(Mâlik b. Enes, Muvatta, İstanbul,
1981, Bey’at, 2).
Bunlar insan izzet ve şerefini yücelten ilkelerdir.
“İzzet ve şerefin hepsi Allah’a aittir.” (Fâtır,
35/10). Ayrıca izzet Allah’ın, Rasûlü’nün ve inananların yanındadır. “Hâlbuki asıl izzet, ancak
Allah’ın, Peygamberinin ve müminlerindir.”
(Münâfıkûn, 63/8). Oysa müşrikler izzeti Allah’ın
yanında aramak yerine putların yanında aradılar. “Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet
(vesilesi) olsun diye Allah’tan başka tanrılar
edindiler.” (Meryem, 19/81). Münafıklar ise aynı
hataya düşerek izzet ve şerefi müşriklerin yanında
aradılar. “Müminleri bırakıp da kâfirleri dost
edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref)
mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca
Allah’a aittir.” (Nisâ, 4/139).
İnanmayanlar kendileri için ikinci bir fırsat verilmesini isteyeceklerdir.
“(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz
mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan
uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak
gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.” (Bakara, 2/167).
Nisan / 2017
9
Mü’minlere düşen, olaylar karşısında gevşeklik göstermeyecek çünkü hak üzere olan onlardır ve
sonuçta galip gelecek olan da onlardır. “Gevşeklik
göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inan.
mışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.”
(Al-i Imran, 3/139)
Mü’min izzetlidir, alçak gönüllüdür, merhametlidir fakat kâfirlere karşı ise onurlu duruşunu her zaman gösterir. “Ey
iman edenler! Sizden kim
dininden dönerse (bilsin ki)
Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü
(şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir
toplum
getirecektir.
(Bunlar) Allah yolunda
cihat ederler ve hiçbir
kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir
kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine
verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve
ilmi geniştir.” (Mâide, 5/54). “Muhammed Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar
da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler…” (Fetih, 48/29).
Kâfirler Niye Nimetler İçinde
Yaşıyorlar?
Dünyadaki kıstaslara bakıldığında özellikle 21.
Asır ölçeğinde kâfirlerin üstün olduğu gibi bir görünüm vardır. Fakat şu bilinmelidir ki, onların böyle bir
görüntü vermeleri dünyadaki Müslümanların şu andaki durumlarına göredir. İslam’ın izzetli olduğu kesin
de sorun ona inananların bu izzeti hak edip etmemeleridir. Sorun Müslümanların tembelliğinden kaynaklanmaktadır. Sorun İslam’da değil; Müslümanlardadır. Kâfirler Allah’ın kendilerine verdiği imkânları
{
değerlendirdiler ve dünyaya ve Müslümanlara kan
kusturmaya devam etmektedirler. Bu imkânları iyilik
yolunda değil; kendilerine rakip olacakların kafasını
ezmek için kullandılar. Bu anlamda kötü bir sınav verdiler ve bu kötü sınav her geçen gün daha kötüye gitmektedir. Onların elbirliği yaparak mazlum insanların
üzerine çullanmaları bizleri endişeye düşürmemelidir.
Yeter ki biz yapmamız gerekenleri yapalım. “(Rasûlüm) İnkârda yarışanlar sana kaygı vermesin.
Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler.
Allah onlara, ahiretten
yana bir nasip vermemek istiyor. Onlar için
çok büyük bir azap
vardır. Şurası muhakkak ki, imanı verip
inkârı alanlar, Allah’a
hiçbir zarar veremezler. Onlar için elîm bir
azap vardır. İnkâr edenler
sanmasınlar ki, kendilerine
mühlet vermemiz onlar için daha
hayırlıdır. Onlara ancak günahlarını
arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Al-i Imran, 3/176-178).
Yine Rabbimiz insanların küfürde birleşme ihtimali olmasaydı onlara dünyada daha büyük nimetler
vereceğini bildirmektedir: “Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi)
bulunmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve
üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). Ve onları zinetlere boğardık.
Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, Rabbinin katında, Allah’ın
azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur.” (Zühruf, 43/33-35).
}
Rabbimizin, dinine yardım edenlere yardım edeceğine dâir vaadi vardır:
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da
size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 47/7). “… Allah onların
yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” (Al-i Imrân, 3/122).
10
Nisan / 2017
Kâfirlerin refah içinde yaşaması seni aldatmasın bu onlar için sadece birazcık daha oyalanmaları içindir. “İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar
dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir
menfaattır o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir!” (Al-i Imrân,
3/196-197). “Şüphe yok ki kâfir olanlar, yeryüzündeki her şey ve bunun yanında da bir o
kadarı kendilerinin olsa da kıyamet gününün
azabından kurtulmak için onu fidye verseler
onlardan asla kabul edilmez; onlar için acı bir
azap vardır.” (Maide, 5/36).
Kâfirlerin sağlıklı bir şekilde yaşamaları, imkânlarla donatılmış bir hayat sürmeleri Müslümanları
aldatmaması gerekir. Bu onların azaplarını artırmak
ve kıyamet günü hiçbir mazeretleri kalmaması içindir. “Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz
kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü
onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ettiler ve fâsık
olarak öldüler. Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah, bunlarla
ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı
ve onların kâfir olarak canlarının güçlükle çıkmasını istiyor.” (Tevbe, 9/84-85). Onlar imkânları
sayesinde şehir şehir dolaşıp dünya nimetlerinden
istifa etmeleri Müslümanları aldatmamalıdır. “İnkâr
edenler müstesna, hiç kimse Allah’ın âyetleri hakkında tartışmaz. Onların şehirlerde (rahatlıkla) gezip dolaşması seni aldatmasın.”
(Mü’min, 40/4).
Kafirler, inanmamak için bahaneler ararlar ve olmadık isteklerde bulunurlar. “Onlara bir âyet geldiğinde, Allah’ın elçilerine verilenin benzeri bize
de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler.
Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha
iyi bilir. Suç işleyenlere, yapmakta oldukları
hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve
çetin bir azap erişecektir.” (En’am, 6/124).
İnanmayanlar kendileri için ikinci bir fırsat verilmesini isteyeceklerdir. “(Kötülere) uyanlar şöyle
derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden
uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık
ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.” (Bakara, 2/167).
“(Rasûlüm!)
gerçek
sahibi
De
olan
ki:
Mülkün
Allah’ım!
Sen
mülkü dilediğine verirsin ve mülkü
dilediğinden geri alırsın. Dilediğini
yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her
türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten
sen her şeye kadirsin.” (Âl-i Imrân, 3/26).
Herkes Yaptığının Doğru
Olduğuna İnanır
Firavun’da yaptıklarının doğru olduğuna inanıyordu: “…Böylece Firavun’a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı…” (Mü’min,
40/37). “…Doğrusu inkâr edenlere hileleri süslü gösterildi ve onlar doğru yoldan alıkonuldular. Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola
iletecek yoktur.” (Ra’d, 13/33). “…Böylece biz
her ümmete kendi işlerini câzip gösterdik…”
(En’am, 6/108). “Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar…” (İsrâ, 17/84).
Sonuç olarak, tarihte olduğu gibi tekrar izzetimizi istiyorsak Rabbimizin istediği gibi bir kul olmalıyız
ve gece gündüz çalışarak Allah’ın dinine yardım etmeliyiz. Çünkü Rabbimizin, dinine yardım edenlere yardım edeceğine dâir vaadi vardır: “Ey iman
edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 47/7). “… Allah
onların yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” (Al-i Imrân, 3/122).
Allah Teâlâ, başta Bedir Savaşı’nda olmak üzere
inananlara yardım ettiğini bildirmektedir (Al-i Imrân,
3/123-128). Bizler de birçok olaylar sebebiyle onun
yardımına şahit olduk ve şahit olmaya devam ediyoruz. “(Rasûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi
olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin
ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü
iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye
kadirsin.” (Âl-i Imrân, 3/26).
Selam ve dua ile…
Nisan / 2017
11
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Sami YILDIZ
“
İzzet (Üstünlük)
Tamamıyla Allah’ındır
“Her kim izzet istiyorsa
bilsin
ki
izzet
tamamıyla
Allah’ındır. O’na hoş kelimeler
yükselir,
onu
da
salih
amel
yükseltir. Kötülükler kuranlara
gelince, onlara şiddetli bir azab
vardır. Onların tuzakları hep
darmadağın
12
olur.”
Nisan / 2017
”
َ ‫شٓــا ُء َوتَ ْنـ ِـز ُع ا ْل ُم ْلـ‬
َ ‫ـك ت ُ ْؤتِــي ا ْل ُم ْلـ‬
َ ‫قُـ ِـل ال ٰلّ ُه ـ َّم مَالِـ‬
ْ‫ـك ِم َّمــن‬
َ َ‫ـك َمــنْ ت‬
ِ ‫ـك ا ْل ُم ْلـ‬
َ ‫شٓــا ُءۜ بِ َيـ ِـد َك ا ْل َخ ْيـ ُرۜ ِا ّنَـ‬
‫ـك َع ٰلــى ُك ِّل َشـ ْـيءٍ َق ۪ديـ ٌر‬
َ َ‫شٓــا ُء َوتُـ ِـذ ّ ُل َمــنْ ت‬
َ َ ‫شٓــا ُءۘ َوت ُِعـ ّ ُز َمــنْ ت‬
َ َ‫ت‬
“De ki: “Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım!
Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın.
Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her
türlü iyilik senin elindedir. Hiç kuşku yok sen her
şeye kadirsin.”1
Kur’an’ı Kerim, inanmış insanı tamamen Allah’a
yönlendirir. Onu, Allah’ın dışındaki, O’nun emretmediği
veya izin vermediği bir şeyle kuvvet ve galibiyet aramaktan
ve istemekten men eder. Kendisine inanan insanı bu tür talebin bütün türlerinden bağlarını koparmaya, kuvvet ve galibiyetin bütününün yalnız Allah’a ait olduğunu ilana, yönlendirme konusu, Kur’an’ın ana konularından birisidir. Bu,
yani kişinin bütün şeref ve izzeti Allah’ın rızasında
araması Allah’a imanın şubelerindendir. Aynı
zamanda bu, Allah’a iman etmenin kaçınılmaz sonucudur ve hikmetiyle dilediğini aziz kılanın O olduğu
gibi, yine hikmeti gereği dilediğini zillete düşürenin de
O olduğu gerçeğini içinde barındırır.
Bütün üstünlüğü, galibiyeti yalnız Allah’tan isteyen, gücü nispetinde Allah’ın dinine yardım eden,
Allah’ın emrettiği şeylere karşı kendisini sorumlu kabul eden, Allah’ın emrettiği
yaratılış sebepleri ihmal etmeyip
yerine getiren ve dinin sebep
kıldığı şeylere de sıkı sıkıya
sarılan inanan kişi bu hakikate ulaşır. Allah ona izzeti
verir ve onun sebeplerini kolaylaştırır. Bu, Allah
Teâlâ’nın kendi dostlarına
dünya hayatındaki bir ikramıdır.
Bu hakikate şu gerçeği
de bağlamak gerekir: Allah’ın
düşmanlarının eliyle müminlerin
başına gelen belalar (musibetler) Allah’ın evrende belirlediği yasaların bir gereği
ve Allah’ın kullarını sınaması yasasının bir sonucudur.
Yüce Allah’ın Medine döneminin ortalarında Muhammed Suresi 47. ayette şu sözüyle açıkladığı gibi.
“Allah dileseydi onlara karşı size zafer verirdi.
Lakin Allah bazınızı bazınızla sınamaktadır.”
Allah’ın dışındaki, bir şeyle kuvvet ve galibiyet istemenin kalbi ve nefsi bağlarını koparmaya mü’minleri yönlendirme, hakkında altı tane Kur’an ayeti altı
surede geldi. Bu ayetler aralarından tam bir fikri bağla
birbirine bağlı ayetlerdir. Aynı zamanda her bir ayetin
içinde bulunduğu surenin konusu ile de bağı vardır.
Bu ayetleri geçtikleri sûrelerin nüzul sırasına göre
sıraladığımızda şu şekildedir. Birinci ayet:
‫َمــنْ َكا َن ي ُري ـ ُد ا ْل ِع ـ َّز َة َف ِللّ ـ ِه ا ْل ِع ـ َّز ُة جَمي ًعــا ِالَ ْي ـ ِه ي َْص َع ـ ُد ا ْل َك ِل ـ ُم‬
َّ ‫ال‬
َّ ‫الصالِ ـ ُح يَ ْر َف ُع ـهُ وَا ّلَذيــنَ يَمْ ُك ـ ُرو َن‬
َّ ‫ـب وَا ْلعَمَ ـ ُـل‬
‫َات لَ ُه ـ ْم‬
ُ ‫ط ِّيـ‬
ِ ‫الس ـ ِّي‬
َ ‫اب َشــدي ٌد َو َم ْك ـ ُر اُول ِئـ‬
‫ـك ُه ـ َو يَبُــو ُر‬
ٌ ‫َع ـ َذ‬
“Her kim izzet istiyorsa bilsin ki
izzet tamamıyla Allah’ındır. O’na
hoş kelimeler yükselir, onu da
salih amel yükseltir. Kötülükler kuranlara gelince,
onlara şiddetli bir azab
vardır. Onların tuzakları hep darmadağın
olur.”2
“El-izzetü”
(‫)العــزة‬:
Galip gelici kuvvettir. Kim
kalıcı ve hakiki bir “izzet” istiyorsa Allah’a inansın O’ndan
bunu talep etsin, çünkü bütün “izzet” Allah’a aittir.
“Yebûr” (‫)يَبُــور‬: yani işin sonunda hepsi boşa gider. Allah onu boşa çıkarır.
“Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah’ındır.” (‫) َمــنْ َكا َن يُري ـ ُد ا ْل ِع ـ َّز َة َف ِللّ ـ ِه ا ْل ِع ـ َّز ُة جَمي ًعــا‬
Cümlesine gelince Fatır Suresinin unsurlarına iki yönden bağlıdır:
1) Kurbanlar keserek ve ibadet ederek Allah’a ortak koşmuş oldukları putlardan, kendilerini galip getirecek kuvvet isteyen müşrikleri
tedavi ediyor.
“De ki: “Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin,
dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her
türlü iyilik senin elindedir. Hiç kuşku yok sen her şeye kadirsin.”1
Nisan / 2017
13
“Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah’ındır. O’na hoş
kelimeler yükselir, onu da salih amel yükseltir. Kötülükler kuranlara gelince,
onlara şiddetli bir azab vardır. Onların tuzakları hep darmadağın olur.”2
2) Mekke’nin inatçı müşriklerin önünde baskıya maruz kalan mü’minlerin kalplerini ve
nefislerini tedavi ediyor. Çünkü mü’minlerden bir
kısmı kendi aralarında Müşriklerin ileri gelenlerinden
destek almayı konuşuyorlardı. Bunun karşılığı olarak
da dinlerinden taviz vermeye razı idiler.
açıkladı. Onların kötü tuzaklarına (‫)مكرهــم السـ ــيات‬
yani gizlice almış oldukları kötü tedbirlere gelince, o
boşa çıkan bir iştir. Allah (c.c.) onu boşa çıkaracaktır ve bu işi yapan kimselerin sonunu
başarısızlık ve terk edilmişlik kılacaktır.
nefislerinin dedikodu ve düşüncelerle karşı karşıya geldiği ve “niçin sapık, inatçı, zorba müşriklerin ileri gelenlerinin baskılarına karşı
kendimizi korumak için Allah’ın, Elçisinin
ve müminlerin dışındaki kimselerden destek
istemiyoruz” sorusunu sorduğu bir durumda iken
Allah (c.c.) mü’minlere acele etti ve bu açıklamayı
indirdi. Bunu imanın şubelerinin esaslarından genel
bir esas üslubunda kıldı: (‫) َمــنْ َكا َن يُري ـ ُد ا ْل ِع ـ َّز َة َف ِللّ ـ ِه ا ْل ِع ـ َّز ُة جَمي ًعــا‬
“Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah’ındır”
‫بِ ِعبَا َدتِ ِه ْم َويـَ ُكونُو َن َعلَ ْي ِه ْم ِض ًّدا‬
İkinci Ayet:
ِ ّ ‫ُون‬
َ �َّ ‫الل الِ َه ـ ًة لِيـَ ُكونُــوا لَ ُه ـ ْم ِع ـ ًّزا َك‬
ِ ‫وَاتَّ َخ ـ ُذوا ِمــنْ د‬
Bazı baskıya maruz kalmış güçsüz müminlerin ‫س ـيـَ ْك ُف ُرو َن‬
Allah (c.c.) bu ayette, Rabbanî davete karşı durmak ve inananlara baskı yapmak için gizlice kötü tuzak kuranlar için de şiddetli bir azabın hazırlandığını
“Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hayır! İlâhları, onların ibadetlerini inkâr
edecekler ve kendilerine düşman olacaklar.”3
Bu ayetler, kendilerine dünyevi işleri gerçekleştirmede güç versin, başarılı kılsın, düşmanlarına
karşı yardım etsin, Allah yanında şefaatçi olsun diye
Allah’ın dışında ilah edinen müşriklerin durumunu
açıklamak için gelmiştir.
Allah Teâlâ, bu ayetlerde, onların tapmış olduğu insan, cin veya meleğin kıyamet günü onların karşısında olacağını açıklamıştır. Onlar
için ne yardımcı olacaklar ne dost olacaklar ne
de şefaatçi olacaklar.
Üçüncü Ayet
Allah Teâlâ sonra aynı şekilde Mekke döneminde, kâfirlerin eziyet verici sözlerine, karşıt kampanyalarına ve tuzaklarına karşı Elçisine güven olması için
Yunus suresindeki şu ayeti indirdi. Bu ayette Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
َّ ‫لل جَميعًا ُه َو‬
ِ ّ ِ ‫و ََل يَ ْح ُزن َْك َق ْولُ ُه ْم ِا َّن ا ْل ِع َّز َة‬
‫السمي ُع ا ْلعَليم‬
“Habibim, onların lafları seni üzmesin.
Çünkü şan ve şeref bütünüyle Allah’ındır. O
her şeyi işitiyor, hepsini görüyor.”4
14
Nisan / 2017
Açıklaması: O Allah onların sözlerini işitir,
hallerini, kurdukları tuzakları ve Allah’ın Dininin galip gelmesini engellemek için hazırlamış
oldukları kuvveti ve planları bilir.
Galip gelici, bütün kuvvetin Allah’a ait olması nedeniyle O, bütün eksikliklerden uzak olan, o kimselere sonunda dostlarının aleyhine zafer kazanma fırsatı
vermez. İstikameti düzgün olan kişi O’nun dostudur.
O’nun yolundadır. Onlar ihlaslıdırlar, doğrudurlar, Allah için gereğince cihat ederler. Bu özellikler diğer bir
ayette açıklanmıştır.
Bu ayet, Peygambere güveni, kalbini yatıştırmayı
O’nunla beraber iman edenleri rahatlatmayı ve zaferin mutlaka kâfirlerin aleyhine onlar için gerçekleşeceğini içerir.
“Andolsun ki peygamberlikle gönderilen
kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir:
“Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır ve elbette bizim ordularımız mutlaka
galip geleceklerdir.” Onun için sen, bir süreye
kadar onlardan yüz çevir. Onlara (inecek azabı)
gözetle. Yakında onlar da göreceklerdir. Ya
şimdi onlar, bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? Fakat (azabımız) onların sahasına indiği zaman, (o acı sonuçla) uyarılanların
sabahı ne kötüdür! Yine sen, bir süreye kadar
onlardan yüz çevir. (İnecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir. Senin güç ve kuvvet
sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir. Gönderilen bütün
peygamberlere selam olsun. Hamd, âlemlerin
Rabbi Allah’a mahsustur.”5
Bu ayetlerde Allah
(c.c) Elçisine güven verdi. O’na açık bir ifade ile
“Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref kesinlikle galip geleceğini
(kaynağı) olsunlar diye, Allah’tan başka açıkladı. Onlardan yüz
çevirmesini, başkalarını
ilâhlar edindiler. Hayır! İlâhları, onların iyileştirmeye yönelmeibadetlerini inkâr edecekler ve kendilerine sini, gözünün onların
üzerinde olmasını, südüşman olacaklar.”3
rekli onların yaptığı işleri
düzenlemelerini, planlarını, İslam’ın başarısını
engellemek, hakkın sesiDördüncü Ayet:
ni
susturmak,
Müslümanların
safları arasında ayrılık
Yine aynı şekilde Mekke döneminde Allah Teâlâ,
Onları hakka ve doğru yola iletmek için bütün ikna oluşturmak ve toplumlarını darmadağın etmek için
ve iyileştirici yöntemleri kullandıktan sonra, Elçisinin hazırlamış oldukları kuvvet, hile ve tuzakları takip etMekke’li müşriler ile olan vazifesinin, nüzulü esnasın- mesini emretti.
Aynı şekilde bu ayet,
başarısızlığın, yenilginin,
terkedilmişliğin
Allah’ın
yakın ve uzak cezalarının
şayet Allah’a tövbe edip
O’ndan günahlarının bağışlanmasını isteyip O’nun
Elçisine tabi olup O’nun
kitabı ile amel etmedikleri
takdirde kâfirler için olduğunun işaretini de içerir.
da onu tebliğ etmekle sınırlandırılmasını içeren bir
açıklama olarak Saffât Suresindeki şu ayetleri indirdi:
‫َولَ َق ـ ْد َس ـ َب َق ْت َك ِلمَ ت ُ َنــا لِ ِعبَا ِدنَــا ا ْل ُم ْر َســلين ِا ّنَ ُه ـ ْم لَ ُه ـ ُم‬
‫ج ْن َدنَــا لَ ُه ـ ُم ا ْلغَالِبُــون َفتَ ـو ََّل َع ْن ُه ـ ْم َحتّــى حيـ ٍـن‬
ُ ‫ا ْلمَ نْصُ ــورُو َن َو ِا َّن‬
‫ْجلُو َن َف ِا َذانَ ـ َز َل‬
ِ ‫َا َف ِب َع َذابِ َنــا يَسْ ـتَع‬
َ ‫َو َاب ِْص ْر ُه ـ ْم َف َس ـو‬
‫ْص ـ ُرو َن‬
ِ ‫ْف يُب‬
‫ص َبــا ُح ا ْل ُم ْن َذريــنَ َوت َ ـو ََّل َع ْن ُه ـ ْم َحتّــى حيـ ٍـن‬
َ ‫بِ َســا َح ِت ِهم ْم َف َســا َء‬
َ ‫ْص ـ ُرو َن سُ ـ ْبحَا َن َر ِبّـ‬
َ ‫َو َاب ِْص ـ ْر َف َس ـو‬
‫َب ا ْل ِع ـ َّز ِة ع ََّمــا ي َِص ُفــو َن‬
ِّ ‫ـك ر‬
ِ ‫ْف يُب‬
ِ ّ ِ ‫َسـ َـ�مٌ َعلَــى ا ْل ُم ْر َســلينَ وَا ْلحَمْ ـ ُد‬
َ‫َب ا ْلعَالَميــن‬
ِّ ‫لل ر‬
َ ‫و‬
Allah Teâlâ, onların küfürde ısrar etmesini, Allah’ın Dini, Elçisi ve Mü’minler hakkında sürekli tuzak kurmalarını, Allah’ın azabında acele etmek olarak
açıkladı. Bunun delili ise şu ayettir:
‫ْجلُو َن‬
ِ ‫َا َف ِب َع َذا ِب َنــا يَسْ ـتَع‬
“Ya şimdi onlar, bizim
azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?”
Onlarda bütün ıslah edici, iyileştirici yöntemleri
etkisiz kılan inadın ortaya çıktığını gördükten sonra
Allah Teâlâ Elçisi’ne onları davetten, onları iyileştirme
çabalarından, onlarla mücadele etmekten yüz çevirmesini temin etti.
Nisan / 2017
15
Onların ve onların dışındakilerin gizli ve açık
bütün hareketlerini gözetlemekle Elçisinin sorumlu
َ ‫“ َو َاب ِْص ـ ْر َف َس ـو‬Götuttu ve ona şöyle dedi: ‫ْص ـ ُرو َن‬
ِ ‫ْف يُب‬
zetle! Yakında onlar da göreceklerdir.” Bu ayette içinde silahlı mücadelenin olacağı yeni bir sürecin
planlandığına işaret vardır.
Son olarak bu ayetlerde “onların vasıflandırdıkları şeylerden yani onların
Müslümanlara karşı galip geleceği, Muhammed (a.s.) ve O’na
inananların engelleneceği,
yenilgiye uğratılacakları,
ayrılıp paramparça olacakları gibi özelliklerden
Allah’ın uzak olduğunu
Allah Teâlâ Elçisine açıkladı. O bütün eksiklerden
uzaktır ve izzet sahibidir.
Bunun anlamı, O onunla
yenilmez gücüyle yardın
eder. O’nun hikmeti, gücü
dostuna karşı kullanması için
düşmanının elinde bırakmaya hükmetmez.
Beşinci Ayet:
Dördüncü ayetten sonra Kur’an Kerim, konu ile
ilgilenmeyi Medine Dönemine gelinceye kadar durdurdu. Medine Dönemiyle beraber Allah Teâlâ’nın
zaferi Bedir’de ve diğer yerlerde Elçisine ve mü’minlere geldi. Yesrib halkından Yahudi dostu kimseler
arasında nifak otları bitti. Münafık oldukları halde
Müslüman oldular. Yahudi ve müşrik
dostları ile bağları vardı. Gelecekteki ihtimallerden korkuyorlardı.
Onların tasavvurunda Müslümanlar hezimete uğrayabilirdi. Kâfirler ile aralarındaki ilişkiye güvenir
oldular ve onların yanında galibiyet bekliyorlardı
ve onların sözcüsü şöyle
diyordu: “Biz mağlubiyetten korkuyoruz.”
Bunun üzerine Allah
Teâlâ Nisa Suresindeki şu
ayetleri indirdi:
‫ب َِّشـ ِر ا ْل ُمنَا ِفقيــنَ بِـاَ َّن لَ ُهـ ْم َع َذابًــا َاليمً ــا‬
Allah (c.) Kamer Suresi 44–46 arası ayetlerde
onların zaferinin olmayacağını ortaya koydu. Bu
ayetler: (37/54 Kamer44–46)
‫َا ْم يَ ُقولُو َن نَ ْح ُن جَمي ٌع ُم ْنت َِص ٌر‬
Yoksa “Biz muzaffer yenilmez bir topluluğuz.”
mu diyorlar? Allah (c.) şu sözüyle onlara cevap verdi;
َّ ‫الســا َعةُ َم ْو ِع ُد ُه ـ ْم و‬
َّ ‫َس ـيُ ْه َز ُم ا ْلجَمْ ـ ُع َويُ َو ّلُــو َن ال ّ ُدب ُ ـ َر بَـ ِـل‬
ُ‫َالســا َعة‬
َ‫ُون ا ْل ُم ْؤ ِمنيــن‬
ِ ‫َا ّلَذيــنَ يَتَّ ِخـ ُذو َن ا ْل َكا ِفريــنَ َا ْولِ َيــا َء ِمــنْ د‬
ِ ّ ِ ‫َايَ ْبتَ ُغــو َن ِع ْن َد ُهـ ُم ا ْل ِعـ َّز َة َفـ ِا َّن ا ْل ِعـ َّز َة‬
‫لل جَمي ًعــا‬
“Münafıklara da haber ver ki, kendileri için
çok acı bir azab vardır. Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında
izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet
ve şeref Allah’a aittir.”6
Altıncı Ayet:
Beni Müstalik Gazvesinde Hz. Ömer’in Gıfar’dan
‫ َا ْدهــى َو َا َم ـ ّ ُر‬bir üçretlisi ile ensardan birinin yeminli adamı Cü-
“Her halde o topluluk bozulacak ve geriye
dönüp kaçacaklardır. Bilakis kıyamet onlara
vaat edilen asıl saattir. Saat cidden çok feci
ve acıdır.”
{
heyneli arasında bir tartışma çıktı, sonra kavga ettiler.
Sonra herkes adamına yardım etti. Olay münafıkların lideri Abdullah bin Übey bin Selül’e ulaştı. Bunun
üzerine o şöyle dedi: “Bunu yaptılar ha! Beldemizde
Allah’ındır. O her şeyi işitiyor, hepsini görüyor.”4
16
}
“Habibim, onların lafları seni üzmesin. Çünkü şan ve şeref bütünüyle
Nisan / 2017
bizi asker ve sayı bakımından aştılar, bizden çok oldular. Allah’a yemin olsun ki bizim düşmanlarımız olan
Kureyşin sürgünleriyle durumumuz, “besle köpeği
yesin seni” sözünde olduğu gibidir. Ama Allah’a
yemin olsun ki Medine’ye döndüğümüz de üstün olanlar o zelilleri elbette çıkaracaktır.”
Sonra kavmi olan Hazreçlilerden orada bulunanlara yaklaştı ve onlara şöyle dedi: “Bunu siz kendiniz
yaptınız. Onları memleketinize soktunuz, mallarınızı onlarla bölüştünüz. Allah’a yemin olsun
ki siz ellerinizde bulunanı onlardan sakınsanız,
onlar memleketinizi terk edip giderler.”
Bu konuşmayı Zeyd b. Erkam duydu, İbni Selül’ün kabilesinden genç yaşta bir delikanlıydı. Duyduklarını hemen Resülullah’a anlattı. Resülullah
(s.a.v.) zaman yola çıkma zamanı olmadığı halde yolculukta acele etti ve akılla, hikmetle ve af ile muamelede bulundu.
Bu olay üzerine Allah Teâlâ Münafikun suresindeki şu ayeti indirdi:
‫يَ ُقولُــو َن لَ ِئــنْ َر َج ْع َنــا ِالَــى ا ْلمَ دي َن ـ ِة لَيُ ْخ ِر َجـ َّـن ْالَ َع ـ ّ ُز ِم ْن َهــا ْالَ َذ َّل‬
َّ ‫َلل ا ْل ِع ـ َّز ُة َولِ َرسُ ــولِه َولِ ْل ُم ْؤ ِمنيــنَ وَل ِكـ‬
ِِّ‫و‬
‫ـن ا ْل ُمنَا ِفقيــنَ قيــنَ َل يَ ْعلَ ُمــو َن‬
“Diyorlar ki: “Andolsun, eğer Medine’ye
dönersek, daha üstün olan, daha alçak olanı
oradan mutlaka çıkaracaktır.” Üstünlük, ancak Allah’a, O’nun elçisine ve müminlere mahsustur. Fakat münafıklar bilmezler.”7
Bu ayette Allah Teâlâ galip gelici kuvvetin (izzetin) yalnız kendisine ait olduğunu onu yeryüzünde
Elçisinin ve müminlerin kıldığını açıkladı. Fakat bu,
diğer Ayetlerde açıklanmış birtakım şartlarla kayıtlıdır.
Sonuç
Aşama aşama iman edenlerin zihnini inşa eden
Kur’an’ı Kerim Müminlerin zihninde “izzet” kavramının inşası içinde aynı tedrici yöntemi kullanmış diğer
Kur’an’i kavramlar gibi bu kavram da Kur’an’ın ilk
muhatapları olan Hz. Peygamber (s.a.v.) ve sahabe
(r.a.) hazretlerinin zihninde alması gereken yeri almıştır. Yukarıdaki ayetleri dikkate aldığımızda bu inşa şu
şekilde olmuştur:
İlk ayette “Kim kalıcı ve hakiki bir “izzet”
istiyorsa Allah’a inansın O’ndan bunu talep
Üstünlüğü gerçek adresi olan
Allah’ın yanında arayarak hem bu
dünyada hem de ahirette şerefli bir
insan olalım. Müşrikler ve münafıklar
gibi yanlış adreslerde üstünlük
arayarak üstünlük yerine azap ve
rezillikle karşılaşanlardan olmayalım.
Allah Teâlâ bizlere her bir şeyi doğru
adreste aramayı nasip eylesin!
etsin, çünkü bütün “izzet” Allah’a aittir.” mesajını vererek insanın şerefi arayacağı doğru ve tek
adresi göstermiş, ikinci ayette ise kendilerine dünyevi
işleri gerçekleştirmede güç versin, başarılı kılsın, düşmanlarına karşı yardım etsin, Allah yanında şefaatçi
olsun diye Allah’ın dışında ilah edinen müşriklerin
durumunu açıklayarak yanlış adreste üstünlük arayanlara işaret etmiştir. Üçüncü ve dördüncü ayetlerde
“Habibim, onların lafları seni üzmesin. Çünkü
şan ve şeref bütünüyle Allah’ındır. O her şeyi
işitiyor, hepsini görüyor.”, “İnecek azabı gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir. Senin güç
ve kuvvet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.” İfadeleriyle
Hz. Peygamberi ve inananları doğru adreste oldukları
konusunda teselli etmiştir. Beşinci ve altıncı ayetlerde
ise üstünlüğü malda, mevkide, soyda sopta arayan
münafıkların yanlış adreste üstünlük aramalarının neticesi ağır bir azaba çaptırılacakları ve onların cahil bir
toplum oldukları şu şekilde bildirilmiştir. “Münafıklara da haber ver ki, kendileri için çok acı bir
azab vardır. Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri
dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref
mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah’a aittir.” “ Üstünlük, ancak Allah’a, O’nun
elçisine ve müminlere mahsustur. Fakat münafıklar bilmezler.”
O halde üstünlüğü gerçek adresi olan Allah’ın yanında arayarak hem bu dünyada hem
de ahirette şerefli bir insan olalım. Müşrikler
ve münafıklar gibi yanlış adreslerde üstünlük
arayarak üstünlük yerine azap ve rezillikle karşılaşanlardan olmayalım. Allah Teâlâ bizlere
her bir şeyi doğru adreste aramayı nasip eylesin! Allah’a emanet olun aziz kardeşlerim.
Nisan / 2017
17
İzzetini Koru Ey Müslüman
Ersan BİLGİN
18
Nisan / 2017
İslam’ın vakar ve izzetini kuşanmamız gerektiğini ifade eden Maide 54. ayet meali:
“Ey İman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini
seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu, izzetli ve zorlu
bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın
kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın,
dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.”
- Müslümanlar izzetlerini-onurlarını ancak İslam’a, imana, yalnız Allah’a kulluğa, fedakarlığa ve
cihada sarılarak korurlar. Hayat iman ve cihaddır. Bu
iki izzete sımsıkı sarılan, teslim olan kurtulur. “Cihad
izzet ve aydınlık, gevşeklik ise zillet ve karanlıktır.” Nisa Suresi 139. Ayet-i Kerime’de şöyle buyrulmuştur: “Onlar Mü’minleri bırakıp kâfirleri
dost edinen kimselerdir. O kafirlerin yanında
izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet
ve şeref, Allah’a aittir.”
- İslam vahiy dinidir. Allah yapısıdır. Mükemmeldir. Tastamamdır. Bir eksiği veya fazlası yoktur.
Hal böyle iken İslam coğrafyası tarumar, Müslüman toplumlar perişan vaziyettedir.
Bunun sebebi Müslümanların
izzet ve şerefi, onur ve haysiyeti başka yerlerden
ummasında, batının ve
ırkçı emperyalizmin
sofralarında aramasındadır. İzzet ve
şeref Allah’a aittir
ve O’nun yanındadır. Sorun Müslümanın zihniyetinde ve iş
tutuşundadır.
“(Nuh
(as), kavmine şöyle
dedi): “Siz niçin Allah’tan bir vakar (azamet,
izzet ve kudret) ummuyorsunuz?” (Nuh 13)
- İşte bu sebeple içinde bulunduğumuz zaman
diliminde yeryüzünün en çok neye ihtiyacı vardır
diye sorulsa elbette verilecek ilk cevap, yeryüzünün Hazreti Muhammed Mustafa (sas)’in imanına,
şuur ve duruşuna, izzet ve ahlakına ihtiyacı vardır,
olacaktır. Sad b Ebı Vakkas (ra) diyor ki; “Biz çocuklarımıza sure ezberletir gibi siyer-i nebiyi
öğretir, ezberletirdik…”
- İslam düşünmeyi emreder bize, düşünmek-akletmek büyük bir nimettir ve mutlaka düşünmek
zorundayız, çünkü manevi ve maddi olarak baktığımızda gidişat çok kötü… Bilmek, hatırlamak,
sorumluluğumuzu ve izzetimizi kuşanmak zorundayız…
- Bugün 8 milyar civarında insanın yaşadığı
dünyamız, Müslümanlara emanettir ve
yeryüzünün her yeri
ile ilgili nihai söz
hakkı Müslümanlarındır. Müslümanlara
bu yetkiyi, iradeyi ve
gücü âlemlerin Rabbi veriyor. Yüce Allah,
Al-i İmran suresi 110.
Ayet-i Kerimede şöyle
buyurmuştur. “Siz, insanların iyiliği için ortaya
çıkarılmış en hayırlı ümmet-
Nisan / 2017
19
Yüce Allah, Al-i İmran suresi 110. Ayet-i Kerimede şöyle buyurmuştur.
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder;
kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.”
siniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve
Allah’a inanırsınız.”
- Müslümanların dünyada tekrar Müslümanca
Söz Sahibi olabilmeleri için İslam’ın Siyaset Anlayışının iyi anlaşılması elzemdir. Batının peşinde koşarak, işbirlikçilik yaparak asla olmaz. İslam % 100’lük
bir bütündür, hepsi önemli ve kıymetlidir. Ancak bir
tasnif yapılırsa; İslam’ın %15’i ferdi, %10’u cemaati, %75’i ise düzeni ve devleti ilgilendirir. İslam’ın
%10’u itikad-iman esasları, %15’i amel, %75’i ise siyaset ve idare hukukudur. Rabbimiz, “dünyaya salih insanların sahip çıkmasını istemekte”dir.
(Enbiya,105) Rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan
Hocamız’ın Milli Görüş Siyaset Anlayışının sebebi ve
gereği budur.
- Biz inancımız gereği, Müslüman olsun ya da
olmasın bütün insanların hak ve hukukunu gözetmekten sorumluyuz. Yeryüzünde insan gibi, inandığı
gibi yaşamak her renkten, her ırktan ve her inançtan
herkesin hakkıdır. Bunu ancak İslam’ın hakimiyeti te-
min eder. İslam, Müslüman olsun ya da olmasın
bütün insanlığa huzuru ve barışı getirebilecek
yegâne nizamdır. İslam Nizamı haricindeki tüm
arayışlar insanlığın duvara toslamasıdır. İslam haricindeki her sistemin insanlığa verebileceği
kaostur, kandır, gözyaşıdır.
- Tabi bugün kaç Müslüman İslam’a hayat sistemi, nizam ve düzen olarak bakıyor, mesele burda? Zihinlerdeki İslam sadece namaz, abdest,
oruçtan ve zor zamanda sığınılan bir inançtan
ibare, ne yazık ki… Erbakan Hocamız ne güzel
özetlemiş: “İslam sadece namaz, abdest, oruç
olsaydı Eyup Sultan Hazretlerinin 90 yaşında
İstanbul önlerinde ne işi vardı? Medine nere,
İstanbul nere?!”
- “… Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah’ın, O’nun Resûlü’nün ve Mü’minlerindir.
Ancak münafıklar bilmiyorlar.” (Munafikun 8)
ayetinin tecellisidir ki, tarih İslam’ın İzzeti’ne ve
Müslümanların İzzetli Duruşuna şahitlik edecek sayısız örneklerle doludur.
- Müslümanlar, şayet istikamet üzere samimi ve
ihlaslı olurlarsa, İslam’a ve izzete sarılırlarsa, pes etmezlerse, batıla teslim olmazlarsa, en zor şartlarda
bile mutlaka Allah’ın yardımının geleceğine inanırlar.
Muhammed Suresi 7. Ayeti Kerimede şöyle buyrulmuştur: “Ey İman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin
ayaklarınızı sağlamlaştırır.”
- Mekkelilerin makam, şan, şöhret, servet, kadın,
vs. tekliflerine, Peygamberimiz (sas); “Güneşi sağ
elime, ayı da sol elime koysanız ben yine de
20
Nisan / 2017
İslam davamdan vazgeçmem.” cevabını vererek
meydan okuyor ve “Davasına sadakatini, duruşunu, izzetini ve cesaretini” ortaya koyuyordu.
İşte bu imandır, bu izzetli duruştur Mekke’yi fethettiren ve asırlarca İslam’ın Hakimiyetini sağlayan…
- Büyük fetihten önce içlerine bir korku düşen
Mekkeliler, liderlerinden Ebu Süfyan’ı Efendimiz (sas)’i
ikna etmesi için Medine’ye gönderdiler. Ebu Süfyan’ın
yüzüne kimse bakmadı. Aynı zamanda Efendimiz’in
eşi olan Kızı bile bakmadı, o müşriğin yüzüne…
İslam’ın İzzetini göstermiş oldular böylece…
- Yine Mekke’nin Fethi günü Hz. Peygamberimiz
(sas) İslam’ın İzzeti’nin nişanesi olarak buyuruyordu:
“Bu gün savaş ve intikam değil merhamet günüdür. Bu gün Allah’ın kan dökmeyi haram kıldığı gündür. Bu gün Allah’ın Kureyş’i zelil edeceği değil, İslam’la şereflendireceği gündür.”
Efendimiz (sas), askerlerine şu emri vermişti:
“Size karşı konulmadıkça, size saldırılmadıkça, hiç kimseyle çarpışmaya girmeyeceksiniz,
hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz.”
- Hicretin 8. Yılı, Ramazan ayının 20. Günü
Mekke savaşılmadan-kansız bir şeklide, iyi bir strateji
ile fethedildi. Efendimiz (sas)’in işaretiyle Kâbe’deki
putlar birer birer kırıldı ve paramparça edildi. Efendimiz (sas) her seferinde İsra Suresi 81. Ayet-i Kerimeyi okudu: “Hak geldi batıl yok oldu. Batıl
yok olmaya mahkûmdur.” Böylelikle Lat’ın, Menat’ın, Hübel’in, Uzza’nın iktidarı yerle yeksan oldu.
Putçuluk böylece sona erdi… İzzet’in İslam’da olduğu tescillenmiş oldu, ama heyhat ki niceleri izzeti
Batı’da, Avrupa politikalarında aramaya devam etti
ve ediyor…
- Kararlı olmak, izzetli, onurlu ve net bir duruş
sergilemek zorundayız. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud 112), buyuruyor Rabbimiz… Düne
kadar Müslümanların kardeşliği ve İslam Birliği için
çaba sarf eden birçok insan, yaşanılan bir sıkıntılı
süreçten sonra pes edip 180 derece dönerek ABD,
AB ve İsrail ile birlikte hareket etmenin daha uygun
olacağı vehmine kapılmışlardır. NATO ile birlikte sınır
Erbakan
Hocamız
ne
güzel
özetlemiş: “İslam sadece namaz, abdest,
oruç olsaydı Eyup Sultan Hazretlerinin
90 yaşında İstanbul önlerinde ne işi
vardı? Medine nere, İstanbul nere?!”
ötesi operasyonlara girmekte bir beis görmemişlerdir. Halbuki Mümtehine Suresi 1. Ayet-i Kerime de
şöyle buyrulmuştur: “Ey iman edenler, benimde
düşmanım sizin de düşmanınız olanları dostlar
edinmeyin.” Rabbimiz, Müslümanlardan İslam’ın
vakar ve onurunu korumalarını istemektedir. Bugün
Müslüman toplumlar böylesi büyük bir imtihanı kaybetmektedir. Bu noktada Müslüman idarecilere büyük
görev düşmektedir. Verilen görev ve yetkilerin emanet olduğu, ölüm ve hesab asla unutulmamalıdır. Allahımız encamımızı hayretsin. Şuuru ve dirayet versin
cümlemize.
- İmam-ı Rabbani Hazretleri; “insanların yolları, aşkları kadardır” buyurmuştur. “Modernite
ve emparyalist dünya düzeni ile hesaplaşacak,
insanlığa saadet getirecek tek hak sistem,
Hz. Peygamberimiz’in Risaleti yani İslam’dır.
O’nun risaletini dışta tutarak yol aramak, emperyalizme ömür biçip hayat hakkı tanımaktan
başka bir şey değildir. Ferasetli Müslüman bu
oyuna gelmeyendir.”
- İslam’ın vakar ve izzetini kuşanmamız gerektiğini ifade eden Maide 54. ayet meali: “Ey İman
edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin
ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı
onurlu, izzetli ve zorlu bir toplum getirecektir.
(Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir
kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir
kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi
çok geniştir.” Vesselam.
Nisan / 2017
21
Fatih Sultan SEMİZ
“
İslâm’dan Başka Şeylerde
İzzet Aramak
Hz. Ömer (r.a):
“Vallahi biz Araplar, çiğ
et yiyen, biri biriyle didişen basit
ve cahil bir kavim idik. Allah (c.c)
bizi İslâm ile kıymetlendirdi, Hz.
Peygamberle
şereflendirdi
ve
Kur’an’la yüceltti. Artık İslâm’dan
başka
şeylerde
izzet
aramak
ahmaklık ve nankörlüktür”
22
Nisan / 2017
”
İslam, yeryüzüne insanların bozduğu değer ölçülerini değiştirmek için geldi. Kadını ayaklar altına
alan, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, insanları renk ve ırk ayrımına tabi tutan değer ölçülerini
değiştirmek için… Kavmiyetçiliğin tavan yaptığı, insan
onurunun hiçe sayıldığı, ekonomi sisteminin fakirleri ezmeye
yönelik olduğu bir dünyayı değiştirmek için geldi. Pansuman
tedavilerle değil esaslı çözümlerle bunu yaptı.
Eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insana hak ettiği değeri verecek tek nizam İslam’dır. Hiçbir ideoloji
hiçbir sistem İslam’ın insanı yükselttiği noktaya yükseltemez.
Ayaklar altına alınan annelerin, ayaklarının altına
cennet seren bir dindir, İslam. Diri diri gömülen kız çocuklarından muhtelif rivayetlerde üçünü, ikisini terbiye eden
ve erkek çocuğundan ayrı tutmayanlara cennet vadeden bir
dindir, İslam. Herkesin kendi ırkını, rengini, kavmini
övdüğü, haksız bile olsa yakınlarının yanında yer
alanlara artık üstünlüğün takvada olduğunu
haykıran bir dindir, İslam.
İnsanlık, İslam ile hayat buldu. İnsanoğlu
İslam ile yeryüzünde tekrar nefes almaya başladı. Sadece kendini değil başkasını düşünmeyi,
yaşatmak için yaşamayı İslam ile öğrendi. Kendisi
için istediğini başkası içinde istemeyi
İslam öğretti yeryüzüne. Kâfirlerin
ve müşriklerin hayal edemediklerini İslam kalplere mühür diye
vurdu. Kan ve gözyaşı ile
dolu olan dünya huzuru İslam da buldu. İnsanoğlu
o güne kadar onur ve
izzet adına ne kaybettiyse hepsini İslam ile
geri aldı. Kölelerin aşağılandığı dünyaya dur diyen
İslam’dı. Artık ne giyiyorsanız ve yiyorsanız kölelerinize
de onlardan giydirip onlardan
yedireceksiniz dedi, İslam. Gözyaşlarının rengi olmadığını, kâfir
bile olsa mazlum olan ile Allah arasında
perdelerin kalktığını dünyaya haykırdı, İslam.
Şeytan diye yakılan kadınlara onurunu iade etti. Savaşa bile ahlak getirdi. İnsan İslam ile beraber
tabiri caiz ise izzet ve ikram gördü. İslam’ın olmadığı yerde izzet ve onur ayaklar altına alındı. Sakat
diye insanlarla alay edildi. İslam ise sağlam olman
değil alnı secdeye giden adam olman önemli diye
kaide getirdi. Organları yerinde ama alnı secde
görmeyenlerin onursuz, sakat ama alnı secde
görenlerin onurlu olduklarını söyledi, İslam.
Yığın yığın altın biriktirip dağıtmayanların değil muhtaç olduğu halde verebilenlerin izzetli ve onurlu olduğunu söyledi, İslam.
Bütün dengeleri ve değer ölçülerini İslam değiştirdi. Renginden dolayı horlanan Bilal-i Habeşi’yi
Kâbe’nin üstüne İslam çıkardı. Ebu Leheb’in
karşısında ezilen Bilal, Müslüman olduktan
sonra Tebbet Süresi ile birlikte Ebu Leheb’in
karşısına dikildi. Kuruyacak o ellerin dedi. Sende
hanımında cehennem kütüğüsünüz diye haykırdı. İslam’ı kendisini taşımaya razı olanları altında
ezen değil onları yükselten bir dindir.
Kim ne kazanacaksa İslam ile
kazanır. Kaybedenlerde İslamsızlıktan kaybeder.
Geçmişten
Günümüze
İzzet
Hz. Ömer’in (r.a.) hilafeti zamanı idi… İslam
adaleti altında Müslümanlar
bir tarafta altın devirlerini yaşarken, İslam orduları da dört
bir cephede yeni fetihler yapıyor,
zaferler kazanıyor ve İslam topraklarını
genişletiyorlardı.
Sa’d ibni Ebî Vakkas’ın (r.a.) kumandası altındaki 34 bin kişilik İslam ordusu Acem topraklarına
dayanmıştı. Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) duasının tahakkuk etmesine çok az bir zaman kalmıştı. Bilindiği üzere, “Perviz” denilen İran kisrası, Resûl-i
Ekrem’in mektubunu parçalamış, Resûlullah da,
“Yâ Rabbi, nasıl o benim mektubumu parçaladıysa, sen de onu ve onun mülkünü parça
parça et!” diye dua etmişti. Bu dua gerçekleşmiş,
oğlu Şirviye, Perviz’i hançerle öldürmüş, şimdi sıra
mülkünün parçalanmasına gelmişti.
İslam, yeryüzüne insanların bozduğu değer ölçülerini değiştirmek için geldi.
Kadını ayaklar altına alan, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, insanları renk
ve ırk ayrımına tabi tutan değer ölçülerini değiştirmek için…
Nisan / 2017
23
İran ordusu kumandanı Rüstem, dâhilî saltanat çatışmalarından dolayı İslam ordusuyla çarpışmak istemiyor, bir musalaha zemini arıyordu. Ancak
hazırlıkları ihmal etmemişti. İslam ordusunun 34 bin
mevcuduna karşılık, İran ordusunun 80 bin yedeği
yanında 120 bin mevcudu vardı. Bu mevcudun 30
bini, kaçmaması için zincirlerle birbirine bağlanmıştı. Ona rağmen Rüstem kendine güvenemiyor, İslam’ın bahadır kumandanı Sa’d ibni Ebî Vakkas’tan sık
sık elçiler isteyerek onu oyalamaya çalışıyordu.
Rüstem’in
yanına
giden ikinci elçi de Rabi’
bin Âmir (r.a.) idi. Rüstem’in yanına vardığında,
hiç görmediği şatafatlı
bir manzarayla karşılaştı. Rüstem’in bulunduğu
yer, nakışlı yastıklar, kadifeden halılar, inci ve yakutlar
ve daha birçok ziynet ile süslenmişti. Rüstem altından yapılmış bir
koltukta oturuyor, etrafındaki insanlar
bir köle gibi kendisine hizmet ediyorlardı.
Rabi’nin ise eski bir kıyafeti, eğri bir kılıcı, yer
yer eğilmiş bir kalkanı ve çelimsiz bir atı vardı. Aslına
bakılırsa, gördüğü şatafat Rabi’ bin Âmir’i hiç mi hiç
cezbetmemişti. Bütün onlara karşılık, onun da sarsılmaz bir imanı, yıkılmaz bir şehameti ve cesareti vardı.
Halılarla örtülü yere varınca atından indi ve
hemen oraya atını bağladı. Silahı, zırhı üzerinde ve
miğferi başında idi. Ona, “Silahını bırak.” dediler.
O da, “Ben kendiliğimden buraya gelmedim.
Böyle kabul ederseniz ne âla, yoksa döner giderim!” diye, gayet vakur bir cevap verdi. Orada bulunanlar, bu çelimsiz insandan çıkan cesurane sözler
karşısında şaşırıp kalmışlardı.
{
Rüstem, “Bırakın onu.” dedi. Rabi’ ilerledi ve
Rüstem’in yanına yaklaştığında mızrağını yere sapladı. Yerde ise ipekli yastıklar vardı. Mızrağın keskin
ucuyla ipek yastıkları delip geçti. Etrafındakilerin fevkalade değer verdiği bu süslü yastıkların Rabi’ için
hiçbir ehemmiyeti yoktu. Onun tek düşündüğü, elçilik vazifesini, İslam’ın izzetine uygun bir şekilde yerine
getirebilmekti.
Rüstem, “Ne diyorsan, anlat bakalım.” dedi.
- “Allah bize, dilediği kimseleri, kula
kulluktan
Kendisine
kulluğa, dünya sıkıntılarından feraha çıkaralım, batıl dinlerinin
zulmünden
kurtarıp
İslam adaletine ulaştıralım diye bir peygamber gönderdi. Kim bu dini
kabul ederse bizden olur, biz
de döner gideriz. Kim de kabul
etmezse, Allah’ın vaat ettiğine
kavuşuncaya kadar onunla savaşırız!”
- “Allah’ın vaat ettiği nedir?”
- “Kâfirlerle savaşırken ölen için cennet, geride kalanlar için ise zaferdir.”
- “Söylediklerini dinledim. Bu mevzuu düşünmemiz için bize mühlet verir misin?
- “Kaç gün?”
- “Bir veya iki gün…”
-“Hayır! Âlimlerimiz ve reislerimizle mektuplaşmamız için bu vakit az olur.”
“Peygamberimiz düşmanla karşılaştığımız
zaman üç günden fazla mühlet vermememizi
emretti. Düşün ve adamlarına sor, bu mühlet
}
Eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insana hak ettiği değeri verecek tek
nizam İslam’dır. Hiçbir ideoloji hiçbir sistem İslam’ın insanı yükselttiği
noktaya yükseltemez. Ayaklar altına alınan annelerin, ayaklarının altına
cennet seren bir dindir, İslam.
24
Nisan / 2017
içinde üç şıktan birini tercih et: Müslüman olmak, cizye vermek ve harp etmek...”
- “Sen onların efendisi misin?”
- “Hayır, Müslümanlar birbirlerine kuvvet veren tek vücut gibidir.”
Rüstem bunun üzerine adamlarını topladı ve
“Bu adamın sözlerinden daha kıymetli ve kabule şayan bir söz duydunuz mu?” dedi.
Adamları Rüstem’in bu sözlerine şiddetli bir şekilde karşılık verdiler: “Kendi dinini bırakıp, onun
söylediklerine meyletmekten Allah seni muhafaza etsin. O adamın elbiselerini görmedin
mi? Böyle elbiseler giyen adamın sözlerinde ne
olabilir ki?!”
Kısa bir zaman sonra Rabi’ gibi elbise giyenlerden müteşekkil 34 bin kişilik İslam ordusu, süslü elbiseler ve ziynetler içerisinde bulunanların 200 bin kişilik ordusuna galip gelmiş ve İslam orduları Medâyin’e
girerek Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) duasının gerçekleşmesine şahit olmuşlardı. İslam ordusundan sadece 8
bin kişi, şehit olarak Cennet-i Âla’ya yükselirken, İran
ordusu 120 bin kişi zayiat vermiş, geri kalanları da
yaralı olarak firar etmişlerdi.[1]
Hikâye değil, masal diye okumadık bu satırları. Yer, zaman, kim kimle neyi konuştu. Hepsi
orta da olan ve Uhud Dağı kadar izzet dolu bir
yürek. Bir tarafta saltanatının şaşasına güvenen ve
insanları güç ve parayla ezebileceğini düşünen bir gafil. Diğer tarafta İslam’ın izzet sancağını göndere
kadar çekmiş bir mücahid. Sarayının genişliğine
ve altın döşeli olmasının onu İslam’dan alıkoyan bir
gafil bir tarafta, geniş olan sarayı şu kadar saltanatı
olan bir kralın karşısına dikilip “bu dünya dar, gel
Müslüman ol ki dünya sana da geniş olsun”
diyen bir mücahid bir tarafta. Rüstem’in gözünü sal-
İnsanlık, İslam ile hayat buldu.
İnsanoğlu İslam ile yeryüzünde tekrar
nefes almaya başladı. Sadece kendini
değil başkasını düşünmeyi, yaşatmak
için yaşamayı İslam ile öğrendi.
tanatı bürümüşken, etrafında ki yalakalar onun gücüne kapılmışken, Rabi’ için bunlar hiçbir şey ifade
etmiyordu. O tepeden tırnağa izzet duruyordu. Çünkü o İslam’ı da bilen cahiliyeyi de bilen biriydi. Oysa
Rüstem ve avenesi İslam’ın insana ne kattığını bilmeyen zavallılardı. Maddiyatın, koltuğun, kavmin, fiziki
özelliklerin insanı insan yapmayacağını bilmeyen zavallılar. İzzeti kaybolup gidecek güçte, iflas olunabilecek parada, yaşlandıkça çökecek güzellikte arayanlar
hep yarı yolda kaldılar, kalmaya da mahkûmdurlar.
Ama izzeti hiç kaybetmeyen, en büyük olan, her şeyin
sahibi olan, yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allah’ın
gönderdiği İslam’da arayanlar ve bulanlar, bulunması
gerekeni bulmuşlardır.
İzzeti sosyal medyada ki takipçi sayısıyla ölçenlere, oturduğu semtin ona değer kattığını düşünenlere, bindiği arabanın kendisine onur yüklediğini
sananlara, akraba sayısının çok olması ile yollara
düşenlere, şu makamda tanıdıkları ile övünenlere,
giydiği elbiselerin fiyatlarının üç asgari ücret olması
ile hava atanlara, aynanın karşısına geçtiğinde bakmaya doyamayanlara, karşısında kafir veya fasık biri
olduğunda bütün nezaketini gösterip Müslüman biri
olduğunda kaba bir üslup kullananlara, bir koltuğa
oturmakla hayatın değiştiğini düşünenlere cevap veriyor; Hz. Ömer (r.a):
“Vallahi biz Araplar, çiğ et yiyen, biri biriyle didişen basit ve cahil bir kavim idik. Allah
(c.c) bizi İslâm ile kıymetlendirdi, Hz. Peygamberle şereflendirdi ve Kur’an’la yüceltti. Artık
İslâm’dan başka şeylerde izzet aramak ahmaklık ve nankörlüktür”
[1]İsâbe, 1: 503; Hayâtü’s-Sahâbe, 1: 157.
Nisan / 2017
25
Memduh ERGİN
Şeref, Onurlu Bir Payedir
“
Kul olmak şereflerin,
izzetlerin en büyüğü, baki olana
kul olmak ne büyük saadet. Hülasa
Rabbimiz ne buyuruyor: “Her
kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet
tamamıyla Allah’ındır...” (Fatır, 35/10)
İzzet, şeref insan için hayatın en önemli mevhumudur. Şerefsiz, onursuz bir hayat düşünemiyorum. Bu
uğurda insanlar kavga etmişler, can almışlar, can vermişler ve
dahi hayatlarını kaybetmişlerdir. İtibar için, şeref için servetler harcamışlar. Öyle değil midir ki şerefsiz, onursuz bir hayat
düşünülebilir mi? Kesinlikle hayır. Çünkü eşrefi mahluktur
insanoğlu. Kul olan insan, insan olmakla şereflendirilmiştir. Şerefini kaybetmek demek, insan olma onurunu da kaybetmek demektir.
26
Nisan / 2017
”
Şeyh Edebali şu Üç kişiye acı der:
• Cahiller arasında âlime.
• Zenginken fakir düşene.
• Hayırlı iken itibarını kaybedene.
Öyle değil mi ki izzetini, şerefini kaybeden insan
acınacak bir zavallıdır. Onun içindir ki mahkemelerde
dahi yemin edilirken “namusum, şerefim ve kutsal saydığım bütün inanç ve değerlerim üzerine yemin ediyorum’’ diye söylenir.
Hayatın gayesi şeref midir, yoksa şeref bir paye
midir? Şerefi hayatın gayesi haline getirirsen “ne
şerefli, ne onurlu, ne cesur insanmış” desinler diye her şeyi hatta
ölümü bile göze alır cenge girersin. Ne şerefli, ne cesur insan
desinler diye cenge giden,
bu uğurda ölen insanları
düşünürüm. O insanlara
acıyalım mı yoksa takdir
mi edelim? Karar veremiyorum. Bir yönüyle takdir
ediyorum, cesaretlerinden
dolayı, insan onurunu koruduğu için. Ama acıyorum,
Allah için değil, nefsi için olunca. İki tane insan seni takdir etse
ne olur, etmese ne olur, yüce Allah
takdir etmedikten sonra. Oysa yüce Allah
seni takdir edince işte o zaman ölümün bir anlamı
olur, bir değer kazanır. Emin ol izzetin ve şerefin kat
be kat artar. Ahretini de kazanmış olursun. Ne güzel
demişler değil mi bu dünyaya fazla itibar etme nasıl
olsa sağ kurtulan yok.
Makam, mevki, mal, mülk hepsi yalan. Yunus’un
dediği gibi: “Var birazda sen oyalan.” Aha geldik
gidiyoruz. İmtihan dünyası. Dünyaya geldik bir defa,
gidiyoruz sonsuzluğa, ölümsüzlüğe. Ölüm nedir ki?
Hakikatler dünyası. Ah zavallı ben, bizler. Ne bu gaflet. Kendimizi çok önemli sanıyoruz. Evet önemliyiz.
Ama aslında birer zavallıyız. Farkında değiliz. Zaten
farkında olsaydık, eşrefi mahlûk olurduk. Etrafımızda
zavallı olduklarının farkında olmayan milyonlarca insan var. Kendini önemseyen bu zavallılar bende dâhil
olmak üzere bu dünyaya, insanlara kendini kanıtlamaya çalışıyoruz. İnanının bunu herkes yapıyor. Ateisti, putperesti, Hıristiyan’ı, Müslüman’ı hatta dindar
olduklarını söyleyenler bile yapıyor bunu. Bir sohbetinde Şems Mevlana’ya şöyle der:
- Gittiğim yerlerde hep hâşâ allah’lık dâvâsında
olanlara rastladım. Hiç “kul” olana rastlamadım, ilk
defa kul’a rastlıyorum, o da sensin, demiş.
Bu dünya öyle acımasız bir dünya ki, dünyalık için kendini satan ne kişilere şahit oldu. Makam,
mevki, mal, mülk için kişiliğinden, şahsiyetinden taviz
veren ne zavallılar gördü. Ama gerçek Müslüman öyle mi. Bu saydıklarımızın
hiçbirisi onun gözünde bir değer
ifade etmez. Değer vermediği
içinde kişiliğinden, onurundan asla taviz vermez.
İnsan hakikaten eşrefi mahlûktur. Ama aynı
zamanda
esfele
safilin.
Kendinden ve dünyadan
vazgeçer, yani kul olursa eşrefi mahlûk olur. Yok, kendine
ve dünyaya saplanır kalırsa işte o
zaman esfele safilin olur. Her şey yapar. İnsanlığa yani kulluğa sığmayan her türlü
aşağılık işleri yapar. Temeli Allah rızası olmayan rezillikleri yapmaktan asla çekinmezler. İşte o zaman da
ortada ne insanlık kalır, ne şeref kalır, ne şan kalır. Bir
kula teslimiyet yakışır rabbine karşı. Gayrisi bir hiçtir.
Hiç olan şeyler için aşağılık şeyler yapmaz.
Aslında herkes kendi nefsine çalışıyor. Biz nefsimiz için çalıştıkça batıyoruz, farkında değiliz. Âşıklar
ne güzel demiş: “gönül kaçanı kovalar” Biz öyle
bir yaratıcıya kul olmalıyız ki malı, mülkü makamı elimizin tersiyle itmeliyiz ki izzet, şeref bizim olsun. Sen
istemezsen de izzet ve şeref önüne serilir. Ama kıstas
açık, sen bunların hiçbirini istemeyeceksin amacınız
şeref ve izzet kazanmak olmayacak. Senin tek isteğin
olacak samimi bir kul olmak. Kul olmak şereflerin, izzetlerin en büyüğü, baki olana kul olmak ne büyük
saadet. Hülasa rabbimiz ne buyuruyor: “Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah’ındır...” (Fatır, 35/10)
Nisan / 2017
27
Hazreti Pîr Seyyid
Dostları, Ahmed er-Rifai’ye: “Niçin yamalı elbise giymiyorsunuz?” diye
sorduklarında.
Ahmed er-Rifai Hazretleri: “fütüvvet sahiplerinin yüklendiği ağır yükün
altına girmeyip de, onların elbiselerini giymek nifak alametlerindendir. Fütüvvet
elbisesini ise, ancak insanların meşakkatlerine tahammül edenler giyebilir” diye
cevap vermiştir.
Fütüvvet, mahlükatı mâzur, kendini kusurlu görmek; onları mükemmel, kendini
noksan kabul etmek, ister iyi veya kötü, ister itaatkâr veya isyankâr olsun mahlükatın
hepsine şefkatle davranmaktır. Bilmiş ol ki, şayet bir köpeğe kötü muamele eder, onu
azarlarsan fütüvvet ehlinden sayılmazsın. Fütüvvetin zirvesi, “Allah’dan başka hiç
bir şeyin seni meşgul etmemesidir” diye cevap vermiştir.
Mahlükati kendi yargılarınla değerlendirme ve kendini, mü’minlerin yargılarınla
değerlendir ki, onların faziletini kendinin de eksikliğini anlayasın. Birinin fitneye
düştüğünü zanneden kişi, asil kendisini fitneye düşürmüştür.
İnsanların en hayırlısı, müslümanlara yardımı en çok olandır.
Ayıplarını gören kişi, kendisini başkalarıyla denk görmekten kurtulur.
Tasavvuf; varlıklar, yaratıcının gözüyle görebilmektir.
Noksanlıklara gözünü kapatan kişi, bütün eksikliklerden münezzeh olan
Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede eder.
Nur, kalbin mertebelerinden biri olan sırrı kaplayınca, uzuvlarından hep iyilik
sâdır olur.
Ahmed er-Rufai (k.s) den
Dünya, kendisine yöneldiğinde onu meşgul eden, kendinden yüz
çevirdiğinde ise, dünyanın hasretiyle yanan kişiye yazıklar olsun.
Akıllı kişi, dünya kendine yöneldiğinde onu meşgul eden, kendinden
uzaklaştığında ise, ona hasret duymayan, meyletmeyen ve iltifat etmeyendir
Akıllı kişinin şu dört şeyi muhafaza etmesi gerekir: Bunlar, emanet, sıdk, iyi bir
kardeşlik ve sırdır.
İlim, kalbi cehaletten kurtaracak bir hayat, fütüvvet de zulmetten kurtaracak
bir nurdur.
Nefsinin ihtiyaç duymadığı bir şeyi kendisi için gerekli gören kişi, asıl
ihtiyaçlarından birini elden kaçırmış olur.
Kalbin temizliği ancak, Allah Tealâ’ya olan halis bir niyetle, bedenin
temizliği de ancak Allah dostlarına hizmetle gerçekleşir.
Şehvet, şeytanın gemidir. Kim onu boynuna takarsa, şeytanın kulu ve kölesi olur.
Müridde şu üç vasıf bulunur. Ölmeyecek kadar yemek, zaruret halinde
konuşmak ve ihtiyaç halinde uyumak.
Arif, Allah Teala’ya ancak şu üç şeyle ulaşabilir. İlim, amel ve halvet.
Gerçek tevekkül sahibi, kendi geçimini temin etmek sûretiyle başkalarına
yük olmaz, kendisine ihsanda bulunana kul köle olmayıp, kendisine gelebilecek
herhangi bir nimeti engelleyeni de kötülemez. Çünkü o, gerçekte nimeti eren ve
alanın, Allah olduğunu bilir.
Nureddin YILDIZ
İslam’ın Yarını
“
Ben
Muhammed’denim.
Ümmeti
Üç
günlük
hesaplarımız yok bizim. Dünya ile
sınırlı olmayan bir ümmetiz biz.
Allah’ın izniyle cennet ümmetiyiz.
30
Nisan / 2017
”
Bismillahirrahmanirrahim.
Elhamdülillahi Rabb’il âlemin. Vessalatu
vesselamu alâ Resûlina Muhammedin ve alâ alihi ve
sahbihi ecmaîn.
Aziz Kardeşlerim,
Bir muhasebe ile sohbetimize başlamak istiyorum. Bir
insanın “mürüvvetini görmek” dedikleri evlenip çoluk çocuk sahibi olmasına kadar gelen süreç, maliyet itibariyle kaç
insana mâl olmuştur? Acaba bir insanın evlenip iş güç sahibi
olduğu “evi var, barkı var” dediğimiz zamanına kadar neler harcanmıştır? Bir çocuğun büyümesi, normal insanlardan
biri hâline gelmesi neye mal oluyor? Bu soruyu düşündüğümüzde ne yazık ki sadece annesinin doğum sancılarından
başlıyoruz. Annesi neler çekti, ondan sonra okula gönderildi, harçlıklar verildi. Bunları toplayıp bir maliyet çıkarıyoruz.
“Şu kadar harcanmıştır” diyoruz. “Annesi şunu çekmiştir, babası bu kadar çekmiştir, dedesi de ilgilenir,
parka götürürdü, babaannesi de bir iki kere
hastaneye götürmüştü” bunları topluyoruz. Bu
hesap yanlıştır.
O çocuğu doğuran anneyi, bir anne doğurmasaydı, o çocuktan söz edebilecek
miydik? Maliyete ananın anasını da
katmak gerekiyor. Bir annenin
çocuğu üzerindeki emekleri o
anne olduğu için var. Onun
annesi de ana oluncaya
kadar yani mürüvvetini
görünceye kadar, babası
baba oluncaya kadar yani
mürüvvetini
görünceye
kadar masraf üzerine bir
planla geldi ve gitti.
Bugün yirmi yaşında
evlenen bir insan, Âdem
aleyhisselamdan beri gelen
bir projenin sonucu olarak yirmi
yaşında evlenen bir insan oldu. Derin
düşündüğümüzde her insanın maliyeti; bütün insanlıktır. Sadece anasının çektikleri olmaz. Bunun için
Rabbimiz “Bir insan öldürene bütün insanlığı
öldürmüş” diye bakıyor. Âdem aleyhisselamdan
beri bütün anneler, babalar bugün düğünü yapılacak
bir çocuğun doğması için vardı zaten.
Netice olarak şöyle bir hesap yapıyoruz. Bugün
bir insan evlensin, dünyada insan olarak yaşasın diye
biz bilsek de bilmesek de, üzerinde hesap yapsak da
yapmasak da on binlerce senedir bütün insanlık çalışıyor. Yine de o insanın tam istendiği gibi olup olmadığı belli değil, hatta olmuyor. Olsaydı insanlığın
huzuru olurdu. Yarın inşallah elli sene sonra, belki
yüz sene sonra, belki bir ay sonra Mehdi aleyhisselam çıktığında veya onun vazifesini yapmaya hazır bir
delikanlı çıktığında, bugün işe yaramadığını söylediğimiz insanlardan birisinin çocuğu olarak gelecek. O
zaman insanlık anlayacak ki kaç bin senedir beklenen
buymuş. Bütün defolu ürünlerin sağlam bir ürün için
çıkmış olduğu anlaşılacak.
Bundan bin dört yüz elli sene önce Abdullah’ın
oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelsin
diye kaç bin ana çocuk doğurdu, kaç yüz bin baba
çocuk besledi. Hiç kimse Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellemi beklemiyordu. Kim olacağı da belli değildi.
Müşrik bir toplumun içerisinde, onun gelmesinin hiçbir şekilde mümkün olmadığı bir toplumun içerisinde,
birbirlerini öldürecek kadar vahşileşmiş bir kabilenin
ortasında Allah, Kâinatın Efendisi’ni yarattı. O gün
anlaşıldı ki bütün bu arızalı, defolu, sıkıntılı
ürünler, çalışmalar aslında onun beklendiğinin işaretiymiş.
Bu yarın için de geçerlidir. Bir insanın bütün insanlık kadar değerinin olması
bundan
kaynaklanıyor.
Yarın inşallah insanlığın
yüzünü güldürecek müjdeli, muştulu bir insan geldiğinde babasına, dedesine
bakılacak ve babasının, dedelerinin, ninelerinin beş yüz
sene geçmişinin hayal etmeyeceği biri gelmiş olacak. Şüphesiz
bu, bize göre bir hesap değil, Allah’a
göre bir hesaptır. Çünkü biz kendi çocuklarımızın doğumundan itibaren takvim tutuyoruz. En iyi
ihtimalle annelerimizin, babalarımızın bize anlattığı
kadarıyla doğumumuzu bilebiliriz. Birkaç akrabamızın ve çevremizdeki insanların anlattıklarını biliriz. Bizim bilgimiz bu kadardır.
Allah ise ilk insandan bugüne kadar doğmuş,
büyümüş, yaşamış bütün insanları ve bundan sonra
doğmadıkları hâlde kaderde doğmaları ve yaşamaları bulunan bütün insanların nefes alışlarını da bilen
bir Allah’tır. Bu sebeple Allah’ın hesabıyla, kulların
hesabı arasında fark vardır. Bu fark neredeyse sonsuz rakamıyla hiç rakamı arasındaki kadardır. Böyle
büyük bir fark vardır. Allah’a teslim olanlar, hesabı kitabı Allah’a bırakanlar zarar etmezler.
Bu büyük kâinatta, bu büyük düzen içerisinde
kendi çapında, aklınca hesap yapmaya kalkanlar hep iflas hesabı yapabilirler.
Kardeşlerim,
Cümlemi tekrar toparlıyorum. “Bir insanın
maliyeti; bütün insanlık olabilir” dedik. Yarın
yaratılacak bir insan için Allah, bugün nice insanlar
yaratıyor. Bir çocuğun maliyet hesabını sadece
annesinin üzerinden yapamayız. Annesi şüphesiz emek veriyor, büyütüyor. Annesini kim do-
Nisan / 2017
31
ğurdu, kim büyüttü? Onun anası, onun anası…
Havva annemizi -aleyhesselam- bulmadan hiç kimse
analık hakkını doldurmuş olamaz. Âdem aleyhisselamı bulmadan babalık listesini bitiremez. Muhammed
sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’de yaratılacak diye
Hacer validemiz nasıl gurbetlere katlandı. Susuzlukta
kıvrandı durdu. Bunların hepsi, kendisinden binlerce
sene sonra gelecek Muhammed aleyhisselam için yatırımdı.
Kardeşlerim,
Bu hesabı dinimiz
üzerinden yapmaya çalışalım. Bugünkü annenin
emeğini, bugünkü çocuğu filan tarihteki insan
için
değerlendiremiyoruz. En sondan en başa
kadar takvimi iyi tutmak
gerekiyor. Bugün İslam
dininin dünya üzerindeki
durumunu görüp de “olmaz,
gitti bu din” zannedenler, tıpkı
Mekke’nin ortasında birbirini öldüren, kadınları vurup kaçıran Kureyş Kabilesinin içerisinden Muhammed aleyhisselamın gelemeyeceğini tasavvur edenlerin
hatasına düşmüş olurlar.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin gelmesinden önceki durumlara bakıp “bu toplum gitti,
insanlık gitti” diyenler insanlığın kurtarıcısının geleceği topluma bakarak bunu söylemişlerdi. Ne kadar
ağır bir hataydı. Nitekim böyle diyorlardı ve “toplumdan hayır yok” diye mağaraya çekiliyorlardı.
Hâlbuki hayırsız gördükleri toplum, insanlığın
kurtarıcısına hamileydi.
Bugün İslam dininin ve İslam dinine iman etmişlerin dünya üzerindeki durumuna bakıp küfrün ve
kâfirin daha güçlü olduğunu, iplerin onların elinde
olduğunu zannedenler Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellemden önceki topluma bakanlar gibidirler. Yarın
İslam’ın zaferinin günüdür. Tıpkı müşriklerin Kâbe’nin
içini put doldurmasına rağmen ertesi gün Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellemin kâinatı aydınlattığı gibi.
Çünkü hiçbir zaman Muhammed aleyhisselamı
yaratmayı kaderine yazmış olan Allah’ı mağ-
32
Nisan / 2017
lup edebilecek bir Mekke, bir Yesrib, bir Bizans, bir Pers yoktur.
Allah yazar ve yazdığını uygular. Mekke’nin ve
Kâbe’nin putlarla dolması Muhammed aleyhisselamın insanlığı kurtarmak için gelmesine engel olamadı. Bilakis o gelsin, gelişi daha kıymetli olsun diye
Kâbe’nin içi bile putla dolduruldu. Onlar
Kâbe’yi bile putla donatırken şirkin
ve putçuluğun hegemonyasının
yerleştiğini zannediyorlardı.
Hâlbuki fark etmeden doğumu
çabuklaştırdılar.
Çünkü doğum yaklaştıkça
sancının artması doğaldır.
Hamile olan doğuma çok
varsa oturup çay içebilir, keyfine bakabilir, gezi
yapabilir. Doğumu yakın
olanı uçak yolculuğuna
bile almıyorlar. “Risklisin
sen” diyorlar.
Eğer bugün, bütün insanlık İslam dinini kara listeye almayı, Müslüman’ı terörist, geçinilmez, yaşanılmaz bir
tip olarak lanse etmeyi adeta ilke edinmişse bu, hamilenin uçağa alınmaması gibi bir durumdur. Bütün
bu şiddet, İslam etrafında koparılmak istenen fitneler
yarınların İslam güneşiyle doğacağının işaretidir ama
bazı insanlar bu çocuğun maliyetini sadece kendi annesi üzerinden hesaplıyor olabilirler. O hesapla şüphesiz geçmişi ve geleceği görmek mümkün olmadığı
için İslam’ın dününü, yarınını anlayamayan kafayla
bakacaklarından “yarın İslam’ın neresi aydınlık
olacak” diyeceklerdir. “İsrail Kudüs’ten çıkar mı
hiç” diyeceklerdir. Hayır! Biz de diyoruz ki “çıkarılsın diye Allah, onları oraya soktu!” Tam aksini
söylüyoruz. Yedi kıtayı dolaşıp dünyadan Yahudi mi
toplayacaktık? Hazır bir yere toplanmışlar, vagonlara
doldurup göndereceksin işte. Allah eğer bir şeyi bu
kadar basit gördüyse ben de bu kadar basit görürüm.
Biz, Mescidi Aksa’nın işgali değil -la kadderallah- Mekke’nin işgali bile söz konusu olsa bunu yarınki güneşten önceki gece karanlığı olarak görmek
zorundayız. Neden? Çünkü Allah İslam dinini din olarak gönderdiği gibi -nasıl İslamiyet’i Peygamber’iyle,
Kur’an’ıyla Allah gönderdiyse- küfrü ve kâfiri de Allah
saldı. Sonunda kendi dinini helak edecek düşmanını
mı yarattı Allah? Öyle bir düşman yarattı ki Allah, o
düşman azdı, azdı, azdı Allah’ın dinini de kökten kaldırdı. Mü’min böyle düşünebilir mi?
Biz, insan olarak yaşadığımız için bünyemizde bulunan zafiyetleri, Müslüman olarak
benim taşıdığım zafiyetleri Allah’ın dini İslam’a taşımak istiyoruz. Ben, ödüm patladığı için;
ben, sindiğim için; ben, umutsuz kaldığım için; “diplomasız kalırsam Allah beni aç bırakabilir”
düşündüğüm için Müslüman bir birey olarak benim dinim olan İslam da budur zannediyorum.
Hâlbuki ben, benimim. Düşüncelerim bendir. İslam
Allah’ındır. İslam’ın yarınını yok saymak, Allah’ın yarın kudretsiz ve güçsüz kalacağını iddia etmektir. Hangi mezarlığa gömüleceksin böyle
düşünürsen? “Musa öldü, Tevrat’ı gömün” diyen
Yahudilerin mezarlığından başka yer bulamazsın ki.
Şu Ümmeti Muhammed’in bir numarası olan
Ebubekir radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek vücudundan ruhu çıkmış,
ölmüş hâlini görünce ne dedi? “Muhammed öldüyse Allah hayy ve kayyumdur” dedi. Irak’ta,
Suriye’de şöyle olaylar olmuş da morali kırılmış değil, kâinatın güneşinin söndüğünü görmüş. Resûlullah’ın mübarek vücudundan ruhun çıktığını, öldüğünü görmüş de dediği cümleye bakın: “Allah var ya”
demiş. “Allah var!” Demek ki Ebubekir radıyallahu
anh; akşamdan sabaha kadar haber zırvalamalarıyla
Müslümanların terörist olduğunu, İslam’ın gittiğini,
her yerde şunların olduğunu dinleme toplumunda
yaşasaydı kulaklarına tıpa tıkayacak ve hiçbir haberi dinlemeyecek “haber Allah’tan gelir, kuldan
gelmez” diyecekti. Ebubekirlik budur! Küfrün haber bombardımanı altında düşünceleri harap olmuş
Müslüman olmak da bizim hâlimizdir.
Kardeşlerim,
Yarın Allah’ındır. Batının, yarını kendi namına hesaplama hakkı yoktur. Batı toplumundan önce de dünyada hayat vardı. Bir zamanlar da kültür ve afet
doğudan geliyordu. Daha sonra nöbet batıya
geçti. Allah nöbetleşe nöbetleşe medeniyetleri ayakta
tutuyor veya nadasa alıyor. Kanunî’nin Viyana’ya
doğru at koşturduğu zamanlarda küfür nadastaydı. İslam da Kanunî’nin tokmaklarıyla Viyana üzerine yürüyordu. Bu Allah’ın kaderidir.
Allah’a iman, meleklere iman,
kadere iman diye imanın şartlarını
çocuklarımıza öğrettiğimiz, kendimizi
test ettiğimiz gibi hangi güç ve kudretin
sahibi olan Allah’a iman ettiğimizi de
yeniden düşünmek zorundayız.
İslam toplumunu bir nebze çekti, küfür azdı.
Bugün İslam’ın rolünün bittiğini zannedeler, hiç
tarih bilmeyenler ve bir çocuğun maliyeti uğruna
Havva annemizden beri yüz binlerce anneyi yaratan
Allah’ın planını anlayamayandırlar. Nasıl bugünkü
bir çocuk için on binlerce, yüz binlerce çocuk doğum
sancısıyla annesini üzmüşse yarınki bütün kâinatı
nurlandıracak İslam için de yüz binlerce, milyonlarca
mü’minin bugün şehit olmasında, işkence görmesinde Allah için hiçbir sakınca yok. Benim doğmam uğruna kaç yüz bin ana sıkıntı çekti? O nasıl doğal bir
üreme durumu ise yarınki mutlu İslam için, insanlığa
güneş saçan İslam için bugünkü Müslümanlar da bedel ödesinler. Bu, Allah’ın kaderidir.
Kardeşlerim,
Biz haber bültenlerinden, dergilerden, gazetelerden Allah’ın kaderini çözemeyiz; günlük
haberleri çözeriz. Bakarken bu akşam izlediğimiz
haber bültenlerine göre bakıp dünyayı değerlendirirsek biz çoktan ölmüşüz de gömülecek yer bulamamışlar, biz onun için buralarda duruyoruz gibi olur. Eğer
bu böyle ise Uhud günü Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem yaralandığında, amcası şehit düştüğünde,
Mus’ab şehit düştüğünde “Muhammed’in işi bitti” diyen müşriklerin doğru söylüyor olmaları gerekirdi. Onlar “Muhammed’in işi bitti. Muhammed’i
öldürdük” dediklerinde -haşa- Allah ne cevap verdi?
“Siz cahiliye kafasıyla düşünüyorsunuz” dedi.
Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ölse bile Allah
ölür mü?
Aziz Kardeşlerim,
Bugün Allah’a iman, meleklere iman, kadere iman diye imanın şartlarını çocuklarımıza öğrettiğimiz, kendimizi test ettiğimiz gibi
Nisan / 2017
33
Bugün bütün dünyanın taarruzu altında bulunan dinimiz İslam, Allah’ın
izniyle onca sancılı ve zor günlerine rağmen doğumu yaklaşan insanlığın güneşini
doğuracak olan bir anne gibidir.
hangi güç ve kudretin sahibi olan Allah’a iman
ettiğimizi de yeniden düşünmek zorundayız.
Allah kıyamet gününe kadar kalmak üzere bir din
gönderecek, batılı ve batıl mantığı temsil eden şer
güçler Allah’ın kıyamete kadar kalmasını takdir buyurduğu dini rafa kaldıracaklar! Kim yapıyor bunu?
“Batı kara listeye almış.” Elbette, batının karadan
başka rengi yok ki. Elbette rengi yok! “Terörist” demiş. Doğru! Doğru! Çünkü onun kullanabileceği başka kelimesi yok.
Bugün bütün dünyanın taarruzu altında
bulunan dinimiz İslam, Allah’ın izniyle onca
sancılı ve zor günlerine rağmen doğumu yaklaşan insanlığın güneşini doğuracak olan bir
anne gibidir. Çektiği sancılar yapacağı doğumun
büyüklüğündendir. Aslında şer güçler onların bile huzur kaynağı olacak bir geleceği baltalamak istiyorlar
ama heyhat! Gece devam etsin diye perdesine açmayan, gözünü kapalı tutan akılsıza benziyorlar. Sen
perdeni açsan da açmasan da vakti gelince güneş
doğacak Allah’ın izniyle! Çünkü güneşin sahibi sen
değilsin. Planı yapan Allah celle celaluhudur.
Kardeşlerim,
Bugün Müslüman toplumun üzerinde konuşulan
her şey sıkıntılıdır. Müslümanların ülkeleri var; ülkelerinde birlik, dirlik yok. Bir araya gelemiyorlar. Her
ülkenin içinde devrimler yapmak isteyen farklı gruplar var. Dışarıdan Müslümanlara saldırılıyor, içeriden
birbirlerini kırıyorlar. Görüntü budur. Bu doğru mu?
Doğru. Müslümanların toprakları sellerin ve depremlerin olduğu, elektriklerin doğru dürüst gelmediği, insanların güvencesinin olmadığı toplumlar görülüyor.
Doğru mu? Doğru. Ahlak erozyonu kâfir toplumlarla
neredeyse aynı denecek hâle gelmiş; internet ve benzeri araçlar Müslümanların toplumlarını da ahlaksız
hâle getirmiş. Doğru mu? Doğru. Bu da doğrudur.
Müslümanların topraklarının altı büyük oranda ser-
34
Nisan / 2017
vetle dolu olduğu hâlde Müslümanlar aç, sefil kalmışlar. Ekonomileri yok, sadece faiz düşmanlığı yapıyorlar. Sonra da düşmanlık yapmakla baş edilmeyeceğini
anlayınca onlar da faize bulaşıyorlar. Böyle mi? Böyledir. Bu da doğrudur. Bütün bunlar Müslüman toplumun yeryüzünün her tarafından saldırıya uğradığının
göstergesi mi? Evet. Şamar oğlanına mı dönmüş? Şamar oğlanına dönmüş. Buna rağmen mi biz yarınki
İslam’dan söz ediyoruz? Bunun için yarınki İslam’dan
söz ediyoruz. Buna rağmen değil böyle olduğu için
ben umutluyum zaten. Bu beni umutlandırıyor.
Karanlık zifirileştikçe sabahın yaklaştığını anlıyorum. Çünkü diğer türlü Allah’ın içimize
koyduğu iman hareketlenmiyor. Peygamberinin yanı
başında kalmış bulunan ashabı kiramın -ki o kadar
büyük meziyetlere sahipler- bile uzun süre aralarında duran peygamberin yer yer kıymetini bilmemek
manasına gelecek hatalar ettiklerini görüyoruz ama
gidince Peygamber aralarından yeryüzüne dağılan
hidayet kaynakları oldular. Her biri o peygamberin
yerini aldı. Bu ne biliyor musunuz kardeşlerim? Babası harçlık verdiği için tembel olan bir çocuk, babası
hastalanıp yatağa düşünce aç kalmamak için iş bulup
çalışıyor ya; Ümmeti Muhammed Kanunisi Viyanalara gittiği zamanlar babasının harçlığıyla idare eden
rahatlık içerisindeydi. Gidince, hilafeti başıboş kalınca
geçinmek zorunda olduğu için iş bulan bir delikanlı
gibi oldu. Elbette bir milyardan fazla bir insan topluluğunun dönüşümü on günde, on beş günde, bir senede, yirmi senede olmuyor. Otuz sene önceki İslam
coğrafyasıyla bugünkü İslam coğrafyası arasında bu
farkı izliyoruz kardeşlerim.
Henüz yaşlı Müslümanlar Şeriat kelimesini bile
içine sindirememiştirler. “İslam Devleti” ile “yaşadığım devlet” kavramı arasındaki farkı hâlâ
yaşlı insanlar anlayamıyorlar ama yeni yetişen nesil
“İslam” deyince “devleti nerede” diyor. Bu dö-
nüşümün göstergesidir. Allah’ın acelesi yok. Bizim acelemiz var. Bizim elli altmış seneye her
şeyi sığdırmamız gerekiyor. En fazla yüz sene
ömrün olursa altmış yılda her şeyi görmek istersin. Ömür bizim sıkıntımız, Allah’ın zaman
sıkıntısı yok. Allah sonunda göreceği şeyi ne zaman
görmeyi takdir buyurduysa o zaman görecek. Beş bin
sene sonra da olabilir, ne zamansa. Acelecilerin, acelesi olmayan Allah’ın işine karışmamaları gerekir.
Aziz Kardeşlerim,
“Yarın İslam’ındır” diyoruz. Bundan şüphe
edenin nasıl mü’min olduğunu merak ederiz. Neden? “Senin Peygamber’in hangi yılların Peygamber’i” diye bir soru sorulsa birimize ne cevap
veririz? Musa aleyhisselam filan yıldan filan yıla kadardı, filan peygamber
şu yıldan şu yıla kadardı. Bizim Peygamberimiz
nereden nereye kadar?
Gönderildiği günden, kıyamet gününe kadar, son
peygamberdir. Şeriat’ı,
O’nun getirdiği dini, tedavülden kalkınca o peygamber olarak kalır mı?
gerekirdi. Onların karne ile torpille alabildikleri ekmek, bugün çöpe atılıyor, bugün fazlası var. Bugün
İslam’a yaşanmıyor, şuna bölünmüş buna bölünmüş,
o buna selam vermiyor, “bu diğerine küsmüş” olarak bakarsak “yarın Müslüman olmaması lazım”
deriz. Ama ekmek olayında olduğu gibi Allah’ın izni
ile yarın İslam’ındır. Neden? Çünkü tarih göstermiştir
ki nesiller ayağa kalksın, küfür ve şeytan bıkıp savaşı
bırakmasın diye Allah, asırlarca dinini canlı tutmuyor,
bir nebze geri çekiyor. Bin dört yüz senedir küfür hiçbir cephede kazanamıyor olsaydı savaştan çekilirlerdi.
Batılın olmadığı yerde hak ne yapacak? Yeryüzünde
hem hak, hem batıl olsun diye bir plan vardır.
Biz, hani çocuklar bir yere misafirliğe giderler
de babası “akşama kadar buradayız” dediği için,
“akşam hiç olmasın
hep böyle devam etsin” diye düşünürler ya,
İslam’ı öyle düşünemeyiz ki. Gecesi de olacak,
matemleri de olacak, Kudüs’ü işgal edilecek. Belki
de Müslümanlar Ortadoğu’dan da yakın doğudan
da her yerden, okyanus
ötesine hicrete zorlanacaklar, bugünler de olabilir. Bu, yarının hesabı değildir, bugünün hesabıdır.
Kaldı ki kardeşlerim, yarının işaretleri bugünden
de var.
İman ederken Peygamberimiz aleyhisselatu
vesselamın kıyamete kadar kalacak bir Peygamber olduğunu, Kur’an’ının
kıyamete kadar kalacağına iman ediyoruz, iç duygularımıza danışıldığında
O’nun döneminin bittiğini söylüyoruz, bu olabilir mi?
Hayır, bugün bizim Uhud gibi sıkıntılı günlerimiz olabilir, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin bir vadiye
sıkıştırıldığı günler oldu, aylarca yemekten içmekten
mahrum edildiği günleri oldu, bizim de öyle olabilir.
Dağınık olabiliriz, camilerde bile birbirimize selam
vermeyecek kadar küslüklerimiz, kırgınlıklarımız, cahilliklerimiz olabilir. Bunların hiçbiri İslam’ın geleceği
değildir, bizim yaşantımızdır. Mevcut durumumuz İslam’ın geleceği değildir. Çünkü biz, bu çağın çocuklarıyız. Bizim yediğimiz darbeler, yaşadığımız sıkıntılarımız yarını temsil etmiyor.
Sadece örnek olması ve tefekkür etmemiz
bakımından bir noktayı zikredeceğim; Bugün
batı İslam’ı yok saymanın ötesinde parasını da Müslümanlardan alarak devamlı bombalıyor. Hem kendi
kurduğu örgütleri bombalıyor sonra da parasını da
alıyor. Şeytanlıkta bu kadar yükselmişler. Bu deliliğin
nereden kaynaklandığını merak ediyor musunuz kardeşlerim? Sadece Fransa örneğinde, Fransızların yani
Müslüman olmayanların doğumu 1,7 ama Fransa’daki Müslüman ailelerde doğum oranı 8,1. Bu rakamları
anlamıyor olabiliriz. Adamların uykusu kaçıyor, bu ne
demek biliyor musunuz?
Eğer elli sene önce İstanbul’da karne ile ekmek
alanlara bakılsaydı bugün bizim yaşıyor olmamamız
Fransa otuz sekiz sene sonra tedbir almazsa yüzde elli biri Müslüman olan bu Fransa demektir. Tarık
Nisan / 2017
35
bin Ziyad’ın doksan kilometre kadar yaklaştığı Fransa’ya fetih nasip olmamıştı. Allah, Fransa’yı savaşsız,
kılıçsız, masrafsız getiriyor. Ve işin garibi, zamanında
Paris metrosunu kazmak için o insanları getirmişlerdi.
Bedava tünel kazdırmak için getirdikleri adamları Eyfel Kulesinde görmek zorunda oldular şimdi. Hesap
Allah’ın olunca bu rakamların hiçbir kıymeti yok. Bütün Avrupa bazında Müslüman olmayanlarda
doğum oranı bir buçuk civarında. Bu da seksen
yıl sonra o uygarlığın sona ermesi anlamına geliyor.
Seksen yıl sonra İslam Avrupa’ya, göçmenler de İstanbul’a dolarsa şaşmayız. Benim Peygamberim bana
“Roma’ya hazır olun” demişti zaten de, hadis-i şerifin kıymetini bilmediğim için Roma neresidir bunu
anlamamıştım ben.
Kardeşlerim,
Dün Allah’ındı, bugün de Allah’ındır, yarın da
Allah’ındır. Allah’tan başka da hiçbir şeyin galibi yoktur. Şeytanı ve şerri Allah yarattı. İsteyerek, bilerek yarattı. Allah düzeni böyle kurdu. Âdem aleyhisselamı
da ağlattı. Ağlama günlerine bakarak Âdem “neslim
kurudu benim” dedi mi? Deseydi, senelerce ağlayıp sızlamasına baksaydı terör Âdem aleyhisselamın
ailesinde de vardı. İki çocuğundan biri diğerini öldürmüştü, “kurudu neslim” deseydi biz şimdi ne olacaktık? Ateşe atılırken bile İbrahim aleyhisselam “bitti bu iş” dedi mi? Bize göre çok kötü durumdayız.
Ya Allah’a göre? Sorunumuz burada kardeşlerim, bu
hesaplar bize göre mi olacak, Allah’a göre mi olacak?
Eğer bize göre olacaksa biz zaten bittik. Ölüden ne
medet bekliyoruz? Allah’a göre ise eğer, Allah ölüden
diriyi çıkaran Allah’tır.
Gözümüzün önündeki elma ağaçları kışın
odun gibi iken, yazın elmalarını taşıyamıyor,
çiçek doluyorlar. Olsa olsa odun hâline gelmiş bir
Ümmet olduk diyelim. Baharımızdaki çiçekleri hayal
bile edemiyoruz. Biz hayalimizin de üstünde bir
çiçek bahçesine dönecek Ümmetiz Allah’ın
izni ile. Yeter ki bizim elli yıllık, atmış yıllık
{
birikimimize göre değil, ezeli ve ebedi olan
Allah’a göre düşünelim. Haber bültenlerine göre
değil, Allah’ın kitabı Kur’an’a göre düşünelim.
Peki, Suriye’yi, Bağdat’ı, Yemen’i filan yeri adamlar yerle bir ettiler. Allah’ın mülkü Suriye’den ibaret
mi, Yemen’den ibaret mi? Niye biz çalışmalarımızı,
hesaplamalarımızı kendi mantalitemize göre yapalım?
Niye göklerin katılmadığı bir dünyada yaşayalım biz?
Allah’ın orduları gökleri ve yeri donatıyor. Göklerin
ve yerin bütün mülkü, orduları Allah’ın değil mi? Yemen, Orta doğu, Anadolu, Avrupa, Asya, Amerika
bütün dünya Allah’ın mülkünün ne kadarıdır acaba?
Trilyonda kaçıdır? Bütün dünya, dünyanın içinde bulunduğu sistem, güneş sitemi, galaksiler Allah’ın mülkünün ne kadarıdır?
Şu dünyanın bütünü nokta kadar eder mi? Bütün dünyanın mülkünün noktası kadar etmediği bir
Allah böyle mi düşünülür? Haşa, elbette böyle düşünülmez. Böyle düşünmek istiğfarı gerektirir, “affet
bizi ya Rabbi” demeyi gerektirir. Nasıl alkol alan
bir Müslüman aklı başına gelince “estağfirullah”
diyorsa, Allah’ı, mülkünü, dininin geleceğini batılı
ajansların sunumuna göre düşünen mü’min de alkol
almış mü’min gibi “estağfirullah böyle bir Allah
değildi benim iman ettiğim” demek zorundadır.
Allah sadece boğuluşunu seyretmek için asırlarca bir
firavuna mülk vermiş olabilir. Bunu da boğuluşu uzun
olsun diye yapmıştır.
İbrahim’in yanmadığını görerek kahrolsun
diye Nemrut’a senelerce odun toplattırabilir Allah. Onun odun topladığına bakma sen,
onca ateşe rağmen İbrahim’i yakamadığını görüp Allah onu kahrettirecektir. Bir de bu pencereden bakmak gerekir. Bizim hâlimiz neye benziyor,
Allah İbrahim aleyhisselamı peygamber olarak göndermiş. İbrahim zincirlenmiş, binlerce asker dağ gibi
bir yeri odun yapmışlar, tutuşturuyorlar, iyice tutuşsun
diye bir gün yanmasını bekliyorlar. Ateş, bir dağ volkanı gibi olmuş, İbrahim orada zincirle bekliyor.
}
Sadece camide namaz kılmayı İslam için, Müslümanlık için yeterli
bulanlar; Kurban Bayramı’nda bir dana kesip ondan bir iki tane yağlı
etlerinden fakir fukaraya verince en iyi Müslüman olduğunu düşünenler;
36
Nisan / 2017
Allah kurtaracaktı da niye orada kurtarmadı?
Zincirlerini melekler çözüp kanatlanıp götürselerdi ya
İbrahim’i. İşte bu insan kafasıdır. 112’yi hemen çağırtıyorsun sen, sana göre 112’lik bu olay. Bir de aslında
155’i de arayıp polisi de çağırması gerekirdi. Çünkü
hesap insan hesabı; zinciri çöz, zırhlı bir arabayla kaçır oradan. Allah öyle yapmadı ama. Bekletti, bekletti
dağ gibi ateşin ortasına atılınca “gel İbrahim’im”
dedi. Şimdi bütün dünyada öldürülen, ezilen, kahredilen bebekleri görünce niye böyle düşünmeyelim
biz? “Niye Allah yardım etmiyor” sorusuna, “Allah bilir ne zaman yardım edeceğini”
demiyoruz?
Kardeşlerim,
Yarın İslam’ın güneşinin doğacağı gündür.
Bundan şüphesi olan
kelime-i şehadete dönsün. Hangi Allah’a iman
ettiğini düşünsün. Bunda
şüphemiz yok, derdimiz
de yok, endişemiz de
yok. Tek bir şeyden şiddetle endişe ediyorum:
“Yarın o güneş doğduğunda melekler bugün o
güneş için gayret edenler
arasında adımızı anacak mı?”
İçine kapanmış, ölüm sırasını bekleyenler arasında mı adımız olacak? Yoksa
Allah’ın o güneşin doğması için canhıraş uykusuz
kalan kullarından mıyız? Meleklerin nasıl yazacağını
merak ediyoruz.
Güneşten sıkıntımız yok. O doğacak. O gün Ümmeti Muhammed’in aziz günlerini yaşayanlar elbette tarih ilmiyle meşgul olacaklar. Sadece camide
namaz kılmayı İslam için, Müslümanlık için
yeterli bulanlar; Kurban Bayramı’nda bir dana
kesip ondan bir iki tane yağlı etlerinden fakir
fukaraya verince en iyi Müslüman olduğunu
düşünenler; o gün tarihte okunacaklar. Belki de o
gün “Allah” diye yeryüzünde adım adım dolaşanlar
“gafiller, bu güneşin daha önce doğması için
niye gayret etmediniz” diye bizi hayırsız insanlar
olarak anacaklar. Derdimiz bu olsun. İslam’ın yarınından kimse dert etmesin.
Kardeşlerim,
İslam’ın yarınından dert etmiyorum. Asıl derdim; benim o gün nasıl anılacağımdır. Uğursuzluğu
iman hâline getirmiş birisi olarak mı anılacağım; o
günü bugünden görmüş basiretli bir mü’min olarak
mı anılacağım? Asıl dert budur. Elimde Fransa’daki
Müslüman nüfusun doğum oranından daha büyük
belgelerim var.
Dikkat ediniz! Bütün dünyada küfür, münafıklığı tercih etmeye başlamıştır. En azılı kâfirler, kâfirlikte kaliteliler bile “İslam güzel din.
İslam’ı beğeniyoruz. Haçlılar
yanlış yapmışlar” diyorlar.
“Boğacağım bu İslam’ı”
diye açıkça söyleyemiyorlar.
İnsan
düşmanının
kalitesinden
ne zaman söz eder?
Ondan ürktüğü zaman söz eder. Madem İslam Bağdat’ta, Suriye’de,
Yemen’de
bombalandı;
madem
İslam’ın Pakistan’da,
Hindistan’da,
Endonezya’da geleceği yok niye “güzel İslam, cici İslam” edebiyatı
yapma ihtiyacı hissediyorlar? Şeytan, onlara tedbir
alsınlar diye güneşin doğumunu önceden gösteriyor.
Şeytan da boşuna uğraşıyor, adamları da boşuna uğraşıyorlar. Allah’ın yaratmayı vadettiği güneşi kimse söndüremeyecektir.
Küfür münafıklığı tercih etmiştir. Küfür ikiyüzlüdür. Ama doksan sene önce Çanakkale’ye geldiklerinde mezarımızı kazmak için gelmişlerdi. Aynı yere
şimdi beraber tören yapalım diye geliyorlar. Çünkü
beni gömemeyeceğini anladı. Maraş’a geldiklerinde
“defolun gidin buradan” demeye gelmişlerdi; şimdi “ortak tesis yapalım, camilerinizin kenarına
bir mabet de biz yapalım, kilise yapalım” demeye geliyorlar. Münafıklık bu işte. Bileğimi bükemedi, ayağımın altına karpuz kabuğu koymaya çalışıyor.
Allah’ın mağlubiyet yazmadığı bir dini, ne batı ne
doğu ne kuzey ne güney mağlup edemez.
Nisan / 2017
37
Mü’min çöker, İslam çökmez. Bir delikanlı
gelir, Firavun’un sarayında bir Âsiye gelir Allah
onun yüreğinde imanı canlı tutar.
En büyük belgemiz; küfrün münafıklaşmasıdır.
“İslam’ın aleyhine olsun, İslam’ın Kâbe’sini yıkalım” diye kurdukları teşkilatları bile “yeşildi, insanlıktı, uzaydı, ozondu” diye isimlerle kuruyorlar.
Hâlâ Birleşmiş Milletler’i niye kurduklarını açıklayamadılar. “İsrail kurulsun diye Birleşmiş
Milletler’i kurduk” diyemediler hâlâ. Küfrün hiçbir zaman bu yüreği de olmayacak Allah’ın izniyle.
Çünkü İslam’ın nöbet sırası geliyor. Geliyor! Gelmeseydi eğer bunca tehdide rağmen Kur’an, dünyada
en çok okunan kitap olmazdı. Kendi ülkelerinde de
bir sürü sıkıştırmaya rağmen Kur’an; en çok satılan,
en çok okunan kitaptır elhamdülillah. Ölüyü dirilten
kitap! Ölülere bile hayat veren bir kitap olan Kur’an,
dirilerin okuduğuna bir fayda vermeyecek mi? Kur’an
nesli geliyor Allah’ın izniyle. Bakara Suresi’yle yetişen
nesil de inşallah geliyor. İkinci belgemiz de budur.
Anadolu’ya gittiğimde benden otuz yaş küçük
gençlerin Ümmet’in geleceğiyle, cihatla, infakla ilgili
sorularına sadece yüreğim pır pır ederek heyecanla
cevap verebiliyorum. Onların babaları “şu mezhep
niye böyle, bu mezhep niye böyle, filan âlim
niye böyle dedi, bizim şeyhimiz mi büyük,
öbürünün şeyhi mi büyük” sorularıyla meşgul,
çocukları da “ben cihada gidiyim mi hocam”
diye soruyorlar.
Evlenmemiş taptaze çocukların şehitliği
konuştuğu bir ümmet çöker mi? Allah’ın izniyle çökmez! On yedi yaşında şehitlikten söz eden
delikanlıların, yirmi yaşında emsallerinin saçılıp savurulduğu bir toplumda “Âişe anama benzeyeceğim” diye tesettüre bürünen kızların geleceğini
küfür nasıl ezebilir? Şeytanın planı var da Allah’ın planı yok mu?
Meleklerle bağ kurmuş yürekleri internet nasıl
çökertecek? Elbette Ümmet’im yaralı bir ümmettir.
Bu Ümmet’in bağrına mızraklar saplanmıştır. Doğru
ama bu öldüğünü göstermiyor. Ölseydi, ezanlarının
sustuğu topraklarda ölürdü. Şimdi seksen sene önce
ezanların yasak olduğu topraklar, bütün dünya Müslümanlarının İslam umudu oldu. Bundan büyük mucizesi mi olur Allah’ın? Allah’ın Firavun’un kucağında
Musa’yı büyütmesi de bu değil miydi?
İslam’ın yarını, bugününden büyük ve güçlüdür
Allah’ın izniyle. Terörüydü, geri kalmışlığıydı, aç kalmış insanlardı, “İslam” demek çamaşırsız dolaşan
çocukların bulunduğu toplum demekti de bunun için
mi her gün beş yüz kişi Müslüman oluyor Avrupa
ülkelerinde? Sadece otuz yıl önce seksen bin Müslümanın bulunduğu İngiltere’de, iki milyon Müslüman
onun için mi bugün yaşıyor? İngiltere’nin ödü patlamayacak mı? Ortadoğu’yu kana bulama planları yapmayacak da bunu kim yapacak? Otuz yıl önce sadece
dört tane mescidin bulunduğu İngiltere’de bunun için
mi üç bin mescit var bugün? Allah’tır bu!
Hep Mekke’de Müslümanlık olsa başkaydı,
Londra’nın Müslüman olduğu gün başkadır Allah’ın
izniyle. O gün daha fazla melek yeryüzüne inecek.
“Ben o gün nasıl anılacağım” derdim budur.
Onu merak ediyorum. Kahrım odur benim. O gün
İslam doğacak, büyüyecek. O gün Kur’an insanlığın
asla unutmadığı, amel ettiği bir kitabı olacak ama
ben, o güne yatırım yapıp yapmamam açısından
“bugünkü Müslüman olarak nasıl anılacağım”
onu merak ediyorum. Ondan endişeleniyorum yoksa
Allah’ın kudretinden hiç endişem yok elhamdülillah,
elhamdülillah! Nasıl endişe ederim ki? O Allah, en zor
zamanda peygamberini gönderdi. İnsanların birbirlerini kestiği zamanlarda gönderdi. Şimdi daha da zor
olsa Allah’ın kudretinde sınır yok ki…
38
Nisan / 2017
Kardeşlerim,
Hepimiz Allah’a imanımızı test edelim.
Bütün kâinatı on dakika içinde yok edip on dakikadan da az bir zamanda yeniden yaratabilir mi Allah?
Soru. “Yaratabilir mi” diye coğrafya kitaplarına
mı bakacaksın, internete mi soracaksın? “Bir bakalım internette böyle bir şey var mı” mı diyeceksin? Bu soruyu soranın ağzına çamur doldurursun.
“Allah için böyle bir şey sorulur mu? Bu Allah
için zor mu” deriz. Allah için dinini aziz kılmak zor
mu? Allah için zor olur mu? Hiç kimse yarın İslam’ın,
kâinatın tamamını aydınlatan güneş olacağından
şüphe etmesin.
Sadece bugün Müslümanları şu grup bu grup,
şu güç bu güç, şöylesi böylesi, şuna inanan buna
inanan, namazı şöyle kılan böyle kılan, elini şuraya
bağlayan, ayağını şuraya bağlayan diye bölerek bunu
bir saniye de olsa geciktirenler yarınki nesillerin lanetlerinden korksunlar. Zaten yirmi Müslümanın bulun-
Ben bu büyük müjdeli, muştulu günleri göremezsem ne olur? Benim görmem şart mı? Annesi Muhammed’inin âlemlere rahmet olduğunu bu dünyada
gördü mü? Görmek şart mı? Hayır! Tam aksine şart
olan; doğurduğunu Firavun’un sarayına sokmaktır.
İşte o zaman Musa oluyor. Gülen Ümmet’im olsun,
ben seksen kere öleyim. Yarınki çocuklar ezanlı bir
toplumun ezanlı hayatını görsünler, ben toprağın altında üzerinden tankların ezip geçtiği çamurların altında kalayım. Çünkü ben değil, dinim önemlidir.
Ben yokum, Ümmet’im var. Benim dinim,
benden kıymetlidir. Ben “ben” dersem dinimden
kıymetli olmuş olurum. Madem ben ondan kıymetliyim o zaman niye dinime iman ettim ki? Aslı din
olduğu için biz ona iman ettik. Biz dinin peşinden gittik, din bizim peşimizden gelmedi.
Kardeşlerim,
Bu Ümmet’in geleceği garantidedir. Çünkü garanti eden Allah’tır. Allah’ın hangi garantisi bozuldu ki
Biz, Ümmeti Muhammed’iz. Umut ümmetiyiz. Ebubekir radıyallahu anh
olup Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin cesedini de görsem “Allah var
ya” diyerek yoluma devam ederim. Ağlayacaksam gözyaşlarımı içime akıtırım,
küfrün karşısında kendimi mağlup ve perişan göstermem.
duğu bir yerde üçünü şu tarafa attı, üçünü bu tarafa; ikisini de hepten tarafsız bırakıp yirmi kişiyi bile
bir araya getirmeye engel olacak sözler söyleyenler,
davranışlar yapanlar, “şundan duyduk rüyasında
bunu görmüş, bundan duyduk gece bununla
konuşmuş” diye Ümmet’in geleceğiyle oynayanlar
o gün utansınlar! Güneşin doğmasını geciktiriyorlarsa
eğer nasıl anılacaklar?
Biz, Ümmeti Muhammed’iz. Umut ümmetiyiz. Ebubekir radıyallahu anh olup Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellemin cesedini de görsem “Allah var ya” diyerek yoluma devam ederim. Ağlayacaksam gözyaşlarımı içime akıtırım, küfrün
karşısında kendimi mağlup ve perişan göstermem. Çünkü ben Ümmeti Muhammed’denim.
Üç günlük hesaplarımız yok bizim. Dünya ile
sınırlı olmayan bir ümmetiz biz. Allah’ın izniyle cennet ümmetiyiz.
bu garantisi bozulacak? Çok daha müjdelisi, inşallah
bu güneş doğudan önce batıda doğacak. Daha zevkli
olacak. O zaman göklerde meleklerin şenliği daha gür
olacak inşallah. Küfür kendi ocağında sönecek. Bu;
yarın sabah namazı vaktinde de olabilir, iki asır sonra
da olabilir, dört asır sonra da olabilir. Ne dedik biz?
“Mülk Allah’ın, hesap Allah’ındır. Bana ne!”
“Ben sadece yarın nasıl anılacağım” bunu
düşünmeliyim. Allah’a umudu olmamış, Allah’ın dininin mağlup olacağı aklından geçebilmiş bir insan
olarak, mü’min olarak mı anılacağım; Ebubekir gibi
mi anılacağım? Hepimizin endişesi bu olsun. Gerisini
Allah’a bırakalım. Yarın da Allah’ındır, öbür gün de
Allah’ındır ve Allah dinini üstün getirecektir. Kâfirlerin
isteyip istememesi köpeklerin bulutlara havlaması kadar değersizdir.
Vel’hamdülillahi Rabb’il âlemin.
Nisan / 2017
39
Dr. İhsan ŞENOCAK
Sahabe Müdafaası II
“
Hz Ali “Allah Rasülü’nün
(s.a.v.)
umur-u
diniyyede
imamımız olmasına razı olduğu
Ebu Bekir’i niçin dünya işlerinde
de imam yapmayalım.” diyerek Ebu
Bekir’in niyetini ilk okuyan sahabi
olmuştur.
Ebu Bekir’in Hilafeti
Şii: Hz. Ali’nin imametine dair getirdiğim rivayetlerin tamamını indi te’viller olarak nitelediniz. En azından Şia’nın
indi de kabul etseniz bu kadar delili var. Ehl-i Sünnet’in Hz
Ebu Bekir’in hilafetine dair tek bir delili mevcut mudur?
“Beni Bulamazsan Ebu Bekir’e Sor”
Sünni: Hz. Ebu Bekir’in ilklerin imamı olduğuna dair
Fahri Kainat Efendimiz’den (s.a.v.) mervi bir çok haber vardır. Onlardan bir kaçını tadat edersek şunları söyleyebili-
40
Nisan / 2017
”
riz; Allah Rasülü (s.a.v.) “Benden sonra Ebu Bekir ve
Ömer’e uyun” buyurmaktadır.[23] Efendimiz’in (s.a.v.) ümmetten Ebu Bekir adına talep ettiği iktida dini ve dünyevi
bütün işleri kapsamaktadır. Bunun için de Ebu Bekir’in idare makamında olması gerekmektedir. Orası ise imamettir.
Devr-i Risalet’te Efendimiz’in (s.a.v.) yanına bir
kadın gelir. Ayrılırken, Allah Rasülü (s.a.v.) tekrar gelmesini söyler. Kadın, sanki ölümü kastederek “Geldiğimde seni bulamazsam ne yapayım” Ya Rasülellah (s.a.v.) diye sorar. Efendimiz (s.a.v.);
“Beni bulamazsan Ebu Bekir’e
git,” diye karşılık verir. Allah Rasülü (s.a.v.) kendisinden sonra ümmetinin sorularının
muhatabı Ebu Bekir’i
gösterir.
Enes b. Malik naklediyor; Benu Mustalik
kabilesi “Senden sonra
zekatları kime vereceğiz?” diye sormak için
beni Allah Rasülü’ne (s.a.v.)
gönderdi. Geldim, sordum.
Buyurdular ki; “Ebu Bekir”e
versinler. [24]
Ebu Bekir’e Söyle Namazı
Kıldırsın
Hz. Aişe anlatıyor; Allah Rasülü (s.a.v.) son
hastalıklarında bana “Baban ve kardeşin Abdurrahman’ı çağır da, Ebu Bekir adına bir belge
yazayım, ardımdan kimse ihtilaf etmesin” buyurdu. Sonra “bırak çağırma” dedi. “Allah korusun! Müslümanlar Ebu Bekir hakkında ihtilaf
ederler.”[25] Yine Aişe (r.ah.) rivayet ediyor; Allah
Rasülü’nün (s.a.v.) hastalağı artınca “Ebu Bekir’e
git söyle namazı kıldırsın.” buyurdu.
– “Ya Rasülallah (s.a.v.) O ince kalpli birisidir. Sizin yerinize geçince namaz kıldırmaya güç yettiremez.” dedim.
– “Git Ebu Bekir’e söyle namazı kıldırsın.”
buyurdu.
Aynı gerekçeyi arz ederek namaz kıldırmaması gerektiğini tekrar ettim. Efendimiz (s.a.v.)
de emri tekrar etti; “Git Ebu Bekir’e
söyle namazı kıldırsın.”[26]
Nerede Ebu Bekir?
Bir defasında “Hz
Ömer iftitah tekbirini
aldı. Efendimiz (s.a.v.),
Ömer’in sesini işitince kızgın bir şekilde başını kaldırıp; ‘Nerede Ebu Kuhafe oğlu’[27] diyerek Ebu
Bekir’i aradı. Namazı
O’nun kıldırması gerektiğini ihsas ettirdi.
Allah Rasülü (s.a.v.) “Bir kavme,
Kur’an’ı en iyi bilen imamlık eder.” buyuruyor. Ebu Bekir Ensar ve Muhacirinin yer aldığı
cemaate imamlık yaptı. Hadis-i Şerifin işaret ettiği mana gereği, sahabe içerisinde Kur’an’ı en
iyi bilen kişi O’dur. Bu yüzden hilafete en layık
kişi de O olmalıdır.
Sıddıkların Şahadeti
Cenab-ı Hakk Mekke’den Hicrete zorlanan muhacirleri anlatırken “işte doğru olanlar bunlardır.”[28] buyuruyor. Ayette muhacirin sadakati anlatılırken “ulâike”den sonra “zamiri fasl” (hum)
getirildi. Bu, manayı te’kit etmek içindir. Kur’an’ın
şehadetiyle sadaketleri tescil edilen muhacirin Ebu
Bekir’e; “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) halifesi”
diye hitap etmesi, sahabenin içtenlikle Ebu Bekir’in
hilafetini kabul ettiği anlamına gelir. Aksi bir anlayış
Devr-i Risalet’te Efendimiz’in (s.a.v.) yanına bir kadın gelir. Ayrılırken, Allah
Rasülü (s.a.v.) tekrar gelmesini söyler. Kadın, sanki ölümü kastederek “Geldiğimde
seni bulamazsam ne yapayım” Ya Rasülellah (s.a.v.) diye sorar. Efendimiz (s.a.v.);
“Beni bulamazsan Ebu Bekir’e git,” diye karşılık verir.
Nisan / 2017
41
“Kur’an’ın “sıddık” diye nitelediği muhacirin yalan
konuşma ihtimalini gündeme getirir ki, bu Kur’an’a
yöneltilen en büyük iftiralardan biri olur.
Tâdat ettiğimiz bütün bu hakikatler işaret ediyor
ki; Ebu Bekir (r.a.) sahabenin en faziletlisi ve
hilafete en layık olanıdır. Sahabe O’na biat ederek bu gerçeği teyit etmiştir.
Kur’an ile Yanlış İstidlal
Dalaletten Başka Ne İfade Eder?
Şii: Hz. Ali’nin imametine dair delil olarak takdim ettiğim, sizinse hevai tevil diyerek
reddettiğiniz malumat arasında ayetler de vardı. Fakat Ebu Bekir’in
hilafetine delil olabilecek rivayetlerin neredeyse tamamını
hadislerden getirdiniz. Bu
da göstermektedir ki imamet
mevzuunda Şia’nın delilleri
Kur’ani olmaları hasebiyle
Ehl-i Sünnetinkiler’den daha
kuvvetlidir.
Sünni: Delil, yanlış kullanıldıktan sonra Kur’ani olsa
dahi ne ifade eder?! Nitekim bütün sapık mezhepler de bir takım indi
yorumlar yaparak Kur’an’a dayandıklarını iddia etmektedirler. Bu durumda onlar da İslami’dirler mi diyeceksiniz!? Hâdise karşısında ki tutumunuz Hakem olayında Hz. Ali’ye “Hüküm ancak
Allah’ındır.” ayetiyle karşı çıkan Haricilerle ayniyet
arz etmektedir. Bu durumda istidlallerinizin en camî
cevabı Hz. Ali’nin Haricilere söylediği şu cümledir:
“İfade doğru fakat ondan yanlış mana kast
ediliyor.”[29]
{
Davanızı desteklemek için ayeti yanlış yerde kullanmanız, indi teviller yapmanız “mümin” kimliği-
nizi tartışılır hale getirir. Çünkü Allah Rasülu (s.a.v),
Kur’an’ı kendi gaye, ideoloji, meşreb ya da menfaatleri doğrultusunda açıklayanların nasıl değerlendirildiklerini ifade buyururken şunları söylemektedir:
‘Kim kendi görüşü ile Kur’an’ı tefsir ederse cehennemdeki yerini hazırlasın.’[30]
Ayrıca Kur’an’ı Kerim’de Hz. Ebu Bekir’in hilafetine “işaret” eden bir çok ayet vardır. Üstelik bunların tesbiti bana değil Kur’an’ın inişine, Hz. Cebrail’in
gelişine şahitlik eden ashaba aittir. Bütün bu hakikatler Ebu Bekir’e işaret eden ayetlerin delalet gücünü
de artırmaktadır.
Ayetler de Ebu Bekir’i
İşaret Eder
Şii: Madem ayetle istidlal edebiliyordunuz da
niçin öncelikle hadisleri
naklettiniz?
Sunni: Hadis-i Şeriflerin bir kısmı tevatür derecesindedir.[31] Nitekim onların
Allah Rasülüne (s.a.v.) aidiyetlerine siz de itiraz edemediniz. Hilafete delaletleri ayetlerden
daha aşikar olduğundan öncelikle onları tâdat ettim.
Şii: Ya ayetler. Hangileriyle neye göre istidlal
ediyorsunuz?
Sünni: Hasan Basri diyor ki; “Vallahi; ‘Ey
iman edenler! Sizden kim dininden dönerse
(bilsin ki): Allah, sevdiği ve kendisini seven…
bir toplum getirir.’[32] Ayetinde zikri geçen mürted kavmin yerine geldiği bahsedilen cemaat Ebu
Bekir ve dostlarıdır. Çünkü bu ayet Allah Rasülü’nün (s.a.v.) irtihalinden hemen sonra başlayan
}
Enes b. Malik naklediyor; Benu Mustalik kabilesi “Senden sonra
zekatları kime vereceğiz?” diye sormak için beni Allah Rasülü’ne (s.a.v.)
gönderdi. Geldim, sordum. Buyurdular ki; “Ebu Bekir”e versinler.[24]
42
Nisan / 2017
irtidat hareketleri ve onları etkisiz hale getiren Ebu
Bekir ve mübarek ordusu hakkında inmiştir.’[33] Bu
noktada büyük müfessir Katade de benzer şeyleri
söylemektedir.[34]
“A’rabilerin geri bırakılmış olanlarına de
ki; Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız
veya Müslüman olurlar.”[35] Bu ayet Ebu Bekir
ve Hz. Ömer’in hilafetine delalet etmektedir.
Çünkü Huneyn muharebesinden geri kalan A’rabileri,
ayette kast edilen Müseyleme’nin kavmi Hanif oğulları ile savaşa ilk defa çağıran Ebu Bekir’dir. Yine bir
başka tefsire göre “çok kuvvetli bir kavme karşı
savaşmaya çağrılacaksınız,” ayetinden maksat
İran ve Rumlardır. Ümmeti onlarla ilk defa muharebeye çağıran da Hz. Ömer’dir. Ordulara savaş emrini
vermek bütün dünya devletlerinde devlet başkanına
aittir. Bu durumda savaşa çağrı ameliyesini devlet adına üstlenen Ebu Bekir ve Ömer’in riyasetini Kur’an
bizzat tasdik etmektedir.
Şii: Fakat Tabiin kuşağının Sünni müfessirlerinden İkrime ve Katade “savaşılmaya çağrılan kavmin
“Hevazin” ve “Ğatafan” olduklarını bildirmektedir.
Buna göre savaşa çağıran Ebu Bekir (r.a.) ya
da Ömer (r.a.) değil, Allah Rasülü’dür (s.a.v.).
Sünni: Ümmeti savaşa çağıran kişinin Hz. Rasülullah (s.a.v.) olması mühaldir. Çünkü O buyurdu
Aişe (r.ah.) rivayet ediyor; Allah
Rasülü’nün (s.a.v.) hastalağı artınca “Ebu
Bekir’e git söyle namazı kıldırsın.”
buyurdu.
ki; “Artık bundan sonra benimle birlikte sefere
çıkamayacak, düşmanla savaşmayacaksınız.”
Hadisin delalet ettiği mana savaşa çağıranın Allah
Rasülü (s.a.v.) olmasına manidir. Efendimiz’in (s.a.v.)
irtihalini takiben ümmeti muharebeye çağıran ilk kişi
Ebu Bekir sonra Ömer olduğuna göre bizim naklettiğimiz tefsir tercihe şayan olandır.[36]
Bu ayetin inişiyle Ebu Bekir’in savaş çağrısı arasında, İslam Devleti tarafından yapılmış hiçbir harp
daveti yoktur. Bu hususta ulema hem fikirdir.[37] Hakikatin bu minval üzere olmasındandır ki Sünnet ve
Cemaat alimleri; “Ebu Bekir’in hilafetinin Kur’ani şahidi bu ayettir” demişlerdir.
“Bu İkisinden Birine Biat
Ediniz”
Şii: Madem naklettiğiniz ayet ve hadisler Ebu
Bekir’in hilafetine işaret ediyor bu durumda niçin O,
Ben-u Saide çardağında Hz Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde’yi göstererek “Bu ikisinden birine biat ediniz”
demiştir. Ebu Bekir’in tavrı halife olacağına işaret
eden her hangi bir delilin ademiyetini göstermez mi?
Ya da kendi adına nass varken hilafeti başkalarına havale etmek haram değil mi?
Sünni: Hz. Ebu Bekir bu hareketiyle göreve
talip olmadığını, bizzat matlup olduğunu sahabenin
ileri gelenlerine de söyletmek istemiştir. Bir anlamda bu “malumu i’lam” kabilindendir. Nitekim Hz
Ali “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) umur-u diniyyede imamımız olmasına razı olduğu Ebu Bekir’i niçin dünya işlerinde de imam yapmayalım.” diyerek Ebu Bekir’in niyetini ilk okuyan
sahabi olmuştur.
Nisan / 2017
43
Allah Rasülü (s.a.v.) “Bir kavme, Kur’an’ı en iyi bilen imamlık eder.”
buyuruyor. Ebu Bekir Ensar ve Muhacirinin yer aldığı cemaate imamlık yaptı.
Hadis-i Şerifin işaret ettiği mana gereği, sahabe içerisinde Kur’an’ı en iyi bilen
kişi O’dur. Bu yüzden hilafete en layık kişi de O olmalıdır.
FEDEK
Şii: Efendimiz (s.a.v.) ahirete irtihal ettiğinde Hayber’de yer alan “Fedek” adındaki köy şahsi mülkündeydi. Hz. Fatıma “Eğer (babadan geriye kalan)
yalnız bir kadınsa (mirasın) yarısı onundur.”[38]
ayetine istinaden Fedek’in yarısını talep etmişti.
de); “Değil Usame’yi değiştirmek, Hazreti Rasüllah’ın (s.a.v.) attığı bir düğümü dahi zait görüp çözmem.”[39] diyen Ebu Bekir’in miras ayetine
muhalefet ettiğini nasıl iddia edebilirsiniz?! Kur’an’a
muhalefet etmekle itham ettiğiniz Ebu Bekir bu noktada öylesine hassastır ki; şu serzenişler O’na aittir:
“Bilmediğim konularda Allah’ın kitabı hakkında tefsirde bulunursam hangi sema beni gölgesine kabul eder ve hangi arz beni üzerinde
barındırır.”[40]
Nasıl ki Allah Rasülü (s.a.v.) masumdur, Onun kızı
da günah ve yalandan korunmuştur. Çünkü O (s.a.v.)
buyurmuştu ki; “Fatıma (r.ah.) benden bir parçadır.” Küll masumsa O’nun (s.a.v.) parçası da masum
olur. Fatıma masum olduğuna göre miras iddiasında
Hz Rasülullah’a (s.a.v.) yalan ya da yanlış isnat etmesi
mümkün değildir. Fakat Ebu Bekir, masumiyeti aşikar
olan Fatıma’nın bu talebini reddetmiştir. Fedek arazisini ona vermemiştir. Halife tarafından sergilenen bu
tavır, açık nasslara muhaliftir. Böyle birisinin hilafetini
nasıl ve niçin savunuyorsunuz?
Hz. Ebu Bekir, Fedek arazisinin Hz. Fatıma’ya
verilmesi meselesinde ayete muhalefet etmemiş bilakis bütün ayetleri açıklama vazifesi kendisine verilen
Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sünnetiyle miras ayetini tahsis etmiştir. Şöyleki; “Âmm” olan miras ayetini “Biz
Peygamberler cemaati miras bırakmayız. Bize
kimse varis olmaz. Terikemiz sadakadır.” hadis
ile sınırlandırmıştır.
Sünni: Allah Rasülü’nün (s.a.v.) vefatından hemen önce atadığı Usame b. Zeyd’in komutanlığı Ebu
Bekir’in devr-i hilafetinin ilk günlerinde tartışmaya
açıldığında (Usame’nin değiştirilmesi talep edildiğin-
Şii: Muhassıs (tahsis eden) olarak ileri sürdüğünüz delil neticede bir hadistir. Karşıda ise vurud-u
kat’iyyet ifade eden bir ayet vardır. Ayete mukabil hadis nasıl tercihe neden olabilir?
Sünni: Bu noktada haber-i vahid’in hükmünü,
hangi durumlarda nasıl değerlendirilmesi gerektiğini
konuşacak değilim. Buna gerek de yok. Çünkü Hz.
Ebu Bekir Rasülullah’tan (s.a.v.) neyi, nasıl ve ne kadar işittiğine hakimdir. Merviyyatını karıştırdığına işaret eden hiçbir emare mevcut değildir.
Miras meselesinde karinelerle ihtimaller ortadan
kalkmış, Hz. Ebu Bekir katında “haber-i vahid” mirasla ilgili genel hükümleri sınırlandıran kesin bir delile dönüşmüştür. Ayrıca peygamberlerin hakiki
miraslarının ilim olması, Ebu Bekir’in uygulamasını desteklemektedir.
44
Nisan / 2017
Veraset
Şii: Kur’an “Süleyman Davud’a (a.s.) varis
oldu.”[41] diyor. Önceki peygamberlerin çocukları babalarına varis oluyor da Fatıma niçin babası Fahri Kainat Efendimiz’in (s.a.v.) malından hissesini alamıyor?
müctehidler eşlerin birbirleri lehine yaptıkları
şehadeti reddetmektedir.[45]
Hâdisenin Ebu Bekir’i destekleyen bir başka
yönü de var ki oda şöyledir: Allah Rasülü (s.a.v.)
şahsi mallarında nasıl tasarrufta bulunduysa
Ebu Bekir uygulamaya aynen muvafık kalmışSünni: İstidlal ettiğiniz ayette bahsi geçen vera- tır. Efendimiz’in (s.a.v.) Beni Nadr, Hayber ve
set hakiki manada müsta’mel değildir. Çünkü Hz. Da- Fedek’de hurmalıkları vardı. Beni Nadr’ın gelivud’un (a.s.) on dokuz tane evladı vardı. Süleymen
rini memurlarına, Fedek’tekini fakirlere, Hay(a.s.) onlar içinde nübüvvet ve idareye varis olmakla
ber’dekini ise üçe ayırırdı: Üçte ikisini Müstemayüz etmişti. Eğer ayette bahsi geçen miras hakilümanlara birini de “Ehl-i Beyt”ine verirdi.[46]
ki manada kullanılmış olsa idi o takdirde Davud’un
Hz. Ebu Bekir halife olunca Allah Rasülü’nün (s.a.v.)
(a.s.) bütün çocukları verasette eşit olmalı idi. Fakat
uygulamasını değiştirmedi. Bu yüzden “Fedek” aramana buna müsait değildir. Çünkü ayette zikr oluzisindeki tavrı sünnete tıpkısıyla iktidadır. Hz. Ömer,
nan miras, mecazi andevlet başkanı olunca Ali
lama masruftur. Tıpkı
ve Abbas’ı çağırdı. Onla“alimler nebilerin vara Hz. Ebu Bekir’in Fedek
Hasan Basri diyor ki; “Vallahi; ‘Ey
risleridir.” hadisinde
hususunda ictihadına delil
iman edenler! Sizden kim dininden
olduğu gibi.[42]
kullandığı hadis-i şerifi Radönerse (bilsin ki): Allah, sevdiği ve
sülullah’tan (s.a.v.) işitip-iHz. Fatıma’nın ma[32]
şitmediklerini sordu. İşittik
kendisini seven… bir toplum getirir.’
sumiyeti meselesine gedediler. Nitekim Hz Ali’de
Ayetinde zikri geçen mürted kavmin yerine
lince; İstidlal ettiniz hadis
devr-i hilafetinde mezkür
mecazi
manadadır.[43]
geldiği bahsedilen cemaat Ebu Bekir ve
Fedek arazisini çocuklaBuna göre hadis, karabet
rına vermedi. Eğer Ebu
dostlarıdır.
yoluyla oluşan kül-cüz
Bekir’in hükmüne itirazı
ilişkisini ifade etmektir.
olsa idi mukakkak ki onu
Bu yüzden Allah Rasüdeğiştirirdi.
lü’nün (s.a.v.) masumiyetinin aynısını Hz. Fatıma’da
aramak doğru değildir.
Hadis-i Şerife rağmen Hz. Fatıma validemiz’in
Fedek arazisini istemesi ise babası Hz. Rasülullah’ın
(s.a.v.) malı ile bereketlenmek içindir. O da bir insanŞii: Hz. Fatıma Fedek arazisini Hz. Ebu Bekir’den dı ve beşeri hasletleriyle hadiseye yaklaşıyordu. Fakat
talep ederken Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve Ümmü EyHz. Ali’nin devr-i hilafetinde ki tavrı netice itibarisyle
men (r.anhum) ona şehadet etmişti. Ebu Bekir onlaEbu Bekir’in ictihadının doğrulunu teyit etmektedir.
rın şehadetini reddederek zulme irtikap etmiştir.
Devam edecek...
Fedek’teki Şahitler
Sünni: İsimleri yan yana tâdat ederek söz bolluğuyla hakikati perdelemek ister bir tavrınız var. Söz
konusu isimleri tek tek tahlil edersek ortaya şöyle bir
netice çıkar: Hasan ve Hüseyin, Fatıma’nın (r.anhum)
çocuklarıdır. Çocuğun anne-baba lehine şehadeti makbul değildir. Bütün bunlardan öte, o
ikisi şehadet vaktinde küçük çocuktular. Nasıl
şehadet etsinler?! Hz Ali ve Ümmü Eymen’e gelince onların şehadeti nisab için yeterli değildir. Çünkü
bu nevi davaların şehadeti için ya iki erkek ya
da bir erkek iki kadın gereklidir.[44]Ayrıca bazı
Dipnotlar:
[23] Tirmizi, Sünen, V, 672; Hakim, Müstedrek, III,79-80. [24] Hakim, Müstedrek, III, 82. [25] Müslim’in rivayet ettiği hadis için bkz. Teftazani, a.g.e., III, 495.
[26] Müslim, Sahih, V, 313. [27] Suyuti, a.g.e., s. 6. [28] Kur’an, Haşr (28):
8. [29] Şihabuddin Ahmed b. Hacer Mekki, el-Hayratu’l-Hisan, Beyrut, ty., s.
33. [30] Tirmizi, a.g.e., s.48/Kitab-u Tefsiri’l-Kur’an, 1, (IV, 439-440, H.no: 29592960). [31] Suyuti, a.g.e., s.59. [32] Kur’an, Maide (5): 54. [33] Ebu’l-Fida
İsmail İbn Kesir, Muhtasar-u Tefsir-i İbn Kesir, Daru’l-Kurani’l-Kerim, Beyrut, 1399,
I, 527. [34] Suyuti, a.g.e., s. 61. [35] Kur’an, Fetih (48): 16. [36] Görüşlerin
tahlili için bkz. Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed Kurtubi, el-Cami’u li Ahkâmi’l-Kur’an, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, XVI, 180. [37] Suyuti, a.g.e.,
s.62. [38] Kur’an, Nisa (4): 11. [39] S. [40] İbn Kesir, a.g.e., I, 13. [41] Kur’an,
Neml (27): 16. [42] Kurtubi, a.g.e., XIII, 110; İbn Kesir, a.g.e., II, 667. [43] Cürcani, a.g.e., VIII, 387. [44] Kur’an, Bakara (2): 282. [45] Cürcani, a.g.e., VIII,
387. [46] Ebu Davud, Sünen, III, 141, H. No :2967, Beyhaki, Sünen, VII, 59, H.
No:13148. [47] Buhari’nin rivayet ettiği hadis için bkz. Teftazani, a.g.e., VIII, 388.
Nisan / 2017
45
Kibâr-ı Kelâm
(Ehlullahın Dilinden...)
Dilin Serbest Kalmasının Afeti
َ ‫ َقـ‬:‫ـال‬
َ ‫ َقـ‬،‫َح َّدث َ َنــا سُ ـ ْفيَا ُن‬
‫ ِإ ْن‬،ٌ‫ ِإ ّنَمَ ــا لِ َســانِي َسـبُع‬: َ‫اضيــن‬
ُ ‫ـال بَ ْعـ‬
ِ َ‫ـض ا ْلم‬
‫ـت أ َ ْن ي َْأ ُكلَ ِنــي‬
ُ ‫ْسـ ْلتُهُ ِخ ْفـ‬
َ ‫أَر‬
Ubeyd FAKİRULLAH
Süfyan (radiyallahu anh) buyurdu ki: “Geçmiş
insanlardan bazıları derlerdi ki: Hiç şüphesiz
Susmak ve Uzlet
dilim bir canavardır. Eğer onu bırakırsam beni
yemesinden korkarım.”
َ ‫ َقـ‬،ُ‫الل‬
َّ ُ‫َحمَ ـه‬
‫شـ َر ُة‬
َ ‫ ا ْل ِح ْكمَ ـةُ َع‬:‫ َكا َن ي ُ َقــا ُل‬:‫ـال‬
ِ ‫ـب ْبـ ِـن ا ْلـ َو ْر ِد ر‬
ِ ‫َعــنْ ُو َه ْيـ‬
َّ ‫ َفتِسْ ـ َعةٌ ِم ْن َهــا ِفــي‬: ٍ‫أ َ ْجـ َزاء‬
‫ـاس‬
ِ ‫الصمْ ـ‬
ِ ‫َاشـ َر ُة ُع ْزلَـةُ ال َّنـ‬
ِ ‫ وَا ْلع‬،‫ـت‬
Vüheyb bin el-Verd (radiyallahu anh) buyurdu ki:
“Şöyle denilirdi: “Hikmet on parçadır. Dokuzu
Dili Korumak
َ ‫الل َع ْن ـهُ َقـ‬
‫ َمــا َع َقـ َـل ِد ي َن ـهُ َمــنْ لَ ـ ْم‬:‫ـال‬
ُ َّ ‫َضـ َـي‬
ِ ‫َعـ ِـن ا ْل َح َسـ ِـن ر‬
ْ ‫يَ ْح َف ـ‬
ُ‫ظ لِ َســانَه‬
susmakta, onuncusu insanlardan uzaklaşıp
uzlete çekilmektedir.””
Hasan-ı Basri (radiyallahu anh) buyurdu ki:
“Dilini korumayan dininde akıl sahibi değildir.”
Uzlet Nedir?
َ ‫ َقـ‬:‫ـال‬
َ ‫ َقـ‬،‫الل تَعَالَــى‬
ِ َّ ‫َعــنْ َع ْبـ ِـد‬
‫ـال بَعْضُ ُه ـ ْم‬
ُ َّ ُ‫َحمَ ـه‬
ِ ‫ ر‬،‫الل ْبـ ِـن ا ْل ُم َبــار َِك‬
ِ َّ ‫ َفـ ِإ ْن خَاضُ ــوا ِفــي ِذ ْكـ ِر‬،‫ ُهـ َو أ َ ْن يـَ ُكــو َن َمـ َع ا ْل َقـو ِْم‬:ِ‫ِفــي ت َ ْف ِســي ِر ا ْل ُع ْزلَـة‬
،‫الل‬
َ ‫ َو ِإ ْن خَاضُ ــوا ِفــي َغ ْي ـ ِر َذلِـ‬،ْ‫ـض َم َع ُه ـم‬
‫ـك َفاسْ ـ ُك ْت‬
ُ ‫َف‬
ْ ‫خـ‬
Çok Konuşmak ve Münakaşa
َ ‫ َقـ‬:‫ـال‬
َ ‫الل َع ْن ـهُ َقـ‬
ِ َّ ‫ـال رَسُ ــو ُل‬
‫لل‬
ُ ‫صلَّــى ا‬
ُ َّ ‫َضـ َـي‬
َ ‫الل‬
ِ ‫َعــنْ أَبِــي ُه َر ْي ـ َر َة ر‬
‫ َحتَّــى يَـ َد َع ا ْل ِمـ َرا َء َو ِإ ْن‬،‫ـان‬
ِ ‫ َل يَسْ ـتـَ ْك ِم ُل َع ْبـ ٌد َح ِقي َقـ َة ْا�ِيمَ ـ‬:َ‫َعلَ ْيـ ِه و ََسـلَّم‬
‫ـث َمخَا َف ـ َة ا ْل َكـ ِـذ ِب‬
ِ ‫ َويَ ـ َد َع َك ِثي ـرًا ِمــنَ ا ْلح َِديـ‬،‫َكا َن م ُِح ًّقــا‬
Abdullah bin Mübarek (rahimehullah) buyurdu
ki: “Ulemadan bazıları uzleti şöyle açıkladılar:
Ebu Hüreyre (radiyallahu anh)’den rivayete
insanlarla beraber bulunup, onlar Allah’ın
göre Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)
zikrine dalınca onlarla beraber dalmak, Allah’ın
buyurdular ki: “Bir kul, yalan korkusuyla
zikrinden başkasına daldıklarında susmaktır.”
çok konuşmayı, haklı bile olsa tartışma ve
münakaşayı terk etmedikçe imanın hakikatine
ulaşamaz.”
46 ............. / 2017
En Üstün Nimet
َ ‫ـال َقـ‬
َ ‫َعــنْ َش ـ ِق ِيق ْبـ ِـن ث َ ـ ْو ٍر َقـ‬
ِ َّ ‫ـال رَسُ ــو ُل‬
:َ‫الل َعلَ ْي ـ ِه و ََس ـلَّم‬
ُ َّ ‫صلَّــى‬
َ ‫الل‬
Ya Hayır Konuşmak Ya da
Susmak
‫ِذي ا ْل ِع ـ َّز ِة‬
َ ‫ َقـ‬:‫ـال‬
َ ‫الل َع ْن ـهُ َقـ‬
ِ َّ ‫ـال رَسُ ــو ُل‬
‫لل‬
ُ ‫صلَّــى ا‬
ُ َّ ‫َضـ َـي‬
َ ‫الل‬
ِ ‫َعــنْ أَبِــي ُه َر ْي ـ َر َة ر‬
ْ
ِ َّ ‫ َمــنْ َكا َن ي ُ ْؤ ِمـ ُن بِـ‬:َ‫َعلَ ْيـ ِه و ََسـلَّم‬
‫ وَا ْل َيـو ِْم ا� ِخـ ِر َف ْل َي ُقـ ْـل َخ ْيرًا أ َ ْو لِيَسْ ـ ُك ْت‬،‫ـالل‬
aleyhi
Ebu Hüreyre (radiyallahu anh)’den rivayete göre
vesellem) ashabına sordular ki: “Cennet ehli için
Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki:
olan
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse ya
َ ‫ َقـ‬.ُ‫الل َورَسُ ــولُهُ أ َ ْعلَـم‬
‫ ال َّنظَ ـ ُر ِإلَــى‬:‫ـال‬
ُ َّ ‫ضـ ُـل َقالُــوا‬
َ ‫أ َ ّ ُي ن َِعيـ ِـم أ َ ْهـ ِـل ا ْل َج َّن ـ ِة أ َ ْف‬
Bir
keresinde
nimetlerin
Rasûlüllah
hangisi
(sallallahu
daha
üstündür?”
Sahabe-i Kirâm dediler ki: “Allah ve Rasûlü daha
hayır konuşsun ya da sussun.”
iyi bilir” Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)
buyurdular ki: “İzzet sahibi olan (Allah’u Teâlâ’ya)
bakmaktır.”
Konuşarak Zengin Olmak
Ehline Karşı İyi Davranmak
ِ َّ ‫ ذُ ِك ـ َر لَ َنــا أ َ َّن نَ ِبـ َّـي‬:‫َسـ ِـن يَ ُقــو ُل‬
‫لل َعلَ ْي ـ ِه و ََس ـلَّ َم‬
ُ ‫صلَّــى ا‬
َ ‫الل‬
َ ‫َعـ ِـن ا ْلح‬
َ ‫َقـ‬
‫ت َف َس ـ ِل َم‬
ُ َّ ‫َح ـ َم‬
َ ‫ أ َ ْو َس ـ َك‬،َ‫الل َع ْب ـدًا تـَ َكلَّ ـ َم َف َغ ِن ـم‬
ِ ‫ ر‬:‫ـال‬
َ ‫ َقـ‬:‫ـال‬
َ ‫ـب ا ْل ِم ْصـ ِر ِّي َقـ‬
ِ َّ ‫ـال رَسُ ــو ُل‬
:َ‫لل َعلَ ْيـ ِه َو َسـلَّم‬
ُ ‫صلَّــى ا‬
َ ‫الل‬
ٍ ‫َعــنْ َر ْكـ‬
َ ‫ وَأ َ ْم َسـ‬،‫طُوبَــى لِمَ ــنْ أ َ ْن َفـ َـق ا ْل َف ْضـ َـل ِمــنْ مَالِـ ِه‬
‫ـك ا ْل َف ْضـ َـل ِمــنْ َق ْولِـ ِه‬
Rekab el-Mısrî (radiyallahu anh)’den rivayete
göre Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular
ki: “Malının fazlasını infak eden ve sözünün
Hasan-ı Basri (radiyallahu anh) dedi ki: “Bize
Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in şöyle
buyurduğu
anlatıldı:
“Konuşup
ta
(sevap
yönüyle) zengin olan veya susup selamete eren
kula Allah rahmet eylesin.”
fazlasını tutan kimseye müjdeler olsun.”
Ehli Kıbleye Karşı Dili Tutmak
Dünya ve Ahirette Aziz Olmak
İsteyen
َ ‫ـال َقـ‬
َ ‫ـس َقـ‬
ِ َّ ‫ـال رَسُ ــو ُل‬
‫الل تَعَالَى‬
َ َّ ‫ ِإ َّن‬:َ‫الل َعلَ ْيـ ِه َو َسـلَّم‬
ُ َّ ‫صلَّــى‬
َ ‫الل‬
ٍ ‫َعــنْ أَنَـ‬
‫ َفمَ نْ أَرَا َد ِعـ َّز ال َّدا َري ِْن َف ْلي ُِطـ ِـع ا ْل َع ِزي َز‬،‫ أَنَــا َربـّ ُ ُكـ ُم ا ْل َع ِزيـ ُز‬:‫يَ ُقــو ُل ُك َّل يَـو ٍْم‬
َ ‫ َقـ‬:‫ـال‬
َ ‫الل َع ْن ـهُ َقـ‬
ِ َّ ‫ـال رَسُ ــو ُل‬
‫صلَّــى‬
ُ َّ ‫َضـ َـي‬
َ ‫الل‬
َ ‫َعــنْ ِه‬
ِ ‫ـام ْبـ ِـن ُع ـ ْر َو َة ر‬
ِ ‫شـ‬
َّ ‫الل َمــنْ َكـ‬
‫ ِإ َّل‬،ِ‫ـف لِ َســانَهُ َعــنْ أ َ ْهـ ِـل ا ْل ِق ْبلَ ـة‬
ُ َّ ‫َح ـ َم‬
ُ ‫ا‬
ِ ‫ »ر‬:َ‫لل َعلَ ْي ـ ِه و ََس ـلَّم‬
‫ات‬
ٍ ‫ْســنَ َمــا يَ ْقـ ِـد ُر َعلَ ْي ـ ِه« يُ ـ َر ِ ّد ُد َق ْولَ ـهُ َس ـ ْب َع َم ـ َّر‬
َ ‫ِبأَح‬
Hişam b. Urve (radiyallahu anh)’den rivayete
göre Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) yedi kere
Rasûlüllah
(sallallahu
aleyhi
vesellem)
tekrar ederek buyurdular ki: “Kıble ehli olana karşı
buyurdular ki: “Şüphesiz Allah’u Teâlâ her gün
dilini tutana Allah rahmet etsin. Ancak elinden
şöyle buyurur: “Ben sizin aziz olan rabbinizim.
gelen en güzel surette (hata düzelten) hariç.”
O halde, kim izzetli olmayı isterse aziz olana
itaat etsin.”
............. / 2017
47
Abdullatif ACAR
Duaya Muhtacız-I
“
Dua açılmayan kapıların
tokmağı, ulaşılmayan menzillerin
aracı,
ihtiyaç
ve
dileklerin
anahtarıdır. Mücrimler onunla
salaha
erer,
müminler
felaha
onunla kavuşur, miskinin refaha
ulaşması da onunla mümkündür.
48
Nisan / 2017
”
Çağırmak, davet etmek, yardım istemek anlamlarına gelen dua, dini terim olarak kulun dileklerini Allaha
iletmesi, bir konuda onun yardımını dilemesidir. Dua,
kulun Yaradan’a itirafıdır. Sınırsız ihtiyaçları için kula uzanan el, kulun da Rabbine arz ettiği dilekçedir. Rabbiyle konuşmak, onunla dertleşmek duayla mümkündür. Belaları def eden, ilahi rahmeti üzerimize çeken, gam
ve gussayı, ümit tellerini demet demet titreten dua, müminin
silahı ve korunağı, dinin direği, yer ve gökyüzünün nurudur.
Açılmayan kapıların tokmağı, ulaşılmayan menzillerin aracı, ihtiyaç ve dileklerin anahtarıdır. Mücrimler
onunla salaha erer, müminler felaha onunla kavuşur,
miskinin refaha ulaşması da onunla mümkündür.
Dua, dert ve sıkıntılarınıza bir çözüm ararken, bunalımlar ve ıstıraplar içerisinde kendinizi yalnız hissettiğiniz bir zamanda sahipsiz ve çaresiz olmadığınızı gösteren, kurtuluş için
açılan bir kapıdır. Dua, rahmeti rahmanın eşiğinden asla
dönmeyeceğiniz bir referanstır elinizde. Dua,
beşeriyetin kapısından insanı kurtaran, zilletin zincirlerini kırıp izzet ve şerefe ulaşmanın
adıdır. Gerçek izzeti elde etmiş bahtiyarlar bilirler ki
yardım kimin elinden gelirse gelsin asıl veren Allah’tır.
“kimsesiz hiç kimse yoktur/
herkesin var bir kimsesi/ kimsesiz kaldım ey medet/ ey
kimsesizler kimsesi.” diyebilme bilincine ulaştıran dua,
kulluğu, acizliği ve yakarmayı ifade eden, pişmanlığın
bazen söz kalıbına döküldüğü bazen de azalarla kendini gösterdiği bir sığınak ve
ümit yüklü ibadetin kendinde
anlam bulduğu eylemdir. Kul,
Rabbini bildiğinde haddini
bilir; haddini bilen rabbinin kapısına yönelmesi gerektiğini bütün
zerrelerinde hisseder. Bir Arabi Rabbini bilmek
istemiş ve Resulüllah’a sormuş: “Rabbimiz bize
yakın mıdır ki ona münacatta bulunalım uzak
mıdır ki ona nida edelim” işte bu soru üzerine şu
ayeti kerimeyle kendisinin kullarına çok yakın olduğunu bildirmiştir Yüce Allah:
“Kullarım(Ey habibim) beni sana sorduklarında (söyle onlara) ben çok yakınım. Bana dua
edince dua edenin dileğine karşılık veririm. O
halde (kullarımda) benim davetime uysunlar ve
bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”(Bakara, 186)
Allah bize çok yakın. Ancak biz ona uzağız.
Bu uzaklığımızı iman, ibadet ve itaatle ihlas
ve takva ile kapatabiliriz. Kendi uzaklığımızı aştıkça, hayvani ve nefsani engellerimizi geçtikçe O’nun
yakınlığını hissedecek, hakkımızda takdir edilen nice
hikmetleri görebilme derecesine yükseleceğiz.
Başka bir ayeti kerimede: “Biz o insana şah
damarından daha yakınız”(Kaf,16) buyuruluyor.
Onun nimetlerini saymakla bitiremeyiz. Bir
ismi “Gani” olan Allah, lütuf, kerem ve
ihsan sahibidir. “Rahman” olan,
hiç bir kimseyi ayırt etmeden
herkese merhamet elini uzatan;
inanana da inanmayana da,
itaat edene de, isyana düşene de merhamet eden yine
O’dur. “Şafi” şifa veren bütün dertlere, “Set tar” günahları gizleyen. “Rezzak”
rızık veren Allah, kendini “Ğaffar” olarak tanıtıyor. Bizim acizliğimizin sınırsızlığı, günahlarımızın
çokluğu onun merhametini asla etkilemez. O, mümin kullarının velisidir. Onların işlerini üstlenir (Bakara, 257), onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Vedut’tur kullarını
çok sever, onlar tarafından da sevilir (Hud,90)
O “halimdir” kullarının işlediği günahları bilir
ancak cezalandırmakta acele etmez, mühlet
verir (Hac,59) O’nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır (Araf156). O, rahmeti gazabını geçen (Buhari
Tevhit,15) sonsuz kudret sahibidir. Onun merhameti Salihler ve abitler için değildir, mücrimler ve
günahkârlar içindir de. Temiz bir kalple samimi ve
içtenlikle onun kapısına varmalı, edepte kusur etmemeli, kimden ne istediğimizi bilmeliyiz. Allah isteklerimizin çokluğundan değil isteklerimizde ki edepsizliğimizden hoşnut olmamaktadır. Öyle ki bir ayakkabın
bağından tutunda cennete ve Cemalullah’a kadar her
şey isteyebiliriz Ondan.
Dua, beşeriyetin kapısından insanı kurtaran, zilletin zincirlerini kırıp izzet
ve şerefe ulaşmanın adıdır. Gerçek izzeti elde etmiş bahtiyarlar bilirler ki yardım
kimin elinden gelirse gelsin asıl veren Allah’tır.
Nisan / 2017
49
Kulun Değeri Duasıyladır
Bir kulun değeri duasıyla ölçülür. İnsan
dua edebildiği kadar Allah katında değerlidir.
Duayı nice nimet ve merhamete kavuşmanın anahtarı olarak düşünürsek o anahtarı elinde bulunduran insan dünyanın hem en değerli hem en faziletli
hem de en bahtiyar insanıdır elbette
ki. Yüce Allah buyuruyor ki: “(Habibim) deki, duanız olmasa
Rabbim size ne diye değer
versin” (Furkan,77) Peygamber efendimiz (s.a.v.)
de: “Allah katında duadan daha değerli bir
şey yoktur” (Tirmizi,
İbni Mace) buyuruyor.
Her kul için semadan arşa çılan kapılar vardır. Tövbe kapısı, dua kapısı, rahmet
kapısı, rızık kapısı ve amellerin arz kapısıdır. Yeter ki insan o kapılardan girmeyi becerebilsin. Ümit gecesine hayırlı bir sabah,
bela çemberinden kurtuluş olan dua, bütün rahmet
kapılarına açılan ana giriş kapısı mesabesindedir.
“Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir” buyuruyor Peygamber
Efendimiz (s.a.v.).
Dua kapısından girebilene rızık kapısı da
hikmet ve rahmet kapısı da açılmış demektir.
Bu nedenle dua aynı zamanda her nimetin anahtarıdır. Duayla ellerini açmayanların şeytan ellerini
kelepçeler. Dua nuruyla aydınlanmayan kalplere
imanın nuru da yerleşmez, amelin faydası da
dokunmaz. Duasız gönüller talihsiz insanlarda bulunur. Kayıp edenlerin hepsi istemeyi beceremeyen ve
duadan uzak olanlardır. Allah gazap edeceği insa-
{
nı ilk önce dua etmekten mahrum eder. Duayla
yumuşayan kalplerde Allah mutlaka cennetin meyvelerini yeşertecektir.
Aslında Allah, istemeden bize sayısız nimetleri bahşederken istenecek makamın kendisi olduğunu göstermiş olur. Elimizi lokmaya
uzattığımızda, kendi lisanı içerisinde, istemiş olmaz mıyız doymayı? Gitmek
istediğimiz menzil için ardı ardına
attığımız adımlar, peşi peşine
sıraladığımız dua kelimelerinden ibaret değil midir?
Tedavi için koşuşturduğumuzda hasta haneye
duamız şifa bulmak
içindir. Tarlaya tohumu
atmakta, onun bakımını
yapmakta duadır. Farkında olalım veya olmayalım
aldığımız ve verdiğimiz her
nefes de hayata tutunmanın
çağrısı vardır. Hayat isteklerden
oluşan bir olgudur. Bu nedenle her
an dua halindeyiz. İsteklerimizi verende
O, sahip olduklarımızı elimizden alanda…
Ancak irademizi ve niyetimizi Rabbimize has kılmalıyız ki, istenecekse de ondan istemeliyiz ki bu davranışımız kıymet ifade etsin. Ve isteklerimiz ibadet adıyla
değer kazansın. Allah’a yönelen hiçbir şeyden
mahrum olmaz; Allahtan uzaklaşan neye sahip
olursa olsun yine de fakir, güçsüz ve çaresizdir. Bunun için Allah başkalarına değil kendisine dua
etmemizi emir buyuruyor:
“Öyleyse sakın Allah ile beraber başka bir
ilaha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan
olursun” (Şuara,203)
}
Günde kıldığımız beş vakit namazın her rekâtında “(Allah’ım) ancak sana ibadet eder ve ancak
Yüce Allah: “Kullarım (Ey habibim) beni sana sorduklarında (söyle
onlara) ben çok yakınım. Bana dua edince dua edenin dileğine karşılık
veririm. O halde (kullarımda) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki
doğru yolu bulalar.”(Bakara, 186)
50
Nisan / 2017
senden yardım dileriz” ayetini okuyarak kulluğumuzu yeniliyor, ibadet ve itaati dua ve niyazı O’na
has kılıyoruz. Duayla namazın arasında çok özel ve
anlamlı bir ilişki söz konusudur. Salat, zaten dua anlamındadır. Namazda hem Allah’la olan misakı
yenileme hem O’na ibadet ve dua etmeye söz
verme hem de o sözü yerine getirme vardır.
Zindanda Dua
Zamanın birinde Horasanda Abdullah b. Tahir isimli hakperest ve adil bir vali vardı. İnsanlara asla zulmetmezdi, Allahtan korkardı.
Bir gün hırsızlık nedeniyle zindana atılanlardan biri
firar eder. Bu vali, askerlerine o firarinin bir an önce
yakalanmasını emreder.
Bu arada Salih bir demirci Nişaburdan Herata
gidiyordur. Firar eden hırsızın bu olduğunu sanıp askerler bu demirciyi yakalayıverirler. Demirci:
“Yapmayın, etmeyin aradığınız kişi ben değilim diyorsa da derdini kimseye bir türlü anlatamıyor. Getirip sorgusuz sualsiz haksız yere
zindana atarlar demirciyi.
Demirci zindanda ilk iş olarak güzelce bir abdest alıp
namaz kıldıktan sonra durumunu Rabbine arz etmeye
başlar, yaralı gönlüyle, ihlaslı diliyle samimi bir şekilde:
“Ey kimsesizler kimsesi! Sen benim suçsuz olduğumu biliyorsun. Sen ki adili mutlaksın, tut benim elimden, senden başka buradan
beni kimse kurtaramaz.
Demirci dualarına devam ederken vali de o gece
bir rüya görür. Rüyasında dört yiğit adam gelip tahtını alt üst eder. Korku ve dehşet içerisinde uyanan
vali bakar ki yanında yöresinde kimseler yok. Tekrar
uyuduğunda aynı rüyayı görür. Yine dehşet içerisinde
uyanır. Bu rüyanın bir uyarı olduğunu anlar, askerlerine emir verir, “bakın bakalım zindanda mazlum
ve suçsuz birimi var ki Allah beni rüyayla uyarıveriyor. Askerler, “efendim bilemeyiz ancak
biri var ki dikkatimizi çekti, hep namaz kılıyor
ve dua ediyor.” Vali bunu duyar duymaz, “bir an
önce koşup onu bana getirin.” diye emir verir.
Valinin huzuruna apar topar getirilen demirci,
valiye: “suçsuz olduğunu ancak kendisini as-
Allah başkalarına değil kendisine
dua etmemizi emir buyuruyor:
“Öyleyse sakın Allah ile beraber
başka bir ilaha yalvarma, sonra azaba
uğratılanlardan olursun” (Şuara,203)
kerlerin dinlemediklerini anlatır.” Vali hatasını
anlamıştır artık.
Vali büyük bir üzüntüyle demirciye dönerek,
“efendim size haksızlık yaptık, hakkını helal eder misin bize?” Sonra, bir kese altın çıkarır
uzatır demirciye ve derki “bundan sonra ne sıkıntın olursa bana gel, ben senin her hacetini gideririm.”
Demirci ibretle ve hayretle valiye bakar “efendim hakkımı helal ederim, hediyeni de kabul
ediyorum. Fakat bir sıkıntım olduğunda asla
senin yanına gelmem.” Niye diye sorduğunda vali.
Salih demirci şu ibretlik ve anlamlı cevabı verir:
“Nasıl olur efendim benim gibi bir garip
ve fakir için senin gibi bir valinin tahtını altüst
eden Allah’ı bırakıp ta senden isterim, bu kulluğa yakışır mı? O ki herkesi dinliyor kimseye
haksızlık etmiyor kimseyi ne zindanda nede
darda bırakıyor.”
Vali bu ibretli hadiseden büyük ders çıkarır gözyaşlarına hâkim olamayıp hüngür hüngür ağamaya başlar.
Dua İbadetin Özüdür
Evet, dua ibadet olduğu gibi, her ibadet
de, içerisin de duayı saklayan öze ve özdene
sahiptir. Peygamberimiz bunu ifade babından “Dua
ibadetin özüdür” (Tirmizi) ve “Dua ibadetin ta
kendisidir” (Tirmizi, Ebu Davut) demiştir.
Bütün ibadetler mahiyeti itibariyle bir şekilde duadır. Namaz zaten ifade ettiğimiz gibi dua anlamındadır. Zekât, kurban, oruç, hac, vs. gibi ibadetler kulun
Nisan / 2017
51
Dua ibadet olduğu gibi, her ibadet de, içerisin de duayı saklayan öze ve
özdene sahiptir. Peygamberimiz bunu ifade babından “Dua ibadetin özüdür”
(Tirmizi) ve “Dua ibadetin ta kendisidir” (Tirmizi, Ebu Davut) demiştir.
Rabbine acizliğini ve fakirliğini sunduğu, bu şekilde
Yüce yaratıcısından O’nun rızasını talep ettiği eylem
ve davranışlardır. Allah, namazla Rabbine dönen
kulunu fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyarak
karşılık verir. Kurban ibadetiyle Allah’a yakınlık
peydah edilir. Kurban ederken kurban olma vardır kurban olmak boşuna değildir arkasında göremediğimiz bir ticaret ve kazanç söz konusudur. Oruçla
şükür sahibi olma isteği, nimetlerin kıymetini
anlaya bilme terbiyesi söz konusudur. Karşılığında azgın nefsin terbiyesi bahşedilir. Bütün ibadetler yoğunluk olarak o ibadetin manasında saklı olan
istekler ve talepler içermektedir.
Peygamberler, veliler, Salihler, arifler bütün ömürlerini duayla geçirmişler. Duanın kural olarak zamanının olmayışı belli bir şekil ve kurala
bağlı kılınmayışı ona her an muhtaç olduğumuzdandır. Kurala bağlanmamış çünkü aciliyeti söz konusudur. İmdat çığlıklarının yer ve zamanla daraltılması
52
Nisan / 2017
nasıl ki mümkün değilse duaları da belli kalıplara
sığdırmak söz konusu değildir. Yeter ki edep ve erkânına riayet etmeyi ihmal etmeyelim. Hayatımızın
nice inişleri ve çıkışları vardır. Dua olmadan ne inmek nede çıkmak mümkündür. Dua olmadan
ne sevinmek nede hüznümüzü bertaraf etmek
imkân dâhilindedir. Dua hava kadar su kadar
hayati önem arz eder. Beden için yeme içme ne
ise manevi hayatımız içinde hatta maddi hayatiyetimiz için de dua odur. Bu nedenle dua hayattır.
Dua ziyadır, dua ümit, dua çıkıştır. Dua için
bu dünyaya gönderildik dersek abartmış olmayız her
halde. Peygamberin her anı adeta duayla ilmik-ilmik
dokunmuştur. Elbisesini giyerken, evden çıkarken,
yemeğe başlarken, yemekten kalkarken, gece karanlığında, gündüz aydınlığında, Abdest alırken, yatağa
girdiğinde, uyandığında, gazada, seferde, bütün ibadetlerin başlangıcı ve bitişlinde, bela ve musibetlerle
karşılaştığında, nimetlere kavuştuğunda, zafere ulaştığında, velhasıl her zaman ve her an duadan destek
alır, duayla oturur duayla kalkardı. Kendisine zulmedenlere bile dua elini uzatırdı. Rahmet taşıyan bulutlar gibi herkesin üzerine sağanak- sağanak yağardı.
Kimseye nefsi için beddua etmez, herkesin hidayetini temenni ederdi, “onlar bilmiyorlar bilseler
yapmazlar” diye adeta düşmanlarına dahi dua etmek için bahaneler arardı. Allah kendisini geçmiş ve
gelecek günahlardan koruduğu halde gece sabahlara kadar, ayakları şişinceye dek ibadet eder secdelerle kumlara sıcak gözyaşları dökerek: “Allah’ım!
Senin gazabından rızana, azabından affına
ve senden yine sana sığınırım! Seni layık olduğun şekilde medhu senadan acizim! Sen
kendini nasıl medhu sena etmişsen öylesin”
(Müslim salat, 222) yana yakıla dua ve niyazda bulunurdu. “Niye kendini yoruyorsun bu kadar”
dediklerinde “Ne yani rabbime şükreden bir kul
olmamayım mı” diye cevap verirdi.
Dua Ondan Korkup Yine Ona
Sığınmaktır
O Vermeyi seviyor
Her şeyden önce duayla Allah, kulunu
muhatap alıyor. Çalışıp çabalamadan, zahmete
katlanmadan, ibadet ve itaatle istikamet üzere hayat
sürmeden hiçbir şeye kavuşmamız mümkün değildir.
Allah vermeyi istemeye bağlamış, vermek istediğinden istemeyi vermiştir. Biz talep kar olacak,
neticesini ondan bekleyeceğiz. Dua tedbirsizlik de değildir. Tembellik hiç değildir. Yaptığımız dualarımızın
netice verebilmesi o duaları fili olarak ta yani sebeplerini yerine getirerek te anlamlandırmalıyız. Allah’ı elbette ki sebepler bağlamaz. Ancak biz buna muhtacız.
Korku ve ümit insanı rıza-i ilahiye ulaştıran, kulluğu dengede tutan iki kanat gibidir.
Birini kayıp ettiğinizde ahiretinizi kayıp edersiniz. Zirvelerde olsanız da “tamamladım, oldum bittim,
erdim, kavuştum, olgunlaştım” anlayışıyla kendinize pay çıkardığınız takdirde nefsinizin eline düştünüz
demektir. Şeytan insanı bazen korkuyla, bazen
de ümitle aldatır. Aldanmamak için her konuda olduğu gibi bu konuda da Yüce Resulün örnek hayatına bakmamız gerekir. O ki bir soru üzerine “ben dahi
yarın ne ile karşılaşacağımı bilemiyorum” ve
Dua imanın bir gereği teslimiyetin olmazsa olyine namazın önemini ifade babımdan kızına “Sakın maz şartıdır. Rabbimiz ’in hazineleri geniştir ve O
benim babam peygamberdir diye bana güven- çok cömerttir. Verdiğin de de hazinesinden hiçbir şey
me, ben bile seni kurtaramam” diyecek kadar eksilmez. Buyuruyor ki: “Ey insanlar! Siz Allaha
korku içerisinde; bunun karşısında bütün sebeplerin
muhtaçsınız. Allah ise
tükendiği bir zamanda ise
sınırsız zengin olan“Allah bizim vekilimizdır…” (Fatır,15) Peygamdir o bizi asla yardımAllah bizi uyarıyor. ‘O bizi her an görüp berimiz (s.a.v.)de: “Allah
sız bırakmaz” diyerek te
gözetiyor, yapıp ettiklerimizi kayıt ediyor, hayâ sahibidir, cöümitle dolu bir peygamber
merttir, kulu elini kalzerre hayır yaptığımızın mükâfatını da dırıp dua ettiği zaman
olduğunu gösteriyor.
verecek zerre şer işlediğimizde de hesabını elini boş çevirmekten
Evet, Bir çocuk anhayâ eder” (Ebu Davut,
soracak’ inancıyla onu görür gibi korku ve salat, 358) buyurmuştur.
neden korktuğu halde
yine onun koltuğu alBu nedenle O’nun kaümit arasında bir hayat sürmeliyiz.
tında teselli bulur, kapısının yüzüne kapançacağı sığınacağı tek
dığı hiçbir kul yoktur.
yer annesinin kucağıdır
Dua en güzel zikirdir, karçünkü. Kul Allahtan korkmalı, korktuğu kadar- şılığı en çabuk olan zikir… Kul Allah’ı anınca Alda ümitle yine ona koşmalı. Korkuda ümitte O’nu lah’ta kulunu anar; ibadetle zikredeni rahmetiyle
sevmenin bir göstergesidir. Korku insanı dizginler, karşılık verir. Pişmanlıkla kapısını döveni mağfiretiyle
ümit insanı motive eder. Korku tutar, ümit iter. Sadece karşılar. Dünyada kendisini unutmayanı ahirette
ibadetlerimiz de değil her işimizde onun korkusuyla cennet ve cemalullahla mükâfatlandırır. Sağlıklı
hareket etmeliyiz. “Nerede olursanız olun o sizin- zamanında duayı bırakmayanın dar zamanda yardıle beraberdir” (Hadit,4) buyurarak Allah bizi uyarı- mında bulunur.
yor. ‘O bizi her an görüp gözetiyor, yapıp ettiklerimizi kayıt ediyor, zerre hayır yaptığımızın
Peygamberimiz(s.a.v.)’in şu dualarıyla yazımızın
mükâfatını da verecek zerre şer işlediğimizde bu bölümünü bitirelim:
de hesabını soracak’ inancıyla onu görür gibi kor“Ey kalpleri evirip çeviren (Allah’ım) benim
ku ve ümit arasında bir hayat sürmeliyiz. Onun azabı kalbimi dinin üzerine sabit kıl” (Tirmizi)
çetin olduğu gibi merhameti de sınırsızdır. Onun ka“Rabbim! Beni sana çok şükreden, seni
pısı ümitsizlik kapısı değildir. “O, rahmeti gazabını
geçen” kadiri mutlak olandır. Bu denge içerisinde çok zikreden, sana saygı gösteren, sana yönedua etmemizi emir buyuruyor yüce Allah: “Allah’a len ve tövbe eden kimse eyle” (Tirmizi)
(azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua
Selam ve dua ile…
(Devam edecek…)
edin” (Araf,56)
Nisan / 2017
53
Akaid Konusunda Eski Metinler
Kitabü’t Tevhid
İmam Ebu Mansur El Matürîdî
Yrd. Doç. Dr. Süleyman KOYUNCU
54
Nisan / 2017
T
evhid kitabı, iyilik sahibi, Ehl-i Sünnet
Ve’l Cemaat’ın reisi büyük imam Ebu
Mansur el Matüridi tarafından yazılmış-
tır. Allah onu rahmeti ile korusun, himaye etsin. Bu
kitap on iki fasıldan ibarettir.
1-Fasıl.
Allah,
sıfatlarıyla
kadim olan tektir. Allah’tan
başka varlıklar kendi sıfatlarıyla sonradan yaratılmışlardır. Allah onları
kendi iradesiyle yaratmış;
bildiği şekliyle ölçüler takdir etmiştir. O’nun sıfatları
ne O, ne O’nun başkasıdır.
(Ne aynıdır, ne de gayrıdır.)
2.Fasıl. Muhakkak ki Allah, ortağı, zıddı, benzeri,
başlangıcı ve sonu, sınırı ve nihayeti olmayan tektir. Teklik kesinlikle
O’na aittir. Yüce Allah’ın dışında “Tek” ile isimlendirmek mecazidir; çünkü mecazi teklik bölümlerden
ve parçalardan ibarettir.
3-Fasıl. Şüphesiz ki Allah hep vardı; O’ndan
başka hiçbir şey yoktu. Ne mekan, ne zaman,
ne bulut, ne arş, ne sema, ne de hava… O, olduğu gibiydi ve öyle de olacak. O’na karşı hiçbir hal
ve pozisyon değişmez. O, bütün durumların yaratıcısıdır. Olduğu durumu gitmiştir tevehhümü olmaksızın O, semanın fevkinde, Arşın üstünde, Arşa istiva
etmiştir. Allah şöyle demiştir: “Çünkü Allah, (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.”; “Allah Müttakilerle beraberdir.”; “Hiç şüphe yok ki Allah
iyi davrananlarla beraberdir.”; “Biz ona şah
damarından daha yakınız.”; “Üç kişinin gizli
konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O’dur.”;
“Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir.” Bütün bunlar, Allah olduğu halden değişir zannına kapılmadan var olan manalardır. Fakat O,
akılda makul olana göredir. Yaratıklardan ayrılmakla, onlarla birleşmekle, yaratıklardan çıkmakla, onlara girmakla (hulul)
ve başka (uygunsuz) şeylerle muttasıf olmaz. Anla.
4-Fasıl. Şüphesiz ki
Allah zihinlerde tasavvur
edilemez; zihin O’nu ihata
edemez. O’na cisim, cevher
ve araz da denilmez. Yani, sınırı ve nihayeti yok ki hatta O’nu
zihinler ihata etsin, kuşatsın; ve O,
cisimlerin, arazların sahip olduğu sıfatlarla muttasıf olmaz. Vehmitnde tahayyül ettiğin herşey bil ki Allah onu yaratandır. O’nun Zatı yaratıkların
zatına benzemez. Çünkü Allah Kadimdir (ezelidir);
O’na ayıpların uğramasından, zorlukların, bitkinliklerin dokunmasından O’nu tenzih ederim.
5-Fasıl. Muhakkak ki Allah, ezelde kesin olarak ilim, kudret, hikmet, rahmet, cömertlik
(cud), irade, meşiyyet, tekvin (yaratma), celal ve
azamet ve başka sıfatlarla teşbih (benzetme) ve
tâ’tıl (inkar) olmaksızın muttasıftır. Tekvin, mükevvenin (yaratılanın) başkasıdır; bilakis tekvin Yüce
Allah’ın sıfatıdır; mükevven ise yaratılandır. Tekvin
sonradan yaratılmış (muhdes) değildir; mükevven ise
muhdestir, sonradan yaratılmıştır.
Muhakkak ki Allah, ezelde kesin olarak ilim, kudret, hikmet, rahmet,
cömertlik (cud), irade, meşiyyet, tekvin (yaratma), celal ve azamet ve başka sıfatlarla
teşbih (benzetme) ve tâ’tıl (inkar) olmaksızın muttasıftır.
Nisan / 2017
55
6-Fasıl. Şüphesiz Allah’a, şey’iyyet, ispat ve gerçekleştirme(kesinlik) iradesine göre “Şey” ismi verilmektedir (şey denilmektedir). Çünkü “‫ ”ل شــيء‬ifadesi
olumsuzluktur. Keza, zat ve nefs (kelimeleri) de “şey”
diye isimlendirilmektedir. Fakat Allah’a “Cisim” denilmez; çünkü cisim, ispat ismi değildir; zira “‫”ل جســم‬
olumsuz (bir terkip) değildir.
7-Fasıl. Allah’ın isimleri ve sıfatları konusunda
ad koymak ancak Kur’an, sünnet ve icma’da geldiği
şekliyledir. Kelamcılar, Allah “sabur” mudur, değilmidir? Böyle bir sıfatının olup olmadığı konusunda
ihtilaf etmişler; onu Allah hakkında sıfat olarak söylemekten kaçınmak daha uygundur demişlerdir. “el
İstihya” utanmak mastarını Allah’a isnat
etmek konusunda da ihtilaf etmişler;
onu Allah’a isnat etmekten kaçınmanın daha uygun olduğunu söylemişlerdir. Fakat
bunu Allah hakkında
söyleyen kişi, hakkında hadis bulunduğu ve
Müslümanlar arasında
da yaygın olduğu için
günahkar olmaz. Dua
konusunda “Ey zarar
veren, Ey fayda veren!” kelimeleriyle dua
etmeye bazıları cevaz vermişlerdir; yalnız “Ya Darru”
ey zarar veren kelimesiyle tek başına dua edilmesine cevaz vermemişlerdir. Allah aydınlatandır veya O, hidayete
erdirendir; O, nurun ve karanlığın yaratıcısıdır veya
O, ayıplardan beridir manalarına göre “‫ ”يــا نــور‬Ey Nur
denilmektedir.
8-Fasıl. Şüphesiz O, Allah, Rahman, Alim, Kadir, Melik, Kuddüs, Selam, Mü’min, Müheymin, Aziz, Cebbar, Mütekebbir, Hâlık, Bârî ve
Musavvir olandır. O’nun ilmi kudretdir, denilmez;
O’nun ilmi kudretinin başkasıdır da denilmez. Bilakis
O’nun ilmi ne kudretidir, ne de kudretinin başkasıdır.
Allah’ın sıfatları ne O’dur, ne O’nun gayridir.
Allah’ın diğer sıfatlarının durumu da böyledir. Peygamber’den (s.a.v.) rivayet edilmiştir. Şöyle demiştir:
56
Nisan / 2017
“Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Yüzden bir
eksik. Kim o isimleri sayarsa cennete girer.”
Şeyh el İmam, bu insanların isimlendirmelerine göredir. Allah’ın isimlendirildiği sıfata gelince, o da nefsi
sıfattır; Allah’ın sıfatları ise, ne sayıdır, ne de başkadır. Buna göre Allah’ın sıfatı olan Kelamı, sınırla,
nihayetle, harfle, hece ilei sesle nitelenemez. O’nun
sıfatları için sınır, nihayet yoktur; Zâtı için de
had, nihayet, başlangıç ve son yoktur, demektedir.
9-Fasıl. Allah’ın şu sözlerine iman etmek gerekmektedir: “… fakat Allah attı.”; “Biz, ona ruhumuzdan üfledik…” ve bunlar gibi (müteşabih)
âyetlere iman etmek gerekmektedir. Fakat “‫ راميا‬Atan”
ve “‫ نافخــا‬Üfleyen” diye adlandırılmaz.
Çünkü böyle bir terminoloji (isimlendirme) gelmemiştir. ‫( صانــع‬yapan),
‫( خالــق‬yaratan) ve başka sıfatlarla isimlendirilmektedir.
Çünkü bunlarla ilgili
( ayet, hadis ve icma
olarak naslardan) isimlendirme örnekleri gelmiştir. Sair isimlerde de
durum böyledir.
10-Fasıl. Ebu Hanife’den rivayet edilmiştir. Şöyle demiştir:
“Her kim vehmine düşene ibadet ederse, o, zannına düşmeyene (Allah’a) ibadet
edene kadar kafir olur.” Matüridi
şöyle demiştir: “Allah mahlukatı yaratmadan
önce, ne mekan, ne mesafe, ne bir şeyin içinde veya dışında olma, ne bir şeye bitişik, ne
de ayrı, ne bir şeyin üstünde, ne de altında,
ne bir şeyin sağında, ne de solunda tevehhümü olmaksızın kadim (ezeli) idi. Şüphesiz
Allah için bir sınır, bir nihayet olduğu düşünülemez. O, olduğu gibidir ve olduğu gibi de
olacaktır. O, olduğu yücelikten aşağı inmekten (derece kaybetmekten) veya ahvalin aleyhine
değişmesinden aşkındır (yücedir). Allah (c.c.),
Hz. İbrahim kıssasında şöyle buyurmaktadır:
“Batanları sevmem.” İmam Mâtürîdî, “Batan,
gözden kaybolanlarda, daimi baki (ebedi) olana dair bir delil vardır, demiştir.”
11-Fasıl. Ebu Hanife’den rivayet edilmiştir.
Kendisine, “Mahlukatı yaratmadan önce Allah
hakkında (neredeydi, nasıldı) diye soru soruldu;
Ebu Hanife, “Kudretle idi” demiştir. Kimin kudretiyle? Denildi, Ebu Hanife, “Kendi kudreti ile”
diye cevap verdi. Matürîdî şöyle demektedir: “Bu
izahta, Allah’ın ne aynıi ne de gayrı olan bir
kudreti olduğuna bir delil vardır. Yine bu izahta, şüphesiz Allah’ın sıfatları Allah’a izafe
edilmekte, Allah sıfatına izafe edilmemektedir, delili vardır.
Bunun aslı: sıfatlar Allah’a izafe edidlirler; Allah’ın ilmi ve Allah’ın kudreti denilir;
Allah ilmi ile âlimdir, kudretiyle kâdirdir, denilmez; ilimle bilir, kudretle kâdirdir de denilmez.
Kimin ilmiyle? Kimin kudretiyle? Denildiği zaman, kendi ilmiyle, kendi kudretiyle, denilir.
Allah’ın diger sıfatlarının durumu da böyledir.
12-Fasıl. Şüphesiz Allah’ın sıfatları (kendi kendine müteallaksız) nitelendirilemez. Çünkü bunda,
Allah’ın sıfatları gayrdır ve onlar bu yolla kendileri
mevsuf olur şüphesi vardır. Bunun yorumu şöyledir:
“Allah’ın ilmi kadimdir (ezelidir), kudreti ezelidir, rahmeti ezelidir, yaratma sıfatı (tekvin) ezelidir. Diğer sıfatları da böyledir. (böyle denilince
sanki mevsuf Allah değil de Sıfatlarmış gibi bir şüphe
ortaya çıkar.) Aynen bunun gibi, Allah’ın kudreti ve ilmi daimidir, bakidir denilmez; bilakis
şüphe yok ki, Allah sıfatlarıyla kadimdir, böylece Allah sıfatlarıyla bakidir, daimidir, denilir (Allah’ın varlığı olmadan sıfatlardan söz edilemez,
müteallaksız, kendi kendilerine var olamazlar, kendi
kendilerine sıfat ve aynı zamanda mevsuf olacaklar,
mümkün değildir). Sıfatlar ancak Allah’a izafe
edilirler ( Allah’ın sıfatları şeklinde), sonra Allah
sıfatlarıyla kadimdir, diye muttasıf olur.
Buna göre, Allah’ın sıfatı mutlak manada bir
“şey” dir, denilmez. Çünkü o gayrdır tevehhümünden
başkası değildir; ancak, o, gayriyyetin nefyi ve ispatın
iradesine göre, Allah’ın sıfatı olan “şey” dir, denilir.
Ancak, şüphesiz ki sıfat, (‫ ) ل شــيء‬bir şey değildir, de-
nilmez; çünkü bir olumsuzluktur. Belki, teşbihsiz, tatılsız (inkar) mutlak surette o, Allah’ın sıfatı denilir. Sıfatları Allah’ın gayri yapmak, tevhide münafidir, zıddır.
Sonra Allah’a izafe edilen sıfatlarda esas
olan, ilim, kudret, azamet ve celal gibi, Allah’a layık ve münasip olan
sıfatlar olmalı-
dır. Allah’a çocuk, eş, zulüm, baskı ve adaletsizlik
ve sefeh (hikmetsizlik) gibi münasip olmayan sözleri
izafe etmek caiz değildir. Kendisinde şüphe bulunan
bir şeyden sakınmak en selametli yoldur. Şu misal
gibi ki, Allah devamlı yaratır, devamlı söyler, devamlı
merhamet eder, denilmez. Allah’ın sair sıfatlarının ve
isimlerinin durumu da buna kıyas edilebilir. Muhakkak bir şeyde şüphe varsa, ondan uzak durmak daha
selametlidir, daha uygundur. Aynen bunun gibi halk
arasında hakikat olarak yaygınlık kazanmayan her
(bidat, yanlış) şeyden sakınıp uzak durmak daha selametlidir. Allah’a tazimi terk ettirecek bir şüpheden
uzak durmak daha uygundur.
Müteşabih şeylerin te’vilini, yorumunu Allah’a
havale etmek daha selametli, daha sağlamdır. Allah
(c.c.) bütün bunları en iyi bilendir.
İmam Matürîdî, (‫ ) ل آلــه إل الل‬Allah’tan başka ilah
yoktur ihlas kelimesinin tefsirinde şöyle demiştir: “bu
kelimenin evveli (‫ ) ل آلــه‬Allah’ın gayrinden Ulû-
hiyeti nefyeder, meneder; bu kelimenin sonu
ise, (‫ ) إل ألل‬Ulûhiyeti yalnız Allah için ispat ve
tahsis eder. (‫ ) ل إلــه إل إلل‬kelimesi başından sonuna kadar tevhittir (Allah’ı birlemektir).
Sonra Hz. Muhammed’in (s.a.v.) risaletini
tasdik etmek, dinde Peygamberlerin kitaplarından tasdik edilmesi farz olanları tasdik etmektir. Ancak bundan sonra, bu fikri ve inancı yıkacak veya bozacak bir şeyin gelmesi müstesna.
Muvaffak eden yalnız Allah’tır.
Kitap her şeyi fazlasıyla veren Allah’ın yardımıyla tamamlandı.
Nisan / 2017
57
Hatice FURHAN
Gelen Ebû Zerr Olsa
“
Rasûlüllah
(sallallahu
aleyhi vesellem) Ebû Zerr’i görünce
sevindi
ve “Allah Ebû Zerr’e
merhamet etsin. O yalnız başına
yürür, yalnız başına yaşar, yalnız
başına ölür.” buyurdu.
58
Nisan / 2017
”
Ebû Zerr el-Ğifarî, Ğifar kabilesinden bir yiğitti. Eşkıyalığı, soygunculuğu, vurgunculuğu meslek
edinmiş Ğifar’dan çıkan, ancak kavminin tüm ahlaksızlığını reddetmiş bir yiğit. Putlara tapardı Ğifarîler.
Ancak Ebû Zerr’in aklı bunu da almadı; yüreği bunu da kabul etmedi. Tahtadan yontulmuş, taştan oyulmuş heykeller nasıl ilah olabilirdi! Bunu kavmine de sorardı.
Cesur yürekli yiğit henüz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi
vesellem)’e Risalet görevi verilmeden evvel tek bir ilahın olduğunu kabul etmişti. İslam ile müşerref olduğunda kendisi
şöyle diyecekti: “Ben İslam olmadan tam üç yıl evvel
kendimce Allah’a ibadet etmeye başlamıştım.” Cesur
yüreği, güzel yüreği onu doğru yolun yolcusu yapmıştı zaten.
Bir gün Ebû Zerr’e, Mekke’de bir zatın ortaya çıktığını
ve kendisinin peygamber olduğunu iddia ettiğini, insanları
yeni dine davet ettiğini ve Allah’ın birliğine iman etmeleri,
putlara tapmayı terk etmeleri konusunda halkı uyardığı ha-
beri geldi. Ebû Zerr (radiyallahu anh) bu haberi duyunca içi kıpırdadı. Evet, bu yüreğinde hissettiği o
boşluğu dolduracak biri olabilirdi. Toplumdaki ifsadı
durdurmak için mücadele edecek bir elçi olabilirdi.
Bunu anlamanın tek yolu vardı. Vakıayı tespit için
yerine gitmek gerekiyordu.
İşin iç yüzünü öğrenmek
üzere kardeşini Mekke’ye gönderdi. Kardeşi Üneys Mekke’ye gitti, orada araştırmalar yapıp öğreneceklerini
öğrenip geri döndü ve abisine şöyle dedi: “Muhammed’ül-Emin denen bir
zat peygamberlik iddia
ediyor. Etrafındakilere
iyi ve güzel ahlakı telkin
edip kötülüklerden uzak
kalmalarını öğütlüyor. Mekkelilerin bir kısmı ona “şair,” bir kısmı da “kâhin” diyorlar. (Ancak kendisi de
bir şair olan Üneys): “Fakat ben şair ve kâhinleri çok iyi bilirim. Onun sözlerini, kâhinlerin
sözleri ve şairlerin şiirleri ile karşılaştırdım,
gördüm ki onun dedikleri hiç birine benzemiyor” dedi. Ve sözlerine şöyle devam etti:
- Orada gördüm ki, Muhammed denen zat
gerçekten sadıktır, doğru söylüyor. Ona karşı
gelenler de yalancı diyenler de esasen kendileri yalancıdır.
olacak, benim yüreğimi tatmin edecek bir haber getirmedin!” Sonra da yol azığını hazırlatıp tek
başına Mekke yollarına düştü. Günlerce yol aldıktan
sonra nihayet Mekke’ye vardı. Kimseye sezdirmeden,
kendini belli etmeden Peygamber olduğunu iddia
eden bu zatı bizzat gözetlemeye başladı.
Gündüzleri Mekke’nin çeşitli yerlerinde gezip dolaşıyor, geceleri de
Kâbe’nin bir köşesine çekilip
yatıyordu. 15 gün geçtiği
hâlde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’i
bir türlü görüp tanıyamadı. Azığı bitmişti. Sadece
zemzem suyuyla hayatına
devam etmeye başlamıştı.
Açtı. Azığı yoktu. Kalacak yeri yoktu. Ama Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’i
görmeden, onun tebliğ ettiği, davet
ettiği şeyi bizzat kendisinden dinlemeden
geriye dönme niyeti hiç yoktu.
Bir gün Hz. Ali (radiyallahu anh), Kâbe’nin yanından geçiyordu. Ebû Zerr takıldı gözüne. Halinden
garip ve yabancı biri olduğu belliydi. Ertesi gün yine
gördü Ebû Zerr (radiyallahu anh)’ı. Yorgun ve bitkin
görünen bu yabancının aradığı, beklediği bir şey vardı sanki.
Es geçmedi! Küçük cüsseli, yaşı küçük
ama aklı ve yüreği büyük Hz. Ali (radiyallahu
anh). Yanına yaklaştı Ebû Zerr’in:
Ebû Zerr’in merakı daha çok arttı. Kardeşinin
söyledikleriyle tatmin olmadı, daha çok bilgi gerekiyordu. Üneys’e şöyle dedi: “Sen gönlüme şifa
Ebû
Zerr
el-Ğifarî,
Ğifar
- Sen garip misin? diye sordu.
- “Evet.” dedi Ebû Zerr.
kabilesinden
bir
yiğitti.
Eşkıyalığı,
soygunculuğu, vurgunculuğu meslek edinmiş Ğifar’dan çıkan, ancak kavminin
tüm ahlaksızlığını reddetmiş bir yiğit.
Nisan / 2017
59
Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) Ebû Zerr’e şöyle dedi: “Şimdi
kavminin yanına dön! Benden sana bir haber ulaştığında, onu kavmine haber ver!
Onları Allah’ın birliğine, imana davet et. Her ne zaman ki; Ortaya çıktığımızın,
daveti aşikar yaptığımızın haberi sana gelir işte o zaman yanımıza dön!”
İçi elvermedi peygamber terbiyesi altında bulunan Ali’nin. İçi elvermedi. Öyle bakıp geçemedi. Öyle
sorup geçmedi.
- “Buyur, benimle gel, seni misafir edeyim”
dedi Ali. Ebû Zerr kabul etti.
Hz. Ali (radiyallahu anh), “Akıl yaşta değil
baştadır” sözünün doğru olduğunun kanıtı idi davranışlarıyla, zekasıyla. Sonra Ebû Zerr’e sordu:
- “Belli ki yabancısın. Belli ki uzaklardan
geldin. Doğru söyle, seni buraya getiren şey
nedir? Sen bir şeyler arıyor gibisin.”
- “Gizli tutacağına söz verirsen söylerim.”
- “Bundan emin olabilirsin.” dedi Ali (radiyallahu anh). Ebû Zerr sırrını açtı:
-“Bize buralardan birinin çıkıp peygamberlik
iddia ettiği haberi geldi. Ondan haber getirmesi için
kardeşimi gönderdim. Ancak kardeşimin getirdiği ha-
ber benim gönlümü mutmain etmedi aksine ilgimi ve
merakımı artırdı. Bunun için bizzat gelip onunla görüşmek, konuşmak ve davet ettiği şeyin ne olduğunu
kendisinden öğrenmek istedim.” Hz. Ali (radiyallahu
anh) sevinçle şöyle dedi:
- “Ey Yabancı! Şüphesiz sen tam aradığın
hakikatin içine düştün! Ben de şimdi onun
yanına gidiyorum. Sen arkamdan gel, beni
takip et. Yalnız müşrikler Rasûlüllah (sallallahu
aleyhi vesellem)’in yanına giden, tebliğini dinlemek
isteyen herkesi engellemeye çalışıp eziyet ediyorlar.
Bu nedenle sana zarar gelmemesi için dikkatli olmalıyız. Eğer ben yolda sana zarar verecek bir
durum görürsem, ayakkabımı düzeltir gibi
bir duvara yönelirim. Sen de durmaksızın
ilerler beni tanıdığını, benimle birlikte olduğunu belli etmezsin.”
Anlaştıkları gibi Hz. Ali (radiyallahu anh) önden,
Ebû Zerr (radiyallahu anh) arkadan yürüdüler. Ebû
Zerr’in kalp atışları neredeyse dışarıdan duyulacak
gibiydi. Birazdan aradığı hakikatin yanında olacaktı.
Heyecanlı bir yürüyüş oldu. Ve Rasûlüllah (sallallahu
aleyhi vesellem)’in yanına vardılar. Ve hemen:
- “Esselâmü aleyküm” diyerek selam verdi.
Bu selamı İslam’da bu şekilde veren ilk kişi
Ebû Zerr (radiyallahu anh) oldu.
Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) selamını aldıktan sonra, aralarında şöyle bir
konuşma geçti:
- Sen kimsin?
- Ğifar kabilesindenim.
Ebû Zerr Müslüman olmanın verdiği büyük heyecan ve aşkla dedi ki:
- Ya Rasûlallah! Allah Teâlâ’ya yemin ederim
ki, Müslüman olduğumu Kâbe’de müşrikler arasında yüksek sesle herkese haykırmadıkça ben kabilemin yanına dönmeyeceğim.
Ve Ebû Zerr dediğini yaptı. Hep dediğini yapardı ve hep dediğini yaptı. Doğru bildiğini söylemekten çekinmez, sonunun ne olacağını hesap etmezdi.
Kâbe’nin yanına gidip, yüksek sesle:
- “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühu ve Rasûlüh” diye
haykırdı.
Bunu duyan Mekke müşrikleri hemen üzerine
hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik parçaları ile öyle
dövdüler ki, kanlar içinde
Ebû Zerr, kabilesine anlatmaya hiç yere yığıldı.
- Ne zamandan beri buradasın?
- Üç gün üç geceden
beri buradayım.
- Seni kim doyurdu?
- Zemzem’den başka
bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içince
hem açlığım hem susuzluğum geçti.
korkmadı, çekinmedi. Ta hicrete kadar
kavmi içerisinde tebliğe devam etti. Başta
kardeşi ve kabile reisleri olmak üzere çoğu
Müslüman oldu. Kalan az bir kısmı da
Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’i
görüp Müslüman oldu.
- Zemzem mübarektir. Aç olanı doyurur.
- Ey Muhammed! (sallallahu aleyhi vesellem) İnsanları neye davet ediyorsun?
- Bir olan, eşi benzeri ve ortağı bulunmayan Allah’a iman etmeye ve kimseye ne fayda
ne de zarar vermeye gücü olmayan putları terk
etmeye, benim de Allah’ın Rasûlü olduğuma
şehadet etmeye davet ediyorum.
Dikkatle dinledi Ebû Zerr ve bunun üzerine dedi ki:
- Bana İslam’ı bildir.
Peygamber (aleyhisselam) ona Kelime-i şehadeti okudu. Hiç tereddüt etmedi Ebû Zerr.
Düşüneyim demedi. Hemen itaat etti. Hayatı
boyunca da hep aynı kaldı. Hiç düşünmedi.
Hiç yalpalamadı. Hep itaat etti.
Bu hâli gören Hz.
Abbâs (radiyallahu anh)
yetişti. Ebû Zerr’in yanına geldi. Ve onu döven müşrikleri en hassas
noktasından yakalayarak vazgeçirmeye çalıştı.
Maddi kaygıları ile.
- Bırakın bu adamı, ne yaptığınızın farkında değilsiniz, neredeyse öldüreceksiniz! O sizin ticaret kervanlarınızın geçtiği yol üzerinde oturan Ğifar
kabilesindendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz? Ticaretinizi nasıl yapacaksınız?
Maddi kaygı ön plana çıkınca, sözde put sevicilik
ve sözde din gayreti askıya alındı. Ebû Zerr’i bıraktılar.
Böylece Hz. Abbas, Ebû Zerr (r.a.)i müşriklerin
elinden kurtardı.
Bu olaydan sonra Rasûlüllah (sallallahu aleyhi
vesellem) Ebû Zerr’e şöyle dedi: “Şimdi kavminin
yanına dön! Benden sana bir haber ulaştığında,
onu kavmine haber ver! Onları Allah’ın birliğine, imana davet et. Her ne zaman ki; Ortaya
Nisan / 2017
61
çıktığımızın, daveti aşikar yaptığımızın haberi
sana gelir işte o zaman yanımıza dön!”
Aldığı bu emri derhal yerine getiren bu güzide
sahabi hemen kabilesine geri döndü. Durur mu Ebû
Zerr… Durmadı elbette. Kabilesine
tebliğ etti İslam’ı. Başta kardeşi
olmak üzere herkese anlattı.
Kâbe’de korkmadan haykıran Ebû Zerr, kabilesine
anlatmaya hiç korkmadı, çekinmedi.
Ta hicrete kadar
kavmi
içerisinde
tebliğe devam etti.
Başta kardeşi ve
kabile reisleri olmak
üzere çoğu Müslüman oldu. Kalan az
bir kısmı da Rasûlüllah
(sallallahu
aleyhi vesellem)’i görüp
Müslüman oldu.
İşte komşusunu hakka
davet etmeye çekinen biz ve işte
tüm kavmini, tek başına, korkusuzca davet
eden Ebû Zerr…
Bir müddet sonra artık o da Medine’ye hicret etti.
Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in en yakın
Ashabı arasında yer aldı. Onun hizmetinde bulundu.
Geç saatlere kadar yanın da kalır ve sohbetlerinde
bulunurdu. Rasûlüllah’ın hastalığında da daima yanında duran ve son nefesinde yanında bulunan sahabelerden biri de Ebû Zerr idi. Allah Resulü’ne o kadar
yakındı ki, bazen ondan “dostum” diye bahsederdi.
Ondan bir söz nakledeceği zaman “dostum dedi
ki” diye başlardı.
{
“Benim kalbim yalnız Allah azze ve celle’nin ve Resulünün sevgisiyle doludur” derdi.
Bu sevgisini de kayıtsız şartsız itaatiyle gösterirdi.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) onun hakkında, “Yalnız gezer, yalnız yaşar,
yalnız ölür” buyurmuştu. O hayatını
gerçekten hep bu ifadenin doğrultusunda yaşadı.
Ve sıcak bir yaz günüydü. Tebük Seferi için Ebû Zerr de
hazırlanıyordu. Ancak devesi çok yaşlı idi. Ordudan geri
kalıyordu. Ebû Zerr
ne yaptı ne ettiyse
yine de hayvanını
yürütüp orduya yetişemedi. Orduyla
arası epeyce açıldı. Bu
arada bazıları da çeşitli bahanelerle bu zorlu seferden
geri kalmışlardı.
Ve İslam ordusu Tebük’e yakın bir
konak yerine varmış biraz dinlenmeye çekilmişlerdi.
Ebû Zerr de görünürlerde yoktu. Sahabeler, geride kalanlar hakkında konuşmaya başlamıştı.
Ebû Zerr’in de olmadığı konuşulduğunda Rasûlüllah
(sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: “Bırakın
onu. Eğer onda bir hayır varsa Allah onu size
ulaştırır.” Çünkü Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) Ebû Zerr’i biliyordu. Onu hiçbir bahanenin geri
bırakamayacağını da.
Bir öğlen vakti. Ordunun gözcüsü:
- “Ufukta bir adam var. Tek başına bu tarafa doğru geliyor!” dedi. Rasûlüllah (sallallahu aley-
tek başına, korkusuzca davet eden Ebû Zerr…
62
}
İşte komşusunu hakka davet etmeye çekinen biz ve işte tüm kavmini,
Nisan / 2017
hi vesellem), “Ebû Zerr mi acaba? Onun olmasını isterdim. Gelen Ebû Zerrr olsa” buyurdu.
Rasûlüllah
(sallallahu
aleyhi
Sahabe toplanmış, tek başına gelen bu kişiye bakıyor, kim olduğunu merak ediyorlardı. İyice yaklaşınca anladılar Ebû Zerr olduğunu.
vesellem) buyurdular ki: “Ebû Zerr’den
Gerçekten de gelen Ebû Zerr idi. Devesinin yürüyecek takati kalmayınca onu bırakmış, yükünü sırtına yüklenmişti. Tek başına aç susuz
ve bineksiz yollara düşmüştü. Nihayet bin bir
güçlükle İslam ordusuna yetişmişti. Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) Ebû Zerr’i görünce sevindi
ve “Allah Ebû Zerr’e merhamet etsin. O yalnız
başına yürür, yalnız başına yaşar, yalnız başına
ölür.” buyurdu.
kubbe gölgelemiştir.” (Tirmizî, Menâkıb, 19)
Ebû Zerr, bitkin bir haldeydi. Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) onu şu dua ile taltif etti: “Ey Ebû
Zerr! Bana gelip kavuşuncaya kadar attığın her
adımına karşılık, Allah senin bir günahını bağışlasın.”
Ebû Zerrr. Yalnız yürüdü, yalnız yaşadı
ve yalnız öldü. Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in gelmesini arzu ettiği kişi oldu, dostu oldu.
Ebû Zerr’in nasıl bir mübarek insan olduğunu anlatmak için Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in
şu hadisi şerifi yeterlidir aslında. Buyurdular ki: “Ebû
Zerr’den daha doğru ve düzgün sözlü hiç bir
kimseyi, ne yeryüzü taşımış ne de gök kubbe
gölgelemiştir.” (Tirmizî, Menâkıb, 19)
daha doğru ve düzgün sözlü hiç bir
kimseyi, ne yeryüzü taşımış ne de gök
Ve Ebû Zerr; Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’den aldığı ve “dostum bana yedi şeyi emretti” diye naklettiği şu hadisi şerife uygun olarak yaşamış ve bu emirlerden hiç taviz vermeden sürdürülen
bir hayatın sonunda yapayalnız bir şekilde rahmeti
Rahmana kavuşmuştur.
Hz. Ebû Zerr el-Ğifarî (radiyallahu anh) hakkın
da yazılacak çok şey var elbette ancak şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim. Ve dostumdan aldım dediği yedi
nasihat ile bitirelim.
Ne mutlu “kefenim dahi devlet malı olmasın” diyen bu yiğit sahabeye… Rebeze’nin yalnız muhacirine ve onun gibi yiğitlere… Selam selam olsun.
“Dostum Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem) bana yedi şey emretti:
1- Yoksulları sevip onlara yakın olmamı,
2- Kendimden aşağı olanlara bakıp, yukarı
olanlara bakmamayı,
3- Kimseden bir şey istememteyi,
4- Yakınlarıma karşı sıla-i rahimde bulunmayı,
5- Acı da olsa hakkı söylemeyi,
6- Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmamayı,
7- “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” (Güç ve kuvvet ancak Allah’tandır) sözünü çokça söylemeyi.”
(İbn Hanbel, V/159,173; İbn Sa’d IV/229; Zehebî, Siyer, II/57,64; Ebû Nuaym,
Hılye 11/159,160)
Nisan / 2017
63
Av. Bahaddin ELÇİ
Kulluk Ve Vatandaşlık Arasında
“
R a b b ü l a l e m i n
ayaklarımızı
eylesin,
yolunda
kaydırmasın.
sabit
Yolunda
hayırda istihdam eylesin. Yolunda
koştursun ve alsın emanetini...
Hakkı ve batılı görüp, Hakka
uyan,
batıldan
sevdiklerinden
64
Nisan / 2017
kaçınanlardan,
eylesin...
”
Kulluk ve vatandaşlık hem hukuki, hem siyasi
kavramlar olup, aynı zamanda kimlik/aidiyet/ mensubiyet anlamlarını ifade eder. Bir tarafta egemen olan/
emreden, öbür tarafta ise itaat edenler/ memurlar vardır.
İki taraflı bir sözleşme/ahitleşmedir. Kulluk sözleşmesini ezelde yapmışız. Rububiyet ile ubudiyet sözleşmesinde
(Araf,172) “Bela/evet” demişiz, “ahidiz” demişiz, “işittik, itaat ettik” demişiz. İslam dini bu ezeldeki Rububiyet-Ubudiyet arasındaki egemenlik ve itaat ilişkisi, sözleşmesi
değil mi? Böylece yalnız ve ancak Allah’u Teala’ya yeryüzü
sınavında kulluk edeceğimize, başka hiçbir şeye/kimseye kulluk etmeyeceğimize, emir ve yasak koyma yetkisinin yalnızca Rabbülalemine ait olduğunu kabul etmişiz. Bu, göklerin,
dağların ve yerin üstlenmekten çekindikleri “kulluk” emanetidir. (Ahzab, 72)Bu emanetle sınanıyoruz, sınanacağız...
Ahdimize sadakat ve vefayla hem dünya hem de
ahiret hayatımızda mutluluk var. Hıyanetimizde ise
mutsuzluk; her iki alemde de...
Haramlar ve helaller koyma yetkisi Allah’ın
iken (Rabb sıfatıyla) haram helal, helal de haram
kabul edilmişse vay halimize!
Bizim adımızı, kimliğimizi Yaratanımız koymuş.
“Mü’min”,”Müslim” buyurmuş. Kimliğimizi tespit ve tayin buyurmuş.
Bu kimliklerin üstünde kimlik
var mıdır?
Zulüm ve şirk tehlikesi bizi bekler. “Ümmetim
yetmiş üç fırka olacak... Fırka-i naciye kurtulacak. Ötekiler ateşte.
En zararlısı da haramları helal, helalleri de haram sayan görüştür (şirk, zulüm)”
Biz, kelime-i tevhidimizle, şehadetimizle bu
kimliğimizi ifade ediyor,
tekrarlamak ihtiyacını duyuyor, kulluk sözleşmemizi hatırlıyoruz. Sadece,
yalnızca, ancak Allah’u
Teala’nın kuluyuz, Rabbimiz ancak O’ dur. Haram
ve helal koyma yetkisi, hakkı
sadece O’nundur; O’nunla beraber
hiç kimsenin değildir, diyoruz. Elhamdülillah, diyoruz; kullarına kul değiliz.
Namazda 40 kez Fatiha okuma ihtiyacındayız.
Bu sözümüzü, ahdimizi hatırlıyor, yeniliyor, gözden
geçiriyoruz. Sadece, O’nun yoluna gireceğimizi,
başka yollara sapmayacağımızı ikrar, tekrar edip
duruyoruz.
Tevhid, hem düşüncede, hem itikatta, hem
de eylemlerde birlikte olur, olmalıdır.
Hac ibadetinde, tavafta “lebbeyk”te, istilamda.
Bu kulluk sözümüzü hatırlıyor, tekrar edip, duruyoruz... Kullukla vatandaşlık çeliştiğinde, çatıştığında
nice sorunlar çıkabiliyor. Bu durumda iyi bir müslümanlıkla iyi bir vatandaşlık nasıl mümkün olabilir?
En iyisi kullukla vatandaşlığımızın çelişmemesi,
çatışmaması, karşı karşıya
bulunmaması...
Medine Vesikası (622)
bilinen ilk yazılı ANAYASA’dır. Benzeri bir metin Avrupa’da, İngiltere’de 1215 te
ortaya çıkabilmiştir.(Bununla hükümdar yetkisi sınırlandırılmış)
Medine Vesikasıyla Müslümanlar, Yahudiler ve
Hristiyanlar kendi kimlikleriyle bir arada kendi içlerinde ayrı, dışarıya karşı tek vücut olarak bunu
gerçekleştirmişlerdir. Osmanlıda da farklı kimliklerin birlikte barış içinde yaşayabilmeleri yüzyıllarca
sağlanabilmiştir.
İslam’ın egemen olmadığı öteki kimliklerde müslüman kimliğine hoşgörü esirgenmiş, kimi zaman da
yok edilmesi, savaşılması gereken “ötekiler” olarak
gayri insani siyaset izlenegelmiştir.
Tarihte bu ve benzeri durumlar çok görüldüğü
gibi (örn; Kudüs) günümüzde bile bu ötekileştirme,
düşman, nefret siyaseti gözümüzün önünde izlenebil-
İslam’da cihad farzı, zulmün önlenmesi, İslam’la insan arasındaki
engellerin kaldırılması, dinin (can, akıl ,nesil, mal) güvenliklerinin sağlanması
için, barış ve adaleti kurmak için yapılır.
Nisan / 2017
65
mekte değil midir? İşte İslam: Yegane barış, adalet ve
hoşgörü dini...İşte ötekiler...Özetle İslami anlayış ve
uygulamalara sadece biz müslümanlar değil tüm insanlığın ihtiyacı var...
Osmanlı tevhid ve adalete dayalı yönetiminde tüm farklı kimlikleri(din, ırk, mezhep,
dil, renk..) Müslüman, Hristiyan, Yahudi...Türk,
Kürt, Arap, Fars...barış içinde bir arada yüzyıllarca yaşatabilmiştir.
Osmanlı bakiyesi üzerinde kurduğumuz Türkiye
Devleti vatandaşlığı kimliği altında; Türk-Kürt, Sünni-Şii, dindar-laik çatışma ve kutuplaşma sorunuyla
karşı karşıyayız.
Dünya herkese yetecek nimetlerle hizmetimize
sunulmuş...
İslam’da cihad farzı, zulmün önlenmesi,
İslam’la insan arasındaki engellerin kaldırılması, dinin (can, akıl ,nesil, mal) güvenliklerinin
sağlanması için, barış ve adaleti kurmak için
yapılır. Öldürmek için değil; diriltmek için...Ve kimse
hiçbir gayrimüslim, inanmaya zorlanamaz. (Bakara, 256)
“Dileyen inanır, dileyen inanmaz,” (Kehf, 29 )
“Sizin dininiz size, bizimki de bize.”(Kafirun,son)
Milletin değerleriyle devletin değerleri farklıysa,
çatışıyorsa, devlet, milleti zorla, eğitimle dönüştürmek
için “terbiye” ediyorsa, devletin değerleri batının
değerleriyse; millet-devlet kaynaşması nasıl sağlanabilecek? Milletin kıblesiyle devletin kıblesi farklıysa?
Devlet kimin devleti?!
Bu durumda kullukla vatandaşlık çatışması olmaz mı? O halde devletin, milletinin değerleri üzerine
kurulup, işletilmesi gerekir. Laiklik aracılığıyla dönüştürme yüz yıldır sürüyor. Laik, seküler devlette müslümanlar kullukla vatandaşlık arasında gidip-gelirler...
Kulluğun vatandaşlıkla çatışmadığı, çelişmediği bir
adil devlet için çalışmak zorunluluğu ve sorumluluğu
tartışılabilir mi?
Allah’ın haram kıldığını, devlet helal kılarsa veya helali yasak sayarsa o halde sorun
daha da büyüyecek. Hele hele haramlar helal,
helaller de haram olarak algılanırsa en büyük
tehlike ortaya çıkacak.
Çünkü bu algı mümini müşrik veya kafir yapabilecek. Ve en büyük zulüm olan şirk günahı söz konusu
olabilecek. Yalnızca Allah’a kullukla sorumlu mümin,
yaratıkları rabb edinme tehlikeyle karşılaşabilecektir.
Biz müminler tevhidimizin bir gereği olarak
“La Rabbe İllallah”, “La Mabude İllallah”,
“La Hükme İllallah”, “La kuvvete illa billah”
diyoruz...
Kullarına, yarattıklarına değil, sadece ve ancak
Allah’a kulluk... Rabb olarak yalnızca Allahu Teala
kabul edilecek. Müminlik de, müslümanlık kimliğimiz,
tevhidimiz, şehadetimiz de bunu gerektirmiyor mu?
Ne var ki çoğunluk bu ahdimize vefa ve sadakat
göstermeyecekmişiz. Ve kazanacaklar; hem dünya
hem de ahiret saadetini kazanacaklar bu sözlerine sadık ve vefalı olanlar olacaklar....
Rabbülalemin ayaklarımızı yolunda sabit
eylesin, kaydırmasın. Yolunda hayırda istihdam eylesin. Yolunda koştursun ve alsın emanetini... Hakkı ve batılı görüp, Hakka uyan,
batıldan kaçınanlardan, sevdiklerinden eylesin... Vesselam.
66
Nisan / 2017
EFENDİM
Hayal aleminde seferimizde, Asr-ı saadete yolcu olarak
Şehadet getirip biat ederek, bir kez öpüversem ellerinizden.
Züleyhayı deli divane eden, Hazreti Yusuf›un o güzelliği
Payına düştüğü hissesin almış, güneş misali o hilkatinizden.
Abdestli, namazlı müzehhiplerin , ihlasla etrafın süsledikleri
Aklam-ı sitteyle meşhur hattatlar,yazarlar hilyeyi şemalinizden.
Muştulanan Ahmet ve Muhammed’sin, Habibsin, Resulsün Allah Katında
Çok özel konumda bulunduğunuz, hemen fark edilir cemalinizden.
Bütün azaların yaratılırken, benzersiz,rakipsiz halk oldu Sizin
Noksanlık bir zerre hisse almadı, özel yaratılmış bedeninizden.
Okuyup yazmayan bir ümmi iken , peyderpey vahy olan Kelamullahı
Güvenilir vahiy katiplerine, hemen yazdırdınız ezberinizden.
Uhud günü düşen bir tanesinin, karşılığı yalnız yerle bir olmak
Hiçbir şey değerli değildir sizin, incilersen beyaz dişlerinizden.
Getirdiğim salat selamlarımı size ulaştırır arz melekleri
Ezelden ebede,sonsuz adetçe arz olunur geda ümmetinizden
Ne kadar coşsa da coşsun ummanlar yetişemez sizin şefkatinize
Rauf ve Rahim’in tecellileri, bir an eksik olmaz yüreğinizden.
Hayatın boyunca her an direndin, Hakkı tebliğ için tüm zorluklara
Veda günü Ashab şehadetiyle, tebliğ yükü düştü üzerinizden.
Sınırsız şefkatli bir tabib gibi ,derde derman olur dokunuşunuz
Binlerce ashabın içip kandığı, pınarlar fışkırır ellerinizden.
Hatat Mustafa ANTİKA
El-Esma
Er-RAHMAN (CELLE CELÂLÜHÛ)
“Rahman ve Rahim” kelimeleri ulemadan bazılarına göre her ne kadar İbranice
oldukları söylenmiş olsa da, ulemanın çoğunluğu tarafından onların Arapça oldukları ve
ٔ
‫ﺍﻠﺤﺴﻨﻲ‬
‫ﺍﻠﻟﻪ‬
‫ﺳﻣﺎﺀ‬
‫ﺍ‬
En Güzelin
En Güzel İsimleri
“Rahmet” kelimesinden türetilmiş oldukları belirtilmiştir. Zira Allah’u Teâlâ hazretleri
Kur’an-ı Kerîm’de “Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”
(Yusuf 12/2) “Eğer biz onu başka dilde bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka, “Onun
âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber
öyle mi?” derlerdi…” (Fussilet 41/44) buyurmuştur.
“Rahman ve Rahim” kelimelerinin her ikisinin de aynı kökten türemiş olmaları
manalarının da aynı olacakları anlamına gelmez. Zira her bir isim için diğerinin ifade
edemeyeceği anlam ve yönleri vardır. Bunlara değinecek olursak şunları söyleyebiliriz:
1- Rahman kelimesi ‫“ َف ِع َل‬Fe‘ile” den türetilen ‫“ َفع َْ�ن‬Fa‘lân” vezninden, Rahim ise
‫“ َف ِعيل‬Fe‘îl” veznindendir. Araplar arasında isimler için en yaygın olarak kullanılan vezin
ise ‫“ َفع َْ�ن‬Fa‘lân” veznidir ve mana olarak ta diğerinin delalet ettiği manadan daha ziyade
bir anlam içermektedir.
2- İmam Taberi’nin tefsirinde bildirdiğine göre Osman b. Züfer (rahimehullah)
İmam Arezmî (rahimehullah)’tan işitmiş ki: “Rahman’ın tecellisi bütün mahlukatı
kapsar. Rahim ise sadece mü’minler içindir.”
3- Yine İmam Taberi’den nakille deriz ki: Hz. Abdullah ibni Mes‘ud ve Ebu
Sa‘îd el-Hudrî (radiyallahu anhüma) Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in şöyle
buyurduğunu rivayet etmişler “Şüphesiz Meryem oğlu İsa (aleyhisselam) şöyle
dedi: “er-Rahman” dünya ve ahiretin rahmanıdır. “er-Rahim” ise sadece ahiretin
rahimidir.”
Kısaca izah edecek olursak: Rahman ismi şerifinin tecellisi hem dünyada
hem de ahirette meydana gelecek, Rahim ismi şerifi ise ahirette tecelli edecektir.
Bir başka ifadeyle de şöyle diyebiliriz: Allah’u Teâlâ hazretleri Rahman ismi şerifi ile
dünyada kendisine inanan veya inanmayan bütün mahlukata rahmet eden ve onlara
nimetlerini verendir. Rahim ismi şerifiyle ise ahirete sadece mü’min kullarına
rahmet edecek olan ve onları ebedi nimetler ile nimetlendirecek olan demektir.
“Rahman” Allah’u Teâlâ hazretlerinin fiilî sıfatlarındandır. Manası: mahlukatına
hayrı ve nimeti ulaştırmak onlardan şerri defetmek demektir. Şûrâ suresi 8. ayet-i
Ül-Hüsna
Er-RAHİM (CELLE CELÂLÜHÛ)
kerimede “dilediğini rahmetine girdirir” buyrularak “rahmet” ifadesi cennet nimeti karşılığında
kullanılmış, aynı şekilde Neml suresi 63. ayeti kerimede “Yahut karanın ve denizin karanlıklarında size
yolunuzu gösteren ve rahmetinin önünden rüzgarları bir müjdeci olarak gönderen mi?” buyrularak
“rahmet” ifadesi yağmur nimeti karşılığında kullanılmıştır.
Abdullah ibni Mübarek (radiyallahu anh)’den rivayete göre buyurmuş ki: “Rahman: kendisinden
istenildiğinde verendir. Rahim ise: kendisinden istenilmediğinde gazap edendir.” Zira Ebu Hüreyre
(radiyallahu anh)’den rivayete göre Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdular ki: “Herkim
Allah’u Teâlâ hazretlerinden (el açıp dua ve niyazda bulunarak) istemezse Allah ona gazap eder.”
(Tirmizi, Sünen, nr.: 3373) Bu manayı teyit etme bakımından şair ne güzel söylemiş:
Gazaplanır insanoğlu şayet istersen,
Gazap eder Allah’u Teâlâ eğer istemeyi terk edersen.
İmam Fahreddin er-Razi hazretleri “Rahman ve Rahim” isimleriyle alakalı olarak şöyle demiştir:
Biliniz ki “rahmet”, afetlerin türlü türlüsünden kurtulmak/halas olmak, hayırları ihtiyaç sahiplerine
ulaştırmaktır. Türlü türlü afetlerden kurtulmaya/uzak olmaya, hayra ulaşmaya misal verecek olursak:
bunun için tıp kitaplarını mütalaa eden kişiler göreceklerdir ki bin bir türlü hastalık ve onların tedavileri
ile ilgili olarak çeşitli tarifler zikredilir. İşte bu noktada insanın aklı durur ve Allah’u Teâlâ’nın bu kadar
çeşitli hastalığa rağmen insanoğluna verdiği sağlık ve sıhhat, rahmetinin bir tecellisi olduğu ortaya çıkar.
Allah’u Teâlâ hazretlerinin kullarına olan rahmeti bir annenin evladına olan rahmetinden daha
ziyade ve mükemmel olduğu zahirdir. Allah’u Teâlâ’nın rahmeti daha sonra kendisine dönecek olan bir
gayeden dolayı değildir. O kullarına karşılıksız merhamet edendir. Bu iki ismin tecellisinden kulların payı
ise: “Rahman” isminden taraf: asi olan kullarına merhamet etmesi ve onları isyanlarından çevirmesidir.
“Rahim” isminden taraf: imkan dahilinde fukarayı setr eylemesidir.
Hasan-ı Basri (radiyallahu anh) buyurdular ki: “Rahman ismi şerifini insanların kendilerine
isim olarak kullanmaları yasaktır.” Bir başka rivayette ise: İnsanlar “Rahman” ismi şerifini taşımaya
güç yetiremezler.” Bu izahtan anlıyoruz ki: Rabbimizin “Rahman” ismi şerifi mahlukattan hiçbir kimseye
kullanılamaz. Ancak “Rahim” ismi şerifi sıfat olarak kullanılabilir. “Filan kişi rahim (merhametli) bir
insandır” misalinde olduğu gibi.
Sünnetlere Uyma
Hadis-i Şerif’te: “Unutulmuş bir sünnetimi meydana çıkarana yüz şehit sevabı vardır.” buyrulmaktadır. Sünnetleri yerine getirmenin büyük faziletleri vardır. En önemlisi Efendimizin şefaatini
kazanmaya sebeptir.
Peygamber Efendimiz’in (a.s.m) sünnetlerinden bir kısmını beraberce hatırlayalım:
Hacamat yaptırmak (Kan aldırmak),
Kuşluk, Evvabin, Teheccüd, Tehiyyet-ül-mescid, namazı kılmak,
Aksırınca “Elhamdülillah” demek,
Selam vermek,
Cuma günü gusletmek, işe başlarken besmele çekmek,
Yatağa abdestli girmek, yatarken sağ tarafına yatmak,
Ölüm veya kötü bir haber duyunca, (İnna lillah ve inna ileyhi raci’un) demek,
Müsafaha etmek, (iki müminin karşılaştıkları zaman toka yaparak salavat okumaları).
Kıymetsiz yerlere girerken sol ayakla girip, sağ ayakla çıkmak,
Namazları başı açık kılmamak (Erkekler için takke, sarık vs takılmalı)
Abdest aldıktan sonra kıbleye dönüp abdest suyundan içmek,
Suyu üç yudumda ve oturarak içmek,
Yemeğe tuz ile başlamak,
İki kişi de olsa, farz namazı cemaatle kılmak
Oturarak küçük abdesti bozmak,
Yemeği tek bir kaptan yemek, yemekte sağ ayağı dikip sol ayak üzerinde oturmak,
Yemekte güzel şeylerden bahsetmek (Yemekte konuşulmaz lafının aslı yoktur)
Günde iki öğün yemek,
Aksıran “Elhamdülillah” deyince duyanın “Yerhamükellah” demesi,
Misvak kullanmak.
Bilmeceler
1. En çok hap nerede satılır?
2. İp bağladım sıpaya, uçtu gitti tepeye.
3. Bir matematik kitabı diğer matematik kitabına ne demiş?
4. Can bedenden çıkmayınca ne olur?
5. İnsanların
en çok bakakaldığı yer neresidir?
Cevaplar: 1. Ağrı’da 2. Uçurtma 3. Çok problemim var. 4. Can, fizik dersine geç kalır 5. Bakkal
ANNE BABA SEVGİSİ
Hz. Musa (a.s) bir gün duasında: “Ya Rabbi! Cennette benimle oturup kalkacak arkadaşımı
bilmek istiyorum kimdir?” diye dua eder. Hz. Musa’ya (a.s): “Ya Musa! Filan ülkeye git; orada bir
kasap vardır. Cennette o kasap senin arkadaşın olacaktır.” buyrulur.
Hz. Musa o beldeye gider, tarif olunan kasabı bulur ve bir müddet onu gözetler. Akşam kasap çantasına
bir parça et koyup dükkanını kapayıp evine giderken, Hz. Musa ona selam verir ve sorar:
“Misafir kabul eder misin?” Kasap memnuniyetle ve güler yüzle kabul eder. Birlikte kasabın evine
giderler. Ev sahibi getirdiği eti pişirir bir de çorba yapar. Sonra tavana asılı büyük bir sepeti indirir.
Bu sepette çok yaşlı ve zayıf bir kadın vardır. Ona pişirdiği çorba ve etten yedirir. Üstünü başını temizler, bütün hizmetlerini gördükten sonra; ihtiyar kadını tekrar sepete koyarak, tavandaki yerine asarken kadın
ona bir şeyler söyler, kasap başını sallayarak güler.
Bu işleri bitirdikten sonra sıra misafirini ağırlamaya gelir. Özür dileyerek Hz. Musa’nın yanına gelir. Olup
bitenleri hayretle izleyen Hz. Musa kendisine sorar: Kim bu kadın “-Anamdır. Çok yaşlı olduğundan
kendisine böyle hizmet ederim.” der. Musa aleyhisselam:
-Peki der sen onu yedirip içirdikten sonra sepete koyarken sana bir şeyler söyledi çok merak ettim,
ne dedi acaba? Kasap güler ve: Onun bir duasıdır bu, der: “Allah’ım oğlumu cennette Hz. Musa ya
arkadaş et.”
Hz. Musa bunu işitince: “Müjdeler olsun, Musa benim sen de benim cennetteki arkadaşımsın.” der.
Nerede
Evde coğrafya dersi çalışan çocuk babasına sorar:
- “Baba, Lehistan nerededir?”
- “Ben ne bileyim oğlum. Evi toparlayan annen. Git ona sor.”
Borca Zeytin
Nasrettin Hoca pazarda zeytin satıyormuş. Kendisinden iki üç sokak
ileride oturan ve yarıbuçuk tanıdığı bir kadın gelmiş ve Hocayla aralarında şu diyalog geçmiş:
Kadın: - “Zeytinin iyi mi?”
Hoca :- “Tadına bak.”
Kadın: - “Ben orucum.”
Hoca: - “Madem oruçlusun zeytini al git, parasını sonra ver.”
Hocanın birdenbire aklına düşmüş: Ramazan değilmiş çünkü.
Hoca: - “Tuttuğun oruç ne orucu ki?”
Kadın: - “Üç sene önceden borcum vardı da onları tutuyorum.”
Hoca torbaya doldurduğu zeytinleri sepete geri dökmüş ve:
- “Git anam git... Allah’a olan borcunu üç senede veriyorsan
bizim borcu ne zaman getirirsin kim bilir?” demiş.
Virdlerdeki
Fazilet ve Müjdeler
Hz. İbni Abbas (radiyallahu anhüma)’dan rivayete göre, Rasûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem)
şöyle buyurdu: “Musa b. İmrân (aleyhisselam), Cebrail (aleyhisselam) ile buluşunca ona,
“Âyet-el Kürsî’yi ne kadar okuyana ne mükafat vardır?” diye sordu. Cebrail (aleyhisselam)
da Musa (aleyhisselam)’ın (okumaya) güç yetiremeyeceği kadar bir çeşit mükâfat zikredince,
Musa (aleyhisselam) Rabbinden kendisini, bu (mükâfatı kazandıracak olan) okumadan aciz
bırakmamasını istedi. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselam) tekrar geldi ve dedi ki: “Hiç
Şüphesiz Rabbin buyurdu ki: “Kim her farz namazın peşine bir defa
َّ ‫َال ٰلّ ُه َّم ِا ۪ ّنى ا ُ َق ِّد ُم ِالَي َْك بَيْنَ يَ َد ْى ُك ِّل نَ َف ٍس َولَمْ َح ٍة َولَ ْحظَ ٍة َوطَ ْر َف ٍة يَ ْط ِر ُف بِهَا َاه ُْل‬
‫ْض‬
ِ ‫السمٰ و‬
ِ ‫َات َو َاه ُْل ْالَر‬
‫َو ُك ّ ُل َش ْىءٍ ُه َو ۪فى ِع ْل ِم َك َكا ِئ ٌن َا ْو َق ْد َكا َن ا ُ َق ِ ّد ُم ِالَي َْك بَيْنَ يَ َد ْى ٰذلِ َك ُك ِلّ ۪ه‬
“Ey Allah’ım! Hiç şüphesiz ben sana arz ederim ki: her nefeste, her bakışta, her an,
yer ve gök ehlinin her göz açıp kapamasında ve senin ilminde olmuş ve olacak her şeyde,
(işte saydığım) bu şeylerin tamamı esnasında sana arz eder ve sunarım ki:” duasından sonra
َْ
َّ ‫خ ـ ُذ ُه ِس ـ َنةٌ و ََل نَ ـ ْومٌ ۜ لَ ـهُ َمــا ِفــى‬
‫ْض َمــنْ َذا ا ّلَـ ۪ـذى يَشْ ـ َف ُع ِع ْن ـ َد ُه ٓ ِإ َّل‬
ُ ‫لل َ ٓل ِإ ٰل ـ َه ِإ َّل ُه ـ َ ۚو َا ْل َحـ ّ ُـى ا ْل َق ّيُــو ُم ۚ َل ت َْأ‬
ُ ّٰ ‫َا‬
ِ ‫الســمٰ و‬
ۜ ِ ‫َات َو َمــا ِفــى الر‬
َّ ْ
َّ ُ‫شــا َء و َِس ـ َع ُك ْر ِس ـ ّيُه‬
‫ْض و ََل‬
ِ ‫الســمٰ و‬
َ ِ‫بِ ِإ ْذنِـ ۪ـهۜ يَ ْعلَـ ُم َمــا بَ ْيــنَ أَي ْ۪دي ِه ـ ْم َو َمــا َخ ْل َف ُه ـ ْمۚ و ََل ي ُ۪حيطُــو َن ب‬
ۚ َ ‫َات و َْالَر‬
ۚ ٓ َ ‫شـ ْـىءٍ ِمــنْ ِعل ِمـ ۪ ٓـه ِإل بِمَ ــا‬
﴾﴿ ‫يَ ـؤُودُ ُه ِح ْفظُهُمَ ــا ۚ َو ُه ـ َو ا ْل َع ِلـ ّ ُـى ا ْلع َ۪ظي ـ ُم‬
“Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama
tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın
onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri
(yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından
başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır.
(O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç
gelmez. O, yücedir, büyüktür.” (Bakara 255) derse, muhakkak gece ve gündüz 24 saattir.
O 24 saatten her bir saat, içerisinde bir milyon hasene (iyilik) olmaksızın benim katıma
yükseltilmez. (Bu hal) sûr’a üfleninceye (kıyamete) kadar devam eder. Melekler de (bu ecir
ve mükafatın sevabını yazmakla) meşgul olurlar.” (Hadis için bkz.: Süyûtî, Câmi‘ul e-Hâdîs nr. 7947; Hakîm et-Tirmizî,
Nevâdiru’l-Usûl, 4/225 nr. 1365; Ali el-Müttakî el-Hindî, Kenzü’l Ummâl, 2/59 nr. 3465.)
Download