HZ. PEYGAMBER VE GÜVEN TOPLUMU (Örnek Vaaz) A. İMAN

advertisement
HZ. PEYGAMBER VE GÜVEN TOPLUMU (Örnek Vaaz)
A. İMAN, MÜ’MİN VE EMANET
B. GÜVEN TOPLUMUNUN TEMEL İLKELERİ
1.
Canın Korunması ......................................................................... 3
2.
Aklın Korunması.......................................................................... 3
3.
Dinin Korunması.......................................................................... 4
4.
Neslin ............................................................................................. 4
5.
Malın Korunması ......................................................................... 4
C. KUR’AN-I KERİM VE SÜNNETTE GÜVEN TOPLUMUNUN
ESASLARI
1.
Samimiyet ..................................................................................... 4
1.
Sadakat ve Dürüstlük .................................................................. 5
2.
Ahde Vefa ve Vefakârlık ............................................................. 5
3.
Hak Duyarlılığı/Adalet ................................................................ 6
4.
İtidal ve İstikamet ........................................................................ 6
5.
Merhamet ve Şefkat ..................................................................... 7
6.
Sevgi, Saygı, Müsamaha .............................................................. 7
D. GÜVENİ ZEDELEYEN FAKTÖRLER
1.
Doğruluk ilkesinin ihlali .............................................................. 8
2.
Adalet ve hakkaniyet inancının yara alması ............................. 8
3.
Ayrımcılığın körüklenmesi.......................................................... 9
4.
Kardeşlik hukukunu gözetmemek ............................................. 9
5.
Açlık ve yoksulluk sorunu ........................................................... 9
6.
Emanetleri ehline vermemek .................................................... 10
EK- GÜVENLE İLGİLİ ÖRNEK OLAYLAR
1
HZ. PEYGAMBER VE GÜVEN TOPLUMU (Örnek Vaaz)
A. İMAN, MÜ’MİN VE EMANET
İman kelimesi, “her türlü korkunun gitmesi ve nefsin huzur bulması” anlamına gelen
emn kökünden türemiştir.1 Bilindiği gibi, Yüce Allah’ın en güzel isimlerinden birisi de “elMü’min”2 olup; “tasdik eden, emin kılan ve güven veren” anlamına gelir. Yüce Rabbimiz,
kullarından her türlü şüphe ve tereddütleri kaldıran, korku içinde olanlara güven ve emniyet
verendir. O’na inanmak ve güvenmek ise yegâne güven kaynağından beslenmektir.
Allah (c.c) tarafından gönderilen ilahî öğretiyi diliyle ikrar eden ve kalbiyle tasdik
eden kimseye de mümin denir. Mümin: Varoluş gayesini bilmekle kendisini güvende
hissettiği gibi, aynı şekilde çevresindeki varlıklara da güven telkin eden kimsedir.
Peygamber Efendimiz Mü’mini şöyle tanımlamıştır:
.‫اسُ َعلَىُ ِدمَائِ ِهمُْوَأ َ ْموَالِ ِه ُْم‬
ُ َ‫ا ْلمُسْ ِل ُُمُمَنُُْ َس ِل َُمُا ْلمُسْ ِلمُو َُنُ ِمنُُْلِ َسانِ ُِهُ َوي َِد ُِهُوَا ْل ُم ُْؤ ِمنُُمَنْ ُأ َ ِم َنهُُالن‬
“Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.
Mümin de insanların canları ve mallarının güvende olduğu kişidir.”3
İman gibi "emn” kökünden gelen bir kavram vardır ki oda emanettir. Emanet,
hıyanetin zıttı olarak güvenilir olmak demektir. Peygamberlerin de sıfatlarından olan
emanet insanın, Allah'a, kendisine, ailesine, içinde bulunduğu topluma ve doğal çevresine
karşı sorumluluğunu yerine getirmesidir. Hatta korunmak üzere geçici olarak yanında
bırakılan eşyadan tutunda bütün insanlığa karşı görev ve sorumluluklarının hepsine emanet
denmiştir. Özetle emanet, insanın sorumluluk alanına giren her şeydir. Bu bağlamda ayet-i
kerîme şöyle buyrulmuştur.
ُ‫اللُ َكا َُن‬
َُ ُ‫اللُنِ ِع َماُي َِعظُ ُكمُبِ ُِهُ ِإ َُن‬
َُ ُ‫اسُأَنُت َ ْح ُكمُو ُْاُبِا ْل َع ْد ُِلُ ِإ َُن‬
ُ ِ َ‫نُالن‬
َُ ‫ح َكمْ ت ُمُبَ ْي‬
ُ ِ ‫اللُيَأْ ُم ُر ُك ُْمُأَنُتُؤَدُواُ ْاْلمَان‬
َُ ُ‫ِا َُن‬
َ ُ‫َاتُ ِإلَىُأ َ ْه ِلهَاُ َو ِإ َذا‬
َ
‫َس ِميعًاُب َِصيرًا‬
“Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel
öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.”4
ُ َ َ
َ ‫َاعُ َو ُهوَُمَسْ ئ ُو ٌلُعَنْ ُ َر ِعيَ ِت ِهُو‬
ُ‫َاع َعلَىُأَه ِْلُبَ ْي ِت ِه‬
ٍُ ‫َالرج ُُلُر‬
ِ َ‫َاعُ َو ُكل ُ ُك ْمُمَسْ ئ ُو ٌلُعَنْ ُ َر ِعيَ ِت ِهُفَاْل َ ِمي ُُر الَ ِذيُ َعلَىُالن‬
ٍ ‫أالُ ُكل ُك ْمُر‬
ٍ ‫اسُر‬
ْ
َ
َ
ُُ‫َالُ َس ِي ِد ِهُ َو ُهوَُمَسْ ئ ُو ٌل ُ َع ْنه‬
ِ ‫َاع ُ َعلَى م‬
ِ ‫َو ُهوَُمَسْ ئ ُو ٌل ُ َع ْن ُه ْم ُوَا ْلمَ ْرأَةُُرَا ِع َيةٌُ َعلَى بَي‬
ٍ ‫ْت ُبَ ْع ِلهَاُ َو َول ِد ِهُ َو ِه َيُمَسْ ئ ُول ُةٌُ َع ْن ُه ْم ُوَال َع ْب ُد ُر‬
ُ َ َ
.ُُ"ُُ‫َاعُ َو ُكل ُ ُك ُْم مَسْ ئ ُو ٌلُعَنْ ُ َر ِعيَ ِت ِه‬
ٍ ‫أال َُف ُكل ُكمُْر‬
1
İsfehânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, 30.
Haşr, 59/23.
3
Tirmizî, Îmân, 12.
4
Nisa, 4/ 58.
2
2
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz çobanlığınızdan sorumlusunuz. Devlet Başkanı
üstlendiği görevden sorumludur. Kişi ailesinin koruyucusu ve eli altında olanlardan
sorumludur. Kadın, eşinin, evinin koruyucusu ve eli altında bulunanlardan
sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının koruyucusu ve eli altında
bulunanlardan sorumludur. Dikkat ediniz. Hepiniz çobansınız ve hepiniz
çobanlığınızdan sorumlusunuz.”5
B. GÜVEN TOPLUMUNUN TEMEL İLKELERİ
(Zarurât-ı Hamse)
Güven duygusu, insanca bir hayatın olmazsa olmazlarındandır. Zira her insan canı,
inancı, nesli, malı ve haysiyetinin emniyette olduğu, temel hak ve özgürlüklerinin
korunduğu güvenli ortamlarda yaşamak ister.
1. Canın Korunması
ُُْ‫اسُجَميعًاُُ َومَن‬
ُ َ َ‫ْضُ َف َكاَنَمَاُقَت َ َُلُالن‬
ُ ِ ‫سا ٍُدُ ِفيُ ْاالَر‬
ُ ٍ ‫يلُ َانَ ُهُُمَنُُْ َقت َ َُلُنَ ْفسًاُ ِب َغ ْي ُِرُنَ ْف‬
ُ َ ‫كُ َكتَ ْبنَاُ َع ٰلىُبَن۪ٓيُ ِاسْ َر۪ٓاء‬
ُ ۛ َ ِ‫ْلُ ٰذل‬
ُ ِ ‫ِمنُُْ َاج‬
َ ‫سُ َا ُْوُ َف‬
ُ‫ْضُلَمُسْ ِرفُو َن‬
ُ ِ ‫كُ ِفيُ ْاالَر‬
ُ َ ِ‫َاتُث َُُمُ ِا َُنُ َكثيرًاُ ِم ْن ُه ُْمُبَ ْع َُدُ ٰذل‬
ُ ِ ‫اسُجَميعًاُُ َولَ َق ُْدُ َج۪ٓا َءتْ ُه ُْمُرُسُ لُنَاُبِا ْلب َِين‬
ُ َ َ‫َا ْحيَاهَاُ َف َكاَنَ َ ۪ٓماُ َا ْحيَاُالن‬
“Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak
karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de
birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır.”6
َ ‫ُ َو َقت ُْلُالنَ ْف ِسُالَ ِتىُح ََرم‬،ُ‫الس ْح ُر‬
َ ‫ا ْجتَ ِنب‬
ِ َ ِ‫ُُالش ْر ُكُب‬
ِ َ ‫ُقَالُواُيَاُرَسُ و َل‬.ُُ‫ات‬
ُ،ُ‫َُاللُُ ِإالَُبِا ْلح َِق‬
ِ ‫ُواُالس ْبعَُا ْلمُوبِ َق‬
ِ ‫ُ َُو‬،ُ‫الل‬
ِ ‫ُاللُ َومَاُه َُنُقَا َل‬
َ
ْ ِ ‫ُوَأ َ ْك ُلُم‬،ُ‫ُالربَا‬
َ ‫ُوَالتَوَلِىُيَ ْوم‬،ُ‫يم‬
ُ‫َاتُا ْل َُغا ِفال َ ِت‬
ِ ‫َاتُا ْل ُم ْؤ ِمن‬
ِ ‫ْصن‬
َ ‫ُ َوقَ ْذ ُفُا ْل ُمح‬،ُ‫َُالزح ِْف‬
ِ ‫وَأ ْك ُل‬
ِ ‫َالُال َي ِت‬
“Yedi helâk ediciden sakının!” Sahâbîler, “Yâ Resûlallah! Bunlar nelerdir?” diye
sordular. Resûlullah söyle cevap verdi: “Allah’a şirk koşmak, büyü yapmak, Allah’ın
haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş
meydanından kaçmak ve zinadan uzak duran ve hiçbir şeyden habersiz olan mümin
kadınlara zina isnad etmektir.” 7
2. Aklın Korunması
َ ‫ْسُمِنْ ُ َعم َِل‬
ُ‫انُفَا ْجتَ ِنبُوهُُلَعَل َ ُكمُْت ُ ْف ِلحُو َن‬
ُ ‫نص‬
ٌ ‫ابُوَاْل ْزالَمُُ ِرج‬
ِ َ‫ُالش ْيط‬
َ ‫يَاُأَيُهَاُالَ ِذينَُآ َمنُو ْاُ ِإنَمَاُا ْلخَمْ ُرُوَا ْلمَ ي ِْس ُرُوَاْل‬
َ
َ
“Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve
fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” 8
‫ُ ُك ُ ُلُمُسْ ِك ٍُرُخَمْ ٌُرُ َو ُك ُُلُمُسْ ِك ٍُرُ َح َرام‬
“Sarhoş eden her şey içkidir ve sarhoş eden her şey haramdır.”9
5
Buharî, Cuma 11 c. 1 s.215.
Mâide, 5/32.
7
Buhârî, Hudûd, 44; Müslim, Îman, 145.
8
Mâide, 5/90
9
Müslim, Eşribe, 74.
6
3
3. Dinin Korunması
َ ‫َو ِا َذاُق‬
َ ‫ْبُفيهَاُقُ ْلتُمُْمَاُنَ ْدريُم‬
َ ‫ُاللُح ٌَقُو‬
ِ ٰ ‫يلُ ِا َنُ َو ْع َد‬
َُ‫الَُّنًاُ َومَاُنَ ْحنُُبِمُسْ تَ ْي ِقنين‬
ُ َ ‫َاُالسا َعةُُُۙ ِا ْنُنَظُ ُنُ ِا‬
َ ‫َالسا َعةُ َُالُ َري‬
Dinin korunması için insanlardan kendi hevâ ve heveslerine uymamaları, hevâ ve
heveslerini ilâh edinmemeleri10 ve din uğrunda cihad etmeleri emredilir. İslâm'ı seçtikten
sonra dininden dönenler ise Kur'an'da cehennem ile tehdit edilir.
4. Neslin Korunması
İslâm, neslin korunmasını ve insanların sağlık, ahlâk, hukuk ve din açılarından
doğru biçimde çoğalmalarını temin etmek için maddî ve mânevî müeyyideler getirir.
ً ‫سا َُءُ َسب‬
۪ٓ َ ‫شةًُُ َو‬
ُ‫يال‬
َُ ‫و‬
َ ‫اح‬
ِ ‫الز ٰن۪ٓىُ ِانَ ُهُُ َكا َُنُ َف‬
ِ ُ‫َالُت َ ْق َرب ُوا‬
“Zinaya yaklaşmayın. O çirkin bir iştir, çok kötü bir yoldur.”11
5. Malın Korunması
ُ‫َاط ِل‬
ِ ‫و ََالُت َأْ ُكلُ۪ٓواُ َا ْموَالَ ُكمُْبَي َْن ُكمُْبِا ْلب‬
“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin”12 Tıpkı can gibi mal da
dokunulmazdır ve diğer ilkeler gibi malın korunması da maddî ve mânevî müeyyidelerle
teminat altına alınmıştır.
C. KUR’AN-I KERİM VE SÜNNETTE GÜVEN TOPLUMUNUN
ESASLARI
1. Samimiyet
َ
َ ‫َومَاُأ ُ ِم ُرواُ ِإ َالُلِ َي ْعبُ ُد‬
َ ‫ُواُالص َالةَُ َوي ُ ْؤت‬
‫ُواُالز َكاةَُ َُو َذلِ َكُ ِدينُُا ْل َق ُِيمَ ُِة‬
‫ح َن َفاءُ َوي ُ ِقيم‬
ُ َُ‫ُُالدين‬
ِ ‫واُاللَُ ُم ْخ ِل ِصينَ ُلَه‬
“Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler
olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte
bu dosdoğru dindir.”
َ ‫للُ َولِ ِكتَابِ ُِهُ َولِ َرسُ ولِ ُِهُوَْلئِ َم ُِةُا ْلمُسْ ِل ِمينَُُ َوع‬
»‫َام ِت ِه ُْم‬
ُِ َ ِ ُ«ُ‫ال‬
َُ َ‫نُالنَ ِصي َح ُةُُ»ُقُ ْلنَاُلِمَنُُْق‬
ُ ‫الدي‬
ُ«ُ‫أ َ َنُالنَ ِب َىُصلىُاللُعليهُوسلمُقَا َل‬
ِ
َ
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Din samimiyettir.” “Kime karşı?” diye
sorulunca, “Allah’a, kitabına, Peygamberi’ne, Müslümanların yöneticilerine ve bütün
Müslümanlara.” buyurdu.13
10
Câsiye, 45/23.
İsrâ, 17/32.
12
Bakara, 2/188.
13
Müslim, Îmân, 95.
11
4
2. Sadakat ve Dürüstlük
ُ‫ت‬
َ ‫َفاسْ تَ ِقمُْ َك َ ۪ٓماُا ُ ِم ْر‬
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”14
َ ‫ىُاللُُ َعلَ ْي ِهُ َو َسلَمَُ َق‬
َ ُ‫أ َ َنُرَس‬
َ َ ‫صل‬
ِ َ ‫ول‬
ْ ‫ال َُالُيَ ْجت َِمع‬
ُ‫الص ْد ُقُوَا ْل َك ِذ ُبُج َِميعًاُو ََال‬
ُ َ ‫ُُاْلِيمَ ا ُنُوَا ْلكُ ْف ُرُ ِفيُ َق ْل ِبُا ْم ِر ٍئُو‬
َ ُ‫ُالل‬
ِ ُُ‫َالُيَ ْجت َِمع‬
‫َاْلمَانَةُُج َِميعًا‬
‫ت َ ْجت َِمعُُا ْل ِخيَانَةُُو‬
َْ
Hz. Peygamber (s.a.s) “Bir kişinin kalbinde aynı anda iman ile küfür, doğruluk
ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz.” buyurmuştur.15
َ ‫َق‬
َ َ ‫صل‬
ِ َ ُ‫الُرَسُ و ُل‬
ُ‫ُ َومَاُيَ َزا ُل‬،ِ‫ُ َو ِإ َنُا ْل ِب َرُيَهْ ِدىُ ِإلَىُا ْلجَنَة‬،‫ُالص ْد َقُيَ ْه ِدىُ ِإلَىُا ْل ِب ِر‬
َ (ُ‫الل‬
ِ ‫ُ َف ِإ َن‬،‫الص ْد ِق‬
ِ ِ‫ُ“ َعلَ ْي ُكمُْب‬:ُ)ْ‫ىُاللُُ َعلَ ْي ِهُوَُ َسلَم‬
ِ َ ‫َب ُ ِع ْن َد‬
َ
ُ‫ ُ َو ِإ َن‬،‫ب ُيَه ِْدى ُ ِإلَى ُا ْل ُفجُو ِر‬
َ ‫ُ َف ِإ َن ُا ْل َك ِذ‬،‫ب‬
َ ‫ُ َُو ِإيَا ُك ْم ُوَا ْل َك ِذ‬،‫ُص ِديقًا‬
َ ‫ُالص ْد َق ُحَتَى ُي ُ ْكت‬
ِ ‫ُالل‬
ِ ‫الرج ُُل ُي َْص ُد ُق ُ َويَتَح ََرى‬
ِ َ ‫َبُ ِع ْن َد‬
َ ‫ُ َومَاُيَ َزا ُل‬،‫ا ْل ُفجُورَُيَه ِْدىُ ِإلَىُالنَا ِر‬
‫ُاللُ َك َُذ ُاب ًا‬
َ ‫بُحَتَىُي ُ ْكت‬
َ ‫ُالرج ُُلُيَ ْك ِذ ُبُ َويَتَح ََرىُا ْل َك ِذ‬
Resûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk
(insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan
ayrılmazsa Allah katında 'doğru/sıddîk' olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü
yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler,
yalan peşinde koşarsa Allah katında 'yalancı/kezzâb' olarak tescillenir.”16
3. Ahde Vefa ve Vefakârlık
ُ ُ‫ُو ََالُ ِدينَُلِمَ نْ َُالُ َع ْه َدُلَ ُه‬،ُ‫َالُ ِإيمَ ا َنُلِمَ نْ َُالُأَمَانَ َةُلَه‬
Enes b. Mâlik şöyle demiştir: “Allah'ın Peygamberi (sav) bize hutbe verdiği zaman
mutlaka şöyle buyururdu: “Emanete riayet etmeyenin imanı yoktur;
ahde vefa göstermeyenin ise dini yoktur.”17
ُ‫ ُوَا ْح َفظُوا‬،ْ‫ ُوَأَدُوا ُ ِإ َذا ُا ْؤت ُِم ْنتُم‬،ْ‫ ُوَأ َ ْوفُوا ُ ِإ َذا ُ َو َع ْدتُم‬،ْ‫ ُاصْ ُدقُوا ُ ِإ َذا ُح ََدثْتُم‬،‫ ُأَضْ مَ نُْ ُلَ ُك ُْم ُا ْلجَنَ َة‬،ْ‫اضْ مَ نُوا ُلِي ُ ِستًا ُ ِمنُْ ُأ َ ْن ُف ِس ُكم‬
ُ‫ُ َو ُك ُفواُأَي ِْديَ ُك ْم‬،ْ‫ْصا َر ُكم‬
َ ‫ُ َو ُغ ُضواُأَب‬،ْ‫فُ ُرو َج ُكم‬
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Bana kendi adınıza altı şeyin
güvencesini verin, ben de size cennetin güvencesini vereyim: Konuştuğunuzda doğru
söyleyin, söz verdiğinizde sözünüzü tutun, size (bir şey) emanet edildiğinde ona riayet
14
Hûd 11/112.
İbn Hanbel, II, 349.
16
Müslim, Birr, 105.
17
İbn Hanbel, III, 134.
15
5
edin, iffetinizi koruyun, gözlerinizi (bakılması yasak olandan) sakının ve ellerinizi
(haramdan) çekin. ”18
4. Hak Duyarlılığı/Adalet
ِ ْ ‫اللُيَأْ ُم ُُرُبِا ْل َع ْد ُِلُو‬
ُ‫ْيُي َِعظ ُ ُك ُْمُلَعَل َ ُك ُْمُت َ َذ َك ُرو َن‬
ُۛ ِ ‫ش۪ٓاءُُِوَا ْلم ُْن َك ُِرُوَا ْل َبغ‬
ُ ِ ‫ائُ ِذيُا ْل ُق ْربٰىُ َويَنْهٰىُع‬
ُِ ۪ٓ َ‫انُوَايت‬
ُِ ‫َاال ْح َس‬
َُ ٰ ُ‫ِا َُن‬
َ ‫َنُا ْل َف ْح‬
“Allah adaleti, ihsanı, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık
ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”19
“Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Arap'ın
Arap olmayana, Arap olmayanın Arap'a, beyaz tenlinin siyaha, siyah tenlinin de
beyaza bir üstünlüğü yoktur.”20
İslâma göre bütün insanlar tarağın dişleri gibi eşittir. Bütün insanlar etnik köken,
ırk, aile, kabile, sosyal sınıf, renk, din ve dil gibi özelliklerine bakılmaksızın hukuk önünde
eşittir. İslâm, insanlar arasında adaletin tesis edilmesini hedeflerken, insanlar arasında
ihsan, fedakârlık ve başkasını kendine tercih gibi insanî faziletlerin yaygınlaştırılmasını
öğütlemektedir.
َ َ‫ُالل ُ َعلَ ْي ِه ُ َو ُ َسل َ ُْم) ُق‬
َ ‫ين‬
ِ َ ‫ ِإ َن ُا ْل ُم ْق ِس ِطينَ ُ ِع ْن َد‬:‫ال‬
َُ‫ ُالَ ِذين‬،‫ُالرحْمَ ِن‬
ُ َ ‫صلَى‬
َ (ُ ‫ع َِن ُالنَ ِب ِي‬
ِ ‫ُالل ُتَعَالَى ُ َعلَىُ َمنَابِ َر ُمِنْ ُن ُو ٍر ُ َعلَى ُي َِم‬
.‫ح ْك ِم ِهمُْوَأ َ ْه ِلي ِهمُْ َومَاُ َولُوا‬
ُ ُ‫يَع ِْدلُو َنُ ِفى‬
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Yönettikleri insanlara, ailelerine ve
sorumlu oldukları kişilere karşı adaletli davrananlar, Allah katında, Rahmân'ın
yanında nurdan minberler üzerinde ağırlanacaklar.”21
5. İtidal ve İstikamet
ً ‫َاجلَ َُةُ َويَ َذرُو َُنُ َو َر۪ٓا َء ُه ُْمُيَوْمًاُث َق‬
ُ‫يال‬
ِ ‫ِا َُنُهٰ ۪ٓ ُ۬ؤُ َ ۪ٓالءُُِي ُِحبُو َُنُا ْلع‬
“Ne var ki, insanlardan kimileri şu çabucak geçip giden dünya hayatını severler
de önlerinde kendilerini bekleyen zorlu âhiret gününü ihmal ederler”
ُ‫ُوتُحَتَىُت َسْ تَ ْو ِفىَُُ ِر ْز َقهَا‬
َُ ‫بُ َف ِإ َُنُنَ ْفسًاُلَنُُْتَم‬
ُ ِ َ‫اللُوَأَج ِْملُواُ ِفىُالطَل‬
َُ َ ُ‫اسُات َ ُقوا‬
ُ ُ َ‫ُأَيُهَاُالن‬:ُ‫اللُصلىُاللُعليهُوسلم‬
ُِ َ ُ‫الُرَسُ و ُل‬
َُ ‫َق‬
ُ‫َلُ َو َدعُواُمَاُ َح ُر َم‬
ُ َ ‫خ ُذواُمَاُح‬
ُ ِ َ‫اللُوَأَج ِْملُواُ ِفىُالطَل‬
َُ َ ُ‫َو ِإ ُْنُأ َ ْبطَ ُأ َُ َع ْنهَاُفَات َ ُقوا‬
ُ ُ‫ب‬
“Ey insanlar! Allah karşısında takva sahibi (sorumluluğunuzun bilincinde)
olun ve dünyevî isteklerinizde mutedil davranın. Çünkü hiç kimse kendisi için takdir
edilen rızkını yiyinceye kadar ölmeyecektir, rızkı gecikse bile! Öyleyse Allah
18
İbn Hanbel, V, 323.
Nahl, 16/90.
20
İbn Hanbel, V, 411
21
Nesâî, Âdâbü'l-kudât, 1.
19
6
karşısında takva sahibi olun ve dünyevî isteklerinizde mutedil davranın. Helâl olanı
alın, haram olanı terk edin.” 22
6. Merhamet ve Şefkat
‫َتُ ُك َ ُلُ َش ْي ٍُء‬
ُ ْ ‫َو َرحْمَ تيُو َِسع‬
Bütün varlıklar, Allah'ın engin rahmetiyle çepeçevre kuşatılmıştır.23
َ ُ‫ْضُيَ ْرحَمْ ُك ُْمُمَنُُْ ِفى‬
َ ُ‫احمُو َُنُيَ ْر َح ُم ُه ُُم‬
َ
.‫السمَ ا ُِء‬
ُ ِ ‫ْلُ ْاْلر‬
ُ َ ‫الرحْمَ ا ُُنُا ْر َحمُواُأَه‬
ِ ‫الر‬
َ
Hz. Peygamber'e (sav) şöyle buyurmuştur: “Merhametliler (var ya!)... Rahmân,
işte onlara merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündeki(ler)
de size merhamet etsin.”24
7. Sevgi, Saygı, Müsamaha
َ ‫ْت ُفَظًاُ َغلي‬
ُ ‫ك ُفَاع‬
ِ ٰ ‫َف ِبمَ اُ َرحْمَ ةٍُ ِم َن‬
ُ‫ْف ُ َع ْن ُُه ْم ُوَاسْ تَ ْغ ِف ْر ُلَ ُه ْم ُ َو َشا ِو ْر ُه ْم ُ ِفي‬
َ ‫ْت ُلَ ُه ْمُۛ َولَ ْو ُ ُكن‬
َ ‫ُالل ُلِن‬
َۖ َ ِ‫ظ ُا ْل َق ْل ِب َُال ْن َف ُضواُمِنْ ُ َح ْول‬
ُ ‫ُاللَُي ُِح‬
ٰ ‫ىُاللُ ُِا َن‬
ِ ٰ َ‫ْتُ َفتَو ََك ْلُ َعل‬
َُ‫بُا ْل ُمتَو َِكلين‬
َ ‫ْاال َ ْم ِ ۛرُفَ ِا َذاُ َع َزم‬
“Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba,
katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.”25
ُ‫َاق‬
ُ ِ ‫ص َخابًا ُ ِفى ُ ْاْلسْ و‬
ُ ‫ال َُ ُمتَ َف ِحشًا ُ َو‬
ُ ‫احشًا ُ َو‬
ُ ْ َ‫الل ُ َعلَ ْي ُِه ُ َُو ُ َسل َ ُْم)ُ َف َقال‬
ُُ َ ُ ‫صلَى‬
ُِ َ ُ ‫ول‬
ُِ ُ‫خل ُ ِ ُق ُرَس‬
ُ ُ ُْ‫شةَُ ُعَن‬
َ َُ ‫ال‬
َ (ُ ‫الل‬
َ ِ‫َسأ َ ْلتُُ ُعَائ‬
ِ َ‫ُلَ ُْم ُيَ ُكنُْ ُف‬:‫ت‬
َ
َ ُ‫الس ِيئَ ُِة‬
َ ِ‫ال َُيَ ْج ِزىُب‬
ُ‫الس ِيئَ َُةُ َولَ ِكنُُْيَ ْع ُفوُ َوي َْص َفح‬
ُ ‫َو‬
Âişe'ye Allah Resûlü'nün (sav) ahlâkını sordum. Şöyle dedi: 'O, kaba ve çirkin söz
ve davranışlarda bulunmaz, çarşı pazarda insanlarla uluorta münakaşaya girmez,
kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis bağışlayıcı ve hoşgörülü davranırdı.'”26
D. GÜVENİ ZEDELEYEN FAKTÖRLER
Müslümanların yaşadığı şehirler “güvenilir belde”, coğrafyalar da bir “güven adası”
hâline dönüşebilir. Tarihte İslam’ın yaşandığı Müslüman toplumlarda, bu varoluşsal
güvenlik sayesinde bütün coğrafyalara güven ve emniyet gelmiştir. Yemen’in başkenti
San’a’dan tek başına yolculuğa çıkan bir kadın ya da süvari emniyet içinde Hadramevt’e
kadar gidebilmiştir. Bunun sebebi, asıl güven kaynağı olan Allah’a inanmak ve bu inancı
hayata yansıtmaktır.
22
İbn Mâce, Ticâret, 2.
A’râf, 7/156.
24
Ebû Dâvûd, Edeb, 58
25
Âl-i İmrân, 3/159.
26
Tirmizî, Birr, 69
23
7
Acaba bugün neden halkı Müslüman olan coğrafyalar “güvenilir belde” olmaktan
çıkmıştır? Bugün yaşadığımız çağda bir buçuk milyarı geçmiş koskoca bir İslam âleminin
her tarafından iniltiler geliyor. Bütün köşelerinde gözyaşı, ölüm, vahşet kol geziyor.
Çocuklar yetim, kadınlar dul ve sahipsiz kalıyor. Neden acaba binlerce Müslüman
ekmeğini yediği, havasını teneffüs ettiği ülkelerinden kaçarak mülteci konumuna
düşürülmüştür? Tekrar bu coğrafyalarda güven ve istikrar nasıl sağlanacak, güveni bozan
engeller nasıl bertaraf edilecektir? Şimdi de bu sorulara cevap arayalım.
1. Doğruluk ilkesinin ihlali
Doğruluk, özü sözü bir olmak demektir. Müslümanın sıfatı olan doğruluk hayatının
bütün evrelerinde kendisini göstermelidir. Bu bağlamda dürüst insan, doğruluğu; eşine,
işine, ticaretine, insanlar arası ekonomik ilişkilerine yansıtmalıdır.
Doğruluğun zıddı, yalan, dolandır. Hele hele mümin tüccar, müşteriyi kandırmak
adına, yalan dolan ve gizleme gibi malın kusurlarını örtmeye asla tevessül etmemelidir.
Çünkü dürüstlükten ayrılan kimse şahsiyetini ve itibarını kaybeder. Maddi kazanç kadar,
insanın itibarını kazanması da büyük bir değerdir.
Sahabeden Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber bir defasında Medine
çarşısında buğday satan tüccarları denetliyordu. Bir buğday çuvalının içerisine elini
daldırıp çıkardı. Parmaklarına rutubet, ıslaklık bulaştı. Buğday tüccarına:
“Ey satıcı bu nedir?” diye çıkıştı. Adam: “Ey Allah’ın elçisi! Yağmur ıslattı”
deyince, Peygamberimiz: “Kim bizi aldatırsa bizden değildir.”27 buyurdu.
Aldanma ve aldatma olayı sadece ticari hayatla ilişkili bir mesele değil, bireysel ve
sosyal hayatın bütün alanlarıyla ilişkili bir meseledir. Örneğin, ailede eşlerin birbirine karşı
güvende olmaları, huzur ve mutluluğun ilk şartıdır. Eşlerin birbirine güvenmediği yalan
söylemenin, aldatma ve aldanmanın yaygınlaştığı bir aile ortamında huzurdan söz etmek
mümkün değildir.
2. Adalet ve hakkaniyet inancının yara alması
Herkes ilahî kanun önünde eşittir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’in çağrısı şöyledir:
“Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler olun. Bir topluluğa
olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; âdil olun..”28 Nitekim Hz. Peygamber de
kendisine suç işleyen soylu bir kimse hakkında imtiyazlı davranılması ricasında bulunan
sahabeye hitaben:
“Sizden önceki ümmetlerin helak olmasının sebebi, içlerinden şerefli birisi
hırsızlık yaptığında onu cezasız bırakıp zayıf biri aynı suçu işleyince onu
cezalandırmalarıdır. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma da hırsızlık
etse, cezasız bırakmazdım.” 29buyurmakla kalmamış, kanunlar önünde eşitlik ve adaleti
toplum hayatının bütün alanlarına yayma konusunda evrensel açıklamalarda bulunmuştur.
27
Müslim, İman, 164.
Maide, 5/8.
29
Ebu Davud, Hudud, 15.
28
8
3. Ayrımcılığın körüklenmesi
Yaşadığımız dünyada temel hak ve özgürlükler alanında en büyük ihlaller etnik,
mezhepsel ve cinsiyet ayrımcılığı alanında ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki renklerin ve dillerin
ayrılığı doğal haklardandır. İslam, renklerin ve dillerin ayrılığını Allah’ın varlığının
belgeleri olarak göstermiştir.30 İnsan, rengini ve dilini seçerek dünyaya gelmez. Bu sebeple
bir insanı, renginin ve dilinin farklılığından dolayı kınamak, İslam’da büyük günahlar
arasında yer alır. Bütün insanları Allah yaratmıştır ve hepsinin kökü birdir.31 Dolayısıyla,
etnik köken ve renk ayrımcılığı, insan hakları bakımından bir zulümdür. Yaşadığımız
çağdaş dünyada hâlâ etnik çatışmalar yaşanıyorsa bunun arkasında ırkçı söylemi dillendiren
cahiliye zihniyetinin yeniden ihya edilmesi vardır.
Öte yandan İslam gelişiyle birlikte her türlü cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırmış,
kadın ve erkeğin bir bütün olduğunu ortaya koymak suretiyle her iki cinsin de Allah’ın
teklifleri karşısında eşit düzeyde sorumlu tutulduğunu bildirmiştir.32 Nitekim Hz.
Peygamber de kadına karşı yapılan olumsuz ayrımcılığa son verilmesini istemiş ve bu
konuda pozitif ayrımcılıktan yana evrensel ilkeler vazetmiştir. Adı ister mezhepçilik, isterse
meşrepçilik olsun, her türlü ayrımcılıkla mücadele edilmelidir. Ayrımcılığın olduğu yerde
güven ve istikrar olmaz.
4. Kardeşlik hukukunun gözetilmemesi
Kur’an-ı Kerim’de bütün Müslümanların birbirinin kardeşi olduğu ilan edilmiştir.33
Müslümanlar, sağlam örülmüş bir duvar gibi birbirlerine bağlıdırlar.34 İşte İslam
kardeşliğinin harcını, kardeşler arasında sevgi ve saygı gibi değerleri yaşatmak oluşturur.
Hz. Peygamber, müminler arası münasebetlerin güçlü olması için şöyle buyurmuştur:
“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerine şefkat
hususunda tek bir beden gibidirler…”35
Bu sebeple, en yakın komşudan en uzak sınırlar ötesi komşulara varıncaya kadar,
müminler, diğer kardeşlerinin başına gelen doğal afetler ya da savaşlar gibi nedenlerden
dolayı onlara yardım elini uzatırlar, onlarla dayanışma ve yardımlaşma içerisine girerler.
Böyle bir tavır, kardeşlik hukukunun bir parçasını oluşturur. Çünkü İslam’da kardeşlik,
kuru ve soyut bir kardeşlik değil, işlevsel bir kardeşliktir.
5. Açlık ve yoksulluk sorunu
Açlık ve güven birbirine zıt iki kavramdır. Çünkü gerek maddi ve gerekse manevi
yoksulluğun dibe vurduğu toplumlarda güven ortamı risk altındadır. Bundan dolayı Yüce
Allah (c.c.): “Sizi açlıktan doyuran ve korkudan emin kılan bu beytin Rabb’ine kulluk
ediniz.”36 buyurmuştur.
30
Rum, 30/22.
Hucurat, 49/13.
32
Tevbe, 9/71.
33
Hucurat, 49/10.
34
Saff, 61/4.
35
Müslim, Birr, 65.
36
Kureyş, 106/3-4.
31
9
Varlıklı olan Müslümanlar, toplum tabakaları arasında yer alan iktisadi bakımdan
zayıf olan kimselere haklarını vermekle yükümlüdürler. Varlıklı kesimle yoksul kesim
arasında barış ve kardeşlik köprüsü ancak bu yükümlülükler yerine getirildiği zaman
kurulabilir.
6. Emanetleri ehline vermemek
Emanet, korunması ve yerine getirilmesi gereken haklardandır. Her işi ve görevi
ona ehil olana vermek, doğrudan adaletle ilgilidir. Burada emanetten kasıt, kamu görevliliği
ve siyasi liderliktir. Nitekim Hz. Peygamber sahabeden Ebu Zeri’l-Gıfari’yi resmî bir
göreve tayin ederken, ona şunları söylemiştir: “O bir emanettir. Kıyamet gününde
hakkıyla alan ve yerine getirenlerin dışındakiler için pişmanlık ve rüsvaylıktır.”37
Çünkü hangi kamu biriminde olursa olsun, âdil bir yönetim, eşitlik ve emanetleri
üslenme ehliyeti ve bu ehliyetin kamu işlerinde gözetilmesi toplumsal düzenin sağlıklı
işlemesinin olmazsa olmaz ilkelerindendir. Bir toplumda emanetler ehline verilmediği
zaman toplumsal güven sarsılacağı için o toplumun kıyameti beklenir. Nitekim Kur’an-ı
Kerim’de: “Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında
hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”38 buyrulur.
Bu ayette geçen “emanet” kavramına sınırlandırıcı bir yorum vermek doğru değildir.
Korunması ve yerine getirilmesi gerekli haklar bağlamında “her türlü emanet” bunun
içerisine girer. Eğer emanetler ehline değil de torpil, yakınlık ve rüşvet gibi haksız
uygulamalarla ehil olmayanlara verilirse toplumsal barış zarar görmekle kalmaz bu
müesseseler de görevlerini yapamaz hâle gelirler.
37
Müslim, İmare, 16.
Nisa, 4/58.
38
10
EK-1 GÜVENLE İLGİLİ ÖRNEK OLAYLAR
ÖRNEK OLAY 1:
HZ. HATİCE VE İLK VAHİY
610 yılının Ramazan ayıydı. Hz Peygamber bir süredir alışkanlık hâline getirdiği
üzere yine Hira mağarasına çekildiği bir gün, vahiy meleği Cebrail ile karşılaşmış ve ilk
vahiy tecrübesini yaşamıştı.
Bu heyecan ve telaşla yüreği titreyerek, hemen evine, sevgili eşi Hz. Hatice'nin
yanına girerek 'Üzerimi örtünüz, üzerimi örtünüz!' dedi. Onun üzerini örttüler. Nihayet
korkusu geçti. Ondan sonra Resûlullah başından geçenleri Hz. Hatice'ye anlattı
ve 'Kendimden endişe ettim.' dedi. Onun bu endişeli hâline karşılık Hz. Hatice oldukça
sakindi. Çünkü onun gibi yüksek ahlâkî meziyetlere sahip bir insanın başına gelen bu
olayın kötü bir şey olacağına asla ihtimal vermiyordu. Bu nedenle eşini, “'Öyle deme;
Allah'a yemin ederim ki, Allah hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabanla
ilgilenirsin, işini görmekten âciz olanların yükünü yüklenirsin, yoksula kazanç kapısı
sağlarsın, misafiri ağırlarsın, başa gelen her türlü musibette yardım edersin.” sözleriyle
teselli etti.
Hz. Hatice'nin saydığı bütün bu hususiyetleri ile sevgili eşi Hz. Muhammed (sav),
ahlâkî değerlerin önemini yitirdiği bir dönemde eşine ender rastlanacak karakterde etrafına
güven veren “el-Emin” bir insandı. (Hadislerle İslam 1.Cilt Sayfa 391)
ÖRNEK OLAY 2:
EBU SÜFYAN VE RUM HÜKÜMDARI HERAKLİUS
Hz Peygamber hicretin yedinci senesinde çevre ülkelerin hükümdarlarına İslam’a
davet mektupları gönderdi. Bu mektuplardan biri de Rum Hükümdarı Heraklius’a Dihye
(ra) ile gönderilmişti. Şam’da bulunan Heraklius’a mektup ulaştırıldı.
Araştırıp soruşturma kararı veren Heraklius, etrafına, “Peygamber olduğunu
söyleyen şu kişinin kavminden buralarda kimse yok mudur?” diye sordu. O sırada ticaret
münasebetiyle, Ebu Süfyan, Kureyş’ten bazı adamlarla Şam’da bulunuyordu. Onu
arkadaşlarıyla alıp, yine o sırada Şam’da bulunan Kayser’in huzuruna getirdiler. Hadisenin
geri kalan kısmını Ebu Süfyan şöyle anlatmıştır:
“Hirakl’in huzuruna girdik. Bizleri önüne oturttu ve tercüman vasıtasıyla,
“Peygamber olduğunu söyleyen bu zâta neseben en yakın hanginizdir?’ diye sordu.”
“-Neseben en yakınları benim!’ dedim.
“-Beni önüne oturttular; arkadaşlarımı da arkama...
“-Tercümana, bunlara söyle: Ben, peygamber olduğunu söyleyen o zât hakkında bu
adama bazı şeyler soracağım. Bu bana yalan söylerse siz onu tekzip ediniz!’
11
Sonra da hükümdar ile Ebu Süfyan arasında sorulu cevaplı şu konuşma geçti:
“-Sizin içinizde, onun nesebi nasıldır?”
“-İçimizde onun nesebi pek büyüktür!”
“-Ecdadı içinde bir melik var mıdır?”
“-Hayır!”
“-Peygamberlikten evvel, onu hiç yalanla itiham ettiniz mi?”
“-Hayır!”
“-Ona kimler tâbi oluyor? Halkın ileri gelenleri mi, yoksa fakir kimseler mi?”
“-Daha çok halkın zayıf ve fakirleri tâbi oluyor!”
“-Ona uyanlar artıyor mu, eksiliyor mu?”
“-Eksilmiyor; bilâkis artıyorlar!”
“-Onlardan, onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden dönen var mı?”
“-Hayır, yoktur!”
“-Kendisinin hiç sözünde durmadığı, ahdini bozduğu vaki midir?”
“-Hayır, vaki değildir. Ancak biz şimdi onunla çarpışmayı bir müddet için bırakarak
sözleşme yapmış bulunuyoruz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz. Bu yoldaki
ahdini bozmasından korkuyoruz!”
(Ebu Süfyan der ki: “Vallahi, verdiğim cevaplara bu sözden başka bir şey ilave
etmek imkânını bulamadım!”)
“-Onunla hiç harp ettiniz mi?”
“-Evet, ettik.”
“-Yaptığınız savaşlar nasıl neticelendi?”
“-Bazen o bize zarar verir, Bazen biz ona...”
“-Sizden, ondan önce peygamberlik iddiasında bulunmuş bir kimse var mıdır?”
“-Hayır, yoktur!”
“-O, size neler emrediyor?”
“-Yalnız bir Allah’a ibadet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrediyor.
Atalarımızın tapmış bulundukları şeylerden de bizi nehyediyor. Namaz kılmayı, doğru
olmayı, kimsesiz fakirlere sadaka vermeyi, haram olan şeylerden sakınmayı, ahdinde
durmayı, emaneti sahibine vermeyi, akrabalarla ilgilenmeyi ve onları görüp gözetmeyi
emrediyor.”
12
Bütün bunlardan sonra, Heraklius, tercümanı vasıtasıyla Ebû Süfyan’a şöyle dedi:
“Nesebini sordum; içinizden yüksek nesep sahibi olduğunu beyan ettin. Peygamberler de, zaten böyle, kavimlerinin en soyluları içinden seçilip gönderilirler.
“Ben, babaları ve dedeleri içinde bir melik gelip gelmediğini sordum. Sen, ‘Hayır,
yok’ dedin. Eğer, babalarından, dedelerinden bir melik olsaydı, ‘Bu da babalarının
mülkünü geri isteyen bir kimsedir!’ diye hükmederdim.
“Ben, peygamberlik iddiasında, ondan önce içinizde bulunanın olup olmadığını
sordum. ‘Hayır, yoktur’ diye cevap verdin. Eğer, ondan önce bu sözü söyleyen biri olsaydı,
‘Bu da, belki kendisinden önce söylenmiş bulunan bir söze ittiba etmek istemiş bir
kimsedir!’ diye düşünürdüm.
“Ben, ona kimlerin tâbi olduklarını sordum. Sen, ‘Ona tâbi olanlar halkın
zayıflarıdır’ dedin. Peygamberlere tâbi olanlar da onlardır.
“Ben, peygamberlik davasında bulunmadan evvel onun bir yalan söylemiş olup
olmadığını sordum. Sen, ‘Hayır’ dedin. Ben ise, kat’î olarak bilmekteyim ki insanlara karşı
yalan söylememiş bir kimse Allah’a karşı da yalan söylemez.
“Ben, ‘Onun dinine girdikten sonra, beğenmeyip dininden geri dönenler var mıdır?’
diye sordum. Buna da, ‘Hayır’ cevabını verdin. İman da böyledir. İmanın icabı olan iç
ferahlık ve neşe kalbe karışıp kökleşince böyle olur.
“Benim, ‘Onlar artıyor mu, yoksa eksiliyor mu?’ soruma, sen, ‘Artıyorlar’ cevabını
verdin. İman keyfiyeti tamamlanıncaya kadar hep bu yol üzere gider.
“Ben, ‘Onunla hiç savaştınız mı?’ diye sordum. Sen, savaştığınızı, savaş neticesinin
zaman zaman değiştiğini, bazen onun size, bazen de sizin ona zarar verdiğinizi söyledin.
Zaten peygamberler de hep böyledir: Onlar belâlara uğratılırlar; ama sonra da güzel ve
makbul akibet onların olur.
“Ben, ‘O zât ahdini bozar mı?’ diye sordum. Sen, ‘Sözünde durmamazlık etmez’
dedin. Peygamberlerin hali budur: Hiçbir zaman verdikleri sözde durmamazlık etmezler.
“Ben, ‘O size neler emrediyor?’ diye sordum. Sen, ‘Onun Allah Teâlâ’ya ibadet
etmeyi, O’na hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamayı size emrettiklerini dedin.
“Bütün bu anlattıkların, peygamberlerin vasıflarıdır! Eğer o zât hakkında bu
söylediklerinin hepsi doğru ise, şüphesiz, o bir peygamberdir! Zaten ben, bir peygamberin
çıkacağını biliyordum; fakat sizin aranızdan çıkacağını tahmin etmezdim!” Hicretin altıncı
yılında, Mekke'nin önde gelen müşriklerinden Ebû Süfyân'ın, İslâm'ı tanıtırken öncelikli
olarak kullandığı ifadeler de, inanmayanların zihninde dahi iffetin Müslümanlığın temel
şartlarından biri olduğunu ortaya koymaktadır. (Buharî, Tefsir, (Al-i İmran) 4, Buharî,
Bed’ü’l-vahy, 1; Hadislerle İslam 3. Cilt, Sayfa 232)
13
ÖRNEK OLAY 3:
ADALET SAHİBİ PEYGAMBER (SAV)
Allah Rasûlü’nün, peygamberlik vasıflarından biri olan emanet, bütün insanlığa
gönderilmiş bu rahmet elçisinin güven şemsiyesi altında her türlü inanç mensubunun huzur
içinde yaşamasının da bir garantisiydi.
Medine’de malını satan bir Yahudi’ye, hoşuna gitmeyen bir fiyat önerilince,
“Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin olsun ki, olmaz” dedi. Ensar’dan bir adam bunu
duyunca, “Nebi (sav) aramızdayken sen nasıl ‘Musa’yı insanlık üzerine seçene yemin
olsun, dersin?’ diyerek Yahudi’ye bir tokat attı. Yahudi Hz. Peygamber’e giderek, “Ey
Ebû Kasım! Ashabından birisi yüzüme vurdu!” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz,
“Kim vurdu?” diye sordu. Yahudi, vuran kişinin kim olduğunu söyleyince Peygamberimiz
onu yanına çağırttı. Ensar’dan olan bu zât gelince de, “Sen buna vurdun mu?” dedi. “Onun
çarşıda, 'Musa'yı (as) insanlar üzerine seçkin kılana andolsun ki!' diyerek yemin ettiğini
işittim.” diyerek söze başlayan sahâbî, bu söz üzerine öfkesine hâkim olamayarak
Yahudi'ye tokat attığını itiraf etti. Zira aralarında Resûlullah dururken, 'Musa'yı (as)
insanlar üzerine seçkin kılan Allah'a yemin ederim.' denilmesini hazmedememişti...
Yahudi ise aralarındaki anlaşmayı ve kendilerine verilen güvenceleri hatırlatarak
kendisine yapılan bu davranışın hesabını soruyordu. Bunun üzerine Resûlullah (sav)
öfkelendi. Öyle ki yüz ifadesinden öfkesi anlaşılıyordu. Sonra şöyle buyurdu: “Allah'ın
peygamberlerini birbirlerine üstün tutmayın! Nitekim sûra üfürülecek ve Allah'ın
diledikleri müstesna, gökyüzünde ve yeryüzündeki her canlı ölecektir. Sonra bir daha sûra
üfürülecek ve ilk olarak ben diriltileceğim. O anda bir de bakacağım ki Musa orada arşa
tutunmuş duruyor. Tur günündeki baygın düşmesi ile mi hesaba çekildi yoksa benden evvel
mi diriltildi bilmiyorum.” (Hadislerle İslam 6. Cilt, Sayfa 119; Buhari, Enbiya, 36)
ÖRNEK OLAY4:
ÇÖL HIRSIZI
“Çölde yaşayan zengin ve muktedir bir kabile reisinin dillere destan, eşi-menendi az
bulunur bir atı varmış.
“Günün birinde kabile reisi, bu pek sevgili atına atlayarak tek başına çöle gezmeye
çıkmış. Hayli zaman at koşturduktan sonra dönmek üzere iken uzaklarda bir kımıltı
dikkatini çekmiş. Bir insan, yerde yatıyor. Belli ki çok hasta veya ölmek üzere. Yardıma
muhtaç.
“Hemen oraya yaklaşıp atından inerek yerdeki adama yardıma gitmiş. Hâlâ nefes
aldığını görünce sevinip atının terkisinden su kırbası almak üzere iken, yerdeki mecâlsiz ve
hasta adamı,o herkesten kıskandığı değerli atın üzerinde görünce şaşırıvermiş. Adam atı
topuklayıp erişilemeyecek kadar uzaklaştıktan sonra dönüp, alay edercesine bakmış atın
14
sahibine. Fakat bir gariplik var; atın sahibi ardından koşarak bağırıp çağırmıyor; sadece
durduğu yerde ağlıyor.
“- Ne oldu diye seslenmiş hırsız, “Zoruna gitti de ondan ağlıyorsun değil mi? Sen ki
bu atı kendi gözünden, evlâdından bile kıskanırdın ama bak, aklım ve çevikliğim sâyesinde
şimdi benim oldu atın; ne kadar ağlasan yeridir!”
“Atın sahibi gözyaşlarını silmiş; demiş ki, “Hayır ey hırsız, atımı çok severdim,
doğrudur; senin onu benden çalman elbette gücüme gitti, fakat onun için ağlamıyorum.”
“- Yaa, niçin ağlıyorsun öyleyse, kadınlar gibi?
“- Şunun için: Bu haber yarın etrafta duyulduğunda, senin nasıl bir hile ile atımı
elimden kapıp çaldığın dilden dile gezdiğinde bundan sonra çölde hiç kimse, ölmek üzere
olan gerçek bir ihtiyaç sahibine bir damla su vermeye çekinecektir. Üzüntüm ondan!”
15
Download