gelişim psikolojisi

advertisement
GELİŞİM PSİKOLOJİSİ
GELİŞİMLE İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR, GELİŞİM İLKELERİ,
GELİŞİM GÖREVLERİ, GELİŞİMİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
Gelişimle İlgili Temel Kavramlar
Büyüme: Bireyin vücudundaki hacimsel değişmedir. Yani insanın boyunun uzaması, kilosunun
artması bir büyüme göstergesidir.
Olgunlaşma: Vücudun doğuştan genetik olarak sahip olduğu fonksiyonları zamanla yerine
getirebilme yetkinliğine sahip olmasıdır. Örneğin, bebeklerin yürüyebilmeleri için yaklaşık bir
yaşında olmaları beklenir. Çünkü, bacak kaslarının vücut ağırlığını taşıması ve vücut dengesinin
sağlanması dolayısıyla bebeklerin yürüme fonksiyonunu yerine getirebilecekleri biyolojik olgunluğa
erişmeleri için, ilk bir yıldaki bu zaman değişimine ihtiyaç vardır.
Öğrenme: Bireyin çevresiyle etkileşimi ve yaşantıları sonucunda davranışlarında meydana gelen
kalıcı değişikliklerdir. Bir bebek başlangıçta babasını çevredeki herhangi bir nesneden farklı
algılamaz iken, babasıyla girdiği etkileşimler sonucunda onun annesiyle birlikte kendisi için
“önemli bir kişi” olduğunu öğrenmeye başlar. Yine, bireyin soyut düşünmeyi öğrenmesi için
çocukluk dönemini tamamlayıp ergenlik dönemine girmesi beklenir. Bu noktada, öğrenmenin
gerçekleşmesi için büyüme ve olgunlaşmanın ön koşul olduğu söylenebilir.
Hazırbulunuşluk (Hazır Olma): Bireyin bir davranışı sergilemesi için gerekli tüm donanıma
sahip olmasıdır. Bu donanım büyümeyi, olgunlaşmayı, önceki öğrenmeleri, istekliliği, sağlık
durumunu vb. içerebilir. Örneğin, ilköğretim birinci sınıfa başlayan bir çocuğun yazı yazma
davranışına ilişkin hazırbulunuşluğu, parmaklarının kalemi istenilen biçimde tutabilmesi için
gerekli ince motor kaslarındaki olgunlaşmaya; önceden kalemi tutmak için yaptığı denemelere;
yazı yazmaya ilişkin istekliliğine; kolunu ve parmaklarını kullanmasını engelleyebilecek fiziksel bir
özürünün olup olmamasına bağlı olabilir. Çocuğun bu özelliklere (donanıma) ne derece sahip
olduğunun bilinmesi, onun yazı yazma davranışına ne kadar hazır olduğuna ilişkin bize bir fikir
verecektir.
Gelişim: Bireyin doğuştan getirdiği özelliklerine ve çevreyle olan etkileşimine bağlı olarak fiziksel,
zihinsel, psikolojik ve sosyal özelliklerinde meydana gelen olumlu değişimlerdir. Gelişimin olması
için büyüme, olgunlaşma, öğrenme ve hazırbulunuşluk gereklidir. Gelişim; büyüme, olgunlaşma,
öğrenme ve hazırbulunuşluğu da kapsayan daha geniş bir kavramdır. Örneğin, mantığa dayalı
düşünme biçimi, ilköğretim birinci kademede bulunan çocuklardan beklenen zihinsel (bilişsel) bir
gelişim özelliğidir. Çocukta mantıklı düşünmenin gerçekleşmesi (gelişim) için yaklaşık 6-11
yaşlarında olması (büyüme), zihinsel kapasitesinin mantıklı düşünebilme fonksiyonunu
kullanabilmesi (olgunlaşma), eğitim yoluyla ona sunulan farklı çevresel uyarıcılar karşısında
mantıklı düşünerek problemlerini çözebilmesi (öğrenme) ve mantıklı düşünmeye ilişkin tüm
fiziksel ve psikolojik donanımının hazır olması (hazırbulunuşluk) gerekmektedir. Bu nitelikler bir
arada olduğu zaman, mantıklı düşünmenin de içinde yer aldığı zihinsel bir gelişimden
bahsedebiliriz.
Gelişim Görevleri: Bireyden her gelişim döneminde başarması beklenen davranışlardır.
Örneğin, çocuğun bebeklik dönemi sonunda katı yiyecekleri çiğnemesi ve yutması, ergenlik
dönemi sonunda kendi bedenindeki değişimleri kabul etmesi, bu dönemlerde beklenen birer
gelişim görevleridir.
Kritik Dönem: Bireyin belirli davranışları kazanma ve belirli becerileri öğrenmesi için en uygun
ve avantajlı olan dönemdir. Örneğin, ağlayarak karnının acıktığını belli eden bir bebek annesi
tarafından doyurulduğunda ve ihtiyaç hissettiğinde annesini yanında gördüğünde, ona karşı temel
güven duygusu geliştirebilecektir. Bebeklik dönemi, temel güven duygusunun kazanılmasında
kritik bir dönemdir. Bu dönemde kazanılacak temel güven duygusu, ileriki dönemlerde bireyin
başkalarına ve kendine güven duymasını kolaylaştırarak, onun psikolojik ve sosyal gelişimini
olumlu etkileyebilecektir.
Gelişim İlkeleri
1. Gelişim, kalıtım ve çevrenin ortak etkileşimi sonucunda gerçekleşir: Doğuştan kalıtımsal olarak
getirilen özellikler ile çevresel uyarıcılar etkileşerek bireyin gelişim çizgisini oluştururlar.
Örneğin, kalıtımsal olarak oldukça uzun boylu ve atletik yetenekleri olan bir ilköğretim
öğrencisi, bulunduğu kasabada basketbol sahası olmadığı için fiziksel özelliklerini ve yeteneğini
geliştirebileceği çevresel uyarıcılardan yoksundur. Yani, kalıtımsal özellikleri yeterli olmasına
karşın çevresel olanakların bulunmayışı, onun yeteneklerini kullanabilmesini ve geliştirmesini
sınırlamaktadır.
2. Gelişim, süreklidir ve aşamalı olarak gerçekleşir: Gelişim, anne karnından başlayarak, bireyin
yaşamının sonuna kadar devam eder. Gelişim, ardışık yapıdaki aşamalarla gerçekleşir. Bir
gelişim aşaması, hem bir önceki aşamaya dayalıdır, hem de bir sonraki aşamaya hazırlık
niteliğindedir. Örneğin, üç yaşındaki bir çocuğun topa ayağıyla vurarak rahatça oynayabilmesi
için, önceki dönemlerde destek olmadan ayakta durabilme, yürüyebilme, koşabilme gibi belirli
fiziksel yeterlikleri aşamalı olarak kazanması gerekir.
3. Gelişim alanları bir bütünün parçası olarak birbirleriyle ilişkilidir: Gelişimin fiziksel gelişim,
zihinsel gelişim, duygusal gelişim gibi farklı alanları olmakla birlikte, bu gelişim alanları
çoğunlukla birbirini etkileyerek aslında bir bütünün parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Örneğin, zeki ve derslerinde başarılı olan bir öğrenci öğretmenlerinden, arkadaşlarından ve
ailesinden takdir görür. Takdir edildikçe kendisini daha olumlu değerlendirir, insanlarla daha
olumlu ilişkiler kurar ve başarılı olma yönündeki motivasyonu artar. Akademik becerileri sınırlı
olan ve derslerde yeterince başarılı olamayan bir öğrenci ise, çevresindeki insanlardan bu
konuda olumsuz değerlendirmeler aldıkça kendisini de olumsuz değerlendirebilir, kendine olan
güveni azalabilir ve akranlarıyla olumsuz iletişimlere girebilir. Yani, bu örnekte zihinsel gelişim
duygusal ve sosyal gelişimi etkilemektedir.
4. Gelişimde bireysel farklılıklar vardır: Bireyin gerek kalıtım yoluyla gerekse sonradan yaşantıları
sonucu kazandığı özellikleri, ona herkesten farklı ve kendine özgü bir kimlik sunmaktadır. Bir
bebek yürümeye bir yaşında başlayabilir, bir başkası dokuz aylıkken yürüyebilir. Aynı yaşta
bulunan iki öğrenciden birisi okuma-yazmayı daha erken öğrenebilir, diğeri daha geç
öğrenebilir. Burada, bireyin bir başkasıyla karşılaştırıldığında hangi konumda olduğu değil,
kendi potansiyeli içinde bireysel özelliklerini ne ölçüde kullanabildiği önemlidir.
5 Gelişim baştan ayağa ve içten dışa doğru gerçekleşir: Gelişimin bu ilkesi bireyin daha çok
fiziksel gelişimi ile ilgilidir. Doğum öncesinde embriyonun önce başı, sonra kolları ve bacakları
gelişir. Doğum sonrasında bebeğin başı yaklaşık olarak tüm vücudunun dörtte biri kadardır.
Yetişkin bir bireyde ise bu oran sekizde birdir. Doğum sonrasında bebek başını kontrol etme
ve dik tutma becerisini kazandıktan sonra, kollarını ve bacaklarını kullanarak emeklemeye ve
sonrasında yürümeye başlar. Yine, bebeğin önce iç organları ve gövdesi gelişir, daha sonra
vücudun dış kısmında bulunan kolları ve elleri gelişir.
6. Gelişim, genelden özele doğrudur: Bir bebek ilgisini çeken bir nesneye başlangıçta bütün
vücudu ile hamle yaparken, birkaç hafta sonra sadece kollarını uzatarak ulaşabilecektir.
Çocuklar önce büyük kas faaliyetlerini yapabilirler (bir nesneyi tutma gibi), daha sonra ince
motor kas faaliyetlerini gerçekleştirebilirler (yazı yazma gibi).
7. Gelişim alanlarının önemi, değişik dönemlerde farklılaşabilir (gelişim nöbetleşe devam eder):
Gelişim alanları, değişik dönemlerde göreceli olarak farklı bir önem taşıyabilirler. Örneğin,
bebeklik döneminde bedensel ve psikomotor gelişim ön plana çıkarken; çocukluk döneminde
zihinsel gelişim, ergenlik döneminde ise bedensel değişime bağlı psikolojik gelişim önem
kazanabilir.
Gelişim Görevleri
Bireyden her gelişim döneminde başarması beklenen davranışlar, Havighurst tarafından gelişim
görevleri olarak adlandırılmıştır. Bireyin hem kalıtımsal hem de çevresel faktörleri içeren
hazırbulunuşluk düzeyi, gelişim görevlerinin başarılmasında önemlidir. Bebeklik, ilk çocukluk, son
çocukluk ve ergenlik dönemlerine göre gelişim görevleri şöyle sıralanabilir:
Bebeklik Dönemi (0-2 yaş) Gelişim Görevleri
- Doğum sonrası fiziksel çevreye uyum sağlama
- Katı yiyecekleri yiyebilme
- Yürüme
- Konuşma
- Tuvalet kontrolünü gerçekleştirme
İlk Çocukluk Dönemi (2-6 yaş) Gelişim Görevleri
- El-göz koordinasyonunu sağlama
- Kendi başına giyinme-soyunma, yemek yeme gibi öz-bakım becerilerini kazanma
- Cinsel kimliğini kazanma ve cinsiyet farklılığını öğrenme
- Sosyal kuralları ve sosyal rolleri öğrenmeye başlama
- Ailesiyle ve yakın çevresiyle ilişki kurabilmeyi öğrenme
Son Çocukluk Dönemi (7-11 yaş) Gelişim Görevleri
- Akranlarıyla olumlu ilişkiler kurmayı öğrenme
- Kendisine ilişkin tutumlar geliştirme
- Okuma, yazma ve aritmetik olarak bilinen temel akademik becerileri kazanma
- Cinsiyetine uygun sosyal rolleri öğrenme
- Bağımsız davranışlar geliştirme
- Değerler ve vicdan anlayışı geliştirme
Ergenlik Dönemi (12-18 yaş) Gelişim Görevleri
- Kendi bedensel özelliklerini kabul etme
- Kendi cinsinden ve karşı cinsten olan yaşıtları ile daha olumlu ilişkiler kurma
- Yetişkinler içinde duygusal bağımsızlığını kazanma
- Yetişkin erkek ya da kadın sosyal rolünü benimseme
- Evlilik ve aile hayatına hazırlanma
- Bir mesleğe yönelme ve mesleğe hazırlık
- Toplumsal sorumluluklar almaya istekli olma
Gelişimi Etkileyen Faktörler
Kalıtım: Gelişimi etkileyen en önemli faktörlerden birisi kalıtımdır. Her canlı, kendi soyunun
özelliklerini genlerinde taşır. Canlının kalıtımsal (genetik) olarak önceki kuşaklardan aktarılan
özelliklerine genotip; genetik kodlarının (genotip) dışardan gözlenebilen özelliklerine fenotip adı
verilir. Yani, bir insanın fiziksel görünümü davranışları, kişiliği vb. onun fenotibini oluşturmaktadır.
Genotipte genetik özelliklere bağlı bir yapı bulunurken; fenotipte genetik yapının çevresel
faktörlerle etkileşerek oluşturduğu özellikler söz konusudur. Örneğin, anne-babasının boyu uzun
olan ve genetik olarak boyunun uzun olması beklenen bir çocuk, kötü ve yetersiz beslendiği için
beklendiği ölçüde uzun boylu olmayabilir.
Çevre: Kalıtımla birlikte gelişimi etkileyen bir diğer önemli faktör de, bireyin içinde bulunduğu
çevresel koşullardır. Çevre; canlının doğum öncesinde, doğum sırasında ve doğum sonrasında
karşılaştığı tüm etkilerdir. Kalıtımsal özellikler, uygun bir çevre olduğu zaman bireysel özelliklere
dönüşür. Örneğin, doğuştan müzik yeteneğine sahip bir çocuk, hayatı boyunca bir enstrüman
çalmamışsa ya da bu yönde bir eğitim olanağı ile karşılaşmamışsa, müzik yeteneğini ortaya
koyamayacaktır. Çevresel faktörler ya da bireyin içinde bulunduğu ortam, doğum öncesinden
başlayarak yaşamın bitimine kadar olan evrede aslında bireyin “yaşam kalitesini” belirlemektedir.
Bireyin yaşam kalitesini etkileyen bu çevresel faktörler üç kısımda incelenebilir:
1. Doğum Öncesi Çevresel Faktörler: Annenin genel sağlığı, daha önce geçirdiği ya da halen
varolan hastalıkları (diabet, epilepsi vb.), yetersiz beslenmesi, aşırı kilolu olması, kontrolsüz
aldığı ilaçlar, sigara, alkol vb. zararlı alışkanlıkları, akraba evliliği, kan uyuşmazlığı, radyasyonla
ya da kimyasal maddelerle temas etme, ağır çalışma temposu, psikolojik travmalar, gebeliğin
doktor kontrolünde geçirilmesi gibi etmenler çocuğun gelişimini doğum öncesinde olumlu ya
da olumsuz etkileyebilecek çevresel faktörler içinde sayılabilir.
2. Doğum Sırasındaki Çevresel Faktörler: Çocuğun doğum sırasında oksijensiz kalması, göbek
kordonunun dolanması, doğum aletlerinin yanlış kullanılmasına bağlı olarak bebeğin
vücudunda oluşan hasarlar vb. doğum sırasındaki çevresel faktörlere örnek verilebilir.
3. Doğum Sonrası Çevresel Faktörler: Bebeğin dünyaya gelişinden itibaren karşılaştığı tüm
fiziksel ve kültürel uyarıcılardır. Geçirdiği hastalıklar, kazalar, iklim, beslenmesi, aldığı eğitim,
içinde yaşadığı kültürel ortam, kardeş sayısı, doğum sırası, anne-babanın çocuk yetiştirme
biçimleri, anne-babanın sosyo-ekonomik durumu, öğretmen tutumları vb. etkiler çocuğun
doğumundan sonraki gelişim alanlarını etkileyen faktörlerdir.
BEDENSEL VE PSİKO-MOTOR (DEVİNSEL) GELİŞİM
Gelişimin temel kavramları konusunda büyüme kavramı boyun uzaması, ağırlığın artması gibi
vücuttaki hacimsel bir artış olarak tanımlanmıştı. Büyüme ve olgunlaşmaya paralel olarak, bireyin
bedensel faaliyetlerde vücut organlarını kullanabilmedeki becerisine psiko-motor beceri adı verilir.
Psiko-motor gelişimin ilgi alanı da, bu becerilerin ne zaman ve hangi ölçüde kazanıldığı ile
ilişkilidir. Bedensel faaliyetlerin yerine getirilmesinde güç, hız, dikkat, denge, eşgüdüm gibi
bireysel nitelikler, psiko-motor becerilerin gelişiminde belirleyici olabilmektedir. Örneğin, bir
çocuğun atılan topu tutmadaki başarısı dikkatine, hızına, gücüne, vücudunun dengesine ve gözkol-el eşgüdümüne bağlı olarak değişebilir. Bu niteliklerden birisinin ya da bir kaçının yeterli
düzeyde olmaması, çocuğun topu tutmaya ilişkin psiko-motor becerisini olumsuz etkileyecektir.
Aşağıda, gelişim dönemlerine göre bireyin bedensel ve psiko-motor gelişimi açıklanmaktadır.
Doğum Öncesinde Gelişim
Büyüme ve gelişmenin en hızlı olduğu dönem olarak bilinen doğum öncesinde, bebeğin gelişimi
üç dönemde incelenebilir. Birincisi, döllenmeyle başlayan ve yaklaşık iki hafta süren dölüt
(germinal) dönemidir. Yumurtanın sperm tarafından döllenmesiyle, anneden ve babadan gelen
23’er çift kromozomun birleşmesi sonucunda anne karnında 46 kromozomdan oluşan tek hücreli
zigot adı verilen bir canlı meydana gelir. Her kromozom, genetik bilgiyi ileten daha küçük birimler
olan genlerden oluşur. Genler tek olarak ya da kombinasyon halinde canlının özelliklerini
belirlerler. Zigot, ilk iki hafta içinde mitos bölünmeyle çoğalmaya başlar. Doğum öncesindeki
ikinci gelişim dönemi, üçüncü haftadan sekizinci haftaya kadar devam eden embriyo dönemidir.
Embriyo dönemi, merkezi sinir sisteminin ve vücut organlarının gelişimindeki en kritik dönemdir.
Bu dönemde çeşitli nedenlerle oluşmayan göz, kulak gibi bir organın daha sonraki dönemlerde
oluşması mümkün değildir. Bu dönemin sonunda, embriyo adı verilen canlı insan görünümü
almaya başlar. Kolları, ayakları ve yüzü açık biçimde farkedilebilir. Bebeğin anne karnındaki
üçüncü gelişim dönemi, dokuzuncu haftadan başlayan ve doğuma kadar (38. hafta) devam eden
fetüs (fetal) dönemidir. Fetüs döneminde kas gelişimi hızlıdır. Yaklaşık 16.-18. haftalarda fetüsün
hareketleri anne tarafından hissedilmeye başlanır. Fetüsün yüz hatları doğumdaki biçimini alır ve
fetüs 24. haftaya kadar doğumda görünecek pek çok özelliğine sahip olur. Yaklaşık 28. haftada
(7. ay), erken doğum olsa bile fetüs yaşayabilir bir gelişime ulaşmıştır.
Bebeklik Döneminde (0-2 Yaş) Bedensel ve Psiko-Motor Gelişim
Doğumdan sonra bireyin bedensel olarak en hızlı büyüdüğü dönem bebeklik dönemidir. Boyun
uzaması, ağırlığının artması gibi vücuttaki hacimsel bir artışı ifade eden büyüme, doğumla birlikte
ilk yılda oldukça artan bir hızla gerçekleşmektedir. Doğumda genellikle bebeğin boyu 50 cm.
civarındadır. Ağırlığı ise yaklaşık 3000-3500 gr. arasındadır. Bebeğin ağırlığı ilk 5-6 ayda doğum
ağırlığının yaklaşık iki katına; ilk bir yılın sonunda ise üç katına çıkar. Bebeğin boyu da ilk bir yılın
sonunda yaklaşık yüzde elli uzamıştır. Doğumda bebeğin başı vücudunun dörtte biri, bacakları
sekizde biri kadardır. Yetişkinlikte ise, başın vücuttaki oranı sekizde bir, bacakların oranı yaklaşık
vücudun yarısı kadar olacaktır.
Bebeklikteki ilk psiko-motor hareketler refleksler biçiminde görülür. Refleks, doğuştan getirilen ve
kendiliğinden ortaya çıkan istemsiz bir tepkidir. Bebeklerde ilk refleks tepkileri uzanma, yakalama,
emme, başını yana çevirme, ışık karşısında gözünü kırpma vb.dir. İlk altı aydan sonra bebeğin
refleks hareketleri azalmaya başlar ve daha kontrollü psiko-motor hareketleri yapmaya başlar. İlk
ayda başını yukarıya doğru kaldırabilen çocuk, dört aylıkken yardımla oturabilir, yedinci ayda
yardımsız oturabilir, onuncu ayda emekleyebilir. İlk yılın sonunda da, önemli bir psiko-motor beceri
olarak kabul edilen yürümeyi gerçekleştirir.
İlk Çocukluk Döneminde (2-6 Yaş) Bedensel ve Psiko-Motor Gelişim
İlk çocukluk dönemindeki bedensel gelişim hızı, bebeklik dönemine göre azalma eğilimindedir.
Bebeğin boyu ilk bir yıl içinde yaklaşık yüzde elli artarken, dört yaşında doğumdaki boyunun
yaklaşık iki katına ulaşmıştır. Bebeğin ağırlığı bir yaşında üç katına çıkarken; altı yaşında yedi kat
artmıştır.
İlk çocukluk döneminin başlarında (2-4 yaş) bulunan bir çocuk parmak uçlarında yürüme,
düşmeden koşabilme, tek ayağının üzerinde durabilme, üç tekerlikli bisiklete binme, merdivenleri
rahatça kullanma, büyük düğmelerini ilikleme gibi psiko-motor becerileri sergileyebilirken;
dönemin sonlarına doğru (5-6 yaş) iki tekerlikli bisiklete binme, küçük düğmelerini ilikleyebilme,
tek ayağı üzerinde zıplama, kendi başına giyinip soyunma, ayakkabı bağcıklarını bağlama, kalemi
düzgün olarak tutma, hızlı koşabilme, makas kullanarak bir kağıdı çizilmiş yerlerinden kesme gibi
daha gelişmiş psiko-motor becerileri kazanmıştır. Bu hareketler aynı zamanda kaba motor (büyük
kas) hareketler olarak adlandırılır. Ancak, ilk çocukluk döneminde çocuklar ince bir kalemle çizgi
çekme, ipliği iğne deliğinden geçirme gibi daha ayrıntılı göz-el koordinasyonunu gerektiren işlerde
yani ince motor (küçük kas) hareketlerini gerçekleştirmede genellikle başarısız olurlar. İnce motor
kas gelişimini kolaylaştırmak ve bir sonraki döneme geçişi avantajlı hale getirmek için, bu
dönemde çocuklar küçük ve ayrıntılı nesnelerden çok, daha büyük nesnelerle çalışmaya
yöneltilmelidir.
Son Çocukluk Döneminde (7-11 Yaş) Bedensel ve Psiko-Motor Gelişim
Bu dönemde, ilk çocuklukta olduğu gibi bedensel gelişimdeki yavaşlama devam etmektedir.
Erkeklerin boyu kızlardan biraz daha uzundur. Ancak, dönemin sonlarına doğru (10-11 yaş)
kızların boyu hızlı bir artışla erkeklerden daha uzun olmaktadır. Bu dönemde, erkeklerin bedensel
güç gerektiren hareketleri daha kolay yaptıkları ve kızlara göre daha hareketli oldukları gözlenir.
İlk çocukluk döneminde ince motor faaliyetleri yapmakta zorlanan çocuklar, son çocukluğa
geldiklerinde ince bir kalemle yazma, düzgün çizgiler çekme gibi ince motor kas becerilerini
sergileyebilirler. Ancak, bu dönemin başlarında (7-8 yaş) erkekler ince motor faaliyetlerde kızlara
göre daha fazla güçlük yaşarlar.
Ergenlik Döneminde (12-18 Yaş) Bedensel ve Psiko-Motor Gelişim
Çocukluktan yetişkinliğe geçiş evresi olarak bilinen ergenlik, bebeklik dönemi ile birlikte
doğumdan sonra en hızlı bedensel değişimin yaşandığı bir dönemdir. Çocukluk döneminde
göreceli olarak bedensel büyümenin hızı azalırken, ergenlikte yeniden hız kazanmakta ve dönem
sonunda ergenin vücudu yetişkin ölçülerine ulaşmaktadır. Kızlar bu döneme erkeklerden 1-1,5 yıl
önce girerler. Kızlar yaklaşık 11-13, erkekler ise 13-15 yaşlarında ergenliğe girerler. Erinlik
(buluğ) adı verilen ergenliğe giriş evresinde, kızlardaki bedensel büyüme erkeklerden daha hızlı
gerçekleşir. Kızlar ergenliğe erkeklerden daha uzun ve kilolu olarak girerler. Bu farklılık, ergenliğin
sonunda erkeklerin lehine tekrar yön değiştirmektedir. Erinlik, bireyin cinsel olgunluğa eriştiği ve
üreme yeteneği kazandığı evredir. Kızlarda adet görme, erkeklerde gece boşalmaları erinliğin ilk
belirtilerindendir. Ergenlerdeki hormonal değişiklikler, vücuttaki cinsiyet özelliklerinde de
değişiklikler oluşturmaktadır. Bu değişiklikler, cinsel organların gelişmesini içeren birincil cinsiyet
özellikleri ile göğüslerin büyümesi, ses tonunun değişmesi, bedenin farklı bölgelerinde tüylenme
gibi ikinci cinsiyet özelliklerini içerir. Ergenlikte erkeklerde vücutta kas, kızlarda ise yağ oranı daha
fazladır. Yine, bu dönemde ergenin el ve ayakları kol ve bacaklara göre daha hızlı büyümektedir.
Ergenlik dönemindeki hızlı bedensel değişimler, ergenlerin psiko-motor gelişimini de
etkilemektedir. Ergenler güç gerektiren pek çok faaliyeti kolayca yapabilirken, vücutlarının denge
ve koordinasyonunu sağlamada güçlük yaşarlar. Hatta, bu nedenle diğer insanlar tarafından
“sakar” olarak nitelendirilebilirler. Ergenlerin yetişkin düzeyinde psiko-motor özelliklere sahip
olmaları, genellikle ergenliğin sonlarına doğru gerçekleşmektedir.
Ergenlik Dönemindeki Fiziksel Değişikliklerin Ergen Üzerindeki Etkileri
Ergenlik döneminde yaşadıkları hızlı fiziksel değişimler, ergenlerin duygusal ve sosyal gelişimlerini
de hızlı bir biçimde etkilemektedir. Birkaç yıl öncesine kadar “çocuk” olan birey, birden “yetişkin
ölçülerine” geçmektedir. Bir yandan kendi bedenindeki değişimlere uyum sağlamaya çalışırken,
diğer yandan da “ben kimim” sorusunun yanıtını bulmaya çalışmaktadır. Ergenler genellikle kendi
bedenlerindeki değişimleri kabullenmekte zorlanırlar. Beğenmedikleri bedensel özelliklerini
gizlemeye çalışabilirler. Aynı zamanda, kendi bedenlerine ve dış görünüşlerine aşırı bir ilgi de
gösterirler. Aynanın karşısından uzun süre ayrılmayışları, bu durumun en tipik göstergesidir.
Bazen hayranı oldukları kişiler gibi giyinmeye, onlar gibi görünmeye çalışabilirler. Kendilerini
başarı kazanmış bir futbolcu, bir sanatçı gibi hayal ettikleri gündüz rüyaları yaşayabilirler.
Duygusal dengelerini korumakta zorlanırlar. Birbirine yakın sürelerde hem ağlayıp, hem gülebilme
gibi duygusal iniş çıkışları sıklıkla yaşarlar. Başkalarının kendi görünüşleri ile ilgili
değerlendirmelerini çok önemserler. Benmerkezci bir yaklaşımla, neredeyse herkesin kendi
görünüşleri ile ilgilendiğini düşünürler. Aynı yaklaşımla, yetişkinlerin kendilerini anlamadıkları
inancına sahiptirler. Yüzdeki küçük bir sivilce, onlar için önemli bir sorun halini alabilir. Ergenin bu
dönem sonunda kendi bedenindeki değişimleri kabul etmesi, önemli bir psikolojik başarıdır.
Çünkü, kendisine ilişkin geliştireceği olumlu bir benlik kavramı, bedeniyle barışık olması ile
yakından ilişkilidir. Ayrıca, bu dönemde ergen ile anne-baba arasındaki ilişki biçimi değişmektedir.
Anne-babanın, çocuklarının yetişkinliğe geçişinde yaşadığı “doğal” ergenlik sorunlarını baskı,
yasaklama gibi yöntemlerle çözmeye çalışması, var olan sorunları daha da arttırabilir. Ergenlerin
genellikle yetişkinler tarafından anlaşılmadıklarını düşünmeleri, akranlarına daha fazla
yönelmelerine neden olmaktadır. Ergenler kendi akranlarıyla daha fazla zaman geçirmeyi tercih
ederler ve çoğunlukla yaşıtlarının görüşlerini yetişkinlerden daha çok önemserler. Ergenlik
dönemindeki fiziksel ve cinsel gelişim, aynı zamanda karşı cinse ilginin de arttığı bir dönemdir.
Karşı cins tarafından beğenilmek ve takdir edilmek, genellikle ergenlerin gündeminde olan bir
konudur.
BİLİŞSEL (ZİHİNSEL) GELİŞİM
Bilişsel gelişim, bireyin doğumdan sonraki ilk refleks tepkileri aracılığıyla çevresini keşfetmeye
başlamasından, bir yetişkin gibi düşünebilir hale gelmesine kadar geçirdiği zihinsel aşamaları
kapsayan bir gelişim alanıdır. Bilişsel gelişim denildiğinde en tanınmış ve görüşleri genel kabul
görmüş olan kuramcı Jean Piaget’dir.
Piaget’nin Bilişsel Gelişim Kuramı
Piaget, bilişsel gelişimin, doğuştan getirilen ve yaşam boyunca değişmeyen iki temel zihinsel
işleve dayandığını belirtmektedir: Örgütleme ve uyum sağlama. Uyum sağlama işlevi, özümseme
ve uyumsama süreçleri ile yürütülmektedir. Özümseme ve uyumsama süreçleri de şemalar
kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Bu kavramlar, aşağıda örneklerle açıklanmıştır.
Temel Kavramlar
Şema: Bireyin içinde yaşadığı dünyayı anlamak için geliştirdiği düşünce ve davranış kalıplarıdır.
Örneğin, bebeklerde doğumdan birlikte bir anne şeması oluşmaktadır. Baba şeması ise daha
sonra gelişecektir. Yine, bebeğin kendisine uzatılan bir nesneyi tutmaya ve daha sonra emmeye
çalışması, onda tutma ve emme şemasının oluştuğunu göstermektedir. Ancak, bir bebeğin daha
ileri düzeydeki topu tutma ve ileriye atma şemasının oluşması için büyümesi, olgunlaşması ve
uygun yaşantılarının (deneyimin) olması gerekmektedir. Bu durum, düşünce temelli şemalar için
de geçerlidir. Örneğin, birey özgürlük, adalet, demokrasi gibi şemalara ancak ergenlik döneminde
sahip olabilmektedir.
Örgütleme: Bireyin sahip olduğu bilişsel yapı ve süreçleri birbiriyle ilişkilendirmesi,
bütünleştirmesi ve eşgüdümünü sağlamasıdır. Böylece, daha üst düzeydeki zihinsel bir yapıya
ulaşılabilmektedir. Örneğin, bebeğin bir nesneyi görmesi, ona uzanması, tutması ve nesneyi
ağzına götürmesi; belirtilen bu dört işlemin bütünleştirilmesi, eşgüdümü yani örgütlenmesi
sonucunda oluşmuş bir eylem zinciridir. Başlangıçta birbirinden bağımsız olan dört işlem,
örgütlenerek daha üst düzeydeki bir davranışı oluşturmuşlardır.
Uyum: Bireyin yaşantıları yoluyla çevresindeki değişikliklere uyum sağlaması, önemli bir zihinsel
işlevdir. Uyum, zihinsel iki işlemle gerçekleştirilmektedir. Özümseme ve uyumsama.
Özümseme (Özümleme): Bireyin yeni karşılaştığı durumu, zihninde daha önceden varolan
şemalarla açıklamaya çalışmasıdır. Örneğin, televizyonda denizde yüzerken gördüğü bir balina
için “balık” diyen küçük bir çocuk, gördüğü bu hayvanı önceki bilgileri içine özümsemekte ve
varolan şemaları doğrultusunda “balık” olarak nitelendirmektedir. Babasının fotoğrafını
gördüğünde ona “baba” diyen bir çocuk da, zihninde “fotoğraf” şeması daha oluşmadığı için
gördüğü nesneyi kendisinde önceden varolan canlı bir imge ile yani “baba” şemasıyla
tanımlamaktadır.
Uyumsama (Uyma-Düzenleme): Bireyin zihninde daha önceden varolan şemalar yeni
karşılaştığı durumları açıklamaya yetmez ise, bilişsel yapılar yeniden düzenlenerek yeni duruma
uygun düşecek şemalar oluşturulur. Bu işleme uyumsama (uyma-düzenleme) adı verilir. Yukarıda
özümsemeye ilişkin verilen örneklerde, denizde yüzen balina için “balık” ve fotoğraf için “baba”
diyen çocukların büyüme, olgunlaşma ve yaşantılarına paralel olarak daha sonraki dönemlerde
benzer durumlarla karşılaştıklarında, eski şemalarını kullanmak yerine yeni şemalar oluşturarak
“balina” ve “fotoğraf” demeleri, zihinlerinde yaptıkları bir uyumsamayı göstermektedir.
Dengeleme: Bireyin yaşantılarına bağlı yeni durumlar karşısında özümleme ve düzenleme
işlemlerini yaparak bilişsel dengeye ulaşması sürecidir. Dengelenme süreci, birey yeni yaşantı ve
uyarıcılarla karşılaştıkça bozulma eğilimindedir. Ancak, bu dengesizlik hali yeni bilişsel dengelerin
oluşması için gereklidir. Örneğin, Mısır’da piramitlerin olduğunu bilen bir çocuk, öğretmeninin
Mısır uygarlığı konusunda verdiği bir ev ödevini yapmak için daha fazla bilgiye ihtiyaç duyacak ve
ansiklopediye bakma, kütüphaneye gitme gibi yeni bilgi elde etme yollarına başvuracaktır.
Burada, çocuğun piramit şemasına sahip olması bilişsel bir denge durumu oluşturmuştur. Ancak,
verilen ev ödevi bu dengeyi bozmuş ve özümseme yerine uyumsama yapması gerekmiştir. Yeni
bilgilere sahip olarak Mısır uygarlığına ilişkin yaptığı uyumsama ve oluşan yeni şemalar, aynı
zamanda yeni bir dengeleme de meydana getirmiştir.
Piaget’nin Bilişsel Gelişim Dönemleri
Piaget, kesin yaş sınırları olmamakla birlikte, bireyin düşünme biçiminin belirli dönemlerde benzer
özellikler gösterdiğini ve bilişsel gelişimin basitten karmaşığa doğru giden hiyerarşik bir
örgütlenme içinde devam ettiğini belirtmektedir. Bu hiyerarşik yapıda, bir bilişsel gelişim dönemi
kendinden önceki dönemlerin özelliklerini de içinde taşımaktadır. Piaget’nin bilişsel gelişim
dönemleri aşağıda açıklanmıştır.
1) Duyusal-Motor Dönem (0-2 Yaş): Bu dönemde, yeni doğan bebek çevresini keşfetmek ve
duyuları yoluyla karşılaştığı uyarıcılara tepki vermek için doğuştan getirdiği reflekslerini
kullanmaya başlar. Başlangıçta kullandığı iki temel refleks hareketi, yakalama ve emmedir. Bu
refleksler aynı zamanda bebeğin çevreyi keşfetmek ve anlamak için kullandığı ilk şemalardır.
Bebeğin bu dönemdeki önemli bir bilişsel başarısı da “nesnelerin sürekliliği” kavramını
kazanmasıdır. Nesnelerin sürekliliği kavramı, nesne gözünün önünden kaybolsa da, onun
gerçekte yok olmadığının bilinmesi ile gerçekleşir. Doğumdan sonraki ilk aylarda bebekler görsel
alanlarında bulunan bir nesne (oyuncak, çıngırak vb.) gözlerinin önünden kaldırıldığında, o
nesnenin artık var olmadığını düşünür ve aramak için herhangi bir çabaya girmezler. Dönemin
ortalarına doğru ise (yaklaşık bir yaş), ilgilendikleri bir nesne ortadan kaybolduğunda onun
gerçekte sürekli var olduğunu bilir ve nesneyi aramak için türlü çabalar gösterirler. Böylece,
nesneleri görmeseler bile zihinlerinde canlandırmaya, hayal etmeye başlamışlardır.
2) İşlem Öncesi Dönem (2-7 Yaş): Bu dönemin ilk yarısında (yaklaşık 2-4 yaş arası) çocuklar
sembollerle düşünmeye ve davranmaya başlarlar. Dil gelişimi ile birlikte nesnelere kendilerine
özgü sembolik anlamlar yüklerler. Nesneleri adlandırmaya, kelimelerle ifade etmeye başlarlar.
Oyunlarında, gerçekte olmayan bir varlığı o anda canlıymış gibi sembolik olarak kullanırlar.
Örneğin, oyuncak bir bebek gerçek bir bebek;
uzun bir değnek at gibi kullanılarak
sembolleştirilebilir. Çocukların cansız varlıklara canlıymış gibi davranmalarına animizm adı verilir.
Bir çocuğun, “ay dedenin” gece gündüz kendisini izlediğini düşünerek onunla konuşması ya da bir
başka çocuğun oyuncak köpeği ile canlıymış gibi oynaması ve konuşması, animizm kavramına
örnek olarak verilebilir. Bu dönemde bulunan çocukların bir başka özelliği de ben-merkezci
(egosantrik) düşünceye sahip olmalarıdır. Ben-merkezci düşüncede, çocuklar kendi gördüklerini,
bildiklerini, yaşadıklarını başkalarının da aynı biçimde gördüğünü, bildiğini, yaşadığını düşünürler.
Kendilerini başkalarının yerine koyamaz ve onların farklı düşünüp, yaşayabileceklerini hesaba
katamazlar. Örneğin, gece rüyasında annesinin kendisini azarladığını gören bir çocuk, sabah
kalktığında annesine “sen dün akşam bana neden kızdın?” diyebilir. Çocuklardaki bir başka benmerkezci yaklaşım da diğer çocuklarla bir araya geldiklerinde kendisini gösterir. Bir arada bulunan
çocuklar birbirleriyle değil, kendileriyle konuşurlar. Oyunlarda işbirliği yapmazlar ve aynı ortamda
birbirlerinden ayrı oynarlar (paralel oyun).
İşlem öncesi dönemin ikinci yarısında ise (yaklaşık 4-7 yaş arası) çocuklar daha çok sezgisel
düşünürler. Nesneleri renk, biçim gibi bir tek özelliklerine göre sınıflayabilirler. Mantığa dayalı
düşünme başlamadığı için, “nesnelerin görünümleri değişse bile miktarının, sayısının, hacminin
değişmeyeceği” anlayışı, yani korunum kavramı gelişmemiştir. Bu dönemde bulunan bir çocuğa,
içlerinde eşit miktarda su bulunan aynı iki bardaktan birisinin içindeki suyun daha ince ve uzun
görünümlü bir bardağa boşaltılması işlemi gösterilerek, hangisinde daha fazla su olduğu
sorulursa, muhtemelen ince ve uzun olan bardakta daha çok suyun olduğunu söyleyecektir. Yani,
işlem öncesi dönemde bulunan çocukta, görünümü değişmesine rağmen suyun miktarının aynı
kalacağı (korunacağı) yönündeki düşünce biçimi oluşmamıştır. Korunumla ilgili bir başka örnek
de, sayı korunumuna ilişkin verilebilir. 20 adet aynı büyüklükte olan ve 10’arlı iki sıra biçiminde
dizilmek istenen madeni paralardan, ikinci grupta olanlar daha aralıklı olarak sıralanmış olsun.
Çocuğa, iki sıradan hangisinde daha çok para olduğu sorulursa, daha aralıklı sıralanmış grupta
daha çok para olduğunu söyleyecektir. Yani çocukta, paraların mesafeleri uzak da olsa sayılarının
değişmeyeceği, korunacağı anlayışı gelişmemiştir. İşlem öncesi dönemde bulunan çocuklarda
tersine çevrilebilirlik kavramı da gelişmiş değildir. Tersine çevrilebilirlik, korunum kavramının bir
“sağlama işlemi” olarak düşünülebilir. Bu dönemde çocuk tersine çevrilebilirlik ilkesini kazanmış
olsaydı, (bardak örneğinde) ince ve uzun olan bardaktaki suyu ilk bardağa boşaltarak, her iki
bardaktaki suyun miktarının aslında aynı olduğunu işlemi tersine çevirerek gösterebilecekti.
3) Somut İşlemler Dönemi (7-11 Yaş): Çocukların mantıklı zihinsel işlemler yapabildikleri
dönemdir. Somut işlemler döneminde çocuklar tersine çevrilebilirlik ve korunum kavramlarını
kazanırlar. Nesneleri, olayları birden fazla özelliklerine göre sınıflayabilirler. Örneğin, hayvanları
karada yaşayanlar-suda yaşayanlar, memeli olanlar-olmayanlar gibi farklı özelliklerine göre
sınıflayabilirler. Ben-merkezci düşünceden giderek uzaklaşırlar. Akranlarıyla girdikleri sosyal
etkileşimler sonucunda, başkalarının kendilerinden farklı yaşantılarının olduğunu anlamaya
başlarlar. Bu dönemde yürütülen işlemler somut nesne ve olaylara ilişkindir. Somut olarak
varolmayan durumlar hakkında soyut olarak düşünemezler, varsayımlar geliştiremezler. Örneğin,
“ayağını yorganına göre uzat”, “başarıya susamış olmak” gibi atasözü ya da deyimlerin mecazi
anlamlarını açıklayamazlar. “Barajlar olmasaydı, dünyada neler değişirdi?” gibi hipotetik bir
soruyu cevaplandırmaları oldukça zordur. Adalet, özgürlük, toplumsal değer, kendinle barışık
olma gibi kavramları açıklamaları, tartışmaları ancak soyut işlemler döneminde
gerçekleşebilecektir.
4) Soyut İşlemler Dönemi (11 yaş ve üstü): Somut işlemler döneminde bulunmayan soyut
düşünme ve varsayımsal akıl yürütme, soyut işlemler döneminde gerçekleşmektedir. Bu dönemde
yetişkinin düşünme biçimi kazanılmakta ve olayları farklı yönleriyle değerlendirebilme,
tümevarımsal ve tümdengelimsel düşünme, soyut kavramlar hakkında fikir yürütme, kavramları
tartışma gibi daha üst düzey zihinsel işlemler yapılabilmektedir. Soyut işlemler dönemi, ergenlik
dönemi ile birlikte başlamaktadır. Somut işlemler döneminde azalmaya başlayan ben-merkezci
düşünme, ergenlikle birlikte farklı biçimde tekrar ortaya çıkmaktadır. Ergenlerin diğer insanların
sürekli onlarla ilgilendiklerini düşünmeleri ya da kendi fikir ve anlayışlarının yetişkinlerin
görüşlerinden çok daha özgün olduğunu düşünmeleri, bu döneme ilişkin ben-merkezciliğe örnek
verilebilir.
Dil gelişimi
Bireyin dil gelişimi, bilişsel gelişimine paralel olarak gerçekleşmektedir. Çocuklar genellikle 4-5
yaşlarında temel dil becerilerini kazanmakta ve hemen hemen bir yetişkin kadar
konuşabilmektedirler. Bebeklikte çıkarılan ilk seslerden başlayarak, yaklaşık beş yıl içerisinde
düzgün konuşmayı başarabilen çocukların dil gelişimlerine ilişkin farklı görüşler bulunmaktadır. Bu
görüşler içinde en bilineni, psikolinguistik kuramdır. Önde gelen psikolinguistik kuramcılardan
birisi olan Chomsky’e göre, birey doğuştan dil öğrenme yeteneğine sahiptir. Dil gelişimi bireyde
doğuştan var olan biyolojik bir mekanizma sayesinde gerçekleşmektedir. Çocuklar belli bir
olgunluk düzeyine geldiklerinde, yürümeyi öğrendikleri gibi, bu biyolojik mekanizmayı kullanarak
konuşmayı da öğrenmektedirler.
Dil gelişimine ilişkin bir başka görüş, biyolojik yaklaşıma karşıt görüşleri içeren davranışçı
yaklaşımdır. Davranışçılar, çocuğun diğer davranışları nasıl öğreniyorsa, konuşmayı da öyle
öğrendiğini ileri sürerler. Yani, çocuk diğer insanlarla iletişimini sağlayan sesleri çıkardıkça, uygun
sözcükleri kullandıkça yetişkinler tarafından çeşitli biçimlerde pekiştirilir. Pekiştirilen konuşma
biçimlerinin kullanılma sıklığı artarken; pekiştirilmeyen seslerin ya da sözcüklerin kullanılma oranı
azalmaya başlar. Böylece, çevrenin tepkileri dil gelişimi üzerinde belirleyici olmaktadır. Yine,
davranışçılara göre çocuğun dil gelişimindeki bir başka faktör, taklit yoluyla öğrenmedir. Çocuk,
duyduğu sesleri taklit ederek çıkarmaya çalışır ve taklit yoluyla konuşmayı öğrenir.
Çocuğun dil gelişiminin genellikle şu aşamalardan geçtiği kabul edilmektedir:
1) Agulama evresi (0-1 yaş): Bebekler ilk aylarda ağlarken, esnerken, çığlık atarken anlamsız
sesler çıkarırlar. 3.-4. aylarda anlamı olmayan ba-ma gibi sesli ve sessiz harfleri bir arada
kullanmaya başlarlar. Yaklaşık 6. aydan sonra bebekler anne-babanın kullandığı dilin seslerini
çıkarmaya başlar ve bir yaşına doğru da ilk anlamlı kelimeyi kullanırlar. Agulama evresinde
bebeklerin çıkardıkları seslerin genellikle anadilden bağımsız evrensel sesler oldukları kabul
edilmektedir.
2) Tek Kelime Evresi (1-1,5 yaş): Bu evrede, bebekler tek bir kelimeyi bütün bir cümlenin
anlamını karşılayacak biçimde kullanırlar. Örneğin, “baba” demeleri, “babam eve geldi”; “pisi”
demeleri “orada bir kedi var ve benim ilgimi çekiyor” anlamını taşıyabilir.
3) İki Kelime evresi (1,5-2 yaş): Bu evrede bebekler “baba gel”, “anne git”, “top at” gibi, gramer
yapısının ilk belirtilerini taşıyan iki kelimelik cümleler oluştururlar. Çocukların kullandıkları iki-üç
kelimeli cümleler telgraf ifadesine benzediği için “telgrafik konuşma” olarak da adlandırılır.
4) İlk Gramer (Uzun Cümleler) Evresi (2-5 yaş): Bu evrede, çocukların bildikleri kelime sayısında
hızlı bir artış olur. 3-4 ya da daha fazla kelimeden uzun cümleler kurmaya başlarlar.
Cümlelerinde “kahvaltı yapıyorum”, “annemin yanındayım” gibi dilbilgisi kurallarına uygun
yapıları kullanabilirler. Fiillerin zamanlarında değişiklikler yapabilirler. Soru cümleleri, olumsuz
cümleler, şart cümleleri kurabilirler. Çocuklar yaklaşık beş yaşlarında yetişkinlere benzer
biçimde konuşabilmekte ve uzun cümleler kurarak kendilerini ifade edebilmektedirler.
KİŞİLİK GELİŞİMİ
Freud’un Kişilik Kuramı
Psikoanalitik kuram ya da psikodinamik yaklaşım olarak da adlandırılan Freud’un kişilik kuramı,
insan davranışının kökenlerini bilinç sınıflaması (topografik model), kişilik yapıları kuramı (yapısal
model) ve psikoseksüel gelişim dönemleri ile açıklamaktadır.
Freud’un bir buzdağına benzetilen bilinç sınıflamasında üç kısım bulunmaktadır. Bilinç,
bilinçöncesi ve bilinçdışı (bilinçaltı). Bilinç, bireyin farkında olduğu yaşantılarını içerir. Bu kısım,
buzdağının su üstünde kalan kısmı gibi, bireyin tüm yaşantılarının ancak küçük bir bölümünü
içermektedir. Bilincin hemen altında (yüzeye yakın kısımda) bulunan bilinçöncesi, unutulan ancak
istenirse farkında olunabilen ya da hatırlanabilen (yüzeye çıkabilen) yaşantılardan oluşur.
Bilinçdışı (bilinçaltı) ise, bireyin farkında olmadığı ve hatırlayamadığı karmaşık yaşantıların
bulunduğu yerdir. Buzdağının görünmeyen büyük bölümünü oluşturan bilinçdışı; bastırılmış
istekleri, dürtüleri, olumsuz duyguları, çatışmaları, yaşantıları içerir. Bireyin davranışlarına yön
veren bastırılmış bu yaşantılar, psikanalistler tarafından psikanaliz adı verilen yöntemle bilince
(yüzeye) getirilmeye ve orada çözülmeye çalışılır.
Freud, kişilik kuramının bir başka sınıflamasını da kişiliğin yapılarına ilişkin yapmıştır. Kişiliğin üç
yapısı tanımlanmaktadır: İd, ego ve süperego. İd, haz ilkesine göre çalışan, bilinçdışı cinsellik ve
saldırganlık dürtülerinden hareket eden ve kişiliğin ilkel yönünü oluşturan yapıdır. İd, “küçük
yaramaz bir çocuk gibi” isteklerinin ertelenmeksizin hemen gerçekleşmesi için kişiliği zorlar. İd’in
tam karşıtı bir yapı süperego’dur. Kişiliğin ahlaki yönünü oluşturan süperego, adeta bir “ebeveyn
rolü” oynayarak, bireyin nasıl davranması gerektiğine ilişkin toplumun değer yargılarını, ahlaki
kurallarını, doğru-yanlış anlayışını, id’in karşısına “karşı güç” olarak çıkarır. Kişiliğin ego yapısı ise,
id’in istekleri ile süperego’nun sınırlamaları arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Kişiliğin
objektif, gerçekçi ve mantıklı yönünü oluşturan ego, “gerçeklik” ilkesi ile hareket etmektedir. İd
ve süperego arasındaki bu mücadele bireyin “kaygı” yaşamasına neden olabilir. Ego da yansıtma,
yer değiştirme, bahane bulma gibi çeşitli “savunma mekanizmaları”nı kullanarak bu kaygıyı
azaltmaya çalışır.
Psikoseksüel Gelişim Dönemleri
Freud’un kişilik kuramının bir başka önemli modeli, psikoseksüel gelişim dönemleridir. Freud’a
göre, bireyin kişilik gelişimi doğumdan başlayarak geçirdiği beş psikoseksüel aşamada
gerçekleşmektedir. Bunlar, oral dönem, anal dönem, fallik dönem, latent (örtük-gizil) dönem ve
genital dönemdir. Bu dönemlerin kendine özgü gelişimsel özellikleri bulunmaktadır. Birey, bu
dönemlerden birine ya da bir kaçına çeşitli nedenlerle saplanırsa, ileriki yaşlarda o dönemin
özelliklerini yansıtan davranışlar sergileyebilir.
1. Oral Dönem (0-1,5 yaş): Oral dönemde bebeğin temel haz kaynağı ağızdır. Bebekler
ağızlarıyla dünyayı keşfetmeye çalışırlar. Bu amaçla sergiledikleri en bilindik refleksleri de
emmedir. Bu dönemde bebekler temel ihtiyaçlarının karşılanması ve bakımlarının yapılması
konusunda yetişkinlere bağımlıdırlar. Bebeklerin fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması aynı zamanda
onların yakınlık, sıcaklık ihtiyaçlarının karşılanması, dolayısıyla “psikolojik beslenmeleri” anlamına
gelmektedir. Bebeğin fiziksel bakımının yeterince yapılmaması güvensizlik duygularının; bu
bakımın daha sonraki dönemlerde aynı oranda sürdürülmesi ise bağımlı bir kişilik yapısının
temellerini oluşturabilir.
2. Anal Dönem (1,5-3 yaş): Anal dönemde çocuğun haz kaynağı dışkı bölgesidir. Çocuk,
dışkısını bırakmaktan ya da onu kontrol etmekten keyif alır. Bu dönemde anne-babanın çocuğun
tuvalet eğitimine ilişkin çok katı ya da çok serbest tutumları, onun “uysallık” ya da “meydan
okuma” biçiminde kendini gösterebilecek davranışlarına neden olabilir.
3. Fallik Dönem (3-6 yaş): Çocuğun cinsel kimliğinin gelişmeye başladığı dönemdir. Fallik
dönemde çocuğun haz kaynağı, vücudundaki cinsel bölgedir. Bu dönemde çocuk karşı cinsle olan
farklılıklarını keşfetmeye başlar. Cinsiyet farklılıklarına ve cinselliğe ilişkin merakı artar ve bu
konularda yetişkinlere pek çok soru sorar. Bu evrede, çocuğun hem kendi cinsindeki ebeveynle
özdeşim kurması hem de karşı cins ebeveyne hayranlık duyması söz konusudur. Çocuğun cinsel
içerikli sorularının ayıplanması, yasaklanması ya da bu nedenle cezalandırılması, cinsel kimliğinin
gelişiminde ya da ileriki dönemlerde karşı cinsle ilişkilerinde sorunlar yaşamasına neden olabilir.
4. Latent (Örtük-Gizil) Dönem (6-11 yaş): Bu dönemde çocuğun cinsel merakı azalmıştır ve
cinsel dürtüleri örtük durumdadır. Çocukta okul, spor, sanat etkinliklerine yönelme başlar.
5. Genital Dönem (12 yaş ve üstü): Genital dönemde, ergenliğe geçişle birlikte tekrar cinsel
bir uyanış olur. Bedensel gelişime paralel olarak gerçekleşen cinsel olgunlaşma; ergenin kendi
bedenine, cinsel gelişimine ve karşı cinse odaklanmasına yol açar. Bu dönemde ergen yetişkin
sorumluluklarını almaya başlar.
Freud’a göre, özellikle ilk üç dönem (0-6 yaş) kişilik gelişiminde kritik bir öneme sahiptir. Bireyin
çocukluk yıllarındaki yaşantıları ve anne-babasıyla kurduğu iletişim biçimi kişiliğinin temellerini
oluşturmaktadır. Okul öncesi yıllarda çocuğun anne-babasına ya da diğer yetişkinlere sorduğu
cinsel içerikli soruların, onun cinsel kimliğinin gelişiminde “doğal” bir durum olduğu kabul
edilmelidir. Yetişkinlerin çocuklarının bulundukları gelişimsel aşamalara uygun iletişim ve
yetiştirme biçimlerini tercih etmeleri, onların daha sonraki gelişim dönemlerine geçişlerini
kolaylaştırabilecek ve daha sağlıklı kişilik geliştirmelerine yardım edebilecektir.
Erikson’un Psikososyal Gelişim Dönemleri
Erik Erikson, kişilik gelişimini, Freud’un beden bölgelerine odaklı psikoseksüel gelişim
dönemlerinden farklı olarak, çocuğun sosyal çevresi ile kurduğu ilişkilerin niteliğine bağlı olarak
açıklamaktadır. Bunu yanı sıra, Erikson, kişilik gelişiminin doğuştan getirilen hiyerarşik bir yapı
üzerinde gerçekleştiğine işaret etmektedir. Freud’un psikoseksüel gelişim dönemleri ergenlik
dönemi ile tamamlanmakta iken; Erikson’un gelişim dönemleri doğumdan yaşlılığa kadar olan
tüm yaşam evrelerini içermektedir. Her bir yaşam evresinde birey, bir karmaşa ya da çatışma
yaşamakta ve bu karmaşanın yönü bir sonraki gelişim dönemine geçişin avantajlı ya da
dezavantajlı olmasında etkili olmaktadır. Ancak, Erikson’un psikososyal gelişim dönemleri “geri
dönülemez” bir nitelik de taşımazlar. Önceki dönemlerde olumsuz yaşantılar geçiren bir birey,
çevresel uyarıcılara ve yaşantılarına bağlı olarak daha sonraki dönemleri olumlu yaşayabilir.
Erikson’un “yaşamın sekiz evresi” olarak da bilinen ve her bir evresinde temel karmaşaların
yaşandığı gelişim dönemleri şunlardır:
Temel Güvene Karşı Güvensizlik (0-1 yaş): Bebeğin bakımı ve ihtiyaçlarının anne ya da
onun yerine geçen yetişkin tarafından karşılanma biçimi, bebekteki güven ya da güvensizlik
duygusunun temellerini oluşturmaktadır. Sevgi-şefkat gösterilen, ağladığı zaman fiziksel
ihtiyaçları karşılanan, dolayısıyla ihtiyaç hissettiğinde annesini yanında gören bir bebekte temel
güven duyguları oluşur. Bu dönemde annesine bağımlı olan bebeğin gerek fiziksel gerekse
psikolojik ihtiyaçlarının yeterince karşılanmaması ya da geciktirilmesi durumunda ise bebek
kendisini güvende hissetmez ve başkalarına yönelik ilk güvensizlik duygularını yaşamaya başlar.
Bağımsızlığa Karşı Kuşku ve Utanç (1-3 yaş): İkinci dönemde çocuğun annesine olan
bağımlılığı azalmaya başlamıştır. Bir yaş civarında yürüme, konuşma becerilerini sergileyebilen
çocuk artık kendi bedenini kontrol etmede daha başarılıdır. İstediği biçimde davranma ve
davranışlarını kontrol altına alma eğilimindedir. Çocukta tuvaletini istediği zaman yapma, yemeği
kendi başına yemeyi isteme gibi yetişkinlerden bağımsız davranışlar sık sık görülür. Çocuğun
kendine özgü bu bağımsızlık çabalarının ve davranışlarını kontrol etme isteğinin yetişkinler
tarafından desteklenmesi, onun kendini işe yarar bağımsız bir kişi olarak görmesine yardımcı
olacaktır. Çocuğun kendi başına bir şeyler yapma davranışlarını engelleyen aşırı kuralcı, katı,
baskıcı bir anne-baba tutumu ise çocuğun kendi yeteneklerinden, potansiyelinden kuşku
duymasına ve yaptıkları “yanlış” bulunduğu için kendisinden utanç duymasına yol açacaktır.
Girişimciliğe Karşı Suçluluk (3-6 yaş): Bu dönemde çocuğun en belirgin özelliklerinden birisi
oldukça meraklı olmasıdır. Çevresindeki nesneleri ve kendi yeterliklerini keşfetme çabasına girer.
Çevresinde olup bitenlere olan merakını gidermek için yetişkinlere “bitmez tükenmez” sorular sorar.
Bu dönemde çocuk karşı cinsle olan farklılığını keşfetmesiyle birlikte yetişkinlere cinsel içerikli ve
cinsiyet farklılıklarına ilişkin sorular da yöneltir. Çocuğun “yaşamı keşfetmeye” yönelik girişimci
davranışlarının yetişkinler tarafından azarlanması, ayıplanması, yasaklanması ya da
cezalandırılması; onun yetişkinlerin “yanlış” gördüğü bu davranışları için suçluluk yaşamasına,
kendini suçlu hissetmesine neden olacaktır.
Başarılı Olmaya Karşı Yetersizlik (6-12 yaş): Çocukların temel sosyal ve akademik becerileri
öğrendikleri bir dönem olan ilköğretimin ilk kademesi, kendini gösterme, başarı kazanma, takdir
edilme gibi sosyal ihtiyaçların oldukça önem kazandığı bir evredir. Çocuklar okul ve okul dışında
yaptıkları faaliyetlerde başarılı olduklarında ya da başarıları ön plana çıkarılıp takdir edildiklerinde
kendilerini başarılı, yeterli, yetenekli göreceklerdir. Yetişkinlerin çocuğun derslerinde ve yaptığı
diğer faaliyetlerde yaptıklarından çok yapamadıklarını; güçlü yönlerinden çok sınırlı yönlerini
vurgulamaları ya da daha çok eksiklerine, hatalarına odaklanmaları onun kendi yeteneklerine,
yeterliklerine karşı güvensizlik duymasına, dolayısıyla kendisini yetersiz görmesine yol açacaktır.
Kimlik Kazanmaya Karşı Rol Karmaşası (12-18 yaş): Ergenlik dönemi bireyin yetişkin
kimliğine hazırlandığı bir geçiş evresidir. Bu evrede ergen bir yandan kendi bedenindeki hızlı
değişikliklere uyum sağlamaya çalışırken, diğer yandan da bu değişimlere paralel olarak biçim
değiştiren yeni sosyal rollerini öğrenmektedir (Bkz. Bedensel ve Psiko-motor Gelişim). Bu
dönemde ergenin “kim olduğuna” ilişkin bir anlayış geliştirerek kendine özgü bir benlik kavramına
sahip olması, bedenindeki değişiklikleri kabul etmesi, çocukluk ve yetişkinlik arasında kalan sosyal
rollerini ayırdetmesi ve kendi niteliklerini gözönüne alarak geleceğe ilişkin planlar yapması
beklenmektedir. Bu yeterlikleri yeterince kazanamayan bir ergen ise kimlik ve rol karmaşası
yaşayarak, yetişkinliğe daha dezavantajlı girecektir. Bu dönemde ergenin kimlik kazanmadaki
başarısı, büyük ölçüde başta anne-babası olmak üzere yetişkinlerle olan etkileşimine ve
çevresinin onun gelişimine verdiği sosyal desteğe bağlıdır. Ergenin içinde bulunduğu dönemin
“doğal” ve “zor” koşullarının yetişkinler tarafından bilinmesi ve ergenin “anlaşıldığını” hissetmesi,
onun kimlik kazanımını kolaylaştıracaktır.
Yakınlığa Karşı Yalıtılmışlık (Genç yetişkinlik): Ergenlik döneminde kendi bedenine ve
görünümüne odaklı olan birey için, genç yetişkinliğe adım attığında diğer insanlarla kurduğu
yakın ilişkiler, dostluklar daha fazla önem kazanmaktadır. Kimliğini kazanmış olan bireyin gerek
evliliğe hazırlanırken gerekse meslek yaşamında kurduğu ilişkilerin kalitesi, yakınlık duygularının
da belirleyicisi olmaktadır. Ergenlik dönemindeki kimlik karmaşasını çözümlememiş olarak bu
karmaşayı yetişkinliğe taşıyan bir birey ise, diğer insanlardan uzaklaşma ve kendini onlardan
yalıtma eğilimine daha fazla sahip olabilir.
Üretkenliğe Karşı Durgunluk (Orta Yetişkinlik): Orta yaş, bireyin hem özel yaşamında hem
de mesleğinde kendini üretken ve verimli hissetmesi beklenen bir dönemdir. Yeni kuşaklara
rehberlik yapabilen ve çocuk yetiştirmede ya da mesleki gelişiminde kendini “başarılı” hisseden
birey, üretkenlik duygularını daha yoğun yaşayabilir. Üretkenliğin başarılamaması ve bireyin
çevresine “ışık olamaması” durumunda ise orta yaşın bir durgunluk, verimsizlik dönemi olması söz
konusudur.
Benlik Bütünlüğüne Karşı Umutsuzluk (Yaşlılık): Yaşlılık döneminde bireyin kendi
yaşamına yönelik yaptığı değerlendirme, onun bu dönemin temel karmaşasında hangi yönünün
ağır bastığını da ortaya koymaktadır. Geçmişine baktığında yaptıkları, yapamadıkları ve başarıları,
başarısızlıkları ile “yaşamına sahip çıkan”; geçmişi özlemekten çok yaşlılığın kendine özgü
zorluklarını kabul eden ve kendini yaşamında “başarılı” hisseden birey benlik bütünlüğünü
sağlamış demektir. Geçmişini hep yanlışlarıyla, pişmanlıklarıyla hatırlayan; sürekli olarak geriye
dönüp bir şeyleri değiştirebilmeyi hayal eden, içinde bulunduğu dönemden ve yaşamından
“şikayet eden” birey ise yaşlılığını umutsuzluk, mutsuzluk içinde geçirecektir.
Ahlak Gelişimi
Ahlak gelişimi, bireyin doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü ayırdetmesine ve kendi değerlerini
oluşturabilmesine ilişkin geçirdiği aşamaları içermektedir. Ahlak gelişimi hem kişilik gelişimi hem
de bilişsel gelişimle ilişkili bir gelişim alanı olarak kabul edilmektedir. Psikanalitik kuram ve
davranışçı kuramlar, ahlak gelişiminde aile ve kültürün etkilerini vurgularken; bilişsel gelişim
kuramcıları ise ahlak gelişimini bilişsel gelişime paralel gelişen bir süreç olarak görmektedirler. Bu
görüşü savunan kuramcıların başında Piaget gelmektedir.
Piaget’nin Ahlak Gelişimi Dönemleri
Piaget’ye göre ahlaki yargıların bilişsel bir temeli bulunmakta ve ahlak gelişimi bilişsel gelişime
paralel olarak üç aşamada gerçekleşmektedir.
Ahlak Öncesi Dönem: Yaklaşık ilk beş yaşı içeren bu evrede, çocukta kural kavramı
oluşmamıştır. Çocuğun kurallara neden uyulması gerektiği konusunda bir anlayışı yoktur. Bunun
en belirgin göstergelerinden birisi de, bu yaşlarda çocukların bir aradayken bile kuralsız oyun
oynamalarıdır.
Dışa Bağımlı Dönem: Yaklaşık 5-10 yaşlarını içine alan bu evrede, çocuk kuralların farkındadır.
Otoritenin koyduğu kuralların kesin olduğuna ve bu kurallara uyulması gerektiğine inanır.
Davranışın arkasında yatan nedenleri gözönüne almaz ve fiziksel zararın büyüklüğüne yani
sonucun ne olduğuna göre değerlendirme yapar. Örneğin, bu dönemde yer alan bir çocuğa, bir
defterin üzerine dökülmüş mürekkep lekeleri gösterilerek büyük lekeyi yapanın mürekkebi kaza
ile döktüğü; küçük lekeyi yapanın ise bilerek döktüğü söylendiğinde ve bu lekeleri yapan iki
kişiden hangisinin daha suçlu olduğu sorulduğunda, büyük lekeyi yapan kişinin daha suçlu
olduğunu söyleyecektir.
Bağımsız Dönem: 10-11 yaşları ile birlikte çocukta ahlaki görelilik kavramı gelişir. Davranışları
sadece sonucuna göre değerlendirmez, arkasında yatan “niyeti” ve koşulları gözönüne alır.
Yetişkinlerin koyduğu kuralların mutlak olmadığını ve gerektiğinde ihtiyaçlar doğrultusunda
değiştirilebileceğini farkeder.
Piaget’ye göre, somut işlemler döneminde çocuk otoriteye bağımlı olarak doğru-yanlış, iyi-kötü
ayrımını yapmaya başlamakta; soyut işlemler dönemine girmesi ile birlikte yetişkinlerden
bağımsız bir ahlak anlayışına, değerler sistemine yönelmektedir.
Kohlberg’in Ahlak Gelişimi Dönemleri
Ahlak gelişimi denildiğinde ilk hatırlanan isimlerden birisi de Lawrence Kohlberg’tir. Kohlberg,
Piaget gibi ahlak gelişiminin bilişsel gelişime paralel geliştiği görüşünden hareket etmekte; ancak
çocuklardan daha çok ergen ve yetişkinlerin ahlak gelişimine odaklanmaktadır. Ahlak gelişimine
ilişkin görüşlerini Türkiye, Hindistan, Kanada, İsrail gibi farklı ülkelerde yaptığı çalışmalara
dayandırdığı için, Kohlberg açıklamalarının evrensel olduğunu savunmaktadır. Ahlak gelişimini üç
düzeyde ve her düzeyde iki evre olmak üzere toplam altı evrede açıklamaktadır.
Gelenek Öncesi Düzey: Gelenek öncesi düzeyde, bireyin kendi ihtiyaçlarını karşılarken
otoriteye itaat etmesi ve çıkarlarını ön planda tutması söz konusudur. Davranışın arkasındaki
psikolojik nedenler değil, fiziksel etkileri önemsenir. Bu düzeyin ceza-itaat evresinde, otoritenin
koyduğu kurallara bağlılık, itaat vardır. Bir davranışın sonunda ceza varsa, o davranışın kötü ve
yanlış olduğu kabul edilir. Cezadan kaçınmak için yetişkinlerin “doğru” gördükleri davranışlar
sergilenir ve yetişkinlere itaat edilir. Ders çalışmak istemeyen ama anne-babası yanına geldiğinde
çalışıyormuş gibi görünen bir çocuk, ceza-itaat evresine örnek verilebilir. Çıkarcılık (bireycilik)
evresinde ise, kurallara, ihtiyaçlar karşılandığı sürece uyulur; her şeyin karşılıklı olduğu ve kendi
çıkarına, yararına olan davranışların “doğru” olduğu kabul edilir (“Ansiklopedimi sana ödünç veririm
dondurma ısmarlarsan!”).
Geleneksel Düzey: Geleneksel düzeyde birey, kendi ihtiyaçlarından çok içinde bulunduğu
grubun beklentileri ve toplumsal düzenin gereklilikleri doğrultusunda davranma eğilimindedir. Bu
düzeyin kişilerarası uyum evresinde, birey çevresindeki insanların ihtiyaçlarına, beklentilerine ve
“kendine biçilen rollere” göre davranır. Başkaları tarafından onaylanmak ve takdir edilmek için “iyi
çocuk” olur. Başkalarını karşı düşünceli ve özverili davranma eğilimindedir. Sosyal sistem (kanundüzen) evresinde, birey toplumun değer yargılarını, toplumsal sistemin yapısını oluşturan kuralları
ve düzenlemeleri, toplumsal düzenin sağlanması için “olmazsa olmaz” gereklilikler olarak görür ve
korumaya çalışır. Örneğin, bu evredeki bir kişi, bazı yasaların ya da yönetmeliklerin
değiştirilmesinin toplumsal düzeni bozucu bir etki oluşturabileceği düşüncesiyle, bu uygulamalara
karşı çıkabilir.
Gelenek Sonrası Düzey: Gelenek sonrası düzey, bireyin toplumun (çoğunluğun)
beklentilerinden, değer yargılarından bağımsız olarak kendi değerlerini, toplumsal uzlaşmaya ve
evrensel ahlak ilkelerine göre biçimlendirmeye başladığı dönemdir. Bu düzeyin sosyal anlaşma
(uzlaşma) evresinde bulunan birey için, toplumun üzerinde anlaştığı, uzlaştığı konular
savunulmalı ve korunmalıdır. Bu evredeki birey, insanların görüşü alınarak, uzlaşma sağlanarak
oluşturulmuş kanunlara, kurallara uyulmasını savunur; ancak ihtiyaçları karşılayamayan mevcut
düzenlemelerin de değiştirilmesini ister. Evrensel ahlak ilkeleri evresinde ise, birey “doğru” ve
“yanlış” anlayışını oluştururken sadece evrensel ahlak ilkelerini referans alır. Toplumsal sistem ve
kuralların ne olduğundan çok; insan hakları, özgürlük, adalet, demokrasi, hakkaniyet gibi
evrensel ahlak ilkeleri ile uyumlu olup olmadıkları önemlidir.
Özetle, gelenek öncesi düzeyde kişisel ihtiyaç ve çıkarlar; geleneksel düzeyde toplumsal
beklentiler; gelenek sonrası düzeyde de evrensel değerler bireyin ahlak gelişiminin yönünü
belirlemektedir. Bir toplumdaki insanların çoğunluğunun, gelenek öncesi ve geleneksel düzeyde
olduğu; çok azının ise gelenek sonrası düzeyde bulunduğu kabul edilmektedir. Kohlberg’e göre
ahlak gelişimi aşamalı bir yapı oluşturmaktadır. Yani, evrensel ahlak ilkeleri evresinde bulunan bir
kişinin daha önceki aşamalardan geçmesi ve son aşamayı diğerlerinin üzerine yapılandırması
gerekmektedir.
Download