T.C.
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
FELSEFE ANABİLİM DALI
YÜKSEK LİSANS TEZİ
TRACTATUS’UN FELSEFESİNİN MERKEZİ PROBLEMİ:
SÖYLEMEK VE GÖSTERMEK AYRIMINDAN HAREKETLE
‘İFADE EDİLEMEYEN’ KAVRAMI ÜZERİNE BİR İNCELEME
DENİZ TELEK
2501110032
TEZ DANIŞMANI
PROF. DR. CENGİZ ÇAKMAK
İSTANBUL-2016
T.C.
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
FELSEFE ANABİLİM DALI
YÜKSEK LİSANS TEZİ
TRACTATUS’UN FELSEFESİNİN MERKEZİ PROBLEMİ:
SÖYLEMEK VE GÖSTERMEK AYRIMINDAN HAREKETLE
‘İFADE EDİLEMEYEN’ KAVRAMI ÜZERİNE BİR İNCELEME
DENİZ TELEK
2501110032
TEZ DANIŞMANI
PROF. DR. CENGİZ ÇAKMAK
İSTANBUL-2016
ÖZ
TRACTATUS’UN FELSEFESİNİN MERKEZİ PROBLEMİ:
SÖYLEMEK VE GÖSTERMEK AYRIMINDAN HAREKETLE
‘İFADE EDİLEMEYEN’ KAVRAMI ÜZERİNE BİR İNCELEME
DENİZ TELEK
Bu tez çalışması, Wittgenstein’ın erken dönem eseri olan Tractatus’a “ifade
edilemeyen” sorunsalı üzerinden odaklanmaktadır. Wittgenstein’ın erken dönem
felsefi çalışması genel olarak “söylenebilen-söylenemeyen” ayrımı açısından
düşünülse de filozof, Tractatus’un felsefesinin merkezi sorunsalının “söylemek” ve
“göstermek” arasındaki ayrım olduğunu söyler. Bu bağlamda biz de bu tez
çalışmamızda Wittgenstein’ın “söylemek” ve “göstermek” arasındaki ayrımını
merkeze alarak “ifade edilemeyen” sorunsalını açıklığa kavuşturmaya çalıştık.
“Söylemek” ve “göstermek” arasındaki ayrımı doğru şekilde ortaya koyabilmek için
Wittgenstein’ın yapı iskelesi metaforunu belirleyici bir izlek olarak seçtik.
Çalışmamız bu bağlamda Wittgenstein’ın Tractatus’ta ele aldığı “söylenebilensöylenemeyen” ve “söylemek-göstermek” arasındaki ayrımı doğru şekilde ortaya
koyarak “ifade edilemeyen” sorunsalını aydınlatmayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler; Wittgenstein, İfade Edilemeyen, Söylenebilen-Söylenemeyen,
Söylemek-Göstermek, Etik-Estetik, Özel Dil, Özne, Sub Specie Aeternitatis, Mistik
Duygu, Resim Teorisi
i
ABSTRACT
THE CARDINAL PROBLEM OF TRACTATUS’S PHILOSOPHY:
A RESEARCH ON THE CONCEPT OF ‘INEXPRESSIBLE’
WITH REFERENCE TO
SAYING AND SHOWING DISTINCTION
DENİZ TELEK
This thesis focuses on Wittgenstein’s earlywork Tractatus from the point of the
problem of “inexpressible”. Even though, the distinction of “sayable-unsayable”
has been put emphasis on Wittgenstein’s early philosophical work, Philosopher says
that the cardinal problem of Tractatus’s philosophy is the distinction of “saying” and
“showing”. In this context, we tried to elucidate the problem of “inexpressible” by
putting the “saying-showing” distinction at the core. We chose the determinative
theme of Wittgenstein’s scaffolding metaphor to state “saying-showing” distinction
clearly. In this context, our work is aimed at enlighten the problem of
“inexpressible” with present the distinction between “sayable-unsayable” and
“saying-showing” in the correct way which Wittgenstein tackled in Tractatus.
Key Words; Wittgenstein, Inexpressible, Sayable-Unsayable, Saying-Showing,
Ethics-Aesthetics, Private Language, Subject, Sub Specie Aeternitatis, Mystic
Feeling, Picture Theory
ii
ÖNSÖZ
Wittgenstein,
erken
dönem
eseri
Tractatus
logico-philosophicus’ta,
geleneksel felsefi problemleri sonuna kadar çözdüğü iddiasında bulunur. Bu
bağlamda, filozofun felsefi çabası, yaşam ve felsefe dinamikleri göz önünde
tutulduğunda, etik bir değere de sahiptir diye düşünüyorum. Çünkü yaşam ve felsefe,
ancak geleneksel anlamda insani çabanın bütün dertleri ve borçları sahiplenildiği
zaman bir değeri ifade eder. Wittgenstein da, yaşamı ve felsefesi açısından bu
dertleri ve borçları sahiplenerek, yaşamı boyunca bunu ödemeye çalışan örnek bir
filozof olmuştur.
İnancım o ki, yaşam ve felsefe bir noktada kesişirler. Çünkü insan,
düşünceleri doğrultusunda yaşamadığında, gitgide yaşadığı şekilde düşünmeye
başlıyor. Bu bağlamda, yaşamı ve felsefesi arasında bir ilişki olduğunu düşündüğüm,
Wittgenstein üzerine bir çalışma yapmak her zaman beni heyecanlandırdı ve hâlâ bu
heyecanı taşımaya devam ediyorum. Bunun yanında, Wittgenstein üzerine bir
çalışma yapmanın beraberinde getirdiği zorluklardan da bahsetmek gerekir. Çünkü
Wittgenstein’ın
iddiası
ölçüsünde,
düşünceleri
de
demir
leblebi
olarak
nitelendirebileceğimiz bir içeriğe sahiptir. Tezi kendi açımdan, bir konuyu doğru
şekilde anlama çabası ve bu çabadan hareketle yapılmış bir inceleme olarak
gördüğümü söylemem gerekir.
Bu çalışmanın ortaya çıkmasında en çok katkısı bulunan tez danışmanım,
henüz bir çocuk olarak geldiğim İstanbul Üniversitesi felsefe bölümünde verdiği
dersler, düşünceleri ve yaşamıyla her zaman beni etkileyen, her dersinden ve
konuşmasından sonra tekrar büyük bir heyecanla kendimi bir şeyler araştırırken
bulmamı sağlayan değerli hocam, Sayın Prof. Dr. Cengiz Çakmak’a teşekkürü bir
borç bilirim. Yol göstericiliği ve yüreklendirmesi olmasa, ne yapardım hiç
bilmiyorum.
iii
Ayrıca, aynı şekilde, felsefi ve insani yardımını benden hiç esirgemeyen
Sayın Yrd. Doç. Dr. Özgüç Güven’e ve Doç. Dr. Nedim Yıldız’a, tez çalışmam
boyunca kaynakçamı oluşturmam da katkısı bulunan Sayın Arş. Gör. Ömer Osman
Sarı’ya, Erasmus öğrencisi olarak yer aldığım Varşova Üniversitesinde tez
danışmanım olarak benden desteklerini ve yardımlarını esirgemeyen Sayın Tomasz
Tiuyrn’e ve İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümünde verdikleri dersler ile yolumu
aydınlatan bütün hocalarıma teşekkürlerimi sunuyorum.
Yine tez çalışmam süresince, yazdıklarımı sürekli olarak sabırla okuyan ve
görüşlerini belirten, maddi ve manevi desteklerini benden esirgemeyen Sayın Leyla
Yazıcı, Yakup Kalın, Erman Bostan, Franca Bohnenstengel, Yavuz Akyıldız, Selen
Gökçem, Öztekin Düzgün, İrem Aydın, Sercan Özinan, Artun Güney Polat’a ve bu
uzun süreçte bana destek olup, her zaman yanımda olan ailem ve arkadaşlarıma tüm
kalbimle teşekkür ederim. Son olarak, tez çalışmamda ortaya çıkan bu çabayı, genç
yaşta dolu düşen amcam Sayın Hasan Telek’in güzel anısına ithaf ediyorum.
iv
İÇİNDEKİLER
ÖZ ................................................................................................................................. i
ABSTRACT ................................................................................................................ ii
İÇİNDEKİLER .......................................................................................................... v
GİRİŞ .......................................................................................................................... 1
1. BÖLÜM: TLP’NİN ANA TEMALARI
1.1.Felsefe Sorunları Nelerdir? ...................................................................... 6
1.2. Sınır Çekme İşlemi Olarak Felsefe ......................................................... 9
1.3. Dilin Denetleyicisi Olarak Felsefe ........................................................ 14
1.4. TLP’nin Mantıksal Yapı İskelesi .......................................................... 15
1.4.1. Dünyanın Yapısına Dair Ontolojik Belirlemeler ............................. 19
1.4.2. İkinci Basamak: Gerçekliğin Bir Modeli Olarak Düşünce .............. 26
1.4.3. Üçüncü Basamak: “Söylenebilen ve Söylenemeyen” Ayrımından
Hareketle Olgusal Dilin Yapısı ...................................................................... 36
1.4.3.1. Resim Teorisi Ekseninde Olgusal Dil'in “Anlam-lı” İfadeleri.... 38
1.4.3.2. Mantık Teorisi Ekseninde Olgusal Dil'in “Anlam-lı” İfadeleri .. 44
2. BÖLÜM: SÖYLEMEK VE GÖSTERMEK AYRIMINDAN
HAREKETLE OLGUSAL DİLİN DIŞI
2.1. Mantık ve Matematiğin Anlam-sız İfadeleri ......................................... 60
2.2. Dilin Anlam-dışı Kullanım Alanları ..................................................... 67
3. BÖLÜM: TLP’NİN DIŞINDAKİLER
3.1. İfade Edilemeyen .................................................................................. 75
3.2. Özne ve Dünya ...................................................................................... 83
3.3. “Sub Specie Aeternitatis” Dünya Kavrayışı ......................................... 89
3.3. Yaşam Sorunları ve Mistik Duygu ........................................................ 94
3.4. Sessizliğin Doğası ve Tractatus .......................................................... 100
SONUÇ .................................................................................................................... 106
KAYNAKÇA............................................................................................................111
v
GİRİŞ
“Sözcüklerin
kurtuluş:
yol
Etkin
açtığı
olarak
karmaşadan
yok
edilecek
olanın, ilk önce sıkıca kavranmış olması
gerekir;
ufalanıp
dökülen
dökülür, ama yok edilemez.”
ufalanıp
1
Wittgenstein, yaşamı boyunca tek bir felsefi eser yayınlamıştır. LogischPhilosophische Abhandlung adıyla yayınlanan eser, George Edward Moore’un
önerisiyle birlikte İngilizce çevirisinde Tractatus logico-philosophicus (MantıksalFelsefi-İnceleme) olarak yayınlanır ve akademik çevrelerde bu isimle anılır.2
Wittgenstein iki ayrı dönemde, iki büyük felsefe üretmiş ender filozoflardan biridir.
Bu iki ayrı felsefe genel olarak, erken dönem ve geç dönem başlıklarıyla ele alınır.
Wittgenstein, erken dönem felsefi düşüncelerini Tractatus logico-philosophicus adlı
eserde dile getirir. Wittgenstein’ın gençlik döneminde kaleme aldığı Tractatus
logico-philosophicus, felsefe tarihi açısından önemli bir yer arz eder. O, felsefeyi
zamanın geleneksel anlayışının dışında dil eleştirisi temelinde ele almıştır. Bu
çalışmanın ana motivasyonunu da geleneksel felsefenin yönünü değiştiren bu bakış
açısı oluşturuyor.
Wittgenstein, Tractatus’ta söylediklerinin yanında söylemedikleriyle de
akademiyi ya da bağımsız felsefe araştırmacılarını derinden etkilemiştir. Bu
bağlamda,
çalışmamıza
nasıl
bir
motivasyonla
yön
vermek
istediğimizi,
Wittgenstein’ın Tractatus logico-philosophicus’un editörü olan Ludwig von Ficker’a
göndermiş olduğu bir mektuptan bahsederek açıklamaya çalışmak yerinde olacaktır.
Wittgenstein’ın felsefi düşünceleri üzerinde çalışma yapmış felsefecilerin iyi bildiği
bu mektupta filozof, eserinin tezinin etik’ide içeren bir anlama sahip olduğu
iddiasında bulunur.
1
Franz Kafka, Aforizmalar, Ed. Kaan Çaydamlı, Çetin Şam, Çev. Osman Çakmakçı, 2.bs. İstanbul,
Altıkırkbeş Yayın,1998, s.33 Aforizma 91
2
Bkz.: Hans-Johann Glock, A Wittgenstein Dictionary, Oxford, Blackwell Publishing, 1996-1997,
s.362
1
“Aslında yabancı değil, çünkü ana fikri etik üzerine. Bir ara önsözünde şimdi
içinde olmayan birkaç söze yer vermek istemiştim, ama şimdi onları sana
yazıyorum, çünkü senin için bir anahtar olabilirler: Kitabımın iki bölümden
oluştuğunu yazmak istemiştim: biri burada olan ve diğeri de yazmadığım her şey.
Ve kesinlikle bu ikincisi önemli. Çünkü etik bölümü adeta içeriden kitabım
tarafından sınırlandırıldı; ve doğrusunu söylemek gerekirse SADECE bu yolla
sınırlandırılabileceğine inandım. Kısacası şöyle düşünüyorum: Pek çok kişinin
bugünlerde boşboğazlık yaptığı şeyleri kitabımda sessiz kalarak tanımladım. Bu
nedenle de kitapta, hepten yanılmıyorsam, senin de söylemek istediğin çok şey
olacak, ama belki de içinde bunların söylendiğini fark etmeyeceksin. Şimdilik sana,
amacın en doğrudan ifade edildiği önsözü ve sonucu okumanı öneriyorum.”3
Wittgenstein, bu bağlamda Tractatus’un editörüne gönderdiği mektupta, iki
taraflı bir okuma önerir. Bizim tezde kendimize izlek olarak seçtiğimiz yönü de bu
iki taraflı okuma belirliyor. Birinci tarafta, Tractatus’ta Wittgenstein’ın ortaya
koymaya çalıştığı dil eleştirisi ve kitaba almayarak sessizlikle anlatmaya çalıştığı
ikinci bölüm. Wittgenstein, Tractatus’un önsözünde bu ikinci bölümü içeriden
sınırlandırdığı iddiasında bulunur. Burada sanırım Wittgenstein’ın mektubunu
dikkate alarak “Tractatus’u etik üzerine bir kitap olarak düşünmek ne zaman
anlamlıdır?” sorusunu sormak, filozofun çalışmasına karşı doğru bir bakış açısı
geliştirmek için önemli bir başlangıç olurdu.
Böylesi bir soruyu ele alırken, Wittgenstein’ın, kitabın önsözünde bize
anlatmak istediklerine kulak vermek yerinde olacaktır. Wittgenstein, Tractatus’un
önsözünde “Bu kitap belki de yalnızca, içinde ifade edilen düşünceleri –ya da benzer
düşünceleri –kendileri zaten düşünmüş kişiler tarafından anlaşılacak.”4 diye belirtir.
Bu bağlamda Tractatus, içinde dile gelen düşünceler üzerine belirli bir tartışma
atmosferine yazılmış bir kitap olarak okunmayı talep eder. TLP etik üzerine bir kitap
olarak düşünülmeden evvel, içinde dile gelen düşüncelerin ve problemlerin
3
Ray Monk, Wittgenstein: Dâhinin Görevi, Ed. Mustafa Küpüşoğlu, Seçkin Erdi, Çev. Berna
Kılınçer, Tülin Er, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2003, s.265
4
Bkz.: Wittgenstein, Tractatus logico-philosophicus, Ed. Paul Kegan, Çev. D.F.Pears,
B.F.McGuinness, London, New York, Routledge Classics, ©1961,1974, önsöz, s.1 (Buradan sonra
TLP kısaltılmış şekli ile kullanılacaktır.)
2
çözülmesi gereken bir kitaptır. Çünkü Wittgenstein’ın TLP’de sessiz kalarak
anlatmaya çalıştığı bölüm, öncelikli olarak bu problemlerin çözülmesini gerektirir.
Bu bağlamda, TLP’de genel olarak hangi problemlerin ele alındığını bir giriş
mahiyetinde burada sunmak yerinde olacaktır. P.M.S. Hacker’a göre TLP genel
anlamda üç problem etrafında şekillenir. Bu problemlerin ilki, mantığın doğası ve
mantıksal zorunluluk problemidir. İkinci olarak, önermenin özünün ve böylece genel
önerme biçiminin karakterize edilmesi problemi ele alınır. Son olarak ise TLP,
önerme (düşünce) ve onun resimlediği şey arasındaki ilişkinin ortaya koyulması
problemi üzerine bir dizi aydınlatıcı açıklamadan oluşur. Hacker bu üç problemin
TLP’de birbiri içine girmiş şekilde ele alındığını düşünür. Çünkü mantığın
önermelerinin doğasını ve zorunluluğunu kavramak için, önermenin özünü ve
önermesel temsilin özünü, önermelerin birleşimlerinin doğruluk fonksiyonlarının
özünü kavramak gerekir. Önermenin özünü kavrayabilmek için de değilleme
gizemini çözmek gerekir. Bu büyük problemlerin çözümü boyunca, mantığın ve
genel temsilin metafizik ön koşulları aydınlatılmalıdır. Temsilin doğası ortaya
serildiğinde, dilin sınırları ve neyin söylenebilir, neyin gösterilebilir olduğu teorisi
bir hakikat olarak karşımıza çıkar. Metafizik, matematik, etik, estetik ve dinsel
söylemlerin, bütünü ile her mümkün betimlemenin sınırlarının ötesindedir. Böylece
finalinde Tractatus’un çoğu cümlesi gösterilebilen fakat söylenemeyen şeyleri
söyleme girişimleri olarak bir paradoksa düşer. Bu bağlamda Tractatus, içinde dile
gelen düşüncelerle bir şey öğretme çabasından ziyade aydınlatıcı bir nitelik göz
önüne alınarak okunması gereken bir kitaptır.5 Wittgenstein bu isteğini zaten
çalışmanın önsözünde okuyucuya açık şekilde belirtmiştir.
Tractatus içerisinde ele alınan problemler göz önünde tutulduğunda, bütün
problemleri ve bölümleri ile iç içe geçmiş bir kitaptır. Böylece Wittgenstein’ın
merdiven metaforu ile bir yapı iskelesi olarak tanımladığı sistemini ancak kitabın son
cümlelerine geldiğimizde doğru şekilde anlayabiliriz. O zaman da filozofun deyimi
ile bu iskeleye artık ihtiyacımız kalmayacağı için onu devirip yıkmamız gerekecektir.
5
Bkz.: P.M.S. Hacker, “Metaphysics: From Ineffablity toNormativity”, for H.J. Glock and J.Hyman
ed.,Oxford, Blackwell Companion to Wittgenstein, Wiley-Blackwell, Forthcoming 2014-2015, s.1-2
3
Wittgenstein’ın Tractatus’unu bir etik kitap olarak değerlendirmek de ancak bu
aşamadan sonra bir anlam ifade edecektir.
Buradan hareketle tezin birinci bölümüne; “Tractatus’un ana temaları” başlığı
altında, Wittgenstein’ın dil ve felsefe arasındaki ilişkiye yaklaşımı meselesini
tartışmaya çalışarak başladık. Çünkü, Wittgenstein’ın geleneksel felsefenin yönünü
değiştiren yaklaşımı, onun felsefede sorun olarak ortaya çıkan problemlere yaklaşımı
ile ilişkilidir. Wittgenstein, geleneksel felsefi problemlerin kaynağını dilin
mantığının yanlış anlaşılmasına dayandırır. Wittgenstein’ın Tractatus’taki çabası,
burada özel anlamında (olgusal dil) kullandığı dilin yapısını aydınlatmak ve bu özel
dilin sınırlarını belirlemektir.
Biz de çalışmamızın başında, Wittgenstein’ın erken döneminde dil ve felsefe
ilişkisi başlığı altında, filozofun felsefi sorunların kaynağı olarak nitelendirdiği
sorunsaldan hareketle, onun felsefe anlayışını ve felsefe yapma tarzını aydınlatmaya
çalıştık. Wittgenstein’a göre, felsefe sorunlarının kaynağı dilin yanlış anlaşılmasına
dayanır. Bu bağlamda, Wittgenstein’da bütün felsefe, dil eleştirisi olarak karşımıza
çıkar. Filozof dil eleştirisi olarak düşündüğü felsefeye yöntemsel olarak iki görev
atfeder. Felsefenin birincil görevi, bir sınır çekme işlemi olarak, doğa bilimlerinin
tartışmalı dilini sınırlandırmaktır. Tractatus’ta Wittgenstein, sınırlarını çizmeye
çalıştığı bir olgusal dil denemesine girişir. Felsefe yapmanın ikincil görevi ise ancak
birincil görevi yerine getirildikten sonra ortaya çıkar. Felsefe, bundan sonra
Wittgenstein’a göre dilin denetleyicisi olma görevini üstlenir. Tezimizin birinci
bölümünde, bu bağlamda okuyucuya bir izlek vermek amacıyla Wittgenstein’ın
felsefeye yaklaşımını ve felsefe yapma tarzını ele almaya çalıştık.
Bir
giriş
niteliği
taşıyan
bu
başlıkların
ardından
Wittgenstein’ın
Tractatus’unun izleğine sadık şekilde dünya-düşünce-dil arasındaki ilişkiyi inceleme
çabasına
girdik.
Wittgenstein’ın
söylenebilen-söylenemeyen
arasındaki
ayrımını,“anlam-lı”, “anlam-sız” ve “anlam-dışı” kavramlarından hareketle tezin
birinci bölümünde açıklanmaya çalışıldı. Bu bölümü, özellikle mantıksal ontoloji ve
resim teorisi ekseninde aydınlatma çabası güdüldü.
4
Tezin bu bölümden sonraki hareket noktası ise Wittgenstein’ın söylemek ve
göstermek arasında yaptığı ayrımdan oluşuyor. Söylemek ve göstermek ayrımını,
mantık
ve
matematiğin
“anlam-sız”
önermelerini
ve
dilin
“anlam-dışı”
kullanımlarını merkez alarak, tezin ikinci bölümünde açıklığa kavuşturmaya çalıştık.
Bu noktada tezimizde bir eşik konum olarak değerlendirebileceğimiz bir konuma
vardığımızı düşünüyorum.
Bu bağlamda, tezimizin üçüncü bölümü ise “Tractatus’un dışı” başlığı ile ele
aldığımız Wittgenstein’ın erken dönem felsefi çalışmasında metafiziğin yerinin ne
olduğu ve kitabın filozof açısından etik bölümü olarak nitelendirilen bölümün,
biçimsel ve içeriksel bir değerlendirmesini yapma çabasından oluşuyor. Bu bölümü,
özellikle “özne”, “anlam-dışı”, “mistik”, “göstermek”, “sub specie aeternitatis” ve
“susma” kavramlarını gündemimize alarak, “ifade edilemeyen” kavramını merkezi
bir konumda düşünerek açıklamaya çalıştık.
Son olarak burada Wittgenstein açısından Türkçe çeviriler ve İngilizce
yazmış
yorumcuların
eserlerinde
bir
kavram
kargaşasıyla
karşılaştığımızı
belirtmemiz gerekir. Biz de tezimiz açısından, böylesi bir kargaşayı en aza indirme
gayesi ile bazı önemli gördüğümüz kavramların İngilizce ve Almanca karşılıklarını
parantez içinde verdik. Bu yaklaşımı özellikle böylesi bir anlam karmaşasının ortaya
çıkabileceği bölümlerde tekrarladık. Bu kavramların Türkçe karşılıklarını bulurken
özellikle tek bir çeviriden değil de, tezde atıf yaptığımız bütün Türkçe çevirileri göz
önüne alarak, en doğru şekilde çevirmeye çalıştık. Bu çevirileri yaparken de
Tractatus’un Almanca ve İngilizce orijinal metinleriyle karşılaştırmalı olarak
ilerledik.
5
1. BÖLÜM: TLP’NİN ANA TEMALARI
Wittgenstein'ın erken dönem felsefe çalışmasının temel sonuçları; felsefi
sorunların sonuna dek çözüldüğü ve geleneksel anlamda artık felsefenin
yapılamayacağı görüşüdür.6 Bu bağlamda, Wittgenstein’ın erken dönem felsefi
çalışması, yalnızca yirminci yüzyılın bilimsel çevresi açısından değil, aynı zamanda
bütün felsefe tarihi göz önüne alındığında bir karşı çıkış olarak yorumlanabilir.
Wittgenstein’ın erken dönem felsefe çalışmasını geleneksel felsefe tarihi açısından
yorumladığımızda, onun yalnızca felsefe anlayışı açısından değil, aynı zamanda
felsefenin nasıl yapılması gerektiğine yönelik yeni bir yöntemde ileri sürdüğünü
söylemek yerinde olur.7
Bu bağlamda, Wittgenstein'ın TLP'de geleneksel felsefeden ne anladığını ve
bu anlayış ekseninde ortaya çıkan sorunları nasıl bertaraf ettiğini, tezin bu
bölümünde üç ayrı başlıkta ortaya koymaya çalışacağız. İlk başlık olarak
Wittgenstein’a göre felsefi sorunların neler olduğunu ve bu sorunları gidermek için
nasıl bir çözüm önerdiğini anlamaya çalışmak yerinde olacaktır. İkinci bir başlıkta,
Wittgenstein’ın erken dönem felsefesinin içeriğini göz önünde bulundurularak, bir
sınır çekme işlemi olarak felsefeyi gündemimize alacağız. Son bir başlıkta ise bir
felsefe yapma yöntemi olarak, dilin denetleyicisi olmak açısından, felsefi çalışmanın
yöntemini tartışma çabasını güdeceğiz.
1.1.Felsefe Sorunları Nelerdir?
Wittgenstein, TLP’nin önsözünde okuyucuya bir yol açmak için felsefenin
içeriğine dair bazı aktarımlarda bulunur. Bu aktarımların en başında Wittgenstein'ın
felsefi sorunları ele alış şekli gelir. Wittgenstein felsefi sorunların kaynağını
dilimizin mantığının yanlış anlaşılmasına dayandırır.8 Dil, Wittgenstein'a göre birçok
farklı kullanım alanlarından oluşur. Bu alanları genel ve özel olarak iki farklı
6
Bkz.: Wittgenstein, TLP., Önsöz
Bkz.: Glock, a.g.e., s.293
8
Bkz.: Wittgenstein, TLP., Önsöz
7
6
anlamda ele alabiliriz. Genel anlamda dil içerisinde etik, estetik, dinsel söylemler,
geleneksel felsefenin kullandığı dil, gündelik dil, TLP'nin metafizik dili, doğa
bilimlerinin olgusal dili, mantık ve matematiksel dil olmak üzere birçok farklı
kullanım alanlarını barındırır.
Özel anlamda ise Wittgenstein, dili, emprik gerçekliği temsil eden dil olarak
kullanır. Bu da yukarıda felsefi sorunların kaynağı olarak gösterilen dilin mantığının
yanlış anlaşıldığı alan olan, önermelerden (satz / proposition) meydana gelen, olgu
(die Tatsache / fact) söyleminin dilidir. Olgu söyleminin dili, doğa bilimlerinin dilsel
kullanım alanlarıyla sınırlı olmakla birlikte matematik ve mantığın dilsel kullanım
alanlarıyla ilişkilidir. Wittgenstein'a göre, emprik gerçekliğin önermelerle dilde
temsil edildiği bu alan (doğa bilimlerinin dilsel kullanım alanı) “anlam-lı”
önermelerden (des der Sinnvollen Satze / Significiant Proposition) oluşur. Anlam-lı
önermeler aracılığı ile dünyaya dair olgusal içeriğe sahip bir şeyler söyleyen doğa
bilimlerinin
bu
alanı,
“söylenebilen”
(das
Sagbare
/
the
sayable)
bir
alandır. Wittgenstein'ın TLP’deki temel ilgisi böylece bir anlamda dünyanın temsil
edildiği bu olgu dilinin genel kuramı ve bu kuramdan çıkarsayabileceğini umduğu
genel gerçeklik kuramıdır.9
Wittgenstein'ın ulaşmaya çalıştığı olgusal dil kuramı, temellerini bir
varsayımdan alır. Bu varsayımda, dilin bu alanın yapısı ve dünyanın yapısı (die
Logik der Welt / the structure of world) arasında, mantıksal bir özdeşliğin var olduğu
iddiasıdır. Olgusal dil ile dünya arasında yapısal bir özdeşlik bulunduğuna yönelik
böyle bir iddia ile birlikte toplam doğa bilimlerine denk gelen doğru önermelerin
toplamı, tanım gereği upuygun ve eksiksiz olan "olguların mantıksal resimlerini”
(das logische Bild der Tatsache / the logical pitcure of fact) verebilir. Böylece de
deneysel bilimler aracılığıyla dünya tasvir edilebilir.10
9
Bkz.: David Pears, Wittgenstein, AFA Çağdaş Ustalar Dizisi -3, Çev. Arda Denkel, İstanbul, AFA
Yayıncılık A.Ş., 1985, s.88
10
Bkz.: Christian Delacampagne, 20. Yüzyıl Felsefe Tarihi, E.d. Ali Berktay, Çev. Devrim
Çetinkasap, 11.b.s., İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010, s.54
7
Bu varsayım, dilin temsil tarzına (die Darstellungwise / manner of
representation) ilişkin büyük sorunun içeriğini oluşturur. Bu varsayımdan yola
çıkarak Wittgenstein, dildeki bir gösterge (die zeichen / sign) ve onun yönletimi (die
bedeutung / meaning) olan şey arasındaki mantıksal özdeşliğin gerçekten neye
dayandığını sorar. Ve bu soru, ona göre tüm felsefi problemlerin temel bir
görünümüdür.11
"Gösterge (die Zeichen / sign) ve onun yönletim (die Bedeutung / meaning) yaptığı
şey arasındaki mantıksal özdeşlik, göstergenin yönletim yaptığı şeyden daha az ya
da daha çok tanınmasına izin vermemesine dayanır. "12
Dil ve dünya arasında kurulan böylesi bir mantıksal yapı özdeşliği ile birlikte
Wittgenstein, dili felsefe çalışması açısından özel bir konumda ele alır. Wittgenstein
erken döneminde özel anlamında dili her şeyin tek merkezde toplanacağı büyük bir
sistem olarak görür.13 Bu sistemi, dilin mantıksal yapısındaki öğelerin bir ağ
içerisinde bir araya geldiği ve birbirine bağlandığı büyük ayna olarak nitelendirir.14
Dilin mantıksal yapısındaki öğeler ile dünyanın mantıksal yapısındaki öğeler
birbirine iz-düşüm (die Projektion / projection) ilişkisi içinde bağlanırlar. Doğa
bilimlerinin olgusal dili bu bağlamda ele alındığında, gerçekliğin (der wirklichkeit /
reality) bir modeli olarak karşımıza çıkar. Olgusal dil gerçekliğin bir modeli olarak,
gerçekliğe ilişkin betimlemeleri (die Abbildung / depiction) ifade eder.
Dil ve dünya arasındaki mantıksal özdeşliğe dayanan bu kavrayışla birlikte
dünyaya dair “anlam-lı önermeler”den oluşan, söylenebilen bir dil alanının
sınırlarını çekmek mümkün olur. Söylenebilen bu dilsel alan, doğa bilimlerinin
olgusal içerikli önermelerinden meydana gelir. Wittgenstein, bu anlamda doğa
bilimlerinin kullanım alanına “söylenebilen” ve “söylenemeyen” (das Unsagbare /
the unsayable) arasında bir ayrımla birlikte bir sınır çekerek, geleneksel felsefi dilden
11
Bkz.: Ludwig Wittgenstein, Notebooks (1914-1916), Ed. G.H. Von Wright and G.E.M. Anscombe,
Çev. G.E.M. Anscombe, Oxford, Blacwell, 1961, 3.9.14 ( sayfa numarası yerine günlüklerde sözü
edilen bölümlerın geçtiği tarihler kullanılmıştır.)
12
a.e., 5.9.14
13
Bkz.: Ali Utku, Ludwig Wittgenstein: İki Kere Felsefe, Kant Sonrası Metafizik Üzerine
Konuşmalar, E.d. Erdal Yılmaz, İstanbul, Küre Yayınları, 2012, s.210
14
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 5.511
8
bu alana kayabilecek her türlü metafiziksel konuşmaları bu alandan temizler.
Wittgenstein bu alana dair tartışmaları dil eleştirisi ile ortadan kaldırmaya çalışır. Bu
bağlamda filozofa göre birincil olarak "felsefe, doğa bilimlerinin tartışmalı alanını
sınırlar."15
1.2. Sınır Çekme İşlemi Olarak Felsefe
Wittgenstein’ın erken dönem felsefesinin temel işlevlerinden ikincisi, doğa
bilimlerinin olgusal diline denk düşecek olan sınırları belirleme girişimidir. Bu
anlamda bir sınır çekme işlemi olarak onun felsefe çalışmasını gündemimize
alabiliriz. Wittgenstein’a göre, özel anlamında doğa bilimlerinin olgusal diline denk
düşen, dilimizin sınırları, “anlam-lı” (der Sinnvoll / sensible) dilin içinden
çizilebilecektir. Bu noktada sınırın ötesinde kalan her şey, filozof açısından “anlamdışı”(der Under Sinn / nonsense) olarak nitelendirilir.16 Böylece kitabın işlevsel
anlamda önemli bir içeriği bu sınır çekme işlemine dayanır.
“Kitap böylece, düşünmeye bir sınır çekecek ya da daha ziyade -düşünmeye değil,
fakat düşüncelerin ifade edilmesine; Çünkü düşünmeye bir sınır çekmek için, bizim
bu sınırın her iki yanını da düşünebiliyor olmamız gerekirdi (yani düşünülemeyeni
de düşünebiliyor olmamız gerekirdi)."17
Felsefe çalışması ifade edilebilir olanı sınırlandırmakla, ifade edilemez olana
da içeriden bir sınır çekmiş olur. İfade edilemez olan, içeriden ifade edilebilir olanla
sınırlandırılır. Çünkü tanım gereği, ifade edilebilir olan düşüncelerin sınırlarının ötesi
düşünülemez ve ifade edilemez. Başka bir deyişle ifade edilebilir olanın sınırlarının
ötesi hakkında anlamlı bir şekilde konuşulamaz. İfade edilebilir olanın sınırları bu
15
a.e., 4.113
Bkz.: a.e., Önsöz
17
a.e., Önsöz
16
9
bağlamda yalnızca içeriden konuşan önermeler bağlamında çizilebilir.18 Sınırın
içinde “anlam-lı” ifade birimlerinin bir şekilde dile geldiği söylenebilir olanların
sınırı, böylece söylenemez olanları da bir şekilde sınırın içinden işaret eder.
Wittgenstein’a göre dil eleştirisi, "Söylenebilir olanı açıkça ortaya koymakla, söylenemez
olanı işaret edecektir."19
Wittgenstein'ın erken dönem felsefe çalışmasını bu bağlamda değerlendirecek
olursak, onun felsefeyi ve felsefe sorunlarını geleneksel felsefe anlayışının aksine
başka bir bağlamda ele aldığını söyleyebiliriz. Bütün felsefe Wittgenstein’a göre dil
eleştirisidir.20 Geleneksel felsefenin kullandığı dil, bu bağlamda değerlendirildiğinde,
yanlış bir kullanımdır ve sonuç olarak da sözde sorunlar doğurur. Wittgenstein, bu
açıdan TLP’de, geleneksel felsefi dilin neden bu radikal yanlışlığa takılıp kaldığını
göstermek ve böylece de insan düşüncesini bu kökleşmiş yanlışlıktan kurtarmak
ister.21
Bu açıdan Wittgenstein, TLP'de neyin bilinebilir olduğunun yerine, neyin
düşünülebilir ve böylece de söylenebilir olanın, yani anlamın sınırlarını bulmaya
çalışır.22 Filozof buradan hareketle, “söylenebilen ve söylenemeyen” arasında bir
ayrım yaparak, doğa bilimlerinin “anlam-lı” önermelerden oluşan dilini sınırlandırır.
Wittgenstein’a göre felsefenin en önemli görevlerinden birisi neyin söylenebilir,
neyin söylenemez olduğunu ayrıntılı bir dil eleştirisi ile ortaya koymaktır.23
Söylenebilen-söylenemeyen arasındaki ayrımla birlikte doğa bilimlerinin anlam-lı
diline bir sınır çektikten sonra ise geleneksel anlamda felsefe sorunlarını
gündemimize aldığımızda açıkça ortaya çıkar ki geleneksel felsefede sorun olarak
ortaya çıkan sorular aslında sorun bile değillerdir.
18
Bkz.: Ali Utku, Ludwig Wittgenstein: Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, E.d. Taşkın
Takış, Sunay Aksoy, Doğu-Batı Yayınları, 2009, s.19
19
Wittgenstein, TLP., 4.115
20
Bkz.: a.e., 4.0031
21
Bkz.: Pierre Hadot, Wittgenstein ve Dilin Sınırları, E.d. Taşkın Takış, Sunay Aksoy, Çev. Murat
Erşen, 2.b.s., Ankara, Doğu Batı Yayınları, 2011, s.27
22
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein: Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.15
23
Bkz.: Martin Pulıdo, “The Place of Saying and Showing In Wittgenstein’s Tractatus and Some
Later Works”, Aporia Vol. 19 No. 2-2009, s.13
10
“Felsefe konularında yazılmış önermeler ve soruların çoğusu yanlış değil, fakat
anlam-dışıdır. Bu yüzden, bu tarz soruları hiçbir şekilde yanıtlayamayız, ama
anlam-dışılıklarını saptayabiliriz. Filozofların çoğu soruları ve önermeleri, bizim
dilin mantığını anlamamamıza kaynaklanır. (Onlar iyinin güzelden daha özdeş olup
olmadığı tarzında sorulardır)
Ve bu yüzden, şuna şaşmamalı ki, en derin problemler aslında hiç de problem
değildir."24
Buradan hareketle, Wittgenstein'a göre, doğa bilimlerinin dilinin dünya ile
bağlantılı önermelerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Önermelerin kurucu öğeleri olan
adlara, dünyanın nesneleri karşılık gelir. Geleneksel anlamda, felsefenin sorularını
gündemimize aldığımızda ise görürüz ki yukarıda verildiği şekliyle (iyi güzelden
daha özdeş midir?) kullandığı adlar hiçbir şeye yönletim yapmazlar. Felsefedeki
karışıklıklar temelde bir göstergenin ne şekilde bir şeye yönletim yaptığının,
simgesinin belirgin olmamasından kaynaklanır.
Wittgenstein’a göre, anlamın olanağını veren simgelerin açık ve seçik olarak
ifade edildiği, böylece de aynı göstergenin farklı simgelerde ve iki ayrı yolla
yönletim yapan göstergenin de aynı simgede kullanılmadığı bir gösterge dili (die
zeichensprache / sign-language) tüm felsefi karışıklıkları ortadan kaldırabilir.25
Böylece bu felsefi karışıklıkların kaynağı olan sorular, doğru ya da yanlış olarak
cevaplanamazlar fakat “anlam-dışı” olarak çözümlenerek gündemden düşerler.
“Felsefenin amacı düşüncelerin mantıksal açıklığıdır.
Felsefe bir öğreti değil, fakat etkinliktir.
Felsefi bir çalışma, esasen açıklamalardan meydana gelir.
Felsefenin sonucu, bir takım "felsefi önermeler" değil, fakat önermeleri
açıklamaktır.
Felsefe, başka türlü sanki anlaşılmaz ve bulanıkmış gibi olan düşünceleri,
açıklamalı ve keskin olarak sınırlandırmalıdır."26
24
Wittgenstein, TLP., 4.0031
Bkz.: Cengiz Çakmak, “Wittgenstein’da Dil ve Felsefe İlişkisi”, Felsefe Arkivi, Edebiyat Fakültesi
Basımevi, İstanbul, 1997, Sayı:30, s.143
26
Wittgenstein, TLP., 4.112
25
11
Bu bağlamda ele alındığında, Wittgenstein'ın felsefe çalışmasının tüm içeriği
olarak gördüğü dil eleştirisi işlevsel anlamda birincil ve ikincil olarak iki farklı
göreve sahiptir. Dil eleştirisinin birincil görevi özel anlamında olgusal dilin
mantığının aydınlatılmasıdır. Dil eleştirisinin ikincil görevi ise olgusal dilin
mantığının aydınlatılması işlemi gerçekleştirildikten sonra ortaya çıkar. Bu bölümde
ise dil eleştirisi genel anlamda dilin tüm kullanımlarını olgusal dilden ayırarak bir
anlamda dilin denetlemesini yapma işlemini yerine getirir.
Geleneksel felsefi sorunların kaynağını oluşturan, olgusal dilin mantığını
aydınlatmanın yolu ancak dilin işleyişine dair doğru anlayışı geliştirmekle
anlaşılabilir. Dilin mantığının aydınlatılmasının ardından ise bu sorunlar ortadan
kalkacaktır.27 Bu aydınlatma işlemi, Wittgenstein’a göre, felsefenin iki bölümünden
biri olan metafiziğe denk düşer. Çünkü dilin ve dünyanın mantıksal yapısına dair tüm
konuşmalar olgusal dilin sınırlarının dışında yer alır. Fakat bu tarz bir metafizik
yapma işlemi, geleneksel anlamda felsefi sorunların karakterini görebilmek açısından
üzerine çıkılması gereken bir merdiven olma özelliği taşıyarak meşru bir nitelik
kazanır. Felsefenin diğer ve esas bölümü ise mantıktır. Wittgenstein'ın ilk dönem
felsefe anlayışı açısından mantık, ontoloji yapmanın temel koşulu ve dil eleştirisini
gerçekleştirmenin esas aracı olarak işlev gösterir.28 Bu bağlamda, Wittgenstein’a
göre felsefe “…mantık ve metafizikten ibarettir; mantık onun temelidir."29
Wittgenstein açısından olgusal dil ve dünya, aralarındaki mantıksal
özdeşlikten dolayı aynı mantıksal uzama (der logische Raum / logical Space)
sahiptir. Bu bağlamda mantık, uzamsal anlamda dünyayı doldurur. Bütün olanaklar
mantık uzayı içinde bir anlamda belirlenmiştir. Bu belirlenmişlik, dildeki
göstergelerin yapısından kaynaklanır. Mantık uzayı içindeki bir gösterge aynı
zamanda bir yönletime sahiptir. Mantıksal dilbilgisi kuralları (die logische
Grammatik / logical lrammar) gereği bir önermede kullanılan her ad, bir yönletime
27
Bkz.: A.C.Grayling, Wittgenstein: Düşüncenin Ustaları, E.d. Kadir Çüçen, Çev. Muhsin Yılmaz,
1.b.s., İstanbul, Altın Kitaplar Yayınevi, 2008, s.30
28
Bkz.: Cengiz Çakmak, “Logico-Philosophicus'un Temel Özellikleri”, Felsefe Logos, Sayı:7,
İstanbul 1999/2, s.179
29
Wittgenstein, Notebooks (1914-1916), Notes On Logic, September 1913, Başlangıç.
12
sahiptir. Bu anlamda, olanaklı her önerme uygun biçimde kurulmuştur ve bir anlamı
(der Sinn / sense) ifade eder. Wittgenstein, önerme ve önermenin kurucu öğelerinden
olan adlar arasında da bir ayrım yapar. Bir adın önerme içinde bir yönletimi (die
bedeutung / meaning) vardır. Önerme ise bir anlama (der Sinn / sense) işaret eder.
“Eğer ki bir anlama sahip değilse,” der Wittgenstein, “bu bizim onun bazı parçalarına
anlam vermemizden kaynaklanır. Bunu yaptığımızı sansak bile.”30
Olgusal dildeki bir önermenin betimlediği şey, mantık uzamında yer alan
herhangi bir olanaklı durumdur (die Sachlage / case). Bu olanaklar dahilinde yer alan
bütün durumlar aynı zamanda geçerlidirler de. Göstergenin kendisinden yola çıkarak
onun geçerli olup olmadığını anlayamayız. Mantıksal dil bilgisi kuralları gereğince
olanaklı her önerme kuralına uygun olarak kurulduğu için, dildeki bir gösterge,
yönletimi ile olan ilişkisinden dolayı geçerli olma özelliğine sahiptir.
"Bizim için belirli bir anlamda, mantıkta hata yapmak imkansız olmalıdır. Bu zaten
şunu söylemekle yaklaşık olarak ifade edilir: mantık kendi başının çaresine
bakmalıdır. Bu son derece derin ve önemli bir anlayıştır."31
Wittgenstein'a göre, TLP'deki, dil ve dünya arasında ortak bir mantıksal
yapının olduğu iddiasının, ayrıntılı bir mantık çalışmasıyla ortaya konması gerekir.
Çünkü bu yapı, önermenin dilbilgisel görünümü altında gizlenir.32 Wittgenstein, dil
ve dünya arasında mantıksal bir yapı özdeşliği olduğu iddiasına yönelik
araştırmasına, mantıksal önermeler üzerine bir araştırmadan yola çıkarak hareket
kazandırır. Ancak mantıksal önermelerin doğru bir açıklaması ile birlikte olgu dilinin
önermelerine belirli bir içerik verilebilir. Mantıksal önermelerin doğru bir
açıklaması, diğer tüm önermelere karşı biricik bir konum sahibi olduğunun
gösterilmesidir.33
30
a.e., 2.9.14
a.y.
32
Bkz.: Hans Sluga, “Ludwig Wittgenstein, Yaşamı ve Yapıtları”, Cogito Dergisi, E.d. E.Efe
Çakmak, Çev. Sevinç Altınçekiç, 5.b.s., Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Sayı: 33,2010, s. 19
33
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks (1914-1916), Notes On Logic, September 1913, Premilinary
31
13
1.3. Dilin Uyarıcısı Olarak Felsefe
Wittgenstein'ın TLP'de geliştirdiği olgusal dil kuramı, büyük bir genellik ve
dizgesellik
taşır.
Ancak
bu
kuram,
bilimsel
değil
de
felsefi
olarak
değerlendirilebilecek bir içeriğe sahiptir. Dil eleştirisinin amacı, olgusal dilin
olanaklı tüm gelişimlerinin saltık sınırlarını vermektir.34 Felsefe, böylece doğa
bilimlerinden de ayrılır. Fakat yine de ondan tamamıyla bağıntısız değildir.
Felsefenin birincil görevi olan dilin aydınlatılması işlemi yerine getirilerek, doğa
bilimlerinin tartışmalı alanına bir sınır çekilir. Felsefenin ikincil görevi, dilin genel
anlamında kullanıldığı kısma dair çözümleyici felsefe işlemi, dilin genel anlamında
denetlemesi yapılarak yerine getirilir. Felsefe böylece doğa bilimlerinden ayrı bir
konuma sahip olur.
"Felsefe, doğa bilimlerinden biri değildir.
("Felsefe" sözcüğü, doğa bilimlerinin üstünde ya da altında duran, fakat
yanlarında
durmayan
bir
şey
anlamına
gelmelidir.")35
Felsefe bir öğreti değildir; çünkü felsefe doğa bilimlerinin olgusal dili gibi
anlam-lı önermelerden oluşmaz. Felsefi cümleler söylenebilir olan hiçbir şeyi ifade
etmez. Aynı zamanda gerçekliği temsil eden resimleri (das bild / picture) bize
sunmaz ve bu anlamda bilimsel araştırmaları ne onaylayabilir ne de çürütebilir.36
Felsefe, her bir bilim karşısında açıklama etkinliği olarak yalnızca tek bir konuma
sahiptir.37 Felsefenin etkinlik olan bölümü ise felsefenin ikincil görevine içerik
sağlar. Bu aynı zamanda felsefe yapmanın yöntemidir de. Buradan hareketle,
34
Bkz.: Pears, a.g.e., s.37
Wittgenstein, TLP., 4.111
36
Bkz.: Wittgenstein, Notes On Logic, Notebooks (1914-1916), , September 1913, Başlangıç
37
Bkz.: Ömer Naci Soykan, “Wittgenstein Felsefesi: Temel Kavramlar ve Sorunlar”, Cogito Dergisi,
E.d. E.Efe Çakmak, Çev. Sevinç Altınçekiç, 5.b.s., Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Sayı: 33, 2010 ,
s.50
35
14
Wittgenstein, felsefenin bir öğreti değil bir etkinlik olduğunu söyler.38 Felsefe ikincil
olarak, etkinlik olarak nitelendirilen bölümünde, her türden bilim dışı dilsel
kullanımların anlam-dışılıklarını saptayarak, onların bilimsel olma gayelerini boşa
çıkartır.
"Felsefede doğru yöntem şu olurdu: Söylenebilir olandan, yani doğa bilimi
önermelerinden - yani, felsefeyle hiçbir ilgisi olmayan bir şeyden - başka bir şey
söylememek, sonra her seferinde, başka birisi doğa ötesi bir şey söylemeye
kalkıştığında,
ona,
önermelerindeki
belirli
göstergelere
hiçbir
yönletimin
bağlanmamış olduğunu göstermek. Bu yöntem ona tatmin edici gelmeyecektir - ona
felsefe öğretmiş olduğumuzu hissetmeyecektir - ama tam olarak doğru yöntem bu
olurdu."39
Burada eleştirinin en sert okları ise geleneksel felsefenin üzerine çevirilidir.
Çünkü Wittgenstein’a göre geleneksel felsefe genel anlamda doğa ötesi konuşarak
bilimsel olma iddiasını sahiplenen en büyük odaktır. Geleneksel felsefe sorunları
anlam-lı dilin sınırladığı dünyanın dışında konumlanır. Bu alanda, söylenemez olanı
söyleme girişimleri ve düşünülemez olanı düşünme çabalarının sonuçlarıyla
karşılaşırız.40 Bu bağlamda, Wittgenstein, Tractatus'un son önermesinde “Hakkında
konuşulmayan konusunda susmalı.”41 derken buradaki susma çağrısını ilk etapta
geleneksel felsefeye yöneltir.
1.4. TLP’nin Mantıksal Yapı İskelesi
Wittgenstein'ın TLP'de izlediği düşünce çizgisi, onun kitabın sonuna doğru
kullandığı
merdiven
metaforuna uygun biçimde ilerler.42
Bir merdivenin
basamaklarının birbirlerine bağlanarak birer dayanak oluşturması gibi TLP'nin
38
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.112
a.e., 6.53
40
Bkz.: Grayling, a.g.e., s.32
41
Wittgenstein, TLP., 7
42
Bkz.: a.e., 6.54
39
15
önerme çizgisi de her bir önermenin birbirine bağlanması ve diğerlerine dayanak
oluşturması şeklinde ilerler. TLP'nin bütün önermeleri onun talep ettiği mantıksal
sistem uyarınca birbiriyle bağlantılı olarak okunmalıdır. Fakat tüm önermelerin
merkezi, Wittgenstein'ın erken dönem dil anlayışının temelini oluşturan ve TLP’de
resim teorisi (die Bildtheorie / picture theory) olarak adlandırılan teoridir.43
Tractatus'ta ortaya çıkan mantıksal yapı iskelesini, resim teorisini merkeze
alarak inceleyecek olursak, bu yapının temel olarak üç basamak üzerinde
yükseldiğini söyleyebiliriz. Her biri bir diğerine dayanak oluşturacak şekilde bu
basamakları, en temelde yer alan basamaktan yukarıya doğru sıraladığımızda;
Tractatus'un kurmayı amaçladığı mantıksal yapı iskelesi dünya, düşünce ve dil
şeklinde üç temel basamakta yükselir. Bu basamaklar eş-biçimci (der Isomorphismus
/ Isomorphism) bir şekilde yükselirken, aynı mantıksal yapıyı paylaşırlar ve resim
teorisi ekseninde birbirlerine bağlanırlar.
Wittgenstein'ın Tractatus’taki merkezi ilgisi resim teorisi olmasına rağmen
Tractatus, resim teorisine dair açıklamalarla başlamaz. Wittgenstein'ın TLP'de ele
aldığı soruşturmayı, TLP'nin önerme çizgisi uyarınca yapısal olarak, ele alınan konu
dağılımları bağlamında, sekiz ayrı başlık altında ayrıntılı bir şekilde sınıflayabiliriz.44
Tractatus’ta ele alınan ilk başlık ontolojidir. Tractatus'un başlangıç değinileri ontoloji
ile başlar.45 Temelini resim teorisinin oluşturduğu temsilin doğası yerine bu bölümde
temsil edilenin (gerçeklik) ne olduğu açıklanmaya çalışılır. Bu açıklama, eş-biçimci
bir şekilde temsili olanlara (düşünce - dil) ve temsilin doğasına doğru ilerler.
İkinci başlıkta ise ontoloji bölümünde temelleri atılan dünyanın resim teorisi
ile birlikte “resimsel ilişkilerin” (die abbildende Beziehung / pictural relationship)
yer aldığı “betimleme” (die abbildung / depiction) kavramı ele alınır.46 Bu bölümde
ise genel anlamda ilk bölümde olguların toplamı olarak ontolojik bir belirlemeye
tabii tutulan dünyanın, hangi şekillerde temsil edilebildiği soruşturulur. Dünyanın bir
43
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein: İki Kere Felsefe, s.214
Bkz.: Glock, a.g.e., s.364
45
Bkz.: Wittgenstein, TLP., ( 1 - 2.063 )
46
Bkz.: a.e., ( 2.1 - 3.5 )
44
16
anlamda zihinsel resimlerinin yer aldığı düşünce bölümünün ardından, bu
düşüncelerin sesli ya da duyusal algılanabilir göstergelerinin yer aldığı dilsel
resimlemelere geçilir. Buradaki dilsel araştırmayla birlikte aynı zamanda
Wittgenstein'ın TLP'nin özü olarak gördüğü söylenebilen ve söylenemeyen arasında
bir ayrım yapılarak olgusal dil kuramı ortaya çıkartılır.
Wittgenstein, Tractatus’ta yaptığı ontolojik belirlemeler ve ortaya koyduğu
resim teorisinin ardından, üçüncü başlıkta felsefenin ne olduğuna ilişkin bir
soruşturmaya geçer.47 Bu bölümde ele alınan felsefe, ikinci başlıkta ortaya serilen
doğa
bilimlerinin
olgusal
dilinin
aksine
önermelerden
meydana
gelmez.
Wittgenstein'a göre felsefenin temeli mantıktır. TLP'nin başlangıç değinilerinde
ontoloji yapmanın temel koşulunu yerine getiren mantık, ikinci olarak da dil
eleştirisini gerçekleştirmenin esas aracı olarak işlev gösterir. Dil ve gerçekliğin
paylaştığı mantıksal biçim (die logische Form / logical form) olgusal dilin anlam-lı
önermeleri ile ifade edilemez, ancak kendini önermelerde gösterir. Bu anlamda
Wittgenstein'ın bu bölümde ele aldığı düşüncelerin en önemli içeriği “söylemek ve
göstermek” (gezeigt / shown) arasındaki ayrımdır.
Sınıflandırmamızın bir diğer başlığında ise dördüncü olarak mantıksal teori
(die logische Theory / logical theory) gelir.48 Wittgenstein, mantık teorisi ekseninde
bu bölümde genel önerme biçiminin (die allegemeine Satzform / general
propositional form) yapısını aydınlatmaya çalışır. Genel önerme biçimini
aydınlatmak için doğruluk işlevleri (die Wahrheitsfunktion / truth function)
işlemlerini kullanır. Bu işlem ise birleşik önermelerin (der Molekularsatz / molecular
proposition) yapısının ayrıntılı bir mantık çalışması ile temel önermelere (der
Elementersatz / elemantary proposition) ayrıştırılmasıyla gerçekleştirilir. Bu işlemin
gerçekleştirilmesinin ardından da mantıksal önermelerin birer totoloji olduğu ortaya
çıkar. Bu anlamda değerlendirildiğinde mantığın önermeleri dünya olguları hakkında
bir şey söylemeyen “sözde önermeler”dir (der Scheinsatze / pseudo-proposition).
Fakat söylemek ve göstermek arasındaki ayrım bağlamında değerlendirildiğinde
47
48
Bkz.: a.e., ( 4 - 4.2 )
Bkz.:Wittgenstein, TLP., ( 4.21 - 5.641, 6.1 - 6.13 )
17
mantığın önermeleri hiçbir şey söylememelerine karşın, dilin yapısını göstermeye
yararlar. Bu bağlamda olgusal dilin aydınlatılması açısından büyük önem taşırlar.
Beşinci bir başlıkta da matematik ele alınır.49 Matematik, mantıksal işlemler
boyutunda soruşturmaya dahil edilir. Wittgenstein'a göre matematik, mantığın bir
yöntemidir. Bu bağlamda matematik, TLP'de Wittgenstein'ın ulaşmaya çalıştığı
olgusal dildeki ifadelerin uygun biçimde düzenlenmesini sağlamak için, işlevsel
anlamda kullanır. Ancak bu şekilde düzenlenerek olgusal dildeki ifadeler
matematiksel biçimlerde bir anlamı ifade edebilir.50 Matematiğin önermeleri ise tıpkı
mantığın
önermeleri
gibi
“sözde
önermeler”dir.
Matematiğin
önermeleri
eşitliklerden oluşurlar ve dünya olguları hakkında hiçbir şey söylemezler.
Tractatus'un ilerleyen bölümlerinde altıncı bir başlık olarak bilimin konu
edildiğini görürüz.51 Wittgenstein'ın, TLP'nin başlangıç değinilerinden hareketle
tanımlamış olduğu dünya ekseninde, belirli bir alanda sınırlandırılan doğa
bilimlerinin olgusal dili ile birlikte bilimsel ifadeler ve bilimin genel anlamda işlev
gördüğü alanlar ortaya konulur.
Wittgenstein'ın belki de TLP'de en değerli olarak gördüğü alan ise yedinci bir
başlık olarak değerlendirebileceğimiz “mistik olan” (das Mystische / the mystical)
hakkındaki bölümdür.52 Bu alandaki konuşmalar genel anlamda bir değeri ifade eden
etik ve estetik söylemlerden oluşur. Etik ve estetik, söylenebilen ve söylenemeyen
arasındaki ayrımla birlikte, Wittgenstein açısından, söylenemeyenlerin yer aldığı
anlam-dışı dil kullanım alanında konumlandırılır.
Kitapta son ve sınıflandırmamızda sekizinci sırada yer alan başlık ise
merdiveni devirmek olarak ele alabileceğimiz bölümdür.53 Tractatus’un bu bölümü
bir paradoks olarak işlev gösterir. Wittgenstein, söylenebilen ve söylenemeyen
49
Bkz.: a.e., ( 6 - 6.031, 6.2 - 6.241 )
Bkz.: Çakmak, Wittgenstein’da Dil ve Felsefe İlişkisi, s.144
51
Bkz.: Wittgenstein, TLP., ( 6.3 - 6.372 )
52
Bkz.: a.e., ( 6.373 - 6. 522 )
53
Bkz.: a.e., 6.54
50
18
arasında bir ayrım yaparak doğa bilimlerinin olgusal dilini diğer tarzdaki
söylemlerden temizlemeye çalışır. Bu ayrım dilin mantıksal yapısı aydınlatılarak
gerçekleştirilir. Bu aydınlatma işlemi ise metafizik olarak nitelendirebileceğimiz bir
alanda konumlanır. Tractatus, söylenemeyenlerin yer aldığı metafizik bir dille
konuşarak kendi dizgesi bağlamında bir paradoksa düşer. Bu paradoksu
Wittgenstein, dilin aydınlatılması işleminin bir kereye mahsus meşru sayılıp,
merdivenin üzerine dayandığı çatıya çıkılmasının ardından, artık merdivene ihtiyaç
duyulmayacağını ve devrilip atılması gerektiğini söyleyerek kaldırmaya çalışır.
Tractatus'u yapısal olarak ele aldığı konular ekseninde sekiz ayrı başlıkta topladıktan
sonra bu başlıkları Tractatus’ta üzerine çıkılmaya çalışılan mantıksal yapı iskelesinin
temel basamaklarından hareketle açıklamaya çalışacağız.
1.4.1. Dünyanın Yapısına Dair Ontolojik Belirlemeler
Wittgenstein’ın kurmaya çalıştığı mantıksal yapı iskelesinin ilk basamağını
dünyaya ilişkin değiniler oluşturur. Dünyanın yapısına ilişkin bu açıklayıcı girişimin
temel nedeni ilerleyen bölümlerde ele alacağımız genel dil teorisine ilişkin ontolojik
deliller sağlama çabasıdır.54 Bu anlamda Wittgenstein, mantıksal yapı iskelesinin
ayaklarını dünyaya dayandırır. Felsefenin temeli olarak görülen mantık, bu bölümde
ontoloji yapmanın temel koşulunu yerine getirme işlemini gerçekleştirir. Mantığın
birincil görevi olarak TLP'nin başlangıç değinilerinde dünyanın yapısal olarak
çözümlenmesine dayanan ontolojik bir temellendirme yapılır.55
Dünyaya ilişkin değinilerin temel tezi, dünyanın sabit bir yapısının olduğu
şeklindedir.56 Dünyanın yapısının sabit karakteri sayesinde dünya belirli bir nitelik
kazanır. Bu yapıyı, olanaklı kılan şey ise onun bir mantığının olması gerekliliğidir.
Wittgenstein'ın TLP'deki temel kabulü mantığın yapısı ile dünyanın yapısı arasında
bir ortaklık olduğu şeklindedir. Dünyanın yapısının ortaya konulması işlemi,
54
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.43
Bkz.: Çakmak, Logico-Philosophicus'un Temel Özellikleri, s.179
56
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 17.6.15
55
19
mantığın yapısının araştırılması ve ortaya konulması ile mümkün olur. Bu anlamda
Wittgenstein "Çalışmam mantığın temellerinden dünyanın temellerine uzanır."der.57
Wittgenstein felsefenin temeli olarak gördüğü böylesi bir mantıksal ontoloji
anlayışı ile dünyanın kurucu öğeleri olan yalın (einfach / simple) nesneler (der
Gegenstand / the object) ve bu nesnelerin birbirinden bağımsız düzenlenmelerinden
(die Konfiguration / the configuration ) oluşan şey durumlarının toplam gerçeklik
olarak dünyayı ortaya koyabileceği yönündeki görüşe ulaşır.58 Bu bölümde ontoloji
yapmanın temel koşulu olarak işlev gösteren mantığı ise anlamak için deneyime
gereksinim duymayız. Neyin nasıl olduğundan önce onun olması mantık için
önceliklidir. Bir yapının belirli olması demek, onun oluşturucu öğelerinin
birbirleriyle nasıl bir ilişkide olduklarının bize gösterilebileceği anlamına gelir.
"Mantığı anlamak için gereksediğimiz "deneyim", bazı şeylerin ya da diğerlerinin
böyle böyle bir durum olmasının değil, olduğunun deneyimidir: ama bu, deneyim
değildir.
Mantık, bütün deneyimden öncedir -bir şeyin öyle olmasından.
Nasıl sorusundan öncedir, ne sorusundan önce değil."59
Mantık dünya olgularının tasvirini sunamadığı gibi, fizik dünyanın ne
olduğuna dair soruya da cevap veremeyeceği için mantıkta “dünyada şunlar var
şunlar yok” şeklinde bir ifade kullanılamaz.60 Mantık dünyanın nasıl bir yapıda
olduğunun gösterilmesini sağlar. Ve bu yapının ortaya çıkarılmasının ardından,
dünyayla aynı yapıyı paylaşan bir olgu dilinin sınırlarını çekmek mümkün olur.
Böylece bu olgu dili aracılığı ile ancak dünyanın nasıl olduğunun bir tasvirine
57
Bkz.: a.e., 2.8.16
Bkz.: Çakmak, Logico-Philosophicus'un Temel Özellikleri, s.180
59
Wittgenstein, TLP., 5.552
60
Bkz.: a.e., 5.61
58
20
ulaşabiliriz. Fakat Wittgenstein’a göre, hiçbir mantıksal olgu yoktur. Bu bağlamda
mantık hiçbir olguyu betimlemez.61
TLP'nin ne ilk basamağında ne de bundan sonra bu basamağa bağlanacak
diğer bölümlerinde, bu yapının oluşturucu öğelerinin ne olduklarına dair hiçbir öne
sürüme rastlanmaz. Gereksinim duyulan şey bir yapının ortaya konulması olduğuna
göre,
yapılabilecek
işlem
bu
yapının
nasıl
oluştuğunun
sergilenmesidir.
Wittgenstein’a göre dünya için özsel (wesentlich / essential) olan onun yapısıdır. Bu
yapı, mantıkta sergilenerek yapının bütün olanaklarını bize sunacaktır. Buradan
kalkarak söylenebilir ki TLP tamamı ile saf mantıksal bir çalışma niteliği taşır.
Wittgenstein’a
göre,
"Mantıksal
araştırma
bütün
kurallara
uygunluğun
soruşturulması anlamına gelir. Ve mantığın dışında her şey rastlantısaldır."62
Dünyanın mantıksal yapısı hakkında gerçekleştirilen ilk işlem, onun en yalın
kurucu öğesini belirgin olarak ortaya koymaktır. Wittgenstein dünyanın tözü olarak
nesnelere işaret eder.63 Nesneler daha öte çözümlenmeye olanak tanımazlar ve bu
yüzden doğası gereği töz olarak bileşik olamazlar. Nesneler dünyanın yapı taşlarıdır
ve bileşik olmadıkları için yalındırlar.64 Onlar dünyanın kendilerinden oluştuğu ilksel
öğelerdir ve kendilerinden küçük parçalara bölünemez ve çözümlenemezler.65
Nesneler tözsel oluşturucu öğeler olarak belirli düzenlenmeler ile bir araya gelerek
şey durumlarını (der Sachverhalt / state of affairs) biçimlendirir. Böylece bir olgu
(die Tatsache / fact) sonuna dek çözümlendiğinde, son öğe olarak nesneye ulaşılır.
Şey durumları, çözümlemenin son öğelerinin bileşiminin yalın şeklidir.66
Wittgenstein yalın nesnelere daha en başından ulaşmak ister, çünkü yalın
nesneleri talep etmek, anlamın olanaklılığını talep etmek demektir.67 Yalın nesnelerin
61
Bkz.: G.E.M. Anscombe, An Introduction to Wittgenstein’s Tractatus, E.d. H.J.Paton, New
York, Harper Torchbook, 1965, s.165
62
Wittgenstein, TLP., 6.3
63
Bkz.: Wittgenstein, TLP.., 2.021
64
Bkz.: a.e.., 2.02
65
Bkz.: Grayling, a.g.e., s.59
66
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.52
67
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks (1914-1916), 18.6.15 Krş: TLP., 3.23
21
bileşimi temel önermelerin yapılarında yansılanarak gerçekliğin yapısını oluşturur.
Bunların yalın olduklarının anlaşılacağını düşünerek bunları yalnızca nesneler diye
adlandırır.68 Bu bağlamda nesneler dünyanın oluşturucu öğelerinin en yalın şekli
olarak değerlendirilir. Dünyanın bir tözünün olması yönündeki varsayım ile de
böylece önerme açısından anlam koşulu sağlanmış olur. Wittgenstein bu konuyu,
"Dünyanın hiçbir tözü olmasaydı, bir önermenin anlamlı olup olmadığı, başka bir
önermenin doğru olup olmadığına bağımlı olurdu." diyerek açıklar.69
Nesneler öğretisi mantık iskelesinin ayaklarını dünyaya dayandırarak kendine
ontolojik bir temel sağlar. Nesnelerin ontolojik kategorisi bir nesnenin, diğer
nesnelerle bir şey durumunun içinde belirli tarzda bağlanması aracılığı ile mantıksal
yapı tarafından ortaya konur.70 Böylece nesneler bir anlamda emprik gerçekliğin
sınırını oluştururlar. Wittgenstein açısından emprik gerçeklik nesnelerin sayısıyla
sınırlandırılır.71 Wittgenstein yalın nesneler fikrine ancak karmaşıkların (der
Komplex / complex) varoluşu fikrinden yola çıkarak ulaşır. Nesneleri diğer nesnelerle
bağlantısız olarak düşünemeyiz. Nesneler ancak diğer nesnelerle olan belirli tarzda
bağlantıları yoluyla düşünülebilir. Bu anlamda bir karmaşık içinde nesneler belirli bir
şekilde düzenlenerek, kendi varoluşlarını a priori mantıksal bir zorunluluk olarak
ortaya koyarlar.72
Nesnelerin diğer nesnelerle olan belirli tarzda bağlantıları şey durumlarını
oluşturur. Bir şey durumu nesnelerin belirli bir tarzda düzenlenmelerinden oluşur. Ve
bu düzenlenme tarzı şey durumunun yapısını oluşturur. Şey durumlarının yapısı aynı
zamanda olgunun yapısını oluşturur.73 Dünyanın asıl oluşturucu öğeleri, bir bakıma
bütünüyle olgulardır. Wittgenstein "olgu" (die Tatsache / fact) ve "şey durumu" (der
Sachverhalt / state of affairs) kavramlarını yaklaşık olarak eş anlamda kullanır. Biz
dünyanın bütününden hareket ederek, tek tek olguları toplayarak değil, olguların
bütününden dünyayı elde edebiliriz. Bütünüyle olgular sahip oldukları emprik
68
Bkz.: Pears, a.g.e., s.51
Wittgenstein, TLP., 2.0211
70
Bkz.: Glock, a.g.e., s.333
71
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks (1914-1916), 26.4.16
72
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 14.6.15, Krş. TLP., 2.0121
73
Bkz.: Wittgenstein, TLP.,2.01, 2.0272, 2.031, 2.032, 2.034
69
22
içerikleri nedeniyle toplam gerçekliği, yani dünyayı oluşturur. 74 Buradan hareketle
Wittgenstein "Toplam gerçeklik, dünyadır." der.75
Dünya olgulara yani içerisinde şeylerin belirli bir tarzda yer aldığı
karmaşıklara işaret eder. Toplam gerçeklik olarak nitelendirilen dünya olgulara
ayrılır.76 Dünya olgularının toplam gerçekliği oluşturan içerikleri a priori bir
söylemden çıkarılmaz, olguların gerçek ve özgül karakterlerine emprik olarak
ulaşılır.77 Dünyaya dair değinilerin temel tezinin, dünyanın sabit bir yapısının olduğu
şeklindeki ileri sürüm olduğunu yukarıda söylemiştik. Burada sabit olan şeyin yapı
olduğunun tekrar altının çizilmesi önemlidir. Çünkü dünya içindeki şeylerin
düzenlenişleri ve bizim deneyimimiz emprik bir içeriğe sahiptir. Sabit olan yapı
değişmezken, içerisindeki şeylerin düzenlenişleri yapının olanakları dahilinde
değişkenlik gösterebilir. Wittgenstein için dünyanın yapısı özsel iken, dünyadaki
bütün olup bitme rastlantısaldır (zufällig / accidental). Bu anlamda filozofa göre,
deneyimlediğimiz dünya olduğundan çok farklı da olabilirdi.
"Bu, deneyimimizin hiçbir bölümünün de a priori olmadığı ile ilişkilidir.
Gördüğümüz her şey başka türlü de olabilirdi.
Betimleyebildiğimiz her şey başka türlü de olabilirdi.
Şeylerin a priori bir düzeni yoktur."78
Dünyanın oluşturucu öğeleri olan şeylerin belirli tarzlarda düzenlendikleri şey
durumları, birbirlerinden bağımsızdır. Bir şey durumunun var olmasından yola
çıkarak başka bir şey durumunun var olduğunu söyleyemeyiz.79 Ancak bir şey
durumunun var olması, hangi durumların öyle olmadığını belirleyebilir. Örneğin
74
Bkz.: Ömer Naci Soykan, Felsefe ve Dil, E.d. M.Vecihi Terzi, Felsefe Dizisi-1, 2.b.s., İstanbul,
Mvt Yayıncılık, 2006, s.45
75
Wittgenstein, TLP., 2.063
76
Bkz.: a.e., 1.2
77
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.40
78
Wittgenstein, TLP., 5.634
79
Bkz.: a.e.. 2.061, 2.062
23
benim bir kalem tutuyor oluşum, elimin boş olması durumunu dışarıda bırakır.80
Wittgenstein, bir şey durumunun var olmasına olumlu bir olgu (die positive Tatsache
/ positive fact), var olmamasına ise olumsuz olgu (die negative Tatsache / negative
fact) der. Olumlu ve olumsuz olgular, hep birlikte gerçekliğe (die Wirklichkeit /
Reality) denk düşer.81 Bu anlamda gerçeklik kavramı, dünya (die Welt / World)
kavramına göre, hem olumlu hem de olumsuz olguları içine alan, daha geniş bir
kavramdır. Dünyanın ise doğru bir betimlemesi ancak olumlu olgular yoluyla
olanaklı olabilir.
Dünyanın sabit yapısı, mantıksal uzamın sınırlarını belirler. Mantıksal uzam
içinde şeyler belirli olanaklar uzayı içinde düzenlenebilirler. Mantık bu bakımdan bir
anlamda dünyayı kuşatır. Mantık, dünyanın tözü olan nesnelerin, mantıksal
düzenleniş biçimlerini belirler. Nesnelerin bu şekildeki düzenlenişlerine olanak
tanıyan, şey durumunun yapısıdır. Nesnelerin olanaklı düzenlenmeleri, dünyanın
biçimidir.82 Bu da dünyanın mantıksal uzam içindeki olgulardan meydana geldiği
demektir.83 Şey durumlarının olanağı, onun mantıksal yapısı gereği, şeyde zaten ayırt
edilebilir.84
Bir olgu karmaşık bir yapıda olabilir. Karmaşık bir olguyu çözümlersek, daha
öte bir olguya çözümlenemeyecek olan, yalın bir olguya ulaşabiliriz. Dünya tikel
olguların bir toplamıdır. Onlar daha başka olgulara ayrıştırılamayan atomik
olgulardır, nesneler ya da basit birimler arasındaki ilişkilere tekabül ederler. 85 Bu
basit ilişkiler tikel nesnelerin bize verilmesiyle kurulur. Wittgenstein, tikel nesnenin
mantığından
ileride
göreceğimiz
bölümde
temel
önermelerin
mantığını
çıkarsayacaktır.
80
Bkz.: Grayling, a.g.e., s.60
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 2.06
82
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.51
83
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 1.13
84
Bkz.: a.e.. 2.012
85
Bkz.: Hadot, a.g.e., s.35
81
24
"Tikel nesne çok dikkat çekici bir fenomen.
"Bütün nesneler” yerine şöyle diyebiliriz: Bütün tikel nesneler.
Eğer bütün tikel nesneler veriliyse, “bütün nesneler" verilidir.
Kısacası tikel nesnelerle bütün nesneler verilir…"86
Tikel nesneler arasında kurulan en basit ilişkilere tekabül eden atomik
olgularla birlikte, dünyanın karmaşık yapısı doğru bir şekilde çözümlenebilir.
Dünyanın varlığının bağımlı olduğu olmazsa olmaz, oluşturucu öğeler nesneler ve bu
nesnelerin en basit şekilde yer aldığı durumlardır. Nesnelerin ve onların en basit
durumlarına tekabül eden şey durumları, dünya olgularının sonsuz karmaşıklarının
temelinde yer alır.87
Şeyler ancak içerisinde belirli ilişkilerde yer aldıkları durumlar ekseninde
düşünülebilir. Böylece, Wittgenstein’ın TLP’deki ilk değinisi olan, dünyanın durum
olan her şeyden oluştuğu yönündeki tezine ulaşırız. Dünyanın tözü olarak nesneler
durum olan her şeyin olanağını içerirler. Bu nesnenin biçiminden kaynaklanır,
nesnenin biçimi onun kendisine ilişkin bir gerçek değildir. O bu biçime şey
durumlarının bütün olanaklarını içeriyor olmasıyla sahip olur.88 Dünya olguları da
bize neyin durum olduğunu ve neyin durum olmadığını söyler. Bu anlamda dünya
olguların toplamı olarak karşımıza çıkar, şeylerin değil.89
Peki, Wittgenstein'ın işaret ettiği dünya yalnızca nesnelerden mi meydana
gelir? Dünyanın içinde bir de “ben” vardır. “Ben” dünyanın içerisinde olduğum gibi
bir de benim gibi diğer insanlarda bu dünyanın içerisinde değil mi? Dünyayı
yukarıdaki şekilde betimlersek diğer insanlar, hayvanlar ve diğer bütün şeyler birer
nesne olarak karşımıza çıkar. Bir tek benim dışımda, çünkü dünyaya yukarı da
anlatıldığı şekliyle henüz özne olarak bir “ben” girmez. Şuan açısından bu “ben”
fikrini tezin eşik konum olarak ele alınacak olan bölümüne bırakıyoruz. Fakat hemen
burada belirtmeliyiz ki, yukarıdaki değiniler, bize dünyanın mantıksal yapısını
86
Wittgenstein, Notebooks (1914-1916), 11.7.6
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.2211
88
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.64
89
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 1, 1.1, 1.12
87
25
anlatma işlemini yerine getiriyor ve bir “ben” olmadan şuan yukarıda betimlendiği
şekliyle dünyaya bakarsak, bir taş yığınından başka bir şey göremeyiz. Bu
betimlemenin şeklide bize ancak onların nasıl olduğunu söyleyebilir.90 Bu yüzden
“ben”in, dünyayla ilişkiye girdiği eşik konuma geçmeden henüz dünyayı
tamamlanmış şekilde düşünmeyelim ve çalışmanın ilerleyen bölümleriyle bağlantılı
olarak bu bölümün içeriğinin oluşturulduğu gerçeğini göz ardı etmeyelim.
1.4.2. İkinci Basamak: Gerçekliğin Bir Modeli Olarak Düşünce
Tractatus merdiveninde ilk basamakta dünyanın ontolojik temelleri atıldıktan
sonra, ikinci bir basamak olarak ayaklarını toplam gerçeklik olarak dünyaya
dayandıran ve onu olduğu şekliyle temsil edebilmenin olanaklarını sağlayan genel
resim teorisini (die Bildtheorie / picture theory) temellendirme işlemine geçilir.
Genel resim teorisi ile dilin işlevi nedir sorusu cevaplanarak, dil ve dünya arasında
bir mantıksal yapı ortaklığının olduğu varsayımı temellendirilmeye çalışılır. Dilin
işlevi betimsel bir işlevdir. Dil dünyayı doğru ya da yanlış olarak betimleyebilir. Bir
şey söylemek, TLP’nin içeriği bağlamında dünya gerçekliğine dayanan bir durumu
betimlemektir (die Abbildung / depiction). Bu bağlamda söylenebilir olan her şey,
dünyaya dair betimleyici bir içeriğe sahip olduğu için genel anlamda “nasıl?”
sorusunun cevapları olarak karşımıza çıkarlar.91
Wittgenstein, genel resim teorisi kuramını temellendirirken, Paris’te bir
mahkeme salonunda bir otomobil kazasının kuklalar aracılığıyla temsil edilebilmesi,
her sözcüğün yerine geçtiği şeyin bir temsili olduğu hiyeroglif yazı ve eskrim yapan
iki insanın temsil edildiği bir resim örneklerini verir.92 Bu örnekler var olan bir
durumun bir model uyarınca temsil edilebildiğinin göstergesidir. Bu modelleyici
ilişki aynı zamanda doğruluk işlevi (die Wahrheitsfunktion / truth function) denen
şeyin doğasını oluşturur. Doğruluk ve yanlışlık sorununa dair çözüm resmin
mantığında temellenir. Buraya kadar olan bölümde genel resim teorisi ancak bize
90
Bkz.: Soykan, Felsefe ve Dil, s.43
Bkz.: Taylan Altuğ, Modern Felsefede Metafiziğin Elenmesi Yirminci Yüzyılda Felsefe, E.d.
Ahmet Şükrü Kılıç, 2.b.s., Ankara,Ebabil Yayıncılık, 2006, s.48
92
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 29.9.14
91
26
doğruluk-işlevleri hakkında bir parça bilgi verir.93 Doğruluk-işlevleri konusunu daha
ayrıntılı şekilde üçüncü basamakta mantık teorisi ekseninde açmaya çalışacağız.
Mantıksal
yapı
iskelesi
resmin
mantığı
uyarınca
kurulur.
Burada
unutulmaması gereken önemli bir nokta Almanca metinde kullanılan “bild”
kavramının yalnızca resim (Picture) değil, aynı zamanda model anlamına da sahip
olduğudur.94 Almanca bir terim olan "bild" resimler ve soyut modeller arasında
belirsiz bir kullanıma sahiptir. Wittgenstein, genel anlamda sembolik temsil
kuramını, fiziksel sistemdeki değişik olanakların bir model uyarınca mümkün
çeşitlemesini güvenilir biçimde yansıtabilecek, gerçekliğin bilimsel bir model
formunun oluşturulabileceği iddiasında bulunan ünlü fizikçi Heinrich Hertz’den alır.
Wittgenstein bu kısa açıklamayı TLP’de detaylı bir biçimde inceleyerek kendi genel
sembolik temsil teorisini kurar.95 Bu anlamda temsil mekanizmasının temelleri
modelleyici ilişkilerin mantığında anlam kazanır.96 Çünkü bir model, modeli olduğu
şeyle birebir uygunluk içindedir, modellediği şeyden ne daha azını ne de daha
çoğunu ortaya koyabilir. Bu anlamda daha önce de belirttiğimiz gibi resim kuramı
gerçekliğin belirli bir modelini çıkarmamıza yardımcı olur. Bu bir model olduğu için
ancak bize onun oluşturucu öğelerinin nasıl olduğunu gösterir. Bu anlamda
çalışmada henüz hiçbir şeyin ne olduğuna dair bir soru ve sorunla karşılaşmayız.
Genel resim teorisi ekseninde ortaya koyulan temsil mekanizmaları, her bir
basamakta birbirine bağlanarak ilerler. Öncelikle genel resim teorisinde bir resmin
resimlediği şey dünya olguları yani gerçekliktir. Wittgenstein, “Olguların kendi
kendimize resimlerini yaparız.”97der. Bir düşünce gerçekliğin zihinsel bir resmi
olarak, gerçeklikte var olan bir durumu temsil eder. Aynı şekilde zihinde temsil
edilen bir durumun resmi, dilde ifade edilerek yazılı ya da sesli duyumsanabilir bir
gösterge kazanır ve gerçeklikte var olan bir durumu aynı şekilde temsil eder.
93
Bkz.: a.e., 20.10.14
Bkz.: Pears, a.g.e., s.79
95
Bkz.: Glock, a.g.e., s.298
96
Bkz.: Stephen Toulmin-Allan Janik, Wittgenstein’ın Viyanası, E.d. Ekrem Ayyıldız, Çev.
Hüsamettin Arslan, 1.b.s, Paradigma Felsefe Serisi: 41, İstanbul, Paradigma Yayınları, 2008,
s.213,214,215
97
Wittgenstein, TLP., 2.1
94
27
Gerçeklikte var olan şeylerin belirli tarzda bağlantı içinde olmaları, resmin öğelerinin
aynı ilişkilerde yer alarak, resimleme biçimi (die form der Abbildung / pictural form)
ile temsil edilebilmesinin olanağını oluşturur. Bu olanak resmin yapısından
kaynaklanır.98
“Resmin öğelerinin birbirleriyle belirli bir tarzda bağlantı içinde olmaları, şeylerin
birbirleriyle öyle bir bağlantı içinde olduklarını temsil eder. Resmin öğelerinin bu
bağlamına onun yapısı, bu bağlamın olanağına da resmin resimleme biçimi denir.”99
Wittgenstein’ın dil ve dünya arasında mantıksal bir yapı benzerliği bulunduğu
yönündeki varsayımının temellerini attığı genel resim teorisi olarak bilinen
kuramının temel tezi, dünya gerçekliğini temsil eden zihinsel resimlerin aynı şekilde
önermeler aracılığı ile dilde ifade edilerek, bu önermelerin dilsel birer resim olma
karakterine sahip olacakları yönündedir. Bu anlamda resim, gerçekliğin bir modeli
olarak karşımıza çıkar.100 Wittgenstein açısından, “Bütün temsillerin, dilimizin tüm
resimsel karakterinin olanaklılığı resmin mantığında temellenir.”101
Dünyanın yapısı üzerine olan bir önceki bölümde, Wittgenstein’ın dünyayı
olguların toplamı olarak gördüğünü söylemiştik. Wittgenstein’ın ikinci basamağa
dair ilk değinisi ise olguların resimlerini yaptığımız şeklindedir.102 Bir olgunun
oluşturucu öğeleri olan nesneler belirli bir tarzda bir araya gelerek bir “şey
durumu”nu oluşturur. Bir olgunun öğeleri olan nesnelere karşılık, bir resmin öğeleri
denk gelir.103 Bir olgu içinde nesnelerin belirli bir tarzda bağlantı içinde olarak bir
olguyu meydana getirmesi gibi, aynı şekilde resmin öğeleri de birbirleri ile belirli
tarzda bağlantılara sahip olarak resmi meydana getirir.104 Resmin öğeleri arasındaki
98
Bkz.: Marie McGinn, “Saying and Showing and the Continuity of Wittgenstein’s Thought”,
The Harward Review of Philosophy, Sayı:9, ‘y.y.’, 2001, s.29
99
Wittgenstein, TLP., 2.15
100
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 2.12
101
a.e., 4.015
102
Bkz.: a.e., 2.1
103
Bkz.: a.e., 2.13
104
Bkz.: a.e., 2.14
28
bir bağıntı, nesnelerin olanaklı bir düzenlenmesini temsil ettiği kadarınca, olgusal bir
resim olma özelliğine sahiptir. Bu bağlamda Wittgenstein “Resim, bir olgudur.”
der.105
Burada yine TLP’nin temel varsayımı ile karşılaşırız. Dil ile dünya arasında
mantıksal bir yapı ortaklığı olduğu yönündeki bu temel varsayım, dünyanın bir
model tasarımını bize verebilecek resmin mantığını da temellendirir. Dil böylece
resimsel bir ilişki (die abbildende Beziehung / pictural relationship) ile dünyaya
bağlanır.106 Şey durumlarının oluşturucu öğeleri ile resmin öğelerinin karşılıklı
konumları birbirlerine denk şekilde biri diğerinin modeli olma özelliğine sahip olarak
resimleyici ilişkiyi meydana getirir.107 Resim ile açığa çıkardığı şey arasındaki,
resimsel ilişkiyi mümkün kılan yapı özdeşliği olasılığı resimsel biçimi oluşturur.108
Resim ile resimlenen arasındaki mantıksal yapı ortaklığı bir olgunun resim
olabilmesinin temel koşuludur. Bu bağlamda Wittgenstein’a göre, “Bir olgunun bir
resim olabilmesi için, resimlediği ile ortak bir şeye sahip olması gerekir.”109
Resim ve resimlenen şey arasındaki mantıksal yapı ortaklığı, dünya
olgularının birer resim olarak ele alınmasına olanak tanır. Bu olanak resmin
gerçeklik ile olan, resim kurma biçimi ilişkisinde temellenir. Böylece resim biçimine
sahip olduğu her gerçekliği betimler ve resimleme biçimi ile mantıksal biçim
uyuşarak mantıksal resimleri (die logische Bild / logical picture) meydana getirir.110
Her resmin işaret ettiği şeyle ortak bir yapıya sahip olabilmesinin temel koşulu
resimsel biçimdedir. Bu koşul sağlandığı sürece ancak model olan bir resmi meydana
getirebilir. Bir resmin resim olabilmesi için gerekli mantıksal koşulları yerine
getirmesi gerekir.111
105
a.e., 2.141
Bkz.: Grayling, a.g.e., s.61
107
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 2.1514
108
Bkz.: Grayling, a.g.e., s.66
109
Wittgenstein, TLP., 2.16
110
Bkz.: a.e.,2.17,2.171,2.18,2.181
111
Bkz.: Grayling, a.g.e., s.67
106
29
Mantıksal bir resimde düşünülebilir olan bir şey temsil edilir. Bir mantıksal
resmin olanaklı bir şey durumunu temsil edebilmesinin olanağı iz-düşüm kurallarıyla
birlikte belirlenir. İz-düşüm kuralları mantıksal uzamdaki bir resmin yerini
belirleyerek bu resmin doğruluk ve yanlışlığını belirleyebilmek için gerçeklikle
karşılaştırmasına olanak tanır. Dünya ile iz-düşümsel bağıntıda var olan bir temsil
sisteminin olanakları ile mantıksal uzamda bir yer onu temsil eden bir düşüncenin
yerine denk düşer. Düşünce mantıksal uzamda bir yer belirleyerek, düşüncenin
temsil ettiği şeyin gerçeklikle karşılaştırılarak doğruluk ve yanlışlık koşullarını
sağlamasının olanaklarını belirler.112
“Her resmin hangi biçimde olursa olsun, -doğru ya da yanlış- resmini betimlemek
için gerçeklikle ortaklaşa sahip olması gereken, mantıksal biçim; yani gerçekliğin
biçimidir.”113
Dil ve dünya arasındaki iz-düşümsel bağ düşünceyle birlikte bir olanak
kazanır. Genel resim teorisinde resim ve onun resimlediği şey arasındaki bağıntı,
düşünce ve onun mantıksal resmi olduğu şey durumu arasında da benzer şekilde
kurulur. Şey durumları zihinde onların bir modeli olarak bir resimle birlikte bir
temsil içeriğine sahip olur. Düşünülmekte olan şey durumu, temsil mekanizmasıyla
içsel bir bağıntıya sahiptir. Bu içsel bağıntı, zihnimde ortaya çıkan temsilin, hakkında
düşünülen şey durumu olduğunun a priori bir güvencesidir. Bu anlamda resim,
temsil mekanizmaları gereği gerçekliğe bağlanır.114 Wittgenstein buradan hareketle
“Böylelikle resim gerçeklik ile öyle bağlıdır; ona dek uzanır.” diye belirtir.115
Bir resim gerçeklikle olan içsel bağıntısı sebebiyle, gerçekliğin bir modeli
olarak, olanaklı bir şey durumunu temsil eder. Bir resmi görür görmez onun temsil
ettiği durumunun neyi ifade ettiğini biliriz. Bu anlamda bir şey durumunu temsil
eden yazılı, görsel ya da sesli duyumsanabilir göstergeyi algıladığımızda, onun
112
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.117
Wittgenstein, TLP., 2.18
114
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.121
115
Wittgenstein, TLP., 2.1511
113
30
temsil ettiği şey durumunu hemen anlarız. Bu aynı zamanda temsil edilen durumun
doğru olduğunda nasıl olduğunun ve aynı zamanda yanlış olduğunda nasıl olduğunun
da, bu göstergeler algılandığında, bilinebileceğinin göstergesidir. Anlam (der Sinn /
sense), bu açıdan doğruluk ve yanlışlıktan öncedir. Bu ilişki değilleme (die Negation
/ Negation) gizemi denilen kuramda temellenir. Bir gösterge aynı zamanda o
göstergenin değillemesi ile aynı anlama sahiptir. Bir resmin, mantıksal bir yer
belirlediğini söylemiştik. Bu anlamda, bir resmin değillemesi ve kendisi aynı
mantıksal yere işaret eder. Doğruluk ve yanlışlık ise henüz hiçbir içeriğe sahip
değildir.
Temsil
edilen
bir
şey
durumu,
yönletim
yaptığı
gerçeklikle
karşılaştırıldıktan sonra ancak doğruluk ve yanlışlık bir içerik kazanır. Temsil edilen
şey durumu gerçeklikle uyuşuyorsa doğru, uyuşmuyorsa yanlıştır.116
“Bir resim aracılığı ile bile, bir temsili sunmanın farklı tarzları vardır ve temsil eden
şey yalnızca gösterge ya da resim değil, ama ayrıca temsil metodudur. Tüm temsile
ortak olan şey, onların uygun ya da uygunsuz, doğru ya da yanlış
olabilmeleridir.”117
Bir resim biçimine sahip olduğu her türden gerçekliği betimleyebilmesine
rağmen, kendi resimleme biçimini betimleyemez. Fakat resimlenme biçimi kendi
yapısında yansır.118 Çünkü bir resim temsil ettiği şeyi dışarıda bırakarak onu
betimleyebilir. Ancak resim kendisini kendi temsil etme biçiminin dışına koyamaz.
Modelleyici ilişkide gereksinim duyduğumuz şey, gerçekliğe dair herhangi bir durum
ve bu durumu temsil eden, onun bir modeli olan bir temsil mekanizmasının
öğeleridir. Fakat modelleyici ilişkinin kendisini betimleyebilmek için onun dışında
olan bir şeye daha ihtiyaç duyarız. Bir modelleme tarzı kendini dışarıda
bırakamayacağı için modellenemez. Ancak, o herhangi bir model ilişkisinde kendini
gösterebilir, daha doğrusu o bu ilişkide yansır.119 Wittgenstein, böylece söylemek ve
göstermek arasında bir ayrıma gider. Bir tarafta dile getirebildiğimiz ve mantıksal
116
Bkz.: a.e., 2.21, 2.22, 2.221, 2.223
Wittgenstein, Notebooks, 30.10.14
118
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 2.172
119
Bkz.: a.e., 2.173, 2.174
117
31
modellerini çıkarabildiğimiz yani resimleyebildiğimiz dünyadaki nesnelerin belirli
düzenlenmelerinden oluşan şey durumları varken, öbür tarafta da yalnızca bu
resimlemenin kendisinde yansıyan ancak hakkında konuşamadığımız (worüber nicht
gesprochen kann / that which can not be spoken about) resmin biçimi vardır.120
Genel resim teorisine dair belirli argümanları yerli yerine yerleştirdikten
sonra düşünceler ve onların dile getirilişleri arasında nasıl bir ilişkinin olduğunu
incelemeye çalışalım. Wittgenstein TLP’nin hemen önsözünde düşünce ve
düşüncelerin dile getirilişleri arasında bir ayrımdan bahseder. Kitabın asıl işlevinin
düşüncenin kendisinden çok bu düşüncelerin dile getirilişlerine bir sınır çekme işlemi
olduğunu söyler.121
Buradaki ayrımla birlikte düşünce açısından felsefi çalışmanın sınırlarını da
bir açıdan kavrayabiliriz. Düşüncenin olanağı düşünceyi sınırlandırabilmesine
rağmen, düşünce, düşüncenin olanağını sınırlandıramaz. Düşüncenin kendisine bir
sınır çekebilmenin yolu, bu sınırın her iki yanını da düşünebilmekten geçer. Felsefe
çalışması böylece ancak ifade edilebilir olana bir sınır çekebilir. Düşüncenin
kendisini, düşünülebilir olmayanı düşünemeyeceği için sınırlandıramaz. İfade
edilebilir olanın sınırı böylece mantıksal yapı iskelesinin ilk basamağı olan dünyanın
mantıksal biçimiyle aynı olanaklar uzayının yapısıyla ortaklaşır. İfade edilebilir
düşünce ve düşüncenin olanağı arasındaki ayrım ifade edilebilir bir düşüncenin
olgulara bağlı olmasından kaynaklanır. Düşüncelerin dile getiriliş olanaklarını,
önermenin kendisi içerdiğinden dolayı önerme ve önerme olanağı arasında bir ayrım
yapılamaz. Çünkü önerme ve önerme olanağı bir ve aynı şeydir ve önerme
düşünceye bağlıdır.122
Düşünce kavramı mantıksal yapı iskelesinde bir geçiş basamağı olarak işlev
gösterir. Düşüncenin doğası ve sınırlarına yönelik bir araştırma ise mantık ekseninde
yapılır. Mantık düşüncenin doğasını ve sınırlarını araştırır. Çünkü biz gerçekliği
120
Bkz.: Delacampagne, a.g.e., s.54
Bkz.: Wittgenstein, TLP., Önsöz
122
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.109
121
32
düşünce içinde temsil ederiz.123 Bu bağlamda düşünce kavramı dünya olgularından
bu olguların yazılı, görsel ya da sesli duyumsanabilir göstergelerle temsil edilebildiği
dil anlayışına geçişin basamağıdır. Bir düşünce gerçeklikte durum olan herhangi bir
şeyin bir mantıksal resmidir. Wittgenstein’a göre, “Olguların mantıksal bir resmi, bir
düşüncedir.”124
Wittgenstein’ın olgu (die Tatsache / fact) ve şey durumu (der Sachverhalt /
state of affairs) sözcüklerini yaklaşık olarak aynı anlamda kullandığını söylemiştik.
Fakat bu yine de ikna edici bir açıklama değildir. Bu bağlamda, tam da bu noktada
Russell’ın Wittgenstein’a gönderdiği bir mektuptan bahsetmek konunun anlaşılması
açısından yerinde olacaktır. Russell bu mektupta Wittgenstein’a Tractatus’ta anlaşılır
olmadığını düşündüğü bazı kavramlar hakkında birkaç soru yöneltir. Bu soruların iki
tanesini gündemimize almak buradaki konuyu doğru idrak etmemiz açısından önemli
olacaktır. Russell’ın ilk sorusu bizim olgu ve şey durumu olarak çevirdiğimiz ve
yaklaşık olarak aynı anlamda kullanıldığını iddia ettiğimiz kavramların farklarının
neler olduğudur. İkinci soru ise düşüncenin oluşturucu öğelerinin ve bileşenlerinin
açıklanmasına yönelik bir sorudur.
“2. Olgu (die Tatsache / fact) ve şey durumu (der Sachverhalt / state of affairs)
arasındaki fark nedir?*125
3. ‘Olguların mantıksal resmi bir düşüncedir.’(der Gedanke / thought) Evet, aynı
fikirdeyim. Fakat Bir “Gedanke” (Düşünce) bir “Tatsache”dir: (Olgu) Düşüncenin
oluşturucu öğeleri ve bileşenleri nelerdir? Ve onların “Tatsache”in (Olgu) resimleri
ile ilişkileri nedir?”126
Wittgenstein ise Russell’ın sorularına karşılık şu cevapları verir:
123
Bkz.: Glock, a.g.e., s.199
Wittgenstein, TLP., 3
125
* “Schaverhalt” sözcüğü Tractatus-Logico-Philosophicus’un Ramsey-Ogden versiyonu İngilizce
çevirisinde “atomic fact” olarak çevirilmiştir. Biz ise TLP’nin D.F.Pears ve F.McGuinnes çevirisini
baz alarak, bu sözcüğü “şey durumu”(State of affairs) şeklinde Türkçe’ye çevirdik.
126
Brian McGuinness, Wittgenstein in Cambridge: Letters and Documents 1911-1951, E.d. Brian
McGuinness, Oxford, Blackwell Publishing, 2008, From B.Russell 13.8.1919, s.96
124
33
“1. ‘Tatsache ve Sachverhalt arasındaki fark nedir?’ Sachverhalt temel önerme
doğru olduğunda ona karşılık gelen şeydir. Tatsache ise, temel önermelerin
mantıksal birleşimlerine, bu birleşimler doğru olduğunda karşılık gelen şeydir.
Sachverhalt’i tanıtmadan önce ne için Tatsache’i tanıttığım sorusu uzun bir
açıklama isterdi.
2. Fakat Bir “Gedanke” (Düşünce) bir “Tatsache”dir: (Olgu) Düşüncenin
oluşturucu öğeleri ve bileşenleri nelerdir? Ve onların “Tatsache”in (Olgu) resimleri
ile ilişkileri nedir? Düşüncenin oluşturucu öğelerinin neler olduklarını bilmiyorum
fakat dilin kelimelerine karşılık gelen oluşturucu öğelerin olması gerektiğini
biliyorum. Ayrıca düşüncenin oluşturucu öğelerinin ve olguların resimlerinin ilişki
türü alakasızdır. Bunu ortaya koymak ise psikolojinin meselesi olurdu.”127
Bu bağlamda Wittgenstein’ın ilk soruya verdiği cevabı gündemimize alalım.
Wittgenstein, TLP’nin ilk değinisinde dünyayı olguların toplamı olarak betimlemişti.
Bu betimlemeyi, olgu ve şey durumu ifadelerini yaklaşık olarak aynı anlamda
düşünecek olursak, dünyanın durum olan her şeyden oluştuğu şeklinde de ifade
edebiliriz. Wittgenstein’a göre olgular negatif ya da pozitif olarak ayrılabilirler. Bu
bağlamda bir olgu, şeylerin bir durumunun var olması ve var olmaması olarak,
dünyada aynı yere işaret eder. Pozitif bir olgu bir şey durumunun var olmasını,
negatif bir olgu ise bir şey durumunun var olmamasını ifade eder. Bu bağlamda
şeylerin basit düzenlenişleri olarak tanımlayabileceğimiz “şey durumu” kavramını,
“olgu durumu” olarak da karşılayabiliriz. Wittgenstein açısından “Tatsache” genel
anlamda içinde karmaşık ilişkilerin de yer alabileceği bir olguyu ifade ederken
“Sachverhalt” ise daha basit şekilde bir olgu olarak, bir temel önerme doğru
olduğunda ona karşılık gelen, bir şey durumunu ifade eder. Şey durumu da bu
bağlamda, zaten bir olgudur.
Wittgenstein’ın Russell’ın sorduğu ikinci soruya verdiği cevap ise,
düşüncenin oluşturucu öğelerinin neler oldukları sorusunun felsefi çalışmaya konu
edilemeyeceğine yönelik bir cevaptır. Anscombe’ye göre Wittgenstein için
düşüncelerin oluşturucu öğelerinin ne olduğuna yönelik soruyu ortaya koymak,
127
a.e., to B.Russell 19.8.1919, s.98-99
34
emprik bir araştırma konusudur. Hem düşüncenin oluşturucu öğelerinin ne oldukları
hem de onların olgularda ortaya çıkan “nesneler” ile nasıl bir ilişkide oldukları
Anscombe
açısından
şunu
ifade
eder:
Nesneler
dilde
adlar
tarafından
belirlenmiştir.128 Bu bağlamda Wittgenstein açısından düşünceler, olgular ve onların
sesli ya da sözlü ifadeleri açısından, bir geçiş basamağı olarak değerlendirilir.
Bir düşüncenin doğru olup olmadığını ölçebilmek için ise gereksinim
duyduğumuz şey onun gerçekliğe dair olanaklı bir durumu temsil ediyor olmasıdır.
Düşünce böylece gerçeklikle karşılaştırıldığında doğru ya da yanlış olur. Bu anlamda
doğru düşünceleri toplarsak dünyanın doğru bir resmini elde edebiliriz.129 Düşünce
gerçeklikle karşılaştırıldığında ancak doğruluk ve yanlışlığa ulaşabildiğimiz için bir
düşüncenin kendinden doğru ya da yanlışlığı hiçbir şekilde ortaya çıkmaz.
“Bir düşüncenin doğru olduğunu a priori olarak bilebilmemiz için, ancak
doğruluğunun düşüncenin kendisinden (karşılaştırma nesnesi olmaksızın) belli
olması gerekirdi.”130
Mantıksal yapı iskelesinin birinci basamağında dünya olduğu şekliyle
olguların
toplamı
olarak
belirlendikten
sonra,
dünyanın
olduğu
şekliyle
çözümlenmesi işlemi aynı şekilde düşünceye uygulanır. Düşüncenin sınırlarını çizme
işlemi ancak bu düşüncelerin ifade ediliş şekilleriyle olanaklı bir yapıya sahip olur.
Böylece dünyanın dışımızdaki bir şey, düşüncenin içimizdeki bir şey olduğu
şeklindeki geleneksel görüş yıkılmış olur. Hem dünyanın yapısı hem de düşüncelerin
yapısı dilimiz açısından kavranır ve dilimizin mantığı izlenerek dilde ifade
edilebilir.131 Mantık böylece dünyanın yapısında kendini gösterdiği gibi düşüncenin
olanak uzayında, onun sınırlarında da kendini gösterir. Düşünce, düşündüğü durum
olan her şeyin olanağını içerdiğinden dolayı, tüm durumların içinde yüzdüğü
128
Bkz.: Anscombe, a.g.e., s.28
Bkz.:Wittgenstein, TLP., 3.01
130
a.e., 3.05
131
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.113
129
35
mantıksal uzayın olanaklarından dışarı çıkamaz. Buradan hareketle Wittgenstein,
“Mantıksız olan hiçbir şeyi düşünemeyiz, çünkü öyle olmasaydı mantıksız
düşünebilmemiz gerekirdi.” diye söyler.132
1.4.3. Üçüncü Basamak: “Söylenebilen ve Söylenemeyen” Ayrımından
Hareketle Olgusal Dilin Yapısı
Çalışmamızın başında Wittgenstein’a göre dilsel kullanım alanlarını özel ve
genel olarak iki ayrı sınıfta toplayabileceğimizi söylemiştik. Burada belirtmeliyiz ki
Wittgenstein, Tractatus içerisinde, dili özel ve genel olarak iki ayrı sınıf içerisinde
niteleyerek konuşmaz. Fakat Wittgenstein'ın Tractatus’ta dilin sınırlarından
bahsederken gerçekte kast ettiği olgusal dildir.133 Bu bağlamda Wittgenstein'ın
TLP’deki temel işi bu olgu dilinin sınırlarını çekebilmektir.
Wittgenstein TLP’de olgusal dilin sınırlarını, söylenebilen ve söylenemeyen
arasında bir ayrım yaparak belirlemeye çalışır. Söylenebilen, yukarıda özel olarak
nitelediğimiz olgusal dilin anlam-lı önermelerinden oluşan bölümüdür. Bu olgusal
dil yalnızca bilimler (doğa bilimleri) tarafından kullanılmakla birlikte betimsel bir
işleve sahiptir. Dünya olguları anlam-lı önermeler tarafından tasvir edilir. Olgusal
olan ifadeler dünya olguları ile karşılaştırılarak doğruluk değeri alabilirler.
Söylenemeyenler ise genel anlamında dilin olgusal dilden farklı olan, diğer bütün
farklı kullanım alanlarına denk düşer. Bu kullanım alanları ise etik, estetik, dinsel
söylemler, geleneksel felsefenin kullandığı dil, gündelik dil, TLP’nin metafizik dili,
mantık ve matematiksel dil kullanımlarından oluşur.
Wittgenstein “söylenebilen-söylenemeyen” ayrımının yanı sıra “söylemek ve
göstermek” arasında da bir ayrım yapar. Bu bağlamda mantık ve matematiksel
ifadeler hiçbir şey söylememelerine rağmen dilin mantıksal yapısını gösterirler. Ve
hiçbir şey söylememelerine rağmen bu ifadeler doğruluk değeri alabilirler.
Wittgenstein mantık ve matematiksel ifadeleri “anlam-sız” olarak nitelendirir. Bu
132
133
Wittgenstein, TLP., 3.03
Pears, a.g.e., s.52
36
bağlamda, mantık ve matematiksel ifadeleri ayrı bir konumda ele alarak inceler.
Wittgenstein mantık ve matematiği anlamsız kavramıyla diğer türden olan
söylenemeyenlerden ayırır. Diğer türden olan söylenemeyenler ise filozofa göre
anlam-dışıdır.
Wittgenstein olgusal dilin sınırlarını çekerken, dilin diğer türden olan bütün
kullanım alanlarıyla uğraşmaz. Onun, TLP’deki çabası bütün dili, dünya olgularının
tasvirini veren doğa bilimlerinin diline indirgemek değildir. Örneğin gündelik dil
Wittgenstein açısından kusursuzdur. Bu açıdan TLP’de gündelik dile müdahale
etmekten kaçınır. Etik, estetik ve dinsel söylemler, Wittgenstein'a göre yine müdahale
edilmemesi gereken dilsel kullanım alanlarıdır. Wittgenstein'ın Tractatus’ta olgusal
dilin yanında, sıkıntılı gördüğü ve üzerine tartıştığı diğer dilsel kullanım alanları
doğruluk değeri alabilen mantık ve matematiğin biçimsel ifadeleridir.
Bu açıdan bakıldığında, Wittgenstein’ın TLP’de olgusal dile bir sınır çekme
isteği, onun bilimsel olma iddiasında bulunan ama bilim dışı olan kullanımları bu
alandan temizleme isteğidir. Yani Wittgenstein diğer dilsel kullanım alanlarından,
bilim dilinin sınırlarına doğru taşmaların önüne geçmek ister. Bu tarz taşmalar ise
kendini en belirgin şekilde geleneksel felsefe dilinde gösterir. Doğa bilimlerinin
olgusal diline böylesi bir istekle sınır çekilerek, bu konu olduğu yerde bırakılır. Bunu
TLP'nin sonuna doğru daha belirgin şekilde görebiliriz. Çünkü Wittgenstein burada
daha önemli bir bölüm olarak nitelendirdiği bir bölümden bahseder; yani “mistik
olan”dan.
Wittgenstein'ın TLP'deki çabasını bu isteği de göz önünde bulundurarak
değerlendirmeye devam edelim. Söylenebilen ve söylenemeyen arasında bir ayrımla
birlikte Wittgenstein açısından tüm dilsel ifadeler anlam açısından üç farklı başlık
altında toplanabilir;
1-) Anlam-lı ifadeler: Dünya olgularını tasvir eden içeriksel önermelerden
oluşan doğa bilimlerinin ifadeleri. Bu tarz ifadeler doğruluk değeri alabilirler.
(Söylenebilen)
37
2-)Anlam-sız ifadeler: Biçimsel önermelerden meydana gelen ve dünya
olgularını tasvir etmeyen matematik ve mantıksal ifadeler. Bu tarz ifadeler doğruluk
değeri alabilirler. (Söylenemeyen ama gösterilebilir olanlar.)
3-)Anlam-dışı ifadeler: Etik, estetik, dinsel söylemler, Tractatus' un metafizik
ifadeleri. Bu tarz anlam-dışı ifadeler doğruluk değeri alamazlar. (Söylenemeyen)
Bu açıdan Wittgenstein'ın erken dönem dil çalışmasını bu bölümde öncelikle
anlam-lı ifadelerin yer aldığı olgusal dil açısından ele almanın yerinde olacağını
düşünüyoruz. Olgusal dili ise iki farklı bağlamda resim teorisi ve mantık teorisi
ekseninde değerlendireceğiz. Bu değerlendirmenin ardından anlam-sız ifadelerin yer
aldığı mantık ve matematik dili “söylemek ve göstermek” arasındaki ayrımdan
hareketle değerlendirmeye çalışacağız. Dilin diğer tarzda olan anlam-dışı ifadelerini
ise tezde eşik konum olarak gördüğümüz bölümde açıklığa kavuşturmak
gayesindeyiz.
1.4.3.1. Resim Teorisi Ekseninde Olgusal Dil'in “Anlam-lı” İfadeleri
Wittgenstein'ın erken dönem dil araştırmasının temel sorularından biri
sınırlarını çekmeyi umduğu olgusal dilin dünyayı nasıl temsil edebildiğine ilişkin
sorundur. Bu anlamda Wittgenstein, olgusal dilin ontolojik taleplerini yerine
getirebilmek amacıyla, TLP’nin başlangıç önermelerine dünyanın yapısına ilişkin
değinilerle başlar. Sonradan üzerine tartışılan düşünce, resim ve dilin yapısıyla ilgili
çözümlemelerde uğranılan tüm basamaklar, aslında başlangıç değinilerine, bu
bölümde yapılan çözümlemelere gönderim yaparak ilerler. Wittgenstein’a göre
olgusal dilin belirgin bir anlamı ifade edebilmesi için belirgin bir yapıya sahip
olabilmesi gerekir. Aynı şekilde dünyanın da olgusal dilde temsil edilebilmesinin
temel koşulu, onun bu dil ile aynı belirgin mantıksal yapıya sahip olabilmesidir.
Olgusal dil dünyayı temsil ettiğine göre, ona bağımlıdır. Bu anlamda TLP'de
dünyanın yapısının mantıksal çözümlemesi ilk sırada yer alır. Böylece öncelikle
38
olgusal dilin ontolojik talepleri yerine getirilerek, bu dil temsili bir yapı içerisinde ele
alınır.134
Dünyanın yapısına dair yapılan mantıksal ontolojik belirlemelerin ardından,
mantıksal yapı iskelesi bir anlamda dünyanın yansıladığı düşüncenin duyusal
algılanabilir ifadelerini ortaya koymaya yarayan önermelere bağlanır. Bir önerme
içinde, bir düşünce, duyumlar aracılığı ile algılanabilir bir ifade bulur.135 Bu izdüşümsel ilişkinin mantığıyla birlikte olanak kazanır. Dünyanın yapısal olarak ortaya
konulmaya çalışıldığı ilk bölümde, dünyanın şeylerin değil, olguların toplamı
olduğunu söylemiştik. Bu anlamda dünya olgulardan oluşur. Dünyayı betimleme
olanağı ise bu olguları işaret eden önermeler aracılığı ile mümkün olur. Önermenin
algılanabilir göstergeleri (sesli ya da yazılı) mümkün bir durumun iz-düşümü olarak
kullanılır. Bu bağlamda bir önerme göstergesi gerçeklik ile iz-düşümsel bir ilişkiye
sahiptir.136
“Düşünceyi ifade etmemize yarayan göstergeye, önerme göstergesi diyorum.
Önerme de, dünya ile iz-düşümsel ilişkisindeki önerme göstergesidir.”137
Wittgenstein dünyanın tözü olarak nesnelere işaret etmişti. Olgusal dilin
mantıksal çözümlemesinde ise nesnelerin yerini önerme içindeki adlar karşılar.138
Nesnelerin tek başlarına var olmalarını düşünmenin olanaksız olması gibi, bir adlar
sınıfı da tek başlarına bir anlamı dile getirmezler. Anlam ancak nesnelerin belirli
tarzda ilişkiler içinde yer aldıkları herhangi mümkün bir olguyu dile getiren
(resimleyen) önermeler içinde mümkün olur. Dünyanın olgularının bir nesneler
karışımı olmaması gibi, önerme de bir sözcük karışımı değildir. Nesnelerin belirli
134
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein: İki Kere Felsefe, s.216,217
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 3.1
136
Glock, a.g.e., s. 315
137
Wittgenstein, TLP., 3.12
138
Bkz.: Anscombe, a.g.e., s.26
135
39
tarzda ilişkilerine tekabül eden bir olgunun eklemli bir yapıda olması gibi, önerme de
adların belirli bir bağlamından oluşur ve eklemli bir yapıya sahiptir. 139
Wittgenstein, adların belirli bir bağlamından oluşan ve önermeyi ifade eden
önerme göstergesinin de bir olgu olduğunu söyler. Bu belirleme ile birlikte
Wittgenstein, önerme göstergesinin bir sözcük olarak algılanmasına yönelik hatalı
yaklaşımların önüne geçer. Çünkü önerme göstergesinin bir olgu olduğu, yazının
alışılmış ifade etme biçimince örtülür ve özünde yazılı bir önermede, önerme
göstergesi bir sözcükten farksızmış gibi görünür. Önerme göstergesi nesnelerin
herhangi bir ilişki içinde yer aldığını değil, nesnelerin belirli tarzda yer aldığı bir
olgu durumunu dile getirir. Bu bağlamda Wittgenstein, “ “karmaşık ‘aRb’ işareti,
a’nın b’yle R ilişkisi içinde olduğunu söyler”, değil: “ a’nın b’yle belirli bir ilişkide,
aRb olduğunu söyler.” ”diye belirtir.140
Bu açıdan bakıldığında, önerme açısından anlam ancak bir önermenin bir
olguyu temsil ediyor olabilmesiyle sınırlandırılır. Wittgenstein bu bağlamdan
hareketle bir önerme göstergesinin bir olgu olduğunu söyler.141 Wittgenstein'ın
dünyanın ontolojik olarak yapısının ortaya konulması işlemindeki yalın nesne talebi,
anlamın belirgin olması için yalın gösterge (das einfachen Zeichen / simple sign)
talebine dönüşür.142 Bu talep ile birlikte gerçekliğin bir model ilişkisi içinde ifade
edilebilmesi mümkün olur. Bir önerme içindeki yalın göstergeler adlardır. Ancak
nesnelerin belirli bağlantılar içinde yer aldıkları durumlar, adların belirli
bağlantılarından oluşan önermeler içinde betimlenebilir. Bu anlamda bir önerme
ancak emprik içeriğe sahip bir olguya işaret ediyor ise bir anlama sahiptir. Bir sözcük
tek başına hiçbir anlamı ifade etmez. Wittgenstein’a göre, ancak "Durumlar
betimlenebilir, adlandırılamaz. (Adlar noktalara benzer, önermeler ise oklara, onların
anlamı vardır.)"143
139
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 3.141
a.e., 3.1432
141
Bkz.: a.e., 3.14, 3.142
142
Bkz.: a.e., 3.23
143
a.e., 3.144
140
40
Wittgenstein önerme ve onun oluşturucu öğeleri olan adları, anlam (der Sinn /
sense) ve yönletim (die Bedeutung / meaning) ilişkisi bağlamında birbirinden ayırır.
Yalnızca olanaklı bir olguyu temsil eden bir önerme bir anlama sahiptir. Bir ad ise
ancak kurucu öğesi olduğu o önerme bağlamında bir yönletime sahiptir.144
Wittgenstein bu ayrım ile birlikte önerme ve onun oluşturucu öğesi olan adların
gerçeklik ile ilişkisini ortaya koyar. Önermeler birer ad değillerdir. Çünkü eğer bir ad
olsalardı, gerçeklikte onlara denk düşecek mantıksal nesnelerin var olması
gerekecekti. Adlar ise gerçeklikte var olan nesnelere yönletim yaparlar. Gerçeklikte
bir önermeye tekabül eden şey, onun doğru mu yoksa yanlış mı olduğuna bağlıdır.
Yani bir önermenin doğruluk koşulları ancak gerçeklikle karşılaştırıldığında
belirlenebilir. Bu bağlamda önerme henüz gerçeklikle karşılaştırılmaksızın çift
kutuplu olarak bir anlamı (der Sinn / sense) ifade eder. Yani bir önermeyi
anladığımızda onun doğru olduğunda veya yanlış olduğunda neyin durum olduğunu
karşılaştırma nesnesi olmaksızın bilebiliriz. Önermenin yönletimi (die Bedeutung /
meaning) ise gerçekten ona tekabül eden olgudur.145
Wittgenstein bir önermenin ancak emprik içeriğe sahip bir olguya işaret
ettiğinde bir anlamının olması öncülünden hareketle, olgusal dilin sınırlarına dair
temel bir ilkenin tespiti işlemine yönelir. Temsil edilen şey (gerçeklik) ile onun
temsili modeli, yani onu olduğu şekliyle betimleyen bir resmi (önermeler) arasında
yapısal olarak bir özdeşliğin olması gerekir. Bu yüzden gerçekliğin temsil
edilebilmesi için, kendileri yoluyla gerçekliği temsil etmek istediğimiz önermelerin
gerçeklik ile aynı yapıda olması gerekir. Yani önermenin öğeleri ile gerçekliğin
öğeleri yapısal olarak aynı ilişkiler içerisinde yer almalıdır. Bu ilişkiye olanak
sağlayan temel ilke ise, bir önceki bölümde gerçekliğin mantıksal resimlerine olanak
sağlayan temel ilke ile aynıdır. Bu da resim teorisini oluşturan olgusal dilin
resimleme biçimidir.146 Bu bağlamda resim teorisi ekseninde “anlam-lı” bir önerme
144
Wittgenstein, TLP., 3.3
Bkz.: Wittgenstein, Notes on Logic, s. 93-94
146
Bkz.: Hadot, a.g.e., s.27
145
41
dünya olgularının mantıksal bir resmi olarak değerlendirilir. Wittgenstein açısından
"... Önerme ancak bir resim olması kadarıyla bir şey söyler."147
Wittgenstein’ın TLP’deki önerme çizgisini takip edecek olursak, dünyanın
daha öte çözümlemeye imkan vermeyen en küçük yapı taşlarını ortaya koyma çabası,
aynı şekilde dünyanın temsil edildiği dilde de kendini gösterir. Dünyanın tözü olan
nesnelere karşılık, dilde daha öte çözümlemeye imkan vermeyen adlar denk düşer.148
Adların bir bağlamı, zincirlemesi en yalın önerme şekli olan temel önermeleri
meydana
getirir.
Dünya
olgularının
karmaşıktan
en
basite
doğru
giden
çözümlemesinde, nesneler arasındaki basit birimsel belirli tarzda ilişkilerin yer aldığı
atomik olgu durumlarına ulaşmıştık. Bu basit ilişkiler bize tikel nesnelerin verilmesi
ile kuruluyordu. Dilde ise tikel nesneleri, dilin en küçük yapı taşları olan adlar
karşılar. Dünyanın en basit olguları olan atomik olgulara, önermenin en basit şekli
olan, temel önermeler denk düşer. Bu bağlamda olgusal dilin bir anlamı dile getiren
en küçük birimleri temel önermelerdir. (der Elementersatz / elemantary proposition)
Bir önermenin oluşturucu öğeleri olan adlar birbirleriyle belirli tarzda bağlantılı
olarak temel bir önermeyi meydana getirirler. Bir önerme içinde sözcükler ancak
belirli bağlantılarla düzenlenerek bir anlamı ifade edebilir. Wittgenstein’a göre,
“Temel önermeler adlardan oluşur. Adların bir bağlamı, birleşimidir.”149
Wittgenstein’ın kurmaya çalıştığı mantıksal yapı iskelesinin üçüncü basamağı
olan, olgusal dilin kurucu öğeleri, temel önermelerdir. Temel önermelerin varlığını,
mantığın uygulamaları ortaya koyar. Uygulamaya bağlı olan, önceden mantık ile
ortaya çıkarılamaz.150 Olgusal dilin temelleri a priori olarak temel önermeler
aracılığı ile kurulur. Mantığın a priori uygulamaları olgusal dilin temel önermelerden
meydana geldiği düşüncesini ortaya koyar. Dilin kendisinden yola çıkarak temel
önermelerin varlığı ortaya koyulamaz.151 Wittgenstein’a göre, “Temel önermelerin
147
Wittgenstein, TLP., 4.03
Bkz.: Anscombe, a.g.e., s.26
149
Wittgenstein, TLP., 4.22
150
Bkz.: a.e., 5.557
151
Bkz.: Çakmak, Logico-Philosophicus’un Temel Özellikleri, s.182
148
42
var olmaları gerektiğini saf mantıksal gerekçelerle biliyorsak, bunu, önermeleri
çözümlenmemiş biçimleriyle anlayan herkes bilmelidir.”152
Wittgenstein’ın mantık araştırmasının temelini oluşturan, dünyanın ve dilin
aynı mantıksal yapıya sahip olduğu şeklindeki varsayımı, bir anlamda adların bir
yönletimi ve temel önermelerin bir anlamının olduğu varsayımıdır. Mantıkta, hiçbir
şekilde herhangi bir mantıksal olgu ya da mantıksal bir objenin deneyimi
varsayılmaz. Wittgenstein, adların bir yönletimi, temel önermelerin de bir anlamı
olduğu şeklindeki varsayımdan kalkarak, bir önermenin çift kutuplu resimler olduğu
şeklindeki görüşe ulaşır. Bu görüş, temellerini mistik bir şeyden alır. Bu mistik bir
deneyimdir. Dünyanın var olmasının deneyimidir. Yani dünya üzerinde basit
nesneler vardır. Biz de onlara yönletim yapan adlar veririz.153
Böylece Wittgenstein’ın ortaya koymaya çalıştığı mantıksal dilin anlam
kuramı ortaya çıkar. Temel önermeler belirli bir anlamı ifade eden en küçük ve
birbirinden bağımsız birimlerdir. Bir temel önermenin varlığından yola çıkarak başka
bir temel önermenin var olduğunu söyleyemeyiz. Bir temel önermenin karşılık
geldiği olgu mevcutsa doğru, değilse yanlıştır. Böylece dünyanın tam bir
betimlemesi bütün temel önermelerin verilmesi ve bunlardan hangilerinin doğru
hangilerinin yanlış olduğunun ortaya konulması ile mümkün olabilir. 154 Böylece
temel önermelerin doğruluk koşulları, onların her birinin birbirinden bağımsız olarak
ortaya koydukları olguların var oluş ve var olmayış olanaklarına bağımlı hale
gelir.155
Dünyanın yapısal çözümlemesinde nesneden atomik olgulara, oradan da
karmaşık olgulara doğru ilerleyen yapısal kuram, Wittgenstein’ın ortaya koyduğu
mantıksal dilde, adlardan temel önermelere, oradan da karmaşık önermelere doğru
ilerler. Karmaşık önermelerin doğruluk koşulları çözümlendiklerinde ulaşılan en
basit şekilde adların bir bağlamı olan temel önermeler aracılığı ile belirlenir.
152
Wittgenstein, TLP., 5.5562
Bkz.: Glock, a.g.e., s. 200
154
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.25, 4.26
155
Bkz.: a.e., 4.3
153
43
Karmaşığı konu edinen bir önerme onun içindeki en basit önerme şekli olan temel
önerme ile içsel bir ilişkiye sahiptir. İçinde karmaşıktan söz edilen temel önerme var
değilse anlamsız değil salt yanlıştır. Bu bağlamda karmaşık yapıdaki önermeler temel
önermelerin doğruluk işlevleridir. Wittgenstein bu bağlamda, “Önerme (karmaşık),
temel önermelerin doğruluk işlevidir. Yalın önerme kendi kendisinin doğruluk
işlevidir.” diye belirtir.156
Şimdi, resim teorisi ekseninde Wittgenstein açısından olgusal dilin dünya ile
nasıl bir ilişkisinin olduğunu değerlendirecek olursak şu şekilde bir denkliğe ulaşırız.
Dünyanın nesnelerine karşılık olgusal dilin adları denk düşer. Dünyanın atomik
olgularına ise olgusal dilin temel önermeleri karşılık gelir. Dünyada karmaşık yapıda
yer alan olguları ise yine dilde karmaşık bir yapıda olan önermeler karşılar. Bu
denkliği aynı şekilde genelleyecek olursak olgusal dil temel önermelerin bütünü
olarak görünür. Dünya ise atomik olgu durumlarının toplamı olarak karşımıza çıkar.
Bu bağlamda ele alındığında dünya nesnelerin toplamı olarak değil, bir olgular
bütünü olarak kavranır. Wittgenstein’ın ulaşmaya çalıştığı olgusal dil ekseninde,
TLP'nin ilk değinisinde dünyayı şeylerin değil olguların bütünü olarak görüşü, aynı
şekilde dile baktığında dili de önermelerin toplamı olarak kavramasına yola açar.157
1.4.3.2. Mantık Teorisi Ekseninde Olgusal Dil'in “Anlam-lı” İfadeleri
Wittgenstein yukarıda açıklamaya çalıştığımız şekilde “söylenebilen ve
söylenemeyen” arasında bir ayrım yaparak erken dönem dil çalışmasının içeriğini
belirler. Wittgenstein’ın erken dönemindeki ilgisi bu bağlamda cümleler değil,
olgusal dili meydana getiren önermelerdir. Wittgenstein Tractatus'ta ondalık sayılara
ayrılmış, bireysel önermelerle ilerleyen bir sistem kullanır. Bu sistem bir taraftan
önermelerin mantıksal önemini vurgularken, diğer taraftan kitabın özünü de ortaya
serer.158 Önermeler Wittgenstein’a göre dilin kurucu öğeleridir ve dil araştırmasının
temelini de önermenin doğasını aydınlatma işlemi oluşturur. Bu işlem filozofa göre
156
Wittgenstein, a.e., 5
Bkz.: Hadot, a.g.e., s.48
158
Bkz.: Glock, a.g.e., s.363
157
44
mantığın temellerinden hareketle a priori olarak gerçekleştirilebilir. Dilin ve
dünyanın yapısını ortaya koyma işlemi, önermenin doğasının aydınlatılması işlemi
ile birlikte gerçekleşir.159 Bu anlamda mantıksal yapı iskelesi ancak mantıktan
hareketle, temellerine önermenin yapısının aydınlatılması işlemi yerleştirilerek, onun
üzerine çıkılacak olan dil ve onun bağlanacağı dünya basamakları üzerinde inşa
edilebilir. Bu şekilde inşa edilen bir dil, mantığın temellerinden hareketle ortaya
çıkan önermelerden oluşur.
Wittgenstein’ın, mantığı felsefenin temeli olarak gördüğünü söylemiştik. Dil
ve dünya üzerine her türlü yapısal araştırmanın temelini de mantığın araştırılması
işlemi oluşturur. Çünkü dünyanın ya da dilin yapısı, bizi dilin ya da dünyanın
mantığını araştırmaya sevk eder. Wittgenstein’a göre bütün bilimlerin temelinde
mantık yer alır.160 Bu bağlamda dilin mantığını aydınlatma işlemi, dilin kendisinden
yola çıkarak gerçekleştirilemez. Her türlü dilsel kullanım, mantığın imkanları
dahilinde tezahür etmesine rağmen, dayandıkları mantıksal yapıyı saf olarak
göstermezler. Wittgenstein, buna örnek olarak, gündelik dilin insan organizmasının
bir parçası olduğunu ve ondan daha az karmaşık olmadığını, bu bağlamda dilin
mantığını gündelik dilin kendisinden yola çıkarak ortaya koymanın insan için
imkansız olduğunu söyler. Çünkü insan her sözcüğün nasıl ve neyi işaret ettiğini
bilmeksizin, her türlü anlamın ifade edilebileceği diller kurma yetisine sahiptir.161
Wittgenstein bunun en iyi örneğini matematikte görebileceğimizi söyler. Çünkü
matematik içinde insanlar geçmiş dönemlerde, neye yönletim yaptıklarını ya da
hiçbir
şeye
yönletim
yapmadıklarını
bilmeksizin,
sayılar
için
simgeler
kullanmışlardır.162
Wittgenstein açısından bu bağlamda öncelikle önermenin yapısının tanınması
gerekir. Wittgenstein gündelik dilin önermenin yapısını örttüğünü düşünür. Çünkü
gündelik dil, bağıntıların yüklemler gibi görünmesi, yüklemlerin adlar şeklinde
algılanması ve benzeri şekillerde birçok örtü içinde önermenin yapısını gizler. Bu
159
Bkz.: Çakmak, Logico-Philosophicus’un Temel Özellikleri, s.181
Bkz.: Utku, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, s.37
161
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.003, Krş. Notes on Logic, s. 95
162
Bkz.: Wittgenstein, Notes on Logic, s.96
160
45
bağlamda, Wittgenstein, dil araştırmasına sıradan olgu söyleminden yola çıkarak
hareket kazandırmasına rağmen, sıradan olgu söylemlerini günlük yaşamda ve
bilimde kullanıldıkları gibi bırakmaz. Dil tarafından gizlenen düşüncenin gerçek
biçimlerinin, içerisinde dile geldikleri dilin mantıksal olarak çözümlenmesi ve dilin
bir anlamı ifade eden en küçük birimleri olan temel önermelere ayrıştırılması ile
ortaya çıkarılabileceğini düşünür. Bu açıdan, ancak mantıksal araştırma ile dilin,
dilden hareketle de dünyanın mantıksal temellerinin ortaya koyulabileceğini
düşünür.163
Mantık ise Wittgenstein’a göre, a priori olarak mevcuttur ve “Mantığın a
priori olması, bizim mantık-dışı düşünebiliyor olamamamıza dayanır.”164 Bu
anlamda mantık kendine başka bir dayanak bularak ortaya çıkmaz. Fakat dilin ve
dünyanın yapısal çözümlemesi mantığa dayanır. Böylece her türlü dilsel ifade
biçiminin yapısı ile mantığın yapısı arasında bir ortaklık olduğu görüşü, mantıksal
araştırma ile dilin düşünce tarafından örtülen yapısının ortaya konulabileceği
şeklindeki görüşü ortaya çıkarır.165
Bu bağlamda ele alındığında Wittgenstein, Tractatus'ta mantıksal bir dile
ulaşmaya çalışır. TLP’de kurmaya çalıştığı bu mantıksal dil, belirli bir bağlam
açısından ele alınır. Doğa bilimlerinin biçimsel ve içeriksel taleplerinin yanı sıra,
mantığın ve matematiğin biçimsel taleplerine de cevap verebilecek bir dile ulaşmaya
çalışır. Dil eleştirisi bu talepler bağlamında ele alınır. Wittgenstein bu taleplerden
yola çıkarak, mantık, matematik ve doğa bilimlerinde ortaya çıkan ifade sorunlarını
ortaya koyup çözümleyerek, bunların etkisiyle ortaya çıkan felsefi karışıklıkları da
gidermek ister.166
Wittgenstein erken döneminde felsefi karışıklıkların temel olarak bir anlamı
ifade etme güçlüğünden kaynaklandığını düşünür. Tractatus’ta anlamı belirgin
şekilde ifade edebilecek bir olgusal dile ulaşmaya çalışır. Böylesi bir olgusal dil
163
Bkz.: Pears, a.g.e., s.59
Wittgenstein, TLP., 5.4731
165
Bkz.: Çakmak, Logico-Phiolosophicus’un Temel Özellikleri, s.181
166
Bkz.: a.e., s.182
164
46
önermelerden meydana gelir. Wittgenstein, TLP'de önermelerin toplamının anlam-lı
ifadelerin dile geldiği olgusal dili oluşturduğunu söyler.167 Önermelerin mantıksal
yapısı Wittgenstein'a göre, anlamı ifade edebilecek şekilde kurulmuştur.168
Bu bağlamda anlam-lı ifadeler ile önermenin genel formuna ulaşılabilir.
Önermenin genel formundan yola çıkarak da her türlü anlamı dile getirişin mantıksal
olanakları belirlenebilir. Önermenin genel formu içinde anlamın dile getirilişleri ve
ifadelerin düzenlenişleri değişebilmesine rağmen, genel formun kendisi sabit kalır,
değişmez.169 Wittgenstein açısından, anlamın olanaklılığı için önermenin doğasının
aydınlatılması
gerekir.
Önermenin
doğasına
yönelik aydınlatıcı
bir işlem
gerçekleştirme çabası, dil çalışmasının içeriğini oluşturur. Wittgenstein, önermenin
yapısal olarak çözümlenmesinden hareketle, dünyanın da yapısal olarak ortaya
koyulabileceğine inanır. Temsili bir yapı içerisinde ele alınan olgusal dil,
önermelerden meydana gelir. Bu açıdan bakıldığında önermenin özünü ortaya
koymakla bütün betimlemenin özü de aydınlatılabilir. Aynı şekilde bu betimlemede
temsil edilen dünyanın özü de aydınlatılır.170
Wittgenstein bir önermeyi dünya olgularının mantıksal bir resmi olarak görür.
Mantıksal bir resim, anlam-lı bir resim olarak bir olguyu betimler. Fakat önermenin
anlamı, olgulardan bağımsız bir yapıya sahiptir. Bir önerme, olguların anlam-lı bir
resmi olarak, mantıksal değişmezler ve ayraçlar ile kurulur. Fakat yukarıda resim
teorisi ekseninde, bir olgunun oluşturucu öğelerine önermenin oluşturucu öğelerinin
denk gelmesi gibi, bu mantıksal değişmezlere ve ayraçlara bir olgu içinde hiçbir şey
denk gelmez.171 Önerme içinde anlamın belirgin olarak ifade edilebilmesinin temel
koşulu, dilin göstergelerinin ne şekilde bir olguya işaret ettiklerinin ve neyi
gösterdiklerinin belirgin olarak tanımlanmasıdır. Bu göstergeler isteğe bağlı olarak
seçilirler. Bir olgunun resmi herhangi bir dil göstergesi ile kurulabilir. Önerme
içindeki en yalın göstergeler adlardır. Adlar, dünya üzerinde hangi nesneye işaret
167
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.001
Bkz.: a.e., 3.31
169
Bkz.: Çakmak, Wittgenstein'da Dil ve Felsefe İlişkisi, s. 142
170
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 5.4711
171
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 25.12.14
168
47
ettikleri belirlenerek tanımlanabilir. Dilin bu en küçük göstergelerinin açımlanmış bir
şekilde ortaya çıkarılması işlemi, anlamın olanaklılığını ortaya koyar. Bir önerme,
ancak içerisinde bulunan göstergelerin belirgin şekilde neyi işaret ettiğinin yani
göstergelerin açık ve seçik olarak ifade edilmesinin ardından, mantıksal söz dizim
kuralları içinde bir anlamı ifade edebilir.172
Mantıksal söz dizim kuralları ise, dil simgelerinin birleşiminin anlam-lı olup
olmadığını tanımlamaya yarar. Bu bağlamda, mantıksal söz dizim kuralları doğruluk
ve yanlışlık sorusundan önce ortaya konulmalıdır. Mantıksal söz dizim kurallarıyla
birlikte dilin göstergeleri ve mantıksal değişmezlerin ne anlama geldikleri, tanımlar
aracılığı ile belirlenir. Mantıksal değişmezler hiçbir şekilde dünya olguları hakkında
bir durumu ifade etmezler. Onlar dilin simgelerinin hangi kurallarla belirlendiğini
yansıtırlar.173 Dil içinde kullanılan simgeler anlamı ifade edebilecek biçimde
mantıksal söz dizim kuralları içinde düzenlenir. Mantıksal söz dizim kuralları,
anlam-lı ifadeleri oluşturan dilsel simgelerin mantıksal işlem kuralları tarafından
ifade edilmesidir. Mantıksal söz dizim içinde anlamın simgeleri, doğruluk işlevleri,
ayraçlar, mantıksal eklemler ve değillemeler ile ifade edilir. Anlamın nasıl ifade
edilebileceği mantıksal söz dizim kuralları aracılığıyla gösterilebilir.174
“Önemsiz görünmesine rağmen, aslında v ve ᴝ g b sözde mantıksal ilişkiler dikkate
değerdir. Mantıksal ilişkiler ayraç gerektirirler –gerçek ilişkilerin aksine.
Doğrusu, bu görünüşte temel işaretlerle birlikte ayraçların kullanılması, onların
gerçek temel işaretler olmadıklarını gösterir. Ve kesinlikle hiç kimse de, ayraçların
bağımsız bir anlama sahip olduğuna inanmayacaktır.” 175
Wittgenstein mantıksal söz dizim kurallarını ortaya sererek, buradan hareketle
genel önerme formunu gösterilebileceğini düşünür. Çünkü mantıksal söz dizim
kurallarını ortaya koyan bütün mantıksal işlemleri temel önermeler içerir. Temel
172
Bkz.: Çakmak, Wittgenstein'da Dil ve Felsefe İlişkisi, s.141
Bkz.: Glock, a.g.e., s.199
174
Bkz.: Çakmak, Wittgenstein'da Dil ve Felsefe İlişkisi, s.143
175
Wittgenstein, TLP., 5.461
173
48
önerme bağlamından hareketle bu mantıksal işlemlerin tanımlarına ulaşabiliriz.
Ulaştığımız tanımlar ise bütün önermelere ortak olan mantıksal sabitlerdir.
Wittgenstein herhangi bir önermenin genelde anlam-lı olabilmesinden önce, bu
mantıksal sabitlerin hangi işlevde kullanıldıklarının ve neye işaret ettiklerinin
belirgin olması ve bu özelliklere sahip olması gerektiğini düşünür.176 Wittgenstein’a
göre "Tek bir mantıksal sabit, bütün önermelerin doğaları gereği, birbirleriyle
ortaklaşa sahip oldukları şeydir."177 Mantıksal sabitlerin, kesin bir şekilde
tanımlanmasının ardından, önermenin doğasının da aydınlatılmış olacağını düşünür.
Çünkü tüm önermelerin ortaklaşa sahip oldukları şey önermenin genel biçimidir. Bu
bağlamda "Genel önerme biçimi, önermenin özüdür."178
Wittgenstein Notebooks'ta tüm görevinin önermenin doğasını açıklamak
olduğunu söyler. Bu da resmi önerme olan tüm olguların doğasını vermek anlamına
gelir. Böylece de tüm varlığın özünü ortaya koyabileceğini düşünür.179 Fakat genel
önerme biçimine uygun şekilde kurulmuş bir önermenin bir anlamı ifade
edebilmesinin bir başka koşulu daha vardır. Bu da önermenin oluşturucu öğeleri olan
adların, sahici birer ad olarak dünyada var olan nesnelere işaret eden bir yönletime
sahip olmalarıdır. Adların yönletimlerinin uygun şekilde seçilmesi ile birlikte,
herhangi bir gösterge dilinde, her olanaklı anlam, betimlemenin uyduğu bir simge
yoluyla ifade edilebilir, betimlemenin uyduğu her simgede bir anlamı ifade edebilir.
Wittgenstein’a göre bir genel önerme biçiminin var olduğunun kanıtı, biçimi
öngörülemeyecek hiçbir önermenin olmamasıdır. Buradan hareketle de, genel
önerme biçimini ortaya koyar. Wittgenstein’a göre, "Önermenin genel biçimi: Bu,
böyle böyledir."dir.180
Wittgenstein mantıksal söz dizim kurallarıyla birlikte, dilde kullanılan
göstergelerin işaret etme yollarını da önermenin özünü aydınlatmak amacıyla ortaya
sererek geleneksel felsefede ortaya çıkan dil yanlışlarını gidermeyi amaçlar. Çünkü
176
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 18.10.14
Wittgenstein, TLP., 5.47
178
a.e., 5.471
179
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 22.1.15
180
Wittgenstein, TLP., 4.5
177
49
geleneksel felsefe de temeline inildiğinde, tıpkı gündelik dilde ortaya çıkan dilsel
yanlışlarla doludur. Gündelik dilde bir göstergenin iki ayrı biçimde nesnelere işaret
edebilmesi ya da iki ayrı işaret etme biçiminin tek bir simge altında toplanabilir oluşu
dilsel yanlış anlamaları da beraberinde getirir. Dildeki göstergeler isteğe bağlı
seçilebilir. Göstergelerin açık ve seçik ifade edilmesi için onların kullanım alanlarını
belirlemek gerekir. Anlamın bulanıklığının temel nedeni dildeki göstergelerin
yeterince tanımlanmış olmaması ve ne şekilde işaret ettiklerinin belirgin
olmayışıdır.181
"Gündelik dilde, çoğunlukla aynı sözcüğün farklı tarzda işaret ettiği ( yani farklı
simgelere bağlandığı ) ya da farklı şekilde işaret eden iki sözcüğün, önermelerde
yüzeysel olarak aynı şekilde kullanıldığı görülür.
Böylelikle, "dır" sözcüğü koşaç olarak, eşitlik göstergesi olarak ve varoluşun dile
getirilişi olarak kullanılır;"var olmak", "yürümek" gibi geçişsiz fiil olarak; "özdeş"
de sıfat olarak kullanılır; bir şeyden konuşuruz, ama bunun yanında bir şey olup
bitiyordur.
‘yeşil yeşildir’ önermesinde, - ilk sözcük bir kişinin soyadı, ikincisi ise bir sıfattır.bu sözcükler yalnızca farklı yönletimlere sahip değildir, bunlar farklı simgeleme
yollarıdır."182
Wittgenstein açısından, dilde bu şekilde ortaya çıkan yanlışları dışarıda
bırakabilmenin yolu mantıksal söz dizim kurallarına boyun eğen bir gösterge dili (die
Zeichensprache / sign-language) kullanmaktadır. Çünkü bu hatalar ancak aynı
göstergenin farklı simgelerde kullanılmadığı ve iki ayrı şekilde işaret eden
göstergenin de aynı simgede kullanılmadığı bir gösterge dili tarafından dışarıda
bırakılabilir.183 Simgeler böylesi bir gösterge dili içerisinde tanımlarla belirlenerek,
mantıksal söz dizim kuralları içinde anlam-lı kullanımlarda birbirinden ayırt
edilebilir. Böylece en temel dilsel yanlış anlamalardan oluşan bütün geleneksel
181
Bkz.: Çakmak, Wittgenstein'da Dil ve Felsefe İlişkisi, s.142-143
Wittgenstein, TLP., 3.323
183
Bkz.: Marie McGinn, a.g.e., s.30-31
182
50
felsefi sorunlar, ancak anlamın olanağını veren simgelerin açık ve seçik olarak ifade
edilmesinin ardından ortadan kaldırılabilir.184
Önermeyi meydana getiren göstergelerin belirgin şekilde ifade edilmesi, bir
önermenin bir olgu durumunun resmi olabilmesinin temel koşuludur. Çünkü
mantıksal olarak kuralına göre kurulmuş her önerme, bir olgu durumunun resmi
olarak bir anlamı ifade etmeyebilir. Mantıksal söz dizim kurallarına uygun şekilde
kurulmuş bir önermenin bir anlamı ifade edebilmesi için, oluşturucu öğelerinin her
birinin bir gönderime sahip olması gerekir.185 Fakat kuralına uygun şekilde
kurulmasına rağmen, her önerme böylesi bir koşulu yerine getirmeyebilir. Örnek
olarak: "Sokrates özdeştir." önermesi kuralına uygun olmasına rağmen, anlam-lı bir
önerme değildir.186 Bunun nedeni "özdeş" olmaya hiçbir sıfat gönderiminin
verilmemiş olmasıdır. Bu bağlamda Wittgenstein açısından gönderimi olmayan bazı
öğelerden oluşan "Sokrates özdeştir." gibi bir ifade “anlam-dışı”dır.187
Wittgenstein geleneksel felsefenin bu tarz yanlış anlamalarla dolu olduğunu
düşünür.188 Geleneksel felsefe dili bu şekilde neye gönderim yaptığı belli olmayan
kavramlar üzerine konuşur. Wittgenstein bu bağlamda geleneksel felsefi problemleri
ortadan kaldırmak amacı ile Tractatus'ta anlamın kesin bir şekilde ifade edilebileceği
bir dile ulaşmaya çalışır. Dünya olguları üzerine, betimleyici bir şekilde konuşan
olgusal bir dilin sınırları çizilerek, diğer türden ifadelerin bu alana kaymasına yönelik
hataların önüne geçilmeye çalışılır. Böylelikle anlam-lı ifadeler yalnızca doğa
bilimleri tarafından ortaya konabilir. Doğa bilimleriyle aynı yapıda olan bir olgusal
dilin doğruluk ve yanlışlığına dair, kesin çözümlemeler de yapılabilir.
Olgusal dildeki bir önerme, bir dünya olgusunun anlam-lı bir resmidir.
Önerme, ancak bir olgunun resmi olabilmekle gerçeklikle uyuşur ya da uyuşmaz.189
Anlam-lı bir resim olma özelliğine sahip olan bir önermenin doğruluk koşulları
184
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 3.324-3.325
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 2.9.14
186
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 5.473, 5.4733
187
Bkz.: Çakmak, Wittgenstein'da Dil ve Felsefe İlişkisi, s.144
188
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.003
189
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 2.10.14
185
51
mantıksal değişmezler uyarınca belirlenir. Bu bağlamda doğruluk ve yanlışlık
sorunundan önce bu mantıksal değişmezlerin kesin olarak tanımlanması gerekir.190
Bu koşulları yerine getiren anlam-lı ifadeler, olgusal dildeki bir önerme olarak,
gerçeklikle karşılaştırıldığında doğruluk ya da yanlışlıklarına dair kesin bir saptama
yapılabilir. Wittgenstein, böylece felsefeyi doğa bilimlerinden kesin olarak ayrı bir
konuma yerleştirir. Çünkü felsefede önermeler yoktur. Felsefe yapmanın sonucunda
önermelere ulaşılmaz. Bu bağlamda felsefe ifadeleri doğruluk değeri de almazlar.
Wittgenstein’a göre felsefe çalışması bilimlerin altında ya da üstünde ama yanlarında
durmayan bir uğraştır.191
190
191
Bkz.: a.e.. 7.12.14
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.111
52
2. BÖLÜM: SÖYLEMEK VE GÖSTERMEK AYRIMINDAN HAREKETLE
OLGUSAL DİLİN DIŞI
Wittgenstein Russell’a gönderdiği ünlü bir mektupta Tractatus’un ana
düşüncesinin yalnızca neyin söylenebilir olduğu bağlamında bir sınır çekme girişimi
değil, aynı zamanda da söylemek ve göstermek arasındaki ayrımını ortaya koymak
olduğunu belirtir. Bu ayrım, önermelerle neyin ifade edilebilir (söylenebilir) olduğu
ve önermelerle neyin ifade edilemez (söylenemez) fakat yalnızca “gösterilebilir”
(Zeigen / Showing) olduğu arasındaki temel ayrılığa işaret eder. Wittgenstein’ın
erken dönem felsefesi açısından, söylemek ve göstermek arasındaki bu ayrımı doğru
şekilde çizmek, filozofa göre felsefenin merkezi problemi olarak sunulur. İlk bakışta
anlaşılmaz olarak görülen bu düşünce, filozof açısından önemli felsefi problemlere
kesin bir çözüm getirecektir.192
Wittgenstein’ın, felsefenin merkezine yerleştirdiği söylemek ve göstermek
arasındaki ayrımın en büyük önemi, sembolik temsilin özü hakkındaki önermelerle
birlikte, değerler alanına ait mistik ifadelerinde filozof açısından “söylenemeyenler”
fakat kendisini “gösterenler” olarak nitelendirilmesidir. Olgusal dil açısından bu iki
ifade şekli de yasaklanır. Wittgenstein, mantıksal yapının betimlenemeyeceği, yani
söylenemeyeceği kabulü ile birlikte yeni bir düşünceye varır. Bu da filozofun
söylenebilir olanı ortaya koymakla birlikte, söylenemez olanı açıkça işaret edeceğine
yönelik düşüncesidir.193 Bu anlamda, Wittgenstein açısından, söylemek ve göstermek
arasındaki ayrım merkezi bir önem arz eder. Şimdi Wittgenstein’ın felsefi
problemlerin merkezine yerleştirmiş olduğu söylemek ve göstermek arasındaki
ayrımdan hareketle, felsefe problemleri ekseninde çözümleyici olarak nitelendirilen
bu düşünceyi açıklamaya çalışacağız.
Öncelikli olarak Tractatus’ta nelerin gösterilebilir olduğu üzerinde durmak
yerinde olacaktır. Bu bağlamda P.M.S. Hacker’ın yapmış olduğu, nelerin
192
193
Bkz.: Brian McGuinness, a.g.e., s.98, to B.Russell 19.8.1919
Bkz.: Glock, a.g.e., s.330
53
gösterilebilir olduğuna dair bir listelemeye başvuracağız.194 Hacker’a göre,
Wittgenstein’ın Tractatus’un 6.522 no’lu önermesinde ileri sürdüğü “Kelimelerle
ifade edilemeyen aslında vardır. Onlar kendi kendilerini gösterirler…”195 düşüncesi
kitabın bütün içeriğine dair tematik bir okuma sağlar. Herhangi bir şekilde dilin
doğal yapısından hareketle ortaya konmaya çalışılan bir temsil sistemi, kelimelerle
ifade edilemeyen, hakkında konuşulamayan fakat gösterilebilir olan, bir içerik
taşımalıdır. Buradan hareketle Hacker, Wittgenstein açısından gösterilebilir olanları
10 ayrı başlık altında toplar.
1-)Dil, düşünce ve gerçeklik arasındaki uyum: Tezimizin daha önceki
bölümlerinde Wittgenstein’ın, Tractatus’ta dil, düşünce ve dünya arasında mantıksal
bir yapı uygunluğu olduğuna yönelik bir varsayımdan hareket ettiğini söylemiştik.
Wittgenstein açısından, temsil mekanizmaları gereği betimlemenin kendisi
betimlenemez. Bu bölümde Hacker’ın bahsettiği uyum, herhangi bir önerme ve
gerçeklikte onun doğru ya da yanlış olarak betimlemesi arasındaki yapısal
uyuşmadan meydana gelen uyumdur. Böylesi yapısal bir uyuşma, kendi kendinin
betimlemesine izin vermez.196
2-) Semantik: Bir sembolün anlamının ne olduğu söylenemez. İki ayrı
ifadenin özdeş olduğunu açıklamak imkansızdır. Çünkü Wittgenstein’a göre iki ayrı
ifadenin özdeş olduğunu savlamak için, onların neye yönletim yaptıklarını bilmem
gerekir. Ancak onların neye yönletim yaptıklarını bildikten sonra aynı şeye mi yoksa
farklı şeylere mi yönletim yaptıklarını ortaya koyabilirim.197 Bir önerme
Wittgenstein açısından kendi anlamını gösterir. Önerme doğru olduğunda şeylerin
nasıl olduğunu gösterir ve durumun öyle olduğunu söyler.198
3-) Önermeler arasındaki mantıksal ilişkiler: Bir önermenin başka bir
önermeyle çeliştiği ya da bir önermeyi başka bir önermenin takip ettiği söylenemez.
194
Bkz.: P.M.S. Hacker, “Was He Trying to Whistle İt”,The New Wittgenstein, E.d. Alice Crary,
Rupert Read, London-New York, Published by Routledge, 200, s.353-354-355
195
Wittgenstein, TLP., 6.522
196
Bkz.: a.e., 2.171, 4.12-4.121
197
Bkz.: a.e.,6.2322
198
Bkz.: a.e., 4.022
54
Fakat mantıksal bir önerme, başka bir biçimdeki bir mantıksal önerme ile
birleştirilebilir.199 Buna olanak sağlayan şey ise mantıksal önermelerin totolojik
yapısıdır. Bir totoloji, onun kurucu önermeleri ile olan içsel ilişkilerini gösterir.
4-) Şeylerin ve durumların içsel nitelik ve ilişkileri: Wittgenstein “iç ilişki” ve
“özellikler” ifadelerinin filozoflar arasında çok yaygın olan “iç ilişki” ile “sahici”
(dış) ilişki arasındaki karıştırmanın nedenini göstermek için kullandığından bahseder.
Bir nitelik eğer ki nesnenin ona sahip olmaması düşünülemez ise içseldir. Bir şeyin
başka bir şeyle içsel bir niteliğe sahip olduğu ya da içsel bir ilişkiye katıldığı
söylenemez. Örneğin “Buradaki mavi ışık, şu kırmızı ışıktan daha açıktır.” tarzında
bir ifade söylenemez.200 İçsel nitelik ve ilişkilerin söylenemezliği, totolojiler
arasındaki ilişkiyi gündemimize alırsak daha belirgin şekilde anlaşılabilir. Bir
önermenin bir totoloji olduğu söylenemez. Çünkü bu önermenin içsel bir niteliğidir.
Fakat her totoloji, kendi kendisine onun bir totoloji olduğunu gösterir.201
5-) Şeylerin kategorik özellikleri ve türsel sınıflandırmaları: Bir şeyin bilinen
bir kategoriye ait olduğu, kırmızının bir renk olduğu ya da “A”nın bir nesne olduğu
türünden bir şey söylenemez. Çünkü bir şeyin ontolojik kategorisi onun diğer
nesnelerle olan birleşimsel imkanlarından oluşan mantıksal biçimi tarafından
belirlenir. Bir nesnenin mantıksal biçimi, kendisi bir nesne olmadığı için
adlandırılamaz. Bu bütün nesne sınıflandırılmaları için geçerlidir. Uzay, zaman, renk,
önerme, ad, gerçeklik gibi biçimsel ya da sınıfsal kavramlar sahici birer ad
değillerdir. Bu yüzden mantıksal olarak kuralına göre kurulmuş bir önerme içinde
bile olsalar olgusal dil açısından bir anlamı ifade etmezler.
6-) Düşüncenin sınırları: Düşünceye bir sınır çekebilmek için, düşünülemez
olanı da düşünebilir olmamız gerekirdi. Bu bağlamda dilin içinden düşünceye bir
sınır çekilemez.
199
Bkz.: a.e.,6,1201
Bkz.: a.e.,4.122,4.1221, 4.123, 4.124
201
Bkz.: a.e., 6.127
200
55
7-) Dünyanın mantıksal yapısı ve gerçekliğin sınırı: Wittgenstein nesnelerin
toplamının, gerçekliğin bütününe işaret ettiğini düşünür. Böylece toplam gerçekliğin
sınırı kendini temel önermelerin bütünüyle ortaya koyar.202 Dünyanın sınırları
mantığın sınırlarını da oluşturur. Bu bağlamda “dünyada bu var, şu yok” türünden bir
ifade mantığın sınırları dahilinde söylenemez. Çünkü böylesi bir ifade bazı olanakları
dışarıda bıraktığımız varsayımına dayanır. Bu mümkün olsaydı kendimizi mantığın
sınırlarının dışına, yani dünyanın dışına çıkararak sınırların diğer yanından da
bakabiliyor olmamızı sağlardı.203 Mantığın önermeleri totolojilerdir ve hiçbir şey
söylemezler. Onlar dilin ve dünyanın biçimsel-mantıksal-niteliklerini gösterirler.204
8-) Doğa bilimlerinin metafizik ilkeleri: Doğa bilimlerinin nedensellik yasası
gibi temel ilkeleri ancak biçimsel olarak tanımlanabilir. Bu yüzden “Burada doğa
yasaları vardır.” tarzında bir ifade anlam-dışıdır. Ancak Wittgenstein bunun
“söylenemez” fakat “gösterilebilir” olduğunu düşünür.205 Bu da ancak nedensellik
ilkesinin yapısı aracılığı ile dünyanın toplam bir betimlemesinin olanaklılığı ile
gösterilebilir.
9-) Yaşamın metafizik deneyimi: Tek-benciliğin kastettiği şey doğrudur, fakat
bu söylenemez, kendini gösterir. Dünyanın benim dünyam olması da, yalnızca benim
anladığım dilin sınırlarının, benim dünyamı imlemesi ile kendini gösterir.206
10-) Etik, estetik ve din: Wittgenstein etiğin aşkın olduğunu düşünür. Bu
yüzden etikte önerme olmadığını ve etik ile estetiğin bir olduğunu söyler. Çünkü
önermeler değer bildiren bir şeyi dile getiremezler.207
Wittgenstein’ın erken dönem felsefe çalışmasının daha önceki bölümlerde bir
sınır çekme işlemi olarak olgusal dilin sınırlarını belirleme girişimi olduğunu
söylemiştik. Burada da filozof olgusal dilin sınırlarını inşa ederken temsil (resim)
202
Bkz.: a.e., 5.5561
Bkz.: a.e., 5.61
204
Bkz.: a.e., 6.12
205
Bkz.: a.e., 6.36
206
Bkz.: a.e., 5.62
207
Bkz.: a.e.. 6.42, 6.421
203
56
kuramından faydalanır. Temsil kuramının içeriğini bir gösterge (was etwas entspricht
/ what is referring) ve onun yönletim ( das Bezugsobjekt / the object of reference)
yaptığı şey arasındaki ilişki oluşturur. Bu ilişki de Wittgenstein’ın olgusal dilin
temsili karakterini oluşturan bir şey söylemenin dünya olgularına dair bir resim
oluşturmak olduğu düşüncesinin temelini oluşturur. Bu bağlamda dünya olgularına
dair bir şey gösteren olgusal içerikli önermeler betimsel bir işleve sahiptir. Yani
olgusal dildeki ifadeler bir şey söylemelerinin yanı sıra aynı zamanda gösterirler de.
Fakat yansıtıcı özelliğe sahip ifadeler ise yalnızca gösterirler. Onlar bir anlamı ifade
etmez, yani bir şey söylemezler.208 Buradan hareketle Wittgenstein’ın “göstermek”
kavramı açısından bir ayrım yaptığını söyleyebiliriz. Bir önermenin, kendisinin
dışında ( extern / external) bir şey gösteriyor olması betimleyici (descriptive) bir
gösterme işlevidir.209 Yani bir önerme kendi anlamını, dışsal bir ilişki ile betimsel bir
şekilde gösterir.210
Bir şey eğer ki kendisinin dışında bir şey göstermiyorsa, fakat kendi kendisini
içsel ( innen / internal) bir şekilde ortaya koyuyorsa bu yansıtıcı ( reflexiv / reflexive)
bir gösterme işlevidir. Yansıtıcı bir gösteren, belirli bir “X” öğesinin kendi doğasını
yansıtması olanağından meydana gelir. TLP’de bir sembolün kendisi hakkında bir
şey söylemeyip, fakat kendi sembolik özelliklerini yansıtabiliyor oluşu bu sebeple
olanaklıdır. Bu, şu örneği verdiğimizde daha kolay anlaşılabilir. “Bu Türkçe cümle,
kendi kendisini gösterir.” önermesi kendisinin dışında başka bir şeye gereksinim
duymaz. O kendi içsel özelliklerini zaten cümlenin kendisinde gösterir.
Tractatus’ta bir şey söylemeyen yani temsili bir içeriğe sahip olamayan her
türlü gösterme, yansıtıcı olarak tanımlanabilir.211 Bir “X” öğesinin özünde kendini
yansıtıyor oluşu, onun kendi doğasını göstermesidir. Dilde bu şekilde yansıtıcı bir
içeriğe sahip önermeler ise ancak bu şekilde dilin kullanımlarında kendini ortaya
208
Bkz.: Pulıdo, a.g.e.,s.13-14
Bkz.: Guillaume Decauwert, “Saying and Showing: The Single Solution of All the ‘Problems of
Philosophy’ Acoording to Wittgenstein’s Tractatus”, Philosophia: E-Journal of Philosophia and
Culture, A Peer Reviewed Scientific Journal – ISSN: 1314-5606, s.8
210
Bkz.: Wittgenstein, TLP.,4.022
211
Bkz.: Decauwert, a.g.e., s.7-8-9
209
57
koyar. Wittgenstein, TLP’de “Gösterilebilir olan söylenemez.”212 derken, özünde
yansıtıcı bir içeriğe sahip gösterenler sınıfından bahseder. Bu anlamda filozof, bir
önermenin
ya
da
bir
resmin
dünya
hakkında
bir
şey
söylemek
için
kullanılamayacağını değil, onların yapılarının bir doğruluk değerine sahip
olamayacağını ifade etmek ister. Çünkü bir doğruluk değeri alabilmesi için yapının
kendisinin dışında bir şeye ihtiyacı vardır. Bu görüş “Önerme söylediğini gösterir,
yineleme ve çelişme ise hiçbir şey söylemediklerini…”213 düşüncesinden yola
çıkarak daha kolay anlaşılabilir. Çünkü diğer türlü olsaydı, yani Wittgenstein
göstermek kavramını yansıtıcı ve betimleyici olarak kullanmış olmasaydı, onun TLP
ilerledikçe bu bağlamda bir çelişkiye düştüğünü düşünmemiz gerekirdi.214
Wittgenstein böylece, neyin “söylenebilir”, neyin “söylenemez” ve nelerin
“gösterilebilir” fakat “söylenemez” olduğu sorularından hareketle, dilin hangi
şekillerde bir anlamı ifade edebileceği ve dilin ne şekillerde kullanıldığı üzerine bir
araştırma yaparak felsefenin birincil görevi olan dil eleştirisini gerçekleştirir.215
Bir şey söylemek dünya olgularına dair dışsal bir gerçekliğe yönletim
yapmaktır. Yani bir gösterge ifade ettiğinin dışında ayrı bir şeye, bir olguya işaret
eder. Göstermek ise yalnızca kendini yansıtıyor olma, başka bir deyişle kendi
hüviyetini ortaya koyma ediminden meydana gelir. Bu anlamda göstermek düşüncesi
temel olarak bir mantık çalışmasına işaret eder. Çünkü yansıtıcı bir içeriğe sahip olan
gösterilebilenler sınıfı, temel mantıksal-felsefi meselelerden oluşur. Bu meseleler de,
önermenin/resmin yapısal özellikleri, anlamın olanaksal koşulları olarak basit
nesneler, mantıksal doğrular, içsel özellikler, düşünülebilir olanlar, kendi içinde
felsefi tartışmalar, sınırlı bir bütün olarak dünyanın etik, estetik ve mistik anlamı gibi
problemlerden meydana gelir.216
Mantıksal-felsefi meseleler ancak dilin nasıl kullanıldığına dair bir
soruşturma ile ortaya koyulabilir. Wittgenstein söylemek ve göstermek arasındaki
212
Wittgenstein, TLP., 4.1212
a.e.. 4.461
214
Bkz.: Pulıdo, a.g.e.,s.15
215
Bkz.: McGinn, a.g.e., s.28
216
Bkz.: a.e.,s10
213
58
ayrımı bu noktada dilin nasıl kullanıldığını açıklamak için kullanır. Bu ayrımla
birlikte onun amacı, dilde neyin betimlenebilir olduğunu ve neyin betimlenemez
fakat tözsel ( wesentlich / essential) olduğunu ortaya koymaktır.217 Wittgenstein’a
göre, düşünülebilir olan bir dünya gerçeğinden ne denli farklı olsa da onunla ortak
bir şeye (mantıksal-resimsel bir yapıya) sahip olması gerekir. Bu yüzden yapısal olan
tözsel, a priori bir içeriğe sahiptir. Bu bağlamda Wittgenstein, “Tözsel olan durum
olandan bağımsızdır.”218 diye belirtir.
Böylece gösterilebilir olanları yansıtmak ve betimlemek kavramlarını
birbirinden ayırarak yeniden gündemimize alalım. Bu yeni ayrımla birlikte
Guillaume Decauwert’in Fabian Goppelsröder’den aktarmış olduğu başka bir
sınıflamaya başvurmak yerinde olacaktır.219 Goppelsröder’e göre, gösterilebilir
olanlar içeriksel karakterleri sebebiyle üç ayrı sınıfa ayrılır. Birincil olarak, betimsel
göstermek anlamıyla ifade edilebilecek olan gösteren sınıfı, bir önermenin anlamını
gösteriyor olması temel tezinde içerik bulur. İkincil olarak mantığın aşkın
karakterinin gösterilmesi ve son olarak da neyin aşkın olduğunun (mistik)
gösterilmesi, yukarıda ayrıntılı olarak Hacker’den aktarmış olduğumuz ayrıntılı
sınıflamayı daha genel bir şekilde yansıtmak ve betimlemek ayrımı açısından ortaya
koyar. Birinci tarzdaki gösteren sınıfı, betimleyici içeriği sebebiyle aynı zamanda bir
şey söyleyen, olgusal dilin içeriğine işaret eder. Sınıflamanın ikinci ve üçüncü
bölümü ise bu bağlamda yansıtıcı bir içeriğe sahiptir.
Daha önceki bölümlerde olgusal dilin sınırlarını çeken betimsel bir işleve
sahip, aynı zamanda dünya olgularına dair bir şey söyleyen önermeleri anlaşılır
şekilde ortaya koyduğumuza inanıyorum. Şimdi ise Wittgenstein bağlamında bir şey
söylemeyen ifadeleri gündemimize alalım. Bu bölümde Goppelsröder’in ikincil ve
üçüncül olarak tanımladığı gösterenler kategorilerini, bizde iki ayrı başlık altında ele
alarak, dünya olgularına dair bir şey söylemeyen ifadeleri bu ayrımdan hareketle
ortaya koymaya çalışacağız. Birinci başlıkta “anlam-sız” kavramından hareketle
217
Bkz.: Pulıdo, a.g.e., s.16
Wittgenstein, TLP., 2.024
219
Bkz.: Decauwert, a.g.e., s.7
218
59
mantık ve matematik ifadeleri inceleyeceğiz. İkinci başlıkta ise olgusal dilin dışında
konumlanan “anlam-dışı” dil kullanımlarını ortaya koymaya çabalayacağız.
2.1. Mantık ve Matematiğin Anlam-sız İfadeleri
Wittgenstein TLP’de neyin söylenebilir neyin gösterilebilir olduğuna yönelik
soruşturmasında bir anlamda neyin deneyime ait (zufaellig / accidental) yani a
posteriori, neyin ise tözsel (wesentlich / essential) yani a priori olduğuna dair bir
açıklama getirmeye çalışır. Wittgenstein açısından TLP bağlamında daha evvel resim
teorisi ekseninde açıklamış olduğumuz üzere bir önermenin ancak bir resim olduğu
ölçüde bir şey söyleyebileceğini belirtmiştik.220 Bu bağlamda resimsel bir yapıya
sahip olgusal bir önermenin doğruluk koşulları deneyime aittir. Yani bir önerme, bir
karşılaştırma nesnesi olan bir olgu ile karşılaştırıldığında ancak doğru ya da yanlış
olabilir. Mantıksal ifadelere baktığımızda ise onların hiçbir şey söylemeyen, dünya
olgularının resimleri olarak değerlendirilemeyecek olan ifadelerden oluştuğunu
görürüz. Fakat mantıksal ifadeler kendi yapılarını yansıtırlar.221 Wittgenstein’ın
tözsel olan hakkındaki açıklamaları mantıksal söz dizim kurallarına ait olan, a priori
biçimsel
açıklamalardır. Bunlar
“söylemek-göstermek”
arasındaki
ayrımdan
hareketle neyin “gösterilebilir” olduğunu ortaya koymaya çalışan ifadelerdir.
Wittgenstein mantıksal ifadeleri “anlam-sız” (Sinnlos / senseless) kavramı altında
değerlendirir. Wittgenstein’a göre mantıksal ifadeler, “anlam-dışı” (Unsinn /
nonsense) değil, “anlam-sız”dır (Sinnlos / senseless).222
Wittgenstein’ın, söylenemeyenler içerisinde konumlandırmış olduğu mantık
ve matematiğin ifadeleri filozof açısından diğer tarzda söylenemeyenlere karşılık
ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Wittgenstein mantık ve matematiği diğer tarzda
söylenemeyenlerden ayırırken, “anlam-sız” ve “anlam-dışı” kavramlarını işin içine
sokarak bu ayrıma ivme kazandırır. Filozofa göre mantık ve matematiğin ifadeleri
“anlam-sız”dır.
Diğer
tarzda
olan
söylenemeyenler
ise
“anlam-dışı”dır.
220
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.02
Bkz.: Pulıdo, a.g.e., s.16
222
Bkz.: Hacker, “Was He Trying to Whistle İt”, s.4
221
60
Wittgenstein mantıksal ifadeleri sözde önermeler (der Scheinsatze / pseudoproposition) olarak nitelendirir. Sözde önermeler, dilin ve bu bağlamda dünyanın
mantıksal niteliklerini gösterirler, fakat hiçbir şey söylemezler.223 Wittgenstein kendi
anlamı hakkında bir şey söylüyor görünen her gösterge bağlamını bir sözde önerme
olarak tanımlar.224
Wittgenstein
mantık
önermelerinin
totolojiler
olduğunu
söyler.225
Wittgenstein’ın totolojiler ile göstermeye çalıştığı şey, mantıksal sabitlerin temsil
edilemeyeceği düşüncesidir.226 Çünkü TLP’de sınırları çekilmeye çalışılan olgusal
dildeki önermelerin olanaklılığı, nesnelerin sahip oldukları işaretlerin temsil edilme
tarzına dayanır. Fakat olguların mantığı Wittgenstein’a göre temsil edilemez.227
Mantık önermelerinin totolojiler olduğunu dilin ve dünyanın biçimsel-mantıksal
nitelikleri gösterir. Bir totolojinin oluşturucu öğelerini açığa vuran onun özel bağlantı
yolu, onun oluşturucu öğelerinin mantığını karakterize eder. Eğer önermeler belirli
şekillerde bağlandığında bir totolojiyi ortaya koyuyorsa, onlar belirli bir mantıksal
yapıya sahip olmalıdırlar. Bu sayede onların bu şekilde bağlanarak bir totolojiyi
ortaya koymaları, onların bu mantıksal yapıya sahip olduğunu gösterir.228
Wittgenstein’a göre sahici bir önerme gerçekliğe dek uzanır, yani spesifik bir
şey durumunu olumladığını gösterir. Sahici bir önermede, “bir durum, bir yer olarak,
deneyim için kurulur.”229 Onlar “mantıksal yapı iskelesinin yardımı ile bir dünya
kurarlar.”230 Mantıksal önermeler ise böylesi bir işleve sahip değillerdir. Onlar sahici
olmayan, sözde önermeler olarak dünya olgularının ne betimlemeleridir, ne de dünya
olgularına dair bir şey söyleyebilirler.231 Wittgenstein, totolojik önermelerin doğasını
açıklamak için TLP’de doğruluk fonksiyonu kavramından yararlanır. Buradaki
önemli nokta Wittgenstein’ın mantıksal önermelere dair tanımlayıcı bir çabaya
girişmemesidir. Bu noktada mantığın önermelerinin, salt yapısal özellikleri sayesinde
223
Wittgenstein, Notebooks: Notes Dictated to G.E.Moore in Norway, s.107
Bkz.: Glock, a.g.e., s.331
225
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 6.1
226
Bkz.: Pulıdo, a.g.e., s.12
227
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.0312
228
Bkz.: a.e., 6.12
229
a.e., 4.031
230
a.e., 4.023
231
Bkz.: Decauwert, a.g.e., s.12
224
61
ne gösterdiğine yönelik bir teşhis yapar. Bu da sahici önermeler arasındaki mantıksal
ilişkilerin dilin aktüel kullanımında gösterilebildiğine dair bir teşhistir. Mantıksal bir
önermenin önemi şey durumlarının değişkenliği nedeni ile doğrudan kavranamaz.
Fakat önermeler arasındaki mantıksal ilişkilere baktığımızda, mantıksal önermelerin
ne kadar önemli olduğunu kavrayabiliriz. Yani mantıksal önermelerin bize neyi
gösterdiği bu ilişkilere bakarak anlaşılır.232
Martin Pulido’nun aktardığı üzere Joachim Schulte, Wittgenstein’ın yapmış
olduğu bu teşhisi grafiksel olarak şu şekilde açıklar: Schulte’ye göre doğruluk
tablosu, şema ve temsil mekanizmaları (hepsi kendi yöntemleri ile) mümkün
olduğunca açık şekilde mantıksaldır. Onların mantıksal oluşları, onlar üzerine
konuşma olmaksızın, yapılarında yansır. Wittgenstein “Bu odanın içinde kitaplar ya
da gergedanlar var.” “(K v G)” biçimindeki bir önermeyi, doğruluk fonksiyonu
tablosunda, önermenin doğruluk koşullarını, önermenin bileşenlerini temel alarak
inceler. Bu önermenin bileşenleri olan “K” ve “G”nin doğruluk koşulları sembollere
bakılarak
bulunamaz.
Onların
doğru
olup
olmadığı
ancak
gerçeklik
ile
karşılaştırılarak anlaşılabilir. Bu bağlamda önerme bir anlama sahiptir ve gerçekliğe
dair bir şey söylediği iddiasındadır.233
Fakat totolojiler olarak mantıksal önermeler böylesi bir yapıya sahip
değillerdir. “Bu araba mavidir ya da değildir.” gibi bir önerme sonuç olarak bir
gerçekliğe bağlanmaz. Böylesi bir önermede bir durumun doğru ya da yanlışlığından
evvel, böylesi bir doğruluk koşulunun var olmadığını görürüz.234 Böylece totolojiler
ve çelişmeler hiçbir olanaklı durumu temsil etmezler, yani dünya olgularına dair bir
şey söylemezler.235 Totolojik bir önermenin tek söylediği, onların anlam-sız
olduklarıdır. Bu, totolojiler ile hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmez.
Totolojik önermeler söylemek yerine gösterirler. Onların gösterdiği, önermenin genel
formudur. Önermenin genel formu Wittgenstein’a göre bütün önermelerin doğaları
232
Bkz.: McGinn, a.g.e., s.31
Bkz.: Pulıdo, a.g.e., s.18
234
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 6.113
235
Bkz.: a.e., 4.462-4.463
233
62
gereği, birbiriyle ortaklaşa sahip oldukları tek mantıksal sabittir.236 Önermelerin
genel formu, önermelerin nasıl kullanıldığını yansıtır. Böylece mantıksal bir
önermenin doğruluğunun başka birini nasıl takip ettiği, önermenin yapısında ya da
onların içsel ilişkilerinde yansır.237
TLP bağlamında Mantıksal önermeler “totolojiler”in yanında bir de
“çelişmeler”i içerirler. Bir totoloji, Wittgenstein’a göre söylüyor göründüğü şeyi,
yalnızca gösterir. Bir çelişme ise söylüyor göründüğü şeyin tam karşıtını gösterir.
Wittgenstein bağlamında bir şey söylemenin, daha önceki bölümlerde açıkladığımız
üzere, dünya olgularına işaret eden bir betimleme olduğunu söylemiştik. Buradan
hareketle Mantığın sözde önermelerine bakarsak, onların çözümlendiklerinde,
söylemeleri gereken şeyi yalnızca gösterdiklerini, dünya olgularına işaret eden
betimleyici bir yapıya sahip olmadıklarını görürüz.
“Totolojiler hiçbir şey söylemezler, onlar durumlarının resimleri değildirler: onlar
kendi kendilerine mantıksal olarak tamamı ile yansızdırlar. (Bir totoloji ile bir
önermenin mantıksal çarpımı önermenin kendisinden ne daha fazla, ne de daha az
bir şey ifade eder.)”238
Wittgenstein anlam-dışı ve anlam-sız kavramlarından hareketle bir ayrım
yaparken, doğruluk-fonksiyonu ilkelerinden hareket eder. Mantık ve matematiksel
ifadeler olgusal bir içeriğe sahip olmamalarına rağmen doğruluk değeri alabilirler.
Bu tarz ifadeler, dünya olgularının aksine, bir karşılaştırma nesnesi olmaksızın
doğruluk değeri alabilirler. Onların doğruluk koşulları bu ifadelerin kendilerine
bakarak belirlenir. Bir önermenin doğruluk fonksiyonu içerisinde olanaklı olduğunu
daha evvelden söylemiştik. Yani bir önermenin doğru olabilmesi için, aynı zamanda
yanlış olabilme olanağını da içeriyor olması gerekir.
236
Bkz.: a.e.. 5.47
Bkz.: a.e.. 5.13-5.131
238
Wittgenstein, Notebooks, 3.10.14
237
63
Bunun akabinde Wittgenstein bütün mümkün doğruluk koşulları içinde iki uç
durumdan söz eder. Birinci durumda bütün doğruluk koşulları totolojiktir. Bu da
önermenin, öğe önermelerinin bütün doğruluk koşulları için, doğru olduğu anlamına
gelir. İkinci durumda ise birinci durumun tam aksini görürüz. Bu durumda önerme,
bütün doğruluk koşulları için yanlıştır. Bu da bize doğruluk koşullarının bu durumda
çelişik olduğunu söyler. Birinci durumdaki bir önermeyi totoloji, ikinci durumda ise
çelişki olarak nitelendiririz.239 Yani bir totolojinin doğruluğu kesin, bir çelişmenin
doğruluğu ise olanaksızdır.
Wittgenstein bir önerme olma niteliğine sahip bir ifadenin, dünya olgularına
dair bir şeye işaret etmesi gerektiği düşüncesinden hareketle, bir önermenin
söylediğini gösterdiğini, bir totoloji ve çelişmenin ise hiçbir şey söylemediklerini
gösterdiğini söyler. Totolojiler ve çelişmeler bize gerçekliğin resimlerini sunmazlar.
Çünkü biri her bir olanaklı duruma izin verirken, öteki hiçbirine izin vermez.
Böylece hiçbir olanaklı durumu temsil edemezler.240 Bu bağlamda bir önermenin
doğru olabilmesi için aynı zamanda, yanlış olabilme olanağını içeriyor olması
gerektiğini göz önüne alırsak, bir totoloji ve çelişmenin neden bir şey söylemediği
kolayca anlaşılabilir. Çünkü bir totoloji içinde doğruluk değeri açısından bütün
olanaklılık önceden kabul edilir. Bir çelişmede ise tam tersine hiçbir olanaklılık
içerilmez.
Mantıksal önermelerin, olgusal önermeleri dikkate aldığımızda, bir önemli
içeriği daha vardır. Olgusal bir içeriğe sahip bir önermenin doğruluk ya da
yanlışlığına bakarak başka bir önerme ile çeliştiğini ya da bir yenileme verdiğini
söyleyemeyiz. Fakat mantıksal önermelerin yapısal olarak aynı niteliklere sahip
önermelerle birleşerek yenilemeler veya çelişmeler verebilirler. Onların yenilemeler
veriyor olması, oluşturucu öğelerinin yapılarını niteler.241
239
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.46
Bkz.: a.e., 4.461, 4.62
241
Bkz.: a.e., 6.12
240
64
“Örneğin “p” ve “~p” önermelerinin “~(p .~p)” bağlantısıyla bir totoloji
vermeleri, onların birbirilerini çeldiklerini gösterir. “p ⊃ q”, ve “q” önermelerinin
“( p ⊃ q) . (p) : ⊃ : (q)” formunda bir araya geldiklerinde bir totoloji vermeleri,
q’nun p ve p ⊃ q’dan sonuç olarak çıktığını gösterir. “(x) . fx : ⊃ : fa” nın bir
totoloji olması, fa’nın (x) . fx’ den sonuç olarak çıktığını, vb., vb.” 242
TLP bağlamında mantık ve matematiğin ifadelerini teknik olarak inceleyecek
olursak, bu tarz ifadeler deneysel bir içeriğe sahip olmayan ve dünya olgularına dair
hiçbir şey ifade etmeyen biçimsel ifadelerdir.243 Wittgenstein herhangi bir olgusal
içeriğe sahip olmayan bu tarz ifadelerin yapısını ortaya koymak için “anlam-sız”
terimini kullanır. Bu tarz “anlam-sız” ifadeler olgusal bir içeriğe sahip olmayan,
fakat belirli biçimsel, mantıksal yapıya sahip önermelerdir. Mantık ve matematiksel
ifadeler yapıları sayesinde doğru ya da yanlış olabilirler. Onların doğru ya da
yanlışlığını ise dünya olgularından çıkaramayız. Mantık ve matematiksel ifadelerin
doğru ya da yanlışlıkları kendi yapıları arasındaki ilişkilere bakarak anlaşılabilir.244
Buradan hareketle Wittgenstein mantıksal önermelerin doğru açıklamasının, onlara
bütün önermeler arasında eşsiz bir konum verdiğini söyler.245
“Mantıksal önermelerin ayrıcalıklı işareti, onların doğru olduğunun yalnızca
sembole bakılarak görülebilmesidir. Ve bu unsur bütün mantık felsefesini içinde
barındırır. Ve şu da en önemli unsurlardan biridir ki, mantıksal olmayan
önermelerin doğruluk ve yanlışlıkları yalnızca önermeye bakılarak görülemez.” 246
Wittgenstein, matematiğin de tıpkı mantıksal olan ifadeler gibi sözde
önermelerden oluştuğunu düşünür. Tıpkı mantıksal nesnelerden bahsetmenin saçma
olması gibi matematik nesnelerden de bahsedemeyiz. Mantık ve matematiğin sözde
önermelerine onların oluşturucu öğelerini göz önüne alarak bakarsak eğer, bunların
oluşturucu öğelerinin sahici olmayan kavramlardan oluştuğunu görürüz. Onlar bir
242
Wittgenstein, TLP., 6.1201
Bkz.: Çakmak, Logico-Philosophicus’un Temel Özellikleri, s.179
244
Bkz.: a.e., s.188
245
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 6.112
246
a.e., 6.113
243
65
önerme içindeki sahici adlara denk düşen “masa”, “ağaç” gibi kavramlardan
oluşmazlar. Mantık ve matematiksel ifadeler “değişken”, “obje”, “olgu”, “işlev”,
“küme” gibi varlığından söz edilemeyecek olan biçimsel kavramlardan oluşurlar.
Wittgenstein felsefe ve mantıkta ortaya çıkan karışıklıkların temelde biçimsel
kavramlar ile sahici adların birbiri ile karıştırılmasından dolayı ortaya çıktıklarını
ileri sürer.247
Matematiksel ifadeler herhangi bağlamsal bir değişkene bağımlı olmaksızın
kendilerinin totolojik olduklarını gösterirler. Matematiksel ifadeler, mantığın
totolojiler ile yaptığı, dünyanın mantığını gösterme işini eşitlikler ile yaparlar.248 Bu
bağlamda Wittgenstein’a göre matematik ifadeler de tıpkı mantıksal ifadeler gibi
dünya gerçekliğinden bağımsız olarak doğruluk fonksiyonu içinde değerlendirilir.
Böylece mantıksal ifadeler gibi matematiğin ifadeleri de filozof açısından “anlamsız” olarak konumlandırılır.249
Wittgenstein matematiğe özel olanın onun eşitliklerden oluşması olduğunu
söyler. Matematikte eşitliklere varma yöntemi, ifadelerin birbirleri yerine
koyulabilmesine dayanır. Çünkü Wittgenstein’a göre iki ifadenin birbiri yerine
koyulabiliyor olması, eşitliği ifade eder. Böylece birkaç eşitlikten hareketle,
eşitliklere uygun şekilde bu yerlere farklı ifadeleri koyarak yeni eşitliklere ulaşma
şansını ediniriz. Matematiğin bütün önermelerinin kendiliğinden anlaşılır olması,
onun eşitliklerden oluşan bu yöntemine dayanır. Buradan hareketle Wittgenstein
matematiği mantığın bir yöntemi olarak tanımlar.250
Böylece özetleyecek olursak, mantık ve matematiksel ifadeler, yapıları
dolayısıyla dünya olgularına dair hiçbir şey söylemeyerek, olgusal dilden ayrılır.
Wittgenstein’ın aynı zamanda, söylemek ve göstermek arasında bir ayrım yaparak
mantık ve matematiksel ifadelere önemli bir yer atfettiğini daha evvelden
söylemiştik. Mantık ve matematiksel ifadeler olgusal dilin dışında konumlandırılmış
247
Bkz.: Soykan, Felsefe ve Dil, s.77
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 6.22
249
Bkz.: Pulıdo, a.g.e., s.22
250
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 6.234, 6.2341, 6.24
248
66
olmasına karşın, diğer tarzda söylenemeyenlerden de doğruluk değeri alabiliyor
oluşları dolayısıyla da ayrıcalıklı bir konuma sahip olurlar. Wittgenstein mantıksal ve
matematiksel ifadelerin, diğer tarzda söylenemeyenlerden farkını ortaya koyabilmek
için, onları anlam-dışı değil, anlam-sız kavramı altında ifade eder.
2.2. Dilin Anlam-dışı Kullanım Alanları
Wittgenstein buraya kadar anlatmaya çalıştığımız bölümde genel anlamında
dilin tüm kullanımlarını, “anlam-lı”, “anlam-sız” ve “anlam-dışı” kavramlarından
hareketle yapısal ve içeriksel bir belirlemeye tabi tutar. Dilin anlam-dışı
kullanımlarına geçmeden evvel, daha önceki bölümlerde açıklamaya çalıştığımız,
dilin bütün kullanım alanlarını anlam açısından yeniden hatırlamak yerinde olacaktır.
Glock’a göre, Tractatus’ta yalnızca bilimin çift kutuplu bir yapıya sahip olan
önermeleri “anlam-lı”dır. Çünkü onlar dünya olgularına dair bir durumu betimlerler.
Bu bağlamda Wittgenstein açısından söylenebilenler içinde konumlanırlar.
Totolojiler ve çelişmelerden oluşan mantıksal önermeler ise “anlam-sız”dır. Fakat
mantıksal önermeler sayesinde dünyanın ve dilin yapısı ortaya koyulabilir. Filozofa
göre mantıksal önermeler gösterilebilir olan bir şeyi söyleme girişimleri olarak,
söylenemeyen fakat gösterilebilir olanlar arasında konumlandırılır.
Wittgenstein’a göre geleneksel metafizik ifadeler mantıksal söz dizim
kuralları yanlışlıklarından oluşur. Bu tarz ifadelerin mantıksal söz dizim kurallarını
ihlal ettikleri, mantıksal analizler sayesinde anlaşılabilir. Bu anlamda geleneksel
metafizik ifadeler “anlam-dışı”dır.251 Geleneksel metafizik önermeler iki farklı
şekilde dilin mantığına aykırı hareket ederler. Bu tarz önermeler ya mantıksal söz
dizim kurallarını gizlice ihlal ederler ya da TLP'nin sonunda Wittgenstein’ın
mantıksal yapı iskelesinin son basamağında yaptığı belirleme gibi, yalnızca
gösterilebilir
olan
bir
şeyi
söylemeye
çalışırlar.
Gerçekliğin
ne
şekilde
betimlenebileceği ancak dilsel kurallarla birlikte yansıtılabilir. Ama bu dilsel kurallar
251
Bkz.: Glock, a.g.e., s.259
67
kendi kendilerini yansıtamaz. Bu anlamda dilin yapısına ilişkin bir betimleme
gerçekleştirilemez.252
Wittgenstein açısından TLP’nin önemi, söylenebilir olanları iletmek değildir.
Böylesi bir bağlamda TLP’yi okursak onun hiçbir şey iletmediğini görürüz. Fakat
kitabın asıl değeri, söylenemeyen fakat gösterilebilir olanları açığa vurma girişimidir.
Bu bağlamda TLP büyük bir önem arz eder.253 Tractatus’un ortaya koyduğu ifadeler
ise mantıksal söz dizim kurallarının bir yanlış anlaşılmasından oluşmaz. TLP’de daha
ziyade, çalışmanın iç yüzünü anlamaya dayalı bir dil kullanılır. Fakat Wittgenstein,
TLP’de böylesi bir dil kullanarak, gösterilebilir olan bir şeyi söylemeye çalışır.
Wittgenstein’a göre önceki bölümlerde, gösterilebilir olan bir şeyi söylemeye çalışan
her önerme bağlamının bir “sözde önerme” olarak değerlendirildiğini söylemiştik.
TLP bu bağlamda değerlendirildiğinde “sözde önermeler”den oluşan bir kitaptır.
Böylece Wittgenstein açısından TLP’de kullanılan dil, “anlam-dışı” bir dil olarak
nitelendirilir.254
“Anlam-dışı” kavramı Wittgenstein açısından Tractatus’ta iki farklı şekilde
ortaya çıkar. Birincil olarak geleneksel metafizik ifadelerde ortaya çıkan, mantıksal
söz dizim kurallarının yanlış anlaşılmasına dayanan “anlam-dışı” ve ikincil olarak
da TLP’nin ifadelerinden oluşan mantıksal söz dizimin iç yüzünü anlamaya dayanan
önemli olarak nitelendirebileceğimiz “anlam-dışı”. Bu ikinci türdeki anlam-dışı
ifadeler, yalnızca gösterilebilir olan bir şeyi söylemeye çalışırlar.”255
Bu bağlamda Diamond’un aktardığı üzere Anscombe’nin bahsettiği bir
ayrımı gündemimize almak yerinde olacaktır. Anscombe iki farklı türde anlamdışından bahseder. Birinci türdeki anlam-dışı “aydınlatıcı” (illuminating) ya da
“faydalı” (useful) bir anlam-dışıdır. F.P.Ramsey bunu “önemli anlam-dışı”
(important nonsense) olarak nitelendirir. Bu anlamda “önemli anlam-dışı” olarak
nitelendirilen
böylesi
bir
anlam-dışı
dil
kullanımının
ardında
bizim
252
Bkz.: Glock, a.e., s.199
Bkz.: McGinn, a.g.e., s.4
254
Bkz.: Glock, a.g.e., s.259
255
Bkz.: a.e. , s.335
253
68
kavrayabileceğimiz bir hakikatin yatıyor olabileceği düşüncesi vardır. Fakat daha
evvelden
açıkladığımız
Wittgenstein’ın
söylenebilen-söylenemeyen
ayrımı
açısından, böylesi bir hakikat ifade edilemez. Bu hakikat gösterilebilir olan bir
içeriğe sahiptir. Anscombe’ye göre ikinci bir anlam-dışı ise ardında böylesi bir
hakikati barındırmaz. Bu tarzda ifadeler tutarsız ve karmaşıktır. Onların anlamdışılıkları olgusal dil aracılığı ile kolayca saptanabilir.256
Wittgenstein’ın Tractatus’unda kullanılan dili ardında kavranabilecek bir
hakikatin yattığı düşüncesi ile bir önem arz ederek felsefi anlam-dışı bir dil olarak
kavramalıyız. İçinde belirli tarzda taleplerin dile geldiği, bir çeşit düşünsel aktivite
olarak ele almalıyız.257 Bu bağlamda bizim anlam-dışı alanında olduğumuzu fark
ederek, Tractatus’a bu anlam-dışı dil boyunca bir tırmanış gerçekleştirmeliyiz. Bu
sayede, bizim “anlam-lı” düşüncelerimiz olduğu yanılsamasından arındırılmış
olarak, TLP’yi içinde dile gelen düşünceleri onun talep ettiklerini göz önünde alarak
doğru bir şekilde kavrayabiliriz. Kitabın etik olan noktası bu bağlamda böylesi bir
aktiviteyi içerir. Böylesi bir okuma ile yanlış bir tutumun kabulü olduğu yerde bu
kabulden sıyrılarak, TLP düşünsel bir aktivite olarak kavranabilir.258
Geza Kallay’ın aktardığı üzere Cora Diamond da dilin anlam-dışı
kullanımları açısından bir ayrım yapar. Bu da “görünen anlam-dışı” (seeming
nonsense) ve “aşikâr anlam-dışı” (obvious nonsense) arasındaki ayrımdır. Ona göre
Tractatus’un ardından, kitabın cümleleri yön değiştirerek yeniden kurulur. Fakat
elenmezler. Bu anlamda Tractatus’un cümleleri geleneksel metafizik cümleler gibi
“aşikâr” bir anlam-dışı olarak görünmez. Onların anlam-dışı görünümleri şöylesi bir
kavrayışla ortaya çıkar: Tractatus’un cümleleri daha ziyade anlam-lı görünür fakat
gerçekte anlam-dışı olarak dile gelir.259
256
Bkz.: Aktaran. Gezá Kállay, “Nonsense and The İneffable: Re-reading the Ethical Standpoint in
Wittgenstein’s Tractatus”, E.d. Martin Gustafsson, Stockholm, Nordic Wittgenstein Review I, 2012,
s.107
257
Bkz.: a.e.,s.108
258
Bkz.: a.e., s.109
259
Bkz.: a.e., s.112-113
69
P.M.S. Hacker ise aynı şekilde Tractatus’ta “anlam-dışı” kavramını iki farklı
bakımdan değerlendirebileceğimizi düşünür. Bu bağlamda Hacker, Tractatus’ta
“açık anlam-dışı”(overt nonsense) ve “örtük anlam-dışı”(covert nonsense) olmak
üzere bir ayrım yapar. Bu ayrımı başka bir düzeyde Hacker “yanıltıcı anlamdışı”(misleading nonsense) ve “aydınlatıcı anlam-dışı”(illuminating nonsense)
olarak da ele alabileceğimizi düşünür. Yanıltıcı anlam-dışı alanına ait ifadeler dilin
mantıksal sentaksını yanlış anlamaktan kaynaklanır. Bunlar Hacker’a göre, yalnızca
gösterilebilen bir şeyi söyleyebileceğimiz yanılsamasından meydana gelir. Buna
karşın aydınlatıcı bir içeriğe sahip anlam-dışı ifadeler ise aynı şekilde dilin mantıksal
sentaksını ihlal etmelerine rağmen, onlar kendinde bilinçli bir isteğe dayanırlar.
Hacker bu tarz anlam-dışı ifadelerin, birinin bilinçli şekilde “ifade edilemeyen”
hakikatlerin var olduğunu görmesi için kullanılmıştır.260
Bu bağlamda değerlendirecek olursak, Wittgenstein’da “anlam-dışı”
kavramının Tractatus’ta yazarın talebi de göz önünde bulundurularak birbirinden ayrı
şekillerden incelenmesi gerektiğini görürüz. Buradan hareketle dilde “anlam-dışı”
olarak nitelendirilen kullanımları yeni bir başlık altından detaylıca inceleyerek, bu
kullanımların birbirinden hangi bağlamlarda ayrıldığını ortaya koymaya çalışacağız.
Bu bölümü “TLP’nin Dışındakiler” başlığı altında değerlendirmeyi uygun gördük.
Çünkü bir anlamda tezimizin başında aktardığımız üzere, Wittgenstein’ın “Kitabım
iki bölümden oluşur.” diye nitelendirdiği ve susarak anlatmaya çalıştığı bölüm, dilin
“anlam-dışı” kullanımlarından meydana gelir. Buradan hareketle dilin “anlam-dışı”
kullanımlarını, TLP bağlamında yeni bir kavramı işin içine sokarak ayrıntılı bir
şekilde aydınlatmaya çalışacağız. Bu da Wittgenstein açısından önemli şekilde
vurgulanmış olan “ifade edilemeyen” kavramıdır.
260
Bkz.: Ben Ware, “Ethics and the Literary in Wittgenstein’s Tractatus-Logico-Philosophicus”,
Journal of the History of Ideas, Sayı: 72, Chicago, Universty of Pennsylvania Press, Ekim 2011,
s.600
70
3. BÖLÜM: TLP’NİN DIŞINDAKİLER
Wittgenstein’ın erken dönem eseri Tractatus’un içerisinde ele alınan konular
bağlamında değerlendirirsek aslında kitabın iki bölümden meydana geldiğini
görürüz. Bu iki bölümü içerikleri ve yapıları bağlamında “mistik olan” bölüm ve
“mantıksal olan” bölüm olarak adlandırabiliriz. TLP’nin mantıksal olan bölümü,
ontoloji, resim teorisi, totolojiler olarak mantıksal önermeler, matematik ve bilim
konularından meydana gelir. Kitabın mistik olan bölümünde ise solipsizm, etik ve
estetik konuları ele alınır.261 Bu bağlamda tezimizin ilk bölümünde iki temel başlık
altında TLP’nin ana temaları bağlamında, mantıksal olan bölüm üzerine bir inceleme
gerçekleştirdik. Bu inceleme üzerinde anlam-dışı ifadelerin de kısa bir tanımlaması
ile kitabın mistik olan bölümüne de bir giriş yaptık. Kitabın mistik olan bölümünü,
içeriksel ve yapısal olarak, TLP’nin dışındakiler başlığı altında ele almak yerinde
olacaktır. Çünkü Wittgenstein’ın mistik olana yönelik değerlendirmeleri ve anlamdışının aydınlatılması işlemi, yine filozofun verdiği örnekle Tractatus’un bize
sunduğu merdiveni aştıktan sonra gerçekleştirilebilir. Merdiveni aştıktan sonra ise
artık TLP’ye yeni bir şekilde yaklaşmamız gerekir. Bu da Tractatus’taki cümleleri
anlam-dışı birer kullanım olarak kavramamız gerektiğine yönelik bir yaklaşımdır.262
Wittgenstein’a göre Tractatus açısından, dil, düşünce ve dünya arasındaki
ilişkinin, mantıksal doğru bir anlayış ile ortaya serilmesiyle birlikte ancak bir dil
açıklık kazanabilir. Wittgenstein’ın Tractatus’ta ortaya koymaya çalıştığı düşünceleri
kısaca tekrar hatırlayacak olursak; ona göre öncelikli olarak yalnızca bir önerme bir
anlamı ifade edebilir. Bir adlar ya da kavramlar sınıfı bunu yapamaz. Anlam-lı
önermeler olgusaldırlar. Onlar söz dizimsel olarak mantık açısından analiz
edilebilirler ve betimlenebilir bir mantıksal yapıya sahiptirler. Yalnızca “anlam-lı”
önermeler betimlenebilir oldukları için, dünyaya dair söyledikleri şeyi doğrulayabilir
ya da yanlışlıya bilirler. Bu bağlamda, doğruluk değeri alabilirler. Buradan hareketle
Wittgenstein açısından yalnızca olgular ifade edilebilir. Bunun ispatı Wittgenstein’a
göre “olgular, temel olgular, nesneler” arasındaki ilişkinin dünyanın yapısını kuruyor
261
262
Bkz.: Glock, a.g.e., s.330
Bkz.: Kállay, a.g.e., s.106
71
olduğu düşüncesidir. Wittgenstein, Tractatus’u ontolojik ve söz dizimsel iki sınır
çekme işlemi açısından kullanır. Birincisi ifade edilebilir olanlardan oluşur, ikincisi
ise ifade edilemez olanlardan. Birincisi anlam-lı önermelerden oluşur ve sınırın
içinden kavranabilir. İkincisi ise anlam-sız önermelerden meydana gelir ve bu
bağlamda sınırın dışından kavranabilir.263
Wittgenstein kitabın içeriğini göz önüne alarak, kitabın ana fikrinin söylemek
ve göstermek arasındaki ayrımı ortaya koymak olduğunu söylerken, buradan
hareketle yeni bir ayrımı daha keşfeder. Bu da olgular ve değerler arasındaki
ayrımdır. Wittgenstein olgu ve değer arasındaki ayrıma genel anlamda etik ve estetik
üzerine olan düşünceleriyle ulaşır. Kitabın mantıkla ilgili olan bölümü, TLP’de
sınırları çekilmeye çalışılan olgusal bir şeye işaret ederken, filozofun susarak
anlatmaya çalıştığı kitabın dışı ise değersel olana ilişkin bir şeye işaret eder.264 Fakat
Wittgenstein’a göre, değere ilişkin olan bu bölüme işaret etmenin yolu, neyin
söylenebileceğine dair doğru bir anlayış geliştirerek yapılabilir. Söylenebilir olanın
sınırını çekme işlemi ile neyin söylenebilir olmadığı da içeriden işaret edilerek
açıklığa kavuşturulabilir. Bu anlamda, Wittgenstein açısından, mistik olanı
anlayabilmek için dilin ve dünyanın sınırlarının belirgin olması gerekir. Çünkü
mistik olan, dünya olmaksızın ya da dil olmaksızın kendisini gösteremez.265
Böylece değerlendirecek olursak bir sınır çekme işlemi açısından felsefi
çalışmayla birlikte Wittgenstein iki alan arasında aşılması imkansız bir set çeker. Bu
alanlar birbirinden farklı ve yapıları göz önüne alındığında ilişkili değildir. Bu iki
farklı yapıya sahip alanlar, olgular ve değerler alanıdırlar. Mantıksal olarak olgular
ve onların betimlemeleri olarak ya da başka bir deyişle sesli ya da sözlü ifadeleri
olarak önermeler, değerler alanına ait olandan ayrılır. Yalnızca dünya olgularını
betimleyen bir dil anlam-lıdır. Böylece olgusal olmayan, temsili olmayan, değerlerle
263
Bkz: Lı Hung Han Donghui, “What Is the “İneffable” Exactly: An Extensive Reading of
Wittgenstein’s Tractatus-Logico-Philosophicus”, İngilizceye Çev. Zhexue Yanjui, Higher, Frontiers
of Philosophy in China, Education Press and Springer-Verlag, 2007, s.403-404
264
Bkz.: Pulıdo, a.g.e., s.12
265
Bkz.: a.e., 15
72
ilgili tartışmalar etiğin anlam-dışı alanı içinde konumlanır.266 Değerler alanına ait
olan etik bir şey, ifade edilemez bir yapıdadır. Fakat etik olan, Wittgenstein’a göre,
yine de mistik olarak vardır. O dünyada kendini gösterir.267
Wittgenstein’ın
felsefi
çalışmasını
bir
sınır
çekme
işlemi
olarak
değerlendirdiğimizde, sınır koyucu bir terim olarak “söylenemeyen” ile karşılaşırız.
Cengiz Çakmak’a göre “söylenemeyen” terimi, Tractatus’ta iki farklı sınırı
belirlemek için kullanılır. Birinci sınır, anlam-lı dil, yani söylenebilenler ve bilim dışı
ifadeler yani, söylenemeyenler arasındaki sınırdır. İkinci sınır ise, genel anlamda
dilimizin, yani mümkün düşünce dünyamızın çevresini belirler. Bu bağlamda,
söylenemeyen terimi mümkün düşünce dünyamızın dış sınırını ifade eder. Çünkü
insan mümkün düşünce-dil dünyasının dışına çıkamaz. Bu bağlamda, Wittgenstein
açısından, söylenemeyen terimi dil dışında yer alan bir alanı ifade etmekten çok,
mümkün dilin sınırlarını belirleyen bir terim olarak kullanılır.268
Wittgenstein’ın dili özel ve genel anlamda, iki farklı şekilde kullandığını daha
evvelden belirtmiştik. Bu bağlamda, söylenemeyen terimi bir sınır koyucu terim
olarak özel ve genel anlamında kullanılan dilin birincil ve ikincil olarak sınırını
belirler. Birincil olarak söylenemeyen terimi, özel anlamında, yani bilimsel dil ile
bilim dilinin dışındaki dil kullanımlarının sınırını belirlemek için kullanılır. Bu sınır
çizgisi, anlam-lı önerme ile söylenebileni, anlam-lı önerme ile söylenemeyenden
ayırır. Söylenemeyen terimi, bilim dilinin dışında konumlanan, felsefe, etik, estetik,
mantık, metafizik ve dinsel söylemlerin dil kullanımlarına karşılık gelir. Bu
bağlamda kullanılan söylenemeyen ifadesi, anlam-lı dilin dışında konumlanan dil
kullanımlarını ifade eder. İkincil olarak ise söylenemeyen terimi, genel anlamında
kullanılan mümkün dil dünyamızın sınırını ifade eder. Genel anlamda dil, mümkün
bütün dil dünyamızı ifade eder. Bu anlamda kullanılan mümkün dil, daha evvelden
açıklamaya çalıştığımız dilin anlam-lı, anlam-dışı ve anlam-sız bütün kullanımlarını
içinde barındırır. Bu bağlamda, mümkün düşünce ve dil dünyamızın dışında aşkın
266
Han Donghui, a.g.e., 409
Bkz.: Wittgenstein, TLP. , 6.522
268
Bkz.: Çakmak, “Susma ve İfade Edilemeyen”, s.4
267
73
olarak nitelendirebileceğimiz hiçbir şey, mümkün dilin olanakları dahilinde ne
söylenebilir ne de gösterilebilir.269
Wittgenstein, TLP’deki ana düşüncesinin etik olduğunu söylerken, aslında
onun söze dökmeyip din, etik ve estetik gibi söylenemeyenler içinde konumlandırdığı
alanların, felsefe gibi söze dökmeyi denediği alanlardan daha önemli olduğunu ifade
etmek ister. Böylesi bir bakış açısıyla, olgusal dilin sınırlarının döşenmesi ile sahte
bilimsel bir tavırla olgusal dilden din, etik ve estetiğe kayacak taşmalar engellenir.
Bu bağlamda, bu tarzda söylenemeyenler olarak ifade edilen bu alanların sahte
bilimsel yolla ele alınması engellenerek, bir anlamda saygınlıkları korunur.270
TLP’yi içerisinde iki farklı talebi göz önünde bulundurarak okumalıyız. Kitap
birincil olarak, içerisinde anlam-lı bir dilin sunulduğu olgusal bir dil talep eder. Fakat
ikincil olarak ise kitabın bütün içeriği, dil ve dünya arasındaki ilişkinin açık şekilde
ortaya koyulması isteğine dayanır. Dünya olguların toplamı olarak, dilde ise
önermelerin toplamı olarak kavrandığı için, dil ve dünya arasındaki ilişkiler
hakkındaki konuşmalar olgusal bir içeriğe sahip olamaz. Wittgenstein Tractatus’ta
olgusal bir dille konuşmaz. Bu bağlamda kitabın kendisi olanaklı bütün olgular
üzerine olup, kendisi olgusal konuşmadığı için aslında söylenemeyen, ancak olgular
dünyasından geçerek kavranabilen söylenemez bir şeyi söyleme girişimidir.271 Çünkü
olgusal dil, mantıksal yapısı aracılığı ile dünyaya bağlanmıştır. Bu ilişkiyi ortaya
koymak için başka tarzda bir dile ihtiyaç duyarız. Bu dil de TLP’nin dilini içeren,
felsefi bir dil olmalıdır. Böylesi bir dil, bize olguların izlenimlerini veren olgusal dil
kılığına bürünmüş bir aldatmadır. Yani anlam-dışı olduğunu kabul eden, fakat
ardında yatan bir hakikatin kavranabilmesini sağlayan tedavi edici bir dil.272
Wittgenstein Notebooks’ta “Benim güçlüğüm, yalnızca –koskoca- bir ifade
güçlüğüdür.”273 diye not ederken, bir anlamda Tractatus’un dili açısından da bir
269
Bkz.: a.e., s.4-5
Bkz.: Pears, a.g.e., s.90
271
Bkz.: a.e., s.91
272
Bkz: Kállay, a.g.e., s.114-115
273
Wittgenstein, Notebooks, 8.3.15
270
74
güçlük yaşadığını belirtir. Onun söylemek istediği şeyler ifade biçimi olarak da edebi
bir tercihi gerektirir. Böylece değerlendirecek olursak Wittgenstein’ın düşüncelerinin
doğru ifade biçimini bulma çabası da, filozof için büyük bir problem olarak
karşımıza çıkar. Wittgenstein’ın çalışmasında ifade biçimi metaforik anlamda,
felsefe etkinliği için içsel olarak kitabın sonunda nükseden bir hastalık şeklinde
görülür.274
3.1. İfade Edilemeyen
Wittgenstein açısından felsefenin bir öğreti olmayıp, bir etkinlik olarak ele
alındığını daha evvelden söylemiştik. Bu bağlamda felsefe çalışmasının sonucu,
felsefe önermeleri değildir. Buradan hareketle Wittgenstein’ın Tractatus’unu etik
üstüne bir kitap olarak değerlendirdiğimizde de onun aynı şekilde, dil üzerine
gerçekleştirilmiş böylesi bir felsefi incelemenin sonucu olarak da etik alanına dair
sonuçlar beklemediğini görürüz. Etik üstüne olan bölümü açısından da Tractatus,
hiçbir etik önermeye de ulaşma çabasına girmez.275
Wittgenstein etik üzerine konuşmasına başlarken, etik kavramını Moore’un
Principia Ethica’da kullandığının aksine daha geniş bir çerçevede ele aldığını söyler.
Moore etik kavramını Principia Ethica’da “Etik, iyinin ne olduğu hakkında
soruşturmadır.”276 şeklinde tanımlar. Wittgenstein ise etik kavramını, estetiğin en
önemli parçası ve estetiği de içeren bir anlamda daha geniş şekilde düşünür.
Wittgenstein için etik, değerli olan hakkında ya da gerçekten önemli olan hakkında
ve yahut yaşamın anlamı hakkında, ya da yaşamı değerli yapan şey hakkında bir
soruşturma olarak düşünülebilir. Wittgenstein bu tarzdaki bütün belirlemelerin, etiğin
genel karakteristiği ile ilgili bize fikirler verebileceğini düşünür. Etiğin ne ile ilişkili
olabileceğini anlamamız açısından bu cümlelere bakmak yeterlidir. Buradan
hareketle Wittgenstein bu tarz ifadelerin hepsinin iki ayrı anlamda kullanıldığını
söyler. Bir taraftan bu tarz ifadeler saçma ya da göreceli olarak, öteki taraftan ise etik
274
Bkz.: Ware, a.g.e., s.601
Bkz.: Pears, a.g.e., s.93
276
Bkz.: George Edward Moore, Principia Ethica, Cambridge, University Press, 1922, s.2
275
75
ya da mutlak olarak değerlendirilebilir. Fakat bu tarz bir belirlemeyi yapmamızı
sağlayan şey bu cümlelerin kullanıldıkları anlam bağlamlarıdır.277
Wittgenstein etik üzerine olan konuşmada etiğin dilsel kullanımlarını bazı
örneklemlerle değerlendirir. “Örneğin ‘Bu iyi bir sandalyedir.’deyişimin anlamı,
önceden belirlenmiş bir amaca hizmet eder ve iyi kelimesi burada yalnızca daha
önceden kararlaştırılmış bu amaç kadarıyla anlamlıdır.”278 Bu bağlamda kullanılmış
iyi sözcüğü Wittgenstein’a göre göreceli olarak basit şekilde önceden belirlenmiş
kesin bir standarda bağlıdır. Wittgenstein bu örnekleri farklı tarzda ifadeler ile
çoğaltır. Bu tarz kullanım bağlamları basit şekilde hiçbir derin problemlere neden
olmazlar. Fakat bu tarz ifadeler, etiğin onları nasıl kullandığını göstermez. Etiğin
nasıl kullanıldığını görmemizi sağlayan örneği ise Wittgenstein şu şekilde verir.
“Diyelim ki, birinize inanılmaz bir yalan söyledim. O bana gelip
şöyle dedi: ‘Sen bir hayvan gibi davranıyorsun.’ Ve sonra bende ona
şöyle deseydim: ‘Kötü davrandığımı biliyorum, fakat zaten daha iyi
davranmak istemiyorum.’ O’da bundan sonra şöyle diyebilirdi: ‘Ah,
tamamdır.’279
Wittgenstein’a göre, bu örnekte mutlak bir değer yargısından söz edebiliriz,
fakat ilk örnekte ise göreceli bir yargı vardır. Wittgenstein’a göre her göreceli değer
yargısı olguların bir beyanıdır. Fakat bu nedenledir ki, bu tarz ifadeler böylesi bir
yapıya büründüklerinde bütünüyle bir değer yargısı görünüşlerini kaybederler.
Wittgenstein açısından bu iki tarzda kullanımları değerlendirdiğimiz zaman görürüz
ki; “Bütün göreceli değer yargıları olguların ifadeleri olarak gösterilebilmesine
rağmen, hiçbir olgusal ifade mutlak bir değer yargısı belirtmez.”280
277
Bkz.: Wittgenstein, “A lecture onEthics”, The Philosophical Review, Sayı: 74, no:1, New York,
Cornell University Press, s. 3-4-5
278
a.e., s.5
279
a.e., s.6
280
Wittgenstein, A lecture on Ethics. s.6
76
Bir durumun olduğu bir yerde etik olan bir şeyden bahsedemeyiz. Çünkü
bütün durumlar aynı düzlemde gerçekleşir. Bu anlamda orada yalnızca olgular
vardır. Olgunun olduğu yerde ise önermelerden söz edebiliriz. Bir önermenin olduğu
yerde de etik olarak değerlendirebileceğimiz hiçbir ifadeden söz edemeyiz.
Wittgenstein’a göre gündelik hayatın her alanında bu tarz olgusal ifadeler ile
karşılaşırız. Bu tarzda olan ifadeler filozof açısından ‘mutlak ahlaki kullanım’ olarak
görülmez. Bu tarz kullanımlar için karakteristik olan, onların hepsinde insanlar
tarafından belirlenmiş belli göreli ölçülere göre yapılan değerlendirmelerin söz
konusu olmasıdır. Her göreceli değer yargısının ilgili olduğu konu ise bize yalnızca
olgu durumunun ne olduğunu söyler.281 Yani etik olarak değerlendirebileceğimiz,
hiçbir şeyi ifade etmezler.
“Şunu açıklamama izin verin: diyelim ki içinizde biri her şeyi biliyor olsun, böylece
canlı ya da ölü, dünyadaki bütün bedenlerin hareketlerini bilmiş olsun ve ayrıca
yaşamış bütün insan varlığının tüm akıl durumlarını da. Diyelim ki bu adam bildiği
her şeyi bir kitapta yazmış olsun, bu kitap bütünüyle dünyanın tüm betimlemelerini
içerirdi. Söylemek istediğim şey, bu kitap etiksel diyebileceğimiz hiçbir yargıyı ya
da mantıksal olarak böylesi bir yargıya işaret eden hiçbir şeyi içeremezdi. Tabii ki
bu kitap bütün görecesel değer yargılarını ve bütün bilimsel önermeleri (aslında
bütün mümkün doğru önermeleri) içerirdi. Fakat bütün olgular olduğu şekliyle aynı
düzlemde ve bütün önermelerde aynı şekilde aynı düzlemde betimlenebilir. Burada
mutlak anlamda, önemli, yüksek ya da saçma hiçbir önerme yoktur.”282
Wittgenstein açısından etiği bir bilim olarak ele almak onların hangi
düzlemlerde ele alınması gerektiğine yönelik bir yanlış anlamadır. Bu yanlış anlama
ise dilin sınırlarına ve mantığına yönelik yanlış bir kavrayıştan kaynaklanır.
Wittgenstein’a göre doğası itibariyle yüksek olan ya da ana fikri diğer bütün
şeylerden yüksek bir şeyi ortaya koymaya çalışan bilimsel bir kitap yazılamaz.
Çünkü biz duygularımızı ancak metaforlar aracılığı ile ifade edebiliriz. Böylesi şiirsel
281
Bkz.: Nedim Yıldız, “Şişenin Duvarına Çarpmak: Wittgenstein ve ‘Mutlak Ahlak’ Anlayışları”,
İnsancıl, Sayı: 269, İstanbul, 23 Aralık 2012, S.31
282
Wittgenstein, A lecture on Ethics, s.6
77
olan ifadeler ise olgusal dilde bir anlamı ifade etmezler. Çünkü olgusal dildeki
önermelerin hepsi aynı düzlemdedir ve onlar etiğin iddia ettiği şekilde yüksek olan
hiçbir şeyi dile getiremezler. Bu bağlamda filozofa göre eğer birisi çıkıp, gerçek bir
etik kitabı yazabilseydi bu kitap dünyadaki diğer bütün kitapları darmadağın edecek
bir patlama etkisi yaratırdı.283
Dilde etik olan bir şeyi dile getirmeye yönelik her türlü ifade yapısal olarak
anlam-dışı bir ifadedir. Bir başka deyişle, bu tarz ifadeler, dilin mantığını yanlış
anlayarak, yanlış kullanımlar ortaya çıkartır. Etik ya da dinsel söylemler karakteristik
olarak yanlış birer kullanım olarak karşımıza çıkar. Bu tarz ifadelerin dilin
mantığının yanlış anlaşılmasına dayandığını göstermenin yolu, filozofa göre onların
dilde nasıl kullanıldığına bakmaktır. Wittgenstein, bu tarz ifadelerin kullanımlarını
örnekleyerek, etik ve dinsel söylemlerin etrafında dönüp dolaşan bu tarz yanlış
kullanımları karakteristik olarak aydınlatmaya çalışır. Wittgenstein “bu anlamda bir
kişi gördüğü ve uzun bir süredir ziyaret etmediği bir evin varlığından şüphe edebilir
ve aynı zamanda onun yıkılmış olduğunu tasavvur edebilir. Fakat dünyanın
varlığından şüphe ediyorum demek “anlam-dışı”dır. Çünkü onun var olmadığını
tasavvur edemem. Tabii ki de dünyadan etrafında olduğu şekliyle şüphe
edebilirim.”284 örneğini vererek “var olmak” ve “şüphe etmek” kelimelerinin,
dünyanın varlığı ve dünyadan şüphe etmek olarak kullanıldığında, yanlış birer
kullanım olarak karşımıza çıktığını anlatmak ister.
Wittgenstein’ın TLP’nin dışında susarak anlatmaya çalıştığı, kitabın etik
üzerine bir kitap olarak değerlendirilmesine dair doğru bir anlayış, onun TLP’nin
6.522 nolu “İfade edilemeyen vardır yine de. Bu kendisini gösterir. Mistik olandır.”
önermesinden hareketle geliştirilebilir. Bu da söylemek ve göstermek arasındaki
ayrımı dikkate alarak, önermesel gösterme kuramı ile mistik şeylerin kendisini
gösteriyor oluşu arasında nasıl bir bağlantı kurulabileceğine yönelik bir soruyla
araştırılabilir. Bu anlamda TLP’de olgusal dilin dışında konumlanan kitabın etik olan
283
284
a.e., s.7
a.e., s.9
78
bölümüne dair doğru bir anlayış, Wittgenstein’ın ileri sürdüğü ifade edilemeyen
kavramı üzerine yapılmış bir inceleme ile geliştirilebilir.285
Lı Hung ifade edilemeyen kavramını iki farklı tarzda değerlendirir. Birinci
tarzdaki ifade edilemeyenler, dilin ve dünyanın mantığının metafizik bir anlatıdan
kaynaklı olarak yanlış anlaşılmasından dolayı ortaya çıkar. Böylesi yanlış
anlaşılmalar mantıksal analiz sayesinde giderilebilir. Lı Hung bu tarzdaki ifade
edilemeyen kavramını “negatif ifade edilemeyen” (negative ineffable) ya da “sahte
ifade edilemeyen” olarak nitelendirir. İkinci tarzdaki ifade edilemeyenler ise hakiki
fakat “gizem”li (mysterious) bir yapıdadır. Bu tarzda ortaya çıkan yanlış anlaşılmalar
ise felsefi eleştiri ile giderilebilir. Wittgenstein bağlamında “ifade edilemeyen”
kavramının önemi, filozofun Tractatus’ta bu kavramdan pozitif bir anlamda
bahsetmesidir. Fakat negatif-pozitif ya da sahte-hakiki olsun, burada hala iki türde
anlam-dışı vardır. Bu bağlamda bu kavramlar ancak anlam-dışı kavramının ışığı
altında kavranabilir.286
Negatif ifade edilemeyenler, Li Hung’a göre, genel anlamda geleneksel
metafizikte tartışılan “kendinde şeyler” (things-inthemselves) düşüncesi olarak
tanımlanabilir. Bu bağlamdaki metafizik ifadeler Tractatus üzerinden kolayca
anlaşılabilecek “anlam-dışı” bir yapıya sahiptirler. Wittgenstein TLP’nin ilk
değinilerinde dünyayı olguların toplamı olarak sunar. Yani dünya olgulardan oluşan
bir mantıksal uzaydan meydana gelir. Şeyler tek başına bir anlamı ifade etmeyeceği
gibi onları tek başına düşünmek de imkansızdır. Şeyler ancak bir olgu içinde
kavranabilir ve ancak bu şekilde bir olgu olarak bir anlamı ifade edebilirler.
Geleneksel felsefe ise genel anlamda dünyayı şeylerin toplamıymış gibi düşünür. Bu
bağlamda “Var oluşun indirgenebileceği töz nedir?” tarzında sorularla hareket
etmeye çabalar. Metafizik yaklaşımlar genelde varoluşu töz ya da öğe olarak şeyleri
başka bir şeye indirgeme çabasından meydana gelir. Fakat Wittgenstein açısından
dünya, olguların mantıksal uzayından meydana gelir.287
285
Bkz.: Pulıdo, a.g.e.,s.11
Bkz.: Han Donghui, a.g.e., 404
287
Bkz.: a.e., s.405
286
79
Bu bağlamda değerlendirildiğinde geleneksel felsefe negatif yani sahte ifade
edilemeyenlerle doludur. Çünkü geleneksel felsefi tartışmalara baktığımızda, onların
koşulsuzluk ya da sonsuzluk arzusundan hareketle kendinde şeyler tartışması,
zihinsel nesneler, Tanrı düşüncesi gibi sahte tartışmalardan meydana geldiğini
görürüz. Bu yaklaşımın bir getirisi olarak, geleneksel felsefi bakışa göre felsefe
kavramsal bir disiplin olarak ele alınır.288 Bu bağlamda Wittgenstein’a göre
geleneksel felsefe spekülasyonlarla doludur. Fakat asıl felsefi çalışma, Wittgenstein
için spekülasyonu ortadan kaldırma çabası ile bir açıklama etkinliğidir.289
Li Hung pozitif ifade edilemeyen kavramını ise klasik anlamda etik olarak
değerlendirir. Etik değerler alanına aittir, fakat o dünyanın sınırlarının ötesine doğru
genişler. Wittgenstein açısından etik olanın taşıyıcısı ifade edilemeyendir. Etik
kendisini zorunlu etik kurallarda gösterir. Fakat bu şekildeki zorunluluklar
önermenin yapısı ile ifade edilemez. Wittgenstein bağlamında etik bir soru,
nihayetinde yaşamın bilmecesidir. “Yaşam ve dünya bir”290 olmasına rağmen zaman
ile uzam içindeki yaşamın bilmecesi, zaman ve uzamın dışında yatar. Etik olan,
dünyanın sınırlarını değiştirebilir, ama yapısını ve olgularını değiştiremez. Etik sahici
ifade edilemeyen kavramı altında konumlanır. Onlar hakkında önermeler ile olgusal
bir tartışma yapabilecek bir bilgiye sahip değiliz. Bu bağlamdaki bir ifade
edilemeyen “aşkın” karakteri kapsamında ortaya çıkabilir. Fakat diğer taraftan o
anlam-dışı tarafından gizlenir.291 Böylelikle etik üzerine düşündüğümüz zaman etik
olanın, dilsel kullanım alanları bağlamında anlam-dışı bir kullanım olduğunu
görürüz.292
Negatif ve pozitif ifade edilemeyen kavramlarını bu noktadan sonra
değerlendirecek olursak, negatif bir ifade edilemeyen sahte yani gerçek dışıdır.
Çünkü bu tarzdaki ifadeler dilin mantığını yanlış anlamaktan kaynaklanır. Bu tarzda
288
Bkz.: a.e., s.407
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.112-4.116-4.115
290
a.e., 5.621
291
Bkz.: Han Donghui, a.g.e., s.408,410
292
Bkz.: Kállay, a.g.e., s.107
289
80
bir yanılsama, dilin mantığının aydınlatıcı bir analizinin ardından görülebilir. Pozitif
ifade edilemeyen kullanımlar ise negatif ifade edilemeyenler gibi aynı şekilde anlamdışında ürerler. Bu bağlamda onlar da dilin ve dünyanın mantığının yanlış
anlaşılmasından kaynaklanırlar. Fakat bu tarzdaki ifade edilemeyen kullanımlar
yalnızca dünyayı doğru gördükten sonra anlaşılabilir. Bu bağlamda dünyaya karşı
doğru bir görüş felsefi eleştiri ile mümkündür. Pozitif ifade edilemeyen kullanımlar
bu bağlamda felsefi eleştiri ile ortaya konulabilir.293
Burada ek olarak özel bir türde ifade edilemeyenden daha bahsetmek gerekir.
Bu bağlamda özel olarak ele alınan ifade edilemeyen kavramı mantık olarak
konumlanır. Wittgenstein Tractatus’ta mantığa üstün derecede bir statü atfeder.
Wittgenstein’a göre “mantık aşkındır.”294 Fakat bu, mantığın önermelerinin aşkın
hakikatler belirttiği anlamına gelmez. Mantığın aşkın olması diğer bütün önermeler
gibi bir şey gösteriyor olması anlamına gelir. Mantık, söylenebilen her şeyi kaplayan
bir şeyi gösterir. O dilin ve dünyanın sınırlarını bize gösterir, fakat kendisi
söylenemez.295 Mantık dünyanın bir ayna tasarımıdır. O bir öğreti değildir. Mantık
dünyanın yapı iskelesidir ve mantıksal bir uzam ile dünyayı kaplar. Mantık hem
kendi kendisinin sınırıdır, hem de sınırları işaret eder. Mantığın önermeleri
totolojilerdir. Totolojiler dünya hakkında hiçbir şey söylememelerine rağmen,
dünyanın ve dilin mantığını yansıtırlar.
Wittgenstein Tractatus’ta başlıca iki önemli soruşturmaya girişir. Bunlardan
ilki mantığın sınırlarının incelemesidir. İkincil olarak ise Wittgenstein dilin
sınırlarının saptanmasına yönelik bir girişimde bulunur. Bu iki soruşturma arasında
yakın bir ilişki vardır. Bu iki soruşturma açısından da deney öncesinde
söylenebilecek her şeyin, yani a priori olanın, mantık kapsamı içinde ele alınması
gerektiğine yönelik bir kabul söz konusudur. Wittgenstein açısından deneyle
olguların dünyasına ulaşabiliriz. Olgusal olan deneye gereksinim duyar. Çünkü
Wittgenstein olgular bağlamında bütün olup bitme durumunun rastlantısal
293
Bkz.: Wittgenstein, TLP., s.409
a.e., 6.13
295
Bkz.: Anscombe, a.g.e., s.166
294
81
(accidental) olduğunu söyler.296 Olguların dünyası ise “a priori” olarak verilmiş bir
olanaklar uzayı içinde yüzer. Mantık olgusal dilin yapısını yansıtırken, onun uzandığı
gerçekliğin yapısını da aynı şekilde yansıtır. Çünkü dil ve dünya Wittgenstein’a göre
aynı mantıksal yapıyı paylaşır. Dil ve dünyanın paylaştığı bu mantıksal yapı, olgular
dünyasının içinde yüzdüğü olanaklar uzayının bütünü içine yayılan bir koordinatlar
örgüsü olarak kavranabilir. Bu bağlamda olgusal dilin sınırlarında kendini gösteren
olanaklar uzayının sınırları da mantıkça kavranır. Çünkü mantık, sınırın
hesaplanmasında temel olan çıkış noktasını saptar ve hesabın yapılmasında
kullanılan formülde bir mantık formülüdür.297
Bu bağlamda mantık, olguların ve önermelerin olanağının yapısal kurulumu
için temel yapıtaşı olarak hizmet eder. Wittgenstein’a göre mantık hiçbir şeye
dayanmaz. Bu yüzden de mantık kendi başının çaresine bakar. Fakat mantık dünya
ve dilden ayrılmaz, çünkü önermeler ve olgular aracılığı ile saf bir şekilde yansır.
Mantığın önermeleri adların yönletiminin, temel önermelerin ise bir anlamının
olduğunun ön koşuludur. Bu da onların dünya ile bağlantısıdır. Önermeler
gerçekliğin mantıksal yapısını gösterirler.298 Bu bağlamda dilde kendini yansıtan,
yani gösteren bir şeyi biz dil vasıtası ile ifade edemeyeceğimiz için bu tarzda bir
gösterme işlemi ifade edilemeyen kavramı altında ele alınmalıdır. İster dünyanın ve
dilin mantıksal yapısı, ister değerler alanı ile ilişkili olsun, bu tarz kullanımların
hepsi ifade edilemeyen kavramı altında toplanırlar. Negatif ya da sahte bir ifade
edilemeyen mantıksal inceleme ile ortaya çıkarken pozitif ya da sahici bir ifade
edilemeyen ise felsefi bir eleştiri ile ortaya konabilir.299
Wittgenstein’ın
Tractatus’unu
olgu
ve
değer
ayrımı
açısından
değerlendirirken, şimdi bu konuyu özne ve dünya arasındaki ilişki bağlamında
irdelemeye çalışmak yerinde olacaktır. Çünkü daha önce “Tractatus’un Ana
Temaları” başlığı altında değindiğimiz özne konusu, olgu ve değer ayrımı açısından
büyük önem arz eder. Bu bağlamda, Tractatus’ta konu edilen özne konusunu ayrıntılı
296
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 6.41
Bkz.: a.g.e., s.86
298
Bkz.: Han Donghui, a.g.e., s.410-411
299
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 4.121
297
82
şekilde incelemek, olgu ve değer arasındaki ayrımı doğru şekilde algılamamıza
yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.
3.2. Özne ve Dünya
Wittgenstein’ın Tractatus’unda özne kavramı tek-bencilik üzerine bir dizi
değini ile başlar. Bu bağlamda Wittgenstein’ın tek-bencilik üzerine olan ifadeleri, iyi
bir metafizik örneği olarak ele alınabilir. Tek-benci, Wittgenstein’a göre olgu
söylemini gerçekliğin üzerinde kurulduğu temel olarak alır. Olgu söylemi tekbencilik
açısından gerçekliğin sınırıdır. Tek-bencinin yanılgısı, onun bu önemli görüşü yanlış
şekilde sunmuş oluşundadır. Wittgenstein açısından tek-bencinin yapması gereken,
bu görüşü “Dilin aynasında yansılanan, dilin aynasında yansılanır.” ya da daha yalın
bir ifade ile “Var olan, vardır.” gibi kendini açıkça ortaya koyan bir totoloji ile
gösterilmesine olanak vermektir. Tek-bencinin bu bağlamdaki hatası, var olana
ilişkin içerik taşıyan bir doğruluk yorumu ile istemiş olduğu anlatım biçimini
kullanmasıdır.300
Wittgenstein’ın tek-bencilik üzerine söylediklerini, onun felsefenin merkezi
problemi olarak gördüğü ayrımın, yani söylemek ve göstermek arasındaki ayrımın
başka bir şekilde ifade edilmesi olarak anlamalıyız. Wittgenstein tek-benciliğin
felsefi bir hakikat olduğunu söylemez. Wittgenstein, tek-bencilik üzerine konuşurken
söyledikleriyle şu tarz bir formülü ortaya koyar: “Dilimin dışında hiçbir şey
söyleyemem, o halde benim için dilimin dışında bir dünya ve benim için bir dünya
yoktur.” Onun hedeflediği şey, tek-bencilik de “ben”in tek başınalığı değil, dilin
aşılamazlığıdır. Wittgenstein açısından, “ben”in dilden bahsediyor oluşu, onun
kendisinin dilin bir sınırı olduğunu ve dünyanın bir sınırı olduğunu gösterir.301 Yine
kendisinin verdiği örnekle tıpkı gözün bir görüş alanına sahip olması, ama kendisinin
300
301
Bkz.: Pears, a.g.e., s.88
Bkz.: Hadot, a.g.e., s.36-37
83
bu görüş alanının sınırı olması gibi, “Özne” de dünyanın bir parçası değil fakat o
dünyanın bir sınırıdır.302
Anscombe’ye
göre,
Wittgenstein
TLP5.6’da
“benim
dünyam”dan
bahsederken, bu yalnızca benim anladığım dil bağlamında bir anlamı ifade eder. Bu
dilin sınırları, “Benim dünyamın sınırlarını temsil eder.” Fakat ben dilin ilişkileri
hakkında konuşmak için bir dil varsayamam. Ben yalnızca benim dünyama karşılık
gelen dünyadaki şeylerin nasıl olduğunu söyleyebilirim. Bu da mantığın aynasında
karşılanan bütün dünyayı ortaya koyar. Bu bağlamda Anscombe’ye göre
Wittgenstein “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”303 der. Wittgenstein bu öne
sürümünü açıklarken, ilk etapta mantık üzerine bir dizi notla bizi aydınlatmaya
çalışır. “Mantık dünyayı doldurur: Dünyanın sınırları onun da sınırlarıdır.”304 Bu
argümanı Anscombe, “dilimin sınırlarının anlamı dünyanın sınırlarıdır; fakat bütün
diller bir ve aynı mantığa sahiptir ve bu onların dünyasının sınırıdır.” 305 şeklinde
yorumlar. Bu nedenle de benim dünyamın sınırı ve dünyanın sınırı bir ve aynıdır.
Wittgenstein’a göre “Ben”, dünyaya benim dünyam olmasıyla girer.
Dünyanın benim dünyam olması ise yalnızca benim anladığım dilin sınırlarının
benim dünyamın sınırlarını işaret etmesi ile ortaya çıkar. Bu bağlamda Wittgenstein
tek-benciliğin kastettiği şeyin doğru olduğunu söyler. Fakat bu filozofa göre
söylenemez, kendini gösterir.306 Buradan hareketle felsefede, “ben”den psikolojik
olmayan bir tarzda bahsetmenin bir anlamı vardır. Felsefi “ben”, Wittgenstein’a göre
dünyanın bir parçası olmayan ama sınırı olan metafizik “ben”dir.307 Buradan
hareketle Wittgenstein, dilbilimsel tekbenciliğe radikal bir olumsalcılık bağlar;
“Bu deneyimimizin hiçbir bölümünün aynı şekilde a priori olmadığı gerçeği ile
bağlantılıdır.
302
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 5.632-5.633-5.6331
a.e., 5.6
304
a.e., 5.61
305
Anscombe, a.g.e., s.167
306
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 5.62
307
Bkz.: a.e., 5.641
303
84
Gördüğümüz her şey başka türlü de olabilirdi.
Betimleyebildiğimiz her şey, başka türlü de olabilirdi.
Şeylerin a priori bir düzeni yoktur.”308
“Burada görürüz ki, tek-bencilik tam olarak sonuna dek götürüldüğünde, saf
gerçeklik ile kesişir. Tek benciliğin Ben’i uzamsız bir noktaya doğru büzülür ve
geriye onun koordinatları ile eşleşmiş gerçeklik kalır.”309
Hadot’ya göre mistik olarak sona eren Tractatus’un üç bileşeni vardır. Bu
bileşenleri Hadot; “varoluş duygusu”, “sınırlı bütün duygusu” ve “ifade edilemeyen
duygusu” olarak nitelendirir. Bu üç bileşen genel anlamda aynı hedefin üç farklı
ifadesidir. Hadot bu hedefi Wittgenstein açısından, dünyanın ve dilin içinden
dünyaya, varoluşuna ve bütünlüğüne bir anlam vermenin imkansızlığı olarak
tanımlar.310
Tractatus’un ifadeleri, hatalı oluşları ile ifade edilemeyeni göstermeye
çalışırlar. Ama bu bağlamda ele alındığında, tam da bu noktada ifade edilemeyeni
denedikleri ölçüde anlam-dışı olarak görünürler. Başka bir ifade ile söylenecek
olursa, TLP’nin önermeleri bir tür anlama ve doğruluğa sahip oldukları ölçüde,
anlam-dışı olarak görülürler. Wittgenstein bu bağlamda, TLP’nin önermelerini
aşarak ancak mistik olana yani dünyanın doğru görüşüne ulaşabileceğimizi düşünür.
Mistik duygu, dilimizin ve dünyamızın sınırlarına çarptığımızda ve iradi bir
belirsizlikle bir “ifade edilemeyen” olduğunu hissettiğimiz anda kendini gösterir. Bu
bağlamda Hadot, dilin bütün gösterme kiplerinin mistik bir anlama sahip olduğunu
ve “mistik”in dilin gösterme kipindeki kullanımının bizde sınırlama ve bütünlük
duygusu uyandırdığı anda başladığını düşünür. Hadot’ya göre Wittgenstein,
“Sınırlanmış bütün olarak dünya duygusu mistik duygudur.”311 önermesi ile
308
a.e.,5.634
a.e., 5.64
310
Hadot, a.g.e., s.41
311
Wittgenstein, TLP., 6.45
309
85
dünyanın var olması olgusu karşısında duyumsadığımız yabancılık izlenimini
betimlemek ister.312
Hadot’ya göre Wittgenstein açısından “düşünmek” kavramı, “söylemek”
kavramına indirgenemez. Çünkü Wittgenstein bağlamında mantıki biçim söylenemez
fakat Tractatus’ta ortaya serildiği üzere kendini gösterir. Bu bağlamda Hadot, dili dil
olarak ifade etmeye çalıştığımda, dilin bir anlama sahip olmayı kestiğini fakat
söylemek ve göstermek ayrımından hareketle, onu söyleyemememize rağmen
hedefleyebileceğimizi düşünür. Burada ise önemli nokta, ifade edilemeyen
mefhumunun bu bağlamda dile yasaklanması bir yana, dilin ifade edilemeyeni bize
açmasıdır. İfade edilemeyen bu bağlamda, hiçbir şey temsil etmeyen, fakat
çağrıştıran bir dil ile açılır. Burada da Hadot, dilin büyüsüyle karşılaşarak dilin en
temel biçiminin, önümüzde dünyayı doğuracak şiir olabileceğini sezinlediğimizi
söyler. Bu şiirsel dille birlikte Wittgenstein’ın Tractatus’taki “Gerçekten ifade
edilemeyen vardır, kendini gösterir: Mistik olandır o.”313 öne sürümü haklılık
bulur.314
Wittgenstein’ın Tractatus’u açısından ifade edilemeyen kendini dilde gösterir.
Bu gösterme işleminde dilin özü, ifade edilemeyeni ifade eder. Dilin nihai anlamı
olan öz, dilde kendini gösterir, fakat ifade edilemez. Böylesi bir çalışma sonuçta,
dilde ifade edilemeyeni hedeflemektir. Fakat dil içindeyizdir ve bu durum aşılamaz.
Tam da bu aşılamaz durum ekseninde, dilin özünü ortaya koyma çabası, aşkın olanı
anlama çabası olarak kendini gösterir.315
Hadot’ya göre, negatif teolojinin ilgi alanı daima “mutlak olan”ın ifade
edilemez olduğunu ve dilin yittiği bir alandan asla bahsedemez olduğumuz konuları
üzerinde duyarlı olmuştur. Bu bağlamda, dilin aşılamazlığı noktasında, negatif teoloji
yeni bir anlam kazanır. Bu yeni anlamda, Wittgenstein’ın TLP’de “Dil içinde ifade
312
Bkz.: Hadot, a.g.e., s.40
Wittgenstein, TLP.,6.522
314
Bkz.: Hadot, a.g.e., s.43
315
Bkz.: a.e., s.60
313
86
edilebileni, dil vasıtasıyla ifade edemeyiz”316 cümleleri ile anlatmaya çalıştığı
şeydir.317
Buradan hareketle Wittgenstein’ın öznesine tekrar bakacak olursak, onun
Tractatus’ta iki ayrı “ben”den bahsettiğini görürüz. Bunların ilki “emprik ben”
ikincisi ise “metafizik ben”dir.318 Emrik ben dünyanın içindeki öteki nesnelerle aynı
düzeydedir. Bu anlamda bir vücut bütününden başka bir şey değildir. Wittgenstein,
dünya içindeki her şeyin bir taştan ya da “ben”in bedeninden kaynaklanıp
kaynaklanmamasının, değerler alanıyla ilişkili olmadığını düşünür. 319 Emprik ben
dünyadaki herhangi bir nesne gibi, bilen bir özne karşısında, psikolojik bir nesne
olarak yer alır. Wittgenstein “metafizik” ya da “felsefi” anlamda “ben”den
bahsederken ise bu “Ben”i büyük harflerle yazar.320 Bunun anlamı, Wittgenstein’ın,
ikinci bağlamda kullandığı “Ben”in ilkine göre daha karmaşık bir yapıda
bulunduğudur. Bu bağlamda, Wittgenstein, “Felsefede gerçekten Ben’den psikolojikolmayan anlamda söz edebilecek ve edilmesi gereken bir yol olduğunu” 321 düşünür.
Wittgenstein’a göre, metafizik “Ben” ne insan, ne insan vücudu, ne de psikolojinin
bahsettiği insan ruhudur. Bu bağlamda ele alınan “Ben” dünyanın içindeki
nesnelerden biri olmadığı için, dilde ifade edilemez fakat yine de kendini dünyada
gösterir. “Metafizik” ya da “felsefi”, “Ben” felsefeye dünyanın benim dünyam oluşu
ile girer. O dünyanın bir parçası değil, dünyanın bir sınırı olarak kendini gösterir.
Buradan hareketle “metafizik Ben” Wittgenstein’a göre ifade edilemeyen, mistik bir
şeydir.
Peki, Wittgenstein’ın bahsettiği iki ayrı benin birbirleri ile ilişkisi nedir?
Ömer Naci Soykan’a göre “emprik ben” ve Wittgenstein’ın büyük harflerle yazdığı
“metafizik Ben” arasında bir bağ bulunur. Bu bağ Soykan’a göre dünyanın
nesnelerine sınırlı bir bütün olarak “sub specie aeternitatis” bakışı altında sanat
316
Wittgenstein, TLP., 4.121
Bkz.: Hadot, a.g.e., s.62
318
Bkz.: Soykan, Felsefe ve Dil, s.23
319
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 12.10.16
320
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 5.64-5.641, Krş. Notebooks, 11.8.16-12.8.16
321
a.e., 5.641
317
87
yapıtında kurulur. Wittgenstein’ın “etik ve estetik birdir.”322 önermesi düşünülürse
bu bağ, aynı zamanda sanat ile etik arasındaki bağıntıdır. İnsan böylesi bir bakışla
“Ben”i ve onunla aynı şey demek olan kendi dünyasını yoğun ve derin bir
aydınlanma içinde kavrar. Dünyayı “sub specie aeternitatis” ezeli ve ebedi bakış ile
görmek, onu yalnızca ve hep şimdide görmektir.323
Wittgenstein buradan hareketle bazı etik kavramları değerlendirir. Dünyayı
ezeli ve ebedi bakış altında gören insan, Wittgenstein’a göre, mutludur. Böylesi bir
bakış altında dünyayı gören insan, şimdide yaşar ve şimdide yaşayan için ölüm
yoktur. Çünkü filozofa göre, ölüm bir yaşam olayı değildir ölüm yaşanmaz.
Wittgenstein, bu ezeli ve ebedi bakış altında dünyayı görme eylemini dünyada sınır
bir konumda bulunan “metafizik ben”e yükler. Şimdide yaşayan için ölüm yoktur
deyişi, dünyada yaşayan bir fiziksel nesne olarak “ben”in sonsuzluğa uzanan
zamansal süresi değildir. “Ben”in metafizik anlamdaki varlığı için zamansallığın
olmayışıdır. Bu bağlamda Wittgenstein, şimdide yaşayan bengi yaşar diye
düşünür.324
Şimdi Wittgenstein’ın öznesinin dünyaya karşı tutumuna bakacak olursak
onun öznenin dünya karşısındaki tutumunu iki farklı düzlemde ele aldığını
görebiliriz. Özne, ne dünyanın bir parçası olarak dünyadadır ne de dünyadan kopuk
olarak dünyanın dışına itilmiştir. Wittgenstein, özneyi tam da dünyanın sınırında
olarak ele alır. Bu bağlamda da özne dünyaya karşı iki farklı görüşü sahiptir. Birinci
görüş açısından dünyayı olguların toplamı, içerisindeki şeyleri ise bir taş yığını
olarak algılar. Bu daha evvelden yukarıda bahsettiğimiz “emprik ben”in dünyaya
bakış açısıdır. Diğer taraftan dünyanın dışarıdan görünümü ise bundan epeyce
farklıdır. Bu bakış tarzı Wittgenstein’ın kitabın daha önemli olarak nitelendirdiği
estetik olan bölümüne dair önemli bir anlam ifade eder. Bu bakış tarzı “metafizik
ben”in dünyayı ebedi ve ezeli bir bakış açısı altında “sub specie aeternitatis” bakışla
kavrayışıdır. Buradan hareketle Wittgenstein için, değerler alanına ilişkin her bağlam
322
Wittgenstein, a.e., 6.421
Bkz.: Soykan, Felsefe ve Dil, s.24
324
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 8.7.16, Krş. TLP., 6.4311
323
88
dünyaya karşı böylesi bir bakış açısı altında ifade edilir. Onun için var olma, sanat ve
etik bağıntısı, hep aynı şekilde “sub specie aeternitatis” bakışla ifade edilir.325
“Sanat eseri sub specie aeternitatis” görülen nesnedir ve iyi yaşam sub specie
aeternitatis görülen dünyadır. Bu sanat ve etik arasındaki bağlantıdır.
Nesnelere olağan bakış tarzı nesneleri sanki ortaları ortalarındaymış gibi görür, sub
specie aeternitatis görüş dışarıdan.
Böylesi bir bakış ile arka plan olarak tüm dünyaya sahip olmaları.
Bu, muhtemelen bu görüşte nesnelerin uzam ve zaman içinde görünmek yerine,
uzam ve zaman ile birlikte görünmeleri midir?
Her bir şey tüm mantıksal dünyayı değiştirir, tabiri caizse, bütün mantıksal uzamı.
(Kendini zorla kabul ettiren düşünce): sub specie aeternitatis görülen şey, bütün
mantıksal uzamla birlikte görülen şeydir.”326
3.3. “Sub Specie Aeternitatis” Dünya Kavrayışı
Wittgenstein Tractatus’un ilk değinilerine dünya üzerine cümlelerle başlar.
Bu ilk değinilerin önemi, dünyanın ontolojik temellerine ilişkin belirli dayanaklar
sağlama çabasıdır. Tezin ilk bölümünde bu konuyu ayrıntılı şekilde ele aldığımızı
düşünüyorum. Wittgenstein dünya üzerine kitabın sonuna doğru farklı bir bağlamda
bazı değiniler ortaya koyar. Bu değiniler, dünyanın bütün olarak kavranması ve
varlığına ilişkin varoluşçu tonla yapılmış açıklamalardır. Wittgenstein kitabın
sonunda bir bütün olarak ele alınan dünyadan, olgusal dilin anlam-lı önermeleri ile
bahsedemeyeceğimiz üzerine vurgu yapar. Bütün olarak alınan dünyaya uygulanan
varoluşa ilişkin ifadeler anlam-dışıdır. Buradaki önemli nokta, Wittgenstein
bağlamında
325
326
anlamdan
yoksun
ifadeler
olgularla,
dünyadaki
bir
şeyle,
Bkz.: Soykan, Felsefe ve Dil, s.38
Wittgenstein, Notebooks, 7.10.16
89
ilişkilendirilmemelidir.327 Çünkü Wittgenstein’a göre “ Dünyanın nasıl olduğu
değildir mistik olan, olduğudur.”328
Wittgenstein’ın kitabın sonunda bize açtığı sessizlik, kitapta ele alınan
düşünceler bağlamında anlamla yüklü bir suskunluktur. Sessizliğin anlamla yüklü
oluşundan dolayı, filozofun tutumunun pozitivist olduğunu söyleyemeyiz. Ayrıca
suskunluğun suskunluk olarak kalmasından dolayıdır ki onun bir varoluşçu olduğu
da söylenemez. Wittgenstein’ı pozitif bir nitelik kullanmak için, varoluşsal tarzda
felsefe yapan biri olarak nitelendirmek daha uygun olacaktır.329
Wittgenstein’ın, Tractatus bağlamında hedeflediği şey, olguların toplamı
olarak anlaşıldığı ölçüde, dünyanın bilgisi değildir. Dünyanın bu bağlamdaki bilgisi
genel olarak doğa bilimleri tarafından ele alınır. Ayrıca o aynı şekilde felsefe yaparak
bilginin koşullarının analizini yapmayı da hedeflemez. Çünkü bu tarzda yapılmış bir
çalışma da, genel anlamda mantığın ya da epistemolojinin vazifesidir. Tractatus’ta
felsefeyle ilişkilendirebileceğimiz epistemolojik hiçbir şey yoktur. Wittgenstein
kitabın ana fikrince epistemolojiye dayanan bir şeyin, felsefede olmadığını düşünür.
Epistemolojiden, Wittgenstein’a göre, ancak psikoloji felsefesi içinde bahsetmemizin
bir anlamı vardır.330 Bu bağlamda, “Psikoloji, felsefeye başka herhangi bir doğa
biliminden daha yakın değildir. Bilgi teorisi, psikoloji felsefesidir.” diye belirtir.331
Wittgenstein’ın, felsefe yapmasının maksadı daha ziyade dünyayı bütün
olarak, yani doğru bir şekilde görme hedefinden kaynaklanır. Dünyanın bu şekildeki
doğru bir görünümü, ancak kitapta dile gelen önermeleri aşarak mümkün olur.
Böylesi bir aşma işleminin ardından, dünyanın ve yaşamın bir olduğu görülerek
dünya doğru bir şekilde görülebilir. Böylece Tractatus’un anlaşılmasının temelinde,
kitabın sonunda ancak edinilebilecek böylesi bir tefekkür anlayışı yatar. Wittgenstein
açısından, felsefe yapan kişinin amacı bu bağlamda daha önemli şekilde etiğin
327
Bkz.: Gottfried Gabriel, “Wittgenstein’da Edebi Biçimin Anlamı Üstüne Açıklamalar”, Pierre
Hadot, Wittgenstein ve Dilin Sınırları, s.102
328
Wittgenstein, TLP., 6.44
329
Bkz.: Gottfried, a.g.e., s.103
330
Bkz.: Anscombe, a.g.e., s.27
331
Wittgenstein, TLP., 4.1121
90
istediği, ama öğretemediği şeye ulaşmaktır. Böylece Wittgenstein’ın Tractatus’ta,
etik olarak nitelendirdiği bölümü neden daha önemli olarak değerlendirdiği daha
doğru şekilde anlaşılabilir.332
Wittgenstein’ın Tractatus’unu kitabın son değinilerinin ardından bütün olarak
inceleyecek olursak onun ifade ettiği ve varmak istediği şey arasında paradoksal bir
oransızlık vardır. Bu paradoks açık ifadesini, öz-değilleme olarak Wittgenstein’ın
merdiven metaforunu kullanması ile bulur. Bu paradoks ise Tractatus bağlamında,
çözülemez fakat belirli bir anlama sahip olarak içerik bulur. Bir anlamda kitabın en
önemli bölümü olarak içerik kazanan bu paradoks, kitabın anlamının bir parçasını
oluşturur. Bu bağlamda en önemli olan şey, bir anlama sahip önermeler aracılığı ile
söylenemez ve bilimin ölçütleri ile ele alınamaz.333
“Estetik açıdan, mucize dünyanın var olmasıdır. Var olan şeyin var olması.
Şeylere sanatsal bakış tarzının özü, dünyaya mutlu bir gözle bakması mıdır?
Yaşam ciddi, sanat neşelidir.”334
“Çünkü sanatın amacının güzel olan olduğu kavrayışında kesinlikle bir şey vardır.
Ve güzel, mutlu eden şeydir.”335
Wittgenstein açısından “sub specie aeternitatis” kavramı, genel anlamda etik
olarak nitelendirilen şeylerin, yapısal ya da içerik olarak açıklanma çabası açısından
merkezi olarak anlaşılabilir.336 Etik, estetik ve dinsel söylemler karakteristiği gereği
“anlam-dışı” olan, yanlış dil kullanımlarından oluşurlar. Bu bağlamda, bu tarz
alanlar olağan bakış açısıyla kavranamaz. Çünkü olağan bakış açısı dünyayı içeriden
bir taş yığını olarak görür. Dünyanın içinde ne bir değerden bahsedebiliriz ne de
yüksek bir şeyi ifade eden bir anlamdan. Fakat dünya, bir bütün olarak kavrandığında
dilin anlam-dışı alanı ile birlikte, yüksek bir değere doğru açılabilir. Bu yüksek değer
332
Bkz.:Gottfried, a.g.e., s.103
Bkz.: a.e., s.104-105
334
Wittgenstein, Notebooks, 20.10.16
335
a.e., 21.10.16
336
Bkz.: Somogy Varga, “Sub Specie Aeternitatis: An Actualization ofWittgenstein On Ethics and
Aesthetic”, The Nordic Journal of Aesthetics, E.d. Jacob Lund, Aarhus, No: 35, 2008, s.35
333
91
için önemli nokta onların ne olağan bakışla görülebileceği ne de olgusal dil ile ifade
edilemeyeceğini anlamaktır. Böylesi bir kavrayışın sonunda ifade edilemeyenin
mistik karakteri ile karşılaşırız. Mucizevi olanı kavrayış tarzı, olağan bakış açısından
farklı bir şekilde bir anlamı ifade edebilir.337 İfade edilemeyen, olağan bakış ve
olgusal bir dil ile kavranamaz. O karakteri gereği “sub specie aeternitatis” bakış
açısı altında, etik, estetik ve dinsel söylemlerin ifade edilemez olduğu, anlam-dışı bir
dil ile kavranabilir.
Wittgenstein için, insanlar ilgiyle ve kasıtlı olarak bir şekilde yaşamın anlamı
ve etik üzerinden dilin sınırlarını ihlal etmeye girişmişlerdir. Bu kesinlikle ümitsiz
bir girişimdir. Böylesi bir girişim sonunda, dil tarafından örülmüş hapishanemizin
duvarlarına çarpmaya mecburdur. Fakat bu girişim özünde insan aklındaki bir
eğilimin belgesidir.338 Bu eğilimin açıklamasını ise Wittgenstein, etik üzerine bir
ders adıyla yayınlanan konuşmasında yapar:
“Benim bütün eğilimim ve inanıyorum ki etik ve din üzerine yazmayı ya da
konuşmayı denemiş bütün insanlığın eğilimi dilin sınırlarına
çarpmıştır.
Hapishanemizin duvarlarına bu çarpış, kusursuz ve mutlak şekilde ümitsiz bir
girişimdir. Etik yaşamın anlamı, mutlak iyi, mutlak değerli olan hakkında bir şey
söyleme arzusundan kaynaklandığı kadarıyla bilimsel olamaz. O ne söylerse
söylesin bilgimize hiçbir anlamda bir şey eklemez. Fakat bu insan aklındaki bir
eğilimin belgesidir. Kişisel olarak ona derin şekilde saygı göstermeye ve bütün
yaşamım boyunca onunla alay etmeye engel olamam.”339
Etik ve estetiğin, her ikisi de bize sub specie aeternitatis bakış açısını sağlar.
Ya da sonsuzluğa dair görüşler, bizim dünyayı sınırlı bir bütün olarak görmemize
imkan verir. Sub specie aeternitatis bakış açısı ile bir varlık görmek, onu parçası
olduğu bütünüyle birlikte hep beraber, bütün bir mantıksal uzay ile birlikte
görmektir. İnsan, emprik bakış ile şeyleri öznel bir şekilde dünyanın içinden ve
337
Bkz.: Wittgenstein, A lecture onEthics, s.11
Bkz.:Varga, a.g.e., s.38
339
Wittgenstein, Lectures on ethics, s.12
338
92
ortasından görür. Sub specie aeternitatis bakış ise etik ve estetik bir uyum içinde
dünyaya dışarıdan bir bakış gerçekleştirir. Dünyayı bir bütün olarak dışarıdan
görmek bu bakış açısının özüdür. Etik ve estetik, kendini ancak bu bakış açısından
gösterir. Böylesi bir bakışla birlikte, dünyada aynı düzeyde yer alan her şey aşılarak,
dünya bütünü ile görülebilir. Bu bakış açısı ile dünyadaki şeylerin ortasında hareket
ederken, onların doğasında olmayan bir değeri deneyimleriz. Başka bir deyişle
dünyadaki şeylerin doğasında bir değerin olmadığını deneyimleriz. Çünkü olgusal
olan dünya ve onun temsili olan önermelerin hepsi aynı düzeydedir.340 Fakat dünyayı
dışarıdan, “sub specie aeternitatis” bakış açısı altından görmek, bizim onu “mutlu
bir gözle” görmemize izin verir. Böylece dünyanın olgusal düzleminin dışında şeyler
başka bir düzlemde, böylesi bir gözle kavranabilir.341
Değerler alanının deneyimi, şeyler ve dünya arasındaki uyumu görmekle
oluşur. Böylesi bir deneyim ile Wittgenstein’ın mistik dediği şey, doğrudan bize
bütün olarak sunulur. Böylesi bir deneyim, gerçeklik ile sınırlandırılmış şekilde
kavranamaz, fakat kendini gösterir. Bu tarz bir bakış ile dünya ve yaşam birleşerek
sonsuz şekilde kavranabilir. Sonsuz bakış açısıyla görmek, nesneleri nedensellik
ilkesi ya da kesin bir sona karşı uyum içinde algılamaz. Wittgenstein, yaşamın
anlamı sorusunu, bilimsel sorudan ayırır. Etik değerin deneyimi, bilimsel gözlem ile
ortaya çıkmaz. Fakat o kendini sub specie aeternitatis bakış açısıyla, temaşa ile
gösterir. Sub specie aeternitatis bakışla etik ve estetik algısı, değerler alanına ait
olana bir olanak verir.342
İfade edilemeyen, mutlak ve sınırsızdır. O sınırsız, daha ziyade aşkındır.
Çünkü bir şeyle ilişkili değildir. O kendini Spinoza’ya göre dünyayı “sub specie
aeterni” (sınırlı bir bütün) olarak görmekle ortaya çıkarır. İfade edilemeyenin sonsuz
olmasının nedeni, onun bir bütün olması ya da olguların aşkınlık düşüncesini
izlemesi değildir. O koşulsuzdur, çünkü tüm olguların ötesindedir. Yani mutlak ve
sınırsız olarak, ifade edilemeyen, mantığın sınırlarının ve deneyime tabi olanın da
340
Bkz.: Varga, a.g.e., s.40
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 20.10.16-21.10.16
342
Bkz.: Varga, a.g.e., s.40
341
93
ötesindedir. Mutlak olan hakkındaki soru yanlış bir kullanımdır ve cevaplanamaz.
İfade edilemeyenin doğası ancak felsefi eleştiri ile ortaya konabilir. Bu tarz sorular
bilimin sorularından farklıdır. Bir soru, Wittgenstein’a göre, sorulabiliyorsa, aynı
zamanda cevaplanada bilir. Bu bağlamda, mutlak olan hakkındaki soru sorma tarzı
bir yanlış kullanımdır. Bir başka deyişle, bu tarz sorular yanlış birer kullanım olup,
bir anlamda soru olmayan sorulardır.343
3.3. Yaşam Sorunları ve Mistik Duygu
Wittgenstein’ın Tractatus’unda, yaşama problemleri olarak nitelendirilen
konular onun felsefi yöntemi açısından paradigmatik bir önem arz eder. Bu
bağlamda, Wittgenstein’ın felsefi problemlere yaklaşımı ile onun yaşama
problemlerine yaklaşımı arasında bir ilişkiden söz edebiliriz.344 Felsefi problemleri
ortadan
kaldırmanın
yolu,
bu
problemlerin
kaynağını
saptayarak
onları
aydınlatmaktır. Bu bağlamda ele alınan felsefe eleştirisi, tedavi edici bir içeriğe
sahiptir. Wittgenstein, bu tedaviyi felsefi sorunların kaynağı olarak gösterdiği dilin
mantığını aydınlatma işlemi ile çözümleyerek yapar. Wittgenstein’ın felsefi sorunları
çözümündeki
en
önemli
yaklaşımı,
onun
“söylenebilen-söylenemeyen”
ve
“gösterilebilen” arasında yaptığı ayrımdır. O bu bağlamda, dili “anlam-lı”, “anlamsız” ve “anlam-dışı” olarak birbirinden ayırır. Bu eksende ele alındığında geleneksel
felsefedeki sorunlar, anlam-dışında konumlanır ve çözümlenemez olarak gündemden
düşerler. Buradaki işlem bu soruları bir çözüme kavuşturmak değildir, fakat onların
anlam-dışılıklarını saptayarak onların çözümsüzlüğünü ortaya koymaktır. İşte bu
bağlamda çözüm tam da budur. Bu bir anlamda, paradoksal şekilde felsefedeki doğru
yöntemdir. Yaşama problemleri de felsefi problemler gibi ele alınmalıdır. Çünkü
Wittgenstein, yaşama problemlerine de tıpkı felsefi problemlere yaklaştığı gibi
yaklaşır.
343
Bkz.: Han Donghui, a.g.e., s.410
Bkz.: Michael Maurer, “Wittgenstein on the Meaning of Life: From Theory to Therapy”,
Philosopy of the İnformation Society, 5-11 Ağustos 2007, Sayı: 15, s.144
344
94
“Yaşam sorununun çözümü, bu sorunun yok olmasında görülür. (Bu yüzden değil
midir ki, uzun şüphelenmelerden sonra yaşamın anlamının açıklık kazandığı
insanlar, sonra bu anlamın nerede olduğunu söyleyememişlerdir)”345
Yaşamın anlamı hakkındaki soru, olgusal dilin dışından kavranması gereken
bir sorudur. Bu bağlamda, yaşamın anlamı problemleri genel anlamda bu
problemlerin yanlış bir alanda düşünülmesinden kaynaklanır. Wittgenstein açısından,
yaşamın anlamı hakkındaki problemler dilin anlam-dışı alanlarında ele alınmalıdır.
Örneğin yaşamın anlamı problemleri ile doğrudan ilişkili olan Tanrı düşüncesi,
olguların
dili
ile
kavranamaz.
Bu
problemler
felsefi
problemler
gibi
çözümlenemezler, fakat onların olgusal dil açısından kavranamayacağı görülerek bu
çözümsüzlüğün aranacağı bir başka alana doğru açılırlar.
Wittgenstein’da Tanrı düşüncesini ele almak onun yaşama problemlerine
karşı yaklaşımının aydınlatılması açısından önem arz eder. Wittgenstein’da Tanrı
düşüncesini ele aldığımızda, öncelikle onun söylenebilen-söylenemeyen ayrımından
hareketle
Tanrı
söylemini
de
anlam-dışı
olarak
söylenemeyenler
içinde
konumlandırdığını görürüz. Daha önceki bölümlerde ancak emprik bir içeriğe sahip
bir önermenin doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir olduğunu görmüştük. Doğruluk
değeri alabilen, emprik bir yapıda olan bir önerme ancak anlamın koşulu olarak ele
alınır. Bu bağlamda, Tanrı hakkındaki açıklamalar ve Tanrı adının kendisi sahte
adlarla konuştuğu, bu nedenle de emprik bir yapıda olmadıkları için anlamdan
yoksundurlar. Wittgenstein, Tanrı söylemine karşı genel anlamda pozitivist bir tutum
sergiliyor görünür. Çünkü pozitivizme göre Tanrı ne doğrulanabilir ne de
yanlışlanabilir. O, anlamdan yoksundur.346
Kenny’e göre, dua etmenin tabiatına baktığımızda, aslında dua etmenin
kendisinin, Tanrı hakkında bir açıklama olmadığını görürüz. O daha çok Tanrı’ya
hitap olarak anlaşılmalıdır. Bu bağlamda, Tanrı’ya bir hitap olarak dua etmenin
345
Wittgenstein, TLP., 6.521
Bkz.: Anthony Kenny, “Bilinmeyen Bir Tanrıya İman”, Dilbilimleri Akademik Araştırma
Dergisi, E.d. Yavuz Ünal, Cilt 13, Sayı 2, Samsun, 2013, s.231
346
95
kendisi, dilin şiirsel olan alanına aittir. O, Tanrı hakkında konuşmak değil, Tanrıya
hitap etmektir.347 Wittgenstein, tam da bu anlamda şiirsel dilin kendisini anlamın
dışına iterek aslında onların yapılarına dair aydınlatıcı bir işlem gerçekleştirir.
Onların anlam-dışı olduklarını kabul ederek, anlam-dışı bir dilde konuşmak dünya
gerçekliğine dair bir şey söyleme çabası değildir. O, aynı zamanda söylenemez bir
şeyi de ifade etmeye çalışmaz. Bu anlamda, anlam-dışı bir dil ile bir açıklama çabası
içinde değil, ama bir hitap olarak konuşmaya bir yer bulabiliriz. Dua etmenin ya da
bir Tanrı’ya inanmanın kendisi bu bağlamda yaşamın anlamı hakkında ifade
edilemez bir sorunun, ifade edilemez bir cevabıdır. Cevap olan şey, dünya
olgularının içinde değerli olan hiçbir şeyin olmadığını görmektir.
“Bir Tanrı’ya inanmak, yaşamın anlamı hakkındaki soruyu anlamak anlamına gelir.
Bir Tanrı’ya inanmak, dünyanın olgularının meselenin sonu olmadığını görmek
anlamına gelir.
Tanrı’ya inanmak, yaşamın bir anlama sahip olduğunu görmek anlamına gelir.”348
Wittgenstein’ın Tanrı üzerine düşünceleri, pozitivist tutumun yanı sıra, bir
anlamda Tanrının tanımlanamazlığı ve ruhaniliğine ait geleneksel temayla da
ilişkilendirilebilir. Wittgenstein’a göre, aşkın olan her şey gibi, Tanrı’ da ifade
edilemez. Bu bağlamda, Tanrı hakkında konuşamam. Wittgenstein, TLP’nin son
önermesinde “ne hakkında konuşulamıyorsa o konuda susmalı.”349 diye salık verir.
Buradan hareketle, Wittgenstein’ın, hakkında konuşulamayan Tanrı konusunda,
susma
çağrısıyla
pozitivist
bir
tutum
sergilediğini
söyleyebiliriz.
Fakat
Wittgenstein’ın defterlerinden alıntıladığımız yukarıdaki pasajda onun pozitivist
tutumuyla birlikte hakkında konuşulamayan Tanrıya, “anlam-dışı” olan dilde bir yer
verdiğini görebiliriz. Bu da hakkında konuşulamayan bir şeyi söyleme çabası olarak
kendini göstermez. Böylesi bir anlam-dışı dil, Tanrı konusunu ele aldığımızda onun
347
Bkz.: a.e., s.239
Wittgenstein, Notebooks, 8.7.16
349
Wittgenstein, TLP., 7
348
96
hakkında konuşma çabası değil de, şiirsel dil ile Tanrı’ya hitaben konuşmak ya da
başka bir deyişle dua etme eyleminin bir ifadesidir.
Sanat alanında bu meselenin örneğini ise, en güzel şekilde, Samuel Beckett’in
Godot’yu Beklerken oyununda görürüz.350 Oyunun ana karakterleri Vladİmir ve
Estragon, Godot hakkında hiçbir zaman konuşmazlar. Fakat bütün oyun boyunca
Godot diye nitelendirdikleri kişiyi ya da şeyi beklerler. Godot’yu Beklerken oyunu,
hikayenin ana karakterini sahne dışında konumlandırmış bir oyundur. Sahnenin
birincil karakteri yani öznesi üzerine değil, beklemenin kendisi üzerine odaklanmış
bir hikayedir.
Wittgenstein’ın Tractatus’u bağlamında Godot’yu Beklerken oyununu
değerlendirecek olursak, filozofun Godot hakkında anlam-lı konuşamayacağımız için
susmamızın doğru olacağını düşündüğünü söyleyebiliriz. Fakat Godot’yu Beklerken
tarzında bir oyun da yazılabilir. Godot denen şey her neyse, o beklene de bilir. Godot
hakkında anlam-lı dil ile konuşmak saçmadır. Fakat Godot’yu Beklerken diye bir
oyun yazmak ve Godot’yu beklemek, ifade edilemez şekilde anlam-dışı olduğu için,
bunun olguların dışında bir anlamı vardır.
Wittgenstein açısından olgu ve değer ayrımı temelinde ortaya çıkan
problemlerin cevapları ve cevap verme şekilleri de birbirinden farklıdır. Dünya
olgularına dair bir şey söyleyen “Bütün önermeler eş değerlidir.”351 Bu bağlamda
olgusal dilin önermeleri ile aşkın olan ya da değersel olan bir şeyi ifade edemem.
Olgusal dildeki sorular da bir değere ilişkin olamazlar. Daha doğru şekilde
söyleyecek olursak, ancak ifade edilebilir olana yönelik bir soru sorulabilir. Çünkü
ifade edilemeyen bir cevabın sorusu da aynı şekilde ifade edilemez. Örneğin
“Yaşamın anlamı nedir?” tarzında bir soru içerisindeki adların ve soru kiplerinin bir
gönderimi olmadığı için sahte bir sorudur ve anlam-dışıdır. Bu bağlamda bir cevaba
da sahip değildir. Dünya olgularına dair sahici bir soru, aynı zamanda cevaplanabilir
350
Bkz.: Samuel Beckett, Godot’yu Beklerken, Ed. Mustafa Küpüşoğlu, Çev. Uğur Ün, Tarık
Günersel, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, Ekim 2000
351
a.e., 6.4
97
de. Dünya şey durumlarının toplamı olduğuna göre dünya hakkında olgusal bir
içeriğe sahip bütün sorular, bir cevaba da sahiptirler. Bir soru bir yanıtın bulunduğu
yerde bulunur; bu da ancak bir şeyin söylenebildiği bir yerdir. Bu bağlamda
Wittgenstein, olgusal dünyayı muhatap alarak “muamma yoktur.”352 der.
Sahici bir soru bu bağlamda olgusal bir içerikte ve yapıdadır. Olgusal
yapıdaki bu tarz sorular doğa bilimlerinin soru sorma tarzındadır. Dünyanın yapısını
göz önünde bulundurursak, doğa bilimlerinde ortaya çıkan bütün sorular bir cevaba
sahiptirler. Bu bağlamda, doğa bilimlerinin bütün olanaklı soruları yanıtlanabilir
niteliktedir. Fakat Wittgenstein’a göre, insan öyle bir duyguya sahiptir ki; “bütün
olanaklı
sorular
yanıtlandığında
bile,
yaşam
problemimize
daha
hiç
dokunulmamıştır. Tabii o zaman da hiçbir soru kalmamıştır; yanıt da tam budur.”353
Wittgenstein, bu duyguyu “mistik duygu” olarak adlandırır. Mistik duygu,
dünyanın sınırlanmış bütün olarak (sub specie aeternitatis) görünümüdür. Bu
bağlamda, Wittgenstein açısından, şöylesine bir ayrım yapmak yerinde olur. Sahici
bir soru doğa bilimlerinde bulunur. Dünyanın yapısı göz önüne alındığında bu
sorular dünyanın nasıl olduğuna ilişkin sorulardır. Fakat bunun yanında insan
dünyada mistik bir duyguyla bazı problemlerle karşılaşır. Mistik olan, dünyanın nasıl
olduğu değil, olduğudur. Bu bağlamda, aşkın olan dünyanın nasıl olduğu ile
ilgisizdir. İnsanın mistik bir duyguyla karşı karşıya kaldığı problemler ifade edilemez
oldukları için onların cevapları da ifade edilemez. Bu tarz problemler ancak “anlamdışı” bir alanda bir çözüme kavuşturulabilir. Buradan hareketle bir Tanrıya inanmak,
yaşamın anlamı hakkındaki soruyu doğru anlamaktır. Tanrı hakkında bir şey
söyleyemediğim için onun hakkında susmam gerekir. Fakat dua ederek Tanrıya hitap
edebilirim. Tanrıyı hedefleyebilirim fakat onun hakkında anlam-lı bir şekilde
konuşamam.354
352
a.e., 6.5
a.e., 6.52
354
Bkz.: a.e., 6.4312-6.522
353
98
Buradan hareketle Wittgenstein’ın susma çağrısını geleneksel felsefeye
yönelik anlamakla birlikte, bunun yanında ek olarak bu çağrıyı bir başka şekilde de
değerlendirebiliriz. Susmak bu bağlamda değerlendirildiğinde ifade edilemez olanın
bir göstergesi olarak ele alınabilir. İfade edilemeyenin var olduğunun, bütün bilimsel
sorular cevaplansa da benim hala en değerli olan soruya bir cevabımın dünyada
olmadığının ifadesi olarak susmak. Dünya hakkında söylenebilecek her şeyi
söyledikten
sonra
susmanın
bir
değerinden
bahsedebilirim.
Hakkında
konuşamadığım şey üzerinde susarak onu hedefleyebilirim. Hedeflediğim şey
hakkında konuşamam ve ona ulaşma biçimim de bundan farklı olmalıdır. “Yaşamın
anlamı nedir?” tarzında bir soru olgusal dil bağlamında sorulamayacağı için olgusal
dilde bir cevaba da sahip değildir. Yaşamın anlamı hakkında bir soru ancak olgusal
dilin dışında bir şeyi ifade eder. Dua etmek, “yaşamın anlamı nedir?” sorusunu
olgusal dilin dışında kavramaktır. Bir Tanrı’ya inanmak, en değerli soruyu anlamdışı olarak hedeflemektir. Susmak, burada olgusal dilin bu soruyu anlamadığını,
yaşamın bir anlama sahip olduğunu anlamak olarak bir anlamı ifade eder.
Bu bağlamda değerlendirildiğinde, susma kavramı Wittgenstein açısından,
bilim dışı alanlar hakkında hiç konuşmamak olarak algılanmamalıdır. Bilim dışı
alanlar, yani olgular ile bir ilgilisi bulunmayan alanlar, olguların dili ile ifade
edilemez. Olguların dışı hakkında, anlam-lı dil ile konuşursam basitçe saçmalarım.
Bu tarz anlam-dışı ifadelerin saçma oldukları basit mantıksal çözümlemelerle
gösterilebilir. Bu tarz ifadeleri anlam-lı dil ile ifade etmek ve onları mantıkça düzgün
hale getirmek olanaksızdır.355 Olgularla ilişkisi bulunmayan bir şeyi dile getirmenin
yolu, anlam-dışı dil kullanımlarında ancak bir anlamı ifade edebilir. Wittgenstein,
buradan hareketle olguların dışı hakkında bilimsel dil ile konuşma arzusundaki bütün
girişimlere susma çağrısında bulunur. Bu, bu alanlar hakkında hiç konuşulmaması
anlamına gelmez. Burada başka bir tarzda bir dil kullanılması gerektiğinin, olgular ve
olguların dışı arasında bir ayrım olduğunun, anlaşılmasını ifade eder.356 Şimdi, yeni
bir başlıkta Wittgenstein’ın Tractatus’taki susma çağrısını daha ayrıntılı şekilde
incelemeye çalışalım.
355
356
Bkz.: Çakmak, “Susma ve İfade Edilemeyen”,
Bkz.: a.e., s.6-7
99
3.4. Sessizliğin Doğası ve Tractatus
Wittgenstein Tractatus’un son önermesinde “Hakkında konuşulmayan
konusunda susmalı.”357 diyerek bizleri sessizliğin doğası hakkında düşünmeye iter.
Fakat doğası gereği sessizlik bize felsefi bir soruşturma imkanı vermez. Bu bağlamda
sessizliği Tractatus’ta dile getirilen düşünceler bağlamında yeni bir kavram
üzerinden ele almalıyız. Bu kavramda hiç kuşkusuz “ifade edilemeyen” (ineffable,
inexpressible) kavramıdır.358
Wittgenstein
Tractatus’un
önsözünde
okuyucuya
kitapta
dile
gelen
düşünceleri doğru şekilde anlaması için fonksiyonel bir farkındalık yaratmaya çalışır.
Bu farkındalık kitabın sonunda daha net şekilde anlaşılacak olan, anlam-lı, anlamsız,
anlam-dışı
ayrımından
yola
çıkarak
kitabı
okumanın
farkındalığıdır.
Okuyucunun Tractatus’un cümlelerine yaklaşırken onların kendi anlam-dışılıklarını
fark ederek yaklaşması istenir. Tractatus’a karşı böylesi bir yaklaşım bize gösterir ki,
“aşkın” olan her girişim dilimizin sınırlarında, insan düşüncesinin ve doğasının
bilinçsizliği olarak kalır. Böylesi bir girişimin sonunda kesin şekilde bir boşluğa
ulaşırız, bu boşluk ise ifade edilemez bir yerde olduğumuza işaret eder.359
Wittgenstein, Notebooks’ta önermenin genel kavramı sorunu üzerine
düşünürken, bütün sorunların çözümünün yalın olması gerektiğini söyler.360
Böylesine bir çözümünün temel bir düşünceden, anahtar bir düşünce ya da açık bir
görüngüden meydana geliyor olması gerekir. Böylesine eşsiz bir çözümün kesin bir
tanımlaması, Wittgenstein’ın Notebooks’u boyunca bir problematik olarak yer alır.
Fakat 1916 Haziranında aldığı notlarda böylesine temel bir çözümün mantıkmatematiksel sorunların yanı sıra, filozofun yaşama sorunları olarak adlandırdığı
zorlukların çözümüyle de ilişkili olduğu düşüncesini edinir.361 Wittgenstein için,
357
Wittgenstein, TLP., 7
Bkz.: Han Donghui, a.g.e.,s.403
359
Bkz.: Michael Maurer, a.g.e., s.145
360
Bkz.: Wittgenstein, Notebooks, 29.9.14
361
Bkz.: Decauwert, a.g.e., s.2
358
100
mantık ve etik sorunlar arasında bulunması gerekli olduğunu düşündüğü ilişki
üzerine bir araştırma yapmak bu bağlamda önemli bir görevdir. Böylesi bir açıklama
oldukça zor görünse de, Wittgenstein’ın Tractatus’ta ki mantıksal incelemesi, bazı
önemli şeylerin söylenemediği düşüncesine bağlanır.
İnsan varoluşunun etik boyutları pozitif anlamda felsefede kesin bir sistem
içinde belirlenemez. Tractatus, bize dilimizin mantığının, metafiziğin doğası gereği
anlam-lı olmasına izin vermediğini gösterir. Metafiziğin her girişimi dilin mantığının
çevrelediği sınırları zorlama girişimidir. Sınırları aşmaya çalışan her girişim ise
kaçınılmaz olarak kendinde bir ihanete ve entelektüel bir dürüstsüzlüğe yol açar. Bu
bağlamda, Tractatus’un etik bir sınıra sahip olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü
Wittgenstein, tedavi edici bir niteliğe sahip çalışmasının sonunda sessizliğe bürünür.
Bu sessizliğin hemen öncesinde ise merdiven metaforu ile metafiziğin üstesinden
gelebilmek için kitabın hastalıklı ruhunu ifade etmeye çalışır.362 Metnin dili tek-benci
şekilde mantık tarafından kaplanarak kapalı şekilde kalır. Tractatus’un sonunda onun
bir aydınlatıcı işlem olarak tasarladığı yöntemini, yine kendi hükmü ile kurban
ettiğini görürüz.363
Wittgenstein, böylesi bir entelektüel intihar ile geleneksel felsefede problem
olarak nitelendirilen sorunları ortadan kaldırırken, bizim bu problemlerin soru sorma
tarzının anlam-dışı olduğu temelini anlamamızı ister. Bu alanlarda ortaya çıkan
problemler dilimizin mantığını yanlış anlamaktan kaynaklanır. Aynı şekilde yaşamın
anlamı problemleri ile ilişkilendirebileceğimiz etik sorular da aynı temel hatadan
kaynaklanır. Etik sorular da aynı şekilde çözümlenemez bir temele dayanırlar.
Böylesi bir bakış Tractatus’un cümlelerinin doğduğu aydınlatıcı yöntemin
paradigması olarak anlaşılmalıdır.364
Geleneksel felsefedeki metafizik yaklaşımın tarih boyunca ele aldığı konulara
baktığımızda, onun en yüksek anlamda Tanrı’nın varlığı, ruhun doğası ve olanaklı bir
362
Bkz.: Wittgenstein, TLP., 6.54
Bkz.: Michael Maurer, a.g.e., s.245
364
Bkz.: a.e., s.145
363
101
öte-dünya gibi konularla ilgilendiğini görürüz. Geleneksel metafizik bütün şeylerin
özü ve varoluşun (ontoloji) nihai kategorisi olarak düşünülür. Doğa bilimlerinin
birbirinden ayrılmasının ardından, metafiziğin de kendinde bir alan olarak
düşünülmesi şaşırtıcı değildir. Şeylerin doğasına ilişkin araştırmalar, bu zamandan
sonra doğa bilimlerinde başarılı bir şekilde araştırılmıştır. Bu noktadan sonra
metafizik ise gerçekliğin doğası hakkında en genel araştırma olarak ele alınmaya
başlanmıştır. Metafizik, doğa bilimleri ile birlikte şeylerin doğasının emprik olarak
araştırılması ile ilgili değildir. Metafiziğin işi artık daha ziyade dünyanın doğasını ve
onun olduğu şekliyle yapı iskelesini araştırma işini üstlenmiş olarak düşünülür. Doğa
bilimlerinin araştırma alanı, deneyime bağlı olan rastlantısal (accidental) emprik
sorulardır. Fakat metafizik ise gerçekliğin evrensel özsel (essential) özelliklerini
araştırır.365
Özsel olan geleneksel anlamda felsefede a priori olan olarak düşünülür. A
priori olan deneyimden bağımsız olarak bilinendir. Onlar emprik gözlem ya da
deneysel onay tarafından değil, rasyonel argümanlarla kurulur. Kant’la birlikte,
metafizik geleneksel felsefe dışında bir yönde hareket etmeye başlar. Kant, aşkın
metafiziği reddederek, metafiziğe sıradan anlayışın dışında bir soru yöneltir. Bu da “
Metafizik mümkün bir bilim olarak nasıldır?” sorusudur. Kant’a göre, metafizik
bilgiden sentetik a priori olarak söz edebiliriz. Sentetik a priori olan, mümkün
kavramsallaştırılmış deneyim bilgisi için önceden var olandır. Bu bağlamda
metafizik, emprik bilginin doğası için mümkün deneyimin bilgi alanı ile
sınırlandırılmıştır. Wittgenstein ise metafiziğe karşı Kant’ın ardından, geleneğin
dışında farklı bir tavır sergileyen başka bir filozoftur. Wittgenstein, emprik bilginin
mümkün koşullarından onların aşkın idealist kökenine doğru hareket etmez. Daha
ziyade mantığın zorunlu doğruluğu ve mantıktan yola çıkarak onların metafizik ön
koşullarına doğru hareket eder. Wittgenstein’ın metafizik düşüncesi, genel temsilin
mümkün ön koşulları ve özellikle de mantığın ön koşullarıdır. Bu bağlamda
Wittgenstein, felsefi çalışmanın mantık ve metafizik olarak değerlendirilmesi
365
Bkz.: Hacker, “Metaphysics: From Ineffablity toNormativity”, s.1
102
gerektiğini düşünmüştür.366 Buradan hareketle “Yazdığım her şeyin çevresinde
dönüp durduğu büyük sorun şudur: Dünya’da a priori bir düzen var mıdır? Ve eğer
öyleyse bu düzen neyden meydana gelir?”367 diye sorar.
Wittgenstein’ın Tractatus’taki merkezi çabası olarak nitelendirdiği söylemek
ve göstermek ayrımı düşünüldüğünde, metafizik hakikatler dünyanın özsel yapısı ile
ilişkili olduğu için hiçbir önerme ile betimlenemezler ya da tanımlanamazlar. Onlar
yalnızca her önerme tarafından gösterilebilirler. Tractatus’un metafizik olan bölümü
önceki metafizik sistemlerden iki önemli özelliği ile ayrılır. İlk olarak Wittgenstein,
kendi
metafizik
sistemini
epistemolojik
düşünümden
ziyade
mantığın
gerekliliklerinden ve dil aracılığı ile temsilden türetir. İkinci olarak ise anlamın
sınırlarını zorlayan metafizik cümlelerin çoğu, kitabın içinde temel alınan doktrine
referans yapar. Hacker’a göre bu özellikleri üç bağımsız neden altında
değerlendirebiliriz.
Birincil
olarak,
Tractatus’ta
tartışılan
kavramların
hepsi
biçimsel
kavramlardır (renk, sayılar, olgu, nesne, önerme gibi). Bu yüzden Tractatus’un
cümleleri (“Dünya olguların toplamıdır.”, “Çift kutuplu bir önerme anlam-lıdır.”) bir
anlamı ifade edecek şekilde doğru biçimlenmiş bir yapıya sahip değildir. Onlar
teknik olarak değerlendirildiğinde anlam-dışı cümleler olarak karşımıza çıkar. Bu
bağlamda, Tractatus’un cümleleri de tıpkı dilin diğer anlam-dışı söylemleri gibi aynı
derecede ve aynı anlamda anlam-dışıdır. Fakat yine de onlar dilin diğer tarzda olan
anlam-dışı söylemlerinden ayrılır.368
Çünkü Tractatus’un cümleleri geleneksel metafiziğin aksine dilin mantıksal
gramer yanlışlıklarından oluşmazlar. Onlar amaç olarak güçlü bir farkındalık
yaratma çabasını güderler. Onlar çok özel bir felsefi amaç için yapılmış cümlelerdir.
Tractatus’un farkındalık yaratmaya çalıştığı konular genel olarak şu şekilde
sıralanabilir. 1-) Mantığın önermelerinin doğası. Onların totolojiler olduğu ve
366
Bkz.:Hacker, “Metaphysics: From Ineffablity toNormativity”, s.1-2
Wittgenstein, Notebooks., 1.6.15
368
Bkz.: Hacker, “Metaphysics: From Ineffablity toNormativity”, s.6
367
103
totolojilerin hiçbir şey söylemediği. 2-) Mantıksal bağlaçların doğası. Mantıksal
bağlaçlar mantıksal ilişkilerin ya da özelliklerin adları değildir. Onlar işlem
işaretleridirler. 3-) Doğruluk tablosu yalnızca önermesel hesaplar için kesin bir usul
sağlamaz. Doğruluk tablosunda yeni bir notasyon ile önermeler kendi kendine
sembolize edilebilir. Önermelerin birleşimi totoloji ya da çelişme olsun tam olarak
görülebilir. Bu yüzden geleneksel metafiziğin aksine onlar aydınlatıcı bir yapıdadır.
4-) Onlar kasten gösterilebilir bir şeyi söyleme çabasındadır. Onlar ileri düzeyde bir
niyetle birlikte okuyucunun gösterilebilir bir şeyi uygun önermeler aracılığı ile
söylemeyi denediklerini fark etmelerini sağlarlar.369
TLP’nin metafizik ya da ontolojik hiçbir cümlesi çift kutuplu bir yapıya sahip
değildir. Onlar aynı zamanda mantığın ve matematiğin önermeleri gibi iyi
düzenlenmiş bir yapıya da sahip değillerdir. Onlar bu bağlamda anlam-sız değil,
anlam-dışıdır. Bu anlam-dışı cümleler, okuyucunun dünyanın özünün ifade
edilemezliğini fark etmesi amacı ile yazılmış anlam-dışı cümlelerdir. Wittgenstein,
bu anlam-dışı cümleler ile temsilin doğasını, mantıksal hakikatin özünü ve onların
neden anlam-dışı olduğunu anlatma niyetindedir. Ayrıca TLP’nin cümleleri
gerçekliğin resimleri değildir. Onlar doğru biçimlenmiş cümleler olmadıkları için ne
gerçekliğin resimlerini verirler, ne de mantığın ve matematiğin önermeleri gibi bir
şey gösterirler. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, TLP’yi belirli bir amaçla okumak
zorundayız. Bu amacın bir ön kabulü olarak onların anlam-dışı olduklarını görmemiz
gerekir. Çünkü onlar mantıksal sentaksa uygun şekilde doğru biçimlenmiş cümleler
değildir. Onların amacı ilk olarak söylenemez fakat gösterilebilir bir şeyi söylemeyi
amaçlar. Metafiziğin yeri, Wittgenstein’da böylece değerlendirilir ise aydınlatıcı bir
içeriğe sahiptir.370
Etik, estetik ve dinsel söylemlerin anlam-dışı ile geleneksel felsefenin anlamdışı birbirinden farklı yapıdaki ifadelerden oluşur. Geleneksel felsefedeki anlam-dışı
ifadeler, dilin mantığını yanlış anlamaktan kaynaklanır. Bu tarz ifadelere örnek
verecek olursak, onlar “Sokrates özdeştir.” tarzında ifadelerdir. Geleneksel felsefenin
369
370
Bkz.: a.e., s.7
Bkz.: Hacker, “Metaphysics: From Ineffablity toNormativity”, s.7
104
kullandığı bu tarz ifadeler söz dizimsel karıştırmalardan meydana gelir. Örneğin
yukarıdaki örnekte özdeş olmaya hiçbir sıfat gönderimi verilmemiştir. Geleneksel
felsefenin anlam-dışı ifadelerini basit bir mantıksal analiz sonucunda saçma olarak
çözümleyebiliriz. Fakat etik, estetik ve dinsel söylemlerin anlam-dışı ifadeleri ise
daha farklı bir yapıdadır. Örneğin “Bir Tanrıya inanmak, yaşamın anlamı hakkındaki
soruyu anlamaktır.”tarzında bir ifade, “ifade edilemeyen”i dile getirmeye çalışan
anlam-dışı bir dilin cümlesidir. Böylesi bir anlam-dışı dilin ifadeleri, mantıksal
çözümleme ile gösterilemez. Bu tarz ifadeler ne mantıksal çalışmayla düzgün bir
hale getirilebilir, ne de anlam-lı bir dil ile ifade edilebilir. Onlar karakteristik olarak
anlam-dışı söylemlerdir.371 Bu bağlamda etik ve estetiğin, mantıksal olarak dünya
olguları ile ilişkili olmadıkları için, açık şekilde sessizlik alanına ait oldukları
anlaşılabilir.372
İfade edilemeyeni dile getiren anlam-dışı kullanımlar etik, estetik ve dinsel
söylemin karakterini belirler. Bu tarz ifadeler, mistik olanı ifade etmeye yarayan
yanlış bir dil kullanımıdır. Fakat mistik olan ancak böylesi bir dil ile olanaklı olabilir.
Bir başka deyişle anlam-dışı olmak bu söylemler için özsel olandır. Onlar dili
mantıksal gramere uygun şekilde kullanmazlar. Çünkü bu tarz ifadeler için özsel olan
zaten mantıksal gramere aykırı olmaktır. Wittgenstein için susmak, “ifade
edilemeyen”in karakteristik olarak bilimsel bir dille ve teoriler üreterek ifade
edilemeyeceğini görmek anlamına gelir. Böyle değerlendirildiğinde onun susma
çağrısı etik, estetik ve dinsel söylemlerin anlam-dışı dil kullanımlarına yönelik
değildir. Tam aksine susma çağrısı bu tarz söylemlerin karakterinin dışına
çıkıldığında başvurulması gereken bir şeydir. Çünkü etik, estetik ve dinsel olan
hakkında teoriler üreterek, bilimsel konuşma çabası, anlam-dışı bir şeyi anlam-lı dil
ile söyleme çabası olarak bir saçmalığa düşer. Bu bağlamda Wittgenstein, “Çoğu
kişinin şimdilerde gevezelik ederek anlatmaya çalıştığı şeyleri ben kitabımda susarak
371
Bkz.: Cengiz Çakmak, “Susma ve İfade Edilemeyen”, Felsefe Arkhivi, cilt:31, Edebiyat Fakültesi
Basımevi, İstanbul, 2007s. 24-25
372
Bkz.: Varga, a.g.e., s.38
105
anlattım.” diyerek, susma eylemi ile bu tarz ifadelerin bir anlamda yerlerinin nerede
olduğunu göstermiş olur.373
SONUÇ
Wittgenstein, hem erken döneminde hem de geç döneminde felsefeyi dil
eleştirisi temelinde ele alır. Bu bağlamda, Wittgenstein açısından dilde sözcüklerin
yol açtığı bir karmaşa ile karşı karşıya kalırız. Filozof erken dönem eseri Tractatus’ta
bu karmaşayı etkin şekilde yok edebilme çabasını güder. Bu karmaşayı etkin şekilde
yok etmenin yolu, dilin mantığını doğru şekilde ortaya koymaktan geçer. Filozofa
göre, dilin mantığı aydınlatıldığında karmaşaya neden olan dilsel kullanımlar açık
şekilde ufalanıp dökülür. Bu bağlamda da Tractatus’ta, filozof, felsefi sorunları
sonuna dek çözdüğünü düşünür.
Wittgenstein’ın Tractatus’u, temel olarak iki problem üzerinde odaklanır.
Birincil olarak önermeler ile neyin ifade edilebilir olduğu sorunu, olgusal dilin
sınırları belirlenerek ortaya konulmaya çalışılır. Olgusal dilin ifadeleri, filozof
açısından “anlam-lı” ifadeler olarak nitelendirilir. İkincil olarak ise olgusal dil
bağlamında, neyin ifade edilemez fakat gösterilebilir olduğu sorunu üzerine bir
aydınlatma çabası güdülür. Wittgenstein, neyin ifade edilebilir olduğuna yönelik
sorusunu, aslında dilin olgusal olan alanını ve bu bağlamda da doğa bilimlerinin
dilsel kullanım alanını doğru şekilde ortaya koyabilmek için gündeme alır. Olgusal
dilin yapısının aydınlatılması işlemi gerçekleştirildikten sonra, bilim dışı alanların
373
Bkz.: Çakmak, “Susma ve İfade Edilemeyen”, s. 26-27
106
kullanımları açık şekilde içerik ve biçim bakımından kendilerini gösterirler. Bu
bağlamda Wittgenstein, Tractatus’ta birincil olarak neyin söylenebileceğini ortaya
koyarak, neyin söylenemez olduğunu da bu sınırın içinden bize göstermeye çalışır.
Wittgenstein’ın olgusal dile bir sınır çekme isteği, bu bağlamda olgu dilinin
dışındaki dilsel kullanımların doğa bilimleri ifadelerinden ne şekilde ayrıldığını
gösterme isteği olarak yorumlanabilir. Olgusal dilin sınırları belirlenince, neyin
olgusal neyin değerler alanına ait olduğu da doğru şekilde görülebilir. Olgu dilinin
sınırları ortaya konulduğunda, sözcüklerin yol açtığı karmaşada ilk olarak
gündemden düşen dilsel kullanımlar, geleneksel metafiziğin kullanımlarıdır.
Geleneksel felsefede ortaya çıkan problemler, dilin mantığının yanlış
anlaşılmasından kaynaklanan problemlerdir. Geleneksel felsefenin kullandığı dildeki
ifadeler ise filozof açısından “anlam-dışı” olarak nitelendirilir. Tezimizde de bu tarz
kullanımların dilin mantığını ne şekilde yanlış anladıklarını ve bu bağlamda hangi
tarz yanlış kullanımlardan meydana geldiklerini ortaya koymaya çalıştık.
Söylenebilir olanların sınırı ortaya konulduktan sonra, Tractatus’ta merkezi
olarak ikincil bir problemle karşılaşırız. Bu da söylenemez fakat kendini gösteren
ifadelerin yapısal olarak aydınlatılmasıdır. Filozof açısından söylemek ve göstermek
ayrımı olarak nitelendirilen bu ayrımın en büyük önemi, sembolik temsilin özü
hakkındaki önermeler ile birlikte değerler alanına ait ifadelerinde gösterilebilir
olanlar içinde konumlandırılmasıdır.
Wittgenstein açısından, yapısal olarak iki türde gösterenler sınıfından
bahsedebiliriz. İlk tarzdaki gösterenler sınıfı, olgusal dilin önermelerinin kendisinin
dışında bir şeyi gösteriyor olması ile betimleyici gösterenler sınıfı olarak karşımıza
çıkarlar. Bu tarz ifadeleri bir şey söylemelerinin yanında aynı zamanda da gösterirler.
İkinci türde gösterenler sınıfı ise kendisinin dışında bir şey göstermeyip, kendisini
içsel bir şekilde ortaya koyarak, yansıtıcı gösterenler sınıfı olarak adlandırılır.
107
Mantık ve matematik ifadeler, hiçbir şey söylemeyen fakat dünyanın ve dilin
mantıksal niteliklerini gösteren, yansıtıcı gösterenler sınıfında kendine yer bulur.
Mantık ve matematik ifadeler, olgusal dilin sınırları belirlenirken özel bir konuma
sahiptir ve filozof açısından “anlam-sız” kavramı ile “anlam-dışı” ifadelerden
ayrılır. Buradan hareketle, ikincil olarak mantık ve matematiğin doğa bilimlerinden
farkı ortaya konularak, olgusal dil bağlamında ufalanıp dökülen ikinci odak mantık
ve matematik ifadelerdir. Fakat bu tarz ifadeler bir şey söylemeyip, gösteriyor
olmaları sebebiyle yok edilemez.
Wittgenstein’ın Tractatus’ta, sessiz kalarak ifade etmeye çalıştığı ve kitabın
etik olan bölümü olarak nitelendirdiği bölüm ise Tractatus’ta eşik bir konuma bizi
götürür. Burada felsefenin ironik karakteri ile karşılaşırız. Çünkü Tractatus’ta etkin
olarak yok edilmeye çalışılan anlam-dışı ifadeler, kitabın kendi dili içinde kendilerini
gösterirler. Bu bağlamda filozofun merdiven metaforu ile açıkladığı üzere,
Tractatus’un ifadeleri anlam-dışı ifadeler olarak ufalanıp dökülürler. Tractatus’un
yapı iskelesinin yıkılması ile birlikte, kitabın etik olan bölümü ile karşılaşırız. Bu
bölümde ortaya çıkan ifadeleri filozof “anlam-dışı” kavramı altında toplar. Anlamdışı ifadeleri gündemimize aldığımızda, hakkında konuşulamayan ve ifade
edilemeyen kavramlarından hareketle bir ayrımdan bahsetmemiz gerekir. Bu ayrım
da Wittgenstein’ın TLP’nin sonunda bizleri sevk ettiği sessizliği doğru şekilde
anlamımızı sağlar.
Hakkında
konuşulabilen
olarak
nitelendirebileceğimiz
yer
dünyadır.
Dünyanın sınırlarına denk gelen olgusal dil ile dünya hakkında konuşabilme
olanağımız vardır. Olgusal dilin sınırları çekilerek neyin ifade edilebilir olduğu
ortaya konulduğunda, dünya dışında bir şey hakkındaki tüm konuşmalar, olgusal dil
açısından, “saçma” olarak kendilerini gösterirler. Bu bağlamda, geleneksel felsefede
problem olarak ortaya çıkan sorunlar, dünyanın dışı hakkında konuşma çabaları
olarak konumlanırlar. Wittgenstein’ın susma çağrısı bu bağlamda ilk olarak,
dünyanın dışı hakkında konuşma çabası güden geleneksel felsefeye yönelir.
108
Etik, estetik ve dinsel söylemlere baktığımızda, bu tarz dil kullanımlarının da
hakkında konuşulamayan şeyleri ifade etme çabasını güttüklerini görürüz. Etik,
estetik ve din hakkında teoriler ve kuramlar üretme çabasını güden ve bunu anlam-lı
dil ile yapmaya çalışan girişimler de, dünyanın dışı hakkında konuşmaya çalışan
“saçma” ifadeler olarak karşımıza çıkarlar. Bu alanlarda, teoriler ve kuramlar
üretmeye çalışan, bilim kılığına bürünmüş bütün girişimlere karşı susma çağrısı
yinelenir.
Wittgenstein açısından ifade edilemeyen kavramına baktığımızda ise ifade
edilemeyenin anlam-dışı bir dil içinde konumlandırıldığını görürüz. İfade
edilemeyenin dilsel kullanım alanı, dünya dışı hakkında konuşmak yerine, anlam-dışı
bir dil kullanarak ifade edilemez olanı ifade eder. Daha açık şekilde söyleyecek
olursak, dinsel söylemler bağlamında örneğin, Wittgenstein Tanrı hakkında anlam-lı
dil
içinde
konuşarak
saçmaladığımızı
düşünür.
Bu
bağlamda
hakkında
konuşulamayan bir şey hakkında anlam-lı dilin içinde susmak yerinde olur. Fakat bir
Tanrıya inanmak ve dua etmek, Tanrı hakkında anlam-lı dil ile konuşmak değil de,
anlam-dışı bir dil kullanarak Tanrıya hitap etmektir. Bu da Wittgenstein açısından,
dünyanın ve dilin doğru bir kavrayışı ile ortaya çıkar. Doğru olan Tanrı hakkında
anlam-lı dilin içinde susmak, fakat Tanrıya inanarak ve dua ederek yani anlam-dışı
bir dil ile konuşarak, meseleyi doğru şekilde anlamaktır.
İfade edilemeyenin dili, anlam-dışı bir dildir. Bu bağlamda, estetiği konu
edinecek olursak, güzel hakkında konuştuğumuzda yine aynı şekilde saçmalarız.
Fakat şiir yazmak, güzel hakkında anlam-lı dil ile konuşmak değildir. Şiir yazarak
güzel olanı hedefleyebilir, anlam-dışı bir dil ile konuşabiliriz. Wittgenstein’ın ilk
dönemi açısından, ifade edilemeyen, susma alanı yerine anlam-dışı bir dil
kullanımında konumlanır. Tractatus’ta etik, estetik, din ve dünyanın dışı hakkında
anlam-lı bir dil ile konuşma çabası güden bütün girişimler, saçma olarak gündemden
düşerler. Bu bağlamda, Wittgenstein’ın Tractatus’u, olgusal dilin dışındaki dilsel
kullanımların ifade edilemeyen kavramı altında, bu alanın dışında bir yerde
konumlandırılması açısından asıl değerini taşır.
109
Son olarak, Wittgenstein açısından Tractatus’ta ve geç dönem çalışmalarında
dil eleştirisinin asıl önemli ve sorun teşkil eden yönünün olgusal dilin dışında
konumlanan dilsel kullanımlar olduğunu söylemek gerekir. Bu bağlamda filozof’un
kendi sözleriyle tezimizi bitirmek yerinde olacaktır.
“İnsanın büyülenmiş gibi tekrar tekrar
geri
döndüğü
önermeler
–bunları
felsefenin dilinden silmek
isterdim.”374
374
Ludwig Wittgenstein, Kesinlik Üstüne + Kültür ve Değer, Ed. Haluk Barışcan, Semih Sökmen,
Çev. Doğan Şahiner, İstanbul, Metis Yayınları, Kasım 2009, s.15, 31. Önerme
110
KAYNAKÇA
Altuğ, T: (2006). Modern Felsefede Metafiziğin Elenmesi: Yirminci Yüzyılda
Felsefe. (A. Ş. Kılıç, Dü.) Ankara: Ebabil Yayıncılık.
Anscombe, G: (1965). An Introduction to Wittgenstein's Tractatus. (H. Paton, Dü.)
New York: Harper Torchbook.
Beckett, S: (2000). Godot'yu Beklerken. (M. Küpüşoğlu, Dü., U. Ün, & T. Günersel,
Çev.) İstanbul: Kabalcı Yayınları.
Çakmak, C: (2007). "Susma ve İfade Edilemeyen". Felsefe Arkivi , 31, s. 13-27.
Çakmak, C: (1999/2). Logico Philosophicus'un Temel Özellikleri. Felsefe Logos , s.
177-193.
Çakmak, C: (1997). Wittgenstein'da Dil ve Felsefe İlişkisi. Felsefe Arkivi (30), s.
141-151.
Decauwert, G: (tarih yok). Saying and Showing: The Single Solution of All 'The
Problems of Philosophy' According to Wittgenstein's Tractatus. Philosophia: EJournal of Philosophia and Culture . 'y.y.'.
Delacampagne, C: (2010). 20. Yüzyıl Felsefe Tarihi. (A. Berktay, Dü., & D.
Çetinkasap, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Glock, H.-J: (2005). A Wittgenstein Dictionary. Oxford: Blackwell Publishing.
Grayling, A: (2008). Wittgenstein: Düşüncenin Ustaları. (K. Çüçen, Dü., & M.
Yılmaz, Çev.) İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.
Hacker, P: (2014). Metaphysics: From Ineffabilty to Normativity. H. Glock, & J.
Hyman içinde, Blackwell Companion to Wittgenstein. Oxford.
111
Hacker, P: (2014-2015). Metaphysics: From Ineffablity to Normativity, H.J.Glock
and
J.Hyman
eds.
Blackwell
Companion
to
Wittgenstein.
Willey-
Blackwell,Oxford.
Hacker, P: (2000). Was He Trying to Whistle It. A. Crary, R. Read, A. Crary, & R.
Read (Dü) içinde, The New Wittgenstein. London, New York: Routledge.
Hadot, P: (2011). Wittgenstein ve Dilin Sınırları. (T. Takış, S. Aksoy, Dü, & M.
Erşen, Çev.) Ankara: Doğu Batı Yayınları.
Han Donghui, L. H: (2007). What is the "Ineffable" exactly: An Extensive Reading
of Wittgenstein's Tractatus Logico-Philosophicus. (Z. Yanjui, Dü.) Front. Philos.
China , s. 402-411.
Kallay, G: (2012). Nonsense and The Ineffable: Re-reading the Ethical Standpoint
in Wittgenstein's Tractatus. (M. Gustafsson, Dü.) Nordic Wittgenstein Review , s.
103-130.
Kenny, A: (2013). Bilinmeyen Bir Tanrıya İman. (Y. Ünal, Dü.) Din Bilimleri
Akademik Araştırma Dergisi , 13 (2), s. 229-241.
Maurer, M: (2007, Ağustos 5-11). Wittgenstein on the Meaning of Life: From
Theory to Therapy. The Philosophy of the Information Society (15), s. 142-144.
McGinn, M: (2001, Mayıs 1). Saying and Showing and the Contunity of
Wittgenstein's Thought. The Harward Review of Philosophy (9), s. 24-36.
McGuinness, B: (2008). Wittgenstein in Cambridge: Letters and Documents 19111951. (B. McGuinness, Dü.) Oxford: Blackwell Publishing.
Monk, R: (2003). Wittgenstein: Dâhinin Görevi. (M. Küpüşoğlu, Dü., B. Kılınçer,
& T. Er, Çev.) İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Moore, G. E: (1922). Principia Ethica. Cambridge: University Press.
112
Pears, D: (1985). Wittgenstein. (A. Denkel, Çev.) İstanbul: AFA Yayıncılık.
Pulido, M: (2-2009). The Place of Saying and Showing In Wittgenstein's Tractatus
and Some Later Works. Aporia (19), s. 11-33.
Sluga, H: (2002). Ludwig Wittgenstein, Yaşamı ve Yapıtları. (E. Çakmak, Dü.)
Cogito (33), s. 10-39.
Soykan, Ö. N: (2006). Felsefe ve Dil: Wittgenstein Üstüne Bir Araştırma. (M.
Terzi, Dü.) İstanbul: Mvt Yayıncılık.
Soykan, Ö. N: (2002). Wittgenstein Felsefesi: Temel Kavramlar ve Sorunlar. (E.
Çakmak, Dü.) Cogito (33), s. 40-79.
Toulmin, S., & Janik, A: (2008). Wittgenstein'ın Viyanası. (E. Ayyıldız, Dü., & H.
Arslan, Çev.) İstanbul: Paradigma Yayınları.
Utku, A: (2009). Ludwig Wittgenstein: Erken Döneminde Dilin Sınırları ve
Felsefe. (T. Takış, & S. Aksoy, Dü) 'y.y': Doğu Batı Yayınları.
Utku, A: (2012). Ludwig Wittgenstein: İki Kere Felsefe. E. Yılmaz içinde, Kant
Sonrası Metafizik Üzerine Konuşmalar. İstanbul: Küre Yayınları .
Varga, S: (2008). Sub Specie Aeternitatis: An Actualization of Wittgenstein on
Ethics and Aesthetic. (J. Lund, Dü.): The Nordic Journal of Aesthetics (35).
Ware, B: (2011, Ekim). Ethics and Literary in Wittgenstein's Tractatus-LogicoPhilosophicus. Journal of the History of Ideas .
Wittgenstein, L: (1965, Ocak). A Lecture on Ethic. The Philosophical Review (74),
s. 3-12.
Wittgenstein, L: (2009). Kesinlik Üstüne + Kültür ve Değer. (H. Barışcan, S.
Sökmen, Dü, & D. Şahiner, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.
113
Wittgenstein, L: (1961). Notebooks (1914-1916). (G. Von Wright, G. Anscombe,
Dü, & G. Anscombe, Çev.) Oxford: Blackwell.
Wittgenstein, L: (1961,1974). Tractatus Logico-Philosophicus. (P. Kegan, Dü., D.
Pears, & B. McGuinness, Çev.) London, New York: Routledge Classics.
Yıldız, N: (2012, Aralık 23). Şişenin Duvarına Çarpmak: Wittgenstein ve 'Mutlak
Ahlak' Anlayışları. İnsancul (269), s. 29-46.
114
115
Download

tc istanbul üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü felsefe anabilim dalı