5. Hafta: JÖN TÜRKLER HAREKETİ
Jön Türk siyasi hareketi, 19. yy’ın sonlarında ortaya çıkan ve 20.yy’ın başlarından,
cumhuriyetin kuruluşuna giden süreçte (kimine göre 1923’e, kimine göreyse
Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950’lere dek) Türkiye’de siyasi iktidarı
ellerinde bulunduran yönetici kadro tarafından sürdürülen bir hareket olmuştur.
-Osmanlı’da sivil-laik bürokrasinin ortaya çıkması, 18. yy’dan itibaren gelişen bir
aşama olmuştur. (III.Selim, II.Mahmud dönemleri)
-19. yy’daki merkezileşme çabaları ve bürokrasinin profesyonelleştirilmesine dönük
adımlar, bu alandaki yeni bir aşamayı başlatmıştır. (II.Abdülhamid dönemi)
Bu dönemde, Saray memurlarının yanısıra, fiziken sarayın dışında (Bab-ı Âli’de)
bulunan sivil bir bürokrasi gelişmeye başlamıştır.
Abdülhamid’in tahta çıkmasına yakın zaman kala, Bab-ı Ali’nin hem önemi, hem de
memurların sayısı artmıştır.
Bürokrasideki bu niteliksel ve niceliksel değişimin en önemli belirleyicisi,
bürokrasinin gerek reformcuların gerekse devrimcilerin saflarını besleyen
bölümünün eğitim gördüğü yeni okulların kurulması olmuştur. 19. yy ortalarında
kurulmuş olan mühendishane, tıbbiye ve mülkiye mektebi mezunları, bürokrasiye
katılarak, orduda ve merkez hükümette çalışmaya başlamışlardır. Başlangıçta,
ordunun modernizasyonu amacıyla kurulmuş olan bu teknik okullar ve harp okulları,
gerçekten de, kısa zamanda bürokrasinin bütün kademelerine personel sağlar
olmuşlardır. Böylece, gerek reformcu, gerekse de devrimci hareketleri başlatan
‘entellektüeller’, ya yurtdışında ya da burada bahsedilen yeni okullarda yüksek
eğitim gören bürokrat kesimlerinden gelmişlerdir. Bunlar, yetiştikleri eğitim
anlayışları dolayısıyla, aynı zamanda Avrupa siyasi geleneği içindeki çağdaş
akımlardan da etkilenen insanlardır.
Bu süreçte yetiştirilmeye başlanan bürokrasinin, cumhuriyeti kuracak olan devrimci
niteliklerine bürünmeden önce çeşitli aşamalardan geçtiği görülmektedir.
Buna göre, başlangıç dönemindeki temel kaygı, Padişah’ın 1820 ve 30’lardaki
girişimlerini izleyerek, İmparatorluğu yeniden merkezileştirmek olmuştur. Merkeze
yönelen tehditlere ancak Avrupa’nın büyük devletlerinin aktif desteğiyle karşı
konulabileceğinden, bu aşamada Batı’ya karşı uzlaşmacı bir tutum izlenmiştir.
Böylece, ‘reformizm’, siyasal otoritenin mutlakiyetçiliğinin azaltılması ve yurttaş
1
haklarının ve eşitliğin güvenceye alınması yolunda Batı’dan gelen taleplerle uyumlu
olmuştur.
Ancak, bilhassa bu dönemde Avrupa ekonomisiyle bütünleşmeye dönük çabaların
Osmanlı açısından tahripkâr yönlerinden biri artan borçlar ve bağımlılık ise, diğer
biri de Avrupalı güçlere aracılık eden ve çoğunlukla Gayrimüslimlerin oluşturduğu
Levanten sınıfın ortaya çıkışı olmuştur. Bürokrasi, çeşitli vesilelerle bütün uyrukları
üzerinde hükümet edebilme gücünü yeniden kurmak, yeni Levantenleri merkezin
yasalarına tabi kılmak istediyse de, büyük devletler Levantenlerin Osmanlı yasaları
karşısındaki ayrıcalıklarını hiç taviz vermeden savunmuşlardır.
Bir sonraki sürecin belirleyicisi, kapitalist sistemle bütünleşmenin bürokratlar
açısından yarattığı hayal kırıklığı olmuştur. Gerçekten de, bu süreçte hem
ekonomi/siyaset/askeri alanlardan artan dışa bağımlılık, hem de içte yükselen
ekonomik krizler, fakirlik, açlık, ve merkezin iktidarına yönelen tehditler,
bürokrasinin daha farklı bir yola girişinin önünü açmıştır.
Bu sürecin başlarında, yani II. Abdülhamit (1876-1909) döneminde, Saray
memurlarının, geçici bir süreliğine de olsa, (Batılılaşma yanlısı Bab-ı Ali
bürokrasisiyle rekabeti içerisinde) yönetimde tekrar güçlü biçimde söz sahibi olduğu
görülmektedir. Bunlar, daha ziyade muhafazakâr taktikler izlemiş, ve Batı’ya
şüpheyle yaklaşmaya başlamışlardır. Bu kapsamda, temel amaçları, İmparatorluğun
toprak bütünlüğünü korumak; ideolojik dayanakları ise, İslamiyet’in toparlayıcı
gücünden yararlanmaya çalışmak anlamında ‘İslamcılık’ olmuştur.
Öte yandan, bu süreçte, muhafazakar Saray bürokrasinin nispeten baskın çıktığı
Batılılaşma yanlısı reformist Bab-ı Ali bürokrasisi ise bir dönüşüm geçirir; ve
bunların içerisinden, öncülerinin reformcu fikirlerini daha radikal bir yöne taşıyarak
‘devrimci’ bir niteliğe sokan, yeni kuşak bir siyasi önderler grubu ortaya çıkmıştır.
Öncüleri, belirli reformlarla devleti eski günlerine döndürebileceklerini umut
ederken; bunlar, sistemi kökten değiştirmeye dönük, radikal adımlar izlemek taraftarı
olmuşlardır.
İşte bu yeni kuşak gençlerin siyasi hareketleri, Jön Türk hareketi olarak
adlandırılacaktır.
Bunlar, aynı zamanda hem İttihat ve Terakki hareketinin, hem de ileride Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarını oluşturacak olan yönetici seçkinlerin filizlendiği
kaynak olmuştur.
2
19. yy’ın sonlarında filizlenmeye başlayan Jön Türk hareketi ideolojik temelini, esas
olarak, Avrupa’da yine o dönemde yaygınlaşmakta olan sosyalist hareketlerden
değil; Fransız Comtecularıyla ilişkiyle edinilen radikal bir pozitivizmden almışlardır.
Böylece, bunların toplumsal mühendislik anlayışlarının, ne toplumsal yapının
analizine, ne de emperyalizmin mekanizmalarının incelemesine dayanmadığı
belirtilmelidir. Bunun yerine, doğru dürüst tanımlanmamış bir iktisadi bağımsızlık
özlemi ve mutlakiyetçilik aleyhtarı bir söylemleri olmuştur.
Gerçekte, Jön Türk düşüncesinin ön planında bir iktisadi programdan ziyade, ‘devleti
kurtarmayı’ amaçlayan bir siyasi girişimcilik yer almıştır. Osmanlı bürokrasisinin
geneline hakim olan bir eğilim olduğu üzere, bu grubun başlıca kaygısı da, Osmanlı
devletinin özerkliğini ve coğrafi bütünlüğünü yeniden kurmak olmuştur.
Buna göre, nispeten arkada kalan ekonomik anlayış ise, yüzyılın ortalarından beri
Orta Avrupa ve İtalyan kökenli radikaller arasında yaygın olan neo-merkantilist
(milli girişimcileri korumaya dayanan) ‘millî ekonomi’ anlayışı olmuştur. Ancak,
bunlar, devleti ele geçirme gücüne erişebilecek olmakla birlikte, o dönemde
Almanya ve İtalya’da bulunan bir tablonun Osmanlı’daki en temel eksikliği olan
milli sanayi burjuvazinin bulunmaması durumu söz konusuydu. Yine de, devlet
mekanizması ele geçirildiğinde, erişecekleri güçlü konum, burjuvazi yerine
geçebilecek ayrıcalıklı bir grup oluşturabilmeleri için kullanılabilirdi. Dolayısıyla,
bunların o dönemdeki temel niyetleri de, devletin toplumsal yapıdaki ayrıcalıklı
yerini korumak için, devlet kurumlarının ele geçirilmesi ve savunulması üzerine
kurulmuştur.
Bu doğrultuda, 1908 yılında siyasi bir darbeyle padişahın boyun eğdirilmesi
sonucunda, Jön Türk hareketi fikirlerinin siyasi olarak cisimlenmesini sağlayan
İttihat ve Terakki partisinin iktidarı ele geçirmesi, yeni bir sürecin başlamasını
sağlamıştır.
Aslında, Abdülhamid’in istibdat döneminin ardından, 2. Meşrutiyet çerçevesinde
oluşan bu yeni ortam bilhassa başlarda, görece özgürlükçü bir siyasi ortam
yaratmıştır. Bu doğrultuda, toplumsal hayatın farklı veçhelerini kapsayan önemli bir
aydınlanma hareketinin başgösterdiği görülmektedir. Gerçekten de, tiyatro, edebiyat
ve gazetecilikte, yeni oluşan devlet-dışı alanın sınırlarını zorlayan patlamalar ortaya
çıkar. Bir örnek vermek gerekirse, 1908-1914 arasında, sadece Ermeni toplulukları
içinde 200’den fazla gazete yayınlanmaya başlamıştır. Bu gecikmiş aydınlanmayı,
siyasi ifade özgürlüğü takip etmiştir. Hükümet, kısa bir süre içerisinde kendisini
3
Osmanlı sosyalistlerinden dini ayrılıkçılara kadar uzanan geniş bir ideolojik yelpaze
içinde yer alan örgüt ve yayınlarla karşı karşıya bulmuştur. Türkiye’de kadın
hareketlerinin temellerini atan ilk adımlar da, bu dönemde ortaya çıkmıştır.
Öte yandan, yine başlarda İttihat ve Terakki yönetimiyle Rum ve Ermeni gruplar
arasındaki ilişkiler de nispeten olumlu bir seyir izlemesine rağmen; Balkan Savaşları
sürecinde yaşananlar, bunlarla ilişkilerde bir dönüm noktası olmuştur. Ermeni siyasi
partiler İttihat ve Terakki yönetimini desteklemekten vazgeçip, Ermeni sorununun
uluslar arası plana çıkarılmasının zorunluluğuna inanmışlardır. Rumlar ise,
Hıristiyan nüfusunun bulunduğu bölgelerin Yunanistan tarafından ilhakına dayanan
‘Megale İdea’ fikrini desteklemeye başlamışlardır.
Böylece, bu siyasal bağlamda, İttihat ve Terakki önderleri, önceden bahsedilen
ekonomik amaçlarlar da uyumlu biçimde, Türk milliyetçiliği politikasına doğru
süratle yön değiştirirler.
Bu süreçte, Müslüman Türkler’in yalnızca en büyük değil, aynı zamanda da tek ve
bu yüzden de en sadık etnik grup olduğu ortaya çıkmıştı. İttihat ve Terakki’nin, bu
tespitten yola çıkarak, azınlıkları dışarıda bırakan aktif bir Türk milliyetçiliği
politikasına ulaşması uzun sürmemiştir. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla,
İmparatorluğu kontrol eden emperyalist güçler fiilen savaşılan düşman haline
gelirken; İttihatçılar da, Almanya’yla kurulan ideolojik ittifak ile, hem ideolojik
projelerini sürdürme fırsatına kavuşmuş, hem de milliyetçi harekete aktif bir destek
bulmuşlardır.
Bu aşamada, Osmanlı’nın Almanya’yla yakınlaşmasını hazırlayan gelişmelerden de
kısaca bahsetmek yerinde olacaktır.
Buna göre, İttihat ve Terakki hareketinin ortaya çıktığı ve geliştiği bu dönemde,
kapitalist dünya-ekonomisi temelinde, Batılı güçlerle İmparatorluk nüfusunun
gayrimüslim kesimleri arasındaki bağların hayli sıkı olduğu görülmektedir.
Gerçekten de, 19.yy’ın sonuna doğru, Ruslar siyasi düzeyde, Amerikalılar ise
kültürel düzeyde Ermeniler’le ilişkiler kurmaktaydılar. Katolik azınlıklar Fransa’nın
himayesindedirler. Rumlar, Avrupa’daki siyasal duruma bağlı olarak, hem
İngiltere’ye hem de Fransa’ya yakındılar. Üstelik bu süreçte bağımsız Yunan devleti
de kurulmuş, ve İmparatorluğun Rum nüfusunun Yunanistan arasında bir ilişkisi
bulunmaktadır.
4
Dolayısıyla, Almanya’nın gelişen dünya-ekonomisine yeni girdiği bu dönemde,
onlara göre, kurulabilecek ayrıcalıklı ilişki için geriye kalan tek aday Müslümanlar
(Ortadoğu’nun bir kısmı İngiltere hamiliğinde bulunduğundan, daha ziyada
Anadolu’daki Müslümanlar) olmuşlardır.
Bu doğrultuda, bu süreçte, Osmanlı’yla Almanya arasındaki ilişkilerin hayli geliştiği
görülmektedir. Gerçekten de, Osmanlı padişahı, yeni Alman devletine gayet olumlu
yaklaşmıştır. Buna karşılık, Kayzer de, Abdülhamid’in İslamcı politikasını temel
olarak desteklemiştir. Öte yandan, Alman iş çevrelerinin gözünde Osmanlı
İmparatorluğu bağımlı olabilecek bir bölge için mükemmel özellikler taşıyordu:
coğrafi olarak yakındı, tarımsal toprakları ve kaynakları zengindi, nüfusu azdı.
Bunun öncü adımlarından biri olarak, 1888’de Alman Deutsche Bank, Anadolu
demiryolu imtiyazını alırken; 1898’de Kayzer, Almanya’nın ‘dünyadaki 300 milyon
Müslüman’ın ve onların Halife’si olan Padişah’ın en yakın dostu olduğunu’ ilan
etmiştir. Yine aynı dönemde, Almanya’nın İmparatorlukla iktisadi ilişkileri görece
daha yavaş ilerlerken; yine de, 20. yy’ın başlarından itibaren Fransa ve İngiltere’nin
Osmanlı dış ticaretindeki payları azalırken; Almanya’nın bu alandaki payı, ve
Osmanlı topraklarındaki yatırımları artış göstermiştir.
Böylece, Fransa ve İngiltere, 1870’lerden beri gittikçe artan biçimde İmparatorluğu
parçalama eğilimi içinde görünürken; Alman politikaları, daha ziyade,
İmparatorluğu Alman himayesi altında olduğu gibi koruma niyetine bağlanmıştır.
Devletlerarası düzendeki bu yeni saflaşma, Jön Türklere (ve onların siyasi uzantısı
olan İttihat ve Terakki Partisine), gerek iktidara gelmeden önce, gerek sonra belirli
bir hareket alanı sağlamıştır. Aslında, İttihat ve Terakki partisi, iktidarı ellerine
aldıkları başlangıç sürecinde, Almanya yanlısı olan padişahın aksine, özellikle
İngiltere’ye daha yakın bir politika anlayışı gütmekteydiler. Bunlar, uluslar arası
arenada güç dengelerinin yeniden belirlendiği bir süreçte, Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu ve müttefiki Almanya’ya karşı, İngiltere’yle ittifaka girmeyi daha
uygun bulmuşlardır.
Ancak, I.Dünya Savaşı’nın başlaması sürecinde, İngiltere ve Fransa’nın
imparatorluk aleyhindeki politikaları dolayısıyla, sürekli hayal kırıklığına
uğramışlar; ve, sonunda onlar da Almanya’nın başı çektiği İttifak Devletleri’ne
katılma yolunu tutmuşlardır. İşte, daha önce de ifade edildiği gibi, bu süreç, İttihat
ve Terakki yönetiminin milliyetçi politikalarını gerçekleştirebilmesi için de, uygun
bir zemin yaratmıştır.
5
Savaş yıllarına hakim olan siyasi tema esas olarak, ‘yerli burjuvazinin yaratılması’
olmuştur. Bu doğrultuda, İttihat ve Terakki hükümetinin savaş dönemindeki ilk
önemli politikası, kapitülasyonların tek taraflı olarak kaldırılmasdır. Bununla birlikte
hükümet, yeni bir ticaret rejimi uygulayabilme serbestisi kazanmış; ve milli
ekonomiyi geliştirerek, himayeci gümrük vergilerini hemen yürütmeye koymuştur.
Ayrıca, yabancı şirketleri Osmanlı mahkemelerine ve Osmanlı mevzuatına tabi
kılarak, bunların ayrıcalıklı konumlarını sona erdiren tedbirler alınmıştır.
Öte yandan, iktisadi amaçları gerçekleştirebilmek açısından, Osmanlı
İmparatorluğu’nun mevcut burjuvazisinin, milli olmaması dolayısıyla, güvenilir
olmadığı kanaatine varılmıştır. Böylece, o zamana kadar memurluk ve toprağı ekip
biçme dışında işlere fazlaca girmemiş olan Müslüman nüfusun içinden yeni bir
girişimciler sınıfı oluşturulması fikrine varılmıştır. Ancak, böyle bir burjuvazinin
gelişmesinden sonra, milli devletin kurulabileceğine inanılmaktadır.
Böylece, Müslüman girişimcileri desteklemek üzere, yeni atılımlara girişilmiştir.
Bunun için, en kolay başarı sağlanacak iktisadi faaliyet alanı ticarettir. Zira, savaşın
getirdiği kıtlıklar nedeniyle, tanınacak en küçük ayrıcalık bile büyük karlar
sağlayabilirdi. Gerçekten de, kıtlık beklentisi ve artan talebin de katkısıyla, bu savaş
ekonomisinin canlı bir karaborsa ve siyasi himaye mekanizması yarattığı; bunun da,
sonuçta ticari karların birikimini hızlandırdığı görülmüştür.
Öte yandan, yeni milliyetçilik, Müslümanların iş hayatında istihdamını ve
girişimlerini özendirme çabalarını da artırmıştır. Bu paralelde, Mayıs 1915’te yapılan
‘dil reformu’ ile sokaklara Fransızca ve İngilizce (daha sonra da Almanca)
tabelaların konması yasaklandı ve her türlü ticari yazışmanın ve resmi muhasebe
işlemlerinin Türkçe olarak yapılması karara bağlandı. Bu tedbir, esas olarak, Türkçe
bilmeyen Levanten nüfusu hedef alan bir adımdı. Öte yandan, İttihat ve Terakki
yönetimi, yabancılara ait demiryollarının yönetimini de değiştirerek, yabancı
bankaları denetlemeye teşebbüs etmek suretiyle Türkleştirme politikasını sürdürdü.
Ancak, savaş döneminin de etkisiyle, İttihat ve Terakki döneminin başlarında
gözlenen görece özgürlükçü ortamın, zaman içerisinde tersine döndüğü de
eklenmelidir. Bu süreç, aynı zamanda, devlet eliyle güçlenen bir kesimi ortaya
çıkarır. Gerçekten de, savaş dönemi hükümetleri, başkentin ve ordunun ihtiyaçlarının
karşılanması bahanesiyle, pazarı bütünüyle devre dışı bırakan tahsis mekanizmaları
geliştirdi. Klasik Osmanlı döneminin ticaret tekeli sistemi, bütünüyle, üstelik yeni
teknolojiyi kullanarak geri dönmüştü: ulaşım araçları kıt olduğundan, ürünlerin
taşınması için demiryolu kullanma imkanını elde edebilen siyasi gözdeler çabucak
6
büyük işadamı oluverdiler. Aynı zamanda, eski dönemin şehir ekonomisine ilişkin
kontrol mekanizmalarını andırır biçiminde, perakendeci tüccarı ve zanaatkarları
korporasyonlar içinde toplama girişimleri görüldü. Öte yandan, 1908-1914
döneminde aktif olan işçi örgütleri kısa zamanda kapatıldı; işçi-işveren ilişkilerini
düzenleyici mevzuat çıkarıldı.
Siyasi düzeyde başlatılan Müslüman müteşebbisleri özendirme süreci, taşrada da
daha açık biçimde sürdürülmüştür. Kooperatif biçiminde örgütlenmiş yeni ticaret
şirketleri yanında, Müslüman iş adamları, parti örgütünün himayesi altında biraraya
getiriliyor; ve yine ticarete yönelik ‘milli’ şirketler kurduruluyordu. Çoğu zaman,
mahalli İttihat ve Terakki Teşkilatının üyeleri ile bu yeni şirketlerin ortakları aynı
kişilerdi. Böylece, hükümet bu gibi teşebbüsleri bütünüyle desteklerken; parti
teşkilatı ile yeni ortaya çıkan milli burjuvazi şebekesinin birbiriyle özdeşleşmesini
sağlamıştır. Yine aynı bağlamda, Osmanlı bürokrasinin Jön Türk kanadının,
ekonomi üzerinde siyasi kontrol kurma ideali de savaş döneminde
gerçekleşebilmiştir.
Bu hakimiyet, aynı zamanda, bürokrasinin elindeki kontrol araçlarının
çoğalmasından da kaynaklanmıştır. Daha savaş başlamadan, iltizam sisteminin
yerine vergilerin doğrudan toplanmasını öngören vergi reformları yapılmıştır. Bu ve
başka idari reformlar sonucu bütçe gelirleri artmış, yeni gümrük vergileri de ek bir
gelir kaynağı oluşturmuştu. Daha da önemlisi, savaşın başlamasıyla Duyun-u
Umumiye’nin işlevi sona ermişti. Öte yandan önceleri Fransız-İngiliz ortaklığına
dayanan Osmanlı bankasının merkez bankasına dönüştürülmesiyle de, hükümet, ilk
defa olarak, para politikası uygulama imkanı da bulmuş; yani büyük miktarda kağıt
para basma yoluna gitmiştir.
Böylece, bürokrasi, savaş yılları içinde kısa ömürlü bir zafer elde etmiş oldu. Bunu,
geleneksel denetim mekanizmalarının yerine Pazar mekanizmalarını kapsayan süreci
siyasi olarak tersine çevirerek başardı. Sonuç olarak, İmparatorluğun bağımlılığını
getiren eşitsizliğin, savaş nedeniyle kesintiye uğraması, bürokrasiye, ekonomiye
kontrol olanağı tanımıştır.
Bağımsızlık Savaşına Giden Süreçteki Siyasal Gelişmeler:
Jön Türkler: Abdülhamit döneminde yaygınlaşan modern eğitim kurumlarında
yetişen yeni bürokrat ve subay kuşaklarından oluşan grup. Batı’da gelişen
liberal, anayasal ve yurtsever düşüncelerin etkisindedirler. II.Abdülhamid
7
dönemi baskı rejimine karşı, anayasanın yeniden yürürlüğe girmesine yönelik
muhalefetleri örgütlenerek gelişir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti: Jön Türk muhaliflerinin yurtdışına püskürtülen
grubunun öncülüğünde, 1895 yılında Ahmet Rıza önderliğinde Paris’te kurulu.
Zaman içerisinde Mizancı Murat, Prens Sabahattin, Bahaettin Şeker, Dr. Nazım
gibi isimler de bu cemiyet içerisinde öne çıkmışlardır. İçlerinde farklı düşünsel
eğilimleri takip edenler bulunmakla birlikte, Jön Türkler, temel olarak
anayasalcı bir pozisyon izlemişler; ancak, demokrat bir anlayıştan ziyade,
muhafazakâr milliyetçi bir liberal anlayışa dayanmışlardır.
1908 Devrimi: İttihat ve Terakki ileri gelenleri, muhalefetlerine kitlesel bir
destek sağlayabilmek gayesiyle örgütlemeye çabalarken; yaşanan ekonomik
sıkıntılara ek olarak, aynı yıl gündeme gelen Makedonya sorunu sürecinde,
bunu bahane bilerek, padişaha karşı askeri bir harekata girişirler. Padişaha
bağlı Osmanlı ordusunun bu harekatı bastıramaya gücünün yetmemesiyle,
Abdülhamid, 23 Temmuz 1908 gecesi Kanun-u Esasi’nin bundan sonra tam
olarak uygulanacağını ve 30 yıllık bir aradan sonra parlamentonun yeniden
toplanacağını ilan eder.
Bağımsızlık Savaşı
31 Mart Vakası: İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), devrim sonrası süreçte
bilhassa iki farklı muhalefet odağıyla karşılaşır. Bir yanda, Prens Sabahattin
önderliğinde hareket eden liberal yönelimli Osmanlı Ahrar Fırkasınun ve onun
yanında yer alan basın organlarının muhalefeti; diğer yanda ise, özellikle
ulemayla tarikat şeyhlerinin alt tabakasından olan muhafazakâr dinci
çevrelerin hoşnutsuzlukları. Bahsi geçen ikinci topluluk, İttihad-i Muhammedi
Cemiyeti adı altında örgütlenerek, Jön Türklerin politikalarına ve laik
yaklaşımına karşı büyük çaplı bir propagandanın gerçekleştirilmesini
sağlamıştır. Bunların sonucu olarak, başkent İstanbul’da 12 Nisan 1909 gecesi
(31 Mart Vakası olarak bilinen) İslâm’ın ve şeriatın geri getirilmesin adına bir
silahlı ayaklanma başlatılmıştır. Ancak, İttihatçılar’ın önderliğindeki Hareket
Ordusu, kısa bir zamanda isyanı bastırır, ve sorumlu görülenler kurulan askeri
mahkemece yargılanarak idam edilirler. İsyana destek verdiği öne sürülen
Sultan Abdülhamid tahttan indirilir; yerine V. Mehmet (Reşad) geçirilir.
İttihat ve Terakki’nin Yönetimi Eline Alması: Bu isyanın bastırılmasıyla
iktidar ordunun, özellikle de Mahmut Şevket Paşa’nın eline geçer. Onun
8
iktidarıyla uyumlu bir görüntü veren İTC ağırlıklı Meclis-i Mebusan, bu süreçte
düzeninin pekişmesini hedefleyen bir yasama programına ve reform sürecine
girişir. Ağustos 1909’da anayasanın bazı maddeleri, sonunda tam anlamıyla
parlamenter bir anayasal rejim kuracak şekilde değiştirilir. Bundan böyle,
Sultan’ın yetkisi sadece sadrazamı ve şeyhülislamı atamayla sınırlandırılır.
Yasaların yapılması ve (uluslar arası) anlaşmaların imzalanması, esas olarak
parlamentonun imtiyazına geçer. Bu anayasal değişikliklerin ardından, sonraki
aylar içerisinde merkezi otoritenin güçlendirilmesini ve bireysel ve toplumsal
özgürlükleri sınırlamayı amaçlayan bazı yasalar hayata geçirilir: Kamu
toplantıları, cemiyetler, eşkiyalık ve grevlere ilişkin yeni yasalarla yeni ve
kısıtlayıcı basın yasası gibi. Ayrıca, askerlik hizmetiyle ilgili yeni bir yasa da,
bundan böyle gayrimüslimleri de kapsayacak şekilde, bütün Osmanlı
erkeklerinin askerlik ödeviyle yükümlü kılınmasını getirir.
1909-1913 Yılları Arasında Yaşanan Siyasal Çekişmeler: Bundan sonraki
süreç, İTC’nin iktidarını merkezileştirme ve sağlamlaştırmaya dönük
adımlarıyla, muhalefetin çeşitli araçlar yoluyla buna karşı çıkmasına dayanan
olaylara dayanır. Askerin yönetime karışmasına karşı tartışmaları
dizginleyebilmek üzere, Cemiyet’in yanısıra parlamento faaliyetlerini
yürütmesi için aynı isimle bir parti kurarken; bahsedildiği üzere, muhalefet de
farklı partiler altında örgütlenir. ‘Mutedil Hürriyetperveran Fırkası’, ‘Islahat-ı
Esasiye-i Osmaniye Fırkası’, ‘Ahali Fırkası’, ‘Hizb-i Cedid’, ‘Osmanlı Sosyalist
Fırkası’ gibi partiler bunların önde gelenlerindendir. Zamanla güçlerini
artırabilecekleri düşüncesiyle, 1911 yılının sonlarında hemen hemen bütün
muhalefet grupları ve partileri yeni bir partide ‘Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ adı
altında birleşirler. Ancak, 1912 yılında yapılan ve İTC’nin şiddet ve gözdağıyla
çoğunluk sağlamasından dolayı ‘sopalı seçim’ olarak adlandırılan seçim
süreciyle yeni Meclis-i Mebusan, bu Cemiyet’in itaatkâr bir aleti haline gelmiştir.
Ancak, Osmanlı hükümeti, elindeki gücü kullanarak ittihatçılara karşı bir süre
daha baskıcı politikalarına devam edebilmiştir.
Babıâli Baskını: İTC yönetiminin kilit kadrosunu oluşturan Enver ve Talat
Paşa’lar, hükümetin kendilerine yönelik sert politikalarına yanıt vermeye
hazırlanırken; aynı süreçte, Avrupa güçlerinin ‘Doğu Sorunu’ adı altında
Osmanlı’ya yönelik olarak belirledikleri yıkıcı politikalarını hayata geçirmeleri
sonucunda farklı cephelerden yöneltilen askeri saldırılar, bunun için uygun
ortamı beraberinde getirmiştir. 1913 yılına gelindiğinde Balkanlarda yürütülen
savaşlardan yenik ayrılan devletin, anlaşma masasında Büyük Güçler’e boyun
eğeceği iddiasıyla İttihatçılar darbelerini hayata geçirirler. Bir İttihatçı subay
topluluğu, Babıâli’ye gelip kabine toplantısını basarak, hükümetin
değiştirilmesini sağlar. Ancak, hem öncesinde, hem de bu süreci takiben
yaşanacak Balkan Savaşları sürecinde İmparatorluk, insani, ekonomik ve
kültürel açıdan büyük kayıplara uğramıştır. Devlet, Avrupa’daki topraklarının
neredeyse tamamını kaybeder, ve İstanbul buralardan kaçan Müslüman
mültecilerin akınına uğrar. Yitirilen yerler (Makedonya, Arnavutluk, Trakya)
9
Osmanlı’nın en zengin ve gelişmiş eyaletleridir ve bu kayıpların bir yan sonucu
olarak, Osmanlı tarihinde Türkler ilk kez etnik bakımdan nüfusun çoğunluğunu
oluşturur olmuştur.
İttihatçı İktidarın Pekişmesi: Ocak 1913’teki hükümet darbesinin ardından,
İTC iç siyasal duruma tamamen egemen olur ve çok sayıda tutuklama ve
yargılamaya girişir. Aynı zamanda, bu süreçte İttihatçı Üçlü Yönetim olarak diye
de geçen, Enver, Cemal ve Talat Paşaların yönetime hakim olduklarını görürüz.
Bundan sonra I. Dünya Savaşı’nı da kapsayan uzunca bir süreçte, İTC’nin iç
kurulları, siyasete yön verilmesinde kabineden daha fazla ağırlığa ulaşırken;
kabineler çoğu zaman tamamen bunların aldıkları kararların onay merci haline
gelir.
1913-1918 İTC’nin Reform Politikaları: İTC, kapitülasyonların 1914
Ekim’inde kaldırılmasıyla, bu yıllar sürecinde kendi ülkesinde ilk kez serbestçe
hüküm sürebilir hale gelince, geniş kapsamlı bir siyasal ve toplumsal reform
programını hayata geçirir. Bu programın bir kısmı idari yapıyı, ve orduyu
kapsarken; bunun yanında, adli ve eğitime dönük reformlar da hayata
geçirilmiştir. Bu politikaların bir sonucu olarak, Cumhuriyet öncesi bir
laikleşme sürecinin daha bu dönemden itibaren gerçekleştirilmeye başlandığı
görülür. Buna göre, Şeyhülislam 1916’da kabineden çıkarılır, daha sonra yetki
alanı sınırlandırılır; 1917’de Şeriye Mahkemeleri laik Adliye Nezareti’ne
bağlanır; medreseler Maarif Nezareti’ne tabi kılınır. Aynı zamanda
medreselerin öğretim programı yenilenir, hatta Avrupa dillerinin öğrenilmesi
zorunlu tutulur. Aynı süreçte Aile Hukuku da Avrupalı örneklerinden
yararlanılarak belirgin bir reform sürecine tabi kılınır; bu paralelde, kadınların
boşanma hakları genişletilir, kadınlar toplum yaşamına katılmaları hususunda
daha fazla teşvik görmeye başlarlar. Buna yönelik somut bir adım olarak, 1913
yılında ilköğretim kızlar için de zorunlu hale getirilir. Öte yandan, yoğun savaş
dönem dolayısıyla erkek işgücü bulma sıkıntısı yaşanması nedeniyle, kadınların
çeşitli iş kollarında ve sanayide daha yoğun oranlarda istihdam edilebilmesine
yönelik olarak teşvik edici politikalar da güdülmüş, bunun için ‘Kadınları
Çalıştırma Cemiyeti’ kurulmuştur.
1913-1918 İTC’nin İktisadî Politikaları: İTC politikalarına hakim olan
milliyetçi eğilimler ve bilhassa iktisat politikalarını belirleyen milliyetçi
yaklaşımlar da, yine Cumhuriyet döneminde de sürecek olan benzeri adımların
temellerini atar. Serbest piyasa anlayışına dayanan klasik liberal görüşler
üzerinde gelişen ekonomik politikalar, temel olarak Osmanlı’da belirli bir
kapitalist sınıfın oluşturulmasına yönelik olmuştur. Bu doğrultuda, grevleri
sertçe bastırmaya yönelen ve toprakların köylüler arasında dağıtılmasını
öngören uygulamalardan kaçınan İTC yöneticileri; çoğunlukla, kentlerdeki
girişimci kesimleri desteklemiş ve kırsal bölgelerdeki toprak sahiplerini
korumuşlardır. Dünya Savaşı ortamında iyice güçlenen ‘Millî İktisat’ anlayışı,
bilhassa gayrimüslim tüccar sınıfını vururken; savaş ortamının olumsuz
10
koşulları içerisinde Cemiyet’le yakınlıkları bulunan taşra tüccarlarının
çoğunlukla usulsüz yollarla kâr edip, kısa zamanda zenginleşmesinin de önünü
açmışlardır.
11
Download

5. Hafta: JÖN TÜRKLER HAREKETİ Jön Türk siyasi hareketi, 19. yy