1920`lerde, Türkiye (Hilâfet`in İlgası) - Arnold

advertisement
YÖNELİŞ YAYINLARI : 42
Eserin Aslı :
Dizgi
Kapak
Baskı-Cilt
:
:
:
Part I. General, in Survey of International Affairs 1925,
Volume I, The Islamic World Since the Peace Settlement, (Londra: Humphrey Milford, 1927).
Yöneliş
Yöneliş
Umut Kağıtçılık-Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti.
Ocak 1998, İstanbul
ARNOLD J. TOYNBEE
•
1920’lerde
TÜRKİYE
Hilâfet’in İlgası
Türkçesi
Hasan AKTAŞ
Vatan Cad.
Şehit Pilot Mahmut Nedim Sk. No: 15/3
Aksaray—İstanbul
Tel: (212) 524 07 76
İÇİNDEKİLER
BİRİNCİ BÖLÜM
UMUMÎ MALÛMAT ................................................. 7
İKİNCİ BÖLÜM
OSMANLI HİLÂFETİ’NİN TBMM
TARAFINDAN İLGASI ve
İSLÂM DÜNYASINDA SEKÜLARİZASYON
HAREKETİNİN İLERLEYİŞİ ................................... 37
Osmanlı Hilâfeti’nin Selefleri .........................................37
Hamidî İhya (1876-1922) ................................................46
23 Kasım 1914’te Osmanlı Halifesi Namına
Cihat İlân Edilmesinden, TBMM’de 1 Kasım 1922
Kanunu’nun Çıkarılmasına Kadar Olan Dönem ..............60
Abdülmecit Efendi’nin 18 Kasım 1922’de TBMM
Tarafından Osmanlı Halifeliğine Seçilmesinden
Osmanlı Hilâfeti’nin 3 Mart 1924’teki Kanunla
İlga Edilmesine Kadar Olan Dönem ................................70
Sekülerleş(tir)me Hareketi ...............................................89
13-19 Mayıs 1926’da Kahire’de Tertip Edilen Hilâfet
Kongresi (Mutemeru’l-Hilâfet) .....................................106
KAYNAKÇA .............................................................. 117
BİRİNCİ BÖLÜM
UMUMÎ MALÛMAT
1914-1918 I. Dünya Savaşı’nı müteakip yıllarda, İslâm
dünyasındaki en mühim hareket, Müslüman halklara münhasır
olmayan ve fakat Ruslar, Çinliler, Hindular, Tropikal Afrika’nın yerlileri ve filhakika Batı medeniyeti ile teması olmuş
hemen bütün Batılı olmayan halklar arasında da müşahede
edilen bir hareketti. Bu dünya çapındaki hareket kayda değer
derecede, en azından iki temel hususiyetinde aynılık arz ediyordu. Bu hususiyetlerden birincisi, Batılı Güçler’in iktidarını
bertaraf etmeye yönelik sık sık canlı hareketler halinde zuhur
eden menfi bir tepkiydi. En az birincisi kadar güçlü ve aktif
olan ikincisi ise, Batı’nın askerî tekniğini, siyasî kurumlarını,
ekonomik teşkilâtlarını ve manevî kültürünü, bir baskı ve cebr
ile değil de iradî bir seçimle benimsemesi şeklinde tezahür
eden müsbet bir mukabele idi. Bahis konusu yıllar zarfında
menfi tepki kendisini şiddetli reaksiyonlar şeklinde ifade etti.
Belki bu şiddet bir geçiş aşamasıydı —Dünya Savaşı’nın bir
neticesiydi—, fakat bu tavır, bahis konusu dönemde medeniyetler arası temasa, bariz bir düşmanlık arz eden bir buud getirdi ve insanlığı iki kampa bölmeye meyletti: Batı medeniyetinin yerli bulunduğu, dolayısıyla varlığına müsaade edilen kamp
ve bu medeniyetin müstevli ve mütecaviz olduğu kamp.
—Batı ile İslâm alemî veya Batı ile Tropikal Afrika arasında olduğu gibi— bazı cephelerde bölünme hattı, dinler ve
ırklar arasındaki birtakım bölünme çizgileriyle örtüşüyor görünümündeydi; ve bu noktada, medeniyetler savaşı birçok insanın
1920’lerde TÜRKİYE
fikrinde dinî ve ırkî husumetlerle aynı şeylerdi. Kültürel savaşın, inanç ve renk olarak da birbirinden farklı olan topluluklar
arasında vaki olmasıyla şiddetini artırması, böyle bir tespite
uygun zemin hazırlıyordu. Buna ilaveten inanç ve renk farkı,
subjektif olması hasebiyle müşahede ve mukayesesi güç olan
zihniyet farkından daha çok göze çarpıyordu. Bununla birlikte,
bazen dinî ve ırkî bir kılıfa bürünse de medeniyetler savaşını
dinî ve ırkî bir yaklaşımla tatmin edici bir şekilde yorumlamak
mümkün değildir; zira son derece çarpıcı birtakım hadiseler bu
suretle izah olunmamaktadır. Meselâ Batı Avrupalı herhangi
bir halk kadar beyaz ve belki o derece de “Kuzeyli” olan Ruslar tereddütsüz Batı aleyhtarı kamptaydılar ve hatta cephelerinin ön safında yer alıyorlardı. Şu halde “sosyal miras” farklılığı
karşısında ırk yakınlığının bir ehemmiyetinin olmadığı
aşikârdır ve İslâm alemindeki çağdaş gelişmeler de aynı hakikati örneklendirmektedir. İslâm cemiyeti, bünyesinde hemen
her renk ve ırktan toplumlar barındırmaktadır; buna rağmen
İslâm ümmeti ırk temelli bir bölünmeden beri kalabilmiştir.
Bahis konusu dönemde İslâm aleminde zuhur eden farklılıklar,
Batı medeniyetinin baskılarına yönelmiş farklı manevî reaksiyonlardan ibarettir.
İslâm, Batı ile kavgaya tutuşan çeşitli toplumlardan sadece birisi olmakla birlikte coğrafî sahası ona hakim bir mevzi
sağlıyordu. Bu saha Büyük Sahra’nın Atlantik kıyılarından,
Pekin civarında Pasifik Okyanusu yakınlarına kadar uzanan
kurak bir coğrafyayı içine alıyordu. 1 İslâm dünyası —Batı’nın
fen bilimlerinin mekanik taşımaya fevkalade bir başarıyla uygulandığı bir çağda bile ulaşıma ciddî fizikî engeller teşkil
eden— bu coğrafyanın kısm-ı azamına hakim olması hasebiyle
bir taraftan Avrupa ile Rusya’nın, diğer taraftan Tropikal Afrika, Hindistan, Uzak Doğu Pasifik’in ortasında mevki tutuyordu. Esasında milâdî on beşinci yüzyılın kapanışı gibi erken bir
tarihte Batılı gemiciler Ümit Burnu’ndan dolanarak İslâm coğ1
8
Bu bölgenin kuzey-doğu kısmı milâdî 6. yüzyılda Tibet Mahayana Budizminin Lamaistik tarzının istilası altında kalmıştı.
UMUMÎ MALÛMAT
rafyasının Atlantik cenahını geçmişlerdi; yine on yedinci yüzyılda Rus köylüsü bilâhare Sibirya Demiryolu’nun uzandığı
çizgi boyunca Uzak Doğu kıtasına bir kuzey-doğu geçiş yolu
açmıştı. Şu var ki on sekizinci yüzyılın son kısmına varmadan
Avrupa ve İslâm coğrafyasının diğer ucundaki bölgeler arasındaki trafik, Batılıları bu tarihe kadar tacirlerinin, misyonerlerinin ve idarecilerinin seyrü sefer edegeldiği dolambaçlı yollara
tahammüllerini zorlayacak derecede bir artış ve ehemmiyet
kazandı. Bu durumda Batı teşebbüs hamlesi —ilkin buharlı
gemiyle, sonra demir yoluyla ve daha sonra da havadan— yeni
güzergahlar açmaya koyuldu ve bütün bu alternatif muhabere
hatları İslâm coğrafyasının etrafını dolaşmak yerine bu coğrafyanın ortasından geçiyordu. Mesela Avrupa’dan Hindistan’a
uzanan yeni Akdeniz su yolu, Cebelitarık Boğazı’ndaki Fas
kıyılarında denetleniyor ve Süveyş Kanalı ile Mısır toprağından geçiyordu. Yine bu yolun Uzak Doğu’ya yönelen uzantısı
Malakka Boğazı’nda Doğu Hint Adaları, Malaya Yarımadası
gibi diğer bazı İslâm ülkeleri tarafından kontrol ediliyordu.
Avrupa’dan, Güney Rusya’ya uzanan Çanakkale ve İstanbul
boğazlarından ve Marmara Denizi’nden geçen Karadeniz milletlerarası su yolu ise Türkiye’nin denetimindeydi. Karadeniz
su yolunun —Bakü’nün petrol alanlarında karaya çıkan ve
Hazar Denizi’nden Orta Asya’ya ulaşan— uzantısı Azerbaycan
ve Hazar’ın ötesindeki diğer Müslüman ülkelerin kontrolünde
bulunuyordu. Son olarak Doğu Akdeniz limanlarından Bağdat,
Tahran ve Basra Körfezi’nin üst tarafına, 1914-1918’deki
Dünya Savaşı’ndan sonra açılan birkaç demir, kara2 ve hava
yolu İslâm aleminin kalbinden —göçebelerle çiftçilerin ve
Arap, Türk ve İranlıların buluştuğu noktadan—geçiyordu.
2
Akdeniz sahilinden Bağdat ve Tahran’a uzanan karayolu için bkz.: Bu
satırların yazarına ait Survey of International Affairs, 1925, Volume I, The
Islamic World, Since The Peace Settlement [bundan sonra “Survey…” şeklinde geçecektir] isimli eserin içinde, “The Delimitation of Frontiers
Between the Dominions of Ibn Sa’ud and the States of Kuwayt, Iraq and
Trans-Jordan (1921-5)”, 3. Bölüm, 6. Kısım, s. 329 vd.
9
1920’lerde TÜRKİYE
Bu yeni yolların geliştirildiği bir buçuk asır boyunca, bunların İslâm aleminin kaderi üzerinde icra edebileceği muhtemel
tesir, büyük ölçüde, mimar ve mucidleri olan Batılı hükümetlerin ve iş adamlarının dikkatinden kaçmıştı. Bu dikkatsizliğin
sebebi, Batı’nın İslâm dünyasına iktisadî olarak nüfuzu ile
askerî üstünlüğünün tesisinin birlikte yürümesiydi. Açılan yeni
yolların kızıştırdığı rekâbet ve kavgalar ilk safhada hemen
tamamiyle gayrimüslim güçler arasında patlak verdi. Akdeniz
ve Karadeniz su yolları üzerindeki kavga Avrupa siyasetinde
“Doğu Meselesi” olarak arz-ı endam ediyor ve bu kavganın
başını İngiliz ve Rus İmparatorlukları çekiyordu. Fas’ın iç
bölgesi durumundaki Cebelitarık Boğazı Büyük Britanya,
Fransa ve Almanya arasında güç gösterisine mevzu oluyordu.
Hatta 1914-1918’deki Dünya Savaşı’nı hemen takip eden dönemde Malakka Boğazı’nda, Singapur’da İngiliz deniz üssü
tesis edilmesiyle ilgili anlaşmazlığın doğurduğu gerginlik bile
birçok kişi tarafından İngilizce konuşan halklarla Japonya
arasındaki bir mesele olarak görüldü. Bu anlaşmazlığa taraf
bulunanlardan çok azı, Hint Okyanusu’ndan, Pasifik’e ulaşan
geçiş yollarını kontrolünde tutan “İngiliz hakimiyetindeki Malaya” ve “Felemenk hakimiyetindeki Doğu Hint Adaları”nda
yaklaşık elli milyon Müslümanın yaşadığının farkındaydı.
Durum bu iken, büyük bir ilgi ve ehemmiyeti haiz yeni bir
faktör devreye girdi. Batılıların son bir buçuk asırdır İslâm
coğrafyasında icra ettiği faaliyetlerin yavaş yavaş uyardığı
Müslüman halklar pasif rollerini bırakıyor ve bu oyunda aktif
ve bazı yerlerde kararlı bir rol üstleniyorlardı. Dolayısıyla bu
safhada İslâm toplumunun şartları ve eğilimleri bir kez daha
milletlerarası tarihi müsbet bir şekilde etkilemeye başlıyordu.
Çağdaş İslâm dünyası birkaç zaviyeden tahlil edilebilir. Coğrafî olarak bu satıh, iki ana karaya düşmekte ve “muhkem merkez” ile onun etrafındaki bölgelere “dağınık çevre” işgal etmektedir. “Bu çevre”deki Müslümanlar mutlak rakam olarak
ve hatta kültürel, ekonomik ve siyasî nüfuz bakımından kuvvetli bir güçtü; çünkü bu Müslüman toplulukların birçoğu Büyük Güçler’e ait yoğun nüfuslu sömürge ülkelerinde yaşıyordu.
10
UMUMÎ MALÛMAT
Bununla birlikte İngiliz Hindistanı’ndaki yetmiş milyon Müslüman, Sovyetler Birliği’ndeki ondokuz milyon ve Çin 3 ve
Tropikal Afrika’daki4 şu kadar milyon Müslüman başka yerlerdeki azınlıkların hususiyetini paylaşarak dağınık azınlıklar
halinde yayılıyorlardı.5 Coğrafî merkezdeki Müslümanlar daha
3
Çin’in kuzey-batıdaki başlıca iki eyaleti olan Kansu ve Şensi (kıraç bölgenin sınırında bulunmaktadır) ve güney-batıda bir eyalet olan Yunnan’da
yağınlaşan Müslümanların sayısıyla ilgili beş ilâ on milyon arasında değişen rakamlar verilmektedir. Bu rakamlar (Turfan ve Tarim havzalarını içine
alan) yeni Sin-kiang eyaletindeki (sayıları bir ilâ iki milyon arasında olan)
Türkçe konuşan Müslümanları ihtiva etmiyordu, ki bu insanlar İslâm aleminin “merkezi”nin bir parçasını oluşturuyordu.
4
Tropikal Afrika’daki Müslümanların kesin adediyle ilgili farklı tarihlere ait
rakamlar, Müslüman toplumda ihtida yoluyla hasıl olan nüfus artış hızıyla
ilgili rakamlar ve bir de Tropik Afrika’nın Batılı Güçlerce dünyaya açılmasının bu artışı üzerindeki net etkisine ilişkin rakamlarda büyük farklılıklar
bulunmaktadır.
5
Bahis konusu dönemde “dağınık çevre”deki Müslüman toplulukların tümü
hakim çoğunluk itibariyle nüfusu gayrimüslim olan devletlerde azınlık olarak yaşıyorlardı; ve o zamanlar içinde bulundukları durumla ilgili olan bu
mühim ortak hususiyet onları “merkez”deki Müslümanlardan ayrılarak
benzer bir tarzda hareket etmeye yöneltti. Halbuki saçılmış çevredeki çeşitli
toplulukların farklı tarihî tecrübeleri vardı.
Meselâ Rus hakimiyeti altındaki Hazar Denizi’nin Doğusu, Oxus-Jaxartes
havzası ve Kırgız Kazak Bozkırı’ndaki Müslüman nüfus —Çin hakimiyetindeki Tarim havzasında bulunan komşuları gibi— haklı olarak İslâm aleminin “merkez”ine dâhildi. Bunlar coğrafî olarak “merkez”deki diğer halklara (meselâ Farslara ve Afganlılara) bitişmekle kalmıyor, neredeyse kendi
başlarına sağlam bir Müslüman blok teşkil ediyorlardı. Ne varki bunlar Rus
İmparatorluğu’na ilhak edilmelerinden beridir İran, Afganistan ve Sinkiang’daki Müslüman komşularından büyük ölçüde tecrit edildiler; ve “çevre”ye ait Kafkasya, Kırım ve Volga havzasının dağınık Müslümanları ile
temas halinde buldular kendilerini. Bu sonrakiler (Rusya vasıtasıyla Batı
medeniyetini büyük ölçüde kabullenmiş olarak) Orta Asya’daki diğer dindaşlarına öncülük etmeye meylettikleri için ve bahsi geçen bütün bu Müslümanlar Rus İmparatorluğu’nun toplam nüfusu içerisinde ancak küçük bir
azınlık —azamî % 13— teşkil ettikleri için, azınlık tavır ve duygusu bunların tümüne yayıldı. Bu anlayış Bolşeviklerin (en azından kağıt üzerinde)
Birlik’teki Rus olmayan milliyetlere mevziî muhtariyet tanımasına ve nihaî
safhada gayet geniş olan Kırgız Cumhuriyeti ile Kafkasya’daki Müslüman-
11
1920’lerde TÜRKİYE
büyük bir nüfuza sahiptiler, çünkü, bu kurak bölgenin sakinleri
olarak onlar potansiyel tabiî kaynakların küçük bir kısmını
kontrol edebilseler6 ve toplam sayı itibariyle “dağınık çevre”ye
yetişmekten uzak olsalar da kendi memleketlerinin efendisi
olma noktasında imkanları daha iyiydi.
Yine bölgenin fizikî keyfiyeti açısından bakıldığında
İslâm coğrafyası —Fas’ın Atlantik deniz kıyısı, Tunus, Irak,
Cava Adası ve hepsinden önce Mısır gibi— nisbeten geçit verir
bölgeler ve dağ ve çöl engelleriyle çevrili bölgeler şeklinde iki
ların hakim çoğunlukta bulunduğu yarım düzine önemsiz kanton arasında
değişen çaplarda yirmi şu kadar ayrı coğrafî birimler halinde teşkil etmesine rağmen Rus İmparatorluğu’ndan sonra SSCB döneminde de devam etti.
Yine “dağınık çevre”deki toplulukların vücuda gelmeleri de farklı şekillerde olmuştu. Oxus-Jaxartes havzası ve İngiliz Hindistanı’ndaki Müslüman
topluluklar varlıklarını bu toprakların İslâmî Güçler tarafından fethedilmiş
olmasına borçluydular: Oxus-Jaxartes havzası Emevî halifeleri tarafından,
Hindistan ise İslâm aleminin ilk siyasî birliğinin bozulmasından sonra birbiri ardınca ortaya çıkan Müslüman hanedanlar tarafından fethedilmişti.
“Çevre”nin diğer kısımlarına İslâm, fetih yoluyla değil sulhla nüfuz ederek
girmiştir. Orta Volga’daki Beyaz Bulgarlar milâdî onuncu yüzyılda ve Alt
Volga’daki “Altın Ordu” on dördüncü yüzyılda İslâm’a, dokuzuncu yüzyılda Hazarların Musevilik’e ve on birinci yüzyılda Rusların Ortodoks Hristiyanlığına girmesine benzer bir şekilde —yani ekseriyet itibariyle üstün kültürün barbarlar üzerinde icra ettiği prestijin tesiriyle— girdiler. Yine hiçbir
İslâmî Güç tarafından fethedilip yönetilememiş olan Çin’de İslâm pasif yollarla teessüs etmiştir. Müslüman Kansu, Sensi ve Yunnan toplulukları muhtemelen Yuen hanedanına mensup imparatorların (Moğol hakanlarının)
karma imparatorluklarının Müslüman kısımlarından getirttikleri kolonistler
tarafından teşkil edilmiştir. Güney ve güney-doğu kıyıları boyunca uzanan
çok daha küçük Müslüman toplulukların ise Orta Çağ’da bu kıyılarla Basra
Körfezi arasında yapılmakta olan deniz ticaretinin kalıntısı olduğu sanılmaktadır.
6
12
Bu noktada miktarı meçhul olan baş kaynak petroldü. Eğer Orta Doğu’daki
petrol rezervleri Batılı bazı maden arayıcılarının sandığı kadar zengin çıkarsa Avrupa’dan İslâm dünyasının ötesindeki bölgelere uzanan yeni “kese
yollar”a oldukça yakın bulunan bu tabiî kaynaklar kontrolünü eline geçiren
tarafa büyük servet ve güç sağlayabilir. İslâm dünyasında bulunan tabiî
kaynakların ilginç bir tablosu Dr. I. Boxman’a ait bir makalede verilmektedir: Geographical Review, Sayı 14, No. 1, Ocak 1924, s. 62-74. (New York:
American Geographical Society).
UMUMÎ MALÛMAT
kısma ayrılmaktadır. 1920-1925 yılları arasında dağlık bölgelerle çöl bölgeleri arasındaki farklılık daha bariz bir hâle geldi.
Uçak, çelik paletli traktör ve hatta basit otomobil sadece çakıllı
bozkırla değil, kumlu çölle dahi baş etmeyi öğreniyor 7 ve Batılıların, ilk kez Bedevilerle —onların vatanlarında— eşit şartlarda yüzleşmelerini mümkün kılıyordu. 8 Diğer taraftan Fas
Cibale ve Rif’teki, Suriye Cebelü’d-Düruz’deki, Kürdistan’ın
Irak, Türkiye ve İran kısımlarındaki ve Afganistan ile İngiliz
Hindistanı arasındaki engebeli sınır bölgesindeki dağlı Müslümanlar, usta ellerdeki dumansız barut yakan seri ateşli tüfengin
1914-1918 Savaşında Avrupa savaş meydanlarında kullanılmak üzere icat edilmiş mükellef ve masraflı techizata rakip
olmaya devam ettiğini gösteriyorlardı.9
Coğrafî durumdan psikolojik plâna geçecek olursak,
İslâm toplumundaki unsurların tahlilini, bu unsurların Batı
medeniyeti karşısındaki farklı reaksiyonlarını gözden geçirmek
suretiyle derinleştirmek mümkündür. Batı baskısı altındaki
çağdaş İslâm dünyasında, İsa döneminde Hellenizm’in baskısıyla Museviler’de ortaya çıkan iki zıt eğilim göze çarpmaktadır. Birinci taife, kendi medeniyetlerinden daha güçlü bir medeniyetle temasın kendilerinde bir korku ve antipati uyandırdığı ve bu korku ve antipatiyi kendi geleneklerindeki —müstevli
gücün medeniyetine aykırı— unsurlara sarılmak suretiyle dile
getiren “dinin ve akidenin ateşli taraftarları”dır (Zealotlar).
İkinci taife ise, üstünlüğü kabul etmek suretiyle hayranlık ve
taklide meyledenlerdir (Herodyanlar). İslâm tarihinin son döneminde “Zealot”lar ve “Herodyan”lar arasında vaki olan çarpışma Batı tesirinin sathın altına işlemekte olduğunun ilk emarelerinden birisidir; bu zıtlık ilk fark edildiği dönemde çarpıcı
bir vaziyet arz ediyordu. Mehmet Ali’nin Mısır’a Batı Avru7
Survey..., 3. Kısım, 6. Bölüm, s. 326 vd.
8
A. g. e., s. 328-329.
9
Survey..., “Nort-West Africa” başlıklı 2. kısmının 5.-8. bölümlerine; “The
Middle East” başlıklı 3. kısmında 8. bölümün “E” alt bölümü, 9. bölümün
“D” ve “E” alt bölümlerine, ayrıca 13. ve 19. bölümlerine bakılabilir.
13
1920’lerde TÜRKİYE
pa’nın gelişme halindeki endüstri sistemini aynıyla sokma
çabaları, Muhammed b. Abdulvahab’ın Arap Yarımadası ve
onun sınır bölgelerinde (Ceziretü’l-Arab), ibtidaî İslâm’ın
pratiklerini yeniden canlandırma gayretiyle epey çelişmektedir.
İlkin, Vahhabî ve Senusiler’in nassa sıkı sıkıya bağlı yaklaşımları Arabistan ve Kuzey Afrika çöllerinde ve Batılılaşan Osmanlılar’ın “Herodyanizm”i ise Mısır’ın pamuk tarlalarında,
Türkiye’nin tütün ve frenküzümü çiftliklerinde ve Yakın Doğu’nun milletlerarası ticaretin yeniden canlandığı İstanbul,
Selanik, İzmir, İskenderiye ve Beyrut gibi limanlarında olmak
üzere bu iki eğilim farklı bölgelerde ve birbirinden oldukça
farklı çizgiler etrafında gelişecek gibi gözüküyorlardı. Fakat
aralarındaki derin farklılığa rağmen bu iki eğilim aynı zamanda
ve aynı menfi faktörle uyarılıyordu; ve I. Dünya Savaşı’nı
izleyen yıllarda bunlar, güçlerini militan milliyetçilik çizgisi
etrafında çözerek yeniden birleşmeye başladılar. “Herodyan”lar
İslâmî hayatın Batı’nın milliyetçilik anlayışına dayalı olarak
yeniden yapılandırılmasının Batılı Güçler’in tahakkümünü
kuvvet zoruyla bertaraf etmeden mümkün olamayacağını, “Zealot”lar ise kendilerinin Batı aleyhtarı seferberliklerinin Batı’nın silâhlarını ve bunlar için gerekli teknik ve teşkilâtlanmayı
benimsemedikçe, müessir bir surette ateşlenemeyeceğini fark
etmeye başladılar. Bu şekilde Batı’nın ilk tesirinin geleneksel
oluşumlarının dışına hatta birbiriyle çarpışmaya ittiği İslâmî
güçler müşterek yeni bir cephede tekrar birleşiyorlardı. I. Dünya Savaşı daha başlamadan bir aşiret reisi olan ihtiyar Abdulkerim, oğullarından birisini maden mühendisliği tahsili görmesi için Batı’daki bir teknoloji enstitüsüne göndermiş bulunuyordu.10 1919-1922 Anadolu İstiklâl Savaşı’nda dağlardan
toplanmış çeteler, eski Osmanlı ordusunun Batı’da talim görmüş subayları ve kadınların hürriyete kavuşturulması hareketinin temsilcisi sayılan Halide Edip gibi bir kadınla kardeş olmuşlardı. 1925’te Vahhabî Sultan Abdülaziz bin Suud, Batılılaşmış Arapları prensliğinin idaresini geliştirmek üzere kendi10
14
A. g. e., 2. Kısım, 5. Bölüm, s. 110.
UMUMÎ MALÛMAT
sine yardımcı olmaya çağırıyordu;11 ve Şamlı entelektüel Dr.
Şehbender Suriye’deki bir kıyamda Dürzî aşiret ağası Sultanu’l-Atraş’la omuz omuza mücadele ediyordu. 12
Yeni doğan ve Batı’ya yönelen “Herodyan” ve “Zealot”
reaksiyonların ortasında bir yer tutan bu İslâmî milliyetçilik,
her iki eğilimin de en sivri yanlarını törpüledi. Bu, on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan —Türkiye’de Mithat Paşa, Tunus’ta Hayreddin Paşa ve İngiliz Hindistanı’nda Sir Seyyid
Ahmet gibi— reformcuların başını çektiği hareketler gibi Batı
liberalizmiyle canlanan ve beslenen bir hareket değildi; Abdülvahhab ve Muhammed Senusi’nin başını çektiği aykırı hareketler gibi İslâmî fanatizmin yeni bir cihad hareketi de değildi. 13
Meselâ Sa’d Zağlul Paşa tek halifeliğin Mısır’daki milliyetçi
hareketin tamamiyle seküler gayelerine müdahalesini önlemek
endişesiyle maksatlı olarak Halifelik meselesinde tarafsız tavrını sürdürürken, Mustafa Kemal Paşa Osmanlı Devleti’ni,
daha önce aynı davaya mebni olarak Yunanlılar’la savaştığı
şevkle Türk milleti adına sekülerleştirdi. Bu seküler görüş yeni
milliyetçiliğin tarihte din adına işlenmiş cinayetlerden daha
korkunç cinayetlere teşvik eden kendine has bir siyasî fanatizm
geliştirmesine mani değildi. Bunun bariz bir örneği, Osmanlı
Hükümeti’nin İttihat ve Terakki Fırkası kontrolünde bulunduğu
11
A. g. e., 3. Kısım, 5. Bölümün “C” alt bölümü, s. 296.
12
A. g. e., 3. Kısım, 7. bölümün “E” alt bölümü, s. 426.
13
I. Dünya Savaşı’nı hemen takip eden yıllarda Batı’ya yönelen “Zealot”
reaksiyon —meselâ 1925-1926’da Hicaz’ı alan Vahhabiler’in veya 1921’de
İngiliz Hindistanı’nda kıyam eden Moplahlar’ın tavırlarında olduğu gibi—
hâlâ kendini gösteriyordu. (Gelecek sayfalarda bu kıyamdan daha ayrıntılı
bahsedeceğiz.) Bununla birlikte bu yıllarda boyunca, sözkonusu tavır geri
kalmış bazı toplumlar arasında vaki ikinci derece bir hareket olmaktan öteye gidemiyordu. Mustafa Kemal’in keskin lâikleş(tir)me politikası ve Sa'd
Zağlul’un Hilâfet meselesindeki bahsi geçen tarafsızlığı bizatihi daha
ehemmiyetli vakıalardı ve İslâm aleminin umumî olarak yürüdüğü istikameti daha iyi gösteriyorlardı.
15
1920’lerde TÜRKİYE
1915’te Osmanlı Ermenilerine yönelik uygulamalardı.14 Bu tip
uygulamalar, ilk aşamasındaki yeni İslâmî milliyetçiliğin belki
en bariz karakteristiği olan saldırganlığın fena eylemleriydi;
fakat bu saldırganlık kendisini şecaat ve hatta kahramanlık
hareketleriyle de ortaya koydu.
Bunun klâsik örneği mağlûp olmuş olan Türklerin 30
Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nin üzerinden
bir yıl geçmeden Muzaffer Müttefikler’e meydan okumasıydı.
Türkler 1919’un yazından, 1922’nin sonbaharına kadar, Dünya
Savaşı’ndan sonra üç yıllık bir savaşa girişerek dört yıl süren
Dünya Savaşı’nın kararlarına baş kaldırmadaki azim ve sebatının karşılığını ses getirici başarılar olarak gördüler. Onlar Yunanlıları Anadolu ve Doğu Trakya’dan çıkarmakla kalmadılar,
—1918’de mağlûp olan diğer milletlerin aksine— dayatılmış
bir barışı kabul etmeyi reddettiler ve başarılı bir şekilde Başlıca
Müttefik Güçlerle eşit bir zeminde bir düzenleme yapılması
için ısrar ettiler.15 Aynı dönemde kendilerini Batılı Güçler’in
karşısında gören diğer Müslüman halklar da farklı neticelerle
olmak üzere aynı militan tavrı gösterdiler. 1921’de Abdülkerim’in Fas’ın Rifi kabilesi olan Benu Vuryağal’dan adamları
İspanyollar’ın saldırısına karşı direnişe geçtiler ve 1925’te
bunlar, o tarihte dünyanın en büyük askerî gücü olan Fransızlar’a karşı hücuma geçtiler.16 Tripoli’nin göçebeleri ve Bingazi’nin köylüleri İtalyanlar’a karşı uzun sürecek bir mücadeleye
giriştiler.17 Hatta silâhsız olmaktan başka Müslüman halklar
içerisinde savaşa en az eğilimli olarak tanınan ve ülkeleri, o
ana kadar anahtar mevkileri istila etmiş olan ecnebi orduların
insafına mahkum bulunan Mısırlılar bile Mart 1919’da tabiî bir
14
The Treatment of the Armenians in the Ottoman Empire: Documentes
presented to Viscount Grey of Fallodon, Secretary of State for Foreign Affairs, Lord Bryce’ın bir önsözüyle.
15
1919-1922 Anadolu İstiklâl Savaşı, akim Sevr Anlaşması ve belirleyici
Lozan anlaşması için, bkz.: H.P.C. Cilt VI. Bab I, 2. Kısım.
16
Bkz.: Survey…, 2. Kısım, 6. Bölüm.
17
A. g. e., 2. Kısım, 3. Bölüm.
16
UMUMÎ MALÛMAT
reaksiyonla İngilizler’e karşı ayaklandılar.18 Yemen’de Sana
İmamı, Türk hakim ve müzahirlerinin 1918 sonbaharında teslim olmasından dolayı umutsuzluğa kapılmadan kendi başına
İngilizler’in Aden Hükümeti’ni yeniden istila etti ve Dala’ı
işgal etti.19 Suriyeliler Temmuz 1920’de düzenli harple Fransızlar’ın karşısına çıkmayı denediler ve çok geçmeden aldıkları
yenilgiyle 1925-1926 yıllarındaki gerilla harbiyle istiklâlleri
için ne şekilde daha müessir mücadele verebileceklerini öğrendiler.20 Iraklılar 1920 yazında İngilizler’e karşı ayaklandılar ve
altı ay bataklıklarda silâh altında kaldılar. 21 Vahhabiler
1921’den 1925’e kadar defaatle Irak’a ve eski Ürdün’e saldırı
düzenlediler.22 Afganlılar 1919 baharında İngiliz Hindistanı’nı
işgale teşebbüs ettiler ve sınırın İngiliz tarafındaki köylü kabileler arasında bir ayaklanma çıkartmaya muvaffak oldular; bu
isyan takip eden altı yıl boyunca İngiliz Hint Hükümetini sıkıntıya sokmaya devam etti.23 Hatta 1919’da İngiliz Hindistanı’nın
iç kısmında, Pencap’da bir Müslüman kıyamı vuku buldu —bu
kıyam Afganlılar’ın işgal teşebbüsünden hemen önce meydana
geliyor ve belki de onu teşci ediyordu— ve bir başka isyan da
1921’de Madras’ın Malabar Sahili’nde bulunan uzak ve tecrit
edilmiş Sünnî Mappila topluluğu arasında vâki oldu.24
18
H.P.C. Cilt VI, Bab I, Kısım, IV, Bölüm 6.
19
Bkz.: 3. Kısım, 5. bölümün “E” alt bölümü.
20
Bkz. H.P.C., Cilt VI, Bab I, 3. Kısım-B, Bölüm 17 ve Survey..., 3. Kısım,
Bölüm VII-E.
21
Bkz. H.P.C., Cilt VI, Bab I, 3. Kısım, Bölüm 6.
22
Bkz.: 3. Kısım, Bölüm 6.
23
Bkz.: Survey for 1920-3, 4. Kısım, 6. Bölüm ve Survey..., 3. Kısım, 14.
Bölüm.
24
Moplah kıyamı için bkz.: Statement exibiting the Moral and Material
Progress and Condition of India during the year 1921 (Londra, 1922, H.
M. Stationary Office), s. 18-21, 73-75, 79; Oriente Moderno, Cilt I, s. 212,
299, 361, 370, 488, 492, 552, 554. Moplah kıyamı —bahis konusu dönemde istisnaî bir durum olarak— İslâmî militanlığın dinî fanatizmden esinlendiği olaylardan birisidir. 1924’te Hicaz Necd’in işgaline sebep en az Vahhabi taraftarlarının ideolojik heyecanı kadar Sultan Abdülaziz b. Suud’un
17
1920’lerde TÜRKİYE
Birçok olayda, bu militanlık bilinçli bir cesaretten kaynaklanan bir kahramanlık değil bilâkis cehaletten mütevellit bir
çılgınlıktı; ve bu tavır Üçüncü İngiliz-Afgan Savaşı’nda ve
Abdülkerim’in Fransızlara meydan okuduğu 1925-1926’daki
dengesiz gövde gösterisinde olduğu gibi bazan şiddetli bir
şekilde cezalandırılıyordu. Fakat berbat askerî felaketlerle
neticelenen bir maceranın kayda değer birtakım siyasî başarılarla taçlanıyor oluşu da önemli bir husustur. 1919 Mısır ayaklanmasının bastırılmasını Milner Raporu izledi. 25 Aynı yıl Pensiyasî ihtirası da olduğuna göre Moplah olayı bu türün en açık bir örneğidir.
Arap ve Hint menşeli insanlardan oluşan yaklaşık bir milyon nüfuslu bir
topluluk olan Moplahlar ani dinî heyecan dalgalarına kapılıyorlardı...; İngiliz hakimiyeti döneminde küçük çapta olmak üzere en az otuz beş ayaklanma oldu; fakat bunların en müthişi Ağustos 1921’de patlak vereniydi.... Ali
kardeşlerin sert konuşmaları, basının önceden belirttiği üzere Swaraj’ın ilk
yaklaşımı ve Hilâfet Konferansı’nın Temmuz kararı, bütün bunlar dinamiti
ateşleyen fitil oldular. Yönetim felç edilir edilmez Moplahlar Swaraj’ın kurulduğunu ilân ettiler. Ali Musalya isminde birisi Raca ilân edildi, Hilâfet
bayrakları dalgalandırıldı ve Ernad ve Vallavanad hilâfet krallıkları ilân
edildiler... Moplah vahşetinin asıl yükünü Hükümet değil nüfusun çoğunluğunu teşkil eden talihsiz Hindular çekti. Kıyımlar, din değiştirmeye zorlamalar, tapınaklara saldırılar, kadınlara çirkin tecavüzler, yağmalamalar,
kundaklama ve yıkımlar... serbestçe sürüp gitti... Bazı Hilâfet liderleri din
uğruna cesurca yürüttükleri savaşta moplahları tebrik edecek kadar yanıltılmışlardı. Bizzat Bay Gandi, kuşkusuz etrafındakiler tarafından aldatılmış
olarak “din saydıkları bir şey uğruna ve dinî saydıkları bir tarzda mücadele
eden cesur müttaki moplahlar”dan bahsediyordu.
Bu itibarla dinî fanatizm 1921’deki Moplah kıyamının ana kaynağıydı ve
bahis konusu dönemde İngiliz Hindistanı’nda dinî fanatizmin başka emareleri de fark ediliyordu. Hindistan’da kronik bir hal arzeden Müslümanlar ile
Hindular arasındaki —taraflardan birinin diğerinin dinî hassasiyetini kışkırtması sebebiyle vuku bulan— ayaklanmalar I. Dünya Savaşı’nı hemen
takip eden yıllarda devam etti, hatta daha da fenalaşma eğilim gösterdi; ve
dinî tahrikin Hindistan Müslümanlarının sonuçsuz kalan Aafganistan’a hicreti gibi başka emareleri de vardı (bkz.: Survey…, 3. Kısım, 14. Bölüm s.
354-355). Şu var ki Hindistan Müslümanlarının gerek umumî, gerekse
Hilâfet meselesi karşısındaki tavırları gibi hususi meselelerde karşılaşılan
görüş ve mizaçları o zamanki Müslümanların çoğunun görüş ve tavrından
farklı ve kopuktu.
25
18
Bkz.: H.P.C. Cilt VI, Bab I, 4. Kısım, Bölüm 10.
UMUMÎ MALÛMAT
cap’taki kıyamın bastırılmasını Hindistan’daki İngiliz Hükümeti’nin, Türkiye ile yapılan barışın şartları ile ilgili bulunan
Hindistan Hilâfet Hareketi’nin görüşlerine dönmesi gibi bir şey
takip etti. Afganlılar’ın 1919’da sür'atle ve kesin bir biçimde
yenilgiye uğramalarının ardından İngilizler Afganistan’ın dış
politikası üzerindeki kontrollerini sona erdirdiler ve sınırda
Afganistan lehine cüz'î bir düzeltme yapıldı. 26 1920 Irak ayaklanmasının bastırılmasını müteakip İngilizler’in Irak üzerindeki
mandası bir İngiliz-Irak anlaşmasına dönüştü.27 Vahhabî akıncılarının İngiliz uçakları ve zırhlı araçları tarafından peş peşe
şiddetle vurularak mağlûp edilmesini, İbn Suud’un Haddah
Anlaşması’na dayanan hakimiyet bölgesinin genişlemesi izledi.28
Kuşkusuz, eğer Müslüman halklar bu siyasî tavizlerin
kendi militan taktiklerinin direkt bir neticesi olduğunu varsayıyor idiyseler, yine bu da bir cehalet divaneliğiydi. Bu tavizleri
doğuran çekişme Müslüman halklarla —faturasını ödemeye
razı oldukları taktirde herhalde onları ezebilecek durumda
bulunan— Batılı Güçler arasındaki bir gövde gösterisi değil,
bilâkis Batı Avrupa’daki bir iradeler kavgasıydı. O tarihte
İslâm dünyasının muhtelif kısımlarında manda ve sömürgeleri
bulunan Batı Avrupa ülkelerinde bu yeni İslâmî militanlık
birbiriyle çatışan farklı reaksiyonlar doğurdu. Batılılar’ın bir
kısmı Batı hakimiyetinin uzlaşmasız bir şekilde devam ettirilmesini ve aynı şekilde bu uğurda gerekli “kan ve servetin”
sarfedilmesini istiyorlardı; bunlardan sayıca fazla bir başka
kesim aynı hedefi murad ediyor, fakat bunun kaçınılmaz faturasından içtinab ediyordu; yine böyle büyük bir kesim bu faturadan kaçınmakla kalmıyor bunu ödememekte kararlı bulunuyordu ve bundan daha ziyade Batı hakimiyetini büyük ölçüde
veya tamamiyle feda etmeye hazır bulunuyordu. Büyük Müttefik Güçlerin Türk Milliyetçi Hareketi’nin doğuşundan Lozan
26
Bkz.: Survey for 1920-3, 4. Kısım, 4. Bölüm.
27
Bkz.: A. g. e., 2. Bab II, 3. Kısım-C ve Survey…, 3. Kısım, 10. Bölüm.
28
Bkz.: Survey…, 3. Kısım, 6. Bölüm.
19
1920’lerde TÜRKİYE
Anlaşması’nın neticelenmesine kadar Türklere karşı tavrında
olduğu gibi, bazı durumlarda Batı içindeki bu iradeler çatışması ilgili birkaç Batılı devlet arasında (bazen açık bazen gizli)
diplomatik bir kavga şeklini alıyordu. Yine bazı durumlarda bu
kavga bir tek ülke etrafında, bu ülkenin memleketteki halkı ve
Yakın Doğu limanlarında meskun (tabiatıyla meseleye farklı
bir zaviyeden bakan) soydaşları arasında veya ülkenin siyasî
yapısındaki farklı siyasî partiler arasında veya yine “resmî
çevreler” ve seçmenler veya vergi ödeyen vatandaşlar arasında
vuku buluyordu. Şu var ki birbiriyle çatışan farklı reaksiyonları
belli ülkelerle, sınıflarla veya partilerle eşleştirmek yanıltıcı
olabilir. Bu çatışma böyle olmak için pek fazlaca karmaşıktı.
Her ülkede, partide ve sınıfta, belli ülkelerin belli devlet kademelerinde ve hatta birçok ferdin zihninde bir görüş bölünmesi
vardı. Diğer taraftan anlaşmazlığın umumî neticesi açıktı: Batı’da hakim olan sonuç şuydu ki, 1914-1918 Dünya Savaşı
emperyalizm lüksüne harcanacak millî servet ve enerji fazlası
bırakmamıştı; ve emperyalizm İslâm dünyasında (belki Tropikal Afrika buna bir istisnaydı) her halde, en elverişli şartlarda
bile azalan bir verim getiriyordu. I. Dünya Savaşı’ndan İslâm
topraklarının kısm-ı azamını sömürgelerine katmış olarak çıkmış iki güç olan Fransa ve İngiltere’nin her ikisi de demokrasi
ülkesi oldukları için Fransız ve İngiliz milletlerinin efkar-ı
umumisi (ki bu meselede sağduyusuydu) yavaş yavaş fakat
emin adımlarla ülke politikasının yönünü hakim millî iradeye
uyacak şekilde dönüştürdü. Bu şekilde militan Müslüman halklar ufuklarının ötesinde bulunan ülkelerdeki ecnebi güçlerin
oyunu vesilesiyle askerî başarılarına tekabül eden payın dışında
siyasî tavizler elde ettiler. Ne var ki, onlar bu diğer görünmeyen güçlerin varlığından bihaber bulundukları için gözüken bu
sonuçları kendi yiğitliklerine atfetti ve aynı militan tarzda yola
devam etmek için bundan cesaret aldılar.
Bu militanlık dalgası birkaç askerî diktatörü iktidara taşıdı. Bunlardan bazıları tevarüs etmiş hiçbir statüsü bulunmayan
“tiran”lardı. Bunların yükselişi İslâmî gelenekle çelişkisi daha
az olmakla birlikte Batı’da devrim sayılabilecek bir niteliktey20
UMUMÎ MALÛMAT
di. Meselâ Mustafa Kemal başarılı bir kurmay subayken yeni
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Diğer taraftan Ruslar tarafından eğitilmiş İranlı Kazak müfrezelerinde bir
süvari olan Rıza Şah yeni İran hanedanının kuruculuğuna yükseldi.29 Yine diğer bazıları kabile reisliği gibi küçük birtakım
statüler miras aldılar. Ama yine de, eğer bu insanlar İslâm
dünyasını baştan başa kaplayan bu yeni hareket içerisinde kendilerini liderler olarak takdim etmiş olmasalardı, tevarüs ettikleri statülerle bir yere varmaları mümkün değildi. Emir Muhammed Abdülkerim, meselâ, sadece tevarüs yoluyla Rifi
kabilesi Benu Vuryağal’ın reisiyken iki yıl içerisinde kendisini
bütün Rif’in, Gumare’nin ve Cibale’nin efendisi yaptı ve İspanyollar’ı kalelerine püskürtünceye kadar da düşmedi ve
neredeyse Fez’i fethediyordu.30 Cebelü’d-Dürüz’de bulunan
başlıca soylu ailenin geri plândaki temsilcilerinden birisi olarak
yola çıkan Sultanu’l-Atraş’ın durumu da bundan farksızdı. O
da Fransızlara karşı Suriye’nin istiklâl mücadelesini başlatarak
sadece Cebel’de değil bütün bir Suriye’de başat bir mevki
kazandı.31 Bu diktatörlerden sadece ikisi —Necd Sultanı Abdülaziz b. Suud ve Afganistan Emiri Emanullah Han tarihî bir
geçmişle övünebilecek hanedan ailelerinin temsilcileri idiler.
Bunlar bile mevkilerini şahsî gayretleriyle kazandılar. Abdülaziz işe topraksız bir mülteci olarak başladı ve Hicaz’ın fethi
onu Arabistan’ın hakim prensi yapmadan önce atalarından
kalan toprakların her karışını rakibi El-Raşid’den geri almak
zorunda kaldı.32 Emanullah ise, dış politikasının kontrolünü
Batılı bir Güce teslim etmiş bir prensliğin tahtını istihkak, iddiasıyla başladı; ve onun düşmanları onun tebaasının dikkatini
tahtı ele geçirdiği ortamdan uzaklaştırmak için seleflerini suikastla bertaraf ettiğini ve Afganistan’ı önce askerî yenilgiye
29
Bkz.: A. g. e., 2. Kısım, 13. Bölüm.
30
Bkz.: A. g. e., 2. Kısım, 5.-7. Bölümler.
31
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 7. Bölüm, “E” alt bölümü.
32
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 5. Bölüm, “B” ve “C” alt bölümleri.
21
1920’lerde TÜRKİYE
sonra diplomatik istiklâli yeniden kazanmaya götüren bir saldırı savaşına giriştiğini iddia ediyorlardı.33
Şurası kayda değer bir noktadır ki, bu dönemde İslâm
dünyasında ortaya çıkmış milliyetçi liderler içerisinde bahsi
geçen farklı tipleriyle savaşçı olan zevatı umum itibariyle gayelerine ulaşmaları noktasında Mısırlı Sa’d Zağlul Paşa, Şamlı
Abdurrahman Şehbender veya Hindistan’daki Muhammed ve
Şevket Ali kardeşler gibi “entelektüeller”den daha başarılıydılar. Şu var ki milliyetçi “entelektüeller” de Batı hakimiyetini
sarsmaktan ziyade Batı kültürünü özümsemekle meşgul olan,
eski ekolden “Herodyan”ların hakkından geliyorlardı. Bu eski
ekolün bağlılarının —Arnavut-Mısırlı Adlî Paşa gibi muktedir,
tecrübeli ve tarafsız olsalar bile— bazı Batılı devletlerin desteği olmadan kendi ülkelerinde iktidara geçmeleri artık mümkün
değildi; ve İstanbul’daki Ferit Paşa veya Suriye’deki Suphi
Bey, eğer Batılı süngülerle çevrilmiş olmasalardı, bulundukları
mevkide bir gün bile kalamazlardı.
Diktatörlerin yükselişi kaçınılmaz olarak hakim hanedanların zararına olarak ortaya çıkıyordu. Devrilen en uzun ağaç;
ismini Osmanlı Türk halkına vermiş, İslâm’ın mukaddes beldelerinin muhafazasını Mısır Memlûkleri’nden alıp üstlenmiş ve
“dağınık çevre”nin Sünnileri arasında (küllen olmasa da) yaygın bir kabul temin etmiş olan Hilâfet’e hak iddiasıyla ortaya
çıkmış bulunan Âl-i Osman’dı.34 1922’de Osmanlı Saltanatı’nın düşüşünü ve 1924’te Osmanlı Halifeliğinin ilgasını, 35
1925’te İran’daki Kaçar Hanedanının Pehleviler lehine olarak,36 Hicaz’daki Haşimilerin de Âl-i Suud lehine olarak iktidardan düşmesi izledi.37 Eski hanedanlardan varlıklarını sürdürenler, “Herodyan” ekolün devlet adamları gibi, bunu, Batılıla33
Bkz.: Survey for 1920-3, 4. Kısım, 4. Bölüm.
34
Survey..., 1. Kısım, 2. Bölüm, “A” ve “B” alt bölümleri.
35
Osmanlı Hilâfeti’nin ilgası meselesini elinizdeki eserin İkinci Bölümü’nde
daha ayrıntılı bir şekilde ele alacağız.
36
Bkz.: Survey…, 3. Kısım, 13. Bölüm.
37
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 5. Bölüm
22
UMUMÎ MALÛMAT
rın himayesine borçluydular. İbn-i Suud ilkin Kral Hüseyin’i
daha sonra da kral Ali b. Hüseyin’i Hicaz’dan sürüp çıkardığı
halde, Büyük Britanya’nın hâmi Güç olarak Irak ve Eski Ürdün
tahtlarına oturttuğu, eski Kral Hüseyin’in diğer oğulları Faysal
ve Abdullah’a saldırmayı göze almadı. Mısır’da, şayet İngiliz
işgali Kral Fuat’ın despotik eğilimlerine kontrol mekanizması
olmasaydı ve aynı zamanda bu işgal var olduğu müddetçe
Mehmet Ali hanedanının milliyetçi devrimle alaşağı edilmesine
mani olmasaydı, saltanat ayrıcalıklarına karşı yürütülen anayasa mücadelesinde Kral’ın işi zordu.38 Tunus’ta milliyetçilerle
Fransız müstemleke valiliği arasında vaki olan meydan kavgasında, Bey neredeyse tahtından oluyordu. 39 Sultan’ın taşranın
kabile efradı ve aşiret ağaları üzerindeki sözde otoritesinin
Fransız müstemleke valisi Mareşal Lyautey —ki bu şahıs,
Fransız hamiliğini Şerifçi Sultan’ın namına yazarak ve hareket
ederek tesis etmiştir— tarafından savunulduğu Fas’ta, an'anevî
olarak kılıcın hükmü fermanıyla tahakkuk edebilecek bir hanedan değişikliği, ancak 1925 yazında Abdülkerim’in Fez yolunu
tutan Fransız birliklerinin kordonuyla bertaraf edilebildi. 40
Kadim İslâmî hanedanların düşmesi eski toplum düzeninin temel müesseselerinin umumî yıkılışının bir örneğiydi. Bu
müesseseler tutarlı bir bütün teşkil ettikleri için de, çöküşleri eş
zamanlı oldu. Osmanlı Hanedanı ile birlikte tarihe karışan
sadece Osmanlı Saltanatı ve Hilâfeti değildi, bunlarla beraber
İslâm Hukuku’nun geleneksel icra organları, —çatısı altında
Osmanlı İmparatorluğu’nun coğrafî olarak birbirine merbut
dinî topluluklarının, toprak temelli olmayan bir kültürel muhtariyetten istifade edebildiği— Millet Sistemi ve —hükmü altında, İmparatorluk’taki ecnebi toplulukların da benzer bir şekilde
38
Bkz.: A. g. e., 2. Kısım, 1. Bölüm.
39
Bkz.: A. g. e., 2. Kısım, 10. Bölüm.
40
Bkz.: A. g. e., 1. Kısım, 6. Bölüm.
23
1920’lerde TÜRKİYE
kendi maşeri işlerini sevkü idare ettiği— Kapitülasyonlar da
sona erdi.41
Türkiye’deki Sünnî otoritenin hemen tamamiyle tasfiye
edilmesi ve Türk Devleti’nin tam manasıyla lâikleştirilmesi, 42
Türk halkının hayatına Hilâfet’in ilgasından daha çok nüfuz etti
ve Türkler’in diğer Müslüman halklar arasındaki prestiji sebebiyle bahis konusu bu iki gelişmenin umum olarak İslâm alemî
üzerinde daha büyük bir nihaî sonuç hasıl etmesi muhtemeldi.
Bu “dinin iktidarına muhalif tavır” nisbeten küçük bir militan
devrimciler grubu tarafından yukarıdan aşağıya doğru empoze
edildi; fakat bu tavrın karşılaştığı aktif mukavemet şaşırtıcı
derecede hafifti ve —Türklerin, hacca iştirakleri önündeki
maddî engellerin bazen Barış Antlaşması’yla bertaraf edildiği
zaman bile bu ibadetten çekinmeye devam etmeleri gibi—
birtakım emarelere,43 Türk halkının Mustafa Kemal Paşa’nın
lâikleştirme politikasına rıza göstermesinde siyasî sindirme
politikası kadar dine karşı kayıtsızlığın da rolü bulunduğunu
göstermektedir. 1925’te İslâm aleminin Mukaddes Şehirleri’nin
müfrit Ortodoks Vahhabilerden gördüğü haşin muamelenin
karşılandığı nisbeten tepkisiz tavır, bu dinî kayıtsızlığın, bütün
İslâm aleminin dehşetle sarsıldığı ve İman’ı savunmaya muvaffak olamaması sebebiyle Osmanlı Padişahı’nın tahtını kaybetme tehlikesiyle yüz yüze geldiği, bir asır önceki Vahhabilerin
Harameyn’i ilk kez istilasından bu yana İslâm dünyası sathında
kökleştiğini gösterir bir işarettir. Vahhabî müstevli Hicaz’ın
meşru hakimleri karşısındaki saldırgan tavrında,44 daha önceleri
dinî esaslı kaygılarla Osmanlı Sultan Halifesi’nin Ceziretü’lArab üzerindeki hakimiyetinin ilgasına karşı tepki gösteren
Hindistan’daki Müslüman toplumun militan unsurlarından
41
Lozan Anlaşması’yla millet sistemi ve kapitülasyonların ilga edilmesiyle
ilgili olarak bkz.: H.P.C., Cilt VI, s. 113-114.
42
Bkz.: A. g. e., 1. Kısım, 2. Bölüm, “E” alt bölümü.
43
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım. 5. Bölüm, s. 289.
44
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 5. Bölüm, s. 297.
24
UMUMÎ MALÛMAT
teşvik ve destek gördü.45 Sözkonusu unsurların bu olaydaki
tutumları, dinen ortodoks tavırlarıyla bunların dahi —bilinçli
olsun olmasın— siyasî bir gaye peşinde olduklarını göstermektedir. Ezici bir Hindu kitlesinin içerisinde dağınık bir halde ve
Batılı bir gücün hakimiyetine tâbi bir Müslüman azınlık olan
bu toplum, İslâm aleminin merkezinde, “dağınık çevre”nin
Müslümanlarını siyaseten birleştiren bir nokta vazifesi görebilecek bağımsız bir İslâmî güç aradı. Bunların Osmanlı Hilâfeti
kanalıyla Osmanlı İmparatorluğu’nu ikame etme çabaları Ankara Hükümeti’nin devrimci hareketiyle beklenmedik bir şekilde akamete uğrayınca, aynı siyasî rolü ifa etme imkânı vaat
eden ilk Müslüman hükümdara —müfrit Ortodoks bir reddiyeci bile olsa— yönelmeye hazırdılar. Sadece Irak ve İran’ın
Şiîleri bir asır önce İslâm dünyası çapında alevlenene benzer
bir şekilde Vahhabilere karşı hakikî manada bir dinî husumet
gösterdi;46 bunun benzeri bir tavır da, Rıza Han Pehlevi’nin
İran’da cumhuriyet ilân ederek Mustafa Kemal Paşa’nın örneğini takip etme teşebbüsünü mahkum ettikleri, bununla birlikte
onun mütakiben şahlık payesini üstlenmesine karşı çıkmadıkları zaman Şiî müçtehidlerden geldi.47 Yine —Batı tesirinin Şiî
İranından daha az bir derecede nüfuz ettiği Sünnî bir ülke
olan— Afganistan’da, Batı hayranı Emir Emanullah’ın reformları dinî bir muhalefet doğurdu ki, bu muhalif tavır onu daha
temkinli olmaya zorladı.48 Diğer taraftan Şeyh Ali Abdurrezzak’ın —birkaç hafta önce Dayton, Tenessee’deki Darvinci
muhalif Mr. Scopes’un azliyle neticelenen muhakemeyle tuhaf
bir benzerlik arz eden bir “dalalet davası muhakemesi” ardından— el-Ezher’deki görevinden azledilmesi 49 Mısır’ın parti
45
Bkz.: A. g. e., 1. Kısım, 2. Bölüm, “C” alt bölümü.
46
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 6. Bölüm.
47
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 13. Bölüm.
48
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 14. Bölüm.
49
Bkz.: A. g. e., 1. Kısım, 2. Bölüm.
25
1920’lerde TÜRKİYE
politikasında bir hareket noktası oldu; 50 ve bu yüzden üniversite
otoritelerinin verdiği cezanın, nihayetinde Mısır Hükümeti
tarafından desteklenmiş olması, dinî inanç ve hissiyatın Mısır’daki umum halk arasındaki gerçek durumu hakkında, Scopes Davası’nın Amerikan halkı için verdiğinden daha fazla bir
bilgi verememektedir.
Türkiye’deki Sünnî otorite, tevarüs edegeldiği yetkilerden
ve an'anevî müesseselerden mahrum bırakılınca gayrimüslim
milletlerin de buna mukabil olarak kendi muhtariyetlerini ve —
Türkiye’deki azınlıkların ve ecnebilerin sayıca tükenme noktasına yaklaştığı bir zamanda— kapitülasyonlarla hasıl olan
varidatı kaybetmeleri kaçınılmazdı. Bütün bu olup bitenlerle en
ziyade sıkıntıya maruz kalanlar —eski Osmanlı rejimi hakimiyeti altındaki sosyal yapılar içerisinde birinci sırayı alması
hasebiyle— Millet-i Rum veya Ortodoks Hristiyan cemaatiydi.
Bu cemaatin millet başı olan İstanbul’daki Patrik Osmanlı
Halifesi’nin ve Hicaz’ın Haşimî Kralı’nın akibetini paylaştı.
Kapitülasyonların iptaline gelince, bu sadece Türkiye’de ve
müstemleke topraklarda sakin bulunan ecnebi fertleri, sadece
sahip oldukları malî ve kanunî imtiyazlardan ve yabancı diplomatik ve konsolosluk temsilcilerini cari hukukun dışına çıkan
hukukî ayrıcalıklardan mahrum bırakmakla kalmıyor, Fransız
Hükümeti’nin sabık Osmanlı memleketlerinde bulunan Katolikler ve “Uniat”lar üzerindeki hamiliğinin sona ermesini de
ihtiva ediyordu.51 Bu hamilik Sultan-Halife’nin Mukaddes
50
Bu olay Kral Fuad’ın İttihatçı Parti’sine (Vefd’e karşı desteklerinden
faydalandıktan sonra) liberallerden kurtulma fırsatı verdi. Bundan başka
Kral Fuad, el-Ezher’in peşinden giden Ortodoks Mısır ulemasının daimî siyasî desteğini kazanmayı ummuş da olabilir. (Bkz.: Survey…, 3. Kısım, 1.
Bölüm, s. 227 vd.).

Papa’nın yetkisini tanımakla birlikte müstakil hareket eden doğu kiliselerine mensup Hristiyanlar. (ç.n.)
51
Bkz. Survey..., 2. Kısım, 7. Bölüm. Rus İmparatorluk Hükümeti’nin Osmanlıların Ortodoks Hristiyan tebaası üzerinde hamilik icra etme şeklindeki
benzer iddiası da Çarlığın düşmesiyle sonuçsuz kaldı.
26
UMUMÎ MALÛMAT
İslâm Şehirleri’nin velayetini üstlenmiş bulunduğu eski Osmanlı nizamıyla benzer hususiyetler taşıyordu.
Yerli müesseselerin ilgasıyla birlikte azınlıklar İslâm
dünyasındaki nüfustan tamamiyle tasfiye edildiler; ve mantıken
bu iki fenomen birbiriyle yakinen ilişkiliydi. Bu müesseseler
toprak esasına dayanmayan ve aynı şehrin komşu mahallelerinde ve aynı yörenin mücavir köylerinde iç içe yaşayan milliyetlerin bazı bakımlardan Batı dünyasının coğrafî olarak bölünmüş milletlerinden ziyade belli bir Batılı ülkedeki ekonomik
olarak müstakil mesleki gruplara tekabül ettiği bir toplumun
ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde gelişip büyümüştü. Diğer
taraftan milletlerin coğrafî olarak katı homojen bloklar halinde
bölünmesi —her devletin belli bir milletle özdeşleşmeye meylettiği ve her milletin ayrı bir devlet halinde teessüs için ilâhî
bir hak iddia ettiği bir toplum düzeni olarak— Batı’nın “Millî
Devlet” müessesesini doğuran ortamı teşkil ediyordu. Batı’nın
bu milliyet anlayışı İslâm dünyasına nüfuz edince, Müslüman
toplum karşısında iki alternatif bulunuyordu. Ya başka ayaklara
göre kalıp verilmiş bir ayakkabıyı ayağına denemeyi reddedecek veya Sinderella’nın terliğini giyebilmek uğruna kendi ayağını sakat bırakacaktı. Ne var ki pratikte zayıf toplumun güçlü
toplumun prestijine kapalı kalması ve onun hayat tarzını takip
etmeyi reddetmesi imkânsızdı; ve bu yüzden İslâm’ı Batı ile
temasa sokan kader, İslâm toplumunu kendi kendini kesip
yontmaya mahkum etti. Batı’nın milliyet anlayışının İslâm
dünyası sathında muzafferane ilerleyişi birbiriyle iç içe girmiş
milliyetlerin bölünmesini gerektiriyordu ve milâdî on dokuzuncu yüzyılın başlarında Sırp ve Yunan devrim savaşlarıyla başlayan bu süreç Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında doruğa
ulaştı. Bu tefrik zayıf tarafların cebri tehcir ve kıyımla bertaraf
edildiği bir ölüm kalım savaşıyla gerçekleştirildi —ve belki de
ancak böyle— gerçekleştirilebilirdi. 1819’daki “Parganote”lar
gibi, 1859’daki Çerkezler gibi ve 1922’deki Anadolu Rumları
gibi daha az talihsiz mağdurlar yerlerinden çıkarılıp —korkunç
derecede hayat, servet ve huzur kaybından hâli olmamakla
birlikte— yeni millî memleketlerine yerleştirildiler. 1921’deki
27
1920’lerde TÜRKİYE
Moreot Türkleri ve 1915’teki Anadolu Ermenileri gibi diğer
bazıları neredeyse hayat defterinden silindiler. Belki de şiddete
dayalı dönüşümün bu müthiş dönemleri süresince, İslâm coğrafyasının bir tarafında, belli bir zaman noktasında bu mezalimin ard arda hem faili, hem de kurbanı olmamış bir tek topluluk yoktu; ve masum ve âciz çocuk, kadın ve erkeklere çektirilen eziyetin haddi hesabı yoktu. 1921’de bu satırların yazarı,
1912’den bu yana altı kez yurdundan çıkarılmış, o dönemin
Batılı kamuoyunun, suçunu mağduriyetinden ziyade gördüğü
bir milliyete mensup bir mülteci ailesine rastladı; ve bu tecrübeler beş veya altı kuşak boyunca yüz binlerce Sırp’ın, Bulgar’ın, Rum’un Türk’ün, Ermeni’nin, Kürd’ün ve Asurlu’nun
kaderi oldu.
1915’te Osmanlı Ermenilerinin sistemli bir şekilde ihraç
ve kıyımı52 ve Anadolu Rumlarının 1922 sonbaharında firarı
veya tahliyesi bu uzun süreli trajedinin doruğa çıkışını belirten
hadiselerdi.53 Türkiye’deki Hristiyan azınlıklarla Yunanistan’
daki (Arnavut olmayan) Müslüman azınlıklar arasında nüfus
mübadelesi gerçekleştirilmesi hususunda Lozan Barış Konferansı bünyesinde 30 Ocak 1923’te imzalanan Yunan-Türk
Anlaşması’na bir hüküm konmuştu; ve bu anlaşmanın hükümleri araştırmamıza mevzu bu dönem zarfında, birçok tartışma
ve tehirin ardından ve birçok noksanıyla birlikte tatbikata konmuştu. Aynı dönem zarfında, 1922 sonbaharıyla sona eren on
yıl boyunca vaki olanın derecesinde ve çapında olmamakla
birlikte panik halindeki kaçmalar ve cebri tahliyeler zaman
zaman vukuunu sürdürdü. 1915’te Osmanlı Hükümeti’ne karşı
ayaklanmasının faturasını 1915 ve 1918 yılları arasında diyardan diyara sürülerek ödeyen Kürdistan’daki Hakkari bölgesinin
Nesturi Asurluları, 1924’te yine Mütarekeden beridir yavaş
yavaş yeniden işgal etmekte oldukları yurtlarından kaçmak
52
Bkz.: The British Blue Book, Cmd 8325, 1916; ve Dr. Johanner Lepsins,
Deutschland und Armenien, 1914-1918, (Postolam, 1919, Tempelveriag).
53
Bkz.: H.P.C., Cilt VI, s. 105.
28
UMUMÎ MALÛMAT
zorunda bırakıldılar.54 1925’te komşu Goyan bölgesinde meskun olan ve bir suçları bulunmayan Kildaniler Türklerin elinde
—kuşkusuz kurbanların adedi itibariyle olmasa da— vahşetinin
derecesi bakımından 1915’te Ermenilerin gördüğü muamelenin
bir benzerine maruz kaldılar. 55 Aynı yıl Hristiyan azınlık, Dürzilerin Cebel’den saldırılar düzenlediği sıralarda Büyük Lübnan’ın en güney bölgelerinden çıkış yaptılar.56
Gerçekten mahallî güçlerin oyun serbestisine haricî bir
güç tarafından etkili bir şekilde müdahale edilmediği her yerde,
azınlıkların katliam, tahliye, firar veya anlaşmayla ihraç edilmek suretiyle tasfiyesi 1920-1925 yılları zarfında tamamlandı.
Bu umumî akibetten kurtulabilenler ancak gönüllü olarak içlerinde yaşadıkları çoğunlukların kaderini paylaşan azınlıklardı.
Bunun en göze çarpan örneğini, bir topluluk halinde kendilerini
Sünnî yurttaşlarının millî beklentileriyle özdeşleştirmekle kalmayıp Vecd’in en enerjik liderlerinden birkaçını yetiştirmiş
bulunan Mısır’daki Kıpti Monofizit Hristiyanlar sergiliyordu. 57
Mısır’daki Kıptilerin aksine Fransız mandasındaki Suriye coğrafyasında bulunan Maruniler ve diğer Hristiyan azınlıklar
izleyecekleri hareket hattında ihtilâf ettiler. Mısır, ABD veya
Lâtin Amerika gibi dış ülkelerde yaşayan Suriyeli Hristiyanlar
—kısmen Batı’nın siyasî fikirlerinin tesirine memleketlerinde
sakin dindaşlarından daha yakinen maruz bulundukları için ve
kısmen de Suriye’de patlak veren yıkıcı savaş onların karılarını, çocuklarını ve servetlerini amansız bir felakete sürüklemediği için— Suriye’deki milliyetçilik davasını kucaklamaya ve
Fransızlar’a karşı silâha sarılmış bulunan Dürzî ve Sünnî Suriyeliler’e sempatiyle bakmaya meylettiler. Buna mukabil, memleketlerinde sakin Suriyeli Hristiyanlar Fransız rejiminin hatalarından mütevellid sıkıntılara doğrudan maruz bulunmalarına
54
Bkz.: Survey..., 3. Kısım, 11. Bölüm, “B” alt bölümü (s. 483-485) ve “D”
alt bölümü (s. 500-501).
55
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 11. Bölüm, “F” alt bölümü, s. 517-518.
56
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 7. Bölüm “E” alt bölümü, s. 432-433.
57
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 1. Bölüm.
29
1920’lerde TÜRKİYE
rağmen Dürzî ve Sünnî kıyamlarını insiyaki olarak varlıklarına
yönelmiş bir tehdit olarak gördüler ve Fransız otoriteleri Suriyeli yurttaşlarına karşı Batılı bir güç namına savaşmaları için
çağrıda bulunduğunda tereddüt etmeden gönüllü yazıldılar.58
1926’da Suriyeli Hristiyan topluluğun umumiyet itibariyle
nihaî olarak Kıptilerin örneğini mi takip edecekleri yoksa kendilerini Ermenilerin uğradığı vahim akıbete mi maruz bırakacakları hâlâ belirsizdir.
Mandatör Güç, Büyük Lübnan Devleti’ni kurmak ve Suriye Devlet veya Devletlerine karşı bu devletin istiklâlini desteklemeyi üzerine almak suretiyle müstakil Lübnan Hristiyan
milliyetçiliğini beslemeseydi, belki hariçte yaşayan Suriyeli
Hristiyanlar gibi Fransız mandasındaki bu topraklarda sakin
Hristiyan azınlıklar da Suriye halkının çoğunluğuyla anlaşırlardı.59 Tuhaftır, kendi haline bırakılan Müslüman ülkelerde azınlıklar Batı tarzında homojen millî devletlerin gelişim süreci
içerisinde tasfiye veya asimile edilirken Batılı Güçler’in mandasına bırakılmış İslâm topraklarında süregelen farklı milliyetlerin iç içe yaşayışı maksatlı olarak korundu ve hatta geliştirildi. Suriye’deki Fransız mandasına bırakılan topraklarda Fransızlar gerek Lübnanlı Hristiyanlar ve gerekse Aleviler arasında
Suriye aleyhtarı millî bir bilincin gelişmesini teşvik etmekle
kalmadılar, Türkiye’den gelen Ermeni mültecilerden müteşekkil yeni bir azınlık meydana getirdiler.60 Irak’ta İngiliz manda
otoriteleri iki yeni azınlık ortaya çıkardılar: Hakkarili Nesturilerle Goyanlı Kildaniler. Ayrıca Musul vilayetindeki Kürt nüfusun mahallî yaşayışını millî çizgiler etrafında geliştirmek için
adımlar attılar.61
Kürtlerin mahallî olarak çoğunlukta bulundukları hudutları belirgin bir coğrafî alanda dikkatle takip edilen bu ikinci
58
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 7. Bölüm “E” alt bölümü, s. 435-437.
59
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 7. Bölüm “A” alt bölümü, s. 355-360.
60
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 7. Bölüm “E” alt bölümü, s. 435-436.
61
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 11. Bölüm “B” alt bölümü, ve “F” alt bölümü, s.
482-490 ve 516-518.
30
UMUMÎ MALÛMAT
politika Lübnan’daki Fransız politikasının sakıncalarından
beriydi ve bu politika, Musul vilayetinin Türkiye yerine Irak’a
bağışlanmasının dayandığı şartlardan birisi olarak Cemiyet-i
Akvam Encümeni tarafından mandatöre bilhassa tavsiye ediliyordu.62 Yine Türkiye’den gelen Ermeni, Nesturi ve Kildani
mültecilerin kabul edilmesi, kuşkusuz manda altındaki toprakların siyasî problemlerini karmaşık bir hale sokmakla birlikte,
mandatör güçlerin gerçekten karşısında başka bir seçeneklerinin bulunmadığı temel bir insanlık hareketiydi. Diğer taraftan
gerek Büyük Lübnan ve Alevi Devletlerinin kurulması ve gerekse Lübnan Hristiyanlarının Suriye’nin istiklâl harbi sırasında ve Ermenilerle Çerkezlerin Fransız mandasındaki topraklarda daimî bir surette askere alınmaları 63 ve Irak’taki Asurluların64 mandatör otoritelerin hizmetinde paralı askerler olarak
istihdamı maksatlı siyasî hareketlerdi. Kuşkusuz manda altındaki memleketin yönetilen çoğunluğunun rızasına veya mandayı etkili hale getirmek maksadıyla canlarının ve mallarının
harcanması hususunda kendi memleketindeki tabanının tasvibine itimat edemeyen bir mandatör hükümet, yurttaşlarının
ekseriyetine yabancılaşmış olarak kendisine bağlanan savaşa
mütemeyil mahallî azınlıkları askerî maksatlarla kullanma
arzusundan hali kalamazdı. Ne var ki, bu politika uzak bir
görüş mahsulü değildi; çünkü bu, muvakkaten mandatör gücün
askerî zorluklarını hafifletse de, diğer taraftan uzun vadede
manda altındaki memlekette iç içe yaşayan topluluklar arasında
kan davaları doğuruyor veya var olanları depreştiriyor, bu
yüzden de mandanın idaresini daha da zorlaştırıyordu.
Manda altındaki bir memlekete yeni bir azınlık sokmak
hususunda en maksatlı, en aykırı ve en mühim teşebbüs İngiliz
Hükümeti’nin Filistin’de Yahudiler için “millî bir vatan” kur-
62
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 11. Bölüm “F” alt bölümü, s. 520-521.
63
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 7. Bölüm “E” alt bölümü, s. 435-437.
64
Bkz.: A. g. e., Kısım III, 11. Bölüm “B” alt bölümü, s. 486.
31
1920’lerde TÜRKİYE
ma işini üstlenmesiydi. Bu kayda değer deneme65 Yahudilerin
uzun ve trajik tarihinden, I. Dünya Savaşı’nın Doğu Avrupa’daki Yahudiler üzerindeki yıkıcı tesirlerinden ve —Dünya
Savaşı öncesinde, sırasında ve sonrasında— Siyonist öncü
birlikler tarafından Filistin’de sergilenen fedakârca kahramanlıktan haberdar bulunan hemen her müşahidin sempatisini celb
ediyor ve hayalini dolduruyordu. Buna mukabil muhakemesini
duygularının tesirinden kurtarabilen bir kişinin bu teşebbüsün
cebri bir istila olduğunu anlaması lâzım gelirdi. Umumiyet
itibariyle İslâm dünyasında azınlıkların —ya Mısır’da olduğu
gibi asimile edilerek veya Türkiye'de olduğu gibi tasfiye edilerek— sür'atle ortalıktan silindiği bir zamanda yeni bir azınlık
vücuda getirmek cüretkârane bir girişimdi. Ne var ki Filistin’de
mandatör güç tarafından sergilenen bu cüretkârlık —en azından bu eserin yazıldığı tarihe, 1927’ye, kadar— ciddî bir mukabele görmedi. Bu kayda değer başarıda farklı derecelerde
olmak üzere ilgili birkaç tarafın payı vardı. Meselâ Siyonist
Örgüt’ün liderleri, Siyonist ideale duydukları coşkulu heyecan
Filistin’deki gerçek şartları ayne’l-yakin bir şekilde tanımak
suretiyle, dengelenmiş bulunmayan uzak ülkelerdeki kuvvetli
destekçilerinin sabırsızlığına rağmen mutedil bir politikada
ısrar ederek etkili bir siyaset ve metanet örneği gösterdiler.
Yine Filistin’in Arap milliyetçisi liderleri, siyasî taleplerinde
uzlaşmasız olsalar da takipçilerini devrimci şiddet hareketlerine
teşvik etmemeleriyle Mısır ve Suriye’deki çağdaşlarından ayrılıyorlardı. Fakat, burada baş payı İngiliz idarî kadrosuna biçmek gerekir. Filistin’de Yahudiler için “millî bir vatan” kurmayı deruhte etmek, bu vazifeyi tevdî edecek olduğu memurlarının karakterine, kudretine ve tecrübesine üstün bir itimadı
olmayan tedbirli hiçbir hükümetin yapacağı bir iş değildi. Galiba İngiliz Hükümeti bu teşebbüsü her bakımdan hazır bir
İngiliz personeli bulabileceği umuduyla kucakladı. Herhalde,
seçtiği idarecilerin kaydettiği performans, Hükümet’in bu hadi65
32
Yahudilerin Filistin’deki Millî yurtlarının gelişimi için bkz.: Survey…, 3.
Kısım, 7. Bölüm “B” alt bölümü.
UMUMÎ MALÛMAT
sedeki cür'etkârlığını haklı çıkardı. Bu insanlar bir kez daha iyi
idarenin mucizeler doğurduğu gerçeğini doğruladılar. 66 İngiltere’nin Filistin’deki son garnizonunun da geri çekildiği 67 ve
Fransız mandası altındaki toprakların mücavir kısımlarında
yakalanmaların meydana geldiği 1926 yılına kadar İngiliz
mandasının Filistin’deki idaresi İslâm coğrafyasındaki harikalardan birisi oluvermişti: Biraz nahoş olmakla birlikte şerefli
bir farklılık.68
66
Bu gerçeğin zıddı ise şudur: (Meselâ milliyetçilik şeklindeki) siyasî bir
değişim, kötü yönetimle zemin hazırlanmadıkça nadiren yıkıcı bir devrim
halini alır.
67
Bu noktada Tank Kıtasının ve Hava Birliğinin bazı kısımları buna istisna
teşkil etmektedir. Bunlar, mandatör gücün manda altındaki memleket halkı
üzerindeki otoritesini teyit etmek için değil, eski Ürdün sakinlerinin Vahhabi akıncıları püskürtmelerinde kendilerine ihtiyaç duyulduğu için kaldılar. Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 6. ve 7. bölümler.
68
Normalde Survey... mandatör güçlerin Daimî Manda Komisyonu’na gönderdiği yıllık raporların ihtiva ettiği alanı tümüyle nazari itibara alması gerektiği halde yer darlığı yüzünden Survey...’e İngiliz otoritelerin Filistin’de
yaptığı idarî çalışmaya dair bir bahis eklemem mümkün olmadı. Survey’in
yazarı bu noktayı boş bırakmak zorunda kaldığı için hayıflanmakta ve —
bunun okuyucunun zihninde bırakabileceği yanıltıcı izlenime karşı bir tedbir olması umuduyla— Siyonist Örgüt’ün Yahudi Milli Yurdu’nun gelişimiyle ilgili Survey...’in 3. Kısım, 7. Bölüm’deki alt bölüme katkıda bulunacak kadar iyi, sivrilmiş bir üyesi olan Mr. Leonard Stein’in aşağıdaki müşahadelerini aktarmaya cesaret etmektedir:
Bu Survey’in umumî olarak Filistin’de İngiliz mandası altında kaydedilen maddî ve manevî ilerlemeyle ilgili hiçbir delile yer ayıramamasına yazık oldu, demekten kendimi alamıyorum. Kendim tabiatıyla Siyonistlerin himayesinde yapılan yapıcı çalışmanın ehemmiyetini es
geçme noktasında en son gelecek bir kişi olmama rağmen, Filistin yönetiminin gerçekten kayda değer çalışmasının es geçilmesi gerektiğine
inanıyorum. Kimsenin Survey’in sömürge hükümetinin sıradan işleyişini tafsilatıyla ele almasını teklif ettiği falan yok, fakat biz burada
metruk bir ülkeyi yeniden inşa hususundaki dikkate şayan başarılı girişimi ele alıyoruz. Kanaatimce sıradan bir okur eğer Yahudiler tarafından ve Yahudiler için yapılan bir tarafa, Mütareke’den itibaren Filistin tarihinin Hükümet ve Arap nüfus arasındaki mütemadi sürtüşme
tarihî olduğu şeklinde bir intiba ile ayrılması talihsiz bir şey olur. Görüntünün yerli yerine oturması için bana göre Survey’in yeni Filistin’i
33
1920’lerde TÜRKİYE
Filistin’deki Siyonist denemenin haricinde bu tarihte,
İslâm dünyasındaki umumî eğilim azınlıkların tasfiyesi yönündeydi; bu bağlamda bir başka eğilim de azınlıklar millî hayatın
tek renkliliğini bozarken kendileri İslâm ülkelerinin idarî intizamını ihlâl edegelmiş bulunan vahşi dağ ve çöl kabilelerinin
ehlileştirilmesine dönüktü. Türkiye’deki Cumhuriyetçi Hükümet, İran’daki Pehlevi Hanedanı’nın kurucusu ve Afganistan’da Emir Emanullah sırasıyla kendi bölgelerindeki Kürtleri,
Şahsevenleri, Lurları, Türkmenleri, Mangalları ve diğer dik
başlı kabile efradını kaba kuvvetle bastırdılar.69 Buna mukabil
Fransızlar Güney Fas’ın aşiret ağalarını, Atlas dağlarının Berber boylarını70 ve Suriye Alevilerini etkisiz hale getirirken daha
insancıl ve diplomatik metodlar kullandı; 71 İbn Suud ise Orta
Arabistanlı Badu’yu kendisinin ziraî kolonilerine yerleşmeye
ikna ederken baskıdan ziyade siyasî taktikler kullanmışa benzemektedir.72
Vakıa, İslâm coğrafyasındaki yerli hükümetler —daha katı tutumları sebebiyle ya da bu tutuma rağmen— umumiyet
itibariyle kabile efradını sindirmede Batılı Müstevli Güçler’den
daha başarılı oldular. Emir Emanullah’ın Mangallar’a karşı
yürüttüğü imha savaşı etkisini, İngiliz Hint Hükümeti’nin
“Mahsud”lara Pax Britannica’yı empoze etme çabalarından en
azından daha sür'atli bir şekilde gösterdi;73 diğer taraftan çoğu
kez nihaî safhada aleyhlerine dönen bir mücadelede kabile ehli
tarafından kazanılan en çarpıcı mahallî başarılar 1921-1924
tabiatıyla ele alacak olan ilk sayısı Sir Herbert Samuel’in son raporunda fevkalade bir şekilde anlattığı hikâyeyi ne kadar kısa olursa olsun
özetlemelidir. (Colonial, No. 15, 1925).
69
Bkz.: Survey..., 3. Kısım, 11. Bölüm “E” alt bölümü ve 13. ve 14. bölümler.
70
Bkz.: A. g. e., 2. Kısım, 6. Bölüm.
71
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 7. Bölüm “A”.
72
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 5. Bölüm, “A” alt bölümü.
73
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 14. Bölüm.
34
UMUMÎ MALÛMAT
yıllarında Rifiler tarafından İspanyollar’a karşı 74 ve 1925-1926
yıllarında Dürziler tarafından Fransızlara karşı kazanıldı.75
Batı’nın İslâm alemî üzerindeki bu noktaya kadar zikredilen tesirleri tamamıyla yıkıcıydı ve bahse konu yıllar zarfında
bu tahrip süreci hakimdi. Batı’nın etkisi altında, eski nizamın
müesseseleri birer birer yıkıldı. Fakat yıkıntılar ortalığı kaplamış bulunsa da Batı’dan mülhem bir plâna müstenid yeni inşa
faaliyetlerinin işaretleri de İstanbul, Selanik, İzmir ve Şam gibi
yıkıma uğramış bölgelerde olduğu gibi siyasî, iktisadî ve kültürel hayatın birkaç sahasında görülmeye başlamıştı. Önden gelen tahribatın zemin hazırladığı “Batılılaşma”nın müspet süreci
kendisini kısmen Batı tarzı serpuşun kabul edilmesi gibi
(ehemmiyetsiz olmasa da) zahiri emarelerle, 76 kısmen de yeni
kurumların, adetlerin ve beklentilerin artmasıyla izhar etti.
Türkiye, Mısır, Tunus, Lübnan, Suriye, Irak ve İran’da meşruti
hükümet için, yerli diktatörlerin ve yabancı güçlerin hakimiyetine karşı henüz sonuç verici bir çapta olmasa da bilinçli bir
mücadele başlatıldı. Afganistan ve Necd gibi Irak ve geri kalmış ülkelerde bile Batı’nın siyasî fikirleri ortalıkta dolaşıyordu.
Ankara’daki Büyük Millet Meclisi Osmanlı Hilafeti’ni ilga
ettiği zaman ve Vahhabiler Haşimî hanedanını Hicaz’dan sürdükleri zaman İslâm aleminin buna umumî tepkisi süregelmiş
İslâmî metot olan Cihad ilânı yerine, meselenin modern bir
Batı metodu olarak milletlerarası bir konferansta görüşülmesi
şeklinde tezahür etti. Siyasete bakıştaki bu değişiklik mühim
bir noktaydı, fakat belki sosyal ve kültürel sahalardaki çağdaş
değişimler kadar ehemmiyetli değildi. Bu bağlamda zikre şayan en çarpıcı iki husus kadınların hürriyete kavuşturulmasına
yönelik bir hareketin zuhuru ve çeşitli branşlarıyla Batı medeniyetinin maddî tekniğini tahsil etme yönünde bir kararlılığın
ortaya çıkmasıydı. Muhtemelen İslâm toplumunun istikbali,
74
Bkz.: A. g. e., 2. Kısım, 5. Bölüm.
75
Bkz.: A. g. e., 3. Kısım, 7. Bölüm “E” alt bölümü.
76
Bkz.: A. g. e., 1. Kısım, 2. Bölüm “E” alt bölümü.
35
1920’lerde TÜRKİYE
diplomatik ve askerî olaylardan ziyade mezkûr sosyal ve kültürel çabaların neticesine bağlı bulunuyordu.
36
İKİNCİ BÖLÜM
OSMANLI HİLAFETİ’NİN
TBMM TARAFINDAN İLGASI VE
İSLÂM DÜNYASINDA SEKÜLARİZASYON
HAREKETİNİN İLERLEYİŞİ
Osmanlı Hilafeti’nin Selefleri1
Bahsimize mevzu dönem zarfında İslâm aleminin çıkmaza girmesine ve bölünmesine sebep olan Hilâfet meselesi aynı
şekilde İslâm cemiyetinde meydana gelen ilk bölünmenin de
sebebi olmuştu. Dinin kurucusunun vefatından sadece yirmi
dört yıl sonra, dördüncü Halife Ali’nin tartışmalı hilâfeti sebebiyle başlayan ve bir daha da onarılamayan bir bölünmeydi bu.
Şiîler2 (MS 656-661 yılları arasında hilâfeti deruhte eden)
Ali’nin İslâm toplumunun Sünnî ekseriyeti tarafından kabul
edilen hilâfet zincirinde ilk ve son meşru halife olduğu ve hakikî hilâfetin Peygamberin kendisinden Ali’ye (fiilen var olan
ilk üç halifeyi Şiîler gayrımeşru gâsıplar addederek reddederler) ve Ali’den de tevarüs hakkı ve doğrudan nasb yoluyla
Ali’nin soyunu takip eden ve kendileri en sonuncularının olağandışı bir şekilde ortadan kaybolmasına kadar baskı altında ve
belirsizlik içerisinde yaşamış bulunan bir “İmam”lar silsilesine
geçtiği görüşündedirler. Şiî doktrinine göre “İmamlar”ın bu
sonuncusu (silsile içerisindeki zevatın kimlik ve sayıları noktasında Şiîlerin kendi aralarında bile görüş ayrılıkları vardı) es1
Bölümün sonundaki kaynakçaya, bilhassa Sir Thomas Arnold’un konuyla
ilgili The Chaliphate başlıklı değerlendirmesine bkz.: The Chaliphate,
(Oxford: Clarendon Press, 1924).

Yazarın bir münkir olduğunu hatırlatırız. (ç.n.)
2
Şiî ve Sünnî tabirleri tabii ki Sünnîler tarafından ihdas edilmiştir.
1920’lerde TÜRKİYE
rarlı bir şekilde dünyadan çekilmiş olarak halen yaşıyordu ve
bir gün tekrar zuhur edecekti. Onun yeniden zuhuruna kadar,
İmamet sıradan bir ölümlü tarafından üstlenilemezdi. Bu sebeple Şiîlere göre amelî plânda bir “Hilâfet Meselesi” bahis
konusu olamazdı. Her zaman İslâm ümmetinin kısm-ı azamını
teşkil etmiş bulunan —Sünnîler ise umumiyetle Ali’nin vefatından sonra fiilî olarak iktidarı ele geçiren ve elinde tutan
Halifelerin meşruiyetini kabul ediyordu. Müslümanlardan bir
azınlığın3 tarihî gerçeklere karşı çıkması, bu tavır devamlılığını
muhafaza etse bile, Hilâfet’in vaktiyle büyük bir siyasî müessese olmasına mani olmamıştır.
Bir din vazetmek için yola çıkan Muhammed Peygamber
—burada girmeye gerek görmediğim bazı şartların zorlamasıyla— arızî olarak bir devlet kurmak durumunda kaldı. Onun inşa
ettiği yeni topluluk olan Müslüman ümmeti hem dinî, hem de
siyasî bir birlikti. Binaenaleyh Hicret’ten sonraki iki asır zarfında Kur’an’dan ve Peygamber’in sünnetinden çıkarılan ve
bilâhare dört hukuk ekolünün farklı yorumları halinde berraklaşan Şeriat’ta ya da Sünnî İslâm Hukuku’nda “dinî” ile “siyasî” arasında, “manevî” ile “maddî” arasında, “semavîuhrevî” ile “dünyevî” arasında, “ruhî” ile “cismanî” arasında
bir ayırım ortaya çıkmıyordu. Bu ayırım Batı düşüncesinde son
derece barizdir ve Batılılar başka medeniyetlerin düşüncesini
ele alırken istem dışı bir şekilde bu kategorilerini işin içine
3
38
Bu azınlık Şiîlerden başka bazı Sünnîleri de ihtiva ediyordu. Hilâfetin
sadece otuz yıl yani Ali’nin vefatına kadar sürdüğü görüşü, Hanefî mezhebinin en büyük hukuk alimlerinden birisi olan ve İslâm akidesine ilişkin
eseri Türkiye’de makbul bir ders kitabı olan ve oralı birçok alim tarafından
şerh edilmiş olan Nesefî (M. 1068-1141)’ye aittir. Ona ait bu görüşü Multakatu’l-Ahbar’ı Osmanlılar’da üstün bir hukuk kitabı olan büyük Türk hukukçusu İbrahim Halebî (öl. 1549) de benimsemiştir. Şu var ki, Ehli-i Sünnet Hanefî mezhebinde bu görüş tamamıyla akademik bir halde ve gerçekten muallakta kalmış gözükürken, Şiîler bunu İslâmî meselelerin en hayatî
noktası olarak görmüşlerdir.
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
sokuyorlardı.4 İslâm toplumunda “Cami ve Devlet” bölünmez
bir bütündü ve bir bütün olarak kalmaya devam etti. Aynı zamanda Muhammed, Müslümanlar tarafından peygamberlerin
sonuncusu olarak görülüyordu, dolayısıyla onun halifesi yeni
nazil olan ilâhî vahye aracı olma vazifesini ondan miras alamazdı. —Hilâfet’in ilk tarihinin bir perspektif içerisinde görülebildiği ve bu makamın resmî akademik teorisi üzerinde çalışıldığı bir zamanda eserlerini kaleme alan— Hicrî sekizinci
asrın büyük Müslüman düşünürü İbn-i Haldun, Hilâfet’in mahiyetini şöyle ifade etmektedir:
Şurası açıktır ki Halife’nin gerçek fonksiyonu imanın müdafaası ve bu dünyanın idaresi yolunda Şari’in (yani peygamberin) vekili olmasıdır. Şu halde Şari çift yönlü bir
mes'uliyetle mükellefti: İmanla ilgili mes'uliyeti Şeriat’a
riayet edilmesini temin etmek ve insanları onun vazettiği
vazifeleri kabule ikna etmek; ve bu dünyanın idaresi ile ilgili bir mes'uliyet ki bu da tebaasının sosyal refahını temin
etmesiydi.5
Bu pasaja göre, Halife’nin vazifesi İslâm Hukuku’nun bölünmez bir bütün halinde icrasını temin etmekle sınırlandırılmıştır ve Halife’nin “İman”ı müdafaa ve dünyevî işleri idare
etme vazifelerinden her ikisinin de tamamiyle Batı’da “Dünyevî iktidar”a ait olarak görülen alana tekabül ettiğini görmek
mümkündür.6 Bu nokta milâdî on birinci asırda yaşamış bir
4
Tarihî olarak Batı menşeli bu ayırım Batı toplumuna ait bir hususiyettir. Bu
sadece İslâm toplumunda değil meselâ, gerek Kadim Yunan’ın Şehir devleti’nde, gerekse kadim ve çağdaş en ibtidaî topluluklarda da mevcut değildi.
5
İbn Haldun: Mukaddime (Arapça metin, üçüncü baskı, Beyrut, 1900, s. 218;
Baron McG. de Slane tarafından yapılan Fransızca tercümesi (Paris:, Imprimerie Impérial, 1863), 1. Cilt, s. 444.
6
Bazı Müslüman ilâhiyatçı —siyaset yazarlarına (klâsik dönem İslâm düşüncesinde teoloji, siyasî teoriden ayrılmış değildi) göre, Halife’nin birinci
—şeriatın tatbikini temin etme— fonksiyonunu icra edebilmesi için, içtihad
kudretine sahip olması gerekir. Bkz.: Hilafet konusunda el-Maverdi’den
Comte L. Ostrorog’un Fransızca tercümesi, (Paris: Leroux, 1925), 2. baskı,
s. 86-87 ve s. 144’teki dipnot. Daha sonraki görüş dört sünnî mezhebinin
kurulmasından sonra içtihad kapısı mutlak manada kapandığı şeklindeydi
39
1920’lerde TÜRKİYE
yazar olan el-Maverdi’nin Halife’nin görevleriyle ilgili tesbitlerinde de açıkça görülmektedir. Bu tesbitler Sir Thomas Arnold
tarafından şu şekilde hülasa edilmiştir:
Binanaleyh Halife idarî, hukukî ve askerî fonksiyonlar icrasına muktedir bir kişi olmalıdır. Bu fonksiyonları Maverdi şu şekilde ortaya koymaktadır: Dinin müdafaa ve
idamesi, hukukî anlaşmazlıkların hükme bağlanması,
İslâm diyarının muhafazası, suçlunun cezalandırılması, sınırların muhafazası için asker yetiştirilmesi, İslâm’ı kabul
etmeyi veya Müslümanların hakimiyetine boyun eğmeyi
reddedenlere karşı cihad ilân edilmesi, zekatların tahsil ve
taksimi, maaşların ödenmesi ve kamuya ait malların idaresi, ehil memurların tayini ve son olarak şahsen hükümet
mekanizmasıyla yakinen ilgilenmesi. Halife’den beklenen
bu çeşitli faaliyetleri Maverdi ‘dinin müdafaası ve devletin
idaresi’ şeklinde özetlemektedir.7
Akademik teoristler Halife’nin fonksiyonlarını a priori
olarak Orta Çağ’daki Batılı nazariyatçılarınkine benzer, ince
düşünülmüş mantıkî süreçlerle Kur’an ve Sünnet nasslarından
çıkardılar ve nihayet Hilâfet’in mahiyetine dair etraflı ve detaylı bir değerlendirme ortaya koydular; bu makamın mevcudiyetinin lüzumu; bu makama geçebilmek için ve bu makama seçilebilme için gerekli vasıflar; Müslüman cemaatin vasıflı temsilcileri (Erbabu’l-Hall ve’l-Akd; bunlar her kim olurlarsa
olsunlar gerçekte fiilen iktidarı ellerinde tutanlar oluyordu)
tarafından icra edilecek seçimin veya makamın önceki sahibi
tarafından yapılacak tayinin farklı usûlleri (vakıa, her iki du(aynı yer, s. 45). Her halûkârda içtihad, vahyi nassın salt yorumuydu ve bu,
müçtehidler arasında bir icma olmadıkça İslâm toplumu için bağlayıcı değildi. Daha geniş bilgi için The Encyclopedia of Islam’daki içtihad maddesine bakınız.
7
40
Arnold, a. g. e., s. 72. El-Marverdi’ye ait pasajın tam metni için bkz.:
Comte Ostrorog’un bir önceki dipnotta bahsi geçen tercüme, s. 143-149.
Bahis konusu dönemde Halife’nin hudutları savunma ve İslâm ordularını
seferber etme gibi geleneksel vazifeleri, Osmanlı Hilâfeti’nin ilgasına taraftar olan bazı Türkler tarafından Hilâfet’in devamının Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasıyla uyuşmadığına bir delil olarak sunuluyordu.
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
rum da Halife ve cemaat arasında mevcut sosyal mukavelenin
bir neticesi olmaktadır); makamda kaim Halife’nin cemaate
karşı görevleri; cemaatin Halife’ye karşı vazifeleri; kaim bir
Halife’nin hallini gerektiren —fizikî, zihnî ve siyasî— şartlar.8
Kuşkusuz bu akademik düşünürler, Batılı muadilleri gibi,
kendilerini çevreleyen dünyanın gerçekleriyle pek ilişkisi bulunmayan mücerred bir düşünce dünyasında yaşıyorlardı. Bu
sebeple onların Hilâfet’le ilgili teorilerinin, son eserinin de
ortadan kaldırıldığı 1924’e kadar, bu müessesenin tarihi üzerinde hemen hiçbir tesiri olmadı. Gerçekten 13 Mayıs 1926’da
Kahire’de toplanan Hilâfet Kongresi belki de Hilâfet’in geleceği hususundaki amelî meseleyi akademik çerçevede tartışmak için hareket serbestisine sahip İslâm Hukuku erbabı tarafından yapılan ilk toplantıydı. Bununla beraber Hilâfet’in teorisi her zaman mühim bir açıdan onun pratiğiyle örtüşmüştür. Bu
makamın, Müslüman ulemanın Batı düşüncesi bağlamına nakledilen tariflerinde nazari olarak tesis edilmiş bulunan “dünyevî” ve siyasî karakteri (teorinin şekillenmesinden daha önce
vaki olan ve belki onun aldığı nihaî şeklî büyük ölçüde açıklayan) tarihî gerçeklerle daha da güçlü bir şekilde kökleşmiştir.
Peygamber’in Halifesi veya Halefi iki farklı ünvan ile bilinmiştir:9 —Cemaat namazına ve diğer kamu işlerine atfen—
8
Hilâfet’in akademik teorisi noktasında en meşhur iki değerlendirme,
yukarıda kendilerinden söz edilen el-Maverdi (öl. 1058) ve İbn Haldun
(öl. 1405)’unkilerdir.
9
Bkz.: Arnold, a. g. e., c. 31-41. İbn Haldun (a. g. e., s. 191: Baron McG. de
Slan’ın tercümesi, 1. Cilt, s. 387) Halife ve İmam ünvanlarının her halde
birbiri yerine kullanılabileceğini ima ediyor gözükmektedir ve 25 Mart
1924’te Ezher rektörü ve Mısır’daki diğer önde gelen ulemanın yayınladığı
kararda “Hilâfet’in İmamet’le eş anlamlı olduğu” belirtilmektedir (2. maddenin başlangıcı). Sir Thomas Arnold söyle yazmaktadır:
İlk Halifeler bu üç ünvandan —Hilâfet, Emirü’l-Müminin ve İmam—
birisiyle tavsif edilebiliyordu. Bunların her biri bir ve aynı şahsiyetin
birer ünvanıydı, fakat Hilâfet onun dinin kurucusuyla, “Allah’ın elçisiyle” olan ilişkisini vurguluyor ve bu nebevi vekalet müminlerin itaatine bir sebeb-i mucib olarak serdediliyordu; ikinci ünvan olan Emirü’l-Müminin daha bariz olarak hükümdarın en üst harp reisi ve sivil
41
1920’lerde TÜRKİYE
İmam ya da “ümmetin lideri” ve anlam itibariyle Romalıların
“İmparator” ünvanıyla örtüşen Emirü’l-Müminin ünvanı. Emirü’l-Müminin ünvanı ikinci Halife Ömer dönemi gibi erken bir
tarihte kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihlerde Muhammed
tarafından Roma İmparatorluğu’nun hinterlandı durumundaki
Arabistan’da teşkil edilmiş bulunan küçük cemaat Roma İmparatorluğu ile aynı tarzda bir “alem şümul devlet” halinde yayılmaya başlamıştı ve bu tarihten itibaren Müslümanlara ait
Halife makamı Romalıların imparator makamının o tarihe
kadar geçirmiş bulunduğu gelişim çizgisinde gelişmeye devam
etmiştir.
Müminlerin Emiri de Romalıların imparatoru gibi teorik
olarak, kendisinin de muaf bulunmadığı kamu hukukunu icra
etmek üzere cemaat tarafından seçilen kanunla mukayyed bir
vekildi. Pratikte ise beşinci Halife Muaviye ve onun halefleri,
Augustus ve onun haleflerinden daha az olmamak üzere siyasî
idarenin başı olarak otoritesini belirtiyordu; üçüncü ünvan olan İmam
ise, daha ziyade belli bir dinî fonksiyon icra eden devlet reisinin dinî
faaliyetini vurgulamaktadır. Bu son “İmam” ünvanı Peygamber’in halifelerinin kudsî karakterine hususî bir vurgu yaptıkları için, Şiîler arasındaki ruhanî lideri en iyi tavsif etmektedir...
Kendisi de Şiî olan yüksek otorite sahibi Emir Ali Bey Hilâfet ile İmam
arasına kesin bir çizgi çekmektedir. Bu satırların yazarına gönderdiği bir
mektupta şöyle yazıyordu:
İslâmî sistemde iki hakim kavram var: (1) Ruhanî liderlik; (2) dünyevî
hakimlik. Bunlar Peygamber’in kendi örnek ve numunesinden neşet
etmektedir. O hem bir ruhanî lider, hem de cumhurun reisiydi. Bunlardan birincisi İamamet, ikincisi ise Hilâfet ismini almaktadır. Şia’nın
sisteminde İmamet Hilâfet’le birleştirilmektedir; bunun bu iki büyük
fırka arasındaki temel ayrılık noktası olduğunu göreceksiniz. Korkarım siz bu iki kavram arasındaki farkı yeterince belirtmiyorsunuz.
Emir Ali Bey’in bu husustaki değerlendirmesi için kendisinin The Spirit of
Islam isimli eserine (Londra: Christophers, 2. baskı, 1922) ve Edinburgh
Review, Ocak 1923’teki “Hilâfet ve İslâmî İhya” başlıklı makalesine bakılabilir. O bu makalede şöyle yazmaktadır:
Hilâfet Peygamber’in vekilliğidir... İmamet ise ruhanî liderliktir; fakat bu
iki kavram birbirinden ayrılamaz.
42
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
iktidarı kuvvet zoruyla ele geçirmiş askerî diktatörlerdi. Meşru
şekillerin görüntüsü altında otokratik bir hükümet icra ettiler ve
şartlar elverdiği takdirde makamlarını tabiî varislerine devrettiler. —Seçim şeklinin ancak ince bir kılıf teşkil ettiği nihaî
gerçek olan— inkılaba dayalı hilâfet güçlü bir hanedanlık eğilimiyle hafifletiliyordu; fakat müteakip hanedanlar varlıklarını
mütesellem “meşruiyet” ya da “ilâhî hak” müeyyidesiyle değil
kuvvet zoruyla idame ettiriyorlar ve her an vaki olabilecek bir
askerî devrimle alaşağı edilme tehlikesiyle yüz yüze bulunuyorlardı. Julii hanedanı yerini Flavii hanedanına, Antonini
hanedanı da yerini Severi’ye bıraktığı gibi, Aleviler Emevilere,
Emeviler de Abbasilere yerlerini bıraktılar; ve bu müteakip
hanedanlar arasında mevcut tek bağ bunların hepsinin ilk dört
Halife ve Peygamberin kendisi kadar Kureyş’e yani İslâm
öncesi Mekke’nin aristokrasisine mensup olmasıydı.10 Bu itibarla tarihteki Halifelerin kısm-ı azamı bu makamı ya tevarüsen veya devrim yoluyla ele geçirmiştir. Bir Halife’nin ferdi
hasletlerine binaen sulh çerçevesinde tayini —ilk dört Raşit
Halife’den en az birinin örneğinde tahakkuk etmiş de olsa—
Nerva’dan Marcus’a kadar Roma İmparatorluğu tarihinde “Filozof-Krallar”ın devreye girebilmesi kadar nadir bir istisna
teşkil etmektedir.
Yine de, silsiledeki bu düzensizlik ve hilâfet sürelerindeki
istikrarsızlık bu makamın geçici sahipleri bir tarafa, makamın
bizzat kendisinin siyasî prestij kazanmasına mani olmamıştır.
10
Bunun tarihî sebebi İslâm’ın kurucusunun kendisinin Kureyş’e mensup
olması ve Arabistan geleneğinde son derece güçlü olan eski akrabalık bağının yeni din bağını bastırmasıdır. (Meselâ Emeviler, hayatında Peygamberin amansız düşmanı olmalarına rağmen soylarından faydalanabilmişlerdir).
Peygamberin vefatından Moğollar’ın 1258’de Bağdat’ı istila etmelerine kadar Kureyş’e mensup olmayan hiçbir Halife’nin bulunmaması tarihî gerçeği
Peygamber’in kendisinin Kureyşî nesebin bu makamı üstlenebilmenin zaruri bir şartı olduğu anlayışını doğurmuştur. Bu mesele İbn Haldun tarafından
etraflıca tartışılmaktadır. O, bu hususta ulemanın ihtilâf ettiklerini kaydetmektedir ve kendisi, bu hususta geleneği kabul etmekle birlikte bunu,
umumî ve daimî liyakat şartının mevcut mekan ve zamandaki tatbiki şeklinde yorumlamak suretiyle rasyonelleştirdi.
43
1920’lerde TÜRKİYE
Bu, her ne kadar, başlangıçta siyasî güç kanalıyla hasıl edilmişse de, onu fevkalade aşacak derecede büyüyen bir prestijdi.
Milâdî dokuzuncu yüzyılda Bağdatlı Abbasiler kendi barbar
saray muhafızlarının kuklası oldukları zaman, onların eski
müstemlekelerinin farklı eyaletlerine yayılmış bulunan de facto
hakimler, hâlâ, bir zamanlar Roma’nın Batı eyaletlerindeki
barbar gasıpların, kendi barbar asker ağalarının gölgesi altında
aciz bir şekilde yaşayan Roma İmparatorlarından beklediği gibi
onlardan tayin ve yetki bekliyorlardı. Bağdat’taki Abbasî
Hilâfeti’nin 1258’de Moğollar tarafından tarihe gömülmesinden sonra Mısırlı Memlûkler meşruiyet kazandırıcı bir kurguyla, Memlûk iktidarının bizzat kendisinin 1517’de Osmanlılar
tarafından sona erdirilmesine kadar Kahire’de —birbirini izleyen Memlûk sultanlara kanunî yetki sağlamaktan başka bir
fonksiyonu bulunmayan— fahri otoriteler halinde muhafaza
edilen Abbasî soyunun bir kolunun vekilleri olarak hükümet
etmeyi uygun buldular.11
Mamafih Kahire Hilâfeti, başarıyla varlığını sürdürdüğü
Kahire Memlûkleri dışındaki Müslüman hükümdarlar arasında
yaygın bir kabule mazhar olabilmiş gözükmemektedir. 12 Sünnî
dünyasının diğer yerlerinde Abbasiler’in direkt iktidarlarından
dört asır daha uzun bir süre muhafaza etmeye muvaffak oldukları yetkilendirme hakkının bile 1258’de Bağdatlı son Abbasî
11
Kahire Abbasileri ile Memlûk Sultanları arasındaki ilişki Merovingian rois
fainéants ile onların Carolingian Saray Başkanları arasındaki ilişkiye veya
Japon İmparatorları ile Şogunları arasındaki ilişkiye benzemektedir. Buradaki fark, fiilî iktidarsız bir siyasî prestij ile, prestijsiz bir fiilî siyasî iktidar
arasında vakiydi. Fakat Abbasî Halifeliğiyle, Kahire’deki Memluk Sultanlığı’ndan her ikisi de siyasî müesseselerdi. Hilâfet etkili bir siyasî makam
olmaktan çıkması sebebiyle manevî bir makam değildi. O, müessir siyasî
gücünü kaybetmiş olmasına rağmen büyük bir siyasî mazinin prestijiyle
canlı tutulan siyasî bir makam olarak kalmıştı.
12
Bkz.: Arnold, a. g. e., “Kahire’deki Abbasî Halifeleriyle İslâm dünyasındaki diğer prensler arasındaki ilişkiler” başlıklı 8. Bölüm. Sir Thomas Arnold
Kahireli Halifelerin Memlûklar dışındaki Müslüman hükümdarlardan itibar
gördüğü istisnaî durumları kaydetmektedir; fakat o ayrıca umumiyetle “onların zillet içerisinde” olduklarını gösterir nitelikte deliller serdetmektedir.
44
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
Halifesi’nin kendi payitahtında kâfir bir istilacı tarafından
öldürülmesiyle hükümsüz kaldığı kanaati göze çarpmaktadır.
Bu tarihten 1517’ye kadar Halifelik ünvanı gayet tabii olarak
Mısır’dakiler istisna ehemmiyet iddiasındaki bütün Sünnî hükümdarlar tarafından üstlenilmiş gözükmektedir. 13 Meselâ
Osmanlı Sultanları, Avrupa’daki fetihlerinin fiilen var olan
beyliklerini büyük bir güç mertebesine çıkarmış bulunduğu
milâdî on dördüncü asrın son çeyreğinde kendilerini Halife
diye adlandırmaya başlamışlardı bile. Bu ünvan müsbet bir
manayı haiz olduğu ve boş bir şeklin ötesinde bir şey olmaya
devam ettiği müddetçe, “Sultan” gibi ünvanlarda mündemiç
olan yetki verilmiş otorite çağrışımının aksine, belki bununla
tam hakim bir istiklâl iddiası kasdediliyordu. Bu dönemde ona,
kesinlikle, dünyanın her tarafındaki Ehl-i İslâm’ın cümlesi
üzerinde ciddî manada hususi bir hakimiyet iddiası ifade eden
bir ünvan olarak bakılmıyordu. Meselâ Hindistanlı Moğol
hükümdarları on altıncı ve on yedinci milâdî yüzyıllarda Osmanlı Sarayı ile yaptıkları diplomatik yazışmalarda Halife
ünvanını bazan aynı mektup içerisinde hem kendilerine, hem
de Osmanlı çağdaşlarına atfediyorlardı.14 Bir tesadüf eseri ola-
13
Bkz.: Arnold, a. g. e., 9. Bölüm. “Müslüman hükümdar şimdi otoritesini
doğrudan Tanrı’dan aldığını ve Peygamber’in halifesi olduktan başka Allah’ın vekili olduğunu iddia ediyordu ve İmam ve Emirü’l-Müminin gibi o
tarihe kadar Halifelikle birleşmiş bulunan diğer sıfatlar genellikle askıda
kalıyor ve kendilerini Halife diye adlandıranlarca nadiren benimseniyordu.”
14
Sir Thomas Arnold, a. g. e., s. 158-162. On altınca ve on yedinci yüzyıllardaki bu iki Hilâfet iddialısının karşılıklı toleransı Orta Çağ’da Roma İmparatoru ünvanı için Doğu Roma İmparatorları ile Kutsal Roma İmparatorları
arasında geçen sert çekişmeye büyük bir tezat teşkil etmektedir. Buradan
çıkan netice modern Müslüman hükümdarların Orta Çağ hristiyan hükümdarlarından daha nazik ve tahammüllü olduğu değil, bunların Hilâfet ünvanına karşı kayıtsız olduklarıdır. Sir Thomas Arnold Mısır’ı —Memlûk Sultanlarını, emektar Abbasî Halifelerini ve her şeyi— fetheden ve buna binaen Halifeliğini Osmanlı seleflerinden daha iyi bir temele dayandırarak
iddia edebilecek durumda olan Sultan I. Selim’in hakikaten bu ünvana karşı
seleflerinden daha kayıtsız bulunduğunu delillendirmektedir (a. g. e., s.
139-158). Buna mukabil Selim kendisine fetih yoluyla Memluk sultanların-
45
1920’lerde TÜRKİYE
rak, milâdî on birinci, on ikinci ve on üçüncü yüzyıllardaki
barbar istilalarından sonra İslâm dünyasında yükselen ve buna
binaen Halife ünvanını üstlenen hanedanların hiçbirisi Kureyş
soyundan değildir. Fakat, Kureyş kanı taşımayı Hilâfeti üstlenmenin temel bir vasfı kabul eden gelenek, bu tarihe kadar
akademik teori içerisinde az veya çok kökleşmiş olmakla birlikte, fiilî olarak belli bir siyasî güç derecesine ulaşan Türk ve
Moğol prenslerini bu ünvanı üstlenmekten vazgeçirememiş;
diğer taraftan Hicaz’ın Haşimî Emirleri gibi hakikî manada
Kureyş soyuna mensup olan prensleri fiilî olarak Mısır’ın
Memlûk veya Osmanlı efendilerine tâbi oldukları müddetçe bu
ünvanı üstlenmeye sevkedememiştir. Filhakika, eğer Bağdat’ın
yağmalandığı 1258 ile Osmanlı Sultan-Halifesi II. Abdülhamit’in tahta çıktığı 1876 tarihleri arasında bir dereceye kadar
çok sayıda Müslüman prens tarafından üstlenilen “ünvandan
ibaret Hilâfet”in, bütün bir İslâm alemî üzerinde nüfuz sahibi
olmuş orijinal Hilafetle müşterek bir hususiyeti var idiyse, bu,
her iki çağda ferdi liyakat veya Kureyşî neseb değil, “manevî
iktidar” hiç değil, kafi gücün hükmüydü. 15
Hamidî İhya (1876-1922)
On sekizinci yüzyılda Batı’nın İslâm alemî üzerindeki nüfuzunun artmasıyla —ki bu nüfuz kendisini ilkin askerî ve
diplomatik baskı şeklinde ve bilâhare daha gizli fakat daha
dan geçen Hicaz’daki Mukaddes Şehirlerin muhafızlığı hakkına açıkça büyük ehemmiyet vermiştir.
15
46
Osmanlı hanedanı Kureyşî nesebe sahip olmamakla kalmıyor, hakimiyet
sahalarında, nazari olarak Hilâfet’in Ali’de son bulduğunu kabul eden Hanefî mezhebini resmî plânda himaye ediyordu. Ne var ki bu durum ne Osmanlı Padişahlarını bu ünvanı üstlenmekten vazgeçirdi, ne de Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hanefî ulemasının aktif bir tenkidine sebep oldu. Bu, ya
bu ünvanın içi boş bir şekil olarak görüldüğünü ya da Hilâfet’in müddeti ile
ilgili Hanefî reyinin hükümsüz olduğunu göstermektedir.
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
tesirli bir yol olarak fikirlerin intikali şeklinde izhar etti—
Hilâfet tarihinde yeni bir sayfa açıldı.
1774’deki Küçük Kaynarca Rus-Türk barış antlaşmasının
görüşmeleriyle başlayıp 1876’da II. Abdülhamit’in Osmanlı
tahtına çıkmasıyla sona eren yüzyıl zarfında Osmanlı Hilâfeti
ünvandan ibaret bir makam olmayı bırakarak ilk kez milletlerarası olaylarda aktif bir faktör haline geldi. Bu değişme üç yeni
gelişmenin neticesiydi: Bu gelişmelerin ilki Müslüman nüfusu
da barındıran eski Osmanlı eyaletlerinin mütemadi bir şekilde
Batılı hükümetlerin hakimiyetine geçmesi; ikincisi hızlı bir
düşüşe geçmiş bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun teşkil ettiği
kararsız bir istisnaî durum dışında belli bir ehemmiyeti haiz
hakim ve müstakil bütün Sünnî Güçler’in birbiri ardınca inkirazı ve yerlerini Batılı Güçler’in sömürge imparatorluklarının
alması (bu ikinci gelişmenin en bariz örneği, kısa bir anarşi
dönemiden sonra büyük bir Müslüman nüfusun Moğol idaresinden İngiliz hakimiyetine geçtiği Hindistan’dır); üçüncüsü ise
İslâm aleminde yeni bir dayanışma ruhunun ve bu ruhu pratik
bir şekilde ifade etmek için yeni bir arzunun doğmasıydı. Bu
sonuncu gelişme diğer iki gelişmeye karşı tabii ve gerçekten,
hemen hemen kaçınılmaz bir reaksiyondu. Birbiriyle bağlantılı
bu üç gelişmenin bir neticesi olarak Hilâfet’e ilgi canlandı ve
aynı zamanda da asırlardır isminden başka her şeyiyle atıl
bulunan bir makamın karakterine ilişkin bir düşünce karışıklığı
ortaya çıktı.
Bu karışıklık, Hilâfet’in tarihinin ve teorisinin yeterli bilgiden mahrum bulunan Batılı müşahede ehlince yanlış yorumlanması yüzünden ortaya çıkıyordu; bu müşahe ehli doğru
anlayamadıkları İslâmî bir müessese ile aşina oldukları Batılı
bir müessese arasında yanlış bir benzerlik kuruyorlardı. Bunlar
Hilafeti Papalıkla bir tutuyorlardı. Onu Batılı anlamda “manevî” bir makam olarak tarif ediyorlardı. Oysa bu İslâm düşüncesine oldukça yabancı bir tecritti. Sultan-Halife çift ünvanının
“manevî” ve “dünyevî” yetkileri Osmanlı Padişahı’nın şahsında tevhid ettiğini farzettiler ve bu yetkilerin farklı kişiler arasında bölüşülebileceği neticesini çıkardılar. —Milletlerarası
47
1920’lerde TÜRKİYE
meselelerde bir tesiri bulunmayan birkaç araştırmacı müstesna— bu şahısların hatası, Batı’da16 ve hatta klâsik bir İslâmî
eğitim yerine modern bir Batı eğitimi almış bulunan Müslümanların arasında bile oldukça yaygındı. Bu yanlış telâkki
Batılı hükümetlerle, Batı hakimiyeti altındaki Müslüman halklarla ve kendi Müslüman tebaasıyla olan ilişkilerinde Abdülhamit tarafından bilinçli olarak ve ustalıkla kullanıldı.
Müslüman nüfusun gayrimüslim hükümetlere tabi olması
durumu Şeriat’ı yorumlayan fakihler tarafından öngörülmemiş
ya da Müslümanların razı olacağı bir durum olarak düşünülmemişti. Bu anlayış mantıkî olarak dünyevî idarenin Müslüman cemaatin faaliyetlerinin ayrılmaz bir parçası olduğu ve bu
yüzden bütünüyle Müslüman cemiyetin ve onun fertlerinin
bütün kemaliyle hakikî bir İslâmî hayat sürdürmesine mani
olmadan gayrimüslim ellere terk edilemeyeceği gerçeğinden
çıkıyordu. Bu sebeple gayrimüslimlerin hakimiyetindeki bir
diyar “Daru’l-Harp” olarak görülüyordu ve —böyle bir diyarın
sakini olsun veya olmasın— bütün Müslümanlar, işgal altındaki bu topraklar Müslümanların hakimiyetine geçinceye kadar
savaşmakla mükelleftiler. Galiba Osmanlı İmparatorluğu’nun
terk edilmiş eyaletleri veya Moğollar’ın kaybettiği memleketler
gibi üzerinde bir zamanlar Müslüman hakimiyetinin tesis edilmiş ve içerisinde Müslüman bir nüfusun yaşamış bulunduğu
topraklar bu vazife için hususî bir ehemmiyet arz ediyordu.
Mamafih pratikte bu yeni vaziyete taraf olan bütün aktörler bu
keyfiyetin mantığını sonuna kadar zorlamadıkları takdirde
kendilerini sıkıntı içerisinde bulacaklardı. Gayrimüslim hakimiyetine geçen bir memleketin sabık Müslüman hükümeti, ya
Moğol hükümeti gibi artık mevcudiyetini devam ettiremiyor
veya Osmanlı hükümeti gibi belli bir eyaletini mecburen, zorunlu bir barış karşılığında bırakmış oluyordu. Mevcut şartlarda
savaşı sürdürmek imkânsız olabiliyordu. Diğer taraftan işgale
16
48
Bu anlayış Tableau General de l’Ottoman Empire isimli eserinin birinci
cildinde M. C. M. d’Ohsson tarafından yaygınlaştırılmış gözükmektedir
(Paris, 1787). Burada o, Sultan’ın “ruhanî otoritesi”nden bahsetmekte ve
ona “Müslümanların Papası” ismini vermektedir (Arnold, a. g. e., s. 170).
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
terkedilmiş topraklardaki Müslüman nüfusun yalnız başlarına,
sabık Müslüman hakimlerinin himayesini kaybetmeden önce
aleyhlerine dönmüş bulunan bir mücadeleyi sürdürmeleri beklenemezdi. Yeni gayrimüslim hükümet ehlinin, yeni Müslüman
tebaasının, yeni rejimin hükmü altında icrası açıkça imkânsız
olan dinî vecibelerini ifaya kalkışmak suretiyle ye’se sürüklenmelerini arzu etmesi ise hepsinden uzak bir ihtimaldi. Bu
yeni hükümet ehli Batılı veya Batıcı oldukları için tabiî olarak
vaziyete münasip düşen Batı tarzı “dünyevî” ve “manevî” iktidar ayırımında bir çözüm aramaya başladılar ve bahsi geçen
yanlış benzerlik kurgusuna dayanarak bunu Müslümanlarla
ilgili şartlara tatbike kalkıştılar.
Meselâ 21 Temmuz 1774’te Küçük Kaynarca’da imzalanan ve Kırım Tatarlarının Osmanlı İmparatorluğu’ndan müstakil ilân edildiği Rus-Türk barış anlaşmasında (Madde-3) şöyle
deniyordu:
Dinî merasimlere gelince: Tatarlar Müslümanlarla aynı
akideyi paylaştıklarına göre, majesteleri Sultan da Muhammedî dinin hakim Halifesi olarak görüldüğüne göre,
bu insanlar —henüz tesis edilmiş şekliyle siyasî ve medenî
hürriyetlerinden taviz vermemek şartıyla— Halife’ye karşı
hukuklarının prensipleri mucibince davranacaklardır.
Yine 15 Ekim 1912’de Uşi’de imzalanan ve hükmünce
Tripoli ve Bingazi eyaletlerinin Osmanlı İmparatorluğu’ndan
ayrıldığı İtalyan-Osmanlı barış anlaşmasında; Sultan’ın terk
edilen topraklardaki Müslüman nüfusa, kendisinin hakimiyet
haklarını kullanarak kendilerine “tam ve tekmil muhtariyet”
verdiğini ilân etmesi ve devamla şöyle demesi öngörülüyordu:
Mukaddes Hukuk Şeriat’ın hükümlerinin geçerliliğini sürdürmesi maksadıyla kadıyı tayin etme hakkımızı mahfuz
tutuyoruz. Kadı da Şeriat’ın hükümlerine uygun olarak
mahallî ulema arasından naibler tayin edecektir.
Benzer şekilde 29 Eylül 1913’te İstanbul’da imzalanan
Türk-Bulgar barış anlaşmasında şöyle deniliyordu:
49
1920’lerde TÜRKİYE
Zat-ı Şahane’nin Halife olarak, ism-i hümayunları (Bulgaristan) Müslümanlarının cuma namazlarında zikredilmeye
devam edecektir. (Madde 8)
Antlaşmaya Bulgaristan’daki müftülerle ilgili bir de düzenleme eklenmiş bulunuyordu. Mahallî müftüler Bulgaristan
seçim kayıtlarına göre buradaki Müslüman halk tarafından
seçilecek, onlar da bütün ülke için bu Müslümanlarla İstanbul’daki Şeyhülislam arasında bağlantı vazifesi görecek olan
Baş Müftü'yü seçeceklerdi. Şeyhülislam sadece Bulgaristan
Baş Müftüsü’ne değil, Baş Müftü’nün tavsiyesi üzerine mahallî
müftülere de fetva yetkisi verecekti. Bu şekilde Bulgaristan
müftüleri Bulgaristan’daki Müslüman halk tarafından seçilmiş
olsalar da bir Osmanlı resmî otoritesinden müsaade almadan
vazifelerine başlayamıyorlardı. Yine antlaşmanın şartlarına
göre eğer Baş Müftü Şeriat’a aykırı olduğuna hükmederek
mahallî bir müftünün fetvasına müsaade etmezse mesele Baş
Müftü’nün kararını iptal etme yetkisine sahip bulunan Şeyhülislam’a ulaştırılacaktı. Şeyhülislam Osmanlı tahtının bir hukuk
memuru olduğuna göre bu düzenlemenin tatbiki Osmanlı Sultan-Halifesine Bulgar milliyetine mensup Müslümanlar üzerinde yetki hakkı veriyordu.17
Bu şekilde Osmanlı hükümeti ile gayrimüslim güçler arasındaki, üç metinle örneklendirdiğimiz, bu tip milletlerarası
anlaşmalara “İmza Koyan Yüce Taraflar” zımnen, Batı menşeli
“dünyevî” ve “manevî” iktidar ayırımını uygulanabilir kabul
etmiş oluyorlardı. Fakat bu ayırım gerçekte tahakkuk etmediği
için, sonuç tamamıyla, bunu yanlış bir anlayışla gündeme sokan tarafın aleyhinde ortaya çıkıyordu. İlgili gayrimüslim hü17
50
14 kasım 1913’te yapılan Türk-Yunan Barış Antlaşması’nın 11. ve 13.
maddelerini mukayese ediniz. 29 Eylül 1913’te yapılan Türk-Bulgar barış
Antlaşması’nın yukarıda geçen hükümleri 19 Nisan 1909’da yapılan (Bulgaristan’ın istiklâlinin ilânıyla ilgili) Türk-Bulgar Antlaşması’nda ve 26
Şubat 1909’da yapılan (Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan’a ilhakı ile
ilgili) Türk Avusturya-Macaristan Antlaşması’nda ön görülmüştür. Aynı
meseleler bahis konusu dönemde yeni bir Türk-Bulgar Antlaşması için yapılan görüşmelerde de ortaya çıktı.
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
kümetler, Osmanlı Sultan-Halifesini, Hilâfet’in ifade ettiğine
inandıkları “manevî” iktidar mevkiinde bırakmak gibi ucuz bir
fiyat karşılığında sonu gelmez bir din savaşına maruz kalmadan
meşru bir siyasî ünvanı temin edeceklerini tasavvur ediyorlardı.
Diğer taraftan Sultan-Halife, karşı tarafın kendi kendini aldatmasına zımnen müsaade ederek hiçbir hamle yapmadan Sultan
olarak kaybettiği “dünyevî” iktidarı eksiksiz bir biçimde Halife
olarak geri alıyordu. Eyaletlerini işgal eden gayrimüslim hükümetler onu Halife olarak tanıdığı ve onun mahallî müftüleri
tayin etme hakkını kabul ettiği müddetçe, mahallî Müslüman
halkın gözünde onun hukukî hakimiyeti bir aşınmaya uğramadan varlığını sürdürecekti.
Bu keyfiyet o derece doğruydu ki, yeni hükümetler “dünyevî” ve “manevî” iktidarlar arasındaki farazî ayırıma mebni
bu tip düzenlemelerin işlemesinin imkânsız olduğunu sür'atle
keşfettiler. Meselâ Rus hükümeti 1783’te yukarıda geçen pasajın 1774 anlaşmasından çıkarılması için ısrar etti. İtalya hükümeti 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması’na Türkiye’nin 18 Ekim 1912’de imzalanan antlaşma çerçevesinde
Libya’da faydalandığı her tür hak ve ayrıcalığın ve bununla
bağlantılı bütün vasıtaların iptalini kabul ettiğini belirten bir
madde (Madde-22) eklenmesini sağladı. TBMM’nin 1 Kasım
1922’de çıkardığı kanunla, kendisi Türkiye Devleti’ndeki hakimiyetin tamamını üstlenip Hilâfet’in de devamına karar vermişken, çok geçmeden daha önceleri Ruslar’ın ve İtalyanlar’ın
yaptığı gibi hakimiyetsiz bir Hilâfet’in bizatihi bir çelişki olduğunu fark etmesi şaşırtıcı değildir. Osmanlı Hilâfeti’nin 3 Mart
1924’te Türkiye’de ilga edilmesi; Osmanlı Halifesi’nin
1789’da Kırım’daki, 1923’te de Libya’daki otoritesinin iptal
edilmesi kadar kaçınılmazdı. Bununla birlikte bütün bu ve
benzeri örneklerdeki yanlış benzerlik kurgusu geçici de olsa bir
düşünce karmaşasına yol açtı ve Hilâfet’i bir ünvandan ibaret
olarak taşıyan şahsa kârlı bir siyaset imkânı verdi. II. Abdülhamit (1876-1909) bu fırsatı en mükemmel bir ustalıkla kullandı.
51
1920’lerde TÜRKİYE
Abdülhamit tahta çıktığı zaman Hilâfet’le ilgili yanlış yorum iyi bir şekilde yerleşmişti ve yukarıda zikredilen diğer iki
gelişme de oldukça ileri bir düzeydeydi. 1876 ve 1882 yılları
arasında büyük çapta Müslüman nüfusu barındıran —BosnaHersek, Bulgaristan, Doğu Rumeli, Kafkasların güneyinde
bulunan üç sancak Kars, Ardahan, Batum, Mısır ve Tunus
gibi— eski Osmanlı toprak ve memleketlerinden birçoğu gayrimüslim hükümetlerin hakimiyeti altına girdi. Bu arada önceleri müstakil bulunan birkaç Müslüman devlet ya esaret altına
giriyor ya da büsbütün izmihlâle gömülüyordu. Ünvandan
ibaret kalmış olan son Moğol İmparatoru da 1857’de İngilizler
tarafından tahtından indirilmişti. Bu tarihten önce çeyrek asırdan fazla bir zamandır Moğol hanedanı etkili bir iktidardan
tamamen mahrum bir şekilde Delhi’de Doğu Hindistan Şirketi’nin misafirleri gibi yaşıyorlardı. Kafkaslar’daki müstakil son
Müslüman halklar 1859 ve 1864 yılları arasında ya Ruslar’a
teslim olmuş veya mülteciler halinde Osmanlı topraklarına göç
etmişlerdi. Orta Asya’nın batısında Ruslar 1863-1886 yılları
arasında Hazarlı bağımsız Türkmenleri İran ve Afganistan
sınırına kadar istila ederek bu civardaki müstemlekelerini tamamladılar. Afganistan 1879’da dış ilişkilerinin kontrolünü
kendi eliyle İngiliz-Hint hükümetine teslim etti. Son olarak
Orta Asya’nın doğusunda on dokuzuncu yüzyılın ortalarında
Çin İmparatorluk hükümetine karşı ayaklanarak müstakil Müslüman devletleri kurmaya teşebbüs etmiş bulunan Çin’in güney
batı ve kuzey batı eyaletlerindeki Çinli Müslüman azınlıklarla
Çin Türkistanı’ndaki Türkî Müslüman halklar, güneybatıda
1856’dan 1872’ye ve kuzeybatıda 1862’den 1878’e kadar
süren mücadelelerden sonra sindirildiler.
Bütün bunların neticesinde Abdülhamit kendi hakimiyet
alanı hızla küçülmekle birlikte tahta geçişinden hemen sonra,
kendisini, Modern Çağ’da halifeliği ünvanlarına eklemiş bulunan Sünnî Güçler içerisinde ayakta kalabilmiş tek iktidar sahibi
olarak buldu. Halifelik’te ciddî manada hak iddia edenlerden
ayakta kalabilen bir de, İslâm dünyasının Uzak Batısında istiklâllerini sürdüren Faslı Filali Şerifleri vardı. Bu Şerifler
52
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
soylarını, Kureyş’e dayandırmakla kalmayıp Fatma ve Ali
kanalıyla Peygamber’in kendisine kadar çıkarabilmeleri itibariyle de Abdülhamit’ten avantajlıydılar. Fakat Mısır, İslâmî
meselelerde öncülük edebilmek için çok geri ve sapaydı. Sünnî
dünyasının geri kalan kısmı söz konusu olduğunda Abdülhamit, varlığını sürdüren, Hilâfet ünvanına sahip tek kişiydi ve
sadece tek olmak sebebiyle bu ünvan yeni bir değer kazandı.
Bu arada Batılı bir siyaset yazarı olan M. C. M. d’Ohsson
1787’de yayınlanan Tableau General de l’Empire Ottoman
isimli eserinde Osmanlı Hilâfeti’nin Halife ünvanını keyfi bir
üslenme girişimiyle değil, son Abbasî Halifesi ile Osmanlıların
Mısır fatihi olan I. Selim arasında Kahire’de yapılan resmî bir
devir teslimle elde ettiğine dair bir söylentiye geçerlilik kazandırdı.18 Osmanlı Hilafeti’ni Moğol Halifeliği’nden büsbütün
farklı bir meşruiyet plânına taşıyan bu söylenti, çağdaş bir
kayıtla desteklenebilmiş değildir.19 Mevcut deliller, aksine,
Osmanlıların bu ünvanı Moğollar ve aynı durumdaki diğerleri
gibi ciddî bir gerekçeleri ve ilişkileri olmadan üstlendiklerini
göstermektedir. Mamafih söylenti bir defa ortalıkta dolaşmaya
başlayınca ciddî bir tahkik ve tenkide tabi tutulmadan tekrarlanıp duruyordu.20 Abdülhamit başka bir iddia sahibinin övünemeyeceği, efsanevi de olsa yerleşmiş bir meşruiyet iddiası ile
18
Bkz: Sir Thomas Arnold, a. g. e., “Sultan Selim Mısır’da” başlıklı 12.
Bölüm.
19
(Son Kahireli Halife) Mütevekkil’in bu dönemdeki durumu hakkında
elimizde bulunan bu tip bilgileri Abbasî Halifesi’nin akıbetiyle ilgilenmiş
ve bu hususta epey bilgi sahibi gözüken Mısırlı alim İbn İyaz’a borçluyuz.
Bu şahıs birçok tafsilat veriyor, fakat onun yüksek makamını devri hususunda en küçük bir işaret mevcut değil, (Arnold, a. g. e., s. 143). Emir Ali
Bey bu menfi delili reddetmektedir. Yukarıda nakledilen hususi mektubunda şöyle yazmaktadır: “İbn İyaz, Selim’e karşı çok insafsız ve bir propagandacı gibi, bir partizan gibi yazıyor. Bana göre İsveç sefiri d’Ohsson
Osmanlı hakimlerinin arşivlerine girebilmiş olması bakımından çok daha
güvenilirdir.” Fakat d’Ohsson gerçekte bu hikâyeyi destekler mahiyette
resmî bir belgeden bahsetmiş falan değildir ve böyle bir belge belki de bilinmiyordur.
20
Bkz. Sir Thomas Arnold, a. g. e., s. 146-147 ve 212.
53
1920’lerde TÜRKİYE
bu ünvanın hayattaki tek sahibi olması hasebiyle Osmanlı
Hilâfeti’ni lehinde kullanabilmek için uygun bir mevkide bulunuyordu. Elinde iyi bir fırsat, kendisinde de bunu yapacak
derecede kuvvetli bir emel vardı.
Abdülhamit’in elindeki fırsat kendi imparatorluğunun son
eyaletlerinin Müslüman nüfusundan çok, zevale uğramış muadillerinin, şimdi “çobansız kalmış bir sürü” halinde gayrimüslim hakimiyeti altında bulunan sabık tebaasıyla ilgiliydi. Batı
hakimiyetine geçmiş bulunan eski Osmanlı Müslüman nüfusunun çoğu —meselâ Mısırlılar ve Tunuslular— İslâm dünyasının merkezinde ve Batı Avrupa’ya oldukça yakın bir mevkide
bulunuyordu. Bu iki keyfiyet onları, İslâmî mazilerine dönmekten ve kendilerini yakın bir geçmişte Batı hakimiyeti altına
girmekten kurtaramamış olan Osmanlı Halifesi’ne bel bağlamaktan ziyade, kurtuluşlarını kendi ayakları üzerinde durarak
ve Batılı motifler etrafında kendilerine mahsus bir millî hayat
geliştirerek aramaya sevketti. Buna mukabil Moğollar’ın ve
izmihlâle uğramış diğer Müslüman güçlerin sabık tebaası ekseriyetle “dağınık çevre”ye mensuptu ve azınlık olmaları hasebiyle, yaşadıkları ülkelerde milliyetçiliğin yayılması bunların
aleyhineydi. Eğer Hint, Rus ve Çin imparatorluklarından millî
devletler doğacak olursa bunlar Müslüman değil Hint, Rus ve
Çin millî devletleri olacaktı. Milliyetçilik cereyanı bu Müslümanları dalgaları altında boğmakla tehdit ediyordu ve bu yüzden onlar kendilerine bir ittihat mihveri sağlayabilecek ve
İslâm dünyasının birleşmiş güçlerini kendi müdafaalarına seferber edebilecek bir müessese olarak Halifeliğin ihyasını
memnuniyetle karışlamaya hazırdılar. Hindistan ve Rusya’daki
Sünniler kadar Şiîlerin de Hamidî ihya hamlesini ilgiyle izlemeleri kayda değer bir husustur. Bu noktada mevcut durumun
psikolojik talepleri Şiî akidesinin temel doktrinlerinden daha
kuvvetliydi.
O zamanlar Hindistanlı ve Rusyalı Müslümanlar Abdülhamit’in hissiyatlarını istediği gibi çekip çevirebilmesi için
İstanbul’dan uygun bir mesafede bulunuyorlardı. Onlar Osmanlı İmparatorluğu’nun çürümüşlüğünden ve Hristiyanlar
54
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
kadar Müslümanların da üzerine çöken istibdattan bihaber
bulunmaları için kafi derecede uzaktaydılar. 21 Aynı zamanda
yeni bir dayanışma anlayışına ulaşmaları ve Osmanlı Halifesi’nin prestijinin ihtişamına kapılmaları için yeterince hazırdılar. Bundan bir asır önce Hindistan ve Rusya’da dağılmış Müslüman topluluklarla İstanbul’da sakin bir Halife arasında daimî
ilişkiler kurulması fiziki olarak imkânsız olurdu. Fakat şimdi
—buharlı gemiler ve şimendiferler, telgraflar ve gazeteler ve
sistemli teşkilâtlanma ve propaganda metodları gibi—Batı
mahsulü modern muhabere imkânlarının dünya çapında yaygınlaşması gerekli vasıtaları sağlıyordu. Buharlı geminin icadı
Felemenk hakimiyetindeki Doğu Hint adalarından ve İngiliz
Hindistanı’ndan Cidde’ye doğru deniz yolundan hac seferlerini
teşvik ediyordu. Afganistanlı, Orta Asyalı ve Kafkasyalı orada
kendilerini taşıyacak bir Rus, İngiliz, Fransız veya Avusturya
gemisine biniyor ve —Osmanlı Halifesi’nin Boğaz’a nazır
sarayının
pencerelerinin
önünden
ve
daha
sonra
21
Bu satırların yazarı, bir defasında İstanbul’da mukim bir İngiliz’den bu
husustaki bilgisizliğin insafsız bir şekilde dağılıp yok olduğunu duydu.
Olayı anlatan bu şahıs, becerikli bir iş adamı ve İngiliz Hint Hükümeti’nin
sadık bir tebaası olan Hindistanlı Müslüman bir tacirle ticarî ilişkiler yürütüyormuş. Bu Müslüman tacir, İslâm’ın Hindistan’daki son hakimiyet alanını kaybetmesinden derin bir üzüntü duyuyor ve Osmanlı Hilafetinde Moğol İmparatorluğu kadar ihtişamlı ve İngiliz Raj’ı kadar etkili Müslüman bir
gücün varlığını sürdürdüğü inancıyla teselli buluyormuş. Uzun yıllar bir
Müslüman olarak izzet-i nefsi hatırına bu hayalini muhafaza eden bu tüccar
Hilâfet’in merkezî olan ve kendisi için Hicaz’ın mukaddes diyarından daha
çok anlam taşıyan İstanbul’u ziyaret etmek için yeterli parayı biriktirmiş ve
İstanbul’da da İngiliz arkadaşına misafir olmuş. Hilâfet hakkında uzun zamandır kurduğu hayal ile katı gerçek arasındaki tezat onu elim bir kedere
sürüklemiş. Darü’l-İslâm’daki Müslüman Hükümet ile Hindistan’daki İngiliz Hükümeti arasındaki büyük standart farkı onu dehşete düşürmüş ve yurduna zihnî altüst olmuş olarak dönmüş. Bu şahıs bu durumda kuşkusuz
Hamidî propagandasının önceki müsbet etkisinden daha çok tepki duyacaktır; fakat tabii ki o bir istisnaydı. Gerçekleri tahkik etmek için İstanbul’u ziyaret eden Hindistanlı ve Rusyalı Müslümanların sayısı son derece azdır ve
bu tür müşahidler kendi ülkelerine döndüklerinde Osmanlı Hilâfeti üzerine
tenkitler yayınlamak suretiyle kendilerini dindaşlarının hareketine maruz
bırakacak değildiler.
55
1920’lerde TÜRKİYE
Fransız eseri olan Süveyş Kanalı’ndan geçerek— yolculuklarının hiçbir kısmında eskiden olduğu gibi zahmet çekmeden
Cidde’ye varıyorlardı. Abdülhamit’in kendisi İslâm dünyasından toplanan gönüllü bağışlarla Hayfa ve Şam’dan Medine’ye
uzanan Hicaz Demiryolu’nu inşa ettirmek suretiyle bu yeni
imkânları genişletti. Bu teşebbüs Osmanlı Hilafeti’ni tanıtma
ve Osmanlı hükümetinin Suriye ve Arabistan’daki stratejik
pozisyonunu kuvvetlendirme maksatlarından her ikisine de
hizmet ediyordu.
Abdülhamit, propagandasında fazla ileri gitmekten dikkatli bir şekilde kaçındı. Eğer o Hilâfet’in “dünyevî” cihetini
vurgulasaydı, Batılı hükümetler onun, kendi Müslüman tebaaları tarafından Halife kabul edilme hususundaki hak iddiasını
reddetmek zorunda kalacaklardı. Vakıa, Abdülhamit makamının delalet ettiği siyasî fonksiyonu ne olur olmaz devreye soktu, ne de ondan vazgeçti. Onun ustalıklı müphem tavrı Batı’nın
Hilâfet hakkındaki yanlış anlayışının onun lehinde cereyan
etmesini mümkün kıldı. Saltanatının ilk yıllarında Büyük Britanya ve Rusya arasındaki ilişkiler 1877-1878 Rus-Türk Savaşı
ve bu savaşın sonuçlarıyla gerginleşince, İngiliz-Hint hükümeti
gerçekten, Ruslara karşı Büyük Britanya ve Müslümanlar arasında ortak bir cephe oluşturulmasını arzulayan Hindistanlı
Müslümanları Osmanlı’nın Hilâfet iddialarını kabule teşvik
etmiştir.22 İngilizler’in, Osmanlılar’ın Hilâfet iddialarının ken22
56
“Türkiye’yi Hindistanlı Müslümanların gözünde büyütmek için en çok
uğraşanın İngiltere’nin bizzat kendisi olması gayet tuhaftır. On dokuzuncu
yüzyıl zarfında uzun bir süre Osmanlı İmparatorluğu’nu Rusya’ya karşı
desteklemek bu ülkenin politikası olmuştur... Bu politika 1878’de Rus orduları İstanbul kapılarına dayandığı zaman Hindistan birliklerinin Malta’ya
kadar gönderilmesi neticesini vermiştir... Bu Türkiye’yi Hindistan’a her
zaman olduğundan daha çok yaklaştıran bir jest olmuştur. Bu jest Türkiye’yi en çok da Hindistanlı Müslümanlara yaklaştırmıştır. O zamanlar bu
Müslümanlara Türkiye ve Hindistan arasında ilgi odağı olan topluluk izlenimini vermek için büyük çaba sarf eden, hatta Britanya İmparatorluğu’ndan sık sık dünyadaki en büyük Müslüman imparatorluk diye bahseden
(zira bu imparatorluk Türkiye’den daha çok Müslüman barındırıyordu) İn-
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
dilerini kısa vadedeki maksatlarına ne kadar hizmet ederse
etsin, bunun aynı zamanda Hindistan hükümetinin Hindistanlı
Müslümanlar üzerindeki siyasî otoritesine bir tehdit teşkil ettiğini fark edemedikleri açıktır. Vakıa, Abdülhamit 1880’den
itibaren gittikçe Türkiye’nin aleyhine dönen İngiliz siyasetinin
yeni istikametine, Hindistan’da İngiliz aleyhtarı propaganda
yürütmek suretiyle karşılık verdi.23 Fakat bu teşebbüsünde aşırı
gitmedi ve tahtta kaldığı müddetçe Hindistanlı Müslümanlar
ciddî bir bağlılık bocalamasıyla karşı karşıya kalmadılar. Belki
ancak sıkı bir sorgulamayla utana sıkıla Abdülhamit’in Halife
olarak sadece imanlarının resmî müdafii değil, aynı zamanda
dinî işlerin olduğu gibi dünyevî işlerin de meşru hakimi olduğunu itiraf ederlerdi. Ayrıca Hindistanlı Müslümanlar daha
önceki kuşaklardan Bağdat’taki Abbasî Halifesi’nin yetki tevcih etmek suretiyle —Gaznevî veya Gorî olan— mahallî bir
Müslüman hükümdarın fiilî hükümetine meşruiyet kazandırdığı
şeklindeki bir söylentiye aşinaydılar. 24 Osmanlı Halifeliği ve
İngiliz Hükümeti arasındaki ilişkiler aynı bağlamda telâkki
edilebilirdi. Bunun ötesinde ne Hindistanlı, ne de Rusyalı Müslümanlar bu tarihte, başlarına sıkıntı açabilecek bir meseleyi
gündeme getirmek arzusunda değildiler.
giltere’nin kendisiydi.” (Sir Valentine Chirol, India, [Londra: Benn, 1926],
s. 217-218). 1877-1878 Türk-Rus Savaşı esnasında Osmanlı Hükümeti İngiliz Hükümeti’nin teklifiyle Afganlılar’a Rusya’nın İslâm’ın düşmanı, Büyük Britanya’nın ise dostu olduğu imajını vermek için Afganistan’a iki kazasker birisi başkanlığında bir ulema heyeti gönderdi. (Bu gerçek, okuduğunuz satırların yazarına babası bu heyette aza bulunmuş bir arkadaşı tarafından anlatıldı.)
23
1884’te, Hindistan’da devlet memuriyetinden çıkarılmış Pencaplı bir Müslüman tarafından Abdülhamit’in Yıldız Köşkü’ndeki hususi matbaasında
hususiyle Hindistan’da okunmak için basılan İslâmcı yayın organı Peyk-i
İslâm daha önce Hindistanlı Müslümanlar arasında dağıtılıyordu. (Bu bilgiyi, elinizdeki eserin yazarına yazdığı bir mektupta Valentine Chirol vermektedir.)
24
Milâdî on dördüncü yüzyılda Kahireli Halife’nin Muhammed b. Tuğlak ile
Firuz Şah’a yetki verişini mukayese ediniz (Arnold, a. g. e., s. 103-105;
Emir Ali, The Sprit of Islam, s. 131).
57
1920’lerde TÜRKİYE
Gerek İngiliz ve gerekse Rus müstevliler yeni Müslüman
tebaalarına iyi davrandılar. İngilizler Hindistan Müslümanlarını
Hinduların baskısından kurtardılar. İslâm Hukuku’nu icra eden
Müslüman kadılar 1864’te azledilmekle birlikte, 25 bunlar Müslümanların şahsî işleri dava mevzuu oldukça İngiliz-Hint mahkemelerinde Şeriat’ı icra etmeye devam ettiler. Sür'atli bir
şekilde Kuzey-Batı Sınırı’nın ötesine yerleşen ve Hindistan
Ayaklanmasının sonrasına kadar İngiliz Hükümeti’ne karşı
cihadı sürdüren Hindistan Vahhabilerinden uzlaşmasız bir grup
Hindistan Müslüman cemaatinden geniş çapta destek bulamadı
ve en sonunda mukavemetini kaybetti. 1870’te otorite sahibi
hukuk alimlerinin fetvalarıyla İngiliz Hindistanı’nın Daru’lHarp değil Daru’l-İslâm olduğu açıkça ilân edildi.26 Rus Hükümeti ise, Şeriat’ın icrasını Müslümanların eline ve büyük
ölçüde onların kontrolüne bırakması bakımından İngiliz Hint
Hükümeti’nden daha liberaldi. Rus Çarı’nın Kafkaslar ve Orta
Asya’daki Müslüman tebaası, Osmanlı Padişahı’nın Hristiyan
tebaası gibi, hususi bir vergi ödemesi karışlığında mecburî
askerlik hizmetinden muaftı.27
Başta Abdülhamit’in kendisi olmak üzere dolayısıyla bütün taraflar Osmanlı Halifeliğinin delalet ettiği anlam çerçevesinin müphem bırakılmasından memnundular. Hareketlerinden
anlaşıldığı kadarıyla onun makamının prestijini “dağınık çevre”nin Müslümanları arasında tesis ederken, en kuvvetli saikinin Osmanlı Padişahı’nın siyasî otoritesini tedrici bir intikalle o
tarihe kadar hiçbir zaman Osmanlı hakimiyetine girmemiş
bulunan Müslüman nüfusa yaymak arzusundan ziyade, Halife25
Bkz.: Sir W. W. Hunter, Our Indian Musulmans: Are they bound in conscience to rebel against the Queen?, (Londra: Trübner, 1871), s. 136.
26
Bu fetvalar ve bunların tenkidî tahlili için bkz.: Sir W. W. Hunter, a. g. e.
27
1917 Devrimi’nden önce Rus İmparatorluğu’ndaki Müslümanların statüsü
için bkz.: H. Koch, Die russische Gesetzgebung übir den Islam bis zum
Ausbruch des Weltkrieges, (Berlin: Der Neue Orrent Press, 1918). On altıncı yüzyıldan beri Rus tebaası olan Volga Havzası Müslümanları için mecburî askerlik hizmeti vardı. Tabii ki İngiliz Hindistanı’nda mecburî hizmet
meselesi ortaya çıkmadı.
58
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
liğini tanıtarak hariçteki Müslümanların manevî desteğini temin etmek suretiyle kendi Müslüman tebaası üzerindeki otoritesini tahkim etmek olduğu göze çarpmaktadır. Göreve gelişinden dört aydan daha kısa bir süre sonra Abdülhamit, 23 Aralık
1876’da Kanun-i Esasi’yi yürürlüğe koymak zorunda bırakıldı.
Bu anayasada kendisi Sultan ve Padişah ünvanlarıyla birlikte
Halife olarak da zikrediliyordu, fakat aynı zamanda kendisinin
“dünyevî” iktidarı aristokrasiden 1831 Belçika Anayasası çizgisinde bir meşruti monarşiye tahvil ediliyordu. 28 Abdülhamit
sür'atli bir şekilde Jön Türk reformcularının lideri olan Mithat
Paşa’yı azletti,29 ilk meclisi feshetti ve anayasayı askıya aldı.
Fakat hep meşrutiyet hareketinin korkusuyla yaşadı ve
1908’deki başarıya ulaşan ihtilalin ardından İttihat ve Terakki
Fırkası’nın aynı yılın 23 Temmuzunda kendisini Mithat’ın
anayasasını ikame etmeye mecbur bırakması korkularını haklı
çıkardı ve en sonunda kendisinin akamete uğrayan Nisan
1909’daki karşı devrimi tahtına mal oldu. Bu arada geçen yıllar
zarfında Osmanlı Hilâfeti’ni ihya etmek suretiyle o, bilinçli
olarak sadece Osmanlı Müslümanlarıyla değil bütün bir Sünnî
dünyasıyla ilgili bulunan ve Şeriat’ın klâsik yorumları ihlâl
edilmediği müddetçe meşrutî tehditlere maruz bulunmayan bir
makama umut bağladı.30
Osmanlı Hilâfeti’nin Hamidî ihya hareketi, Abdülhamit’in
kendisinin en sonunda, ilkin otokratik iktidarını daha sonra da
tahtını kaybetmesine mani olamadı. Fakat onun Osmanlı
28
Bkz.: E. Pritsch, “Verfassungsgeschichtliche Entwickelung der Neuen
Turkei”, Berlin Friedrich-Wilhelms Üniversitesi’nde düzenlenen Mitteilungen des Seminars für Orientalische Sprachen konulu seminerde sunulmuş
tebliğ, 26-27 Ocak (Berlin: de Gruyter, 1924), s. 165.
29
Mithat Paşa daha sonra hayalî bir iddiayla Sultan Abdülaziz’e suikast
düzenlemekle suçlanarak mahkum edildi, Taif’e sürüldü ve orada tasfiye
edildi.
30
Ulema, Halife’nin Şeriat’a uygun ve maslahata muvafık bir şekilde icra-i
hükümet etmesi şartıyla —toplumun Halife’ye karşı vazife borcu— itaat ve
muavenet olduğunu ortaya koymuştur (el-Maverdi, trc.: Comte Ostrorog, s.
151).
59
1920’lerde TÜRKİYE
Hilâfeti’nin prestijini hariçte tesis etmedeki başarısı, kendileri
bu prestijin Osmanlı İmparatorluğu’nun dâhilî politikasındaki
reaksiyonundan en çok korkan taraf olmakla birlikte İttihat ve
Terakki Fırkası tarafından takdirle karşılandı. Bunlar ihya
edilmiş Osmanlı Hilâfetine imparatorluğun milletlerarası mevkii bağlamında bir faktör olarak o derece değer verdiler ki,
Abdülhamit’in tahttan indirilişinden sonra bile otokratik delaletine rağmen bu makamı onun meşruti haleflerinin ünvanları
içerisinde bıraktılar. 1908’den 1918’e kadar Osmanlı İmparatorluğu bir zamanlar Mısır’ın kukla bir Halife adına Memlûklar
tarafından idare edildiği gibi, kukla bir Osmanlı Halifesi namına oligarşik bir parti teşkilâtı tarafından yönetildi.
23 Kasım 1914’te Osmanlı Halifesi Namına
Cihat İlân Edilmesinden, TBMM’de 1 Kasım 1922
Kanunu’nun Çıkarılmasına Kadar Olan Dönem
Milletlerarası meselelerde bir faktör olarak, ihya edilmiş
Osmanlı Hilâfeti’nin değeri Türkiye açısından 1914 Ekiminin
sonlarından 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasına kadar süren Dünya Savaşı ile test edildi.
Osmanlı Şeyhülislamının verdiği bir fetvaya binaen 23
Kasım 1914’te Sultan-Halife tarafından Şeyhülislamın kendisi
ve önde gelen diğer birkaç Osmanlı fıkıh alimi tarafından da
imzalanmış bir bildiri yayınlandı.31 Bu belgede Halife namına
cihat ilân ediliyor ve gerek Müttefik Güçler’e 32 tâbi topraklarda,33 gerekse tarafsız ülkelerde mukim Müslümanlar silâha
sarılmaya ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Müslümanlarla
31
Metnin Fransızca tercümesi için bkz.: A. Mandelstam, Le sort de l’Empire
Ottoman, (Paris: Payot, 1917), s. 372-373.
32
Kırım, Kazan, Türkistan, Buhara, Harezm ve Hindistan ismen zikredilmiştir.
33
Çin, Afganistan, İran ve Afrika ismen zikredilmiştir.
60
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
omuz omuza mücadele etmeye çağrılıyordu. Bu İslâmcı çağrının umumiyet itibariyle umulandan farklı neticeleri olmuştur.
Bunun ilk ve doğrudan etkisi pek ehemmiyetsizdi. Osmanlılar’ın yanında silaha sarılan hükümdarlar sadece Büyük
Senusi ve Sana İmamı’ydı ve bunların müdahalesi Savaş’ın
neticesini etkilemedi. Arabistan’da yarımadanın yükselen yıldızı Vahhabî Prens Abdülaziz b. Suud. Osmanlılar’a yakın bir
zamanda teyit ettiği bağlılığını reddetti ve o sıralar mücavir
Osmanlı topraklarını işgal etmekte bulunan İngiliz Hint Hükümeti ile bir anlaşma imzaladı. Kureyş’in ve vakıa Peygamber’in kendi ailesinin bir ferdi olmasıyla Osmanlı Halifesinden
daha avantajlı bulunan Hicaz Emiri Hüseyin İngilizler’in yardımını da alarak Arap milliyetçiliği adına Osmanlı emperyalizmine karşı ve ayrıca İslâm adına Jön Türk Hür Masonlarının
ve serbest düşünürlerinin fasıklığına karşı Osmanlı Hükümetine isyan etti. Pencaplı Müslüman gönüllüler ve Volga Havzası’ndan gelmiş Müslüman askerler İngiliz ve Rus ordularında
Osmanlı kuvvetlerine karşı sadakatle ve yiğitçe savaştılar. 30
Ekim 1918’deki Mondros Mütarekesi mucibince Osmanlı Halifesi —muhafazası İslâm dünyasında Osmanlı’nın prestjine
Hilâfet’ten daha sağlam bir temel tesis eden— Hicaz’ın mukaddes şehirlerinden ve hükmü altındaki bütün Arap eyaletlerinden çekilmek zorunda kaldı. Hakim istiklâl belirten Melik
ünvanının 1916’da Hicaz Emiri Hüseyin, 1922’de de Mısır
Kralı Fuad tarafından üstlenilmesi, Arap halklarının sabık
İslâmî dayanışma idealine sırt çevirdiklerinin ve yeni doğmuş
bulunan ayrı milliyetler idealine yöneldiklerinin bir işaretiydi.
Şu var ki, Abdülhamit tarafından ihya ve İttihat ve Terakki tarafından istismar edilen Osmanlı Hilâfeti fikri Türkiye için
savaşın sadece ilk safhasını sona erdiren Mondros Mütarekesi’nden sonra da etkisini sürdürdü. Bu düşünce müteakip dört
yıl boyunca gerek Türk halkı için, gerek Sultan-Halife için ve
gerekse de Hindistan Müslümanları için, farklı ve nihaî noktada birbiriyle çelişen istikametlere doğru da olsa itici bir güç
olmaya devam etti.
61
1920’lerde TÜRKİYE
Bunun Türkler üzerindeki tesiri menfiydi. Türkler ağır
yenilginin şokuyla Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk olmayan
Müslümanlar üzerindeki hakimiyetini sürdürme ve Osmanlı
Halifesi’nin kısmen temsil ettiği hariçteki Müslümanlar üzerinde, Osmanlı hegemonyasının kurulmasını savunma emellerine
şiddetli bir şekilde tepki gösterdiler. Arapların örneğini izleyerek Türk millî vatanını bölünmekten kurtarmaya ve kendi Türk
millî hayatlarını inşa etmeye karar verdiler. Bu 28 Ocak
1920’de ilân edilen Misak-ı Millî’nin başta gelen meselesiydi.
Misak’ın, Hilâfet-i İslâm’ın makarrı, saltanatın payitahtı ve
Osmanlı Hükümeti’nin merkezî olan İstanbul’un güvenliğinin
her tür tehlikeye karşı temin edilmesini şart koştuğu doğrudur.
Fakat Hilâfet’e yapılan bu tesadüfî atıf onun Misak’ta zikredildiği tek yerdi. Buna mukabil Misak’ın ilk ve en ehemmiyetli
maddesinde, açıkça Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’nun
Arapların çoğunlukta bulunduğu kısımları üzerindeki bütün
hakimiyet iddialarından vazgeçtiği belirtiliyordu. Bu şekilde
vazgeçilen topraklar arasında, İslâm dünyasında prestijini sürdürebilmesi için muhafızlığı Osmanlı Halifesi için âdeta zarurî
olan İslâm’ın Mukaddes Şehirleri de vardı. Böylece, Mustafa
Kemal ve arkadaşları ilkin Osmanlı Hilâfeti’ni reddetmemiş de
olsalar, bu makam onların 1919’da Yunanistan’a ve başlıca
Müttefik Güçler’e yeniden açtıkları savaşın mevzuları arasında
ikinci derecede bir yer tutuyordu.
Osmanlı Hilafeti fikri 3 Temmuz 1918’de tahta geçen
Sultan Halife VI. Mehmet Vahdettin’in üzerinde farklı bir tesir
gösteriyordu. Payitahtını ve şahsını savaşın galibi olan Müttefiklerin hakimiyeti altına sokan Mondros Mütarekesi, aynı
zamanda onu, geçen on yıl boyunca Osmanlı Hanedanı’nı
kendisine kukla yapmış olan İttihat ve Terakki Fırkası’nın
hakimiyetinden kurtarıyordu. Anadolu’daki yeni Türk milliyetçi hareketinin yükselişi, Sultan-Halife’yi, henüz serbest kaldığı
Türk tebaasının hakimiyetine yeniden mahkum etmekle tehdit
ediyordu. Anadolu’da Yunanlılara karşı gösterilen milliyetçi
direnişin Büyük Müttefik Güçler’e bir meydan okuma olduğunu gören ve Müttefiklerin hakimiyetinin mukadder olduğuna
62
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
inanan VI. Mehmet, nüfuzunu Mustafa Kemal aleyhine ortaya
koydu. Halife 1919-1920 kışında milliyetçilerin kararlı bir
hasmı olan Sadrazam Damat Ferit Paşa’ya Biga Sancağı’nda
Çerkez çetelerinden düzensiz bir kuvvet kurma izni verdi. 1920
baharında bu düzensiz birlikler milliyetçi ordunun karşı saldırılarına direnemeyince İstanbul Hükümeti Şeyhülislam’dan milliyetçilerin hareketinin dine mugayir olduğuna dair bir fetva
aldı. Fetva metni 11 Nisan’da aynı mealdeki bir Hatt-ı Hümayun ve bir Nazırlık bildirisiyle birlikte yayınlandı. SultanHalife’nin milliyetçilere karşı gösterdiği bu manevraların takdire şayan bir tesiri olmadı, fakat bunlar bir düşmanlık ilânıydı
ve milliyetçiler bunu ne unuttular, ne de affettiler.
Bu arada, Osmanlı hilâfeti fikri Hindistanlı Müslümanlar
üzerinde farklı bir etki uyandırıyordu. Batı hakimiyeti altındaki
Doğu ülkelerinde Dünya Savaşı’nın harekete geçirdiği dünya
çapındaki huzursuzluk dalgası, Batı üstünlüğüne karşı bir tepki
şeklini aldı ve Hindistan Müslümanlarının liderleri —veya en
azından genç kuşaklar— böyle bir duygu seline kapılarak İngiliz aleyhtarı bir hareket halinde Hindu milliyetçileri ile işbirliğine giriştiler. Bu Hindistan Müslüman toplumunun an'anevî
politikasına tamamıyla ters bir gelişmeydi: Yeniden canlanan
hariçteki Müslümanlarla dayanışma duygularının kendilerini
1911’de İtalyanlar’ın ve 1912’de Balkan Devletleri’nin saldırısına uğrayan Türkiye’nin davasına yaklaştırmasından sonra
bile bunların dahildeki siyasî tavırları hâlâ Hindistan’da Müslümanlar üzerinde bir Hindu hakimiyetinin kurulabileceği korkusunun tesiri altındaydı. Bu Müslümanlar İngiliz Hindistan
Hükümeti’ni bu tehlikeye karşı bir siper olarak görmeye devam
ediyorlardı. Umumiyetle Hindistan Müslüman toplumunu,
1914 kışında, —gayrimüslim güçlere karşı bir savunma savaşından ziyade, bu tarihte, İngiltere’nin ölüm kalım mücadelesi
verdiği bir savaşta tahrik edilmemiş bir müdahele ile İngiliz
İmparatorluğu’nun düşmanlarının safında yer alan— Türkiye’nin davasını destekleyen Muhammed ve Şevket Ali Beyler’in yolunu takip etmekten alıkoyan; İngiliz İmparatorluğu’nun kaderinin aniden belirsizleşmesinin doğurduğu cömert
63
1920’lerde TÜRKİYE
ve çıkar gütmeyen bağlılık kadar, yukarıda bahsedilen olası
Hindu hakimiyetinin gerçekleşmesini engelleyebilecek yegane
güç olarak Hindistan’daki İngiliz hükümetini gören zihniyetin
hala devam ediyor oluşudur. İngiliz aleyhtarı hareketin Hindistan Müslüman toplumunun umumuna yayılması ancak Savaş’ın
doğurduğu huzursuzluğun artması sonucunda tedricî bir şekilde
gerçekleşti. Bununla birlikte onlar kendilerini Hindular ile
ortak bir platformda İngiliz hakimiyeti karşısında buldukları
zaman bile, Hindistan’daki hayatın bizzat kendisinden kaynaklanmayan geçici bir rahatsızlığın doğurduğu bu anormal durum, Hindistan Müslümanlarının zihninden —derin bir kuşatılma korkusu halindeki— azınlık kompleksini silemedi. Onlar,
Hindular ile ilişkilerinin geçici olarak rekâbet zemininden
işbirliği zeminine kaydığı bir zamanda bile Hinduların kütle ve
kuvvetini dengeleyecek psikolojik bir sıklete ihtiyaç duyuyorlardı. İngiliz Hükümeti’ne yabancılaşmış bulundukları için bu
psikolojik ihtiyaçlarını da Hindistan İmparatorluğu sınırları
dışındaki bir güçle tatmin etme arayışına yöneldiler. Osmanlı
Halifeliği işte bu boşluğu tam zamanında doldurdu. Fakat Hindistan Müslümanları yeni bir samimiyet ve hatta heyecanla
Osmanlı Hilâfeti’ne yöneldiği vakit, Osmanlı İmparatorluğu
Dünya Savaşı’nı takip eden barış görüşmeleriyle parçalanma
sürecine girmişti.
Bu durum, Hindistan Müslüman toplumunda sadece genç
kuşağın liderleri arasında değil halkın umumunda İngiliz idaresine karşı Hindu milliyetçiler ile işbirliğini hızlandıran keskin
bir hissiyat doğurdu. Hindistan ordusunda gönüllü olarak hizmet etmiş ve İngiliz İmparatorluğu’nu müdafaa için Osmanlı
topraklarında Osmanlı askerlerine karşı savaşmış olan Hindistan Müslümanları zaferlerinin Osmanlı Halifesi’nin nüfuz alanlarının parçalanması ve hayattaki son büyük İslâmî gücün yıkılışıyla neticelendiğini anlayınca sarsıldılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının mücerred bir olay olmayıp dünya çapında
bir sürecin bir parçası olduğunu fark edemediler. Hapsburg
Krallığı’nın yıkılması ve Rusya ve Almanya’nın küçülmesi ve
istihale geçirmesi de bu sürecin diğer örnekleriydi. Onlar, bahis
64
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
konusu gelişmenin galip Müttefik Devletler’in kin ve ihtirasından daha başka ve daha derin sebepleri olduğunu da fark etmediler.34 Bu insanlar şimdi Batı’dan İslâm dünyasının merkezine
doğru yıkıcı bir güçle yayılmakta olan milliyetçilik fenomenini
anlayamadılar. Eğer anlasalardı kendi toplulukları gibi azınlıkların hiçbir fayda sağlayamayacağı ve belki de en ciddî zarara
uğrayacağı böylesi bir harekete pek sıcak bakmazlardı. Hindistan Müslümanlarının gözünde Arap milliyetçileri “halkı bir
hürriyet mücadelesi veren” vatanseverler değil İslâmî dayanışma davasına ihanet eden, Halife’ye yardım etme vazifesiyle
bilhassa yükümlü bulundukları bir zamanda Halife’nin düşmanlarıyla dava birliği etmiş olan Müslümanlardı. Hindistan
Müslümanlarının Arap milliyetçilerine duyduğu kırgınlık Türklerin tavrıyla garip bir tezat teşkil ediyordu. Türkler Arapların
millî istiklâl emrivakisini hasbi bir şekilde kabul ettiler ve eski
tebaalarına karşı, Türkiye aleyhine, Türlerin kendilerinin Müttefiklere karşı savunmaya kararlı oldukları bir hakkı başarılı bir
şekilde savunmuş olmalarından dolayı kin beslemediler. Hindistan Müslümanları Mustafa Kemal ve milliyetçi arkadaşlarını
Müttefiklere karşı yürüttükleri, Mudanya Mütarekesi ile zaferle
sonuçlanan direniş hareketinde sonuna kadar desteklediler.
Fakat —esas itibariyle bilgisizlik yüzünden,35 belki kısmen de
gerçeklerle yüz yüze gelmek istememelerinden dolayı— Hin34
Bu mülahazalar 19 Mart 1920’de kendilerine verdiği bir mülakatta Mr.
Lloyd George tarafından Hindistan Hilâfet Delegasyonu’na büyük bir sarahatle arz edilmiştir.
35
Doğrusunu söylemek gerekirse Türk milliyetçileri, Yunanlıların ülkeden
çıkarılmasına ve Lozan Antlaşması’nın neticelenmesi Türkiye’yi Hindistan’ın desteğine karşı kayıtsız kılıncaya kadar, Hindistanlı Müslümanları bu
hususta aydınlatmaktan kaçındılar. Gerçekten de milliyetçiler, VI. Mehmet’i hâlledip, makamının yetkilerini kısmayı kafalarına koydukları (ki onlardan bazıları 1921 yazında bunu bu satırların yazarına açıkça söylemişlerdir) 1920’lerdeki kopmadan sonra bile, halka karşı hâlâ Hilâfet’in şampiyonluğunu yapıyorlardı. Kendilerinden önceki İttihat ve Terakki Fırkası gibi Hilâfet’i bir dış politika malzemesi olarak değerlendiriyorlardı. Onlar ancak salt “ruhanî” bir Hilâfet’i denedikleri ve bunun işlemediğini gördükleri
1922 sonbaharından sonra Hilâfet’i tamamıyla kaldırmaya karar verdiler.
65
1920’lerde TÜRKİYE
distan Müslümanları bu kez de Türk milliyetçilerinin uğruna
savaştıkları davayı yanlış anladılar. Onları, İslâm’ın Halifesi’ni, gayrimüslimlerin elinde zelil eyleyen bir esaretten kurtarmak için savaşan sadık hizmetkârları olarak idealize ediyorlardı. Onlar bu anlayışla Sultan-Halife VI. Mehmet ile Mustafa
Kemal’i aynı heyecanla desteklediler. Halife, Gazi’yi bir din
düşmanı olarak lanetlediği ve Gazi de Halife’yi Türk milletine
ihanet etmiş bir kişi olarak ilân ettiği zaman durumlarını gözden geçirmediler.
1919 yılının son aylarında —Hindistan Müslümanlarının
genç kuşağının, savaş yıllarında Hindistan hükümeti tarafından
fitne çıkarmakla suçlanarak hapsedilmiş iki militan lideri Şevket ve Muhammed Ali kardeşler tarafından Hindistan çapında
bir dizi Hilâfet Konferansları düzenlendi.36 Esasında bu iki
şahsı harekete geçiren belki Osmanlı Hilafeti ile ilgili kaygılarından daha çok Büyük Britanya’ya karşı olan düşmanlıkları
idi. Konferanslar neticesinde bir Hindistan Hilâfet Heyeti’nin
teşkil edilerek İttifak ve İtilaf Güçleri’nin devlet adamları huzurunda görüşlerini ortaya koymak üzere İngiltere Genel Valisi’nin rızasıyla Avrupa’ya gönderilmesine karar verildi. Genel
Vali 19 Ocak 1920’de Delhi’de heyeti kabul etti ve ona müsaade verdi. Başını Muhammed Ali Bey’in çektiği Hindistan Heyeti, yaklaşık olarak Sultan-Halife ile Türk milliyetçileri arasındaki kavga başladığı zaman Avrupa’ya doğru yelken açıyordu. 2 Mart 1920’de Londra’da Hindistan’dan sorumlu Devlet Bakanlığı adına Mr. H.A.L. Fisher tarafından karşılandı ve
19 Mart’ta o zamanki Başbakan Mr. Lloyd George tarafından
kabul edildi.37 Hindistan Müslümanları tarafından yapılan bu
müdahalenin, Orta Doğu’daki 1919-1922 Anadolu İstiklâl
36
Bu fitne suçuna Hindistanlı dindarlar arasında Osmanlı İmparatorluğu
lehinde propaganda yapmaları da dahildi.
37
19 Ocak 1920’de Hindistan çapında Hilâfet konferansı heyeti tarafından
Genel Vali’ye sunulan konuşmanın ve Hilâfet Heyeti’nin 2 Mart’ta Mr.
Fisher ile 19 Mart’ta ise Mr. Lloyd George ile yaptığı sohbetlerin metinleri
için bkz.: Hindistan Hilâfet Heyeti yayınları, No. 1, 2 ve 3 (şahsî baskılardır).
66
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
Savaşı’nın neticesiyle belirlenen barış görüşmelerinde doğrudan pek bir etkisi olmadı. Bununla birlikte heyetin ortaya koyduğu talepler, bu talepleri formüle ettikleri şartlar ve dayandırdıkları zeminler İslâm tarihinde belli bir ehemmiyeti haizdir.
Çünkü bu talepler Hindistan Müslüman toplumunun Hilafetle
ilgili, aynı yılın 28 Ocağında yayınlanan Türk Misak-ı Millisine oldukça ters bir çerçeve arz eden politikalarını billurlaştırmaktadır.
Bahis konusu talepler üç taneydi. Bir: Halife üç Mukaddes şehir Mekke, Medine ve Kudüs üzerindeki nezaretini sürdürmeliydi.38 İki: Halife, sadece Arap Yarımadası’nın değil
mücavir Arap ülkeleri olan Irak, Filistin ve Fırat, Dicle ve
Akdeniz’e kadar uzanan Suriye’yi içine alacak şekilde tanımlanan Ceziretü’l-Arap’ın tümü üzerindeki hakimiyetini de sürdürmeliydi. Üç: Halife, Dünya Savaşı’nın patlak verdiği tarihte
mevcut nüfuz bölgelerinden hiçbirisini kaybetmemeliydi. 39 Bu
taleplerin dayandırıldığı zeminler ise söyleydi: İslâm’da “dünyevî” ve “manevî” arasında bir ayırım mevcut değildi.
Hilâfet’in dünyevî iktidar yönü bu makamın özünü teşkil ediyordu. Osmanlı Hilâfeti’nin dünyevî iktidarı Balkan Savaşı’ndan sonra, bir Halife’nin izzet-ü şerefini idame ettirebilmesi
ve İman’ın müdafii olarak etkili bir şekilde hareket edebilmesi
için lâzım gelenin hemen asgarisine indirilmişti. Hilâfet’in
idamesi için lâzım gelen şartları temin etmeyen bir barış anlaşması ebedî selâmetini tehlikeye sokmaksızın hiçbir Müslüman tarafından kabul edilemezdi.
Bu teksif-i dikkat isteyen ehemmiyetli bir husustur: Ve o
derece ciddî bir meseledir ki, Osmanlı Türkleri böyle bir
38
Irak’ın Şiîlerce kutsal şehirleri de listeye eklenmiş, fakat biraz zayıf bir
vurguyla.
39
Bu, Sultan-Halife’nin hakimiyetine uygun sınırlar çerçevesinde Osmanlı
İmparatorluğu’nun Türk olmayan milletlerine muhtariyet verirken ön yargısız olunması şeklinde olacaktı.
67
1920’lerde TÜRKİYE
antlaşmaya razı edilseler bile, bu iman sahibi her Müslüman için kabul edilmezliğini sürdürecektir.40
Hindistan Müslümanları ile Türk milliyetçilerinin bakış
açıları arasında tam bir çelişki vardı. Türkler ferdi olarak kendi
ruhlarının dünyevî kurtuluşu için savaşıyorlardı. Onlar, enerjilerini bu aslî hedefe teksif edebilmek için açıkça Hindistan
Müslümanlarının Osmanlı Halifesi’nin nüfuz bölgelerinin aslî
çekirdeği olarak gördüğü Mukaddes Şehirleri de içine alan
Arap eyaleti üzerindeki haklarından vazgeçtiler. Son olarak
onlar, Sultan-Halife’nin dünyevî iktidarını ikame etmek için
savaşmaktan çok uzaktılar ve şimdi Türk milletinin hakimiyet
ve istiklâlini tesis etmek için Yunanlılar ve başta gelen Müttefik Güçler ile beraber değerlendirilen —Sultan-Halife VI.
Mehmet de dahil— bütün düşmanlarına karşı mücadele veriyorlardı.41
Türk milliyetçileri Anadolu’daki zaferlerinden sonra vakit
kaybetmeden İstanbul’daki düşmanlarıyla kozlarını paylaşmaya yöneldiler. 27 Ekim 1922’de yaklaşan Lozan Konferansı’na
Ankara ile birlikte İstanbul Hükümeti’ni de çağıran önde gelen
Müttefik Güçler’in bu hareketi kavgayı hızlandıran bir vesile
oldu. Büyük Millet Meclisi 30 Ekim’de bunu kınadı ve vaziyetin farkında olan İstanbul Hükümeti’nin müşterek hareket
edilmesi hususundaki zımni teklifleri dahi Ankara’yı yatıştırmadı. 1 Kasım’da Meclis aşağıdaki kanunu oyladı: 42
40
19 Ocak 1920’de Genel Vali’ye söylenen söz.
41
“Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” (20 Ocak 1921’de Ankara’daki
Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan Anayasa’nın 1. maddesi).
42
Pritsch’deki metin, a. g. e., s. 185. 30 Ekim ve 1 Kasım 1922 tarihli Meclis
tutanaklarının özeti için bkz.: Etablissement de la souveraineté Nationale,
Anadolu Ajansı Yayını, (İstanbul: Fratelli Haim, 1922). Mustafa Kemal’in
bu müzakerelerdeki konuşmasının Fransızca tercümesi Lozan’daki Türk
Heyeti’nin basın bürosu tarafından bir kitapçık halinde yayınlanmıştır
(Imprimerie Henri Held, 1922).
68
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
Türk halkı Anayasa’da43 kendisinin hakimiyet ve idare
haklarının kendisinin gerçek temsilcisi olan TBMM’nin
hukukî kişiliği tarafından temsil ve icra edilmesine karar
verirken —ki tevdî edilmiş bu haklar terk edilemez, bölünemez ve başkasına devredilemez— ve Millî İrade’ye dayanmayan hiçbir iktidarı ve şahsı tanımadığını karara bağlarken, diğer taraftan Misak-ı Millî çerçevesinde kurulmuş
bulunan TBMM Hükümeti dışında hiçbir hükümet şeklini
tanımadığını hükme bağlamış bulunmaktadır.
Buna binaen Türk halkı İstanbul’daki bir kişinin şahsî hakimiyetine dayalı hükümet şeklini 16 Mart 1920’den itibaren,44 ilelebed tarihte kalmış (yani hâlihazırda geçerliliğini
yitirmiş) olarak görmektedir.
Hilâfet Hanedanı Al-i Osman’da kaimdir. Hanedan’ın karakter ve bilgi yönünden en faik ferdi TBMM tarafından
Halife seçilir. Türk Devleti Hilâfet’in istinad ettiği temeldir.
4 Kasım’da İstanbul’un idaresi TBMM adına Rafet Paşa
tarafından üstlenildi45 ve Osmanlı Hükümeti ve onun organları
zail oldular. 17 Kasım’da eski Sultan-Halife Mehmet Vahdettin
İngiliz savaş gemisi Malaya’dan iltica talep etti. 20 Kasım’da
İngiliz Hükümeti’nin konuğu olarak Malta’ya vardı ve oradan
da Kral Hüseyin’in misafiri olarak Mekke’ye hareket etti.46
Büyük Millet Meclisi’ndeki Şeriat Vekili, Vahdettin Efen43
Yani Büyük Millet Meclisi’nin 20 Ocak 1921’de çıkardığı —41 numaralı
dipnotta bahsedilen— kanun.
44
Müttefik Güçler’in İstanbul’u resmen işgal ettikleri tarih. Aynı tarihte önde
gelen milliyetçilerden birkaçı İngiliz askerî makamlarınca tutuklanarak,
Malta’da hapsedilmişlerdir. 6 Nisan’da Sultan VI. Mehmet yarı milliyetçi
Ali Rıza kabinesini lağvetmiş ve milliyetçilere muhalif Ferit Paşa’yı tekrar
göreve çağırmıştı. 12 Nisan’da ise Osmanlı Mebusan Meclisi’ni lağvetti.
Büyük Millet Meclisi Ankara’da 23 Nisan’da açıldı. Meclis’in çekirdeği
son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin tevkif ve hapisten kaçmış olan 80 milliyetçi mebustan oluşuyordu.
45
Refet Paşa 19 Ekim 1922’de İstanbul’a Büyük Millet Meclisi namına Doğu
Trakya Valisi olarak varmıştır.
46
Oriente Moderno, II, s. 409 ve 467.
69
1920’lerde TÜRKİYE
di’nin47 Halifelik makamını kaybettiği ve başka bir kişiye beyat
iktiza ettiği mealinde bir fetva yayınladı. 1 Kasım 1922’de
Meclis, bu fetvanın kendi tarafından bir harekete lüzum bırakmadan Hilâfet makamını boşalttığını oy birliğiyle kabul etti ve
aynı zamanda da 1876’da tahttan indirilmiş olan Sultan Abdülaziz’in ikinci oğlu Abdülmecit Efendi’yi Halife seçti. 48
Abdülmecit Efendi’nin 18 Kasım 1922’de TBMM
Tarafından Osmanlı Halifeliğine Seçilmesinden
Osmanlı Hilâfeti’nin 3 Mart 1924’teki Kanunla
İlga Edilmesine Kadar Olan Dönem
19 Kasım 1922’de Abdülmecit Efendi, TBMM Başkanı
Mustafa Kemal Paşa tarafından Halife seçildiği hususunda
haberdar edildi.49 24 Kasım’da İstanbul’da, adet olduğu üzere
yeni Halife Hazretleri’nin beyat arz ve kabul merasimi gerçekleştirildi.50 Aynı gün Halife İslâm alemine bir bildiri yayınladı.51
Türkiye’deki bu devrim niteliğindeki gelişmelerin haberleri diğer İslâm ülkelerinde büyük bir şaşkınlıkla ve biraz da
47
“Efendi” ünvanı önceleri bir imtiyaz alameti olup zamanla halk dilinde
“Bey” (İngilizce’deki Mr.) düzeyine inmiştir. Mamafih bunun orijinal kullanılışı Osmanlı Ailesi içerisinde tahta çıkmamış efrada uygulandığı gibi
varlığını sürdürmüştür. (Monsreur’ün Fransız Kraliyet Ailesi’ndeki hususi
manası ile karışlaştırınız.) Tahttan indirildikten sonra Sultan Vahdettin, işte
bu manada, bir kez daha “Efendi” olmuştur.
48
Bu fetvanın metni ve Meclis’in bu oturumunun tutanakları için bkz.: Oriente Moderno, II, s. 404-405.
49
Oriente Moderno, II, s. 405.
50
Ayrıntılar için bkz.: Aynı yer, s. 406-408. Tek yenilik hutbenin Arapça
yerine Türkçe okunmuş olması gözükmektedir. Hatip hutbe mevzuu olarak
Peygamber’in şu hadisini almıştı: “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada
dönmüş bulunuyoruz” ve büyük cihadı cehalete karşı savaş olarak yorumladı. O, Türk halkının gayretini iktisadî yapılanma ve kalkınmaya teksif etmesine matuf bir teşvik olarak da Peygamber’in bir başka hadisini nakletti.
51
A. g. e., s. 466-467’deki metin.
70
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
huzursuzlukla, fakat umumiyet itibariyle sükûtla karşılandı. 52
Tahtından indirilmiş olan Vahdettin Efendi’nin Mekke’den
gelen karşı bildirisi53 pek muhatap bulamadı. Vahdettin Efendi
“bütün ulemanın da malumu olduğu gibi” “Hilâfet’in Saltanat’tan veya dünyevî iktidardan tecrit edilmesinin Şeriat’a
aykırı olduğu”nu savunuyordu. O, Hilâfet meselesinin “dinî
inançları ve millî efkarı şüpheli birtakım kişiler veya aynı şekilde tahdit ve cehaletle hareket eden beş veya altı milyon
Türk tarafından halledilebileceğini kabul etmiyordu. “Hilâfet
meselesi üç yüz milyon Müslümanın hakkına dokunmaktadır.”
Bu mütalaalara teorik olarak cevap vermek imkânsızdı ve dindar Müslümanlar Türk Hükümeti’ne muhalif düşmekle, İslâm
Şeriatı’nı ihlâl etmesi mümkün bir tarafta yer almak arasında
sıkışıp kalmışlardı. Ne var ki emri vaki bir kez daha İslâmî
meselelere baskın çıktı. Her şeyden evvel daha önceleri birçok
defalar Osmanlı Halifesi hall ve akd edilmişti ve Hilâfet’in ilk
devirlerinde Suriye ve Horasan Orduları tarafından İslâm toplumuna yeni hanedanlar empoze edilmişti. Ankara’daki Büyük
Millet Meclisi’nin o günün İslâm toplumunda Erbabu’l-Hall
ve’l-Akd’ı temsil etmek için ilk Halife eyleyiciler kadar yerinde iddiaları vardı. Müşterek İslâm davasında, gayrimüslim
düşmanlara karşı yiğitçe yürüttükleri mücadeleyi zaferle noktalamış bulunan Türk milliyetçileri gazi değil miydi? Ankara’daki bu insanlar milletlerarası olaylarda askerî ve siyasî bir
güç olduklarını fiilen ispat etmişlerdi. Bunu başarmakla onlar,
—Osmanlı Hilâfeti’nin hariçteki Müslümanlar tarafından desteklenmesinin altında yatan sebep olan— modern dünyada hiç
olmazsa bir hakim müstakil İslâmî Hükümet’in mevcudiyetini
sürdürmesi arzusunu karşılamış oluyorlardı. Bu arzuyu karşılayan bir Hükümet’in dâhilî anayasası ikinci derecede bir mese-
52
Türkiye dışındaki Müslümanlar arasında doğan reaksiyona ilişkin bir
araştırma için bkz. a. g. e. s. 622-626.
53
A. g. e., s. 702-705’deki metin. Bu bildiriyi yayınlamakla birlikte Vahdettin
Efendi gönderdiği hususi bir mektupta Halifeliğe tayininden dolayı Abdülmecit’i tebrik etmişti.
71
1920’lerde TÜRKİYE
leydi. TBMM, Türk Devleti’ndeki hakimiyeti üstlenmiş, diğer
taraftan da an'anevî şekliyle Halife’yi seçmişti. Türkler şöyle
düşünebilirdi: Türkiye bahis konusu olduğu müddetçe yeni
Halife’ye dünyevî bir iktidar yetkisi verilmemektedir; fakat
Türk anayasası bir iç politika mevzuudur ve İslâm aleminin
geri kalan kısmı için bağlayıcı bir güç değildir. Bir Halife var
olduğu müddetçe diğer Müslümanlar onun yetkilerini Şeriata
uygun bir tarzda yorumlamakta serbesttiler.
Buna binaen Kahire’deki Ezher uleması 1922 Aralığının
ilk günlerinde Abdülmecit’e beyat ettiler.54 Bu İslâmî eğitim
kurumunun örneği hemen diğer bütün Mısır uleması tarafından
da izlendi. Aynı şekilde beyat vekaleti yüklenmiş Yugoslavyalı, Romanyalı ve Kırımlı Müslüman heyetler sırasıyla 1923
Nisan ve Kasımında ve 1924 Ocağında İstanbul’da yeni Halife
tarafından kabul edildi.55 Diğer taraftan Arnavut Müslümanlar
Osmanlı Halifeliğinden kopmak için bu fırsatı değerlendirdiler.
1923 baharında Tiran’da düzenledikleri bir konferansta, topluluklarını, bir millî istiklâl bazında yeniden teşkilâtlandırma
çalışmalarından başka, ritüel ve sosyal adetlerinde de köklü
değişiklikler getirdiler.56 Osmanlı Halifesi’ni hiçbir zaman
tanımamış olan Mağripli Müslümanlar, Filali Şerif hanedanının
bir ferdinin bir Kahire gazetesine verdiği bir röportajda belirttiği gibi olaydan pek etkilenmediler.57 İslâm dünyasının diğer
54
Bu zevatın beyanının metni için bkz.: A. g. e., s. 464.
55
A. g. e., II. s. 705; III, 7. s. 409; IV, II, s. 84-85.
56
A. g. e., II, s. 706; II, 2, s. 78; IV, 7, s. 403-404. Kaydedebileceğimiz bir
nokta da, Ortodoks Hristiyanlık inancına bağlı Arnavutlar’ın da aynı şekilde İstanbul’daki Fener Fatrikliğiyle bağlarını koparıp, müstakil bir Arnavut
Kilisesi kurmalarıdır. Ne var ki bu adım, Ortodoks Hristiyan toplumunu,
her birinin kendi müstakil kilisesinin bulunduğu hakim müstakil devletlerden oluşan bir dünya olarak gören Ortodoks Hristiyan geleneğine aykırı değildi. Arnavut Müslümanlar tarafından buna paralel olarak atılan adım daha
köklü adımdı, çünkü bu, inanç birliğinin Hükümet birliğini mucip olduğu
İslâmî gelenekten bir kopuştu.
57
A. g. e., II, s. 670. Faslı Şerifler Hilâfet’i tahminen 1529’da üstlenmişlerdi
(5 Mart 1924’te The Times’de “Osmanlı Halifeliği” hakkında çıkan makaleye bakınız).
72
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
ucunda bulunan Çinli Müslümanlar Yunanlılar’a karşı kazandığı zaferden dolayı Mustafa Kemal Paşa’ya tebrik gönderdiler,58 fakat göründüğü kadarıyla Hilâfet meselesiyle ilgili bir
tavır ortaya koymadılar. O zamanlar ya Haşimî eyaletlerinin
tebaası olan veya duygu bağıyla Haşimî davasına bağlı olan
Hicazlı, Iraklı, Ürdünlü ve Filistinli Müslümanlar, bu aşamada
Halifelik iddiasında bulunmaksızın Abdülmecit Efendi’nin
Halifeliğini kabul etmekten kaçınan ve Vahdettin Efendi’ye
iltica hakkı tanıyan Kral Hüseyin’den işaret almışa benzemektedirler.59 Hindistan’da ise Hindistan çapındaki Hilâfet Konferansı ile Cemiyetü’l-Ulema 24-27 Aralık 1922’de Gaya’da
ortak bir kongre düzenlediler.60 Kongrede, Mustafa Kemal
Paşa’ya ve TBMM’ne itimadlarını arz ve Meslis’in Vahdettin
Efendi’yi makamını kaybetmiş kabul ederek onun yerine Abdülmecit Efendi’yi seçmesini tasvip eden bir karar çıkardılar.
Yeni Halife’nin elinden dünyevî iktidar yetkisinin alınması ise
sükût ile geçiştiriliyordu; fakat Hindistan Kongresi anlamlı bir
şekilde Türk Meclisi’nden Halife’nin statüsüyle ilgili kesin
kararlar almamasını istirham ediyordu.61
Hindistan Müslümanlarının 1 Kasım 1922’de çıkarılan
Türk Kanunu’ndan duydukları rahatsızlık kararın cümleleri
arasından hissediliyordu; fakat kanunun doğurduğu vaziyet onu
kaleme alanlar için daha da müşkil bir durum arz ediyordu.
Ankara’da bu kanunun taslağını hazırlayan kişiler İslâmî gelenekten çok modern Batı fikirlerine aşinaydılar ve onlar bu
58
Oriente Moderno, II, s. 582 ve III, 7, s. 403.
59
Galiba Filistin Yüksek İslâmî Konseyi Abdülmecit’den kudüs’teki Mescid—i Aksa’nın restore edilmesine matuf olarak yardım toplanması için
İslâm alemine bir bildiri yayınlamasını istirham etmesi için İstanbul’a bir
temsilci göndermiştir. Fakat Türk Hükümeti Halife’nin kendisinden talep
edilen girişimde bulunmasına müsaade etmemiş ve Filistin Yüksek Konseyi
Ürdün Emiri Abdullah b. Hüseyin’e yazdığı bir mektupta Abdülhamit’in
tanınmasını tasdik ettiklerini yalanlıyor gözükmektedir.
60
Aynı tarihte Hindistan Millî Kongresi de Gaya’da toplanmıştı.
61
Gaya Kongresi ile ilgili olarak bkz.: A. g. e., II, s. 408-409, 466, 484-495,
519-520; III, 7, s. 408.
73
1920’lerde TÜRKİYE
taslağı, Batılıların Hilâfet’in “ruhanî” bir iktidar olduğu şeklindeki hatalı yorumlarına dayanarak hazırlamışlardı.
I. Selim [diyordu Mustafa Kemal 30 Ekim 1922’de Meclis’te (M. d’Ohsson’a takiben) yaptığı konuşmada] Hilâfet
tahtını otoritesiz bir şahsın işgal etmesini İslâm alemî için
bir zillet telâkki etti ve bu yüzden kendisine Osmanlı İmparatorluğu’nun kudretiyle teyit edilmiş dinî iktidarı atfetti.
Şöyle sual edilebilir: Eğer dünyevî iktidar Hilafet’ten tecrit edilirse onun durumu ne olacak? Biz Abbasilerin Hilafeti sırasında Bağdat’ta ve bilâhare Mısır’da ruhanî ve
dünyevî iktidarın birbirinden ayrı olarak yan yana var olduklarını gördük. Bugün millî hakimiyet ile Halife’nin iktidarının bir ve aynı kişide tevhid edilmeksizin yan yana
icra edilebilmesi gayet tabiidir. Tek farkla ki Bağdat’ta ve
Mısır’da hakim bir şahıstı; bugün Türkiye’de ise hakim
millettir.62
Mustafa Kemal Paşa bu güya İslâmî örnekleri mezkûr kanunun lehine delil olarak sunmakla “Papa” ile “Kutsal Roma
İmparatoru”nu gerçek ilişkileri “Kral Log” ve “Kral Stork”un
ilişkileri gibi olan iki taraf olarak telâkki etme yanılgısına düşüyordu. Onun bu hatası kendi aleyhine de kullanıldı. O vakit
siyasî bir mülteci olarak Mısır’da yaşamakta olan sabık Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi “iki makamın
(Hilâfet ve Saltanat) İslâmî idarenin mahiyeti icabı gerek muhteva ve gerekse şekil bakımından birleştiğini ve birbirinden
ayrılamayacağını” beyan etmekte ve siyasî iktidarı Hilâfet’ten
koparmakla Türk Hükümeti’nin bir hükümet olarak dininden
inhiraf ettiği neticesini çıkarmakta gecikmedi.63 Ocak 1923’te o
zamanlar TBMM’nde Karahisar mebusu olan Şükrü Efendi
Hilâfet üzerine bir tez yayınladı. Bu zat, tezinde, Hilâfet’in
Papalık emsali bir makam olmadığını; bilâkis onun, fonksiyo62
A. g. e. içinde nakledilen metin. Mustafa kemal Paşa’nın yine Hilâfet’i
tartıştığı 19 Ocak 1923 tarihli bir başka konuşma için bkz.: Oriente Moderno, II, s. 521.
63
Mustafa Sabri Efendi’nin ifadesinin özeti için bkz.: A. g. e., s. 465-466.
74
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
nu, ilgili bulunduğu bütün beşerî sahalarda Şeriat’ın icrasını
temin etmek olan bir Hükümet türü olduğunu izah ediyordu. 64
Müdafaay-ı Hukuk grubu Şükrü Efendi’nin tezini tahkik etmesi
için bir komite tayin etti65 Umum Vekil Meclis’ten, takibata
alınması için Şükrü Efendi’nin mebusluk dokunulmazlığının
askıya alınmasını istirham etti (ancak bir netice alamadı). Bu
arada ne komite, ne grup, ne Meclis, ne onun Başkanı ve ne de
talihsiz Halife Abdülmecit’in kendisi Mustafa Kemal tarafından “Eğer dünyevî iktidar Hilâfet’ten koparılırsa onun durumu
ne olur?” şeklinde formüle edilen suale tatmin edici bir cevap
bulmaya muvaffak olamadılar. Doğru olan alternatifler Sabri
ve Şükrü Efendiler tarafından ortaya konan seçeneklerdi: Ya
hilâfet dünyevî bir iktidardı veya hiçbir şey değildi. Daha müfrit devrimciler baştan beri bu hipotezlerin ikincisi istikametinde
hareket edilmesini istiyorlardı: Dr. Rıza Nur Bey’in de naklettiği gibi 1 Kasım 1922 Kanunu’nun orijinal taslağında “Türk
Hükümeti’nin kanunen kendisine mensup olan Halifeliği esir
düştüğü yabancı ellerden kurtaracağı” şartı mevcuttu. Bu ifade
“Türk Devleti’nin hakimiyetiyle birlikte Halifeliğin yetkilendirilmesinin de Meclis dahilinde olacağını” ima etmektedir. Gerilim o derece ciddî idi ki, Nisan 1923’te Meclis —canlı bir
muhalefetle birlikte— 1 Kasım 1922 Kanunu’na yönelecek bir
tenkit veya muhalefetin bundan sonra vatan hainliği sayılacağı
şeklinde dehşetli bir tedbir kararına sürüklendi.
29 Ekim 1923’te Meclis devletle hakimiyetin kayıtsız
şartsız millete ait olduğunu teyit etmekten başka Türkiye’nin
bir cumhuriyet olduğunu ilân eden bir kanun çıkardı. 66 Bu kanun arızî olarak Türk Devleti’nin dininin İslâm olduğunu ifade
ediyordu. Şükrü Efendi bu ifadenin 1 Kasım 1922 Kanunu ile
uyuşmadığı iddiasındaydı. Fakat kanun devam ediyordu: “Devletin reisi Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanıdır” ve
Meclis, aynı oturumda Mustafa Kemal Paşa’yı ilk Cumhurreisi
64
Şükrü Efendi’nin tezinin hülasası için bkz.: A. g. e., s. 585-588.
65
A. g. e., s. 518.
66
Pritsch’deki metin, a. g. e.,, s. 191.
75
1920’lerde TÜRKİYE
seçti. Bu tarihten itibaren —Mustafa Kemal’in yeniden yorumlayamayacağı— Şeriat’a göre Halife olan Abdülmecit’in statüsü, 1 Kasım 1922 Kanunu’ndan maada Mustafa Kemal Paşa’nın 29 Ekim 1923 Kanunu çerçevesindeki şahsî pozisyonuyla da uyuşmuyordu. Bu yüzden Halife’nin Cumhurreisine karşı
tavrı ne kadar doğru ve dürüst olursa olsun onun makamının
Türkiye’deki siyasî muhalefet tarafından birleşme mihveri
olarak görülmesi âdeta kaçınılmazdı. Bu muhalefet anayasadaki her yeni köklü değişimle ve Mustafa Kemal’in diktatörlüğüne doğru atılan her adımla birlikte sayıca büyüyor ve canlanıyordu. Hindistan Müslümanlarının ileri gelenlerinden eski
kuşaktan iki zatın iyi niyetli müdahaleleri şimşekleri bir kabahati olmayan Abdülmecit’in üzerine çekti: Şia’nın —Haçlıların
Haşhaşiler diye tanıdığı— İsmailî “Yedi İmam” kolunun verasetle başı olan Zat-ı Âlileri Ağa Han ve Britanya Majesteleri’nin Hususi Encümeni’nde üye ve Yüksek Temyiz Mahkemesi’nde hakim olan Seyyid Emir Ali Cenapları.67 Bu iki zat Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ölüm kalım savaşı verdikleri
1919-1921 Anadolu İstiklâl Savaşı sırasında Türk milliyetçilerinin davasını Büyük Britanya’da savunma yükünü cesurca
omuzladılar ve Hilâfet’in makamı olması hasebiyle Türkiye’nin kaderinin bütün bir İslâm alemini ilgilendirdiği noktasından hareketle bu tavırlarını açıkça savundular. Bu zor görevi
yerine getiren bu insanlar —şimdi farklı bir çevrenin tehdidi
altında bulunan— Hilâfet’le ilgili meseleyi Türk milliyetçilerinin kendileri ile ele almanın vazifeleri olmasa da hakları olduğunu düşünmüş olmalılar. Mamafih Hindistan Müslümanları
ile Türk milliyetçileri arasındaki kopukluk —Lozan’da barışın
tesis edilmesinden sonra bile— hâlâ o derecedeydi ki, Türkler
bu iki Hindistanlı liderin yakın bir geçmişte kendilerine sun67
76
Emir Ali Bey ve Ağa Han’ın her ikisinin de Şiî olmaları kayda değer bir
noktadır. Bu, Hilâfet lehinde canlanan hissiyatın eski Sünnî doktrinin neşvü nema bulmasından ibaret bir kıpırdanma olmayıp İslâm’ın Batı ile olan
yeni temasının doğurduğu psikolojik bir fenomen olduğunun en çarpıcı bir
işaretiydi. Her çevreden Müslümanlar arasında da eğilim bu yönde gözüküyordu.
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
dukları hizmetin farkında bile değildiler. Ağa Han ve Emir Ali
Bey ise aynı şekilde o anda Türkiye dışındaki Müslümanların
Osmanlı Hilâfeti hususunda girişecekleri bir teşebbüsün, kendi
içinde ne kadar meşru olursa olsun Türkiye’nin iç politikasındaki beklenmedik bir aksi seda getirmekten hâli olamayacağını
düşünemiyorlardı.
Ağa Han ve Emir Ali Bey’in attıkları adım; Halifeİmam’ın mevcut belirsiz durumunun Sünnî cemaate mensup
geniş kitle arasında gösterdiği fevkalade rahatsız edici etkilere
dikkat çeken ve saygılı bir üslûpla Halife-İmam’ın Müslüman
milletler arasında itimat ve itibarı mucip olacak bir mevkiye
iadesi suretiyle Müslümanlar arasında maddî ve manevî dayanışmanın tesisinin aciliyetine çağıran bir mektupla dönemin
Başvekili İsmet Paşa’ya fikirlerini ifade etmeleri olmuştu. 68
Yazarlarının elinden çıkan diğer dökümanlar gibi bu mektup
da69 yapıcı ve uzlaşmacı bir üslûpla kaleme alınmıştı. Fakat
talihsiz bir hata ile dökümanın başka nüshaları da bunun açık
bir mektup olmadığı belirtilmeden İstanbul’daki —o zamanlar
çoğu Ankara’daki Hükümet’e muhalif bulunan— Türk basınının önde gelen organlarına gönderilmişti. Editörler bütün iyi
niyetleriyle belgeyi hemen yayınladılar ve İsmet Paşa daha
orijinalinden haberdar bile olmadan mektubu basından okudu.70
68
24 kasım 1923 tarihli mektubun metni için bkz.: The Times,14 Aralık 1923.
Aynı mektup, Survey..., Ek-I’de iktibas edilmiştir (s. 571-572).
69
Meselâ Ağa Han’ın Türkiye ve Müttefikler arasında barış antlaşması imzalanması üzerine Lozan’dan İslâm alemine telgrafla gönderdikleri mesaja
bakınız (The Times, 28 Temmuz 1923). O, bunun bir Müslüman milletin
Batılı Büyük Güçler ile tam eşitlik zemininde imzaladığı ilk anlaşma olduğuna; İstanbul’un tarihî Hilâfeti’nin korunduğuna ve Türklerin şimdi Büyük
Britanya ve Fransa ile iyi ilişkiler içerisinde yaşamak arzusunda olduğuna
işaret ediyordu. Ağa Han, bu noktalara binaen dindaşlarını, Hilâfet namına
(Batılı Güçler’e karşı) yürüttükleri —artık bir anlamı kalmamış olan— savaşı bırakmaya ve çabalarını, yetimlerin gözetilmesine ve sağlık şartlarının
geliştirilmesine yönelik insanî yardım çalışmaları ile Türkiye’nin yeniden
inşasına yardıma teksif etmeye çağırıyordu.
70
Göründüğü kadarıyla bu mektubun aslı Ankara’daki Hariciye Vekaleti’ne,
nüshaların İstanbul’daki gazete bürolarına ulaşmasından daha geç ulaşmış
77
1920’lerde TÜRKİYE
Yanlış anlama son haddine vardı. İsmet Paşa’nın kendisinden gelen bir girişim ile Meclis, 5 Aralık 1923’teki gizli bir
oturumda; hususi bir “İstiklâl Mahkemesi” teşkiline karar verdi.71 Olayla ilgili üç gazetenin editörlerinden —Tanin’den Hüseyin Cahit Bey, Tevhid-i Efkâr’dan Velid Bey Ebuzziya ve
İkdam’dan Hamit Cevdet Bey— başka Halife’nin yaveri Ekrem Bey ve basında Hilâfet’in dünyevî iktidardan tamamen
yoksun olarak var olamayacağını savunan makaleler yazmış
olan İstanbul Barolar Birliği Başkanı Lütfi Fikri Bey de bu
mahkemenin huzuruna çıkarılıp muhakeme edildiler. 27 Aralık’ta Lütfi Fikri Bey yedi yıl hapse mahkum edildi. Üç editör
ise, 2 Ocak 1924’te salıverildiler ve bunların beraati İstanbul’da halkın memnuniyet gösterileriyle karşılandı. Bu Ankara’daki resmî siyasete dolaylı bir protestoydu. 72 Bu arada İsmet
Paşa The Times’in Ankara’daki hususî bir muhabirine verdiği
kaba ifadeli bir demeçle mektubu yazanlara öfke kusmuştu. 73
İnönü demecinde onların yabancı olmaları hasebiyle Türkiye’nin Anayasası’nı ve Şiî olmaları hasebiyle Sünnî cemaatin
bir müessesesini tartışmaya hakları olmadığını savunuyordu. 74
değildir. Fakat mektup İngilizce olduğu için tercüme edilmek üzere Vekalet’in ilgili bölümüne gönderilmiş ve bu süreç bir Hükümet dairesinde gazete bürolarından daha uzun bir zaman almıştır. Dolayısıyla gazeteler mektubun Türkçe versiyonlarını resmî tercümenin İsmet Paşa’nın masasına konmasından önce neşretmişlerdir.
71
Oriente Moderno, IV, 1, s. 23.
72
A. g. e., s. 24-25.
73
Bu ifadenin metni için 29 Aralık 1923 tarihli The Times’a bakınız. The
Times’in özel muhabiri İstanbul’daki halet-i ruhiyenin ve Ağa Han ve Emir
Ali’nin mektubunun Türk iç siyasetindeki etkisinin aydınlatıcı bir tasvirini
vermektedir.
74
Ağa Han ve Emir Ali Bey ile İsmet Paşa’nın hemfikir oldukları tek nokta,
Hilâfet’in “ruhanî” iktidar bağlamında tartışılması idi. Mektubun yazarları
“Sünnî mezhebinde... ruhanî riyasetin İslam’ın mensuplarını geniş bir cemaat halinde birleştiren bağı teşkil ettiğini savunarak Halife’nin mevki ve
itibarının herhalûkârda Roma kilisesi lideri Papa’nınkinden aşağı olmamasını istirham ettiler.” İsmet Paşa buna 1 Kasım 1922 tarihli Türk Kanunu’nu
zikrederek karşılık verdi.
78
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
onların kabahati mektubun İngilizce yazılmış olmasına dayanılarak Türklerin gözünde büyütüldüğü ve filhakika Ankara’da75
—resmen olmasa da— onların, Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılışı ve Osmanlı Hanedanının iade-i iktidarını görmek arzusuyla
bel bağladıkları İngiliz Hükümeti’nin kışkırtmasıyla hareket
ettikleri ima ediliyordu.76 Türklerin, İngiliz hükümeti ile söz
konusu mektubun yazarları arasında geçen beş yıl zarfında vaki
olan Hilâfet ile ilgili ilişkiler hakkındaki bilgisizliklerinin derecesini ifşa eden bu ima, meseleye vâkıf müşahidler için komik
bir hâl arz ediyordu. Fakat bu, kendilerini kaba ve nankörce bir
muamele karşısında gören Ali Han ve Emir Ali Bey’lerin kendileri için de o derece üzücüydü.77
Osmanlı Hilâfeti’ni kurtarma gayesine matuf son girişim
Hindistanlı Cemiyetü’l-Ulema’dan geldi. Cemiyet 1 Ocak
1924’te Ankara’ya itimadını beyan ve aynı zamanda da
Hilâfet’in statüsünün milletlerarası bir ulema kongresiyle tayin
edilmesi umudunu ifade eden bir karar yayınladı.78 Kongre fikri
zaten Kasım 1923’te İstanbul Matbuatı tarafından ele alınmıştı79 ve bu teşekkülün tertibinin Sovyet Hükümeti tarafından
75
The Times, aynı yer.
76
Mondros Mütarekesi’nden Mudanya Mütarekesi’ne kadar olan dönemde
İngiliz Hükümeti’nin izlediği politika o zamanlar Türkler arasında Büyük
Britanya’nın Türkiye’nin amansız bir düşmanı olduğu izlenimini doğurdu.
Mudanya Mütarekesi’nden sonra bu intiba az veya çok silindi ve İngiliz
Hükümeti ve onun temsilcileriyle kibarca ilişkiler sürdürmek Türk Hükümeti’nin politikası oldu. İsmet Paşa’nın bu vesileyle belirttiği İngiliz düşmanlığı faraziyesinin vaki gerçekler meyanında hiçbir aslı ve esası yoktur.
Eğer o, bu hususta biraz bilgi sahibi olsaydı Ağa Han ve Emir Ali Bey’in
giriştikleri teşebbüsün arkasında İngiliz Hükümeti’nin “gizli eli”ni görmesinin saçmalığını anlardı. Onun bu hüküm hatası kısmen, Türkiye’nin dâhilî
vaziyetinden dolayı kuşkusuz sinirli olması ile açıklanabilir.
77
Emir Ali Bey’e Ağa Han’ın 14 ve 17 Aralık 1923 tarihlerinde The Times’de neşredilen mektuplarına bakınız.
78
The Times, 2 Ocak 1924.
79
Oriente Moderno, III, 7, s. 408-412.
79
1920’lerde TÜRKİYE
üstlenildiğine dair söylentiler mevcuttu. 80 Fakat kördüğüm
TBMM tarafından çözülmeden hariçteki Müslümanlar etkili
hiçbir adım atamazlardı.81
25 Şubat 1924’te İzmir Mebusu Şükrü Bey siyasetin dinden ayrılması meselesini Meclis gündemine getirdi. 27 Şubat’ta
Saruhan Mebusu Vasfi Bey bütçe müzakereleri esnasında
Hilâfet’in ilgasını, medreselerin kapatılmasını ve Genel Kurmay Başkanı’yla birlikte Şeriyye Evkaf Vekili’nin kabineden
çıkarılmasını teklif etti.82 1 Mart’ta Mustafa Kemal Paşa Vasfi
Bey’in tekliflerini Meclis’te umumî ifadelerle destekledi. 83 2
Mart’ta Hilâfet’in ilgasıyla ilgili olan da dahil bu teklifler Halk
Fırkası’nın (Mustafa Kemal’in Müdafa-i Hukukî Milliye Cemiyeti’nin yeni ismiydi bu) bir toplantısında uygun bulundu. 84
3 Mart’ta teklif —yine ateşli tartışmalardan hâli olmamakla
birlikte— Büyük Millet Meclisi’nde85 biraz aceleyle hazırlanmış üç kanun şeklinde kabul edildi: Kanunların ilki Şeriyye ve
Evkaf ile Harbiye vekilliklerinin ilgasıyla, ikincisi Tevhid-i
Tedrisatla, üçüncüsü de Hilâfet’in ilgası ve Âl-i Osman efradının Türkiye Cumhuriyeti topraklarından sürülmesiyle ilgiliydi.86 Bunlardan ilki ve ikincisi müteakip bölümde ele alınacaktır. Hilâfet’in ilgasıyla ilgili olan üçüncüsü hemen ele alınacaktır.
80
A. g. e., IV, 2, s. 84. İstanbul’da çıkan 29 Ocak 1924 tarihli Ermeni gazetesi
Verchin Lur’dan nakletmektedir.
81
26 Şubat ile 6 Mart 1924 tarihleri arasında İstanbul’da geçen olayların, tam
mahallinde bulunmuş olan Oriente Moderno personelinden Dr. E. Rossi tarafından kaydedilen günlük seyir için bakınız Oriente Moderno, IV, 3, s.
169-174.
82
Vasfi Bey’in konuşması için bkz.: Rossi, aynı yer; ayrıca, The Times 29
Şubat 1924.
83
Konuşmasının özeti Oriente Moderno, IV, 3, s. 168-169’da bulunmaktadır.
84
Bu vesileyle yapılan konuşmalar için bkz.: Rossi, aynı yerde.
85
The Times, 4 Mart 1924.
86
Bu kanunların Türkçe asılları için bkz.: Kavanin Mecmuası, No: 429-431,
(Ankara TBMM Matbaası). İngilizce tercümeleri için bkz.: Survey..., Ek-II,
s. 572-575.
80
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
3 Mart Kanunu ile ilgili resmî bir tebligat ve (kanunun 3.
maddesi on günlük bir mühlet tanıdığı halde) 3-4 Mart gecesi
derhâl Türkiye topraklarını terk etmesi hususundaki bir emir;
kanunun Meclis’ten çıkarıldığı gün, 29 Şubat’ta, 87 kendisinin
son Selâmlık merasimine katılmış olan Abdülmecit Efendi’ye
ulaştı.88 4 Mart günü şafak vakti Abdülmecid Efendi, bir oğlu,
iki kızı ve iki zevcesiyle birlikte İstanbul’dan ayrıldı89 ve 7
Mart’ta İsviçre’nin Terrifet şehrine ulaştı. 90 11 Mart’ta halefi
Vahdettin Efendi’nin örneğini izleyerek İslâm alemine bir
bildiri yayınladı.91 Sürgün Halife, bildirisinde TBMM’nin yetkilerini aştığını ve bu suretle bu yetkilerden fariğ olduğunu
savunuyor, İslâm aleminin bir karara bağlama noktasında tam
yetkili olarak Hilâfet meselesiyle karşı karşıya bulunduğu neticesini çıkarıyor ve kendisinin bu gayeye matuf olarak bir İslâm
Kongresi tertibi niyetinde olduğunu açıklıyordu. Abdülmecit
Efendi’nin çağrısının kısa vadedeki tek etkisi İsviçre Federal
Hükümeti’nin protestosuna yol açmak oldu. İsviçre Hükümeti
onun bu teşebbüsünü kendisine İsviçre topraklarında iltica
hakkı tanımasına medar olan anlayışı istismar olarak addediyordu.92 Abdülmecit Efendi şartların kurbanıydı. İstanbul’un
müttefiklerce işgali sırasında o, kuzeni VI. Mehmet’in politikasını tasvip etmediğini ve Türk milliyetçilerine olan sempatisini
gizlemeyecek derecede manevî bir cesaret göstermişti. 1 Kasım
1922 Kanunu çerçevesinde Osmanlı Hilâfeti’ne seçildiği tarihten itibaren de bıkmadan usanmadan kendisine biçilmiş olan
imkânsız rolü oynamaya çalıştı. Kendisinin hak etmek için,
Türk Hükümeti’nin de hafifletmek için hiçbir şey yapmadığı
87
Tarihî bir merasimin bu son icrasının tasviri için bkz.: Rossi, aynı yerde;
ayrıca, The Times, 1 Mart 1924.
88
Rossi, aynı yerde; ayrıca, The Times, 5 Mart 1924.
89
The Times, 6 Mart 1924.
90
A.g.e., 8 Mart; ayrıca Le Temps, 10 Mart 1924.
91
13 Mart 1924 tarihli Le Temps ve Oriente Moderno, IV, 3, s. 177’deki 13
Mart tarihli Rome Giornale d’Italia’dan alınan metin.
92
Oriente Moderno, IV, 4, s. 210; krş. Le Temps, 14 Mart 1924.
81
1920’lerde TÜRKİYE
hal ve nefyini de izzetle karşıladı. Bu zat şahsen isyana gömüldü,93 fakat onun Hilâfet Kongresi hakkındaki teklifi —ki bu
zaten ortalıkta dolaşıyordu— gerçekleştirilmeyi bekliyordu.
Şimdi de 3 Mart 1924 Kanunu’nun İslâm alemî üzerindeki etkisine bir göz atalım.94 Osmanlı Hilâfeti’nin ilgası ve Abdülmecit Efendi ve Âl-i Osman’ın hayattaki diğer efradının
sürülmesi bizzat Türkiye’de en azından göründüğü kadarıyla
kayıtsızlıkla karşılandı.95 Hutbede Halife’nin isminin Cumhuriyet Hükümeti’nin ismine tebdili bir huzursuzluğa yol açmadı. 96
Eğer Türkler Osmanlı Hilâfeti’nin kendisine pek dikkat etmiyor idiyseler, onun ilgasının hariçteki Müslümanlar arasında
doğurabileceği tesirlere hiç dikkat etmiyorlardı. Bu tavır gazetelerinde açıkça ifade ediliyordu.97 Kafalarında saklı bulunan
düşünce 3 Mart’ta Meclis’te yaptığı bir konuşmada İsmet Paşa
tarafından ifade ediliyordu:
Eğer Müslümanlar Türklere karşı dostluk gösterilerinde
bulunmuşlarsa bunun gerçek sebebi Hilâfet’in bizim eli-
93
Bu zat, 1 Temmuz 1924’ten itibaren Haydarabad Nizamı’ndan aylık 1300
Sterlinlik bir maaşı kabul etti (The Times 23 Haziran ve 14 temmuz 1924).
3 Mart 1924 tarihli Kanun Hanedan-ı Âli Osman’ı tahtla birlikte hususî servetlerinin mühim bir kısmından da mahrum etti (8. 9. ve 10. maddeler) ve
Türkiye’de reel servet edinmelerini yasakladı (5. ve 7. maddeler). Kanun
(bütün fertleri 3. madde çerçevesinde Halife ile birlikte sürgüne mahkum
edilmiş olan) bütün bir Hane-i Şahane’nin yolculuk masraflarını karşılamak
üzere yekûn halinde bir meblağ ödenmesini ön görüyordu. Ne var ki Türk
Hükümeti Abdülmecit Efendi’nin 11 Mart 1924’deki bildirisi sebebiyle
bilâhare, bu isim altında bir ödeme yapmaktan vazgeçti (Oriente Moderno,
IV, 4, s. 244).
94
Bu konuyla ilgili nefis bir araştırma için bkz.: Oriente Moderno, IV, 4, s.
211-242.
95
Cumhurreisi Mustafa Kemal İzmir’de gazetecilere verdiği bir konferansta
Halifeliği kaldırma niyetini önceden açıklamak ve gazetecileri bunu aykırı
bir mesele olarak ele almamaları için ikna etmek suretiyle gerekli zemini
hazırlamıştı.
96
Bkz.: Oriente Moderno, IV, 3, s. 176; The Times 10 Mart 1924.
97
Oriente Moderno, IV, 4, s. 220.
82
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
mizde bulunması değil, bizim kuvvetli olarak tanınmamızdır.98
Gerçekten, Türkler Hilâfet hususunda Müslüman kamuoyuna, Batılı dostlarından gelecek tenkitlerden daha az hassasiyet gösteriyorlardı.99
Türk olmayan Müslümanlar içerisinde 3 Mart 1924 Kanunu’nun doğurduğu nedamet ve kırgınlığın en fazla olduğu
yer Hindistan gözükmektedir. Hindistanlı Müslümanlar yukarıda kaydedildiği gibi 1 Kasım 1922 Kanunu ile ilgili olarak
yapabilecekleri her şeyi yaptılar. Fakat bu defa, Türklerin ve
Hindistanlıların bakış açıları arasındaki uçurum telif etmeyi
veya görmezden gelmeyi imkânsız kılacak derecede büyüktü
ve Hindistan Müslümanları Türk milliyetçilerine iki sebepten
dolayı öfkelendiler. Türkler Hindistanlıların, samimiyetle büyük kıymet atfettikleri İslâmî bir müesseseyi berheva etmekle
kalmamış, beş yıllık Hindistan Hilâfet Hareketi’ni bütünüyle
enayi yerine koymuş ve bu hareketin liderlerini gülünç bir
duruma düşürmüşlerdi. 3 Mart 1924 Yasası, militanca tavrı
sebebiyle uzun zamandır Hindistan Müslüman toplumundaki
eski ve muhafazakâr unsurlar tarafından hoş karşılanmayan ve
son zamanlarda halktan toplanan bağışların suistimal edildiği
hususundaki ciddî iddia ve ithamlarla başı dertte olan Muhammed Bey ve Şevket Ali Bey’in kontrolündeki Hindistan Çapında Hilâfet Konferansı’na öldürücü darbeyi vurdu. Aynı zamanda bu olup bitenler her bakımdan Hindistan Müslümanlarını
huzursuz etti.
Hindistan Millî Kongresi’yle aynı zaman ve mekanda olmak üzere Kasım 1923’te Concanada’da toplanan Hilâfet Konferansı’nın yıllık toplantısında Muhammed Bey ve iki Hindu
temsilcinin de içinde bulunduğu bir heyetin Türkiye’ye gönde98
A. g. e., IV, 3, s. 174. İstanbul’da çıkan Verchin Lur’un 4 Mart 1924 tarihli
nüshasından nakletmektedir.
99
Meselâ İstanbul’da çıkan 14 Mart 1924 tarihli Akşam’da Claude Farrere’in
Fransız basınında çıkan makalelerine verilen etraflı cevaba (Oriente Moderno, IV, 4, s. 242-244’e alınmıştır) bakınız.
83
1920’lerde TÜRKİYE
rilmesine karar verilmişti.100 Fakat heyetin hareketi Türk Meclisi’nin girişimiyle engellendi ve daha sonra Hindistan Hükümeti
heyetten bazılarına pasaport vermekten kaçındı.101 Ay çıkmadan önce —Hilâfet Konferansı’nın arka plâna ittiği eski bir
teşkilât olan —Hindistan Çapında Müslümanlar Birliği yeniden
canlandırıldı ve militanların bu teşkilâtı ele geçirmeye matuf
bir hamleleri başarılı bir şekilde geri çevrildi. Birlik’in sümullü
bir toplantısının Haziran ayında Lahor’da yapılmasına karar
verildi.102 Hindistan Müslüman toplumunun kamuoyu —bu tarz
bir hareket militan cenah103 tarafından hoş karışlanmamakla
birlikte, Abdülmecit tarafından ortaya atılmış ve o günden
beridir de Mısır’daki otorite çevrelerce104 üstlenilmiş bir teklif
olan— İslâmî Hilâfet Kongresi105 lehinde tezahür etti. Ne var ki
her iki kanat da feci şekilde Türklerden soğumuştu. 106 Bu yabancılaşma Hindistan’daki Hilâfet Konferansı ve Cemiyetü’lUlema ile Mustafa Kemal arasındaki telgraf teatisine rağmen
ayniyle vakiydi.107 Hindistanlı militanlar gözlerini Ankara’dan
100
Oriente Moderno, IV, 3, s. 150.
101
The Times, 26 Mart 1924.
102
A.g.e., 18 Mart 1924.
103
A.g.e., 5 ve 7 Mart 1924.
104
Kahire Hilâfet Kongresi’nin doğuşunu ve tarihini, gelecek sayfalarda “1319 Mayıs 1926’da Kahire’de Tertip Edilen Hilafet Kongresi” başlığı altında
geniş bir şekilde ele alacağız.
105
Meselâ Hilâfet Konferansı’nın başkanı sıfatıyla Şevket Ali Bey ve Cemiyetü’l-Ulema’nın başkanı olan Kifayetullah Bey tarafından 27 Mart 1924’de
Kahire’de çıkan el-Ehram’a gönderilen ortak telgrafa bkz.: (Oriente Moderno, IV, 4, s. 214; 29 Mart tarihli el-Ehram’dan alınmıştır).
106
O tarihte Hindistan’da yardım toplamakta olan Türk Kızılay Cemiyeti’nden
bir heyet, Osmanlı Hilâfetinin lağvedildiği haberi ulaşınca faaliyetlerini yarıda keserek ülkesine dönmeyi uygun bulmuştur (The Times 5 Mart 1924;
Oriente Moderno, IV, 3, s. 181). Gerçekten bu haber Türk heyet azasının
Hindistanlı dindaşları tarafından misafir edildiği Delhi’deki bir çay molası
esnasında alınmıştır. 3 Mart tarihli Türk Kanunu’nun metnini de ihtiva eden
telgrafın okunması üzerine orada mevcut Hindistanlılar’dan ikisi hariç tümü
derhâl odayı terk etmiştir.
107
Oriente Moderno, IV, 5, s. 290-291’deki metinler.
84
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
Riyad’a çevirdiler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin dine saygısız
Cumhurreisi’ne mukabil olarak İslâm’ın kılıcı vazifesi görmesi
umuduyla aşırı ortodoks Vahhabî hükümdar Abdülaziz b.
Suud’u izlemeye koyuldular. Hindistan Müslümanlarının ılımlı
çoğunluğu, kendilerinin, dikkatlerini kendi vatanlarındaki pozisyonlarına teksif etme ve İngiliz bağlantısından destek arama
şeklindeki süregelen politikalarına dönme emareleri gösterdiler.
Eğer Hindistan’daki Müslüman toplum Osmanlı Hilâfeti’nin ilgasıyla sarsıldıysa, onların baş belâsı gördükleri Hicaz
Kralı Hüseyin de benzer bir şekilde aynı felâkete maruz kaldı.
Kral Hüseyin bu tarihe kadar Hindistan Müslümanlarının ve
hariçteki diğer Müslüman toplulukların kendisine duyduğu
nefretin kendisinin Arabistan Yarımadası’nda İbn Suud karşısındaki belirsiz durumunu daha da ciddileştirdiğinin farkındaydı. Hilâfeti üstlenmeye kalkışmasının bu nefreti kuvvetlendireceğinin de farkındaydı. Bu, çok sayıdaki düşmanları tarafından
bir provokasyon hareketi olarak görülebilecek bir adımdı. Babasından daha umutlu olan Emir Abdullah b. Hüseyin bu tip bir
rahatsızlık duymadı ve Ocak 1924’te Kral Hüseyin resmî bir
ziyaret için Mekke’den Amman’a geçerken, o tarihte Osmanlı
Hilâfeti’nin düşmek üzere olduğunu gören —Emir Abdullah—
Hilâfet’in Araplara ve Kureyş’e iadesine matuf bir propagandaya başlayarak Kral Hüseyin’i Emirü’l-Müminin ilân etti.108
14 Ocak’ta109 Amman’a ulaşan Kral’ın bütün bir İslâm alemî
tarafından teklif edilse bile Halifeliği ne şahsı, ne de ailesinden
bir fert için kabul etmeyeceğini açıklaması110 beyhudeydi. 111
Onu aksi yöne zorlayan bir gelişme de 3 Mart 1924 tarihli Türk
Kanunu oldu.112
108
The Times, 11 Ocak 1924; Oriente Moderno, IV, 3, s. 167.
109
The Times, 15 Ocak 1924.
110
Oriente Moderno, IV, 3, s. 167.
111
A. g. e. s. 167-168.
112
Kral Hüseyin’in Hilâfet’i üstlenmesiyle ilgili olarak bkz.: A. g. e., IV, 4, s.
226-239.
85
1920’lerde TÜRKİYE
Çok geçmeden Hicaz ve Ürdün otoriteleri tarafından kendisine beyat arz edildi ve o da 5 Mart’ta Ürdün’ün bir köyü
olan Şune’de beyatleri kabul etti. 10 Mart’ta Yüksek İslâm
Konseyi’nin girişimiyle Kudüs’te toplanan Filistinli Müslüman
eşraftan müteşekkil bir meclis (hiçbir suretle oy birliğiyle olmamakla birlikte) kendi hükmü altındaki ülkelerde hiçbir şekilde yabancı hakimiyetini kabul etmeyeceğine dair şeref sözü
vermesi şartıyla Kral Hüseyin’in Halifeliğini tanımaya karar
verdi. 11 Mart’ta Filistinliler’in, 14 Mart’ta ise eski Ürdünlüler’in beyatı Şune’de resmen arz edildi ve 11 Mart’ta Kral
Hüseyin Halife sıfatıyla İslâm alemine uzunca ve âdeta özür
beyan eden bir bildiri yayınladı.113 12 Mart’ta Kral Hüseyin’in
Halife olarak tanınması Irak Kurucu Meclisi tarafından oylandı
ve Irak’taki Şiî topluluğun da bu harekete katıldığı kaydedildi.114 Suriye ve Lübnan Müslümanları arasında da Kral Hüseyin’in tanınması yönünde geniş çaplı bir hareketlenme olduğu
gözlenmiştir. Bu, Fransız yetkililerin Cuma hutbesinde Halife
zikredildiği zaman herhangi bir şahıs isminin arz edilmesini
mahallî hükümetlere yasaklatmak suretiyle müdahale etmesine
zaman kalmadan büyük şehirlerin birçoğunda birden kendini
gösterdi.115 Bununla birlikte Fransız mandasındaki topraklarda
Cezayirli meşhur yurtsever Abdülkadir’in ailesinin başını çektiği bir başka grup daha vardı. Bu grup Kral Hüseyin’in Halifeliğini tanımak istemiyor ve Mısırlıların İslâmî Hilâfet Kongresi
Plânı’nı tercih ediyordu. Bu cenah kendi nokta-i nazarını teşvik
etmek maksadıyla Şam’da bir Hilâfet Birliği kurdu. 116 Kral
Hüseyin’in halifeliği son olarak kısa bir süre önce misafiri
olmuş olan sabık Sultan-Halife Vahdettin Efendi (ki o tarihte
İtalya’nın San Remo şehrinde ikamet ediyordu) tarafından
113
A. g. e., s. 229-231’deki metin.
114
A. g. e., s. 233; 20 Mart 1924 tarihli el-Ehram’dan alıntı yapmaktadır.
115
Meselâ Şam Müftüsü’nden gelen 17 Mart 1924 tarihli talimat için bkz.: A.
g. e., s. 235.
116
A. g. e., s. 236-237.
86
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
tanındı.117 Diğer taraftan Kral Hüseyin’in halifelik iddiası sadece Hindistan’da değil, Mısır’da da canlı bir şekilde ve hemen
hemen oybirliği ile reddedildi. 11 Mart 1924’te Şune’de Kral
Hüseyin’i ziyaret eden The Manchester Guardian’ın özel bir
muhabiri,118 bütün bir görüşme boyunca kendisinin vazife duygusuyla sırtında ağır bir yük hisseden ve ihtişamdan ziyade
meşakkat ve tehlike bekleyen bir adam gibi mahzun ve mahçup
bir eda içerisinde olduğunu kaydediyordu:
Ben halifeliği talep edip arzulamadım; (diyordu Kral Hüseyin muhatabına). Onu bana tevdî ettiler... Durumum oldukça kritik. Arabistan’da İbn Suud ve İmam Yahya benim için tehlike arz ediyorlar. Sonra Savaş’ın doğurduğu
vaziyet var. Ben en karanlık günlerde Müttefiklere katıldım... Şimdi Müttefikler sözlerinde durmadılar ve sen onlarla birleşmek suretiyle İslâm birliğini bozdun: Beni sorumlu tutuyorlar ve benim durumum kritik... Ve bütün bu
zorlukların üstünde ise Hilâfet yükü yer alıyor. Ben talihsiz bir adamım.
Haşimî ailesinin talihsiz reisi bu karanlık ön sezgileriyle
hükümdarlık hayatının diğer kritik anlarında gösteremediği
büyük bir siyasî basiret gösteriyordu. O, halifeliği kabulünden
yedi ay sonra bir Vahhabî istilasıyla Hicaz’daki malikanesinden sürüldü, 1916 yılından beri elinde tuttuğu Krallıktan feragat etmeye mecbur edildi ve iki yıl zarfında düşen üçüncü
halife olarak son günlerini sürgünde geçirmeye mahkum edildi.119
117
A. g. e., s. 233; ayrıca, The Times, 13 Mart 1924.
118
Bkz. The Manchester Guardian, 13 Mart 1924.
119
Kral Hüseyin’in sezgili umutsuzluğu ve Emir Abdullah’ın körce sevinci
arasındaki tezat bu şahısların Manchester Guardian’ın yukarıda bahsi geçen muhabirine verdikleri mülakatlarda göze çarpmaktadır. Emir Abdullah
şöyle diyordu: “Türkler intihar ettiler... Araplara yapılabilecek en büyük
hizmeti yaptılar... Şimdi Hilâfet tekrar Araplara geldi...” Kral Hüseyin düşüşünden önce 3 Nisan 1923’te Mekke’de —bazıları Hicazlı diğer kısmıysa
yabancı ikametli eşraftan— yaklaşık yetmiş önde gelen kişiden müteşekkil
bir meclis toplamak suretiyle Halife olarak mevkiini tahkim etmeye çalıştı.
Bu şahıslara Hilâfet Şûra Meclisi teşkil etmeleri projesinden söz edildi. 5
87
1920’lerde TÜRKİYE
Osmanlı Hilafeti’nin ilgası, Mısır’da, 1171’de Fatımî Şiî
Halifeliğinin Selahattin Eyyübi tarafından ortadan kaldırılmasından 1517’deki Osmanlı fethine kadar bu ülkenin uhdesinde
kalmış olan İslâm aleminin bu öncülük makamını tekrar ele
geçirmek için uygun bir fırsat olarak görüldü. Mısırlılar, Kral
Hüseyin veya Cumhurreisi Mustafa Kemal ile faydasız polemiklere girişmeden,120 Kahire’de Hilâfet hakkında İslâmî bir
kongre tertibi için çalışmaya koyuldular. Bu kongrenin tarihî
seyri şu şekildeydi:
3 Mart 1924 Kanunu Müslüman tebaası olan Batılı Hükümetleri ilgilendiren neticeler de taşıyordu. Suriye’deki Fransız otoritelerin giriştiği hareketten yukarıda bahsetmiştik. İngiliz Hükümeti Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden beri defaatle ilân ettiği mesafelilik politikasını ısrarla korudu. Başbakan
10 Mart 1924’te Avam Kamarası’nda şöyle diyordu:
Hükümet, politikasının tutarlı bir şekilde baştan beri tam
bir tarafsızlık olduğu ve olmaya devam edeceği bir meselede siyasî bazda olsun, dinî bazda olsun hiçbir şekilde bir
yorum veya müdahaleye yetkili değildir.
İtalya’nın bir kolonisi olan Libya’nın Bingazi eyaletinde
hutbede Osmanlı Halifesi’nin isminin yerine Kral III. Victor
Emmanuel’in ismi zikredildi. Fakat mahallî imam ve vaizler 121
tarafından hemen uygulandığı kaydedilmekle birlikte, bu değişiklik teşekkül etmekte olan İslâm Konferansı’nın şimdi Kahire’de kurulmuş bulunan İcra Komitesi’nin İtalyan Dışişleri
Nisan’da Mekke Kadısı başkanlığında Konsey şu azayla seçildi: Dokuz
Mekke Şerifi, yedi diğer Hicazlılar’dan, bir Suriyeli, bir Dağıstanlı, iki Buharalı, üç Hindistanlı, bir Türk, bir Afganlı, iki Cavalı, üç Sudanlı, bir Mağripli (Oriente Moderno, IV, 5, s. 295-296).
120
Bu tür polemiklere girmiş, belli bir ehemmiyeti haiz tek Mısırlı siyaset
yazarı galiba Şeyh Abdülaziz Şâviş idi (bkz.: Oriente Moderno, IV, 4, s.
215-217 ve 239). Fakat bu şahıs da Tunus menşeliydi ve Mısır kamuoyunu
temsil etmiyordu.
121
Roma’da çıkan 26 Mart 1924 tarihli The Giornale d’Italia.
88
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
Bakanlığı’nı protestosuna sebep oldu122 ve Mısır basınında
Bingazi ve Mısır uleması arasında bir anlaşmazlık doğurdu. 123
Sekülerleş(tir)me Hareketi
İslâmî hayat tarzının siyasetle dinin arasını hiçbir surette
ayırmayan tek parçadan örülmüş dikişsiz bir elbise olduğu
nazar-ı itibare alınırsa Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sekülerleş(tir)me hareketinin 1768-1774 tarihli Rus-Türk Savaşını
sona erdiren feci sonuçlu Küçük Kaynarca Barış Antlaşması’nın tesiriyle ilk Osmanlı askerî birliklerinin bir Osmanlı
Sultan-Halifesi (III. Selim’in saltanat dönemi, 1789-1807)
tarafından Batılı tarzda techiz ve talim ettirilmesiyle başladığı
söylenebilir. Bu hareket 20 Nisan 1924’te Ankara’da TBMM
tarafından oylanan Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile mantıkî
sonucuna ulaştı.124 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa Kanunu’nun,
Cumhuriyet’i kuran 29 Ekim 1923 tarihli Kanun’un ve 3 Mart
1924 tarihli üç kanunun temel unsurlarını karşılayan ve bünyesinde taşıyan bu anayasanın ilk bölümü şu hükümleri arz ediyordu:
Madde 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
Madde 2: Türk Devleti’nin dinî İslâm’dır; resmî dili Türkçe’dir; hükümet merkezî Ankara’dır.
Madde 3: Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.
Madde 4: TBMM milletin meşru tek temsilcisidir ve millet
namına hakimiyeti icra eder.
122
29 Mart 1924 tarihli bu protestonun metni için bkz.: Oriente Moderno, IV,
4, s. 241-242.
123
Bkz.: a. g. e. IV. 6. s. 366-368.
124
Bu belgenin Türkçe metni ve yorumlu ve girişli bir Almanca tercümesi için
bkz.: Mittelungen des Seminars für Orientalische Sprachen. Profesör E. M.
Earle ve Profesör H. Y. Hüseyin Bey tarafından yapılan İngilizce tercüme
için bkz.: The Political Science Quarterly, New York, Cilt: XI, No. 1, Mart
1925.
89
1920’lerde TÜRKİYE
Madde 5: Teşri ve icra yetkisi Büyük Millet Meclisi’ne
tevdî ve tevcih edilmiştir. Meclis bu iki kuvveti bünyesinde tevhid eder.
Madde 6: TBMM teşri yetkisini bizzat icra eder.
Madde 7: Meclis; icra yetkisini, seçtiği Cumhurreisi vasıtasıyla ve onun tarafından seçilen kabine kanalıyla kullanır. Meclis, hükümetin faaliyetlerini kontrol eder ve gerekli gördüğü an yetkiyi ondan alabilir.
Madde 8: Kaza yetkisi Meclis adına, anayasaya uygun bir
şekilde kurulmuş olan müstakil mahkemelerce icra edilir.
Bu hükümlerin bariz bir şekilde Batılı emsallerine dayandığını; bunları İslâm toplumunun ne siyasî teorisinden, ne de
siyasî tecrübesinden çıkarmanın mümkün olmadığını ve daha
da mühimi İslâmî teori ve tecrübenin bu hükümlerle açıkça
çeliştiğini görmek mümkündür.125
1774 ve 1924 yılları arasında geçen bir buçuk asırlık döneme bakıldığında sekülerleş(tir)me hareketinin büyük bir hız
ve ivme kaydetmekle kalmayıp psikolojik karakteri itibariyle
köklü bir değişim geçirdiği göze çarpmaktadır. Hareket ilk
yüzyıl zarfında mütemadiyen sekte ve sapmalara uğrayan ağır
bir adım halinde seyretti. Bunun sebebi ise hareketi teşvik eden
yüksek statülü küçük Osmanlı azınlığının bile bunu müspet bir
hayır olarak değil zarurî bir şer olarak — mevcudiyetin muhafazası için Batıcılığın bazı motiflerinin zarurî olduğu yeni bir
ortama nahoş ve aşağılık bir intibak— olarak görmeleriydi.
1876-1877’deki feci savaştan, 1914-1918’deki daha da feci
olan Dünya Savaşı’na kadar süren ikinci safhada ise hareket
1876 Mithat Paşa anayasası ve 1908 İhtilâlini müteakip bu
anayasanın ikame edilmesiyle tezahür eden daha müspet ve
125
Katı gelenekçi bir Müslüman, bir Türk cumhuriyeti için değil, ancak İslâm
ümmeti için anayasa tasarlayabilirdi. 1924 Türk anayasasıyla benzerlik kurarsak böyle bir Müslümanın anayasası şöyle başlayabilirdi:
Madde 1: İslâm ümmeti teokratik bir toplumdur.
Madde 2: İslâmî Hilâfet’in kaim-u makamı Osmanlı Padişahıdır; İslâm
ümmetinin dili Arapça; mukaddes mekanları Mekke, Medine ve Kudüs’tür.
90
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
yapıcı bir hal aldı. Mamafih hareket, ilkin Abdülhamit istibdadıyla bastırıldı, sonrasında ise ecnebî güçlerle yapılan ölüm
kalım savaşı sebebiyle arka plâna itildi. Hareket, 15 Mayıs
1919’da İzmir’in Yunanlı birlikleri tarafından işgal edilmesine
bir cevap olarak Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından
Anadolu’da başlatılan milliyetçi hareketle yeniden zuhur etti ve
bundan sonra devrim derecesinde bir hızla ilerledi.
Bu yeni milliyetçi hareket başlangıçta kendinden önce III.
Selim, II. Mahmut, Mithat Paşa ve İttihat ve Terakki Fırkası
tarafından girişilen hamleler gibi ezici bir dış tehlikeyi defetmekle meşguldü ve sadece, İslâmî gelenekteki bu gayeye vasıta
telâkki edilen cüz'î değişikliklerle ikinci derecede ilgilendi.
Bununla birlikte daha Yunan ordusu Anadolu’dan çıkarılmadan
Ankara’daki TBMM, bizatihi bir gaye olarak devleti dâhilî
olarak yapılandırmaya koyulmuştu ve 11 Ekim 1922 mütarekesini müteakip haricî bir düşmana karşı sürdürülen bir ölüm
kalım savaşı için harekete geçirilen ve bilâhare heyecan veren
bir zaferle kızışan mücadele çabaları bilinçli olarak içe doğru
yöneltildi ve maksatlı olarak Osmanlı’da hayatın temel esasını
teşkil etmiş olan İslâmî müesseseleri sistemli bir şekilde berheva etmek için kullanıldı.
Belki bu meselede 1919-1925 dönemindeki Türk milliyetçilerinin tavır ve görüşü,126 esas itibariyle Jön Türklerinkinden farklı değildi.127 Milliyetçilerin tamamladığı köklü değişikliklerin birçoğunun ilk adımını selefleri olan İttihat ve Terakki
126
Bu görüşün izharıyla ilgili olarak Ekim 1923’te Mustafa Kemal Paşa’nın
Viyana’da çıkan Neue Freie Presss’in bir muhabirine serdettiği ifade için
bkz.: Oriente Moderno, III, 5, s. 269-270’da alıntılanmıştır.
127
Mustafa Kemal de dahil 1919-1925 hareketinin içinde bulunan liderlerden
birçoğu daha önceleri 1908-1918 hareketinin içinde az veya çok belli bir rol
oynamıştır. Buna rağmen ikinci hareket, Turancılık ve İslâmcılık gibi belli
bazı siyasî meselelerde ilk harekete bilinçli, hatta şiddetli bir muhalefet halindeydi ve bu muhalefet —Enver Paşa ile Mustafa Kemal Paşa arasındaki
ta 1915-1916 Çanakkale Savaşı’ndan gelen rekâbet gibi— şahsî çekişmelerle teyit ediliyordu. Bu kan davası muktedir ve seçkin maliyeci Cavit
Bey’in içinde bulunduğu önde gelen birkaç İttihatçı’nın mahkum edilerek
asıldığı 1926 Komplo davasıyla sona erdi.
91
1920’lerde TÜRKİYE
Fırkası’nın Jön Türkleri atmıştı. Fakat onlar Osmanlı’nın mirasını yüklenmişler ve onu kaçınılmaz bir yıkılıştan kurtarmaya
matuf beyhude çabalara takılıp kalmışlardı. Bu şekilde onların
dikkat ve enerjileri yolundan saptı ve bir hedef karmaşasıyla
büyük ölçüde tesirsiz hâle geldi. Buna mukabil 1919-1925
milliyetçileri kuşkusuz kendi düşüncelerine hakimdiler. Onlar
bilinçli bir şekilde bağlılıklarını İslâm’dan veya Osmanlı İmparatorluğu’ndan değil, yeni bir Türk milleti idealinden yana
ortaya koydular. Bu yeni idealin tahakkukunun eski düzenin
devamıyla engellendiğine kâniydiler ve (bu mania 1911-1922
sonbaharları arasında Türkiye’nin kendini içinde bulunduğu
hemen hemen devamlı savaş haliyle onların lehine olarak ortadan kaldırılıncaya kadar) bu işi bitirmeye kat'î bir şekilde kararlıydılar. Hedefleri gerek siyasî, gerekse kültürel ve ekonomik plânda kat'î devrimler yapmaktı. Türk halkını Osmanlı
İmparatorluğu’nda varlığını bulan İslâmî hayat tarzından devrim sonrası Fransası’nda tezahür eden Batılı hayat tarzına çevirmeyi umuyorlardı. Bu araştırmanın kaleme alındığı tarihte
yeni Türk Cumhuriyeti sınırları içerisindeki geleneksel İslâmî
müesseseleri kökünden yok etme hususundaki menfi maksatlarına ulaştıkları açıkça görülüyordu. Batı medeniyeti gibi oldukça hassas bir bitkiyi eski mahsulünden henüz temizlenmiş yabancı bir toprağa dikme şeklindeki ikinci ve daha güç teşebbüslerinin başarıya ulaşmasının ne derece mümkün olacağı sualine
hemen cevap vermek kabil değil ve buna tam manasıyla cevap
vermek için uzun bir süre beklemek gerekebilir. Böyle de olsa
1926’ya kadar olan seyriyle Türk devrimi sadece Türkiye’nin
değil, bütün bir İslâm aleminin tarihinde büyük bir olaydır ve
döneminin mühim ve ilginç milletlerarası hâdiseleri arasında
yer almıştır.
Sekülerleş(tir)me sürecini farklı birkaç başlık altında zikretmek gayet yerinde olacaktır. İdarî sahada Şeriat ve asırlardır
onu icra etmekte olan organların yerine gerekli yeni organlarla
birlikte Batı ülkelerinden kopya derecesinde bir ayniyetle ithal
edilen kanunlar kabul edildi. Dinî müesseseler alanında tarikatler lağvedildi. Tedrisat alanında din ilimleri eğitimi veren med92
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
rese ve mekteplerin yerini kısmen seküler kurumlar aldı ve
bunlar tamamiyle resmî hükümetin kontrolü altına sokuldu.
Sosyal sahada göze en çok çarpan gelişme —başlı başına bir
ehemmiyet arz eden— kadınların serbestiyeti oldu. bunun
dışında Batı tarzı erkek serpuşun benimsenmesi, İslâmî takvimin yerine Gregorian takvimin kabulü, 128 Ramazan orucunun
başlangıç ve bitişinin astronomik müşahade ile tespiti,129 İstanbul’da Mustafa Kemal’i temsil eden bir heykelin dikilmesiyle
İslâm’ın oyma putlarla ilgili yasağının ihlâl edilmesi kayda
değer diğer gelişmelerdi.130 Posta pullarında131 Osmanlı Türkçesi’nin Lâtin harfleriyle yazılmasıyla bu hususta vaki olan ilk
tecrübe de —bu sekülerizmin değil nasyonalizmin bir ifadesi
olmakla birlikte— burada zikredilebilir.132
İdarî sahada, Jön Türk rejimi Şeriat mahkemelerini sivil
Adalet Vekaleti’nin yetki alanına dahil eden 12 Mart 1917
kanunuyla bir başlangıç yapmıştı.133 TBMM —kendi kuruluşundan sadece dokuz gün sonra bir icra hükümeti teşkil ettiği 2
Mayıs 1920 kanunuyla— Şeyhülislamlığı ve Evkaf Vekaleti’ni
128
1 Ocak 1926’dan itibaren (The Manchester Guardian, 28 Aralık 1925).
129
The Times, 13 Mart 1926.
130
Bu hususta öncü Türkiye değildi. Daha önce Mısır’da Mehmet Ali’nin
heykelleri dikilmişti.
131
1926 Nisanının ikinci yarısından itibaren (Oriente Moderno, IV, 7, s. 371).
Bu hususta bir Kafkas Cumhuriyeti olan Azerbaycan Türkiye’den önde gidiyordu. Bu yazının kaleme alındığı tarihte bu ülkede Latin alfabesi her
alanda Arap alfabesinin yerini almıştı. Fanatik olarak Lâtin alfabesi sesli
bakımından zengin olan Türkçe ailesini ifade için Arap alfabesinden daha
iyi bir vasıtaydı. Azerbaycanlı’nın Osmanlı gibi Arap alfabesiyle kayıtlı
büyük bir edebî mirası bulunmadığı için bu alfabe değişikliği Azerbaycan
Türkçesi’nde Osmanlı Türkçesi’nden daha kolayca yapılabilirdi ve dolayısıyla bu, maziyle diğerinin derecesinde bir kopmaya sebep olmuyordu.
132
Türk Hükümeti Berne Posta Birliği’nin bir üyesi olarak posta işaretlerini
diğer üyeler için okunabilir kılmak zorundaydı. Türk Posta Ofisi bu mecburiyeti daha önceleri Türkçe yazının yanında “Poste Turque” gibi Fransızca
yazı kullanarak ifa ediyordu. Değişiklikle birlikte Fransızca yazının yerini
Lâtince ile yazılmış Türkçe “Türkiye Postaları” ibaresi aldı.
133
Pritsch a. g. e., s. 169.
93
1920’lerde TÜRKİYE
tek bir vekalete tebdil etmek suretiyle bunu daha da ileri götürdü. Bunun müteakiben Şeyhülislamın Fetvahane kanalıyla icra
ettiği sabık Baş Müftülük ve Şeriat hukuk alimliği fonksiyonları Şeriat’a göre fetva yayınlamakla vazifeli bir kurula, İfta
Heyeti’ne tevdî edildi. 3 Mart 1924 tarihli dört kanunun ilkiyle
Şeriat ve Evkaf Vekaleti lağvedildi ve Şeyhülislamın sabık
fonksiyonları Başbakanlığın bünyesinde bir birim olan Diyanet
İşleri Reisliği’ne tevdî edildi.134 Meclis bu şekilde her tür İslâmî
engeli temelden bertaraf etmiş olarak 17 Şubat 1926’da İsviçre
medenî hukukunun tam bir tercümesi olarak gözüken yeni bir
Medenî Kanun, 1 Mart’ta ise İtalya Ceza Hukuku’nun bir uyarlaması olan yeni bir Ceza Hukuku kabul edildi.135
İsviçre Medeni Kanunu’nun kabulü, Lozan Antlaşması
(Madde 37-45) çerçevesinde Türkiye’deki Musevi, Ermeni ve
Rum cemaatlerine tanınmış olan azınlık haklarından feragat
edilmesi meselesini gündeme getirdi. Bu haklar büyük ölçüde
azınlık antlaşmaları ve Harb-i Umimi’den sonra Avrupa’nın bir
kısmında barışı tesis eden diğer diplomatik düzenlemeler çerçevesinde Doğu Avrupa’daki azınlıklara sağlanan haklarla aynı
hususiyeti taşıyordu. Bunlar, sabık Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gayrimüslim toplulukların eskiden millet sistemi
çerçevesinde sahip oldukları hakların sadece bir gölgesiydi.136
Ekim 1925’te Türkiye’deki Musevi Hahamlığının Dünyevî ve
Ruhanî encümeni, Musevi cemaati adına Türk Hükümeti’ne
Batılı bir medeni hukukun kabul edileceğini nazar-ı itibara
alarak bu haklarından vazgeçtiklerini bildirdi.137 Aynı ay içeri-
134
Bu değişikliğin kanunî bir neticesi olarak daha önceki Şeriat ve Evkaf
Vekaleti’nde bir şahsın dinî meselelere binaen muhakeme edilmesi yerine
şimdi bütün bir vekalet güven oyuyla kalıyor veya düşüyordu.
135
Oriente Moderno, V, 19, s. 519 ve VI, 3, s. 134-136.
136
Lozan Antlaşması’nda hem Millet Sistemi hem de kapitülasyonlar lağvedildi (Bkz.: H. P. C. sayı: VI, s. 113-114). Millet Sistemi yerine Savaş sonrası Avrupai tarzdaki azınlık haklarının konması Türk Misak-ı Millisi’nin 2.
maddesine uygundu.
137
Le Temps, 10 Ekim 1925.
94
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
sinde Ermeniler de Musevilerin örneğini izledi.138 Daha sonra
Türk Hükümeti Yunanlıları da aynı adımı atmaya ikna etmek
için çalışmaya koyuldu139 ve Ocak 1926’da —bu husustaki
kararın alındığı meclis hareketli tartışmalardan hali olmasa
da— onlar da bu yolu izledi.140 Ermeni cemaati Türk Hükümetine “ülkenin eskiden yönetildiği İslâmî ahkamın yerine cumhuriyetle başlayan uğurlu laik rejim dönemini memnuniyetle
karışladıklarını” bildiriyordu. 141 Yeni kanunun yürürlüğe konmasından sonra Adalet Vekili bahsi geçen üç topluluğun azınlık haklarından feragat etmelerine cevap olarak onlara, yeni
kanunun bundan sonra ırk, milliyet veya din ayırımı gözetmeksizin Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına uygulanacağını bildirdi.142
3 Mart 1924 tarihli dört (“üç” olması gerekiyor—ç.n.) kanundan ilki çerçevesinde icra edilen Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin lağvını, on sekiz ay sonra çeşitli tarikat ve tekkelerin
feshedilmesi izledi. Hükümetin mütemadiyen ekonomik bir
darboğaz içerisinde bulunduğu ve bu müesseselerin de millî
gelirden aldıkları paya nispetle uzun zamandır sosyal bir hizmet ifasından uzak oldukları hesaba katılırsa, 143 Türk Hükümeti'’in on altıncı yüzyıl İngiltere’sindeki VIII. Henry’nin ve on
dokuzuncu yüzyıl Romanya’sındaki Prens Couza’nın örneğini
izlemesinin kaçınılmaz olduğu anlaşılabilir.144 Türk Hükümeti’nin hareketini hızlandıran bir faktör de Doğu vilayetlerindeki
tarikat ve tekkelerin de rol aldığı sanılan ve bir yönüyle reaksi138
Le temps, 31 Ekim 1925.
139
The Times, 5 Kasım 1925.
140
Le Temps, 9 Ocak 1926.
141
A. g. g., 4 Şubat 1926.
142
A. g. g., 2 Haziran 1926
143
Türkiye’deki tarikat ve tekkelerin özet olarak tarihî gelişimleri için bkz.:
The Manchester Guardian, 15 Eylül ve The Times, 10 Ekim 1925.
144
1863 tarihli Romanya kararnamesi için bkz.: W. Miller, The Ottoman
Empire and its Successors, 1801-1922 (Cambridge: Universitey Press,
1923), s. 320-321.
95
1920’lerde TÜRKİYE
yoner bir dinî hareket veçhesi taşıyan 1925 Kürt İsyanı oldu. 145
2 Eylül 1925’te Hükümet üç idari kararname çıkardı.146 Bunlardan birincisi ile bütün tekke ve zaviyeler kapatılıyor ve Türkiye’teki bütün tarikatlar lağvediliyor; tarikate üye olmak ve
tarikatle ilgili kıyafetler giymek veya ünvanlar taşımak yasaklanıyor; mezkûr müesseselere bağlı bütün mescitler ve türbeler
kapatılıyor ve bu kurumların muhafızlığı makamı iptal ediliyordu. İkinci kararname “ulema” addedilecek kişileri ve onların giyeceği kıyafetleri tarif ediyor ve bu kıyafetlerin yetkili
olmayanlarca giyilmesini yasaklıyordu. Üçüncüsü kararname
hususî bir üniforma giymek mecburiyetinde olmayan bütün
devlet memurlarının dünyanın bütün medenî milletlerince kullanılan —şapkanın da dahil olduğu— normal kıyafeti giymelerini ve başlarını sadece içerde, dışarıda ise selâmlama işareti
olarak açmalarını öngörüyordu.
Başlık meselesi sosyal ve siyasi olarak ehemmiyetli bir
meseledir. Çünkü Yakın Doğu’da başlık, ana’nevî olarak bir
milliyetin, bir mesleğin ve bir dinin alameti farikası olabilir. Bu
sebeple başlıkta vaki olan umumî bir değişikliğin belli bir
ehemmiyeti haiz bir psikolojik tesirinin olması kaçınılmazdı.
Osmanlı nizamında başlık farklılığı büyük çaplara ulaştı. Fesin
mevkii ve dini ne olursa olsun bütün Osmanlı tebaasının tek
başlık biçimi olarak kabul edilmesi II. Mahmut’un (1808-1838)
başlattığı reformların etkililerinden birisidir.147 Ankara’daki
145
Bkz.: Ankara Hakimiyet-i Milliye, 10 Nisan 1926, Oriente Moderno, VI, 5,
s. 273-275’te iktibas edilmiştir.
146
Ortak mukaddimeli bu metinler için bkz.: Oriente Moderno, V, 10, s. 513515.
147
Göründüğü kadarıyla Sultan Mahmut ayırt edici bazı başlıkları Osmanlı
tebaasından belli sınıflara mecburî kılan kural ve adetleri kaldırdı ve bütün
Osmanlı tebaasına fes giyme seçeneği tanıdı. Diğer taraftan o, göründüğü
kadarıyla fes giyimini (gerek sivil, gerekse askerî) devlet memurları dışında
kimseye zorunlu kılmamıştır. Bu mühim nokta itibariyle onun teşebbüsü,
şapka giyimini devlet memurlarıyla birlikte sivil şahıslara da mecbur tutan
Kasım 1925 Kanunu’ndan ayrılmaktadır. Fes en sonunda hakim birkaç dinin din adamları müstesna bütün Osmanlı tebaasının şamil bir başlığı haline
96
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
zevat, geçen yüzyıldaki Osmanlı rejimiyle bağlantısını nazar-ı
itibara alarak fesi bir kenara attı ve ilkin Türklerin ve Avrasya
bozkırının diğer göçebe halklarının siyah kuzu derisinden mamul başlığı olan ve Türk milli hayatındaki Osmanlı ve İslâmî
unsurlara mukabil “Turancı” unsuru sembolize eden “Kalpak”ı
benimsedi. Kalpak Türklerin kendi milliyetleri hususundaki
yeni bilinçlerini yeterince ifade ediyordu.148 Fakat bu onların —
aynı derecede kuvvetli olan— “farklı bir halk olmaktan” kurtulma ve “diğer milletler gibi”, yani Batılı milletler gibi olma
şeklindeki yeni arzularını tatmin etmiyordu. Kalpak da en az
fes kadar giyenlerini, terekli şapka giyen ve dünyaya varis olan
Batılı milletlerden tefrik ediyordu. 1925’te Cumhuriyet Hükümeti bu sembolik engeli bertaraf etmek için bilinçli bir şekilde
işe koyuldu.149
Mayıs 1925’te Türk bahriye mensupları Alman bahriyesi
tarzında başlıklarla donatıldı.150 Bu başlangıçtan sonra Batı
tarzı erkek başlığının diğer kamu personeli ve sivil şahıslar
tarafından da sür’atle benimsendiğine şahit olundu.151 Yukarıda
zikredilen 2 Eylül 1925 tarihli kararname şapka giyilmesini
sivil bütün memurlara mecbur kıldı. Son olarak Kasım 1925’te
Meclis, şapka giyme mecburiyetini memurlar ve mebuslarla
gelmiş olsa da, onun on dokuzuncu yüzyıl zarfında sivil şahıslar tarafından
da benimsenmesi gönüllü bir süreç gözükmektedir.
148
Kalpak (fiziki görüntüsüne pek ilgisiz bulunmayan) Mustafa Kemal’e
yakışıyordu da, halbuki fes ona pek gitmiyordu. Bu itibarla Gazi’nin kalpağı himaye etmesine siyasî olduğu kadar şahsî bir sebep de vardı ve onun
himayesi kuşkusuz kalpağın moda haline gelmesine maddî olarak da yardım ediyordu.
149
Bu keskin bir politika değişikliğiydi, zira, bu satırların yazarı Nisan 1923’te
Türkiye’de bulunduğu zaman kalpak hâlâ revaçtaydı. Ankara —kısmen hakim Müttefik Güçler aleyhindeki siyasî hissiyatın hâlâ kuvvetli olması ve
kısmen de Müttefiklerin İstanbul’u ve Yunanlıların Batı Anadolu’yu işgali
sırasında Türk olmayan azınlıklara mensup kişilerin Türk hakimiyetinden
kurtulmalarına bir işaret olarak şapka giymeleri sebebiyle— şapka fes kadar
fena bir imaj arz ediyordu.
150
Oriente Moderno, V, 6, s. 288.
151
A. g. e. V, 7, s. 351; 9, s. 456.
97
1920’lerde TÜRKİYE
sınırlı tutmayıp bunu bütün yurttaşlara teşmil etti. 152 Bu kanuna
muhalif olan sadece iki kişi vardı, fakat bunlardan birisi
1919’da Mustafa Kemal’e ilk katılanlardan olup Anadolu İstiklâl Savaşı’na büyük katkısı olmuş mümtaz bir asker olan
Bursa mebusu General Nurettin Paşa idi. Nurettin Paşa bu
kanunun anayasaya aykırı olduğunu ispatlamaya çalıştı ve
memurlara ne tür kanun ve düzenleme empoze edilirse edilsin
—gerek Avrupa, gerekse Asya’daki diğer bütün hükümetlerin
de yaptığı gibi— sivil yurttaşların istedikleri başlığı giymelerine müsaade edilmesini istirham etti. Nurettin Paşa’nın itirazı
akim kaldı, fakat hâdise bazı karışıklıklara yol açtı. İstanbul’da
Nurettin Paşa aleyhine öğrenci gösterilerine şahit olunurken,
doğu eyaletlerinde —gerek güney doğuda yer alan Maraş’ta,
gerekse kuzey batıda bulunan Sivas ve Erzurum’da— yeni
yasaya karşı ayaklanmalar vaki oldu. Kürt isyanını bastırabilmiş olan Hükümet bu ayaklanmaları oldukça ciddî kabul etti—
bu olaylarda infial belirten halkın Kürt değil Türk olması ve
dolayısıyla bunları harekete geçiren saikin kuşkusuz olarak
millî istiklâl arzusu değil, Ankara’nın lâikleş(tir)me politikasına karşı duyulan dini düşmanlık olması bu ciddiyeti artırıyordu. Şapkanın benimsenmesi iki spesifik sebebe istinaden
İslâm'a aykırı görüldü: İslâm’daki namaz ibadeti hem abidin
başının kapalı olmasını, hem de alnının yere temas etmesini
gerektiriyordu. Bunların her ikisi de terekli hiçbir başlıkla ifası
kabil olmayan emirlerdi. Diğer taraftan “kim bir kavme benzerse o onlardandır” şeklinde umumî bir prensip vardı. 153 Dolayısıyla Kasım 1925 Kanunu, Fransız modeline mebni lâik Türk
Millî Cumhuriyeti ile şimdi ölümüne savaşma durumunda olan
“karşı devrimci” İslâmî güçler arasındaki mücadeleyi sembolize ediyordu. Bu yüzden Hükümet kuzey-doğu Anadolu’daki
karışıklıkları çok sert bir şekilde sindirdi. Ankara’dan Sivas,
Erzurum, Rize ve Giresun’a seyyar bir istiklâl mahkemesi
gönderildi. En az dört kişinin ölüm cezasına çarptırıldığı ve çok
152
Metin için bkz.: Oriente Moderno, V, 12, s. 631.
153
“Men teşebbehe bikavmin fe hüve minhum.”
98
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
sayıda kişiye de ağır iş ve hapis cezaları verildiği kaydedilmektedir.154
Eylül ve Kasım 1925 tarihli Türk Kanunu yakında bulunan eski Osmanlı ülkelerinde hemen yankı uyandırdı. Mısır’da,155 1872’de kurulmuş modernist bir İlâhiyat Fakültesi
olan Kahire Daru’l-Ulumu’nun talebesi geleneksel sarıkla
mesleklerine mahsus kaftanın terk edilerek Mısırlı devlet memurları ile Batılılaşmış efendi zümresine mensup şahısların
giydiği fesin Mısır’daki türü tarbuş ve Batı tarzı ceket, yelek
ve pantolonun kabul edilmesi talebiyle gösterilere başladılar.
Bunu takiben talebe ile polis arasında yaşanan gülünç arbede
halk arasında karışıklığa yol açtı. Zağlul Paşa, ana’nevi kıyafetlerin millî kişiliğin unsurları olarak görülmesi gerektiği noktasından, Ezher Üniversitesi Rektörü ve Mısır Baş Müftüsü ise
şapka giymenin terakkinin bir tılsımı olmaktan çok uzak olduğu ve daha ziyade ecnebi bir medeniyetin dış görünümünü
taklit etme illetine tutulmanın bir emaresi olduğu noktasından
hareketle böyle bir karışıklık ortamında şapka aleyhine fikir
beyan ettiler.156 Bu siyasî ve dinî otoritelerin birleşen muhalefeti Mısır’daki bu hareketi bir süre için bastırmaya kafi geldi.
Diğer taraftan Mayıs 1926’da Mısır’da tertip edilen Hilâfet
Kongresi’nde —sarığı dışında ana’nevi kıyafetinden hiçbir eser
bulunmamak üzere— baştan aşağı alafranga bir kıyafet içerisinde arz-ı endam eden sabık Büyük Senusi’den başkası değildi.157
Türkiye’de kılık kıyafette meydana gelen —gerek sembolik ve gerekse ameli nokta-i nazardan— daha da büyük bir
ehemmiyeti haiz bir değişiklik de kadınların açılması idi. Müs154
Kuzeybatı vilayetlerindeki karışıklıklar ve bunların bastırılması için bkz.:
Oriente Moderno, V, 12, s. 631-632 ve VI, 1, s. 22.
155
Mısır’daki şapka anlaşmazlığı için bkz.: A. g. e., VI, 5, s. 298-303. Aynı
meselenin Filistin’de ortaya çıkışı ile ilgili olarak bkz.: A. g. e. s. 303-304.
156
Rektör ve Baş Müftü tarafından yapılan ortak bildiri (a. g. e., aynı yerde
iktibas edilmiştir) gerçekte Türk Hükümeti’nin hareketine bir cevaptı.
157
A. g. e. s. 267.
99
1920’lerde TÜRKİYE
lümanların hayatının karakteristik bir hususiyeti haline gelmiş
olan kadınların toplumdan tecrit edilmesi Kur’an veya Sünnet’le konmuş bir kural olmayıp muhtemelen Müslümanlara
Orta Doğu medeniyetlerinden miras kalmış bir adettir. Muhammed Peygamber’in ailesine mensup kadınlar yaşadıkları
dönemin siyasetinde gerçekten mühim bir rol oynamışlardır.
Arabistanlı Bedevi kabilelerin kadınları o günden bugüne toplumla iç içe olmaya devam etmişlerdir. Yine Arnavutlar gibi
İslâm’a nispeten sonraki zamanlarda girmiş olan bazı halkların
kadınlarında da bu durum müşahede edilmektedir. Dolayısıyla
Türk kadınının serbestiyet kazanmasına matuf bir hareket,
ihtiyat ve itidalli yürütüldüğü takdirde hiçbir surette Şeriat’le
uzlaşmaz bir çelişkiye düşmeye mahkum değildi.158 Türk kadınının serbestiyet hareketi 1908 İhtilâli ile başlamış ve Osmanlı
Hükümetinin de diğer muharip hükümetler gibi erkeklerin
cephedeki vazifelerine koşabilmeleri için kadınları erkeklerin
işine sevk etmek zorunda kaldığı 1914-1918 Cihan Harbi ile
hızlanmıştı. Meselâ 1916’da medeni nikah kabul edildi. (Mamafih Mondros ve Mudanya mütarekeleri arasındaki dönemde
Sultan VI. Mehmet’in mürteci Sadrazamı Damat Ferit bunu
iptal etmişti). Şu var ki 1919-1925 milliyetçileri diğer sahalarda olduğu gibi bu hususta da seleflerinden daha ileri gittiler. 1
Eylül 1926 tarihinden itibaren olmak üzere medeni nikah Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından yeniden kabul edildi 159
Diğer taraftan çok evilik münhasıran çıkarılmış bir kanunla
değil, 17 Şubat 1926 tarihli kanunun Meclis'ten geçmesinden
altı ay sonra yürürlüğe giren İsviçre Medeni Kanunu’nun kabulünün tabii bir neticesi olarak kaldırıldı.160 Gerek kanunî gerek158
İslâm’ın Şâri’i göründüğü kadarıyla kadınların başlarını örtmelerini emretmiş, fakat yüzleri ile ilgili bir şey söylememiştir.
159
Oriente Moderno, VI, 7, s. 371-372.
160
Bkz.: The Times, 27 Kasım 1926. İki husus olmasaydı çok evliliği kanunla
yasaklamak pek mümkün olmazdı: Bu adet, artık (eski tarzı izleyen fakat şu
anda sürgünde bulunan hane-i şahane dışında) yüksek zümre arasında revaçtan düşmüştü ve ekonomik sebeplerle hiçbir zaman fakir sınıf arasında
yaygınlaşmamıştı. Batı’da kadının serbestiyet kazanmasında mühim bir
100
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
se sosyal serbestiyet süreci Batı ülkelerinde veya Türkiye’de
bulunan Arnavutköy’deki İstanbul Kız Koleji gibi Batılı eğitim
kurumlarında tahsil görmüş entelijansiya kadınları arasında
fevkalade hızlıydı. Bu hareketin en göze çarpan taraftarı bu
kolejin eski bir öğrencisi olan Halide Edip Hanım idi. Bu hanım, yazar olarak tanınmış daha sonra karşı cinsten milliyetçi
arkadaşlarıyla zorlukları paylaşarak Anadolu İstiklâl Savaşı’nda aktif bir rol almış ve ülkesinin erkek ve kadınlarına
milliyetçi dava lehine heyecan aşılayan bir örnek olmuştur.
Mamafih bu hızlı ve hakikaten köklü sosyal değişmenin meydana geldiği mahfel henüz çok dardı. Bu değişme ameli olarak
İstanbul, Ankara ve İzmir’deki üst ve orta zümre sosyetesi ile
sınırlıydı. 1925 ve 1926 yıllarında Orta ve Doğu Orta Anadolu’ya seyahat etmiş olan Batılı müşahidlerin kaydettiğine göre
köylerdeki erkek halk arasında yeni Batılı mayanın tutmaya
başladığı fark edilirken, kadınların alışılagelmiş mutiliğinde ve
çekingenliğinde hiçbir değişme emaresi görülmemiştir.161
Türk entelijansiya kadınları arasında serbestiyetin geliştiğini gösteren bir işaret de İstanbul Üniversitesi’nde, profesörlerin tabii olarak her dersi erkek ve kız talebeye ayrı ayrı olmak
üzere iki defa anlatmak istememeleri sebebi ile, karma öğretimin kabul edilmesiydi. Bu, aynı zamanda o tarihe kadar Türkiye’de yan yana ve bazen birbiriyle anlaşmazlık içerisinde var
nokta olan kadınlara, bilhassa da evli kadınlara şahsî servetleri üzerinde kanunî kontrol hakkı verilmesi ile ilgili kanunî düzenleme, bu hususta Şeriat
çerçevesindeki kadının statüsü nispeten daha iyi olduğu için Müslüman ülkelerde daha az bir zaruret arz ediyordu. Kadının serbestiyetinin Mısır’daki
daha yavaş ve daha tedrici gelişimi için bkz.: Oriente Moderno, VI, 6, s.
339-342.
161
Türkiye’nin taşra halkı arasında kadının tecridi hiçbir zaman iyi durumlu
şehirli zümreler arasındaki reddeye varmamıştır. Buna rağmen bahis konusu müşahidler Ankara hükümeti tarafından kadının serbestiyetinin, erkeklere şapkanın dayatılmasında başvurulan aynı cebrî metodlarla dayatılması
halinde işin karışabileceği tahmininde bulunuyorlardı. Bu yazının tahrir
vaktinde hükümet, Trabzon vilayetinde ve diğer bazı vilayetlerde peçenin
açılmasını mecbur tutma girişiminde bulunmuş, fakat karşılaştığı muhalefetin kuvvetli olması sebebiyle bu denemeden vazgeçmek zorunda kalmıştı.
101
1920’lerde TÜRKİYE
olmuş çeşitli eğitim sistemlerinin tevhidine doğru atılmış bir
adımdı.
Bu noktada en az beş ayrı eğitim sistemi mevcuttu. İlk
olarak vakıflar sayesinde nispeten daha iyi imkânlara sahip ve
ağırlıklı olarak ilâhiyat talebesinin Orta Çağ İslâm ulemasının
eserlerini okuduğu medreseler ve halkın çocuklarını okutan
cami mekteplerinden teşekkül eden geleneksel İslâmî sistem
mevcuttu. Başlangıçta mekteplerin müfredatı hemen tamamıyla
çocukların manasını anlamadıkları Arapça Kur’an metinlerini
ezberlemelerinden oluşuyordu. Fakat zamanla buna Türkçe
okuma ve yazma ve coğrafya, aritmetik gibi diğer konularla
ilgili tedris de ilave edildi. İkinci olarak Türk olmayan azınlıklara ait, kendi kaynaklarıyla idame-i faaliyet eyleyen okullar
vardı. Bunlar din kaynaklı okullardı, fakat zamanla büyük
ölçüde modern Batı’nın aydın görüşünü ve etkili metodlarını
benimsemişlerdi. Üçüncü olarak Türkiye’de faaliyet gösteren;
bazı durumlarda Batılı hükümetler, bazı durumlarda Batılı
tarikatler, bazı durumlarda ise Batılı hayırsever şahıslar olmak
üzere Batılılar tarafından idame olunan lise hatta üniversite
düzeyindeki eğitim kurumları vardı Fransız Katolik ve Amerikan Protestan okullarının ön sıralarda yer aldığı bu Batılı kurumlar, belki de Türk halkına ve komşu Yakın Doğu ülkelerine
yerli müesseselerin sağlayabileceğinden daha iyi bir eğitim
imkânı sunuyordu. Bununla birlikte dinî ve siyasî menşeleri
hakkında, bunların gizli maksatlarının belli bir ecnebi din veya
devletin Türkiye’deki çıkarlarını gözetmek olduğu şeklinde —
bunların eğitim çalışmalarını tam manasıyla takdir eden Türkler arasında bile— kuşkular doğurdu. Dördüncü olarak, Osmanlı Hükümeti tarafından maksatlı olarak Batı tarzında kurulmuş olan ve masrafları devlet bütçesinden karşılanan kurumlar vardı. Sultan Abdülaziz döneminden (1861-1876) beridir üç dereceli olan devlet okulları Osmanlı İmparatorluğu’nun
çeşitli idarî birimlerinin merkezlerinde kuruluyordu: Her kazada bir ibtidaî okul, her sancakta bir orta mektep ve her vilayette
bir rüşdiye. 1908 İhtilâli’nden sonra rüşdiyeler ilk eğitim kurumları gibi iki dereceye bölündü ve yirmi adet idadi teşkil
102
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
edildi. En seçkini Galatasaray Lisesi olan bu müesseseler yabancı ellerde olmaksızın verimli bir Batı eğitimi sunmak suretiyle Türk milliyetçilerinin arzularını tatmin ediyordu. Fakat
yine de bunlar sayı itibariyle ülkenin ihtiyacını karşılayacak
derecede değildiler. Eğitim alanındaki beşinci sistem de hususî
Türk okullarıydı. Bu okullar da ilk temel, üst temel ve orta
dereceli üç kısımdan oluşuyordu.
Burada zikredilen beş gruptan daha önce Türk olmayan
azınlıklar tarafından idame olunanlar, azınlıkların kendilerinin
—İstanbul mühim bir istisna teşkil ediyordu— Türkiye Cumhuriyeti topraklarından bizzat çekilmeleriyle birlikte ortalıktan
kayboldular. Bahis konusu dönem zarfında Ankara Hükümeti
Batı tarzındaki devlet okullarının kapasite, sayı ve verimini
artırmak ve aynı zamanda da hususî Türki, İslâmî ve ecnebi
okulları Hükümetin kontrolü altına almak için bizzat işe girişti.
İslâmî mektepler için bu hedef 3 Mart 1924 tarihli üç kanunun
ikincisiyle uygulamaya kondu. Önceleri Şeriat ve Evkaf Vekaletinin kontrolünde bulunan İslâmî tedrisat müesseseleri Millî
Eğitim Bakanlığı’na verildi. İstanbul’da Daru’l-Fünun bünyesinde bir ilâhiyat fakültesi açıldı ve ardından medreseler kapatıldı.162 Ecnebi okullara gelince Ankara Hükümeti bundan sonra
bunların devlet veya şahsa ait yerli okulların tâbi olduğu nizamnamelere aynen tâbi olacakları şeklinde umumî bir prensip
koydu.163 Bunun dışında bütün ecnebi okullarında haftalık belli
saat sayısınca Türk Millî Eğitim Bakanlığı’nca tayin edilecek
Türk öğretmenler tarafından Türk dili, edebiyatı, tarihi ve coğrafyası okutulması gerekiyordu. Ecnebi okullarında dinî doğmaların öğretilmesi ve dinî sembollerin gösterilmesi yasaklanıyordu. Fransız örneklerinden esinlenmiş bulunan bu yasak
162
17 nisan 1924’te Meclis’te medreselerin lağvı aleyhine şiddetli protestolar
yöneltildi. Bu tartışmanın özeti için bkz.: Oriente Modreno, IV, 5, s. 297299.
163
Bu prensibin Türkiye’deki ecnebi okullarına uygulanması kapitülasyonların
kaldırılmasının tabii bir sonucuydu. Bu konudaki 24 Temmuz 1923’te Lozan’da İsmet Paşa ile Müttefik Heyetlerin başkanları arasında teati olunan
mektuplara bkz.: (Meselâ Cmd. 1929, 1923’e ait s. 231-233).
103
1920’lerde TÜRKİYE
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni; Katolik Kilisesi ve en az iki
Katolik Hükümeti —İtalya Hükümeti ve kendi ülkesinde Katolik Kilisesi ile arasındaki ilişkiler ne olursa olsun müstemleke
doğusundaki Katolik müesseseleri eskiden beridir himaye eden
Fransa Hükümeti ile— karşı karşıya getirdi. Fransız ve İtalyan
okullarının yetkilileri sınıflardan haçlı temsilleri yok etmeyi
reddetmek suretiyle kanuna meydan okudular. Türk Hükümeti
buna binaen 7 nisan 1924’te bu okulları kapadı. Bunun Türkiye’deki eğitim hayatına verdiği huzursuzluk oldukça büyüktü.
Çünkü İstanbul bölgesinde 12.000 talebesiyle otuz altı, Anadolu’da ise 3.600 talebesiyle yirmi beş Fransız okulu vardı. Fransız Hükümeti resmî bir protesto yayınladı, fakat bunun bir
etkisi olmadı ve anlaşmazlık en sonunda (26 Ağustos 1924’te)
resmî bir heyetle İstanbul’a gelen Bucarest Papalık Elçisi Monsignore Dolci’nin müdahalesiyle halledildi. Temsillerin karma
değil de, sadece Katolik çocukların bulunduğu sınıflarda gösterilmeye devam etmesinde anlaşıldı ve bu şartlara binaen Fransız ve İtalyan okulları tekrar açıldı.164
İslâm’ın entelektüel olarak Türkiye’den daha canlı bulunduğu ve “batılılaşma” sürecinin başlangıçtan beri daha az devrimci bir istikamet takip ettiği Mısır’da, bahis konusu dönemde
militanca bir lâik devlet ile bütün bir İslâmî nizam arasında
değil, daha ziyade İslâm cemiyetinin kendi içerisindeki modernist ve gelenekçi kesimleri arasında bir çatışma mevcuttu.
Mısır’daki bu kavga iki kitap üzerinde gerçekleşmişti. Bunların
ilki el-İslâm ve Usûlü’l-Hükm: Bahs fi’l-Hilafeti ve’l-Hukümeti
fi’l-İslâm [İslâm ve Yönetim Usulleri: İslâm’da Hilâfet ve
Hükümet Hakkında Bir Etüt] idi. Bu kitap 1925’te, Ezher
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve Mansure Şeriat
Asliye Mahkemesi Kadısı olan Şeyh Ali Abdurrazık tarafından
neşredilmişti. Diğeri ise, 1926’da Mısır Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Arap Edebiyatı Profesörü Taha Hüseyin Efendi tara164

Haçlı temsillerle ilgili bu anlaşmazlığın tarihî seyri için bkz.: Oriente
Moderno, IV, 2, s. 92-94; 4, s. 251-254; 8, s. 483-484; 9, s. 457; 10, s. 609.
Eserin Türkçe tercümesi için bkz.: Ali Abdurrazık, İslâm’da İktidarın Temelleri: Bir İdeolojik Devlet Eleştirisi,, (İstanbul: Birleşik Yayıncılık, 1995).
104
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
fından yayınlanan Fi’ş-Şi’ri’l-Cahilî [Cahiliye Şiiri Hakkında
Bir Deneme]. Taha Hüseyin Efendi Batı’nın keskin tenkit metotlarını yıkıcı sonuçlarıyla birlikte asırlardır ilk Arap edebiyatının dahice kalıntıları olarak görülen şiirlere tatbik ediyordu.
Şeyh Ali Abdurrazık ise, İslâm toplumunun geleneksel teokratik temeline saldırıyordu.165 Onun tezi şu idi: Peygamberin dinî
ve siyasî faaliyetlerinin birbiriyle hiçbir alâkası yoktu. Onun
hükümeti ve savaşları herhangi başka bir hükümdarınkiler gibi
dünyevî idi. O hiçbir zaman Hilâfeti düşünmemişti ve İslâm
dininin de bütün Müslümanların tek hakimin hükmü altında tek
siyasî cemiyet teşkil etmesi gerektiğini söyleyen doktrinin
hiçbir gerekçesi yoktur. İslâm’ın siyasî olaylarla/işlerle hiçbir
alâkası yoktur ve siyasî sahada Müslümanlar kendi hükümet
müesseselerini insanlığın en son ve en müsellem tecrübelerine
uygun bir şekilde teşkil etmek hususunda din nokta-i nazardan
tamamıyla serbesttirler. Bu kitabın yayınlanması üzerine Ezher
Rektörü 13 Mayıs 1911 tarihli bir Mısır kanununun kendisine
verdiği yetkiye dayanarak Şeyh Ali Abdürrazık’ı bir disiplin
kurulunun huzurunda mahkemeye çağırdı. Davanın her iki
tarafça etraflı bir şekilde izah edilmesinden sonra kurul, 12
Ağustos 1925’te oy birliğiyle şeyhin ulema saflarından ihracına
hükmetti. Mısır Adalet Bakanı da yukarıda zikredilen Mısır
kanunu mucibince Ezher Disiplin Kurulu’nun bu fiilinin neticesi olarak şeyhi kadılık makamından azletti. Bu noktadan
itibaren bu davanın akibeti İslâmî teoloji sahasından Mısır parti
politikası sahasına geçmiştir.
Bu bölümde zikredilen olayların tümü aynı zihnî değişim
sürecinin dış emareleriydi. Bu değişimin kendisinin direkt bir
tartışmasına girmek bu çalışmanın sınırlarını aşmaktadır.
165
Abdürrazık olayının tarihî gelişimi için bkz.: Oriente Moderno, V, 9, s.
492-496 ve 12, s. 680-681.
105
1920’lerde TÜRKİYE
13-19 Mayıs 1926’da Kahire’de Tertip Edilen
Hilâfet Kongresi (Mutemeru’l-Hilâfet)166
3 Mart 1924 Türk Kanunu’nun ilk tesiri diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi Mısır’da da şaşkınlık ve dağınık fikirler
doğurmak oldu. Fakat — İslâm alemindeki en seçkin teolojik
tedrisat merkezi olan— Ezher Üniversitesi Camii otoriteleri
çabucak kesin bir politika belirledi.167 Diğer Mısır uleması da
bu çizgide yerini aldı. Buna mukabil —Kral Fuad, o zamanlar
Başvekil olan Sa’d Zağlul Paşa, bir parti sıfatıyla Vefd ve Batı
tarzında tahsil görmüş bütün sınıfların da içinde bulunduğu—
ulema haricindeki Mısırlılar başından sonuna kadar bu çalışmalardan uzak durdular.
12 Mart’ta Mısır Uleması Dayanışma Cemiyeti İslâm
alemine bir bildiri yayınlayarak168 Türk Hükümeti’nin mahut
hareketinin Cemiyet’in 6 Aralık 1922’de Abdülmecit Efendi’ye
telgrafla arz ettiği beyatı geçersiz kılamayacağını açıkladı. 169
Mısır hane-i sahnesinin mensubu, aynı zamanda Osmanlı Hanedanı taraftarı olan Prens Ömer Tüsün himayesinde Kahire ve
İskenderiye’de bu nokta-i nazarı savunmak üzere komiteler
teşkil edildi.170 Diğer taraftan Aralık 1922’de Mısır ulemasının
Abdülmecit’e beyat beyanına isim vermekten kaçınmış olan
Mısır’ın önde gelen dinî otoriteleri 25 Mart’ta Ezher Rektörü
riyasetinde toplandı ve bir bildiri yayınladı. Bu zevat bildiri166
Bkz.: Revue du Monde Musulman, 1926, (2. Dönem), Cilt: XIV, 1926’daki
İki Genel Kongre: Hilafet Kongresi (Kahire: 13-19 Mayıs 1926) ve Dünya
Müslüman Kongresi, (Mekke: 7 Haziran-5 Temmuz 1926). Achille Sékaly
tarafından irdelenmiş ve tanıtılmıştır, (Paris: Leroux, 1926).
167
Ezher’in Batı düşüncesinin istilasından önce İslâm dünyasındaki prestiji
Paris Üniversitesi’nin Rönesans ve Reformasyon’dan önce Batı Hristiyanlığı’nda sahip olduğu prestije benzemektedir. Bu yazının kaleme alındığı dönemde İslâm aleminin her tarafından —belki bilhassa da dağınık çevreden— Ezher’e hâlâ talebe geliyordu.
168
Oriente Moderno, IV, 4, s. 218.
169
Ayrıca bkz.. s. 23.
170
Oriente Moderno, IV, 4, s. 222 ve 5, s. 292-293.
106
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
sinde, Hilâfet’in geleneksel fonksiyonlarını ve özellikle de
dünyevi iktidar icra fonksiyonunu zikrettikten sonra şöyle
diyordu:
İslâm dini (Türk Hükümeti tarafından) önüne konulan ve
kendisinin de kabul ettiği şartlarda bir Halifeliği kabul etmediği için Şehzade Abdülmecit’in halifeliği meşru değildi. Binanaleyh Müslümanlar tarafından kendisine sunulan
beyat İslâm Hukuku’na göre geçerli değildir.
Mezkûr zevat, İslâm ümmetinin Abdülmecit Efendi’ye
mahkum olmadığı neticesini ifade ediyor ve İslâmî hilâfetin
kimin omuzlarına tevdi edileceğinin müzakeresi için bütün
Müslüman halklardan temsilcilerin davet edileceği İslâmî bir
kongre tertibini zarurî gördüklerini belirtiyorlardı. Mısır’ın
diğer Müslüman halklar arasındaki imtiyazlı mevkiini nazar-ı
itibara alarak kongrenin Mart 1925’te Mısır Şeyhülislamı başkanlığında Kahire’de tertip edilmesini teklif ediyorlardı.171
Bu karar, ayrıca Mısır’daki Yüksek Dinî tedrisat Müesseseleri Başkanı olan Ezher Rektörü, Mısır’daki Şeriat Anayasa
mahkemesi Başkanı, Mısır Şeyhülislamı, Ezher Rektör Muavini, Yüksek İlâhiyat Tahsil Kurumları Umum Müdürü, bu müesseselerin rektörleri, Ezher’in bölüm başkanları ve diğer önde
gelen İslâm hukuku uleması adına yayınlandı.
Bu arada Sa’d Zağlul Paşa Mısır Hükümeti’nin Hilâfet
hususunda en kat’i tarafsızlığı sürdürmek niyetinde olduğunu
açıkladı. Kral Fuad meselenin şahsen kendisini hiç ilgilendirmediğini beyan etti172 ve 18 Mart'’a Mısır Evkaf Vekaleti Hutbe için bir formül vaaz etti. Buna göre hutbede halifenin ismi
yerine Kral Fuad’ın namı zikredilecekti.173 Mısır’ın ladinî ve
siyasî mahfillerinde —büyük ölçüde, niyetin Hilâfeti Mısır’a
171
Bu kararın Fransızca bir tercümesi için bkz.: Revue du Monde Musulman,
aynı yerde, s. 29-33. İtalyanca bir tercümesi için bkz.: Oriente Moderno,
IV, 4, s. 223-226. İngilizce bir tercümesi için bkz.: Survey..., Ek-III, s. 576577.
172
Sékaly, a. g. e., s. 7.
173
Oriente Moderno, IV, 4, s. 240.
107
1920’lerde TÜRKİYE
nakletmek olduğu intibaı sebebiyle— ulemanın attığı bu adım
pek sempatiyle karşılanmadı... Osmanlı Hilâfetinin her zaman
Avrupalı güçler için bir kuşku kaynağı olduğuna; mahut güçlerin onu sömürge varlıklarının güvenliği için tehlike teşkil eden
bir hareketin merkezi olarak gördüklerine ve onu sık sık Türkiye’ye karşı düşmanlıklarına bahane eylediklerine işaret ediliyordu. Bu öfkenin kaynağı rolünü Osmanlı İmparatorluğu’ndan
devralmak hürriyeti hâlâ körpe bulunan Mısır’a hiçbir fayda
sağlamazdı. Son olarak Hilâfeti meşruti monarşiyle telif etmenin her zaman kolay olmayacağı, Halife ve Kral’ın yetki alanlarına hudut çizmenin güçleşeceği durumların ortaya çıkabileceği, her halükarda dünyevî ve ruhanî iktidarın bir şahısta birleştiği bir iktidar anlayışının ülkenin Batı medeniyeti yolunda
sür’atle tekamülü önünde bir engel olabileceği ve bu anlayışın
açık bir anakronizm olduğu savunuluyordu.174
Ladinî çevrelerin bu husumetine ve Abdülmecit Efendi’nin Mısırlı taraftarlarının protestolarına rağmen,175 Hilâfet
Kongresi’ni destekleyenler tuttukları yoldan dönmediler. Ezher
Rektörü gerekli hazırlık ve organizasyon çalışmasını icra etmek üzere hemen daimî bir sekreterya tayin etti 176 ve davetiyeler yayınlandı. Mamafih 17 Ocak 1925’te İslâmî Hilâfet Kongresi Genel İdarî Meclisi, El-Ezher Rektörü başkanlığında yeniden toplandı177 ve hazırlık çalışmasının henüz tamamlanmadığı,
Hicaz’ın harp halinde bulunduğu ve Mısır’ın beklenmedik bir
şekilde kendini umumî bir seçimin içinde bulunduğu şeklindeki
üç sebebe dayanarak Kongre’nin tarihini bir yıl erteledi. Meclis
3 Şubat 1926’da yapılan başka bir toplantıda 13 Mayıs 1926’yı
açılış tarihi olarak tespit etti ve yeni bir davetiye mektubu taslağı hazırlamak ve prosedür kurallarını belirlemek üzere bir
174
Sekaly, a. g. e., s. 7-8.
175
Bkz.: Oriente Moderno, IV, 5, s. 292.
176
Bu talimatın metni Kahire’de çıkan el-Ehram (28 Mart 1924)’dan iktibas
edilmiştir: A. g. e., IV, 4, s. 91-93.
177
Bu kararın metni için bkz.: Revue de Monde Musulman, aynı yerde, s. 3436. Krş.: Oriente Moderno, V, 2, s. 91-93.
108
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
komite tayin etti. Yeni davetiye öngörülen vakitte yayınlandı178
ve tamamıyla Batılı tarzda biçimlenmiş prosedür kuralları
taslağı 25 Nisan’da Meclis tarafından tasdik edildi. 179 Meclis
bir sonraki toplantısında Kongre’nin gündemini değiştirdi: 180
İlkin 25 Mart 1924 tarihli kararda maksadın yeni bir Halife
tayin etmek olduğu açıklanmıştı. Bu amelî vazifenin yerini
şimdi, Kongre’nin hiçbir fiilî harekete girişmeksizin gözden
geçirmek üzere davet edildiği altı maddelik bir program alıyordu:
1. Hilâfetin ve Halifede bulunması lâzım gelen vasıfların
tarifi.
2. Hilâfet İslâm’da bir zaruret midir?
3. Hilâfet mukavelesi nasıldır?
4. Vakt-i hazırda Şeriat’ın bütün icaplarını karşılayabilecek bir Hilâfet teşkil etmek kabil midir?
5. 4. maddenin cevabı menfi ise ne yapılmalı?
6. Kongre bir Halife tayin etmenin zarurî olduğuna karar
verirse bu kararı hayata geçirmek için ne gibi adımlar
atılmalı?
Bundan başka delegelerin temsil ettikleri halkların namına
değil sadece kendi adlarına konuşmaları kararlaştırıldı.181
Kongrenin faaliyet alanının bu şekilde kısıtlanması Ezher
Rektör Muavi’ni tarafından protesto edildi.182 Fakat bu zat
meslektaşlarına söz dinletemedi. Galiba bütün bir idarî Meclis
Kongrenin İslâm aleminden, seçeceği bir Halife’ye gerekli
manevî otoriteyi sağlayacak kadar destek alamadığını fark etti
ve bu arada Meclis azasının Mısır’daki mevkii, şiddetli bir
muaraza doğuran ve Ezher otoriteleriyle Mısır toplumundaki
178
Mektubun metni Revue du Monde Musulman, aynı yerde, s. 37-41.
179
Prosedür kurallarının tasdik edilmiş metni a. g. e., s. 42-45’te bulunmaktadır.
180
Revue du Monde Musulman s. 42’deki dipnot; Oriente Moderno, VI, 5, s.
263-264.
181
Oriente Moderno, VI, 5, s. 264.
182
A. g. e. aynı yerde.
109
1920’lerde TÜRKİYE
Batılılaşmış unsurları karşı karşıya getiren Abdürrazık olayıyla
sarsıldı.183
2 Nisan 1924 gibi erken bir tarihte eski Ürdün baş kadısı Ezher Rektörü’ne yazdığı bir mektupta Kongre’yi dine aykırı
bir bidat olmakla itham etti.184 Küçük ve geri kalmış bir ülkede
Kral Hüseyin’in adaylığına taraftar bir şahıstan gelmesi hasebiyle bu protestonun fazla ehemmiyeti yoktu. Hindistan Hilâfet
Konferansı’nın merkez komitesinin ve Hindistan Ulema Cemiyeti’nin her ikisinin de Şubat 1926’daki kesin daveti Konre’nin
vakitsiz olduğu gerekçesiyle reddetmeleri daha ciddî bir gelişmeydi.185 Türkiye tabiatıyla olaya uzak durdu ve 14 Mart
1926’da Kahire’ye ulaşan yeni Türkiye Sefiri es-Siyase’nin bir
temsilcisi Hilâfet meselesinin artık kendi ülkesini ilgilendirmediğini bildirdi.186 Mısır Hükümeti’ne bakıldığında ise Kral
Fuad’ın Halifeliği ne kendisi için arzu ettiği, ne de onun Mısır’a ithalini görmek istediği anlaşılıyordu. Bundan başka
Kongre’ye davet edilmiş olan taraflardan birinin de Abdülkerim olması hasebiyle İspanya Hükümeti’nin Mısır Hükümeti’ni
protesto ettiği ve Mısır Hükümeti’nin de buna, kendisinin tamamıyla gayri resmî olan bu kongre ile hiçbir ilişkisinin bulunmadığı, bununla birlikte Abdülkerim’in gönderebileceği
delegelerin Mısır’a girmesine müsaade edilmemesi için talimat
verildiği şeklinde cevap verdiği de öne sürülüyordu.187
Kongre’nin öngörüldüğü şekilde 13 Mayıs 1926’da Ezher
Rektörü nezaretinde Kahire’de yapılan ilk oturumuna şu ülkelerden gelen Müslümanlar katıldı: Mısır, Libya, Tunus, Fas,
Güney Afrika, Hollanda Doğu Hindistan Adaları, (gayri federe) Johore Malaya Devleti, İngiliz Hindistanı, Yemen, Hicaz,
Filistin, Irak ve Polonya. Pratik olarak Kongre’nin idarî mecli183
Mısırlılar’ın Kongre’ye hücumları için bkz.: Oriente Moderno, VI, 5, s.
256-260.
184
Bu mektubun hülasası a. g. e. IV, 5, s. 294-295’te bulunmaktadır.
185
A. g. e. VI. s. 262-265.
186
A. g. e. s. 262.
187
A. g. e. s. 263.
110
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
sine tekabül eden Mısır heyeti en güçlü ve yetkili mevkideydi.
Bu iki bakımdan da Filistin heyeti ise ikinci sırada geliyordu.
Libya temsilcileri arasında Seyyid İdris es-Senusi de bulunuyordu.188 Faslı temsilci —o zamanlar Rifi Abdülkerim liderliğinde İspanya ve Fransa’ya karşı hâlâ harp halinde bulunan
Gumare memleketinden geliyordu.189 Irak temsilcilerinden
birisi o tarihte Bağdat’ta profesörlük yapan Tunuslu milliyetçi
Abdülazizu’s-Sealibi Efendi idi.190 İngiliz Hindistanı temsilcisi
kongreye şahsı adına katıldı. Görüldüğü gibi Kogre’ye Polonya,191 Doğu Hindistan Adaları192 ve Güney Afrika193 gibi en
uzak İslâm ülkelerinden bazılarının temsilcileri katılırken,
İslâm aleminin en güçlü ve en gelişmiş halklarının bazılarının
katılmadığı göze çarpıyordu. Meselâ Türkiye’den, İran’dan,
188
Bu zatın Kongre’ye katılması, İtalyan Hükümeti’nin protestosuna sebep
oldu (a. g. e. s. 267) ve o, muhtemelen bu sebepten ötürü ilk oturumdan
sonra Kongre’den çekildi.
189
Es-Sealibi Efendi’nin 5 haziran 1924’te Nablus’ta Arap milliyetçilik hareketi ile ilgili olarak verdiği ve Kongre’de hareket metodunu savunduğu
nutkun metni için bkz.: Oriente Moderno, IV, 7, s. 431-444.
190
Bu zat birkaç yıl Peşaver’deki İslâmiye Koleji’nde Müdür Yardımcılığı ve
Matematik ve Fen Bilimleri hocalığı görevlerinde bulunmuştu.
191
Polonya’daki Müslüman topluluk hakkında temsilcileri Yakup Efendi
Şenkoviç tarafından verilen malûmat için bkz.: Oriente Moderno, VI, 5, s.
273.
192
Hollanda hakimiyetindeki Doğu Hint Adaları 25 mart 1924 kararına diğer
Müslüman halklardan daha heyecanlı bir şekilde karşılık verdi. Bu insanlar
hemen, kısmen Malayalı, kısmen de Doğu Hint Adaları’ndaki Arap müstemlekesinden temsilcilerden müteşekkil bir heyet göndermeye bundan
başka bir de kendi halklarını Hilâfet meselesiyle ilgili olarak eğitmek üzere
girişimde bulunmayı kararlaştırdılar (bkz.: Oriente Moderno, IV, 12, s.
727-728).
193
Güney Afrikalı Müslümanlar kısmen on dokuzuncu yüzyıldaki İngiliz
Hindistanı’ndan, kısmen de on yedinci ve on sekizinci yüzyıldaki Hollanda
Doğu Hint Adaları’ndan göçmüş muhacirlerden geliyordu. Bu sonraki unsur saf kan olmayıp, Avrupa ve Hotento ırklarıyla karışmıştı. Güney Afrikalı Müslüman unsurların tümü, üniter devlet halinde yönetilen Güney Afrika toplumunu üç tabakaya ayıran kastlardan orta kastı teşkil eden “Renkli
Halk” kısmına dahildi.
111
1920’lerde TÜRKİYE
Afganistan’dan, Necd’den veya Rusya’daki Müslüman topluluktan hiçbir temsilci yoktu.194 Hindistan Ulema Cemiyeti,
Hindistan Hilâfet Konferansı veya Hindistan çapında Müslümanlar Birliği’nden delegelerin bulunmaması sebebiyle Hindistan’daki Müslüman topluluk da şahsı adına katılmış bulunan
bir tek kişi ile yeterince temsil olunamıyordu. Bundan başka
delegelerin hiçbirisi hükümetinin itimadını haiz değildi. Kongre’deki otuz kişiden dokuzu doğrudan Kahire’deki İdarî Meclis
tarafından davet edilmişti ve bu şahıslar kendi yurttaşlarından
gayri resmî karakterde de olsa hiçbir yetki almadan gelmişlerdi. Son olarak, Mısırlı temsilciler, Filistinli temsilcilerin birisi
ve temsil sıfatı taşımayan Hindistanlı aza dışındaki bütün delegeler —yani otuz kişiden yirmi üçü— göründüğü kadarıyla
artık temsil ettikleri farz edilen ülkelerde ikamet etmiyorlardı.195 Bu hususların Kongre’nin otorite ve ehemmiyetini zayıflattığı aşikârdı. Bununla birlikte ne kadar kusurlu olursa olsun
Ezher’in nezaretinde Hilâfet meselesiyle ilgili İslâmî bir kongrenin organize edilmesi başlı başına tarihî ehemmiyeti haiz bir
olaydı.
Kongre’nin 13 Mayıs 1926’da yapılan, 196 başlıca formalitelerle ilgili ilk oturumunda Başkan’ın önerisiyle teklifleri
incelemek ve onları Kongre’nin huzuruna getirmek üzere temsil edilen her ülkeden bir kişi olmak üzere on üç üyeden müteşekkil bir İlk Komite tayin edildi. 16 Mayıs’taki ikinci oturumda 5., 6. ve 7. maddeleri hakkında rapor hazırlamak üzere İkinci ve Üçüncü bir Komite tayin edildi. İlk Komite bire karşı on
iki oyla (bu tek muhalif es-Sealebi Efendi idi) Kongre’nin
194
Türk ve Afgan Hükümetleri ve Rusyalı Müslüman topluluk bu Kongre’nin
aksine Mekke Kongresi’ne heyetler gönderdiler. İran’ın her iki kongrede de
temsil edilmemesi İran’ın Şiî bir toplum olması hasebiyle tabiiydi. bununla
birlikte Kahire Kongresi İran hükümetini gayriresmi bir müşahit tayin etmeye zorladı (Revue du Monde Musulman, aynı yerde, s. 73; Oriente Moderno, VI, 5, s. 269).
195
Revue du Monde Musulman, aynı yerde, s. 48.
196
Kongre’nin vaki seyri için bkz.: Oriente Moderno, VI, 5, s. 265-272 ve
Revue du Monde Musulman, aynı yerde, s. 46, 122.
112
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
oturumlarının gizli olmasını teklif etmeyi kararlaştırdı. Komite
ayrıca Kongre’nin, 7 Mayıs 1926’da Şam’ın meydan semtinin
Fransız güçleri tarafından bombardıman edilmesine karşı resmî
bir protesto yayınlamasını teklif etmeyi kararlaştırdı. Gerçekte
bu karar, günlük siyasî olaylara yapılacak bu tür müdahalelerin
Kongre’nin faaliyet alanını aştığını ve onun prestijini artırmayıp bilâkis azaltacağını savunan üyelerin ateşli muhalefetiyle
karşılaşmıştı. İlk teklif umum Kongre tarafından reddedildi ve
Kongre, 19 Mayıs’taki dördüncü ve son celsesinde, Mısır Matbuat Sendikası’nın bir temsilcisini kabul etmeyi kararlaştırdı. 197
Meydan olayına bir protesto yayınlanması ile ilgili teklif,
umum mecliste, yine büyük fikir ayrılıklarıyla karşılaşmakla
birlikte kabul edildi.198
İkinci Komite müstakil yorumları bir kenara bırakıp, kendisine tevdi edilen üç hususu klâsik İslâm Hukuku ulemasının
reylerine müracaat ederek incelemeyi kararlaştırdıktan sonra,199
gelenek bağlamında200 üzerinde ihtilaf bulunmayan hususlarda
el-Maverdi ve onun meslektaşlarının akademik yorumlarını
aynen nakleden, ulemanın ihtilaf ettiği hususlarda ise bir karara
varmak için uğraşmaya bile gerek duymadan bunu olduğu gibi
kaydeden bir rapor sundu. İhtilafın üç mesele üzerinde olduğu
kaydediliyordu: Halifenin kendisinin içtihad ehliyetini haiz
olması şart mıydı? Halifenin Kureyş’e mensup olması şart
mıydı? Halifenin güzel ahlâklı olması şart mıydı?
Bu raporun Kongre’nin 18 Mayıs’taki üçüncü umum oturumunda okunması başını es-Sealibi Efendi ile Yukarı Mısır
Asyut’ta Dini Müesseseler Müdürü olan ve kendisi İkinci Ko197
Revue du Monde Musulman, aynı yerde, s. 98.
198
A. g. e., s. 98-100.
199
Bu metot ayırımı teolojik İslâmî çalışmalarda eskiden beri mevcuttur.
Klâsik ulemanın reylerinin pasif bir tarzda tekrarlanmasına taklit denmektedir. Şeriatı yorumlarken müstakil hüküm icra etmek ise içtihad ismini almaktadır. Aynı ayırım İsa zamanında Yahudilik’te de bulunuyordu. O, taklit taraftarı olan fakihlerin aksine otorite ile konuşmak, yani içtihad icra etmek suretiyle dikkatleri kendine çekiyordu.
200
Revue du Monde Musulman, aynı yerde, s. 73-77.
113
1920’lerde TÜRKİYE
mite’de görev almış bulunan Şeyh Muhammed Ahmediyyu’zZevahiri’nin201 çektiği ilginç bir tartışmaya yol açtı:
Meseleyi (diyordu es-Sealibi Efendi) salt teorik nokta-i
nazardan ele almak kafi değildir. Şartların ve mekanların,
İslâmî müesseselere birtakım ecnebi güçlerin politikalarıyla kuşanan tesirlerin zaruretleri hesaba katılmalıdır... Eğer
siz çağımızda uygulanma kabiliyeti taşımayan prensipleri
kabul ederseniz, bunun neticesi ne olacak?
Biz kendimizi (Şeyh Zevahirî cevap veriyordu) İslâm’ın
maruf doktrinlerince kabul edilmiş prensipleri araştırmaya
hasrettik. Bu prensiplerin uygulanabilirliğine gelince bunun bizim istitaatımızı aştığını açıklamak sizi ilgilendiren
bir mesele... Şeriat nizamının şu çağda değil bu çağda uygulanamayacağı meselesini ortaya atmak İslâm alemi için
tehlikeli bir olaydır. Kanaatimizce dinin umum prensiplerinin tatbiki her tür istisnadan varestedir ve biz hiçbir surette çağın icaplarına uyarak yeni şartlar ihdas edilemeyeceği fikrindeyiz.
Burada kayda değer bir nokta da şuydu ki, bu tartışmada
es-Sealibi Efendi’yi Filistinli delegelerden Şeyh Esedü’sŞukeyri destekliyordu. Bu şahıs içtihad kapısının kapanmadığını savunuyor ve buna örnek olarak da Kongre azasından
Mısır sabık Şeyhü’l-İslâm’ı Muhammed Bahit’in, fotoğrafın
insan sureti temsilini yasaklayan emri ihlal etmediği hususundaki fetvasını zikrediyordu. Bunun üzerine Muhammed Bahit
ayağa kalkarak içtihadın geçerliliğini sürdürdüğünü teyit etti,
aynı zamanda da zamanımızda müçtehidin ancak selefin ulaştığı içtihadlara ulaşabileceğini, onların söyleyip yazdıklarından
ayrılmaya kapasitesinin yetmeyeceği fikrini dermeyan ederek
anlaşmazlığı izaha çalıştı.202
201
Şeyh Zevahiri klâsik amelî mezheplerden Şafiî mezhebine mensuptu.
202
Şeyh bahit Hilâfet’in bazı sapkınların söylediği gibi sadece ruhanî olduğunu
iddia etmenin imkânsız olduğunu belirtmek suretiyle Kongre’de beklenmedik bir şekilde yeni bir anlaşmazlığa yol açtı. Üçüncü oturumun zabıtları
dördüncü oturum açılırken okununca es-Sealibi Efendi “sapkınlar” ifadesinin zabıtlardan çıkarılmasını istedi, fakat sözü geçmedi.
114
OSMANLI HİLAFETİ’NİN TBMM TARAFINDAN İLGASI
Kongre’nin 19 Mayıs’taki dördüncü ve son umumî oturumunda İkinci Komite’nin raporu kabul edildi; fakat esSealibi Efendi’nin önceden ima ettiği neticeler Üçüncü Komite’nin gündemin son üç maddesi ile ilgili raporu duyulur duyulmaz kendini belli etti. Mısır’daki dinî cemiyetler reisi Seyyid Abdülhamid Bekri başkanlığında çalışmış bulunan Üçüncü
Komite şu tavsiyeyi serdediyordu:
İlk komisyonun Kongre’nin dördüncü oturumunda tasdik
olunan raporunda da özetlendiği gibi İslâm Hukuku’na göre, nasslarda vaaz olunan bütün şartları —ki bu şartların en
mühimi bütün İslâm ülkelerindeki mukaddesatı müdafaa
ve İslâm Hukuku’nun umdelerini tatbik-i icra kudretidir—
yerine getirecek olan Hilâfet’in tahakkuku Müslümanların
hal-i halihazırda içinde bulunduğu vaziyet sebebiyle namümkündür.
Bu takdirde nasıl bir hatt-ı hareket izlenmelidir sualine
cevap olarak da Üçüncü Komite Kahire’deki Kongre’nin çeşitli
İslâm ülkelerinde şubeler açmak ve ihtiyaç duyulduğu takdirde
Hilâfet meselesini mütalaa etmek ve bu makamın haysiyetine
yakışır bir karara varmak için müteakip kongreler tertip etmek
üzere bu şubelerle temasını sürdürmek maksadıyla faaliyetine
devam etmesini teklif ediyordu. 203
Bu rapor Kongre’nin heyecanını söndürdü ve Şeyh Zevahirî “İslâm’a okunmuş cenaze marşı” diyerek raporu kınadı.
Şeyh meslektaşlarını İslâm aleminin şevkini bu derece kıracak
bir neticeyi kabul etmemeye ve bunun yerine mevzu bütün
şartları yerine getirebilecek bir Hilâfetin hâlâ imkân dâhilinde
olduğunu savunmaya çağırdı. Filistinli bir delegenin teklifiyle
Kongre Üçüncü Komite’nin izah mahiyetindeki muhtırasının
bir kısmını basına iletmemeye karar verdi ve Kongre Şeyh
Zevahiri’nin teklifiyle aşağıdaki gündemi kabul etti.
203
Üçüncü Komite’nin raporunu dayandırdığı mülahazaları serdettiği bu
muhtıra Kogre’nin husule getirdiği belgelerin en ilginç olanıdır. Bu metnin
Fransızca ve İtalyanca tercümeleri için bkz.: Revue du Monde Musulman,
aynı yerde s. 105-109 ve Oriente Moderno, VI, 5, s. 272-273. Bu metnin
İngilizce bir tercümesi elinizdeki eserin Ek kısmına konmuş bulunmaktadır.
115
1920’lerde TÜRKİYE
Kongre aşağıdaki hususları kararlaştırmıştır:
Şeriat icaplarına uygun İslâmî Hilâfetin tahakkuku mümkündür;
Bu gayeye mebni yollar ve vasıtalar hazırlamak ve bunun
tahakkuku için gerekli tedbirleri almak dünyanın her tarafındaki Müslümanların bir vazifesidir.
Bu bağlamda, Müslümanlar arasında bölünmeye yol açabilecek her şeyden sakınılması arzu edilmektedir.
Bu gayeye mebni olarak bütün Müslüman halkların, bu
halkların delegeleri tarafından tespit edilecek bir ülkede
tertip olunacak ve Müslüman halkların delegelerinin biraraya gelerek Şeriat’ın vaaz ettiği şartları yerine getirecek
Hilâfet’in tesisi için alınması gereken tedbirleri tartışacağı
bir mecliste bihakkın temsil olunmaları gerekmektedir.
Mevcut Kongre’de bütün Müslüman halklar temsil edilmiştir.
Ve son olarak;
Bu Kongre dünyadaki bütün Müslümanlara çağrıda bulunmakta ve onları İslâm’ın ruhu ve tezahürü olan Hilâfeti
ihmal etmeyip yukarıda gösterilen şartlarda Hilâfetin tesisi
için hep birlikte çalışmaya ve bu şekilde temel vazifelerden birisini ifa etmeye davet etmektedir.
Bu gündem mevcut Kongre’de yer almış delegelerin gelecek kongrenin de aynı şekilde Kahire’de düzenlenmesi arzusunu ifade ettikleri şeklindeki bir ilave ile birlikte —Muhammed
Bahti’nin muhalefetine rağmen— umum Kongre tarafından
benimsendi.
Bu şekilde İlk Hilâfet Kongresi ikincisi için bir tarih belirlenmeden dağılıyordu. Üçüncü Komite’nin muktedir üyeleri204
raporlarının reddedilmesine karşılık bu en eski İslâmî anlaşmazlıkta belki de son sözü söyleyenin kendileri olduğu düşüncesiyle teselli bulabilirlerdi.
204
Kongre, faaliyet sahasının dışında olduğu gerekçesiyle, son anda Şeyh
Zevahiri tarafından serdedilen, Profesör Taha Hüseyin’in Mısır Üniversitesi’ndeki kürsüsünden azledilmesini talep eden teklifi reddetti.
116
KAYNAKÇA
———————‘The Caliphate and the Islamic Renaissance’ (Edinburgh Review,
Ocak 1923).
Arnold, Sir T. W.: The Caliphate, (Oxford: Clarendon Press, 1924).
Bereketullah, Muhammed: The Khilafet, (Londra: Luzac, 1924).
el-Maverdi: Le Droit du Calijat. Comte Ostroro’nun Girişi ve Notları ile,
(Paris: Leroux, 1925).
Emir Ali, Seyyid: ‘The Caliphate’ (Contemporary Review, Haziran 1915).
Hindistan Hilafet Delegasyonu Yayınları: (1) The Turkish Settlement and the
Indian Muslim Attitude; (2) The secretary of State for India and the
Indian Khilafat delegation; (3) The Prime Minister and the Indian
Khilafat Delegation, Londra: 1920 [şahsî yayın].
İbn Haldun: Mukaddime, (a) Arapça metin: (Beyrut: 3. Baskı, 1900); (b) Baron
McGuckin de Slane tarafından yapılan Fransızca tercüme, Notices et
Extraits des Manuscrits de la Bibliothèque Impériale içinde, Cilt: xıxxxı. Paris: 1863-1868.
MacDonald, D. B.: Development of Moslem Theology, Jurisprudence, and
Constitutional Theory, (New York & Londra: 1903).
Margoliouth, D. S.: ‘The Caliphate’ (The New Europe, 4 Nisan 1920).
Michaux-Bellaire, Ed.: ‘Le Califat et le Maroc’ (Renseignemenis Coloniaux,
No. 5: L’Afrique Française’ye ek, Mayıs 1924).
1920’lerde TÜRKİYE
Nallino, C. A.: ‘La Fine del cosi detto Califfato Ottomano’ (Oriente Moderno,
15 Mart 1924).
Nallino, C. A.: Appunti sulla Natura del Califfato in Genere, e sul presunto
Califfato Ottomano, (Roma: Tipografia del Ministero degli Affari Esteri, 1917. 1919’da yeniden basılmıştır.)
Revue du Monde Musulman, Cilt: 14, 1926 (2. Dönem): ‘Les Deux Congres
Generauş de 1926’, Paris: Leroux.
Snouck Hurgronje, C.: The Holy War made in Germany. 1915. New York:
Putnam.
Şevket Ali: Address to Viceroy of India, 29 Ocak 1920, Hindistan Müslüman
ve Hindu Temsilciler Meclisi’nden. (Daily Telegraph, 27 Ocak 1920).
118
Download