Türkiye’nin İttifak Politikası Ve Katıldığı Uluslararası
Güvenlik İttifakları
(1928-1938)
Mustafa BIYIKLI*
Özet
Yeni Türkiye, dünyayı sıkıntıya sokmaması için bütün devletlerin sorumlu olduğu dünya
barışı ve bölgesel ortak barışın ve ortak güvenliğin, bütün devletlerin elbirliğiyle kurulması ve
korunması gerektiğini; dış politikası, kurduğu iyi ilişkiler, iyi komşuluk, barış, dostluk ve
birlik yaklaşımları yanı sıra oluşturulan Balkan Paktı, Montrö barışı ve Sadâbat Paktı
örnekleriyle dünyaya gösterdi.
Yeni Türkiye’nin izlediği ortak barış, ortak güvenlik ve bölge birliği politikası, Dünya’da yankı
uyandırdı ve kısa zamanda Türkiye’nin dışarıda ve bölgesinde saygınlığını önemli derecede arttırdı.
Anahtar Kelimeler: Türk Dış Politikası, ortak barış, ortak güvenlik, ittifaklar.
Turkey's Policy Alliance and Participated in International Security
Alliances
(1928-1938)
Abstract
The new Turkish State showed, with its positive relations, peaceful neighborhood that it founded during
the process in which it was re-modeling its foreign policy, and the Sadâbat Pact and peace of Montreux
which was founded with peaceful, friendly intentions, that the global and regional peace and common
security must be established and protected with the participation of all states.
The common peace, common security and regional unity policies of the new Turkish State had
awakened echo around the world and enhanced the reputation of the state abroad in a very short time.
Keywords: the Turkish foreign policy, common peace, common security, alliances.
1. Giriş
1925-1933 yıllarında, dünyada barış diplomasisi ve politikası sürecinin işlediği bir
dönem olarak elverişli çevre şartları nedeniyle siyasî istikrar kendini kabul ettirmeye,
demokrasi anlayışı yayılmaya, ekonomik düzen yerleşmeye, sosyal karmaşa yatışmaya
başladı. Ortak güvenlik ve ilerleme üstüne kurulu bir barış zamanı işlemekteydi. Locarno
Antlaşması'nın1 Eylül 1926'da Almanya'nın Milletler Cemiyeti'ne kabulünü sağlamasıyla
*
1
Yrd. Doç. Dr., Dumlupınar Üniversitesi, FEF Tarih Bölümü, [email protected]
Locarno Antlaşması, 1 Aralık 1925'te, Londra'da imzalandı. Almanya ve Fransa arasında ortaya çıkan tamirat
borçları sorununun uzlaşmaya dönüşmesi iki ülke arasındaki ilişkileri olumlu yönde etkiledi ve bir güvenlik
ortamı oluşturdu. Devletleri savaştan korumak ve anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesini öngören
birlikte, galip-mağlup bölünmesi kalktı, yerini eşitler arası dostluk aldı. Ağustos 1928'de,
Kellogg- Briand Paktı2 uluslararası uzlaşmanın yeni bir aşamasını oluşturdu. Antlaşma,
savaşa başvurmanın her çeşidini reddetmekte ve antlaşmayı imzalayan tüm taraflar için,
uluslararası anlaşmazlıkları çözümlemek üzere, Milletler Cemiyeti'nin himayesinde
hakemlik kurumuna başvurma zorunluluğu getirdi.
Belirsiz olmasına ve yaptırımlar içermemesine rağmen, savaşın yasadışı sayılması
dünya kamuoyu üzerinde büyük bir yankı uyandırdı. Silahsızlanma teşebbüsleri, 1929'da
başlamış olan bir Avrupa birliği taslağı konusundaki görüşmeler, barış ve huzur umutlarını
daha da uzun sürdürdü. Amerika'nın Ortadoğu'daki manda yönetimlerinin hürriyetlerine
kavuşmasından yana tavrı, Fransa tarafından, Suriye'nin ve Lübnan'ın birer anayasaya sahip
olmasının sağlanması, İngiltere tarafından Irak'a ve Ürdün'e bağımsızlık verilmesi de bu
yönde atılan adımlardı. Ancak çekingen bir sömürge politikası izleyen İngiltere, buna
karşılık bir yenilik yaparak, 1926'da, İngiltere'ye sömürge devletler topluluğunu, ortak bir
bağla kendine bağlamak amacıyla bir araya getirerek, İngiliz Milletler Topluluğu'nu
(Commonwealth)3kurdu4.
1929 ekonomik bunalımı, ekonomik savaşa, siyasî gerginliklere, gittikçe artan milliyetçi
ve ideolojik çatışmalara yol açarak, barış dinamiğini ve sürecini kırdı. Borçların ödenmemesi,
Amerikalıların, barışı muhafaza gayretlerinde yalnız başına kalması, 1931-1932'de
silahsızlanma5 ve Avrupa birliği tasarılarının gerçekleşmeyişi, Almanya'nın, İtalya'nın ve
Japonya'nın yayılmacı hırslarının yeniden ortaya çıkması, 1933'de Almanya ve Japonya'nın
Milletler Cemiyeti'nden çekilmesi, barışın oyalayıcı ve geçici olduğunu, Büyük Harp’teki
despotizm devrinin geri geleceğini göstermekteydi. Aynı yıl, Hitler'in iktidara gelmesiyle
başlayan yeni süreç, Lozan Antlaşması’nın sağladığı kolektif güvenlik sisteminin sonunu
getirdi6 ve bunalımlar dönemini başlattı.
Dünya bunalımı, yerleştirilmeye çalışılan demokrasi anlayışının güçsüzleşmesine yol
açtı. Bu durum, milliyetçiliği, iktidara geçme aracı ve kurtuluş yolu olarak kullanan yeni,
otoriter ideolojileri özellikle Nazizm’i, ortaya çıkardı. Çok zaman antlaşmalara aykırı olarak
yürütülen diktatörlerin saldırgan politikaları, demokratlar yönünde sınırlı tepkilere yol açtı.
İngiltere, bekle gör politikası, Amerika ise yalnızlık politikası izlemekteydi. Fransa ise
endişeli, etkin ve her zaman çok başarılı olmayan diplomatik bir çaba içindeydi.
Merkeziyetçiliğin ve diktatörlüğün karşısında korkak demokrasilerin zayıflığı ve Avrupa'nın
küçük devletlerinin endişeye düşmesi, durumu daha da tehlikeli hale getirdi7.
Locarno Antlaşması ile Avrupa'da yeni bir dönem başladı. Bkz. “Locarno Antlaşması”, http://tr.wikipedia.
org/wiki/Locarno_Antlaşması, 22. 05. 2009.
2
Bkz. “Kellog Briand Paktı”, http://tr. wikipedia. org/wiki/Kellogg-Briand_Paktı, 22. 05. 2009.
3
Kelime kökeni olarak İngilizcede "ortak çıkar, fayda" anlamına gelen commonwealth sözcüğü günümüz
İngilizcesinde "bağımsız devlet" (genellikle demokratik cumhuriyet) anlamında kullanılır. Günümüzde
Commonwealth, Birleşik Krallık(İngiltere) önderliğinde bir araya gelmiş, bağımsız devletleri nitelemek
amacıyla kullanılır. Bkz. “Britanya İmp…”,http://r.wikipedia.org/wiki/ Britanya İmparatorluğu, 22.05.2009.
4 S. Pacteau, - F. C. Mougel, Uluslararası İlişkiler Tarihi, 2. bsk., İstanbul, İletişim Yayınları, 1995,
s. 84, 86.
5
Türkiye’nin milletlerarası işbirliği ve kolektif barış çabalarına katılması, 1928 de silahsızlanma konferansının
hazırlık komisyonu çalışmalarına davet edilmesiyle başladı. Komisyonda bütün silahların ilgası teklif edildiği
zaman, bu teklifi destekleyenlerden biri de Türkiye oldu. 1932 Şubatında toplanan Silahsızlanma
Konferansında da yine ve tam silahsızlanma üzerinde ısrar edildiği zaman da, bu teklifi destekleyen tek
devlet yine Türkiye oldu.
6
Pacteau-Mougel, a.g.e., s. 86.
7
A.g.e., s. 87-88.
152 SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
Türkiye’ye gelince, bu müstesna ülkenin çok zengin nimetlere, çok yönlü avantajlara,
şanslara ve imkânlara sahip, tarihî derinlik ve geniş kültürel zenginliğiyle bir çekim merkezi
haline gelmiş bir Afriavrasya ülkesi olan Türkiye, Afrika’nın kuzeyi, Avrupa'nın doğusu ve
Asya'nın batısında yer alan ve bu üç kıtanın kesişme, birleşme, karşılaşma, geçiş ve çatışma
noktasında bir kavşak ve merkezî özelliği ile dünyanın dikkatini ve yönünü tarih boyu
üzerine çekti. 8
Türkiye’nin, Osmanlı'nın üç kıtada ulaştığı son ve tabii sınırlarla hayat ve güvenlik
sahası çizilmiş, belirlenmiş, beş deniz, yani Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz, Umman
Denizi'nin uzantıları Kızıldeniz ve Basra Körfezi9, Hazar Denizi arasında ve üç kıtanın
birleştiği kara coğrafyasında yer alan dört denize yani Karadeniz, Marmara Denizi, Ege
Denizi ve Akdeniz’e kıyısı sahip olmakla, kara devletinden çok, bir deniz devleti olması;
Türkiye'nin jeopolitik10 ve jeostratejik11 konumu ve bu konumun doğurduğu önemin
çekiciliği, bölgesel sorunlar, bölgesel ve uluslararası çıkar çatışmalarının oluşturduğu
tehditler, siyasî, ekonomik, askerî ve güvenlik sorunlarının iç içe oluşu12, Türkiye’nin barış
ve barış politikası, ortak barış, ortak güvenlik ve ittifak politikaları konularındaki çalışmaları,
strateji geliştirici kuruluşları kaçınılmaz kıldı.
Bu çalışmada, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1928-1938 döneminde yakın
komşuları, çevre bölge ülkeleri ve dünya devletleriyle ikili iyi ve dostluk ilişkilerinin yanı
sıra, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni barış politikası, ortak barış, ortak güvenlik ve bölgesel
ittifaklar kurma politikaları ve bu hususlardaki gayretleri genel hatlarıyla ele alındı.
1.1. Avrupa Barışı ve Briand-Kellogg Paktı
Fransa, Locarno Paktı'n13ı imzaladığı halde, doğu sınırlarının güvenliğinden endişe
duyduğu için, bu yolda yeni ve başka garantiler elde etmek istedi. Fransız dışişleri bakanı
Briand, 20 Haziran 1927'de ABD ile sürekli bir barış paktı yapmayı ve bunda her iki devletin
karşılıklı ilişkilerinde savaşa başvurmayacakları prensibine yer verilmesini istedi. Monroe
siyasetine geri dönmüş bulunan ABD için bu teklif uygun değildi. Dolayısıyla ABD,
Fransa'nın önerisini reddetti. Buna karşılık Amerikan dışişleri bakanı Kellogg, bütün büyük
devletlerin, muhtemel bir savaşı lanetleme paktı imzalamalarını önerdi. Fransa öneriyi kabul
Mehmet Kocaoğlu, "Üç Kıtanın Kesişim Noktasında Bir İstikrar Unsuru: Türkiye", Yeni Forum, C. XVII,
No:321, Şubat 1996, s. 25-36.
9
Türkiye'nin Güney Doğu-Basra Körfezi hattı politikası için bkz. Mahmut Bali Aykan, "Türkiye'nin Basra
Körfezi Güvenliği Politikası", ODTÜ Gelişme Dergisi, C.XXI, No:1, 1994, s. 23-59; Ali Karaosmanoğlu, "Basra,
Körfez Güvenliği ve Doğu Anadolu'daki Havaalanları Tartışması: Yanılgılar ve Kuruntular", Dış Politika, C. X,
No:2 (Mayıs, 1983) s. 3-9.
10
Jeopolitiğin önemi için ayrıca bkz. A. Suat Bilge, "Jeopolitik", Kara Kuvvetleri Dergisi, C. II, No:5, Haziran 1959,
s. 1-30.
11
Jeostratejinin önemi için bkz. Ahmet Davutoğlu, "Türk Dış Politikasında Stratejik Teori Yetersizliği ve
Sonuçları", Yeni Türkiye, C. I, No:3(Mart-Nisan 1995), s. 497-501.
12
Bıyıklı, “Uluslararası Politikalar ve Afriavrasya Stratejileri Çemberinde Türkiye’nin Önemi ve Hayat Sahası”
Türk Dış Politikası Cumhuriyet Dönemi,C.I, Gökkubbe Yayınları, İstanbul, 2008, s. 27-28. Akdeniz'in üçüncü
büyük adası olan Kıbrıs, Çukurova bölgesi ile Hatay bölgesi arasında bir ada olması dolayısıyla bu kara
parçaları ile bir bütünlük arz eder. Aynı zamanda Hatay ile Anadolu kıyılarının teşkil ettiği İskenderun
Körfezi'ne hâkim bir noktada bulunduğundan bu toprakları kontrol eder durumdadır. Kıbrıs'ın yüzölçümü
9.251 km kare olup, Türkiye sahillerinden 70, Suriye'den 100, Mısır'dan 370, Rodos'tan 400 ve Yunanistan
sahillerinden 800 km. uzaklıkta bulunmaktadır.
13 Bkz. “Locarno Antlaşması”, http://tr.wikipedia. org/wiki/Locarno_Antlaşması, 15.06. 2011.
8
SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
153
etti. Bunun üzerine Kellogg, bu öneriyi Sovyetler dışında tüm diğer büyük ülkelere de
sundu. Öneri, Almanya tarafından derhal; İngiltere tarafından, Büyük Britanya
İmparatorluğu'nun önemli bölgelerinde serbest kalmak şartıyla kabul edildi. Nihayet 27
Ağustos 1928'de büyük devletler ile Belçika, Polonya ve Çekoslovakya Paris'te toplanarak
Kellogg Paktı adı verilen antlaşmayı imzalamaya karar verdiler. Daha sonra Sovyet Rusya ve
belli başlı tüm devletler de bu pakta katıldılar. Paktın esası, hukuki olmaktan çok ahlaki idi
ve "savaşın lanetlenmesi" diye özetlenebilir. Rusya’nın isteği üzerine, “barışın korunmasıyla
samimiyetle ilgilenen” Türkiye de, 1928 Eylül ayında davet edildi ve 1929 Ocak ayında
Briand-Kellogg Paktı’na katıldı. Bu pakt, yeni Türkiye için, barış adına ilk defa uluslararası
sahada yerini almış olması ve uluslararası ilişkilerde savaşı reddettiğini açıkça ortaya
koyması bakımından önemlidir.14
1.2. Galiplerin Oluşturduğu Milletler Cemiyeti’ne Katılışı
Milletler Cemiyeti (Birleşmiş Milletler), I. Dünya Savaşı sonunda galip devletler
tarafından, dünya barışının korunması ve uluslararası işbirliğinin arttırılması gayesiyle
kuruldu. Bu cemiyetin kurulmasına milletlerarası barış ve güvenliği korumak, gerçekte ise
galip devletler tarafından elde edilen başarı ve hâkimiyeti korumak ve mağlup devletleri
denetim ve kontrol altında tutmak maksadıyla I. Dünya savaşı sonrası toplanan Paris
Konferansı'nda, karar verildi ve 26 maddelik milletler cemiyeti misakı hazırlandı. I. Dünya
savaşı galipleri tarafından kurulan cemiyetin başlıca maksadı; Versailles Antlaşmasıyla
tespit edilen savaş sonrası düzenin devamını sağlamaktı15. Cemiyet, başlangıçta bir müddet
İngiltere’nin kontrolü ve güdümünde faaliyet gösterdi. Bundan dolayı, Türkiye, İngiltere ile
olan problemleri yüzünden Milletler Cemiyeti’ne pek sıcak bakmamıştı. Musul Sorunu ve
İngiltere’nin Milletler Cemiyeti üzerindeki etkin nüfusu nedeniyle Türkiye bu kuruluşa uzun
bir zaman üye olmayı düşünmemişti. Musul Meselesi’nin çözülmesi ve uluslararası
işbirliğinin öneminin daha çok artması gibi gelişmeler, Türkiye’nin bu teşkilata üye olmasını
belirleyen önemli etkenler arasında yer aldı. Türkiye, takip ettiği “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”
ortak barış ilkesi ve ortak güvenlik politikasının bir gereği olarak, 1928’den itibaren
dünyadaki silahsızlanma faaliyetlerine katıldı ve 1929’da da uluslararası ilk katıldığı BriandKellog Paktını imzalayarak, yukarda da belirtildiği gibi, uluslararası ilişkilerde savaşı
reddettiğini açıkça ortaya koydu.
Bu durum, Türk dış politikasına yeni bir boyut ve süreç kazandırdı ve 1930’lardan
itibaren Milletler Cemiyeti ile ilgilenmesine sebep oldu. 1930’lardan sonra dış politika
stratejinin ana hedefi, Türk milletini ve devletini ayakta tutmaktı. Bu hedefe ulaşmak için de
Avrupa'yı Türkiye'nin karşısına almamaya dikkat edildi. Bunun için de bir savunma taktiği
olarak Avrupa'nın yanında yer almaya veya Avrupa'nın Türkiye'nin yanında yer almasına
büyük özen gösterildi. Bu yüzden, barış politikası izleyen Türkiye, kendisi ile Milletler
Cemiyeti arasında aynı maksada hizmet etmek noktasında bir yakınlaşmanın yaşandığı bu
dönemde Türkiye, özellikle Musul meselesindeki kararlarından dolayı Milletler Cemiyeti’ne
güvenilir bir teşkilat olarak bakmamasına rağmen, Cemiyet ile işbirliğine hazır olduğunu
bildirdi. Batı ile sorunlar önemli ölçüde çözüldü ve dostluk antlaşmaları imzalandı16.
Bkz. “Kellog Briand Paktı”, http://tr. wikipedia. org/wiki/Kellogg-Briand_Paktı,15.06.2011.
Mehmet Gönlübol-Cem Sar, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938), Ankara, ATAM Yayınları., 1990,
s.22-23; Edip Çelik, 100 Soruda Türkiye’nin Dış Politikası, İstanbul, 1969, s. 94.
16 Harun Bodur, Kronolojik 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi(1900-1999), Çağlar Yayınları, Ankara, 2005, 289-290.
14
15
154 SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
Türkiye, Nisan 1932’de yapılan Cenevre Silahsızlanma Konferansı’nda, Milletler
Cemiyeti ile işbirliğine hazır olduğunu bildirdi. Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne girişi,
takip ettiği barışçı dış politikanın tabiî bir sonucu idi. Türkiye, Barışçı dış politikası nedeniyle
bu kuruluşa davet edildi. Bunun üzerine, İspanya ve Yunanistan temsilcileri Türkiye’nin
Milletler Cemiyeti’ne üye olarak kabul edilmesi yönünde bir teklif verdiler. Bu teklif, 6
Temmuz 1932 tarihinde Milletler Cemiyeti Genel Kurulu tarafından 43 devletin oybirliğiyle
kabul edildi. 17 Bu kararın, 18 Temmuz 1932 günü de TBMM de onaylanması sonucu, Türkiye
resmen Milletler Cemiyeti’ne üye oldu. Bu gelişme, Türk dış politikasında da yeni bir
dönemin başlangıcı oldu18.
Türkiye Cumhuriyeti’nin dış siyasetinde, Yunanistan’la nüfus değişimi, İngiltere ile
Musul, Boğazlar Komisyonu ile Boğazlar, Fransa ve Suriye ile Hatay sorununu yaşayan
Türkiye, Milletler Cemiyeti’ne üyelik konusunda önemli bir sorun yaşamadı. Türkiye, üye
olduktan sonra cemiyete sonuna kadar ve samimiyetle bağlı kaldı ve barışın korunması için
Cemiyeti daima destekledi. Bu olay, aynı zamanda dış politikasında da yeni dönemin
başlangıcı oldu. Bu yeni dönemde de Türkiye, cemiyet içindeki aktif ve başarılı çalışmaları
sonucu 1934 yılında konsey üyeliğine de seçildi.
1.3. Balkan Birliği İçin Balkan Barışı ve Balkan Paktı (9 Şubat 1934)
Balkanlar’da bir işbirliği fikrini, ilk kez 1926 yılında Balkanlardaki Türk elçilikler
ortaya attı. 1927yılında Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras da bir Balkan paktının kurulması
fikrini savundu. Yunan başbakanı Venizelos da, Türkiye’nin Balkanlar’daki işbirliği
tekliflerine sıcak baktı. Balkan Birliği’nin takibini, Cenevre’de toplanan Milletlerarası Barış
Bürosu yaptı. 1929 tarihinde Atina’da düzenlediği Evrensel Barış Kongresi’nde
Yunanistan’ın eski başbakanı Papanastasiou, bir Balkan Birliği kurulmasını teklif etti19.
Bunun üzerine, Balkan devletleri arasında gayri resmi bir konferans toplanması
kararlaştırıldı.20
1930’lu yıllara gelindiğinde, 1929 dünya ekonomik krizinin ve revizyonist ve antirevizyonist politikalar çevresinde gruplaşmaların da etkisiyle Türkiye’nin, Balkan
devletleriyle ilişkileri hemen hemen düzeldi ve Balkanlar’da bir işbirliği kurulması için
uygun ortam oluştu.
Dünya ekonomik krizinde Avrupa ülkeleriyle uzlaşma ve ticari işbirliği politikalarına
ağırlık veren21 Türkiye, 1930’lu yıllarda Ortadoğu ve Akdeniz’deki İtalyan tehlikesine karşı
denge unsuru olarak revizyonist (değişimci) olmayan, yani mevcut vaziyeti korumadan
yana olan batıya yaklaşma politikasını daha uygun gördü.
1933 yılından sonra İtalya ile Almanya’nın güçlenmeye başlaması Balkan devletleri
arasında güçlenme eğilimini doğurdu. Çünkü İtalya’nın Balkanlarda, Almanya’nın da
Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), İş Bankası Yayınları, Ankara, 1991, s.337.
Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih(1789-1994), Filiz Kitabevi, İstanbul 1995, s. 577.
19 Gönlübol-Sar, a.g.e., s.96; Dilek Barlas, “Türkiye’nin 1930’lardaki Balkan Politikası”, Çağdaş Türk Diplomasisi 200
Yıllık Süreç, Ed.: İsmail Soysal, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999, s.361-362.
20 Bu konferans, Balkan Paktı’nın gerçekleşme sürecinde yapılan 4 konferanstan ilki oldu. Birinci Balkan
Konferansı, 6-10 Ekim 1930 tarihlerinde Atina’da; İkinci Balkan Konferansı, İstanbul’da; Üçüncü Balkan
Konferansı, 23-26 Ekim 1932’de Bükreş’te; Dördüncü ve son Balkan Konferansı, 5-11 Kasım 1933 tarihlerinde
Selanik’te toplanmıştır.
21 A.g.e., s. 292.
17
18
SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
155
Doğu’da çıkarları ve gözleri vardı. Bu kuruluşun doğmasında İtalya ile Almanya’nın
emperyalist, yayılmacı emellerinin yanı sıra, daha önce Türkiye ile Yunanistan arasında
yaşanan dostluk ilişkileri ve yapılan antlaşmaların da etkisi oldu.
Sınırların güvenliğini sağlamak, yurtta barış, dünyada barış ilkesine uymak, komşu
devletlerin dostluğunu kazanmak, devletlerarası güç birliği kurmak maksadıyla Türkiye bu
paktın oluşmasında öncü rolü oynadı.
Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya, Atina’da bir araya gelerek kendi
aralarında bir ittifak oluşturdular ve 9 Şubat 1934 tarihinde Balkan Paktı’nı imzaladılar22.
Revizyonist bir politika izleyen, komşuları üzerinde toprak iddiasında bulunan ve Nöyyi
Antlaşması öncesine dönmek isteyen Bulgaristan ve askeri ve ekonomik olarak İtalya’nın
etkisi altında bulunan Arnavutluk ittifaka/pakta katılmadılar.
24 Ocak 1937’de Bulgaristan ile Yugoslavya arasında bir anlaşmaya varılması, antantın
aldığı kararlar ile çelişti. 1939’dan itibaren Balkanlarda ve dünya politikasında cereyan eden
olaylar, Balkana Paktı’na fiilen son verdi. 1940’ta son kez toplantısını yapan Balkan Paktı, II.
Dünya Savaşı yıllarında dağıldı.
1.4. Ortak Güvenlik İçin Doğu Akdeniz Güvenliği ve Akdeniz Paktı
İtalya’nın, 1935 yılında, Ege’deki adalarda askeri hareketlere başlaması ve Habeşistan’a
(bugünkü Sudan) saldırması ile Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan İtalyan tehlikesi, İngiltere ve
Fransa ile Türkiye’yi birbirine yakınlaştırdı. Çünkü, Fransa’nın ve İngiltere’nin Türk
dostluğuna ihtiyacı vardı. İtalya-Habeş savaşı Türk-İtalyan münasebetlerindeki güvensizliği
arttırdı ve bu savaşın meydana getirdiği buhran karşısında Türkiye, ortak barışın
korunmasında, İngiltere ve Fransa ile sıkı bir işbirliğine girme dönemini de açtı. Özellikle
Türk-İngiliz ilişkileri bu krizden sonra önemli bir gelişme gösterdi. Bununla birlikte,
Milletler Cemiyeti’nin İtalya tehdidine karşı aldığı yaptırım kararlarına Türkiye de katıldı.
Yugoslavya ve Yunanistan’ın da tehdit edilmesi üzerine İngiltere, Fransa, Yugoslavya,
Yunanistan ve Türkiye, İtalya’ya uygulanacak olan yaptırım kararlarına katılmalarından
dolayı İtalya’nın saldırısına uğrarlarsa yardım ve destek sözü verdi. Yugoslavya, Yunanistan
ve Türkiye bu garantiyi kabul ettiler. Ayrıca, bu üç devlet de İngiltere’ye garanti verdiler.
Daha sonra İngiltere bu devletlerin garantisinden vazgeçti. Bu sırada İtalya, Türkiye ile
münasebetlerini düzeltmek istediğinden ve Türkiye de İtalya’yı daha fazla kızdırmamak
için, Temmuz1936’da tek taraflı kalan garanti durumuna son verdi. İtalya'nın Akdeniz'de
doğurduğu bu tehlike ve yaptığı siyasi tehditler dolayısıyla ortaya çıkan, İngiltere ve
Fransa’nın öncülük ettiği bu ittifak ve karşılıklı garantiler sistemine , “Akdeniz Paktı” adını
verdiler.23
Türkiye, bu pakta, 22 Ocak 1936’da katıldı. Akdeniz Paktı ile Türkiye, güvenliğinin ve
ortak barışın korunmasında ve İtalyan tehlikesi karşısında İngiltere’ye bağlanmış oldu. Bu,
yeni Türkiye'nin, İngiltere ile münasebetlerinde bir dönüm noktası teşkil etti. Bundan sonra,
Türkiye ile İngiltere arasında bir yakınlaşma, ittifak ve güvenlik politikası izlendi.24
Düstur, 3.Tertip, C. 15, s.185-186.
Armaoğlu, a.g.e., s.478.
24 Oran, a.g.e., s.273-274.
22
23
156 SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
1.5. Yeni Bir Barış Yaklaşımı: Montrö Barışı (20 Temmuz 1936)
Lozan Antlaşması’nda Boğazlar konusuyla ilgili alınan kararda Türkiye’ye tam yetki
verilmedi. Bu durum, Türkiye’nin bağımsızlık anlayışına ters düştü ve Misak-ı milli
kararlarına da uymadı. Çünkü bu sözleşmeyle, hem Boğazlar asker ve silahtan arındırılmış
hem de Boğazlardan geçişleri kontrol etmek ve geçişlerle ilgili olarak Milletler Cemiyeti’ne
bilgi vermekle yetkili, ayrı bir bütçesi olan ve Türkiye temsilcisinin başkanlık ettiği bir
Boğazlar Komisyonu kuruldu. Lozan Konferansı’nda başkanı Türk olan uluslararası bir
komisyonun Boğazları yönetmesi, Türkiye’nin egemenlik haklarına aykırı bir durum
oluşturdu25.
Türkiye’ye karşı ortaya çıkabilecek bir tehlike durumunda, Boğazların kullanımıyla
ilgili Milletler Cemiyeti ve özellikle İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya Türkiye’ye garanti
vermiş olmalarına rağmen bu yetersiz kaldı. Boğazların böyle bir statüye bağlanmış olması,
Milletler Cemiyeti güvenlik sisteminin dünyanın çeşitli bölgelerinde tam olarak
uygulanamaması ve İtalya ile Almanya’nın dünya barışını tehdit eden saldırgan bir tutum
içinde bulunmaları ve dünyada yeni bir savaş rüzgârının esmeye başlaması, Türkiye’yi
rahatsız etti. Çünkü bu durum, Boğazların da geleceğini tehlikeye atacaktı. Türkiye, 11 Nisan
1936 tarihinde, sözleşmeyi imzalayan devletlere “Şartlar Değişmiştir” ilkesinden hareketle
birer nota göndererek, Avrupa’da gelişen buhranların, Boğazlar güvenliği için verilmiş olan
kolektif garantiyi artık işlemez hale getirdiğini belirtti ve Boğazların güvenliği ve egemenlik
haklarının korunması için mevcut sözleşmenin değiştirilmesi isteğini bildirdi26.
Türkiye’nin Boğazlara tek başına hâkim olmasını istemeyen, Boğazlarla ilgili
politikasında Akdeniz yolu üzerindeki engelleri ortadan kaldırma amacına yönelen ve
Boğazlardan geçiş hakkı isteyen Rusya, Lozan’da Türkiye’nin görüşünü desteklerken,
Montrö’de destek vermedi. Boğazların statüsü ve gemilerin geçiş şartlarıyla her zaman
yakından ilgilenmiş olan İngiltere, Türkiye’nin bu isteğini haklı bularak desteklediğini
açıkladı. Boğazlar Sözleşmesinde, Balkan Antantı Daimi Konseyi’nin Türkiye’nin isteklerini
haklı bularak desteklemesi ve 4 Mayıs 1936’da aynı yönde bir karar alması, Türkiye’yi
memnun etti27.. Daha sonra sözleşmeyi imzalayan diğer devletlerin de bu isteği uygun
bulmaları üzerine, Boğazların durumunun, yeniden görüşülmesi için 22 Haziran 1936
tarihinde İsviçre’nin Montrö kentinde bir konferans düzenlendi. Yapılan görüşmelerden
sonra, 20 Temmuz 1936 günü, Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya,
Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi
imzalandı 28.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde, Türkiye toprakları içinde başka yöneticilerin de
bulunduğu anlamına gelen Boğazlar Komisyonu uygulamasına son verilerek ve Lozan’ın
Bodur, a.g.e., s.320-321.
Uçarol, a.g.e., 581-582.
27 Mustafa Bıyıklı, Batı İşgalleri Karşısında Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları-Atatürk Dönemi-, Genişletilmiş 2. Baskı,
Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2007, s. 308.
28 Montrö Sözleşmesi’nde Alınan Kararlar: 1. Boğazlar Komisyonu kaldırılarak görev ve yetkileri Türkiye’ye
bırakıldı. 2.Türkiye’ye Boğazların her iki yanında da asker bulundurma ve askeri tesis kurma hakkı tanındı.
3.Ticaret gemilerinin Boğazlardan geçişi serbest bırakıldı. 4.Yabancı savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi için
sınırlama getirildi. 5. Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin donanmalarına ait savaş gemileri, zaman ve
ağırlıkları bakımından sınırlandırıldı. 6. Türkiye bir savaşa girer ya da bir savaş tehlikesi ile karşılaşırsa
Boğazları istediği gibi açıp kapayabilecekti.
25
26
SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
157
Türkiye’nin egemenlik haklarını zedeleyen hükmünün kaldırılıp komisyonun görevinin ve
tüm yetkilerinin Türkiye’ye devredilmesi ve yabancı savaş gemilerinin Boğazlardan
geçişinin sınırlandırılarak, Türkiye’nin denetimine bırakılması, Boğazlarda asker
bulundurulması, Boğazlardaki Türk egemenliğini yeniden kurduğu gibi; Türkiye’nin
uluslararası alandaki gücünü, saygınlığını ve bölgesindeki önemini arttırdı29.
Sözleşme, Türkiye ile Avrupalı devletleri birbirine daha da yaklaştırdı. Özellikle
İngiltere kralı VIII. Edward'ın ziyareti ile Kemal Atatürk arasında oluşan dostluk, iki devlet
idarecileri görüşlerine uygun olarak iki hükümet arasında fiilen gelişmekte olan yakın
ilişkilerin ve etkilerin yolunu açtı. Uluslararası şartların değişmesi üzerine yapılan sözleşme
ile, Türkiye kendi gücüne dayanarak Boğazlarda kendi savunmasını yapabilme imkânına
kavuştu ve uluslararası ilişkilerde Türkiye'nin prestiji arttı. Batı ile ilişkilerde de yeni bir
dönem başladı. Böylece Türkiye, milletlerarası işbirliğine resmen katıldı ve dünya barışının
korunması çalışmalarına da teşkilat içinde ve dışında katkıda bulunmaya devam edecek
fırsatı buldu30.
Bununla beraber, bu sözleşmeyle Misak-ı Milli’nin Boğazlara yönelik kararı gerçekleşti.
Türkiye, değişen güçler dengesini kendi lehine çok iyi değerlendirerek, büyük bir siyasi
başarı kazandı. Artık Milletler Cemiyeti’nin yetersiz garantisi yerine Türkiye kendi gücüne
dayanabilmek ve Boğazlar üzerinde de savunmasını yapabilmek imkânına kavuştu. 1833
Hünkar İskelesi Antlaşması’ndan beri süregelen Boğazlar Sorunu çözümlenmiş oldu.
Günümüzde Rusya’nın dağılmasından sonra Rusya, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya,
Gürcistan’ın batılı ülkelerle ilişkilerinin giderek artmasından dolayı Boğazların stratejik
önemi daha da arttı31. Bununla beraber Montrö Sözleşmesi, Avrupa’da, gerektiği zaman
müzakere yolu ile revizyon esasını kabul eden bir barış cephesinin alameti olma bakımından
Boğazlar sınırını aşan barış için ortak işbirliği politikasının ifadesi olarak, ortak barış
politikası anlamında bir “Montrö Siyaseti” de doğurdu32.
1.6. Bölge Birliği İçin Ortadoğu Barışı ve Sadâbat Paktı (8 Temmuz 1937)
İtalya’nın, Milletler Cemiyeti kararlarını ihlâl ederek Habeşistan’a saldırıda
bulunması, Türkiye’yi Doğulu devletlerle ittifak politikası ve bir pakt kurma yoluna sevk
etti. Bu yakınlaşma isteği, 2 Ekim 1935’de Cenevre’de, Türkiye, Irak ve İran arasında
Ortadoğu'da bölgesel işbirliğini geliştirmek maksadıyla üçlü bir antlaşmanın parafe edilmesi
ile sonuçlandı33. İtalyan tehlikesine karşı 1934 Balkan ve 1937 Sadâbat paktları ve Boğazlar
Sözleşmesi ile Avrupa devletleriyle daha yakın işbirliğine yönelen Türkiye, bu süreç
doğrultusunda kendine biçilen rollerle, Doğu Akdeniz ve Karadeniz suları ile Balkanlarda ve
Ortadoğu'da, barışçıl politikalar izleyerek ve iyi ilişkilerini sürdürmeye çalışarak barış ve
denge politikasını devam ettirdi.
Türkiye'nin 8 Temmuz’da, Tahran'da, İran Şahının yazlık sarayı olan Sadâbat
Sarayı'nda, Afganistan, Irak ve İran ile imzaladığı Sadâbat Paktı, bu dört devletin birlik ve
ittifakıyla oluşturuldu. İran’ın başkenti Tahran’da, dört doğu devleti arasında Sadâbat
Saray’ında yapılan antlaşmayla kurulan pakt, üye devletlerden birinin saldırıya uğraması
Bodur, a.g.e., s.321.
Uçarol, a.g.e., s.577.
31 Uçarol, a.g.e., s. 585.
32 Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ün Dış Politikası, Kaynak yayınları, İstanbul, 2003, s.165.
33 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi 1918-1938, Ankara, 1988, TTK Yayınları, s.605.
29
30
158 SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
durumunda diğerlerinin de saldırıya uğramış sayılması esası üzerinde kuruldu ve ortak
savunmayı esas aldı34. Yayılmacılığa karşı caydırıcı bir unsur oluşturan Sadâbat Paktı’na
Türkiye ile arasındaki Hatay meselesi sebebiyle Suriye üye olmadı.
Uluslararası barışı koruma adına Türkiye’nin öncülüğünde oluşturulan Sadâbat
Paktı’yla da doğu ve batı sınırlarının güvenliği sağlandı ve ittifak ve güvenlik sistemi
kurulmuş oldu. Böylece Türkiye, bölgede barışı ve dengeyi sağlayarak35, dünya barışına
katkıda bulundu ve uluslararası alanda etkinlik ve saygınlık kazandı.
Yukarıda açıklanan uluslararası ittifakların bir ifadesi olarak Mustafa Kemal Atatürk:
“Dünya milletlerinin saadetine çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve saadetini temine
çalışmak demektir. En uzakta zannettiğimiz bir hadisenin bize bir gün temas etmeyeceğini
bilemeyiz.” sözüyle uluslararası barışı korumanın değerini ortaya koydu.36
Bu dörtlü işbirliği ve dostluk antlaşması, kayda değer barış örneklerinden biri olarak
tarihe geçti. Türkiye, bu antlaşmayla, Ortadoğu'da muhtemel Kürt isyanlarına karşı alınacak
ortak tedbirler yanında Irak'ın İngiltere'nin manda idaresi altında ve sömürgesi durumunda
olması sebebiyle dolaylı olarak İngiltere ile de bir işbirliği gerçekleştirdi.37
1.7. Bölge Güvenliği İçin Irak ve Musul Politikası
Lozan Konferansı tartışmaları sürecinde, İngiliz temsilcisi Lord Curzon, Musul
sorununu, Milletler Cemiyeti’nin hakemliğine havalesini önermeyi düşünerek, konferans
gündeminden çıkartmayı planlıyordu. Sorunun İngiltere’nin ağırlığı olan Milletler
Cemiyeti’ne havalesi demek, sorunun İngilizler lehine çözülmesi demekti. Türkiye ise, üyesi
olmadığı ve İngiltere’nin nüfuzunda olan Milletler Cemiyeti’nin Musul sorununa
karıştırılmasını istemiyordu. Ancak diğer taraftan Ankara Hükümeti, Musul meselesi
yüzünden barış yolunu tıkamayı da politikasına aykırı görüyordu. İsmet Paşa, 9 Şubat’ta
müttefiklere sunduğu mektupta Türk tarafının görüşünü şu sözlerle açıkladı “Salt barışın
yapılmasına engel olmamasını sağlamak amacıyla ve Türkiye ile İngiltere arasında bir yıl
içinde bir ortak anlaşmayla çözümlenmek üzere, bu meselenin konferans programından
çıkartılmasının yerinde olacağını düşünmekteyiz”38.
Türkiye’nin Musul Politikası TBMM’nde şiddetli tartışmalara yol açtı. Hükümetin bu
konuda izlediği dış politikayı eleştiren ve kuvvet kullanarak Musul’u alma fikrini savunan
milletvekillerine cevap için söz alan Mustafa Kemal bu konudaki politikasını şöyle izah etti:
“...Bugün Musul meselesini halletmek istediğimiz vakit bu meselede karşınızda yalnız
İngiliz değil; Fransız, İtalyan, Japon ve bütün dünyanın düşmanları vardır. Yalnız karşı
karşıya kaldığımız zaman İngilizlerle karşı karşıya kalacağız… Musul meselesini bugünden
halledeceğiz, ordumuzu yürüteceğiz, bugün alacağız dersek, bu mümkündür. Musul’u gayet
kolaylıkla alırız. Musul’u aldığımızı müteakip muharebenin hemen son bulacağına kani
Aras, a.g.e., s.165.
Uçarol, a.g.e., s.587.
36 Haluk Bayülken, “Atatürk İlkelerinin Türk Dış Politikasına Etkisi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S.36, C.
12, Kasım 1996: http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik& IcerikNo=714, 05,06, 2011.
37 İsmail Soysal, "1937 Sadâbât Paktı", X. Türk Tarih Kongresi, Kongreye Sunulan Bildiriler, C.IV. Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara, 1994, s. 3129-3158; Alain Gresh- Dominique Vidal, Ortadoğu: Mezopotamya’dan Körfez
Savaşı’na,Terc.: Hamdi Türe, İstanbul, Alan Yay. 1991, s. 77.
38 Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz ilişkileri (1919-1926), Ankara, 1978, s.287.
34
35
SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
159
olamayız. Yani bunu ayrıca konu etmek isterseniz mahzurlar kendi kendine ortaya çıkar”39.
Bu değerlendirmelerden sonra Türkiye, Musul sorununun konferans programından
çıkartılmasını ve iki ülke arasında bir yıl içinde ortak bir anlaşma ile çözümlenmesini istedi.
Bunun üzerine Lozan Konferansı’nın ikinci bölümünde Musul meselesi gündeme gelmedi.
Türk tarafının bir yıllık önerdiği süre dokuz aya indirilerek üzerinde mutabakata varıldı40.
Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan Musul Vilayetinin kaderinde, stratejik önemi
yanında bölgede bulunan bol miktardaki petrol rezervleri etkili oldu. XX. yüzyılın
başlarında Avrupa ve Amerikan emperyalizminin ilgi odağı haline gelen Mezopotamya
bölgesi için sermaye çevreleri ve bunların yönlendirdiği devletlerarasında kıyasıya süren bir
mücadele başladı. Böylece uluslararası bir mesele haline gelen Musul’a sahip olma
mücadelesinde, İngiltere bölgede elde ettiği askeri avantajları kullanarak diğer devletlere
karşı üstünlük kurmaya çalıştı. Ayrıca İngiltere, meseleyi kendi lehine çözümlemeye
çalışırken, bölgenin petrolü ile ilgilenen büyük sermaye çevrelerine petrolden pay vermek
suretiyle karşısına çıkan birçok engeli de aşmayı bildi41.
Musul’da başlayan bağımsızlık mücadelesi, içinde bulunulan tüm olumsuz şartlara
rağmen Ankara Hükümeti tarafından desteklendi. Türkiye, Musul’u kurtarmak maksadıyla
bir askeri harekâtın hazırlıklarına da girişti. Ancak, Lozan’da görüşmelerin kesilme
tehlikesinin belirmesi ve savaşın yeniden başlama ihtimalinin ortaya çıkması üzerine
planlanan askeri harekât yapılamadı.
Musul Meselesi gündeme geldiğinde Türkiye sorunun İngiltere ile Türkiye arasında
ikili görüşmelerle çözümlenmesi yönünde bir politika izleyerek, karşısındaki rakip sayısını
azaltmayı düşündü. Bundan sonra iki devlet arasında 5 Haziran 1926 tarihine kadar devam
edecek olan bir diplomasi savaşı başladı. Lozan’da çözülemeyen Musul sorununun ikili
görüşmelerde de bir karara bağlanamaması üzerine konu, Milletler Cemiyeti’ne götürüldü.
Cemiyetin oluşturduğu inceleme komisyonunun raporu Musul’u hukuken İngilizlere verdi.
Bu rapor çerçevesinde Milletler Cemiyeti de Musul’u İngiltere’nin 25 yıl süreli mandaterliği
kabulü şartıyla Irak’a bıraktı. Bu karara rağmen bölge üzerindeki iddiasını sürdüren
Türkiye, Şeyh Sait İsyanı ile Musul üzerindeki hak iddiasını dayandırdığı tezin zayıfladığını
anlayınca İngilizlerle anlaşma politikasını tercih etti ve Musul’u kaybetti42.
Musul Vilayetinin Türkiye’den ayrılıp Irak’a devrinin ardından Ankara Hükümeti’nin
bu konudaki dış politikası, Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılı olacak şekilde sürdü.
Bölgedeki Türkmenlere olan ilgisi ise zamanla azaldı. Ancak Türkmenlere karşı uygulanan
baskıcı politikalar ve ortaya çıkan üzücü olaylar neticesinde, tepkisini göstermekten de
çekinmedi. Fakat yapılan girişimlerin hemen hemen tamamı sadece diplomatik yazışmalarla
sınırlı kaldı. Türkiye, Türkmenlerin, Irak’ın yerli vatandaşı sayılmasını sağlayabilecek farklı
çözüm yolları üretemedi ve Irak Hükümeti’ne yaptırımlar uygulayamadı43.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Mustafa Kemal Atatürk’ün bu yıllarda izlediği dış
politika, gerilim ve savaş politikası değil, güvenlik, barış ve ittifak politikasıydı. Nitekim
TBMM Gizli Celse Zabıtları, C. III, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara, 1985, s.1318.
Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeler, Terc.. Seha L.Meray, Takım:II, C.II, Yapı Kredi Kültür Sanat
Yayıncılık, Ankara, İstanbul, 2001, s.4.
41 İsrafil Kurtcephe-Aydın Beden, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Musul-Kerkük Politikası”, Türk Dış Politikası
Cumhuriyet Dönemi, Editör: Mustafa Bıyıklı, C.II, Gökkubbe Yayınları, İstanbul, 2008, s.506.
42 Kurtcephe-Beden, a.g.m., s. 506.
43 Kurtcephe-Beden, a.g.m., s.507.
39
40
160 SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
Türkiye'nin 8 Temmuz 1937’de, Tahran'da, İran Şahının yazlık sarayı Sadâbat Sarayı'nda,
Afganistan, Irak ve İran ile imza etmiş olduğu dörtlü antlaşma(Sadâbat Paktı), kayda değer
barış örneklerinden biri olarak tarihe geçti44. Türkiye, bu antlaşmayla, Ortadoğu'da işbirliği,
dostluk ve Kürt isyanlarına karşı alınacak ortak tedbirler45 yanında Irak'ın İngiltere'nin
manda idaresi altında ve sömürgesi durumunda olması sebebiyle, İngiltere ile sürekli
muhatap olma zorunda kaldı.
1.8. Bölge Güvenliği İçin Filistin Politikası(1930-1938)
Lozan antlaşması ve Filistin’in zaten İngiliz işgali ve mandası altında bulunması,
Türkiye Cumhuriyeti devlet adamları ve siyasilerinin, politikalarını da hassasileştirdi ve
sınırlandırdı.
1930-38 dönemi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Atatürk’ün dış politikasını
belirlerken, barışçı politikaya daha yakın ve mevcut durumun muhafazasına çalışan batılı
devletlere yaklaşmayı uygun buldu.
Alman Nazizm’i, Yunan, Romen, Rus ve diğer Hıristiyan unsurların düşmanlığı
karşısında, yok edilme tehdidi altında bulunan Yahudilerin düştüğü aşağı ve acıklı durum
karşısında zayıfa, mazluma daima el atan, koruyan bir millet olan Türkler ve Türkiye, bu
dönemde, tüm asırlar boyunca hiç bir zaman 1933 yılından II. Dünya Savaşı sonuna kadar
süren dönemdeki gibi zorlu bir durumla karşılaşmamış olan ve politik Siyonizm'in Filistin
topraklarında bir devlet kurma uğruna Türklere ve Türkiye'ye karşı tutum, faaliyet ve
maceralarına rağmen, Yahudilere, Musevilere kucak açarak, onlara karşı yine eşi
görülmemiş bir asalet ve insaniyet örneği sergiledi. Türk diplomatları, Nazi işgali altındaki
Avrupa’dan binlerce Yahudi'yi kurtardı ve Türkiye’nin Musevi mülteciler için Doğu Avrupa
ve Filistin arasında bir köprü oluşturmasına imkân sağladı. İnsaniyet duygusu eksikliğiyle
suçlanmaktan çekinen Türkiye, Musevi kurtarma ve göç örgütlerinin faaliyetlerini
yasaklıyormuş gibi yaptı. Ama el altından aktif biçimde bunlara yardım etti ve Nazi
tehdidine karşı da siyasî tedbirler aldı. Bu baskı ve tehlikelere karşı Türkiye bu siyasî
tedbirleri kullanarak hem Musevi mültecilere yardımını sürdürdü, binlerce Musevi'yi Türk
vatandaşı diye kurtardı ve hem de Musevilere yardım etmek isteyen tüm kuruluşlar için
önemli bir üs görevi üstlendi. Üstelik Türkiye, Musevilerin Avrupa’dan Filistin’e kaçmaları
için tek geçit yolu olarak kaldı. Türkiye, Boğazları mülteci geçişine kapatmayı da reddetti.
Daha önce Musevi Ajansı’nın kullandığı Marsilya-Akdeniz hattı, Fransa’nın işgali (ve daha
sonra 1940’ta İtalya’nın savaşa girmesi) ile kapanmıştı. Türkiye’nin artan önemi sebebiyle
Musevi Ajansı, genel merkezini Cenevre’den İstanbul’a kaydırmıştı. Kuruluşun Başkanı
Haim Barlas hatıralarında bu konuda şunları yazmıştır: "Filistin’e Musevi göçünün başarılı
olmasındaki en önemli etken, Alman etkisi ve işgal tehlikesine rağmen Türkiye’nin,
kuruluşumuzun isteklerine uygun biçimde Musevi göçmenlerin geçişine izin vermesidir.
Türk Hükümeti tarafından 12 Şubat 1941 tarihinde çıkarılan 'Transit Kararnamesi' bu göç
hareketinin ana temelini oluşturdu." 46.
44
45
46
Soysal, a.g..m., s. 3129-3158.
Gresh- Vidal, a.g.e., s. 77.
Bıyıklı, a.g.e., s. 324; Stanford J.Shaw, “Musevi Soykırımına Karşı Türkiye", (çevirimiçi) http: //www.
ideapolitika. com/arsiv/4/4_dosya_shaw1. htm, 19 Mayıs 2002; Musevi olayı ve Yahudilere yardım eden
diplomatlar için bkz.: Vecdet Erkun, Budapeşte’den Ankara’ya: Anılar, Ankara, Türk-Macar Dostluk Derneği
Yay., 1999, s. 90-93.
SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
161
Bunun yanında, Türkiye daima Filistin halkı yanında yer almış ve Filistinlilerin milli ve
uluslar arası haklarını her zemin ve fırsatta savunmaya devam etmiştir.
Bütün bu misallerde, Atatürk’ün dış politikasında da 1930-1938 yıllarında Atatürk,
Lozan Antlaşmasını referans alarak, millî sınırları aşmayan bir güvenlik ve barış politikası
izlediği görülmekteydi. Üstelik Filistin’i işgali altında tutan ve orada bir Yahudi devletini
tesis etmenin zeminini oluşturmaya çalışan İngiltere ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştığı,
Yahudilere kucak açtığı ve onların Türkiye üzerinden Filistin’e geçmelerine de izin verdiği
bilinmekteydi.
İngiltere kralı VIII. Edward'ın ziyareti ve Boğazlarda yeni rejimin Montrö antlaşması
hükümlerine göre uygulanmasının başlaması ve Filistin’i işgali altında tutan İngilizlerin
kralıyla Kemal Atatürk arasında oluşan dostluk, iki devlet idarecileri görüşlerine uygun
olarak iki hükümet arasında fiilen gelişmekte olan yakın ilişkilerin ve etkilerin yolunu açtı:
Türk Hükümeti, İngiltere’ye haber verdikten ve Sovyetler ile de sıkı danışmalarda
bulunduktan sonra 11 Nisan günü sözleşmeyi imzalayan devletlere birer muhtıra vererek
yeni boğazlar rejimini ortaya koymak üzere konferansın toplanmasını istedi. İngiltere,
Balkan Paktı Daimi Konseyi bu isteği haklı bularak desteklediler. Sözleşmeyi imzalayan
devletlerin de uygun bulmaları üzerine 22 Haziran'da İsviçre'nin Montrö kentinde konferans
düzenlenmiştir. 20 Temmuz'da Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya,
Romanya Bulgaristan ve Yugoslavya arasında Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı..
Uluslararası ilişkilerde Türkiye'nin itibarı arttı. Batı ile ilişkilerde de yeni bir dönem başladı.
Boğazlar sözleşmesinden sonra Türk-İngiliz dostluğunda önemli bir yakınlaşma ve gelişme
sağlandı47.
Yeni Türkiye, Ortadoğu'da kendisinden ayrılan ülkelerin Fransız ve İngiliz mandası
altına girmesiyle, askıya alınmış meseleleri48 bağımsızlıklarını kazandıktan sonra ikili
ilişkiler kurarak tekrar ele almaya başladı. İleriki yıllarda İngiltere, bağımsızlıklarını
kazandıktan sonra da Ortadoğu Arap devletleri üzerindeki etkinliğini sürdürmek için
Türkiye'ye bir rol vermek isteyecektir. Ancak Araplar Türkiye'ye, Siyonizm varlığının
bölgeye yerleştirilmesinde Batının işlediği cürme ve suça günahkâr bir ortak olarak
bakacaklar ve Türkiye'nin 1951 yılında ortaya attığı Ortadoğu Komutanlığı projesiyle, Arap
ülkelerini Batı savunmasına bağlamak istemesini, projenin Araplar tarafından, Arap
ülkelerindeki mevcut askerî üsleri aracılığıyla II. Dünya Savaşı'nda Arap ülkelerine teklif
edilen İngiltere liderliğindeki Batı emperyalizmi projesi olarak hatırlayacaklardı. Türkiye'nin
"İslâm ve Müslüman düşmanı" İsrail'i tanıması, Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinin artması ve
Arap ülkelerini Batı savunma sistemine bağlamak istemesi, Türk-Arap münasebetlerinde
olumlu adımlara rağmen daima aşılması zor iki engel olacaktır49.
Netice olarak Yeni Türkiye'nin bu dönemdeki uluslararası politikaları ve politik
tutumları, bir diplomasi pazarlığına değil, Lozan prensiplerine ve yüzyıllardır mücadele
ettikleri düşmanlarına karşı duydukları güvensizliğe dayandı50.
Bıyıklı, a.g.e., s. 308-309.
Yazıcı, a.g.e., C. II, s. 218.
49 İbrahim Dakuki, "Türk Okul Kitaplarında ve Medyasında Arap İmajını Değiştirmek İçin Eğitim ve Tanıtım
Bazında Yeni Bir Hareket Planı", Türk Arap İlişkilerinin Geleceği, Milletlerarası Platformda Çözüm Önerileri 15-18
Kasım 1993 Beyrut-Lübnan, İstanbul, Timaş Yay., 1994, s. 511-513.
50 Georges Duhamel, Yeni Türkiye Bir Garp Devleti, Terc.: Can Yücel, Ankara, TTK., 1956, s. 66.
47
48
162 SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
1.9. Bölgesel Güvenlik Politikası
Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik politikalarının temel unsurları Milli Mücadele
döneminde belirginleşmeye başlamıştı. 16 Mart 1921 tarihinde Sovyetler Birliği ile yapılan
Türk-Sovyet dostluk anlaşması ile doğu sınırları güvenlik altına alınırken, Batılı ülkelere
karşı da stratejiler geliştirildi ve pazarlık payı artırıldı. Bu anlaşmanın 8. maddesindeki
hüküm daha sonra Türkiye’nin komşuları ile yürüttüğü ilişkilerde dış politikasının temel
prensiplerinden birini oluşturdu. Bu maddeye göre “Akid taraflar kendi ülkeleri üzerinde,
diğer devletlerin hükümetini devirmek amacını güden teşekküllerin kurulmasına ve
çalışmasına müsaade etmeyecekti.” Dış politik literatürde “komşuların karşılıklı olarak iç
işlerine karışmama prensibi” olarak bilinen bu temel prensibi Türkiye’de tüm iktidarlar dış
politikanın temel araçlarından bir olarak görmüşlerdi. Sovyetler Birliği ile 1921 yılında
başlayan ilişkiler, 1925 yılında imzalanan “Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması” ile yeni bir
aşamaya geldi. Bu bağlamda Türkiye uluslararası işbirliği ve ilişkilerinde, 1925
Antlaşmasının 2. Maddesi çerçevesinde Sovyetler Birliği’nin tutumunu önceden öğrenmeden
kesin adım atmamaya özen gösterdi. Yine bu dönemde Türkiye’nin uluslararası barış ve
güvenlik konularındaki faaliyetlerde Sovyetler Birliği’nin katkısı göz ardı edilmedi51.
Türkiye, 1936 yılına kadar kendi güvenliliğinin sağlanması ve uluslararası düzenin
korunması ile ilgili yapılan görüşmelerde, Sovyetler Birliği’nin bu yöndeki politikalarını
(Milletler Cemiyetine girmede olduğu gibi) göz önünde bulundurdu52.
Mustafa Kemal Paşa, 1923 Lozan Antlaşması ile ulaşılan sonuçlara (Musul ve Hatay
hariç) ve Türkiye’nin uluslararası alanda hukuken varlığının kabulünü ve sınırlarını tatmin
edici ve gerçekçi sonuçlar olarak gördü. Bu nedenle, Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubu
Almanya ve İtalya gibi revizyonist bir diş politika izlemedi. Belirlenen sınırları (Musul ve
Hatay dışında) kabul etmiş ve komşularına karşı toprak talebinde bulunmadı. Türkiye 1928
yılında uluslararası silahsızlanma Komisyonu’na katılarak uluslararası barışın ve güvenliğin
sağlanabilmesi için devletlerin silahlanma yarışmasından vazgeçmeleri yönünde bir dış
politika izledi. Sovyetler Birliği’nin dışişleri bakanı Litvinov, Türkiye’nin, dünya siyasetinde
oynamakta olduğu önemli role ve jeopolitik konumuna vurgu yaparak, 1928 Uluslararası
Silahsızlanma Komisyonu’na davet edilmesini talep etti.53
Türkiye’nin dış ve güvenlik politikasının temelini Mustafa Kemal’in vurguladığı
“Yurtta sulh, cihanda sulh” kavramı ve yaklaşımı, oluşturdu. Mustafa Kemal, 1931 yılında
yaptığı bir konuşmada Türkiye’nin uygulayacağı barışçı dış ve güvenlik politikasını şu
şekilde ifade etti: “Türkiye’nin emniyetini gaye tutan, hiçbir milletin aleyhine olmayan, bir
sulh istikameti, bizim daima düsturumuz olacaktır”54. Osmanlı Devleti’nin nerdeyse hiç
sonu gelmeyen savaş, darbe ve karşı darbelerden oluşan acı tecrübelerinden ders çıkararak
dış politikada Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek bir maceraya atılmamaktı55.
Türkiye, 1923’den sonra Birinci Dünya Savaşı ile birlikte elde edilen uluslararası
mevcut durumun devamı yönündeki politikaları destekledi. Bunu yaparken Mustafa Kemal
Uçarol, a.g.e., s. 564.
Muhittin Demiray, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güvenlik Politikaları ve Güvenlik Stratejilerinin
Gelişimi”, Türk Dış Politikası Cumhuriyet Dönemi, Editör: Mustafa Bıyıklı, C. I, Gökkubbe Yayınları, İstanbul,
2008, s. 120.
53 Armaoğlu, a.g.e., s. 335.
54 Mehmet Gönlübol v.d., Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1993, 9. bsk., Ankara, Siyasî Kitabevi, 1996, s. 94.
55 Demiray, a.g.m., s. 121.
51
52
SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
163
bu dönemde Statüko taraftarları ile aralarındaki sorunları gidererek ilişkileri düzeltmeye;
revizyonistlere karşı mesafeli durmaya ve özellikle de Mussolini’nin tehditlerine karşı
koymaya56 çalıştı. Türkiye, Wilson İlkeleri çerçevesinde Uluslararası barışın ve güvenliğin
sağlanması için bir platform olması düşünülen Milletler Cemiyeti’ne Musul konusunda
verdiği aleyhte karara rağmen 1932’de üye oldu. Aynı şekilde Avrupa’da giderek belirgin
hale gelen Statükocu İngiltere ve Fransa taraftarları ile revizyonist Almanya ve İtalya ülkeleri
arasındaki gerilimin giderek arttığı bir dönemde, Balkanlar’da güvenliğin sağlanması ve
muhtemel bir savaş durumunda Balkan ülkelerinin dış saldırılara karşı kendilerini
koruyabilmeleri hedefine yönelik olarak, Türkiye ve Balkan ülkeleri arasında 1934 yılında
Balkan Paktı imzalandı. Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye’nin, Balkan Paktı ile Balkanlar’daki
komşuları ile Sadâbat Paktı57 ile de doğu ve güneydoğudaki komşuları ile olan sınırlarını
güven altına alınmasının ötesinde bir strateji belirlemeye de çalıştı. Türkiye, İtalya’nın
Akdeniz ve Ortadoğu’daki niyet ve tehditlerine karşı oluşturulan Balkan Paktı’na ve yine
İtalyan ve Rus tehditlerine karşı Sadâbat Paktı’na kendi aralarındaki sınırları garanti eden bir
anlaşmadan ziyade, akit taraflarının sınırlarını diğer devletlere karşı koruyabilecek bölgesel
bir savunma teşekkülünün ön aşaması olarak gördü. Türkiye, Balkan devletleri arasında
eşitlik esasına dayanan kurumsal bir işbirliğinin Avrupa politikasında önemli bir yere sahip
olacağını düşündü.58
Bu dönemde, döneminde Türkiye’nin güvenliğinin zaafa uğramasına sebep teşkil eden
sorunlardan biri de Türkiye’nin savunmasında jeostratejik açıdan önemli bir konuma sahip
olan Boğazlar sorunu gelmekteydi. Lozan Antlaşması’nda (24 Temmuz 1923) ek bir
protokolle imzalanan “Boğazlar Sözleşmesi” Türkiye’yi tatmin etmekten uzaktı. Zira her iki
boğazın iki yakasında da, Çanakkale’nin doğu ve batısında 20’şer, İstanbul Boğazı’nda 15
km., askerden arındırılmış bölge bulunacak; Marmara Denizi’ndeki adalara asker
konuşlandırılmayacaktı. Boğazların güvenliği ise Milletler Cemiyeti’nin garantisi altında
bulunmakta ve Boğazlar, MC tarafından oluşturulan bir “Boğazlar Komisyonu” tarafından
yönetilmekteydi.59 Bu haliyle Türkiye’nin Boğazlar üzerinde hâkimiyetinden bahsetmek söz
konusu değildi. Türkiye’nin güvenliği için stratejik öneme sahip olan Çanakkale ve İstanbul
boğazlarını savunma tedbirlerini alması mümkün görünmüyordu. Avrupa’da Almanya’nın
başını çektiği revizyonistler ile İngiltere ve Fransa’nın öncülük ettikleri Statüko taraftarları
arasında giderek tırmanan gerilim, Türkiye’nin Boğazların statüsünü kendi lehine yeniden
düzenlenmesini sağladı. Türkiye, akidleştiği taraflara gönderdiği notada uluslararası mevcut
ortamda “kendi güvenliği, savunması ve egemenlik haklarının korunması” için Lozan’da
belirlenen statünün değiştirilmesi yönündeki talebi 20 Temmuz 1936 yılında Montreux’de
yapılan yeni bir sözleşme ile kabul edildi. Bu sözleşme ile Türkiye Boğazlarda kendi
güvenliğinin sağlanması ve hâkimiyet haklarını sınırlayan Boğazlar statüsünü kendi lehine
değiştirmeyi başardı60
Oran, a.g.e., s. 253.
Soysal, a.g.m., s. 3129-3158; Gresh- Vidal, a.g.e., s. 77.
58 Gönlübol, vd., a.g.e., s. 103.
59 Uçarol, a.g.e.,, s. 580 ve Armaoğlu, a.g.e., s. 343.
60 Demiray, a.g.m., s.122; Uçarol, a.g.e., s. 585; Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Ed.: Abdullah İlgazi, 1. Baskı, Savaş
Yayınevi, Ankara, 2011, s.212-225.
56
57
164 SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
2. Sonuç
Lozan Antlaşması’ndan hemen sonra Türkiye, yeni bir barış yolu politikasıyla Balkan
devletleri, komşuları ve yakın doğu İslam devletleriyle yeniden politik ve diplomatik
ilişkiler başlattı. Ortak barış ve ortak güvenlik işbirliğine dayalı ikili anlaşmalar yaptı. Bu
ikili anlaşmalarda, Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun içinde bulunduğu durum da dikkate
alınarak “iyi komşuluk, barış, dostluk ve kardeşlik” yaklaşımıyla gerçekçi bir dış politika
izlemeye çalıştı. 1930’lu yıllarda dünyadaki ekonomik kriz ve barışın tehlikeye girmesi
Balkanları ve Ortadoğu’yu da etkiledi ve bu durum, devletleri ikili ve çoklu işbirliğine ve
bölgesel ittifaklara yönlendirdi. Dünyada ortaya çıkan yayılmacı(revizyonist) ve
statükocu(anti-revizyonist) gruplaşmalar ve eğilimler, Balkan ve Ortadoğu devletleri
arasında da yayılmaya başladığı için, Balkanlarda ve Ortadoğu’da statükonun devamını
hedefleyen devletler arasında ortak barış ve ortak cephe güvenliğini sağlayacak ittifakların
kurulmasının yolunu açtı. Bu ittifakların oluşmasında büyük oranda Türkiye etkili ve öncü
oldu.
Bölge ülkeleri ve diğer büyük devletlerle iyi ilişkilerini geliştirmeye çalışan Türkiye
Cumhuriyeti, ikinci on yılında “Yurtta barış, dünyada barış” politikasıyla, başta Balkanlarda
olmak üzere doğu Akdeniz havzasında ittifaklar kurarak, Avrupa Birliği benzeri bir çevresel
bölge birliği kurmaya çalıştığı anlaşılmakladır. Ne var ki yeni Türkiye’nin ortak barış ve
ortak güvenlik amaçlı oluşturmaya çalıştığı bu birlik projesini, II. Dünya Savaşı’nın sebepleri
ortadan kaldırdı.
Kaynakça
Aras, Tevfik Rüştü, Atatürk’ün Dış Politikası, Kaynak yayınları, İstanbul, 2003.
Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980), İş Bankası Yayınları, Ankara, 1991.
Aykan, Mahmut Bali, "Türkiye'nin Basra Körfezi Güvenliği Politikası", ODTÜ Gelişme Dergisi, C.XXI,
No:1(1994), s.23-59.
Barlas, Dilek, “Türkiye’nin 1930’lardaki Balkan Politikası”, Çağdaş Türk Diplomasisi 200 Yıllık Süreç,
Ed.: İsmail Soysal, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999, ss. 361-373.
Bayülken, Haluk, “Atatürk İlkelerinin Türk Dış Politikasına Etkisi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,
S.36, C. 12, Kasım 1996: http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik& IcerikNo=714, 05,06,
2011.
Bıyıklı, Mustafa, “Uluslararası Politikalar ve Afriavrasya Stratejiler Çemberinde Türkiye’nin Önemi ve
Hayat Sahası”, Türk Dış Politikası Cumhuriyet Dönemi, Editör: Mustafa Bıyıklı, C. 1, Gökkubbe
Yayınları, İstanbul, 2008, s.11-34.
Bıyıklı, Mustafa, Batı İşgalleri Karşısında Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları-Atatürk Dönemi-, Genişletilmiş
2. Baskı, Gökkubbe Yayınları, İstanbul 2007.
Bilge, Suat, "Jeopolitik", Kara Kuvvetleri Dergisi, C. II, No:5( Haziran 1959), s.1-30
Bodur, Harun, Kronolojik 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi(1900-1999), Çağlar Yayınları, Ankara, 2005.
Çelik, Edip, 100 Soruda Türkiye’nin Dış Politikası, İstanbul, 1969.
Dakuki, İbrahim, "Türk Okul Kitaplarında ve Medyasında Arap İmajını Değiştirmek İçin Eğitim ve
Tanıtım Bazında Yeni Bir Hareket Planı", Türk Arap İlişkilerinin Geleceği, Milletlerarası Platformda
Çözüm Önerileri 15- 18 Kasım 1993 Beyrut-Lübnan, İstanbul, Timaş Yayınları, 1994, s.511-513.
SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
165
Davutoğlu, Ahmet, "Türk Dış Politikasında Stratejik Teori Yetersizliği ve Sonuçları", Yeni Türkiye, C. I,
No:3( Mart-Nisan 1995), s. 497-501.
Demiray, Muhittin, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güvenlik Politikaları ve Güvenlik
Stratejilerinin Gelişimi”, Türk Dış Politikası Cumhuriyet Dönemi, Editör: Mustafa Bıyıklı, C. I,
Gökkubbe Yayınları, İstanbul, 2008.
Duhamel, Georges, Yeni Türkiye Bir Garp Devleti, Terc.: Can Yücel, Ankara, TTK., 1956.
Düstur, 3. Tertip, C. 15.
Erkun, Vecdet, Budapeşte’den Ankara’ya: Anılar, Türk-Macar Dostluk Derneği Yayınları, Ankara, 1999.
Gönlübol, Mehmet- Sar, Cem, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası: 1919-1938, Atatürk Araştırma
Merkezi, Ankara, 1990.
Gönlübol, Mehmet v.d., Olaylarla Türk Dış Politikası 1919-1965, Ankara, 1969.
Gresh, Alain – Vidal, Dominique, Ortadoğu: Mezopotamya’dan Körfez Savaşı’na,Terc.: Hamdi Türe,
İstanbul, Alan Yay. 1991.
İlgazi, Abdullah (Ed.) Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, 1. Baskı, Savaş Yayınevi, Ankara, 2011.
Karaosmanoğlu, Ali, "Basra, Körfez Güvenliği ve Doğu Anadolu'daki Havaalanları Tartışması:
Yanılgılar ve Kuruntular", Dış Politika, C. X, No:2,Mayıs 1983, s. 3-9.
Kocaoğlu, Mehmet "Üç Kıtanın Kesişim Noktasında Bir İstikrar Unsuru: Türkiye", Yeni Forum, C.
XVII, No:321, Şubat 1996, s. 25-36.
Kurtcephe, İsrafil – Beden, Aydın, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Musul-Kerkük Politikası”, Türk
Dış Politikası Cumhuriyet Dönemi, Editör: Mustafa Bıyıklı, C.II, Gökkubbe Yayınları, İstanbul, 2008,
s.419-511.
Kürkçüoğlu, Ömer Türk-İngiliz İlişkiler(1919-1926), A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara,
1978.
Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeler, Terc. Seha L.Meray, Takım: II, C.II, Yapı Kredi Kültür Sanat
Yayıncılık, Ankara, İstanbul, 2001.
Soysal, İsmail, "1937 Sadâbât Paktı", X. Türk Tarih Kongresi, Kongreye Sunulan Bildiriler, C.IV. Türk
Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994, s.3129-3158.
TBMM Gizli Celse Zabıtları, C. III, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985.
Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşı'ndan Bugüne Olgular Belgeler Yorumlar 1919-1980, Ed.: Baskın Oran,
C. I, 7. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001, 2003.
Uçarol, Rifat, Siyasî Tarih (1789-1994), 4. Baskı, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1995.
Yazıcı, Reşat, Türkiye, İslâm Ülkeleri, Antlaşmalar ve Mevzuat, C. I-II, Ankara 1982.
Shaw, Stanford J., “Musevi Soykırımına Karşı Türkiye", (çevirimiçi)
http://www.ideapolitika.com/arsiv/4/4_dosya_shaw1.htm,19 .05.2012.
“Locarno Antlaşması”, (Çevirimiçi), http://tr.wikipedia.org/wiki/Locarno_Antlaşması,22.05.2012.
“Britanya-İmparatorluğu”, (Çevirimiçi), http://tr.wikipedia.org/wiki/Britanya_İmparatorluğu,
22.05.2012.
“Kellog Briand Paktı”, http://tr. wikipedia. org/wiki/Kellogg-Briand_Paktı, 22. 05. 2012.
166 SAYI: 9/Temmuz-Aralık 2012
Download

BIYIKLI, M., (Makale), Türkiye’nin İttifak Politikası ve Katıldığı Uluslararası Güvenlik İttifakları.