MustafaKemal ATATÜRK ve HAYATI

advertisement
SELLER MEDYA VE YAYINCILIK – WWW.KORHABER.COM
1
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne
Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu.
Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız
Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya'ya
yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik
yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis
subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında
Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda
öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.
Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle
mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi
Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde
dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik
Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri
Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i
ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul’da
Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu.
Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi
tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı.
1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan
1909’da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı.
1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında
İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.
1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa
Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22
Aralık 1911’de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912’de Derne
Komutanlığına getirildi.
Ekim 1912’de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve
Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında
büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu
görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak
1915'te sona erdi.
2
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek
zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da
görevlendirildi.
1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir
kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine
"Çanakkale geçilmez!"
dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız
donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar
verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa
Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu
başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915’te Arıburnu'nda
tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10
Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21
Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık
253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını
bilmiştir.
Mustafa
Kemal’in
askerlerine
"Ben
size
taarruzu
emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini
değiştirmiştir.
Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’dan sonra 1916’da Edirne ve Diyarbakır’da
görev aldı. 1 Nisan 1916’da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle
savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli
görevlerinden sonra 1917’de İstanbul’a geldi. Velihat Vahidettin Efendi’yle
Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra
hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918’de
Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı
başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir
gün sonra, 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu
ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelip Harbiye
Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.
Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale
başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da
Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919’da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin
istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas
Kongresi’ni toplantıya çağırdı.
3
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919
tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için
izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919’da Ankara’da heyecanla
karşılandı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis
ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi,
Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip
uygulamaya başladı.
Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgali
sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920
tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu
paylaşan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı
verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu
kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle
sonuçlandırdı.
Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli
aşamaları şunlardır:
• Sarıkamış (20 Eylül 1920)
• Kars (30 Ekim 1920)
• Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
• Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)
• I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
• II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
• Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
• Büyük Taarruz,
•Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921’de Türkiye Büyük Millet
Meclisi Mustafa Kemal’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi.
4
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’yla
sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il
büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı
yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.
23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi,
yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı.
1 Kasım 1922’de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı.
Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla yönetim bağları koparıldı.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk
cumhurbaşkanı seçildi.
30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet’in ilk hükümeti
kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve
“Yurtta barış cihanda barış” temelleri üzerinde yükselmeye başladı.
Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934’de TBMM’nce Mustafa Kemal’e
“Atatürk” soyadı verildi. Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde
TBMM Başkanlığına seçildi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve
Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir
cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927, 1931, 1935 yıllarında TBMM
Atatürk’ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.
Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi.
İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’yi
ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını
komutanlarını ağırladı. 15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı ve
Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de
10. Yıl Nutku’nu okudu.
Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923’de Latife Hanımla
evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine
dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye,
Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat
edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir
gelecek hazırladı.
5
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa
Belediyelerine bağışladı. Mirasından kız kardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil
ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi,
ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli
türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı.
Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık
oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet
eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi.
Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, çalışmalara bizzat
katılırdı.
10 Kasım 1938 saat 9.05’te yakalandığı siroz hastalığından
kurtulamayarak İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda hayata
gözlerini yumdu.
Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara
Etnografya Müzesi’nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı
görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına
gömüldü.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve KRONOLOJİK SIRAYLA HAYATI
1881 - Atatürk'ün doğumu
1893 - Askeri rüştiyeye öğrenci oluşu
1899 - Harbiye'ye geçişi
1902 - Erkan-ı Harbiye'ye girişi
1906 - Üç dört arkadaşıyla Şam'da gizli olarak "Vatan ve Hürriyet" adındaki
cemiyeti kurması ve aynı yılda Selanik'e geçerek aynı cemiyetin şubesini açması
1907 - Askeri rütbesi kolağası oluşu ve yine aynı yıl içinde görevinin
Makedonya'daki 3. Orduya nakli, Cemiyetinin Merkezi Selanik'te İttihat ve
Terakki Cemiyeti ile birleşmesi
23 Temmuz 1908 - Yukarıdaki gizli ve siyasi faaliyetlerinin sonucu 2.
Meşrutiyetin, padişah Abdulhamit'e kabul ve ilan ettirilmesi
6
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
13 Nisan 1909 - İstibdat taraftarlarının yeni rejime karşı ayaklanmaları
Rumeli'den bunları bastırmak için yola çıkan Hareket Ordusunun Kurmay
Yüzbaşkanlığına deruhte etmesi ve bu ayaklanma da önemli bastırıcı rol
oynaması
1911 - Trablusgarb savaşına iştirak etmesi ve oradaki kuvvetlerimizin
Kurmaylığını üzerine alması. Bu arada rütbesinin binbaşılığa yükseltilmesi
24 Ekim 1912 - Balkan Savaşının başlaması üzerine İstanbul'a dönmesi ve
Bolayır'da toplanmış olan kuvvetlerimizin hareket şubesi müdürlüğüne tayin
edilmesi
27 Ekim 1913 - Sofya Ataşelikleri görevlerinin uhdesinde toplanması bu arada
rütbesinin yarbaylığa yükselmesi
2 Şubat 1915 - Tekirdağ'da kurulması kararlaştırılan yeni bir tümenin
komutanlığına tayini. Onun teşkil ettiği ve 19. Tümen adını alan bu tümen
Çanakkale savaşlarında parlak başarılar göstermiştir
1 Haziran 1915 - Çanakkale savaşlarında gösterdiği büyük başarılardan dolayı
rütbesi albaylığa yükseldi
1 Nisan 1916 - Çanakkale savaşları zaferlerimizle bittiğinden Diyarbakır'daki
kolordunun komutanlığına tayin edilmiştir. Oraya giderken de rütbesi
generalliğe yükseltildi
6-7 Ağustos 1916 - Rusların Diyarbakır istikametindeki taarruzlarını kırarak Bitlis
ve Muş'u düşman işgalinden kurtardı. Bu başarısı üzerine 2. Ordu komutanlığına
atandı.
31 Ekim 1918 - Mondros Mütarekesini müteakip Yıldırım Orduları Grubu
Başkomutanlığını devir alması.
16 Mayıs 1919 - Acı mütareke günlerinin bir kısmını çok üzgün olarak geçirdiği
İstanbul'dan 3. Ordu Müfettişliği göreviyle Bandırma vapuruyla geçti.
19 Mayıs 1919 - Kurtuluş Savaşının başlangıç noktası olan Samsun'a çıkmaları.
21 Mayıs 1919 - Erzurum'daki 15.Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa ile
temas etmesi
7
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
23 Mayıs 1919 - Ankara'daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile temas
etmesi
28 Mayıs 1919 - Türk Milletini işgallere protesto için mitingler yapmaya davet
etmesi
3 Haziran 1919 - Doğu vilayetlerinde bir Ermeni Hükümetinin kurulması ve
İngiliz himayesi fikirlerine muarız olduğunu beyan etmesi
21 Haziran 1919 - Yurdun bağımsızlığını kurmak için Türk Milletini kendisiyle
birlikte çalışmaya davet eden tarihi beyannameyi yayınlaması
8-9 Temmuz 1919 - Erzurum'dan askeri görev ve askerlik mesleğinden istifa
ettiğini İstanbul Hükümetine bildirmesi
23 Temmuz 1919 - Başkanlığını yaptığı Erzurum Kongresinde millet iradesine
dayanan bir millet meclisiyle kuvvetini, gene millet iradesiyle oluşan bir
hükümetin kurulması lüzumunu ilk hedef olarak ilan etmesi.
4 Eylül 1919 - Sivas Kongresinde yurdun muhtelif bölgelerinde kurulmuş olan
müdafaa cemiyetlerini Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı
altında birleştirip bütün millet kuvvetlerini bir elde idare etmek imkanını
sağlaması
11 Eylül 1919 - Çalışmalarını bitiren Sivas Kongresi delegeleri tarafından seçilen
Temsil Heyeti Başkanlığına getirilmesi
15 Eylül 1919 - Temsil Heyeti, Türk Milletinin yetkili makamı olarak ilan edildi
7 Aralık 1920 - Temsil Heyeti ile birlikte Ankara'ya yerleşmesi ve bu şehri milli
harekatın merkezi yapması
23 Nisan 1920 - Ankara'da Büyük Millet Meclisinin törenle açılması ve bu
meclise başkan seçilmesi
20 Ocak 1920 - "Egemenlik Kayıtsız, Şartsız Milletindir" idare usulü halkın
mukadderatını bilfiil elinde tutulması esasına dayanır, kayıtlarını taşıyan ilk
demokratik Anayasayı Meclise kabul ettirmesi.
5 Ağustos 1921 - İlerleyen Yunan Taarruzu karşısında T.B.M.M. O'na
Başkumandanlık görevini verdi.
8
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
19 Eylül 1921 - Sakarya Zaferinden altı gün sonra T.B.M. Meclisinin çıkardığı bir
kanunla Mareşallik rütbesi ve Gazilik unvanı verildi.
27-28 Eylül 1922 - Gecesi büyük taarruz savaşının planlarını hazırladı.
26 Ağustos 1922 - Cumartesi sabahı Kocatepe'den büyük taarruz emrini verdi.
30 Ağustos 1922 - Dumlupınar'da ateş hatları arasında idare ettiği
Başkomutanlık Meydan Muharebesini kazandı.
1 Eylül 1922 - Muzaffer Türk Ordularına "İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR İLERİ"
emrini verdi
10 Eylül 1922 - Halkın çılgınca alkışları arasında İzmir'e girdi
2 Ekim 1922 - Ankara'ya dönüşlerinde eşsiz merasimle karşılanmışlardır
1 Kasım 1922 - Saltanatın kaldırılmasını temin eden Kanunu Meclis karşısında
müdafaa kabul ettirmiştir
29 Ekim 1923 - 20:30 da "CUMHURİYET" ilan edilmiş ve Türkiye'nin ilk
Cumhurbaşkanı seçilmiştir
3 Mart 1924 - Cumhuriyet rejiminin Türkiye'de kökleşip yerleşmesi için şart olan
hilafetin kaldırılmasını sağlamıştır. Aynı yıl içerisinde medreseleri kapattırarak
milli eğitim alanındaki birliği sağlama yolunu açmıştı. Gene bu suretle laik ve
modern esaslara göre eğitim ve öğretim yapan müesseselerin kurulmasına
zemin hazırlamıştır.
1 Mayıs 1924 - Orta Çağın dini hukuk geleneklerine göre çalışan Şer'iye
mahkemelerini kaldırdı
26 Ağustos 1924 - Milli sermayeyi çoğaltmak özel teşebbüsleri teşvik ederek
kurmak ve Türk bankacılığını geliştirmek amacıyla İş Bankasını kurdu.
5 Mayıs 1925 - Memlekette modern çiftçiliği geliştirmek maksadıyla yapılacak
teşebbüslere bir örnek olmak üzere kendi parasıyla bir Orman Çiftliğini
kurdurdu
1925 - Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ile ilgili kanun kabul edilerek batıl
inanç ve taassup yatakları ortadan kaldırıldı
9
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
25 Aralık 1925 - Medeni kıyafeti getirdi
26 Aralık 1925 - Miladi takvim ve modern saat ölçüsünü değiştiren kanun kabul
edildi
17 Şubat 1926 - Türk Medeni Kanununun kabul edilmesiyle Türk milleti ümmet
devrinden çağdaş medeniyete geçirildi
1 Kasım 1928 - Çıkarılan bir kanunla Türk Milletinin kolayca okuyup yazmasını
temin edecek olan yeni Türk alfabesi kabul edildi.
12 Temmuz 1932 - Yüzyıllardan beri ihmal edilmiş olan Türk dilini geliştirmek ve
bu gelişmeyi kolaylaştırmak için lüzumlu gördüğü Türk Dil Kurumunu meydana
getirdi
1934 - Yılının kasım ayında Türk kadınına siyasi hakları tanıyan yasa çıkarıldı.
24 Kasım 1934 - Hayatı boyunca Türk Milletine yaptığı eşsiz hizmetler göz
önüne alınarak her Türk vatandaşının bir soyadı aldığı sırada T.B.M.M. O'na
ATATÜRK soyadını verdi.
1934 - Avrupa'da baş gösteren siyasi buhran karşısında Balkan Antantının
kurulmasında en önemli rolü oynadı.
1936 - Montrö Antlaşması ile boğazların tahkiminin sağlanmasını temin etti.
1936 - Sadabat Paktıyla memleketimiz için gerekli güvenlik tedbirlerinin
alınmasında nazım rol oynadı.
4 Temmuz 1938 - Türkiye'nin ayrılmaz bir parçası olan Hatay'ın bağımsız bir
Türk devleti olmasını sağlamıştı ki bu vatan parçası ölümlerinden sonra
Anavatan'a katılmak imkanını bu sayede buldu.
1938 - Yurt içinde her zaman yaptığı inceleme gezilerinin birinde hastalanmış bu
rahatsızlığı Mayıs ayına kadar sürmüştü.
5 Eylül 1938 - Saraya gizlice çağırttığı bir notere vasiyetnamesini yazıp vermişti.
16 Ekim 1938 - Gittikçe ağırlaşan hastalığı karşısında günlük raporlar
neşredilmesine başlanmıştı.
10
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
8 Kasım 1938 - Günü durumu çok ağırlaşmış ve neşredilen rapor üzerine bütün
yurdu ağır bir acı kaplamıştı.
10 Kasım 1938 - Günü nihayet korkunç sonuç bütün acılığıyla gerçekleşmiş,
Atatürk perşembe sabahı saat 9.05'te hayata gözlerini yummuştu.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve İLKELERİ
DEVRİMCİLİK
Mustafa Kemal'in mücadele sisteminin, hedeflerinin özünü kapsar. Bu ilkelerin
gelecekte de sürdürülmesini ve geliştirilmesini sağlar. Burada ilim, ilmi aramak
kilit rol oynar. İlim gerçeği bulma yolunda sistematik bir eleştirelliği,
kuşkuculuğu beraberinde getirir. Toplum ve devletin örgütleri çağın gerisine
düşmemeli, kendisini sürekli yineleyebilmelidir. Statik bir cemiyetin
kurulmasına karşı çıkan Devrimcilik ilkesi, durmaksızın bilimin, yeniliğin peşinde
koşmanın, çağa ulaşmanın motor gücünü içinde taşır. Gericiliğe set çeker,
yönetim örgütlerinin durağanlaşmasını önleyip, Türk ulusunun ufuklarını açar.
Atatürk ilkelerine ve Devrimcilik ilkesine karşı çıkanları şöyle uyarır:
"Eğer onlara karşı benim şahsımda birşey anlatmak isterseniz, derim ki, ben
şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız
benim şahsi gayeme değil, o adım benim milletimin hayatıyla alakadar, o
adım benim milletimin hayatına bir kasıl, o adım benim milletimin kalbine
havale edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı düşüncede olan
arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir.
Sizlere bunun da fevkinde bir söz söyleyeyim. Farzı muhal eğer bunu
sağlayacak kanunlar olmazsa, bunu temin edecek meclis bulunmazsa, öyle
menfi adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben yalnız kalsam, yine
tepeler ve yine öldürürüm."
Atatürk'e göre Devrimcilik, ihtilalden öteye geçen bir mana içeriyordu. Dünya
gereklerinden doğan ihtiyaçların karşılanması yolunda yönetim biçimi, yasalar
ve hemen her alanda alınacak kararlar Devrimcilik ilkesi sayesinde hayata
geçirilecek, topluma benimsetilecekti. Türk halkı uygar bir halktı ama bazı
devletler, özellikle Batı, bu uygarlığı tanımakta güçlük çekiyor, ayak diretiyordu.
Devrimcilik ilkesi, Türk ulusunun uygarlık sınavını nasıl verdiğini ortaya koyacak
ve haklılığını tüm dünyada tanıtlayacak metodun adıydı.
11
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Kapsayıcı bir bütünlülüktü. Çağdaş uygarlığın Türkler'in çok dışında, çok
yabancısı olmadıkları, uygulanan devrimler sayesinde dostça ve düşmanca
anlaşılacaktı. Atatürk'ün Devrimcilik ilkesi; maceraları, sadece teoride kalan
nazariyeleri, süslü lafları kapsamazdı. Devrimcilik yaşanan , içinde geçilen hayli
güç süreçte toplumun önüne dikilen engelleri nasıl kaldırdığının örneği,
mücadele metodunun adıydı.
CUMHURİYETÇİLİK
Cumhuriyetçilik yeni Türk Devleti'nin temel özelliğidir. Tarihçiler
Cumhuriyetçilik ilkesinin üç açıdan önemine işaret ederler. Öncelikle tarihsel
hanedan devletine bu ilkeyle tepki konulmakta ve tarihteki diğer Türk
devletlerinden ciddi kopuş yaşanmaktadır. Tarih boyunca Türk devletleri
hanedan yapısına sıkı sıkıya bağlı kalmışlar ve genelde kurucularının isimlerini
almışlardı. Oysa çağın gerekleri doğrultusunda oluşturulan Cumhuriyet ile artık
Türk insanı yüzünü Batı'ya çevirmiş ve geçmişiyle arasında temel bir farklılık
noktası koymuştur. Yeni devlet kişilerin iki dudağından çıkan ani ve keyfi
kararlarla yönetilemeyecek, halkın yönetimi esas olacaktır.
Ayrıca Cumhuriyetçilik ilkesi çağdaş Batılı anlamda egemenlik sorununu da için
almaktadır. Bilindiği gibi egemenlik kuramı beraberinde egemenliğin kime ait
olacağı sorununu da getirmektedir. Atatürk, egemenliğin, "Kayıtsız şartsız
ulusun" olduğunu belirterek, egemenliğin kaynağı ve şeklini yanıtlamıştır. Ne
Osmanlı döneminde ne de dinsel anayasanın geçerli olduğu zaman diliminde
egemenlik tam anlamıyla halka ait olmamıştır. Yine Cumhuriyetçilik ilkesinin bir
diğer kazanımı da çağdaş anlam taşıyan bir "anavatan" kavramına ulaşılmasıdır.
Çağdaş "anavatan" demek verili bir toprak, sınırlar çerçevesinde vatan
kavramının kalplerde ve düşüncelerde somut bir şekilde kavranabilmesi
demektir. İmparatorluk döneminde vatan mefhumuyla kastedilen olgu doğulan,
içinde yaşanılan köy, kasaba veya şehirdi. Oysa artık vatan doğulan, yaşanılan
yerle sınırlı kalmayıp, sınırlar içerisinde bulunan tüm topraklara verilen addı.
Zaten Türkler ulusal kurtuluş mücadelesini de, kendilerini bir ulus olarak
görmeyen Batılı devletlere karşı, bağımsızlıklarım kazanıp, bu sınırlar içinde
kalan vatana ulaşmak için yürütmemişler miydi? Atatürk'ün kendi sözlerinden
Cumhuriyet ve Cumhuriyetçilik ilkesinin özellikleri şöyle alınabilir:
12
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
"...Cumhuriyet rejimi, yurdumuzda, esenlik ve sükunun en iyi yerleşmesini
sağlamış bulunuyor. Yurttaşlar ve bu yurtta oturanlar, cumhuriyet yasalarının
eşit koşulları altında kendileri için hazırlanan, özgürlük, gönenç ve mutluluk
olanaklarından elden geldiğince yararlanmaktadırlar.
Ulusumuzun layık olduğu yüksek uygarlık ve gönenç düzeyine varmasını
alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve
bırakılmayacağını karşınızda söylemekle mutluyum."
Kaynak: Baran Dural, Atatürk'ün Liderlik Sırları
LAİKLİK
Laiklik Batı'da meydana gelen devrimlerle adı anılmaya başlanan bir
kavramdır. Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını, akılcılığı ve devletin
din ve vicdan hürriyetini tanımasını kapsar. Ancak Hıristiyanlık ve İslamiyet'in
farklı özellikleri laikliğin kabulünü Türkiye açısından daha yaşamsal bir konuma
getirmiştir. Hıristiyanlık dünyada yeni yayılmaya başladığında Hz. İsa, dönemin
devlet adamlarının kendisine inananlar üzerinde zulüm uygulamasını
engellemek amacıyla, "Sezar'ın hakkını Sezar'a veriniz" çağrısında bulunarak
dininin devlet karşısında konumlanmadığını göstermişti. Ancak gelişen şartlar
doğrultusunda Hıristiyanlığın yayılma problemini aşıp evrensel bir din
konumuna yükselmesinin etkisiyle devletle kilise çatışır hale gelmişti. Yine de
kilise ve devlet aralarında süregelen tüm çatışmalara, nüfuz mücadelelerine
rağmen iki ayrı kurum, iki ayrı çatı altında yaşamasını bilmişlerdir.
İslamiyet'te "Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır" inancı vardı. Bu inanç din ve
devlet işlerinin ayrışmasını büyük ölçüde engelliyordu. Hıristiyan Batı,
devrimlerin ardından din örgütüne karşı genel bir savaş yürütmemekle birlikte,
dinin devlet üzerinde baskı kurmakta direnen unsurlarını tasfiye ederek kilise ile
devleti daha kolaylıkla birbirinden ayırmayı başarmıştı. Üstelik Hıristiyan
dünyasının tüm dönemlerinde hakimiyetin kilisede mi yoksa kralda mı olduğuna
dair zengin bir tartışma platformu yürütülebilmişti. İslam devletlerinin
anayasasıysa dinsel temeller etrafında şekillendirilmişti. Eğitim, ahlak dinsel
faktörlere göre ayarlanmaktaydı. Buna karşın İslamî dünya görüşünün özellikle
ekonomi ve dış politika alanında belirleyici bir etkiye sahip olmaması,
kurulmakta olan yeni dünyada çok belirleyici hale gelen ekonomi ve uluslararası
ilişkiler noktalarında İslamî toplumlara sorunlar yaratıyordu.
13
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
İslam, faizi yasaklıyor ama devrin yeni düzeninde devletlerarası tüm antlaşmalar
ağır faizin kayıtsız şartsız kabulüyle başlıyordu. İslam, öncelikle müslümanların
kendi aralarında yardımlaşmalarını öneriyor fakat İslam toplumları arasında
oluşturulabilecek bir sistemin kreditörü olabilecek bir devlet ortaya
çıkarılamıyordu. Zira İslam toplumlarının önemli bir kısmı uzun yıllar yabancı
devletlerin sömürge alanı olarak işlev görmüşler hatta henüz özgürlüklerine bile
kavuşamamışlardı.
Ortada temel bir çelişki yatıyordu. Kemalist önderlik ya İslam toplumunun
kapalı anlayışını kırmayarak çaresizlik içinde İslamî sistemi evrensel bazda
işletecek bir kreditör bekleyecek ya da Batı'ya entegre olacaktı. Büyük Savaş'tan
tüm Avrupa devletleri ağır yaralarla çıktıklarından henüz dünya kreditörlüğüne
aday ufukta belirmemişti. Atatürk tercih aşamasındaydı. Kurulacak yeni
devletin yüzü bu konuda da Batı'ya çevrilecek ve mahalli karizmatik liderler
çerçevesinde örgütlenen popüler İslam'la, devleti uzun süre geri bırakan
Osmanlı'dan kalma resmi devlet İslamî düzenlenecekti. Bunun da yolu laiklikti.
Nitekim onun ölümünde sonra yaşananlar liderin bir kez daha öngörülerinde
haklı çıktığını gösterecekti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra yine Batılı bir güç
beklenen paktı kuracak, dünyanın kreditörlüğünü üstlenecek, üstelik
uluslararası yeni sistemin sacayaklarını Batı'nın belli başlı devletleri
sağlamlaştıracaktı.
Ekonomik olanakları son derece kısıtlı olan, geçirdiği onca acımasız savaştan
sonra Osmanlı devletinin borçlarının bir kısmım üstlenen yeni Cumhuriyet, kısa
zamanda çağdaş dünyayla arasındaki mesafeyi kapatmalıydı. Bunun önündeki
engellerden birisi de, İslamî kökenli, "Bir lokma bir hırka" söylemiydi. Hızla
reform yapacak, devrimler çağını sürükleyecek bir topluma ne bir hırka ne de
bir lokma yeterdi. Üstelik büyük liderlerin en başat özelliği, çağın kavramlarıyla,
çağın değerleriyle konuşmalarıydı. Tüm gelişmiş dünya, ulus, ulus-devlet
özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Osmanlı'nın millet sistemine dahil ettiği
müslüman unsurlar, çok kısa süre önce "din kardeşleri"ni Batı'yla birleşerek
arkadan vurmayı dinî açıdan tartışmayı dahi gereksiz görmüşlerdi.
İslam dünyası bile artık mücadelesini ümmeti uğruna değil kuracağı ulusdevletini düşünerek yürütüyordu. Osmanlı'nın son cihat çağrısı açıkça felaket
sonuç vermişti.
14
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Ayrıca, dünyanın her alanında ekonomiden savunmaya, sanayileşmeden
ticarete Tanrı'nın düzenlediği ileri sürülen "imanlı ordular", Batı'nın teknik
orduları karşısında ardı ardına yenilgiye uğruyorlardı. Atatürk, bir yükselen
değerin daha farkındaydı: Teknoloji. Teknolojiyle-din savaştırılmamalıydı. Zira
bu savaştan galip çıkan kayıtsız-şartsız teknoloji oluyordu. Mesele teknolojinin
karşısına dini dikmek değil bu ikisini uzlaştırmaktı.
Tarihte görülmüştür ki, çok eski çağlardan bu yana askerler ve din adamları
sürekli kavga içinde yaşamışlardır. Bunun en temel ermeni yeni bir devlet
kurmak ya da devlette hamle yapmak isteyen ilerici askerlerin karşısına din
adamlarının büyük kısmının, durağanlanlaştırmakta kendileri açısından yarar
gördükleri bazı hatalı dinî yorumlarla çıkmalarıdır. Atatürk, laikliğe geçilirken
ülkede pek namuslu din adamları bulunduğunu fakat bazı gericilerin bu kişilerin
sesini kısmak istediklerini sıklıkla dile getirmiştir. Mustafa Kemal Paşa, dinle
teknolojiyi çatıştıran, dini durağanlaştırmak isteyen zihniyetin devleti
sürüklemek istedikleri noktalan iyi tespit etmişti. Oysa son derece açık ve
gelişmeyi hedef alan gerçek bir islamiyet vardı. Önemli olan İslam'ın asıl olan bu
kaynaklarına yönelip, teknoloji-din çatışmasını ortadan kaldırmaktı. Hedefe
varmanın biricik yolu elbette laikliğin kabulüydü. Yani İslam'da laikliğe cevaz
olabilirdi. Tanyol, bu noktayı şu şekilde yorumluyor:
"...İslamiyet sosyal bir din olduğundan ve terakkiyi hedef olarak aldığından,
diğer dinlerdeki hükümlerin katılığı ve değişmezliği onda mevcut değildir.
Bizzat Peygamber,- Kuran'ın ayetlerinde hükümlerin zamana ve mekana tabi
olarak değişebileceğine cevap vermiştir. İslam dinindeki bu yumuşaklık ve
gelişmeye açık kapı bırakmıştır ki, az zaman içinde serbest içtihada yol açmış
ve birçok felsefi meseleler hiçbir zorluğa ulaşmadan gelişmek imkanına sahip
olmuştur. Bundan dolayıdır ki, İslamiyet'te bir engizisyon teşkilatına
rastlanamaz. Önce gelen bir ayetin hükümlerini sonraki ayetin değiştirmesi ve
bazen tamamıyla kaldırması, İslam hukukunda, 'Tebeddül-i ezmanla tagayyüri ahkam caizdir' şeklindeki külli bir düsturla ifade edilmiştir. İşte İslamiyet'te
laiklik ve her türlü reform, bu prensibe dayanılarak yapılabilir."
Türk devrimlerinin ya da bütüncül olarak Kemalist Devrim'in özünde laiklik
yatmaktadır. Pek çok Cumhuriyetçi aydın, haklı olarak, laikliğe karşı çıkmanın
yeni Cumhuriyet'in temel değerlerine, hedeflerine karşı çıkmak anlamına
geldiğini savunmaktadır.
15
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Aynı görüş çerçevesinde laiklik, düzenin ruhudur, temelidir. Atatürk'ün Laiklik
ilkesi, Durkheim'ın tezlerinden oldukça etkilenmiştir. Zira düşünürün savlan
medeniyet ve işbölümünün gelişmesiyle dinle devletin farklı alanlara
seslenmeye başladığı yönündeydi. Toplumda iş bölümünün ilerlemesiyle
beraber toplum hayatının siyasi, ahlaki, iktisadi, eğitimsel ve sanatsal faaliyet
kollarının giderek dinin doğrudan etkisinden uzaklaşıp hususi mevkiler
edindiklerini kaydeden Durkheim, din de dahil tüm bu kolları kapsamına alan
geniş ve homojen bir bütünlük oluştuğunu vurgular. Durkheim, devletin
toplumun bütününü, işbölümününü tamamını, uzmanlığın hepsini birbirine
karıştırmadan temsil etme mecburiyeti üstlenmiştir. Durkheim buradan
hareketle yeni çağda belirmeye başlayan "laik ahlaka" geçer.
Gökalp, Durkheim'ın da etkisiyle Batı'daki reform çabalarını yorumladı.
Düşünür, ümmet dininin çöktüğünü, ümmet teşkilatıyla milletin birbirlerinden
ayrıştığını savunuyordu. Dinin kendi öz alanı olan vicdan sahasına çekilip,
önemini daha da arttırmasını, işlevselleşmesini isteyen Gökalp, işbölümü ve
uzmanlaşmanın da katkısıyla toplum bütünleşmesinin en önemli unsurlardan
birinin yine din olacağını öngörmekteydi. Kısacası Türk Laikleşmesi projesinde
laiklik kesinlikle dinsizlik değildi. Mustafa Kemal, bu açılardan Gökalp'e
katılmaktaydı. Durkheim'ın sosyolojik analizlerinin yanına, Max Müller'in
Natüralizmi ile çeşitli pozitivist ve hukuki savları katan Atatürk, tarihsel
çerçevesi bağlamında din sorununa şöyle yaklaşmaktaydı:
"İnsan önce tabiata, sonra cemiyete bağımlıdır. Tabiatın yaratığı olan insan,
önce onun kanunlarına tabidir. Başlangıç devirlerinde insan korkular içinde
yaşamıştır. Sonra iptidai insan kümelerinde ata korkusu, nihayet büyük kabile
ve kavimlerde ata korkusu, ata korkusu yerine geçen Allah korkusu, insanların
hürriyetini engellemiş, kafalarında ve hareketlerinde hesapsız yasaklar
yaratmıştır. Yasaklar ve hurafeler üzerine kurulan bu adet ve gelenekler,
insanları düşünce ve harekette bağlamıştır. Ferdin hakiki hürriyeti söz konusu
olmamıştır. Önce tabiatın sonra cemiyetin esiri olan insanın, bu esaretine gökten kuvvet ve yetki alan birtakım adamlara esir olmak- eklendi.
Hükümdarlıklar gücünü buradan aldı. Cemiyetler ve fikirler geliştikçe hürriyet
fikri de gelişti. Tabii hak fikri oluştu. Her türlü hakkın kaynağının fert olduğu
fikrine ulaşıldı. Hür ve sorumlu olan yalnız insandır. Böylece demokrasiye ve
medeni topluma geçildi."
16
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Yukarıdaki fikirlere bakıldığında Atatürk'ün siyasal düşünceler tarihi hakkında
ayrıntılı bilgi sahibi olduğu görülebilir. Zira Mustafa Kemal'in açıklamaya çalıştığı
bu evrim süreci, Siyasal Düşünceler Tarihi'nin çok önemli bir metodundan
kaynaklanmaktadır ve uluslar arası bilim dünyasında topluluktan-topluma giden
zaman diliminde insanın gelişmesi hala bu örüntü çerçevesinde
değerlendirilmektedir.
Bu arada özellikle sağ Kemalist ve milliyetçi aydınların önemli bir bölümü
Osmanlı'nın zaten teokratik bir devlet olmadığını, millet sistemi ve azınlıklara
karşı tutumda laik nüvelere rastlandığını haklı olarak öne sürmektedirler. Bu
inanca göre, Osmanlı'da Gerileme ve Çöküş dönemlerinde Batı'ya karşı alınan
mağlubiyetler karşısında bunalan Osmanlı aydını bir yandan Batı'nın temel
kurumlarına yönelik reformlar yapmaya kalkışırken, diğer yandan da bu
reformları sınırlı bir çerçevede tutarak ve dini bağnazlaştırarak, olumlu-hakim
nüveyi yozlaştırmışlardır. Aynı yazarlar Atatürk'ün Laiklik ilkesini yorumlarken,
Mustafa Kemal'in Osmanlı'da yapılan göstermelik-yetersiz reformların
çarpıklıklarını tespit ederek, Türkiye Cumhuriyeti'nde laikliğin tam anlamıyla
modern içeriğe sokulduğunu ileri sürerler.
Atatürk ferdi hak ve hürriyetleri, maddi ve fikri hürriyet adı altında iki ara
başlığa ayırdı. Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak ya da
inanmamak, seçtiği dinin gereklerini yerine getirmek ve getirmemek, şahsine ait
siyasal görüşleri savunmak serbestliğine sahip olmalıdır. Ona göre vicdan
hürriyeti taarruz edilemeyen bir alandı.
Hatta Atatürk hayatta tek taraflı olarak aradığı ve arayacağı temel unsurun
laiklik olduğunu bildirmektedir. Böylelikle laiklik, devrimin özü haline gelirken
aynı zamanda kültürel, ulusal, dilsel ve tarihsel bir sorun boyutuna ulaşıyordu.
Laiklik ilkesi uyarınca İslam'ın bertaraf edilmesi hedeflenmiyordu. Dinin siyasete
alet edildiği ve bunun toplumun en gerici unsurlarınca yapıldığı tarihi vakaydı.
Osmanlı döneminden beri dini siyasete alet ederek, durağanlaştırdıkları dinden
kendilerine varlık alanı yaratmaya çalışan yobazlarla zamanın yöneticileri sıklıkla
uğraşmak hatta çok şedit tedbirlere başvurmak zorunda kaldıkları
bilinmekteydi.
O zaman din siyasetten mutlaka ayrılmalıydı. Birinci hedef buydu.
17
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
İslam'a demokrasiyle, rejimle uyumlu hale gelecek yeni işlev yüklenmesi
arayışları ikinci gayeydi. İslam, millî kültür ve toplumsal bütünleşme noktasında
hep birleştirici temel faktör olarak kalacaktı ama eğitim, hukuk, devletin düzeni;
tıpkı Batı'da olduğu gibi, dinin sahasından çıkartılacaktı. Tüm bunları hedefleyen
bir kadronun ve liderin din düşmanı gösterilmesi, dinsizlikle suçlanması en basit
bir tabirle, "mantıksızlık- haksızlık" olurdu. Ancak uygulamada görülen
aksaklıklar, Laiklik ilkesinin uygulanmasına yönelik Batı'da yaşandığı gibi uzun
düşünsel tartışmalar ve fikirler düzeyinin yaşanmaması ve halkın eğitimsizliği,
bunun bazı eski rejim yanlılarınca kullanılması ile kimi Kemalist yöneticilerin
aşırı sert-zamansız tedbirleri Laikliğin en tartışılan, en çok eleştirilen
uygulamalardan biri haline dönüşmesini sağladı. Tarihi, dip çalkantıları
bağlamında ve eleştirel pencereden irdeleyen Mardin, laikliği Atatürk'ün liderlik
vasıflarını da hatırlatarak şöyle ortaya koyuyor:
"Olan şey, Mustafa Kemal'in varolmayan, farazi bir varlığı, Türk Milleti'ni ayağa
kaldırarak ona hayat vermesiydi. Onun girişmiş olduğu projenin gerçek
boyutlarını bize veren ve düşüncesinin ütopyacı niteliğini ortaya çıkaran,
olmayan bir şey için sanki varmış gibi ve onu var etme yolundaki kabiliyetidir.
Göreve başladığı sırada Türk milleti, ne 'genel iradenin' ve ne de millî bir
kimliğin kaynağı olarak vardı. O, aşırı ölçüde ihtiyatlı meslektaşlarından bir
gelecek fikri ve bu fikri gerçekleştirmede taşıdığı arzu bakımından
ayrılmaktaydı. 'Millet' ve 'Batı Medeniyeti', onun tasarısında gizli bir temel
sağlayan iki şifre kelimeydi; bu stratejik noktadan değerlendirdiğimiz takdirde,
onun dine yönelik tavrı tutarlılık gösterir. Atatürk'ün ideal bir toplum peşinde
gösterdiği kararlılık, zamana ayak uydurmadaki büyük yeteneği ile çelişki teşkil
etmez: Onun taktik çelişkilerini anlamlı kılan nokta, üzerinde dikkatini
yoğunlaştırdığı taşandır.
Onun, istiklal hareketinin siyasi meşruiyet kaynağı olarak 'Büyük Millet Meclisi'
kavramını kullanışında, siyasi dehasının ilk örneğini buluyoruz. Halife-Sultan,
teorik olarak, İslam dünyasında en müessir gücü elinde tutan bir İslam
topluluğunun -Osmanlı cemaatinin- önderi olmasından dolayı, iktidar
kendisinde bırakılmıştı. Halife-Sultan makamını işgal eden kişi şimdi Müttefik
Kuvvetleri'nin elinde esir durumunda olduğu için, artık hür bir vekil olarak
hareket edememekteydi. Esas olarak imparatorluğun çeşitli dinî alt-gruplarına
18
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
atfedilen fakat bu özel durumda İslam cemaati için kullanılan millet, meşruiyet
kaynağı olarak, topluluğun hakimiyet haklarını yeniden oluşturabilecekti."
Peki Cumhuriyet sonrasında özellikle Laiklik ve devrimler açısından nasıl bir yol
izlendi? Sorunun cevabını, yine Mardin'den aktarıyoruz: "Bu hareketler için ne
zaman mantıki bir sebep aransa, öne sürülen gerekçe 'Muasır medeniyetin
icapları' idi. Bu, Mustafa Kemal'in 1920'lerde yaptığı birçok konuşmada
izlenebilir. Bu mantığın en veciz ifadelerinden birisi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin
1931 tüzüğünde yer almaktadır. Yeni rejim, başlangıcından itibaren Büyük
Millet Meclisi içinde bir siyasi partiyi, Cumhuriyet Halk Partisi'ni kurmak
suretiyle taraftar toplamıştı. Bu parti, sonunda, Cumhuriyet içindeki siyasi
anlatımın yegane meşru organı ve yeni Cumhuriyet rejiminin resmi ideolojisinin
büyük bir titizlikle oluşturulduğu bir merkez olarak ortaya çıktı. Partinin 1931
yılı tüzüğü, dinin 'vicdani bir mesele' olması dolayısıyla, devletin dinî hayat
içinde hiçbir rol almaması durumu olarak tanımlanan 'laiklik ilkesinin
desteklendiğini belirtmekteydi." Böylelikle genç Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam
temeller üzerinde yükseltilmesi yolunda ideolojik bir karakter de kazanan
Laiklik, devrimin temel unsurlarından birine dönüşüyordu. Laiklik, 1937'de
CHP'nin diğer yol gösterici beş ilkeyle beraber Anayasa'ya sokulacaktı. Ancak,
laik bir toplum oluşturulması çabalan 15 yılı aşkın bir zaman içinde adım adım
gerçekleştirilmiştir. Atatürk'ün sözlerinden, laikliğin taşıdığı mana ise şöyle
verilebilir:
"Bilirsiniz: Bizi yanlış yola sürükleyen kötüler, çoğu zaman din perdesine
bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep 'şeriat' sözleriyle
aldatılagelmişlerdir... Dinimizin bizden istediklerini öğrenmemiz için şundan
bundan ders almaya, şunun bunun akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur.
Atalarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bize dinimizin
ilkelerini anlatmaya yeter... Hangi şey akla, mantığa, ulusun yüksek
çıkarlarına uygundur, biliniz ki o bizim dinimize uygun düşer.
Camilerin kutsal minberleri halkın dinle, ahlakla ilgili beslenme gerekçelerine
en yüce, en verimli kaynaklardır. Bundan dolayı camilerin ve mescitlerin
minberleri halkı aydınlatacak, ona yol gösterecek değerli konuşmaların
kapsadıkları konuların halka açıklanmasını sağlamak yüce Din işleri
Bakanlığı'nın önemli bir görevidir. Minberlerden halkın anlayabileceği dile ruh
ve dimağa seslenmekle müslümanların varlığı canlanır, dimağı arınır.
19
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
İmanı güçlenir, yüreği cesaret bulur. Ancak buna göre büyük hatiplerin
taşıması gereken bilimsel nitelikler, özel yetenekler ve dünyada olup bitenleri
kavrama çok önemlidir. Bütün vaiz ve hatiplerin bu dileğe hizmet edebilecek
yetiştirilmesine Din işleri Bakanlığı'nın çaba göstereceğini umarım."
Ne var ki, bugün gelinen noktada gerek laik gerekse İslamcı kesimler Laiklik
ilkesinin çok ötesine geçerek, olayı farklı boyutlarda tartışma yoluna
girmişlerdir. Atatürk, Laikliği, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" ve ulusun
fertlerinin özgürleşmesi zaviyesinden değerlendirmişti. Oysa günümüzün laik
kesiminin bir kısmı, dini toplumun her alanından dışlayarak, toplumun Mustafa
Kemal'le problem yaşamayan önemli bir kesimini de hedef alır noktaya
sürüklenmiştir. Atatürk, dini saf dışı bırakmayı değil, onu devlet yönetimi,
eğitim konularından ayrıştırıp kendi varlık alanının efendisi yapmak istiyordu.
Atatürk, "Din afyondur" savına da katılmıyordu. Din kendi alanında hala en
geçer akçeydi ve İslam'ın kendisiyle, özüyle çatışmaya girmek Mustafa Kemal'in
aklına bile gelmemişti. O yüzden, "Din afyondur. Sağ hareketler eninde sonunda
hurafelerin eteğine yapışırlar, bu yüzden de sağ kesimden aydın çıkmaz"
şeklindeki sözler Atatürkçülük'ten ziyade, bu sözleri söyleyenlerin ideolojik
takıntılarını ortaya koymaktadır.
Öte yandan, Atatürk'ü sözüm ona din düşmanlığıyla suçlayan, dinin elden
gittiğini savlayan İslamî kesim, hatanın çok daha büyük kısmını yüklenmiş
durumdadır. Öncelikle Mustafa Kemal'in yukarıda açıklanan fikirlerini,
hedeflerini değerlendirdikten sonra Türkiye Cumhuriyeti liderini hala "din
düşmanlığı"yla suçlamanın iki nedeni olabilir. Birincisi okuduğunu anlamamak,
ikincisi yalan ve karalamalarla dini açıkça siyasete alet etmek. Laikliği dinsizlik
olarak algılayan bu kesim, dinin asıl özelliklerini kendi çıkarları doğrultusunda
açıkça çarptırmaktan kaçınmadığı gibi, bütün insanların kendilerinin doğru
kabul ettikleri yönde yaşamalarını dayatarak insanları baskı altına almak ister.
Yaşar Nuri Öztürk, din adı altında sergilenen, pankartlara yazılıp, edebiyatı
yapılan bu taleplerin Kuran'dan esinlenerek alınmadığını kaydetmektedir. Yine
Öztürk'e göre Kuran'ı değil gelenekleri kutsallaştırarak yaratılmak istenen bu
hurafeler dininden kaçınılmalıdır.
Kaynak: Baran Dural, Atatürk'ün Liderlik Sırları
20
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
HALKÇILIK
Cumhuriyet dönemine gelinceye dek halk kavramı, Türk tarihinde üzerine çok
basılarak kullanılan bir kavram olmamış, olsa da gerçek içeriğiyle pek
tartışılmamıştır. Cumhuriyet dönemindeyse Halkçılık, demokrasinin temel
dayanaklarından olmuştur. Kişi, aile ve sınıf imtiyazlarına karşı çıkan Atatürk,
kanunların halktan kimilerinin çıkarma hazırlanmasını tarihe gömerek, halkın
koşulsuz yararına çıkarılıp yürütülmesini sağlamıştır. Devlet, Halkçılık sayesinde
bir halk devleti halini alır. Atatürk, Halkçılığın devrimler açısından ne denli
yaşamlar olduğunu, çeşitli vesilelerle gündeme getirmiştir:
"İç yönetimimiz konusunda güçlükleri yok edebilmek, iyi görevli atamak ya da
görevlinin görevine son vermek kuralını ortadan kaldırmak gereğindeyiz. Biz
bu kuralı iki ilkeye dayanarak sonuçlandırabiliriz. Bundan dolayı hangi ilkeyi
koyabileceğimizi düşünmeye koyulalım. Sandığıma göre bugünkü varlığımızın
gerçek özü ulusun genel eğilimlerini ortaya koymuştur, o da halkçılıktır, halk
hükümetidir. Hükümetlerin halkın eline geçmesidir. Efendiler, 'Biz memur
sınıfı yaratmak için çalışmayalım' ve kesinlikle bir 'memur kadrosu' içinde
bulunanları bir yere koymakla kafa yormayalım. Yönetimi halka vermek için
çalışalım. O zaman bütün güçlüklerin ortadan kalkacağına inanıyorum... Ben
bununla uğraşmaktayım.
İç politikada yolumuz olan halkçılık, yani ulusu kendi başına buyruk kılma
ilkesi Anayasamızla saptanmıştır.
Bunu bir tek sözcükle belirtmek gerekirse diyebiliriz ki yeni Türkiye devleti, bir
halk devletidir. Halkın devletidir."
1930'lu yılların çalışma ilişkileri ve iktisadi boyutuna damgasını vuran ilk kavram
yine "Halkçılık" olmuştur.
Aslında Kurtuluş Savaşı yıllarında "halk=ulus" biçiminde kavramlaştırılan, daha
sonra liberal politikalarla sanayinin yerli girişimcilerini oluşturması beklenen
millî burjuvazinin yaratılıp sınıf ayrımının reddedildiği halkçılık; 1930'dan sonra
içerik değiştirmiştir. 1930'daki Serbest Fırka deneyiminin ardından yönetime
ağırlığını koyan tek parti anlayışı, sınıf ayrımlarını şiddetle yok sayarken
halkçılığı bu tercihine ideolojik bir gerekçe olarak sunmaya başlamıştır.
21
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Aslına bakılırsa, halkçılık, ulus-devletin inşasının temelinde yalan "Halkı bir ulus
olduğuna inandırma" ya da daha önceden varolmayan bir kavramı toplumun
genel kabulüne açan bir kavram olarak Atatürk'ün milliyetçilik ve devletçilik
politikalarının en başta öğelerinden biri olagelmiştir.
Yine Hobsbawm'ın ulusal oydaşma ve devletçiliğin temel prensibi haline gelen
"Özel çıkarlara karşı ortak çıkar", "Ayrıcalığa karşı ortak yarar" tezi de halkçılıkdevletçilik ve milliyetçilik üçgeninin ne denli içice olduklarını göstermektedir.
Türkiye'de de kurucu elitler, sınıf çıkarları yerine devletin ana işveren
konumunda bulunup ortak çıkan bölüştüreceği, halkçılık paydasında birleşmiş
bir ulus-devlet işleyişini temel hedef göstermişlerdir. Feroz Ahmad, süreci,
"Kemalist ekonomi siyasetinin hedefi, öncelikle, modern bir topluma özgü sınıf
yapısına sahip bir millet yaratmaktı. Bu hedefe ulaşıldığı ve ardından sınıf
çatışması geldiği zaman ise devlet müdahale edip hakem rolü oynayacaktı"
şeklinde tanımlar. Nitekim ileride görüleceği gibi bu hakemlik rolü uzun yıllar
yürürlükte kalacak 1936 İş Kanunu'nda açık bir biçimde dile getirilecektir.
Halkçılığın yeni süreçte benimsenmesinin kimi pragmatik yönleri de vardır.
Devletçilikten sadece bir kez 1931'de İzmir'de bahseden Atatürk, halkın
yapısına dikkat çekerken toplumun her şeyi devletten beklediğini, dolayısıyla
devletin ekonomiye ağırlığını koymasının mecburiyet halini aldığını
kaydetmiştir. Yine İsmet İnönü, devletçiliğin nasıl algılandığına ilişkin
konuşmasında halkçılığa dayalı "ılımlı devletçilik" modelinin benimsendiğini
belirtirken, milliyetçilik-devletçilik-halkçılık üçgenine işaret etmekten geri
kalmıştır.
Kaynak: Baran Dural, Atatürk'ün Liderlik Sırları
DEVLETÇİLİK
Devletçilik Batı kaynaklı ekonomik bir terimdir. Devletin ekonomik hayata
karışmasına işaret eder. Batı'da bu kavram kapitalizmin iç-çelişkilerinin mevcut
vahşi kapitalizmle çözümlenemeyeceğinden hareketle ortaya çıkmışken
Türkiye'de durum çok daha farklı boyutta gelişmiştir. 1930'lu yıllara dek devlet,
ciddi ekonomik imkanlara sahip değildi yani büyük dönüşümler kamu
harcamalarıyla finans edilemiyordu.
22
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Bu yüzden Kemalist önderlik, liberalizmden, özel sektörün girişimlerinden
medet umuyordu. Ancak bu noktadaki sorun da Türkiye'de Batılı anlamda bir
burjuva sınıfının oluşamamasıydı. Burjuvazinin yokluğu, sermaye sahibi,
dönüşümleri finansa edebilecek birikimin de olmaması demekti. 1930'lu yıllarda
başta İsmet İnönü'nün girişimleri ve Mustafa Kemal Atatürk'ün de
desteklemesiyle devletçilik politikaları yürürlüğe konularak, beklenen iktisadi
reformların Devletçilik'le yapılması sağlanmaya çalışıldı.
Ayrıca rejimin meşruiyeti de bir bakıma devletçi politikalarla oturtuldu. Ciddi
sermaye birikimine sahip bulunmayan, herkesin her şeyi devletten beklediği bir
dönemde devletin sosyal bağlamda halktan yeniden rıza alabilmesi için
ekonomik alanda sorumluluğu üzerine alması, kalkınmayı gerçekleştirmesi
şarttı. Avrupa'da solun giderek sesini daha fazla yükseltmesi, sosyal refah
devletinin gündeme gelmesine koşut olarak önem kazanan devletçilik,
Türkiye'ye geri kalmışlığın ve maddi yoksunlukların bir türevi halinde girmişti.
Devletçiliğe neden olan sosyal, tarihsel, ekonomik ve tarihsel etkenlere eğilmek
gereklidir. Tarihsel etken yukarıda açıklanan koşullara ilişkindir. Sanayi
Devrimi'ni yaşamamış, iktisadi sorunları aşamamış Türkiye, gelişmiş ülkelerle
arayı kapatmak için Devletçilik politikasına mecburdu. Fakirliği erdem sayan "Bir
lokma bir hırka" zihniyetiyle çağdaş medeniyetlere seviyesine ulaşılamayacağı
gerçeği Devletçilik'i sosyal açıdan dayatmıştır. Türklerde sermaye birikiminin
yoğunlaşmaması, yurt ekonomisinin yeniden kurulması yolunda gözleri devlete
çeviriyordu. Halk her şeyi devletten bekliyordu. Bu Devletçilik ilkesini yaratan
kültürel etkendi. Belki hepsinden önemlisi Osmanlı'nın son evresinde ülkede
ekonomik hayatı idare eden, bunun kazanımlarından yararlanan yabancı güçler,
Türkiye'yi sömürülecek bir Pazar olarak görmüşlerdi. Uluslar arası vahşi
kapitalizmin en acımasız duraklarından birisine çevrilen Türkiye, eğer kendi
ayakları üzerinde yükselmeyi beceremezse, kısa zaman içinde eskisinden beter
olacaktı. Tüm hammadde kaynaklan yabancı güçlerce işletilen bir ülkenin
bağımsızlığından ne ölçüde bahsedilebilirdi? Yabancıların sömürge pazarı
olmaktan uzaklaşmak Türkiye'nin Türkler eliyle yönetilip yönetilmeyeceğinin
göstergesi sayılacaktır. Kısacası siyasal bağlamda da Devletçilik geçer, hatta tek
Akçeydi.
Devletçilik ekonomik olduğu kadar sosyal, ahlaksal ve ulusal bir terimdir.
23
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Ulusal servetin dağılımında adaletin sağlanabilmesi, sınıfsız toplumun uyum
içinde yaşatılabilmesi, sosyal devlete ulaşma yönünde ulus-devletin yeniden
tanımlanması aşamalarında, kişinin çalışmaya teşviki, çalışan, üretenlerin refah
paylarının yükseltilmesi, vatandaşların geleceğinin garantiye alınması Devletçilik
ilkesini zorunluluk yapan etmenler arasındadır. Bir diğer deyişle hem ulusal
birliğin korunması hem de bağımsızlığın sağlanması o günlerde Devletçiliğe
bağlı görünmüştür. Aslen Atatürk, devletçilikten sadece bir kez bahsetmiştir
ama liberal sistemle başarıya ulaşılamayacağını sezinledikten sonra, o da bu
ilkeyi hassasiyetle ele almış, takipçisi olmuştur.
Daha önceki bölümde halkçılığa dayalı devletçilik ilkesinin 1930 sonrası
ekonomide ağırlık kazandığım ve 1932 tarihinin devletçilik açısından en önemli
dönüm noktası olduğuna değinilmişti. Ancak devletçilik konusunda ilginç
tarihlerden bir diğeri de 1931'dir. Zira 10 Mayıs 1931'de toplanan CHP 3.
Kurultayı ile CHP ilk kez bir siyasal programa sahip olmakta ve bu programda
iktisat politikalarına ilişkin tercihler de yavaş yavaş açığa kavuşmaktaydı.
Topluma bakış, siyasetin biçimlendirilmesi, iktisat politikalarıyla birlikte bu
kurultayda programa kavuşturulmak istenmektedir.
Söz konusu kurultayda CHP'nin Laik, Halkçı, Devletçi, Milliyetçi, İnkılapçı,
Cumhuriyetçi bir parti olduğu kabul edilmekte ve sınıf ayrımları kesin bir dile
reddedilmektedir. Milleti küçük çiftçiler, küçük sanayi erbabı ve esnaf, amele ve
işçiler, serbest meslek erbabı ile sanayi erbabı, büyük iş sahipleri ve tüccar
zümrelerinin oluşturduğuna değinilen programda bu zümrelerin ayrı ayrı sınıflar
olmadıkları belirtilmektedir. Ancak, Gökalp'in Durkheim sosyolojisinden
etkilenerek geliştirdiği dayanışmacı fikirlerden güç alan program, küçük
üreticiler, işçilerle tanımlanan bir yapıya büyük sanayici de ekleyip halkçılık
açısından soruna neden olmakla yer yer eleştirilmekten kurtulamamıştır.
Kaynak: Baran Dural, Atatürk'ün Liderlik Sırları
MİLLİYETÇİLİK
Atatürk'ün Türk Gençliğine miras bıraktığı ilkelerin en anlamlılarından biri
milliyetçiliktir, kuşkusuz. Milliyetçilik, Türk milletinin siyasal, sosyal ve kültürel
bağlamda varoluş gerekçesini ortaya koyan ilkedir. İmparatorluk devrinde, çok
milletli yapıyla bir zorunluluk olarak güdülen "Millet sistemi", Türklüğün etnik
anlamda bile önemsenmesini imkansız kılmıştı.
24
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Ancak toprak kayıplarıyla beraber önce Hıristiyan sonra da Arap unsurlar, devlet
sınırları dışında kalınca, devletin kendisini yeniden tanımlama, kodlama
zorunluluğu baş gösterdi. Artık "unsurların birliği" veya İslam topluluklarının
karışımı gibi kavramlar devletin yapısını ifade etmez hale gelmişti. Kısacası
Osmanlı'nın asırlar boyunca büyük dikkatle sürdüre-geldiği tanımlamalar
kifayetsiz kalınca Osmanlı'nın o günkü doğrusunu, genç Türkiye
Cumhuriyeti'nde sürdürmeye kalkışmak inanılmaz bir yanlış olurdu. İşte
milliyetçilik ilkesiyle, Türk yeniden kendini tanımlama, varlık gerekçesini bulma
sorununu aşmayı bildi.
Atatürk'ün karşılaştığı en ciddi sorun o güne dek ulus bilincinde yaşadığı
gerçeğine varmasına engel olunan bir halka ulus olduğunu ispat etmekti.
Mardin'in de belirttiği gibi hakkında yapılan onca eleştiriye rağmen Atatürk,
milliyetçilik ve batılı anlamda bir ulus-devlet inşa etmek konusunda pek fazla
eleştirilemez. Hatta elindeki topluluğu ulus haline dönüştürmesindeki bu başarı
Atatürk'ün belki en önemli-kusursuz zaferidir. Atatürk bu bağlamda işe milletin
ne olduğunu izah ederek başlar. Millet, milliyetçilik dünyanın her yerinde
beraberinde millî karakterin özellikleri, hangi unsurların bir topluluğu millet
yapmasına yeteceği sorunsalları getirmiştir. Bir cemiyete millet diyebilmek için,
o cemiyetin; siyasi, dilsel, ırksal ve kökensel birlikteliği paylaşmasının yanı sıra
tarihi ve ahlaki yakınlık ilişkisi içinde bulunması gerekmektedir. Vatan birliği
elbette millet olabilme kriterlerinin en yaşamsalları arasındadır.
Türkiye'yi kuran milletin, Türk milleti olduğuna inanan Mustafa Kemal, kendisini
daima biyolojik ırkçılığa dayalı sert-totaliter yaklaşımlardan uzakta tutmasını
bilmiştir. Onun millet ve milliyetçilik tanımı, barışperver, ulusun yaşam ve
kaderine yön çizebilme temel hakkını gözeten kültürel bir milliyetçilik tanımıdır
ve başka pek çok konuda olduğu gibi Fransız yaklaşımından esin almaktadır.
Hayatı boyunca bilimsel ve tarihi tecrübeleri ona milletin suni bir yapılanma
olmadığını kanıtlamıştır. Bu açıdan organizmacıdır.
Atatürk'ün yanında bulunan onun hareketlerini izleyen düşünürlere göre yeni
devletin milliyetçilik anlayışı çok farklıdır. Bu kesim Atatürk'ün vatan sevgisini
kutsallıkla birleştiren, milliyetçiliği sadece tapınma addeden mistik- hayalci
milliyetçilik anlayışının karşısındadır. Mistisizme, geçmişe tapınmakla sınırlı bir
fetişizme karşı çıkan bu yeni anlayışı Karaosmanoğlu, "Türk Rönesansı" olarak
adlandırmaktadır.
25
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Bu bağlamda bir yanlış anlaşılmanın düzeltilmesi gerekmektedir. Kimi sol
Kemalist yazarlar, Türk milliyetçiliği akımını kötülemek ve farklı milliyetçilik
tartışmaları açmak amacıyla Türk milliyetçiliği fikir sistemine saldırılarda
bulunabilmektedirler. Oysa Türk milliyetçiliği üzerine teorik eserler veren
düşünürlerin kitaplarında mistik, geçmişe tapınmakla yetinen milliyetçilik
tanımlarının şiddetle yerildiği, gelişmeci, aklı üstün tutan milliyetçilik
kuramlarının dile getirildiği görülecektir. Tartışmaya son vermek amacıyla her
iki kesimin meseleyi nasıl değerlendirdiğine değinilebilir. Sol milliyetçilik ve
Atatürk milliyetçiliğinin üzerinde odaklanan kalemler kendisini milliyetçi olarak
tanımlayan siyasal akımın temsilcilerinin Türk milliyetçiliği tezlerinden farklı bir
Atatürk milliyetçiliği etrafında yoğunlaşmaktadırlar. Diğer kesimin önde gelen
kalemleri ise Türk milliyetçiliği- Atatürk milliyetçiliği gibi farklı kavramlardan söz
edilemeyeceğini, Atatürk'ün de gerek eserleri, gerekse de liderlik vasıflarıyla en
önde gelen Türk milliyetçilerinden biri olduğunu belirtmektedirler.
Görünen o ki, Atatürk'ün milliyetçiliğe ait görüşleri hem ülkücü hem de akılcıdır.
Akılcılığı, "Bugün dünya milletleri akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler.
Bir milletin varlık ve saadeti, diğerleriyle bağlantılı hale gelmiştir. İnsanlık
kavramı yükselmiştir. Yüksek ideal yolcularının çoğalması gerekmektedir. Ancak
bu ideal birbirine yaklaşma idealidir. Milletimi esir etmeyi düşünen bir millet bu
arzusundan vazgeçinceye kadar düşmanımdır. Mazlum milletler zalimleri bir
gün mahvedecektir. İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak,
gayri insani bir sistemdir. Milletleri yükselten bir hassa vardır: İntikam hissi.
Milletlerin kalbinde intikam hissi olmalı. Hayatına, ikbaline refahına düşman
olanlar bulundukça onu affetmek elimizden gelmez. Düşmana merhamet aciz
ve zaaftır. Bu, insanlık göstermek değil, insanlık hassasının yok olduğunu ilan
etmektir" sözlerinde yatmaktadır. Ülkücülüğüyse, idealizmiyse; "İnsanlığa
yönelmiş fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır" anlayışında ve hedeflere
varma azminde anlaşılmaktadır.
Dikkat edilirse Mustafa Kemal'in milliyetçilik anlayışında, liderlik vasıfları
arasında mantıksız düşmanlıklara yer yoktur. Bir düşman ancak bize düşmanlık
etmeye kararlı olduğu müddetçe düşmandır. Yoksa devlet adamlığında, kan
davası peşinde koşmak yoktur. Her millet bir biriyle iyi yolda iletişim kurmaya
çalışmalı ve en azılı eski düşman bile bu yolda samimiyetini gösterdiği takdirde
artık düşman sınıfında sayılmamalıdır.
26
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Bu prensip Mustafa Kemal'in dış ilişkilerinde nasıl basanlar, utkular kazandığını
kendiliğinden gün yüzüne çıkarmaktadır. Atatürk milliyetçilik söyleminde tekelci
veya dışa kapalı olmadığını her fırsatta yineliyor, milliyetçiliğin temel gayesinin
milletler ailesinin en üst basamaklarında Türk ulusunun onuruna layık bir yer
işgal etmek olduğunu savunuyordu. Neticede Türkiye ve Batı'nın gözünde
milliyetçi önderlik kendisine iyi gözle yaklaşan her devlete aynı yaklaşımla
karşılıkta bulunmaya hazırdı.
Atatürk Van'dan, Diyarbakır'dan Trakya'ya, Karadeniz'den Akdeniz'e kadar tüm
vatandaşların millî cevherin ortak damarları olarak vasıflandırmaktaydı. Tarih
potasında kaynaşmış, birbirine duygusal bağlarla bağlanmış insanlara "Türkiye
halkları" diye seslenmek Atatürkçü düşünceyle bağdaşmaz. Kemalist önderliğin
resmi savı ve samimi düşünceleri Anadolu coğrafyasında tek bir millet yaşadığı
gerçeğine odaklanmıştır. Aksi takdirde, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa
bırakılmasının da, pek çok kan dökerek bağımsızlık savaşı vermenin de ne
değeri kalırdı ki? Sınıf çatışmasına karşı geliştirilen söylemlerde milliyetçilik
anlayışının dayanışmacı niteliği göze çarpar. Türkiye'de Batılı anlamda sınıflar
bulunmadığı, aynı fakirliğin ulusun tüm katmanlarınca eşit çekildiği için Atatürk,
Türk milletinin birbirine dayanışarak, el ele ve bir bütün halinde gelişmesini
öngörür.
Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, ulustan kopuk bir içeriğe sahip değildir. İçinde
bizzat bir ülkeyi paylaşan tüm yurttaşları etkileyen vatan mefhumu,
demokrasiye bağlılık, insan sevgisi ve insana verilen aşın önem yatmaktadır. Tek
adam diktasına özde karşıdır, ulusun vatanı için elbirliğiyle, gelecek kaygusuyla
çalışmasını ister. Başarı, ulusal birlikten, bütünleşmeden geçerdi. Kendi
sözlerine dönecek olursak:
"Bir ulus için, bir yurt için, gerçek kurtuluş, esenli yaşayış ve tam başarı
istiyorsak bunu hiçbir gün bir tek kişiden umup beklememeliyiz. Herhangi bir
kişinin başarısı demek ulusun bir parçası demektir. Bir ulusun başarısı ise o
ulusun bütün güçlerinin bir arada birikip birleşmesiyle gerçekleşebilir. Eğer
ilerde de böyle kazançlara ve başarılara ulaşmak istiyorsak hep öyle
davranalım, hep öyle yürüyelim. Çünkü o istenilenler ancak böylelikle elde
edilecektir.
27
10 Kasım 2011
MUSTAFAKEMAL ATATÜRK VE HAYATI
Bütün insanlığın varlığını kendi kişiliğinde gören adamlar mutsuzdurlar.
Besbelli o adam birey niteliğiyle yok olacaktır. Herhangi bir kişinin, yaşadıkça
sevinçli ve mutlu olabilmesi için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden
sonra gelecekler için çalışmaktı*. Sağduyulu bir adam, ancak bu yolla
davranabilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk ancak gelecek kuşakların şerefli
varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir."
Bazı araştırmacılar, Atatürk'ün diğer memleketlerle "Yurtta barış, dünyada
barış" prensibine dayanan ilişkiler kurma politikası ve Cumhuriyet'in ilk
yıllarında dillendirilen çeşitli hatalı yorumlar nedeniyle, Atatürkçülüğün bir Dış
Türkler sorununa sahip olmadığını savlamaktadırlar. Oysa Atatürk'ün
savunduğu milliyetçilik tezi Dış Türkler 'Sorununu da dışlamaz. Karal, bu hususu,
"Türk milliyetçiliği, ulusal sınırlarımız dışında yaşayan Türklerle geçmişte aynı
tarihe ve bu tarihin meydana getirdiği kültüre ortaklık nedeniyle, onlarla kültür
yönünden ilgilidir. Memleketimizde büyük Batı memleketlerinin kültür heyetleri
vardır. Bunlar kendi kültürlerini tanıtmaya ve yaymaya çalışmaktadırlar. Hal bu
iken, memleketimiz dışında dilimizi konuşan, halk edebiyatımıza sahip çıkan
Türklerle ilişkimiz yok desek bile, bir kültür ilişkisi vardır Ve var olmaya devam
etmesi de dolaydır." sözleriyle açıklar.
Kaynak: Baran Dural, Atatürk'ün Liderlik Sırları
28
10 Kasım 2011
FOTOĞRAFLARLA ATATÜRK
29
10 Kasım 2011
FOTOĞRAFLARLA ATATÜRK
30
10 Kasım 2011
FOTOĞRAFLARLA ATATÜRK
31
10 Kasım 2011
FOTOĞRAFLARLA ATATÜRK
32
10 Kasım 2011
FOTOĞRAFLARLA ATATÜRK
33
10 Kasım 2011
FOTOĞRAFLARLA ATATÜRK
34
Download