IV) JOHN LOCKE 1-Yaşamı ve Yapıtları

advertisement
IV) JOHN LOCKE
1-Yaşamı ve Yapıtları
Protestan-Püriten bir ailenin çocuğu olarak 29 Ağustos 1632’de dünyaya gelen John Locke’ un babası
Parlamento yandaşı bir subay, sonra da avukat. Daha öğrenci iken 1649’da Kral I.Charles’ın idamına tanık
olan Locke, 1652’de yaşamının 15 yılını geçireceği Oxford Christ Church College’ de eğitimini
sürdürmeye başlamış.
Locke’ un bu dönemde doğal bilimlerle ilgilendiğini görüyoruz. Doğa bilimlerin yanı sıra siyaset bilimi ile
de ilgilenmiş ama bu dallardaki uğraşını kendisine meslek olarak seçmiş değil. Diplomasi onu daha çok
ilgilendirmiş.
Yoğun bir biçim de tıpla da ilgilenen Locke, üniversitede ders vermeyi de sürdürmüş. Oxford’da bir
toplantıda, zamanın önde gelen siyaset adamlarından Lord Ashley ile tanışınca onun aile hekimi ve
özellikle de siyasal konularda danışmanı olmuş ve Oxford’ tan Londra’ya taşınmış.
Lord Ashley, 1672 de Earl of Shaftesbury, ardından da Lord High Chancelor olunca Locke’ un da görevleri
artmış ve yoğunlaşmış. Shaftesbury, 1685’ de II.James olarak tahta çıkacak olan York dükünün
II.Charles’ tan sonra kral olmasına karşı çıkarak ve bu uğurda savaşıma girişince, Locke 1683’de
Hollanda’ya gitmek ve orada sürgünde yaşamak zorunda kalır.
Hollanda’da geçirdiği yıllar, Locke’ un sağlığının düzeldiği ve verimli geçen yıllar. An Essay concerning
Human Understanding (İnsan Algılaması/İdraki Üzerine Bir Deneme) üzerinde çalışmış, Epistola de
Tolerantia (Hoşgörü Üzerine Mektup) önce imzasız olarak Latince yayınlamış, aynı konuda sonuncusu
tamamlanamamış olan üç mektup yazmış ve Two Treatises on Civil Government’ i (Sivil Hükümet Üzerine
İki Deneme) kaleme almış.
Locke, 1704 de ölmüştür.
2-Hoşgörü Üzerine Bir Mektup
Bu çalışmasında Locke, din ve vicdan özgürlüğü konusunu işlemiş bulunuyor. Ancak, konuyu yalnız
teolojik açıdan değil, asıl siyasal açıdan da ele almıştır. Ayrıca, kendisi açıkça adını koymamış olsa bile
laiklik de yapıtta söz konusu edilmektedir. Locke’ un Mektup’ta ortaya koyduğu görüşlerin günümüz ve
özellikle de Türkiye için büyük önem taşıdığı hemen belirtilmelidir.
Locke’ un öncelikle altını çizdiği olgu, Hristiyanlar’ ın kendi aralarında birbirlerinde karşı olduğu kadar
Hıristiyan olmayanlara karşı da hoşgörü göstermelerinin Hıristiyan olmanın bir gereği olduğudur.
Hıristiyanlık adına başka dinden ve inançtan olan kimselere zulmün dinde yeri yoktur.
Öte yandan, siyasal iktidar ile dinin alanlarının birbirinden kesin bir biçimde ayrı olması gerekir. Tanrı
hiçbir yönetime insanları belli bir dinden olmaya zorlamak için yetki vermemiştir.
Ona göre, bu yetki devletin elinde olduğu için yalnız o belli bir davranışta bulunmayı veya bulunmamayı
uyruklarına buyurabilir, ama bu yetki belli bir inanca bağlı olmayı buyurmayı kapsamaz; ikincisi, kilisenin
ya da kişilerin böyle bir buyurma ve güç kullanma yetkileri olmadığı için de onlar da bunu yapamazlar.
Kilisenin ve iktidarın alanları birbirinden ayrıdır. Biri ötekisine yeni haklar tanıyamaz. Yönetimin başında
bulunan kişi şu ya da bu kiliseye katılırsa, o kilise önceden ne idiyse yine öyle kalır; ayrılırsa, yine durumu
değişmez. Örneğin, Müslüman bir Türk hükümdarı ülkesindeki kiliseye yeni haklar vermez. Siyasal iktidar
(sivil yönetim) bu bakımdan her yerde aynıdır.
Ona göre; devlet, kilisenin ayinlerini, törenlerini, tapınma biçimlerini yasaklamak ya da belli alanda kurallar
koymak, belli dinsel tören ve tapınma biçimlerini buyurmak yetkisine sahip değildir. Ne var ki, bu
dokunulmazlığın ve özgürlüğün bir sınırı bulunur.Çünkü diyor Locke, devletin görevi, hiç kimsenin
yaşamına ve mülküne bir zarar gelmesini önlemektir.
Hoş görülmemesi gereken başka bir şey de, birilerinin başka bir hükümdarın egemenliği altına girmeyi
kendiliklerin kabul etmeleri durumudur.
Son olarak hoşgörü gösterilmemesi gerekenler arasında atheistler bulunur. Çünkü atheistler için toplumsal
bağları oluşturan sözler, sözleşmeler ve yeminlerin hiçbir anlam ve önemi yoktur. Tanrı yok sayıldığında
toplumun dağılıp çözülmesine de yol açılmış olur.
3-Sivil Hükümet Üzerine İki Deneme
İlki, Robert Filmer’ in Patriarcha: or The Natural Power of Kings adlı kitabında öne sürdüğü iktidarın
kalıtımsal ve kralın mutlak iktidar sahibi olduğu, yasaları yalnız onun koyabileceği ama kendisinin bu
yasalarla bağlı bulunmadığı yolundaki görüşlerine karşı çıkmak ve çürütmek üzere kaleme almıştır.
a.Doğal Durum
Locke, öncelikle siyasal iktidar nedir sorusunu yanıtlamaktadır. Siyasal iktidar, mülkiyeti düzenlemek ve
korumak için, ölüm cezasını ve buna varmayan cezaları da içeren yasalar yapmak ve toplumun gücünü bu
yasaları uygulamak için kullanmak hakkıdır, diyor ve ekliyor: Siyasal iktidar, toplumu dış saldırılardan
korumak ve uygulamalarını kamunun iyiliği için yapmak durumundadır.
Siyasal iktidarın (devletin) nasıl varlık kazandığı da doğal durum kavramı ile açıklanmaktadır. Doğal
durumda yeni devlet var olmadan önceki aşamada; herkes tam özgürdür, doğal yasalar çerçevesinde,
başkasının istencine bağlı olmaksızın diledikleri gibi davranırlar ve ellerindeki şeyleri gönüllerince tasarruf
edebilirler. Eşittirler, yeter ki Tanrı birine bir üstünlük vermiş olmasın.
Her ne kadar insanlar mutlak özgür iseler de, doğal yasa, kişilerin kendilerine, başkalarına ve mülklerine
zarar vermemelerini buyurur. Bu doğal yasa, kimsenin kimseye zarar vermemesini öngördüğü için ve onu
uygulayacak üstün bir güç de bulunmadığından, onu uygulamak herkesin hakkıdır.
Locke, Kölelik üzerinde de, doğal durum kavramı çerçevesinde durmuş: Bir toplumda kişinin özgürlüğü
toplum bireylerinin rızaları oluşturdukları yasama erkinden başka bir erkin egemenliğinde değildir. Hiç
kimse bir başkasına sahip olmadığı bir hakkı devredemez.O halde, kölelik, doğal durumdaki özgürlüğe
aykırı olduğu için,bir kimse bir başkasını köleleştirmeye kalkarsa, onunla savaş durumuna girmiş olur.
b. Siyasal/Sivil Toplum
Tanrı, insanı yalnız yaşaması için yaratmış değildir. Tanrı, güçlü gereksinmeleri ve rahat yaşamak isteği ile
insanı toplumsal yaşama yönlendirmiştir. İlk toplumsal oluşum kadın ve erkek arasında, arkasından da
çocuklar ile ana-baba arasındadır. Buna efendi-hizmetliler eklenmiştir. Bunlar da bir araya gelerek siyasal
toplumu oluşturmuşlardır.
Bir toplumun siyasal/sivil olabilmesi için kişinin doğal özgürlüklerini topluma devretmesi, bu özgürlüklerini
kendisinin değil fakat yasaların koruması gerekir. Siyasal ya da sivil toplum, kişilerin doğadan kaynaklanan
haklarını kendi istekleriyle bir üstün güç oluşturmak üzere devretmeleri ile ancak varlık kazanır.
Locke, Siyasal toplumun ve hükümetin amaçları konusunu da doğal durum ve bu durumdan çıkış
çerçevesinde açıklamaktadır. Ona göre, doğal durumda bireyler eşittirler, özgürdürler ama başkalarının
kendisine ya da sahip olduklarına karşı girişecekleri saldırılar karşısında güvencesizdirler. Bu nedenle de
kişinin belirtilen biçimdeki bir topluluk içinde yer almasının temel nedeni bu güvenceyi sağlamaktır.
Yasama yapıtın XI.Bölümü’nde ayrıca ele alınmış bulunuyor. Yasama erkinin ilk görevi toplumun varlığını
sürdürmesini sağlamaktır.Yasama erki ister bir kişinin isterse bir kurulun elinde olsun en üstün güç ise de:
Bireylerin yaşamları ve malvarlıkları üzerinde keyfi davranamaz. İkinci olarak, yasama da üstün güç
(iktidar) adalet dağıtmak, bireylerin yasalarla tanınmış olan haklarını tanımak dışında bireylerin varlıklarını
ve sahip oldukları şeyleri güvence altına almak amacıyla birleşmiş olmalarıdır.Üçüncüsü, iktidar, kişilerin
malvarlıklarını onların rızası olmadan ellerinden alamaz. Çünkü mülkiyetin korunması hükümetin
amacıdır.Yasama erki ile dördüncü bir nokta a, kendisine tanınan yasama yetkisini başkasına
devredemeyeceğidir.
c. Mülkiyet hakkı
Tanrı, yeryüzünü insanoğluna vermiştir. Herkesin ortak kullanımındadır. Yeryüzünde doğal olarak yetişen
meyveler, doğadan beslenen hayvanlar, doğanın kendiliğinden insana sağladıklarıdır. Bu nedenle, hiç kimse,
bunlar üzerinde hakkı olduğunu öne sürerek başkalarını bunlardan yoksun bırakamaz. Kişinin bedenini veya
ellerini kullanarak yaptığı işin, çalışmanın sonucu kendisinindir. Bu nedenle de, doğanın sağladığı bir şeyi
işleyerek, üzerinde çalışarak doğadaki biçiminden çıkardığında, o artık onun malı olur. Böylece o şey, doğal
ortaklık konusu olmaktan çıkarılmış olduğu için başkalarının daha önce o şeydeki ortaklıkları sona ermiş
olur.
d. Savaş
Locke, haksız ve saldırgan savaş ile haklı savaşı birbirinden ayırıyor. İlkini bir haydudun soygun
yapmasına, bir hırsızın bir evi soymasına, silah zoruyla gaspta bulunulmasına benzetiyor. Böyle bir savaş
sonucunda bir devleti yıkabilirsiniz, ülkesini ele geçirebilirsiniz ama halkının rızası olmadan o topraklarda
yeni bir devlet kuramazsınız. Fakat yendi haklı yanın olursa, böyle meşru bir savaş sonunda şunlar olabilir:
1-Fatih ve onun yanında savaşmış olanlar, yenginin sağlayacağı olanaklardan yararlanırlar.Ancak, yine de
yenilenler yenenlerle kaynaşıp bütünleşebilirler.
2-Karşı koymamış olanların durumunun böyle olmasının nedeni, onların kendi yöneticilerine haksız bir
savaş için yetki ve güç vermemiş olmalarıdır.
3-Kazanan yan, despotça davranabilir. Ele geçirdiği ülkeyi yakıp yıkabilir ve özellikle de ekinleri yok
edebilir. Bu doğal durumdaki savaş demektir ama o zamanda bile görülmeyen zararlı bir davranıştır. İster
karşı koymuş, isterse koymamış olsun, kazananın böyle bir hakkı yoktur. Yenilenler ona boyun eğmek
zorunda değildir.
e. Direnme Ve Devrim Hakkı
Direnme hakkı doğmasının bir nedeni, bir savaş sonunda yenenlerin yenilenlere karşı baskı ve zulüm
uygulamalarıdır. Ama asıl üzerinde durduğu, siyasal iktidarı elinde bulunduranların aynı yola sapmaları
durumunda ortaya çıkacak olan bireylerin direnme hakkıdır. Hakkı olmayan bir iktidara sahip çıkmak,
iktidarı yönetimi altındakilerin iyiliği için değil, kendi kişisel çıkarları için kullanmak, keyfi davranmak
tiranlıktır. Locke, ‘Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar’ diyor. Haksız ve hukuk dışı güç kullanımına
yine güç kullanılarak karşı konulmalıdır.
4-Siyasal düşüncenin gelişimindeki yeri
Locke, 1688 İngiliz burjuva devriminin en önde gelen ideologudur. Bu, onun aynı zamanda kapitalist
sistemin de bir düşünürü olması demektir. O kapitalizmin ve liberalizmin jandarma/ bekçi devlet anlayışının
en büyük sözcüsüdür. Başka bir deyişle, devletin görevinin yalnızca gerek dışarıdan gelecek saldırılara karşı
ve gerekse ülke içinde bireysel hak ve özgürlükleri ve kişilerin mal varlıklarının güvence altında tutması
olduğu savunur; devlet, başka hiçbir şeye karışmamalıdır. Kuvvetler ayrılığı kuramına katkısı ise açıkça
ortadadır.
Locke’ u daha iyi değerlendirebilmek için hangi sınıftan olduğunu gördüğümüz Hobbes ile kısa bir
karşılaştırma yapmak yerinde olacak: Doğal durum, Hobbes’ da herkesin herkese karşı tam bir savaş ve
kargaşa durumu iken Locke için bir barış düzenidir. Normatif değerler, yani bir toplumu bir arada tutan
bütün toplumsal, siyasal, ahlaki vb. kurallar Hobbes’ a göre doğal durumda yoktur, ancak devletin varlık
kazanması ile ortaya çıkar.
Devletin görev ve yetkileri, Hobbes’ da, insan doğal olarak kötü kabul edildiği savına da dayanılarak, doğal
durumdaki kargaşa ve ölüm yeniden baş göstermemesi için, onu bunu önleyecek güce sahip kılmalıdır. Oysa
Locke için durum bunun tümüyle tersidir.
Doğal (tabii) hak ve özgürlükler Hobbes için söz konusu değildir, devlet neyi ne kadar uygun görürse
bireyler onunla yetinmek zorundadırlar. Oysa, Locke’ un bütün düşüncelerinin temelinde kişinin doğal
olarak sahip olduğu dokunulmazlık hak ve özgürlükleri bulunur.
Öte yandan, Hobbes’ un kuvvetler ayrılığı gibi bir devleti yıkıma götüreceğini öne sürdüğü her şey Locke
için sağlıklı, özgürlükçü bir siyasal düzeni var eden şeylerdir.
BÖLÜM ON ALTI
FRANSIZ DEVRİMİ’NE DOĞRU
I-AYDINLANMA
1789 Fransız Devrimi’nin Aydınlanma düşüncesinin ürünü olduğu genel olarak benimsenen bir olgu. Her ne
kadar bu düşünceye başkalarının da katkısı olmuş ise de, öncülük edenler ve geliştirenler Fransız
düşünürleri. Bunlar içinde de Montesquieu ve Rousseau’ nun ayrı bir yeri var.
Fransız düşünürlerinin öncülük ettikleri Aydınlama ya da Aydınlanma Felsefesi, en genel anlatımla, usun
(aklın) gerçekleri kavrayıp anlayabileceğini, insan usunun evrensel olduğunu, usa aykırı olan dogmaların ve
uygulamaların geçersizliğini savunan düşünce akımıdır. Özgürlük, insanların doğuştan eşitliği, bilimin
verilerine göre davranma, Aydınlanma’ nın temel ilkeleridir.
Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Helvetius ve Holbach gibi önde gelen düşün ve bilim adamları, o güne
değin doğruluğu tartışmasız kabul edilen kavramları eleştirmişler, materyalist ve bilimsel açıdan tanımlayıp
irdelemişler, inançta hoşgörüsüzlüğe karşı çıkmışlar, özgürlük ve eşitlik düşüncesini işlemişlerdir.
Aydınlanmacılar, insanlığın düşünsel zincirlerini kırmasını sağlamışlar, bireyleri özgürlük ve eşitlik
kavramları ile tanıştırmışlar, bilime hak ettiği yeri vermişlerdir. Aydınlanma, burjuvaziye özgü bir genel
dünya görüşüdür.
Burjuvazi, usa bu önem ve değeri vermekle, aristokratların ve rahiplerin ayrıcalıklarına dayanan eşitsizlik
rejimini yıkacak bir ideolojiye sahip olmuştur. Şurası gerçekten önemli: Aydınlanma’ nın sonuçlarından
olan Fransız burjuva devrimi, sonuçta düşün, anlatım, din v.b. özgürlükleri topluma kazandırmıştır, laiklik
yaşama geçirilmiştir, yasalar önünde soyut eşitlik düşüncesi de kabul görmüştür, ama devrim, ekonomik
eşitsizliğe dokunmayacaktır.
Aydınlanma, XVIII. yüzyılda ortaya çıkmış ve düşün alanında da etkinliğini XIX. Yüzyılda sürdürmüş
bulunuyor. Ussallık, eşitlik,özgürlük, bilimsel düşünüş, evrensel değer ve kavramlardır. Bu nedenle,
Aydınlanma, düşün planında başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri ile sınırlı kalmayacak, evrensel bir
nitelik kazanmakta gecikmeyecektir.
II-MONTESQUIEU
1.Yaşamı ve Yapıtları
Tam adı Charles-Louis de Secondat ve La Brede olan Fransız düşünür feodal bir aristokrattır. 1689 da
Fransa’da Bordeaux’da dünyaya gelmiştir. Paris’te 10 Şubat 1755 ölmüştür. Hukuk eğitimi görmüş,
amcasının ölümünden sonra ona kalan “baron” unvanıyla parlamentoda başkan yardımcılığı yapmıştır.
2.Kanunların ruhu üzerine
Montesquieu‘nun bu yapıtındaki salt hukuk ve tarih üzerine olan bölümleri bir yana bırakırsak diğer
bölümler şöyle:
Tüm yasalardan önce doğa yasaları vardı. Ayrıca gereksinmeler insanları birbirine yaklaştırmıştı. Bu da
doğal bir yasaydı karşı cinslerin bir arada olması da bir başkasıydı. Toplumsal yaşam başlayınca eşitsizlik
yok olacak ve savaş durumu başlayacaktı. Bunun sonucunda yasalar varlık kazanıyor. Toplumlar arası
ilişkiler için ‘devletler hukuku’, yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenlemek için ‘siyasi
hukuk’, yurttaşlar içinde ‘medeni hukuk’ varlık kazanmış oluyor.
Üç çeşit hükümet var: Cumhuriyet, Saltanat, İstibdat. Cumhuriyet ulusun tümün ya da bir bölümünün,
saltanat ve istibdat bir kişinin yönetimi elinde bulundurması.
Hükümetlerin özellikleri ve ilkeleri vardır. Özellik ve ilke ayrı ayrı şeylerdir. Bir hükümetin özelliği, onu
öyle yapan özel yapısı. İlkesi ise onun davranışlarını belirleyen insan tutkuları. Saltanat hükümetinde
doğruluğa/erdeme kesin bir gereklilik yoktur. İstibdat hükümetinde de yoktur fakat demokrasilerde
gereklidir.
Hükümet biçimlerinde eğitim ile yasalarda birbirinden başkadır. Saltanat da eğitimin konusu onur,
cumhuriyette erdem, istibdatta korkudur. Ayrıca kayıtsız boyun eğme kişinin bilgisiz olmasını gerektirir.
Cumhuriyet hükümeti ise eğitimle yasa ve vatana bağlılık duygularının gelişmesi amaçlanır.
Yetki sahibi kişi, bu yetkisi sınırlandırılmazsa onu kötüye kullanır. Bu nedenle güçler ayrılığı ilkesi üzerinde
durmakta ve bu ilke geçerli olmadığında özgürlükten söz edilemeyeceğini belirtmektedir.
Montesquieu yürütmenin hükümdarın elinde olmasından yana. Çünkü o zaman işler aksamadan çabuk
görülür. Suçları sınıflandıran ve hangi suça ne gibi ceza verilmesinin uygun olacağını belirten Montesquieu
cezanın suçla orantılı olması gerektiğini vurgular.
Zamanın bilimsel verilerine göre biyolojik nedenlerine değindikten sonra soğuk iklimlerde yaşayan
insanların başka yerlerdekine göre daha güçlü, özgüvenli, cesur, mert olduklarını öne sürüyor. Buna karşılık
sıcak bölgelerde yaşayan insanların bu niteliklerden eksik olduğu görüşündedir. Montesquieu sıcak doğu
bölgelerindeki bu hakların bu özelliklerinden dolayı tıpkı bunun gibi birincilerden daha çok sıkı yasalarla
yönetilmeleri kanısında. Montesquieu bundan sonra “Kanunların Arazinin Bünyesiyle Olan İlgisi
Üzerine” başlıklı on sekizinci kitapta toprağın verimli olup olmamasının yönetim biçimini etkilediği,
verimli ise tek kişinin yönetiminin değilse çok kişinin yönetiminin söz konusu olduğunu belirtiyor.
Yasalar vatandaşların gelenekler ise insanların davranışlarını düzenler. Gelenekler kişinin iç yönetimiyle
yasalar dış yönetimiyle ilgilidir.
Kanunların ruhu üzerinde de ticarete önemli bir yer ayrılmıştır. Ticaret insanlara barış sağlar ve onları
yumuşak huylu yapar, uluslararası ilişkiler karşılıklı çıkar temelinde gelişir. Tam bir adalet duygusu
uyandırır. Tek kişinin yönetiminde olan devletlerde ticaret lükse dayanır, çok kişinin yönetimi altındaki
devletlerde ticaretin temeli ekonomidir.
İrdelenen iki konudan (para ve nüfus) sonra din üzerine olan bölüm gelmektedir. Montesquieu
Hırıstiyanlık’ın ılımlı, İslam’ın ise istibdat yönetime daha uygun olduğu kanısında. Yasalar ile din arasında
şöyle bir ilişki var: Bir din nedenli gevşek ise yasalar o denli sıkı ve kapsayıcı olmalıdır. Toplumsal yaşamda
dinin engelleyemediği kötülükler yasalarla engellenmelidir. Öte yandan, dinin yasakladığı şeylere yasaların
olanak tanıması tehlikedir.
Bir devlet ülkesinde birden çok dinin yaşamasına olanak tanırsa çıkaracağı yasalar bu dinlerin birbirlerini
hoş görmelerini sağlamalıdır. Yasalar, yurttaşların yalnız devlete karşı değil, öteki yurttaşlara karşı da
saygılı olmalarını da gözetir. Ancak yayılmak için çaba gösteren dinler başka dinlerin varlığını hoş
görmüyor demektir. Yasalar buna olanak tanımamalıdır. Eğer bir devlet ülkesinde geçerli dinden memnunsa
başka bir dinin varlığına izin vermemelidir.
Yasaların nasıl olmaları gerektiğine ilişkin görüşleri de; Ölçülülüğü temel almalı, cezalandırmada aşırılığa
kaçılmamalı, özlü olmalı, arı dille yazılmalı, her insan aynı biçimde anlamalı, sıradan insanlar anlayabilmeli,
paranın değeri her zaman çeşitli nedenlerle değişebileceği için para ölçü olarak kullanılmamalı…
3.Osmanlı-Türk üzerine düşünceleri
Montesquieu İran Mektupları’nda kendi zamanı için yaptığı doğru bir saptama dışında Osmanlı devleti ve
Türkler’e ilişkin zaman zaman gerçeklere değinse de çoğunlukla yanlış ve yanlı görüşler öne sürmektedir.
Osmanlı Devleti ve Türkiye arasında bir ayrım yapmamış, Türkiye’de adalet ve özgürlük olmadığını
belirtmiştir. Ayrıca da İslam dinine karşı olumsuz yaklaşımları bu görüşlerini etkilemektedir. Türkler
bütünüyle yazgıya inandıkları için veba gibi bir hastalık baş gösterdiğinde yetkililerin hiçbir önlem almadan
öylece durduklarını anlatır.
4.Voltaire’in Eleştirileri
Voltaire Feylozafça Konuşmalar ve Fıkralar adlı yapıtında önce Montesquieu ‘nün gerçekler üzerinde
duracağı yerde hayal kurduğunu ve sık sık da yanılgılara düştüğünü, coğrafya bilgisinin eksik olduğunu,
tarihsel olaylarda yanlışla doğruyu karıştırdığını belirtiyor.
Montesquieu’nun sultanın eğer yetkilerini sınırlandırıyorsa verdiği sözü veya ettiği yemini tutmak zorunda
olmadığı sözlerini de yanlış anladığını söyleyen Voltaire: “Kuran’ın hiçbir yerinde yemin bozulabilir
denmiyor; bilakis birçok yerlerinde yemin yerine getirilmelidir” deniyor dedikten sonra, eğer sultan buna
uymazsa bunun Türkler’e özgü bir davranış olmadığını, başka yerlerde de aynı tutumun görüldüğünü
kaydettikten sonra, bu gibi ters durumlarda sultanın kadılardan görüş almasının despotluk değil, sultanın
yasalara boyun eğdiğinin delili olduğunu belirtmektedir.
Ayrıca Voltaire Montesquieu’nun yasalar için söylediklerine hiç katılmamaktadır. Fransa’da da yargıçların
para karşılığında ele geçirildiğini belirten Voltaire ‘in Montesquieu’nun mahkemeler ve yargıçlara ilişkin
düşünceleriyle de alay etmektedir.
5.Siyasal Düşüncenin Gelişimindeki Yeri
Kanunların Ruhu Üzerine ünü de etkisi de büyük bir yapıt.1793 İnsan Hakları Bildirisi’nin Amerika Birleşik
Devletleri Anayasası’nın temellerinden. Anayasa hukukunda Erkler Ayrılığı kuramının babası sayılıyor.
Siyaset bilimine, siyaset sosyolojisine ve hukuk sosyolojisine katkısı da herkesçe kabul ediliyor.
“Montesquieu aristokratik yönetim biçimini yeğlemiştir. Ancak bu aristokrasi mümkün olduğu kadar
demokratik olmayı becerebilen bir aristokrasidir… O monarşiyi asillerin varlığı açısından zorunlu olarak
değerlendiriyordu… Öğretisini feodaliteyi burjuva devriminden korumak ve orta sınıfla o güne dek
toplumda egemen olmuş güçler arasında bir ortak zemin bulmak amacıyla geliştirmiştir.”
Erkler ayrılığını da bu açıdan ele almak gerekir. Çünkü onun yapmak istediği iktidarı kral aristokrasi ve halk
(burjuvazi)arasında bölüştürerek denge kurmaktır.
Montesquieu’nun asıl övgüye değer yanı yasaların yasa koyucunun gönlünce konulmaması, değişik
koşullar altındaki yerlerde yasalarında bu koşullara uygun olması gerektiğinin altını çizmesi ve bu gerçeğin
tarihsel, coğrafi ve toplumsal kanıtlarla ortaya koymasıdır.
III-JEAN-JACQUES ROUSSEAU
1.Yaşamı ve yapıtları
1712’yılında Cenevre’de doğan Rousseau, sanatçı bir babanın oğludur. Yani küçük burjuva ailesinin
çocuğudur. Annesini doğum esnasında yitirmiştir, babasıyla yaptığı kavga sonucunda Cenevre’den
kaçmıştır. Bundan sonraki dönemde birçok eziyet yaşamış, yoksulluk çekmiş, her türlü işte
çalışmıştır.1749’da Dijon Akademisi’nin açtığı “Bilimlerin ve sanatların ilerlemesi törelerin bozulmasına mı
yoksa arınmasına mı yardım etmiştir?” konulu yarışmaya katılarak Bilimler ve Sanatlar Üstüne Konuşma
yapıtıyla ödül almış ve birden bire üne kavuşmuştur.
1768’de Emile’i yayınlaması üzerine hakkında tutuklama kararı çıkartılmış ve Cenevre’ye kaçmıştır. Orda
da barınamayınca İngiltere’ye kaçmıştır.
Onun ilk günlerinden başlayarak yaşamının büyük bir bölümünü tam bir küçük burjuva değer yargıları ile
sürdürdüğünü görüyoruz. Ancak bu arada sürüklendiği yoksulluk ve değişik yerlerde dolaşma zorunluluğu
aristokrasinin kendini beğenmişliği ve kofluğu, asalaklığı ile karşı karşıya gelerek yaşamın bu yönünde
algılamıştır. Bir ara varsıl bir kadının aşığı olarak yaşamış, daha sonra kara cahil bir han hizmetçisiyle
yaşamıştır. Bu kadından 5 çocuğu olmuş ve beşini de ardı ardına Bulunmuş Çocuklar Yurduna bırakmıştır.
Daha sonrada eğitim üzerine o ünlü Emile’i kaleme almıştır.
2.Doğal Durum ve Sona Ermesi
Rousseau, doğal durum kavramını yapıtları İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine
Konuşma’da enine boyuna irdelemiştir. Ona göre doğal durumda insan mutludur, gereksinimleri sınırlıdır ve
kendisi güçlüdür. O doğa ile kucak kucağa yaşamaktadır. Güçlüdür, çünkü yaşamını çıplak ve silahsız
olması onun güçlü olmasını gerektirmiştir.
Rousseau bu noktada Hobbes’u eleştirmeye başlar. Çünkü Hobbes insanların saldırgan ve vahşi olduğunu
ileri sürer. Hobbes’un ayırtına varmadığı ilke: Neslin devamı içgüdüsüdür. Hobbes’un dediği gibi olsaydı
insanlar birbirlerini öldüre öldüre yitip giderdi. Ayrıca Rousseau doğal durumda insanın çekingen, korkak,
çaresiz, savunmasız olduğunu da yadsıyor. Örneğin zenciler ve vahşiler tek bir mızrakla yırtıcı hayvanlara
karşılık rahatça dolaşmıyorlar mı? Öte yandan doğal durumda hastalık ve sakatlık yoktur. Yalnızca
yaralanma, berelenme ve yaşlılık vardır. Doğal durum bir özgürlük dünyasıdır. Bu aşamada hiç kimse bir
başkası üzerinde egemenlik kuramaz.
İnsanı öteki canlılardan ayıran bir özelliği vardır. Tüm öteki türler bugün nasılsa bin yıl sonrada öyle
olacaklardır. Ama insan yetkinleşmek, olgunlaşmak özelliğine sahiptir. Bu nedenle de insan doğal
durumundan çıkmaya başlamış, değişmiştir.
Rousseau’ya göre tüm özgürlüksüzlüğün, tüm eşitsizliğin, tüm kötülüklerin mülkiyet kurumudur. Toprak
mülkiyetinin ortaya çıkması ile insanlar yerleşik düzene geçmeye başlamıştır. Bunun sonucunda insan bir
başkasına gereksinim duymuş, birbirleri için çalışmaya başlamışlar ve sonuçta eşitlik kalkmış, başkası için
zorunlu çalışma ortamı ortaya çıkmıştır. Yani kölelik ve sefalet filizlenmiştir.
İnsanlar kendilerini güven altına almak için siyasal iktidarı oluşturacaklardır. İktidarın yararlarını bilecek
kadar us sahibi fakat tehlikelerini sezecek kadar deneyim sahibi değildiler.
Uygarlık öncesi tabiat halinde hemen hiç bulunmayan eşitsizlik gücünü ve artışını bizim yeteneklerimizden
insan haklarının ilerlemesinden alır. Nihayet mülkiyetin ve kanunların kurulmasıyla kararlı kanunlara uygun
meşru bir hale gelir.
3.Toplum Sözleşmesi
Toplum sözleşmesi İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı’nın bittiği yerden başlıyor. Rousseau, İnsanlar
Arasında Eşitsizliğin Kaynağı’nda radikal bir devrimcidir. Toplum
Sözleşmesi’nde ise değişmiştir. Toplum Sözleşmesi’ni doğru anlayabilmek için onun özgürlük ve eşitlik
sözcüklerini, eş anlamlı olmasa bile bir arada kullandığını belirtmek gerekir.
Toplumun her bir bireyi tüm haklarıyla birlikte kendisini topluma bağlar. Bunu herkes yaptığı için herkes
eşit durumdadır. Herkes eşit olduğuna göre kimse birbirine üstün değildir. Birey kendisini kişilere değil
topluma bağlamıştır. Rousseau Toplum Sözleşmesi’ni şöyle özetliyor: “Her birimiz bütün varlığımız ve
bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütün bölünmez bir parçası kabul
ederiz.”
Rousseau bu bütünün üyeleri edilgin olduğunda ona devlet, etkin olduğunda egemen varlık, başka devletler
karşısında egemenlik üyelere bir birlik olarak halk, birer üyesi olarak teker teker yurttaş, devletin yasalara
boyun eğen kişiler olarak da uyruk denildiğini belirtiyor. Toplum Sözleşmesi’yle oluşan devlet egemen
güçtür, egemenlik bölünemez. Kuvvetler ayrılığı kabul edilemez. Öte yandan, yöneticilerin az sayıda olması
gerekir ve demokrasiye kesinlikle karşı çıkar.
Rousseau diktatörlükten söz ederken bazen halkın güvenliği için “buna yaraşır bir kimse”nin diktatör
yapılmasının uygun olacağını belirtir.
Rousseau’yu bu sonuçlara götüren şey onun genel istem anlayışıdır. Çünkü genel isteme aykırı olabilecek
özel istemlerin hiçbir değeri yoktur ve özel istemleri ileri sürmek devlet birliğini bozar. İnsanın kendi
isteklerine körü körüne uyması kölelik ama kendi özgür istemiyle yapılışına katıldığı yasalara uyması
özgürlüktür. Özgürlük neredeyse eşitlik ile eş anlamda olduğu için yasalar önünde herkes eşit olduğuna göre
yasalara uyarak özgürlüklerinin gerçekleşeceği açıktır.
Genel istem her zaman doğrudur asla yanılmaz buna karşılık bireyler kendi kişisel iyiliklerini hangi yönde
olduğunu saptamakta çoğunlukla yanılırlar.
Devlet karşısında örgütlenme çıkarları savunma için bir araya gelme yasaktır. Eğer birisi yasaları çiğnerse
devlete savaş açmış demektir ve cezası ölümdür.
4.Siyasal Düşüncenin Gelişimindeki Yeri
Özellikle Toplum Sözleşmesi kuramı ile Rousseau, bireysel hak ve özgürlüklerin gerçekleşip
yaygınlaşmasına çok büyük katkılarda bulunmuştur. Özellikle, liberalizmin temel iki kavramı olan eşitlik ve
özgürlük üzerine yaptığı vurgu bu açıdan ele alınmalıdır.
Rousseau’nun daha yapıtları yeni yayınlandığı günlerde eleştiriler, hatta yergilerle
karşımasının nedeninin yerleşik değer yargılarını altüst etmesi olduğu görüşünü öne sürenler de vardır.
Araştırmacı Fırat Mollaer de şöyle demektedir: ‘ Rousseau’nun bilim ve sosyal eşitsizlik arasında kurduğu
bağlantı, her şeyden önce, dönemin ‘aydınlanmış’ zümresini eleştirisi ile birlikte düşünülmelidir…
Rousseau’nun, devrinin hakim bilgi topluluğunu eleştirmesinde… asıl vurgusu, aydınlanmış azınlık, bilim
ve kapitalizm üçlüsünün ürünü olan lüks ve onun sonucu olarak sosyal adaletsizliğe yönelmiştir.
Gerçekten de, Rousseau, Locke’un tümüyle tersine, mülkiyetin doğal bir hak olmadığını, insanlığın
doğal durumdan kopması ile mülkiyet kurumunun varlık kazandığını, bunun ise her türlü kötülüğün kaynağı
olduğunu belirtmektedir.Böylece, mülkiyetin ortaya çıkması ile sınıf kavgası baş göstermiş, siyasal iktidar
da bu sınıf savaşımının bir sonucu olarak biçimlenmiştir. O halde, iktidarın temeli sınıfsaldır.
Rousseau,çoğunluğun azınlık üzerindeki zora dayalı yönetimin savunmakta ve hatta böyle bir yönetimin
azınlığı kişisel isteklerinden uzaklaştırmakla onları özgürleştireceğini öne sürmektedir.Rousseau, yolun
sonunda çoğunluk istencine aykırı düşününlere hiçbir hak ve özgürlük tanımayan,çoğunluğun ve bu
çoğunluğu temsil eden devlete herkesin ama özellikle çoğunluk gibi düşünmeyenlerin de körü körüne boyun
eğmesi ve ‘öl’ denildiğinde ölünmesi gerektiğini öne sürmek noktasına gelmiş, ‘resmi görüş’ e karşı
çıkanları halk düşmanı ilan etmiştir.
Rousseau küçük mülkiyeti savunmakta ve bir yandan varsıl ve bir yandan da yoksul sınıfa karşı
çıkarken, ikisinin ortasından, yani küçük burjuva/ orta sınıftan yanadır. Düşüncesinin bu yönünü bir başka
gerçekle birlikte ele alalım.Onun, çoğunluğunun egemenliğinden yana olduğunu gördük.Çoğunluğun istenci
(egemenliği) demek, o halde, bu sınıfların egemenliği demek olmaktadır.Nitekim, 1789 Fransız Devrimi
onu- eşitliğe yaptığı vurgunun yanı sıra- bu nedenle baştacı yapmış bulunuyor. Çünkü bu devrimin
başlangıcında burjuvazi, feodal aristokrasiye karşı halk çoğunluğunu da yanına almış bulunuyordu.
Bir de, Rousseau’nun savunuculuğunu üstlendiği halk kitlesinin genel durumunu göz önüne
getirelim.Toplum Sözleşmesi’nde ‘Halk hiçbir zaman bozulmaz ama, çok defa aldatılabilir’ demiş
bulunuyor.Bu nedenle de, o, birey ve devlet arasında başkaca hiçbir kuruluşa yer vermemektedir.
Rousseau, küçük burjuvazi açısından ve hem feodal aristokrasiye ve hem de burjuvaziye de karşı çıkarak
özgürlük konusunu ele almıştır.Ne var ki, onun bu iki sınıfa karşı olması çoğunluğun yönetimini bir diktaya
dönüştürecek düşünceler öne sürmüş bulunması, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı’ndaki mülkiyet ve
mülkiyete dayalı sınıf mücadelesi sonucunda devletin ortaya çıkmış olduğu yolundaki düşünceleri ile
birlikte ele alınınca, daha sonraları onun- ilerde inceleceğimiz- proleterya diktatörlüğünü savunanlarca
benimsenmesi ile sonuçlanacaktır.İlkel kominal toplum tanımlaması da , Karl Marx ve Friedrich Engels’i
esinleyecektir.
Rousseau,ayrıca,siyasal iktidarın amacını belirlerken de yanılmış bulunuyor.’ İyi bir yönetimin
belirtisi’nden ne anlamış olduğu göz önüne alındığında, bu yanılgısı açıkça belirginleşmektedir.
JOHN STUART MILL
J. St. Mill'i klasik düşüncelerin yayılmaya başladığı dönemde yetişen ekonomistlerden biri olan James
Mill'in oğludur. James Mill'i oğlu J. St. Mill'i küçük yaşta insanüstü bir eğitime tabi tutmuş, 10 yaşına
kadar felsefe ve sosyal bilimler öğrenen J. St. Mill'i 14 yaşında zamanının iktisat bilimini bilen bir kimse
haline gelmiştir.
J. St. Mili hayatının birinci yarısında bireyci iken, ikinci yarısında sosyalizme doğru kaymıştır. Ancak, kişi
özgürlüğüne bağlılığını hiç bir zaman bırakmamıştır. Onun sosyalizmi liberal bir sosyalizm olarak
nitelenebilir. Bu yüzden kendisini ekonomi düşünceler tarihinde kararsız bir ekonomist olarak niteleyenler
de vardır. J. St. Mili ekonomik düşünceleri ile klasik teorinin gelişmesine yardım eden, fakat bazı
bakımlardan klasik teorinin sarsılmasına yol açan bir ekonomisttir.
Onun bireyi esas alması, kişi özgürlüğüne önem vermesi, rekabet serbestisini iyi görmesi v.b. düşünceleri
klasik iktisadi düşüncenin bir devamıdır. Fakat gelir bölüşümündeki eşitsizliklere değinerek önerdiği sosyal
ıslahat programı daha çok sosyalist düşüncelere özgü bir nitelik taşımaktadır.
Gerçekten, J. St. Mili bu programda,
• i) ücret sisteminin üretim kooperatifleri ile ikame edilmesini;
• ii) arazi rantının vergilerle sosyalize edilmesini;
• iii) miras hakkını sınırlandırarak servet bölüşümündeki eşitsizliğin kaldırılmasını önermektedir.
• iv) J. St. Mili karşılıklı talep ilkesi ile Ricardo'nun karşılıklı maliyetler teorisini tamamlamıştır.
Hayatının ikinci yarısında bir takım sosyal ıslahat tedbirleri ileri süren J. St. Mill'e göre, her insan iyiyi arar,
zengin olmak ister, fenalıktan kaçar, çaba harcar. Herkes kendi çıkarını en iyi biçimde sağlayacağına göre,
gideceği yolun seçimi kendisine bırakılmalıdır.
«Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!» prensibi pratik bir prensiptir. Çalışma özgürlüğü, girişim
serbestisi, rekabetin serbest olması bu prensibin zorunlu bir sonucudur. Rekabet serbestisi tüketiciye maddi
refah sağlar, üreticiyi daha iyiye teşvik eder.
Liberal ekonomi görüşü kişi çıkarı ile toplum çıkarının uygun olduğu inancındadır. Örneğin, kişinin girişim
özgürlüğüne, meslek ve iş yerini seçme serbestîsine sahip olması, onun maddi ve manevi olanaklarını en
rasyonel biçimde kullanması, doğal olarak kendi yapısına, eğilim, beceri ve yeteneklerine en uygun işe
yönelerek daha verimli çalışmasını sağlar.
BÖLÜM ON YEDİ
FRANSIZ DEVRİMİ VE ALMANYA
I-GENEL OLARAK
Fransa’da burjuvazinin halk sınıflarını da yanına alarak feodal aristokrasiyi kanlı bir devrimle yıkması,
özellikle Alman egemen sınıfını kaygılandırmıştı. Üstelik, Napoleon Savaşları da bu devrimin sonucuydu.
Devrim, Avrupa devletlerinin toplumsal ve siyasal düzeni ‘tam bir çöküntü ile tehdit’ etmişti. Fransız
Devrimi ise, Aydınlanma’nın eseriydi.O halde, düşünsel planda Aydınlanma düşüncesine karşıt bir düşünce
geliştirmeliydi. Bu karşı düşünceye öncülük Alman düşünür ve yazarlarından gelecekti ama bu ‘savaşım’ ilk
aşamada siyasal alanda olmayacak, romantizm olarak kendini gösterecekti.
Isaiah Berlin’in Romantikliğin Kökleri’nde romantizmi açıklarken Alman düşünüşü için belirttiklerini
burada anmak yerinde olacak. Berlin’e göre; 17. ve 18. yüzyıllarda, Almanya eski kültürel düzeyinin
gerisine düşmüş, ‘hayli geri bir taşra ülkesi’ olmuş bulunuyordu.Öte yandan, İngiltere ve Fransa gibi
merkezi bir devlet yapısına da ulaşamamışlardı. Almanya’da başta bir imparator olmakla birlikte 300
prenslik ve 1200 daha düşük düzeyde siyasal birimlerce yönetilmekteydi.Otuz Yıl Savaşları, Almanya için
bir yıkım olmuştu.Özellikle de Fransa karşısındaki yenilgileri Almanlar’ı küçük düşürmüştü.Bu
olumsuzluklar Almanlar’ın içe kapanmalarına yol açmış, kendileriyle ilgilenmelerine neden olmuştur.
Öte yandan, Almanya’nın biraz önce belirtilen parçalanmışlığı da aşılması gereken bir
olumsuzluktu.Almanya’nın birliği sağlanmalıydı.Ne var ki, öteki ülkülerde bu birliği burjuvazi
sağlanmıştı.Alman aydınları ve egemenleri ise, burjuvazinin gerçekleştirdiği devrimlerden ürkmekte, bu
sınıfın aydınlanma düşüncesine dayandığını görmekteydiler.
II- TARİHÇİ HUKUK OKULU VE SİYASAL DÜŞÜNCE
1.Hukuk anlayışı
Fransız Devrimi’nin etkilerinden ülkelerini korumak isteyen Alman düşünürleri arasında hukukçular da
bulunacaktı. Alman hukukçularının 1789’un ‘rasyonel’ yaklaşımının hukuk planında kendi ülkelerinde de
yayılmaması için ortaya attıkları kuramların başında da, en önde gelen temsilcisi Friedrich Karl Von
Savigny olan Tarihçi Hukuk Okulu olarak anılan akımın görüşleri gelir.
Öncelikle Tarihçi Hukuk Okulu’nun dayandığı temel, halk ruhu kavramıdır. Bu Okul’a göre, halkın bir
ruhu vardır, hukuku da bu halk ruhu yaratır.Hukuk, dil gibi, zaman için de halk tarafından belirlenir.Hukuk,
halkın kendisinden, halkın kendisinden, halkın aracılığı ile varlık kazanır.Nasıl dil üzerinde bir değişiklik
yapmak, onu belirli ölçütlere göre değerlendirip biçimlendirmemiz düşünülemezse, hukuk için de durum
budur.Bu hukuk da, karşımıza özünde örf ve adet hukuku olarak çıkar.
Savigny’ye göre, her ulusun kendisine özgü ve hukukunu oluşturan bir halk ruhu vardır.
2.’Halk Ruhu’ Kavramının Geliştirilmesi
Tarihçi Hukuk Okulu’nun Halk Ruhu kavramı çeşitli aşamalardan geçerek Nasyonal Sosyalizm’e
kadar ulaşacak ve bu totoliter devlet anlayışının mistik yönüne katkıda bulunacaktır. Gerçekte, kavram,
Nasyonal Sosyalizm’in onu algılayış biçimine daha Savigny ile bürünmeye başlamıştır. Halk Ruhu
kavramının içeriğinin belirsizliğinin Nasyonal Sosyalizm’in bu kavramdan yararlanmasına olanak
sağlayacak olması bir yana, onun yalnız bir ulus içinde ve tarihsel süreçte oluşabilecek olmasını öne sürmesi
de, totoliter aşırı ulusalcılık ve ırkçılık anlayışına katkı sağlayacaktır.Çünkü, ulus kavramı, ırkçılığa yol
açacak biçimde sınırlandırılmış oluyordu.
Halk Ruhu, gerçeklerden soyutlanmış romantik bir kavramdır.Kavramın temel öğesi, us(akıl) yerine
topluluğun içgüdüsü olmaktadır. Halk Ruhu’nun hiç yanılmayacağı, hata etmeyeceği de öne sürülmüş
olmaktadır. Halk Ruhu, belirtilen çizgilerdeki aşamalardan geçerek en sonunda Nasyonel Sosyalizm’de
Führer’in halkın hukuk duygusunu sezerek hukuk yaratmasına varacaktır.
III-JOHANN GOTTLIEB FICHTE
1.Yaşamı ve yapıtları
Fichte, 1762’de Saksonya Rommenau’da doğmuş. 1780’de Jena Üniversitesi’nde teoloji öğrenimine
başlamış.Para kazanmak zorunda olduğu için özel öğretmenlik yaparken Fransa’da devrimci gelişmeleri de
yakından izlemiş ve derinden etkilenmiş.
2. ‘Ben’ kavramı
‘Ben’, Fichte’nin düşüncesinin temel kavramı.
Ben, en genel anlamıyla, bireyin kendisinin bilincinde olması, kendi özünü algılaması durumudur.
Ben’in kendisinden başka Ben’ler de bulunur. Ben’ler toplumu oluşturur. Toplumsal yaşam, temel bir
dürtüdür. Ben’in başka Ben’lerden soyutlanmış olarak yaşaması, insanın kendisiyle çelişmesi
demektir.Böyle bir insan, tam bir insan değildir. Ancak, toplumu devlet ile karıştırmamak gerekir. Gerçekte
devlet, kusursuz bir toplum kurmak için bir araçtır, bu amaç gerçekleştiğinde devlet de yitecektir.
Ben’in dışındaki dünyada bir düzen ve uyum yoktur; her şeye düzen ve uyumluluk getiren,
Ben’dir.İnsandır, sonsuz çeşitliliğe birlik ve düzen getiren.Bu nedenle de, evrenin kültürel gelişimi ile
insanın kültürel gelişimi eş zamanlıdır.
3.Alman Ulusuna Söylevler
Berlin Fransız işgali altındayken Fichte’nin Alman ulusuna seslenişlerinde yer alan bazı görüşleri şöyle:
İnsan toplulukları birbirinden ayıran dağlar ve nehirler değildir. Tümüyle tersine, dağlar ve nehirler, doğal
yasa gereğince zaten kendi içinde bir birlik olan bir toplum dışa karşı korurlar. Alman ulusu da ortak bir dil
ve ortak düşünüş biçimiyle kendi içinde bir birlik oluşturmakta ve böylece Avrupa’da kendisine yakın olan
ırklardan kesin bir biçimde ayrılmaktadır.Ancak, Alman ulusu, tek bir ulusun bağrında devletlere
bölünmüştür.
Fichte için dil ulusallıkta son kerte önemlidir. Bir kere, Almanlar da Tötonik kökenli iseler de, gelişip
konuştukları dil onları aynı kökenden gelenlerden ayrmıştır.Üstelik, konuşulagelen dil, insanların dili
biçimlendirmesinden çok daha büyük ölçüde onları biçimlendirir.
Öte yandan, katı ve birleştirici bir Alman ruhuna sahip olmak gerekir.Toplumsal yaşamı harekete geçirecek
ve düzenleyecek olan ruhtur.Alman devlet sanatı bu temele dayanmalıdır.Alman ulusu, kendi tarihini de
kendi yaratmalıdır.
4. Kapalı Ticaret Devleti
Fichte, bu yapıtında ekonomik ve ticari açılardan dünyadan soyutlamış ve ilk bakışta bir devlet
sosyalizmini andıran bir devlet modeli düşüncesini ortaya atmış bulunuyor.
Ticaret özgürlüğü denen şey satıcının malını elinde zorla çekip koparmak olmuştur. İş sahiplerinin hiçbir
güvencesi bulunmamaktadır, çünkü herkes birbirini yok etmeğe çalışmaktadır.Oysa devletin görevi bu
durumu ortadan kaldırmaktır. Bunu da yasalar çıkararak ve baskı uygulayarak yapmalıdır. Bu amaçlada dış
ülkelerle her türlü ticaret yasaklanmalı, dış ticaret devlet tekelinde olmalıdır.
5. Siyasal düşüncenin gelişimindeki yeri
Fichte, onun görüşleri üzerinde duranların bakış açılarına göre biribirine tümüyle karşıt iki ayrı açıdan
değerlendirilmektedir. Almanlar’ın Napoleon’a direnmelerini sağlamak amacını taşıyan Alman Ulusuna
Söylevler, Alman ulusalcılığının/milliyetçiliğinin kurumsal temelidir. Fitcte’nin ‘devlet kusursuz bir
toplum kurmak için bir araçtır’ savı, ilerde göreceğimiz gibi, Alman Nasyonal Sosyalizmi’nin, onu
İtalyan Faşizmi’nden ayıran, ana düşücelerden biri olucaktır.Toplumu ırk ile özdeşleştiren bu anlayışta
devletin görevi, ırkın saflığını korumak ve yüceltmektir.Fakat, devlet bu amacı gerçekleştirirken toplum
üzerinde yine de sonsuz bir gücü ve hakkı vardır.
Fichte’nin bir yandan biraysel özgürlüğü ön plana çıkarırken, bir yandan da totoliter bir devlet anlayışına
katkıda bulunması, gerçekten de karşıt yönlü etkiler altında kalmasından kaynaklansa gerekir.Birinci yön
rayolist, hümanist ve devrimci; ikicisi ise mistik, pantheist ve ulusçudur.Alman ulusçuluğu, Batı’daki gibi
bir temele oturmamış, duyguya dayalı irrasyonel, tutucu ve romantik olmuştur.Alman Nasyonal
Sosyalizmi’nin ise bu kaynaklardan beslendiğini biliyoruz.Fichte kendisi hiç de öngörmemiş olmakla
birlikte, tıpkı Nietzche’den olduğu gibi, Nasyonal Sosyalizm ondan yararlanmakta gecikmeyecektir.
Buna karşılık, Kapalı Ticaret Devleti’nde toprak ve üretim araçları üzerinde mülkiyet hakkını
tanımamasının, devletin ve hukukun insanlar yekinliğe erişince ortadan kalkacağını söylemesinin, yoksulluk
karşısındaki tutumunun bir yandan Anarşizm’e ve bir yandan da Marksizm’e giden yolda bir aşama olduğu
da açıktır.
Kısaca, usçuluktan (akılcılıktan) uzaklaşıp romantizmin puslu alanlarına daldıkça her siyasal düşüncenin
daima tehlikeli sulara yelken açtığı bir gerçektir.
IV-GEORG WILHELM FRIEDRICH HEGEL
1.Yaşamı ve yapıtları
27 Ağustos 1770’de Almanya’da Stuttgart’da doğmuş ve Berlin’de 14 Kasım 1831’de çıkan kolera salgını
sırasında ölmüştür.
Hegel, yaşamı boyunca yalnızca dört kitap yayınlamıştır. Bu dört kitap şunlar: Tin’in Fenomenolojisi,
Mantık Bilimi, Felsefi Bilimler Ansiklopedisi, Hukuk Felsefesinin İlkeleri.
2. Hegel’in felsefesine genel bir bakış
Hegel, etkileri büyük ve kapsayıcı olmuş bir filozoftur.Ama felsefesinin anlaşılması da aynı ölçüde güç.
Anımsanacağı üzere Platon gerçek olanın yalnız ‘ide’ ler olduğunu, buna karşılık ‘nesne’ lerin gerçeğin
görüntülerinden başka bir şey olmadığını söylemişti.Hegel bunu değiştirerek alıp ‘ideal’ ile ‘gerçek’
arasında bir özdeşlik kuruyor. Öte yandan, Kant’ın ‘saf akli ideler’ kavramını değiştirip genelleştirerek
idelerin yalnız akıldan kök aldığı ve ikisi arasında bir özdeşlik olduğu sonucuna varıyor.
Ayrıca, Hegel’e göre; ‘ bütün’, parçalarından daha gerçektir. Çünkü, evrenin herhangi bir bölümü, öteki
bölümleri ile o ölçüde bağlı ve o ölçüde onların etkisindedir ki, söz konusu parçanın evren içindeki yerini
tam belirlemeden, onun için doğru bir yargıda bulunulamaz.Diyelim ki, bir organizmaya ait tüm organlar,
tek tek tamam olsalar bile yine de bir değere sahip olamayacaklardır. İşte Hegel , bireyin devlet içindeki ve
devletle olan etik bağını bu biçimde düşünmektedir.
3. Hukuk Felsefesi: Hegel siyasal görüşlerini Hukuk Felsefesi’nin Prensipleri’nde ortaya koymuştur.
Hegel’ in devlet tanımı: Devlet objektif ahlak İdesi’nin fiil halindeki realitesidir- kendi kendine açıkça
görünen, kendi kendisisini bilen ve düşünen ve bildiğini, bildiği için yapan cevhersel irade olarak ahlaki
espridir. Devlet örf ve adetlerde dolaysız olarak; bireyin kendi bilincinde, bilgisinde ve faaliyetinde dolaylı
olarak mevcuttur. Buna karşılık, birey de devlette, kendi öz mahiyetine, gayesine ve faaliyetinin bir ürününe
bağlanır gibi bağlanırsa, orada kendi cevhersel özgürlüğünü bulur.
Hegel’ e göre felsefe devletin hizmetinde olmayı, devlet onun amacını, içeriğini ve sınırını belirlemeli,
felsefi düşünce devlet denetimine bağlı kılınmalı; akademik unvan sahibidirler diye, bilim adamlarının bu
amaç, içerik ve sınır dışına çıkmalarına olanak tanınmamalı, bunu tersi durumlar devlete isyan demek
olacağından devlet bu tür düşünceleri engellemelidir.
Hegel ayrıca; devlet objektif ruh(düşünce) olduğuna göre, birey ancak bir devletin üyesi olursa “gerçek
birey” olabilir ve ancak o zaman “ahlaklılığı” söz konusu olabileceğini savunur.
Hegel devleti bir organizma olarak görür. Ona göre devlet, yasalar ve kurumlar olarak gelişmiş bir
organizmadır. Devletin organik bir yaşamı vardır.
Hegel erkler ayrılığı ilkesinin kesinlikle kabul edilemeyeceği kanısını taşır. Ona göre; bu görüş, devlet
güçlerinin birbirinden bağımsız olmasını öngörür ve aynı zamanda birbirlerini düşman olarak görmeleri ve
karşılıklı direnmeleri anlamına gelir. Nitekim eğer bir ülkede erkler ayrılığı ilkesi geçerli ise o ülkede devlet
parçalanır. Buna karşın tüm güçler yasalarla egemen olan bir monark ta birleşmelidir. Monark’ın egemenliği
yerine halkın egemenliği düşünülemez. Ona göre halk şekilsiz bir yığındır ve hareketleri, eylemleri ancak
ilkel, irrasyonel, vahşi ve ürkütücüdür.
Halk için böyle düşünen Hegel, toprak mülkiyetine dayanan sınıfın “siyasal işlev” bakımından en verimli
sınıf olduğunu kanısındadır.
Devletin başka devletlerle ilişkilere gelince; anlaşmazlıklar başka türlü çözülemezlerse giderilmelerinin tek
yolu savaştır. Hegel savaşı son çare olarak görmekte ise de; o, savaşı açıkça yüceltmekten ve övmekten geri
kalmamıştır. Hangi yanın haklı yada haksız olduğunu tarih belirler. Çünkü evrensel tarih bir yüce yargı
divanıdır, der
4.Tarih Felsefesi
Hegel’ in tarih felsefesi bu konuda Tarih Felsefesi Üzerine Dersler başlığı altında verdiği derslerden
ölümünden sonra derlenmiştir.
Tarih Felsefesi’nin bizi ilgilendiren yönü şudur; İlerleme, devletin krallık olarak belirmesiyle başlamıştır.
Aristokrasi ve demokrasiden geçen devlet, yine krallık olmuştur, Bu krallık, monarşidir. bu nedenle onu ilk
krallıklardan ayırt etmek gerekir.
Tanrı tasarımı, bir halkın ruhunun evrensel temelidir. Bu nedenle devlet dine dayanır, anayasaların dinden
bağımsız yapılmasını istemek aptallık olur der.
Hegel Dünya Tarihi’nin; dizginsiz doğal istencin, evrensel ve öznel özgürlüğe doğru disiplini olduğunu
savunur. Doğu kişiyi, yani Bir’ i, yani despotu özgür olarak biliyordu, Yunan ve Roma içinse kimileri
özgürdür; oysa Germenik dünya herkesin özgür olduğunu bilir.
Hegel’ in Afrika’nın kara derili insanlarına ilişkin görüşleri önemlidir. “Negrolar’ın Avrupalılarla ortaklaşa
taşımış oldukları ve taşımayı sürdürdükleri biricik özsel bağ kölecilik bağıdır. Bunda negrolar onlara uygun
olmayan hiçbir şey göremezler” der.
5.Siyasal Düşüncelerin Gelişimindeki Yeri
Hegel’ in hep altını çizdiği özgürlükten bahsederken anladığı şey, demokratik bir özgürlük değildir. Tam
tersine, ona göre özgürlük, “objektif ruhun” gerçekleştiği yer olan militarist rejimli Prusya Devleti’ndedir.
Hegel’ in ırkçı olduğu, ırkçı düşünceye önemli katkıda bulunduğu bu nedenle de Hitler Almanyası’ nın
ırkçılığına düşünsel katkıda bulunduğu öne sürülür.Felsefi bilimler Ansiklopedisi’nde Tarih Felsefesi’nde
ırkçı yaklaşımının açıkça vurgulandığı öne sürülür.
Buna karşın Sandra Bonetto “Hegel’ de Irk ve Irkçılık- bir analiz” adlı yazısında Hegel’ in ulusunu üstün
gördüğü başka bir ırkı bütünüyle ya da elden geldiğince yok etme anlamı taşıyan ırkçı olmadığını savunur.
Kaufman ise Hegel’ in savaşa ilişkin görüşlerini bazen kötülükten iyilik çıktığı gibi insanın özgürlük
yolunda ilerlemesi sağlandığı için söz ettiğini öne sürmektedir.
Hegel’in siyasal düşünceler içindeki yerini belirlerken her şeyden önce onun siyasal amaç güden bir siyasal
düşünür olduğunun unutmamalıyız. Savaşa ilişkin görüşleri ve bireyi devlete bağlı olmadan değersiz
kılması; onun, Hitler’in Alman Birliği’ni kurabilmesi ve savaşçı dış politikasına iyi bir düşünsel gerekçe
sunması demektir.
BÖLÜM ON SEKİZ
DEMOKRASİ KARŞITLIĞI- “KAHRAMAN” ve “ÜSTÜN İNSAN”
I. Genel Olarak
Bazı, Hobbes gibi demokrasiye karşı görüşler sunan düşünürler, demokrasi kavramından ya burjuva hak ve
özgürlüklerini ya da salt kuramsal planda kavramı ele alıyorlardı. Bu görüşlerin desteklenmesinin yanında
yeni tür bir demokrasi anlayışı gelişti. Bu yeni demokrasi eleştirisi kralın yetkilerini sınırlandırılamayacağını
vb konular üzerinde durmayacak buna karşılık toplumun üstün nitelikli kişiler tarafından yönetilmesi
gerektiğini savunacaktır.
II. Thomas Carlyle
1.Yaşamı ve yapıtları
İngiliz sanayi devriminin ve dolayısıyla kapitalizmin doruğa ulaştığı yıllarda yaşamıştır. Bu nedenle
kapitalizmin bir sonucu olarak işçi sınıfının yoksulluğu ve açlık içinde kıvranması onu derinden etkilemiştir.
Bu etkiyi yapıtlarına doğrudan yansıtmıştır.
“The life of friedrich Schiller”, “The songs of time”, “The French Revolution” onun birçok eserinden
bazıları.
2.Kahramanlar
Kahramanlar, kahramanlıklara tapınma ve Tarihte Kahramanlık Carlyle’ın en çok tanınan iz bırakan ve
üzerinde tartışılan yapıtı.
Tanrı olarak Kahraman: Odin
Peygamber Olarak Kahraman: Muhammed:İslam
Şair Olarak Kahraman: Dante ve Nietzsche
Din Adamı Olarak kahraman: Luther: Reform Hareketi-Knoks: Püritenlik
Edebiyatçı Olarak kahraman: Johnson, Rousseau, Burns
Kral Olarak Kahraman: Cromwell ve Napoleon, onun kahramanlarıdır.
Carlyle her şeyden önce “kahramana tapınma” nın büyük adamlara karşı duyulan sınırsız bir hayranlık
olduğunu söylüyor ve böyle insanların yüksek mevkilere getirilmesi uyulması gereken bir zorunluluk
olduğunu beliriyor.
3. Geçmiş ve Bugün (Past and Present)
Thomas Carlyle bu yapıtını İngiliz Sanayi Devrimi’nin doruğuna eriştiği dönemde kaleme almış. Yapıtta
önce sanayici, büyük toprak sahibi be karşılarındaki emekçilerin durumu ele alınmış. Manchester’ de emekçi
ayaklanmasından bahsedilmiş ve ülkenin bir çaresizlik içinde olduğunu vurgulanmış ve bir debletin bu
duruma mutlaka kötü yönetimin yüzünden düşebileceğini belirmiştir.
Çözüm olan iyi yönetim için iyi aristokratları nerden bulacağız? Diye sorar ve çözümün seçilmiş üyelerden
oluşan parlamentonun ve geleneksel aristokrasinin olamayacağını ancak kahraman kimselere tapınmanın
çözüm olabileceğini savunur. Kahramanların ya da kahramanın yönetiminde bu kaosun aşılabileceğini
vurgular.
Özgürlük tanımı ilginçtir: Kişinin izleyeceği yolu kendi bulması ya da zorla buldurulmasıdır. Ona göre
yaptırımlar da uygulansa şu ders öğretilmelidir ki: İngiltere ya kahramanlarına saygı gösterecek ya da onları
sahte kahramanlardan ayırt etmesini bilecek, dediklerinin Tanrının sesi olduğunu anlayacak ya da bir ulus
olarak yaşamı sona erecektir.
Çalışma yaşamı, despotizmide içerecek şekilde alaylı olarak örgütlenmeli. Sanayi şeflerinin komutasında
onlarda kahramanın komutasında olması gerekliliğini savunur. Despotizm ile özgürlük bir arada olmaz
diyenlere cevabı ise Tanrı’nın yasalarına neden boyun eğdiklerini sorgulamaları gerektiğidir.
4. Demokrasi Eleştirisi
Bu konuda “Şimdiki Zaman”, “Downing Street ”, “The New Downing Street” adlı risalalerinde demokrasiye
ağır eleştiriler yöneltmiştir.
Demokrasi, sokak barikatları, anarşi ve kanlı eylemlerle birlikte ortaya çıkmıştır. Demokrasiden anlaşılan
şey, Avrupa halklarının kalkıştıkları ihtilaldır.
Avrupa’da demokrasi hiçbir zaman için olanaklı olmayacaktır. Aslında evrenin kendisi bir monarşi ve
hiyerarşidir. Tanrı her ülkede soylu olanı yüksekte, olmayanı aşağıda tutmuştur, Tanrı’nın yasasıdır bu.
Aptalların her zaman sahip olacakları ayrıcalık, akıllılar tarafından yönetilmektir. Bu onların, en temel;
“insan hakkıdır”.
Romalı Valinin ölüm cezasına çarptırılmış olan haydut Barabbas ile Hz. İsa arasında bir seçim yapmalarını
halktan istediğinde ve seçtiklerinin bağışlanacağını bildirdiğinde; ölümden kurtarılan kişinin Barabbas
olduğuna değiniyor ve halk oylamasının ne denli us dışı olduğunun bu örneği vererek altını çiziyor.
5. Irkçı Yönü
Bir İngiliz sömürgesi olan Jamaika’da yerli halkın ayaklanması ve vali Edvard Eyre’ in bunu kanlı bir
biçimde bastırması İngiltere’de bazı tartışmalara yol açmış, bu arada Carlyle valiye arka çıkmak üzere bir
komite oluşturmuştu. Komite çalışmalarında yaptığı bir konuşma, “Zenci Sorunu Üzerine Söylev” de: açlığı
ve yoksulluğu yenmek için üretimin artırılması gerektiğini; bunun içinse daha çok yerlinin çalıştırılmasının
zorunlu olduğunu belirmiştir ve yerlilerin mülk sahiplerinin buyurdukları ve kendilerinin yapabilecekleri
işlerde zorla çalıştırılmalarını, yoksa onlara hiçbir hak tanınmamasını önermektedir.
Zenciler artık köle değillerdir ama doğuştan efendi olan beyazların hizmetkârları olmak zorundadırlar. Aptal
olanlar akıllı olanlara hizmet etmek zorundadır. Bu doğanın aynı zamanda Tanrı’nın yasasıdır.
6, Siyasal düşüncenin gelişimindeki yeri
Carlyle’ın Sanayi Devrimi’nin yarattığı kaostan, yoksulluk ve sefaletten sanayileşmeyi, liberalizmi ve
demokrasiyi sorumlu tutuyor. Demokrasiye yönelttiği yergi ve eleştiriler Platon, Bodin ve Hobbes’ unkilerle
büyük bir koşutluk gösteriyor.
Emekçilerden yana olmasına ve avare geleneksel aristokrasiyi acımasızca eleştirmesine rağmen, Carlyle
yine de seçkinci bir düşünürdür. İş gücünün askeri despotizmle örgütlenmesini ve yetenekli sanayi
patronlarının buyruğunda olmasını öne sürdüğünde kapitalist düzenin daha da etkin bir biçimde
sürdürülmesini savunmuş oluyor. Bu sanayi şeflerinin en üstünde o kahraman kişi bulunacak. Buna ve
demokrasi karşıtlığına bir de İngiliz emperyalizmini ırkçılıkla bütünleştirmesi de eklenince XX. Yüzyılın
faşist ve nasyonal sosyalist sistemlerine katkısı yadsınamaz
Nietzsche’nin “üstün insanı” ve Carlyle’ ın “kahraman”ı kavramları, İtalyan faşizmi özellikle de Alman
nasyonal sosyalizmi için çok elverişli olacaktır.
Download