Uranüs,Antimadde,Astronomi, Uzay ve Gökyüzü

advertisement
Güneş Sisteminin
Gezegeni: Uranüs
En
Tırt
Uranüs özelliksiz bir gezegen değil. Aslında Güneş Sistemi
içindeki konumunda, kendine özgü birçok özelliği var. Fakat bu
gezegen hiçbir zaman umursanamakta. Belgesellerde dahi
üzerinde saatlerce isminin İngilizce telaffuzunun “Your anus”
ifadesini andırması üzerine saatlerce geyik yapılır,
özelliklerinden kısaca bahsedilir ve geçilir. Kendisine çok
benzeyen Neptün dahi çok fazla şımartılan bir gezegen. Gerek
rengi, gerek Plüton’un atılmasından sonra sistemdeki son
gezegen sayılması, gerek üzerindeki büyük lekesi dolayısıyla
Neptün’den her zaman uzun uzun bahsedilirken Uranüs’e karşı
tık yoktur.
İnsanların kendi verdikleri isme, üstelik alakasız bir şekilde
verdikleri isme kendileri gülmesi yine insanoğlunun “Yeter
ulan” dedirten enteresan bir özelliği. Tıpkı Turkey
kelimesinin hem Türkiye, hem de hindi anlamı taşımasına gülmek
gibi. Halbuki ülkenin ismi önce, kümes hayvanının ismi daha
sonra konmuştur. Aynı şekilde Uranüs’ün ismi de Yunan
Mitolojisi’ndeki gökyüzü tanrısı olan Uranos’tan gelir. Tüm
bunlar, gökbilimci de olsan bir kahvehaneye gidip içini döküp
sonra işine devam etmen gerektiğinin bir kanıtı.
Şimdi bu elemanın çevresinde 3 tane halkası vardır. Ekseni 98
derece gibi aşırı bir eğikliğe sahiptir. Bu yüzden diğer
gezegenlerden çok farklı bir şekilde sistemde yatık olacak bir
şekilde dönmesiyle en dengesiz gezegen olma ünvanına sahip
olabilir. Tabii Venüs’ün de kendi ekseni etrafında diğer
gezegenlerin aksi yönünde dönmesi nedeniyle bu ikisi bu alanda
yarışabilir. İkisinin de bu derdinin nedeni olarak büyükçe bir
cisim çarpması düşünülüyor.
Uranüs çıplak gözle görülmeyen, modern yöntemlerle keşfedilen
ilk gezegendir. İlk 5 gezegen insanlar tarafından tarihin
başından bu yana biliniyordu. Yıldızlardan farklı olarak sabit
gözlemlenmek yerine hareketli olarak gözlemlendiklerinden
dolayı gezegen ismi verildi. İngilizcedeki planet kelimesi de
etimolojik olarak Yunanca “başı boş gezen” anlamına gelen
planetai (πλανήται) ifadesinden gelir. İlk 3 gezegen olan
Merkür, Venüs, Mars Dünya’ya yakın olduğundan, diğer 2 gezegen
olan Jüpiter, Satürn ise hem görece yakın hem de oldukça büyük
olduğundan çıplak gözle çok rahat gözlemlenebilen gezegenler.
Bunların ilk 5 gezegen sayılmasının nedeni tabii ki Dünya’nın
da bir gezegen olduğunun, evrenin merkezi olmadığının sürekli
tanrı yaratmaktan başka derdi olmayan insanoğlu tarafından geç
anlaşılmış olması. Neptün’ün keşfi ise Uranüs aracılığıyla
gerçekleşti. Uranüs’ün yörüngesindeki enteresan etkileri
inceleyen bilim insanları Uranüs’ün ardında başka bir gezegen
daha olması gerektiğine karar verdi. Dolayısıyla başlangıçta
Neptün fiziksel hesaplamalarla keşfedilmiş, bu hesaplamaların
sonucu olarak gözlemlenmiştir. Dolayısıyla “Uranüs’e dil
uzatma nedensiz, baban kim bilemezdin şerefsiz” falan filan
işte.
Şimdi bu gezegenin diğer sıkıcı özelliklerine
girelim. Bir Uranüs yılı, 84 dünya yılına
denk. Bu gezegenin 27 adet uydusu var. Neptün
ile birlikte buz devi sınıfına giriyor. Bunun
nedeni de iç yapısında donmuş metan, amonyak
ve su barındırması. Bu iki elemanın Jüpiter
ve Satürn’ün aksine kütlesinin çoğunu değil,
%20’sini hidrojen oluşturuyor.
Her gezegen kendine özgü bir çok özellik taşımakta. Tüm bu
gezegenlerin önemli bir özelliği kendilerini diğer
gezegenlerden ayrı kılıyor. Güneş sistemde özelliksiz olarak
anılabilecek bir gezegen arandığında insanın karşısına direkt
Uranüs çıkıyor. Merkür’ün bir yanının aşırı sıcakken diğer
yanının aşırı soğuk olması ve küçük hacmi, yüksek yoğunluğu,
Venüs’ün yüksek sera etkisinden dolayı Güneş Sistemi’nin en
sıcak ve yüzeyi en yaşanmaz halde olan gezegeni olması,
Mars’ın kızıl olması ve yaşam için ilk göz atılan yerlerin
başında gelmesi, Jüpiter’in büyüklüğü, Satürn’ün halkaları,
Neptün’ün son gezegen statüsüne geçirilmesi ve rengi derken,
Uranüs en göz önünde olmayan, oraya figüran olarak konmuş bir
gezegen şeklinde görülüyor. Uranüs normal, insanlar onu tırt
hale getirdi.
Antimadde
Bilindiği gibi maddeyi oluşturan protonlar artı, elektronlar
eksi yüklüdür. Bilimsel kuramların çoğu bu değerleri temel
alır. Fakat 1900’lü yılların başlangıcında çeşitli
hesaplamalar sonucunda bunun tam aksi yönde özelliklere sahip
olan maddeler olabileceği ortaya atıldı. Positron isimli
karşıt elektronların, karşıt protonların varlığı mümkündü.
İlerleyen yıllarda bu parçacıkların varlığı tespit edildi ve
bunların bir araya gelerek madde oluşturabileceği kanıtlandı.
Bugün insanoğlu bu konuda emekleme aşamasında olsa da,
antimadde tıpta aktif olarak kullanılıyor.
Şimdi olayın ayrıntılarına inelim. Albert Einstein’ın
görelilik teorileri bilimde yeni bir çağ açtı denebilir, fakat
sonradan fark edildi ki bu teorilerden özel görelilik ışık
hızına yakın parçacıklarda sorun çıkarıyordu. Kuantum teorisi
ise bu soruna çözüm getirebiliyordu. Bu iki teori kendi
içlerinde doğru sonuçlar ortaya çıkarsa da, ortak bir paydada
buluşamıyorlardı ve birleştirilmeleri gerekiyordu. Bu konuda
teorik fizik alanında çok yol alındıysa da halen bu sorun
mevcut. Paul Dirac 1928 yılında bu birleşme için yeni bir
denklem ortaya attı. Fakat denklem hem eksi, hem de artı yüklü
iki ayrı elektron çeşidinin olabileceğini gösteriyordu. Bu
karesi pozitif olan sayının hem negatif, hem pozitif
olabileceği örneğine benzetilebilir.
İlerleyen yıllarda uzaydan gelen kozmik ışınları inceleyen
bilim insanları bu pozitif yüklü elektron benzeri parçacığı
keşfettiler. Dünya’ya uzaydan, özellikle de Güneş’ten sürekli
olarak çok yüksek enerjili ışın ve parçacıklar gelir. Bunlar
Dünya atmosferine çarparak çok çeşitli yeni parçacıklar
oluşmasına neden olur. Keşfedilen bu parçacık artık pozitron
olarak anılmaya başladı. Sonrasında proton gibi diğer
parçacıkların da anti parçacığı olduğuna dair keşifler
yapıldı. Fakat bunlara pozitron gibi özel bir isim yerine
antiproton gibi isimler verildi. CERN’de yapılan çeşitli
deneylerde anti parçacıklar üretilmeye devam etti, anti
parçacıklardan antimadde oluşturulabileceği kanıtlandı.
Madde ile o maddenin karşıtı olan
antimadde yan yana geldiğinde
birbirlerini yok ederek yüksek
enerjiye dönüşürler. Bir kurama
göre evrenin oluşumunda madde ve
antimadde oluştu ve kendiliğinden
simetri
kırınımı
sonucu
birbirlerini yok ettiler. Fakat
madde miktarı antimaddeden bir
miktar daha fazla olduğundan dolayı
varlığına devam ederek bugünkü
evreni oluşturdu. Evrenin bir
yerlerinde antimaddesel yapılar görmek
imkansız olmayabilir.
Fakat bunları gözlemlemek bugünkü gözlem araçları için mümkün
değil.
Anti parçacıklar tıpta halihazırda kullanılıyor.
PET/CT
(pozitron emisyon tomografisi / bilgisayarlı tomografi)
şeklinde adlandırılan tomografi yöntemi pozitronlar
kullanılarak birçok hastalığın teşhis edilmesinde kullanışlı
bir yöntem olarak yer almakta. Kanser teşhisi buna örnek
verilebilir. Kanser hücreleri vücudun diğer bölgelerine
kıyasla çok hızlı bir şekilde çoğalır ve aktiflik gösterir.
Vücuda verilen pozitronlar vücuttaki bu aktif bölgede
yoğunlaşarak orada enerji açığa çıkmasını sağlar. Bilgisayarla
yapılan tarama sonucunda da böyle bir yoğunlaşmanın olup
olmadığı kontrol edilir.
Astronomi, Uzay ve Gökyüzü
Gözlem Uygulamaları
Astronomiye, gökyüzü gözlemlerine ve evrenin derinliklerine
meraklıysanız bu alanlarda ilginizi tatmin edecek çeşitli
bilgisayar ve mobil uygulamaları mevcut. Bunlar ister
bulunduğunuz yerde veya dünyanın herhangi bir noktasında
gökyüzünde o an hangi gökcisimlerinin bulunduğunu öğrenmenizi,
ister çeşitli gökcisimlerini yakından görmenizi ve tanımanızı
sağlayacak uygulamalar. Her biri alternatiften ziyade, bir
diğerinde olmayan özellikler taşıyor.
Stellarium
Amatör olarak astronomiyle ilgileniyorsanız Stellarium’a aşina
veya en azından adını duymuş olabilirsiniz. Stellarium açık
kaynak kodlu bir bilgisayar uygulaması. Windows, Linux ve Mac
OS üzerinde kullanılabiliyor. Dünya üzerinde seçtiğiniz bir
konumda o an gökyüzünde hangi gökcisminin ne konumda olduğunu
görebilmeniz uygulamanın başlıca özelliği. Gökcisimlerine
yaklaşarak daha ayrıntılı bir şekilde görmeniz, üzerlerine
tıklayarak haklarında bilgi almanız mümkün. Takımyıldızı
çizgilerini ve bunlara özel çizimleri de ayrı ayrı görmenize
olanak sağlıyor. Programda zaman kavramı ile de
oynayabiliyorsunuz. Zamanı ileri, geri alabilir veya hızlı bir
şekilde oynatabilirsiniz.
Google Sky Map
Google’ın Sky Map uygulaması başlangıçta Stellarium’a çok
benziyor gibi görülebilir. Fakat bu uygulamanın en büyük
artısı Android işletim sistemli cihazlar için bir mobil
uygulama olması. Dolayısıyla telefonda bulunan sensörleri
kullanarak bir sanal gerçeklik havasıyla bölgedeki gerçek
gökcisimlerini gözlemleyebiliyorsunuz. Telefonu tuttuğunuz
konumda hangi gökcisimleri, hangi takımyıldızlar varsa direkt
olarak bunların hakkında bilgi alabileceksiniz. Akıllı
telefonunuz uygun sensörleri barındırmayacak kadar düşük
modelli veya eskiyse bu uygulamayı yine de kullanmanıza engel
teşkil etmiyor. Uygulamada tek bir seçeneği değiştirerek aynı
gökyüzünü otomatik tespit etmek yerine sürükleyerek gezmeyi
sağlamanız mümkün.
Celestia
Celestia bunların yanında bambaşka bir tarzı olan bir
bilgisayar uygulaması. Tıpkı Stellarium gibi açık kaynak kodlu
bir yazılım. Bu uygulama içerisinde uzayda seçtiğiniz
nesnelere üç boyutlu olarak yolculuk edebiliyorsunuz. Bu
şekilde birçok gökcismini arasında seyahat ederek yakından
gözlemlemeniz mümkün. Uygulamadaki gökyüzünde bulamadığınız
gökcisimleri için menüde hazır seçenekler de bulunuyor.
Google Earth
Bir zamanlar çok popüler olan, fakat çok daha pratik olan
Google Maps alternatifinin daha çok tercih edilmesiyle artık
pek adı duyulmayan Google Earth’ün tek işi Dünya ile değil
elbet. Program içerisinde Mars ve Ay’a geçiş yapabiliyorsunuz.
Tıpkı Dünya üzerinde sokakları, binaları, araçları ve
insanları gözlemleyebildiğiniz gibi bu gökcisimleri üzerinde
de yakından inceleme yapmanız mümkün hale geliyor. Aynı
şekilde gerçek zamanlı olmasa da gökyüzünü de gözlemlemek için
bir seçenek var. Tabii Google’ın buna da bir web alternatifi
var. Online olarak daha hafif bir versiyonunu kullanmak
isterseniz Google Sky‘ı incelemeniz yeterli.
Uzay Simulasyonları
İnternet
üzerinde
birçok
spesifik
online
veya
indirilebilir uzay ve evren simulasyonları bulmanız mümkün.
Çok fazla örnek bulunduğu için teker teker vermiyorum. Örneğin
“where is Rosetta” veya “rosetta real time simulation”
şeklinde bir arama yaparsanız 2004 yılında fırlatılan ve 2016
yılında görevi sona eren Rosetta uzay aracını simule eden
uygulamalar bulabilirsiniz. Aynı şekilde “milkyway simulation”
yazarak Samanyolu Galaksisi’nin simulasyonlarına, “Solar
System simulation” yazarak Güneş Sistemi’nin simulasyonlarına
ulaşmanız mümkün. Arama yapacağınız kelimeleri iyi seçmeniz
gerekiyor.
Warp
Drive:
Ulaşamıyorsan
Dalgalandır
Işık
Hızına
Evreni
Değil Gözlemlenebilir Evren, değil Galaksiler, yalnızca
yıldızlararası boşluklar dahi insan beyninin kavramakta
zorlanacağı devasa mesafelere sahip. Güneş Sistemi dışında
ulaşılabilecek en yakın yıldız sistemi olan Alfa
Centauri yaklaşık 4 ışıkyılı uzaklıkta. Bu demek oluyor ki
ışık hızıyla yapılan bir seyahat ile ancak 4 yılda o yıldıza
ulaşılabilecek.
Gelgelelim insanoğlunun ışık hızına ulaşması bugünün bilimine
göre mümkün değil. Işık hızına ulaşabilmek için enerjiye
dönüşmek gerekir. Bir maddeyi gitgide ışık hızına
yaklaştırdıkça o maddenin kütlesi Albert Einstein’ın
denklemlerine göre hızla artar. Işık hızına ulaşıldığında ise
maddeye sonsuz bir enerji sağlamak, sonsuz bir kuvvet
uygulamak gerekir. İnsanlığın bugün o yıldız sistemi konusunda
gerçekleştirebileceği tek eylem elektromanyetik dalgalarla
mesaj yollamak olabilir. Bu radyo dalgaları olabilir,
görülebilir ışık olabilir,
fakat madde olamaz. Fermi
Paradoksu‘na göre de bu yüzden evrendeki diğer medeniyetleri
keşfetmek mümkün olmayacak.
Tüm bu nedenlerden dolayı insnaoğlu yıldızlararası seyahat
konusunda farklı kurgular üzerinde duruyor. Bunlardan en
bilinenlerinden biri de Warp Drive teknolojisi. Hiç ışık hızı
olaylarına girmeden, evrenin dokusu üzerinde oynama yaparak
evrenin uzak köşelerine gitme fikrini barındıran kurgusal bir
cihaz. Şimdilik bilimkurgu senaryosu gibi görünse de, evrenin
üzerinde oynanabilir dokusu düşünüldüğünde imkansız bir fikir
değil. İnsanoğlu evrende nadiren gerçekleşen olayları
gerçekleştirebiliyor, ve daha fazlasını da gerçekleştirebilir.
Çünkü evrende her şey kaotik olarak gelişir; fakat bilim
insanları hesaplayarak, bir düzen ve sıra içerisinde sonuca
ulaşmaya çalışır.
Bu teknolojiye ulaşılırsa ışık hızından daha yüksek hızda
seyahat etmek mümkün hale gelecek. Çünkü ışık hızı evrenin
kendi içindeki olgulara koyduğu bir limittir. Evrenin kendisi
ışık hızından daha hızlı genişler. Bu yüzden gökyüzü gece
karanlıktır ve bu yüzden Gözlemlenebilir Evren diye bir kavram
var. Gözlemlenebilir Evren’in dışındaki gökcisimlerinin ışığı
evrenin ışık hızından yüksek hızlarda, daha da hızlanarak
genişlemesi nedeniyle Dünya’ya bugüne kadar ulaşamadı.
Warp motorunun çalışma prensibi, uzay gemisinin önünde bir
çekim alanı yaratacak şekilde bir büküm, arkasında ise uzay
gemisini itecek başka bir alan şeklinde ters yönde bir büküm
yaratmaya dayanıyor. Uzay gemisinin önünde uzayzaman
sıkıştırılır, arkasında ise gerilir. Dolayısıyla gemi kendi
itiş gücünü kullanmak yerine bu oluşturulan alan içerisinde
yüzerek mesafe kat edecektir. Warp teknolojisinin önündeki en
büyük engellerin başında ise gerekli enerjiyi sağlamak
geliyor. Bu kurgusal teknoloji enerji tüketimi konusunda aşırı
masraflı. Tahmin edilebileceği üzere bu etkileri yaratabilecek
bir cihaz için muazzam güçte bir enerji gerekiyor.
Bir
Yıldız
Sisteminde
Canlılığın
Oluşması
İçin
Gereken Etmenler
Bilinen yaşamın yalnızca Dünya’da oluşarak, başka gezegen ve
yıldız sistemlerinde oluşmamış olmasının birçok nedeni var. Bu
yalnızca Dünya’yı sarıp koruyan bir ozon tabakası olmasından
çok daha karmaşık bir mevzu. Dünya’daki yaşamın korunmasında
Jüpiter dahi büyük role sahip.
Her şeyden önce dünya bir kayaç gezegen. Bunun anlamı sert bir
zemin
barındırıyor
ve
en
üst
katmanında
yoğun
olarak bulunan maddeler bugün bilinen organik maddelerin
oluşabilmesi için yapı taşı konumunda. Dünya’daki hayat temel
olarak Karbon atomunun üzerine kurulmuştur. Güneş sisteminde
bulunan gaz devleri bir canlının yaşamasının mümkün olmadığı
bölgelerdir. Bu gezegenler büyük ölçüde gazdan oluştuğundan
dolayı kendisine yaklaşan herhangi bir cismi doğruca merkezine
çeker ve orada yüksek basınçtan dolayı ezerek kendi
çekirdeğine ekler. Gaz devleri doğrudan canlıların veya
herhangi başka bir maddenin barınmasına elverişli olmasa da,
yüksek kütlelerinden dolayı çevrelerinde tuttukları, kayaç
gezegen büyüklüğündeki katı haldeki uydularının yaşam
barındırma olasılığı vardır. Fakat örneğin Jüpiter bu tarz
uydulara sahip olsa da, aynı şekilde çevresinde yüksek
radyasyon barındıran kuşaklara da sahiptir. Bunun nedeni
Jüpiter’in sahip olduğu devasa manyetosferidir. Jüpiter’in
manyetosferi Güneş Sistemindeki en büyük boyuta sahip
oluşumlardan biridir ve çıplak gözle görülmesi mümkün olsa
gökyüzünde Ay büyüklüğünde bir alan kaplardı.
Dünya büyük oranda stabil bir atmosfere sahip. Bu atmosfer ne
tüm maddeleri ezecek kadar yoğun ve geniş; ne de gezegeni her
an terk edecek veya kullanılamayacak kadar seyrek. Atmosfer
canlıların oluşumundan bu yana besin sindirimi veya üretimi
için kullandıkları çeşitli gazları içeriyor. Besinini
fotosentez
yoluyla
sağlayan
canlılar
atmosferdeki
karbondioksiti besinin hammaddesi olarak kullanırken, besinini
diğer canlılardan karşılayan canlılar ise bu besini sindirmek
için aynı atmosferdeki oksijen gazını kullanır. Bunun dışında
atmosfer gezegenin hasar almasını, aldığı hasarları da kendi
kendine onarabilmesini sağlıyor. Ay’ın yüzeyince bolca krater
bulunurken Dünya’nın bu açıdan çok daha rahat olmasının nedeni
de budur. Dünya’ya her gün düşen sayısız göktaşı hızından
dolayı atmosferde sürtünmeden erirken, yeryüzüne ulaşıp krater
açan göktaşlarınınsa kraterleri atmosfer aracılığıyla zamanla
yok olur. Dünyanın bir bölgesinde herhangi bir şekil bozukluğu
olduğunda gaz ve su kütleleri başta olmak üzere doğal
kuvvetler bu bölgeyi onararak büyük oranda eski haline
çevirir. Venüs de bir
atmosfere sahip olmasına
rağmen onun atmosferi aşırı
yoğun ve yüksek sıcaklık
barındıran bir atmosferdir.
Venüs yüzeyinde bu yüzden
basınç ve sıcaklık değil
canlıların,
mekanik
cihazların dahi kolayca
harap olmasına neden olacak kadar yüksektir. Bunun nedeni sera
etkisidir. Venüs’ün bir zamanlar Dünya gibi bir gezegen
olmasının, dolayısıyla Dünya’nın geleceğinin de Venüs gibi
olmasının ihtimali yüksek.
Dünya işlevsel bir manyetosfere sahi ve pusulaların Dünya
üzerindeyken çalışabilmesini sağlayan kuvvet de bu. Dünyanın
merkezinde eriyik halde bulunan demir – nikel alaşımı hareket
halindedir ve dünyayı büyük bir mıknatısa çevirir. Dünya bu
sayede güneşten gelen solar rüzgarları kendinden uzaklaştırır.
Manyetosfer bu açıdan bir kalkan görevi görür. Bu olay
gerçekleşirken güneş rüzgarlarından kaynaklı yüklü parçacıklar
Dünya’nın kutuplarına itilerek aurora (kutup ışıkları) denen
doğa olayı gerçekleşir. Mars da bir zamanlar etkin bir
manyetosfere sahip olmuşsa da artık düzensiz ufak manyetik
bölgeleri olan bir gezegen konumundadır. Sonuç olarak Mars bu
yönde korunabilme yeteneğini kaybetmiştir.
Dünya atmosferinin bir katmanını oluşturan iyonosfer ise
iyonize olmuş gazdan oluşmuştur. Bu katman aurora olayının
yoğun olarak gerçekleştiği katmandır. İyonosfer 30 mHz altı
frekansa sahip dalgaları yansıtır ve Dünya’daki karasal
yayınların daha verimli iletilmesini sağlar. Dünya’yı
elektromanyetik dalgalardan koruyan bir başka etmendir.
Ozonosferin önemi ise elbette göz ardı edilemez. Güneşin
yaydığı enerjinin bir kısmını oluşturan morötesi (UV)
ışınların büyük kısmı bu katman tarafından emilir ve Dünya’ya
ulaşması engellenir. Bu ışınlar canlı hücrelerin, kalıtsal
maddelerin yapısını bozarak kanser olarak bilinen bilinçsiz
zombi yapılara dönüşmesine neden olur. Ultraviyole ışınlar
elektromanyetik spektrumda görünür ışıktan sonra gelen, ondan
daha yüksek frekansa sahip ışınlardır. Ultraviyole ışınlarla
başlayan, yüksek frekanslı tüm ışınlar canlı hücrelerde
tahribata neden olan iyonlaştırıcı etkiye sahiptir.
Dünya’daki yaşamın korunmasını sağlayan en önemli olgulardan
biri de Dünya’nın konumu sayılabilir. Dünya yıldızı Güneş’in
yaşam kuşağı denen bölgesinde bulunur. Yıldızların çevresinde
dolaşan gökcisimlerinin canlıların yaşamasına engel
oluşturacak şekilde aşırı soğuk veya aşırı sıcak olmayan,
optimum yörünge bölgelerine yaşam kuşağı denir. Yeni gezegen
araştırmalarında ilk kontrol edilen verilerin başında gelir.
Bir gezegen yıldızının yaşam kuşağında yer alıyorsa o
gezegenin yaşam barındırma ihtimali bulunur.
Elbette su gibi, organik maddelere doğrudan bir zararı olmayan
ve organik tepkimelerin çok hızlı gerçekleşmesini sağlayan
temel bir sıvı da yaşam içeren bir gezegende olmazsa olmazdır.
Bu yüzden yeni bulunan gezegenlerde ilk kontrol edilen
durumlardan biri de sıvı su içermesidir.
Tüm bunların dışında, Dünya’nın korunmasını sağlayan en tahmin
edilemez faydayı ise Jüpiter sağlar. Dünya’dan çok uzakta
bulunan bu Güneş Sistemi’nin Hulusi Kentmen’i Güneş Sistemi’ne
dışarıdan sızan, özellikle Oort Bulutu’ndan itilen
asteroidleri kendine çeker ve Dünya’ya ulaşmasını engeller.
Dünya’ya yaklaşamadan çoğu asteroid Jüpiter tarafından
yutulur. Canlılığın oluşacağı farklı yıldız sistemlerinde dış
gezegen katmanında Jüpiter gibi bir gaz devi bulunması bu
açıdan önemlidir. Yine Jüpiter bu kendine çektiği gök
cisimlerini parçalara ayırır ve yörüngesinde yüksek hızda
dönmelerine neden olur. Bu yüzden Jüpiter’in çevresinde bir de
yüksek hızda dönen ufak parçalardan oluşan kemerler vardır.
Jüpiter uydularında yaşam oluşumunu tehdit eden bir diğer
unsur ise budur.
Download