Bu kitap, Patates Baskı Ekibi tarafından tek kopya olarak, Beyazıt Devlet Kütüphanesi Görme
Engelliler bölümünde kullanılmak üzere görmeyen okuyucuların yararlanabileceği hale
dönüştürülmüştür.
Bu çalışma Patates Baskı'nın söz konusu kamu hizmetine destek sağlamak amacı ile gönüllü olarak
yürüttüğü bir faaliyettir. ISBN: 975-343-309-3 (TL No.) 1SBN: 973-343-322-0(4. cilt)
KAYNAK YAYINLARI: 331
ANALİZ BASIM YAYIN TASARIM UYGULAMA LTD. ŞTİ.
İstiklal Cad. 184/4 80070 Beyoğlu-İstanbul Tel: (0212) 252 21 56 - 252 21 99 Faks: (0212) 249 28
92
SUNUŞ
Kaynak Yayınları, Kemalist Devrim'in tarih tezlerini içeren Türk Tarihinin Ana Hatları adlı temel
kitaptan1 sonra dört ciltlik lise Tarih kitaplarını da eski ve yeni kuşakların incelemesine sunuyor.
Türk Tarihinin Ana Hatları, Kemalist Devrim'in önderleri ve seçkin tarihçiler tarafından incelenmek
üzere, 1930 yılında yüz adet basılmıştı. Bu açıdan denebilir ki, devrimin öncülerine, kendi aralarında
tartışmaları için bir çerçeve sunuyordu. Daha sonra Türk Tarih Kurumu'nun Kemalist Devrim
döneminde yayımladığı kitaplar ve elinizdeki dört ciltlik lise Tarih kitapları bu temel metne dayandı.
Lise Tarih kitaplarının üretilmesi süreci şöyle özetlenebilir: Tarih çalışmalarındaki seferberlik, 1929
yılında Atatürk tarafından başlatıldı. 1930 yılında, Afetinan'ın deyişiyle "geniş bir tarih araştırmaları
devri" açıldı. 23 Nisan 1930 günü Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı toplandı ve Atatürk'ün isteği üzerine
Türk Tarihi Heyeti'nin oluşturulması kararlaştırıldı.2 Türk Tarihi Heyeti üyeleri 1930 yılında öncelikle
Türk tarihi üzerine daktilo bir metin hazırladılar. Çalışmalara 1930 yılı yazında Yalova'da devam edildi.
İlk hazırlanan daktilo metni inceleyen Atatürk, sayfalara kendi eliyle düzeltmeler ve ekler yazdı. Kimi
zaman da yanında bulunanlara yazdırdı.3
1 Türk Tarihinin Ana Hatları, önsöz: Doğu Perinçek, ikinci basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mayıs
1996.
2 Afetinan, Atatürk'ten Mektuplar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1981, s.10 vd.
3 Atatürk'ün kendi eliyle yazdığı veya yazdırdığı bu ekler ve düzeltmelerin yer aldığı özgün daktilo
nüshalar, Anıtkabir Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. Bu belgelerin önemli bir kısmının fotokopisi
Aydınlık ve Kaynak Yayınları Arşivi'nde de korunmaktadır. Atatürk'ün elyazılarının veya yazdırdığı
notların bulunduğu sayfalardan bazıları, ilk kez 1986 yılı Mart ayında Saçak dergisinin 26. sayısında
yayımlandı. Bir kısmı ise, ilk kez 2000'e Doğru'nun 22 Şubat 1987 tarihli 8. sayısında gün ışığına çıktı.
Daha sonra 11-18 Temmuz 1993 arasında "Atatürk'ün Elyazısıyla Allah ve Peygamber" başlıklı dizide
Aydınlık gazetesi sayfalarında yer aldı. Atatürk'ün elyazılarının fotokopyaları ve Tarih kitapları
üzerindeki etkisi için bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah, Kaynak Yayınları, Eylül 1994,
"Ekler" bölümü, s. 197.
IV
Böylece Türk Tarihinin Ana Hatları başlığıyla seçkinler için basılan kitap ortaya çıktı. Bu kitap, daha
sonra yapılan tarih çalışmaları ve yayımlanan tarih kitapları için kılavuz işlevi gördü.
İkinci önemli adım ise, 1931 yılında elinizde bulunan lise Tarih kitabının yayımlanmasıyla atılmıştır. O
zaman lise dört yıl olduğu için dört cilt halinde basılan Tarih, büyük ölçüde Türk Tarihinin Ana Hatları
kitabından yararlanılarak yazılmıştır ve Atatürk'ün yaptığı ekleri ve düzeltmeleri de içermektedir.
Öte yandan yine 1931 yılında Türk Talihinin Ana Hatları Methal Kısmı başlığıyla 87 sayfalık bir ö/et, 30
bin adet basılmıştır. Bu özet, Türk Tarihinin Ana Hatları'nm çeşitli bölümlerinden alınan parçalardan
derlenmiştir.4
Lise Tarih kitaplarının ilk basımı 1931-1932 ders yılına yetiştirilmişti. Yoğun tarih incelemelerinin 1929
yılında başladığı dikkate alınırsa, çalışmanın temposu, hayranlık verici hızdadır ve ancak devrimin
yakıcı ihtiyaçlarıyla açıklanabilir.
Kemalist önderlik, Cumhuriyet'i emanet edeceği genç kuşaklara, Cumhuriyet Devrimi'nin tarih
görüşünü dört ciltlik Tarih kitabıyla özetlemiştir. Prof. Dr. Şerafettin Turan'm söylediğine göre, lise
gençliği 1931 yılından 1941'e kadar bu kitaplarla eğitilmiştir. Atatürk'ün ölümünden bir yıl sonra,
1939'da bu kitapların müfredattan kaldırılması kararı alınmışsa da, yeni kitapların hazırlandığı 1941'e
kadar bu kitaplar okutulmuştur. Bu nedenle lise Tarih kitaplarının, devrimci kuşakların ideolojisini
belirleyen en temel metin olduğunu söylemek abartılı değildir.
Her devrim, yönettiği topluma, kendi ideolojisini öncelikle tarih üzerinden verir. Çünkü, devrimin
kendisi tarihin ürünüdür. Her devrim, tarihin içinde eskimiş olanı yıkarken, yeni toplumu yine tarihin
içinde oluşan devrimci birikimle kurar. Devrim, aslında tarih yapmaktan, başka deyişle toplum
kurmaktan başka bir şey değildir. O nedenle her devrim, hem yıktığı toplumsal-siyasal kuruluşu, hem
de kurmak istediği toplumu, öncelikle tarih üzerinden açıklamak ve kavratmak durumundadır.
Kemalist Devrim de bunu yapmıştır.
Cumhuriyet'in lise tarih öğrenimi, dünya ve Türkiye tarihini açıklarken, Cumhuriyet Devrimi'nin dünya
görüşünü de açıklamıştır. Bu nedenle Türk Tarihinin Ana Hatları olsun, lise Tarih kitapları olsun, Tarih
öğ4 Bu kitabın başlığı yanıltıcıdır. Çünkü kitap, Türk Tarihinin Ana Hatları kitabının "Methal Kısmı" (Giriş
Bölümü) değil. Aslında kitabın başlığı, Türk Tarihine Methal (Türk Tarihine Giriş)'dir. Nitekim
içindekiler bölümünün başındaki başlık böyle.
renmekten önce, Kemalist Devrim'in ideolojisini incelemek isteyenler için, eşi bulunmayan
kaynaklardır.
Kemalist Devrim önderliğinin tarih çalışmaları ve tarih eğitimi, tek sözcükle devrim içindir. Bu amaç,
hem Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kılavuz kitabın, hem de lise Tarih kitabının başında açıkça ortaya
konur. Elinizdeki kitapta yer alan önsözün ikinci ve üçüncü paragrafı aynen şöyledir:
" l 000 yıldan fazla süren Islamhk-Hıristiyanlık davalarının doğurduğu düşmanlık duygusuyla tutucu
tarihçiler bu davalarda asırlarca İslamlığın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini kan ve ateş
maceralarından ibaret göstermeye savaştılar. Türk ve İslam tarihçiler de Türklüğü ve Türk
medeniyetini İslamlık ve İslam medeniyeti ile kaynaştırdılar; İslamlıktan önceki binlerce yıla ait
devreleri unutturmayı Ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler. Daha yakın
zamanlarda, Osmanlı İmparatorluğu'na dahil bütün unsurlardan tek bir milliyet yaratmak hayalini
güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, Milli Tarihin yalnız ihmal değil, hatta yazılmış
olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir etken halinde diğerlerine eklendi.
Bütün bu olumsuz cereyanlar, tabiî olarak, mektep programları ve mektep kitapları üzerinde bile
etkisini gösterdi ve Türklüğün, çadır, aşiret, at, silah ve savaş kavramlarıyla eşanlamlı tutulması
geleneği mektep kitaplarımıza kadar girdi."
Görüldüğü gibi, Cumhuriyet Devrimi önderliği, tarih çalışmalarına, Avrupamerkezci tarih tezlerine
karşı ulusal-devrimci tarih teorisini inşa etmek için başlamıştır.
Birinci çıkış noktası, Batı'nın Türk tarihine ilişkin görüşlerinin çürütül-mesidir.
İkinci hareket noktası ise, birinciyle bağlantılı olarak, Cumhuriyet toplumunu ortaçağın ümmetçi tarih
görüşünden arındırmaktır.
Bilindiği gibi, 18. yüzyıldan sonra üretilen Avrupamerkezci tarih teorisi, insanlık tarihini, eski YunanRoma uygarlıkları ekseninde açıklamış ve uygarlık mirasını da Asyalı ve Ortadoğulu kaynaklarından
kopararak, AvVI
rupa'nın tekelinde göstermişti.5 Batı Avrupa dışındaki halklar, bu arada Türkler, uygarlık yaratan
değil, uygarlıkları yağmalayan ikinci sınıf "barbar" ırklardan sayılmıştı. Bu halklar, ancak Avrupa'nın
yönetimi altında uygarlaşabilirlerdi. Avrupamerkezcilik, emperyalizmin sömürgecilik siyasetini haklı
göstermek için bilimdışı bir zeminde imal edilmişti.
Kemalist Devrim önderliği, hem Kurtuluş Savaşı'yla ulusal devleti kurarken, hem de Cumhuriyet
Devrimi'ni .gerçekleştirirken, Avrupamerkez-ci safsatalarla göğüs göğüse geldi. Bu nedenle,
emperyalizme karşı silahlı mücadele, daha sonra kültürel düzlemde devam etti.
Tarih çalışmalarının ikinci cephesi, "din gayreti" içindeki ortaçağ güçlerine karşıydı. Cumhuriyet
önderliğinin amacı, yıktıkları feodal Osmanlı devletinin ideolojisiyle hesaplaşmak ve topluma
Cumhuriyet'in ideolojisini hâkim kılmaktı. Atatürk'ün Türk Tarihinin Ana Hatları'mn ilk daktilo taslağı
üzerinde yaptığı düzeltme ve eklerin çoğunun dinlerin tarihi ve İslamiyet üzerine olması, bu açıdan
çok doğaldı. O'nun önderliği sayesinde, lise Tarih kitabının II. cildinde, İslamiyetin dışından yazılmış bir
İslam tarihi bulunmaktadır. Cumhuriyet'in liseli gençlere öğrettiği İslam, doğaüstü bir kuvvetin değil,
fakat tarihsel-sosyolojik gelişmelerin ürünüdür. Zaten daha ilk cildin başında evrenin ve insanın
yaratılışı teorisi çürütülmüş ve bu süreçler bütünüyle bilimsel verilerle açıklanmıştı.
Selçuklu ve Osmanlı "feodal" devletleri ve toplumları da, II. ve III. ciltlerde, sınıf tahlilini esas alan
bilimsel yöntemlerle anlatılmıştır. Lise Tarih kitabına göre, Selçuklu ve Osmanlı toplumları, sınıflı
toplumlardır. Devlet, feodal hâkim sınıfın yönetimindedir. Osmanlı ordusu, özellikle yeniçeri birlikleri,
Osmanlı sultanı ile hâkim zümresinin çıkarlarını korumaya memurdur. İslamiyet ise, aynı feodal
hâkimiyet sisteminin ideolojik aracıdır.^
5 Avrupamerkezci tarih teorisinin dayandığı temellerin esaslı eleştirisi için bkz. Martin Bernal, Kara
Atena, çev, Özcan Büze, Kaynak Yayınları, İstanbul, Haziran 1998. Yine bkz. Bilim ve Ütopya dergisinin
"Avrupamerkezci Tarih Safsatası" başlıklı özel sayısı, sayı 21, Mart 1996.
6 Kemalist tarihçilik konusunda bkz. Doğu Perinçek, "Burjuva Liberal Tarihçilik ve Kemalizm", Saçak,
sayı 30, Temmuz 1986, s.20 vd; Doğu Perinçek, "Kemalistlerin Osmanlı Toplumu Üzerine Sınıfsal
Tahlili", Saçak, sayı 56, Eylül 1988, s.44 vd. Yine bkz. Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-2 Din ve Allah,
Kaynak Yayınları, Eylül 1994, s. 119 vd.
VII
Lise Tarih kitapları, kuşkusuz Devrimci-Milliyetçi önyargıları da içermektedir; ayrıca 1930'lu yılların
tarih bilgisiyle sınırlıdır. Ne var ki, bugünkü Milli Eğitim'in bu kitapları temel alan bir uygulamaya
girişmesi, öğretim sisteminde devrim anlamına gelir.
***
Lise Tarih kitabı, Sayın Kurtuluş Güran'ın dikkatli çalışmasıyla sadeleştirildi. Özgün metnin tarihsel
havasının korunmasına dikkat edildi. Bu nedenle yalnız bugün bilinmeyen sözcükler değiştirildi.
Cumhuriyet Devrimi'nin ilk kuşaklarının Tarih kitabı, yeni kuşaklara ilk yayımlandığı yazı karakteriyle,
sayfa düzeniyle ve ciltle sunuluyor. O zamanın yoksul Türkiye'sinin devrimci eğitime verdiği önem,
kitabın yalnız içeriğine değil, kâğıt, baskı ve cilt kalitesine de yansımıştı.
Lise Tarih kitabını, devrimci gelenekten devrimci geleceği yaratma bilinciyle yayımlıyoruz.
Doğu Perinçek 24 Eylül 2000
TARİH
IV
TÜRKİYE CUMHURiYETi
T. T. T. CEMiYETi TARAFINDAN YAZILMIŞTIR
C
1934
İSTANBUL
DEVLET MATBAASI
Maarif Vekâleti Milli Talini ve Terbiye Dairesi'nin 25/1/1934 tarih ve 458 numaralı emriyle ikinci defa
olarak 32 000 nüsha basılmıştır*
* Bu bilgi, kitabın 1934 yılında yapılan ikinci basımında yer almaktadır (Kaynak Yayınlan'nın notu).
i
CUMHURBAŞKANI GAZİ MUSTAFA KEMAL.
BAŞBAKAN İSMET PAŞA.
BİRİNCİ BASIMIN ÖNSÖZÜ
Son yıllara gelinceye kadar "Türk Tarihi" memleketimizde en az incelenmiş konulardan biri halindeydi.
l 000 yıldan fazla süren İslamlık-Hıristiyanlık davalarının doğurduğu düşmanlık duygusuyla bağnaz
tarihçiler bu davalarda asırlarca İslamlığın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini kan ve ateş
maceralarından ibaret göstermeye savaştılar. Türk ve İslam tarihçiler de Türklüğü ve Türk
medeniyetini İslamlık ve İslam medeniyeti ile kaynaştırdılar; İslamlıktan önceki binlerce yıla ait
devreleri unutturmayı Ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler. Daha yakın
zamanlarda, Osmanlı İmpara-torluğu'na dahil bütün unsurlardan tek bir milliyet yaratmak hayalini
güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, Millî Tarihin yalnız ihmal değil, hatta yazılmış
olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir etken halinde diğerlerine eklendi.
Bütün bu olumsuz cereyanlar, tabiî olarak, mektep programlan ve mektep kitapları üzerinde bile
etkisini gösterdi ve Türklüğün, çadır, aşiret, at, silah ve savaş kavramlarıyla eşanlamlı tutulması
geleneği mektep kitaplarımıza kadar girdi.
Türk tarihinin, inkâr edilmiş ve unutturulmuş simasını ve mahiyetini, bütün gerçekleriyle meydana
çıkarabilmek için çalışmakta olan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti bir kısım üyesini tarih öğretimindeki bu
boşluğu doldurabilecek bir kitap hazırlamakla görevlendirdi.
En yeni eserlere ve Anadolu, Mısır, Mezopotamya, Orta Asya, Kuzey Hint, Kuzey Çin ve Güney Sibir'de
her gün daha ileri götürülmekte olan arkeolojik incelemelere dayanmakla beraber, konunun genişliği,
zamanın darlığı yanında, önümüzdeki ders yılına yetiştirilmesi zaruretinin de zorXIV
TARİH
laması sebebiyle, bu küçük eserin ihtiyacı tam ve mükemmel şekilde karşılayacağı iddia olunamaz.
Noksanlan, ileride, yeni basılışlarda tamamlanacaktır. Kitabın içerdiği konular etrafında daha fazla
bilgi edinmek isteyenler, aynı heyetin pek yakında bastırılmak üzere hazırladığı Umumi Türk Tarihinin
Ana Hatları hakkındaki esere müracaat edebilirler.
Cemiyet, dört kitap halinde hazırlamış olduğu bu küçük eseri, mekteplerde okutulmasını kabul eden
Türkiye Cumhuriyeti Maarif Vekâleti'ne hediye etmiştir.
İKİNCİ BASIMIN ÖNSÖZÜ
Evvelki ders yılı başında yayımlanmış olan "Tarih" serisinin ilk üç cildi geçen sene tekrar basılmıştı.
Mevcudu bitmiş olan dördüncü cilt de bu defa tekrar bastırılmıştır. Bu cilde ilk basımdan sonra geçen
senelerin belli başlı devrim hareket ve hamleleri eklenmiş, istatistikler ve grafikler en son bilgilere
göre yenilenmiş ve haritalar öğrenimde daha kullanışlı olmak üzere kitabın sonuna ve metin dışına
alınmış, bazı gerekli görülen haritalar yeniden eklenmiş ve eksiklerin klişeleri de tekrar yaptırılarak
daha mükemmel bir şekilde basılmasının sağlanmasına çalışılmıştır.
TARİH
İÇİNDEKİLER
I. KISIM TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KURULUŞU
I- TÜRK MİLLETİNİN YENİ BİR DEVLET DAHA KURMASI
A. Yeni bir Türk Devleti
1-55
l
B. Büyük Harbin sonunda Avrupa Devletlerinin durumu
1-7
Büyük Harbin alanı ve buna katılan devletler, s.l. - Vilson'un "14 madde"si, s.2. - İttifak Devletlerinin
yenilmesi, s.3. - Paris Konferansı ve barış antlaşmaları, s.3. - "Milletler Cemiyeti", s.3. - Avrupa'nın
yeni yüzü, s.4. - Sevr Antlaşması, s.4. - Milliyet prensibinin uygulanma derecesi, s.5. - Merkezî Avrupa,
s.5. - Savaş sonu ihtilalleri, Rusya'da "Bolşeviklik", s.6. - İtalya'da "faşistlik", İspanya'da "devrim", s.6. İktisadî buhran, s.7.
C. Cihan Harbi'nin sonunda Osmanlı Devleti'nin durumu
8-16
Genel manzara, s.8. - Hıristiyan unsurlann faaliyeti, s.8. - Türklerin savunma oluşumları, s.ll. - Birliğe
ve savunmaya zararlı oluşumlar, s. 11. - Padişah ve hükümetinin Osmanlı Devleti'nin durumuna
bakışı, s. 13. - Türk milletinin duruma bakışı, s. 14. - Mustafa Kemal'in duruma bakışı, s. 14.
D. Mustafa Kemal
Siyasî faaliyete başlaması, s. 18. -
16-27 Mustafa Kemal'in gençliği, s. 16. -
Hazarî orduda hizmetleri, s. 19. - Trablusgarp Savaşı'nda hizmetleri, s.20. - Balkan Savaşı'nda
hizmetleri, s.20. - Cihan Harbi'nde Mustafa Kemal, s.21. - Türkleri kurtarmak ve yeni Türk Devleti'ni
kurmak girişimi, s.26.
XVIII
TARİH
E. Millî Müdafaa
27-39 İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali,
s.27. - Osmanlı memleketlerinin paylaşılması, s.29. - Türklerin karşı koyusu; Batı cepheleri, s.31. Güney cepheleri, s.32. - Mustafa Kemal'in Türk milletini ve ordusunu toplamaya başlaması, s.33. Erzurum ve Sivas Kongreleri, s.35.
- Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti, s.38.
F. Millî Müdafaa ve İstanbul Hükümeti
39-49 Millî harekete karşı İstanbul
Hükümeti'nin aldığı tutum ve bunun sonuçlan, s.39. - Ali Rıza Paşa Kabinesi, s.41. - Meclisi Mebusan
meselesi, s.43. - Son "Osmanlı Meclisi Mebusanı", s.44. - İstanbul'un Müttefikler tarafından işgali,
s.48. - Meclisi Mebusan'ın dağıtılması, s.49.
G. Yeni Türk Devleti'nin Ankara'da temelleşmesi
- "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti", s.52.
II- İSTİKLAL HARBİ
49-55 "Türkiye Büyük Millet Meclisi", s.49.
56-13
İstiklal Harbi'nin mahiyeti, s.56. - İstiklal Harbi'nin askerî ve siyasî cepheleri, s.57.
A. Yeni Türk Devleti'nin devletlerarası ilk ilişkileri
60-61 Fransa Cumhuriyeti'yle ilişki, s.60. Rus Sovyetli Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'yle ilişki, s.61.
B. Sevr Antlaşması
arasında barış görüşmesi,
62-66 Osmanlı Devleti'yle Anlaşma Devletleri
s.62. - Sevr Antlaşması, s.64. - Yunanlıların ileri hareketleri; Türk Devleti'nin millî ordu kurmaya
başlaması, s.65.
C. Yeni Türk Devleti'nin ilk başarıları, içerideki anarşi unsurlarının ortadan kaldırılması
66-83 Padişah ve mensuplarının yalanlan, s.66. -" Yeşilordu" ve Çerkez Ethem, s.67. - Kuzeydoğu cephesinde Ermeniler üzerine kazanılan galebe ve sonuçlan, s.72. - Birinci
İnönü Savaşı, s.74. - Çerkez Ethem isyanının mahiyeti, s.75. - Düşmanların İstanbul'la Ankara'yı
anlaştırmak ve İstanbul'la Ankara'ya ortak bir anlaşma imzalattırmak girişimi, s.76. - İkinci İnönü
Savaşı, s.80.
IİÇİNDEKİLER
XIX
D. Yeni Türk Devleti'nin ilk anayasası ve
Meclis'te siyasî gruplar
83-88
Anayasanın esas maddeleri, s.83. - Meclis'te kurulan gruplar, s.86.
E. Yeni Türk Devleti, Anlaşma Devletleri ve
Padişah Hükümeti
89-91
Yeni Türk Devleti'nin Anlaşma Devletleriyle bazı ilişkileri, s.89. - İki zihniyet ve iki karakter, s.90.
F. Sakarya Zaferi ve semereleri
91-109
Kütahya ve Eskişehir savaşları, s.91. - Mustafa Kemal Başkumandan, s.95. - Sakarya Meydan Savaşı,
s.97. - Milletin, kendini kurtarana Gazi ve Mareşal unvanı ve rütbelerini vermesi, s.101. - Türkiye ile
RSFSC arasında Moskova Antlaşması, s. 101. - Türkiye ile Fransa arasında Ankara Anlaşması, s. 104. Anlaşma Devletlerinin banş saldırısı, s. 106.
G. Nihaî zafer
durum, saldırıya hazırlıklar, s. 110.
110-123 Sakarya Savaşı'ndan sonra askerî
- Meclis'te uyumsuzluk ve sabırsızlık, Gazi'nin cevapları, s.113. -Büyük Taarruz ve Başkumandan
Savaşı, s. 118. - Mudanya Ateşkesi, s.121.
H. Yeni Türk Devleti'nin kuruluşunun tamamlanması
123-133
Saltanatın ve Saltanat Hükümeti'nin resmen kaldırılması ve saltanat ile hilafetin ayrılması, s. 123. Lozan Konferansı, s. 125. - Mondros: 30 Ekim 1918; Mudanya: 10 Ekim 1922; Sevr: 10 Ağustos 1920;
Lozan 24 Temmuz 1923, s.131. - Türk mucizesi, s.131.
II. KISIM
İSTİKLAL HARBİ'NDEN SONRA DEVRİM VE REFORM SAFHALARI
I- LOZAN'DAN CUMHURİYETİN RESMEN İLANINA KADAR
137-144
Birinci Büyük Millet Meclisi'nin son, zamanlan, s. 137. - Nankörlük, s. 137. - Seçimin yenilenmesi
karan, s. 139. - İkinci Büyük Millet Meclisi'nin seçimi; Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk CemiyeXX
TARİH
ti'nin "Halk Fırkası"na dönüşmesi, s. 141. - Lozan Anlaşması'nın Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde
onaylanması; Anlaşma kuvvetlerinin topraklarımızdan çekilmeleri, s. 142. - Ankara: Yeni Türk
Devleti'nin merkezi (13 Ekim 1923), s. 142.
II- CUMHURİYETİN İLANI
Türk devrim ve reform hareketlerinin uygulanmasında güdülen usul, s. 145. - İkinci Büyük Millet
Meclisi'nde ilk muhalefet kaynaşmaları; hükümetin istifası, s. 148. - Anayasa'da değişiklikler;
hükümetin kurulmasında kabine usulü, s. 149. - Cumhuriyet: Yeni Türk Devleti'nin asıl ismini alması, s.
151. - Gazi Mustafa Kemal: Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk reisi, s. 153. - "Cumhuriyet"in ilanından
sonraki günlerde, s. 154.
III- HALİFELİĞİN KALDIRILMASI
Halife ve hilafet kelimelerinin son anlamı ve gösterdiği neydi? s. 156. - Halife Abdülmecit Efendi.
Halife ve hanedanın çıkarılması, s.158.
IV- CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASÎ CEREYANLAR
Anayasa'nm olgunlaşması ve hükümleri, s.163. - Anayasamızın esas hükümleri, s.164. - Millî
hâkimiyette tek kuvvet, kuvvetlerin ayrılması ve kuvvetler dengesi, s, 164. - Cumhuriyet Halk Fırkası
ve programı, s. 166. - Halk Fırkası Genel Başkanı Gazi Mustafa Kemal, s.172. - Büyük Nutuk, s.175. Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Üçüncü Büyük Kongresi (10 Mayıs 1931), s. 177. - Program, s.178. Halkevleri, s.188. - İkinci Büyük Millet Meclisi'nde muhalefet cereyanları, Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası, s. 190. - Gericilik hareketleri, s.192. - Büyük soysuzluk, Gazi'ye kıymak niyet ve girişimi, s.194. İstiklal Mahkemeleri ve Takriri Sükûn Kanunu, s. 197. - Büyük Millet Meclisi'nin ikinci ve üçüncü
devreleri. Serbest Cumhuriyet Fırkası, s. 198. - Dördüncü Büyük Millet Meclisi. İşçi ve köylü mebuslar.
Bağımsız adaylar, s.200. - Türkiye Cumhuriyeti'nin iç siyaseti, s.202. - Türkiye Cumhuriyeti'nin dış
siyaseti, s.204.
145-155
156-162
163-205
VA
B.
İÇİNDEKİLER
XXI
V- DİNÎ, HUKUKÎ DEVRİM VE REFORMLAR
206-243
A. Dinin devletten ayrılması (laik devlet)
Devleti'nde hukuk ve adliye, s.208.
206-220 Din ve devlet, s.206. - Osmanlı
- Seriye ve Evkaf Vekâleti'yle şer'iye mahkemelerinin kalkması, s.209. - Hukukî devrimin Büyük
Devrimci tarafından izahı, s.211. -Türk Medenî Kanunu, s.214. - Anayasa'nın din ve devlet ayrılığı
esasına göre değiştirilmesi, s.215. - Millî Vakıflar Genel İdaresi'nin laikleşmesi ve gelişmesi, s.217. Tapu ve kadastro işleri, s.220.
B. Yeni Türk Devleti'nin adlî gelişimi
açılması, s.220. - Adliyede yeni kanunlar,
220-225 Ankara Hukuk Mektebi'nin
s.221.
C. Kadın hukuku
225-233 Osmanlı saltanatı kanunlarında ve
toplumsal hayatında Türk kadınının yeri, s.225. - Cumhuriyetimizin kanunlarında ve toplumsal
hayatında Türk kadının yeri, s.228. - Türk kadınlığının siyasî haklan. Belediye meclisleri için seçme ve
seçilme hakkı, s.231.
D. Din esaslarından sanılan batıl âdet ve
geleneklerin kalkması
233-240
Fes nasıl bir başlıktı, Türkiye'de nasıl yerleşti? s.233. - Şapka!.. Ga-zi'nin Kastamonu-İnebolu seyahati,
s.234. - Tarikatlar, şeyhlikler, dervişlikler, tekkeler, zaviyeler, türbeler, türbedarlıklar, cüppe ve sarık
(din adanılan kılığı), s.238. - Hükümet kararnameleri, s.241. -Türkçe Kur'an ve ezan, s.242. Milletlerarası takvim ve saatin kabulü. Yeni rakamlar, s.242.
VI- EĞİTİM VE ÖĞRETİMDE DEVRİM VE
REFORM CEREYANLARI
244-273
A. Osmanlı saltanatında öğretim ve devrim
244-248 Tanzimat devrine kadar eğitim ve
öğretim, s.244. - Tanzimat devrinde eğitim ve öğretim, s.245. - Meşrutiyet devrinde eğitim ve öğretim
(1908-1918), s.247.
B. Türkiye Cumhuriyeti'nde eğitim ve öğretimin durumu
248-265
Millî Mücadele devrinde (1919-1923), s.248. - Cumhuriyetin ilanından sonra, s.249. - Eğitimin
birleştirilmesi, s.251. - Harf devrimi;
XXII
TARİH
Türk harflerinin kabulü (1928), s.253. - Tarih ve Yurtbilgisi eğitiminin millileşmesi, s.259. - Türk dil
devrimi hareketi, s.263. - Azınlık ve yabancı mektepleri, s.265.
C. Cumhuriyet'in eğitim ve öğretim gayeleri
265-273
Ana esaslar, s.265. - Eğitim ve öğretim uygulamalarında yeni ve eski anlayışlar, s.266. - Cumhuriyet ve
öğretmenler, s.269. - Mekteplerde spor ve spor hayatında genel gelişme, s.271. - Türk sporcularının
düsturu, s.273.
VII- İKTİSADÎ, MALÎ DEVRİM VE
REFORM CEREYANLARI
274-329
A. Millî iktisat, devlet siyasetinin en önemli unsuru
274-278 Geçmişe kısaca bakış, s.274. Millî Mücadele yıllarında iktisadî işlere verilen önem, s.275. - İktisadî ve malî siyasetin ana hatları,
s.277.
B. Ziraat alanında
278-295 Köylüye verilen özel önem,
s.278. - Aşarın kaldırılması, s.279. -Üreticiyi devlet yardımlarıyla koruma tedbirleri, s.281. - Dikim ve
ekim iyileştirme tedbirleri, s.283. - Ziraatçılık meslek ve uzmanlığının yükseltilmesi, s.285. - Ziraî
mücadele, s.286. - Ziraat Bankası, s.287. - Ziraî kredi kooperatifleri, s.290. - Gazi'nin çiftçiliği, s.291. Toprağı olmayan bir emektar çiftçi, s.294.
C. Sanayi alanında
295-299 Osmanlı saltanatında Türk millî
sanayiinin ölümü, s.295. - Türk millî sanayiinin dirilişi, s.296. - Ölçü sisteminin yenileşmesi, s.298.
D. Ticaret alanında
299-311 Osmanlı saltanatının çeşitli
devirlerinde ticaret, s.299. - Türkiye Cumhuriyeti devrinde iç ve dış siyasetin canlanması, s.300. - İç ve
dış ticarette kanunlar ve uygulamalar, s.301. - Ticarî kredi müesseseleri, şirketçilik, sigortacılık, s.303.
- İş Bankası, s.304. - Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, s.305. - Deniz ticareti ve deniz nakliyeciliği,
s.305. - Deniz ticareti alanında kanunlar ve uygulamalar, s.309. - Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti,
s.310.
İÇİNDEKİLER
XXIII
E. Maden işletme, ormancılık ve hayvancılık alanlarında
311-318
Maden işletme, s.311. - Ormancılık, s.313. - Hayvancılık, s.315.
F. Bayındırlık alanında
318-327 Türkiye Cumhuriyeti'nin
bayındırlık'siyaseti, s.318. - Türkiye Cum-huriyeti'nin demiryolu siyasetinin gelişim tarihi, s.319. Demiryolu
siyaseti ve İsmet Paşa, s.323. - Demiryolu siyasetinin başarısı, s.324. - Yollar, köprüler, su işleri, s.326.
G. İstatistik ve nüfus işleri
327-329 İstatistik, s.327. - Nüfus, s.328.
VIII- SAĞLIK, TOPLUMSAL YARDIM İŞLERİNDE
YENİ ÇIĞIRLAR VE UYGULAMALAR
330-343
Osmanlı İmparatorluğu'nda sağlık ve toplumsal yardım, s.330. -Türkiye Cumhuriyeti'nde sağlık ve
toplumsal yardım, s.332. - Türkiye Hilaliahmer Cemiyeti, s.340. - Türkiye Himayei Etfal Cemiyeti,
s.342.
IX- TÜRK ORDUSU VE MİLLÎ MÜDAFAA
saltanatının son asırlarında,
344-348 Türklük ve askerlik, s.344. - Osmanlı
s.345. - Millî Mücadele başında, s.346. - Türkiye Cumhuriyeti ordusu, s.346. - Türkiye Tayyare
Cemiyeti, s.348.
EK
KRONOLOJİ CETVELİ
349-358
359-370
DİZİN
371-390
HARİTALAR
1- Umumî Harp'te Avrupa
2- Umumî Harp'ten sonra Avrupa
3- Gelibolu Yarımadası
4- Millî Mücadele başında yabancı işgal kuvvetleri
5- Millî cephelerin genel durumu
6- Sevr Antlaşması'na göre Osmanlı Imparatorluğu'nun paylaşılması
7- Birinci ve İkinci İnönü savaşları
8- Kütahya, Eskişehir ve Sakarya savaşları
9- Büyük Taarruz'da genel durum
10- 30 Ağustos 1922 Başkumandanlık Meydan Savaşı
11- Türkiye Cumhuriyeti haritası
12- Türkiye Cumhuriyeti demiryolları haritası
TABLOLAR
I- Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal
II- Başbakan İsmet Paşa
III- Büyük Millet Meclisi Reisi Kâzım Paşa
IV- Büyük Erkânıharbiye Reisi Mareşal Fevzi Paşa
V- İstiklal Madalyası
RESİMLER YENİ TÜRK DEVLETİ'NİN KURULUŞU
1- Selanik'te Mustafa Kemal'in doğduğu ev
2- Gazi'nin annesi Zübeyde Hanım
3- Gazi, İzmir'de annesinin mezarını ilk ziyaretinde
4- Mustafa Kemal Harbiye öğrencisi
5- Mustafa Kemal Erkanıharp Yüzbaşısı
6- Mustafa Kemal Trablusgarp Savaşı'nda
7- Mustafa Kemal Trablusgarp'ta Derne savaş cephesinde
8- Miralay Mustafa Kemal Çanakkale siperlerinde
9- Anafartalar Grubu Kumandanı Miralay Mustafa Kemal ve maiyeti
Sayfa
XI
XIII
XXXV
XXXVI
XXXVII
l2234556
XXV
Sayfa
10- Umumî Harp sırasında Diyarbekir'de İkinci Ordu Kumandanı Mirliva Mustafa Kemal Paşa
8
11- Umumî Harp'te Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı
Mirliva Mustafa Kemal Paşa
9
12- İzmir'in işgali günü şehit edilen Miralay Süleyman Fethi Bey
10
13- İzmir işgalini protesto için halkın İstanbul'da
Sultanahmet Meydanı'nda toplanması
10
14- Mustafa Kemal ve Sivas Kongresi üyeleri
11
15- Sivas Kongresi'nin toplandığı Sivas Lisesi binası
12
16- Sivas Lisesinde "Sivas Kongresi"nin toplantılarını yaptığı
tarihî salon
12
17- Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'ya ilk gelişinde hükümet konağı önünde yapılan karşılama töreni
13
18- Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti Reisi Mustafa Kemal Paşa
14
19- İstanbul'da Osmanlı Mebusan Meclisi ve Anlaşma Devletleri donanması
15
20- İstanbul'un işgali günü İngiliz bahriyelileri Galata Köprüsü'nden geçerlerken
16
21- İstanbul'un işgali günü Harbiye Nezareti avlusunda
İngiliz bahriyelileri
17
22- İstanbul'un işgali günü şehir sokaklarında gösteri
gezintisi yapan İngiliz askerleri
17
23- Ankara'da ilk Büyük Millet Meclisi binası
18
24- Büyük Millet Meclisi'nin ilk açılma töreni
19
25- Mustafa Kemal'in başkanlığı altında toplanan
Birinci Büyük Millet Meclisi toplantılarından bir sahne
19
26- Birinci Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal
20
27- İlk İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Millî Müdafaa Vekili Fevzi Paşa
28- Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa ve
Erkanıharbiye Reisi Miralay İsmet Bey
İSTİKLAL HARBİ
22
21
29- Sevr Antlaşması'nın Osmanlı Başdelegesi tarafından imzalanması
23
30- İstiklal Harbi sırasında cepheye giden bir asker kafilesinin
Ankara istasyonunda trene binişi
24
31- İstiklal Harbi'nde silah altına çağrılan bir asker, ailesinden aynlırken 24
32- Birinci İnönü Savaşı'nın muzaffer kumandanı Mirliva İsmet Paşa
25
XXVI
Sayfa
33- Birinci İnönü Zaferi'nden sonra bir askerî kıtanın Eskişehir istasyonunda Türkiye Büyük Millet
Meclisi Reisi
Mustafa Kemal tarafından teftişi
26
34- Türkiye Büyük Millet Meclisi Süvari Muhafız Bölüğü
27
35- Millî Mücadele'de bir dağ topçu bataryası talim sırasında
27
36- Büyük Millet Meclisi'nin ilk yıldönümü günü yapılan
geçit töreninde Büyük Millet Meclisi Reisi ve üyeleri
28
37- Büyük Millet Meclisi'nin ilk yıldönümü günü Ankara'da yapılan askerî geçit töreninde kıtalar
Hakimiyeti Milliye Meydanı'ndan geçerken
29
38- Yunanlılar tarafından yakılan Yenişehir'den bir manzara
30
39- Sakarya Savaşı sırasında genel karagâhın bulunduğu
Alagöz Köyü (Malhköy civarında)
31
40- Büyük Erkanıharbiye Reisi Fevzi Paşa ve maiyeti
32
41- Kağnısı ve çocukları ile birlikte cepheye mermi
nakleden bir köylü kadın
33
42- Cepheye sırtlanyla cephane taşıyan Türk kadınları
34
43- Sakarya Savaşı'nda Başkumandan Mustafa Kemal düzenlenmiş kolordu gözetleme tepesinden
Duatepe'ye
yapılan saldırıyı takip ederken
35
44- Sakarya Savaşı'nda Erkanıharbiye Reisi Fevzi ve Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşalar Duatepe
saldırısını takip ederlerken
36
45- Sakarya Savaşı sırasında Başkumandan:
Sağ cenahta savaşı idare ederken
37
46- Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan
Mareşal Gazi Mustafa Kemal
38
47- Cepheyi teftiş eden Başkumandan
bir kıta kumandanına emir verirken
39
48- Gazi Başkumandan cephe gerisinde bir gezinti sırasında
40
49- Gazi Başkumandan cephe gerisinde bir istirahat durağında
41
50- Gazi Başkumandan cephede
42
51- Kars'tan öküzlere çektirilmek suretiyle Büyük Taarruz'dan evvel
Batı Cephesi'ne ağır topların nakli
43
52- Cephe gerisinde kağnılarla ve merkep kollan ile cephane nakliyatı
53- Cepheye mermi taşıyan bir kağnı kolu
44
44
54- Millî Müdafaa Vekili Kâzım Paşa
45
55- Gazi Başkumandan ile Batı Cephesi Ordulan Kumandanı
İsmet Paşa Büyük Taarruz'dan evvel yapılan bir geçit töreninde
46
XXVII
Sayfa
56- Büyük Taarruz'dan evvel cephede ordunun
Gazi Başkumandan huzurunda geçit töreni
47
57- Büyük Taarruz'dan evvel Gazi Başkumandan'ın
cephede kıtaları teftişi
48
58- Büyük Taarruz'dan evvel bir piyade tümeninin
kumandanı tarafından teftişi
49
59- Büyük Taarruz'a hazırlanan bir topçu bataryası
60- Büyük Taarruz'a hazırlanan Türk süvari kuvvetlerinden bir grup
50
51
61- Büyük Taarruz sabahı Gazi Başkumandan harekâtı idare ettiği Kocatepe'ye çıkarken
52
62- Büyük Taarruz günü Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa Kocatepe'de harekâtı takip ederken
53
63- Gazi Başkumandan İzmir'e vardığı gün
54
64- Başkumandan Mareşal Gazi Mustafa Kemal ve Büyük Erkanıharbiye Reisi Mareşal Fevzi Paşalar
zaferden sonra İzmir kordonunda
55
65- Mudanya Ateşkesi'nin görüşüldüğü ve imzalandığı
binanın o tarihte çıkarılmış resmi
56
66- Mudanya Ateşkesi'ni imzalayan Türk ve
Anlaşma Devletleri generalleri
57
67- Mudanya Ateşkes metninin imzalı sayfası ve
Yunan delegelerinin itiraznamesi
58
68- Lozan'a gönderilen Türk Delege Heyeti Başkanı
Hariciye Vekili İsmet Paşa
59
69- Lozan Konferansı'na katılmakla görevli Türk Delege Heyeti
60
70- Lozan Antlaşmasının Lozan Üniversitesi tören salonunda
Türk Başdelegesi İsmet Paşa tarafından imzalanması
61
71- Lozan Konferansı'na katılan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bıraktığı birçok pürüzlü ve karışık işler
üzerinde İsmet Paşa tarafından kendileriyle çetin görüşme ve tartışmalar yapılan Anlaşma Devletleri
başdelegeleri antlaşmanın imzalanmasından
sonra İsviçre Cumhurbaşkanı ile birlikte
62
72-73- Lozan'dan başarılı bir barış yaparak memlekete dönen
İsmet Paşa'nın Ankara ve İstanbul'da karşılanması
63
74- Anlaşma kuvvetlerinin ve generallerinin İstanbul'dan çıkarken
Dolmabahçe'de yapılan askerî törende Türk sancağını ve
askerlerini selamlamaları
XXVIII
LOZAN'DAN SONRA
Sayfa
75- Anlaşma kuvvetleri çekildikten sonra Türk Ordusu'nun
64
İstanbul'a girişi "Piyadeler Galata Köprüsü'nden geçerken"
65
76- Anlaşma kuvvetleri çekildikten sonra Türk Ordusu'nun
İstanbul'a girişi "Süvariler Eminönü Meydam'ndan geçerken"
66
77- Ankara'nın Türkiye Cumhuriyeti'ne merkez kabul
edildiği zamana ait üç manzara
67
78- Ankara'da Gazi'nin ikamet ettiği Çankaya Köşkü'nün ilk hali
68
79- Cumhuriyet merkezi Ankara'nın bugünkü halini gösteren üç resim
69
80- Ankara'nın bugünkü İstasyon Caddesi ve şehrin
en işlek yerlerinden birini oluşturan Anafartalar Caddesi'nin
on sene evvelki hali
70
81- Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal
71
82- Başkumandan Savaşı'nın ikinci yıldönümü
günü yapılan törende Gazi
72
83- Ankara'da Cumhuriyet Halk Fırkası İkinci Büyük Kongresi'nin toplandığı Büyük Millet Meclisi binası
73
84- Cumhuriyet Halk Fırkası İkinci Büyük Kongresi'nde
Gazi tarihî Büyük Nutuk'unu söylerken
74
85- İstanbul Mebusu Tesviyeci Yaşar Bey
75
86- İstanbul Mebusu Kunduracı Hayrullah Bey
75
87- Kastamonu Mebusu Çiftçi Halil ve Ankara Mebusu
Çiftçi Muslihiddin Beyler
76
88- İstanbul Mebusu Hamdi ve Zonguldak Mebusu
maden işçilerinden Hasan ve Esat Beyler
76
89- Ankara'da millî hâkimiyetin belirdiği yüksek yer:
Büyük Millet Meclisi binası
77
90- Gazi'nin Cumhurbaşkanı locasından görüşmeleri takip ettiği
Büyük Millet Meclisi toplantılarından biri
78
91- Millî Mücadele'nin ilk günlerinde Mustafa Kemal köylüleri bağımsızlık ve millî hâkimiyetin önemi
hakkında aydınlatırken
79
92- Gazi Anadolu'da son yaptığı inceleme gezilerinden
birinde halkın dertlerini ve arzularını dinlerken
80
93- Daima halk arasında yaşayan, halkın fikrini alan ve fikirlerini
halka bizzat anlatan halkçı Cumhurbaşkanı Gazi
81
94- Gazi, şapkanın kabulünden sonra Bursa'da halkla yaptığı temaslardan birinde
82
95- Gazi, inceleme gezilerinden birinde İstanbul'da
Harbiye Mektebi ve Üniversite talebeleri arasında
83
XXIX
Sayfa
96- Gazi, inceleme gezilerinden birinde Cumhuriyet'i kendilerine
emanet ettiği Türk bağımsızlığının evlatları ile konuşurken
84
97- Cumhuriyet idaresinde memleket düzen ve asayişinin
gözcüsü bir jandarma eri
85
98- İmparatorluk devrinde memlekette düzensizliğin timsali bir zaptiye eri 85
99- Başbakan İsmet Paşa inceleme gezilerinden birinde
bir ihtiyar vatandaşın açıklamalarını dinlerken
86
100- Hilafetin kaldırılmasının kararlaştırıldığı İzmir harp
oyunları toplantısına katılan kumandanlardan Başbakan İsmet Paşa 87
101- İzmir harp oyunlarına katılan kumandanlardan o zaman
Millî Müdafaa Vekili olan Büyük Millet Meclisi Reisi Kâzım Paşa 88
102- Ankara'da Evkaf İdaresi'nin yaptırdığı büyük otel ve apartmanlar
89
103- Bir vilayet tapu idaresinin imparatorluk
devrinden devretmiş vaziyeti
104- Aynı tapu idaresinin Cumhuriyet devrindeki vaziyeti
105- Gazi, Ankara Hukuk Mektebi'nin açılma günü
90
90
profesörler ve talebeler arasında
91
106- Resmî kıyafetleriyle Cumhuriyet adliyecileri ve
görev halinde bir Cumhuriyet mahkemesi
92
107- İmparatorluk devrinde kadın kıyafetleri: Peştamal,
yaşmak, çarşaf ve peçe
93
108- Bir Türk gencinin kıyafetinde Cumhuriyet devrinin
meydana getirdiği değişiklik: Festen şapkaya
94
109- Gazi, şapka devrimi seyahatinde Kalecik'te
95
110- Gazi, şapka devrimini yaptığı Kastamonu seyahatinden
Ankara'ya döndüğü gün kendisini karşılayanlar arasında
96
111- Eğitim usulü yalnız ezbercilik ve eğitim vasıtası yalnız
falaka olan eski mahalle mektebinden iki sahne
97
112- Cumhuriyet devrinde yapılan yüzlerce ilkmektep
binasından üç örnek
98
113- Gazi'nin başkanlığı altında Dolmabahçe Sarayı'nda
yapılan dil tartışmalarından bir sahne
99
114- Millet Mekteplerinin Başöğretmeni Gazi Mustafa Kemal
100
115- Memleketin her ferdinde yeni açılan nur âlemine
bir an evvel kavuşmak gayretini gösteren dört sahne
101
116-Millet Mekteplerine devam eden ihtiyar kadınlar
102
117-Hanımların devam ettiği millet dersanelerinden biri
103
118- Gazi, Sivas'ta halka yeni Türk harflerini bizzat öğretirken
104
XXX
Sayfa
119- Türk harflerinin pek basit tertip kasalarından biri
105
120- Arap harflerinin çok kalabalık ve kullanılması
güç tertip kasalarından biri
105
121- Gazi, inceleme gezilerinden birinde Samsun Lisesi talebelerini
Türk tarihi ve Türklerin anayurdu hakkında aydınlatırlarken
106
122- Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nin Büyük Gazi'nin
başkanlığı altında yaptığı toplantılardan biri
107
123- Büyük Gazi Birinci Türk Tarih Kongresi'ne katılan
tarih profesör ve öğretmenleri arasında
108
124- Dolmabahçe Sarayı'nın büyük tören salonunda Birinci Türk
Dili Kurultayı'nın ilk toplantısı ve kurultaya katılanlardan bir grup 109
125- Ankara'da İsmet Paşa Kız Enstitüsü
110
126- Ankara'da Musiki Muallim Mektebi binası ve talebe orkestrası
111
127- Bir Türk heykeltraşı tarafından yapılan Gazi'nin Bursa heykeli
112
128- Ankara'da zafer abidesi ve Gazi heykeli
113
129- Dumlupınar'da Meçhul Asker abidesi
114
130- İstanbul'da Taksim Meydanı'nda Cumhuriyet abidesi
115
131- İstanbul'da Taksim Cumhuriyet abidesinin açılma gününde
yapılan törenden bir izlenim
116
132- İstanbul'da Valdebağı'nda kurulan Maarif Prevantoryumu
117
133- Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü
118
134- Cumhuriyet mekteplerinde beden eğitimi: Ankara ve
İstanbul'da yapılan Mayıs cimnastik şenlikleri
119
135- Türk izcileri Cumhuriyet Bayramı'nda Gazi'nin önünden geçerken 120
136- Ankara'da Yüksek Ziraat ve Baytar Enstitüleri
121
137- Ankara'da Tavukçuluk Enstitüsü
Merkezî İdaresi
123
122 138-Ankara Ziraat Bankası
139- Gazi, çiftliğini kurmaya başladığı
günlerde bizzat traktör kullanırken
140- Ankara civarında Gazi Orman Çiftliği'nin bir yüzü
141- Gazi Çiftliği'nin 1925'te çadır halinde görünüşü ile
124
125
Orta Köşk Parkı'ndan bir koru ve Karadeniz Havuzu
126
142- Türkiye'de Cumhuriyet devrinde sanayi hayatının gelişme eserlerinden: Trakya'da Alpullu Şeker
Fabrikası
127
143-Ankara Ticaret Lisesi
128
144- Ankara'da Türkiye İş Bankası İdare Merkezi
129
145-Cumhuriyet Merkez Bankası
130
146- Seyrisefain İdaresi tarafından imar edilerek çağdaş
bir su şehri haline getirilmiş olan Yalova'dan iki manzara
131
147- Ankara-Kayseri demiryolunun Kayseri'ye vardığı gün
İsmet Paşa açılış töreninde nutuk söylerken
133
llll
r
XXXI
Sayfa
148- Ankara'dan Kayseri'ye ilk giden tren
132
149- Ankara-Sivas demiryolunun açıhş.4öreninde İsmet Paşa
133
150- Ankara-Sivas demiryolunun açılış töreninde
İsmet Paşa nutuk söylerken
133
151- Cumhuriyet devrinde memlekette yapılmış köprülerden
üç güzel eser: Nazilli-Bozdoğan yolunda Akçay, Zonguldak'ta
Kirazlı, Balya-Çankırı yolunda Küçük Doğan köprüleri
134
152- Yeni köprüler
135
153- Ankara'da Sağlık ve Toplumsal Yardım Vekâleti
154- Ankara Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü
136
137
155- Ankara Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün diğer binaları
137
156- Ankara Numune Hastanesi'nde İsmet Paşa pavyonu
137
157- Ankara Türkiye Hilaliahmer Cemiyeti Genel Merkezi
158- Millî Mücadele yıllarında Hilaliahmer Teşkilatı'nın
138
teşekküre değer faaliyetlerinden üç izlenim
139
159- Ankara Keçiören'de Himayei Etfal Cemiyeti'nce
yaptırılan Ana Kucağı müesseselerinden bir pavyon
140
160- Ankara'da Himayei Etfal Cemiyeti Genel Merkezi
arkasında kurulan Fuat Bey çocuk bahçesi
140
161- Ana kucağında bakılan kimsesiz çocuklardan birkaçı
141
162- Gündüz bakımevlerinden birinde yemek saati
141
163- Çocuk Bakımı Hemşireler Mektebi'nin ilk mezunları
141
164- Gazi, askerî manevraları idare ederken
142
165- Türk Ordusu: Piyade, süvari ve topçu kuvvetleri 1931
Cumhuriyet Bayramı büyük geçit töreninde
143
166- Türk Ordusu: 1931 Cumhuriyet Bayramı büyük geçit töreninde
144
167- Türk hava savunması silahlarından: En yeni sistem bir top
145
168- Türk Donanması: Yavuz Zırhlısı
146
169- Türk Donanması: Hamidiye, Mecidiye kruvazörleri,
Samsun ve Berki Satvet torpidoları
147
170- Türk Donanması: Adatepe, Kocatepe torpidoları ve
Dumlupınar, Sakarya denizaltı gemileri
148
171- Türk Donanması: Denizkuşu, Doğan, Martı avcı botları
172- Bir tayyare filosu uçuşa hazırlanırken
173- Türk hava filolarından biri
174- Kayseri'de Türk Tayyare Fabrikası
149
150
150
150
175- Ankara'da Büyük Erkanıharbiye Reisliği Dairesi
151
176- Ankara'da Millî Müdafaa Vekâleti
152
XXXII
GRAFİKLER
Çeşitli senelerde işletilen demiryolu uzunlukları
1- 1923-24 yılına göre 1931-32 ders yılında ilkmekteplere devam eden kız ve erkek talebe miktarlan
2- 1923-24 yılına göre 1931-32 ders yılında ortamekteplere devam eden kız ve erkek talebe miktarlan
V Y91V7
Sayfa XXXVIII
249 251
^ei^L
Ziraat Bankası'nın 1919-1932 bilançolarına göre (nâzım ve kefalet hesapları hariç) aktif ve pasifinin
seyrini gösteren tahlilî grafik
288
4- 1913, 1921 ve 1927 yıllarında Türkiye'de sanayi işçileri
5- 1927 yılma göre 1933'te mevcut fabrikalarımız
297
.
298
6- Ereğli kömür havzasının 1886'dan (1301) 1932'ye kadar üretimi
312
7- Sığır vebası bulunan köylerin 1922-1932 senelerindeki miktarları
316
8- 1921'den 1927'ye kadar Türkiye'ye ithal edilen kinin
miktarı ve tüketimi
333
9- Sıtma mücadele teşkilatınca 1925'ten 1931 yılına
kadar halka parasız dağıtılan kinin miktarı
334
10- Sıtma mücadele teşkilatının yedi senelik çalışması
334
11- 1925-1931 yılında trahom mücadele teşkilatı dahilinde faaliyet
12- 1925-1931 yıllarında tedavi edilen trahomlular
336
336
13- 1922 yılına göre 1932 yılına kadar kurulan hastane miktarı
Î39
14- 1922 yılına göre 1932 yılına kadar meydana getirilen
hastanelerde yatak miktarı
340
15- 1922 yılına göre 1932 yılına kadar Türkiye'de kurulan dispanserler 341
16- 1922 yılına göre 1932 yılına kadar Türkiye'de kurulan dispanserlerde yatak miktarı
341
1927-1931 senelerinde orduda okuyup yazma öğrenenlere ait grafik
TABLOLAR
XXXV
348
BÜYÜK MİLLET MECLİSİ REİSİ KAZIM PAŞA.
XXXVI
BÜYÜK ERKANIHARBİYE REİSİ MAREŞAL FEVZİ PAŞA.
İSTİKLAL MADALYASI.
"Meydana getiriliş tariki: 29 Ekim 1920." istiklal Harbi sırasında fiilen kıta başında kahramanlık ve
fedakârlık
gösteren general, subay ve erler ile sivillere ve cephe gerisinde
yüksek millî davanın kazanılması için çalışanlara ve bu amaç uğrunda
şehit olanların ailelerine verilmiştir.
XXX
TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KURULUŞU
TÜRK MÎLLETİNİN YENİ BÎR DEVLET DAHA KURMASI
A. YENİ BİR TÜRK DEVLETİ
İnsanlık tarihinde, Türkler kadar çok ve büyük devletler kuran bir ırk gelmemiştir. Tarihte bilinen ilk
medeni devletten beri (Sümer Devleti, MÖ 4000 yıl) Asya'da ve Avrupa'da kurulan beyliklerin
(prensliklerin), hanlıkların (krallıkların), hakanlıkların (imparatorlukların) çoğunu Türkler kurdu. Bir
Türk devleti tarihe karıştı mı, derhal başka bir veya birkaç Türk devleti hayat sahnesine çıkar.
Büyük Harp sonunda (1918), Osmanlı İmparatorluğu yıkılıp parçalanırken, Türk kudreti yeni bir devlet
daha meydana getirdi. Bu yeni devlet, tam çağdaş bir tarzda kurulan "Türkiye Cumhuriyetî"dir.
B. BÜYÜK HARBİN SONUNDA AVRUPA DEVLETLERİNİN DURUMU
BÜYÜK HARBİN ALANI VE BUNA KATILAN DEVLETLER
BÜyÜk Harp (1914'1918)' hemen bütün AvruPa devletleriyle, onların sömürgelerini, Amerika ve
As- ya devletlerinden de birçoğunu boğaz boğaza getir- misti. Eski dünyanın üç parçasında ve bunları
çevreleyen küçük ve büyük denizlerde, hatta havada çarpışan milyonlarca insan kütleleri iki kısma
ayrılmışlardı, l) İttifak Devletleri, 2) Anlaşma Devletleri ve ortakları. İttifak Devletleri, Almanya,
Avusturya-M acar İstan ve
2
TARİH
Osmanlı İmparatorluklarıyla Bulgar Çarlığı'ndan ibaretti. Anlaşma Devletleri ise başta İngiltere,
Fransa, Rusya, İtalya, Sırbistan, Karadağ ve Belçika'dan meydana gelirken, sonra bunlara, Portekiz,
Romanya, Yunanistan, Japonya, Amerika Birleşik Devletleri ile Güney Amerika'nın Brezilya Devleti de
eklenmişti. İngiltere'nin, Kanada, Kap, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi büyük, zengin ve hemen hemen
bağımsız dominyonları da metropolle birlikte hareket ediyorlardı.
Belli başlı bütün dünya devletleriyle savaşan Müttefikler, savaşın ilk üç buçuk senesinde başarılı gibi
görünmüşler; Fransa'nın kuzeydoğusuyla, Belçika, Sırbistan ve Romanya'nın her tarafını istila ettikleri
gibi, Rusya'yı da saf dışı bırakabilmişlerdi (1917 sonlan ve 1918 başları). Lakin Rusya'nın yenilgisinden
birkaç ay evvel (1917 başlan) Amerika Birleşik Devletleri de Anlaşma Devletleri tarafında savaşa
girmiş olduğundan, Rusya'nın çekilmesinden dolayı, Anlaşma Devletleri cephesinde doğabilecek
zayıflamanın önü alınmış bulunuyordu.
VİLSON'UN 14 MADDESİ
O sırada, Amerika Birleşik Devletleri'nin cumhur- başkanı olan Vilson (Wilson), Birleşik Devletlerin
savaşa katılmasından önce, banşa esas olmak üzere, milliyet prensiplerine dayanan bazı görüşler ileri
sürmüştü.
İngiltere ve Fransa, kendi ülkelerinde uygulanmaması şartıyla, bu görüşlere pek taraftar
görünmüşlerdi. Rusya yenildikten sonra, Vilson, meşhur "14 Madde"sini ilan etti (Ocak 1918). Bu
maddelerde önemli olarak her milletin kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkını, silahları
ekşitilmiş bütün milletlerin bir cemiyet halinde derlenmesiyle barışın kuvvetlendirilmesi fikrini ve
mağlup devletlerden savaş tazminatı alınmaması esasını tespit ediyordu. Devletler hukuku
profesörlüğünden cumhurbaşkanlığına getirilmiş olan Vil-son'un, belki hukuki esasları hayata
geçirmek için samimiyetle ortaya attığı bu teoriler, çok yorulmuş ve barışa susamış olan İttifakçıların
halkları ve orduları içinde müthiş bir propaganda silahı mahiyetini aldı. Anlaşmacılar, Vilson'un 14
maddesini barışa esas olmak üzere derhal kabul etmişlerdi; ancak, Fransa savaş tazminatından
vazgeçtiğini ifade etmekle beraber istila olunan vilayet-lerindeki tahribatın, Almanlar hesabına tamir
ettirilmesinde ısrar etmişti.
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
İTTİFAK DEVLETLERİNİN TANILMASI
3
Manevî savunma kuvvetleri
Vüson Beyannamesi
yüzünden sarsılmış olan İttifakçıların maddî durum-ları da gittikçe kötüleşiyordu. Balkanlar'da
Bulgarlar, Suriye'de Osmanlılar geri çekiliyorlardı. Nihayet Bulgaristan'da Fer-dinant, hükümdarlıktan
feragat etti ve oğlu 29 Eylül 1918'de düşmanlarıyla ateşkes yaptı. Bulgar cephesi bozulunca,
Osmanlıların Avrupa'da direnmesi imkânsız bir hale gelmişti. Osmanlı Devleti de 30 Ekim'de Mondros
Ateşkesi'ni imzaladı. Avusturya-Macaristan'ın da artık direnme kudreti kırılmış (3 Kasım 1918) ve
İmparator Kari İsviçre'ye kaçmıştı. 1918 sonlarında ve Anlaşma Devletlerinin saldırısı sırasında Alman
bahriyelileri, Rus Bolşevikleri'nin etkisiyle ihtilal ettiler; ihtilal cepheye de bulaştı.
Alman İmparatoru //. Vilhelm Felemenk'e kaçtı. Başka Alman kral ve prensleri de tahtlarından indiler.
Almanya'da cumhuriyet ilan edildi. Bu karışıklıkta savaşın sürmesi mümkün olmadığından, Almanlar,
Anlaşma Devletlerinin ağır şartlarını kabul ederek ateşkes imzaladılar (11 Kasım 1918).
PARİS KONFERANSI VE BARIŞ ANTLAŞMALARI
işte bu suretle sona eren Dünya Savaşı'nı bitirmek
için Paris'te bir konferans toplandı. Uzun uzun
gö- ilişmelerden sonra, nihayet çeşitli tarihlerde Almanlarla Versay (28 Haziran 1919), Avusturyalılarla
Sen J ermen (10 Eylül 1919), Bulgarlarla Noyyi (27 Kasım 1919), Macarlarla Triyanon (4 Haziran 1920)
ve Osmanlılarla Sevr (10 Ağustos 1920) antlaşmaları yapıldı.
Bu antlaşmaların tarihlerinden de görülüyor ki, Osmanlı Devleti ile Anlaşma Devletleri arasında
imzalanan Sevr Antlaşması en geç kalmış ve ileride görüleceği üzere, hiçbir şeye de yaramamıştır,
çünkü, gene ileride görüleceği üzere, kurulmaya başlayan yeni Türk Devleti, Osmanlı Devletiyle
Anlaşma Devletlerinin arasında barış antlaşması yapılmasının gecikmesine sebep olmuş ve yeni Türk
Devleti tamamen kurulunca da düşmanlarını yeni bir antlaşma (Lozan Anlaşması) yapılmasına ve Sevr
koşullarının tamamen değiştirilmesine mecbur etmiştir.
Antlaşmaların imzalanmasından önce, Vilson girişimiyle bir "Milletler Cemiyeti Sözleşmesi",
hazırlanmış ve başlıca devletler tarafından kabul edilmişti. Bu suretle "Milletler
"MÎLLETLER CEMİYETİ"
4
TARİH
Cemiyeti" kuruldu. Sözleşmenin bir sureti bir önsöz'gibi antlaşmaların basma kondu. Bütün dünyanın
başlıca milletlerinden çoğu Milletler Cemi-yeti'ne katıldılar.
AVRUPANIN YENİ YÜZÜ
Bu antlaşmalardan ve Milletler Cemiyeti'nden çıkan yeni Avrupa'nın şekli şöyle özetlenebilir (Harita l
ve 2):
Milliyet prensibine dayanarak, eski Lehistan canlandırıldı ve aynı prensip gereklerinden sayılarak
Almanya'nın Leh dili konuşan doğu vilayetleri Lehistan'a, bir-iki asır Fransız idaresi altında bulunmuş
olan Alsas ve Loren kıtaları Fransa'ya, verildi. Birçok milletin Habsburglar hükmü altında bir araya
toplanmasından doğan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da milliyet prensibi gereğince
parçalandı. Lehçe konuşan bölgeler Lehistan'a, Romence konuşanlar Romanya'ya, Sırpça konuşanlar
Sırbistan'a, İtalyanca konuşanlar İtalya'ya eklendi; Habsburglar İmparatorluğu'nun bunlar çıktıktan
sonra kalan kısımları bağımsız Macaristan, Avusturya ve Çekoslovakya devletlerini oluşturdular.
Birbirlerinden dilleriyle ayrılan bu çeşitli milletler asırlarca beraber yaşayarak birbirlerinin arazisine
girmiş olduklarından, millî sınırları ayırmak çok güç oldu. Her millet toprağında, diğer milletlerden
birtakım azınlıklar kaldı. Bunlar için "azınlık hakları" diye bir hak tanındı. Bulgaristan'ın güneyinden bir
parça, Yunanistan'a ve Sırbistan'a verildi. Makedonya halkı çok karışık olduğu halde kuzey tarafları
Sırbistan'da, güney tarafları da Yunanistan'da bırakıldı. Arnavutluk olduğu gibi kaldı.
Sevr Antlaşması da, güya milliyet esasına göre düzenlenerek, Osmanlı İmparatorluğu'nun Türklerin yaşamadığı iddia edilen kıtaları imparatorluktan
koparılmış ve bu arada Türklerin çoğunluk oluşturduğu bazı yerler de (Kilikya ve Musul gibi) Anlaşma
Devletlerinin siyasî ve iktisadî çıkarları dolayısıyla Türk olmayan alanlar arasına karıştırılmıştı.
Vilson'un barışa esas olan on dört maddesinde, her milletin kendi kaderini kendisinin tayin etmesi
hakkı ilan olunmuşken, Osmanlı İmpartorluğu'nun paylaşımında bu esas tamamen unutulmuştu.
Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türklerin v£ Türk olmayan unsurların memleket sınırları tayin edildiği
zaman, milliyet ve dil meseleYENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
5
leri, ciddî bir surette göz önünde bulundurulmadı. Halkının çoğu Türk olan istanbul ile sırf Türklerin
yaşadığı vilayetlerin bile kaderi galip devletler tarafından tayin olunmak istenildi.
MİLLİYET PRENSİBİNİN UYGULANMA DERECESİ
- Zaten Profösör Vilson'un hukuk teorisine uygun ilke-leri, İngiliz ve Fransız politikacılarının elinde pek
ça-buk galip devletlerin siyasî çıkarlarına uyacak bir şekle dökülmüştü. Milliyet prensibi, yalnız mağlup
devletlerin kuvvetten düşmesi için uygulanarak, İngiltere, Fransa gibi birçok millete hâkim olan galip
imparatorluklar asla kapsamına alınmamıştır. Bundan başka, mağlup devletlere uygulanmasında da
esasa sadık kalınmayarak, büyük devletlerin o andaki çıkarları gözetilmişti. Vilson'un ilkelerinde savaş
tazminatı alınmayacağı açık olarak yazılıyken, Fransa'nın ısrarı üzerine, tamirat adıyla mağluplara
yüklenen tazminat, en ağır savaş tazminatlarından ileri olmak şöyle dursun, akla sığmayacak
miktarlara çıkarılmıştı. Hele sömürgeler halkının arzu ve iradeleri asla dikkate alınmamıştı.
Sömürgeler halkı, adeta hayvan sürüleriymiş gibi evvelki sahiplerinden başka sahiplere
verilivermişlerdi.
Kısacası 19. asrın ortalarından beri milliyet teorisyenlerinin gerçekleştirmek istedikleri millî devletler
ve Avrupa'da millî devletler birliği gayesine yönelik Vilson ilkeleri, büyük devletlerin çıkarlarına göre
bozulmak istenilince, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Avrupa işlerinden tekrar elini çekti;
"Milletler Cemiyeti Sözleşmesi"ni ve savaşa son veren anlaşmaları onaylamadı; bu suretle Milletler
Cemiyeti'ne girmemiş oldu. Bolşevik ihtilali ile yeni bir devlet şekli kurmaya çalışan ve Avrupa
devletlerinin hepsine düşmanlık gösteren eski Rusya Devleti de Milletler Cemiyeti'ne girmedi.
MERKEZİ AVRUPA Rusya'dan batı vilayetlerinin ayrılması ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun
parçalanmasıyla, Merkezî Avrupa'da küçük küçük birtakım devletler ortaya çıktı. Bu devletlerin
hemen hepsi cumhuriyet rejimini kabul ettiler. Bununla milletler içeriden ve dışarıdan bağımsızlık
kazanmış oldularsa da, hepsinin iktisadî hayatları bozuldu; Avusturya-Macaristan ve Rusya camiaları
altında kuvvetli birer iktisadî birlik oluşturmuş olan bu milletlerin bağımsız hayatlarında, eski iktisadî
ge6
TARİH
lişme düzeyine ulaşmaları zorlaştı; özellikle Macaristan ve Avusturya devletleri çok sıkıldı. Yeni
kurulan devletler arasındaki gümrük setleri, milletlerarası ticareti güçleştirdi.
SAVAŞ SONU İHTİLALLERİ RUSYAYA BOLSEVİKLİK
Savaşın sonunda, mağlup memleketlerin çoğunda
kargaşalıklar ve ihtilaller oldu; ve bunların sonucun- da eski ferdi hâkimiyet, yani krallık ve
imparatorluk
idarelerinin yerine cumhuriyet rejimi geldi.
Rusya İhtilali, siyasî alandan pek çabuk toplumsal alana geçti. Ruslaş-mış bir Türk ailesinden gelen
Lenin (asıl ismi Viladimir İlyiç Ulyanof) adlı bir adamın azim ve iradesiyle, o ana kadar yalnız teoride
kalan komü-nizm'in hayatta tamamıyla uygulanmasına girişildi. Eski Rusya İmparatorluğu, görünüşte
millî çoğunluklar dikkate alınarak, birçok devlete bölündü. Nihayet, Rusya ismi de resmen kaldırıldı:
Eski Rusya İmparatorluğu nihayet "Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği" adını aldı. Yeni idare tarzı,
ferdî mülkiyetin ve üretici olmayan zümrelerin kaldırılması, ortak bir mülk üzerinde ortak çalışmayla
fazla üretim yapılması, üretim ve tüketimin bir plan dairesinde düzenlenmesi esaslarına dayanıyordu.
Komünizmin Rusya sınırından dışarıya yayılması, büsbütün başka esaslar üzerine kurulmuş Avrupa
toplumlarını altüst edebileceğinden, bütün Avrupa devletleri Rusya aleyhine bir cephe aldılar.
Bununla beraber, komünizm fikirleri, savaş sonunda, diğer memleketlere de yayıldığından, Bavyera ve
Macaristan'da komünist ihtilalleri oldu; buralarda pek az süren komünist hükümetler bile kuruldu.
Berlin'de komünistlik dolayısıyla ciddî kargaşalıklar olup geçti.
İTALYA'DA FAŞİSTLİK İSPANYADA DEVRİM
İtalya'da komünist teşkilatı hayli ilerlemişti; orada da bir komünist devrim olacağından korkulurken,
Büyük ve küçük mülk ve mal sahiplerinin gençlerinden bir milis kuvveti oluşturan M ussalını adlı eski
bir sosyalist, bu kuvvete dayanarak azim ve şiddetle hareket ederek, komünist teşkilatını yenmeyi ve
"faşist" adını verdiği yeni bir idare tarzı kurmayı başardı. Gittikçe işlenip olgunlaşan faşistlik teorisi,
sermayeliler ve
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
7
sermayesizler (kapitalistler ve proleterler) mücadelesini ortadan kaldırmak iddiasındadır. Bu maksada
ulaşmak için, sermaye sahipleriyle işçilerin uzlaşmasına hizmet edecek birtakım müesseseler,
kapitalist ve proleterlerden meydana gelen sendikalar vücuda getirildi; aynı zamanda devletin iktisadî
ve toplumsal işlere müdahalesi artırıldı.
Evvelleri İtalya Sosyalist Partisi'nin reislerinden sayılan Mussolini, yeni idareyi düzenleyebilmek için,
parlamentolu idare usulünü kaldırdı, yerine komünistlerde olduğu gibi tek bir parenin diktatörlüğünü
koydu; kendisi de tıpkı Lenin gibi bir diktatör oldu.
Büyük savaşa girmediği için çok zenginleşmiş olan İspanya'da bazı bölgelerin ayrılmak istemesi ve
işçilerin patronlarından memnun olmaması yüzünden çıkan karışıklıklar, parlamenter rejim aleyhinde
fikirler uyandırmıştı; bunun üzerine, İtalya'yı takliden orada da bir diktatörlük çıktı. Fakat İspanya
diktatörü Primo do Rivera, Lenin ve Mussolini değerinde bir adam olmadığından, idare tarzı uzun
zaman devam edemedi. Nihayet İspanya'da da demokratik bir cumhuriyet kuruldu.
İKTİSADİ BUHRAN
Komünizm ve faşizm gibi önemli dönüşümlere uğ- ramayan Avrupa ülkelerinde de savaştan sonra
toplumsal denge tamamen sağlanabilmiş değildir. Rusya'nın devletlerarası ticarî alışverişin dışında
kalıp, mağlup devletlerin ağır tamirat vergisiyle fakirleşmesinden ve Avrupa sömürgelerine Vil-son'un
milliyet prensibiyle Lenin'in komünizm inançlarının az çok yayılmasından dolayı, oralarda (özellikle
Hindistan'da) sömürgeci devletlere karşı başgösteren boykot ve ayaklanma hareketleri, Avrupa sanayi
ve sermayesini hayli zarara uğrattı. Bu yüzden İngiltere, Almanya gibi sanayi memleketlerinde işsizler
çoğaldı. İşsizler çevresi sosyalist ve komünist fi-kilerin yayılışına elverişli bir zemin hazırladığından,
İngiltere Devleti işsizleri devlet hazinesinden geçindirmek zorunda kaldı ve bundan bütçesinin masraf
kısmına bir hayli ağırlık yüklendi. Kısacası çeşit çeşit sebeplerden çeşitli şekillerde ortaya çıkan iktisadî
buhrarim bugüne kadar bir türlü önü alınamadı.
TARİH
C. CİHAN HARBİ'NİN SONUNDA OSMANLI DEVLETİ'NİN DURUMU
GENEL MANZARA
Cihan Harbi sonunda Osmanlı Devleti'nin durumunu Gazi Mustafa Kemal Hazretleri;Büyük Nutuklarında çok mükemmel olarak şöyle tasvir
buyurmaktadırlar:
1919 senesi Mayıs'nın 19. günü, durum ve genel manzara:
"Osmanlı Devleti'nin dahil bulunduğu grup, Umumî Harp'te mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her
tarafta zedelenmiş, şartlan ağır bir ateşkes imzalanmış... Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet
yorgun ve fakir bir hale düşmüş... Millet ve memleketi Umumi Harbe sevk edenler, kendi hayatları
endişesine düşerek, memleketten firar etmişler... Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin,
soysuzlaşmış şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta...
Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki kabine, aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız padişahın iradesine tabi
ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir vaziyete razı...
"Ordunun elinden silah ve cephanesi alınmış ve alınmakta...
"Anlaşma Devletleri, ateşkes hükümlerine riayete lüzum görmüyorlar.1 Birer vesileyle Anlaşma
donanmaları ve askerleri İstanbul'da... Adana vilayeti, Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap İngilizler
tarafından işgal edilmiş... Antalya ve Konya'da İtalyan askerleri; Merzifon ve Samsun'da İngiliz
askerleri bulunuyor... Her tarafta yabancı subay ve memurları ve hususî adamları faaliyette... Nihayet,
söz başı olarak aldığımız tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919'da, Anlaşma Devletlerinin rızasıyla
Yunan ordusu İzmir'e çıkarılıyor...
HIRİSTİYAN
UNSURLARIN
FAALİYETİ
"Bundan başka, memleketin her tarafında Hıristiyan unsurlar gizli, açık, hususî emel ve maksatlarını
elde edebilmek için devletin bir an evvel
çökmesine çalışıyorlar...
"Bilahare elde edilen bilgi ve belgelerle doğrulandı ki, İstanbul
Rum Patrikhanesi'nde kurulan 'Mavri Mira' Heyeti, vilayetler dahi1 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkesi.
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
9
linde çeteler oluşturmak ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul... Yunan
Salibiahmeri,* resmî göçmen komisyonu 'Mavri Mira' Heyeti'nin işine yardım etmekte... 'Mavri Mira'
Heyeti tarafından idare olunan Rum mekteplerinin izci teşkilatları 20 yaşını aşmış gençler de dahil
olmak üzere her yerde ikmal olunuyor...
"Ermeni Patriği Zaven Efendi de, 'Mavri Mira' Heyeti ile hemfikir olarak çalışıyor. Ermeni hazırlığı da
tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor...
"Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde kurulmuş ve İstanbul'daki merkeze bağlı Tontus
Cemiyeti' kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor...
TÜRKLERİN "Durumun dehşet ve vahameti karşısında, her SAVUNMA yerde, her bölgede, birtakım
zevat tarafından
OLUŞUMLARI kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünceyle girişilen çalışmalar birtakım
oluşumlar doğurdu. Mesela, Edirne ve dolaylarında 'Trakya-Paşaeli' unvanıyla bir cemiyet vardı.
Doğuda, Erzurum'da ve Elaziz'de genel merkezi İstanbul'da olmak üzere 'Vilayatı Şarkiye Müdafaai
Hukuku Milliye Cemiyeti1 kurulmuştu. Trabzon'da 'Muhafazai Hukuk' namında bir cemiyet mevcut
olduğu gibi, İstanbul'da da 'Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti' vardı. Bu cemiyet
merkezinin gönderdiği delegelerle, Of kazasıyla Lazistan livası dahilinde şubeler açılmıştı...
"İzmir'in işgal olunacağına dair Mayıs'm 13'ünden beri fiilî belirtiler gören İzmir'de bazı büyük
vatanperverler, ayın 14/15. gecesi, bu elim durum hakkında konuşmuşlar; oldubitti haline geldiğine
şüphe kalmayan Yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olmak esasında müttefik kalmışlar ve
'Reddi İlhak' prensibini ortaya atmışlardır. Aynı gecede bu maksadın yayılmasını sağlamak için
İzmir'de Yahudi Maşatlığı'na toplanabilen halk tarafından bir miting yapılmışsa da ertesi gün Yunan
askerlerinin rıhtımda görülmesiyle, bu girişim maksadı ümit edilen derecede sağlayamamıştır.
'"Trakya-Paşaeli Cemiyeti'nin reislerinden bazıları ile daha İstanbul'dayken görüşmüştüm. Osmanlı
Devleti'nin yok olmasını çok kuvvetli bir ihtimal dahilinde görüyorlardı. Osmanlı vatanının parçalan* Salibiahmer: Kızılhaç (Kaynak Yayınları'nın notu).
IfHI
10
TARİH
ma tehlikesi karşısında Trakya'yı, mümkün olursa Batı Trakya'yı da bağlayarak bir bütün olarak, İslam
ve Türk camiası halinde kurtarmayı düşünüyorlardı. Fakat bu maksadın sağlanması için o zaman
akıllarına gelen biricik çare, İngiltere'nin, bu mümkün olmazsa Fransa'nın yardımını sağlamaktı. Bu
maksatla bazı yabancı devlet adamlarıyla temas ve görüşme yolları da aramışlardı. Hedeflerinin bir
'Trakya Cumhuriyeti' kurmak olduğu anlaşılıyordu.
'"Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemîyeti'nin kuruluş maksadı da (nizamnamelerinin ikinci
maddesi) Doğu vilayetlerinde yaşayan bütün unsurların dinî ve siyasî haklarının serbest gelişimini
sağlayacak meşru çareler için girişimde bulunmak; adı geçen vilayetlerin Müslüman halkının tarihî ve
millî haklarını gerektiğinde medeniyet âlemi huzurunda savunmak; Doğu vilayetlerinde yaşanan
zulüm ve cinayetlerin sebepleri ve etkenleri ve fail ve sebep olanları hakkında tarafsızca inceleme
yapılarak suçluların süratle cezalandırılmalarını talep etmek; unsurlar arasındaki yanlış anlaşılmanın
giderilmesiyle eskisi gibi iyi bağların güçlendirilmesine gayret etmek; yaşanan harbin Doğu
vilayetlerinde doğurduğu haraplık ve sefalete, hükümet nezdinde girişimlerde bulunmak suretiyle
mümkün mertebe çare bulmaktan ibaretti.
"İstanbul'daki merkezlerinden verilmiş olan bu direktif dahilinde, Erzurum şubesi, Doğu vilayetlerinde
Türkün haklarını korumakla beraber göç ettirme sırasında yapılan kötü muamelelerde milletin
kesinlikle payı bulunmadığını ve Ermeni mallarının Rus istilasına kadar korunduğunu, buna karşılık
Müslümanların pek gaddar hareketlere maruz kaldığını ve hatta emre aykırı olarak göç ettirmeden
alıkonulan bazı Ermenilerin koruyucularına karşı reva gördükleri muameleyi deliller ve belgelerle
medeniyet âlemine sunmaya ve bildirmeye ve Doğu vilayetlerine karşı güdülen istila maksatlarını
hükümsüz bırakmak için çalışmaya karar veriyor...
" 'Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti'nin ilk Erzurum şubesini kuranlar, Doğu
vilayetlerinde yapılan propagandalar ve bunların hedeflerini, Türklük-Kürtlük-Ermenilik meselelerini,
ilmî, fennî ve tarihî açılardan inceledikten sonra gelecekteki çalışmalarını şu üç noktada tespit
ediyorlar:
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
11
1) Kesinlikle göç etmemek;
2) Derhal ilmî, iktisadî, dinî teşkilat yapmak;
3) Doğu vilayetlerinin saldırıya maruz kalacak herhangi bir bucağını savunmada birleşmek.
"'Vilayatı Şarkiye Müdafaa! Hukuku Milliye Cemiyeti'nin İstanbul'daki idare merkezinin medenî ve ilmî
vasıtalarla maksada varabileceği hakkında fazla iyimser olduğu anlaşılıyor. Gerçekten bu yolda
çalışmaktan geri durmuyor. Doğu vilayetlerinde Müslüman unsurların haklarını savunmak için 'Le
Pays' adlı Fransızca bir gazete çıkarıyor; 'Ha-disat' gazetesinin imtiyazını üzerine alıyor. Bir taraftan da
İstanbul'daki Anlaşma Devletleri temsilcilerine ve Anlaşma Devletleri başvekillerine muhtıra veriyor;
Avrupa'ya bir heyet gönderme girişiminde bulunuyor.
"Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını zannederim ki 'Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye
Cemiyeti'ni vücuda getiren önemli sebep ve endişe, Doğu vilayetlerinin Ermenistan'a verilmesi
ihtimali oluyor. Bu ihtimalin tasavvurunda: Doğu vilayetleri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta
gösterilmesine ve tarihî açıdan bu vilayetlerde fazla hakları olduğunun kabul ettirilmesine çalışanların,
ilmî ve tarihî belgelerle dünya kamuoyunu kandırmayı başarması ve bir de Müslüman halkın
Ermenileri katleden vahşiler olduğu iftirasının gerçek şeklinde yürütülebilmesiyle gerçekleşeceği
faraziyesi hâkim oluyor. Dolayısıyla cemiyet, aynı mahiyette deliller ve belgelerle donanmış olarak
millî ve tarihî hakları savunmaya çalışıyor.
"Karadeniz'e sahil olan bölgelerde de, bir 'Rum Pontus Hükümeti' kurulacağı korkusu vardı.
Müslüman halkı Rumların boyunduruğu altında bırakmamak ve varlıklarını korumak gayesiyle,
Trabzon'da da bazı kişiler ayrıca bir cemiyet kurmuşlardı.
"Merkezi İstanbul'da olan 'Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti'nin siyasî maksat ve
hedefi, isminden anlaşılmaktadır. Her halde merkezden ayrılmak gayesini takip ediyor.
BİRLİĞE VE SAVUNMAYA ZARARLI OLUŞUMLAR
Kurulmaya başlayan bu oluşumlardan başka memleket içinde daha birtakım girişimler ve oluşumlar da ortaya çıkmıştı. Diyarbekir, Bitlis, Ela-ziz vilayetlerinde İstanbul'dan idare olunan 'Kürt Teali
Cemiyeti' bun12
TARİH
lardandı. Bu cemiyetin maksadı, yabancı himayesi altında, bir Kürt hükümeti kurmaktı. Konya ve
dolaylarında, İstanbul'dan idare olunan 'Tealii İslam Cemiyeti' kurulmaya çalışılıyordu. Memleketin
hemen her tarafında 'İtilaf ve Hürriyet', 'Sulh ve Selamet' cemiyetleri de vardı.
"İstanbul'da, çeşitli maksatlarla gizli veya açık birtakım parti veya cemiyet unvanı altında oluşumlar
vardı.
"İstanbul'da önemli sayılacak girişimlerden biri 'İngiliz Muhipler Cemiyeti'ydi. Bu isimden İngilizlere
dost olanların kurduğu bir cemiyet anlaşılmasın! Bence bu cemiyeti kuranlar, kendi şahıslarını ve şahsî
çıkarlarını sevenler ve şahıslarıyla çıkarlarının korunması çaresini Loyit Corç (Llyod George) Hükümeti
marifetiyle İngiliz himayesini sağlamakta arayanlardır. Bu bahtsızların, İngiltere Devleti'nin bütün
halinde bir Osmanlı Devleti muhafaza ve himaye etmek emelinde olup olmayacağını, bir defa
düşünüp düşünmedikleri araştırılmaya değer...
"Bu cemiyete mensup olanların başında Osmanlı Padişahı ve 'Ha-lifei Ruyizemin' unvanını taşıyan
Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nezareti'ni işgal eden Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Beyler ve
Sait Molla bulunuyordu. Cemiyette İngiliz milletine mensup bazı maceracılar da vardı. Mesela Rahip
Fru (Frow) gibi. Muamele ve uygulamalarından anlaşıldığına göre cemiyetin reisi Rahip Fru'ydu.
"Bu cemiyetin iki cephe ve mahiyeti vardı: Biri açık cephesi, medenî girişimlerle İngiliz himayesini
talep ve sağlamaya yönelik mahiyetiydi. Diğeri, gizli tarafıydı. Asıl faaliyet bu gizli taraftaydı.
Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilal çıkarmak, millî bilinci felce uğratmak, yabancı
müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince girişimler, cemiyetin bu gizli kolu tarafından idare
edilmekteydi. Sait Molla'nın cemiyetin açık girişimlerinde olduğu gibi, gizli tarafında da, ondan daha
fazla rolü olduğu görülecektir.
"İstanbul'da kadın erkek birtakım ileri gelenler de, gerçek kurtuluşun Amerika mandasını istemekte ve
sağlamakta olduğu kanaatinde bulunuyorlardı. Bu kanaatte bulunanlar fikirlerinde çok ısrar ettiler.
Mutlak isabetin kendi görüşlerinin hayata geçirilmesinde olduğunu ispata pek çalıştılar."'
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
13
PADİŞAH VE HÜKÜMETİN OSMANLI DEVLETİNİN DURUMA BAKIŞI
- Mondros Ateşkesi'yle (30 Ekim 1918)' düşmanların
Mondros Ateşkesi'nin en önemli maddeleri şunlardır: 1) Çanakkale ve Karadeniz Boğazlarının
açılması, Karadeniz'e serbest geçmek, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının Müttefik Devletler (Anlaşma
Devletleri) askerlerince işgali; 2) Sınır koruması ve iç asayişte gerekli kıtalar dışında bütün Osmanlı
ordusunun derhal terhisi; terhis edilmeyen kıtaların mevcudu ve bölünme şekli, sonradan Türk
Hükümeti'nin fikri alınarak Müttefikler tarafından tespit edileceği; 3) Türk sularında veya Türkler
tarafından işgal edilmiş sularda bulunan bütün savaş gemilerinin teslim edileceği ve bunların
gösterilecek sular ve limanlarda tutuklu bulundurulacağı; 4) Müttefiklerin kendi güvenlik ve
selametlerini tehdit altında görünce stratejik noktaları işgale hakları olduğu; 5) Türklerin işgalinde
bulunan bütün demiryollarından Müttefiklerin serbestçe yararlanacakları ve Müttefiklerin
düşmanlarının bunlardan yararlanmasının yasaklanacağı, Müttefiklerin Türk tüccar gemilerinden de
aynı surette yararlanmak hakkına sahip olacakları; 6) To-ros tünellerinin Müttefikler tarafından işgal
olunacağı; 7) Telsiz telgraflarla kabloların Müttefiklerin denetimi altında bulunacağı; 8) Kafkasya,
Hicaz, Asir, Yernen, Suriye ve Irak'taki Osmanlı askerî kıtalarının, Trablus ve Bingazi'de bulunan
Osmanlı zabitlerinin ve Osmanlılar tarafından işgal edilen limanların Müttefiklere teslim olunacağı; 9)
Teç-hi/.at, silah, cephane ve askerî nakliye vasıtalarının Müttefiklere istedikleri anda teslim olunacağı
ve bunların mevcuduna zarar verilmemesi için askerîdeniz ve kara malzemesi ile ticarî eşyanın tahrip
edilemeyeceği; 10) Müttefiklerin bütün esirleri ve Ermeni esirleri Müttefiklere teslim olunduğu halde,
Türk esirlerinin Müttefiklerin emri altında kalacağı; 11) "Bir Ermenistan vilayetinde" (!) karışıklık
çıkarsa, Müttefiklerin oranın işgaline yetkili olacakları.
(Yukarıdaki maddeler, ateşkes metninden özetlenerek toplanmıştır; rakamlar, ateşkes metninin
madde rakamlarını göstermez). * Hamiyet: Millî onur ve haysiyet (Kaynak Yayınları'nın notu).
14
TARİH
dişahını da, Osmanlı Hükümeti'ni de istedikleri gibi sevk ve idare ediyorlardı. Böyle hamiyet ve
gayretten mahrum bir padişah ile kâh haysiyetsiz ve alçak, kâh aciz ve korkak adamlarla idare edilen
bir hükümetin doğal olarak memleketin durumuna olumlu ve faydalı bir bakısı olamazdı.
TÜRK MİLLETİNİN DURUMA BAKIŞI
Osmanlı padişahı ve Osmanlı Hükümeti, imparator-luğun yıkılmasına, memleketin düşmanlar
tarafından durmaksızın istilasına ve parçalanmasına karşı bir şey yapmayarak ve bir şey yapmak
istemeyerek sırf nefislerini düşünmekle meşgulken, asıl memleketin sahip ve hâkimi olan Türk milleti,
durumu iyileştirmek ve anayurdunu kurtarmak için derhal harekete geçmişti.
Mondros Ateşkesi'yle Osmanlı Devleti'ne öldürücü bir darbe vuran düşmanlar, aynı darbe ile Türkü de
öldürdük sanmışlardı ve bunda çok yanılmışlardı. Çok kudretli ve yaratıcı Türk milleti, yaralı, yorgun,
fakat canlı ve ümitli olarak ayakta duruyordu. Anadolu'da Selçuk saltanatı yıkılıp dağılınca, ondan
daha kuvvetli Osmanlı saltanatını kuran millet, Osmanlı saltanatı tarihe karışırken de, ondan daha
kuvvetli başka bir devlet, kendi adını taşıyan millî ve çağdaş bir devlet kurmaya azmetmişti. Yozlaşmış
Osmanlı saltanatı padişahını ve işbaşında bulunanlarını kolaylıkla emir altına almak mümkündüyse de,
binlerce yıl hür ve bağımsız yaşamış, bunca devlet ve medeniyet kurmuş bir milleti mahkûm etmek
imkânsızdı. Osmanlı saltanatının müttefiki olan başka milletler galiplerinin hükümlerine pek çabuk baş
eğmişlerdi; fakat Türk milletini o milletlerle kıyaslamak doğru değildi. Zorluklar arttıkça onları
küçümseyerek başını yükselten bu mağrur ve fedakâr millet, düşmanlarının önüne çıkıp dikildi ve
onları anayurdundan alıncaya kadar oturmadı.
Türk milletinin mayasında saklı olağanüstü kudret, pek eski bir geçmişten beri tarihin seyrini
değiştiren, dinleri, medeniyetleri ellerinde oynatan kahramanlar halinde belirmiştir. Osmanlı
İmparatorluğu yok olacağı sıralarda Türk kudreti, yine böyle bir temsilcisini yarattı! Mustafa Kemal.
MUSTAFA
KEMAL'İN
DURUMA BAKIŞI
Mustafa Kemal'in duruma bakışı, genel olarak Türk milletinin hale bakışını ifade eder:
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
15
"Düşman devletler, Osmsnlı devlet ve memleketlerine maddeten ve manen tecavüz halinde
bulunuyorlar; onu imha ve paylaşmaya karar vermişlerdir; padişah ve halife sayılan adam, hayat ve
rahatını kurtarabilecek ça/eden başka bir şey düşünmüyor; onun hükümeti de aynı halde... Ordu
dağılmış; kumandan ve subaylar, Umumi Harbin zorluk ve sıkıntılarıyla yorgun, yürekleri vatanın
parçalanmakta olduğunu görmekten ezgin, gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumun
kenarında kafaları kurtuluş çareleri aramakla meşgul..."
Bu sıralarda kurtulmak için, çare olarak, halka üç veçhe (direktif) gösteriliyordu: 1. İngiltere'nin
himayesini istemek; 2. Amerika mandasını istemek (bu iki veçheyi gösterenler Osmanlı Devleti'nin bir
bütün halinde korunmasını düşünenlerdi); 3. veçhe Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünü
korumak mümkün olamayacağına göre, belirli bölgelerin bağımsızlık ve hürriyetlerini sağlamak veya
belirli bölgeleri Osmanlı birliğinden ayırmak suretiyle onu uğrayacağı akıbetten kurtarmaya yönelikti.
Mustafa Kemal, bu fikirlerin hiçbirinde isabet görmüyordu. Çünkü artık Osmanlı Devleti'nin temelleri
çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada Türkün
barındığı öz yurdu Anadolu kalmıştı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet
bunlar hepsi anlamı kalmamış birtakım manasız sözlerden ibaretti. Düşmanlar, Türklerin öz yurtlarını
da paylaşmaya girişmişlerdi.
"Bu durum karşısında, bir tek karar vardı; o da millî hâkimiyete dayalı, kayıtsız ve şartsız bağımsız yeni
bir Türk devleti kurmak!"
Türk milletini temsil eden Mustafa Kemal, bu kararını şu muhakemeye dayandırıyordu:
"Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, tam bağımsızlığa
sahip olmakla ancak sağlanabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun bağımsızlıktan mahrum
bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık olamaz.
Yabancı bir devletin himaye ve yardımını kabul etmek, insanlık vasıflarından mahrumiyeti, acizlik ve
miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten bu derekeye düşmemiş olanların isteyerek
başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
16
TARİH
Halbuki Türkün haysiyet ve şerefi ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet, esir
yaşamaktansa mahvolsun, daha iyidir! Dolayısıyla ya istiklal, ya ölüm!
İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı!"1
Bu direktife göre kurtuluş, Osmanlı sarayının ve Babıâli'nin yaptığı gibi, miskince notalar yazıp,
düşmanlardan "merhamet dilenmekle" veya bazı cemiyetlerin yaptığı gibi himaye ve mandaya
sığınmakla, yahut geçmişe ve bugüne ait ilmî incelemelere bakmakla mümkün olmazdı.
Kahramanca derhal faaliyete geçmek, ancak milleti ve orduyu düzenlemekle, düşmanlara karşı
birleşik ve kuvvetli bir savaş cephesi açmakla mümkündü.
Mustafa Kemal Paşa, müfettişlikle Anadolu'ya giderken Babıâli'nin merdiveni başında kendisini
uğurlayan ve endişeli bir eda ile durum hakkında görüşünü soran ihtiyar vezirlere şu kısa cevabı
vermişti:
"Kahramanlık gösteriniz!"
Fakat vücutları kadar ruhları ve kafaları da yıpranmış bu zatlar, kahramanlık gösteremezlerdi!
Babıâli'nin Avrupa devletlerine dost görünmekten ve itaatten ibaret bir asırlık korkak siyasetini bu
köhne ve harap adamlar değiştiremezlerdi.
Bu kahramanlığı ancak Türk milleti ve millî kudretin timsali olan, o milleti kendinde somutlaştıran
Mustafa Kemal gösterebilirdi. Bu Türk Re-isi'nin en esaslı fikirlerinden birisi, milletler hayatının, ancak
kuvvetle, direnmekle, fedakârlıkla korunabileceğidir.
D. MUSTAFA KEMAL
MUSTAFÂ KEMAL'İN GENÇLİĞİ
Son bağımsız Türk Devleti'nin yani Osmanlı İmpar- torluğu'nun yıkılması gibi Türk tarihinin pek
buhranlı bir devrinde Türk milletinin kudret ve hayatiyetini temsil eden Mustafa Kemal, 1880
senesinde Selanik'te doğmuştur (Res. 1). Babası vergi memurluğundan çekilip kereste ticaretiyle
uğraşan Ali Rıza Efendi'ydi. Mustafa Kemal daha küçükken babası öldüğünden, bu yetim çocuğu, pek
büyük bir Türk kadım olan, anası Zübeyde Hanım (Res. 2, 3) yetiştirmiştir.
l "Nutuk"Uın özetlenmiştir. "Nutuk", s.8-9.
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
17
Mustafa Kemal, Selanik'te Şemsiefendi mektebinde1 ilköğrenimini bitirdikten sonra Selanik Mülkiye
Rüştiyesi'ne kaydedildi. Bu mektepte bir hocanın kendisine haksız olarak bir değnek vurması üzerine
derhal mektebi bıraktı ve kendiliğinden AskeriRüştiye'ye girdi. Burada, ateşli zekâsı, olağanüstü
kabiliyeti, hele matematikte emsalsiz yeteneğiyle sivrilerek öğretmenlerin dikkatini çekti. Ve her
açıdan pek çabuk geliştiğinden hocaları ona bir talebe değil, yetişmiş bir adam ve arkadaş muamelesi
yapmak lüzumunu duydular.
Mustafa Kemal'in adı daha önceleri yalnız Mustafa'ydı. Mektebin matematik öğretmeni Yüzbaşı
Mustafa Efendi, talebesi Mustafa'da gördüğü olağanüstü yeteneği takdir ederek, kendisiyle talebesi
arasındaki farkı belirtmek gibi değerbilir bir maksatla resmî künyesinde Mustafa'ya "Kemal" adını da
ilave ettirdi. Mustafa Kemal, öğretmeni Mustafa Efendi bulunmadığı zamanlar onun yerine sınıflarda
ders verirdi.
Rüştiyeyi bitirdikten sonra, Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisine, oradan Harbiye Mektebine gitti
(Res. 4); Erkanıharbiye sınıflarına ayrıldı. Harbiye Mektebi'nde ve Erkanıharbiye sınıflarında
hocalarının daha çok dikkatini çekti. Mustafa Kemal'in matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye
büyük bir yeteneği ve çok merakı vardı; askerlik sanatına gelince, Mustafa Kemal büyük bir asker
olarak yaratılmıştı. Hocaları ve arkadaşları, Mustafa Kemal'in müstesna bir şahsiyet olduğunu
anlıyorlardı. Mustafa Kemal'in kavrayışlı zekâ ve geniş merakı, idadi mektebinden itibaren, mektep ve
derslerle sınırlı kalamazdı; memleketin haline, siyasî durumuna ilgi göstermeye başlamıştı.
Arkadaşlarıyla vatan ve millet işleri üzerine konuşurdu; her düşündüğünü pervasız söyler ve Sultan
Hamit idaresini şiddetle eleştirirdi. Bununla beraber, samimiyeti ve yüksek dirayetiyle kendisini
arkadaşlarına sevdirmiş ve onlar üzerinde manevî bir nüfuz kurmuş olan Mustafa Kemal'i mektep
idaresine karşı ele veren kimse çıkmamıştır. Lakin mekteplerde genel seviyeden yüksek ve eleştirici
kişilikleri takip ve öğrenmeye çalışmaktan geri kalmayan despot ve kuruntucu idare, Mustafa Kemal'i
de gözden uzak tutmamış ve onu Erkanıharbiye yüzbaşılığı rütbe
Bu mektep yeni usul öğretimde bulunmak üzere Selanik'te açılmış ilk mekteptir.
18
TARİH
ve diplomasını aldığı gün (29 Aralık 1904) tutuklatarak Yıldız Sarayı'na getirmişti. Günlerce Yıldız'da ve
Abdülhamid'in işitebileceği bir vaziyette sorgulanıp, aylarca tutuklu kaldıktan sonra Şam'a sürüldü.
SİYASÎ FAALİYETE BAŞLAMASI
Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey (Res. 5), Suriye'nin her tarafını görevle dolaştı. Mülkî idarenin sakatlığını,
ordunun eğitim ve öğretimdeki eksiklerini, halkın kötü idareden çektiği ıstırapları gördü, anladı. Resmi
görevlerinden artırdığı zamanları da boş geçirmedi. Çevresine, adalet ve hürriyete sevgi, haksızlığa,
despotluğa, kötü idareye karşı nefret ve muhalefet fikri dağıttı ve 1906 senesi Ekim'inde bazı
arkadaşlarıyla Şam'da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" adıyla gizli ve ihtilalci bir cemiyet de kurdu.
Yafa'da cemiyetin bir şubesini açtı. "Vatan ve Hürriyet Cemiye-ti"nin faaliyetini Rumeli'ye de yaymak
maksadıyla Mısır ve Yununistan'dan geçerek gizlice Selanik'e geldi ve cemiyetin Selanik'te bir şubesini
kurdu. Meşrutiyet'in ilanı sıralarında bu cemiyet "İttihat ve Terakki" adım aldı.
Mustafa Kemal Bey'in Selanik'e gelmesinden dört ay sonra İstanbul Hükümeti O'nu Yafa'da
araştırmakla beraber, tutuklanması için Selanik'e emir vermişti. O zaman Selanik Merkez Kumandan
Muavini olan Cemil Bey'in (eski Dahiliye Vekili) dostluğuyla meseleden haberdar olan Mustafa Kemal,
yine gizlice ve pek çabuk Yafa'ya döndü; izini kaybettirdi. 1907 senesi Eylül'ünde Kolağası Mustafa
Kemal Bey kendisini Makedonya'da Üçüncü Ordu'ya naklettirmek çaresini buldu, Manastır'a
gönderilmesi kararlaştırılmışken, bir numune alayının teftişi sırasında zekâ ve iktidarını takdir
edebilen Üçüncü Ordu Kumandanı, Mustafa Kemal Bey'i Mareşallik Erkanıharbiyesi'nde alıkoydu.
Burada resmi görevini yaparken evvelce kendisinin kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nm yerine
geçen İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde de çalışıyordu.
Pek az zaman sonra Meşrutiyet ilan edildi (23 Temmuz 1908). İlan olunan Meşrutiyet, Mustafa
Kemal'i tatmin etmiyordu. O, memlekette büyük ve radikal bir değişimin lüzumuna inanıyordu.
Varmak istediği gayeyi, daha o zaman tayin etmişti; fakat Mustafa Kemal'in fikir ve kanaatleri,
Cemiyet'in başka reislerinin fikir ve kanaatlerine uymuyordu. Hele Meşrutiyet'in ilanından sonra
ordunun İttihat ve Terakki siyasî cemiyetiyle ve genel olarak politikayla alakalı olmasından doğacak
mahzurları, etkili baYENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
19
kışıyla derhal görmüş ve bunun önüne geçmek için, bir İttihat ve Terakki Kongresi'nde pek çetin
mücadelelerde bulunmuştur; fakat kongrede hâkim olan zihniyet, bu görüşün isabetini anlayamadı.
Bunun üzerine Mustafa Kemal Bey, politikadan ilgisini keserek kendini askerliğe, askerin eğilim ve
öğretimine verdi.
Ordunun siyasetle uğraşmaması hakkında Mustafa Kemal tarafından ileri sürülen görüşlerin ne kadar
haklı olduğunu ispat eden 31 Mart Gericilik Hareketiyle (13 Nisan 1909), yalnız İttihat ve Terakki
Partisi değil, bütün Meşrutiyet rejimi tehlikeye girmişti. Bunu gören Mustafa Kemal'in girişimiyle
Rumeli'de kurulan Hareket Ordusunun Erkanıharbiye Reisli-ği'ni kendisi üstlendi. Bu küçük ordunun
harekâtını sevk ve düzenlemekte müstesna bir başarı gösterdi.
HAZARI* ORDUDA HİZMETLER
İstanbul'da yeni idare sağlamlaştıktan sonra, Meşrutiyet'in ve memleketin yakın tehlikeden kurtulduğunu gören Kolağası Mustafa Kemal Bey, memleketin
gerçek dayanağı olan orduyu güçlendirmek için yine özellikle askerî göreviyle uğraşmaya başladı.
Selanik'te Üçüncü Ordu Zabitan Talimgahı Kumandanlığında ve bu ordunun er-kânıharbiyesinde
gösterdiği yüksek başarı, askerlikte gösterdiği kudret, herkesin takdirini kazanıyordu. Erkanıharbiye
seyahatlerinde, savaş oyunlarında, manevralarda, fiilen hareket müdürlüğü görevini birçok daha
yüksek rütbeli subayın ve hatta paşanın katılmasına rağmen daima Kolağası Mustafa Kemal Bey
yerine getirirdi. Eleştirilerine dayanamayan bazı amirler, kıtada başarılı olamayarak şevk ve hevesi
kırılsın diye, Mustafa Kemal'i, kolağası olduğu halde Alay Kumandanlığı'na tayin ettiler. Lakin Mustafa
Kemal, Alay Ku-mandanlığı'nda daha büyük bir başarı gösterdi. Subayları ve bütün kıtası kendisine son
derece bağlandı. Selanik'in bütün garnizon kıtaları ve subayları adeta onun etrafında toplanmışlardı.
İnsanları sevk ve idare için yaratılmış bir adam olduğu, artık pek bariz görünüyordu. Bu durumdan
hoşlanmayan Üçüncü Ordu Müfettişliği, orduyu isyana hazırlıyor diye onun aleyhine iftiralı raporlar
yazdı. Harbiye Nezareti de bu korkunç Kolağası'nı Selanik'ten kaldırarak, İstanbul'da Erkânıharbiye-i
Umumiye Dairesi'ne memur etti.
* Hazan: Barış zamanına ait (Kaynak Yayınları'nın notu).
20
TARİH
Görülüyor ki Mustafa Kemal, her bulunduğu yerde yaşının ve rütbesinin küçüklüğüne rağmen
zekâsının şiddeti, güzel konuşma kuvveti, genel olarak yaratılışının olağanüstülüğü yüzünden daima
müstesna ve yüksek bir mevki kazanıyordu.
Mustafa Kemal demokrat yaratılışlıydı; çoğunlukla küçük rütbeli subaylarla yaşar, kibir ve azamet
göstermez, onların dertlerini samimiyetle dinler ve onlarla bütün meseleler üzerinde ciddi bir şekilde
sohbet ederdi. O vakit ki büyük kumandanların, aciz ve meziyetsiz paşaların hatalarını asla affetmez,
her yolsuz emre, her kanunsuz harekete karşı kahramanca bir tutum alırdı. Daha o zamanlar, orduda
herkes tarafından sevilir, sözü dinlenir, hürmet edilir bir arkadaş, bir âmir, bir lider olmuştu.
TRABLUSGARP SAVAŞINDA HİZMETLER
Orduda böyle bir sevgi ve iyi şöhret kazanmış olan
Kolağası Mustafa Kemal Bey, Trablusgarp'a İtalyanlar saldırınca derhal birkaç arkadaşıyla beraber 1911
senesinde Mısır yoluyla gizlice Bingazi'ye geçti. Sınırı geçince ilk rastladığı
büyücek kumanda mıntıkası Halepli Ethem Paşa'nın kumanda ettiği Tobruk
mevkiiydi. Orada arkadaşlarıyla birlikte bizzat İtalyan mevziini ve kuvvetim
keşfederek Tobruk kuvvetlerini derhal saldırı lüzumuna ikna etti. İtalyanlara
saldırıldı. 9 Ocak 1912'de yapılan Tobruk Savaşı, o dolaylarda ilk savaş ve ilk
başarı oldu. Mustafa Kemal Binbaşılığa terfii haberini de burada aldı.
Derne'ye vardığında, Derne kuvvetlerinin kumandanlığını üstlendi (Res 6, 7) ve bir sene kadar orada
kaldı.
BALKAN SAVAŞINDA HİZMETLER
Mustafa Kemal henüz Trablusgarp'tayken Balkan Savaşı başlamıştı. Savaşı haber alınca zaten artık
yapılacak bir iş kalmayan Traslusgarp'ı terk ederek asıl Anavatan'ın savunmasına koştu. Komanova
yenilgisini, Selanik'in düşüşünü, Bulgar ordusunun Çatalca'ya kadar gelmiş olmasını, Mısır'da öğrendi.
İşittikleri karşısında çok üzüntü ve acı duymakla beraber bu felaketlerin bu kadar süratle gerçekleşmiş
olmasına inanmak istemiyordu. Pek iyi bildiği Balkanlar'daki siyasî ve askerî durum bu sonucu
doğurmuş olamazdı. Bunun sebebini Osmanlı Hükümeti'nin ve Osmanlı ordusunu sevk
YENİ TÜRK DEVLETİNİN-KURULUŞU
21
ve idare edenlerin azimsizliklerinde, liyakatsizliklerinde ve fahiş hatalarında aramak gerekiyordu.
Binbaşı Mustafa Kemal Bey, Avrupa yoluyla Romanya üzerinden İstanbul'a geldiği zaman durumu
işittiğinden daha kötü buldu. Durumu az çok düzeltmeyi başarmak için, orduda fiilî bir hizmet aldı;
Akdeniz Boğazı Mürettep Kuvvetleri Harekât Şubesi Müdürü oldu. Edirne'nin geri alınması için
harekete geçilirken, Bulayır Kolordusu harekâtını, Kolordu Er-kânıharbiye Reisi sıfatıyla düzenledi ve
idare etti. Edirne'ye en evvel giren kıta, bu kolordunun süvari tugayıydı.
Mustafa Kemal, bu hizmeti sırasında Çanakkale Boğazı'nın savunma şanlarını incelemeye de fırsat
bulmuştu.
Balkan Savaşı'ndan sonra Sofya'ya ataşemiliter olarak tayin olundu. Umumî Harbe kadar ve Umumî
Harp başladıktan sonra 1914 Aralık'ı sonuna kadar bu görevde bırakıldı ve o sırada kaymakamlığa terfi
edildi.
Yalnız kendisine verilen görevleri yerine getirmekle yetinmeyerek vatanına ait büyük meselelerin
cümlesine derin bir ilgi gösteren Mustafa Kemal, Umumî Harp başlangıcında savaşan devletlerin siyasî
ve askerî durumlarını incelemiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşa girişinde acele edildiği
kanaatine varmış ve bu kanaatini zamanında gereken kişilere bildirmişti. Savaşın başlangıcında
savaşın sonunu görüyordu. Alman ordularının Paris üzerine başarıyla yürüdüğü sıralarda bile sonucun
İttifakçılar için vahim olacağını ifade etmekten çekinmiyordu.
CİHAN HARBİ'NDE MUSTAFA KEMAL
Memleketi böyle bir korkunç kavgaya girmişken, Mustafa Kemal gibi bir askerin Sofya Ataşemiliterliğinde savaşa adeta seyirci kalmaya razı olmayacağı pek doğaldır.
Osmanlı Ordulan Başkumandanlığı'ndan faal bir hizmet istedi. Onun askerlikteki olağanüstü yetenek
ve iktidarını, ordudaki emsalsiz saygı ve sevgi mevkiini pek iyi bilen Başkumandanlık, bu talebe olur
cevabı vermedi! Daima doğru gören, daima doğruyu söyleyen, hatalı fikir ve hareketleri gözünden
kaçırmayan ve bunları açmaktan, ortaya atmaktan asla çekinmeyen ve o ana kadar her işte başarıyla
sivrilen bu adamdan Başkumandan Vekili, yani Enver Paşa çekiniyordu...
22
TARİH
Çanakkale Boğazı'nda. - Kaymakam Mustafa Kemal Bey'in faal hizmet istemekte ısrarı üzerine nihayet
onu Tekirdağı'nda kurulacak, olmayan bir tümenin kumandanı tayin ettiler. O bunu da memnuniyetle
kabul etti; artık hareket halinde bulunan ordunun faal bir uzvu olmuştu. O olmayan tümeni bir ay
zarfında savaşabilir güzide bir tümen haline getirdi; Büyük Savaş'ta büyük bir şöhret kazanan 19.
Tümen'i hazırladı. 19. Tümen bir müddet sonra Tekirdağı'ndan Maydos'a nakledildi. Bu tümenle
beraber daha bir kısım kuvvetler Kaymakam Mustafa Kemal Bey'in emrine verilerek, onu Arıburnu,
Anafartalar ve Ece limanını içine alan Maydos bölgesinin kumandanı yaptılarsa da pek az zaman sonra
miralay rütbesinde diğer bir tümen kumandanını tümeniyle beraber bu bölgeye gönderdiler ve
Kaymakam Mustafa Kemal Bey'i Mıntaka Kumandanlığından ayırarak tümeniyle beraber Bigalı
köyüne çektiler. Anlaşma Devletlerinin Gelibolu Yarımada-sı'na büyük kuvvetler çıkardıkları 25 Nisan
1915 tarihine kadar, orada kaldı. Fakat Arıburnu'na ihraç harekâtı başlar başlamaz bu büyük asker
derhal kendi girişimiyle, inisiyatifiyle, Arıburnu bölgesine yetişerek saldırıya geçti ve düşmanı sahilde
tespit etti; yarımadanın tahliyesine kadar düşmanın ilerlemek için yaptığı saldırıları, şiddetli hücumları
sonuçsuz kalmaya mahkûm etti; Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılardan meydana gelen Büyük
Britanya askerleri, yapışıp kaldıkları Arıburnu'nun yalçın yamaçlarından ileriye bir adım bile
atamadılar. Gelibolu Yarımadası'na yapılan saldırı İstanbul'u tehdit ediyordu. Mustafa Kemal'in
başarıları İstanbul'da derin ve samimî bir hürmet ve şükran hissi uyandırdı. Bu kudretli ve başarılı
Tümen Kumandanı'nın rütbesi 19 Mayıs 1915'te miralaylığa yükseldi. Görülüyor ki Mustafa Kemal
Bey, rütbelerini savaş meydanlarında ağır ağır ve hakkıyla kazanıyordu. 6-7 Ağustos 1915'te Osmanlı
cephesini yandan Anafarta-lar'dan çevirmek üzere çıkan 100 bin kişilik Kiçner Ordusu da karşısında
yine Mustafa Kemal'i buldu. Miralay Mustafa Kemal Bey, 8-9 Ağustos günleri Suvla Limanı
istikametinde Conkbayın'nda ve Kocatepe'de yaptığı şanlı saldırılarla Kiçner Ordusu'nu da mağlup
ederek Osmanlı ordusunun durumunu bir daha kurtardı (Res. 8, 9).
Conkbayırı Savaşı'nda bir mermi parçası bu Türk kahramanının tam kalbinin üzerine gelmişti; fakat
cebindeki saate çarptığından saat parçaYENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
23
lanmış, Türkün gelecekteki hayatı için büyük görevler taşıyan Büyük Adam kurtulmuştu...
Anafartalar'da uğradıkları yenilgiden sonra, Anlaşma Devletleri Gelibolu Yarımadası'm tahliye etmek
zorunda kaldılar. Türk ordusunun Gelibolu Yarımadası'na çıkan (Harita. 3) düşmanlara karşı
kahramanca direnerek büyük bir zafer kazanması, nihayet dünyanın en düzenli ordularıyla en
mükemmel donanmalarını geri çekilmek zorunda bırakması, Türk askerinin yaratılışındaki fedakârlığı,
yüksek karakterini en iyi anlayan ve ondan yararlanmasını en iyi bilen Mustafa Kemal'in ulvî dehası
sayesinde olmuştur.
Düşmanlar Çanakkale Boğazı'ndan hüsranla çekilip gidince artık İstanbul zapt ve istila tehlikesinden
kurtulmuş demekti. Bütün memleket halkının ve özellikle İstanbulluların Mustafa Kemal'e hürmet ve minnettar-
lıkları son dereceyi buldu; savaş başlamadan önce veya savaşın başlangıçında Mustafa Kemal iktidar mevkiinde bulunmuş olsaydı, uğranılan f elaketlerden masun kalınmış olacağı inancı doğmuştu.
l
Düşmanlar da bu dâhi kumandan idaresi altında bulunan Türk askeri-
J
nin harekâtına hürmet ve takdirlerini ifade etmekten geri durmamışlardır;
f
Mustafa Kemal grubunun saldırılarını hayran hayran izleyen İngiliz ordusu Başkumandanı General
Hamilton, resmî raporunda: "Türkler, biri diğeri ardınca mükemmel saldırılarda bulundular..." diyor.
Çanakkale harekâtına taraftarlık eden ve saldırıyı hazırlayan İngiltere Bahriye Nazın Vins-ton Çörçil de
hatıratında savaşlardan bahsederken Mustafa Kemal'in emsalsiz bir kumandan ve Türklüğün kaderine
hâkim bir deha olduğunun o zamanlar anlaşıldığını üstü kapalı anlatıyor.*
Kafkas cephesinde. - Düşman Çanakkale'den çekildikten sonra, Miralay Mustafa Kemal Bey Kafkas
cephesine gönderildi ve Diyarbekir'dey-ken mirlivalığa terfi edildi. Bu cephede bulunan bir Rus
ordusunu evvela geri çekilme manevrası ve sonra tasavvur ettiği noktadan karşısaldırıyla mağlup etti.
Bu önemli askerî hareket Bitlis ve Muş'un gen alınmasıyla sonuçlandı (7-8 Ağustos 1916). Bu başarının
ardından Kafkas cephesinde
l W.S. Churchill (Çörçil), La erişe mondiale, T. l1, p.254, 256, 361, 371.
24
TARİH
II. Ordu Kumandanlığı vekâletine tayin ve bir müddet sonra Hicaz Kuv-vei Seferiyesi Kumandanlığına
nakledildi (1917).
Şam'a geldiği zaman, Hicaz ve Suriye'nin genel vaziyetini inceleyerek, yalnız yerel durumun değil,
genel durumun çok tehlikeli olduğunu gözlemlemiştir. Bu önemli gözlemlerini ve buna karşı alınacak
tedbirlere ait görüşünü, Şam'da IV. Ordu Kumandam'na ve o ara Şam'a gelen Başkumandan Vekili'ne
açık ve kesin olarak ifade etmiştir. Tavsiye ettiği aslî tedbir şuydu: Derhal Hicaz'ın boşaltılması ve
toplanabilecek kuvvetlerle Suriye cephesinin güçlendirilmesi. Bu bakıma göre kendisine verilmiş olan
yeni görevin de doğal olarak hükmü kalmamıştı. Mustafa Kemal Paşanın görüşü ve düşünüşü orada
kabul edilmişken, sonradan askerliğe yabancı ve gerçekten uzak birtakım hisler galip gelerek
uygulanmasına geçilmemiş ve bunun sonucu olarak Hicaz ve Suriye felaketi gerçekleşmiştir.
Şam görüşmesinden sonra Mustafa Kemal Paşa, Kafkasya cephesinde bulunan //. Ordu
Kumandanlığı'na tayin edildi (Res. 10).
Suriye cephesinde. - Bu sıralarda Bağdat'ın geri alınması amacıyla bir Irak seferi hazırlanıyor ve
düzenleniyordu. "Yıldırım Ordular Grubu" adı verilen bu kuvvetin kumandanlığına tanınmış Alman
generallerinden Fal-kenhayn tayin edilmişti. Mustafa Kemal Paşa da Falkenhayn orduları grubunu
oluşturan ordulardan VII. Ordu'ya verildi. Bu devir, Almanların Osmanlı işlerine en çok müdahale ve
tahakküme başladıkları, her şeye karışmak istedikleri zamandır. Mustafa Kemal Paşa, Falkenhayn'ın
tasavvurlarını ve yaptıklarını, özellikle aşiretlerle ilişkilerini hiç beğenmiyordu. Askerlik alanı dışında,
sırf iç siyaset ve idareyi ilgilendiren işlere Almanların karışmasını istemiyor ve durmaksızın onların bu
zihniyetleriyle mücadele ediyordu. Aynı zamanda o andaki askerî duruma göre, Irak'ta yapılacak
hareketlerden hiçbir sonuç çıkmayacağına da inanıyordu. Mustafa Kemal bu kanaatlerini, birçok
yazıyla sadrazama, Başkumandan ve Harbiye Nazırı'na ve daha başka gereken makamlara bildirdi.
Tarihî bir değere sahip olan bu yazılarında, bu seferi gerçekleştirmenin, yeni bir kanal felaketine
maruz kalmak olacağını anlattı. Fakat sözünü dinletemeYENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
25
yince protesto mahiyetinde olarak istifa etti. O sırada ordusu Halep etrafında bulunuyordu.
Mustafa Kemal Paşa'nın görüşü tamamen doğru çıktı; Irak seferi yapılamadı; Falkenhayn kuvvetleri
Palestin cephesine gönderildi ve orada yenilgiye uğradılar.
Mustafa Kemal Paşa, VII. Ordu Kumandanlığından istifa edince, tekrar II. Ordu Kumandanlığına tayin
edildiyse de, Paşa'nın genel karargâhla anlaşmazlığı yalnız bir ordunun idaresiyle sınırlı olmayıp, genel
ve bütün orduları kapsadığından bu görevi de kabul etmedi.
Bu sırada o zaman veliaht olan Vahdettin Efendi ile birlikte Alman Genel Karargâhı'ha gitti ve Alman
cephelerini gözden geçirdi. İmparator Vil-helm, Mareşal Hindenburg ve General Ludendorfla görüştü.
Bu şekilde müstakbel Osmanlı Padişahı ile Cihan Harbi'ni idare eden Alman şeflerinin karakterlerini,
kıymet derecelerini etkili zekâsıyla ölçmeyi ve Alman cephesinin gerçek durumunu belirlemeyi
başardı. Bu gözlemleriyle savaş hakkında zaten iyimser olmayan fikirleri kuvvetlendi; savaşı idare
eden Almanlara da savaşın muhtemel sonuçlan hakkındaki görüşlerini söylemekten çekinmedi.
Mustafa Kemal Paşa memlekete döndükten sonra, General Falkenhayn Almanya'ya çağrıldı ve yerine
"Yıldırım Ordular Grubu" Kumandanlı-ğı'na Mareşal Liman von Sanders tayin edildi. O sırada padişah
olan Vah-dettin'in ısrarı üzerine Mustafa Kemal Paşa, Palestin cephesinde bulunan VII. Ordu
Kumandanlığı'nı ikinci defa olarak aldı (Ağustos 1918). Fakat durum başlarda yapılan hatalardan ve
özellikle Enver Paşa'nın Sarıkamış saldırısıyla Cemal Paşa'nın Kanal hareketinden ve Almanların
müdahalesinden dolayı, Osmanlılar aleyhine pek çok değişmiş, Osmanlı ordusunun kaderi artık
belirmiş bulunuyordu. Bu kaderi değiştirmek artık hiç kimsenin elinde değildi. Alman cephesinde
ihtilal başlarken, Palestin cephesinde de Osmanlı ordusu kendisine kat kat üstün düşman
kuvvetlerinin saldırısına uğradı. Ordusunun başına henüz geçen Mustafa Kemal Paşa sağ ve solundaki
ordulann dağılmış olmasına rağmen, ustalık ve dirayeti sayesinde, kendi ordusunu dağılmaktan
kurtardı. At üstünde ve düşmanla temas halinde, en geri kalan askerlerinin yanında ve içinde olarak,
düzen
26
TARİH
içinde ordusunu Halep'e çekti. Bu kadar aykırı şartlar altında, bu derece başarıyla yapılabilmiş geri
çekilme hareketleri, savaş tarihlerinde pek seyrektir. Halep güneyinde İngiliz süvari tümenini ve bunu
destekleyen düşman kuvvetlerini mağlup ederek, ordusunun manevî kuvvetini yükseltti. 31 Ekim
1918'de Yıldırım Orduları Grup Kumandanlığı'na geçti (Res. 11). Artık Osmanlı ordusunun ve Türk
milletinin ümit bağlayıp kurtuluş yolunun açılmasını kendisinden beklediği tek bir adam vardı:
Mustafa Kemal. Savaşın çeşitli safhalarında, Mustafa Kemal Paşa'nın görüş ve tavsiyeleri dinlenmiş
olsa, işin bu dereceye kadar gelmemiş olacağını herkes anlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, bu vahim
durumun dahi, bir derece iyileştirilebile-ceğine inanıyordu. Fakat İstanbul'daki hükümet, ürkmüş,
şaşırmış ve Mondros Ateşkesi'ni (30 Ekim 1918) imzalayarak adeta düşmana teslim olmuştu. Mustafa
Kemal Paşa, bu ateşkesin yapılmasından önce, düşmana böyle kayıtsız şartsız teslim olmanın
tehlikelerini anlatarak gereken makamlara tavsiyelerde bulunmuştu; aldıran olmadı. Artık Suriye
kuzeyinde yapılacak ciddî bir iş kalmadığından, Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'a geldi.
TÜRKLERİ KURTARMAK VE YENİ TÜRK DEVLETİNİ
KURMAK GİRİŞİMİ
İstanbul'un durumu, Osmanlı Devleti'nin düşman TARMAK VE YENİ darbeleriyle yıkılıp dağılmakta
olduğunu gösteriyor-
du. Düşman gemileri İstanbul limanına girmeye başlamışlardı; memlekette siyasetle meşgul toplumsal
tabakalarda herkes hayal kırıklığına uğramış, ümitsizliğe düşmüştü. Memleket için artık kurtuluş ümidi
kalmadığını sanan ve idare başında bulunan kimseler, yalnız hayatlarını ve şahsî çıkarlarını korumak
kaygısındaydılar. Parti ve politika kavgaları artmıştı. Düşmanların açık ve gizli memurları, propaganda
vesaire ile herkesi ümitsizliğe düşürüp, bir tarafa çekilmeye veya birbirleriyle uğraşmaya teşvik
ediyorlardı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'da bir müddet kalarak durumu iyice inceledi. Bu
incelemeleri sonucunda İstanbul'da bir şey yapılmayacağına kanaat getirdi. Bu felaketler karşısında
büyük Türk kitlesinin, milletin asıl çoğunluğunun ne kadar üzüntü ve elem duymakta olduğunu
biliyordu; Türk milletinin içinde ve onunla birlikte çalışarak durumu düzeltmeye karar verdi. İzmir'in
Yunanlılar tarafından işgal edildiği 75 Mayıs 1919'da III. Ordu Müfettişliği göYENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
27
revini alarak, İstanbul'dan Anadolu'ya hareket etti; ve Samsun iskelesine çıktı (19 Mayıs). İşte bu
tarihten itibaren Mustafa Kemal'in hayatında yeni Türk devletini kurmak safhası başlamaktadır.
Mustafa Kemal, büyük millî mücadeleye giriştiği zaman henüz 39 yaşındaydı.
E. MİLLÎ MÜDAFAA
İZMİR'İN YUNANLIAR TARAFINDAN İŞGALİ
Mondros Ateşkesi'nin 7. maddesinde Anlaşma Dev- Jetlerinin "emniyet ve selametlerini tehdit eden
bir durum karşısında herhangi bir stratejik noktayı işgal
hakkına sahip" oldukları Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmişti. Düşmanlar, bu maddeyi, galip
mevkiinde bulunmalarına dayanarak ve sırf kendi çıkarlarını gözeterek işlerine geldiği gibi
yorumladılar ve buna dayanarak Yunanlıları İzmir'e çıkarttılar. Halbuki bu ihracın asıl sebebi, aşağıdaki
olaylar zincirinden anlaşılmaktadır:
Cihan Harbi başlangıcı sıralarında Yunanistan'ın başında Kral Kostan-tinle Başvekil Giritli Venizelos
bulunuyordu. Girit'in Osmanlı idaresi altında bulunduğu zaman doğan ve bu suretle evvelce Osmanlı
tebaası bulunan Venizelos, Osmanlı'ya karşı gerçekleşen Girit ihtilallerinde önemli roller oynamıştı.
Girit'in Yunan'a katılmasından sonra Yunan Hariciye Nazın ve Başvekili olarak seçilmişti. Osmanlı
İmparatorluğu aleyhinde Balkan ittifakının kurulmasında da Venizelos'un büyük etkisi olmuştu.
Balkanlıların ga-lebesiyle Yunanistan çok genişleyince, Venizelos'un Yunanistan'da nüfuz ve önemi
artmıştı. Kraldan çok Yunanlıların sevgi ve saygısını kazanan Venizelos, Cihan Harbi'nde Anlaşmacılara
katılmak taraftarıydı. Almanya imparatorluk ailesiyle akrabalığı olan ve öğrenimini Almanya'da
görmüş bulunan Kral Kostantin ise tarafsız kalmaya karar vermişti. Yunan Hükümeti, 1913
Antlaşması'na göre Sırbistan'a saldın olduğunda ona yardım etmekle mükellef olmasına rağmen,
Avusturya'nın Sırbistan'a saldırısında tarafsızlığını bildirmişti. Fakat Başvekil Venizelos, Yunanistan'ın
çıkarlarının, Yunanistan'ın bağımsızlığına kefil olan üç devletin, yani İngiltere, Fransa ve Rusya'nın yanı
başında bulunmak olduğunu ilan etmişti. Bu üç devlet, sa28
TARİH
vaşta başarılı olurlarsa, Yunanistan'ın hizmetlerine mükâfat olarak Anadolu'dan bir kısım arazi
vermeyi de vaat ediyorlardı. Bununla beraber Kral, Yunanistan'ın tarafsızlığını koruyabildi. Hatta
Venizelos'u iki defa istifaya bile zorladı. Anlaşmacılar Selanik'i işgal ettikleri zaman (12 Ekim 1915)
Venizelos Atina'dan kaçıp Selanik'e geldi ve orada bir askerî ayaklanma sayesinde Atina Hükümeti'ne
karşı bir hükümet kurdu; buna Girit, Adalar ve Balkan Savaşı'ndan sonra Yunanistan topraklarına
katılan memleketler itaat ettiler. Anlaşma Devletleri, Venizelos Hükümeti'ne dayanarak asıl
Yunanistan'ı abluka ederek karaya bir miktar asker çıkardılarsa da Kostantin bunları silahla def etti.
Nihayet Anlaşmacılar bir sene sonra Yunanistan'a daha çok asker göndererek Kostantin'i düşürdüler
(Haziran 1917). Kos-tantin'in düşmesi üzerine krallık makamına oğlu Aleksandr ve başvekilliğe
Venizelos geçti. Venizelos Anlaşmacılarla birleşti ve Selanik'te Fransız ve İngilizlere yardımcı olarak
200 bin kişilik bir Yunan ordusu düzenlendi. Bu Yunan kuvveti Makedonya savaşlarında Anlaşmacılar
lehinde savaşa katıldı. Venizelos amacına ulaşmış, Yunan'ı, Anlaşmacıların yanı başında, nihayet
savaşa sokarak, söz verilen tazminata hak kazanmıştı. İşte güya Mondros Ateşkesi'nin 7. maddesine
dayanarak İzmir'e çıkarılan Yunan kuvveti, ancak o sözü yerine getirmek için Anlaşmacıların
Venizelos'a verdikleri izinden başka bir şey değildi. Çünkü İzmir ve dolaylarında "Anlaşmacıların
emniyet ve selametini tehdit eden hiçbir durum" yoktu.
İngiliz, Fransız, İtalyan ve Japon devletlerinin başvekillerinden meydana gelen "Âli Meclis" dedikleri
heyet, 14 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'e asker çıkarmalarına izin verdi. O gün İngiliz, Fransız,
Amerikan ve Yunan donanmaları İzmir limanına gelerek orada bulunan 17. Osmanlı Kolordusu
Kumandanı'na bir nota verdiler. Notada "Ateşkes antlaşmasının 7. maddesi gereğince İzmir
istihkâmlarıyla civarının ve bütün savunma tertip ve vasıtalarına sahip arazinin devletler adına
Yunanlılar tarafından işgal edileceği için direnilmemesi" tebliğ olunuyordu.
Kolordu Kumandanı'nın İstanbul'a başvurusu üzerine, tam bir aciz içinde bulunan Osmanlı Harbiye
Nazırı, "Amiral Kaltrop'un bu teklifi, ateşkes şartları icabından olduğundan (!) uygun görülmesi tabii
olduğu" cevabını vermişti.
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
29
15 Mayıs sabahı saat yedi buçukta Yunan kuvvetleri İzmir rıhtımına çıkarıldı; rıhtımda Rumlar,
yabancılar ve Müslüman olmayanlar tarafından alkış ve gösterilerle karşılandı. Efzon taburları, İzmir
kışlasının yanına yaklaşırken, Yunanlılar tarafından atılan silahları bahane ederek kışlayı ateşe
tuttular. Halbuki Osmanlı Kumandanı, İstanbul'dan aldığı talimat üzerine, direnilmemesi emrini
vermişti. Ateş sırasında kumandanlarının emrine itaat etmiş olan Türk askerlerinden birkaç kişi şehit
oldu. Kışlaya ve hükümet konağına saldıran Yunan alayı, silahsız subay ve neferlerle vali ve hükümet
memurlarını yerlerinden alıp bir kafile halinde süngü ve dipçiklerle aşağılar şekilde rıhtımdan
geçirerek Yunan vapurlarından birisine tıktı. Fakat yolda bu kafileye Yunan torpidoları tarafından
hiçbir sebep olmaksızın ateş edildi; askerden otuz kişi şehit oldu ve kırk kişi yaralandı. Yunanlılar,
kışladan ve hükümet konağından çıkardıkları askerlere, memurlara, subaylara süngü ve dipçik
tehditleri altında baş açtırıp "Yaşasın Venizelos!" diye bağırtmak istiyorlardı. 17. Kolordu Ahzi Asker
Heyeti Reisi Erkânıharbiye Miralayı Süleyman Fethi Bey (Res. 12), bu tehdide karşı başım kaldırdı,
göğsünü kabarttı, çıkartılmak istenilen serpuşunu eliyle başında tutarak "bağırmam!" dedi. Derhal
birkaç dipçik ve süngü darbesiyle şehit edildi.
Anlaşma Devletleri donanmasının himayesi altında bu vahşi zulümleri yaptıktan sonra, ateşkes
hükümleriyle eli ayağı bağlanmış ve topraklarını savunma hakkı kendisinden alınmış olan Osmanlı
ordusunun bu durumundan yararlanarak, 7-8 gün içinde İzmir'in iç bölgesini de istila ettiler. Daha
sonra, Devletlerarası Soruşturma Komisyonu'nun da tespit ettiği üzere Yunanlıların Türk memleketini
işgali adeta "bir fetih ve bir Haçlı hareketi manzarasını" gösteriyordu.
İşte bu olaylar olup geçerkendir ki, Mustafa Kemal Pasa da Samsun'da Anadolu topraklarına
çıkıyordu.
OSMANLI MEMLEKETLERİNİN PAYLAŞILMASI
Yunanlıların İzmir'i işgallerinden (Res. 13) bir müd- det sonra, İngiltere Hükümeti, Mezopotamya,
Pales-tin ile Musul petrol havzasının İngilizlere kalması hakkında Fransa'nın rızasını elde ettiği gibi (22
Mayıs 1919), sultanın delegeleriyle de gizli bir antlaşma yapmayı başardı. 12 Eylül 1919 tarihli bu
antlaşma gereğince Osmanlı saltanatı, Büyük Britanya mandası altına
30
TARİH
geçmeyi kabul ediyor ve "hilafetin ruhanî ve manevî kudretini" İngiliz çıkarlarının hizmetine
vereceğini taahhüt ediyordu.
İzmir'in işgalinden daha evvel Fransızlar Kilikya'yı, İngilizler İstanbul ve Çanakkale dolaylarıyla Musul
bölgesini ve Anadolu güzergâh hattını işgal etmişlerdi; İtalya'ya gelince; İngiltere, Fransa, Rusya ve
İtalya arasında imzalanan 26 Nisan 1915 tarihli Londra Antlaşması'yla "Osmanlı Devle-ti'nin yenilgisi
halinde Akdeniz havzasında antlaşmaya dahil diğer devletlerin hissesine denk bir hissenin" İtalya'ya
da sağlanacağı taahhüt edilmişti. Aynı antlaşmanın 9. maddesinde İtalya'nın hissesinin Antalya ve
dolayları olacağı söyleniyordu. Bu maddeye dayanarak, Mondros Ateşkesi'nin ardından İtalya da
Antalya'ya asker çıkarıp Orta Anadolu'nun güneyini işgal ederek merkezine doğru ilerlemeye
başlamıştı (Harita. 4).{
Düşmanların "Ermenistan ve Kürdistan" adım verdikleri Doğu Anadolu vilayetlerinin Çarlar
imparatorluğuna verileceği de 16 Şubat 1916 İn-giliz-Fransız-Rus Sözleşrnesi'yle kararlaşmıştı.
Rusya'da ihtilal çıkıp Rus cephesi bozulduktan sonra bile, Bolşeviklerin iktidar mevkiine
geçmelerinden evvel Rusya'yı idare eden Kerenski Hükümeti "ilhaksız ve tazminatsız
l Mondros Ateşkesi'nin ardından (Ekim 1918) İngiltere, Fransa ve İtalya'nın Osmanlı İmparatorluğu
içinde işgal ettikleri rnevkilerle işgal kuvvetlerinin miktarı şöyleydi:
İngilizler : İstanbul bölgesinde
Çanakkale bölgesinde
Anadolu demiryolu güzergâhında
Musul bölgesinde
Fransızlar : İstanbul ve Çatalca bölgesinde Çanakkale bölgesinde Rumeli demiryolu güzergâhında
Kilikya'da (Adana Tarsus, Mersin. Urt'a. Maraş ve Ayıntap civarı)
İtalyanlar : İstanbul bölgesinde
Antalya, İsparta, Muğla, Söke. Meğri ve Finike'de Afyon Karahisan, Akşehir ve Konya'da
30 000 3000 5500 1000
41.500
24 000 4000 l 000
20 000 49000
3900 12000
1500 17400
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
31
bir barış" istemekle beraber1 "Avrupa Türk hâkimiyetinin tasfiye olunmasını" ve "Rusya'nın Boğazlaf'a
hâkimliğini" talep etmişti. Ancak Rusya'da komünist ihtilali ile Lenin ve yoldaşları iktidara geçtikten
sonradır ki, Rus-Bolşevik Hükümeti, Brestlitofsk Antlaşması 'yla (3 Mart 1918) bütün bu iddialardan
vazgeçmişti.
İşte Anlaşma Devletleriyle Yunan Krallığı ve Osmanlı saltanatı, Türk vatanı üzerinde böyle istedikleri
gibi paylaşımlar ve tertipler yapıp dururken, bu vatanın gerçek sahibi olan Türklerin varlığını ve
kuvvetini hiç hesaba katmıyorlardı. Halbuki bu kuvvet, çok geçmeden kendini göstermeye
başlayacaktı.
TÜRKLERİN KARŞI KOYUŞU BATI CEPHELERİ
Memleketlerinin her taraftan saldırı ve istilaya uğra- dığını gören Türkler, yukarıda söylendiği üzere
Ru- meli'nde "Trakya Paşaeli"; Doğu vilayetlerinde "Vi-..lyatı Şarkiye Müdafaai Hukuk Cemiyeti";
Trabzon'da "Muhafazai Hukuk"; İzmir ve dolaylarında "Reddi İlhak" adları altında birtakım millî
müdafaa cemiyetleri kurmuşlardır. Lakin bu cemiyetlerin çoğunluğunun faaliyetleri, yine yukarıda
açıklandığı üzere pratik olmaktan uzaktı.
Yalnız İzmir'in işgalinden sonradır ki, Samsun'da bulunan Mustafa Kemal Paşanın verdiği direktifler
üzerine fiilî hareketlere geçen bazı oluşumlar meydana gelmiştir. Yunanlılar İzmir'i zapt edip içeriye
doğru ilerlemeye başlayınca, İzmir'in doğu, kuzey ve güneyinde, ordu amir ve subaylarıyla silah
kullanmaya ve insan sevk ve idare etmeye alışkın bazı kimselerin kumandaları altında üç askerî cephe
kuruldu (Harita. 5).
Bu cephelerden en önemlisi, İzmir'in kuzeyinde kurulan cephedir. Bu cepheye, 61. Tümen Kumandanı
Miralay Kâzım Bey'le (Meclis Reisi Kâzım Paşa) Kaymakam Ali Bey (Afyon Mebusu) kumanda
ediyorlardı. Ayvalık tarafında 600 kişilik bir kuvvet başında bulunan Ali Bey, Ayvalık'ı işgale gelen
Yunan alayını ateşle karşıladı; artık düşmana, saltanat ordusu tarafından değil, Türk halkının millî
oluşumları tarafından fiilî karşı koyuş başlamıştı. Bu andan itibaren Yunanlılara karşı, Anayurt'un Türk
milleti tarafından silahla savunulması başlamış demektir (28 Mayıs 1919).
\ Rusya Hiikümeti'nin 9 Nisan 1917 beyannamesi.
32
TARİH
İzmir bölgesinde kurulan bu cephelerden başka Bursa ve dolaylarında da l 000 kişilik millî bir kuvvet
toplanmıştı.
Batıdaki bu cepheler düşmanın üstün kuvvetleri önünde bir müddet direndikten sonra, sarsıldı
(Haziran sonlan ve Temmuz başları 1919); kısmen dağıldı. Görülüyordu ki, birçok amire tabi,
disiplinleri az, dağınık kuvvetler, hamiyet, gayret ve fedakârlıklarına rağmen, düzenli bir orduya uzun
müddet karşı koymaktan acizdirler. Millî hamiyetin, vatanseverliğin, fedakârlığın askerî disiplin altına
alınarak, bir elden düzenli olarak idare edilmesi lazımdır. Bunun içindir ki, Mustafa Kemal, bir müddet
sonra bu dağınık cepheleri birleştirip askerî disiplin altına almış ve girmek istemeyenlerin zararını
gidermiştir.
GÜNEY CEPHELERİ
Güney sınırlarında Mondros Ateşkesi'nden sonra İngilizler, bu ateşkesin yedinci maddesine dayanarak 1919 senesi Ocak'ından itibaren Urfa, Ayıntap,
Maraş, Adana ve dolaylarını işgal etmişler, yedi ay sonra da bütün bu bölgeleri Suriye'yle birlikte
Fransızlara devretmişlerdi. Bu işgallerden ve özellikle Fransızların oluşturup ileri sürdükleri Ermeni
millî olayıyla birlikte yaptıkları zulüm ve katillerden coşan halk Fransızlara karşı millî oluşumlar
kurmaya ve direnişlerde bulunmaya başladı. Bu millî heyecanın örgütlü bir hale sokulması için
Mustafa Kemal Paşa değerli bazı subayları Adana, Kozan, Elbistan, Maraş, Ayıntap ve Urfa bölgelerine
göndermişti. 21 Ocak 1919'dan itibaren Mersin, Tarsus, Osmaniye civarlarında 3 300 kişiyle Adana
cephesi oluştu, 20 Ekim 1921 tarihine kadar Toros ve Amanos geçitleri elde tutuldu. Tufan (Yüzbaşı
Osman Nuri) ve Doğan (Topçu Binbaşı Kemal) ve daha sonra Yürük Selim (Yüzbaşı Salim) Beylerin
Kozan ve Osmaniye'ye karşı topladıkları kuvvetler ise silahlı üç misli Ermeni kuvvetlerine karşı Kozan'ı
14 Kasım 1920'deki kesin saldırılarıyla zapt edip bu dolayları Ermenilerin saldırılarından temizlediler,
islahiye, Maraş, Pazarcık bölgelerinde Maraş cephe-si'nin kurulmasında bu bölgeye memur edilen
Kılıç Ali (Yüzbaşı Asaf) Bey'in gayreti çoktur. Aslan Bey'in de (eski Maraş Mebusu) bu cephede hizmeti
vardır. Maraş halkının Fransızlara karşı isyanıyla kuvvet bulan bu cephe, nihayet Fransızları 1920
Şubat'ında Maraş'ı tahliye ederek islahiye ve Ayıntap'a çekilmek zorunda bıraktı.
l
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
33
Bundan sonra Ayıntap'ın kurtarılmasına çalışıldı ve 2 500 kişiye ulaşan Kılıç Ali ve Şehit Şahin ve daha
sonra Binbaşı Recep ve Özdemir Beylerin idaresinde bulunan millî kuvvetler Aymtap'ta dışarıda ve
içeride mücadeleye girişmişlerdi. Bu mücadele 1920 Nisan'ından 8 Şubat 1921 tarihine kadar sürdü.
10 aylık Fransız kuşatmasında daimî mücadeleden yılmayan Ayıntap nihayet açlık ve cephanesizlik
yüzünden düştü (8 Şubat 1921). Bu kahramanlığa karşılık Ayıntap'a, Büyük Millet Meclisi "Gazi
Ayıntap" unvanını verdi.
Ali Saip ve Nuri Beyler kumandasında Urfa'da toplanan millî kuvvetler ise, 9 Şubat 1920 tarihinden
itibaren üç ay devamlı saldırılarla buradaki üstün Fransızları çekilmek ve nihayet Urfa'yı teslim etmek
zorunda bırakmışlardı. Bundan sonra Suruç, Birecik, Cerablus bölgelerinde de Ağus-tos'a kadar
başarılı savaşlar vermişlerdir.
MUSTAFA KEMAL'İN TÜRK MİLLETİNİ VE ORDUSUNU
TOPLAMAYA BAŞLAMASI
Milliyetperver ve hamiyetli Türk kumandan ve subaylarının örgütçülük yetenekleri sayesinde, millî
müdafaa örgütlenmesi yapıldığı sırada Osmanlı ordusunun dağıtılmamış kuvvetleri pek azdı. Cihan Harbi
sırasında milyonlara varmış olan Osmanlı ordusu,
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıktıkları sırada 50 000 kişiye inmişti.
Üç orduya bölünen bu kuvvetlerden1 Üçüncü Ordu Müfettişliği'nin merkezi Erzurum'du. Mustafa
Kemal Paşa işte bu Üçüncü Ordu Müfettiş-liği'ne tayin olunarak Anadolu'ya gönderilmişti. Üçüncü
Ordu'ya 3. Kolordu (merkezi Sivas, kumandanı Refet Bey) ile 15. Kolordu (merkezi Erzurum,
kumandanı Kazım Karabekir Paşa) bağlıydı.
Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a gelir gelmez (19 Mayıs 1919) ilk iş olarak, yalnız kendi müfettişliğine
bağlı kolordularla değil, başka ordular dahilindeki kolordu kumandanları ve vilayet valileriyle
haberleşmeye başladı, hepsini millî hakların savunulması, millî bağımsızlığın elde edil. Birinci Ordu'nun merkezi İstanbul olup dört kolordudan meydana gelmekteydi: 17. Ko. (Merkezi
İzmir, Kumandam Ali Nadir Paşa); 14. Ko. (Bandırma, Yusuf İzzet Paşa); 25. Ko. (İstanbul, Sait Paşa); 1.
Ko. (Edime, Cafer Tayyar Bey); İkinci Ordu Müfettişliği (Konya, Mersinli Cemal Pasa) iki kolordudan
meydana geliyordu: 12. Ko. (Konya, Fahrettin Bey); 20. Ko. (Ankara, Ali Fuat Paşa); bunlardan başka,
doğrudan doğruya İstanbul'a bağlı bağımsız bir 13. Kolordu daha vardı ki, merkezi Diyarbekir,
Kumandanı Cevdet Bey'di; Güney sınırındaki Siirt ve Mardin fırkaları bu bağımsız kolorduya bağlıydı.
34
TARİH
mesi için mücadeleye davet etti.^ Türk milletinin ruhunda doğan millî müdafaa emeli, Mustafa Kemal
gibi bir dehanın sevk ve idaresi altında birlik ve düzen içinde gerçekleşmeye başlıyordu.
Mustafa Kemal'in bu ilk faaliyet devresinde, Osmanlı Devleti'ni İtilaf-çıların emri altında idare eden
Ferit Paşa ile İstanbul'daki İngiliz Muhip-ler Cemiyetinin ve Anadolu'ya dağılmış İngiliz ve Fransız
subaylarının zararı az çok hissedilmiştir. Fakat, Türk milletinin Doğal Lideri, bütün bu etkileri yenmeyi
başarmıştır.
Mustafa Kemal, girişimlerini ve icraatını şahsî mahiyetten çıkarmak, millî savunma teşkilatını hukukî
bir esasa dayandırarak, bütün milletçe kabul ve itaat edilecek bir hale getirmek için, Türk milletinin
temsilcilerinden meydana gelen bir meclis toplayarak o meclisin kararlarım esas tutmak istiyordu. 18
Haziran 1919'da Birinci Kolordu (Edirne) Kumanda-nı'na verdiği direktifte, Trakya ve Anadolu millî
teşkilatlarını birleştirmek ve millî hakkı gür sesle dünyaya duyurmak için emin bir yer olan Sivas'la
ortak ve kuvvetli bir heyet oluşturulacağını bildiriyordu. 22 Haziran'da Amasya'dan gönderdiği bir
genelgede fikirlerini daha açık olarak yazmıştı; Türk milletinin milletçe ilk organizasyonuna başlangıç
olması itibariyle çok öneme sahip bu genelgenin esas noktaları şunlardı:
"l- Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.
2- Merkezî hükümet, üstüne aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu hal
milletimizin hiçe «sayılması sonucuna varıyor.
3- Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
4- Duruma çare bulmak, milletin hak isteyen sesini dünyaya işittirmek için her türlü etki ve
denetimden bağımsız bir millî heyetin varlığı elzemdir.
5- Anadolu'nun her açıdan en emin yeri olan Sivas'ta millî bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştır.
6- Bunun için bütün vilayetlerin her livasından milletin güvenine sahip üç delegenin mümkün olan
süratle yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekir.
l Bu haberleşmeler Gazi Hazretlerinin Büyük "Nutuk"larında vardır (Ek 1).
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
35
7- Her ihtimale karşı durumun millî bir sır halinde tutulması ve delegelerin lüzum görülen yerlerde
seyahatlerinin kılık değiştirerek yapılması lazımdır.
8- Doğu vilayetleri adına 10 Temmuz'da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer
vilayetlerin delegeleri de Sivas'a ulaşabilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas genel
toplantısına dahil olmak üzere hareket eder."1
Milletin bu davete uyması, artık İstanbul hükümetinden ümidini kesip, başının çaresine kendisinin
bakması, yani resmî Osmanlı Devleti'nin görevini iyi yapamamasından dolayı yeni bir devlet kurmaya
başlaması demek olacaktı. Türk milletinin fikir ve emniyetlerine tercüman olan Mustafa Kemal'in bu
davetine her taraftan cevap verildi; yani Türk milleti yeni bir devlet kurmak kararını vermişti.
Sivas Kongresi'ne daveti içeren bu genelge, bütün askerî ve mülkî makamlara ve İstanbul'da bazı
zatlara gönderilmişti. Bunlara bu genelgeden başka ayrıca bir de mektup yazılmıştı ki, bu mektubun
bir maddesi çok önemlidir; "Artık İstanbul Anadolu'ya hâkim değil, tabi olmak zorundadır." Bu cümle
Anadolu'da yeni ve millî bir Türk hükümetinin kurulma kararının kesinliğini açıkça belirtiyordu.
ERZURUM VE SIVAS KONGRELERİ
Mustafa Kemal Paşa'nın bu pek önemli genelgesi üzerine İstanbul Hükümeti, onun resmî görevine
son verip nüfuzunu eksiltmek, aldatarak İstanbul'a çağırmak, hatta Sivas'ta tutuklatıp getirmek gibi
birtakım girişimlere kalkıştıysa da, bunların hiçbirinde başarılı olamadı. Mustafa Kemal Paşa
Amasya'dan Sivas'a geldi; halk, asker ve memurlar tarafından heyecanlı bir sevgi ve derin bir saygıyla
karşılandı (27 Haziran 1919). Erzurum'a gitti ve orada da aynı hararet, aynı sevgi ve saygıyla karşılandı
(3 Temmuz). Yolda her tarafla telgraf haberleşmesinde bulunuyordu. İstanbul'da, Erkânıharbiyei
Umumiye Riyaseti'nde birbirinin yerini alan Cevat (şimdi Askeri Şûra üyelerinden, Birinci Ferik) ve
Fevzi (bugün Cumhuriyetin Büyük Erkânıharbi1 "Nutuk", s. 19 (lüks basımı, s.24).
36
TARİH
ye Reisi, Mareşal) Paşalarla ve İstihzaratı Sulhiye Komisyonu üyelerinden Miralay İsmet (bugün
Başvekil) Bey'le temastaydı; İstanbul'un kendi hakkındaki fikir ve emellerini tamamıyla biliyordu.
Erzurum'a gelince, Erzurum Kongresini hazırlamaya başladı. "Vilaya-tı Şarkiye Müdafaai Hukuku
Milliye Cemiyeti"nin Erzurum Şubesi tarafından Erzurum'da yapılması girişiminde bulunulan "Vilayetti
Şarkiye Kongresi", Mustafa Kemal Paşa'nın otorite ve itibarı sayesinde nihayet 23 Temmuz 79/9'da
toplandı.
Mustafa Kemal Paşa kongre hazırhğıyla meşgulken resmî memuriyetine son verileceğini anladığından
8/9 Temmuz gecesi, "padişaha, memurluk göreviyle beraber askerlik mesleğinden istifasını bildiren
bir telgraf verdi."
Bu önemli olay, kendi tarafından ordulara ve millete derhal ulaştırıldı. Bu münasebetle Mustafa
Kemal Büyük Nutuk'unda diyor ki: "Bu tarihten sonra resmî sıfat ve yetkilerden bağımsız olarak, yalnız
milletin şefkat ve civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez tükenmez feyiz ve kudret kaynağından
ilham ve kuvvet alarak, vicdanî görevimize devam ettik..."1
Mustafa Kemal Türk milletinin şefkat ve civanmertliğine güvenmekte asla hata etmiyordu. Bütün o
iğreti rütbe ve unvanları terk ettikten sonra, Türk milleti, Mustafa Kemal'e, güvenini, saygı ve sevgisini
daha çok artırdı. Bütün Erzurum halkı ve "Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti"nin
Erzurum Şubesi, Millî Reisi'ne derin bir samimiyet ve güvenle sarıldı; "Vilayatı Şarkiye Müdafaai
Hukuku Milliye Cemiyeti" Mustafa Kemal'den Faal Heyet Reisliği'ni kabul etmesini rica etti.
"Vilayatı Şarkiye Kongresi", 23 Temmuz'da toplanınca Kongre Reisli-ği'ne Mustafa Kemal Paşa seçildi
ve ilk nutkunda çalışmaya hedef olarak, "millî iradeye dayanan bir şûranın ve kuvvetini millî iradeden
alacak bir hükümetin kurulmasını gösterdi." 14 gün devam eden Erzurum Kongresi bir nizamname
düzenlediği gibi bir beyanname de yayımladı. Bu nizamname ve beyannamede esaslı ve kapsamlı
birtakım prensipler tespit edildi. En önemlileri şunlardır:
"l- Millî sınır dahilinde vatan bir bütündür; onun çeşitli kısımları birbirinden ayrılamaz.
"Nutuk" s.28, (lüks basımı, s.35).
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
37
2- Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hü-kümeti'nin dağılması halinde, millet
hep birlikte kendini savunacak ve direnecektir.
3- Vatanın ve bağımsızlığın muhafaza ve teminine merkezî hükümet muktedir olamadığı takdirde,
maksadın temini için, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet heyeti, Millî Kongre'ce seçilecektir.
Kongre toplanmamışsa, bu seçimi "Heyeti Temsiliye" yapacaktır.
4- Kuvayı milliyeyi etkili ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır.
5- Hıristiyan unsurlara siyasî hâkimiyetimizi ve toplumsal dengemizi ihlal edici imtiyazlar verilemez.
6- Manda ve himaye kabul olunamaz.
7- Millî Meclis'in derhal toplanmasını ve hükümet icraatının meclisin denetimine konulmasını
sağlamak için çalışılacaktır."
Görülüyor ki, Mustafa Kemal'in daha İstanbul'dayken zihninde karar-laşmış olan maksat ve gaye,
çeşitli şekillerde ve aslî mahiyetini asla de-ğiştirmeksizin, milletin kabulüyle desteklenerek takip
edilmektedir.
Bir taraftan "Erzurum Kongresi'nde" çalışılırken diğer taraftan da İstanbul'da Meclisi Mebusan'ın
toplantıya daveti İstanbul Hükümeti'nden talep olundu.
"Erzurum Kongresi" kongrede "Şarkî Anadolu Müdafaa! Hukuk Cemiyeti" adını alan cemiyetin
nizamnamesi gereğince bir "Temsil Heyeti" seçip oluşturarak dağıldı (6 Ağustos 1919). Kongrenin
beyannamesi memleketin her tarafına yayıldığı gibi, yabancı temsilcilere de gönderildi.
Mustafa Kemal, Erzurum'dan Sivas'a döndü (2 Eylül); Sivaslıların çok uzaklardan başlayan büyük
tezahüratıyla karşılandı. Sivas'ta yalnız Doğu vilayetlerinin değil, bütün Osmanlı vilayetlerinin
delegelerini bir araya toplayacak olan "Sivas Kongresinin hazırlıklarıyla uğraştı. Bu ara yine birkaç
taraftan maruz kaldığı zorlukların tümüne galip geldi.
"Sivas Kongresi", 4 Eylül 1919'da açıldı (Res. 14-16), başkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Kongrenin
önemli görüşme konusu, Erzurum Kongresi'nde Doğu vilayetleri adına kabul olunan nizamnameyi
bütün memleketi kapsar hale getirmekti. Bazı maddeler değiştirilip nizamname kabul edildi: "Doğu
Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti"; "Anadolu ve
38
TARİH
Rumeli Müdafaa i Hukuk Cemiyeti" oldu; bütün maddeler buna göre değiştirildi. İşgal ve müdahale
aleyhinde olan madde, Anlaşma Devletlerine karşı daha açık olarak bir düşmanlık ifade eden şekle
çevrildi. Bu kongrede, İstanbul'dan gelen bazı mektuplarla, kongreye gelen bazı kimselerin sözleri
üzerine, bir Amerika mandası meselesi konuşuldu. Anadolu delegelerinin çoğu mandanın şiddetle
aleyhindeydi. Zaten Erzurum Kongresi açık olarak manda aleyhinde karar vermişti. "Sivas
Kongresi"nin büyük çoğunluğu da mandanın kabulü aleyhine oy verdi: Türk milleti tanı bir bağımsızlık
istiyordu ve kendi işlerini millî kuvvetiyle başarabileceğine inanıyordu.
Yedi gün devam eden "Sivas Kongresi", 11 Eylül'de son buldu. Kongre hayli heyecanlı geçmişti;
düşman devletler ve İstanbul Hükümeti birlikte bu millî hareketlerin başarılı olmaması için cinayetkâr
bazı tertibat almaktaydılar; kongre başkanlığına her taraftan "sinirlere gerginlik verecek mahiyette
haberler" geliyordu. Fakat Kongre Reisi Mustafa Kemal, "Sivas Kongresi"nin belirli kararlarla düzenli
bir şekilde sona ermesini pek lüzumlu gördüğünden, bu haberlerin aynen kongreye sunulmasını
sakıncalı buluyordu. Kongre, Reis Mustafa Kemal'in basireti sayesinde gündemini tamamlayabildi.
Bütün memleketi kapsayan millî teşkilat nizamnamesi ve kongre beyannamesi basılıp yayımlandı.
ANADOLU VE RUMELİ MUDAFAİHUKUK CEMİYETİ
Sivas Kongresi'nin toplandığı hafta, yeni Türk dev- letinin kuruluşu tarihinde çok önemliydi.
Kongreyi
idare eden ve aynı zamanda bu kongre vasıtasıyla bütün memleketin kuvvetlerini bir merkeze
toplayarak, belirli hedefe doğru düzenli bir şekilde yürümeye çalışan Mustafa Kemal'in görevi çok
ağırdı. Her taraftan, dış ve iç millet düşmanlarının çıkarmak istedikleri zorluklar pek çoktu. Mustafa
Kemal, işte bu pek buhranlı anda siyaset, askerlik ve idare işlerinde yüksek dehasını gösterdi. Mustafa
Kemal, kongreyi olağanüstü bir ustalıkla idare ederek, Erzurum'da tespit edilmiş ilkelere dayanan ve
bütün memleketi kapsayan bir cemiyet kurdurdu ve o cemiyetin nizamnamesini düzenletti. Bu
nizamnameyle kurulan cemiyete "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti" adı verildi. CemiYENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
39
yetin teorik olarak en önemli uzvu "kongresi"ydi; fakat Kongre toplanmış bulunmadıkça Kongre'nin
seçtiği "Heyeti Temsiliye" cemiyeti temsil edip cemiyet adına hareket edebilecekti. Bu heyeti
temsiliyenin ruhu da Mustafa Kemal'di. Kongre bir daha toplanamadığından, onun adeta icra kuvveti,
hükümeti demek olan "Heyeti Temsiliye" Mustafa Kemal'in idaresi altında Türk vatanım bağımsızlık
ve hürriyete eriştirinceye kadar tam bir başarıyla çalıştı.
Kongre görüşmeleri devam ederken, Emsalsiz Reis, bütün vilayetlerle haberleşmelerde bulunarak,
Anadolu ve Rumeli vilayetlerinin hepsini, "Müdafaai Hukuk Cemiyeti"ne bağlayarak "Heyeti
Temsiliye" tarafından verilecek emirlerin, talimatın uygulanmasını sağladı. Bu suretle millî hareketin
başlarında, bazı yerlerde baş gösteren ve Türk vatanının parçalanmasına sebep olabilecek mahiyette
bulunan cereyanlara bütün milletin irade ve kararıyla son verilmiş oldu.
Nihayet İstanbul'la bazen mülayim, bazen çok şiddetli haberleşmelerde bulundu ve hatta kongrenin
son bulduğu günün ertesi günü (12 Eylül 1919) İstanbul'la ilişkiyi kesti. Heyeti Temsiliye'nin umum
kongre heyeti adına verdiği talimat üzerine bütün vilayetlerin mülkî memurları ve askerî
kumandanları İstanbul'la haberleşmez oldular; yani İstanbul memleket-siz bir hükümet merkezi haline
getirildi.
F. MİLLÎ MÜDAFAA VE İSTANBUL HÜKÜMETİ
MİLLİ HAREKETE KARŞI İSTANBUL HÜKÜMETİ'NİN ALDIĞI
TUTUM VE BUNUN SONUÇLARI
Mustafa Kemal Paşa III. Ordu Müfettişliği ile Erzurum'a gittiği zaman, istanbul Hükümeti'nin başında
hâlâ sadrazam unvanını taşıyan Damat Ferit Paşa bu-
lunuyordu. Mustafa Kemal Paşa'nın yalnız III. Ordu
asken işleriyle yetinmeyip butun memleketin kaderiyle ilgilenmeye başlaması üzerine, onu görevden
almak isteyen hükümet de yine Ferit Paşa hükümetiydi. Mustafa Kemal Paşa padişah ordusundan
istifa ederek Türk milletinin bir ferdi sıfatıyla milletin başına
SONUÇLARI
40
TARİH
geçtiği sıralarda, Ferit Paşa ve etrafındakiler, Sultan Vahdettin ile beraber, Mustafa Kemal'in bu millî
hareketi aleyhine birtakım girişimlerde bulundular. Millete Mustafa Kemal'in bir devlet memuru
olmayıp, devletin emrine muhalif hareket eden bir asi olduğunu aşılamaya çalıştılar. Vilayetlerdeki
askerî ve mülkî memurların Mustafa Kemal'e itaat etmemesi için emirler verdiler. Fakat Türk milleti
ve onun öz evladı olan askerî ve mülkî amir ve memurları, kimin millî çıkarlara hizmet edip, kimin
ihanet etmekte olduğunu pek iyi seçebildiklerinden, aralarından İstanbul'un emirlerine, talimatlarına
kulak asan hemen hiç kimse çıkmadı. Ferit Paşa hükümeti bu suretle de bir sonuç elde edemeyince
yabancı dostlarının tavsiyesiyle Türk milletinin millî bağımsızlık ve hürriyet hareketini arkadan ve içten
vurmak yoluna girdi. Şahsî çıkarlar ihtirası uğrunda milletin hal ve gelecekteki hayat ve mutluluğuna
ihanet edebilecek yaratılışta bulunan Ali Galip adlı bir şahsı, Harput Valisi tayin ederek, Anadolu'nun
Doğu vilayetlerinde gerçek çıkarlarını anlamaktan aciz bazı bedevi kabilelerden toplanacak askerlerle,
meydana gelmekte olan Türk kuvvetine bir baskın yaptırmak istedi. Bazı yabancı subaylarla feodalite
devrinde o dolaylarda hüküm sürmüş olan bazı derebeyi çocukları da yabancıların emriyle Ferit Paşa
hükümeti tarafından bu kabilelere yabancı altını dağıtarak Ali Galip'in işini kolaylaştırmakla
görevlendirilmişlerdi. Doğu Anadolu vilayetlerinin ayrılmasını, merkez ve batı vilayetlerinin anarşi
içinde kalmasını doğurabilecek bu hareketi Osmanlı Padişahı ile Sadrazamı idare ediyorlardı!.. Ali
Galip ve hempaları Malatya civarında toplanarak Sivas'a hareketle toplantı halinde bulunan Millî
Kongre 'yi basıp dağıtmak istiyorlardı. Fakat Mustafa Kemal derhal karşı tedbirler almış ve bu zararlı
hareketi, gelişmesine vakit bırakmayarak dağıtmıştı. Bunun üzerine Ali Galip'le yabancı subayları ve
derebeyizadeler savuşmaktan başka kurtuluş çaresi bulamamışlardır.
Vahdettin ve Damat Ferit'in Türk milletine hainlikleri bu suretle de ortaya çıkınca, Mustafa Kemal
evvela Ferit Paşa kabinesi aleyhine şiddetli hücumlara başladı. Hatta 11 Eylül'de telgraf başında
Dahiliye Nazırı Adil Bey'e aynen şu sözleri söyledi:
"Alçaklar, caniler! Düşmanlarla millet aleyhine haince tertiplerde bulunuyorsunuz. Milletin kudret ve
iradesini takdirden aciz olduğuYENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
41
nuza şüphe etmiyordum; fakat vatana ve millete karşı haince ve bo-ğazlarcasına harekette
bulunacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın! Galip Bey ve hempaları gibi
budalaların ahmakça olan boş vaatlerine kapılarak ve Mister Novil gibi milletimiz ve vatanımız için
zararlı olan yabancılara vicdanınızı satarak yaptığınız alçaklıkların milletçe tatbik olunacak
sorumluluğunu göz önünde tutunuz. Güvendiğiniz şahısların ve kuvvetin sonunu öğrendiğiniz zaman
kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız."
Hain kabine aleyhine, milletin temsilcisi olan "Sivas Kongresi" adına başlayan bu hücum, nihayet
yukarıda söylendiği gibi vilayetlerin İstanbul'la haberleşmesinin kesilmesine vardı (12 Eylül 1919).
İstanbul'la haberleşme kesilir kesilmez "Heyeti Temsiliye" Ferit Pa-şa'mn düşürülmesi ve "Meclisi
Mebusan"ın toplanması için girişimlerde bulunmuştu. Millet Temsilcisi olan Mustafa Kemal bu
girişimlerin her ikisinde yabancılara ve özellikle İngilizlere dayanan İstanbul Hükümeti'ne galip
gelmiştir. 2 Ekim 1919'da Ferit Paşa kabinesi düştü; yerine ayandan Birinci Ferik Rıza Paşa geçti ve
Rıza Paşa kabinesi tarafından Meclisi Me-busan'ın toplanması için hazırlıklara başlandı.
Ali Rıza Paşa kabinesi millî harekete karşı Ferit Pa-
şa gibi açıktan bir düşmanlık cephesi almamakla beraber, ürkek ve çekingen hareket ediyordu. Türk milletinin temsilcisi olan "Sivas Kongresi"nin
esaslarını açıkça kabule yanaşmıyordu. Mustafa Kemal ile yeni kabine arasında anlaşma noktalan
bulmak üzere birçok haberleşme cereyan etti. Bu uzun haberleşmelerden anlaşılıyor ki, iki tarafın
görüşleri uzlaştırılamayacak derecede birbirinden farklıydı. Türk milletine dayanan Mustafa Kemal
milletin iradesini hâkim kılmak, milletin hâkimiyetini sağlamak istiyordu. Rıza Paşa kabinesi ise hâlâ
padişaha ve yabancılara tabi olarak bir nevi kararsızlık içinde bulunuyordu. Yazılı konuşmadan bir
sonuç çıkmayınca, İstanbul Hükümeti, Bahriye Nazırı Salih Paşa'yı, Millet Reisi Mustafa Kemal'le
konuşmak üzere, Amasya'ya gönderdi.
42
TARİH
Amasya görüşmesi üç gün sürdü (20-22 Ekim 1919). istanbul Hüküme-ti'nin bir nazırını gönderip,
"Heyeti Temsiliye" ile görüşmeye girişmesi bu millî oluşumun resmen tanınması demekti. Mustafa
Kemal'le Salih Paşa arasında tarafların imzasıyla resmen yapılan protokoller, bu tanımak durumunu
daha çok doğruladı ve güçlendirdi. Bu görüşme sırasında Salih Paşa İstanbul Hükümeti tarafından
tasvip edilmek şartıyla, Mustafa Kemal'in "Sivas Kong-resi"nce tespit edilen esaslara dayalı tekliflerini
şahsen kabul etti. Kabul edilen hususların en önemlileri şunlardı: 1) Türklerin yaşadığı vilayetlerin
düşmana şu veya bu suretle terk olunmaması ve hiçbir himaye veya mandanın kabul edilmemesi, yani
Türk vatanının bütünlük ve bağımsızlığının korunması; 2) Müslüman olmayan unsurlara Türk
memleketinin siyasî hâkimiyet ve toplumsal dengesini ihlal edecek mahiyette imtiyazlar verilmemesi;
3) "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti"nin hukukî bir oluşum olmak üzere İstanbul
Hükümeti'nce tanınması; 4) Anlaşma Devletleriyle Osmanlı Devleti arasında barışı sağlamak için
yapılacak konferansa "Heyeti Temsiliye" tarafından da uygun bulunan kimselerin gönderilmesi; 5)
Toplanmak üzere bulunan "Osmanlı Meclisi Mebusam"nın İstanbul'da toplanmasının uygun olmadığı.
Salih Paşa, kabul ettiği bu esaslara kabine erkânının da katılmasına çalışacağını, başarılı olamadığı
takdirde kabineden çekileceğini vaat etmişse de vaadini tutmamıştır. Bundan başka İstanbul
Hükümeti ötede beride bazı kimselerin millî hareket aleyhine bazı teşviklerde ve hareketlerde
bulunmalarının önüne de geçmemiştir. Çoğunluğu zayıf ve beceriksiz adamlardan meydana gelen Rıza
Paşa kabinesinde Dahiliye Nazırlığı eden Damat Şerif Paşa, millî harekete karşı düşmanlığını birtakım
hamiyetsiz adamları vali tayin etmek ve İstanbul civarında millî harekete muhalif olmak üzere Türk
olmayanlardan toplanan çetelere yardım etmek suretiyle gösteriyordu. Lakin dış ve iç düşmanların ve
onların müttefiki ve kölesi olan padişahın elbirliğiyle Ali Rıza Paşa kabinesini devirerek açıktan açığa
millî harekete düşman olan Ferit Paşa'yı tekrar iktidar mevkiine getirmek istediklerini de Mustafa
Kemal pekâlâ biliyordu. Çünkü Türk milletinin düşmanları, Ali Rıza Paşa kabinesini ancak Anadolu ve
Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin baskısıyla ve milleti avutup oyalamak için hükümet başına
getirmişlerdi. Bunun içindir ki, Mustafa Kemal, ötekine
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
43
oranla daha az kötü saydığı bu kabinenin bir müddet daha kalmasına taraftardı. Vaatlerini tamamen
yerine getirmemesine rağmen onu, Meclisi Mebusan toplanıp yasama görevini yapıncaya kadar
korumak istiyordu.
MECLİSİ MEBUSAN MESELESİ
Bu sırada gerek Heyeti Temsiliye-, gerek İstanbul Hükümeti Meclisi Mebusan'ın toplanması
meselesiyle çok meşgul oldular. Mustafa Kemal düşman işgali altına alınmış ve daima düşman
gemilerinin toplarıyla tehdit olunabilecek bir şehirde, bir Millet Meclisi'nin toplanıp serbest ve
bağımsız görüşmede bulunabilmesinin mümkün olmadığını söylüyor, yazıyor ve Millet Meclisi'nin iç
vilayetlerden birisinde toplanması gereğini reddolunamayacak kadar kuvvetli delillerle ileri
sürüyordu. Fakat evvelce delegelerinin katıldığı bu görüşe İstanbul Hükümeti yanaşmak istemiyordu;
hatta Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin İstanbul'daki üyelerinden bazıları bile
Mebusan Meclisi'nin İstanbul'da toplanması fikrini savunuyorlardı.
Aşağıda sırası geldikçe anlatılacak olaylar, Mustafa Kemal'in bütün meselelerde olduğu gibi, bunda da
geleceği ne kadar açık ve belirgin gördüğünü ispat edecektir. Fakat İstanbul Hükümeti başında
bulunan ve millî harekete yardım ediyor, hatta dayanıyor gibi görünen nazırlar şöyle dursun, Mustafa
Kemal'in bazı arkadaşları bile durumu kavrayamamışlardı; bundan dolayı Heyeti Temsiliye, Meclisi
Mebusan'ın İstanbul'da toplanmasına kesin muhalefet etmemiş; ancak meclise gelecek üyelerden
"vatanın bütünlüğünü, devlet ve milletin bağımsızlığını sağlamaktan ibaret olan gayeyi korumak ve
savunmak için birleşik ve azimkar bir grup vücuda getirmeyi" amaçlayarak bunu sağlamaya çalışmıştır.
Bu maksadı elde etmek için Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul'a daha yakın bir yere gelip işi
yakından takip etmek istediler ve Sivas'tan, Ankara'ya geldiler (27 Aralık 1919) (Res. 17,18). İşte bu
andan itibaren Heyeti Temsiliye merkezi Ankara oldu. Mustafa Kemal İstanbul'a gidecek Anadolu
mebuslarını ilkönce Ankara'da toplayıp görüşerek onların hareket hatlarını kararlaştırmak ve bu
suretle hem Müdafaai Hukuk'un meclisteki grubunu düzenlemek hem de mebusların güvenlikleriyle
ilgili tedbirleri almak istiyordu. Fakat büyük meselelere, böyle önemli ve nazik zamanlarda devlet
işlerine aklı ermeyen birtakım dar ve kısa düşünceli adamlar, başların44
TARİH
da İstanbul Hükümeti olmak üzere buna da muhalefete kalkıştılar. Genel olarak görülmektedir ki,
öteden beri İstanbul'da siyasetle meşgul kimseler, hükümet adamları, bir türlü siyasetin ancak gerçek
bir kuvvete dayanarak kıymet kazanabileceğini anlayamamışlardır. Sırf teorik hukuk, mantıkî söz veya
düşmana yaranmak ve yalvarmak gibi boş şeylerin bir kıymeti olacağına inanabilmişlerdir. Durumların
gerçek mana ve mahiyetlerini olduğu gibi görebilen dâhinin nasihatlerini olsun, dinleyecek kadar bir
anlayış gösterememişlerdir.
İstanbul'un ileri gelenleri ve taraftarları, Türk vatanının bütünlüğünü, Türk bağımsızlığının
korunmasını hâlâ yabancı kumandanlarının emirlerine itaatle ve fiilî kuvvet gösterip düşmanları
hürmete zorlamaksızın mümkün olacağını sanıyorlardı!.. Bu yanlış düşünceler hakkında Mustafa
Kemal, Bütün Türklerin daima hatırlarından çıkmaması gereken şu vecizeleri Büyük Nutuk'unda
söylemiştir.
"Adalet ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez; millet ve devlet şeref ve
bağımsızlığı temin edilemez. Adalet ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk milleti,
Türkiye'nin müstakbel çocukları, bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdır..."1
İstanbul'un ileri gelenleri bu gerçeği görmemekle beraber, Anadolu halkı, onu, adeta içgüdüsel olarak
mükemmel şekilde anlıyordu.
Hür ve bağımsız görüşmeye uygun olmayan bir muhitte Türk vatanının, Türk milletinin gerçek
çıkarlarını istemeyen veya görmeyen kimselerin idaresi altında açılacak bir mebusan meclisinden,
olumlu sonuçlar çıkamayacağını Mustafa Kemal pekâlâ biliyordu. Bunun için, artık Meclisi Mebusan'a
ciddi bir kıymet vermeksizin, şimdiye kadar olduğu gibi, doğrudan doğruya milletle temasta bulunarak
ve millet kuvvetine dayanarak işinde devam etti; Ankara'da, Ankara halkına ve Ankara'ya gelen
mebuslara uyarılarda bulundu. Bu uyarılar ile sonuçları ileride görülecektir.
SON OSMANLI MECLİSİ MEBUSAN
Mustafa Kemal bu faaliyetlerde iken, İstanbul'da da "Meclisi Mebusan" açıldı (12 Ocak 1919).
l "Nutuk", s.221 (lüks basımı, s.263).
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
45
İstanbul'da düşman kuvvetlerinin tehditleri altında ve yakınında kendini savunabilecek ciddî bir
kuvvet bulunamayan bu son Osmanlı Meclisi Mebusanı (Res. 19) kendi zaaf ve aczini artıracak
hareketlerden de çekinmedi: Meclis'te Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin bir grubunu oluşturmaktan
korkan gafil ve gerçeklerden bihaber adamlar, "Felahı Vatan Grubu" adlı bir teşkilat meydana
getirmeye kalkıştılar.
Bununla millî kuvveti kendinde toplayan "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'ne" bağlı
olmadıklarını göstererek zaaflarını gösterdiler ve düşmanın cesaretini artırdılar. Halbuki siyasî durumu
olduğu gibi görenler için bu sırada yapılabilecek biricik doğru iş Meclis'te, Müdafaai Hukuk'un bir
grubunu kurarak bu grubun ve Meclis'in başkanlığına Mustafa Kemal'i seçmekten ibaretti.
Memleketin asıl temsilcisi olan bu partinin Meclisi Mebusan'daki etkili konumu ve Anadolu'da fiilî bir
kuvvet başında duran ve bütün duruma hâkim bulunan Mustafa Kemal'in tehditkâr mevkii, dış ve iç
düşmanları endişeye düşürerek meclisi kuvvetlendirecek ve görüşme ve icraatlarına bir dereceye
kadar hürriyet ve bağımsızlık verecekti.
Bu doğru ve olumlu strateji, meclis üyelerine tavsiye edildiği halde onlar tarafından uygulanmadı.
Bunun uygulanmaması üzerine artık meclisin ciddi işler göremeyeceğine ve pek çabuk dağılmaya
mahkûm bulunduğuna şüphe olunamazdı. Mustafa Kemal bu akıbeti derhal görmüştü. Onun için
Meclisi Mebusan'ın saldırıya uğrayacağını ve dağıtılacağını bekleyerek evvelden alınacak tedbirleri
hazırlamakla meşgul bulunuyordu.
Ankara'yla gelen mebuslar için, Mustafa Kemal, milletin emel ve maksatlarını kısaca ifade edecek bir
programın ilk müsveddelerini de kaleme almıştı. İstanbul Meclisi'nde bu programa uygun olarak
"Misakı Millî" denilen belge düzenlendi ve meclis tarafından kabul edildi (28 Ocak 1920). Erzurum ve
Sivas Kongreleri esaslarının Meclis kararı olmak üzere "Misakı Millî" suretinde ilanı bu son Osmanlı
Meclisi'nin biricik olumlu işi olarak kabul edilebilir.'
l Misakı Milli'nin metni şudur:
"Aşağıda imzaları olan Osmanlı Meclisi Mebusan üyeleri, devlet bağımsızlığının ve millet geleceğinin,
haklı ve devamlı bir barışa kavuşmak için gösterebileceği fedakârlı46
TARİH
Meclisi Mebusan'ın dayanaksız, kuvvetsiz ve ciddi teşkilattan mahrum olduğunu gören düşmanlar, bu
meclisi toplayan ve ona dayanmak isteyen Osmanlı Hükümeti'nin kıymetsizliğini anlayarak, derhal
onu tehdide başladılar: Meclis'in açılmasından birkaç gün sonra İngiltere, İtalya ve Fransa temsilcileri,
Osmanlı Hükümeti'ne ültimatomlu bir nota vererek, millî harekete taraftar sandıkları Harbiye Nazırı
ile Erkânıharbiye Reisi'nin kabineden çekilmesini talep ettiler. Bunlar da çekilmekten başka çare ve
tedbir bulmadılar. Devletin bağımsızlığını ihlal eden bu tehdide baş eğmemeleri için
ğın azami haddini içine alan aşağıdaki esaslara tamamen riayetle temininin mümkün olduğunu ve
belirtilen esaslar dışında kalıcı bir Osmanlı saltanat ve toplumunun varlığının devamının mümkün
olmadığını kabul ve tasdik etmişlerdir.
Madde 1. Osmanlı Devleti'nin yalnızca Arap çoğunluğun yaşayıp 30 Teşrinievel 1918 [30 Ekim 1918]
tarihli Ateşkes'in imzalandığı sırada düşman orduların işgali altında kalan kısımlarının kaderi, halkın
serbestçe beyan edecekleri oylara uygun olarak tayin edilmek lazım geleceğinden, belirtilen Ateşkes
hattı dahilinde dinen, ırkan ve aslen birleşmiş, birbirine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla
dolu ve ırkî ve toplumsal haklarıyla çevre şartlarına tamamıyla riayetkar Osmanlı-İslam çoğunluğunun
yaşadığı kısımların tamamı, hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayrılma kabul etmez bir bütündür.
Madde 2. Halkı ilk serbest kaldıkları zamanda halk oylarıyla anavatana katılmış olan Elviyei Selase için
icabında tekrar serbestçe halk oyuna müracaat edilmesini kabul ederiz.
Madde 3. Türkiye barışına bağlanan Batı Trakya hukukî vaziyetinin tespiti de sakinlerinin tam bir
hürriyetle beyan edecekleri oylara tabi olarak vaki olmalıdır. Madde 4. İslam hilafetinin merkezi ve
saltanatı seniyenin payitahtı ve Osmanlı hükümet merkezi olan İstanbul şehriyle Marmara Denizi'nin
emniyeti her türlü halelden korunmuş olmalıdır. Bu esas saklı kalmak şartıyla Akdeniz ve Karadeniz
boğazlarının dünya ticaret ve nakliyatına açılması hakkında bizimle diğer bütün alakadar devletlerin
birlikte verecekleri karar geçerlidir.
Madde 5. Anlaşma devletleriyle düşmanları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esasları
dairesinde azınlıkların haklan, civar memleketlerdeki Müslüman halkın da aynı haklardan
yararlanmaları arzusuyla tarafımızdan teyit ve temin edilecektir. Madde 6. Millî ve iktisadî
gelişmelerimiz imkân dairesine girmek ve daha çağdaş bir düzenli idare şeklinde işleri çevirmeyi
başarabilmek için her devlet gibi bizim de gelişme vasıtalarımızın temininde tam bağımsızlık ve
serbestiye kavuşmamız, hayatımızın ve sürekliliğimizin esas temelidir.
Bu sebeple siyasî, adlî, malî vesair gelişmelerimize mani kayıtlara muhalifiz. Tahakkuk edecek
borçlarımızın ödenme şartları da bu esaslara aykırı olmayacaktır. 28 Ocak 1336(1920)."
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
47
Harbiye Nazın'na, Sadrazam'a Mustafa Kemal tarafından tavsiyelerde bulunuldu. Lakin İstanbul'da
bulunan Müdafaai Hukuk mensupları bile, yabancı temsilcilerinin haklıymış gibi görünen
propagandalarına inanacak kadar safdillik gösteriyorlardı. Bu safdillik ve bütün muhitin ürkekliği bu
tavsiyelerden yararlanmaya engel oluşturmuştu.
Harbiye Nazırı'nın ve Erkânıharbiye Reisi'nin fuzulî bir müdahaleyle düşürülmesinden sonra Meclis
Reisi yabancılar tarafından tutuklandı ve Meclis'te serbest görüşmenin imkânsızlığı pek çabuk
meydana çıktı. Bazı mebusların yine yabancılar tarafından tutuklanacağı da duyuldu. Buna rağmen
hâlâ hükümet kendi kuvvetine dayanarak değil, düşmanlara yaranmakla bir şey kazanabileceği
sanısını gafil gafil taşıyıp duruyordu; Mustafa Kemal'in mektup ve telgrafnamelerindeki uyarıcı
tavsiyelerini dinlemiyordu.
Şubat (1920) sonlarına doğru, Yunanlılar, İzmir'e yeni asker yollayarak cepheyi kuvvetlendirdiler ve
aynı zamanda Anlaşma Devletleri İstanbul Hükümeti'ne bir nota vererek Yunanlılar karşısında
bulunan "Kuvayı Milliye" cephesinin üç kilometre geri alınmasını talep ettiler.
Anlaşma Devletlerinin siyaseti, gittikçe açıklık kazanıyordu. İstanbul'da Meclisi Mebusan'ı toplayıp
padişah hükümetini o Meclis'e dayandırarak, bütün memlekete hâkim ve etkili bir hale getirmek;
Müdafaai Hukuk Cemiye ti'nin nüfuz ve otoritesini kırmak ve bu suretle her istediklerini bu kanaldan
külfetsizce yaptırmak.
Fakat Anlaşma Devletleri bu planlarında Mustafa Kemal'in deha ve kudretini iyice
hesaplayamamışlardı... Mustafa Kemal'in gerçek durumu görerek bu oyuna gelmemesi üzerine,
Anlaşma Devletleri yine maddî kuvvete başvurdular, destekledikleri Yunanlıları İzmir dolaylarında
daha içerilere saldırttılar.
Ali Rıza Paşa kabinesi, millet temsilcisi Mustafa Kemal'e samimî bir şekilde yanaşmamış ve yabancı
düşmanlara yaranabilmek siyasetinden yalnız zararlı meyveler toplamış olduğundan dayanaklarını
tamamen kaybetmişti; istifa edip çekildi (3 Mart 1920). Yerine gelen Salih Paşa kabinesi, Ferit Paşa'ya
yol açmak üzere bir köprü hizmetini gördü.
48
TARİH
İSTANBUL'UN MUTEFİKLER TARAFINDAN İŞGALİ
Artık yabancı düşmanlarla onlara sadık ve itaatkâr padişah, elbirliğiyle, Türk milleti aleyhine şiddetli
tedbirler almaya karar vermişlerdi. İngilizler, 9 Mart'ta İstanbul'un Türk Ocağı merkezini bastılar; 16
Mart'ta İstanbul limanına büyük zırhlılarını sokup bir miktar asker daha çıkararak hükümet dairelerini
işgal ettiler (Res. 20-22). Müteffikler adına yapılan bu işgal sırasında Şehzadebaşı Karakolu'nu ansızın
basarak içindeki Türk erlerini şehit ettiler... Bütün bu olayları Manastırlı Hamdi Efendi adlı hamiyetli
ve cesur bir Türk telgrafçısı doğrudan doğruya Mustafa Kemal'e bildirdi... Bu kahraman telgrafçının
haberleri adeta batmakta olan bir gemiden son dakikada alman haberler gibi birdenbire kesildi. Onun
telgraf çektiği İstanbul merkezi de işgal edilmiş demekti.'
Kısacası, 16 Mart 1920'de, Müttefikler adına, çoğu İngiliz olmak üzere, Müttefiklerin ve hatta
Yunanlıların, deniz ve kara kuvvetleri tarafından istanbul resmen işgal edildi. Gerçi bu resmi işgalden
önce, Mondros Ateşkesi'nin (30 Ekim 1918) ardından İstanbul fiilen Anlaşma Devletlerinin askerî işgali
altına girmişti. Fakat 16 Mart'ta, Anlaşma Devletleri adına ilan edilen resmî işgal, devletlerarası hukuk
açısından yeni bir dıırufn ortaya çıkarıyordu. Anlaşma Devletleri adına İşgal Ordusu Kumandanı İngiliz
ferik generallerinden Vilson'un (Wilson), 16 Mart tarihiyle yayımladığı iki adet beyanname ile
İstanbul'da sıkıyönetim ilan olunduğu ve Vilson'un "emirlerine muhalif veya genel asayişin ihlalini
doğuracak veya düşmanlarına yardım edebilir bir harekette veya hareket girişiminde bulunursa divanı
harp tarafından yargılanacak ve idam veya diğer bir ceza ile hükmedilecektir"2 deniliyordu.
Bu yeni duruma göre, işgal ordusunun divanı harbi gerek İstanbul'da, gerekse İstanbul'a bağlı ve
itaatkâr olmayı kabul eden her yerde, herkesi siyasî sebeplerden dolayı yargılamak hakkım kendine
almış oluyordu; bu suretle Anadolu ve Rumeli vilayetlerinden İstanbul'a itaati kabul etmiş olanlarında,
millî müdafaa hareketine katılan kimselerin, "İngilizlerin emirlerine muhalif hareket ettikleri, genel
asayişi ihlal ettikleri" gerekçe1 Bu heyecanlı haberleşmeyi, talebe mutlaka Büyük Nutuk'tan okumalıdır: s.259-260 (lüks hasımı,
s.306-308) (Ek II).
2 Beyannamenin metni aynen alınmış olduğundan, cümle düşüklükleri düzeltilmemiştir.
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
49
siyle, İstanbul'da kurulan İngiliz Divanı Harbi Örfisi'ne getirilip yargılanarak cezalandırılmalarına imkân
doğuyordu.
Bundan başka, Anlaşma Devletleri işgal beyannamesinde, "işgal geçicidir" denilmekle beraber, işgal
müddeti sınırlanmış ve belirlenmiş değildi. Ver-say Antlaşması'nda, Anlaşma Devletlerinin Almanya'yı
işgal altında bulundurabilecekleri zaman, belirlenip sınırlanmış olmasına rağmen, Almanya
arazisinden çekilmeleri için birçok görüşme ve tartışmalar gerekmişti. İşgal müddetinin belirli
olmaması, şu veya bu vesileyle işgalin uzatılmasına hukukî imkân verebilecekti. İngilizlerin Mısır'daki
geçici işgal meselesi, bu imkâna çok inandırıcı bir örnek oluşturuyordu. Bu açıdan 16 Mart işgal
beyannameleri, Mondros Ateşkesi hükümlerini şiddetlendirir bir mahiyetteydi.
MECLİSİ MEBUSAN'IN DAĞILMASI
İstanbul'un işgali günü Meclisi Mebusan'a giren bir
İngiliz müfrezesi bazı mebusları tutuklarken^ tutuklanmayanlar da o şartlar içinde bir iş görmenin
mümkün olamayacağım nihayet anlayabilerek dağılmışlar ve bunlardan
bir kısmı İstanbul'dan kaçarak Ankara yolunu tutmuşlardı.
İşte Osmanlı İmparatorluğu'nun son Mebusan Meclisi bu şekilde dağılmıştır (16 Mart 1920).
G. YENİ TÜRK DEVLETİNİN ANKARA'DA TEMELLEŞMESİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
Mustafa Kemal, daha Anadolu'ya gitmeden önce durumu pek doğru, pek iyi takdir ve tayin ederek
millî hâkimiyete dayalı, kayıtsız ve şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktan başka Türkler için kurtuluş
çaresi olmadığına karar vemıiş bulunuyordu ve bunun da sözle, hak iddia etmekle, merhamet
dilenmekle, siyaset diye düşmanlara güleryüz göstermek ve onlara göz yummakla elde edilmeyip fiilî
bir kuvvete dayanarak "kahramanlık göstermekle", feda1 İngilizler tarafından tutuklanan mebusların çoğu Malta'ya sürülmüşlerdir. Bunlardan bazılarına,
örneğin Rauf Bey'e. Mustafa Kemal tarafından, işin gerçekleşmesinden evvel haber verilerek
Ankara'ya gelmeleri tavsiye edilmişse de. bu tavsiyeden yararlanmamışlardır.
50
TARİH
kârca direnmekle mümkün olacağına da kesin kanaati vardı. Siyasî geçinenler arasında bu realist
görüşü kendiliğinden idrak edenlerin bulunması şöyle dursun, Mustafa Kemal'in tavsiye ve
uyarılarından sonra dahi bu görüşü be-nimseyebilenler pek azdı.
Mustafa Kemal, bu esas kanaatini gerçekleştirmek için anavatanın saldırıya uğramış kısımlarında
savunma tertibatını bir merkeze bağlayarak düzenlemeye çalıştığı gibi, memleketin belli başlı
kumandanlarını ve idare memurlarını da yine bir merkeze bağlayarak Bağımsız Türk Devletini
kurmaya uğraşıyordu. Bu iki cepheli faaliyetinde maksadını pek iyi anlayan yabancı düşmanlarla,
onlara uyan padişah mensupları tarafından birçok zorluklara ve engellere uğruyordu. Hatta Mustafa
Kemal'in millî ve vatanî mücadelesine katılan arkadaşlarından bile Reis'in fikir ve gayelerini hakkıyla
kavrayamamak yüzünden, ayrıca zorluk çıkaranlar da oluyordu.
Mustafa Kemal Osmanlı Meclisi Mebusanı'nın toplanması'nı amaca ulaşmakta bir aşama olabileceği
ümidiyle teşvik etmişti. Yukarıda açıklandığı üzere Mustafa Kemal, Meclis'in İç Anadolu şehirlerinden
birinde; yani düşmanın kolay tehdit edemeyeceği, tehdidi halinde de milletçe korunması mümkün
olacak bir mevkide toplanmasını istiyordu. Bu suretle Meclis milletin fikir ve emellerini bağımsız ve
hür bir şekilde temsil edebilir, görüşme ve tartışmalarında serbest bulunabilirdi. Mustafa Kemal'in bu
çok esaslı fikrine rağmen, Meclis'in İstanbul'da toplanması kararlaştırılın-ca artık bu Meclis'ten bir iş
beklenemeyeceğine ve Meclis'in pek az devam edebilip zorla dağıtılacağına, hatta bazı mebusların
tutuklanacağına dahi kanaat getirmişti. Hele Meclis'i idareye kalkışan bazı az bilgili, hafif akıllı, zayıf
düşünceli kimseler tarafından, yabancılarla saray etkisi altında işlenen hatalar sürdükçe bu kanaat
daha çok doğrulanıyordu. Mebusların pek kısa bir zamanda baskı ve tehdide maruz kalacağını bu
suretle evvelden kestiren Mustafa Kemal, gerçekleşeceğini kesin gördüğü bu hale çare olmak üzere
tedbirler almaya başlamıştı. Bunların esası, Orta Anadolu'da maddî ve manevî kuvveti bir araya
toplamak, düşmanın Anadolu'daki kuvvetlerini eksiltmek ve saldırısını güçleştirmek için bazı yollarda
engeller yaratmak1 ve tutuklanacak millet temsilcilerine karşılık rehine olmak
Eskişehir ve Afyon Karahisarı'ndaki yabancı kıtaları silahtan arındırılmış, Geyve, Ulukışla civarlarında
demiryolu hatları tahrip ettirilmişti.
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
51
üzere Anadolu'daki bazı yabancı subaylarım tutuklattır maktı. Orta Anadolu'da maddî ve manevî
kuvvetleri bir araya toplamak için, Mustafa Kemal'in verdiği en önemli karar Ankara'da olağanüstü
yetkilere sahip bir millet meclisi toplayıp millî hâkimiyeti, o bağımsız ve hür mecliste ortaya
çıkarmaktı. O gün ve gelecek için son derece önemli olan bu kararını Mustafa Kemal 19 Mart 1920'de
yani İstanbul işgal edilip son Osmanlı Meclisi'nin dağıtılmasından üç gün sonra bütün vilayetlere ve
kolordu kumandanlıklarına bildirdi.1
Bu emirde olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara'da toplanması ve dağılmış Meclisi
Mebusan'dan Ankara'ya gelebileceklerin de bu meclise katılması zorunluluğundan bahsedilerek yeni
seçimlere başlanması bildiriliyordu.
Seçimlerin yapılması için gereken talimat da bu emirde yazılıydı; mebusların 15 gün zarfında
Ankara'da toplanabilmelerinin sağlanması bu talimatla isteniyordu.
Talimat gereğince memleketin her tarafında, sürat ve ciddiyetle seçim yapıldı ve memleketin bütün
seçim dairelerinden seçilen mebuslar Ankara'ya geldiler. Bu suretle kurulan meclis, bütün milletin,
bütün memleketin gerçek temsilcisi oldu ve buna "Türkiye Büyük Millet Meclisi" adı verildi.
Büyük Millet Meclisi, 1920 Nisan'mın 23. günü Ankara'da açıldı (Res. 23-25).
Mustafa Kemal'in Meclis'te ilk söylediği program nutukta memleket ve milletin durumu gayet etkili
bir bakışla tahlil edilmiş ve takip edilecek yol da açık ve kesin olarak çizilmişti.
Mustafa Kemal sözlerinin başında şu büyük gerçeği ifade ediyordu: "Hayat demek mücadele,
çarpışma demektir. Hayatta başarı mutlaka mücadelede başarıyla mümkündür. Bu da manen ve
maddeten kuvvete, kudrete dayanan bir durumdur"; sonra eski Türk ve İslam
ı Mustafa Kemal bu meclisin bir kurucu meclis, yani rejimi değiştirmeye yetkili bir meclis olması
lüzumunu daha o zaman zihninde kararlaştırmış ve yazdığı cümlenin ilk müsveddesinde bu tabiri de
kullanmıştı. Fakat cümlenin kesin yazılışında halkın alışmadığı bir tabir olduğu için. "olağanüstü
yetkiye sahip bir Meclis" denilmesi tercih edilmiştir. (Hatta Mustafa Kemal, o zaman gönderilecek
mebusların seçilmesinde dikkate alınmak üzere bu meclisin mahiyet ve yetkilerinin ne olacağını
telgrafla soran bazı kişilere verdiği cevaplarda bunun bir kurucu meclis olacağını, fakat bu tabiri
şimdiden kullanmanın uygun görülmediğini yazmıştır.)
f
52
TARİH
devletlerinin tarih ve siyasetlerini ustaca tahlil edip eleştirerek "bizim açık ve uygulanabilir
gördüğümüz siyasî meslek millî siyasettir" diyordu. Millî siyaseti de şöyle tarif ediyordu: "Millî
sınırlarımız içinde her şeyden evvel kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve
memleketin gerçek mutluluk ve bayındırlığına çalışmak... Rasgele uzak emeller peşinde milleti
uğraştırıp zarara sokmamak. Medenî dünyadan medenî ve insanî muamele ve gelişmiş dostluk
beklemek."
"TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ
Büyük Millet Meclisi'nin ilk işi hükümet kurmak meselesi oldu. Bu mesele son derece nazikti. Bir Osmanii saltanatı, bir İslam Halifeliği, hayal bile olsa henüz vardı. Hatta aydın sayılan bir kısım kimseler
arasında bile padişahın mazeretli konumda bulunduğu sanısında olanlar yok değildi. Bu açıdan
hükümet kurmak teklifini çok ihtiyatla yürütmek gerekiyordu. Bununla beraber Mustafa Kemal'in
iktidar ve itibarı bu meselenin de olumlu bir şekilde halline yetti. Mustafa Kemal'in bir önergesi
üzerine kısa bir tartışmadan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi şu esasları kabul etti:
1) Hükümet kurulması zorunludur;
2) Geçici kaydıyla bir hükümet reisi tanımak veya padişah kaymakamı ortaya çıkarmak uygun değildir;
3) Meclis'te yoğunlaşmış olan millî iradeyi bilfiil vatanın kaderine hâkim tanımak esas ilkedir. Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin üstünde bir kuvvet mevcut değildir;
4) Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır. Meclis'ten
ayrılacak bir heyet Meclis'e vekil olarak hükümet işlerini görür. Meclis reisi bu heyetin de reisidir.
Hatıra: Padişah ve halife, altında bulunduğu baskıdan kurtulduğu zaman, Meclis'in düzenleyeceği
kanunî esaslar dairesinde vaziyetini alır.
Bu esasları ifade eden önerge hukukî ve siyasî açılardan dahiyane bir eserdir; hele en sonuna eklenen
o küçük muhtıra fevkalade önemlidir; bu muhtıra hâlâ padişahın ve padişahlığın mahiyetini
anlayamayanları bir taraftan tatmin eder gibi görünmekle beraber, gerçekte padişahın ve padişahlığın
tamamen Millet Meclisi irade ve emrine tabi olacağını kesin olarak ifade ediyordu; bu önergeyi kabul
etmekle "Kurucu Meclis" olduğunu tespit ve ilan etmiş
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
53
demek olan Büyük Millet Meclisi, bu muhtırayla Osmanlı Devleti teşkilatının en esaslı ilkelerini
değiştirmek hak ve yetkilerine de sahip bir Kurucu Meclis olduğunu daha açık söylemiş oluyordu.
Bu önergenin kabulü üzerine artık yeni Türk devleti, milletin temsilcisi olan Meclis tarafından
onaylanmış ve kabul edilmiş demekti. Önergenin içerdiği esaslara göre kurulan devlet mutlak olarak
millî hâkimiyet esasına dayalı bir devlet, yani "cumhuriyet" demekti. Bu kelime telaffuz olun-mamakla
beraber, hukuken ve fiilen cumhuriyet kurulmuş oluyordu. Önergenin içeriğine göre bu yeni Türk
devleti "kuvvetler birliği" (yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin ayrılığı varsayımını doğru
görmeyip, bütün devlet kuvvetlerinin esasta birliğini kabul) teorisine göre kuruluyordu. Bütün
hâkimiyet ve iktidar Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde toplanıyordu. Bu meclis yürütme görevini yerine
getirmek için kendisine karşı sorumlu olacak birkaç vekil ayıracaktı. Meclisin ve Vekiller Heyeti'nin
başkanlığında aynı kişi bulunacaktı.
Yeni Türkiye Devleti'nin kurulmasıyla sonuçlanan bu önemli mesele halledilir edilmez Mustafa Kemal,
Meclis ve Hükümet başkanlığına seçildi (24/25 Nisan 1920) (Res. 26).
Bu seçimle Mustafa Kemal yalnız Meclis ve Hükümet'in değil, devletin yani Cumhuriyet'in de
başkanlığına seçilmiş oluyordu. 2 Mayıs'ta çıkan bir kanunla Erkânıharbiyei Umumiye işleri de dahil
olmak üzere 11 vekilden meydana gelen "İcra Vekilleri Heyeti" kurularak faaliyete başladı. Millî
Müdafaa Vekaleti'ne Fevzi Paşa (Res. 27),' Erkânıharbiye
ı Fevzi Paşa - Yeni Türk Devletinin ilk iki mareşalinden birisi olan ve Yunan saldırısına karşı gerçekleşen
savaşların hepsinde Türk Ordusunun Erkânıharbiye Reisliğini büyük bir iktidar ve yetkiyle yapan ve
bugün de Büyük Erkânıharbiye Reisi olan Fevzi Paşa, 1876'da İstanbul'da doğmuştur. Babası Topçu
Miralayı Çaknıakoğullarından Ali Bey'dir. İlköğrenimini Rumelikavağı mahalle mektebinde
tamamladıktan sonra Soğuk-çeşme Rüştiyesi'ni, sonra Kuleli İdadisi'ni ve Pangaltı Harbiye Mektebi'ni
bitirerek 1895'te mülazim oldu; Harbiye Mektebi'nde başarısından dolayı Erkânıharbiye sınıflarına
ayrıldı; 1898'de Erkhanıharbiye sınıflarını da tamamlayrak, Erkânıharbiye yüzba-şılığıyla mektepten
çıktı.
İstanbul'da "Erkânıharbiyei Umumiye" 4, Şubesi'nde başlayan askerî hizmetlerini, başta Osmanlı
Avrupası'nın batı kısmında, Sırp ve Arnavutların yaşadığı bölgelerde pek parlak yerine getirdiğinden,
dokuz senede miralaylığa terfi olunmuştu. Miralay Kavaklı Fev:i Bey, 1908 senesinde Sırp, Avusturya
ve Karadağ sınırları arasındaki Yenipazar
54
TARİH
Riyaseti'ne ismet Bey (Res. 28) seçilmiştir. Artık Türk milletinin kurmaya giriştiği yeni devletin
temelleri çok sağlam olarak atılmıştı. Bu yeni devsancağmda Taşlıca Mutasarrıf ve Kumandanlığıyla beraber, Nizamiye 35. Fırka'ya kumanda ediyordu;
o sıralarda bu mevki büyük bir siyasî ve askerî öneme sahipti. 1908 Devriminin ardından, Fevzi Bey,
yine o dolaylarda askerî ve mülkî görevlerini yapmaya devam etti; Taşlıca mutasarrıflığı üzerinde
kalmak üzere Mürettep Kosova Kolordusu karargâhında ve bir müddet sonra bu kolordunun
Erkânıharbiye Reisliğinde bulundu (1910). İtalyanların Trablus'a saldırısı üzerine Adriyatik Denizi
tarafından Rumeli'ye asker ihraç etmeleri ihtimaline karşı oluşturulan Batı Kolordusu Erkânıharbiye
Riyasetine tayin olundu.
Balkan Harbi seferberliği başlangıcında (Eylül 1912) Vardar Ordusu Erkânıharbiyesi Harekât Şubesi
Müdürlüğünde bulunarak; Balkan Harbi bittikten sonra, Anadolu'da, Ankara Fırkası Kumandanlığıyla
görevlendirildi; üç ay sonra merkezi yine Ankara'da bulunan 5. Kolordu Kumandanlığına geçirildi.
Beşinci Kolordu Kumandanı iken rütbesi de mirlivalığa terfi olundu (Mart 1914).
Büyük Harp başladıktan sonra, Mirliva Fevzi Paşa, kolurdusuyla Çanakkale savunmasına katılmış ve
Anafartalar Savaşı'nın nihayetinde, tahliyeden biraz evvel bir ay kadar Anafartalar Grubu
Kumandanlığı vekâletinde bulunmuştur (Aralık 1915). Oradan yine 5. Kolordu Kumandanlığına geçmiş
ve 1916 senesi Eylülünde, Kafkas cephesinde bulunan 2. Kafkas Kolordusu Kumandanlığına, bir sene
sonra da aynı cephede savaşan II. Ordu Kumandanlığına tayin edilmiştir (Temmuz 1917).
O sıralarda Suriye'nin durumu önem kazanıyordu. Galiçya'dan dönen askerlerden, Suriye'de VII. Ordu
kurulmuştu; Mirliva Fevzi Paşa II. Ordu'dan alınıp bu VII. Ordu'nun başına geçirildi ve Suriye'deki
hizmetlerine mükâfat olarak ferikliğe terfi edildi (28 Temmuz 1918).
Ateşkes'ten sonra, bir müddet Erkânıharbiye Reisliği (1918 sonları ve 1919 başları) ve bir müddet de
Harbiye Nazırlığı (1920 başlan) yaptı. Bu makamlarda bulunduğu sırada, Anadolu'ya levazım ve
teçhizat şevkiyle ve diğer suretlerle millî savunmaya önemli hizmetlerde bulundu. Türk millî hareketi
aleyhine şiddetli bir tutum almak için tekrar iktidara getirilen Ferit Paşa kabinesinin kurulmasından
evvel Harbiye Nezareti'nden çekildi ve artık millî görevin ancak Anadolu'da yapılabileceği kanaatiyle 8
Nisan I920'de Anadolu'ya geçti.
Millet Temsilcisi Mustafa Kemal ve Büyük Millet Meclisi, Ferik Fevzi Paşa'nın askerî iktidarını, millî
hizmetlerini tamamıyla takdir etmekte olduklarından, adı geçen komutan Ankara'ya gelince, Büyük
Millet Meclisi tarafından Millî Müdafaa Vekilliğine ve Vekiller Heyeti Reisliğine seçildi (3 Mayıs 1920).
İkinci İnönü zaferi üzerine Ferik Fevzi Paşa'ya Büyük Millet Meclisi Birinci Ferik rütbesini verdi (3 Nisan
1921). Sakarya Savaşı'ndan bir müddet evvel Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi tarafından
Başkumandan seçilmesinin ardından, İsmet Paşa Batı Cephesi Kumandanlığına tayin olunmuş ve
Erkânıharbiye Reis Vekilliğine Fevzi Paşa getirilmişti (5 Ağustos 1921);
YENİ TÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU
let başlarda "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti" adını aldı.
55
21 Temmuz 1922'ye kadar Erkânıharbiye Vekilliğinde ve Vekiller Heyeti Reisliğinde kaldı. Sakarya
zaferi üzerine, Büyük Millet Meclisi, Erkânıharbiye Vekili Fevzi Paşa'ya bir takdirname verdi (29 Eylül
1921); ve büyük zaferin ardından da, bu zaferin hazırlanmasındaki hizmetlerini takdiren kendisine
mareşallik rütbesini verdi. Toplumsal ve askerî ilimlerde derin bir bilgi sahibi olduğu gibi fazilet ve
çalışkanlığıyla da örnek olan Müşür Fevzi Paşa, o zamandan beri, aralıksız olarak Türk Ordusunun
Erkânıharbiye Reisliğinde bulunmakta ve Türk ordusuna, Türk milletine büyük hizmetler yapmaktadır.
II. İSTİKLAL HARBÎ
İSTİKLAL HARBİNİN MAHİYETİ
İstiklal Harbi'ni, yalnız askerî ve siyasî bir savaş
saymamalıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nün yıkıl-makta olduğunu gören Türk milleti, her yönden
bağımsız bir devlet ve toplum kurmaya çalıştı. Mustafa Kemal'in idaresi altında, birçok cepheden
saldırı ve savunmayı gerektiren işte bu çabaların toplamı İstiklal Harbi'ni oluşturur.
İstiklal Harbi'nin gayelerinden birkaçı bugün gerçekleşmiş olduğundan kolaylıkla tespit edilebilir:
1) Osmanh saltanatı yıkılırken ve yerine Türk milleti yeni ve bağımsız bir devlet kurarken, Türk
vatanını yabancı istilacılardan kurtarmak; 2) Osmanlı saltanatının zayıfladığı zaman büsbütün
belirginleşmiş olan iktisadî ve adlî bağımsızlıktan yoksunluğunu, Yeni Türk Devleti'ne bulaştırmamak;
3) Osmanlı saltanatını yıkıma sürüklemiş olan ferdî idare usulünü (despotik veya meşrutî
hükümdarlık) kaldırmak; 4) Zamanımız devlet ve cemaat idaresinde başarısızlığı olgularla sabit olmuş
olan dinî esas ve kanunları, yalnız fertle Tanrı arasındaki ilişkilerle sınırlayarak, medenî, toplumsal ve
siyasî kanunları ve müesseseleri, Türk milletinin ihtiyaçlarına ve zamanımız hukuk ve siyaset
teorilerine göre yenileştirmek ve bu suretle yeni Türk devlet ve cemaatini laik prensiplere
dayandırmak; 5) Laik bir devlet ve cemaatte yeri kalmayan ve esasen pratik bir faydası olmak şöyle
dursun, zararları dokunmuş olan hilafet müessesesi'ni ortadan kaldırmak; 6) 16. ve 17. asırlarda
ilerleme ve gelişmesi durgunlaşarak, ortaçağın feodal ve el sanayii medenî seviyesinde kalmış olan
Doğu medeniyetinden, açıklıkla Batı medeniyetine geçİSTİKLAL HARBİ
57
mek; 7) Ortaçağ medeniyetinde önemli bir yer tutan boş inanca dayanan gelenek ve müesseseleri
yıkmak... İşte bu önemli hedeflere varılabilir-se Türk milleti,
a) Umumi Harp'teki üstünlük ve galibiyetlerinden yararlanarak kendisini mahvetmek isteyen dış
düşmanlarına ve onların yamaklarına karşı toprak bütünlüğünü sağlayacak;
b) Asırlarca kendini kötü idare ederek ve sömürerek yıkılışını hazırlayan saltanat ve hilafet sistemine
son verecek;
c) İktisadî hayatını birçok bağla bağlayarak, refah ve mutluluğunu kemiren kapitülasyonlardan ve
bunlara dayanan malî müesseselerden kurtulacak;
d) Doğu'nun bu dünya ve öteki dünya anlayışı ile feodal toplumsal teşkilatını bertaraf ederek hürriyet
ve bağımsızlığını kazanmış olacaktı.
Kısacası İstiklal Harbi, Doğu'nun dinî, toplumsal ve siyasî despotlu-ğııyla Batı devletlerinin siyasî ve
iktisadî tahakkümünden masun, yeni ve tam bağımsız bir Türk devleti kurmak için girişilen çok cepheli
millî savaşımın, ikinci bir tabirle "kurtuluş hareketinin" toplamıdır.
Laik millî mücadelenin ilk görevi, doğal olarak, Anavatan'ı çiğneyen yabancı düşmanları kahredip millî
sınırlar dışına atmak ve milletin savunma arzu ve ifadesini baltalayarak vatana ihanet eden padişah ve
hükümetini cezalandırmak suretiyle millî birliği korumak olacaktı. Bu açıdan dış ve iç düşmanlarla beş
sene kadar süren uzun bir savaş, kurtuluş hareketinin ilk safhasını oluşturur. Özel anlamıyla "İstiklal
Harbi" adı işte bu savaşa verilmiştir.
İSTİKLAL HARBİNİN ASKERİ VE SİYASİ CEPHELERİ
- İstiklal Harbi'nin askerî ve siyasî cepheleri vardır: Tür-kiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanmasından
önce ve toplanıp hükümet kurmasından sonra, Millet Temsilcisi olan Mustafa Kemal, bir taraftan
memleketi her yönden işgal etmiş olan düşmanlara karşı savunmayı hazırlarken diğer taraftan da Yeni
Türk Devleti'nin çeşitli devletlerle siyasî ilişkilerini düzenlemeye çalışmıştır.
İstiklal Harbi'nin askerî cepheleri, batıda Yunanlılara, güneyde Fransızlara, doğuda Ermenilere karşı
oluşmuştur. Bunlardan başka padişah hû58
TARİH
kümeti, kandırdığı bazı vatandaşlardan devşirdiği çetelerle, memleketin çeşitli yerlerinde ve
düşmanlara karşı alınan cephelerin arkasında millî savunmayı tehlikeye koymuştu; bunlarla da
vuruşulması gerekti. Bu çeşitli askerî cephelerden en önemlisi, Anlaşma Devletlerine dayanarak İzmir
ve dolaylarını istila eden Yunanlılara karşı tutulan cephe olmuştur.
Bu askerî cephelerde, savaşı başarıyla idare ederek kesin galibiyetle sona erdirmek için, Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin ve hükümetinin reisi olan Mustafa Kemal, İstiklal Harbi'nin siyasî, daha açık bir
ifadeyle diplomatik cephesine de çok önem vermiştir.
Müttefiklerin, Doğu'nun ve özellikle Osmanlı Devleti'nin paylaşılması hakkındaki görüşleri aynı değildi.
Bazı devletler, Yunanistan'ın İzmir ve dolaylarını almasını, İngiltere'nin Osmanlı Devleti üzerinde
diğerlerinden fazla nüfuz kazanarak Osmanlı Devleti parçalarından en önemlilerini eline geçirmesini
çekemi-yorlardı.
Fakat Anlaşma Devletleri arasındaki bu görüş ayrılıkları, daima Avrupa ve Alman meseleleriyle
birleşerek birtakım pazarlık zeminleri olmuştur.
Bu açıdan Müttefikler, Osmanlı Devleti ve Ankara'daki millî hükümetle ilişkilerinde ve konferanslarda
resmen ve daima birleşik bir cephe halinde hareket etmişlerdir.
İttifakları devam eden İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan başka, Türk işleriyle alakadar iki devlet daha
vardı: Rus Sovyetli Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, Kuzey Amerika Birleşik Devletleri. Bu iki devletin,
Yeni Türk Devleti'ne karşı aldıkları siyasî cepheler, ötekilerden büsbütün farklıydı.
Yeni Türk Devleti'nin kuzey komşusu olan Rus Sovyetli Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile, Umumî
Harp'te Çarlığın müttefikleri olan devletler arasında Bolşevik İhtilali üzerine derhal düşmanlık
doğmuştu.
Anlaşma Devletleri Almanya ve müttefiklerine her yerde galip ve hâkim olduktan sonra Sovyet Rusya
aleyhine iç ve dış her taraftan saldırıya geçtiler. Polonya ve B altık devletleriyle Romanya cephesi
fiilen savaş açmıştı. Rusya; İstanbul ve Kafkasya'nın işgali, İran'da ve Afgan'da İngiliz siyasî hâkimiyeti
ile karadan ve denizden tamamen kuşatılmış ve ardından
İSTİKLAL HARBÎ
59
Avrupa'da donatılan büyük ölçekli Beyaz-Rus orduları Sibirya'dan, Kuzey Denizi sahillerinden,
Kafkasya'dan ve Kırım'dan Bolşevik Rusya aleyhine saldırıya geçmişlerdi. Hatta Anlaşma kuvvetleri
bile bazı kısımlarıyla gerek kuzeyden ve gerek Karadeniz'den saldırıya katıldılar.
Bolşevik Rusya bu büyük hayat memat mücadelesinde doğrudan doğruya kendisini savunmaya
çalışırken diğer taraftan Anlaşma Devletlerinin bütün sömürgelerinde bağımsızlık hareketlerini teşvik
ediyor, Avrupa içinde ihtilal çıkarmaya çalışıyor ve Türkiye ve İran'da düşünülen yeni paylaşım
planlarına muhalefetini ilan ediyordu.
Anadolu'da ortaya çıkan silahlı millî ayaklanma hareketi siyasî konum ve hedeflerde Sovyet Rusya'yla
tam benzerlik arz ediyordu.
Düşmanlar aynıydı. Her iki memleketin mücadelesinde ortak noktalar vardı; her iki memleket, coğrafî
konumlarından dolayı biri ötekinin düşmanları tarafından kuşatılmasına engel oluyordu.
Büyük çıkarlardaki bu ortaklık ve birbirine olan ihtiyaç, dostça bir politika yaratmıştır. Bu dostça
politika tarafların basanları arttıkça ve kendini hissettirdikçe gelişmiştir.
İki memleketin birbiriyle ilişkilerinde nazik ve önemli bir nokta şuydu:
Millî Türkiye, Bolşevik İhtilali'nin kendi memleketine yayılmasına izin veremezdi. Bolşevik Rusya da
millî cereyanın Rusya'ya yayılmasına müsait olamazdı. Tarafların, bu hassas meselelerde dürüst
hareket etmek karar ve siyaseti, aralarında anlaşmazlığa engel olmuştur.
Kuzey Amerika Birleşik Devletlerine gelince, savaş sırasında bu dev-, letin başında bulunan Vilson,
Doğu işlerinde de teorik milliyet esasına dayanarak, Anadolu ve Kafkasya'da bir Ermenistan Devleti
kurmak emelin-deydi. Doğuya gönderilen bir Amerika heyeti, bu emelin gerçeklik düzleminde hayata
geçmesinin hemen imkânsız olduğunu bildirdikten ve Amerika Birleşik Devletleri, esasen Avrupa
işlerinden ellerini çekip, tekrar Monroe kaidesi'ne sığındıktan sonra, Ermenilere olan yönelim de
pratik alandan çıktı. Bu suretle Amerika'nın Yakındoğu'daki emelleri, ticarî ve kültürel alanla sınırlı
kaldığından Birleşik Devletler, Türklerle genel olarak iyi geçinmek siyasetini tercih ettiler.
60
TARİH
Demek oluyor ki, Yeni Türk Devleti'nin ayrıca gözde tutacağı bir Rus, bir de Amerika siyasî cepheleri
vardı.
Dış siyasete, yani diplomasi alanına ait bu cephelerden başka, Yeni Türk Devleti'ni uğraştıran bir iç
siyaset cephesi de vardı: Padişah hükümeti birtakım çetelerle millî müdafaanın kuvvet ve düzenini
bozmaya çalışmakla beraber, Türk milletinin, fikrî ve vicdanî birliğini bozmak için de, türlü türlü
propaganda yapmaktan geri kalmıyordu. Bu ihanet cephesine karşı da, siyasî tedbirler zorunluydu.
Dâhi bir asker olduğu kadar, büyük bir siyaset adamı ve diplomat olan Mustafa Kemal, bu çeşitli siyasî
durumların özelliklerini tamamen kavrayarak gereken tedbirleri almıştır.
Bütün dış siyaset meselelerinin millî çıkarlarımıza uygun bir tarzda çözülmesi için tek bir çare vardı:
Fiilî çarpışmada bulunmaksızın memleketin bazı yerlerini işgal eden yabancı işgal ordularını ve
özellikle memleketin en bayındır ve büyük bir kısmını savaşla zapt etmiş olan Yunanlıları ve Fransızları
silahla çıkarmak. Bu sonucu elde etmeden dış meselelerde herhangi bir taahhüde girmemek ve yarı
anlaşma şekilleriyle yetinmemek dış siyasetimizin esas noktasıydı.
A. YENİ TÜRK DEVLETİ'NİN DEVLETLERARASI İLK İLİŞKİLERİ
FRANSA CUMHURİYETİYLE İLİŞKİ
Güneydeki Fransız askerî cephesine karsı konumlanan milli müfrezeler başarıyla savaşıyorlardı. Bozantı'da Fransızları kuşatarak geri çekilmek zorunda bıraktılar. Maraş'ta, Urfa'da yaşanan ciddî
çarpışmalar sonucunda, Fransızlar buralardan da çekilmek zorunda kalmışlardı. Nihayet 1920 senesi
Mayıs'mda, yani Büyük Millet Meclisi'nin açılmasından az bir zaman sonra, Fransızlar, Yeni Türk
Devleti'yle temas ve görüşmeye lüzum gördüler: Mayıs sonlarında Suriye Fevkalade Komiseri
Yardımcısı'nın başkanlığı altında Ankara'ya gelen bir Fransız heyeti ile Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti arasında, 20 günlük bir ateşkes yapıldı.
İSTİKLAL HARBÎ
61
Fransa, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'yle, bu yolda görüşmeye girişmekle, Ren Havzasında
Almanlara eğilim gösteren İngilizleri, Fransız çıkarlarına daha uygun bir tutum almaya davet etmek
istiyordu.
Yeni Türk Devleti ile Fransa Cumhuriyeti arasında yapılan bu ateşkesin siyasî ve hukukî açılardan
önemi vardır: Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti, henüz Anlaşma Devletleri tarafından onaylanmış
değildi. Bu devletler Türk milletinin ve Türk memleketinin kaderiyle ilgili meselelerde İstanbul'da
bulunan padişah hükümetiyle ilişkide bulunuyorlardı. Fransızların İstanbul Hükümeti'ni bir tarafa
bırakıp, Ankara'da Büyük Millet Meclisi Hükümeti'yle görüşmeleri ve herhangi bir meselede o
hükümetle belirli bir anlaşmaya varmaları, Yeni Türk Devleti'ni dolaylı olarak tanımaları demekti.
Mustafa Kemal bu ateşkes görüşmesi sırasında, Fransızların Türk vatanında işgal ettikleri kısımlardan
çıkmalarını istemişti; delegeler bu hususta yetkileri olmadığını bahane ederek memleketlerine
döndüler; Fransa'yla savaş Adana cephesinde yine devam etti. Fransa ile anlaşma, ancak yeni Türk
ordusu Ermenilerin haddini bildirdikten, iki İnönü ve Sakarya zaferleriyle Yunanlıları mağlup ederek
kuvvet ve önemini iyice gösterdikten sonra yapılabildi (20 Ekim 1921).
RUS SOVYETLİ FEDERATİF SOSYALİST CUMHURİYETİYLE İKLİŞKİ
Fakat o sıralarda, Yeni Türk Devleti'yle Rus Sovyetli Federatif Sosyalist Cumhuriyeti arasında daha önemli sonuçlar veren ilişkiler başlamıştı.
biraz evvel anlatıldığı üzere Sovyetler Cumhuriye-ti'nin Türk kurtuluş ve bağımsızlık hareketine
eğilimli, hatta yardımcı olması, onun genel siyaseti ve çıkarları gereğiydi. Bunun içindir ki, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin dış meseleler hakkında ilk verdiği karar, Moskova'ya bir heyet
gönderilmesi olmuştur. Heyetin esas görevi, Rusya ile irtibat kurmaktı. Bu heyetle, Rus Sovyet
Hükümeti arasında, daha sonra yapılacak bir antlaşmanın bazı esasları tespit edildi (24 Ağustos 1920).
Fransa ve Sovyet Cumhuriyetleriyle ilişkiye girişmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne
karşı, italya Devleti de düşmanca görünmeyen bir tutum almıştı.
62
TARİH
B. SEVR ANTLAŞMASI
OSMANLI DEVLETİYLE ANLAŞMA DEVLETLERİ ARASINDA BARIŞ GÖRÜŞMESİ
İstanbul
İngilizler tarafından işgal edilip (16 Mart 1920), son Osmanlı Meclisi Mebusanı dağılmadan önce, Ali
Rıza Paşa ve Salih Paşa kabineleri zama- nında İngilizler ve İngiliz nüfuzuna tabi sultan, Anaanadoluda oluşan Türk Milli Müdafaa Teşkilatı'nı ve özellikle başındaki Millet Temsilcisi Mustafa
Kemal'i kandırarak İstanbul Hükümeti'ne bağlamak ve Osmanlı Meclisi Mebusanı'nı da kendi emelleri
dairesinde idare etmek istemişlerdi. Anlaşma Devletleri ve özellikle İngiltere, millî oluşumun
İstanbul'a bağlanmasından sonra, sultanla antlaşma yaparak bu antlaşmayı Meclisi Mebusan'a
onaylattırmak ve o antlaşma hükümlerinin uygulanmasına millî teşkilatı zorlamak niyetindeydi. Bunun
içindir ki, Mustafa Kemal'le görüşmek için Ali Rıza Paşa kabinesi tarafından Amasya'ya gönderilen
delege Salih Paşa, Barış Konferansına yollanacak adamlar hakkında da Millet Temsilcisi ile
görüşmelerde bulundu. İstanbul'la ilişkiyi büsbütün kesmenin henüz zamanı gelmediğine inanan
Mustafa Kemal bu görüşmeler sırasında, millî teşkilatça uygun görülmeyen adamların Barış
Konferansı'na delege olarak gönderilmemesini teklif etmişti. Bu teklif Salih Paşa tarafından kabul
edilerek, iki tarafın uygun bulduğu delegelerin bir listesi de düzenlenmişti.
Lakin İstanbul'da son Osmanlı Meclisi Mebusanı'nın Türk düşmanları oyununa tamamen alet
olmasına, Mustafa Kemal'in siyaseti engel olunca, bütün bu tasavvurlar suya düşmüş oldu. Bunun
üzerine İngilizler İstanbul'u işgal ederek tekrar baskı siyasetine dönmüşler ve Salih Paşa kabinesi
yerine kendilerine ve köleleri olan padişaha tamamen itaatkâr olan Damat Ferit Paşa'yı sadrazamlık
makamına geçirmişlerdi (5 Nisan). Ferit Paşa, İngilizlerin baskı siyasetine alet olmuştu. İşte bu baskı
devresinde'dir ki, Anlaşma Devletleri Osmanlı sultanını Paris'te toplanacak Barış Konferansı'na davet
ettiler (22 Nisan 1920).1 Sultan tarafından eski Sadrazam Tev-fik Paşa başkanlığında bir delegeler
heyeti seçildi (26 Nisan). Anlaşma
l Bu davet tarihinin ertesi günü (23 Nisan) Ankara'da Büyük Millet Meclisi açılmıştır.
İSTİKLAL HARBİ
63
Devletlerinin Osmanlı sultanını Barış Konferansı'na davetlerinden sekiz gün sonra da Mustafa Kemal
tarafından, Büyük Millet Meclisi Hüküme-ti'nin, yani Yeni Türk Devleti'nin kurulduğu, bir genelgeyle
bütün Avrupa devletleri dışişleri bakanlıklarına bildirildi (30 Nisan).
Tam zamanında yapılan bu genelge, hâkimiyeti İstanbul surlarından uzağa gitmeyen Osmanlı
saltanatıyla yapılacak bir barışın, Türk milleti tarafından kurulan bu yeni ve bağımsız devlete bir
etkisinin olmayacağım pekâlâ gösteriyordu. Fakat Avrupa devletleri, en başta İngiltere, Yeni Türk
Devleti'ni sultana ve İstanbul Hükümeti'ne boyun eğmeye zorlayabileceklerini ummaktaydılar. Bu
ümitle Anadolu Hükümeti'nin kuruluşu hakkındaki genelgeye kulak asmayarak Osmanlı saltanatıyla
barış yapmakta ısrar ediyorlardı: Anlaşma Devletlerinin şartları Paris'e giden Tevfik Paşa Heyeti'ne, 11
Ma-yıs'ta bildirildi.1 Fakat evvelce de söylenildiği gibi, Anlaşma Devletlerinin Paris'te birleşik gibi
görünen siyasî cephelerinin pek sağlam olmadığı, Ankara'ya gelen Fransız delegelerinin 30 Mayıs'ta
Yeni Türk Devleti'yle Kilikya askerî cephesinde bir ateşkes yapmış olmalarından da anlaşılıyordu. Bu
durumu bir dereceye kadar gören ihtiyar Tevfik Paşa, "Barış sanlarının bağımsız bir devlet kavramıyla
uzlaştırılması mümkün değildir" diyerek görüşmeye yanaşmayınca, Damat Ferit kendisini delegeler
heyeti başkanlığına tayin ettirerek, Anlaşma Devletlerinin barış şartlarına karşılık, Osmanlı
saltanatının şartlarım teklif suretiyle görüşmeye girişti (25 Haziran). Aynı günde İngilizler Mudanya ve
Bandırma'ya asker çıkardıkları gibi, birkaç gün evvel Venizelos'un "Anadolu'da düzenin sağlanması"
için teklif ettiği askerî planı da Anlaşma Devletleri kabul ederek Yunanlıların Anadolu içlerine
saldırmalarına iıin vermişlerdi. İleride görüleceği üzere, bu saldırı 22 Haziran'da başladı. Demek oluyor
ki, Anlaşma Devletlerince bir taraftan Osmanlı saltanatına barış şartlarını kabul ettirmek için görüşme
kapısı açılmış ve diğer taraftan da bu şartların kabulüne Türkleri zorlamak için Türk topraklarının bir
kısmı ücret gösterilerek, Yunanlılar harekete geçirilmişti.
l Aynı günde. Ferit Paşa Kabinesi, millî teşkilatı tehdit etmek hayaliyle istanbul'da bir divanıharp
tarafından Mustafa Kemal'in idamına hüküm verdirmişti. Ve o sıralarda Harbiye Nezaretini de üzerine
alan Damat Ferit Paşa, Anzavur çetelerini ve diğer buna benzer çeteleri artırarak "Hilafet Orduları"
adını verdiği bir kuvveti düzenlemeye çalışıyordu.
64
TARİH
Ferit Paşa'ya teklif edilen barış şartları yalnız Osmanlı Devleti'ni değil, Türk vatanını ve Türk milletini
de parçalamak mahiyetindeydi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, buna derhal karşılık verdi ve 18 Haziran
oturumunda "Misakı Millî"ye yemin ederek Türk topraklarının parçalanmasına izin vermeyeceğini
dünyaya ilan etti. Fakat İstanbul'a dönmüş olan Ferit Paşa, Hadi Paşa adlı Bağdatlı bir Osmanlı
ferikiyle, kafası karışık Rıza Tevfik Bey'i Paris'e göndererek Osmanlı Hükümeti için sonsuz bir ayıp
olan, Anlaşma Devletlerine de hiçbir fayda sağlamayan "Sevr Antlaşması" adlı diplomatik belgeyi
imzalattı (10 Ağustos 1920) (Res. 29).
Sevr Antlaşması'nın imzalanmasından evvel, İstanbul'da bizzat sultanın başkanlığı altında padişahlığın
büyük memurlarından meydana gelen olağanüstü bir meclis toplanarak, antlaşma şartlarını
görüşmüştü; Topçu Feriki Rıza Paşa dışında bu meclisin bütün üyeleri, antlaşmanın imzalanmasını
kabul etmişlerdi. Bu olgu, İstanbul'daki tecrübeli sanılan büyük memurların, gerçek durumdan ne
kadar habersiz olduklarını ve padişaha karşı nasıl bir köle ruhu taşıdıklarını gösterir.
SERV ANTLAŞMASI
Uygulanmayarak tarihe kansan Sevr Antlaşması'nın
1) Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul ve civarı ile Anadolu'nun küçük bir kısmından ibaret kalıyordu;
2) İstanbul ve Çanakkale Boğazlan savaş zamanında bile bütün devletlerin gemilerine açık bulunacak
ve Boğazlar bir Avrupa komisyonu tarafından kontrol edilecekti; .
3) Doğu Anadolu vilayetlerinin bir kısmı özerk bir Kürdistan oluşturarak ve İzmir bölgesi Yunan idaresi
altına geçerek imparatorluktan ayrılıyordu;
4) Doğu Trakya, Karadeniz'de Midye'nin hayli doğusundan başlayıp Marmara Denizi'nde Büyük
Çekmece Gölü'ne varan bir sınıra kadar Yunanistan'a veriliyordu;
5) Doğu Anadolu vilayetlerinin diğer bir kısmında "bağımsız ve hür bir Ermenistan Devleti" meydana
getiriliyordu;
6) Irak, Arabistan ve Suriye, imparatorluğun dışında kalacaktı;
7) Osmanlı Devleti, İngiliz, Fransız ve İtalyanların evvelce işgal ettikleri memleketler üzerindeki her
türlü haklarından vazgeçecekti;
İSTİKLAL HARBÎ
65
8) Türk olmayan unsurların (azınlıkların) medenî ve siyasî hukukta Türklere eşit olması ve bunların
Mebusan Meclisi'nde nispî temsil hakları kabul ediliyordu;
9) Osmanlı Devleti silahtan arındırılacak, devletin bütün servet kaynakları her şeyden evvel Anlaşma
Devletlerinin işgal masraflarını ve savaş tazminatını ödemeye sarf olunacak ve devletin maliyesi,
Anlaşma Devletlerinin belirleyeceği bir komisyon elinde bulunacaktı;
10) Umumî Harp sıralarında kaldırılmış olan kapitülasyonlar ve savaştan evvel verilen imtiyazlar
tamamen iade edilecekti.
Biraz ayrıntılı olarak yazılan şu maddeler bir iki kelimeyle özetlenirse, Osmanlı İmparatorluğu'nun
parçalanması ve sultan idaresi altında bırakılan küçük kıtanın da bağımsızlığını tamamen kaybetmesi
emrivaki olmuştu demek gerekir.
Türklerin idam kararnamesi mahiyetinde olan bu antlaşmayı Osmanlıların padişahı ve bütün
İslamların halifesi Sultan Mehmet Vahdettin ile onun veziriazamı Damat Ferit Paşa kabul ettiler ve bir
araya topladıkları İstanbul'un "devlet adamlarına" da kolaylıkla onaylattılar; mahvolmak istemeyen,
Anavatan'ını her türlü fedakârlığa katlanıp savunmaya karar veren Türk milletine de bu esaret ve
utanç zincirini takmak için, Yeni Türk Dev-leti'ne karşı, büyük devletler ve Yunanlılarla birlikte silah
kullandılar, iftiralar attılar, fetvalar yazdılar, isyanlar çıkarttılar (Harita. 6).
Bütün bu hareketleriyle padişah ve padişah hükümeti, Türk milletine düşman ve hain olduklarım pek
açık gösterdiler. Bütün bu haince girişimlerinin en kötüsü, Anavatan'a saldıran, Anadolu'yu tahrip
eden ve Türk milletini bunca kayba uğratan Yunanlıların hareketlerine katılmalarıdır.
YUNANLILARIN İLERİ HAREKETLERİ TÜRK DEVLETLERİNİN
MİLLİ ORDU KURMAYA BAŞLAMASI
Yunanlılar, 22 Haziran 1920'de saldırıya geçtiler. Altı tümene varan kuvvetlerini kuzeye ve doğuya
doğru ilerleterek, kuzeyde Bursa'yı işgal ettiler, doğuda Dumlupınar sırtlarının önüne kadar geldiler.
Türk kuvvetleri Eskişehir ve Dumlupınar'a çekildi. Yunanlıların süratle Anadolu içlerine ilerlemeleri ve
millî kuvvetlerin geri çekilmek zorunda kalmaları, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde pek şiddetli ve
heyecanlı tartışmalara sebep oldu (13 Temmuz 1920).
66
TARİH
Fakat Mustafa Kemal'in verdiği çok mantıklı, inandırıcı ve susturucu açıklamaları ve nihaî başarıya tam
inancını ifade eden beyanatı, fırtınalı bir deniz halinde köpüren Millet Meclisi'ni sakinleştirdi.
Mustafa Kemal, Millet Meclisi'nin heyecan ve endişesini yatıştırmak ve gidermekle beraber, yalnız
millî ve gönüllü askerlerle, Avrupa tarafından çok iyi donatılmış, bol top, cephane vesair savaş
araçlarına sahip, düzenli Yunan tümenlerine karşılık verme zorluğu ortaya çıktığından, düzenli bir Türk
Ordusu kurmaya ve bunun için millet evlatlarından belirli yıllar doğumlularını silah altına almaya
lüzum gördü (Res. 30, 31). Millet Meclisi de buna karar verdi. İşte bundan sonradır ki, Yeni Türk
Devleti'nin düzenli ordusu kurulmaya başladı.
C. YENİ TÜRK DEVLETİ'NİN İLK BAŞARILARI,
İÇERİDEKİ ANARŞİ UNSURLARININ
ORTADAN KALDIRILMASI
PADİŞAH VE MENSUPLARININ YALANLARI
Salih PaŞâ kabinesi düşünce, yerine geçen Ferit Pa- şa kabinesi (5 Nisan 1920), bir taraftan
düşmanlarla barış yapmaya çalışırken, diğer taraftan düşmanların tavsiyesine uyarak millî hareket
aleyhine açık bir düşmanlık tutumu almıştı. Bu kabine İstanbul'daki bütün olumsuz cereyanların
başına geçtiği gibi, Anadolu'da bulunan Türk ve Türklük aleyhtarlarının hareketlerini teşvik ve
takviyeye girişmişti. Millî hareketin birleşik cephesini bozmak için de Türkler arasında türlü türlü
yalanlar yayıyordu. Millî hareket düşmanlarının çok önem verdikleri bir saldırı silahı, millî müdafaa
hareketini, gerçekte mevcut olmayan bir devlete, Osmanlı Devleti heyulasına karşı isyan olarak
gösteren bir fetva'ydr, bu fetvayı halifenin şeyhülislamı Dürrizade Abdullah vermiştir (11 Nisan 1920).
Fetva örneği düşman uçaklarıyla memleketin her tarafına yağdırıldı.
Bu fetvayla, "asi" sayılan Mustafa Kemal ve taraftarları, yani Türk milletinin Temsilcisiyle hemen
bütün Türk milleti aleyhine bastırma hareketi başlıyor demekti. Balıkesir ve Bursa vilayetlerinde millî
müdafaa aleyhine hareket eden Anzavur adlı Türk olmayan birine paşalık unvanı verileİSTİKLAL HARBÎ
67
rek, çetesi güçlendirildi. Bolu ve Düzce taraflarında, padişaha taraftar bir kuvvet oluşturularak, millî
müdafaa zayıflatılmak istenildi (13 Nisan 1920). Bütün bu derme çatma kuvvetlere "Hilafet Ordusu"
diye şatafatlı bir unvan da takılmıştı. Kurulmakta olan meşru ve millî Türk devleti aleyhine yapılan bu
hareketlerdir ki, asıl ayaklanma ve isyan mahiyetindeydi. Bu ayaklanmalar, padişahın ve Ferit Paşa
kabinesinin yalan ve teşvikleriy-le öteye beriye bulaştıysa da, bütün bu sıkıntılar yukarıda görüldüğü
üzere, Büyük Millet Meclisi'nin toplanmasını ve açılmasını engelleyemedi; çünkü Mustafa Kemal
bütün bu ihanet tertiplerine karşı gereken tedbirleri derhal alıyordu. Bununla beraber padişah
hükümetinin çeteleri, asıl dış düşmanlara karşı yoğunlaştırılması gereken millî kuvvetin dağılması ve
yalnız dış düşmanlarla değil bunlarla da uğraşması sonucunu doğuruyordu. Bu açıdan Mustafa Kemal,
düşman cephelerinden başka bu iç ihanet cephesiyle de meşgul olmak zorunda kalıyordu.
Meclis açılır açılmaz, bu isyanları bastırmak için Hıyaneti Vataniye Kanunu çıkarıldı (29 Nisan). Ondan
sonraki aylarda bu kanunu uygulayacak "İstiklal Mahkemeleri" kuruldu. Aynı günlerde Anadolu
uleması tarafından, İstanbul fetvasına karşılık, Ferit Paşa Hükümeti'ni vatana ve millete ihanet
etmekle suçlayan bir fetva verildi ve yayımlandı (5 Mayıs).
O sıralarda millî kuvvetler, Bandırma, Adapazarı, Bolu ve Düzce tarafında asilerin bastırılmasıyla
meşgul bulunuyorlardı.
İşte bu suretle iç ihanet cephesi, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ni işgal etmekte olduğundan, millî
savunma teşkilatının zayıfladığına hükmeden düşmanlar, yukarıda görüldüğü üzere Sevr
Antlaşması'nı, zorla Türk milletine kabul ettirebilmek ümidiyle İzmir ve dolaylarında kuvvetlerini
çoğaltmış ve düzenlemiş olan Yunanlıları az evvel söylendiği üzere saldırıya geçirmişlerdir (22 Haziran
1920).
"YEŞİLORDU" VE ÇERKEZ ETHEM
- Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra, Ankara'da si- yasî parti mahiyetinde birkaç oluşum meydana
geldi. Bunların oluşumuna Rusya olaylarının ve Rusya'da yayılan komünist fikirlerin az çok etkileri
dokunmuştur. Bu partiler içinde bir hayli önem kazanarak Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ni ve
ordusunu işgal eden, "Yeşilordu"
68
TARİH
adlı oluşum olmuştur. Komünistlikten geçmiş karışık fikirlerle evvela bir siyasî cemiyet halinde ortaya
çıkan "Yeşilordu"nun asıl mahiyeti askerî'ydi: Henüz Yeni Türk Devleti'nin düzenli askerî kurulmamış
ve Umumî Harp kalıntısı olan ordu kısımları ise, senelerce savaşarak yorulmuş bulunuyordu. Asi
çetelerin, üzerlerine gönderilen askerlere, halifenin fetvasından, padişahın askerliği affettiğinden,
Ankara Hükümeti'nin meşru olmadığından bahsederek onları etkileyebildikleri, birkaç defa
görülmüştü. Bu durum karşısında, yeni Türk ordusu, yeni zihniyete göre yetiştirilinceye kadar bilinçli
kimselerden meydana gelen ve millî hareket için güvenilebilir askerî kuvvetler meydana getirmek
vesilesi ve propagandasıyla bazı gizli teşkilat yapmaya kalkışanlar oldu. Bu teşkilata "Yeşilordu" adı
verildi. Yeşilordu'nun kurulması girişiminde bulunan kimseler, bu girişimlerinden Millet Reisi Mustafa
Kemal'i de haberdar etmeksizin onu bu kuvvetin başında göstererek teşkilatlarını genişletmeye
çalıştılar. Mustafa Kemal bundan haberdar olur olmaz bunların ileri gelenlerini ve genel kâtip olan zatı
yanına çağırdı. Bu teşkilatın zararlı olduğunu, derhal dağıtılmasını bildirdi. Fakat teşkilatçılar
kuvvetlerine o kadar güveniyorlardı ki, olumsuz cevap vermekten çekinmediler. Buna karşı Mustafa
Kemal de onları dağıtmak için gereken tedbirleri almaya başladı. En nihayet Ethem kuvvetleriyle
vuruşmak ve onları tepelemek suretiyle bu zararlı girişim bertaraf edilebildi.
Çerkez Ethem o zamanlar önemlice bir millî müfrezenin kumandanıydı; Çerkez, Anzavur'un takibinde
ve Düzce isyanında başarılı bazı hizmetler yerine getirmiş ve hizmetleri doğal olarak takdir edilmişti.
Bu takdirlerden gururlanan Ethem ve kardeşleri bazı hayallere kapılarak üst kumandanların emirlerini
dinlememeye ve onlara kafa tutmaya ve ağır muamelelerde bulunmaya, valilere ve herkese emir
vermeye ve emirleri uygulanmazsa idamla tehdide başladılar. Çerkez Ethem kuvveti, millî müdafaa
hareketine faydalı olmaktan çıkmış, artık bir anarşi unsuru haline gelmeye yüz tutmuştu. Aynı
zamanda, "Yeşilordu"nun siyasî örgütlenmesi de genişleyip duruyordu. Basan şartlarını tamamen
hazırlamadan hiçbir girişimde bulunmamak esasım takip eden Mustafa Kemal, "Yeşilordu"nun
olumsuz bir tutum almakta olduğunu görmekle beraber, aldığı tedbirleri kesin bir şekilde
uygulayacağı en uygun zamanı ve fırsatı beklemeyi tercih etti. Evvela Ethem ve kardeşlerini batıya,
Yunan cephesine sevk etti; fakat "Yeşilordu" siyasî teşİSTİKLAL HARBİ
69
kilatı dağılmamakta inat gösteriyordu ve hatta Çerkez Ethem kuvvetlerinin himayesine güvendikleri
Eskişehir'de "Yenidünya" adlı ve görünüşte komünistliğe eğilimli bir de gazete çıkardılar (Ağustos
1920).
Yeşilordu'nun ve "Kuvayı Seyyare" adını alan Çerkez Ethem müfrezesinin lehine yapılmakta olan
propaganda, her tarafta, hatta Büyük Millet Meclisi içinde gittikçe arttı; bu müfrezeyi düzenli askerî
kuvvetlere tercih ederek orduyu eleştirenler bile çıktığından, Ethem ve kardeşleri her tarafta bir tür
nüfuz ve hâkimiyet kurmaya başlamışlardı. Batı Cephesi Kumandanı olan Ali Fuat Paşa belki de Ethem
ve Tevfik'in etkisiyle, Yunan ordusunun Gediz civarında bulunan ayrı bir tümenine saldırdı (24 Ekim
1920). Durum bu saldırıya uygun olmadığından, Erkanıharbiye Riyaseti (İsmet Bey), bu saldırıyı uygun
bulmamıştı. Gediz saldırısı başarısızlıkla bitti.
Ethem'in tasavvur ve tertibiyle Batı cephesinde başlayan hareket, bir geri çekilmeyle son bulmadan
önce "Yeşilordu" teşkilatında hizmet eden Nazım Bey adlı bir eski vali Halk iştirakiyim (Komünist)
Fırkası diye sırf çıkarlar sağlamak maksadıyla ve hatta bazı yabancıların da yardımıyla, millî olmadığı
gibi ciddî de olmayan bir parti kurmaya girişmişti. İşte bu Nazım Bey Eylül başlarında Meclis
tarafından, zayıf bir çoğunlukla Dahiliye Vekilliği'ne seçilmişti. Görülüyordu ki, bir taraftan Anlaşma
Devletleri ve onlara tabi Yunanlılar ve İstanbul Hükümeti'yle, diğer taraftan bu düşmanların
memlekette çıkardıkları isyanlarla uğraşıp duran yeni ve millî Türk devleti aleyhine, Çerkez Ethem
müfrezeleri ve "Yeşilordu", "İştirakiyim Fırkası" gibi adlar altında büyük ölçekte bir ihtilal ve isyan
cephesi de kurulmaktadır...
Bu çok zor durum karşısında Türk milletinin emsalsiz Reisi derhal sürat ve şiddetle hareket etti. Evvela
Dahiliye Vekili'ni istifaya mecbur ederek, vekiller seçimi usulünü daha makul bir şekle çevirdi; sonra
zaaf göstermiş olan Fuat Paşa'yı cepheden çekip, İsmet Bey'i^ Batı Cephesi Ku1 İsmet Bey - (Başbakan ismet Paşa) - Büyük Gazi'nin yüksek idaresi altında, genel olarak Yeni Türk
Devleti'nin kuruluşunda, özel olarak İstiklal Mücadelesinde büyük millî görevler yapmış olan
kişilerden biridir. Millî Türk Ordusunun ilk Erkanıharbiye Reisliği, Yunan istila ordularına karşı açılan
Batı Cephesi Kumandanlığı ve Yunanlılar üze70
TARİH
mandanlığı'na tayin etti; cephenin güney kısmını, Konya dolaylarında asayişi sağlamak göreviyle
beraber, Refet Bey'e havale etti ve her iki kumandana "süratle düzenli ordu ve büyük süvari kitlesi
meydana getirmek" ve "düzensiz teşkilat fikrini ve siyasetini yıkmak" direktifini verdi; Fuat Paşa'yı da
Moskova elçiliğiyle görevlendirdi (8 Kasım 1920).
İsmet Bey Batı cephesine varınca, mevcut kuvvetleri teftişe başlamıştı. Ethem Bey kendi kuvvetlerinin
teftişine razı olmayarak, itaatsiz bir tutum aldı ve bu tutumunu sürdürdü; gitgide cephe
kumandanlığını tanımayarak doğrudan doğruya Meclis başkanlığıyla haberleşmeye kalkıştı. Ethem ve
biraderlerinin, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne karşı isyana karar verdikleri anlaşılıyordu.
Bir müddet sonra Ethem ve kardeşleri, bütün millî müfrezeleri kendi emir ve idareleri altında
toplamak ve cephe kumandanını düşürüp kendirinde kazanılan büyük zaferin ardından Mudanya ve Lozan Konferansları Başdelegeli-ği gibi önemli ve
zor askerî ve siyasî görevleri büyük bir yeterlilik ve başarıyla yerine getirdikten sonra Cumhuriyet'in
ilanında (29 Ekim 1923) İcra Vekilleri Heyeti Reisliğine seçilmiş ve o günden bugüne kadar -yalnız üç
aylık bir arayla (22 Kasım 1924-3 Mart 1925)-Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin Başbakanlığını
yapmakta olan İsmet Paşa 25 Eylül 1884'te İzmir'de doğmuştur. Babası, birçok mahkeme üyeliğinde
bulunduktan sonra Harbiye Nezareti Muhakemat Dairesi Mümeyyizliğinde ölen Reşit Bey'dir. İlk ve
ortaöğrenimlerini İzmir ilk mektebinde ve Sivas Askerî Rüştiyesi'yle Mülkiye İdadisi'nde ve lise
öğrenimini Halıcıoğlu Topçu İdadisi'nde bitirerek 1900'de Topçu Harbiye Mektebi'ne girmiş ve bu
mektepteki başarısından dolayı Erkânıharbiye sınıfına ayrılmış ve 1906'da Topçu Erkânıharbiye
Yüzbaşılığıyla mektepten çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda Meşrutiyet'in ilanından bir müddet
sonra (1910) Yemen'de-ki durumun iyileştirilmesi için gönderilen derlenmiş kuvvetin
Erkânıharbiyesine memur edilmişti; orada binbaşılığa terfi etti (1912). Yemen'den döndükten sonra
Balkan Harbi'ni takip eden barış görüşmeleri sırasında, Bulgar delgeleriyle görüşmekle görevli heyetin
Askerî Müşavirliğinde bulundu. Büyük Harp seferberliği sırasında, Kaymakam İsmet Bey evvela I. Ordu
Erkânıharbiyesine, Osmanlı Devleti'nin savaşa katılmasının ardından da Karargâhı Umumî Birinci Şube
Müdürlüğüne tayin edildi. Bu tayinden bir sene kadar sonra Miralaylığa terfi etti (11 Aralık 1915).
Cihan Harbi sırasında 4., 20. ve 3. Kolordu Kumandanlığında bulundu. Ateşkes devrinde Harbiye
Nezareti Müsteş'arlığıyla Sulh Hazırlık Komisyonu Reisliğinde resmî ve millî görevlerini hakkıyla yerine
getirdi.
İSTİKLAL HARBİ
71
leri o mevkiyi tutmak girişiminde bulundular ve devlet memurlarını, kanun dışında idamla tehdide
kalkıştılar.
Lakin bu isyan hazırlıklarıyla meşgul oldukları zaman bile Mustafa Kemal'e itaatlerini hiç olmazsa
görünüşte ifade ederek ona karşı saygılı görünmeyi siyaset icabı sayıyorlardı. Millet Reisi, henüz ordu
teşkilatı tamamlanmamış ve Meclis içinde çeşitli cereyanlar başgöstermiş olduğundan, Yunanlıların
gittikçe tehlikeli hale geldikleri bir zamanda, bir iç savaşa yol açmaksızın bir müddet durumu idare
etmek fikrindeydi. Fakat Çerkez Ethem ve kardeşlerinin, kurulan Türk Devleti'ne karşı "hayasız,
haddini bilmez ve küstah" hareketleri, cezalandırılmalarından başka çare kalmadığını göstermiş ve
Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla aleyhlerine sevk olunan düzenli kuvvetler, ileride görüleceği üzere,
bu asileri mağlup edip bozguna uğratarak kaçmak zorunda bırakmıştır.
20 Mart 1920'de Ankara'ya geldi. Miralay İsmet Bey Birinci Büyük Millet Meclisi'ne Edirne Mebusu
olarak girmişti; Büyük Millet Meclisi de onu Erkânıharbiye Reisliğine seçti. Birinci İnönü Savaşı'nda
taarruz eden düşmanları püskürten ve Kütahya'da Çerkez Ethem'in hıyanetkâr hareketlerini ezip
mahveden İsmet Bey'i, Türkiye Büyük Millet Meclisi Mirlivalığa yükseltti (10 Aralık 1921).
İkinci İnönü Savaşı'nda da Yunanlıları geri çekilmeye zorlayan İsmet Paşa'ya bütün Batı Cephesi
Kumandanlığı verildi (10 Kasım 1921); bu sıfatla Sakarya Meydan Savaşı'nda kumandan İsmet
Paşa'ydı. Sakarya Meydan Savaşı'ndakı önemli hizmetlerinden dolayı İsmet Paşa'ya, Büyük Millet
Meclisi tarafından bir takdirname verildi. Büyük zaferden sonra ise, İsmet Paşa, Ferikliğe terfi olundu
(31 Ağustos 1922). Yunanlılar denize dökülüp, anavatan silahla istiladan kurtarılınca ortaya çıkan
durumu siyaseten tespit için kurulacak konferansta, Türk milletinin çıkarlarını hakkıyla savunabilecek
zatın da İsmet Paşa olacağına, Millet Reisi ve Büyük Millet Meclisi kanaat getirdiğinden, adı geçen, 31
Ekim 1922'de Hariciye Vekilliğine seçildi ve 6 Mart 1924'e kadar bu görevde kaldı. Lozan
Konferası'nda Başdelege olarak bulunması (21 Kasım 1922 - 24 Temmuz 1923) bu devreye rastlar.
Cumhuriyet'in ilanının ertesi günü (30 Ekim 1923'te) Hariciye Vekilliği üzerinde kalmak üzere, icra
Vekilleri Heyeti Reisliğine seçildi. Bir sene kadar sonra (22 Kasım 1924) İsmet Paşa Kabinesi çekilip,
yerine Fethi Bey Kabinesi gelmişse de, bu kabine ancak üç ay kadar mevkiini koruyabilmiş ve yerini
tekrar İsmet Paşa'nın kurduğu kabineye bırakmıştır (3 Mart 1925). İsmet Paşa, Başbakan bulunduğu
sırada, Birinci Ferikliğe terfi edildi (30 Ağustos 1926); bir sene sonra da kendi talep ve isteği üzerine
emekliliğe sevk edildi (30 Haziran 1927).
72
TARİH
KUZEYDOĞU CEPHESİNDE ERMELİLER ÜZERİNE
KAZANILAN GALEBE VE SONUÇLARI
Anadolu'nun kuzeydoğusunda kurulan cephede, Ye- ni Türk Devleti, Ermenilere karşı başarılı bir savaş
yaparak; ilk devletlerarası anlaşmayı yapmıştır. Ermeniler, Mondros Ateşkesi nden ben, gerek
Ermenistan'da,1 gerek sınıra yakın yerlerde Türkleri kitle halinde öldürmekten vazgeçmiyorlardı.
1920 senesi ilkbaharında, Ermenilerin Türklere ettikleri zulümler tahammül olunamayacak bir hale
geldi. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Ermenistan seferine karar verdi. 9
Haziran 1920'de Doğu vilayetlerinde geçici seferberlik ilan edildi. Millet Reisi Mustafa Kemal, 15.
Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa'yı Doğu Cephesi Kumandanlığına tayin etti. Yine Haziran
ayında Ermeniler, Oltu'da kurulan yerel Türk idaresine karşı hareketle o dolayları istila ettiler. Büyük
Millet Meclisi Hükümeti'nin Hariciye Vekaleti tarafından Ermenilerin bu yolda saldırılarının
engellenmesi üzere, Ermeni Taşnak Hükümeti'ne bir ültimatom verildi (7 Temmuz 1920). Fakat
Ermeniler saldırı ve istila hareketlerine devam ettiler. Hatta 24 Eylülde sınır bölgesinde toplanan
kuvvetlerimize saldırarak savaşa girişmek cüretini gösterdiler.
Ermenilerin bu saldırısı püskürtüldükten sonra, Türk ordusu, 28 Eylül sabahı ileri harekete geçti. Bazı
mevkileri zapt etti ve bir müddet Sarıkamış hattında kaldı. 30 Ekim'de Kars ve 7 Kasım'da Gümrü'yü
(Aleksand-ropol) zapt etti.
Kars'ı direnemeden terk eden Ermeniler, 6 Ekim'de çarpışmayı kesip barış için başvurmak zorunda
kaldılar. Türk ordusu tarafından zapt edilen Gümrü şehrinde, 26 Kasım'da başlayan barış
görüşmesinin sonucu olarak Gümrü Antlaşması imzalandı (3 Aralık 1920).
l Rusya'nın dağılma devrinde Güney Kafkasya'nın Erivan, Gümrü, Kars şehirleriyle o dolaylarda çokça
Ermeni bulunan bölgeleri içermek üzere bir Ermenistan kurulmuştu. "Ermeni Devleti" denilen bu
oluşumun başına, Türk düşmanı ve aşırı Ermeni milliyetçisi olan Taşnak Fırkası geçmişti. Anlaşma
Devletlerince korunan Taşnak Hükümeti, elinden geldiği kadar Türklere zarar dokundurmaya
çalışıyordu.
l
İSTİKLAL HARBÎ
73
Gümrü Antlaşması, Yeni Türk Devleti'nin yaptığı ilk antlaşmadır. Bu antlaşma yeni Türk ordusunun
başarısının ürünüdür. Osmanlı Devleti'ne galip gelmiş Müttefikler, Ermenilere Trabzon, Erzurum,
Gümüşhane, Erzincan, Bitlis, Van vilayetlerini, kısacası ta Harşıt Vadisi'ne kadar çok geniş Türk
ülkelerini kâğıt üzerinde vaat etmişlerdi; Ermeniler de bu vaat edilmiş memleketleri istila hayalini
besliyorlardı. Türk ordusu önünde hezimet ve firarla bu hayal uykusundan uyanıp gerçeği gördüler ye
Osmanlı Devleti'nin 1878 Harbi'yle kaybettiği Kars ve dolaylarını Gümrü Antlaş-ması'yla Türklere terk
etmek zorunda kaldılar. Bu yenilgiyle Ermeni Devleti, artık Türk Devleti'ne zarar veremeyecek bir hale
getirilmiş oldu. Daha sonra, Ermenistan Devleti Rus Sovyetli Sosyalist Cumhuriyeti'ne dahil olunca,
Gümrü Antlaşması yerine de, ileride görüleceği üzere, Türkiye ile Sovyetler Cumhuriyeti arasında
yapılan Moskova (16 Mart 1921) ve Kars (13 Ekim 1921) antlaşmaları geçti.
Türk ordusu, Ermenistan ordusunu mağlup ederek Güney Kafkasya'ya girince, Gürcistan'la temasa
gelmiş oldu. Bu senenin Temmuz'unda, İngilizler işgalleri altında bulunan Batum'u boşaltmışlardı.
Bunun üzerine Ba-tum'a hak iddia eden Gürcüler, derhal Batum'a asker sokarak, orayı idareye
başlamışlardı. Bu durum, Osmanlı Devleti ile Sovyetler Cumhuriyeti arasında, Büyük Harp bitmeden
yapılmış olan Brestlitovsk Antlaşması'na ve yine Osmanlı Devleti ile Gürcüler arasındaki Trabzon
Antlaşması'na aykırı olduğundan, Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Gürcü Hükümeti'ne bir protesto
vererek, o dolaylardan Gürcülerin çekilmesini talep etti. Nihayet Gürcülerin Ankara'ya gönderdikleri
bir elçiyle yapılan görüşmeler sonucunda, Gürcü Hükümeti Ardahan, Artvin ve Batum'un Türk
Hükümeti idaresi altına geçmesine razı olmak zorunda kaldı. Türkiye'ye katılmayı sabırsızlıkla
bekleyen bu dolayların hamiyetli halkı, Türk ordusunu heyecan ve alkışlarla karşıladılar (Mart 1921).
Gerçi Gürcistan'ın Sovyetler Cumhuriyeti'ne girişinden sonra yapılan Moskova Antlaşması ile Batum
Gürcistan'da kalmışsa da Artvin ve Ardahan Türkiye'ye katılmıştır.
Kısacası Yeni Türk Devleti'nin bu ilk zaferi, Osmanlı İmparatorlu-ğu'nun 19. asır sonlarında, Türklerin
yaşadığı Anadolu'dan Moskoflara bıraktığı hemen bütün bölgelerin Anavatan'a tekrar katılması gibi
büyük bir
74
TARİH
başarıyı sağlamış demektir. Doğu ve kuzey sınırlarını bu suretle düzeltip güçlendiren Büyük Millet
Meclisi Hükümeti, artık bütün dikkatini diğer cephelere yöneltebilirdi.
BİRİNCİ İNÖNÜ SAVAŞI
Ethem ve kardeşlerinin isyanı üzerine Yunan cephe-sindeki kuvvetlerimizin önemli bir kısmı mevkilerinden alınarak Kütahya'dan Gediz istikametinde asileri takibe ve cezalandırmaya koyulmuştu. Ethem
ve kardeşleri bu kuvvetlere karşı koyamayacaklarını anlayınca çekilmiş, Yunanlılara sığınmış ve
düşman hizmetine girmişlerdir. Ethem'i takip dolayısıyla cephelerin boşaldığını asilerden haber alan
Yunanlılar, Bursa ve Uşak cephelerinden Eskişehir ve Afyon istikametlerinde yürümeye başladılar (6
Ocak 1921).
Görülüyor ki, cephedeki Türk kuvvetlerinden önemli bir kuvvet isyan etmişti. Fazla olarak bu asi
kuvvet Yunanlılarla birlikte Türklere saldırmayı da kabul etmişti. Bu duruma göre Yunanlılar şu gayeyi
güttüler: Türk cephesinde ortaya çıkan zaaftan ve Türk kuvvetlerinin Ethem'i takip için mevkilerinden
uzaklaşmış olmalarından yararlanarak Türk kuvvetlerini basıp mağlup etmek ve bu suretle millî
savunmayı ve millî hükümeti kuruluş zamanında yıkmak.
Yunan saldırısı belirince asi Ethem'in kuvvetlerine karşı Kütahya civarında bir piyade tümeni
(Kaymakam izzettin Bey kumandasında 61. Tümen) ve bir süvari grubu bırakılarak kalan kuvvetler
cebrî yürüyüşle,* Yunanlıları karşılamak üzere, İnönü ve Dumlupınar mevzilerine hareket ettirildi.
Bursa bölgesindeki üç tümenden ikisiyle saldırıya geçen Yunanlılar, 9 Ocak'ta inönü mevziimize gelip
çattılar, Kütahya bölgesinden İnönü cephesine gönderilen kıtalar, zorluklarla sevk ediliyordu.
10 Ocak 1921 sabahı, İsmet Bey asilerin takibini bırakarak İnönü savaş meydanına geldi (Harita. 7).
9 akşamı başlayarak 10 Ocak'ta düşmanın İnönü cephemize yaptığı birçok saldırı, birçok tehlikeli
dalgalanmaya rağmen püskürtüldü. Yunan baskını sonuçsuz kalmıştı.1
* Cebrî yürüyüş: Bir yere kuvvet yetiştirmek veya düşmandan önce varmak için yapılan sıkı yürüyüş
(Kaynak Yayınları'nın notu).
l Birinci İnönü Savaşı'nda karşılaşan kuvvetlerin miktarı şöyledir: Yunanlılar 20 000 tüfek, 150 ağır
makineli tüfek,'50 top, 200 kılıç; Türkler ise 6 000 tüfek, 50 makineli tüfek, 28 top, 3 000 kılıç.
İSTİKLAL HARBÎ
75
Yunanlılar 10/11 Ocak gecesi Bursa istikametinde geri çekildiler.
Yunanlılar, kuzeyden İnönü mevziimize saldırırken, güneyde Afyonka-rahisar batısındaki Dumlupınar
mevziimize ciddî bir girişimde bulunmamışlardır.
Yunanlılar, kuzeyde İnönü mevziimize saldırırken hain Ethem ve kardeşleri ve vatan savunması için
emirlerine verilen Türk kuvvetlerini zor ve tehditle Kütahya batısındaki mevzilerimize saldırttılar.
İzzettin Bey kumandasındaki Millet Meclisi kuvvetleri asileri de püskürttü. İnönü'nde Yunanlıların
yenilgisinden sonra kuzeyde ve Afyon cephesinde serbest kalan kuvvetlerden bir kısmı ayrılarak
Kütahya batısındaki asi Ethem kuvvetlerine saldırıldı. Ethem ve kardeşleri aralıksız Gediz
istikametinde takip edildi ve idaresindeki kuvvetler elebaşıların elinden kurtarıldı. Ethem ve kardeşleri
de Yunanlılara sığındılar.
Birinci İnönü Savaşı ve asi Ethem'in ve kardeşlerinin bastırılması bağımsızlık tarihimizde bir dönüm
noktasıdır. Bu zaferlerle millî ordunun ve millî hükümetin içeride ve dışarıda itibarı artmış ve Batı
cephesinde düşman ordusunun istilasını durdurabilecek düzenli bir ordu kurmak imkânı doğmuştur
(Res. 32, 33).
ÇERKEZ ETHEM İSYANININ MAHİYETİ
Çerkez Ethem'in isyanı ve mağlup olarak çekilişiyle biten hareket yeni türk devleti'nin kuruluşu sı-rasında başgösteren buhranların en önemlilerinden
biri, belki de birincisidir. Bu hareket, merkezî ve düzenli bir devlet fikriyle, sırf maddî kuvvetlerine
dayanarak şurada, burada, keyif, hırs ve çıkarlarının sağlanmasını amaçlayan elebaşıların adeta yerel
feodal devletçikler kurmak arzularının çarpışmasıdır.
Yeni Türk Devleti, başta yeni devletin kurulmasına hizmet eden kimselerden olmak üzere, bütün
Türkiye halkından şu esaslara itaat etmelerini istemiştir: 1) Asker, ancak Büyük Millet Meclisi namına
ve onun kabul ettiği kanunlar dairesinde belirli memurlar tarafından toplanabilir; 2) Vergi de aynı
şartlar ve usulle, yalnızca Büyük Millet Meclisi adına alınarak, Yeni Türk Devleti'nin hazinesine yatırılır;
3) Halkı yargılayıp cezalandırma hak ve yetkisi, ancak Büyük Millet Meclisi tarafından kendilerine bu
hak ve yetki verilmiş olan hâkimlerde vardır ve bu hâkimler mevcut kanunlara göre adalet dağıtırlar.
76
TARİH
Düzenli bir devletin temeli olan bu prensiplere herkesin itaat etmesi lazımdı; aksi takdirde düzenli bir
devlet yok demek olurdu.
Türk memleketlerinin düşman istilasından, iç isyanlardan kurtarılmasında hizmetleri geçen bazı
müfreze kumandanları, kumanda ettikleri kuvvetlere dayanarak, bu esaslara uygun hareket etmemek
cüretini göstermişlerdi; fakat Çerkez Ethem dışındakiler, pek çabuk bu yanlış yoldan dönüp, Büyük
Millet Meclisi'nin kanun ve emirlerine itaat etmişlerdi. Çerkez Ethem, maiyetindeki önemlice kuvvete,
gördüğü hizmetlere ve Büyük Millet Meclisi'nde lehine doğmuş olan bazı cereyanlara güvenerek,
serkeşlikte devam etti; yukarıda sayılan esaslara muhalif olarak, asker ve para toplamaya, idama
kadar giden cezalar vermeye kalkıştı. Bu durumun devamı, Yeni Türkiye Devleti içinde, ikinci bir
devletin oluşması, yahut Çerkez Ethem'in, maiyetindeki kuvvetlerle, Büyük Millet Meclisi'ndeki
taraftarlarına dayanarak, Büyük Millet Meclisi'ne, yani Yeni Türk Devle-ti'ne tahakkümü demek
olacaktı.
Henüz kuruluş devresinde bulunan devletler için bu tür buhranlar çok tehlikelidir. İşte bu tehlikeli
durumdan, devleti, Mustafa Kemal'in irade ve dehasıyla yardımcılarının (özellikle İsmet Bey'in)
metanet ve dirayetleri kurtarmıştır; çünkü Çerkez Ethem'in ve ona yönelmiş olan başka müfreze
kumandanlarının maddî kuvvetleri, henüz kurulmaya başlayan düzenli Türk ordusuyla boy ölçüşecek
derecede önemliydi.
Çerkez Ethem buhranı ortadan kalkınca, artık Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne karşı bu tür
hareketlerin gerçekleşmesi, önemini tamamen kaybetmiştir.
DÜŞMANLARIN İSTANBIL'LA ANKARA'YI ANLAŞTIRMAK VE
İSTANBUL ANKARA'YA ORTAK BİR ANTLAŞMA İMZALATTIRMAK
GİRİŞİMİ
Yeni Türk Devleti alehine Anadolu'da kargaşalıklar ve isyanlar çıkarılmıştı. Hilafet orduları adıyla- birtakım kıtalar millî kuvvetler aleyhine saldmlmışti. Yunanlılar saldırıya geçerek ilerlemişlerdi. Hatta
Serv Antlaşması yapılmıştı. Fakat "Büyük Millet
Meclisi Hükümeti bütün bu saldırılara başarıyla karşılık vermiş, Yunanlıları fazla ileriye bırakmamış,
isyanları söndürmüş, Fransızlarla siyasî ilişkilere girmiş, İtalyanların
İSTİKLAL HARBÎ
77
askerî tarafsızlıklarını sağlamış, Ruslarla elçi alışverişi yapmış, Ermenistan Devleti'nin mevcut askerî
kuvvetlerini ezmek ve Gürcistan Devleti'yle anlaşmak suretiyle Ermenileri önemli bölgeleri terk
ederek barışa zorlamış ve Gürcülerden de savaşmaksızın daha 1878'de elimizden çıkmış olan geniş
Türk topraklarını geri almayı başarmıştı. "Sevr Antlaşması"na gelince Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti, milletin hiç rızası olmaksızın imzalanan bu belgeyi, hiç yokmuş ve hiç yapılmamış
sayıyordu. Böyle bir gerçek kuvvete karşı, padişah hükümeti heyulasının zor ve şiddetle bir iş
görebilmesi doğal olarak imkânsızdı; Damat Ferit Paşa Hükümeti'nin her tür düşmanla birlik olarak
silahla sonuç almak planı, uygulamada başarılı olamamıştı. Düşmanlar bunu değiştirmek, yeniden,
görünüşte anlaşma politikasına geçmek suretiyle Yeni Türk Devleti'ni içinden bölmenin daha faydalı
olacağına hükmettiler. Şiddetten evvel bir kere daha denenen bu siyasete tekrar başvurdular.
Ferit Paşa kabinesi yerine, Tevfik Paşa kabinesi geldi. Mareşal Ahmet İzzet Paşa bu kabinede Dahiliye
Nazırıydı. Yeni kabine, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin reisiyle temas ve ilişki kurmaya çalıştı.
Mustafa Kemal, bu ilişkiden ciddî bir sonuç çıkmayacağına inanmakla beraber, herkesin fikrini tatmin
maksadıyla İstanbul Hükümeti'nin bu girişimine muhalefet etmedi. Ahmet izzet Paşa ve birkaç
arkadaşı, Anadolu'ya geçerek, Bilecik'te Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla buluştular (5 Aralık 1920);
sonra Ankara'ya gidip uzunca bir müddet orada kaldılar. İzzet Paşa Heyeti'nin Ankara'da bulundukları
zaman, Millî Hükümet'in çok meşgul ve çok faal olduğu bir devreye rastlar; Birinci İnönü Savaşı, o
sırada kazanıldı.
İzzet Paşa Heyeti, Ankara'da misafir olarak alıkonulduğu sırada Anlaşma Devletleri de nihayet Sevr
Antlaşması'nm ölü doğmuş olduğunu itiraf etmek zorunluluğu duydular. 25 Ocak 1921'de Paris'te
toplanan Müttefikler Meclisi, 21 Şubat'ta Londra'da Müttefik Devletler delegeleriyle Osmanlı ve
Yunan delegelerinden meydana gelen bir konferansı davet ederek, mevcut antlaşmada (yani Sevr
Antlaşması'nda) olaylar dolayısıyla (yani Türk milletinin direnişi dolayısıyla) zorunlu görülen
değişiklikleri yapmaya karar verdi. Osmanlı delegeleri arasında, bizzat Mustafa Kemal Pa\
78
TARİH
şa'nın veyahut ondan yetki almış kimselerin bulunması da isteniliyordu. Paris Meclisinin bu
kararlarını, Anlaşma Devletlerinin temsilcileri İstanbul'da Osmanlı sadrazamına resmen bildirdiler (26
Ocak 1921). Şimdiye kadar Türk millî kuvvetlerine "eşkıya çeteleri" ve Türk Milletinin Temsilcisi
Mustafa Kemal'e "Asi General" diyen Anlaşma Devletleri, "eşkıya çetelerinin" Türk vatanını
savunmada gösterdikleri fedakârca direniş sayesinde, bir idam mahkûmu "Asi General"in kurduğu
"gayri meşru" hükümetin delegelerini davet etmek ve konferans masası başında onlarla konuşmak,
yani dolaylı olarak Yeni Türk Devleti'ni tanımak zorunda kalmışlar demekti. Fransa Hariciye Nazırı
Milran birkaç ay evvel bir notasında "Müttefik Devletler Sevr Antlaşması 'nda hiçbir değişikliğe izin
vermez" demişken, şimdi zorunlu görülecek değişikliklerden bahsediyorlardı. Bu büyük sonuç, ancak,
Mustafa Kemal'in durumları olduğu gibi görerek, siyasette hakkın, lüzumunda millî kuvvete
dayanması düsturundan doğmuştu.
Bu gerçeğe tabi olan Anlaşma Devletleri de bir taraftan konferansa davet ederken, diğer taraftan Yeni
Türk Devleti'ni, Paris Meclisi'nin bu kararına meylettirmek için İzmir'e bir Yunan kolordusunu daha
yollattılar.
Sadrazam Tevfik Paşa, müttefiklerin teklifini Mustafa Kemal'e bildirmekle beraber, delegelerin tayin
edilmesini de diliyordu.
Tevfik Paşa'nın bu teklifi, saltanat devrinde akıllı ve tecrübeli tanınan bu ihtiyar vezirin de gerçekliği
hakkıyla idrak edemediğini gösteren bir olgudur. Artık İstanbul'da gerçek bir hükümet kalmamıştı.
Sevr Antlaşma-sı'nın uygulanamamasına ve Müttefiklerin bunu değiştirme zorunluluğu duymalarına
tek sebep, yeni ve kuvvetli bir Türk Devleti'nin Ankara'da kurulmuş olmasıydı. Bu açıdan padişah
hükümetinin Ankara temsilcilerini de arkasına takarak Londra'ya gitmek istemesi, hem akılsızca, hem
küstahça bir arzuydu. Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal, buna gerektiği gibi bir cevap
verdi; evvela şu esasları koydu:
Millî iradeye dayanarak Türkiye'nin kaderini ele alan biricik meşru ve bağımsız hâkim kuvvet
Ankara'da aralıksız toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Türkiye'yle ilgili bütün meselelerin
halline memur ve her türlü dış ilişkilerde muhatap ancak işte bu meclisin hükümetidir.
İSTİKLAL HARBİ
79
İstanbul'da herhangi bir heyetin hiçbir suretle meşru ve hukukî vaziyeti yoktur.
Bu esaslara dayanarak İstanbul Hükümeti'nin ortadan çekilmesini ve Müttefik Devletlerin davetlerini
doğrudan doğruya Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne yapmaları lüzumunu Tevfik Paşa'ya bildirdi.
Millet Temsilcisi'nin bu açık, kesin ve tamamen hukukî olan teklifine karşı Babıâli'de yetişmiş ihtiyar
Paşa, kemkümlerle dolu, güya diplomatça cevaplar vermeye kalkışmış ve söz arasında ancak millî
teşkilat sayesinde ortaya çıkan değişimde başka etkenlerin bulunduğunu da imaya cüret etmişti.
Buna cevaben Mustafa Kemal, Yeni Türk Devleti'nin Anayasası'nı göndererek, Türk vatanında biricik
devletin "Türkiye Devleti" olduğunu ve İstanbul'daki heyulanın Türk milletinin gözünde artık hiçbir
mevkii kalmadığını anlattı.
Haberleşme birkaç gün sürdü. İstanbul hâlâ Osmanlı saltanatından ve Osmanlı Kanunu Esasisi'nden
dem vuruyordu. Uyuşmak mümkün değildi. Nihayet mesele Büyük Millet Meclisi'nde görüşülerek,
Londra Konferansına ayrıca davet gerçekleşecek olursa gitmek üzere, Büyük Millet Meclisi
Hükümeti'nin yani gerçek Türk Devleti'nin temsilcisi olacak bir delege heyeti seçildi. Hariciye Vekili
Bekir Sami Bey'in başkanlığındaki bu heyet, Loit Corç tarafından İtalya aracılığıyla davet geldikten
sonra, Londra'ya gidip konferansa katıldı.
Londra Konferansı, 13 gün (27 Şubat-12 Mart 1921) devam etti. Londra Konferansı'nı anlatan bir
yazar diyor ki; Osmanlı delegeleri titrek ve zayıf ihtiyar adamlardı. Delegelerinin reisi olan beyaz
sakallı bir zat üşümemek için bacakları üstüne bir yün battaniye örtmüştü. Anadolu delegeleri sağlam,
dinç, top ağzından çıkan mermiler gibi hızla ve şiddetle salona girdiler; padişahın delegeleri klasik
"Hasta Adam"m, millî delegeler Anadolu yaylasının saf ve sağlam havasında büyümüş genç ve gürbüz
Türk Devleti'nin gerçekten temsilcileriydiler.
Osmanlı Başdelegesi Tevfik Paşa söz sırası gelince, "Ben sözü Türk milletinin gerçek temsilcisi olan
Büyük Millet Meclisi Başdelegesi'ne bırakıyorum"; Bekir Sami Bey söz söylerken Osmanlı
delegelerinden Mustafa Reşit Paşa da: "Bekir Sami Beyefendi, bütün Türkiye adına söz söylüyor"
demişlerdi.
80
TARİH
Londra Konferansı'nda görüşülen maddelerden olumlu bir sonuç çıkmadı. Anlaşma Devletleri ilk
metin üzerinde yapılan pek zorunlu değişikliklerle "Sevr Antlaşması"m Büyük Millet Meclisi
Hükümeti'ne de onaylattırmak istemişlerdi. Yeni Türk Devleti, elbette buna razı olamazdı. Bu sonucu
evvelden sezen Müttefikler, son tekliflerine daha cevap almadan, hemen Yunanlıları tekrar saldırttılar
(23 Mart 1921).
Lakin Yeni Türk Devleti delegelerini konferansa davet ederek onlarla görüşmeyi kabul olgusu, aslında
önemli ve olumlu bir sonuçtu. Müttefikler, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin, Türkiye'de asıl
hâkim kuvvet ve devlet olduğunu teslim etmiş ve onaylamışlar demekti.
İKİNCİ İNÖNÜ Birinci İnönü Savaşı'ndan sonra Yunan ordusu Bur-SAVAŞI
kuvvetlerini artırmıştı. Uşak ve
sa ve doğusundaki
doğusunda da önemli bir grup toplanmıştı. Bundan başka Yunanlıların izmit'te bir tümenleri ve ona
karşılık bizim Kocaeli Grubu denilen kuvvetlerimiz vardı. Yunanlıların Menderes dolaylarındaki
kuvvetlerine karşı da bazı kıtalarımız bulunuyordu.
Yunanlılar, Millî Ordu'nun daha çok kuvvetlenmesine meydan vermeden ve Millî Hükümeti Londra
Konferansı kararlarını kabule zorlamak için, 23 Mart 1921'de tekrar ileri harekete geçtiler. Birinci
İnönü zaferinden ikinci Yunan saldırısına kadar geçen iki buçuk ay kadar az bir müddet zarfında
ordumuzun güçlendirilmesine mümkün olduğu kadar çalışılmıştı (Res. 34, 35).
Yunanlılar, Bursa ve Uşak'ın batısından üstün kuvvetlerle Eskişehir ve Afyon istikametlerinde ileri
harekete geçtiler (Harita. 7).
Bursa, Bilecik ve Pazarköy üzerlerinden ilerleyen Yunanlılar, 27 Mart'ta evvelce hazırlanmış olan
İnönü mevziinde İsmet Paşa kumandasındaki Batı Cephesi kıtalarına saldırıya başladılar. Yunanlılar
başlangıçta sağ yanımıza ve destek kıtaları aldıktan sonra bütün İnönü mevzii cephesine şidBursa'dan ve Uşak'tan saldıran Yunanlıların kuvveti 40 000 tüfek ve 3 700'den fazla ağır ve hafif
makineli tüfek ve 144 top, l 200 kılıç; buna karşı bizim tarafta Eskişehir ve İnönü civarında İsmet Paşa
kumandasında 15 000 tüfek. 150 hafif ve ağır makineli tüfek, 900 kılıç (süvari) ve 56 topumuz vardı.
Afyon ve batısında Refet Paşa kumandasında da 9 000 tüfek, 64 makineli tüfek 4 OOO'e yakın kılıç ve
51 top mevcuttu.
İSTİKLAL HARBİ
81
detle hücum ettiler. Merkez ve sol cenahta bazı gerilemelere rağmen, Türk kurnandan ve askerlerinin
cidden fedakârca çarpışmalanyla mevzi savu-nulabilmiş ve düşman saldırısı püskürtülebilmişti.
Yunanlılar 30 Mart'ta aldıkları destek kttalarıyla saldırılarını tekrarladılar.
Türk sağ cenahı karşısaldınlarla bu düşman saldırısını da püskürttü. O ara Ankara'dan gelen yeni
kuvvetlerle -bunlar arasında Meclis Muhafız Taburu da vardır-, sarsılmış olan sol cenahımız
desteklenmiş ve Yunanlılara bu taraftan da karşısaldırıya geçilmiştir.
Artık Yunanlıların saldırı kuvveti tamamen kırılmıştı. Düşman 31 Mart / l Nisan gecesi, savaş
meydanında zaferi kahraman ordumuza terk ederek çekilmişti. Bursa'nın doğusundaki mevziine kadar
şiddetle takip olundu.
Bu zafer üzerine Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ile Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal
arasında karşılıklı çekilen telgrafnameler, millî heyecan ve sevinci, çok samimî ve gayet güzel bir
üslupla ifade eden seçkin örnekler olduğundan aynen aşağıya alınmıştır.
Metrestepe'den 1-4-1337 (1921)
Saat 6:30 sonrada Metrestepe'den gördüğüm durum: Gündüzbey'in kuzeyinde, sabahtan beri sebat
eden ve artçı olması muhtemel bulunan bir düşman müfrezesi, sağ cenah grubunun saldırısıyla
düzensiz şekilde çekiliyor. Yakından takip ediliyor. Hamidiye istikametinde temas ve faaliyet yok,
Bozüyük yanıyor. Düşman, binlerce ölüsüyle doldurduğu savaş meydanını silahlarımıza terk etmiştir.
Batı Cephesi Kumandanı ismet
Ankara
1-4-1337(1921)
İnönü Savaş Meydanı'nda Metrestepe'de Batı Cephesi Kumandanı ve Erkanıharbiyei Umumiye Reisi
ismet Paşaya
Bütün dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Savaşları'nda üstlendiğiniz görev kadar ağır bir görev
üstlenmiş kumandanlar enderdir. Milletimizin
82
TARİH
bağımsızlık ve hayatı, dahice idareniz altında şerefle görevlerini yapan kumandan ve silah
arkadaşlarınızın kalp ve hamiyetine büyük güvenle dayanıyordu. Siz orada yalnız düşmanı değil,
milletin kötü talihini de yendiniz. İstila altındaki bahtsız topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün
sınırlarına kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istila hırsı, azim ve hamiyetinizin yalçın kayalarına
başını çarparak hurdahaş oldu. Namınızı tarihin iftihar kitabına kaydeden ve bütün milleti hakkınızda
sonsuz minnet ve şükrana sevk eden büyük gaza ve zaferinizi tebrik ederken, üstünde durduğunuz
tepenin size binlerce düşman ölüsüyle dolu bir şeref meydanı seyrettirdiği kadar milletimiz ve
kendiniz için parlak yükselişle dolu bir gelecek ufkuna da bakıyor olduğunu söylemek isterim.
Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal
Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa
Hazretlerine
Zulüm ve despotluk dünyasının en zalimce saldırılarına karşı yalnız ve şaşkın kalan milletimizin maddî
ve manevî bütün kabiliyet ve kuvvetlerini ruhundaki ateşle toplayan ve harekete geçiren Büyük Millet
Meclisi'nin Reisi Mustafa Kemal Paşa!
Kahraman subaylarımız ve askerlerimizle avcı hatlarında omuz omza vuruşan tümen ve kolordu
kumandanları adına takdir ve tebriklerinize büyük bir iftiharla teşekkürlerimi sunarım.
Batı Cephesi Kumandanı ismet
Uşak bölgesinden Afyon istikametine yürüyen Yunanlılar, 24 Mart'ta Dumlupınar mevziini zapt
etmişler ve 27 Mart'ta Balmahmut mevziini zorlamaya başlamışlardı. Yunanlıların bu cephedeki
hareketleri, başlangıçta başarılı oldu. 28 Mart'ta Afyonkarahisarı'nı düşürdüler ve Konya
istikametinde yürümeye başladılar. Fakat İnönü'nden düşmanı kaçmaya zorlayıp serbest kalan Türk
kıtaları, düşmanın yan kollarını tehdit edince, Yunan kuvvetleri Afyon'u boşaltarak Uşak istikametinde
geri çekilmeye
İSTİKLAL HARBÎ
83
başladılar. 8 Nisan'dan 11 Nisan'a kadar Türkler, Yunanlılara saldırmaya devam ettilerse de, Uşak'tan
destek kıtaları alan Yunanlıları Dumlupı-nar'dan atmak mümkün olamadı.
D. YENİ TÜRK DEVLETİ'NİN İLK ANAYASASI VE MECLİS'TE SİYASÎ GRUPLAR
ANAYASANIN ESAS MADDELERİ
Büyük Millet Meclisi kurulur kurulmaz, bir hükü-metin faaliyeti için elzem olan esasları içeren Mustafa Kemal'in bir önergesi kabul edilmiş, Meclis ve onun İcra Vekilleri Heyeti, o esasları uygulamak
suretiyle iş görmeye başlamıştı. Bir taraftan da Meclis'in oluşturduğu "Hukuku Esasiye Encümeni",
kabul olunan esaslara göre Yeni Türk Devleti'nin anayasa tasarısını hazırlamaya çalışıyordu. Dört ay
kadar çalıştıktan sonra bu encümen "Büyük Millet Meclisi'nin şekil ve mahiyetine dair kanun
maddeleri" başlıklı sekiz maddelik bir kanun tasarısı hazırlayıp Meclis'in genel kuruluna sundu.
Bu tasarının görüşülmesi sebebiyle, Meclis'te iki cereyan belirdi.
Encümen de dahil olmak üzere Meclis'in bir kısmı, bilfiil kurularak icraatta bulunmakta olan Büyük
Millet Meclisi Hükümeti'nin ancak "geçici bir hükümet" olmasını istiyordu: Onların fikrince bu geçici
hükümet, Osmanlı Devleti'nin ve İslam hilafetinin bağımsızlığı ve sınırları belirli Anavatan'ın bütünlüğü
sağlanıncaya değin devam etmeliydi. Bunun içindir ki, kanunun 2. maddesinde "amacın
gerçekleşmesine değin" kaydıyla Millet Meclisi'nin yetkisi zamanla sınırlanmıştı. Buna muhalif olan
cereyan saltanat ve hilafetin kaldırılmasıyla hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız millete geçmesini ve
milletin emellerine ve iradesine göre fiilen kurulmuş olan yeni devletin, hukukî esaslarının da bu
gerçek duruma göre tespit edilmesini istiyordu; fakat bu cereyanda bulunanlar, fikirlerinin açıklıkla
ifadesi zamanının henüz gelmemiş olduğuna inanıyorlardı; bu sebeple fikirlerini açıktan açığa
söyleyemiyorlardı... Bu iki cereyan temsilcileri arasında görüşme ve tartışmalar aylarca sürdü; birinci
muhafazakâr cereyanın sağ cenahını hocalar oluşturuyordu. Bunlar "amacın gerçekleşme84
TARİH
sine değin" tabirini de belirsiz bularak Anayasa'ya "hilafet ve saltanatın ve vatan ve milletin
bağımsızlığının kurtarılmasına kadar..." ibaresini koydurmak istiyorlardı.
Bu tartışmanın böyle uzayıp gittiği sıralarda Meclis'in bir gizli oturumunda Mustafa Kemal bizzat
meseleye müdahale ederek, siyasî basirete bir örnek olan önemli nutuklarından birini söyledi (25
Eylül 1920). Bu nutukta özetle şu görüşleri ileri sürüyordu:
"Türk milletinin ve onun tek temsilcisi olan Yüce Meclis'in, vatan ve milletin bağımsızlığını, hayatını
temin için çalışırken; hilafet ve saltanatla, halife ve sultanla bu kadar çok meşgul olması sakıncalıdır.
Şimdilik, bunlardan hiç bahsetmemek yüce çıkarlar gereğidir. Eğer maksat, bugünkü halife ve
padişaha bağlılık ve sadakatin korunduğunu ifade etmek ve belirtmekse, bu zat haindir. Düşmanların,
vatan ve millet aleyhinde aletidir. Buna halife ve padişah deyince millet, onun emirlerine itaat ederek
düşman emellerini yerine getirmek zorunda kalır. Hain veyahut makamının kudret ve yetkisini
kullanmaktan men edilmiş olan zat, zaten padişah ve halife olamaz. 'O halde onu tahttan indirip
yerine derhal diğerini seçeriz' demek istiyorsanız, buna da, bugünün durum ve şartları uygun değildir.
Çünkü tahttan indirilmesi gereken zat, milletin yanında değil, düşmanların elindedir. Onun varlığını
yok sayarak diğer birine tabi olmak tasarlanıyorsa, bugünkü halife ve sultan haklarından feragat
etmeyerek İstanbul'daki kabinesiyle, bugün olduğu gibi makamını korumaya ve faaliyetini
sürdürmeye devam edebileceğine göre, millet ve Yüce Meclis, asıl amacını unutup halifeler davasıyla
mı uğraşacak? Ali ile Muaviye devrini mi yaşayacağız? Özetle, bu mesele geniş, nazik ve önemlidir.
Halli bugünün işlerinden değildir.
"Meseleyi esasından halle girişecek olursak, bugün içinden çıkamayız. Bunun da zamanı gelecektir.
Bugün çıkaracağımız kanunî esaslar varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi'ni ve
Millî Hükümet'i güçlendirmeye yönelik anlam ve yetkiyi vermeli ve ifade etmelidir!.."
Bu ikna edici açıklamalardan sonra da mesele derhal hallolunmadı. Bununla beraber Mustafa Kemal
tarafından 13 Eylül 1920'de verilmiş
İSTİKLAL HARBİ
85
program dairesinde, Meclis, "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin", yani Yeni Türk Devleti'nin
anayasasının esas maddelerini tespit ve kabul etti (20 Ocak 1921). Bu esas maddeler şunlardrr.
1- Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü, halkın kaderini bizzat ve bilfiil idare etmesi
esasına dayanır.
2- Yürütme kudreti ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi'nde
toplanır.
3- Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilir. Ve hükümeti "Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükümeti" unvanını taşır.
4- Büyük Millet Meclisi vilayetler halkınca seçilmiş üyelerden meydana gelir.
5- Büyük Millet Meclisi'nin seçimi, iki senede bir kere uygulanır. Seçilen üyelerin üyelik müddeti iki
seneden ibaret olup, tekrar seçilmeleri uygundur. Eski heyet, yeni heyetin toplanmasına kadar göreve
devam eder. Yeni seçimlerin uygulanmasına imkân görülmediği takdirde, toplanma devresinin yalnız
bir sene uzatılması uygundur. Büyük Millet Meclisi üyelerinin her biri, kendini seçen vilayetin ayrıca
vekili olmayıp bütün milletin vekilidir.
6- Büyük Millet Meclisi'nin genel kurulu, Kasım başlarında davetsiz toplanır.
7- Şeriat hükümlerinin uygulanması, bütün kanunların konulması, değiştirilmesi ve kaldırılması ve
antlaşma ve barış yapılması ve vatan savunması ilanı gibi temel haklar Büyük Millet Meclisi'ne aittir.
Kanun ve nizamların düzenlenmesinde halkın işlerine ve zamanın ihtiyacına en uygun fıkıh ve hukuk
hükümleri ile usul ve işlemler esas kabul edilir. - Heyeti vekilenin görev ve sorumluluğu özel kanunla
tayin edilir.
8- Büyük Millet Meclisi, hükümetin ayırdığı daireleri, özel kanun gereğince seçilmiş olan vekiller
vasıtasıyla idare eder. Meclis, yürütme işleri için vekillere yön tayin eder ve ihtiyaç gördüğünde
bunları değiştirir.
9- Büyük Millet Meclisi genel kurul» tarafından seçilen reis, bir seçim devresi zarfında Büyük Millet
Meclisi reisidir. Bu sıfatla meclis
86
TARİH
adına imza koymaya ve heyeti vekile kararlarını onaylamaya yetkilidir. İcra Vekilleri Heyeti içlerinden
birini kendilerine reis seçerler. Ancak Büyük Millet Meclisi Reisi Vekiller Heyeti'nin de doğal reisidir.
10- Anayasa'nın işbu esas maddelerine ters düşmeyen eski hükümler yürürlüktedir.
Toplumda mevcut kuvvetlerin gerçek dengesini asla gözden kaçırmayan Mustafa Kemal, bu "esas
maddeler"de Osmanlı Anayasası'nın tamamen kaldırıldığını ve Osmanlı saltanatının ve hilafetinin artık
varlık sebebi kalmadığını ilan ettirmiyordu; "şeriat hükümlerinin uygulanmasından ve fıkıh
hükümlerinden" de bahse lüzum görülmüştü. Meclis'in sağ cenahının (muhafazakâr cereyanın) fikir ve
endişelerini tatmin için şekilsel olarak böyle bir tedbir alınmakla beraber, "esas maddeler"in bütün
maddeleri, Büyük Millet Meclisi'nin bir kurucu meclis olduğunu aydınlatıp doğrulayarak milletin
mutlak hâkimiyetini tespit ve ilan etmekteydi. Böylece İstanbul Hükümeti'nin artık Türk siyasî
teşkilatında gereksiz bir uzuvdan ibaret kaldığı ifade edilmiş oluyordu. Bu esas maddeler, Yeni Türk
Devleti'nin Osmanlı İmparatorluğu'ndan tamamen ayrı, Türk milletinin iradesiyle kurulmuş, bağımsız
bir siyasî varlık olduğunu hukuk diliyle söyleyen bir kanundur. Osmanlı Kanunu Esasi maddelerinden
bazılarının yürürlükte kalmasına izin vermesi, yukarıda söylenildiği gibi, sırf siyasî bir düşünceden ve
bir de Avusturya İmparatorluğu'nun dağılmasından meydana çıkan devletlerin bir müddet Avusturya
kanun ve parasını kullanmaları gibi pratik ihtiyaçtan ileri gelmişti.
MECLİSTE KURULAN GRUPLAR
Bu esas maddelerin görüşülmesinde, Meclis'te çeşitli cereyanlar bulunduğu görülür; gerçekten Meclis
toplandıktan bir müddet sonra Meclis üyeleri birtakım gruplara ayrılmıştır. Halbuki Büyük Millet
Meclisi seçimlerinde etkili olan bir teşkilat vardı: "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti". Bu
cemiyet, Erzurum ve Sivas Kongreleriyle kurularak program maddelerini tespit etmişti. Bunların
başlıcaları, "Misakı Millî" maddeleriydi. Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin programına
göre seçilmiş Büyük Millet Meclisi'nin üyelerinin, bu cemiyetin, yani siyasî parİSTİKLAL HARBİ
87
tinin bir grubu mahiyetinde olması gerekirdi. Fakat "Misakı Millî" maddelerinde tamamen birleşik
olan Meclis üyeleri, durum ve koşulların meydana çıkardığı diğer birçok meselede aynı fikir üzerinde
birlenmiyordu. Bundan dolayı Meclis'e gelen meseleler uzun tartışmalar ve oyların çok dağılmasıyla
sonuçlanıyordu. Mustafa Kemal, Müdafaai Hukuk esaslarına dayanarak, "Halkçılık Programı" unvanlı
bir parti programı düzenlemiş ve ilan etmişti (13 Eylül 1920).
Biraz evvel bahsolunan "Esas Maddeler"in de kaynağını oluşturan bu programdan esinlenmiş olarak
Meclis'te birtakım gruplar kuruldu. "Tesanüt Grubu", "İstiklal Grubu", "Müdafaai Hukuk Zümresi",
"Halk Zümresi" ve "Islahat Grubu" gibi birtakım adlar alan bu zümrelerin, Meclis dışında teşkilatları
yoktu. Bu grupların ortaya çıkması başlarda Meclis görüşmelerinin dağılıp uzamaması gibi bir fayda
sağlar sanılmıştı. Bu sanı gerçekleşmedi. Bu grupların hemen hepsi, aynı programdan esinlenmiş
oldukları için, birbirlerinden farklı ve cidden işlenmiş esaslı fikirler ortaya koyamıyorlardı.
Görüşmelerde hatiplerin birbirleriyle iyi konuşma yansına girişmeleri, sözlerini uzattırıyor ve bu
yüzden görüşmeler uzun sürmekte devam ediyordu. Meclis görüşmelerini daha pratik bir hale
getirmek için, Mustafa Kemal "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu" adıyla bir grup kurdu.
Memlekette faaliyet gösteren "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti"nin Meclis'teki grubu
demek olan bu oluşumun programına esas olarak şu iki madde alındı.
l- Grup "Misakı Millî" esasları dairesinde memleketin bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını
sağlayacak barışı elde etmek için, milletin bütün maddî ve manevî kuvvetlerini gereken hedeflere
yöneltip kullanacak ve memleketin resmî ve özel bütün teşkilat ve tesislerini bu esas amaca hizmet
eder kılmaya çalışacaktır:
1- Grup, devlet ve millet teşkilatını, Anayasa dairesinde şimdiden adım adım tespit etmeye ve
hazırlamaya çalışacaktır.
Meclis'te bulunan bütün gruplarla Meclis'in gruplara dahil olmayan üyelerinin çoğu, bu iki esas
üzerinde birleşip, kuvvetli bir grup kurdu (15 Mayıs 1921). Bu grubun genel başkanlığını bizzat
Mustafa Kemal üstlendi.
88
TARİH
Meclis üyelerinin çeşitli gruplara bölünüşü görünürde ve şekilsel bir bölünmeydi; Meclis üyeleri,
gerçekte üç, dört cereyana ayrılmıştı; en sağ cenahta çoğunluğu hocalardan meydana gelmek üzere
İslamcı muhafazakârlar, sağ cenahta, daha ılımlı muhafazakârlar; sol cenahta ise çok miktarda
demokratlar, yani Mustafa Kemal'in fikirlerini bütün sonuçlarıyla kabul ederek, İstanbul
müesseselerini kaldırıp, halkın hâkimiyetine dayalı yeni bir Türk Devleti'nin pürüzsüz kurulmasına
taraftar olanlar ve nihayet bunların daha solunda komünist etkilere az çok kapılanlar vardı. Çoğu
mebuslar meclisinde olduğu üzere, bazen sağ cenahla en sol cenahın uyuştukları da görülüyordu.
Fakat genellikle bu çeşitli cereyanlara tabi olanların çoğu maksatlarını ve gayelerini iyice anlayıp
muhakeme ederek, bilinçli hareket etmek kudretine sahip değildiler; çünkü siyasî bilgi ve hazırlıkları
noksandı. Fikirleri işlenmiş ve açıklık kazanmış ancak iki cereyan vardı: Birisi Mustafa Kemal'in
devrimci halkçılığı; diğeri hocaların bağnaz dinciliği.
Bu çeşitli cereyanlardan komünizme meyleder gibi görünüp, fikirden çok şahsî çıkar ve ihtiras takip
eden cereyan, sonunda yozlaşıp "Yeşilor-du" maceracı hareketine dönüşerek Çerkez Ethem'in
ihanetine kadar ilerleyip mahvolmuştu. Olaylar gelişip, Mustafa Kemal'in programı galip geldikçe,
ılımlı muhafazakârların çoğu halkçılara katıldılar. En sağ cenahı oluşturan hocalar grubu Birinci Millet
Meclisi'nde, hükümetin ileri hareketini biraz ağırlaştırmakta etkili olabildiyse de, İkinci Millet Meclisi
toplanınca gerek Meclis'te, gerekse muhit dışında önem ve kıymetini kaybetti. (İkinci Millet
Meclisi'nde ortaya çıkan siyasî cereyanlardan ileride bahsolunacaktır.)
Birinci Büyük Millet Meclisi böyle maksat ve cereyanlara kapılmış ve çeşitli grup ve zümrelere ayrılmış
bulunduğu zaman bile esaslı bir noktada -hesaba katılmayacak kadar az kimse dışında- yekpare bir
kitle halinde bulunuyordu (Res. 36-37); o esaslı nokta, bilinen millî sınır dahilinde Türk vatanının
bütünlüğü ve Türk Devleti'nin tam bağımsızlığı ilkesiydi.
İSTİKLAL HARBİ
89
E. YENİ TÜRK DEVLETİ, ANLAŞMA DEVLETLERİ VE PADİŞAH HÜKÜMETİ
YENİ TÜRK DEVLETİNİN ANLAŞMA DEVLETLERİYLE BAZI İLİŞKİLERİ
Millî Hükümet tarafından Londra'ya gönderilen Delegeler Heyeti'nin reisi. Hariciye Vekili Bekir Sami Bey, sonuçsuz kalan Londra Konferansından sonra,
İngiltere, Fransa ve İtalya siyaset adamlarıyla kendiliğinden temas ve görüşmelerde bulunarak
birtakım sözleşmeler imzalamıştı (Mart 1921). Bu sözleşmelerin içeriğinin, Sevr Antlaşması'mn
ardından, İngiltere, Fransa ve İtalya arasında, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde nüfuz bölgelerini
ayırmak ve belirlemek maksadıyla imzalanan Üçlü An-laşma'yı (L'accord tripartite) başka adlar altında,
Millî Hükümet'e kabul ettirmek mahiyetinde olduğu açıktı. Londra Konferansından bir sonuç
alamayan Anlaşma Devletleri, Yeni Türk Devleti'nin Hariciye Vekili'yle özel olarak konuşarak,
maksatlarını elde etmek istemişlerdi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükümeti'nin esas ilkesi,
"memleketin bütünlüğünü ve milletin tam bağımsızlığını" sağlamak olduğuna göre, bu ilkeye uygun
olmayan sözleşmeler Büyük Millet Meclisi'nce doğal olarak kabul edilip onaylanamazdı. Bekir Sami
Bey sözleşmelerinin tamamı reddolundu; ancak esir mübadelesine* dair İngilizlerle imzalanan
sözleşme, İstanbul'da Millî Hükümet Temsilcisi'yle İngiliz Komiseri arasında tekrar görüşülüp
düzeltildikten ve iyileştirildikten sonra kabul olundu. Bu sözleşmelenin gereklerinden olarak, Malta'da
tutuklu bulunan Türk vatandaşları vatana iade ediliyorlardı. Daima İngilizlerin emirlerine göre hareket
ederek, onlara boyun eğmekten bir an geri durmayan Osmanlı hükümetlerinin idare ettikleri
İstanbul'da İngilizlerin her türlü hak ve nezakete aykırı olarak tutukladıkları ve Malta'ya sürdükleri
Türkler, İngilizlere karşı kudret ve ezici kuvvetini gösteren Millî Türk Hükümeti tarafından kurtarılmış
oldu.
Bekir Sami Bey sözleşmeleri, Büyük Millet Meclisi'nce onaylanmamış olmakla beraber, Anlaşma
Devletleri, bunlara imza atmakla, bir defa daha Yeni Türk Devleti'nin hiç olmazsa fiilen varlığını kabul
etmiş oluyordu.
* Mübadele: Değiş tokuş (Kaynak Yayınlan'nın notu).
90
TARİH
İKİ ZİHNİYET VE İKİ HAREKET
Mustafa Kemal, Anadolu'da Millî Türk Devleti'nin kurulmasına giriştiği zaman, İstanbul'da şöyle böyle
bir hükümet olduğu halde, Anadolu'da ciddî bir teşkilat yoktu. O sıralarda bazı kimselerin durumu
layıkıyla kavrayamayarak tereddüte uğramaları bir dereceye kadar anlaşılabilir. Fakat Anlaşma
Devletlerinin, Ankara'yı Londra Konferansı'na davet edip Sevr Antlaşması'nı değiştirme zorunluluğu
duymalarından Yunanlıların İkinci İnönü darbesini yiyip geri çekilmek zorunda kalmalarından ve
Padişah Hükümeti'nin değil Anadolu'da, hatta İstanbul surları içinde bile hiçbir kıymet ve önemi
kalmadığı belli olduktan sonra, devlet adamları sayılan Osmanlı vezir ve mareşallerinin hâlâ anlamsız
bir gelenek ve unvandan ibaret Osmanlı saltanatı ve İslam hilafeti gibi heyulalara kıymet verip,
Osmanlı Devleti'ni korumayı mümkün görmeleri ve bu korumada genel bir çıkar tasavvur etmeleri hiç
anlaşılamaz. Halbuki böyle bir zihniyeti, Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde hayli şöhret kazanmış
devlet adamları da taşımakta devam ediyorlardı; yeni kurulan Türk Devleti'ni, hayalden ibaret kalan
Osmanlı padişahlığına tabi kılmayı memleket ve millete faydalı bir siyaset sanıyorlardı. Bu köhne ve
gerçeklikten uzak zihniyete karşı Türklerin genç ruhlu aydınları, özellikle subayları, memleketin ve
milletin kurtarılmasının, ancak Mustafa Kemal'in gösterdiği yolda fedakârca yürüyüp, düşmalarla
bilfiil çarpışarak, onu vatanın kutsal topraklarından atmakla mümkün olacağını tamamen
kavramışlardı.
İhtiyar "Osmanlı devlet adamları" ile genç ruhlu Türk subayları bu eski ve yeni zihniyetlerin
temsilcileri oldular. Ankara'ya gelip orada aylarca oturan İzzet Paşa ile Salih Paşa, Gazi'nin güzel bir
tabiriyle "bir türlü Ankara'ya ısınamadılar. " Millî Türk Devleti'nin hizmetine girmekten sakındılar.
İstanbul'a bir an evvel geri gönderilmelerini sürekli rica edip durdular. Ve nihayet tutmayacakları bir
vaatte bulunmaktan bile çekinmeyerek, İstanbul'a döndüler; vaatlerinin tersine, artık hiçbir maddî ve
manevî kuvvet ve kıymeti kalmayan saltanat makamını güçlendirmek emeliyle padişahın hizmetini
tekrar kabul ettiler; "ekmeği ve nimetiyle yetiştikleri Türk milletinin içinde kalarak ona en acı ve kara
günlerinde hizmet etmeyi, Vahdettin'in hizmetçisi olmaya tercih edemediler."^ Halbuki İstanbul'un
genç ruhlu subayları, düş"Nutuk", s.376 (lüks hasımı, s.440).
İSTİKLAL HARBİ
91
inanlarla fiilen çarpışan Türk ordusuna, genç ruhlu memurları da yeni devletin az maaşlı, az konforlu,
çok işli memuriyetlerine, kısacası Anavatan'in göbeğine doğru akın akın gidiyorlar; yoldaki engelleri,
tehlikeleri hiçe sayarak durmaksızın gidiyorlardı. İstanbul'da kalan genç subaylarla küçük memurlar ve
İstanbul'un esnaf, işçi, hamal gibi demokrasisini oluşturan öz Türkler de, yine ölümü, asılıp kesilmeyi
bile göze alarak, Millî Türk Ordusunun teçhizat eksiğini gidermeye çalışıyorlar ve halk arasında
örgütlenerek, olumlu propagandalarda bulunarak, Türk maneviyatının korunmasına ve hatta
yükseltilmesine uğraşıyorlardı. Bu fedakârca çalışma arasında bir hayli subay yakalanıp Anlaşmacıların
hapishanelerine sokuldu ve Malta'ya sürüldü; birçok hamal ve mavnacı tutuklanıp hidematı
şakkaya'1' gönderildi; hatta bazıları asilik. Fakat bütün bu tehlikelere rağmen vatanî hizmetlerine
sekte gelmedi. Buna karşılık, Türk milletinin büyük fedakârlıklara katlanarak büyük mevkilere çıkardığı
"devlet adamları"ndan ve büyük memurlardan çoğunluğu, "siyasî tedbirlerle daha iyi iş görülür"
maskesi altında, rahatlarını bozmamaya, sefil ve esir hayatlarını mümkün olduğu kadar konforlu
geçirmeye uğraştılar... Hatta bununla da yetinmeksizin, hamiyetli sayılanları bile Yeni Türk Devleti
düşmanlarının iktidarını artırabilecek ve millî müdafaanın manevî kuvvetim azaltabilecek işlerden,
sözlerden ve hatta Millî Devleti idare edenlere nasihat vermek gibi cüretkârlıklardan bile
çekinmediler!
BM iki zihniyet ve karakterin hangisinin Türk milletine ve Türk vatanına faydalı olduğunu olaylar pek
açık gösterdi.
Hareket ve fedakârlık yeteneğinden yoksun, atıl ve zayıf tabiatlı olmalarına rağmen akıl ve fikirleriyle
mağrur Osmanlı devlet adamları Türk milletinin haklı eleştilerinin hedefi haline geldi.
F. SAKARYA ZAFERİ VE SEMERELERİ
KÜTAHYA VE ESKİŞEHİR SAVAŞLARI
-Londra Konferansı, bir sonuç elde edemeden da-
ğılmıştı (12 Mart 1921). Müttefik Devletlerin, bu
konferanstaki tekliflerini kabul ettirmek için Yunanlılara yaptırdıkları
saldırı da İnönü'nde (İkinci İnönü Savaşı) kesin bir yenilgiyle sonuçlan* Hidematı şakka: Toprak kazmak, taş taşımak gibi mahkûmlara gördürülen ağır hizmetler (Kaynak
Yayınlan'nm notu).
92
TARİH
rini kabul ettirmek için Yunanlılara yaptırdıkları saldırı da İnönü'nde (İkinci İnönü Savaşı) kesin bir
yenilgiyle sonuçlanmıştı (31 Mart 1921). Anlaşma Devletlerinin ayrı ayrı Büyük Millet Meclisi Hariciye
Vekili ile yapmak istedikleri zararlı sözleşmeler de Meclis tarafından reddedilmişti (Mayıs 1921).
Anlaşma Devletlerinin ve Yunanlıların askerî ve siyasî alanlardaki bu başarısızlıklarından sonra da
İngiltere Hükümeti'nin başında bulunan Loit Corc, Fransa ve İtalya'nın bir derece isteksizliklerine
rağmen, İngiliz yardımıyla Yunan ordusunun bütün kuvvetini bir defa daha Yeni Türk Devleti'ne
saldırtmak kararını verdi.
İkinci İnönü yenilgilerinden sonra Anadolu'daki Yunan Kuvvetleri Başkumandanı General Papulas,
hükümetine sunduğu raporda, "kuruluş halinde bulunan Türk ordusu henüz kuvvetlenmeden ve
Anadolu'dan destek kıtaları gelmeden saldırıya mecburuz" diyor; raporunun sonunda "Anadolu'daki
kuvvete ek olarak 85 000 askerlik bir destek" istiyordu.
Yunanistan'da Birinci İnönü Savaşı'ndan (10 Ocak 1921) evvel önemli bir değişiklik olmuştu: Anlaşma
Devletlerinin Kral Kostantin'i düşürmesinden (12 Haziran 1917) sonra yerine geçirdikleri Kral
Aleksandr, kuduz bir maymunun ısırması yüzünden ölmüştü (25 Ekim 1920). Aleksandr zamanında
gerçek hâkim Venizelos'tu. Aleksandr ölünce, Kostantin taraftarlarının propagandasıyla 1920 senesi
sonlarında yapılan Yunan seçimlerinde Venizelos taraftarları azınlıkta kaldılar. Venizelos hükümetten
çekilerek (16 Kasım) memleketi terk etti. 6 Aralık'ta halkın doğrudan doğruya oyuyla (plebisit)
Kostantin tekrar krallık makamına getirildi (15 Aralık).
Genel oy yapılırken en çok ileri sürülen nokta, Venizelos'un Yunan kanını korumamış olması
iddiasıydı. Buna rağmen iktidara geçen Kostantin ve Başvekili Gunaris, Venizelos tarafından
gerçekleştirilmeye çalışılan, Bizans'ın azametli devrini Yunan Krallığı idaresinde canlandırmak hayalini
bir tarafa atıp barışa yanaşmak cesaret ve kudretini gösteremediler. Aksine, bu büyük fikrin (megalo
idea) gerçekleşmesi şerefini kendilerine mal etmek istediler. XIII. Kostantin^ 300 000 asker toplattı;
Batı Anadolu vilayetleriyle Boğazlar'ı ve İstanbul'u hükmü altına almak fikirlerini besYunan Kralı Kostantin, son Bizans İmparatoru XII. Kostantin'in halefi olmak iddia ve hayaliyle, Bizans
imparatorları sırasını takip ederek kendisine XIII. Kostantin unvanını verdirmişti.
İSTİKLAL HARBİ
93
ledi. Bunun üzerine, evvelce açıklanan durum ve şartlar altında, Yunanlıların Anadolu'daki saldırıları
gerçekleşti. Fakat görüldüğü üzere, yaptıkları her iki saldın da, yeni kurulmak üzere olan Millî Türk
Ordusunun fedakârlığı, özellikle kumandanlarının sevk ve idaredeki ustalıkları sayesinde tamamen
Yunanlılar için yenilgiyle sonuçlandı.
Yunanlılar, İnönü yenilgilerinin hıncını, Batı Anadolu'da ve Karadeniz bölgesinde "Pontus
Cumhuriyeti" adını verdikleri Rumlarla karışık bölgede köylerimizi yakmak, savunmasız insanları
öldürmek1 ve açık inebolu şehrini topa tutmakla almak, istediler.
Knstantin Hükümeti, İngilizlerin teşviki ve Başkumandan Papulas'ın gösterdiği lüzum üzerine,
Anadolu'daki Yunan ordusunu tekrar saldırıya
l Yunan bağımsızlık savaşının serpintisi olarak. 19. asır ortalarından beri bir tohum halinde mevcut
olan Pontus meselesi, ateşkes devrinde Türklere bir tehlike oluşturabilecek hale gelmişti. Gerçekten
Büyük Harp sırasında, dışarıdan gönderilip dağıtılan silah, cephane, bomba ve makineli tüfeklerle,
Karadeniz sahilinde Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri adeta bir silah deposu haline
getirilmişti. Hele Ateşkes'ten sonra Yunan cemiyetleri propagandacılarının ve Merzifon Amerikan
Koleji tarafından yetiştirilen elebaşılarının faaliyetleri etkisi altında bulunan bu dolayların Rum halkı,
"bağımsız bir Pontus Cumhuriyeti" kurmak emeline düştü. Bu maksatla genel bir ayaklanma
hazırlandı. Kurulan çeteler, dağlara çekildiler. O dolayların Rum metropoliti hareketin başına geçti.
Birtakım çeteciler de dışarıdan geldi. Anlaşma kuvvetleri ve Yunan Devleti bunlara her suretle yardım
ediyorlardı. "Trabzon'da bir Rum Cumhuriyeti kurmaya çalışmak maksadıyla" yayımlandığını ilan eden
"Pontus" adlı bir gazete İstanbul'da yayımlanmaya başladı (4 Mart 1919). Pontus jandarmasını
düzenlemek için İstanbul'daki Yunan işgal kuvvetinden bir subay heyeti orada gönderildi. Batum'da
"Pontus Rum Hükümeti" adıyla bir oluşum bile meydana geldi (1920). Anadolu'da toplanan "Pontus"
çetelerinin kuvveti gitgide 25 OOO'e ulaştı; bunlar Türk köylerini yakıp, Türk halka karşı akla ve hayale
sığmaz işkence ve cinayetler işliyorlardı. Mustafa Kemal Samsun'a çıktıktan sonra (19 Mayıs 1919) bu
hareketlere karşı derhal tedbirler almaya başlamıştı. Merkezi Sivas'la bulunan 3. Kolordu, bütün
çalışmalarını, çeşitli bölgelerde bulunan Pontus çetelerinin takip ve cezalandırılmasına adamıştı. Bu
kovuşturmaya Erzurum'da bulunan 15. Kolordu da katılıyordu. Fakat denizle ulaşımı olan bu çetelerin
tamamen imha edilmesi mümkün olamıyordu. Nihayet 1920 senesi sonlarında, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Hükümeti tarafından bir Merkez Ordusu kurulup, diğer görevlerle beraber Pontus asilerinin
cezalandırılması görevi de o orduya havale olunmuştu. Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra, Pontus
çetelerinden nam ve nişan kalmamıştır. > Metropolit: Ortodokslarda patrikten sonra gelen ve bir
bölgenin din işlerine başkanlık eden din adamı (Kaynak Yayınları'nın notu).
94
TARİH
geçirdi. Bu ileri hareketten evvel Anadolu'daki Yunan ordusu hemen bir misli güçlendirilmişti.1
Yunanlılara karşı bulunan Türk ordusu ise, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları sırasında Batı (İsmet Paşa)
ve Güney (Refet Paşa) cepheleri diye ikiye ayrılmıştı. Bu savaşlar, bütün cephenin bir kumandada
bulunmasının daha faydalı olacağını göstermişti. Bu sebeple bütün Batı cephesi ismet Paşanın
kumandasına verildi. Refet Paşa başka görevlerde kullanılmak üzere Ankara'ya alındı. Bu suretle
birleştirilen ve Geyve'den Afyonkarahi-sar'a kadar uzanan cephemizde durum gereği yeni tedbirler
alınmıştı. Mümkün olduğunca güçlendirilmeye çalışılan Batı cephesi kıtalarıyla, Eskişehir'in
kuzeybatısında İnönü mevziinde, Kütahya batısında ve güneyinde savunma tertibatı alındı.2
Yunanlılar, 1921 senesi yazında tekrar ileri harekete geçtiler. İkinci İnönü'nden bu zamana kadar
geçen iki üç ay gibi kısa bir zamanda, kaynakların azlığından, Batı ordumuz özellikle silah, cephane ve
nakliye araçları itibariyle gereği kadar güçlendirilip donatılamamıştı. Dolayısıyla hazırlanan mevzilerde
savunma zorunluluğu doğmuştu.
Yunanlılar, üstün kuvvetlerle ordumuzun merkez ve özellikle sol cenahına saldırdılar. İnönü mevzii
önünde ise ancak zayıf girişimleri görüldü. Merkez sol cenahında (14 Temmuz-21 Temmuz 1921)
şiddetli savaşlar oldu. Asker ve subaylarımız büyük kahramanlıklar gösterdiler. Bu savaşların ilk
safhasına Kütahya Savaşı denir (Harita. 8).
1 Evvelce mevcut yedi tümene beş tümen ilave olunarak toplam kuvvet 12 tümene çıkarılmıştı. Bu on
iki tümende 96 000 tüfek l 300 kılıç, 5 600 kadar ağır ve hafif makineli tüfek ve 345 top vardı. Buna
karşılık, bizim bütün Batı Cephesinde kuvvetimiz 51 265 tüfek, 440 kadar makineli tüfek, 4 727 kılıç ve
162 toptan ibaretti.
2 Batı Cephesindeki bu tümenlerimiz, dört grup halinde toplandı: Birinci grup (Miralay İzzettin Paşa)
İnönü bölgesinde; üçüncü grup (Miralay Arif Bey) Kütahya ve civarında; dördüncü grup (Miralay
Kemalettin Sami bey) Kütahya güneyinde Çekürler bölgesinde; on ikinci grup (Miralay Halit Bey)
Afyon ve civarında toplanmıştı. Bunlardan başka Miralay Kâzım Bey (Büyük Millet Meclisi Reisi Kâzım
Paşa) kumandasında Geyve ve civarında bir de Kocaeli grubu vardı. Savaş sırasında süvari
tümenlerimiz, beşinci grup adıyla Miralay Fahrettin Bey kumandasında toplandı.
İSTİKLAL HARBİ
95
Buna rağmen üstün düşman saldırıları karşısında merkez ve sol cenah gerilediğinden artık geniş
mevziimizin korunmasına imkân kalmamıştı. Ordumuz, lüzumsuz yere daha fazla ezdirilmemek ve
daha uygun şartlar altında savaşmak maksadıyla, emirle Sakarya'nın doğusuna kadar geri alındı. Fakat
Sakarya'ya çekilmeden evvel Eskişehir'in doğusunda toplanan kıtalarımız 21 Temmuz'da Yunanlılara
bir karasaldın yaptılar; bu suretle gerçekleşen savaşa Eskişehir Savaşı denir (Harita. 8). Bu saldırı üstün
düşman kuvvetlerine çatmış ve Seyitgazi-Kırgızdağı bölgesinden ilerleyen Yunan kuşatması karşısında
kalmıştı. Bunun üzerine cephe Sakarya gerisine çekildi.
Eskişehir, Kütahya, Afyon gibi şehirlerimizin ve geniş bir bölgenin düşmana terk edilmesi pek acıydı.
Özellikle düşmanın savunmasız halka karşı yaptığı musibetler bilinmekteydi (Res. 38). Bununla
beraber etkili savunma ve saldırı için daha fazla kuvvetlenmek ve bunun için vakit kazanmak lazımdı.
Dolayısıyla, bu durum karşısında geri çekilmek zorunluluğu doğmuştu.
18 Temmuz'da Batı cephesinin karargâhı olan Karacahisar'a gelen Devlet Reisi Mustafa Kemal, cephe
kumandanına şu direktifi vermişti: "Orduyu Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra
düşman ordusuyla araya büyük bir mesafe koymak lazımdır ki, ordunun düzenlenmesi ve
güçlendirilmesi mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya doğusuna kadar çekilmek uygundur."
İşte bu emri alan Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa, İnönü-Kütahya-Afyon genel hattında bir hafta
kadar düşmanı mümkün olduğunca alıkoyduktan ve düşmanın bu saldırısını karşıladıktan sonra,
ordusunu kat kat üstün düşman kuvvetleri karşısında dağılmasına meydan vermeden, Sakarya'nın
doğusuna çekti.
Bu karardaki isabet daha sonra Sakarya Meydan Savaşı'nın kazanılmasıyla ve ordumuzun lüzumu
kadar güçlendirilerek saldırıya geçmesiyle, düşmanı tamamen mağlup etmesiyle fiilen ispatlanmıştır.
MUSTAFA KEMAL BAŞKUMANDAN
Bu geri çekilmenin, Meclis'te ve memlekette memnuniyetsizlik ve fikir sarsıntılarına sebep olabileceğini kestiren Mustafa Kemal, yukarıda bahsolunan
direktifinde şu görüşü ileri sürüyordu:
96
TARİH
"...Fakat az zamanda elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla bu sakıncalar kendiliğinden ortadan
kalkacaktır. Askerliğin gereklerini tereddütsüz uygulayalım. Diğer tür sakıncalara direniriz..."
Mustafa Kemal'in tahmin ettiği sakıncalar, hemen görüldü. İlk üzüntüler Meclis'te de belirdi;
heyecanlı tartışmalar oldu. Meclis ve millet, bu durumu ancak Mustafa Kemal'in bizzat ordu başına
geçerek iyileştirebileceğine inanıyordu. Herkesin ümidi Mustafa Kemal'deydi.
5 Ağustos 1921'de Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi tarafından bütün Türk ordularının
başkumandanı seçildi. Bu görevin hakkıyla yerine getirtmesi için Meclis, sahip olduğu bütün yetkileri
de Mustafa Kemal'e verdi. Fakat Mustafa Kemal, Meclis'e sunduğu bir önergeyle "millî hâkimiyetin en
sadık bir hizmetçisi olduğunu milletin gözünde bir kez daha doğrulamak için bu yetkinin üç ay gibi kısa
bir müddetle sınırlanmasını" istedi; talebi kabul olundu. Mustafa Kemal'in bu müddet zarfında verdiği
emirler, kanun olacaktı.
Bu suretle, bütün kuvvetler kendinde toplanan Mustafa Kemal, geçici diktatörlük demek olan bu
durumdan, düşman istilasına karşı durmak için gereken tedbirleri almaktan başka hiçbir hususta
yararlanmadı. Bu hareketiyle, içeride ve dışarıda, bazen Türkiye durumunu anlamamak yüzünden ve
bazen düşmanlık eseri olarak ortaya atılan diktatörlük emel ve arzusundan uzak olduğunu fiilen
gösterdi.
Bu sırada, Başkumandan Mustafa Kemal'in teklifiyle Büyük Millet Meclisi Fevzi Paşa'nın görevlerini
sırf Erkânıharbiye Riyaseti'ne vererek, aynı zamanda yapmakta olduğu Millî Müdafaa Vekaletini Refet
Paşaya verdi.
Mustafa Kemal, başkumandanlığa seçildiği gün söylediği nutukta başlıca şunları söylemişti:
"Efendiler, zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka mağlup edeceğimize dair olan
güven ve inancım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu tam inancımı yüksek heyetinize
karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilan ederim."
Başkumandan, Ağustos başlarında, Büyük Erkânıharbiye Reisi ve Millî Müdafaa Vekili ile Ankara'da
çalışarak ordunun en az zamanda mümkün
İSTİKLAL HARBİ
97
olduğu kadar insan ve levazımca güçlendirilmesi için olağanüstü tedbirler aldı. 7-8 Ağustos 1921'de
verdiği emirlerle Başkumandan, orduyu erlerle güçlendirdiği gibi, her kazada kurulan "millî tekâlif
komisyonlarıyla da, orduya ihtiyacı olan elbise, çamaşır, yiyecek, nakliye aracı ve her şey toplattırıldı.
Bedelini sonra almak üzere Anadolu halkı bu millî fedakârlığa memnuniyetle katlandı. Eli silah
tutanlar büyük bir heyecanla savaş meydanına koştular.
Bu emirleri veren Başkumandan, Büyük Erkâmharbiye Reisi Fevzi Paşa ile birlikte Batı cephesi
karargâhının (Res. 39,40) bulunduğu Polatlı'ya gitti.
SAKARYA MEYDAN SAVAŞI
Türk Ordusu Başkumandanı, Kütahya ve Eskişehir savaşlarından sonra bir müddet durmuş olan
Yunanlıların ileri harekette devam edecekleri kanaatindeydi. Gerçekten, Yunan ordularının
başkumandanlığım üstlenerek İzmir'e gelmiş olan Kral Kos-tantin, Kütahya'ya kadar ilerlemiş ve orada
kendi başkanlığında kurulan askerî ve siyasî şûra, Yunan ordusunun Ankara istikametinde hareket
ederek Türk ordusunu mahvetmesi ve Ankara'yı zapt etmesi kararını vermişti. Bu amaca ulaşmak için,
Yunanlılar geceli gündüzlü çalışarak ordularının noksanlarım tamamlıyorlardı.
Bu sıralarda İngiltere Başvekili Loit Corç, Yunanlıları teşvik ve Türkleri tehdit maksadıyla İngiliz
Parlamentosu'nda şu sözleri söylemişti: "Yunanistan kazandığı'zaferden dolayı artık Sevr
Antlaşması'yla yetinemez; daha geniş ölçekte tatmin edilmelidir."
Bizzat kralın kumandası altında bulunan Yunan ordusu (üç kolordu ve bir bağımsız süvari tugayı), 13
Ağustos 1921'de Eskişehir-Seyitgazi hattından ileri yürüyüşe başladı. Kral Kostantin ordusuna verdiği
emirle saldırı hedefi olarak "Ankara'ya!.." diyordu (15 Ağustos). Türk Ordusu Başkumandanlığı,
düşman ordusunun cephemize1 temas ederek sol cenahı* Telâkif: Vergi (Kaynak Yayınları'nın notu).
Türk Ordusu. Kütahya ve Eskişehir savaşlarında görüldüğü gibi birtakım gruplara bölünmüştü. Aynı
kumandanlar idaresi altında bulunan bu gruplardan l. grup Sakarya'nın ilerisinde Mihalıççık
dolaylarında, 3. grup Sakarya Irmağı'mn doğusunda ve demiryolunun kuzeyinde, 12. grup yine
Sakarya'nın doğusunda ve demiryolunun güneyinde, 4. grup Polatlı ve Mallıköy civarında
bulunuyordu; Kocaeli grubu ise Sakarya'ya doğru yürüyüş halindey98
TARİH
mızdan kuşatmaya kalkışacağına hüküm vermiş ve ona göre tertibat almıştı (Harita. 8).
Tüfek ve top hesabıyla, Yunanlılar Türklerin iki misliydi; Yunanlıların makineli tüfekleri ve uçakları ise
Türklerinkinden on defafazla'ydı; ancak Türk süvarileri (2 745 kılıç), Yunan süvarilerine (l 300 kılıç)
sayıca üstün geliyordu.
Yunan ordusu 23 Ağustos 1921'de ciddî olarak Türk cephesine temas ile saldırıya girişti; tarihte
"Sakarya Meydan Savaşı" adını alan büyük savaş başlamış demekti.
Bu savaşta da Yunan ordusu, Türk ordusuna asker sayısı, silah, teçhizat ve levazım miktarı itibariyle
üstündü: Yunanlılar 88 000 tüfek, 7 000 kadar makineli, 300 top, l 300 kılıç, 15-20 kadar uçak cepheye
sürdüler; Türklerin ise ancak 40 000 tüfek, 700 kadar makineli, 177 top, 2 uçakları vardı.
Gerisi serbest yollara, denizlere ve Büyük Britanya'nın hazinelerine, teçhizat ve levazımatına dayanan
Yunanlıların silah, mühimmat, nakliyat araçları ve levazımı pek boldu. Arkalarında birbirlerine
Eskişehir-Afyon hattıyla bağlı iki demiryolu ve İngiltere'den gelme hesapsız kamyon ve otomobilleri
mevcuttu. Buna karşılık Türk ordusunun kaynaklan, Umumi Harp'ten tükenerek ve bunca tahribata
uğrayarak çıkmış Orta ve Batı Anadolu'nun fakir, sanayisiz halkı ile şuradan buradan bin bir zorlukla
satın alabildiği levazım ve teçhizattan ibaretti. Kamyonlar, otomobiller yerinde, köylülerin kağnı (Res.
41) ve arabaları, merkep ve develeri, erkekleri askerlikle cepheye koşan Türk kadınlarının sırtlan (Res.
42) cephane ve yiyecek taşıyorlardı... Kısacası maddî açıdan bakılınca Sakarya Meydan Savaşı'mn
Türkler lehine sonuçlanmak ihtimali yok gibiydi. Fakat Yunanlılarda bulunmayan çok önemli etkenler,
Türkler tarafındaydı. Mustafa Kemal gibi bir askerlik dehası, Mustafa Kemal gibi çelik bir irade, Fevzi
ve İsmet Paşalar gibi savaş meydanlarında büyük kıtaların sevk ve idaresinde yetişmiş büyük
kumandanlar ve Kâzım, Şükrü Naili, Kemaleddin Sami, Fahreddin, İzzeddin, Derviş ve benzeri gibi
kumandanlar, ölümü hidi. Bunlara ilave olarak Sincanköyü'nde, Yusuf İzzet Paşa kumandası altında bir ihtiyat grubu da
kurulmuştu. Biraz ileride görüleceği gibi, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin Fransa'yla anlaşması
sonucunda serbest kalan 2. Kolordu (Salâhaddin Âdil Bey) Akşehir'den Haymana istikametinde
ilerlemekteydi. Fahrettin Paşa kumandasında bulunan 5. Süvari Grubu Aziziye bölgesinde yani Türk
aslî hattının sol cenahı ilerisinde bulunuyordu.
İSTİKLAL HARBÎ
99
c sayan fedakâr subaylar ve nihayet ordunun esaslı kitlesini oluşturan Türk milleti gibi bir cevher, o
tarafta yoktu... Türk milleti, ihtiyarıyla, genciyle, kadınıyla, çocuğuyla, nesi var nesi yok hepsini feda
ederek, vatanın savunmasına kalkmıştı. Sencorç sipahileri (İngiliz altınları), İngiltere tezgâhlarının
çıkardıkları en mükemmel nakil ve tahrip aletleri, bu manevî kuvvetlere karşı gelemezdi.
İşte bu maddî ve manevî kuvvetler, Sakarya kıyılarında ve ırmağın doğu tarafındaki dağ, tepe ve
bayırlarda 100 kilometrelik uzun bir cephe üzerinde, 22 gün ve 22 gece aralıksız çarpıştı; birçok kanlı
ve buhranlı safha oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hatlımızın birçok parçasını
kırdılar. Fakat her ilerleyen düşman kısmı önüne Türk kuvvetleri yetiştirildi. Bir zaman oldu ki, Türk sol
cenahı, yeni devletin hükümet merkezi olan Ankara'nın 50 kilometre güneyine kadar yaklaştı.
Düşmanların durmaksızın sol cenahımızı sarmak istemeleri yüzünden, ordumuzun cephesi batıya iken
güneye döndü; arkası Ankara'ya iken kuzeye verildi. Cephe değiştirildi. Genel olarak savaşlarda böyle
bir ters cephe tehlikeli olmakla beraber, Türk Başkumandanlığı bunda hiçbir sakınca görmedi. Hatta
savunmamız, kısım kısım kırılıyordu; fakat kınlan her kısım, en yakın bir mesafede, yeniden
kurduruluyordu. Bu sırada Türk Başkumandanı Mustafa Kemal'in dehası, savaş bilimine yeni ve yüce
bir taktik kuralı ekledi: "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır!..
Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her
birlik, bulunduğu mevziden atılabilir; fakat küçük, büyük her birlik ilk durabildiği noktada, tekrar
düşmana karşı cephe kurarak savaşa devam eder; yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören
birlikler, ona labi olmaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar sebat etmek ve direnmek zorundadır."'
İşte Türk Ordusunun her ferdi, Büyük Kumandan'ın (Res. 43-45) yarattığı bu sistem dahilinde, her
adımda azamî fedakârlık göstermek suretiyle, düşmanın üstün kuvvetlerini imha ederek, yıpratarak,
nihayet onu, saldırıya devam kabiliyetinden ve kudretinden mahrum bir hale getirdi.
Savaşın bu safhası ortaya çıkar çıkmaz Başkumandan, Türk ordusunun sağ cenahını karşısaldınya
geçirdi; cephenin merkez ve sol cenahından
M
l "Nutuk", s.382 (lüks hasımı, s.449).
100
TARİH
önemli kuvvetleri, gece yürüyüşleri de yaptırarak süratle sağ cenaha topladı; bu suretle sağ cenahtan
başlayan saldırıyı takviye edip yayarak düşmanı tehlikeli bir duruma düşürdü. O sırada bütün Türk
cephesi karşısal-dırıda bulundu. Yunan ordusu yenilgisini anlamıştı; bütün cephede geri çekilme
başladı. 13 Eylül 1921'de Sakarya'nın doğusunda artık düşmandan eser kalmamıştı.
22 gün ve gece aralıksız devam eden (23 Ağustos-13 Eylül 1921) "Sakarya Meydan Savaşı" Yeni Türk
Devleti tarihine, dünya tarihinde benzeri ender bulunan büyük bir meydan savaşı kaydetti.
Bu savaşı idare eden Yunan Erkânıharbiyesi'nin İkinci Reisi General Kse-nofon Stratikos, hatıratında
Sakarya'dan bahsederken, şu satırları yazmıştır:
"Gazi Kemal, etrafındaki subaylarla Türkiye'nin son kalesini savundu; önüne geçilmez azim ve iradeyle
onu kurtarmak istedi. Yunan faaliyetinin pek gerilmiş sinirleri, Ankara önündeki siperler karşısında
tamamıyla gevşedi... Yunan azim ve iradesi, Kemal'in azim ve iradesini daha kuvvetli görerek önünde
baş eğdi... ve nihaî maksat elde edilemedi."
Türk Milletinin Temsilcisi ve Türk Ordusunun Başkumandanı, Sakarya Savaşı'ndan bahsederken
millete şu uyarılarda bulunuyor:
"Savaş demek, iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla karşı karşıya gelmesi
ve birbiriyle vuruşması demektir. Dolayısıyla bütün Türk milletini, cephede bulunan ordu kadar fikren,
hissen ve fiilen alakadar etmeliydim. Millet fertleri, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyde,
evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi, kendini görevli hissederek, bütün
varlığını mücadeleye verecekti. Bütün maddî ve manevî varlığını, vatan savunmasına vermekte ağır ve
hoşgörülü davrananlar, savaşı cidden göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılamazlar. Biz, bu
amaca ulaşmaya çalıştık."'
Çalıştılar ve elde ettiler; bu sayede bu çetin ve korkunç savaş kazanıldı.2
Yunan Erkânıharbiye İkinci Reisi'nin dediği gibi, "Kemal'in ve Türk
1 "Nutuk", s.383 (lüks hasımı, s.449-450).
2 Mustafa Kemal, başarı şartı olarak Başkumandanın savaş saflarında bizzat savaşa temas ve
mücadeleyi idare etmesi gerektiğine inanıyordu. Savaşın ilk günlerinde bir kaza soİSTİKLAL HARBÎ
101
milletinin azim ve iradesine baş eğen Yunan azim ve iradesi", Sakarya'dan sonra, bir daha Türklere
saldırmak cüretinde bulunamayacaktır; artık saldırıya, daha doğrusu karşısaldınya kalkıp, Yunanlıları
vatandan kovmak sırası Türklere gelmişti. Sakarya Meydan Savaşı, düşman istila ve saldırı kuvvetini
tamamen kırmış ve Yunan ordusunda bir daha saldırı cesareti bırakmamıştı. Bununla pek önemli olan
girişim (initiative) kudreti Türklere geçmişti. Bundan sonra Yunanlılar Türk Ordusunun harekâtına tabi
olmak zorunluluğuna düşmüşlerdi. Bu zorunluluk ise özellikle bir istila ordusu için yenilgi ve felaketin
başlangıcıdır.
MİLLETİN KENDİNİ KURTARANA GAZİ VE MAREŞAL
UNVANI VE RÜTBELERİNİ VERMESİ
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, kendisini Türk Ordularına başkumandan seçtiği gün, Mustafa Kemal, düşmanları mağlup edeceğine tam inancı oldu-ğunu Türk milletine ve bütün âleme ilan etmişti.
geleceği ne kadar açık gördüğünü, Sakarya Zaferi ispat etti. Türk milleti, kendinin bütün büyük
özelliklerini şahsında toplayan bu Büyük Evladına, layık olduğu mükâfatı vermekte asla gecikmedi:
Büyük Millet Meclisi, Sakarya Muzafferi'ne "Gazi" unvanıyla, Yeni Türk Devleti'nin "Mareşal" rütbesini
verdi (19 Eylül 1921).
Padişah Hükümeti, evvelce görüldüğü gibi "Gazi"yi askerlikten çıkarmış ve utanmadan "Mustafa
Kemal Efendi" dediği bu insanlık harikasına idam cezasını vermişti (11 Mayıs 1920); o zamandan beri
Mustafa Kemal, resmen hiçbir rütbeye sahip değildi. Türk milleti ona Türk askerî rütbelerinin en
yükseğini ve Doğu âleminde muzafferlere verilen unvanların en yücesini verdi (Res. 46).
TÜRKİYE İLE RSFSC ARASINDAMOSKOVA ANTLAŞMASI
RSFSC'nin (Rusya Sovyetli Federatif Sosyalist Cumhuriyeti) genel siyasetini dikkate alan Türkiye
Büyük Millet Meclisi, Moskova'ya bir heyet göndermişti; bu heyet Sovyetler Cumhuriyeti'yle Yeni
Türkiye Devleti arasında yapılacak bir antlaşmaya esas olacak bazı noktanucu olarak sol kaburga kemiklerinden birisi kırılmış olmasına rağmen, bu kanatine göre hareket etti;
kırık kemikleriyle savaş saflarında bulundu ve savaşı geceli gündüzlü bizzat idare etti ve 22 gün
zarfında hiçbir gece düzenli uyumadı.
102
TARİH
lan tespit etmiş ve bu suretle iki devlet arasında ilişkiler kurulmuştu (20 Ağustos 1920). Bu ilişkiler
esasları gereği, Rus Sovyetler Cumhuriyetinden Türkiye'ye bir elçi heyeti geldiği gibi, Fuat Paşa da
Moskova'ya Türk Elçisi olarak gönderilmişti (8 Kasım 1920). Bu sıralarda Güney Kafkasya'ya ilerleyen
Türk ordusu, Ermenileri mağlup ederek onlara Gümrü Antlaşması'm imzalatmıştı (3 Aralık 1920).
Bundan bir müddet sonra Yeni Türk Devleti'nin genç orduları, Birinci İnönü Zaferi'ni kazanmışlardı (10
Ocak 1921). Bu durumların etkisiyle Anlaşma Devletleri, Yeni Türk Devleti'nin temsilcilerini de
Londra'da bir konferansa davet etmek zorunda kalmışlardı (25 Ocak 1921). Bütün bu olgular, bazı
esasları tespit edilip de henüz tamamlanmayan ve iki tarafça onaylanmayan antlaşmanın yapılmasına
Rusları meylettirdi; nihayet 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmanın
başlangıcında adeta, Paris Antlaşmalarının başına, Vilson'un Milletler Cemiyeti Sözleşmesi'ni
hatırlatacak bir ilke konmuştu; her iki devlet, "milletlerin kardeşliği esasını ve kavimlerin kendi
kaderini serbestçe tayin etmek hakkını tanımakta birlik olduklarını" ilan ediyorlardı. Bu büyük esasta
birlik olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'yle Rusya Sovyetli Federatif Sosyalist Cumhuriyeti
Hükümeti yayılma ve istila siyasetine (emperyalizm)1 karşı mücadelelerinde dayanışmalarını ve iki
milletten birinin karşılaştığı zorlukların diğerinin durumunu da vahim kılacağını görerek, her iki
milletin karşılıklı çıkarlarına dayalı devamlı dostluk arzusuyla "Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması" adını
verdikleri bu antlaşmayı imzalıyorlardı.
Antlaşmanın en esaslı noktaları şunlardı: 1) Taraflardan biri, diğerinin tanımadığı hiçbir devletlerarası
senedi tanımayacaktır; yani RSFSC Hükümeti, Sevr Antlaşması'nı tanımayacaktır. 2) RSFSC Hükümeti,
Misakı Milli'nin Türkiye diye ilan ettiği memleketi, Türkiye olarak kabul ediyor; bu memleketin
kuzeydoğu sının olarak da Gümrü Antlaşması'yla çizilen sınırı küçük değişikliklerle onaylıyordu. 3)
Güney Kafkas Cumhuriyetle"Enıperyalizm" tabiri, bir devletin kendi milletinin yaşadığı kıta dışında, başka milletlerin vatanlarını
istila ve kendilerini tabiiyet altına alarak, servetlerini sömürmek gayesiyle takip ettiği siyaset hakkında
kullanılır.
,
İSTİKLAL HARBÎ
103
rine ait olarak bu antlaşmada anılan maddelerin, Türkiye ile Kafkas Cumhuriyetleri arasında yapılacak
antlaşmalarda kabul olunması için o cumhuriyetler nezdinde gereken girişimlerde bulunmayı, RSFSC
Hükümeti taahhüt ediyordu.' 4) Osmanlı Sultanlığı ve Rusya Çarlığı arasında yapılan antlaşmaların iki
tarafın çıkarlarına uygun düşmediğinden feshi ve hükümsüz sayılması hususunda, her iki yeni devlet
birleşiyorlardı. 5) RSFSC Hükümeti kapitülasyonların kaldırılmış olmasını kabul ediyordu. 6) Her iki
hükümet, kendi memleketleri dahilinde diğerinin zararına çalışacak teşkilat ve toplulukların
kurulmasını ve ikametini yasaklayacaklardı. 7) İki taraf, Türkiye ve Sovyet Rusya arasındaki bağ ve
ilişkilerin güçlendirilmesine hizmet edecek iktisadî, malî ve diğer meseleleri düzenleyen anlaşmalar
yapmak lüzumunda birleşiyorlar.
TBMM (Türkiye Büyük Millet Meclisi) Hükümetiyle RSFSC Hükümeti arasında imzalanan bu Moskova
Antlaşması, her iki devletin iyi ilişkilerini, dostluğunu kuran ilk antlaşma olmuş ve bunun ardından,
daha birtakım sözleşmeler yapılmıştı.
Bu antlaşmanın yapılmasından (16 Mart 1921) yedi ay sonra, RSFSC Hükümeti'nin taahhüdü gereği
yaptığı aracılıkla, Türkiye Hükümeti ve Güney Kafkas Cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması
imzalandı (13 Ekim 1921). Güney Kafkas Cumhuriyetleri denilen devletler, Azerbaycan, Ermenistan ve
Gürcüstan Sosyalist Cumhuriyetleriydi. Kars Antlaşması'nın başına da, Moskova Antlaşması'nın
başındaki ilke yazılmıştı. Kars Antlaşması, esas itibariyle Moskova Antlaşması'nın tekrarından ibaretti.
Tarihlerin karşılaştırılmasından anlaşılıyor ki, Moskova Antlaşması İkinci İnönü galibiyetinden iki hafta
kadar evvel yapılmışsa da, Kars Antlaşması ancak Sakarya Zaferi'nden bir ay sonra imzalanabilmişti.
Moskova Hükümeti, Moskova Antlaşması'nın esasları kararlaştıktan sonra Türkiye'ye fiilen dostluk
göstermeye başlamış olmakla beraber, her hale kar1 Gümrü Antlaşması'nın yapılmasından sonra Güney Kafkasya Cumhuriyetleri, sovyetli cumhuriyet
şekline geçmiş ve Rusya Sovyetli Cumhuriyetleri arasına alınmıştı.
104
TARİH
sı, Kars Antlaşması'yla Türkiye'ye terk olunan Türk topraklarının kaderi hakkında son antlaşmayı kesin
olarak kabulden önce, bir müddet beklemeyi tercih etmiş ve nihayet Sakarya Zaferi ile Türklerin nihaî
galibiyetleri hakkında artık tereddüte yer kalmayınca onu da imzalattırmıştır.1
TÜRKİYE İLE FRANSA ARASINDA ANKARA ANLAŞMASI
Esas çıkarları Doğu işlerinde İngiliz, Yunan ve İtalyanlarla tam uzlaşma halinde bulunmayan Fransızlar, Serv Antlaşması'nın imzalanmasından üç ay evvel (Mayıs 1920) Kilikya cephesinde geçici bir ateşkes yaparak Türk Millî Hükümeti'yle ilişkilere
girişmiş ve dolaylı olarak Yeni Türkiye Devleti'ni bir siyasî varlık olarak kabul etmiştilerse de, Millî
Hükümet'in Fransızlarla ilişkileri daha ileri götürmesi mümkün olamamıştı. Ancak iki İnönü zaferi
kazanıldıktan ve Türk Ordusu Eskişehir ve Kütahya savaşlarında kıymetini gösterdikten ve Sovyet
Rusya ile Moskova Antlaşması yapıldıktan sonradır ki, Fransa Cumhuriyeti Hükümeti, eski
nazırlarından Mösyö Franklen Buyyon'u gayri resmî olarak Ankara'ya gönderdi. Türk Temsilcisi
Mustafa Kemal; Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey ve Erkânıharbiye Reisi Fevzi Paşa'yla birlikte, 9
Haziran 1921'de Ankara'ya ulaşan Fransız Delegesi ile iki hafta kadar görüştü.
Mustafa Kemal, Franklen Buyyon'la görüşmede "Misakı Millî"nin içeriğini esas alıyor ve "eski Osmanlı
Devleti yerine yeni bir Türkiye Devleti meydana gelmiştir, bunu tanımak lazımdır... Sevr Antlaşması'm
aklın1 Moskova Antlaşması'nın yapılmasından 15 gün evvel (l Mart 1921), Türkiye ve Afgan Devletleri
arasında da bir antlaşma yapılmıştı. Bu antlaşmanın önsözü olarak, maddî ve manevî çıkarları
tamamen ortak olan iki kardeş devlet ve milletin öteden beri mevcut manevî birlik ve doğal
ittifaklarını resmî bir ittifak haline dönüştürmeye karar verdiklerini beyan ediyorlardı. Sonra, Türkiye
Afganistan'ın tam bağımsızlığını tanıyor, Afganistan ise Türkiye'yi öncü sayıyordu. Taraflardan birine
yapılacak saldırıyı, diğer taraf bizzat kendine yapılmış sayarak def etmeyi kabul ediyordu. Türkiye,
Afganistan'a kültürel yardım maksadıyla öğretmenler ve subaylar göndermeyi üstleniyordu.
İngiltere'nin etkisiyle Afganistan'da gerçekleşen devrimlerin, tamamen uygulanmasına engel olduğu
bu antlaşmanın yapılmasından sonra, Türkiye ve Afganistan arasında zaten mevcut olan dostluk daha
çok kuvvetlenmiş ve iki taraf karşılıklı olarak tayin ettikleri elçilerle bu dostluk ilişkilerini sürekli
kılmışlardır.
Afgan Antlaşması 1928 tarihinde Ankara'da yenilenmiş ve yeni antlaşmada ittifak hükümlerinin
taahhütleri değiştirilmiştir.
İSTİKLAL HARBÎ
105
dan çıkarmayan devletlerle, güven esasına dayalı ilişkilere girişemeyiz. Bütün Türk milleti, Misakı
Milli'yi kabul etmiştir. Ona aleyhtar görünen zat (padişah) ve maiyeti sınırlı ve milletçe bilinmektedir"
diyordu. "Bilinmektedir" tabiri "reddedilmiştir" kavramının bir yabancıya karşı nazikçe ifadesinden
başka bir şey değildi. Bu görüşmelerde eski Fransız nazırının en çok üzerinde durduğu nokta
kapitülasyonların kaldırılması ile Türkiye'nin tam bağımsızlığı meseleleriydi. Mustafa Kemal, ona:
"Tam bağımsızlık, bizim bugün üstlendiğimiz görevin aslî ruhudur. Bunda başarılı olabileceğimize
kanaat ve inancımız vardır. Biz yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz...
Âlim, cahil istisnasız bütün millet fertleri, bugün yalnız bir nokta etrafında toplanmış ve sonuna kadar
kanını akıtmaya karar vermiştir, o nokta tam bağımsızlığımızın sağlanması ve sürdürülmesidir..." diye
gözü önünde geçen mücadeleyle ispatlanmış bir gerçeği söylüyordu. Mösyö Franklen Bııyyon Türk
milletinin emellerini anladı, fedakârlık derecesini gözüyle gördü. Bununla beraber Fransa Hükümeti,
Türklerle, Türklerin razı olabilecekleri gibi bir anlaşma yapmakta henüz tereddütlüydü; bir şeyi daha
anlamak istiyordu; Türk kuvvetinin, Yunan ileri yürüyüşünü durduracak derecede olup olmadığını!
Nihayet Sakarya Meydan Savaşı, Fransızların bu tereddütünü giderdi. Sakarya zaferinden 37 gün
sonra Türkiye ile Fransa arasında "Ankara Anlaşması" denilen belge imzalandı (20 Ekim 1921). Bu
anlaşmaya, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti adına Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey, Fransa
Cumhuriyeti Hükümeti adına da Mösyö Franklen Buyyon imza atmışlardı.
Ankara Anlaşması, o güne kadar, Yeni Türk Devleti aleyhine tek bir cephe oluşturmuş görünen
Anlaşma Devletlerinin bu cephesini açıktan açığa bozmuştu. Anlaşma Devletlerinin en önemlilerinden
olan Fransa, Yeni Türk Devleti'yle bir anlaşma yaparak onun varlığını tanımış oluyordu.
Anlaşmanın ilk maddesiyle Türkiye ve Fransa arasında süren savaşın son bulduğu bildiriliyordu. Diğer
maddeleriyle Kilikya'nın Fransız askerleri tarafından boşaltılması ve Fransızlarda kalan İskenderun
bölgesinde özel bir idare kurulacağı ve bölgenin Türk ırkından olan sakinlerinin kül106
TARİH
türlerinin gelişimine engel olunamayacağı ve o bölgede Türk dilinin resmî mahiyete sahip olacağı
taahhüt ediliyordu.
Fransa ile savaşın son bulması ve Kilikya'nın boşaltılması, Türk vatanının kıymetli parçalarını düşman
işgalinden kurtardığı gibi, Güneydoğu cephesinde bulunan Türk askerî kuvvetlerinin Batı cephesine
alınmasını mümkün kılıyordu ve bu suretle Fransızların da dahil olduğu Müttefikler tarafından
Anadolu'ya saldırtılan ve o sırada özellikle İngiltere iradesiyle hareket eden Yunanlılara karşı Türk
cephesinin kuvvetlenmesine hizmet edilmiş oluyordu...
Nihayet bu anlaşmayla, Türk millî emellerinin haklılığı ilk defa olarak Batı devletlerinden birisi
tarafından da resmen onaylanmış ve teslim edilmiş demekti. Anlaşmanın yapılmasının ardından
Türkiye ve Fransa, karşılıklı temsilciler göndererek daimî siyasî ilişkilere de girmiş oldular.
Ankara Anlaşması ile Türkiye-Fransa arasında fiilen askerî harekât son bulmuş, fakat Lozan
Ateşkesi'nde görüldüğü üzere Fransa bu anlaşmayla Umumî Harbin Müttefikleri safından
ayrılmamıştır.
ANLAŞMA DEVLETLERİNİN BARIŞ SALDIRISI
- Sakarya Türk zaferi üzerine, Müttefik Devletlerin Yunanlılara güvenleri azalmıştı; bu devletler Sevr
Antlaşması'yla kendilerine sağlanan çıkarları, tekrar bir silah tecrübesine bırakmaksızın diplomasi
yoluyla korumak emeline düşmüşlerdi. Bir taraftan Türk-Yunan savaşı devam ederken, diğer taraftan
da Yeni Türkiye Devleti, İstanbul Hükümeti ve Anlaşma Devletleri arasında çeşitli yollarla gerçekleşen
temas kesilmiş değildi.
Sakarya zaferinden (13 Eylül 1921) altı ay kadar bir zaman geçtikten sonra, Müttefik Devletler hariciye
nazırlarının konferansı, savaşan iki devlete, yani Türkiye ve Yunan devletlerine ateşkes teklifinde
bulundu (22 Mart 1922). Bu ateşkes teklifinin esaslı noktaları şunlardı: İki taraf kıtaları arasında
askersiz bir alan bırakılacak; iki taraf kuvvetlerini insan ve mühimatça takviye etmeyecek; iki tarafın
ordusu ve askerî durumu Anlaşma Devletleri askerî komisyonlarının denetim ve teftişleri altında
bulunacak; kuşatma üç ay müddetle tatil edilecek ve uzlaşma zemini bulununcaya kadar ateşkes
yenilenebilecek.
İSTİKLAL HARBİ
107
Görülüyor ki Anlaşma Devletleri millî mücadelenin başlangıcından itibaren bizzat askerî kuvvetleriyle
işgaller, temaslar, savaşlar yapmışlarken, şimdi Türk kuvvetleriyle askerî teması keserek, mücadeleyi
Türk-Yunan savaşı şeklinde görmek ve kendileri hakem mevkiinde bulunmak tavrını takınmışlardı.
Yunan Devleti, bu teklifi derhal kabul etti; çünkü Yunan ordusu, Sakarya'da maddeten ve manen
mağlup olmuştu. Bu ordunun yeniden geniş ölçekte hareket ve saldırıda bulunarak ikinci bir
tecrübeye daha kalkışması zordu. Bu açıdan Anlaşma Devletlerinin bu teklifi onları bu çıkmazdan
kurtaracak tek yoldu. Fakat Türkler için durum bunun tamamen aksineydi: Ateşkesin kabulü,
Sakarya'dan beri hazırlanmasıyla uğraşılan Türk Ordusunu atalete sevk etmek, Millî Hükümeti
ümitlerle beklenti içinde bırakmak ve bu suretle geçecek zaman zarfında Millî Hükümeti ve ordusunu
gevşetmek demek olacaktı. Zaten Anlaşma Devletleri bunu amaçlıyorlardı. Bu sayede "Doğu
Meselesi"ni kendi çıkarları dairesinde halletmeyi başaracaklardı.
Gazi Mustafa Kemal'in keskin zekâsı, etkili bakışı, kan akıtmaya gerek kalmadan "Anadolu'yu tahliye
ve Doğu Meselesi'ni halletmek" perdesi altında gizlenen tertibi derhal görmüş ve buna karşı alınacak
tedbiri o anda kararlaştırmıştır: Ateşkes teklifine karşı muhalif tutum alarak barışa eğilim ve teklife
güven gösterilmiyor hissini vermemek; karşı şartlar koymak; olumsuz sonuç çıkacaksa, onun
sorumluluğunu karşı tarafa bırakmak.
Bu taktiğe göre verilecek cevapların esesları da cephede bulunan Gazi tarafından (Res. 47-50)
Hariciye Vekâleti'ne bildirildi.
"Ateşkes teklifini esas itibariyle kabul ediyoruz. Ancak ordunun eksiklerinin tamamlanması ve
hazırlanmasından bir an geri kalınmayacaktır. Ordumuzun içine yabancı kontrol heyetleri
sokmayacağız. Ateşkesi tahliyenin yapılması için kabul etmek esasları dairesinde uygulanması
mümkün şartlar ileri süreceğiz. Ateşkesle beraber tahliyenin başlaması en önemli şartı
oluşturacaktır."
Gazi ile Batı Cephesi Kumandanı ve Vekiller Heyeti'nin Sivrihisar'da birleşip, bu esaslar dairesinde
hazırladıkları cevabî notayı göndermelerine vakit kalmadan, Paris'te toplanan Hariciye Nazırları
Konferansı'nın 26 Mart 1922 tarihli iki notası alındı. Bu notada, Müttefiklerin barış esasları hakkındaki
teklifleri bildiriliyordu.
108
TARİH
1) Türkiye ve Yunanistan'da azınlık haklarının savunulması ve bu hususta konulacak kuralların
uygulanmasına Milletler Cemiyeti'nin katılmasının sağlanması; 2) Doğuda bir "Ermeni Yurdu"mın
kurulması ve bu işe de Milletler Cemiyeti'nin katılmasının sağlanması; 3) Boğazlar'm serbestisini
sağlamak için Gelibolu Yarımadası'nda ve Boğazlar dolaylarında sivil bir bölge oluşturulması; 4) Trakya
sınırının Tekirdağı Türklere, Kırkki-lise, Babaeski ve Edirne Yunanlılara kalacak şekilde tespiti; 5)
Türkiye'de kalacak İzmir'in Rumlarına ve Yunanlılarda kalacak Edirne'nin Türklerine, bu şehirlerin
idaresine adil bir şekilde katılabilmek imkânını verecek bir usulün kararlaştırılması; 6) Barışın ardından
İstanbul'un Müttefikler tarafından boşaltılması; 7) Sevr Antlaşması'yla 55 bin kişiye indirilen Türk
silahlı kuvvetlerinin 85 bine ulaştırılması, fakat Sevr Antlaşması'nda olduğu gibi Türk Ordusunun
ücretli askerlerden oluşması; 8) Sevr Antlaşma-sı'ndaki malî komisyonun kaldırılmasıyla beraber,
Anlaşma Devletlerinin iktisadî çıkarlarının korunmasını, düyunu umumiyettin ve Türklere yüklenecek
savaş, tanzimatının ödenmesini sağlamak için, Türk hâkimiyetiyle uzlaşılabilir bir usulün tayini;
nihayet 9) Adlî ve iktisadî kapitülasyonlarda değişiklik yapılması için birer komisyon kurulması.
Ateşkes teklifini ve barış şartlarını bildiren bu iki nota karşılaştırılıp incelenirse, Müttefiklerin Türk
haklarını tanıyarak ılımlı ve ciddî bir barışa ulaşmaktan çok, yukarıda söylendiği gibi, Türk milletini,
Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ni ve ordusunu gevşetmek; kısacası büyük savaş sırasında çıkan bir
tabirle bir "barış saldırısı yapmak" istedikleri daha iyi anlaşılır.
Bu şartlar dairesinde yapılacak bir antlaşma, pratikte Sevr Antlaşma-sı'nın hemen hemen ikinci bir
baskısı olacak demekti: Trakya doğrudan doğruya yine Yunanlıların kalıyor, İzmir'e de Yunanlılar ayak
atmış oluyorlardı; bu yetmezmiş gibi Doğu vilayetlerimizde bir "Ermeni Yurdu" kuruluyordu. "Azınlık
haklarının savunulması" vesilesiyle Türkiye Devleti Milletler Cemiyeti'nin kontrolü altında kalacaktı.
Kısacası, bu yeni barış şartları, Sevr'in Türk memleketlerini paylaşımı ve paylaşım dışında kalan
parçanın da bağımsızlığını kaybetmiş bir durumda bulunması esasını içeriyordu. Kapitülasyonların da
korunacağı anlaşılıyordu.
İSTİKLAL HARBİ
109
Müttefiklerin ateşkes şartları, barış antlaşmasının istedikleri gibi yapılmasını sağlayacak şekilde
düzenlenmişti; gerçekten, Türk ordusunun insan ve mühimmat itibariyle güçlendirilmemesi, stratejik
durumda değişiklikler olmaması, Anlaşma Devletlerinin askerî komisyonları tarafından denetim ve
teftişe tabi olması, yani düşman devletlerin bütün askerî durumumuz hakkında haber alması, nihayet
düşman devletlerin oluşturdukları bu komisyonların Türk ve Yunan kuvvetleri arasında, yani
kendilerine ortak bir devletle düşman bir devlet arasında hakemliği!.. Bütün bu şartlar evvela Türk
ordusunun hareket kabiliyetini ortadan kaldıracak, sonra görüşme sırasında Sevr Antlaşması başka
ifadelerle yeniden yükletilecekti.
Bu durumu herkesten iyi anlayan Mustafa Kemal, bu münasebetle Büyük Nutuk'unda şöyle diyor:
"Notaların içerdiği şartlar görüldükten sonra, Anlaşma Devletlerinin İstanbul Hükümeti de beraber
olduğu halde aleyhimizde imhakâr girişim ve çalışmayla yeni bir safha açtıklarına hükmetmek doğaldı.
Buna karşı durumu gayet ciddî kabul etmek ve esaslı, büyük bir mücadeleye hazırlanmak
gerekiyordu."!
Anlaşma Devletlerinin notalarına, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından 5 Nisan 1921'de
cevap verildi. Türk çıkarlarının ciddî olarak savunulması gözetilerek yazılan bu notalara, Anlaşma
Devletlerinin cevabî notaları 15 Nisan'da geldi. Doğal olarak olumsuzdu. Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti, hayatî çıkarları saklı kalmak şartıyla barışseverliğini sonuna kadar ispat etmek için, bu
olumsuz cevaba rağmen görüşmenin devamını istedi; ateşkes meselesinde anlaşmaya varılmasa bile,
barış görüşmelerini ertelemenin uygun olmayacağını ileri sürerek İzmit'te bir konferans toplanmasını
teklif etti. Bu haberleşme de sonuçsuz kaldı. Düşmanların maksatları tamamen meydana çıkarılmış ve
sonuçsuz bıraktırılmıştı. Müttefik Devletler, Yunanlıların savaş saldırılarıyla bir şey kazanamadıkları
gibi, kendilerinin barış saldırılarıyla da bir sonuca erememişlerdi.
Türklerin haklı davasını, ancak Türklerin nihaî zaferleri'nden sonra kabul edecekleri, bir daha
görülmüştü.
l "Nutuk", s.401 (lüks basımı, s.470).
110
TARİH
G. NİHAÎ ZAFER
SAKARYA SAVAŞINDAN SONRA ASKERİ
DURUM SALDIRIYA
Sakarya Meydan Savaşı'nda mağlup edilen düşman, bütün cephe boyunca ileri müfrezelerle takip
edildiği gibi, özellikle güneyden, sol cenahımızdan ilerletilen ve piyade ile desteklenen süvari kuvvetlerimiz
tararından da Sivrihisar ve Afyonkarahisar istikametlerinde şiddetle takip olundu. Bu takip sırasında
yan ve gerilerine yaptığımız saldırılarla düşmana önemli kayıplar verdirilmiştir. Düşman, ileri
kıtalarımızın ve süvarilerimizin baskısı altında evvelce hazırladığı Eskişehir, Kütahya ve Afyon
doğusundaki bir hatta çekildi; güneyleri sarp dağlara dayalı olan bu hattı güçlendirmeye ve savunma
tedbirleri almaya başladı.
Gayemiz, bütün orduyla saldırıya geçerek düşmanı evvelce hazırladığı sağlam mevzilerinden
çıkarmaktı. Fakat durum, meydan savaşından sonra, ara vermeksizin saldırıya geçmeye uygun değildi.
Savaş sırasında hemen hemen tükenen piyade ve özellikle topçu cephanesini tamamlamak ve orduyu
güçlendirmek gerekiyordu. Vatanın kaderini tayin edecek olan bu kesin sonuçlu saldın için
memleketin bütün kaynaklarından yararlanmak ve hiçbir aracı ihmal etmemek lazımdı. Erzurum ve
Kars bölgelerinde, Elcezire ve Adana'da asgarî kuvvet bırakılarak, yararlanılabilecek kuvvetler ve
özellikle Doğu cephesinden topçu kıtaları ve topçu cephanesi Batı cephesine yola çıkarıldı (Res. 51).
Konya ve Ankara'dan doğuya, memleketin iç taraflarına demiryolu yoktu. Kıtaların memleketin
doğusundaki en uzak yerlerden yaya olarak ve cephanenin hayvan sırtında ve kağnılarla (Res. 52, 53)
Ankara-Konya demiryolu hattına getirilmesi ve buradan da cepheye nakli dört beş ay gibi bir zamana
muhtaçtı. Yolların bozukluğu ve mevsimin kış olması bu zamanı uzatabilirdi. İstanbul ambarlarındaki
Umumî Harp'ten kalma birçok top ve tüfek, özellikle top cephanesi Anlaşma Devletlerinin kontrolü
altındaydı. Halbuki bunlardan yararlanmak zorunluydu. Binlerce sandık cephanenin, topların yabancı
işgali altında bulunan İstanbul'dan Anadolu sahillerine nakli kolay değildi. Hadsiz hesapsız zorluklar
içinde, Millî HüİSTİKLAL HARBİ
111
kümet'in İstanbul'daki memurları ve özellikle nakliyatla alakalı hamiyetli deniz işçilerimizin
fedakârlığı-ü.e bu zor iş de, tabii belirli bir zaman zarfında başarıyla sonuçlandı.
Bu sırada Millî Müdafaa Vekili olan Kazım Paşa'nm (Res. 54)1 büyük bir gayretle çalıştığı bu pek
önemli ikmal işlerinden başka, Batı cephesi kıtalarının saldırı için yetiştirilmesi hususunda da çalışıldı
(Res. 55-59). Sakarya Savaşı'nda ve sonraki takipte çok kıymetli hizmetleri görülen süvari teşkilatımız
güçlendirilip genişletildi (Res. 60). Geçen zamandan Yunanlılar da doğal olarak yararlanıyorlardı.
Marmara ile Menderes arasındaki alanı işgal eden düşman Türk Ordusuna göre daha uygun
durumdaydı. Marmara limanlarıyla, cephesi gerisinde Eskişehir-Afyon ve İzmir demiryolu hattıyla,
kolayca ve süratle Yunanistan ve Avrupa ile irtibat ve ilişkide bulunabiliyordu. Bu zaman zarfında
Yunanlılar da ordularını her vasıtayla güçlendirdiler ve Eskişehir-Afyonkarahisar doğusundaki
mevzilerini birbiri gerisinde birkaç savunma hattıyla ve tel örgülerle sağlamlaştırdılar.
Kâzım Paşa- 1880 senesinde Köprülü'de doğmuştur. Babası süvari subaylarından İsmail Nazmi Bey'dir.
Üsküp Askerî Rüşüyesi'nde ve Manastır Askerî İdadisi'nde okumuş, 1900 senesinde Harbiye
Mektebi'ne girmiştir. 1902 senesinde Mülâzimi Sanilikle Erkânıharbiye adayı sınıflarına ayrıldı; 1905
senesinde Yüzbaşılıkla mektepten çıktı. Rumeli'de III. Ordu'ya gönderildi. Rumeli'nin birçok yerinde
bulunarak Makedonya İhtilal Komitesi'nin Rum ve Bulgar çeteleriyle çarpışmalar yapmıştır. j/ Mart
1908 olayında Serez'den İstanbul'a gelen kıtalarla beraber bulunmuştur. Balkan Savaşı'nda Vardar
Ordusu ve 5. Kolordu Erkânıharbiyesi'nde çalışmıştır; sonra İstanbul'a gelerek Edirne'ye ilerleyen
kuvvetlerimizin Sol Cenah Grubu Kumandanlığı Erkânıharbiyesinde bulunmuş ve 1931 senesi
sonlarında İstanbul Merkez Kumandanlığı muavinliğine tayin edilmiştir.
Umumî Harbin ilanı üzerine, biraz önce Binbaşılığa terfi etmiş olan Kâzım Bey doğu sınırımızda
kurulan Van Seyyar Jandarma Kumandanlığını üstlenmiş ve İran Azerbay-cam'nda bulunan Rus
kuvvetlerine karşı bağımsız olarak harekât yapmakla görevlendirilmiştir. Bu savaşlardaki
başarılarından dolayı 1915 senesinde Kaymakamlığa terfi ve 36. Fırka Kumandanlığına tayin
olunmuştur.
Bu fırka ile Doğu cephesinde birçok savaşa girmiş ve 1917 senesinde. Miralaylığa terli etmiştir.
Rusya'da Bolşevikliğin ilanından sonra, Doğu cephesindeki kuvvetlerimizin Kafkasya'ya doğru
yaptıkları harekâtta sahil grubunu oluşturan 37., 10. ve 3. Kafkas Fırkalarına kumanda ederek Batıtm'ıı
işgal etmiş ve bu kuvvetlerle Kütayis'e kadar ilerlemiştir.
112
TARİH
Yunanlılar, Sakarya yenilgilerinden sonra, tekrar saldırmaya cesaret etmemekle beraber, Türk
Ordusunun da saldıracağına, özellikle kuvvetli ordularını sağlam mevzilerinden çıkarıp atacak ve
mağlup edecek kadar kudret gösterebileceğine asla inanmıyorlardı. Savaşı Anadolu'da uzatarak
Anlaşma Devletlerinin kendi lehlerine siyasî müdahaleleriyle iyi bir sonuç almayı bekliyorlardı;
gerçekten bu sıradadır ki, Anlaşma Devletlerinin anlattığımız barış saldırısı gerçekleşmiştir.
Batı cephesinde hazırlığımız ümit verici bir surette ilerlemekte olduğundan, Başkumandan Gazi
Mustafa Kemal Paşa yakın bir zamanda Yunanlılara saldınlması kararını Haziran 1922'de vermişti.
Ateşkes sırasında Miralay Kâzım Bey, İzmir'de bulunurken İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi;
Kâzım Bey, hemen o gün kılık değiştirerek İzmir'den çıkıp gördüklerini ve tanıdıklarını Yunanlılara karşı
mücadeleye teşvik etti; ve merkezi Bandırma'da bulunan 61. Fırka Kumandanlığını üstlenerek bu
sırada Bergama'yı işgal etmiş olan Yunan kuvvetlerine karşı asker ve millî kuvvetlerle harekete geçti.
Bundan sonra Ayvalık'tan Gediz Irmağı'na kadar devam eden ve Ayvalık, Soma, Akhisar müfrezeleri
adıyla üçe yarılan izmir Kuzey cephesinin Kumandanlığını yapmıştır. Bu kumandanlığı sırasında Büyük
Millet Meclisi üyeliğine seçildi.
1920 senesi Haziran'ında bu cephenin düşmesi üzerine Bilecik'e Ertuğrul Grubu Kumandanlığına tayin
olundu. Ertuğrul Grubu'nun kaldırılması üzerine Büyük Millet Meclisi'ne katıldı ve mebus sıfatıyla
birkaç ay çalıştıktan sonra Koceaeli Grubu Kumandanlığına tayin edildi. Kocaeli Grubu Kumandanı
iken maiyetindeki kuvvetlerle İzmit'i Yunanlılardan geri aldı ve düşmanın Sakarya'ya ilerlemesi
üzerine bütün kuvvetleriyle Sakarya'nın Beylikköprü bölgesine gelerek burada savunmaya katıldı
(1921). Sakarya Savaşı'nda ordumuzun yaptığı karşısaldında sağ cenaha toplanan kuvvetlerimizin
kumandanı Miralay Kâzım Bey'di ve bu savaştaki hizmetinden dolayı Büyük Millet Meclisi Hükümeti
tarafından Mirlivalığa terfi edildi. Sakarya Savaşı'ndan sonra 3. Kolordu Kumandanı iken 1922 senesi
başlarında, Müdafaai Milliye Vekilliğine seçilmiştir. Millî Müdafaa Vekili sıfatıyla ordumuzun büyük
taarruzunun hazırlanıp desteklenmesine çalıştı; büyük taarruz sırasında Müdafaai Milliye Vekilliği
görevini yaptı. Bu sıradaki hizmetlerine mükâfat olarak Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Kâzım Pa-şa'yı
Ferikliğe terfi ettirdi. 1924 senesinde bir derece daha terfi edilerek Birinci Ferik oldu. 1925 senesinde
Büyük Millet Meclisi Reisliğine seçildi. O tarihten beri Büyük Millet Meclisi Reisliğini yapmaktadır.
İSTİKLAL HARBÎ
113
Cephe kumandanı İsmet Paşa, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa'nın talimatı dahilinde saldırının
yapılması için gereken incelemeleri yaptı ve ordusunu saldırı için mükemmel şekilde hazırladı.
Başkumandan Temmuz sonunda, Akşehir'deki Batı Cephesi Karagâ-hı'nda kumandanlardan gereken
bilgileri aldıktan sonra Ağustos ayı içinde saldırılacağım söyleyerek, 6 Ağustos 1922'de Ankara'ya
döndü.
Ağustos ayı zarfında ordumuz, kuvvet itibariyle Yunan ordusuna yaklaşmıştı. Yunanlılar Avrupa'nın
sanayiine dayandığından top, makineli tüfek ve özellikle nakliye araçları, cephane ve uçak itibariyle
bizden üstündüler. Buna karşılık Türk süvarisi Yunan süvarilerine göre çok kuvvetliydi.1
Türk Orduları Başkumandanı Mustafa Kemal Paşa'nın tespit ve emrettiği saldın planının esası şuydu:
Ordularımızın ana kuvvetleriyle düşman ordusunun güney cenahından saldırarak bir imha meydan
savaşı yapmak; Afyon güneyinde, Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan mesafeden yapılacak bir
saldırıyla düşmanı en hassas noktasından vurmak ve seri bir sonuç almak. Saldırı niyetimizi, saldırı
gününü ve özellikle ordularımızın Şuhut kasabası etrafındaki dar alanda toplanmalarını düşmandan
gizleyerek seri ve ani bir saldırıyla düşmanı basmak.
MECLİS'TE UYUMSUZLUK VE SABIRSIZLIK GAZİNİN CEVAPLARI
Sakarya zaferinden sonra, Yunanlılar geri çekilmiş
ve ordumuz tarafından takip edilmişti; fakat, biraz
evvel açıklandığı üzere, Eskişehir-Afyon doğusunda rnevzilenen Yunanlıların savunma hattına derhal
saldırmak, askerlikçe uygun görülmemişti.
Yunan ordusunun teşkilatı, üç kolordu ve bazı bağımsız kıtalar halindeydi. Bu üç kolordu ve bağımsız
kıtalar, on altı fırkaya ulaşıyordu.
İsmet Paşa kumandasındaki Batı cephemiz ise iki ordu (Birinci Ordu: Nureddin Paşa, İkinci Ordu:
Yakup Şevki Paşa) olarak düzenlenmişti. Bütün Batı Ordumuz on sekiz piyade fırkası ve üç firkati bir
süvari kolordusu (Fahrettin Paşa) ve ayrıca iki hafif süvari fırkasından ibaretti. İki taraf kuvvetlerinin
tüfek, top ve kılıç itibariyle cephedeki miktarları şöyleydi: Yunan Ordusu:
130 000 tüfek - 8 060 makineli tüfek - 348 top - l 300 kılıç. Türk Ordusu: 98 670 tüfek - 2 864 makineli
tüfek - 323 top - 5 286 kılıç.
114
TARİH
Sakarya zaferi (13 Eylül 1921) üzerine, orduyu ve ordunun emsalsiz Başkumandanı'nı hep birlikte ve
olağanüstü bir heyecanla yücelten Büyük Millet Meclisi'nde, bu zaferden üç dört ay sonra, Sakarya'yı
unutanlar ve Meclis'in uyumunu bozmaya uğraşanlar görülmeye başladı! Gariptir ki, bu uyumsuzluğu
kışkırtanlar arasında, Yeni Türk Devleti tarafından kurtarılmış Malta mahkûmlarından bazıları da
bulunuyordu!
Bu uyumsuzluğa, düşmanların barış saldırısıyla ilgili propagandalarının etkisi olmuştu; bazı mebuslar,
"izlenen askerî siyaset nedir?" meselesini ortaya atarak, ne olursa olsun savaşa devam ederek sonuç
almak mümkün müdür? Mümkün değilse, siyasî çarelere başvurarak, içinde bulunduğumuz duruma
son vermek uygun olmaz mı?" demek istiyorlardı. Anlaşma Devletleri, barış saldırısını yapmaya karar
verdikten sonra, çeşitli kanallarla o saldırının başarılı olması için bu suretle zemin hazırlamakta kusur
etmemişlerdi. Gerçekliği iyi görmeyen bazı kimseler de bu oltaya kapılmışlardı. Vekiller Heyeti'nde ve
Müdafaai Hukuk Grubu He-yeti'nde söz konusu edilmek istenilen bu meselenin görüşülmesine, her
hususu büyük bir dikkatle takip eden Millet Temsilcisi Mustafa Kemal imkân bırakmayarak,
"bozgunculuk" mahiyetini alabilecek bu tehlikeli cereyanın önüne süratle geçti.
Lakin, bir müddet sonra, Meclis'te bir sabırsızlık havası yaratıldı: "Sakarya Savaşı'ndan sonra aylar
geçtiği halde, ordu niçin saldırmıyor?.. Hiç olmazsa sınırlı, belirli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki,
ordumuzun saldırı kabiliyeti olup olmadığı anlaşılsın!.." gibi sözler işitilmeye başladı.
Yeterli hazırlıktan yoksun bir saldırının, zararlı sonuçlar verebileceğine aklı ermeyen veya başka bir
maksat güden kimselerin ortaya çıkardıkları bu sözlerin, gerek Meclis içinde, gerek halk arasında ve
daha önemli olarak ordu saflarında yayılması büyük sakıncalar doğurabilirdi. Savaşsız siyasetle bir
sonuç alınabileceği, yahut vakitsiz saldırıdan bir fayda çıkabileceği gibi yalnız düşmanın çıkarlarına
hizmet edebilecek dedikodulara bir an evvel son vermek gerekiyordu. Gazi Başkumandan, Meclis'in
bir sizli oturumunda (4 Mart 1922) ordunun durumu hakkında bilgi verdi ve
İSTİKLAL HARBİ
115
askerî meselelere dair görüşler söylenirken çok ihtiyatlı bulunmak gereğini Meclis üyelerine
anlatarak, kıymetli uyarılarda bulundu:
"Ordumuzun karan, saldırıdır. Fakat bu saldırıyı erteliyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tam olarak
tamamlamaya biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle yapılacak saldırı, hiç
saldırma-maktan daha kötüdür..."
Siyasî görüşmelerle bir sonuç alınabileceğini sanan gafillere de şu kesin cevabı verdi:
"Kurtuluş için... bağımsızlık için önünde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruşarak onu mağlup
etmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz!.."
"Sinir gevşetici sözlere, propagandalara önem verilmemeli ve gü-venilınemelidir. Osmanlı idare ve
siyaset tarzının yarattığı bu tür zihniyetler reddedilmelidir. Orduyla, savaşla, inatla işin içinden
çıkılmaz tarzındaki, kökü dışarıda bulunan nasihatlere uyarak, bir vatan, bir millet bağımsızlığı
kurtulamaz. Tarih, böyle bir olay kaydetmemiştir. Osmanlı Devleti, işte bu yoldaki yanlış fikirlere,
yanlış zihniyetlere sahip olanlar yüzünden, her asır, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha
düşmüştür."
Bu zararlı propagandalara alet olan kimselerin birçoğu vaktiyle Türk milletinin kendi kendine
bağımsızlığını sağlayamayacağı, manda altına girmekten başka kurtuluş çaresi kalmadığı kanaatini
ifade etmiş olan adamlardı. Bu hususu ima ederek, Gazi Mürşit şu çok kıymetli gözlem ve tavsiyelerde
bulundu:
"Maddî ve özellikle manevî düşüş korkuyla, acizle başlar. Âciz ve korkak insanlar, herhangi bir felaket
karşısında... aciz ve tereddütte o kadar ileri giderler ki, adeta kendi kendilerini aşağılarlar; derler ki,
biz adam değiliz ve olmayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkân yoktur. Biz, kayıtsız ve şartsız
varlığımızı bir yabancıya bırakalım."
"Türkiye'yi, onu böyle yanlış yollarda dağılma ve yıkılma vadisine sevk edenlerin elinden kurtarmak
lazımdır. Bunun için, keşfolunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye'nin
düşünen kafalarını büsbütün yeni bir imanla donatmak... Bütün millete taze bir maneviyat vermek."
116
TARİH
"... Düşmana saldırmak için verilmiş kesin kararımızı uygulamaya başlamadan evvel, hazırlayıp
tamamlamak zorunda olduğumuz savaş vasıtalarının ne olduğunu arz edeyim: Tam üç vasıtanın
hazırlığının yeterli derecede olduğunu görmek lüzumunu hissediyorum. Onlardan birincisi ve en
önemlisi ve asıl olanı, doğrudan doğruya milletin kendisidir. Milletin hayat ve bağımsızlığı için
kalbinde, vicdanında görülen arzu ve emellerin sağlamlığıdır. Millet bu derin arzusunu ne kadar
kuvvetli ortaya koyarsa, bu arzu ve emelinin gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve iman gösterirse,
düşmanlara karşı başarı için o kadar kuvvetli bir vasıtaya sahip olduğumuza inanırım. İkinci vasıta,
milleti temsil eden Meclis'in millî arzuyu ortaya koymakta ve bunun gereklerini kanaatle uygulamakta
göstereceği azim ve kahramanlıktır. Meclis ne kadar çok dayanışma ve birlik halinde millî arzuyu
ortaya koyarsa düşmana karşı o kadar kuvvetli üstünlük vasıtalarına sahip oluruz.
"Üçüncü vasıta, milletin silahlı evlatlarından ibaret olup düşman karşısında toplu bulunan
Ordumuzdur.
"Bu üç tür vasıta veya kuvvetin düşmana karşı meydana getirdiği cepheler, iki mahiyette tasavvur
olunabilir. Kolay anlaşılması için şöyle diyeyim; iç cephe, görünen cephe... Asıl olan iç cephedir. Bu
cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği cephedir. Görünen cephe, doğrudan
doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe, sarsılıp değişebilir; mağlup olabilir.
Fakat bu hal hiçbir vakit memleketi, bir milleti mahvetmez. Önemli olan, memleketi temelinden
yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu gerçeğe bizden çok vâkıf olan düşmanlar, bu
cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarılı da olmuşlardır.
Gerçekten 'kaleyi içinden almak' dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu maksatla şahıslarımıza kadar
temasa gelebilen fesatçı mikropların, vasıtaların varlığını iddia etmek yerindedir.
Meclis'in zihniyeti, işleri, durumu, düşmana ümit vermedikçe iç ve dış cephelerimizin yerinden
oynamasına imkân ve ihtimal yoktur. Mec-lis'te, bir veya birkaç üyenin karamsarlık aşılayan
sözlerinden bile aleyhimizde yararlanma çareleri aranmakta olduğuna şüphe edilmemelidir.
l
İSTİKLAL HARBÎ
117
Hariciye Vekâleti'nin dosyaları buna dair belgelerle doludur. Kesinlikle arz ederim ki, istemeyerek olsa
dahi düşmanlara, onları ümitlendirecek küçük şeyler verildikçe millî davanın halli gecikir..."'
Gazi, bu kıymetli uyarılarda bulunduktan sonra, özellikle ordunun his ve fikirleri üzerinde ümitsizlik
uyandıracak açık tartışmalardan çekinmelerini, Meclis arkadaşlarına tavsiye etti ve cepheye gitti.
Yukarıda görüldüğü üzere, Gazi Başkumandan cephedeyken, Anlaşma Devletlerinin, Mart
sonlarındaki (22 ve 26 Mart) ateşkes ve barış teklifleri Ankara'ya geldi. Olguların arka arkaya
dizilişinden, Anlaşmacıların resmî tekliflerinden önce, Gazi'nin tabiriyle "iç cepheyi" zayıflatmak
istedikleri açıklıkla anlaşılır.
Lakin dış cepheye karşı olduğu kadar iç cephe önünde de teyakkuz halinde bulunan Gazi
Başkumandan, bu son cephenin sağlamlığını korumayı başarmıştır.
Gazi'nin İstiklal Harbi mücadelesine girdiği zamandan beri, asla sarsılmayan daimî ve kesin kanaatleri
şuydu: "Memleketimizde bulunan düşmanları silah kuvvetiyle çıkarmadıkça, çıkarabilecek varlık ve
millî kudretimizi Hilen ispat etmedikçe, diplomasi alanında ümide kapılmak yerinde değildir.
Gerçekten bir fert için olduğu gibi, bir millet için de kudret ve kabiliyetini, eserleriyle gösterip ispat
etmedikçe itibar ve önem bekleyip durması boşunadır. Kudret ve kabiliyetten mahrum olanlara saygı
gösterilmez. İnsanlık, adalet, yiğitlik gereklerine, bütün bu vasıflara sahip olduğunu gösterenler
isteyebilirler...
"Dünya, sınav meydanıdır. Türk milleti, bunca asırdan sonra, yine bir sınav, hem bu defa en çetin bir
sınav karşısında bulunuyordu. Sınavda başarılı olmadan, lütufkârca muameleler beklemek yerinde
olabilirini?.."2
Hayat ve gerçekliği tam idrak etmekten doğan bu kanaat sayesindedir ki, Gazi ve arkadaşları,
düşmanların savaş ve barış saldırılarına başarıyla karşılık verebildiler ve nihaî zaferi kazandılar.
İç ve askerî cepheler, tamamıyla hazırlandıktan sonra, nihayet Gazi Başkumandan, aşağıda görüleceği
üzere, büyük saldırıya geçti.
l "Nutuk", s.392-393 (lüks basımı, s.460-462). l "Nutuk", s.397 (lüks hasımı, s.466).
118
TARİH
BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKUMANDAN
Batı Cephesi Kumandanı, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa'nın emir ve talimatı dahilinde saldırı
için son hazırlıkları tamamladı ve 6 Ağustos 1922'de
gizli olarak saldırıya hazırlık emrini verdi. Başkumandan, otomobille Ankara'dan hareket ederek Konya
yoluyla 20 Ağustos 1922'de Batı Cephesi Karargâhı'nın bulunduğu Akşehir'e geldi. Herkes Mustafa
Kemal Paşa'yı Ankara'da biliyordu. Gazi, Cephe Karargâhı'nda, Erkânıharbiyei Umumiye Reisi Fevzi,
Cephe Kumandanı İsmet ve ordu kumandanlanyla saldırının bütün ayrıntılarını tespit ettikten sonra,
26 Ağustos 1922 sabahı saldı-rılmasını emretti.
Kumandanlar, subaylar ve erler nihayet saldırı emrinin verilmesinden, kesin sonuç gününün gelmiş
olmasından dolayı sevinç içindeydiler. Her savaşta olduğu gibi büyük taarruzda da başlarında
bulunacak olan Büyük Gazi'nin orduyu ve milleti kesin olarak zafere ve selamete ulaştıracağına bütün
ordu inanıyordu. Bu inançla ordunun maneviyatı pek yüksekti.
24 Ağustos'ta Başkumandan ve Batı cephesi kumandanları savaş karar-gâhlarıyla saldırı bölgesindeki
Küçük Sukut kasabasına gittiler. Bugüne kadar, asıl saldırıda bulunacak kuvvetlerimiz 11 piyade ve 3
süvari tümeni, gece yürüyerek ve gündüzleri düşman uçaklarından gizlenerek, büyük bir düzen ve
sessizlik içinde, Afyonkarahisar güneyinde Akar çay ile Ahır Dağlan arasında toplandılar (Harita. 9).
26 Ağustos sabahı, Başkumandan, Büyük Erkânıharbiye Reisi ve Cephe Kumandanı, saldırı alanında
Kocatepe'ye, yani savaşı idare edecekleri mevkiye geldiler (Res. 61, 62). Sabahleyin beş buçukta
gittikçe şiddetlenen yoğun topçu ateşiyle büyük saldırı başladı. Akşama kadar devam eden şiddetli ve
aman vermeyen saldırılarımızla Yunanlıların bir senedir güçlendirip sağlamlaştırdıkları ilk ve en
kuvvetli mevzilerini bir günde tamamen zapt etmiş bulunuyorduk. Ertesi gün de (27 Ağustos) saldırıya
devam edilerek düşman kuzeye atıldı. 30 Ağustos'a kadar devam eden takip savaşlarıyla Yunan
ordusu doğudan ve güneyden İkinci ve Birinci ordularımız, kuzey ve batıdan Süvari Kolordumuzla
Aslıhanlar bölgesinde tamamen kuşatıldı ve batıya, İzmir'e doğru kaçmasına meydan verilmedi.
İSTİKLAL HARBÎ
119
30 Ağustos günü, bizzat Başkumandan Mustafa Kemal Paşa'nın idare ettiği kesin meydan savaşıyla
Aslıhanlar bölgesinde kuşatılan Yunan ordusunun ana kuvvetlen kesin olarak imha edildi (Harita. 10).
Anadolu'daki Yunan ordusu Başkumandan Meydan Savaşı'nda zafer kartalının pençeleri arasında son
nefesini vermişti. 31 Ağustos günü Gazi Mustafa Kemal, beraberinde Erkânıharbiye Reisi Fevzi, Batı
Cephesi Kumandanı İsmet ve ordu kumandanları olduğu halde, Yunan ordusunun imha edildiği Calköy
civarındaki savaş alanını inceledikten sonra kaçabilen düşman döküntülerini şiddetle takip ve Uşak'a
doğru demiryolu boyunca çekilmekte olan bir kısım düşman kuvvetleriyle Eskişehir civarındaki
düşman grubunu da mağlup etmek için tedbir alındı.
Gazi Mustafa Kemal, Türk ordularına bu safhada:
"Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!"
emrini verdi.
Düşmanın esas kuvvetleri mağlup olmakla beraber, henüz Eskişehir civarında ve Afyon'dan demiryolu
boyunca Uşak'a doğru çekilen bazı düşman kuvvetleri vardı. Dolayısıyla bunların da mağlup edilmesi,
düşmanın Anadolu'ya yeniden destek kıtaları getirmesine ve Anlaşma Devletleri tarafından herhangi
bir müdahalaye meydan vermemek için şiddetle ve süratle hareket edilerek, bir an evvel, Batı
Anadolu'nun, Akdeniz'e kadar Yu-nanhlardan temizlenmesi elzemdi.
Gerçekten ordularımız, ana kuvvetleriyle Uşak'tan batıya, İzmir'e doğru ilerleyerek rastladığı yerde
düşmanı perişan ediyordu.
Başkumandan Savaşı'nda ve takip eden harekâtta birçok esir aldık ve birçok da silah, cephane ve
malzemeyi ganimet edindik. Ordumuzun zaferle Uşak'a girdiği 2 Eylül günü, ordusu mahvedilen
Yunan Başkumandanı General Trikopis ile başka büyük kumandanları da esir olarak Gazinin huzuruna
getiriliyordu.
Geniş bir cephe ile batıya doğru ilerleyen ordumuz, ileri kıtalarıyla 9 Eylül'de düşmanla savaşarak
izmir'e girdi. Türk Ordusu Başkumandanı Gazi Mustafa Kemal Paşa ertesi sabah (10 Eylül) İzmir'e
girerken (Res. 63,64) İzmir ve civarında düşmanla henüz savaşılmaktaydı. Yenilgiyi zamanında
öğrenemeyen ve esir düşmüş kumandanlardan talimat alamayan
120
TARİH
Menderes dolaylarındaki bir Yunan tümeni de Başkumandan'ın İzmir'e girmesinin ardından
tutuklanarak İzmir'e getirilmişti.
Diğer taraftan Eskişehir'den düşmanı atan Üçüncü Kolordumuz, Bur-sa'nın doğusunda direnmek
isteyen düşmanı mağlup etti. Bu düşman grubunun bir tümeni Mudanya civarında esir edildi, bir
kısmı da perişan bir şekilde Bandırma'dan ve Kapıdağ Yarımadası'ndan gemilere binerek kaçtı.
18 Eylül'de Batı Anadolu Yunan ordusundan tamamıyla temizlenmişti.
Yunanlılar çekilirken işgalleri altındaki kasaba ve köyleri yakıp yıkmışlardı. Batı Anadolu'daki Rum halkı
da Yunanlılarla birlikte kaçmışlardı.
Ordumuz, bundan sonra kuvvetlerinin bir kısmıyla İzmit'ten İstanbul istikametinde Gebze'ye ilerlediği
gibi, Çanakkale'ye de yaklaştı. Bu iki bölgede ingiliz ordusuyla temasa gelmiştik.
Gazi Paşa kumandası altındaki Türk ordularının 15-20 gün gibi kısa bir müddet zarfında 200 000 kişilik
Yunan ordularını kesin olarak imha etmesi ve Batı Anadolu'yu tamamen temizlemesi gibi bir olay
dünya tarihinde yoktur denebilir.
Başından sonuna kadar en ince ayrıntısına varıncaya değin düşünülerek hazırlanmış ve olağanüstü bir
ustalıkla idare edilerek parlak ve kesin bir zaferle sonuçlanmış olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk
subaylarının ve Kumanda Heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir daha tespit eden
muazzam bir eserdir.
Bu eser, aynı zamanda, böyle kahraman bir orduyu ve Gazi Mustafa Kemal gibi dâhi bir
Başkumandan'ı yetiştiren büyük Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlık aşkının ölmez bir abidesidir.
Bu zaferin sonuçlan yalnız Anadolu'yu Yunanlılardan temizlemekten ibaret değildir. Bu kesin zafer,
aynı zamanda İstanbul ve Boğaz'ı ellerinde tutan Anlaşma Devletlerinin, yeni Millî Türk Devleti
karşısında acizlerini ve hatta bir dereceye kadar yenilgilerini bütün dünya önünde ispat etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, Cihan Harbi'nden mağlup çıkmışken, Türk milletinin kurtarıcısı Büyük
Mustafa Kemal idaresinde kurduğu yeni devİSTİKLAL HARBİ
121
let, medenî âlem karşısına, dünyanın medenî milletlerine tamamen eşit hak ve görevlere sahip olarak
çıkıyordu.
Türk milleti, bu kesin zafer sayesinde, üç asırdır kaybettiği siyasî ve iktisadî bağımsızlığını geri alacak
ve sağlam esaslar üzerinde kurduğu yeni devleti, bütün dünyaya tanıtacaktır.
MUDANYA ATEŞKESİ Ordularımız, Batı Anadolu'yu kurtardıktan sonra, İz-mit'ten İstanbul Boğazı
üzerine ve Balıkesir dolaylarından da Çanakkale Boğazı üzerine yöneldi.
Çanakkale'deki Fransız kıtaları, Rumeli tarafına geçti. Çanakkale şehrinde yalnız İngiliz askeri kaldı,
burada askerlerimiz şehrin kenarına kadar geldiler.
Bu hareket, Anlaşma Devletlerini, özellikle İngiltere'yi telaşa düşürdü. İngiltere Başvekili Loit Corç,
Fransa ve İtalya'nın Millî Türk Hüküme-ti'yle yeniden savaşmayacaklarını bildiğinden, Türkiye'ye karşı
yardımcı asker vermeleri için Dominyonlara başvurdu. Bunlar da uygun bir cevap vermeyince,
Anlaşma Devletleri, Boğazlar'a karşı yapılmakta olan hareketimizin durdurulması için İstanbul'daki
Fransız Fevkalade Komiseri General Pek ile Ankara Anlaşması'nı imzalayan eski Fransız nazırlarından
Mösyö Franklen Buyyon'u Gazi Hazretleri'nin yanına İzmir'e gönderdiler.
Anlaşma Devletleri hariciye nazırları, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa'ya ve ayrıca Hariciye
Vekâleti'ne gönderdikleri notalarla ilgili devletlerin katılımıyla gerçekleşecek barış görüşmesine
tarafımızdan delegeler tayin edilmesini ve Boğazlar'a karşı yapılmakta olan askerî hareketlerimizin
durdurulmasını istediler. Barış görüşmesi sırasında Boğazlar'daki tarafsız bölgeye asker
göndermememiz şartıyla Edirne dahil olmak üzere, Meric'e kadar Doğu Trakya'nın bize geri verileceği
de bu notalarla vaat ediliyordu. Anlaşma Devletleri konferansından evvel, Yunan kıtalarının çekileceği
hattın belirlenmesi için İzmit veya Mudanya'da bir toplantı yapılmasını da teklif ettiler. Bu askerî
konferansın yeri olarak Mudanya tercih olundu (Res. 65); Türk Ordusu Başkumandanı adına,
olağanüstü yetkiyle delege olarak Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa tayin edildi (Res. 66).
Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından boşaltılarak bize geri verilmesi ve Boğazlar ve İstanbul hakkında
barış yapılıncaya kadar geçerli olacak
122
TARİH
hükümlerin tespiti, Mudanya Konferansı'mn başlıca görüşme konusunu oluşturuyordu.
Konferans, oldukça çetin ve heyecanlı oldu. Anlaşma Devletleri delegeleri, özellikle Doğu Trakya'nın
boşaltılmasını barış görüşmesine bağlamak istiyorlardı. Konferans bu yüzden kesildi ve bu kesiliş bir
iki gün sürdü; fakat konferans sırasında duran Türk Ordularının İstanbul ve Boğazlar üzerine Harı
hareketi tekrar başladı. Bunun üzerine Anlaşma Devletleri delegeleri İstanbul'dan Mudanya'ya
dönerek taleplerimizi kabul etmeye lüzum gördüler.
4 Ekim'den 11 Ekim'e kadar devam eden bu askerî konferansta Edirne dahil olmak üzere Doğu
Trakya'nın Meriç Irmağı'nın sol sahiline kadar on beş gün zarfında Yunan ordusu tarafından
boşaltılacağı ve bu boşaltmanın bitiminden sonra, otuz gün zarfında Yunan memurlarının Doğu
Trakya'da, hükümeti, müttefikin memurları vasıtasıyla Türk memurlarına devir ve teslim edecekleri
kararlaştırıldı.
Doğu Trakya'da, konferansın sonucuna kadar, Türkler yalnız 8 000 jandarma bulundurabilecekti.
Bu suretle, Doğu Trakya, Yunanlılar tarafından savaşsız boşaltılarak, Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne
geçti.
Ateşkesin imzalanmasının ardından İstanbul ve Boğazlar da mülkî idaremize teslim olunacaktı; ancak
İstanbul'da ve Boğazlar'da bulunan Anlaşma Devletleri kuvvetleri, barışın yapılmasına kadar
artırılmaksızın kalabileceklerdi.
Mudanya Ateşkesi'nin hükümlerinden birisi de Türklerle Yunanlılar arasında düşmanlığın bitmesi'ydi.
11 Ekim'de Anlaşma Devletleri kuman-danlarıyla imzalanan Mudanya Ateşkesi'ni, Mudanya'ya kadar
gelip vapurdan çıkmayan Yunan askerî delegeleri, yetkilerinin yeterli olmadığı bahanesiyle
imzalamadılar ve bazı ihtiraz kayıtları* ileri sürdüler (Res. 67).
Bununla beraber Anlaşma Devletleri delegeleri, hükümetleri vasıtasıyla, ateşkes hükümlerini Yunan
Hükümeti'ne kabul ettirmişlerdir.
Doğu Trakya, ateşkeste belirlenen müddet zarfında Yunanlılar tarafından boşaltılarak mülkî idaremize
geçmiştir. Bu bölgedeki Rum halkı da, Yunan ordusuyla birlikte çekilmiştir.
* İhtiraz kaydı: Bazı haklan kullanabilme şartı, ilerisi için hesaba katılan bir kayıt (Kaynak Yayınlan'nın
notu).
İSTİKLAL HARBİ
123
Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Mudanya Ateşkesi'nden ve saltanatın l Kasım 1922'de
kaldırılmasından sonra İstanbul'un mülkî idaresini tamamen eline almıştır.
H. YENİ TÜRK DEVLETİ'NİN KURULUŞUNUN
TAMAMLANMASI
SALTANATIN VE SALTANAT HÜKÜMETİNİN RESMEN KALDIRILMASI
Büyük zaferin, Türk milletinin tam bağımsızlık ve hâkimiyetini ve Türk vatanının bütünlüğünü sağlayacağı kesindi. Doğu Trakya'nın genel barış konferansından evvel tarafımızdan işgaliyle, araziyle ilgitaleplerimizin en önemli noktası oluşmuştu. Bü- tün dış âleme karşı, her alanda, malî, adlî, iktisadî
ağlardan kurtulmuş bir halde, tam bağımsız bir devlet olarak eşit şartlar içinde bütün devletlerle bir
barış yapmak, başlamak üzere bulunan barış konferansında başlıca gayemiz olacaktı.
Diğer taraftan, Türk milleti, iki buçuk seneden fazla bir zamandan beri, hâkimiyetini geri almıştı ve
devlet işlerinde irade ve saltanatını bizzat kullanmaktaydı. Millî Hükümet'in ve millî hâkimiyet ve
saltanat usulünün, Millî Reis Büyük Gazi'nin idaresinde, milliyet idealini gerçekleştirdikten sonra, millî
inkılap ve ihtilal alanında milletin en kıymetli evlatlarının kanı pahasına kazanılan esasları terk edip
geriye dönmesi ve milleti tekrar Osmanlı saltanatının pençelerine teslim etmesi düşünülebilir miydi?
Bunu, ancak Sultan Vahdettin ve hükümeti düşünebilirdi. Böyle bir sanıya ancak, Türk millî
hareketinin genişliğini ve mahiyetini ve Büyük Reis Mustafa Kemal'in azim, irade ve yüksek idealini
bilmeyenler kapılabilirlerdi. Millî İstiklal Harbi'nin bunca fiilî zaferine rağmen, padişah hükümeti,
Mudanya Konferansı'ndan sonra Gazi Hazretleri'ne yaptığı başvurularla barış konferansına Millî
Hükümetle birlikte katılmayı istemek cüretinde bulundu. Padişah ve hükümeti bu suretle, tekrar
millete musallat olmak ve bağımsızlık alanında kat edilen mesafeyi hiçe indirmek istiyordu.
Anlaşma Devletleri de, 28 Ekim tarihli bir notayla Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ni, Padişah
Hükümetiyle birlikte Lozan'da toplana124
TARİH
çak barış konferansına çağırdılar. Bu ortak davet ve Padişah Hükümeti'nin son çırpınma girişimleri,
fiilen hüküm, nüfuz ve varlığının sebep ve hikmeti kalmamış olan Osmanlı saltanatının ve ona sarılmış
olan Babıâli Hükümeti'nin kaldırılması işleminin, Gazi Mustafa Kemal tarafından resmen yapılmasına
vesile oluşturdu.
l Kasım 1922'de, Büyük Millet Meclisi'nde Gazi Mustafa Kemal'in, Osmanlı saltanatının kaldırılması
zorunluluğu hakkında yaptıkları açıklamalar ve teklif üzerine Osmanlı saltanatı resmen kaldırıldı.
Hilafet, belirli yetkilere sahip olmaksızın, Osman hanedanında kalıyordu. Zararları herkesçe anlaşılan
şahsî saltanatın kaldırılmasıyla millî bağımsızlık hareketinin en önemli esaslarından biri gerçekleşmişti.
Anlamı kalmayan hilafet müessesesine ise, az zaman sonra kaldırılmak üzere kısa bir müddet daha
tahammül edilmesi zorunluydu.
Saltanatın kaldırılması üzerine, son Padişah Hükümeti, saraya istifasını verdi. İstanbul'un idaresi de
Kasım 1922 başlarından itibaren tamamen Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne geçti. Yeni Türkiye
Devleti İstanbul'u da idaresi altına almış demekti.
Türk milletinin en kutsal davasında ihaneti ve düşmanlarla birliği herkesin gözünde şüphe
götürmeyecek bir şekilde anlaşılan Vahdettin, halife olarak dahi Türk milleti arasında kalamazdı;
İngiliz himayesine sığındı ve 17 Kasım 1922 akşamı, geceleyin bir ingiliz savaş gemisiyle İstanbul'dan
kaçtı.
18 Kasım'da, kaçak halife, Büyük Millet Meclisi'nce görevden alındı ve yerine, yine Osman
hanedanından Abdülmecit Efendi seçildi. Yeni halife, bütün Müslümanların halifesi sıfatını
takınacaktı.
Halifenin, Yeni Türk Devleti idaresine karışması millî hâkimiyet esaslarına aykırıydı. Diğer taraftan,
halife, diğer Müslüman milletlerin işlerinde, hangi kuvvete dayanarak etkili olabilecekti? Türk milleti
ve onun temsilcilerinden meydana gelen Büyük Millet Meclisi, millî kaderini, adı padişah olsun, halife
olsun bir şahsın eline bırakamazdı. Diğer Müslüman milletlerin de bu müdahale ve hâkimiyeti kabul
etmeyecekleri şüphesizdi.
Bütün bu sebeplerle, şahsî saltanatın kaldırılmasından sonra, aynı mahiyette bir makam olması
gereken hilafetin de kaldırılmış olduğunu kabul
etmek zorunluydu.
etmeK zorunıuyuu.
İSTİKLAL HARBİ
125
Gazi Mustafa Kemal, şahsî saltanatla birlikte hilafetin de kalkmış olduğunu kabul ediyor, yalnız, bunun
ifadesini uygun bir zaman ve fırsata bırakıyordu.
LOZAN KONFERANSI
Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa Gazi'nin talimatı dairesinde, Mudanya Konferansı'nı gerçekten büyük bir ustalıkla idare etmiş ve barış
konferansından evvel büyük Türk zaferinden, gerek Yunanlılara ve gerekse Müttefiklere karşı derhal
ve azamî oranda yararlanmak yolunu sağlamıştı.
Müttefiklerle barış şartlarının tespitinden evvel Anlaşma kuvvetlerinin İstanbul ve Boğazlar'dan
çıkarılmasına girişmek, Anlaşma Devletleriyle sonucu belli olmayan yeni bir savaşla sonuçlanabilir ve
kazanılan zaferin Türk milletine verdiği büyük itibar mevkiini tehlikeye koyabilirdi. Büyük Gazi, Türk
zaferinin, Türk milletine sağlayabileceği siyasî çıkarlar hakkındaki görüşlerinin en çok İsmet Paşa
tarafından anlşılmakta olduğuna ve özellikle milletlerarası büyük bir konferansta fikir ve arzularının
en iyi İsmet Paşa tarafından izlenip uygulanabileceğine inanıyordu. Büyük Er-kânıharbiye Reisi Fevzi
Paşa ve o vakit Hariciye Vekili olan Yusuf Kemal Bey ve daha birkaç kişi, aynı fikirdeydiler: İsmet Paşa,
Meclis'çe Hariciye Vekili seçildi ve bu sıfatla Lozan'a gidecek Türk Delegeler Heyeti Baş-kanlığı'na tayin
edildi (Res. 68, 69).
Lozan Konferansı, 21 Kasım 1922'den, 24 Temmuz 1923 tarihine kadar devam etti; fakat araya 4
Şubat 1923 tarihine kadar süren iki buçuk aylık bir zaman girmişti.
Bu konferansta, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya devletleri bir
tarafta, Türkiye diğer taraftaydı (Res. 70). Boğazlarla ilgili işlerin görüşülmesine Karadeniz'de sahili
bulunması itibariyle, Rus Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti ve Bulgaristan da katıldılar. Kuzey
Amerika Birleşik Devletleri ise konferansa bir gözlemciyle katıldı.
Lozan Konferansı'nın konusu, yalnız, Yeni Türk Devleti ile Yunanistan arasındaki meseleler değildi.
Aynı zamanda Türkiye ile henüz son bulmamış olan Umumî Harp ele Lozan Konferansı'nda bir barış
antlaşmasına başlanacaktı.
126
TARİH
Avrupa devletleri, Yeni Türk Devleti'nin, bilfiil kazandığı zaferle, dışarıya karşı da her türlü
bağımsızlığını tanıtabilecek kuvvet ve kudrette olduğunu anhyorlardı; fakat bu gerçeği kolayca
onaylamak niyetinde değildiler. Avrupa devletlerinin, Osmanlı Devleti'ne yapageldikleri gibi, evvelce
aralarında kararlaştırılan barış şartlarını, birleşik cephe ile Yeni Türk Devleti'ne de zorla kabul
ettirmeleri şekli açıktan açığa savunulamazdı. Antlaşmanın bütün içeriğinin, eşit haklara sahip iki taraf
arasında serbest görüşülmesi ve tartışılması gerekiyordu.
Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu'yla asırlardan beri devam eden ilişkilerinde ve bu ilişkilerin
özellikle kapitülasyonlarla ortaya çıkan malî, iktisadî ve adlî alanlarında kendi lehlerine ve Türkler
aleyhine tuttukları yola ve usule son vermek zamanı gelmişti. Yeni Türk Devleti'yle, kendi aralarında
geçerli olan genel hükümler dairesinde bir barış yapmak zorunluluğu kararını esasen henüz
vermemişlerdi. Avrupalıların, yeni esasları kabul ederken, hiç olmazsa ileride Millî Türk Devleti'nin
içte zayıf bir zamanında genişletilmek veya sürdürülmek üzere, eski imtiyazlarla bağı andıran bazı
şartları korumaya çalışacakları açıktı. Bundan başka, tarihe karışan Osmanlı İmparatorluğu'nun Yeni
Türk Devleti'ne miras bıraktığı borçlar ve yabancı şirketlere zararlı şartlarla verdiği imtiyazlar gibi
karışık meselelerin, yeni esaslara göre görüşülmesi ve tespit edilmesi gerekecekti.
Bu kadar karışık işlerin içinden çıkmak, doğal olarak o kadar kolay olmayacaktı.
Avrupa devletleri kendi lehlerine zorla hükümler kabul ettiremeyeceklerini anlayınca, uzun ve karışık
konferans görüşmelerinde Türk Delege Heyeti'ni ve Yeni Türk Devleti'ni yorup yıpratarak bıktırmak ve
bu sayede antlaşmaya mümkün olduğu kadar çıkarlarını sağlayacak maddeleri -belirsiz ifadelerle bile
olsa- sokuşturmaya çalışmak isteyeceklerdi. Yukarıda açıklanan sebepler dolayısıyla Lozan Konferansı,
Türkler için, Avrupa devletleriyle diplomasi alanında çetin bir mücadele safhası, adeta ayrı bir savaş
olmuştur.
Savaş meydanında usta bir taktisyen olduğu kadar, dış siyaset alanında da usta bir diplomat, dikkatli,
sabırlı ve ince bir görüşmeci olduğunu gösteren
İSTİKLAL HARBİ
127
İsmet Paşa, Gazi Hazretleri'nin etkili ve isabetli talimatı sayesinde, barış görüşmesini milletin hayatî
çıkarlarına en uygun bir şekilde sonuçlandırmıştır. Konferansın iki ay devam eden birinci devresinde
gelecek barış görüşmesinin esasını oluşturmak üzere bir proje meydana geldi. Bu projede bizi tatmin
edecek şekilde çözümlenen meseleler şunlardı:
A) Yunanistan'la aramızdaki meseleler:
1) Sivil tutukluların ve askerî esirlerin, barışın imzalanmasından evvel her iki taraf arasında mübadele
edileceğine dair özel bir anlaşma imzalanmıştı;
2) Doğu Trakya'daki sınırımız, Mudanya Konferansı'yla tespit edilen Meriç Irmağı'nın sol sahili olarak
kabul olunmuştu;
Bundan başka Bozcaada ve İmroz Adaları bize veriliyor ve Anadolu sahiline yakın ve Yunanlıların
elinde bulunan Midilli, Sakız, Sisam ve Ni-karya adaları sivil bir hale konuyordu.
3) İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri dışında Türkiye'deki Rum ve Yunanistan'daki Türkler
mübadele edilecekti. Yani Yunan ordusuyla
î
Anadolu'dan ve Trakya'dan kaçan Rumlar geri gelmeyecekler ve yerlerine Yunanistan'daki Türkler
gönderilecekti.
Mübadele edilen Rumların ve Türklerin her ne suretle olursa olsun tek-!
yerleşmeleri yasaklanmıştı.
l
rar eski yerlerine
Yunanistan'la aramızda konferansın birinci kısmında hallolunmayan
tek mesele, Yunan ordularının Batı Anadolu ve Doğu Trakya'da yaptıklaişi'ydi.
n tahribatın tamiri
B) Anlaşma Devletlerini ilgilendiren meselelerden de aşağıdakiler hakkında uyuşulmuştu:
1) Fransızlar la arazi meselemiz yoktu. Suriye sınırı için Ankara Anlaşması hükümleri pekiştirildi.
2) 12 Ada (Rodos vesaire) üzerinde İtalya'nın hâkimiyeti pekiştirildi.
3) Arazi meselelerinden Irak ile aramızdaki sınır işi üzerinde çetin mücadeleler oldu, fakat uyuşulmadı;
bu meselenin hallinin sonraya bırakılması uygun görülüyordu.
4) Anlaşma Devletleriyle uyuştuğumuz önemli noktalardan biri de Boğazlar meselesi'ydi. Büyük Harp,
Boğaz savunmasında sabit bataryalar128
TARİH
dan çok gizli seyyar bataryaların ve denizaltı aletlerinin önemini göstermişti. Boğazlar meselesinde
kabul edilen şekil, Türkiye'nin dahil olduğu bir savaş halinde veyahut savaş tehlikesi zamanlarında
Boğazlar'da savunma hakkımızı destekliyordu. Genel barış antlaşmasının bir parçası olan Boğazlar
Sözleşmesi'niıı genel hükümleri, gereğinde acele savunma tedbirleri almamızı büsbütün
imkânsızlaştıracak mahiyette değildi. Bundan başka Boğazlar'dan yabancı savaş gemilerinin barışta ve
savaşta nasıl geçecekleri hakkında sözleşmeye bazı hükümler de konmuştu. Sözleşmeyi imzalayan
devletlerin delegelerinden oluşan Boğazlar Komisyonu yalnız Boğazlar'dan geçecek yabancı savaş
gemileriyle ilgilenecek ve karadaki sivil bölgeler üzerinde hiçbir denetimde bulunamayacaktı.
5) Bir de, Çanakkale bölgesindekiler dahil olmak üzere, genel olarak Anlaşma Devletleri ordularına ait
mezarlıkların bulunduğu arazinin mezarlık olarak kullanılması, bazı şartlar dahilinde kendilerine
bırakılmıştı.
C) Anlaşma Devletleriyle anlaşamadığımız önemli noktaların bazıları şunlardı:
1) Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında bir oran üzerinden paylaştırılması kabul
edilen Osmanlı borçlarının ödeneceği paranın cinsi, en çok Fransızlarla aramızda anlaşmazlığa sebep
olmuştur. Barış antlaşması imzalandıktan sonra bu işin halli mümkün olmuştur. O vakit bu meseleyi
acele bir karara bağlamamakta İsmet Paşa'nın ne kadar haklı olduğunu bu suretle olaylar da
göstermiştir.
2) Anlaşma Devletleri kapitülasyonlarla Osmanlı İmparatorluğu zamanında adlî, iktisadî meselelerde
elde etmiş oldukları imtiyazların birdenbire kesilmesine razı olmuyorlar ve bu imtiyazların, Yeni Türk
Devleti'nde de, başka şekil ve isimlerle, hiç olmazsa bir müddet daha devamında ısrar ediyorlardı.
3) İstanbul ve Boğazlar'ın Anlaşma kuvvetleri tarafından boşaltılması için de olumlu bir sonuca
varılamamıştı.
Görülüyor ki müttefikler, evvelce Anadolu savaşına teşvik ve sevk edip bunca kayba uğrattıkları Yunan
milletini artık unutmuşlardı. Asıl kavga, Türklerle Müttefiklerin, özellikle iktisadî kavgalarıydı. Fransız
yazarı An-sel'm de dediği gibi Lozan Konferansı, Müttefiklerin Türkiye üzerinde i kİSTİKLAL HARBİ
129
tisadî hâkimiyetlerine ne büyük bir kıymet verdiklerini pek açık gösterdi. Türk-Yunan anlaşmazlığı
çarçabuk hallolunmuştu; fakat Müttefiklerin, Osmanlı İmparatorluğu'nda olduğu gibi, Yeni Türk
Devleti'ne de iktisaden hâkim olmak, adlî ve iktisadî kapitülasyonları sürdürmek istemeleri,
görüşmenin kesilip durmasına bile sebep olmuştu.
Barış antlaşması projesi Türk Heyeti'ne teklif edildiği şekilde kabul olunamazdı. İsmet Paşa, pek haklı
olarak imzalamadı ve 4 Şubat 1923'te Lozan'ı terk etti: Yeni Türk Devleti için bu hayatî noktalar
üzerinde fedakârlık asla düşünülemezdi. En sonunda Anlaşma Devletlerinin, bunlar üzerinde de
hakkımızı teslim edecekleri bekleniyordu.
Gazi Hazretleri, bu mesele hakkındaki kanaatlerini Büyük Nutuklarında şu şekilde ifade ediyorlar:
"Varisi olduğumuz Osmanlı Devleti'nin dünyanın gözünde hiçbir kıymeti, fazileti ve haysiyeti
kalmamıştı; milletlerarası hukuğun dışında tanınmış, adeta koruma ve vesayet altına alınmış bir
mahiyette farz olunuyordu. Geçmişe ait müsamahaların, hataların faili biz olmadığımız halde esasen
asırların birikmiş hesaplarının bizden sorulmaması gerekirken bu hususta da dünyayla karşı karşıya
gelmek bize düşmüştü. Millet ve memleketi gerçek bağımsızlık ve hâkimiyetine sahip kılmak için bu
zorluklara ve fedakârlığa göğüs germek de bizim üzerimize yükletilmişti. Ben sonucun önünde
sonunda olumlu olacağından emindim. Türk milletinin varlığı için, bağımsızlığı için, hâkimiyeti için
önünde sonunda elde etmek zorunda olduğu esasların dünyada onaylanacağına asla şüphe
etmiyordum. Çünkü gerçekte, bu esaslar, kuvvet ve imarıyla fiilen ve maddeten elde edilmişti.
Konferans masasında istediğimiz, zaten kazanılmış olan hususların usulen ifade ve onayından başka
bir şey değildi. Taleplerimiz, açık ve doğal haklanmızdı. Bundan başka, haklarımızı korumak ve elde
etmek için kudretimiz de vardı, kuvvetimiz de yeterliydi. En büyük kuvvetimiz, en güvenilir
dayanağımız, millî hâkimiyetimizi idrak etmiş ve onu fiilen halkın eline vermiş ve halkın elinde
tutabileceğimizi fiilen ispat etmiş olmaklığımızdı."'
"Nutuk", s.428, (lüks basımı, s.502).
130
TARİH
Lozan Konferansı görüşmelerine 23 Nisan 1923'te tekrar başlandı. Görüşme ve tartışmalar, özellikle
anlaşmaya varılmamış noktalar üzerindeydi ve pek çetin oldu.
Bu devrede antlaşmanın hemen bütün maddeleri ayrı ayrı tekrar görüşüldü.
Üç ay kadar süren ikinci konferansta, birinci devrede hallolunmayan noktalar bizi tatmin edecek birer
şekle bağlandı.
Yunanistan'dan, zaten ödemeyeceği tamirata karşılık Edirne'nin istasyonu olan Karaağaç'ı aldık.
Kapitülasyonlarla ilgili adlî ve iktisadî meselelerde hâkimiyet ve bağımsızlığımızla uzlaşünlamayacak
bir yön kalmadı. Yalnız, beş sene müddetle tarafsız devletler tebaasından adliyemizde birkaç hukuk
müşaviri ile (bunların hiçbir yürütme yetkisi yoktu, Adliye Vekili'ne rapor vermekle sorumluydular)
Sahil Sıhhiyesi denilen Karantina İdaresi için üç Avrupalı doktoru, Türk memuru olarak
bulunduracaktık.
Kabotaj (sahillerimiz arasında deniz nakliyatı) tamamen bayrağımıza geçiyordu. Evvelce sahillerimizde
kabotaj yapan yabancı şirketlere işlerini tasfiye için iki senelik bir mühlet verildi.
Barış antlaşması tarafımızdan onaylandıktan sonra altı hafta zarfında İsfenbul ve Boğazlar'daki
Anlaşma orduları ve donanmaları arazimizi ve denizlerimizi terk ve tahliye edeceklerdi.
Bu suretle tamamlanan antlaşma 24 Temmuz 1923'te imzalandı (Res. 71, 73).
Esas hatları yukarıda açıklanan Lozan Barış Antlaşması, Yeni Türk Devleti'nin tam bağımsızlık ve
hâkimiyetini bütün dünyaya onaylattıran milletlerarası bir belge ve senettir; Lozan Antlaşması'yla
Osmanlı saltanatının dağılmasından doğan millî devletlerin en sonuncusu olmak üzere bir Türk millî
ve bağımsız devletinin doğum belgesi, bütün devletler tarafından imzalanmış oldu.
Lozan Antlaşması'nın en bariz sıfatı budur: Kapitülasyonların kaldırılması ve millî hâkimiyet ve
bağımsızlığın her alanda tanınması...
Bu belgeyle, Büyük Gazi'nin idaresinde yaptığımız dört senelik bağımsızlık mücadelemiz, yine onun yol
göstermesi sonucu milletimizin şan ve şerefine layık bir barışla sonuçlanıyordu.
Gazi Hazretleri'nin nutuklarında işaret olunduğu üzere Lozan Barış Antlaşması, "Türk milleti aleyhine,
asırlardan beri hazırlanmış ve
İSTİKLAL HARBÎ
131
Sevr Antlaşması' y la tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılmasını ifade eden bir belgedir.
Osmanlı tarihinde emsali görülmeyen bir siyasî zafer eseridir." 1
Türk milletinin bundan sonra, artık serbestçe çalışıp gelişmesine hiçbir engel kalmamıştı.
MONDROS: 30 EKİM 1918; MUDANYA 10 EKİM 1922 SERV 10 AĞUSTOS 1920
LOZAN 24 TEMMUZ 1923
Mondros-Mudanya! Sevr-Lozan! Türk tarihinin yaşadığımız safhasında, bu dört kelime Türkler için üzerinde çok düşünülmeye değer kelimelerdir. Mondros
- Ateşkesi ve Sevr Antlaşması'yla Osmanlı İmparatorluğu yok olmayı kabul etti; Mudanya Ateşkesi ve Lozan
1923
Antlaşması'yla Yeni Türk Devleti, varlığını tanıttı.
Türk kuvveti, sultanların ve nedimlerinin elinde Mondros'a ve Sevr'e kadar indirilmişti; Türk kuvveti,
Gazi'nin ve arkadaşlarının elinde Mudanya ve Lozan'a kadar yükseltildi. Mondros'a ve Mondros'u
kabul eden sultan ve hükümetine dayanarak, Türk vatanının her tarafına yayılan düşmanlar, Mudanya
ile süpürülüp denize ve Türk sınırları dışarısına atıldı; Sevr ve Sevr'i kabul eden sultan hükümeti, Türk
vatanını parçalatmış, Türk bağımsızlığını mahvettirmişti; Lozan ise Türk vatanının bütünlüğünü, Türk
Devleti'nin bağımsızlığını temin etti.
TÜRK MUCİZESİ Mustafa Kemal'in Anadolu'ya geçmesiyle başlayarak, Lozan Antlaşması'na imza
atılmasıyla sonuna eren İstiklal Harbi'ne bazı Avrupa yazarları "Türk Mucizesi" adını verdiler.
Mucize, nasıl gerçekleştiği hakkıyla açıklanamayan, sebepleri tamamen tayin edilemeyen olaylara
denilir.
Cihan Harbi bittiği sırada Osmanlı Devleti'nin durumu hatırdan çıka-rılmayarak, 1918'den 1922'ye
kadar, Anadolu'da olup geçen dört yıllık olaylar göz önünden geçirilirse, bu olayların toplamına
"mucize"den daha uygun bir tabir bulunamaz.
Umumi Harp sonunda bütün müttefikleriyle beraber mağlup olan Osmanlı Devleti'nin malî durumu
parasızlığın son derecesine gelmiş, iktisadî kaynaklan tüketilmiş, halkı, dört yıl süren büyük savaştan
başka, onun
l "Nutuk", s.465, (lüks basımı, s.545-546).
132
öncesindeki hemen aralıksız birçok savaşla (Trablusgarp ve Balkan Savaşları), iç karışıklıklarla
olağanüstü yorulmuş ve kımıldayamayacak bir hale gelmiş, hükümeti ise düşmanların adeta emri
altına geçmiş bulunuyordu. Osmanlı ordusunun büyük savaş sonundaki durumu da yeni bir savaşa
girmek için asla elverişli değildi. Kumanda heyetleri karışmış, çeşitli büyük birlikler arasında ilişki
kesilmiş, top, tüfek, mermi, kılıç vesaire gibi teçhizatın; elbise, ayakkabı vesaire gibi levazımın en
büyük kısmı sarf olunarak kalanının çoğu da düşmanlara teslim edilmişti. Çok kullanılarak bozulmuş
olan nakil vasıtalarının (yol, demiryolu, vagon, araba vesaire) tamiri ve yenileştirilmesi lazımdı. Asker
ve subaylar, cidden dinlenmeye muhtaç bir hale gelmişlerdi. Büyük ve orta sanayiden mahrum
Anadolu'da, ordunun levazımını, özellikle teçhizatını hazırlayacak imalathaneler yoktu. Zaten Osmanlı
Devleti, hemen bir asırdan beri ordusunun belli başlı teçhizatını, top, tüfek ve kılıcını yabancı
memleketlerde yaptırdığı gibi, topçu ve süvariye lazım olan atların da bir kısmını dışarıdan satın
alıyordu. Büyük savaş sonunda bunların dışarıdan alınmasına imkân kalmamıştı; imkân olsa bile satın
almak için para yoktu.
Kısacası Osmanlı memleketinde bağımsız bir hükümet yoktu; para yoktu; iktisadı kaynaklar kıttı;
Osmanlı ordusunda ise merkezî bir kumanda heyeti yoktu, levazım ve teçhizat yoktu, bunları
hazırlayacak vasıtalar da yoktu.
Bütün bu yokluklara eklenen olumsuz bir etken de Osmanlı memleketinin düşmanlar tarafından
kısmen istila ve işgal edilerek, bu açıdan da hükümetin, ordunun ve kamuoyunun düzeninin ihlal
edilmiş olmasıdır.
Bütün bu olumsuz etkenlerin etkisi altında bulunan bir memlekette Mustafa Kemal, parasız, pulsuz,
tek başına, yalnız kendisinin dehasına, irade ve kudretine ve Umumî Harp'teki zaferleriyle Türk milleti
içinde kazandığı sevgi, saygı ve nüfuza güvenerek, yeni bir devlet ve ordu kurmaya kalkıştı. Türk
milletini bu maksat etrafında topladı; para buldu; asker buldu; teçhizat buldu; levazım buldu; her şey
buldu... ve Mustafa Kemal'in 1919 senesi ilkbaharında Samsun'da başladığı başarısı imkânsız gibi
görünen bu girişim, 7922 senesi sonbaharında, tam bir başarıyla gerçekleşti.
Türk Mucizesi işte budur.
İSTİKLAL HARBİ
133
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin buraya kadar naklolunan kısmı, bu mucizenin yalnız bazı taraflarını
açıklamaktadır. Fakat bu muazzam olayın şimdiye kadar açıklanamayan iki en önemli etkeni var: Türk
milleti ve Mustafa Kemal.
Her milletin ruhunu görüp, anlayıp açıklıkla tarif etmek çok zordur; özellikle Türk milletinin ruhunu
tahlil ve tarif daha zordur. Türkün ruhî kuvveti, sınırsız irade ve metaneti, insanlık tarihinin her
safhasında belirir. Bu ruhî kuvvet sayesinde, Türk bilinen dünyanın birkaç defa tek başına sahip ve
hâkimi oldu; bu ruhî kuvvet sayesinde Türk, mağlup sanıldığı sıralarda, kaç defa başını kaldırıp o
galipleri perişan etti; bu ruhî kuvvet sayesinde Türk, iki yüz yıldır mahvına çalışan ve her beş on
senede bir defa artık ölüyor denilen Osmanlı-Türk Devleti'ni yaşattı; nihayet yine bu ruhî kuvvet
sayesinde Türk, Osmanlı İmparatorluğu parçalanırken başını kaldırdı, düşmanlarını kovdu ve kazandığı
zaferlerle kendine sağlam ve yem bir devlet kurdu...
Her millet, büyük adamlar yetiştirmiştir; lakin Türk milleti kadar büyük devlet adamları, büyük
kumandanlar yetiştiren hiçbir millet yoktur. Her açıdan bakılırsa Türk milletinin yetiştirdiği en büyük
adam Mustafa Kemal'dir.
Mustafa Kemal, ruhu, ruhunun emsalsiz yetileri, dehası, iradesi, metaneti, kısacası bütün manevî
şahsiyetiyle, büyük Türk milletini şahsında somutlaştırır.
İSTİKLAL HARBİ'NDEN SONRA DEVRİM VE REFORM SAFHALARI
I
LOZAN'DAN CUMHURİYETİN RESMEN İLANINA KADAR
BİRİNCİ BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN SON ZAMANLARI
Millî mücadele sıralarında Birinci Büyük Millet Meclisi pek doğru olarak zaferin ve millî gayenin
elde edilmesine kadar dağılmamak kararını vermişti. Düşmanın yenilgisinden, memleketin
kurtuluşundan sonra bu gaye esas itibariyle elde edilmiş sayılırdı. Meclis içindeki muhalefet
cereyanları, konferans masası başındaki yabancı diplomatlara ümit ve cesaret vermekteydi. Bütün
mücadele yılları zarfında kesin zaferin elde edilmesine imkân olmadığı kanaatini beslemiş ve ileri
sürmüş olan muhalifler şimdi de Lozan görüşmelerini siyasî hırslara vasıta olarak kullanmak
istiyorlardı. Bunların ve bunlara alet olan bazı gazetelerin yayınlan delege heyetimizin temsil kuvvetini
olduğu kadar, millî davamızı da zayıflatıyordu.
NANKÖRLÜK Yıllardan beri tarihte hiçbir milletin katlanmadığı derecede yüksek fedakârlıkların ve
dökülen bunca kanların tam başarı sonucuna varacağı bu nazik zamanlarda bir kısım muhalefet, kör
ve duygusuz bir ruhla, vatan kurtaran Gazinin "vatandaşlık" hakkını çalmak isteyecek kadar azmıştı.
Millî tarihimizde görmeye pek az alışık olduğumuz bu nankörlük misali milletin ibret hafızasında yer
tutmaya layıktır. Üç muhalif mebus 2 Aralık 1922'de, yani Birinci Lozan Konferan-sı'nın en kızgın bir
devresinde Meclis'e verdikleri kanun teklifiyle Gazi'yi
138
TARİH
yeni bir seçimde mebus seçilmemek konumuna düşürmek istemişlerdi. Teklifin esas maddesi şuydu:
"Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilebilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları dahilindeki mahaller
halkından olmak veya seçim dairesi dahilinde yerleşik olmak şarttır. Ondan sonra göçle gelenler
yerleşme tarihlerinden itibaren beş sene geçmişse seçilebilirler."
Gazi, millî değerbilirlik, millî şeref ve vicdan namına gerçekten utanılacak bir belge olan bu teklife
Meclis'te şu hazin ve etkili cevabı verdi:
"Maalesef, doğduğum yer, bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. Herhangi bir seçim dairesinin
de beş senelik yerleşiği değilim. Doğduğum yer bugünkü millî sınırlarımız dışında kalmıştır, fakat, bu
böyle ise, bunda benim kesinlikle bir kast ve kabahatim yoktur. Bunun sebebi, bütün memleketimizi,
milletimizi yok etmek isteyen düşmanların hareketlerinde başarılı olmalarının kısmen
engellenememiş olmasıdır. Eğer düşmanlar tamamen maksatlarını başarmış olsalardı, Allah muhafaza
etsin, buraya imza koymuş olan efendilerin dahi memleketleri sınır dışında kalabilirdi.
"Bundan başka, bu maddenin aradığı şarta sahip bulunmuyorsam, yani beş sene aralıksız bir seçim
dairesinde oturamamışsam, o da bu vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin
istediği şarta erişmeye çalışsaydın!, İstanbul'u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar'da
savunmalarımı yapmamam gerekirdi. Eğer ben, bir yerde beş sene oturmaya mahkûm olsaydım, Bitlis
ve Muş'u aldıktan sonra Diyarbakır istikametinde yayılan düşman karşısına çıkmamam, Bitlis ve Muş'u
kurtarmaktan ibaret olan vatanî görevimi yapmamam gerekirdi. Bu efendilerin, aradığı şartlara
ulaşmak isteseydim, Suriye'yi tahliye eden orduların enkazından Halep'te bir ordu kurarak düşmana
karşı savunma yapmamam ve bugün millî sınır dediğimiz sınırı fiilen tespit etmemem gerekirdi.
"Zannediyorum ki, ondan sonraki çalışmalarımı herkes bilmektedir. Hiçbir yerde beş sene
oturamayacak kadar çalışma yapmış bulunuyorum. Ben zannediyorum ki, bu hizmetlerimden dolayı
milletimin sevgi ve yakınlığına ulaştım. Bu yakınlığa karşılık, vatandaşlık haklaLOZAN'DAN CUMHURİYETİN İLANINA KADAR
139
rından düşürülmeye maruz kalacağımı asla hatıra getirmezdim. Tahmin ediyordum ve ediyorum ki,
yabancı düşmanlar bana suikast etmek suretiyle de memleketimdeki hizmetimden beni ayırmaya
çalışacaklardır. Fakat hiçbir zaman hatır ve hayalime getiremezdim ki, bu Yüksek Meclis'te, isterse iki
üç kişi olsun aynı zihniyette bulunabilsin. Dolayısıyla, ben anlamak istiyorum, bu efendiler kendi seçim
daireleri halkının ciddî olarak fikir ve hislerine tercüman mıdırlar?
"Yine bu efendilere karşı söylüyorum, mebus olmak itibariyle doğal olarak bütün memleketi kapsayan
bir sıfata sahip bulunuyorlar, o halde, millet bu efendilerle hemfikir midir?
"Efendiler, beni vatandaşlık haklarından düşürmek yetkisi bu efendilere nereden verilmiştir? Bu
kürsüden, resmen, yüksek heyetinize ve bu efendilerin seçim daireleri halkına ve bütün millete
soruyorum ve cevap istiyorum!.."'
O gün Meclis'te olduğu kadar bütün millette haklı bir nefret uyandıran bu teklif ve sahipleri
memleketin her köşesinden gerek şahsen Gazi'ye, gerek Meclis Reisliği'ne yağan sayısız telgrafla
ayıplandı ve nefretle protesto edildi.
SEÇİMİN YENİLENMESİ KARARI
Belki savaş içinde olduğundan daha fazla dayanış- maya ihtiyaç bulunduğu bir /amanda muhalefet,
Meclis'in doğal faaliyetini bozacak raddelere kadar varmıştı. Meclis'e kolaylıkla olumlu ve sağlam
kararlar kabul ettirebilecekleri bir zaman geleceğini uman Anlaşma Devletleri barışı
sonuçlandırmamakta fayda görmeye başlamışlardı. Bu fayda düşüncesiyle konferans görüşmeleri iki
buçuk ay süründükten sonra büsbütün kesilerek ileriye atıldı (4 Şubat 1923).
Artık Meclis yenilenmedikçe, "Millet ve memleketin ağır ve sorumluluk isteyen işlerini yürütmenin
imkânsız hale geldiği"2 ve düşmanların iç siyaset kargaşalığından bekledikleri ümitleri kesip atmak
gerektiği kanaati yaygınlaşıyordu. Yeniden Lozan'a gitmeye hazırlanan delege heyetimizin memleketi
kuvvetle temsil edebilmesi için seçimin yenilen\ "Nutuk", s.440, (lüks basımı, s.516-517). 2 "Nutuk", s.441 (lüks basımı, s.518).
140
TARİH
mesi ve milletin Millî Mücadele'de olduğu kadar, barış mücadelesinde de sarsılmaz bir birlikle
yürüyeceğinin gösterilmesi lazımdı. İşte bu sebepledir ki, seçimin yenilenmesi düşünüldü. Hariciye
Vekili İsmet Paşa'nın:
- "Barış için çalışıyoruz; fakat buna varılamaması ve savaş halinin yeniden kabul edilmek zorunda
kalınması ihtimali vardır. Konferansta sözümüzün ve kararlarımızın milletin en son sözü ve en son
kararı olduğunu ispat edebilmek için yeni seçim yapılması lazımdır" anlamındaki sözlü teklifi ve onu
destekleyen 120 kadar mebusun önergesi üzerine açılan görüşmede yeni seçim kararlaştı. Aynı günde
Meclis kararı şu tezkereyle İcra Vekilleri Reisliği'ne bildirildi:
"Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bugün toplanan 15. toplantısının birinci oturumunda 20 kadar
üyenin teklifi üzerine derhal seçimlere başlanması kararlaştırıldı.
1/4/1339 (1923)
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Gazi M. Kemal"
Yeni seçimler için değiştirilen Seçim Kanunu'na demokratlık esaslarına uygun dört nokta girdi:
1) Eski kanunun 50 bin erkek nüfus için bir mebus göstermesine karşılık yeni şekilde her 20 bin erkek
nüfusun bir mebus çıkarması;
2) 18 yaşını tamamlayan her erkek vatandaşın mebus seçiminde oy verebilmesi (eskiden 25 yaşında
başlıyordu);
3) Birinci ve ikinci devrede seçmen veya mebus olabilmek için vergi verir olmak şartının kaldırılması;
4) Öğretmenler müstesna olmak üzere merkezden tayin edilen memurların müntehibi sani"
seçiminden iki ay evvel istifa etmedikçe memur bulundukları yerlerde mebus olamamaları; gibi
esaslar kabul edildi.
* Müntahibi sani: İki dereceli seçimde birinci seçmenlerin seçtikleri kimse (Kaynak Ya-vmlan'nm
notu).
LOZAN'DAN CUMHURİYETİN İLANINA KADAR
141
İKİNCİ MİLLET MECLİSİNİN SEÇİMİ ANADOLU
VE RUMELİ MÜDAFAAİHUKUK CEMİYETİNİN HALK FIRKASINA DÖNÜŞMESİ
Seçimin yenilenmesi karan üzerine Gazi, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti adına bir
beyannameyle sonradan "Halk Fırkası"nın kurulmasına esas olan programın programını millete bildirdi. Zaten daha dört ay evvel Halk Fırkası adıyla siyasî bir fırka kurtulacağı ve memleket aydınlarının bu hususta
dü-şunduklerının doğrudan doğruya kendilerine bildirilmesi Gazi tarafından Ankara basını vasıtasıyla
memlekete ilan edilmişti. Türkiye siyasî hayatında bir yenilik olan bu girişim tarihinden bir yıl kadar
sonra Gazi Anadolu'da aylarca süren bir inceleme seyahatine çıkmış, kuracağı fırkanın esasları
etrafında halkla da uzun uzadıya görüşmüştü. Bu temasların sonucu, seçim beyannamesini oluşturan
"Dokuz İlke" halinde billurlaştı (8 Nisan 1932).
Gazi gerek geleceğe ait devrim ve reform tasavvurları gerek başarılı bir seçimin millî birliği mutlak
olarak göstermesi suretiyle Lozan Görüşmeleri üzerinde yapacağı etki açısından İkinci Büyük Millet
Meclisi'nin toplanışına özel bir önem veriyordu.
İlkelerde başlıca:
"Hâkimiyet milletindir"', "Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden başka hiçbir makam millî kadere hâkim
olamaz , Bunun kanunların düzenlenmesinde, her tür teşkilatta, idarenin genel ayrıntılarında, genel
eğitimde, ekonomide millî hâkimiyet esasları dahilinde hareket edilecektir", "Saltanatın kaldırılması
hakkındaki karar değişemez ilkemizdir" gibi temel esaslarla, mahkemelerin ve kanunlarımızın
iyileştirilmesi. ;Kır denilen vergi usulünün değiştirilmesi, millî bankaların kuvvetlendirilmesi, denin
yollarının artırılması, eğitimin birleştirilmesi, askerlik süresinin azaltılması gibi önemli ihtiyaçlar tespit
edilmişti. Barış hakkında; malî, iktisadî, idarî bağımsızlığımızın ne olursa olsun sağlanması şart
tutuluyordu.
Cumhuriyet'in ilanı, hilafetin kaldırılması, Şer'iye Vekâleti'nin kaldırılması suretiyle din ve devlet
işlerinin ayrılığı işinin tamamlanması, medreselerle tekkelerin kaldırılması, şapka giyilmesi gibi daha
evvelden kararlaştırılmış büyük reform tasavvurlarından ilkelerde bahsedilmemesi", "cahil ve gerici--
61
142
TARİH
lerin vaktinden evvel milleti zehirleyebilmelerine meydan vermemek içindi."1 İkinci Büyük Millet
Meclisi, yalnız Lozan Barışı'nı onaylamak değil, bütün bu büyük ve hayırlı işlerin kanunlarını çıkarmak
şerefini kazacak bahtiyar bir meclis olacaktı.
LOZAN ANTLAŞMASININ TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET
MECLİSİNDE ONAYLANMASI ANTLAŞMA KUVVETLERİNİN
TOPRAKLARIMIZDAN ÇEKİLMELERİ
- Lozan Antlaşması'nın 14. faslını topraklarımızın Antaşma kuvvetleri işgali altında bulunan kısımlarının
boşaltılması oluşturuyordu. Daha evvel, Lozan Antlaşması esaslarından bahsedilirken söylendiği üzere, bo-' antlaşmanın Büyük Millet Meclisince onay-
lanmasmın ardından altı hafta zarfında tamamlanacakti. İkinci Büyük Millet Meclisi antlaşmayı 23 Ağustos
1923 Perşembe günü onayladı. Meclis'in onaylama kararı aynı günün gecesinde saat 22 buçukta İstanbul'daki Anlaşma Devletleri
komiserlerine bildirildi. Yıllardan beri güzel şehirlerimize, eşsiz sahillerimize, sevgili topraklarımıza hiç çıkmayacakmış gibi yerleşmiş ve hele bu tarzda çıkarılacaklarını hatırlarına bile getirmemiş olan devletler artık 23/24
Ağustos gecesinin tarihî saatinden itibaren altı hafta içinde kumandanları,
amiralleri, askerleri, polisleri, jandarmaları, casusları, zırhlıları ve toplarıyla
birlikte ebedî olarak çıkıp gitmek zorunda bulunuyorlardı.
Gidiş faaliyetlerine Bostancı ve Maltepe'deki iki alaylarını ve 27 toplarını gemilerine yükletmek
suretiyle en evvel İngilizler başladı. Ekim başlarına kadar tümenlerin, alayların, ağırlıkların, istihkâm
kıtalarının, uçak bölüklerinin yolcu edilmelerine devam olundu. Nihayet mühletin son anları geldi ve 2
Ekim 1923 Salı günü Anlaşma generalleri ve askerlerinin son kafileleri Dolmabahçe önünde Türk
bayrağını ve Türk askerini selamladıktan sonra, memleketimiz hakkında asırlarca beslenmiş kötü
niyetlerle birlikte denize açılarak uzaklaşıp gittiler (Res. 74-76).
ANKARA: YENİ TÜRK DEVLETİNİN MERKEZİ 1923
Düşman ayağı İstanbul'dan çekilir çekilmez ortaya idare merkezinin neresi olacağı meselesi çıktı. Yeni
Millet Meclisi'nde daha ilk aylarda belirmeye yüz tutan küçük bir muhalefet cereyanı, Ankara'nın mil(13 EKİM 1923)
lî idareye merkez olması tasavvurunu olumsuz hareket ve girişimlere bir
1 "Nutuk", s.437, (lüks basımı, s.512).
LOZAN'DAN CUMHURİYETİN İLANINA KADAR
143
başlangıç edinmek istedi. İstanbul'un "payitaht" kalmasının zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu ileri
sürdüler. Bunlar "payitaht"* kelimesinin taht ve sultanla birlikte tarihe gömülmüş olduğunu unutmuş
görünüyorlardı.
"Ankara veya İstanbul'dan birinin seçilmesi işini bir politika manevrasına vasıta olarak kullanmaya
kalkıştılar. Halbuki Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra baştan başa harap, yolsuz,
demiryolsuz bırakılmış uzak memleket köşelerinin İstanbul'dan idaresi ve en kısa zamanda refah,
medeniyet ve mutluluğun yüksek mertebesine ulaştırılması mümkün değildi. Ankara'nın merkez
yapılması tasavvuru siyasî, askerî, idarî açılardan da millî idarenin en isabetli fikirlerinden biriydi. Yine
bu sebeplerledir ki, kendileriyle savaş halinden henüz çıkmış olduğumuz birçok devlet Ankara yerine
İstanbul'un merkez edinilmesinde Meclis'teki yeni muhalefet grubunun düşünüşüne katılıyor,
elçiliklerin Ankara'ya gönderilmeyeceği tehdidiyle Türkleri bu tasavvurdan vazgeçirmek mümkün
olabilir sanıyorlardı.
Bütün tereddütlere son vermek için, "Artık yeni Türkiye Devleti'nin idare merkezini kanunen tespit
etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler yeni Türkiye'nin idare merkezini Anadolu'da seçmek lüzumunu
bu-yuruyordu."
"Coğrafî ve stratejik konum en kesin öneme sahipti. Devletin idare merkezini bir an evvel tespit
ederek iç ve dış tereddütlere son vermek elzemdi."]
İşte bu düşüncelerle, ilk millî kahramanlık mertebesini Anafartalar'da İstanbul'u kurtararak almış ve
İstanbul'a sevgisini, kurtuluştan sonra onu ilk ziyaretinde: "İstanbul'dan çıktığım günden bugüne
kadar sekiz sene geçti. Ayrılık ve özlemle geçen dakikaların bile ne kadar uzun geldiği düşünülürse,
sekiz yıllık hasretin İstanbul'un saygıdeğer halkı için ruhumda ateşlediği arzunun büyüklüğü kolaybkla
takdir olunur. İki büyük dünyanın birleştiği noktada Türk vatanının süsü, Türk tarihinin serveti, Türk
milletinin gözbebeği İstanbul bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir" cümleleriyle
anlatmış olan Gazi, meseleyi Büyük Millet Meclisi'nin inceleme ve görüşmesine koymak kararını verdi.
İsmet Paşa'nın -o zaman Hariciye Vekili- 9 Ekim 1923 tarihli bir maddelik
* Payitaht: Taht merkezi anlamında; başkent (Kaynak Yayınlan'nın notu), l "Nutuk", s.484, (lüks
basımı, s.567).
144
TARİH
kanun teklifi 13 Ekim 1923 tarihli Meclis toplantısında konuşuldu. Uzun tartışmalardan sonra büyük
bir çoğunlukla "Ankara"nın devlet merkezi olması kararlaştı. Kabul edilen kanun maddesi şuydu:
"Türkiye Devleti'nin idare merkezi Ankara şehridir." Deniz veya göl kıyılarından, ırmak yalılarından
uzak, yalçın ve çıplak bir kaya parçasının eteğinde kurulmuş olmakla beraber, gökyüzüne atılırken taş
ve toprak kesilmiş dalgalan andıran heybetli dağları, bin renkte muhteşem doğu ve batı levhaları, çok
yıldızlı ve ışıklı gökleri ile Ankara eşsiz bir yayla güzelidir, iklimi sağlam, havası temiz ve kuvvet
vericidir. Ovayı sıra setler, tabyalar halinde çeviren demir, tunç ve bakır renkli dağlar Ankara'yı Türk
vatanının zapt edilmez hâkim kalesi haline getirmiştir (Res. 77-80).
13 Ekim 1923 kanunuyla Türkler ikinci defa olarak Orta Anadolu yaylasında kuvvetli bir devlet merkezi
kurmuş oluyorlardı. Orta yaylada ilk defa devlet merkezi edinenler Eti Türkleriydi.'
Tarih I. "Eski Zamanlar."
KETLERİNİN UYGULANMASINDA GÜDÜLEN USUL
II
CUMHURİYETİN İLANI (29/30 EKİM 1923)
TÜRK DEVRİM VE "Türkün ata yurduna ve Türkün bağımsızlığına REFORM HARE- tecavüz edenler
kimler olursa olsunlar, onlara bütün milletçe silahlı olarak karşılık vermek ve onlarla mücadele etmek
gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gereklilik ve zorunluluklarını ilk günde belirtip ifade etmek
elbet isabetli olamazdı. Uygulamaları birtakım safhalara ayırmak ve olaylardan yararlanarak milletin
his ve fikirlerini hazırlamak ve kademe kademe yürüyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu.
Nitekim öyle olmuştur. Dokuz senelik fikir ve uygulamalarımız bir mantık zinciri içinde incelenirse,, ilk
günden bugüne kadar takip ettiğimiz genel istikametin, ilk kararın çizdiği hattan ve yönelttiği
hedeften asla sapmamış olduğu kendiliğinden görünür."'
Gazi'nin bu birkaç cümlesi millî mücadelenin zafere varan yürüyüş ve gelişme safhalarının
hazırlanmasında güdülen usulü gösterdiği kadar, siyasî, toplumsal devrim hareketlerinin de nasıl
önceden hazırlanmış bir sıra ve düzen içinde yürüdüğünü ve her biri için ancak en elverişli sayılan
zaman gelince uygulama sahasına geçildiğini açıkça gösterir. Türk devriminin uygulama şiarlarından
biri de dertlerin kökünden sökülmesi ve atılan adımların asla ve hiçbir şekilde geri alınmamasıdır.
Devrim esaslarını millî bünyeye birer birer uygulamada güdülen yolu ve usulü iyice öğrenmek için yine
onların Büyük Yapıcısının sözlerini dinleyelim. Gazi bu usulü şöyle tarif eder:
l "Nutuk", s. K), (lüks hasımı, s.13-14).
146
TARİH
"Tezahür eden millî mücadele, dış istilaya karşı vatanın kurtuluşunu tek hedef saydığı halde, bu millî
mücadelenin başarıya erdikçe, safha safha bugünkü devre kadar 'millî hâkimiyet1 idaresinin bütün
esaslarını ve şekillerini gerçekleştirmesi1 tarihin doğal, zorunlu ve önüne geçilmez gereklerindendi.
Bu kaçınılmaz tarih yürüyüşünü geleneksel alışkanlıklarıyla derhal hisseden Hanedan, millî
mücadelenin amansız düşmanı oldu. Tarihin bu kaçınılmaz seyrini ilk anda ben de gözlemledim ve
hissettim. Fakat sonuna kadar kapsamlı olan bu hislerimizi ilk anda tamamen belirtip ifade etmedik.
Gelecekteki ihtimaller üzerine fazla açıklamalar, giriştiğimiz gerçek ve maddî mücadeleye, hayaller
mahiyetini verebilirdi. Dış tehlikenin yakın tesirleri karşısında etkilenenler arasında geleneklerine, fikrî
kabiliyetlerine ve ruh hallerine aykırı olan muhtemel değişikliklerden ürkeceklerin ilk anda
direnişlerini tahrik edebilirdi. Başarı için pratik ve emin yol her safhayı vakti geldikçe uygulamaktı...
Milletin gelişmesi ve yükselmesi için selamet yolu buydu. Ben de böyle hareket ettim. Ancak bu pratik
ve emin başarı yolu yakın çalışma arkadaşını olarak tanınmış kişilerden bazılarıyla aramızda, zaman
zaman görüşlerde, davranışlarda, uygulamalarda esaslı veya ikincil birtakım anlaşmazlıklar, kırıklıklar
ve hatta ayrılıkların da sebebi ve açıklaması olmuştur. Millî mücadeleye beraber başlayan yolculardan
bazıları, millî hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişimlerinde kc
adi fikir ve ruhlarının kavrayış sınırı bittikçe bana direnmeye ve muhalefete geçmişlerdir.
"... Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki, ben mille-tin vicdanında ve geleceğinde
hissetiğim büyük gelişme yeteneğini
bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak sıraları geldikçe bütün toplumumuza uygulattırmak
zorundaydım."2
Birbiri ardınca doğacak bütün sıra devrimler demek olan bu "millî sır"n Millî Reis gerçekten sıkı bir
şekilde tutmuş ve ancak fikirleri hazırlamak gerektikçe zaman zaman ve safha safha yaymıştır. Mesela
"l Kasım 1922" kararlarıyla saltanat kaldırılarak yeni devlete "Türkiye Büyük
1 Yani saltanatın yıkılması. Cumhuriyet'iıı kurulması vs.
2 "Nutuk" s. 10-11. (lüks huşum, s. 14).
CUMHURİYETİN İLANI
147
Millet Meclisi Hükümeti" adı verildikten sonra artık yapılması gereken şeyin tamamen yapılmış
olduğu kanaati yer bulmuşken, O:
"Yeni Türkiye'nin yenileşme işi daha sonuna varmamıştır. Türkiye Anayasası'nm henüz gelişme
yolunda son ve kesin şekli aldığı zan-nedilemez. Değişiklikler ve düzeltmeler yapmak ve daha
mükemmel bir hale getirmek elzemdir."'
"... Kayıtsız ve şartsız tabiriyle açıkça belirtilen hâkimiyeti milletin sorumluluğu altında tutmak demek,
bu hâkimiyetin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun hiçbir makama vermemek, verdirmemek
demektir. Bununla kastettiğini manayı kolaylıkla anlayabilirsiniz."
"... Atılan adım bundan sonra atılması gereken adımların başlangıcıdır. İnsan başlangıçta iken sona
erdiğini iddia ederse, dünyanın en derin gafletleri içinde kendisini kaptırmış görür. Biz daha çok
adımlar atmak zorundayız. Bu adımlar hem çok seri hem de çok uzun olmalıdır"2 diyordu.
Bu sözler o zamanın anayasasındaki "Büyük Millet Meclisi Hükümeti" şeklinin "Cumhuriyet."e
dönüşeceğine ve onları daha birçok yapılması zorunlu yenilik ve devrim hareketinin takip edeceğine
işaretti. Halifeliğin kaldırılması, din ile devletin ayrılması, medereselerin, tekkelerin kapatılması, fesin
atılması, medenî kanunumuzun çağdaşlaştırılması gibi birbiri peşinden yürütülecek yenilikler için Gazi,
bunların henüz hiç kimsenin hatırından geçmediği bir zamanda şu işarette bulundu:
"Milletin uyanıklığına, milletin ilerleme ve gelişme yeteneğine güvenerek, milletin azminden asla
şüphe etmeyerek cumhuriyetin bütün gereklerini yapacağız. Bunların tamamını inceleme ile, azim ve
iman ile ve millet aşkının sarsılmaz kuvvetiyle birer birer halledip sonuçlandıracağız. O millet aşkı ki,
her şeye rağmen sinemizde sönmez bir kuvvet, metanet ve ateş kaynağıdır."3
Bu, o zaman için kapalı, fakat bugün artık çok açık cümleler, daha evvel söylediğimiz bir sır'rm uygun
zamana kadar saklanması için bulunmuş şekillerdi.
1 Gazi'nin "Nene Frcie Presse" gazetesi muhabirine demeci (27 Eylül 1923).
2 İzmir'de 28 Aralık 1923 tarihli nutuk.
3 İzmir'de İstanbul gazetecilerine hitabe (4 Şubat 1923 Pazartesi).
148
TARİH
İKİNCİ BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE İLK MUHALEFET
KAYNAŞMALARI HÜKÜMETİN İSTİFASI
Daha ilk aylarından itibaren ikinci Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nde açıkça ortaya çıkmayarak sizli
faaliyette bulunan muhalif bir hizip kuruldu. Bu hızip Vekiller Heyeti aleyhine şiddetli harekete geçti. Bazı gazeteler Halk Fırkası'nın birliğini bozmak,
hükümeti düşürmek ve yerine geçmek amacını güden bu kaynaşmayı hararetli yazılarla körüklemeye
giriştiler. Muhalefet henüz örgütlü bir halde olmamakla beraber, onu yapanların hepsi hükümeti
düşürmek, parti ve hükümet konumlarına hâkim olmak maksadında birleşiyorlar ve barışını henüz
imzalamış, uzun savaş yıllarının yorduğu, yaktığı memleketi yeni baştan yapmak, iktisat ve kültürce
yükseltmek, yeni devlet kuruluşunu tamamlamak vesaire gibi her biri diğerinden daha büyük ve ağır
işler karşısında bulunan yeni rejimi zayıflatacak ve sarsıntıya uğratacak faaliyetlerde bulunuyorlardı.
Muhalefet, uygulanmasına hazırlanılan yenilik ve reform projelerine pek doğal olarak muhalif
bulunan muhafazakâr ve gerici ruhlu unsurlara dayanmaktan, onlara yaranacak tarzda sinsi siyaset
gütmekten ve hatta halifeyi ele alarak vasıta edinmekten geri durmuyordu.
Ancak ortaçağ insanlarının taşıyabileceği ilkel bir bölgecilik zihniyetiyle mebusların vilayetlerine göre
kümelere ayrıldıkları ve bu vilayet kümelerinin aralarında siyasî meseleler üzerinde uyuşmalar ve
ittifaklar yaptıkları görülüyordu. Bu usule göre siyasî meselelerde, devlet işlerinde fikirler, kanaatler
ve görüşlerle değil, nüfus tezkereleriyle birleşilmiş oluyordu. Hükümet ve parti makamlarının vilayet
kümelerindeki mebus sayılarına göre paylaşılmasına hazırlanılıyordu.
Millî hâkimiyetin, halk idaresinin yüksek manasını anlamakta ve uygulamakta henüz acemi olanların
makam ve mevki hırsıyla açtıkları bu cereyan bir ara genişlemeye yüz tutar oldu. Hükümet görev
yapmayacak bir hale gelerek istifa etti.
Aralarındaki bağ ortak bir büyük fikir, bir yüksek gaye olmayan bütün toplantılar gibi bu hizip de ortak
saldırı hedefi ortadan kalkar kalkmaz kendi içinde dağıldı. Yürütme makamlarının paylaşılmasında bir
türlü uyuşulamıyor, günler geçtiği halde yeni Vekiller Heyeti bir türlü oluştumCUMHURİYETİN İLANI
149
lamıyordu. Meclis odalarında, özel evlerde birçok grup tarafından geceli gündüzlü toplanmalarla
vekiller heyeti listeleri yapılıyor, fakat hiçbir grup ortaya çoğunluk kazanabilecek bir liste
koyamıyordu. Parlamento içinde fikir ve kanaat kargaşalığı ve bunun sonucu olan hükümet buhranı
bütün zararlarıyla hüküm sürüp gidiyordu.
ANAYASA'DA DEĞİŞİKLİKLER HÜKÜMETİN KURULMASINDA
KABİNE USULU
"••• Anladım ki, Parti Heyeti dahi kesin bir aday
listesi düzenleyememektedir. Parti İdare Heyeti
üyelerinden gerekenlerle görüşmekte devam ederekkesin bir liste tespit etmelerini tavsiye ettik-
ten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu.
Yemek esnasında: 'Yarın cumhuriyet ilan edeceğiz!' dedim. Hazır bulunan arkadaşlar derhal fikrime
katıldılar. Yemeği terk ettik! O dakikadan itibaren, hareket tarzı hakkında kısa bir program tespit
ettim ve arkadaşları görevlendirdim.1
"Efendiler, görüyorsunuz ki, cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara'da bulunan bütün
arkadaşlarımı davete ve onlarla görüşmeye ve tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim. Çünkü,
onların zaten ve doğal olarak benimle bu hususta bir fikirde olduklarına şüphe etmiyordum. Halbuki o
esnada Ankara'da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden ve
görüş ve onayları alınmadan cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını gücenme ve ayrılma vesilesi
saydılar."2
Büyük Nutuk'un bu cümlelerinden de anlaşılacağı üzere durum artık hem Devlet Başkanı, hem Halk
Fırkası'nın Genel Başkanı olan Büyük Millî Reis'in müdahalesini lüzumlu kılacak dereceye varmıştı.
Hizip evvela, istediği gibi bir hükümet kurmakta serbest bırakılmıştı. "Meclisi kandırmaya çalışan hizip
şu veya bu tarzda bir hükümet kurmayı başarabildiği takdirde, bu hükümetin bir müddet idare tarzını
ve idaredeki başarısını takip ve hatta ona yardım etmenin uygun olacağı kanaatinde bulunduk. Fakat
bu suretle kurulacak hükümet, memleket idaresinde ve yeni gayelerimizi takipte aciz ve sapma gös1 28/29 Ekim gecesi 1923.
2 "Nutuk", s.488 (lüks basımı, s.571).
150
TARİH
terirse, bunu Meclis'te belirterek Meclis'i aydınlatmak şıkkını yeğ bulduk. Hükümet kurmayı
başaramadıkları halde, doğacak dağılmanın Meclis'çe bir uyanma vesilesi olacağı doğaldı. Buhran ve
dağılmayı sürdürmeye izin verilemeyeceğinden, işte o zaman bizzat müdahale ederek tasavvur
ettiğim meseleyi ortaya koymak suretiyle işi esasından halledebileceğimi düşünmüştüm."1
İşte o zaman, yani işin esasından halledileceği zaman gelmiş bulunuyordu.
Gazi Mustafa Kemal'in, daima en çok tercih ettiği usul, esasen, kötülüklerin kökünden çıkarılması,
dertlerin tam ve mutlak şekilde tedavisidir. O, bütün icraat hayatında yarım, tedbirden nefret etmiş
ve yalnız günün sorunlarını atlatmak yolunu hiçbir zaman beğenmemiştir. Bu sefer de, millî mücadele
devam ettiği müddetçe az çok başarıyla uygulanabildiği halde, barıştan sonraki şartlara uymayan "her
vekilin Meclis tarafından ayrı ayrı seçilmesi" usulünü büsbütün kaldıracak ve hükümetin yeni kurulma
usulü ile birlikte yeni Türk Devleti'nin gerçek şeklini yani "cumhuriyet"! asıl ismiyle kuracaktı.
Gazi'yi dinlemeye devam edelim:
"O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar, erkenden gittiler. Yalnız İsmet Paşa Çankaya'da misafirdi.
Onunla yalnız kaldıktan sonra bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık. Bu müsveddede 20 Ocak
1337/1921 tarihli Anayasa'nın devlet şeklini tespit eden maddelerini şöyle değiştirmiştim. Birinci
maddenin sonuna:2 'Türkiye Devleti'nin hükümet şekli cumhuriyettir' cümlesini ilave ettim. Üçüncü
maddeyi şu yolda değiştirdim:3 'Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur.
Hükümetin böldüğü idare şubelerini, İcra Vekilleri vasıtasıyla idare eder.'"
Gazi o gece cumhurbaşkanının seçilmesi usulüne ve başbakanın seçilmesi ile hükümet kurulması
tarzına ait esasları da tespit etti.
1 "Nutuk", s.486-487 (lüks basımı, s.569).
2 Bu kanunun birinci maddesi şöyleydi: "Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü halkın
kaderini bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır."
3 Anayasa'nın o zamanki 3. maddesi şöyleydi: "Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare
olunur ve hükümeti Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti' unvanını taşır."
152
TARİH
Millet Meclisi'nin Ankara'da toplanma tarihi olan 23 Nisan 1920'de bütün hukukî mana ve mahiyetiyle
kurulmuş bulunuyordu. Büyük Millet Meclisi'nin ilk toplanışında Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk
Cemiyeti Reisi ve Ankara Mebusu Mustafa Kemal'in "bazı itirazlardan ve kısa bir tartışmadan sonra" '
kabul edilen teklifleri, Samsun'a çıkış tarihi 19 Mayıs 1919'dan beri Havza, Amasya, Erzurum, Sivas ve
Ankara merhalelerinde bir yıla yakın zaman içinde çetin uğraşmalarla hazırlanmış olup da adının
konması sonraya bırakılmış bulunan "Cumhuriyet"in birinci Anayasası sayılmalıdır.
Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükümeti'nin ilk kuruluşuna ait bahiste aynen yazılı olan bu teklifler
cumhuriyet idare şeklinin ana esaslarını içermekteydi. "Fakat durumu olduğu gibi telaffuz etmek
maksadın kaybedilmesine sebep olabilirdi."2
"Bu esaslara dayalı olan hükümetin mahiyeti kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, millî hâkimiyet
esasına dayalı halk hükümetidir; cumhuriyettir."3
Bu ilk teklifin kabulünden dokuz ay sonra 20 Ocak 1921'de çıkan "Anayasa" bu önergedeki esasların
doğrulanmasından ve uygulama alanında bazı kısımların genişletilmesinden ibaretti.
"Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçebilmek için, herkesin bildiği gibi, bir geçiş devresi
yaşadık. Bu devirde iki fikir ve görüş, birbiriyle durmaksızın mücadele etti. O fikirlerden biri, saltanat
devrinin sürdürülmesiydi. Bu fikrin taraftarları açıktı. Diğer fikir, saltanat idaresine son vererek
Cumhuriyet idaresini kurmaktı; bu bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi açık söylemekte sakınca görüyorduk.
Ancak görüşümüzün uygulama kabiliyetini saklı bulundurup uygun zamanda uygulayabilmek için,
saltanat taraftarlarının fikirlerini uygulama sahasından uzaklaştırmak zorundaydık.
"Yeni kanunlar yapıldıkça, özellikle Anayasa yapılırken Padişah taraftarları, Padişah ve Halifenin hak
ve yetkilerinin açıkça belirtilmesinde ısrar ederlerdi. Biz bunun zamanı gelmediğini veya lüzumu
olmadığını söyleyerek o tarafı konuşulmamış bırakmakta fayda görü1 "Nutuk, s.277 (lüks basımı, s.326).
2 "Nutuk", s.276 (lüks hasımı, s326).
3 "Nutuk", s.277 (lüks basımı, s.327).
CUMHURİYETİN İLANI
153
yorduk. Devlet idaresini cumhuriyetten bahsetmeksizin millî hâkimiyet esasları dairesinde, her an
cumhuriyete doğru yürüyen şekilde toplamaya çalışıyorduk."'
GAZİ MUSTAFA KEMAL TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN İLK REİSİ
- Cumhuriyet'in kuruluşunda kanunî şeklin tamamlanması demek olan görüşmelerden ve karardan
sonra cumhurbaşkanının seçilmesine geçildi. Türk
Milletinin, Türk Cumhurunun Reisi gerek millet, gerek onun meclisi tarafından zaten çoktan seçilmişti.
O halde bu seçim de kanun alanında olduğu gibi, sadece gerçek durumu tespitten ve Millî Reis'e yeni
kanuna göre unvan vermekten ibaret olacaktı. İkinci Büyük Millet Meclisi, temsil ettiği milletin genel
arzu ve iradesine gerçek tercüman olarak, oybirliğiyle Gazi Mustafa Kemal'i Türkiye Cumhuriyeti Reisi
seçti. Böylece altı yıl evvel, 1919 Temmuz'unun 8/9 gecesi saat 22:50'de Harbiye Nezareti'ne ve on
dakika sonra saat 23:00'da Padişah'a Erzurum'dan çektiği telgrafla ordu müfettişliği görevinden ve
rütbelerinden istifasını bildiren "resmî sıfat ve yetkilerden arınmış olarak, yalnız milletin şefkat ve
yiğitliğine güvenerek ve onun bitmez feyiz ve kudret kaynağından ilhanı ve kuvvet alarak"2 vatanı
kurtarmak ve Türk milletine layık bir devlet kurmak maksadına hayatını adamış olan Mustafa Kemal
(Res. 81) o gün, kendisi de kurduğu idare gibi gerçek unvanını almış oldu (29/30 Ekim 1923, saat
20:44).
Seçilmesinin ardından Meclis'te söylediği nutukla Büyük Millî Kahraman aynı zamanda yüksek bir
tevazu kahramanı olduğunu göstermiştir.
Millet hafızasında yer tutması gereken şu parçalar o nutuktandır:
"... Bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis'in başkanlığında bulundurduğunuz arkadaşınıza ifa
ettirdiğiniz görevi cumhurbaşkanı unvanıyla yine aynı arkadaşınıza, bu âciz arkadaşınıza verdiniz...
(Estağfurullah, hakkınızdır sesleri).
"Merhum Tunalı Hilmi Bey (Zonguldak) - Gazi arkadaşımız!
"Gazi (devamla) - Bu münasebetle şimdiye kadar hakkımda göstermiş olduğunuz sevgi, samimiyet ve
güveni bir defa daha göster1 "Nutuk, s.507-508 (lüks basımı, s.592). 1 "Nutuk", s.507-528 (lüks basımı, s.35).
154
TARİH
inekle yüksek kadirşinaslığınızı ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yüksek heyetinize bütün
samimiyetimle teşekkürlerimi arz ederim.
(Estağfurullah, başarılar dileriz, sesleri).
"...Acizleri ulaştığım bu güvene layık olmak için pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacımı arz
etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüksek heyetinizin şahsım hakkındaki yakınlık, güven ve
yardımının devamıdır."
(Hiç şüphe yok, daima! sesleri).
"... Daima muhterem arkadaşlarımın ellerine çok samimî ve sıkı bir surette yapışarak, onların
şahıslarından kendimi bir an bile ayrı görmeyerek çalışacağım. Milletin sevgisini daima dayanak
noktası kabul ederek hep beraber ileri gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mutlu olacaktır!
(Şiddetli ve sürekli alkışlar)."1
"CUMHURİYET"İN İLANINDAN SONRAKİ GÜNLERDE
"Cumhuriyet"in geceyarı'sından sonra her tarafta yüz bir topla ilanı bütün memlekette en büyük
bayram
sevinciyle karşılandı. Büyük Millet Meclisi'ne ve Gazi'ye sevinç ve teşekkür telgrafları yağdı. Sayısız
heyecanlı mitingle millet bugünü derhal millî bayram edindi.
Bir taşkın sevinç tablosu içinde beş on kişi denebilecek kadar sınırlı bir politika zümresi dargın ve
hoşnutsuz bir sima gösteriyordu. Bunlar arasında Büyük Millet Meclisi Hükümeti devrinde önemli
mevkilere çıkarılmış birkaç kişi ile mebus olmakla beraber askerî görevleri başında bulunan birkaç
kumandan vardı. Milletin coşkun memnuniyeti, Millet Meclisi'nin ittifaklı karan karşısında
düşündüklerini açık söyleyememekle beraber:
a) Cumhuriyet kararının kendilerine sorulmadan verilmiş olması;
b) Parti ve Meclis'ten kararın çabuk çıkmış bulunması gibi bahaneler;
c) Cumhuriyet için olduğu gibi bir gün ansızın halifeliğin de kaldırılmasına karar verilebilmesi; gibi
sebeplerle eleştirici ve itiraz edici tutumlar takınmışlardı. Halbuki yıllardan beri tam bir demokrasiyle
idare olunan bir memlekette Millet Meclisi'nin oybirliğiyle verdiği kararı -üstelik cumhuri1 TBBM zabıtları (29 Ekim 1923).
CUMHURİYETİN İLANI
155
yet ilanı kararını- kendilerine sorulmadan verilmiştir diye kabule layık görmemek pek uygunsuz
olduğu gibi, Parti ve Meclis'ten kararın sekiz-do-kuz saatlik bir görüşmeden sonra, yani kendi
varsayımlarına göre çabuk çıkmış olması savıyla onun aleyhinde bulunmaya kalkışmak da yanlıştı.
Dünyanın hiçbir memleketinde hiçbir zaman meclislerden ve partilerden hangi kararların ne kadar
saat ve dakikada çıkması gerekeceğine dair bir usul ve kural konulmamıştır. Düşünen heyetler
kararlarını takvimin yaprağına veya saatin yelkovanına bakarak değil, fikirlerinin ve vicdanlarının
kanaatlerini dinleyerek verirler. Yıllardan beri bütün şekilleri ve gerekleriyle yalnız ismi resmen
anılmadan yaşamakta olup gerek milletin, gerek Meclis'in fiilen alıştığı ve tamamen benimsediği bir
idareye gerçek adının verilmesi için geceli gündüzlü uzun görüşmelerin yeterli gelmeyeceği sanısı ise
elbette anlamsızdı. Bu kadar esassız bahanelerle ortaya çıkmış olan eleştiriciler birkaç gazeteyle yayın
alanında da faaliyete geçerek milletin sevincini ve mutluluğunu bulandırmak yolunu tuttular.
III
HALİFELİĞİN KALDIRILMASI (3 MART 1924)
HALİFE VE HİLAFET KELİMELERİNİN SON ANLAMI VE
GÖSTERDİĞİ NEYDİ?
Müslümanlar henüz azlık iken genel ibadetlerde bizzat Peygamber imamlık ederdi. Müslümanlar çoğalınca imamların da çoğalması gerekti. Peygamber
imamlara kendi adına namaz kıldırmak yetkisini ve-
rerek kendisi başimam mevkiine geçti, islamlık
kuvvet kazanıp da savaşla, askerî fetihlerle kasabalar, şehirler, vilayetler elde etmeye başlayınca,
Peygambere imamlıktan büsbütün ayrı yeni bir iş daha çıktı. Başimamlığm yanma bir de Hicaz
dolayları Araplarının millî reisi sıfatıyla bu yerleri idare görevi katıldı. Peygamberden sonra başimamlığa seçilenlere "halife" adı verildi. Böylece "halife" kelimesi imamdan çok Arap
İmparatorluğu'nun devlet reisini ifade eden bir unvan haline geldi. Emevî hanedanının kurulması ve
Arap saltanatının bir sülale eline geçmesiyle, Peygamberin kurduğu usul ve hukuk açısından artık
halifelik yani "seçilmiş başimam vekilliği" son bulmuştu. Ondan sonra Eme-viler ve Abbasiler, halifeliği
Arap siyasî hâkimiyetinin yayılmasına bir alet olarak kullandılar. Hulâgû'nun Bağdat'ta son Abbasi
Hükümdarı Mu-tasım'ı idam etmesiyle bu şekil de ortadan kalktı. Halifelik iki buçuk asır kadar (12581517) Abbasî hanedanından olmak iddiasında bulunanların bir geçim vasıtası, alınır satılır bir mal
haline geldi. Yavuz Selim, Mısır'ı zapt ettiği zaman, orada "Halife Mütevekkil Alâllah" unvanlı ve Mısır
Hü-kümeti'nin sadakasıyla geçinen bir Arap buldu. Bu biçarenin hiç denecek kadar ucuz bir ücretle
Mısır Hükümeti'ne kiralamakta olduğu halifelik sıfatını imparatorluk siyasetine vasıta olarak
kullanmak üzere almaya özenHALİFELİĞİN KALDIRILMASI
157
meşeydi, bu mesele belki o zaman sonuna ermiş, Osmanlı Devleti'nin asrın icaplarına göre
gelişmesine engel bir müessese kurulmamış ve Türklük bu boş unvanı taşımak yüzünden birçok zarara
uğramamış olacaktı.
Osmanlı saltanatı özellikle en son devirlerinde süratle çökmekte olan as-kerî-siyasî kudretinin yerini
dolduracak bir kuvvet edinmek gayretiyle halifeliğe önem vermek istedi (Tarih, c.III, "Osmanlı-Türk
Tarihi" kısmı). Halifenin "Allanın yeryüzünde gölgesi", "Kâinat nizamının düzenleyicisi" olduğu vesaire
gibi birçok ilim ve fen dışı, evham ve hayal mahsulü sıfatlar icat edildi1 ve halifelik etrafında büyük
masraflar, rütbeler, makamlar, softaların askerlik muafiyetleri gibi imtiyazlarla beslenen bir medrese
edebiyatı meydana getirildi. Fakat bunların, memleketi uykuda ve cahillikte bırakmakta çıkarları olan
medresecilerin millet zararına kuvvetlenmesinin, dışarıda Türk milletini boğazlamaya ve Türk vatanını
parçalamaya karar vermiş olanları kararlarını uygulamada çabuklaştırmış olmaktan başka etkisi
görülmedi.
Nihayet, Umumî Harp'te, halifenin ilan ettiği "kutsal cihat" bu halifelik müessesesinin ne kadar boş ve
iflas etmiş ve ona dayanan siyasetlerin ne kadar şaşkın ve hayalperest olduğunu meydana çıkardı.
Türk vatanının her cephesinde ve özellikle "Darülhilâfetülaliyye" denilen hilafet merkezi İstanbul'un
kapılarında Türk varlığını yokluk mezarına gömmek için saldıranlar içinde para ile tutulmuş Müslüman
alayları görüldü. Bundan daha acı bir gerçek olarak Peygamberin torunu Şerif Hüseyin, düşman
altınını İslamlık haysiyetine ve İngiliz himayesinde krallığı halife idaresinde şerifliğe değişerek oğullan,
torunları ve bütün hısım akrabasıyla birlikte hilafete isyan etti; İslamlığı zulümden, kölelikten
kurtarmak ve şereflendirmek için damarlarının temiz kanını asırlarca cömertlikle akıtmış olan Türkü
peşine taktığı çöl ve şehir Araplarına öldürtmekte İslam olmayan düşmanlarla yarışa çıktı; halifenin,
kaç asırlık kılıfından çıkararak İslam âlemine salladığı "sancağı şerif""" altında Türk askerinden başka
kimse görünmedi.
l Nüshai ncfisei şan-ü şevket ve serlâvhai mecrnuai hilâfet-ü saltanat, hanıi-i din-ü devlet, zıl-li zalîli
rabbi izzet, kutbi asumanı hilâfeti kübra, merkezi dairei saltanatı uzma, kıblei amali lıacatı ümem,
kâbei meraibi münacatı benî âdem, enıîri kebiri müminin, imamı hümamı müslimin. hâdimül
haremeynüşşerifeyn, hakanı bi mislü bi mcdani es-sultan Abdiil-Hamit Hanı sanî halledallahii eyyamı
devletühu efendimiz hazretlerinin mağbutu sevalifi asar ve nıücellâyı celâili asar olan...
* Sancağı şerif: Kutsal sancak (Kaynak Yayınlan'nın notu).
158
TARİH
Osmanlı saltanatının, Türk milletinin en son ve en kutsal varlığını, yani haysiyet ve bağımsızlığını kesin
bir tehlikeye düşüren son savaşından sonra halifeliğin tuttuğu yol, bir vehimden ibaret olduğu
anlaşılan bu makam ile onu temsil edenlerin her türlü ahlak, fazilet ve insanlık gayretlerinden ve
şartlarından ne kadar uzaklaşmış olduklarını daha acı bir çıplaklıkla gösterdi. Bizzat Halife, bütün
saltanat ve hilafet kuvvetlerini ve kullarını toplayarak Türk haysiyet ve bağımsızlığını kurtarmak için
hayatlarını Anadolu topraklarına adayanlara saldırtmakta düşmanları geri bıraktı. Vatan üstüne
birdenbire devrilen felaket küresini yaralı göğüsleri ve paralanmış elleriyle millî sınırlar ötesine itip
uzaklaştırmaya çalışan vatanseverleri zehirli ihanet oklarıyla vurmak ve misakı millîyi baykuş gagasıyla
didiklemek için elinden gelen bütün çareleri ve elinde olan bütün vasıtaları kullandı. Bizans'ın, taht ve
Hıristiyanlık namusu için şimdiki Vefa sokaklarında can veren son imparatoru Kostantin kadar bile
ilkel şeref belirtisi gösteremeyerek batırmaya gücünün yetmediği vatandan düşman zırhlısıyla kaçtı ve
memleketten giderken, "Hilafet Ordusu" adını verdiği hainler çetesinin alçaklık maceralarından,
vatanseverlerin katlini vacip kılan fetvalardan, Sevr Antlaşması'nm esaret halkalarından başka hatıra
götürmedi.
Millî saraylardan aşırılarak Malaya zırhlısı kamaralarına kaçırılan hazineler vatan hatırası sayılamaz.
HAI İFE ABDÜLMECİT EFENDİ HALİFE VE HANEDANIN ÇIKARILMASI
Gazinin icraat usullerinden birini gösteren şu cüm- leyi tekrar edelim: "Uygulamaları birtakım safhalara ayırmak ve olaylardan yararlanarak milletın his ve Fikirlerini hazırlamak ve kademe kademe yürüyerek hedefe ulaşmaya çalışmak
gerekiyordu."'
"Ben şahsî saltanatın kaldırılmasından sonra başka unvanla aynı mahiyette bir makamdan ibaret
kalması gereken hilafetin de kaldırıl"Nutuk", s. 10 (lüks hasımı, s.13).
HALİFELİĞİN KALDIRILMASI
159
£
l
mış olduğunu kabul ediyordum. Bunun uygun zaman ve fırsatta söylenmesini doğal buluyordum."]
Demek ki, halifeliğin kaldırılmasında da aynı usul üzerinden gidilmişti. Abdülmecit Efendi'nin saltanat
haklarından tamamen arınmış olarak halife seçilmiş olması, halifeliğin büsbütün kaldırılması yolu
üzerinde bir aşamadan ibaretti. Bunun için beklenen fırsatları Abdülmecit Efendi akılsızlığı ve ahmak
hırsıyla tahmin edildiğinden daha az zamanda birbiri ardınca verdi. Bu kadar büyük ve ağır olaylardan
sonra milletin kendisine verdiği mevki ve makamla yetinmeyerek millî hâkimiyet aleyhinde entrikaya
sapmakla, Abdülmecit Osmanlı sülalesinden Türk milletine artık hiçbir hayır gelmesinin mümkün
olamayacağının en son kesin delilini vermiş oluyordu.
Gerçekten, bu adamın daha ilk günden tuttuğu yol, ihanette Vahdet-tin'den pek de geri kalmayacak
bir yaratılışta olduğunu gösteriyordu.
Gazi, 18 Kasım 1922'de verdiği bir şifreli talimatnameyle Abdülme-cit'in "Müslümanların Halifesi"
tabirinden başka unvan ve sıfat kullanmayacağını; halifeliğini bildirmek için İslam âlemine hitaben
çıkaracağı beyannamede şu noktaların tespit edilmesi gerektiğini tebliğ etmişti:
a) Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kendisi halifeliğe seçmesinden açık şekilde memnuniyet beyan
edilecektir.
b) Vahdettin'in hareketleri ayrıntılı olarak ayıplanacaktır.
c) Anayasa hükümlerinin Türkiye ve İslam âlemi için en faydalı ve en uygun idare şeklini içerdiği tespit
olunacaktır.
d) Türkiye millî halk hükümetinin yaptığı hizmetlerden takdirle bahsedilecektir.
e) Beyannamede, bu sayılan noktalar dışında siyasî sayılabilecek bir nokta ve fikir bulunmayacaktır.
Halbuki Abdülmecit yayımladığı beyannamede Vahdettin'in ihanet maceraları ve firarı hakkında bir
tek kelime söylememiş, "Abdülmecit bin Abdiilâziz Han" şeklinde imza atarak unvanına babasının ismi
münasebetiyle saltanat hatırası karıştırmış ve fazla olarak son zaferlerin meydana
"Nutuk", s.426 (lüks hasımı, s.499).
160
TARİH
çıkmasında Osmanlı hanedanının da yardım ve fedakârlığının görülmüş olduğundan bahsetmek
sahtekârlığında bulunmuştur.
Kendi hanedanının imzaladığı Sevr Antlaşması'yla yalnız Türk milletinin ölümünün değil "Türkiye,
herhangi bir devlet tabiiyetinde veya himayesinde bulunan Müslümanlar üzerinde her tür nüfuz,
hâkimiyet ve yargı haklarından resmî olarak, feragat eder" fıkrasıyla halifeliğin de mahkûmiyetinin
kabul edilmiş olduğunu unutuyordu.
Abdülmecit, bu kadarla kalmamış, aradan gün geçmeden Fatih Sultan Mehmet biçiminde sarık
sarmak istemiş, gazetelere beyanat vererek Türkiye işlerinden bahse girişmiş ve sözleri arasına
"Ceddim Sultan Selim", "Babam Abdülâziz Han", "milletime rehber olanlar" gibi saltanat terimleri
karıştırmaya başlamıştı. Kendisine 18 Kasım'da verilen talimatta kullanacağı unvan bildirilmiş olduğu
ve üç gün sonra, yani 21 Kasım'da ikinci defa ihtar edilip eleştirildiği halde 23 Aralık 1922'de
Finlandiya Müslüman-larına yazdığı telgrafı "Halifei Resulü Rabbülâlemin" diye imzalamıştı.
Bütün bunların kötü niyete işaret etmekle beraber az çok hoş görülebilecek yolsuzluklardan
sayılmaları belki mümkün olurdu. Fakat Abdülmecit Efendi cüreti gittikçe azıtarak işine yarayabilecek
mahiyette gördüğü softa politikacılar ve hatta politikacı kumandanlar ile sıkı ilişkiler kurmaya kadar
ileri gitti.
"Meclis'te gerici bir hizip 'Halife Meclis'in, Meclis de Halifenindir' safsatasıyla Millet Meclisi'ni
Halifenin bir danışma heyeti ve Halifeyi Meclis'in ve dolayısıyla Devletin Reisi" gibi göstermek
propagandalarına daldı; bu doğrultuda risaleler yayımladı. Bir taraftan da İstanbul'da devletin
memuru ve ordu müfettişi olarak en fazla güven isteyen bir göreve tayin edilmiş olan bir kumandan
"Konya" adını verdiği bir atı, Abdül-mecit'e sonradan ele geçen mektubunda dediği gibi: "En
ubııdiyetkâr"* hislerle hediye ederken "Hayvanın Hilafetpenah tarafından takdir edilmesini Allah'ın
bir lütfü olarak kabul edeceğini" söylüyor ve kendisini eski sadık bir asker olarak takdim ediyordu.
Abdülmecit hiçbir zaman asker kullanmış bir sultan olmayıp, ancak üç buçuk günlük ordusuz bir halife
olduğundan, teyit edilen "eski sadakat"in saltanat sülalesine ait olması gere* Ubııdiyetkâr: Kölece bağlılık (Kaynak Yayınları'nın notu).
HALİFELİĞİN KALDIRILMASI
161
keceğinde ve bir tür saltanat egemenliğini tanıma vaadini içerdiğinde şüpheye yer yoktur. Halife
Efendi verdiği cevabın ilk satırlarında bu "sadakat" kelimesi üzerinde önemle duruyor, hediye edilen
atı "esbi saba ref-tar"!;I diye övüyordu.
Düzenli cuma alayları düzenleyerek halkın gözünü üstüne çekmeye çalışan. İstanbul'daki yabancı
temsilcilere memur yollayarak dış ilişkiler kurmaya çabalayan Abdülmecit çok geçmeden İstanbul'da
temas vasıtası olabilecek resmî makamlar dururken "Hilafet hazinesi meselesini" görüşmek üzere
Başkarinini'"* elçi mahiyetinde Ankara'ya göndermeye kalkıştı.
Artık Gazi'nin vicdanında sakladığı "millî sır"lardan birinin daha açıklanması zamanı gelmişti. Bu lüzum
o sırada İzmir'e gitmiş olan İstanbul gazetecilerine:
"Milletin uyanıklığına, milletin ilerleme ve gelişme yeteneğine güvenerek, milletin azminden asla
şüphe etmeyerek cumhuriyetin bütün gereklerini yapacağız. Bunların tamamını inceleme ile, azim ve
iman ile, millet aşkının sarsılmaz kuvvetiyle birer birer halledip sonuçlandıracağız" cümleleriyle ima
edildi. Savaş oyunları dolayısıyla orada bulunan Fevzi, İsmet ve Kâzım Paşalarla görüşüldü: Gazi'nin l
Mart 1924 nutkunda resmen söylendi; 2 Mart'ta Halk Fırkası grubu, 3 Mart'ta da Meclis bu lüzumun
kanun halinde uygulanmasına karar verdi. 4 Mart'ta Abdülmecit kendisine ümit bağlayan saltanat
taraftarlarını umutsuzluk içinde ve hediye edilmiş olan "esbi saba reftar"ı saray ahırında bırakarak
bütün hanedanıyla birlikte Türk topraklarından sonsuza kadar dönmemek üzere uzaklaştı.
"Arkadaşlar! Sarayların içinde Türk olmayan unsurlara dayanarak, düşmanlarla ittifak ederek
Anadolu'nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından kovulması
düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir."'
* Esbi saba re ftar: Yel gibi seyirten at (Kaynak Yayınlan'nın notu).
** Karin: Padişahın sürekli olarak yakınında bulunan, mabeyinci (Kaynak Yayınlan'nın
notu).
l Gazi'nin Dumiupınar'da Meçhul Asker'm mezarı başındaki nutkundan, 30 Ağustos 1924 (Res. 82).
162
TARİH
Gerek saltanatın kaldırılmasından sonra, gerek Abdülmecit'in ve hanedanın memleketten
kovulmasına karar verileceği sıralarda Gazi'ye halifelik sıfat ve unvanını kabul etmesi için birçok teklif
yapıldı. Yakın-uzak bazı İslam memleketler dahi bu hususta ricalarda bulundular. Fakat Gazi, genel
olarak İslamlık ve ayrı ayrı İslam milletler için hiçbir pratik ve olumlu faydası bulunmadığı halde
bağnaz ve muhafazakâr zihniyete dayanak olarak yenilik ve gelişme cereyanlarının hızını kesen böyle
bir makam ve unvanı koruyup sürdürmenin doğru olmadığı ve kendisinin buna vasıta olamayacağı
cevabıyla bu teklif ve başvuruları kesin olarak reddetti.
IV
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASÎ CEREYANLAR
ANAYASA'NIN OLGUNLAŞMA VE HÜKÜMLERİ
- Ankara Mebusu Mustafa Kemal'in ilk Anayasa'ya temel oluşturan tasarısından ve 20 Ocak 1921
Ana- yasası'ndan daha evvel bahsetmiştik. Bunlarda millî hâkimiyet esası kesin ve mutlak bir açıklıkla
tespit edilmiş olmakla beraber saltanat ve hilafetin tanındığı veya kaldırıldığı açık söylenmiyordu. 20
Ocak 1921 tarihli Anayasa'da ancak esas maddelerin sonuna eklenmiş bir fıkrada: "Kanunu Esasi'nin
bu maddelere ters düşmeyen hükümleri sürmektedir" denilerek "saltanat ve hilafet makamlarının"
mutlaka anılmasında inat eden muhafazakârların tatmin edilmiş olduğunu da anlatmıştık. Bu Anayasa
dokuz ay süren şiddetli tartışmalar sonucunda ve Gazi'nin 18 Eylül 1920 tarihli bir projesi esas
tutularak hazırlanmıştı. Cumhuriyet'in kabulü sırasında "Türkiye Devletinin idare şekli Cumhuriyettir"
kaydının girmesiyle bu kanun millî hâkimiyet prensibini iik defa tam, rrrarı'ffli'v&açıjtoı'arairıraab etti.
Ondan sonra 24 Mayıs 1924'te yeni ve daha kapsamlı bir anayasa kabul edildi; dört yıl sonra, 10 Nisan
1928'de din ile devleti birbirine karıştıran fıkra kalktı ve cumhurbaşkanı ile mebusların yemin şekilleri
değişti. Daha evvel yemin edilirken "vallahi" denirdi, şimdi "namusum üzerine söz veririm"
denilmektedir.
Bugünkü anayasamız, bütün dünya anayasaları içinde millet hâkimiyetini en iyi, en sağlam ve en
mükemmel sağlayan kanundur.
164
TARİH
ANAYASAMIZIN ESAS HÜKÜMLERİ
Anayasamızın ruhunu oluşturan esaslar şunlardır:
J
9
*
*1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
2- Türkiye Devleti'nin resmî dili Türkçedir; merkezi Ankara şehridir.
3- Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir.
4- Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olup milletin hâkimiyet hakkını millet
adına kullanır.
5- Yasama yetkisi ve yürütme kudreti Büyük Millet Meclisi'nde belirir ve toplanır.
6- Meclis, yasama yetkisini bizzat kullanır.
7- Meclis, yürütme yetkisini kendi tarafından seçilen cumhurbaşkanı ve onun tayin edeceği bir icra
vekilleri heyeti ile kullanır. Meclis, hükümeti her vakit denetleyebilir ve düşürebilir.
8- Yargı hakkı millet adına, usulü ve kanunu dairesinde bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır.
9- Anayasa'nın devletin cumhuriyet olduğuna dair olan birinci maddesinin hiçbir şekilde
değiştirilmesi dahi teklif edilemez (Madde 102).
10- 1293 (1876) tarihli Kanunu Esasi (Osmanlı saltanat ve hilafet devri anayasası) ile değiştirilmiş
maddeleri ve 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa ve ona sonradan eklenmiş bütün maddeler ve değişiklikler
kaldırılmıştır.
MİLLİ HAKİMİYETTE TEK KUVVETLERİN AYRILMASI VE
KUVVETLER DENGESİ
Anayasamızın bariz vasıflarından biri, devlet idare-sinde tek kuvvet, yani bütün kuvvetlerin yalnız bir
müessesede toplanması usulüdür. Kuvvetler birliği terimiyle ifade edilen bu usul Büyük Millet Meclısi'nin ilk gününden itibaren Gazi tarafından konulmuş olup, o zamandan son yıllara kadar muhalefet
cereyanlarının tartışma konusu edindikleri meselelerden biri olmuştur. Bu usul "İdarenin ve haCUMHURİYET DEVRİNDE SİYASI CEREYANLAR
165
kimiyetin parçalanması ve paylaştırılmasının imkânsızlığı"1 ilkesine dayanan ve "Adı her ne olursa
olsun milletin bütün hak ve yetkilerine sahip olarak seçilmiş ve seçilecek olan Büyük Millet Meclisi'nin
esas kararlarını diğer bir heyetin kararıyla kısıtlamanın millî idarece takip edilen genel esasların
ruhuyla bağdaşmasının mümkün olmaması" ve ayan namıyla olmayıp da mesela uzmanlar meclisi
unvanıyla ikinci bir meclisin "millet tarafından mebuslar gibi seçilmesi takdirinde aynı kaynaktan aynı
yetkiyi almış iki büyük kuvvetin milletin genel idaresinde etkili olması hukukî durum açısından olduğu
gibi" özellikle "Pratik alanda da karışıklığa sebep olacak bir ikilik doğuracağı ve bu durumdan doğan
dengesizliği uzlaştırmak için millet hayat ve hukukuna müdahalekâr üçüncü bir kuvvetin varlığını
kabul etmek gerekmesi"2 gibi sakıncaların önüne geçmek için tercih edilmiştir.
Millî hâkimiyetin "kuvvetler birliği" dışındaki şekillerinden biri öteden beri Amerika'da uygulanandır.
Amerika usulü, kuvvetlerin ayrılması esasına dayanır. Orada meclis, hükümetin icraatım denetlemek
ve gereğinde güvenoyu vermeyerek hükümeti düşürmek yetkisinden mahrum olduğu gibi, hükümet
de meclise hiçbir kanun teklifi getiremez. Kanun teklif etmek hakkı, kanun yapmak hakkıyla birlikte
yalnızca meclisindir. Gerçi cumhurbaşkanı aynı zamanda çoğunluk partisi başkanı olursa, partisine
parlamentoda istediği kanunları teklif ettirebilir ve aynı zamanda -mecliste değil- parti toplantılarında
bakanlarını partiye denetlettirebilir, bu şekilde anayasa hükümleri dışındaki vasıtalarla yapay olarak
"kuvvetler birliği" yapılabilir. Fakat çoğunluk partisinin iktidar mevkiine geldikten sonra hiziplere
ayrılması, parçalanması veya cumhurbaşkanının, partisinin güvenini kaybetmesi, yahut parti
başkanlığından büsbütün düşmesi gibi durumlarda devlet içinden çıkılması zor kargaşalıklara uğrar.
Kuvvetin yürütme kuvveti ve yasama kuvveti diye iki elde bulunmasına "kuvvetler dengesi" denir.
Avrupa demokrasilerinde uygulanan budur. Bun1 Gazi'nin İzmit'te basın temsilcilerine demeci (13 Ocak 1923).
2 "Nutuk", s.395 (lüks basımı, s.464). Bu satırların yazılı bulunduğu şifreli telgraf tarihi 18/19.2.1922.
166
TARİH
da bariz vasıf parlamentonun, yürütme kuvvetini güvenoyu vermeyerek dü-şürebilmesi ve yürütme
kuvvetinin de kendisince gerekli gördüğü zamanda parlamentoyu dağıtabilmesidir. Bu usul mutlak ve
devamlı çoğunluğa sahip bir parti bulunduğu zaman sakıncasız kalabilirse de, iki ve daha çok parti
arasında iktidar mevkii için yarışlar ve değişken uyuşmalar olduğu zamanlarda, siyasî teşkilatı en
kuvvetli, en mükemmel memleketlerde bile, millî tehlike oluşturabilecek karışıklıklara ve mesela her
on beş günde bir kabine değişmesi gibi kararsızlıklara yol açar. Bu durumdan Avrupa milletlerinin
duyduğu hoşnutsuzluk gittikçe artmakta ve "demokrasi buhranı" adı altında sayılan sakıncaların
giderilmesine çareler aranmaktadır.
Bizim Anayasamızın bütün esas hükümleri gibi "kuvvetler birliği" esası da millî hâkimiyet esasına en
uygun olduğu kadar, uygulamada da en sakıncasız bir sistemdir. Bizde tek kuvvet Meclis'tir; icra
heyeti, milletin temsilcisi olan Meclis'i dağıtamaz. Milletin yeniden oyunu ve güvenini almak gereken
hallerde Meclis'in daha müddeti bitmeden dağılarak yeni seçimlere imkân verilmesi kuvvet ve yetkisi
bizde yine Meclis'indir. Böyle durumlarda Anayasamızın 25. maddesi gereğince mebusların yarısından
bir fazlasının oyuyla Meclis feshedilir ve yeni bir seçimle milletin oyu ve güveni aranır. Üçüncü Büyük
Meclis bu yetkisini kullanarak müddetinin bitmesinden evvel kendi kendisini feshetmiştir.
CUMHURİYET HALK FIRKASI VE PROGRAMI
Cumhuriyet Halk Fırkası "Anadolu ve Rumeli Müda- faai Hukuk Cemiyeti"mn şeref temelleri
üzerinde be-lirli prensiplere dayanarak kurulmuş ilk büyük siyasî Türk partisidir. Meşrutiyet devrinde
belli başlı devamlı siyasî kuvvet olan "İttihat ve Terakki Cemiyeti" son gününe kadar tam anlamıyla bir
parti halini alamamış, kurulan bazı partiler ise memleket çoğunluğunun, özellikle Türklerin gerçek
çıkarlarına uygun olamadıklarından devam etmeye ve gelişmeye imkân bulamamışlar, bazıları da
doğar doğmaz ölmüşlerdi.
7922 yılının son aylan Birinci Büyük Millet Meclisi'nde fikirlerin, kanaatlerin en karışık, en dağınık
olduğu devirdir. Hemen hepsi Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin mensubu ve adayı olarak seçildikleri
halde fikirlerde
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASI CEREYANLAR
167
birbirine düşman denecek kadar ayrılık gösteren hiziplerin oluşması, birbirinden çok ayrı siyasî
meslekler mensubu insanların sonsuz olarak beraber yürümelerinin imkânsızlığını bir daha ispat
ediyordu. İlk zamanlar ve mücadele yılları için zorunlu olan genel siyasî cemiyet şeklinin artık devam
edemeyeceği görülüyor ve fikirler, kanaatler arasında ciddî ve samimî bir ayrım yapılması lüzumu
esaslı bir ihtiyaç ve zorunluluk halinde kendini duyuruyordu. Bu ayrım ancak ortaya açık, hiçbir suretle
yanlış yorumlanamayacak ve başka anlam verilemeyecek kadar kesin ilkeler koymak ve bu ilkelere
dayalı bir parti kurmakla mümkün olabilecekti. Gerçekleşen zaferden sonra bütün devrim ve reform
safhalarının birer birer hayata geçirilip süratle ve arızasız kökleştirilmesi için kuvvetli, homojen ve
dayanışma içinde bir siyasî teşkilat lazımdı.
İşte Halk Fırkası'nı doğuran belli başlı fikirler ve etkenler bunlardır. Birinci Büyük Millet Meclisi'nde,
zaferden, Mudanya'dan, Lozan'a gidişten ve giden heyetin başında en layık olanın, yani başarılı bir
cephe kumandanının bulunuşundan, kısacası hemen hiçbir şeyden memnun olmayan muhalefetin en
taşkın zamanındaydı ki, Gazi Ankara'da çıkan iki gazete ("Hakimiyeti Milliye" ve "Yeni Gün") vasıtasıyla
bütün memleket aydınlarına, düşünürlerine, ilim ve fen adamlarına bir hitap yayımlayarak "Halk
Fırkası" adıyla bir parti kuracağını bildirdi; bu hususta faydalı sayacakları fikir ve görüşlerini
söylemelerini istedi (7 Aralık 1922).
Kırk gün kadar sonra da (14 Ocak 1923) hem orduyu denetlemek hem kuracağı parti etrafında
doğrudan doğruya halkla görüşmek üzere memleket içinde seyahate çıktı. Fikirlerini halkla,
arkadaşlarıyla tartışmayı Gazi kadar seven reis tarihte yoktur.
21 Kasım 1922'de başlamış olan birinci safha Lozan görüşmeleri hararetle devam ediyordu. Gazi
seyahatinde milleti bu görüşmelerin yürüyüşü ve mahiyeti hakkında aydınlatıyor, kaldırılmış
saltanatın kaç asırdır memlekete yüklettiği belaları, felaketleri anlatıyor ve kurulacak parti hakkında
fikir sorup fikir veriyordu.
Bu genel konuşmalardan Balıkesir'dekinde Gazi halkın beklenen parti hakkındaki sorgusuna şu cevabı
verdi:
170
TARİH
şısında mutlak bir eşitliği kabul eden bütün fertlerin halktan olduğu; halkçıların hiçbir aile, hiçbir sınıf,
hiçbir cemaat ve hiçbir fert imtiyazı kabul etmeyen ve kanunlar koymaktaki mutlak hürriyet ve
bağımsızlığı tanıyan fertler olduğu belirtilmiştir. Bundan başka bu maddenin diğer bir fıkrası da sınıf
ve cemaat farkı gözetmemek, yani Gazi'nin seyahatinde daima her yerde tekrar ettiği Türkiye'de halk
sınıfları arasında mücadele olmaması esasını özel bir önemle tespit etmiştir.
Bu maddeler Türk vatandaşlarının ayrıldıkları meslek zümreleri arasında hak eşitliği ve adalete dayalı
çıkarlar dengesi prensibini yazılı ilke halinde ilk defa ifade etmek itibariyle yeni devletin siyasî
tarihinde ve onun siyasî tarihinden ayrı olmayan Halk Fırkası tarihinde önemli yer tutar.
Halk Fırkası'nın 1923 tarihli ilk nizamnamesinin ikinci dikkat çeken noktası, millî hâkimiyetin
uygulamada tam olarak belirmesi doğrultusunda yeni ve çok ileri bir adım olmak üzere parti
teşkilatının köylere kadar yayılmış ve bütün devlet siyasetine köylünün ve köy parti kongrelerinin
temel tutulmuş olmasıdır.
(Köy hakkında) Madde 75- Parti'ye mensup ve on sekiz yaşına dahil olan köy ve mahalle halkından her
kişi halk kongresinin doğal üyesidir.
Madde 76- Kongre, mahallinin şartlarına göre uygun bir yerde veya meydanda toplanır.
Madde 78- Kongre toplanınca reis ile kâtibini seçer ve nahiye kongrelerine teklif edeceği maddeleri
tayin eder ve ocak üyelerini seçer.
Nahiye kongrelerini köy temsilcileri, kaza kongrelerini nahiye temsilcileri ve ilâ... oluşturmak ve
hükümet işlerine veya devlet siyasetine ait herhangi işte ilk teklif hakkını köy kongresine vermek
suretiyle Halk Fırkası memleketimizde birinci defa ve fiilî olarak köylüyü siyasî haklarını en geniş
şekilde kullanmaya davet etmiş, "millî hâkimiyetin halk tarafından ve halk için uygulanmasına
rehberlik"^ görevini üzerine almış oluyor.
Halk Fırkası, kuruluşundan biraz sonra kendi eseri ve ilk mücadele gününden beri hedefi olan
"Cumhuriyet" ismini başına koyarak "Cumhuriyet Halk Fırkası" olmuştur (23 Kasım 1924).
l "9 Eylül 1923" tarihli Halk Fırkası Nizamnamesi, madde I.
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASI CEREYANLAR
171
Cumhuriyet Halk Fırkası İkinci Büyük Kongresi (15-23 Ekim 1927) -Yeni devlet uzun yıllar "Türkiye
Büyük Millet Meclisi Hükümeti" adını taşıyarak ancak uygun zaman gelince gerçek adını, "Türkiye
Cumhuriyeti" unvanını aldığı gibi, Cumhuriyet Halk Fırkası da kuruluşu için elverişli zaman gelinceye
kadar "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti" diye anılmış ve iş görmüş olduğu için parti
halinde yapılan ilk kongreye "İkinci Büyük Kongre" denilmiş, Müdafaai Hukuk'un (4 Eylül 1919) Sivas
Kongresi "Birinci Büyük Kongre" sayılmıştır.
Gazi Reis bu noktayı kongrenin açılma nutkunda şöyle açıklamıştır:
"Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Büyük Kongresini açıyorum. Fırkamız geçen ıstırap seneleri içinde
milletimizin hayatı ve şerefi için gösterdiği yüksek azim ve iradenin temsilcisi olarak bundan dokuz
sene evvel meydana çıkmıştı. Bütün Anadolu ve Rumeli'yi kapsamak üzere ilk genel kongremiz
Sivas'ta yapılmıştı.
"... Sivas Genel Kongresi'nde görüşme konusu aynı esaslar olmuştur. Bu esaslar açıklanarak ve bütün
memleketi kapsamak üzere kabul olunmuştur.
"Gerçi o zaman kullandığımız unvan ile bugünkü unvan arasında fark vardır. Fakat teşkilat esas
itibariyle saklı kalmıştır ve bugün siyasî fırka halinde beliren varlığa kaynak oluşturmuştur. Özellikle
memleket ve millete yönelik genel gaye -ki genel selamet ve refahı teminden ibarettir- aslı, mahiyeti
değişmeksizin takip olunmuştur. Dolayısıyla diyebiliriz ki, bugün açılışıyla iftihar ettiğim Büyük
Kongremiz, Sivas Kongresi'nden sonra teşkilatımızın ikinci büyük kongresi oluyor."1
İkinci Büyük Kongre'de parti esaslarını oluşturan ana prensipler biraz daha açıklıkla ifade edilmiştir.
Birinci maddede cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik tespit edilmiş, üçüncü maddede din ile devlet
işlerinin ayrılması, dördüncü maddede halkçılık, beşinci maddede ise dil, duygu ve fikir birliğine
dayanan vatandaşlık ruhunun temelini Türk dili ile Türk kültürünün oluşturacağı esasları açıklanmıştır.
Yedinci maddede bu genel
15 Ekim 1927, Cumhuriyet Halk Fırkası Büyük Kongresi açılış nutku.
172
TARİH
esasların hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği kaydedilmiştir. Bu esasların tam ve olgun formüllerini
Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Üçüncü Büyük Kongresi parti programı haline koymuştur. Bunu biraz
sonra göreceğiz.
fkinci Büyük Kongresi'nde Cumhuriyet Halk Fırkası kendisini kuran Büyük Reis'ini Daimî Genci Başkan
olarak seçmiş ve bunu partinin değişmeyecek esasları arasında, altıncı madde olarak ifade etmiştir.
HALK FIRKASI GENEL BAŞKANI GAZİ MUSTAFA KEMAL
Güneş, kendi âlemine nasıl hâkimse, millet sevgisi
de Gazi'nin engin ruhuna öyle hâkimdir. Kaynağı MUSTAFA KEMAL millet sevgisi olan o hâkim irade,
millet sevgisinin mahkûmudur. Onun asırların oyduğu karanlık uçurumların ölçüsüz derinliklerine ve
bütün bir dünyanın gökgürültülerinden azgın uğultularla saldırışına ürpermeden ve kırpılmadan
bakan çelik parıltılı gözlen ancak Türk milletine baktığı, Türk milletinin adı anıldığı zaman yaşam: Gazi
Türk toplumsal bünyesinin gerçek icabıyla olduğu kadar milletinden bir sınıfı, hatta bir ferdi
sevgisinden ayırmaya katlanama-dığı için de, Türkiye'de sınıf farkı, sınıf mücadelesi kabul etmez. O
halde nasıl oluyor da, milletten yalnız bir kısmını üyesi olarak sayabilecek bir partiyi bizzat kuruyor ve
girmemiş olanların ayrı kalmasına katlanıyor?
Gazi hiçbir zaman bunu istememiştir. Onun partisi, baştan başa bütün milletin partisi olmak üzere
kurulmuştur. Halk Fırkası, Gazi'nin gözünde, millî mücadelenin yeni safhasını açan bir anahtar,
birincisi kadar önemli ve birinciyi tamamlayacak yeni bir savaş teşkilatıdır. "Anadolu ve Rumeli
Müdafaai Hukuk Cemiyeti" millî kurtuluş hedefinin bayrağıydı. Halk Fırkası, millî yükseliş irade ve
ülküsünün ordusu olacaktı. Bunu Gazi'nin şimdi üzerinden yıllar geçmiş bütün nutuklarında
duymamak ve görmemek mümkün değildir.
Halk Fırkası daha kurulmadan evvel, tasavvuru millete haber veren ve ona danışan Gazi, parti
esaslarının "Bütün millet fertlerinin fikir ve emellerinin bileşkesi"' olacağını söylüyor. İzmit'teki
beyanatının henüz kurulmamış olan partiyi ilgilendiren kısmında şöye diyor:
"Bizim milletimizin fertleri, istisnasız, çalışmaya isteklidir. Fakat sarf olunan çalışmadan azamî ölçüde
yararlanmak, uygulanan usulle
1 İzmit Nutku (18 Aralık 1923).
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASI CEREYANLAR
173
orantılıdır. Çalışma dağınık oldukça, sonuçları eksik olur. Bunun için milletimizin toplumsal
ihtiyaçlarım ve geçmişteki zararlarını doyurup giderebilecek en makul programı tespit etmek
zorundayız. Program bütün miletçe uygulanmalıdır. Bu ancak siyasî bir oluşumla mümkün olur.
"İşte bu gerçeğin gerektirmesi ve zorlaması üzerinedir ki, bütün sınıfları birbirine ayrılmaz surette
lüzumlu olan, çünkü çıkarları da birbirine zıt olmayan halkımızın ortak ve genel çıkarlarını ve
mutluluklarını sağlamak için Halk Fırkası adı altında bir parti kurulması tasavvur edilmektedir. Fakat
millî maksatlardan çok şahsî çıkarlar esasına dayalı siyasî oluşumlardan ve bu oluşumların
aldatmalarından, uğraşlarından doğmuş zararların hâlâ cezasını çekmekte olan milleti aynı mahiyette
birtakım boş uğraşlara sevk etmek kadar büyük günah yoktur.
"...İsmiparti olan halk oluşumundan maksat, millet evladından bir kısmına, halk sınıflarından
bazılarına diğer evlat ve sınıfların zararına çıkarlar sağlamak değildir. Belki bunlardan ayrı ve dışında
olmayıp, halk adı altında bulunan bütün milleti ortak ve birleşik bir şekilde, ortak ve genel gerçek
refaha ulaştırmak için faaliyete getirmektir."1
"... artık bu milleti esir ve bu memleketi sömürge veya malikâne yapmak hevesinde bulunanların ne
büyük gaflette oldukları anlaşılır. Memleketin gerçek emel ve ihtiyaçlarına tamamen uygun bir barış
yapmak imkânı doğduktan sonra, geçmiş kayıpları az zamanda sürat ve güvenle gidermek zorundayız.
Özellikle iktisat ve kültür çalışmasında çok büyük azim ve gayret lazımdır. Bu çalışmayı esaslı ilkelere
dayandırmak ve doğru istikametlerde ardışık kılabilmek için bütün milletin gayretini uyumlu ve
verimli kılmak maksadıyla barıştan sonra Halk Fırkası adı altında siyasî bir oluşuma lüzum olduğu
kanaatindeyim. Bence bizim milletimiz birbirinden çok farklı çıkarlar takip edecek ve bu itibarla
birbiriyle mücadele halinde bulunagelen çeşitli sınıflara ayrılmış değildir... Dolayısıyla Halk Fırkası
çalışmasını bütün sınıfların haklarım, ilerleme ve mutluluk vasıtalarını sağlamaya hasredebilir. "2
1 İzmit'te İstanbul gazetecilerine demeç (19 Aralık 1923).
2 İzm ir gazetecilerine demeç (31 Aralık 1923).
174
TARİH
Bir sene sonra artık Halk Fırkası kurulmuşken, Trabzon'da şöyle dedi:
"Arkadaşlar! Halk Fırkası, memleket ve millet, her türlü dayanaktan mahrum bırakılarak felakete
atıldığı uğursuz zamanda, bu-tün milleti kadrosu içine alarak kuvvet ve kudret yapan, dış düşmanları
kovan, iç düşmanları imha eden, halka hürriyet ve hâkimiyet sağlayan kutsal bir cemiyettir.1 Halk
Fırkası hiçbir safsataya iltifat etmeyerek Türk Cumhuriyeti'ni kuran devrimci ruhun bütün millette
belirip şekülenmesidir. "2
"Arkadaşlar! Bugün milleti idare sorumluluğunu taşıyan heyet, bence ülkü ve maksat itibariyle bütün
milleti kapsayan ve unvanı Halk Fırkası olan Cumhuriyet Fırkası'dır. Bu partinin esas ilkesi memleket
ve milletin gerçek selametini sağlamaya çalışmaktır ve maksada ulaşan yol birdir ve bence bellidir; o
da Cumhuriyeti güçlendirip sağlamlaştırmakla beraber fikrî ve toplumsal devrimde ve medeniyet ve
yenileşme yolunda milletin azim ve başarıyla yürümesini sağlamaya kılavuzluktur. Bu, belli, fakat
şüphesiz yorucu ve uzun olan yolun yolcuları başlangıçtan sona kadar bir hizada ve aynı zamanda,
aynı yorgunluk derecesiyle yürümeyebilir ve bu takdirde düşünce ve tedbirleri arasında fark olabilir.
Fakat yoldan sapmamaları, genel hedeften gözlerini ayırmamaları gerekir. Bugün belli bir yolun
başında bulunuyoruz. Henüz düşünceleri etkileyecek kadar mesafe alınmış değildir. Görüşler gerektiği
ölçüde açıklık ve isabet kazanmalıdır. Ondan evvel ayrılma fikri alelade particiliktir ki, memleket ve
milletin huzur ve güvenlik şartları henüz böyle bir ayrılığa yol açmaya uygun değildir."3
Fakat Gazi'nin "Halk Fırkası" adından bütün milleti anladığını gösterecek daha açık sözler, bunlardan
bir yıl sonra Akhisar'da söylenmiştir:
"Bir millet, bir toplum, bir ferdin gayret ve çalışmasıyla bir adını bile atamaz. Başkanlığını taşımakla
iftihar ettiğim Cumhuriyet Halk Fırkası diğer memleketlerde olduğu gibi, alelade sokak politikası
yapan bir parti değildir. Hürmetle tekrar edeceğim ki, Halk Fırkası, Mü1 Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin yeni isimde devamı.
2 Gazi'nin Trabzon nutku (16 Eylül 1924).
3 Gazi'nin Samsun nutku (20 Eylül 1924).
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASI CEREYANLAR
175
dafaai Hukuk Cemiyeti gibi bütün milleti aydınlatmak ve bütün millete kılavuzluk göreviyle
mükelleftir. Partimize adi politikacılık atfedenler, nankör insanlardır. Memleket dayanışma içinde bir
birliğe muhtaçtır. Alelade politikacılıkla milleti parçalamak ihanettir. Partimiz temiz yürüyüşleriyle
nezih maksadını her gün yeni vasıtalarla dünyaya tanıtacaktır. Bundan çok memnun ve bahtiyarım."
Genç Doktor Şemseddin Bey, Gazi'ye hitaben:
"- Sen yalnız bir şahıs değil, bütün bir milletsin. Senin şahsın, partin, bütün milletin şahsı ve partisidir;
Yaşa Gazi var ol!.."
"Gazi - Genç arkadaşımızın söylediklerine yalnız bir şey ilave edeceğim. HalkFırkası'nın kadrosu bütün
millet fertleridir. Bu gerçeği dü-şünemeyenler, henüz beyinlerini düşündürmeye alıştıramayan
bahtsızlardır (sürekli alkışlar)."1
İşte henüz Halk Fırkası kurulmadan 1923 yılında ve kuruluşunun ilk yılı olan 1924'te millete açılan,
1931 yılı başlarında İzmir, Adana ve Konya'da teyit edilen bu fikirler, Gazi'nin bütün millete karşı
istisna kabul etmez sevgisi ile Halk Fırkası teşkilatının gerçek ve olumlu siyasî gayesini gösterecek
belgelerdir. Bunlardan anlaşılır ki, Halk Fırkası'nın esas gayesi, kölelik zincirine boynunu kaptırmak
tehlikesinden kurtulmuş olan Türk milletini, medeniyet safında layık olduğu mevkiye, yani en ileri
sıraya götürmek ve yükseltmek için teşkilatlandırmaktır.
BÜYÜK NUTUK Gazi Reis'in Halk Fırkası İkinci Büyük Kongre-si'nde söylediği nutuk yalnız Halk Fırkası
tarihinin, hatta yalnız Cumhuriyet tarihinin değil, genel Türk tarihinin önemli olaylarından biridir (Res.
83, 84). Altı gün süren ve söyleniş müddeti 36 saat 33 dakika tutan nutukta Büyük Gazi, memleketin
Umumî Harp sonunda, Mondros Ateşkesi'nin imzalanmasından sonraki durumunu anlatarak söze
başlamış, ancak Türk milletinin ve ondan doğacak irade kudretinin başarabileceği ağır şartlar altında
geçen millî mücadele safhalarını, bunların içyüzündeki gerçekleri, 1927 yılına kadar olan devrim
hareketlerini bütün belgeleriyle bizzat konuşan bir tarih halinde anlatmıştır.
l Akhisar (10 Ekim 1925).
176
TARİH
"Ben Türküm, Türk vatandaşıyım!" diyen her fert Büyük Nutuk'u bir değil, birçok defa dikkatle,
hassasiyetle ve saygıyla okumak zorundadır. Bu Nutuk Türkün tükenmez kudret ve kuvvetini, Türk
milletinin ezelden gelen bağımsızlık ve şeref aşkını anlattığı kadar Türk milletinin yetiştirebileceği
reislerdeki büyüklüğün, başka milletlerin yetiştirebileceklerine oranla ne ölçü tanımaz bir yükseklikte
olduğunu göstermesi itibariyle Türkler için bir iftihar destanı ve her satırı yararlı bir muazzam derstir.
543 büyük sayfa1 tutan Nutuk'un, Gazi nesli adını taşıyacak Türk çocuklarına verdiği kıymetli öğütler,
en son sayfada, bugünkü ve yarınki Türk nesillerinin inanç ve ülkü babası Gazi tarafından şöyle
özetlenmiştir:
"Muhterem Efendiler,
"Sizi günlerce işgal eden uzun ve ayrıntılı beyanatım, en nihayet geçmişte kalmış bir devrin
hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecek evlatlarımız için dikkat ve uyanıklığı davet edebilecek bazı
noktalar belirtebilmişsem, kendimi bahtiyar sayacağım.
"Efendiler, bu beyanatımla millî hayatı son bulmuş farz edilen büyük bir milletin, bağımsızlığını nasıl
kazandığını, ilim ve fennin en son esaslarına dayalı millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye
çalıştım.
"Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî musibetlerin uyanması ve bu aziz vatanın her
köşesini sulayan kanların bedelidir.
"Bu sonucu Türk gençliğine emanet ediyorum.
"Ey Türk Gençliği!
"Birinci vazifen Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti 'ni ilelebet korumak ve savunmaktır.
"Varlığının ve bağımsızlığının biricik temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. Gelecekte
de seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek iç ve dış düşmanların olacaktır. Bir gün bağımsızlık ve
Cum-huriyet'i savunmak zorunda kalırsan göreve atılmak için, içinde bulunduğun durumun imkân ve
şartlarını düşünmeyeceksin. Bu imkân
l Lüks hasımı, 627 sayfa.
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASI CEREYANLAR
177
ve şartlar, çok uygunsuz bir mahiyette belirebilir. Bağımsızlık ve Cumhuriyetine kastedecek
düşmanlar, bütün dünyada ben/eri görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabilirler.
"Zorla ve hileyle aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları
dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha elîm ve daha
vahim olmak üzere, memlekette iktidara sahip olanlar gaflet ve sapkınlık ve hatta ihanet içinde
bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî çıkarlarını, istilacıların siyasî emelleriyle birleştirebilirler.
Millet yoksulluk içinde, sıkıntı içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
"Ey Türk bağımsızlığının evladı!
"İşte bu durum ve şartlar içinde dahi vazifen, Türk bağımsızlığını ve Türk Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"
Bu hitabe Türk milletinin vicdanında ebediyen çınlayacak bir uyarı sesi ve ona bağımsızlık ve
Cumhuriyet tehlikesi önünde büyük görev cephesini gösteren kutsal kumandadır. Büyük Nutuk
milletlerarası bir önem kazanmış, birçok yabancı dile çevrilmiştir.
CUMHURİYET HALK FIRKASI'NIN ÜÇÜNCÜ
BÜYÜK KONGRESİ (10 MAYIS 1931)
Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Üçüncü Büyük Kong-resi 10 Mayıs 1931 tarihinde toplandı. Üçüncü Büyük Kongre'nin Cumhuriyet tarihi açısından önemi millî mücadelenin ilk günlerinden itibaren güdülen
.
mılli siyasete ait ana hatların en tam ve olgun şekilde tespit edilmiş olmasındadır. Bu siyasetin devlet
ve millet hayatının her safhasına ait esasları Cumhuriyet Halk Fırkası Üçüncü Büyük Kongre-si'nin
kabul ettiği programda gösterilmiştir.
Gazi Reis, Kongre'yi açan sözlerinin başında Cumhuriyet Halk Fırkası'nın, Müdafaai Hukuk
Cemiyeti'nin devamı olduğunu bir kere daha hatırlamışlar ve ilk kongrenin bir mektep binasında
toplandığını, çok sevdiği mektepler ve mekteplilerle ilgili bir hatıra olmak üzere işaret buyurarak:
"Birinci genel kongremiz, 12 yıl evvel, Sivas'ta bir mektep dairesinde yapılmıştı. Oraya gelen delegeler
türlü takipler altında birçok
178
TARİH
zorlukla karşılaşmışlardı. Görüşmelerimiz iç ve dış düşmanların süngü ve idam tehditleri altında
gerçekleşiyordu. Fakat Türk milletinin gerçek his ve emellerini temsil ettiğine inanan Kongre Heyeti,
millî görevini tamamlamak lüzumunu her düşüncenin üstünde tuttu; takip etmekte olduğumuz
esasların ilk prensiplerini tespit etti. Ondan sonra da feragatle ve azimle o esaslar üzerinde yürüdü,
başarılı oldu. Millî ülküye tam iman ve onun gereklerine tereddütsüz girişmenin sonucu elbette
başarıdır.
Bugünkü kongremizin işlerine başlarken, Sivas Genel Kongresi'ni yad etmekten maksadım, onun
Partimizce devrimimizin tarihî bir hatırası olarak saklı tutulmasında fayda gördüğüındendir. Millet için
yapılan işlerin hatırası her türlü hatıraların üstünde tutulmazsa, millî tarih kavramının kıymetini takdir
etmek mümkün olmaz" demişlerdir.
Gazi, partinin memleket için yaptığı işler üzerinde durmayarak, bundan sonra daha çok hizmetler
yapmaya çalışılacağını, fakat bunun daima bir .şartla mümkün olabileceğini söylemişti. Bu tek ve
büyük şartın ne olduğunu, Gazi Reis'in dilinden dinleyelim:
"O şart, aziz milletimizin sevgisinin ve güveninin Partimiz üzerinden eksik olmamasına, dikkatle ve
feragatle çalışmaktır.
"Partimiz bunda kusur etmedikçe, selim hisli, bilinçli, vefalı milletimizin sevgi ve güveninden daima
emin olabiliriz.
"... Büyük milletimizin Partimize göstermekte olduğu ilgi ve güvene karşı, en derin saygıyla eğilir ve
ona minnei ve şükranımızı sunarım."
Gazi, millete saygıyla şükranını sunan cümleyi söylerken ayağa kalkarak eğilmiş ve memleketin dört
köşesinden gelmiş dört yüz delege ile büyük salonu sımsıkı dolduran dinleyiciler de ona uyarak hep
birden ay.ağa kalkmışlar, milletin manevî huzurunda saygı ve şükran ile baş eğmişlerdir. Bu yüksek ve
heyecan verici manzara, tarimizde, millet hâkimiyetinin heybetli kutsallığını anlatan canlı bir tablo
halinde yaşayacaktır.
PROGRAM Cumhuriyet Halk Fırkası'nın, Üçüncü Büyük Kong-resi'nde tespit edilen program Türk
milletini millî ülküsüne götürecek en güvenli ana yolları, tam, kesin ve açık olarak göstermesi itibariyle
millî tarihin önemli belgelerinden biridir.
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASI CEREYANLAR
179
Bu program, zafere ve millî hâkimiyete götüren İstiklal Mücadelesi planı gibi millîdir. Bu plan şu veya
bu sınıf ve zümre için değil, bütün millet için, milletin yeni ve ebedî hedefi olan medenî yükselme
yolunda memleket aşkıyla çalışacak bütün vatandaşlar için altında toplanılacak bir millî bayrak olarak
yapılmıştır. Bu sebeple, millet gayreti güden her vatandaş, bu programın esaslarını bilmelidir.
Program bir giriş ile sekiz kısımdan meydana gelir. Giriş bahsinde programın herhangi bir gün masa
başına geçilerek kaleme alınıvenniş bir eser olmayıp, uzun yıllarda başarılı tecrübelerden geçmiş
prensipleri ve yalnız birkaç yıl için değil geleceği de kapsayan tasavvurları ana hatlar halinde topladığı
kaydediliyor. Programı oluşturan konular şunlardır:
Birinci kısım: Vatan, millet, devletin esas teşkilatı, kamu hukuku.
İkinci kısım: Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, devrimcilik.
Üçüncü kısım: İktisadî siyaset.
Dördüncü kısım: Malî siyaset.
Beşinci Kısım: Millî eğitim ve öğretim siyaseti.
Altıncı kısım: Toplumsal hayat ve genel sağlık.
Yedinci kısım: İç, dış ve adlî siyaset.
Sekizinci kısım: Vatan savunması.
Bunlardan birinci ve ikinci kısımlar burada, diğer kısımlar ise Cumhuriyet tarihinin siyasî, malî, iktisadî
vs. alanlardaki yenilik ve ilerleme hareketlerinin değerlendirilmesine ayrılan bahislerde sıraları
geldikçe incelenecektir.
I- Birinci kısımda, vatan, millet, devletin esas teşkilatı, kamu hukuku hakkında her Türk vatandaşının
öğrenmesi gereken tarifler yapılıyor ve esaslar anlatılıyor.
Vatan - "Vatan, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde varlıklarını
koruyan eserleriyle yaşadığı bugünkü siyasî sınırlarımız içindeki yurttur."
"Vatan hiçbir kayıt ve §art altında ayrılık kabul etmez bir bütündür."
l
180
TARİH
Millet - "Millet, dil, kültür ve ülkü birliğiyle birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasî ve
toplumsal heyettir."
Devletin esas teşkilatı - "Türk milletinin idare şekli kuvvetler birliği (vahdeti kuva) esasına dayalı olan
bugünkü devlet şeklimizdir. Bu şekilde, Büyük Millet Meclisi millet adına onun hâkimiyet hakkını
kullanır. Cumhurbaşkanı ve İcra Vekilleri Heyeti onun içinden çıkar. Hâkimiyet birdir, kayıtsız şartsız
milletindir. Parti, devlet oluşumlarının en uygununun bu olduğuna inanmaktadır."
Devlette kuvvetler birliği (vahdeti kuva) şeklinin diğer sistemlerle karşılaştırılmasını ve onlara
üstünlüğünü daha evvelki bahislerde görmüştük.
Kamu hukuku - "Türk vatandaşlarına Anayasa'nın verdiği ferdî ve toplumsal hürriyet, eşitlik,
dokunulmazlık ve mülkiyet haklarını saklı bulundurmak Partimizce önemli esaslardandır."
Bu maddenin ikinci fıkrasında "bir dereceli seçimi uygulamanın Partinin yüksek emellerinden olduğu",
üçüncü fıkrasında "Türk milletinin yüksek ve derin tarihinde toplumsal hayatını erkek ve kadın
arasında fark gözetmeksizin birliğe dayandırmış olduğunu bilen Parti'nin, kadınlarımızın belediye
seçimlerinde olduğu gibi, mebus seçimlerinde de siyasî haklarını kullanmaları için gereken uygun
zemini hazırlamayı bir görev saydığı" söylenmekte: "Partimiz ancak bu takdirde tarihî ve şerefli
hayatımızı yeni şartlara uygun simasıyla canlandırmış olacağına inanmaktadır" denilmektedir.
II- İkinci kısım, bugünkü ve yarınki cumhuriyet nesilleri için imanın şartlarını oluşturan altı önemli vasfı
öğretir:
a) Cumhuriyetçilik- Gerçekte Büyük Millet Meclisi'nin ilk toplandığı günden, yani devlet ve hükümet
reisinin ilk seçilmesinden beri kurulmuş olduğunu daha evvel söylediğimiz Cumhuriyet, saltanatın
kökünden söküldüğü zamana kadar Türk milleti için bir ülkü, Türk milletinin şeref ve haysiyetinin
kurtarılması için bir yol, bir vasıta idi. Saltanatla halifeliğin yıkılıp atılmasından sonra ise, Cumhuriyet
bizim için korunacak bir namus, şeref ve haysiyet timsali oldu. Ona dokunanlar Türkün namus ve
haysiyetine dokunulmuş gibi yıldırımla çarpılırlar.
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASI CEREYANLAR
181
Büyük Gazi, onu memleket çocuklarına emanet ettiğini her zaman tekrar eder. Duınlupınar'da
"Meçhul Asker"in kutsal mezarı başında şöyle dedi:
"Gençler! Cesaretimizi artıran ve sürdüren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve kültürle insanlık
meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.
"Ey yüksek yeni nesil, gelecek sizsiniz! Cumhuriyet1! biz kurduk; onu sürdürecek sizsiniz!..."1
Büyük Nutuk'un daha evvel anlatmış olduğumuz öğüt hitabesinde şu cümleleri bütün kongrenin
duygulanım ve hıçkırıkları arasında gözleri yaşararak en fazla önemle söylemişti:
"Bu sonucu Türk Gençliğine emanet ediyorum.
"Ey Türk Gençliği, birinci vazifen Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti'ni ilelebet korumak ve
savunmaktır!"2
Bu sözleri, ruhuna ve varlığına perçinlemiş olan Türk milleti, Cumhuriyetini dünya durdukça korumaya
yemin etmiştir.
Cumhuriyet, millet hâkimiyetini, millet saltanatını en iyi temsil edebilen, en yüksek, dolayısıyla Türk
milletine en layık ve onun asil ruhuna en uygun devlet şeklidir.
Milletin temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi'nin, Anayasa'ya, cumhuriyeti ifade eden birinci maddenin
hiçbir vakit ve hiçbir suretle değiştirilmeyeceğine dair madde koyması, bu emanetin korunmasına
milletçe verilen önemin delilidir.
b) Milliyetçilik- Millî mücadele başlamadan önceleri bizde milliyetçilik cereyanı henüz açık bir görünüş
almış değildi. Osmanlı Devleti, tabi-yeti altındaki çeşitli unsurlardan bir Osmanlı milleti meydana
getirmeye uğraşmış, fakat "Osmanlılık siyaseti" tam bir başarısızlığa uğramıştı.3 Bu başarısızlık bazı
teorisyenleri, "ümmet" dedikleri "İslam milleti" fikrine, islam birliği siyasetine sevk etmişti.
Özellikle II. Abdülhamit devrinde çok itibar gören bu siyaset de ne devletin kuvvetlenmesine, ne de
Osmanlı camiasının korunmasına yaradı.
1 Dumlupınar nutku (30 Ağustos 1924).
2 "Nutuk", s.542 (lüks basımı, s.627).
3 Bakınız: Tarih III. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Heyeti, 1933, s.254-256.
182
TARİH
Bu teorilerin ortaya çıktığı sıralarda (19. asrın ikinci yarısı) birçok Arap, Acem kelime ve kurallarıyla
millî vasfım kaybetmek yolunda olan dilimizin sadeleştirilmesi, büyük Türk ırkı camiasını oluşturan
kardeş ve akraba kavimlerin araştırılması tarzında bir Türkçülük cereyanı belirmeye başladı. Genel
olarak pek zayıf olan bu cereyan ancak dil sadeleşmesi alanında az çok kendini gösteriyordu. Osmanlı
İmparatorluğu'nun önemli parçalanma safhalarından biri olan Balkan Harbi'nden sonra, millî felaket
Türkler için millî siyaset güdülmesini teşvik edecek bir uyanış yaratmış ve Osmanlı basınında bu
doğrultuda bazı yayınlar yapılmış, Türkçülük gençlik arasında revaç bulmuş olmakla beraber, zamanın
siyasetine hâkim bulunan İttihat ve Terakki Hükümeti bu cereyanı benimsemekten ürkmüş, sonuna
kadar Osmanlılık, islamcılık, Türkçülük siyasetleri arasında bocalayıp durmuştu.
Türkçülük, Osmanlı unsurlarının ayrı ayrı tuttukları milliyetçilik cereyanlarına karşı koymak
gayretinden, bütün Türk kavimleri birleştirmeyi amaçlayan Turancılığa kadar gidiyordu. Ve bunlar
bazen de İslam birliği fikirleriyle karıştırılıyordu. Kısacası fikirlerde ve cereyanlarda açıklık ve kesinlik
yoktu. Hele siyasî hayatta bu fikirlerin etkisi pek az hissediliyordu.
Türk milliyetçiliği ancak millî idareden sonra, her alanda bütün açıklık ve genişliğiyle gerçek anlam ve
yol göstericiliğini bulmuş, siyasî, iktisadî, kültürel bir devlet sistemi halini almıştır. Halk Fırkası
milliyetçiliği en önemli ilkelerinden biri edinmiştir. Meşrutiyet devrinde kurulmuş olan (1912) Türk
Ocakları adlı gençlik cemiyeti Cumhuriyet devrinde yüzlerce şubesi olan bir teşkilat halinde genişlemiş
ve 1931 kurultayında verdiği kararlarla maksat ve gayede tamamen beraber olduğu Cumhuriyet Halk
Fırkası'na katılmıştır.
Türk milliyetçiliğine göre, Türk milleti büyük insanlık ailesinin yüksek şerefli bir uzvudur. Bu itibarla
bütün insanlığı sever ve millî haysiyet ve çıkarlarına ilişilmedikçe başka milletlere karşı düşmanlık
beslemez ve aşılamaz.
Türk milliyetçiliği, "bütün çağdaş milletlerle uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel
karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar", bu itibarla millî olmayan
cereyanların memlekete girmesini ve yayılmasını istemez.
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASÎ CEREYANLAR
183
Bizim milliyetçiliğimiz, gerek bağımsız, gerek başka devletlerin tebaası halinde yaşayan bütün Türkleri
hangi dinden olurlarsa olsunlar derin bir kardeşlik hissiyle candan sevmek, onların refah ve
gelişmesini candan dilemekle beraber, kendisine siyasî uğraş sınırı olarak Türkiye Cumhuriyeti
sınırlarını kabul etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti dahilinde Türk diliyle konuşan, Türk kültürüyle yetişen, Türk ülküsünü
benimseyen her fert, hangi dinden olursa olsun Türktür.
Mutlakıyet ve Meşrutiyet devirlerinde vatanımıza "Memaliki Osmaniye", devletimize "Devleti
Osmaniye", ordumuza "Orduyi Osmanî" adı verilmişti. Son Meşrutiyet yıllarında "dil Türkçülüğü"
cereyanı bunları "Osmanlı ülkesi", "Osmanlı vatanı", "Osmanlı Devleti", "Osmanlı ordusu" gibi
şekillere çevirmişti. Bunların hepsinde bir hanedan adının, Türk milletinin kendi adına tercih edilmiş
olduğu meydandadır. Büyük Türk tarihinin daha evvelki devirlere ait bazı safhalarında da ara sıra bir
hanedanın koskoca bir vatana veya millete isim verdiği görülür. Bu yanlış usul, Türklük vasfının
unutulmasıyla millî tarihin en parlak eski safhalarından ve Türklerin ilme, fenne, medeniyete
hizmetlerinden birçoğunun inkârında ve başka milletlere mal edilmesinde etkili olmuştur,
Şurası, memnuniyetle hatırda tutulmalıdır ki, Türk milletinin aslî kitlesi Osmanlılık vasfım üzerine
almamıştır. Gerçekten Anadolu halkı her zaman yalnız sarayla onun etrafında toplanmış zümreye
Osmanlı demiş ve kendini daima onun dışında tutmuştur.
Milliyetçi idaremiz, asırlarca süren propagandalarla yerleştirilmesine çalışılmış bu haksız iddiayı ve
ağır yanlışlığı kökünden sökmüş, Türk milletini ve Türk vatanım kendi adına kavuşturmuştur. Artık bu
vatanın adı "Türkiye" ve devletin adı "Türkiye Cumhuriyetedir; ordumuz artık "Osmanlı ordusu" değil
kudretini ve kahramanlığını anlatmak için yalnız adını söylemek yeterli olan "Türk ordusu" Am.
Türk devlet ismi olarak "Türkiye" kelimesi yeni değildir. Orta Asya'da ve Orta Avrupa'da kurulmuş
birçok büyük Türk devleti öteden beri bu adı taşımışlardı. Çin dilinde tahrif edilerek "Tukyu" yapılan
devletin asıl adının "Türkiye" olduğunu ve Orta Avrupa'da kurulmuş Türk devletlerinin "Türkiye"
adıyla anıldıklarım Bizans tarihleri bile yazarlar.
184
TARİH
c) Halkçılık- Türk devrim tarihinde Halk Fırkası'nın en fazla önemle koruduğu temel esaslardan biri de
halkçılık'tır. Bu esas şöyle tarif ve tespit edilmiştir:
"İrade ve hâkimiyetin kaynağı millettir. Bu irade ve hâkimiyetin, devletin vatandaşa ve vatandaşın
devlete karşılıklı görevlerinin hakkıyla yerine getirilmesini düzenlemek yolunda kullanılması büyük
esastır."
"Kanunlar önünde mutlak bir eşitlik kabul eden ve hiçbir ferde, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, hiçbir
cemaate imtiyaz tanımayan fertler halktandırlar ve halkçıdırlar."
Bu cümleleri tahlil ederek anlarız ki, devrimimizin "halkçılık" esası:
l - Demokratlık;
2- Herhangi bir fert veya zümreye milletin umumî hakları dışında imtiyaz tanımamak;
3- Sınıf mücadelesi kabul etmemek;
gibi unsurlardan meydana gelir. Bunlar; daha evvelki bahislerde de söylendiği gibi, devrim tarihimizin
ilk gününden başlayarak gittikçe kuvvetlenmiş, olgunlaşmış ve bugün artık tamamıyla milletin malı
olmuş fikirlerdir.
d) Devletçilik- "Ferdî çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman
içinde milleti refaha ve memleketi bayındırlığa eriştirmek, milletin genel ve yüksek çıkarlarının
gerektirdiği işlerde -özellikle iktisadî alanda- devleti fiilen alakadar etmek önemli esaslarımızdandır."
Halk Fırkası'nın, devlet siyasetinin ana hatlarından biri haline koyduğu bu esas, anlamı ve hedefi çok
iyi anlaşılması lazım önemdedir.
"Bir devletin baş ve esas görevi:
"l- Memleket içinde asayişi ve adaleti kurup sürdürerek, vatandaşların her tür hürriyetini saklı
bulundurmak;
"2- Dış siyaset ve diğer milletlerle ilişkileri iyi idare ederek ve içeride her tür savunma kuvvetlerini
daima hazır tutarak milletin bağımsızlığını güvenli ve saklı bulundurmak ve bu uğurda başka çare
kalmazsa, silahla savunmaktır.
"Denilebilir ki, devlet kurmaktan maksat bu iki görevin yerine getirilmesini sağlamaktır. Çünkü bu
görevler, vatandaşların fert olarak yapamayacakları işlerdir.
CUMHURİYET DEVRİNDE SİYASI CEREYANLAR
185
l
"Bunlardan başka devletin alakadar olduğu görevler şöyle sıralanır:
"a) Bayındırlık işleri;
"b) Eğitim işleri;
"c) Sağlık işleri;
"d) Toplumsal yardım işleri;
"e) Ziraat, ticaret ve sanayiye ait iktisadî işler.
"Ziraata, ticarete, sanayiye ait iktisadî işlere devletin girmemesi, fertlere terk etmesi gerektiği
iddiasında bulunan teoriye 'Fertçilik' derler. Milletin genel ve ortak çıkarlarına ait siyasî, fikrî işlerde
olduğu gibi, iktisadî her tür işin de fertlere bırakılmayıp devlet tarafından yapılmasının daha uygun
olacağını savunan teoriye 'Devletçilik' denir.
"Devlet, asayişi sağlamak için, memleketi savunmak için sağlığı yerinde, gürbüz ve anlayışları, millî
hisleri, vatan sevgileri yüksek vatandaşlar ister.
"Devlet, içeride ve dışarıda millet işlerini gördürecek yüksek kabiliyetli vatandaşlara muhtaçtır.
"Devlet, bütün vatandaşların, devlet kanunlarını anlayıp onlara uymak gereğini takdir etmelerini
memleketin asayişi ve savunması için önemli görür.
"Devlet, bütün vatandaşların herhangi zanaat ve meslekte zamanımız ilerlemelerinin gerektirdiği
derecede başarılı olmasıyla alakadardır. Bu sebepledir ki, vatandaşların öğrenimi, eğitimi ve sağlığıyla
alakadar olmak zorundadır.
"Devlet, memleketin asayiş ve savunması için yollarla, demiryollarıyla, telgrafla, telefonla,
memleketin hayvanlarıyla, her türlü nakliye vasıtalarıyla, milletin genel servetiyle yakından
alakadardır.
"Memleket savunmasında bu saydıklarımız toptan, tüfekten her tür silahtan daha önemlidir.
"Bu saydığımız alanlardaki işlerden iktisadî olanlar, doğrudan doğruya devletin zorunlu görevlerinden
görünmemekle beraber, o görevlerin yerine getirilmesinde etkilidirler. Bu alanlardaki işleri fertlere
veya şirketlere tamamen bırakabilmek için bu işlerin devlet müdahalesi ve yardımı olmadığı durumda,
devletin esas görevlerini yerine getirmekte zorluklarla karşılaşmayacağına emin olmak lazımdır.
186
TARİH
"Bu gibi işlerde, fertlerin kurmaya imkân bulamayacakları geniş ve kuvvetli teşkilat gerekebilir. Yahut
bu gibi işlerde, fertler yeterli çıkarlar sağlayamayacakları için o işlerden vazgeçerler. Halbuki o işler,
milletçe hayatî bir öneme sahip olur ve devlet onu yapmak zorunda bulunur.
"Devletin ferde göre, gayesi başka mahiyettedir. O, genelin ortak çıkarlarını ve ilerlemesini düşünür.
Fertleri özel çıkar hırsından ne dereceye kadar uzaklaştırmak mümkün olacağı düşünülmeye değer.
"Madenlerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz sefer şirketlerinin devlet tarafından idare
edilmesi ve para çıkaran bankaların millileştirilmesi, su, gaz, elektrik vesaireye ait işlerin yerel idareler
ve belediyeler tarafından yapılması, yukarıda açıklanan türden işlerdir.
"Cumhuriyetimiz henüz çok gençtir. Maziden kendine miras kalan bütün hayatî işler, zamanın
zorunluluklarını tatmin edecek derecede değildir.
"S
Download

Bu kitap, Patates Baskı Ekibi tarafından tek kopya olarak, Beyazıt