DÜŞÜK YOĞUNLUKLU DEMOKRASİ ve TÜRKİYE

advertisement
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
KAMU YÖNETİMİ VE SİYASET BİLİMİ
(SİYASET BİLİMİ)
ANABİLİM DALI
DÜŞÜK YOĞUNLUKLU DEMOKRASİ ve TÜRKİYE :
1980 Sonrası Dönemde Türkiye’de Demokratikleşme Süreci
Doktora Tezi
Mehmet ARI
Ankara – 2004
i
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
KAMU YÖNETİMİ VE SİYASET BİLİMİ
(SİYASET BİLİMİ)
ANABİLİM DALI
DÜŞÜK YOĞUNLUKLU DEMOKRASİ ve TÜRKİYE :
1980 Sonrası Dönemde Türkiye’de Demokratikleşme Süreci
Doktora Tezi
Mehmet ARI
Tez Danışmanı
Prof. Dr. Ömür SEZGİN
Ankara – 2004
i
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
KAMU YÖNETİMİ VE SİYASET BİLİMİ
(SİYASET BİLİMİ)
ANABİLİM DALI
DÜŞÜK YOĞUNLUKLU DEMOKRASİ ve TÜRKİYE :
1980 Sonrası Dönemde Türkiye’de Demokratikleşme Süreci
Doktora Tezi
Tez Danışmanı : Prof. Dr. Ömür SEZGİN
Tez Jürisi Üyeleri
Adı Soyadı
İmzası
Prof. Dr. Ömür SEZGİN
.............................
Prof. Dr. Sina AKŞİN
.............................
Prof. Dr. Yavuz SABUNCU
.............................
Prof. Dr. A. Raşit KAYA
..............................
Prof. Dr. H. Levent KÖKER
................................
Tez Sınavı Tarihi : 24.11.2004
Teşekkürler
Bu çalışmanın hazırlanması çok kişiye çok şey borçludur. Kuşkusuz ilk sırada 10 yıl
süreyle bana katlanan tez danışmanım Prof. Dr. Ömür Sezgin gelmektedir. Her ne
sebeple olursa olsun ihmalkârlıklarıma katlanarak programda kalmamı sağladığı ve
yazdıklarımı okuma sabrı gösterdiği için teşekkür ederim. Prof. Dr. Raşit Kaya,
ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans eğitimim sırasında
hocam ve danışmanım olmuştur. 1985 yılından bu yana pek çok konuda danıştığım
ve her seferinde çok olumlu yönlendirmeler ve destekler aldığım değerli hocama çok
teşekkür ederim. Prof. Dr. Levent Köker, çok kısa bir süre aynı kurumda çalışma
şansını yakaladığım için mutlu olduğum değerli hocam, bu tezin bitebileceğini bana
empoze ederek çok önemli bir işi başarmıştır. Kendisine çok teşekkür ederim.
Değerli hocalarım, Prof. Dr. Sina Akşin ve Prof. Dr. Yavuz Sabuncu tez jürisinde
çok değerli eleştirilerde bulundular. Kendilerine çok teşekkür ederim.
Bu tezin yazılması sırasında benim hayatıma giren sevgili eşim Funda, kendisiyle
paylaşamadığım değerli zamanlara rıza gösterdiği için büyük bir teşekkürü hak
ediyor.
Tezin yazılmasının tek sebebi ise tabii ki Kemal Barış Arı’dır. İki yaşındaki oğlum
tez yazmaya çalışmak için kendisinden kaçtığım bütün zamanları “anlamamış gibi
yaparak” bana sevgiyle yaklaşmış, onu yalnız bıraktığım zamanların hesabını
sormaya kalkmamıştır. Kendisinden çaldığım, benimle paylaşmak istediği zamanlar
için çok özür diliyorum. Bu süreçteki destekleri için Ada, Gamze ve Murat
Özdemir’e teşekkür ediyorum.
Prof. Dr. Erkan Akın, Anabilim dalı başkanımız olarak, bizimle çalışmaya başladığı
2000 yılı Haziran’ından, tezin tamamlandığı 2004 Temmuz’una kadar her gün tez
hakkında bir şeyler sorarak ve defalarca demokrasi konusunda bana bir şeyler
anlatarak konuya yakın kalmamı sağladığı için teşekkür ederim. Anabilim dalımız
öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Necat Akyıldız büyük bir sabırla tezi okuyarak yazım
hatalarını ve anlatım eksikliklerini düzeltmiştir. Çok teşekkür ederim.
Burada adlarını sayamadığım, tez yazım sürecinde çeşitli şekillerde desteklerini
gördüğüm arkadaşlarım ve öğrencilerime de teşekkür etmek istiyorum.
Son olarak, 40 yaşıma kadar öğrenci kalmama katlanan sevgili annem, babam ve
kardeşlerime bana gösterdikleri anlayış ve şefkat için teşekkür ederim.
Beni bana kazandıran Prof. Dr. A. Raşit Kaya’ya
Yetmediğini bilmenin üzüntüsüyle ...
4
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ ........................................................................................................................... 1
1. Bölüm: Demokrasi Tartışmaları............................................................................... 9
1.1. Liberal Demokrasi............................................................................................. 9
Demokrasi ve Hukuk Devleti............................................................................. 16
Silahlı Kuvvetlerin Demokrasideki Yeri............................................................ 19
1.2. Liberal Demokrasinin Krizi ............................................................................ 26
1.2.1. Meşruiyet Krizi ........................................................................................ 26
1.2.2. Katılım Krizi ............................................................................................ 36
1.3. Krize Çözüm Önerileri.................................................................................... 40
1.3.1.Radikal Demokrasi.................................................................................... 41
1.3.2.Müzakereci Demokrasi ............................................................................. 49
2. Bölüm: Azgelişmiş Ülkelerde Demokrasi Sorunu................................................. 56
2.1. Azgelişmiş Ülkelerde Demokrasiye Geçiş Çabaları ....................................... 56
2.2. Azgelişmiş Ülkelerde Demokratikleşme Süreçleri ......................................... 64
2.3. Azgelişmiş ve Gelişmiş Ülkelerde Farklılaşan Demokrasi Tartışmaları ........ 73
3. Bölüm: Türkiye'de Demokratikleşme .................................................................... 82
3.1. Türkiye'de 1980’den Günümüze Demokrasi Tartışmaları.............................. 82
3.1.1. Askeri Dönem .......................................................................................... 83
1982 Anayasası .................................................................................................. 94
MGK'nın Hızlandırılmış Yasama Faaliyeti...................................................... 103
3.1.2. ANAP İktidarı Dönemi .......................................................................... 104
3.1.3. ANAP Sonrası Dönem ........................................................................... 114
3.2. Uluslararası Kuruluşların Önerdiği Programlar ............................................ 125
3.2.1. Dünya Bankası ve IMF’nin Yapısal Uyum Programları........................ 126
3.2.2. Yönetişim ............................................................................................... 130
3.2.3. Bu Politikaların Türkiye'deki Sonuçları: Derviş Yasaları...................... 138
3.3. Avrupa Birliği Sürecinin Demokratikleşmeye Etkisi ................................... 145
3.3.1. Kopenhag Kriterleri ve Uyum Yasaları ................................................. 145
3.3.2. Siyasal Partilerin AB’ne Giriş Süreciyle İlgili Görüşleri....................... 149
3.3.3. Sivil Toplum Kuruluşlarının Bu Süreçteki Tavrı................................... 159
4. Bölüm: Durumdan Vazife Çıkarmak ................................................................... 165
4.1. Mevcut Durumun Analizi: Ulaşılan Demokrasi Düzeyi............................... 165
2
4.2. Mevcut Durum Nasıl Adlandırılabilir: Düşük Yoğunluklu Demokrasi........ 172
SONUÇ .................................................................................................................... 187
KAYNAKLAR ........................................................................................................ 191
3
GİRİŞ
1980 yılında Türkiye’de bir askeri darbe gerçekleştirildi. Bu darbenin aktörleri
yayınladıkları ilk bildiride, ülkede “rayından çıkmış olan demokrasiyi yeniden rayına
oturtma amacını” vurguladılar. Bu şu demekti: Kalıcı bir askeri rejim planlanmış
değildir. Daha önce yaşanmış olan 1960 ihtilali ışığı altında, kamuoyunda ve siyasal
kadrolarda askeri rejimin çok uzun sürmeyeceği beklentisi doğmuştur. Ancak
köprülerin altından çok sular akmıştır. Tez boyunca anlatacağımız gibi, ordunun
Türk toplumundaki konumu ve yapısı değişikliklere uğramıştır. 1960 yılında
Türkiye’de ordu Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerini
savunmak dışında siyaset ve ekonominin oldukça dışında kalan bir aydın-bürokrat
kadro yapısına sahipken, 1980’lerde OYAK aracılığıyla bizatihi ekonomide bir aktör
olan ve siyasal olarak “Kutsal Türk Devleti”ni her şeyin üstünde tutan, Batılı anayasa
ve anayasacılık hareketlerinin dışında bir anayasayla yönetilen bir ülke özleyen
kadro yapısına sahip olmuştur. Onun için 1960 ihtilalini gerçekleştiren kadronun
hazırlattığı 1961 anayasası “temel hak ve özgürlüklerin özüne hiçbir koşulda
dokunulamaz” diyebilirken, 1980 ihtilalini gerçekleştiren kadronun hazırlattığı ve
son şeklini kendisinin verdiği 1982 Anayasası temel hak ve hürriyetlerin
sınırlanabileceği koşullara geniş yer vermiştir. Hatta bu hak ve özgürlüklerin
sınırlama düzenlemeleri, bu anayasayı klasik anayasacılık geleneğinin dışına taşımış,
bu geleneği adeta tersine çevirmiştir. Hem “kurucu iktidar”, hem “tali iktidar” yetki
ve sıfatlarını kendisinde toplayan ve kendisine Milli Güvenlik Konseyi adını veren,
darbeyi emir komuta zinciri içinde yukarıdan aşağıya gerçekleştiren kadro, yaptıkları
yasaların ve aldıkları kararların kendi yaptıkları Anayasa’ya uygunluğunun
denetimini yasaklamışlardır. (Yazıcı, 1997: 38)
Darbeyi gerçekleştirenler yine ilk yayınladıkları bildiride “demokrasiye aşık” Türk
ordusu mensupları olarak kendilerinden söz etmişlerdir. Demokrasiye aşık oldukları
konusunda bir kuşku yoktur ama hangi “demokrasiye” aşık oldukları tartışmalıdır ve
bu demokrasi anlayışları daha sonra ortaya çıkacaktır. Bu anlayış çalışmanın ileri
aşamalarında gösterilmeye çalışılacaktır. Ancak hemen belirtmek gereken bazı
hususlar bu anlayışa örnek oluşturabilir : Örneğin darbenin başında yer alan ve
Devlet Başkanı ve MGK başkanı sıfatlarını kendisinde toplayan kişi, “siyasi
suçlardan idam mahkumu kişileri kastederek asmayalım da besleyelim mi ?” (Oran,
1989: 189); “Avrupalı devletler bizim idam cezası uygulamamızı eleştiriyorlar, biz
onlara siz niye idamı kaldırdınız diye soruyor muyuz” (Oran, 1989: 68) gibi
tümceleri çeşitli illerde yaptığı yurt gezilerinde sarf etmiştir. Yani askerlerin aşık
oldukları demokrasi “bizim demokrasimiz”,
“bize göre demokrasi” anlayışıdır.
Demokrasinin evrenselleşmiş ve özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde görülen biçimleri
“bize” uygun değildir. Nitekim aynı düşünceleri hak ve özgürlükler ya da genel
olarak hukuk anlayışı açısından da dile getirmek olanaklıdır. Aksi takdirde Devlet
Güvenlik Mahkemeleri’nin varlığını açıklayamazdık. Ancak burada askerlere
haksızlık etmemek için belirtmek gerekir ki, çok sayıda sivil kişi ve sivil toplum
kuruluşu bu zihniyettedir. İleride tekrarlamak pahasına da olsa söylemeliyiz ki TİSK
Başkanı Halit Narin 11 Eylül 1980 günü basında yer alan bir demecinde “DGM’ler
kurulmadan üretim artmaz” demiştir. Buradan şunu söylemek olanaklıdır : Türk
2
toplumunda çağdaş ve evrensel demokrasinin savunucuları sadece darbeci asker
zihniyetine karşı değil, aynı zamanda Batı toplumlarında demokrasinin kurucusu
olan burjuva sınıfının Türkiye’deki temsilcilerinin çoğunluğuna karşı da demokrasi
mücadelesi vermek zorundadırlar. En azından tezimizin konusu olan dönemler için
böyledir.
12 Eylül rejimi, 1980-1983 yılları arasında üç yıl sürmüş ve 6 Kasım 1983
seçimleriyle sivil ve demokratik bir düzene geçilmiş gibi biçimsel bir görüntü söz
konusudur. Gerçekte ise 12 Eylül hareketinin düzenlemeleri bütün yönleriyle daha
uzun süre yaşayacaktı. Şimdi sözünü edeceğimiz bazı düzenlemeler bunun açıkça
görülmesini sağlayacaktır. Her şeyden önce darbenin başı ve üyeleri sivil dönemin
cumhurbaşkanı ve cumhurbaşkanlığı konseyi üyeleri sıfatını almışlardır. Yani devlet
başkanlığı makamındaki kişi değişmemiştir. Peki o kişi kimdir? Murat Belge’ye
göre; “Kenan Evren, bir askeri diktatördür. Türkiye’de görülmüş en keyfi yönetim,
onun devlet başkanlığı sırasında yaşanmıştır. Ama biz diktatörlerin çoğunda, normal
insanlara göre ‘aşırı’ denebilir özellikler görmeye alışmışızdır. Hitler, Mussolini,
Stalin gibi büyük çaplı diktatörleri düşünelim. Dünyaya ve insanlığa ettikleri büyük
kötülüklere rağmen, sıradan insanı aşan boyutları vardır bu adamların. Hayat
serüvenleri son derece yoğun ve çarpıcıdır. Sonuçları ne kadar zararlı da olsa,
düşünceleri dahiyane bir dimağın ürünüdür. Bu gibi, normalden daha iri boyutlara
sahip diktatörlerle karşılaştırıldığında, Kenan Evren’in ‘aşırı’ denebilecek tek yanı,
‘sıradan’lığıydı” (1993: 27) Bu sıradan adamın yaptığı, sivil dönemde varlığını
sürdüren hukukî düzenlemeler ve kurumlar çok sayıda ve etkilidir. Öncelikle
3
Anayasa başta olmak üzere altı yüz civarında yasa o dönemde çıkarılmıştır. (İnan ve
Ozansoy, 1986: 6) Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na ilişkin düzenlemeler o
dönemde çıkarılmıştır. Ülkenin bütün üniversitelerini zapturapt altına alan ve
üniversite özerkliğini hemen hemen ortadan kaldıran Yüksek Öğretim Yasası o
dönemde düzenlenmiştir. Siyasi Partiler Yasası, Grev ve Lokavt Yasası, Toplantı ve
Gösteri Yürüyüşleri Yasası gibi çok önemli ve toplumsal, siyasal yaşamı düzenleyen
kanunlar ya o dönemde çıkarılmış veya o dönemde demokratiklikleri ortadan
kaldırılmış. Paradoksal olan bütün bunlar raydan çıkmış olan demokrasiyi rayına
oturtmak için yapılmıştır.
Bütün bu yapılanlara toplum nasıl yanıt vermiştir? Kurumlar kendileri ile ilgili
düzenlemelere nasıl yanıt vermiştir? Örneğin siyasi partiler kapatıldıklarında ne tepki
vermişlerdir? Üniversiteler özerklikleri ellerinden alındığında ne tepki vermişlerdir?
Sendikalar faaliyetleri durdurulduğu zaman ne tepki vermişlerdir? Kısaca bütün
kurumlar ve genel olarak toplum 12 Eylül’ü nasıl karşılamışlardır?
Toplumun 12 Eylül’e tepkisine (ya da tepkisizliğine) bakarak bu toplum askeri
diktatörlükle yönetilmeyi ve arkasından gelen demokrasiden uzak bir toplumsal ve
siyasal hayatı hak etmiştir diyebilir miyiz ? Buradan hareketle bu toplumun hiçbir
şekilde Batı tipi bir demokrasiyi kuramayacağını çünkü hak etmediğini söyleyebilir
miyiz ? Bir başka deyişle demokrasiye geçmeyi deneyen diğer azgelişmiş ülkeler
gibi Türkiye de bir üçüncü dünya ülkesidir ve o ancak “kendine özgü bir demokrasi”
ile yetinmek zorundadır diyebilir miyiz ?
4
Bütün bu sorulara verilecek cevapların demokrasi adına bizde bir umut
yaratabilmesinin en temel kaynağı, demokrasiyi hak edecek bir kültürel gelişme
yaşanmasıdır. Her şeyden önce katılımcı bir kültür yaratılmalıdır. Bu kültür sadece
bir siyasal kültür olarak kalmamalıdır. Her alanda katılımcı bir kültür yaratamayan
bir topluma, dört veya beş yılda bir oy vermeyi katılım olarak kabul ettirebilirler.
Nitekim uzun dönemli bir tartışma haline gelen ve günümüzde de süren siyasi
partilerde parti içi demokrasi yokluğu veya liderler sultası tartışması bunun en basit
ama en önemli örneğidir. Yani bize (seçmenlere) kimi seçebileceğimiz konusunda
bırakılan alan o kadar daraltılıyor ki, buna seçim demek şüpheli hale geliyor.
Toplumun bu işleyişe bir tepkisi olduğu konusunda ciddi verilerimiz yok. Veriden
kastımız sıkça dile getirilen bu eleştiriyi temel alan ve etkili olabilecek bir
örgütlenme yoktur.
İşte bu tepkisizliğin veya bu yöndeki tepkilerin örgütlenemediği, örgütlenirse
engellendiği ülkelerde demokrasi ancak birilerinin izin verdiği kadar demokrasi
olabiliyor. Bir başka bağlamda düşük yoğunluklu bir demokrasi anlayışı egemen
olabiliyor. Tezin ileriki aşamalarında ayrıntılandırılacağı üzere “istikrar” adına halkın
hareket edebileceği alanın daraltıldığı ve bu dar elbiseyi yırtacak halk girişimlerinin
de sürekli kontrol altına alındığı bir demokrasi anlayışı egemen olur ve yürürlükte
kalır.
Burada bahsedilen istikrar neyin istikrarıdır? Daha sonra açıklamak üzere kısaca
değinmek gerekirse: 1980 öncesi dönemde Türkiye istikrarsız bir ülkedir ve 24 Ocak
5
1980 istikrar paketiyle, istikrara kavuşturulacaktır. 24 Ocak kararlarında öncelikle
reel ücretlerde büyük düşüşler sağlamaya yönelik önlemler yer almıştır. Bunun adı
ihracata yönelik sanayileşme modelidir. İhracat yapabilmek için reel ücretlerin
düşürülmesinin ne anlamı vardır? Bu iki yönden önemlidir. Birincisi iç talep
kısıtlanır. Reel geliri düşen kişinin talebi de düşer. İkincisi ise ucuz iş gücü ile
üretilen sanayi ürünü dış piyasada rekabet etme şansına sahip olacağından ihracat
artar. Buradaki en önemli sorunlardan birisi, demokratik bir ortamda reel ücretlerin
düşürülmesine ücretlilerin nasıl razı olduğudur. İşçi hareketi önderliğinde bütün halk
kesimleri gelirlerinin eritilmesine karşı demokratik haklarını kullanarak karşı
çıkarlar. Bunu hem kendi demokratik kitle örgütleri aracılığıyla hem de siyasal
partileri aracılığıyla yaparlar. Öyleyse “istikrarı” sağlamak üzere gelirlerin
azaltılması doğrultusunda aldığınız önlemleri uygulamak için önce gelirlerini
azalttığınız kesimin örgütlerini kapatmalısınız. Yani demokrasinin en temel
özelliklerinden olan katılım haklarını ortadan kaldırmalısınız. Nitekim 12 Eylül
hareketi de öncelikle bunu yapmıştır. (Başkaya, 1986)
Bunu yapmasının temel ve objektif gerekçesi ekonominin içine girdiği “kriz”dir.
1980’e kadar uygulanan ithal ikameci birikim modeli içinde yerel üretime ve talebe
göre düzenlenmiş bir ekonomik işleyiş söz konusudur. Bu dönemde gümrük
duvarlarıyla korunan yerli üretici yüksek maliyetli bir üretim yapmakta ve bu
üretimini de ancak iç piyasada satabilmektedir. Dış piyasalarda rekabet etme gücü
yoktur. Bu işleyiş neden krize yol açmıştır? Üretim içerde yapılmaktadır ama
üretimin ara malları dışarıdan alınmaktadır, teknolojisi dışarıdan alınmaktadır.
6
Böylece ihracat yapmayan bir ekonominin dışarıdan mal almasını sağlayacak döviz
gereksinimi karşılanamamaktadır. Onun için dış borç bulma zorunluluğu ortaya
çıkmıştır. İşte, dış borç bulma zorunluluğu size politika empoze edilebilmesinin
kapısını açmaktadır. Kapitalist dünyanın merkez ülkelerinde uygulamaya giren neo
liberal politikalar, 24 Ocak kararları ile Türkiye’nin de gündemine sokulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin aldığı bu kararlar esasen Uluslararası Para Fonu
(IMF) ve Dünya Bankası uzmanlarının hazırlayıp sunduğu bir programdan ibarettir.
1950’lerde başlayan ve 24 Ocak 1980’de hızlanan, bu kurumların Türkiye’ye istikrar
paketi hazırlamaları günümüzde de devam etmektedir.
Günümüzde öne çıkan bir başka gelişme ise Türkiye’nin Batı demokrasisine
ulaşabilmesinin bir yolu olarak fiilen ve hukuken Batı dünyası içinde yer almasıdır.
Yani Türkiye Avrupa Birliği’ne katılmalıdır. Ancak burada ilginç olan Avrupa
Birliği’nin Türkiye’yi birliğe kabul etmesinin ön koşulu, Türkiye’nin demokrasiyi
uygulamasıdır. Demek oluyor ki demokrasiyi ülke dinamikleriyle kurmak
zorunludur. Bu olanaklı mıdır?
Bu noktada Türkiye’de demokrasi talep edenlerin, yöneticilerin Avrupa Birliği’ne
giriş vizesi alabilmek için Türkiye’ye demokrasi getirecekleri beklentisi vardır. Bu
beklenti bir bekleyiş şeklinde ortaya çıkarsa sonuçsuz kalabilir. Çünkü demokrasinin
gerektirdiği kültürel yapıyı gerçekleştirmeye niyeti olmayan bir toplumun dışarıdan
demokrasi bekleme hakkı da yoktur, demokrasiyle yönetilme hakkı da yoktur.
7
Tez dört bölümden oluşacaktır. Birinci bölümde gelişmiş kapitalist ülkelerde
demokrasi tartışmaları ve liberal demokrasinin içine girdiği iddia edilin kriz ve bu
krizden çıkış önerileri ele alınacaktır. İkinci bölümde ise azgelişmiş ülkelerde
demokrasinin gelişmesi sorunları ve birinci bölümdeki tartışmaların Türkiye vb.
ülkelerde gündemde ne şekilde yer aldığı üzerinde durulacaktır. Üçüncü bölümde
Türkiye’de demokrasinin 1980 sonrası dönemde yaşadığı demokratikleşme süreci
tartışılacaktır. Dördüncü bölümde bugün Türkiye’de gelinen noktanın genel bir
değerlendirmesi yapılarak rejimin yaşadığı sorunlar tarihsel arka planıyla
değerlendirilecek ve düşük yoğunluklu bir demokrasinin varlığı açıklanacaktır.
Sonuçta
ise
çağdaş
bir
demokrasinin
Türkiye’de
değinilecektir.
8
nasıl
beklenebileceğine
1. Bölüm: Demokrasi Tartışmaları
Birinci bölümde önce liberal demokrasinin tanımı yapılacaktır. Bu tanımdan
kaynaklanan ve demokrasinin işlemesini sağlayan kurumsal yapı ele alınacaktır.
Sonra bu yapıda ortaya çıkan sorunlar ele alınacaktır. Yani demokrasinin içine
düştüğü kriz değerlendirilecektir. Bu değerlendirmeye bağlı olarak ortaya çıkan
çözüm önerileri (radikal demokrasi ve müzakereci demokrasi gibi) gözden
geçirilecektir.
1.1. Liberal Demokrasi
Siyasal eşitlik ve halk denetiminin hayata geçirilmesi anlamında demokrasi hiçbir
zaman sona ermeyecek bir gelişme potansiyeline sahiptir. Bir yönetimin
demokratikliğinin böyle kavranmasının “herkes kendi demokrasi düzeyine rıza
göstersin” yaklaşımının temeli olamayacağını belirterek başlamalıyız.
Demokrasi yaygın olarak yönetilenlerin yöneticileri seçebildiği bir sistem olarak
tanımlansa bile bu seçimlerin özellikleri vardır. Seçimler eşit ve genel oy ilkesine
göre yapılmalıdır. J. S. Mill’den bu yana eşit ve genel oy ilkesine yöneltilen eleştiri
cahil kalabalıkların anlayamayacakları politikalar hakkında seçme hakkına sahip
olduklarıdır. Bu eleştiriyi demokratlar “demokrasi yapılarak öğrenilen bir şeydir”
yaklaşımıyla cevaplandırırlar. Yani politikaların değerlendirmesini yapma ihtiyacını
ancak ona maruz kaldıkları ve onun hakkında söz söyleme hakkına sahip oldukları
zaman yaparlar. Demokrasinin ilk örneklerini veren eski Yunan toplumunda
“ayakkabının nerden sıktığını yapan değil giyen bilir” derlermiş. (Uygun, 2003: 300)
Demokrasi bugünlerde gündeme getirilen radikal demokrasi yaklaşımının iddiasının
aksine, klasik olarak açık tartışmaya, ikna ve uzlaşmaya dayanan bir rejim olarak
kabul edilir. Demokrasi temel özgürlükleri güvence altına alan bir rejim olarak eşit
haklara sahip bireylerin farklı görüşlere sahip olabileceği ve bunların dinlenmesi
olasılığını benimser. İfade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, hareket özgürlüğü ve
kişi güvenliği gibi haklar güvence altına alınır. Çünkü bu, farklılıkların eşitlik
temelinde bir arada bulunabilmesinin asgarî koşuludur.
Demokrasi fikri Atina demokrasisinden gelmektedir. Ancak Atina demokrasisi *
doğrudan demokrasi iken çağdaş demokrasi temsilî bir sistemdir. Rousseau’dan
başlayarak pek çok düşünür temsili sistemin demokratik olamayacağını çünkü
temsilin mümkün olmadığını öne sürmüşlerdir.
Temsilî sistemin zorunluluğunun bir gerekçesi nüfusun Atina’nın doğrudan
demokrasisinin uygulandığı dönemle kıyaslanamayacak kadar kalabalık ve siyasal
sorunlarla ilgilenecek yeterli zamana sahip olmamalarıdır. İleri teknolojilerin
kullanıldığı günümüzde bir tür doğrudan demokrasi uygulama olasılığı gündeme
getirilse bile bu teknolojiler henüz her bireye bütün sorunlar hakkında ilgilenecek ve
bilgilenecek yeterli zamanı sağlamazlar. Buradan hareketle biçimsel ve temsilî
demokrasinin sınırlı bir uygulamasını demokrasi olarak savunanlar halkın yöneten
iktidar konumuna hep birlikte gelemeyeceğini ancak iktidarı denetleyebileceğini öne
sürerler. Böylece halk politikaların belirlenmesini ve uygulanmasını denetleme
*
Atina demokrasisinin özellikleri için Ağaoğulları (2003)’e bakınız.
10
hakkına sahip olur. Ancak bu hakkını sürekli olarak kullanabilmesi yukarıda
saydığımız nüfus fazlalığı ve zaman eksikliği dolayısıyla mümkün olamaz. Böylece
halk hem politikaları uygulayacak hükümeti hem de onu denetleyecek olan
parlamentoyu seçer. Halkın bizatihi kendisinin denetleyici rolü bir sonraki seçimde
oy verecek olmasından kaynaklanır. Yani hükümet edenler ve parlamento üyeleri
tekrar seçilebilmek için halkın taleplerini dikkate almak zorundadırlar. Böylece
kısıtlı bir demokrasi anlayışını günümüzün mümkün demokrasisi olarak sunanlar
halkın seçimden seçime söz sahibi olabileceği bir rejimi demokrasi olarak kabul
ederler.
Demokrasinin siyasal eşitlik ilkesi temsil sistemi içinde eşitsizliğe dönüşerek her bir
yurttaşın eşit oya sahip olduğu fikrini tartışmalı hale getirir. Yani her bireyin eşit bir
oya sahip olduğu görüşü pratikte işlemez. Çünkü temsili sistemde seçme ve seçilme
pratikleri belli maliyetlerle gerçekleşir. Seçilmek isteyenlerin tanıtımda eşit
olanaklara sahip olmadığı gibi seçmenleri etkileme açısından da farklı olanaklara
sahiptirler. Dolayısıyla oyların manipülasyonu vb. olasılıklar vardır. Bunun yanında
uygulanan seçim sistemlerinden kaynaklanan bir biçimde oyların ağırlığının değiştiği
iddia edilebilir. Türkiye’den örnek verirsek yürürlükteki seçim sistemine göre
İstanbul’dan milletvekili seçilen bir kişinin aldığı oy sayısı ile Bayburt’tan
milletvekili seçilen bir kişinin aldığı oy kıyaslanamayacak kadar farklıdır.
Demokrasilerin işleyişinde bir başka önemli güç de basın veya medyadır.
Demokraside ifade özgürlüğünün ve bilgi edinme hakkının garantisi olarak işlev
görmesi beklenen basın veya medya seçim sürecini ve seçimden sonra iktidar
sahiplerinin halkı manipüle etme çabalarını etkileyebilir. Yani medya bazı
11
durumlarda demokrasinin eşitlik ilkesini olumsuz etkileyebilir. Örneğin medya bir
grubun tekelinde olursa veya hükümetin mali desteğine gereksinim duyarsa görevini
yerine getiremez. (Kaya, 1999b) Öyleyse medya bağımsızlığı garanti edilmeden
demokrasiye katkı sağlayamaz. Yani medya demokrasinin yararına bir güç olacaksa
hem hükümetten hem de hükümet dışı güç odaklarından bağımsız olmalıdır.
Tarihsel
bazı
sebeplerle
temsilî
demokrasiler
liberal
demokrasi
olarak
adlandırılmaktadır. Bir sebep liberal anayasacılık hareketi içinde çoğu Batı devleti
demokratik
olmadan
liberal
olmasıdır.
Monarkın
yönetiminin
meşruiyeti
Anayasacılık hareketinin bir sonucu olarak burjuvazinin temsilcilerinden oluşan bir
parlamentonun onayına bağlanmıştır. Böylece genel ve eşit oy ilkesinden çok önce
demokrasi temsilî bir sistem haline gelmişti.
Buradan hareketle liberal anayasacılık zaman içinde demokrasinin temeli olarak
kabul edildi. Modern devletin iktidarı hukukla sınırlandırılmaz ise insanların iktidarı
denetleme kapasitesi zarar görür. Demokrasi devamlı olarak iktidarın denetiminin ve
etkilenmesinin şartlarını sağlayan bir sistemdir. Bu şartların içerisindeki temel unsur
anayasa; hukuk devleti; kuvvetler ayrımı; bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvence
altına alınmasıdır.
Demokrasinin temel özelliği karar verme hakkını herkesin eşit olarak paylaşmasıdır.
Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, demokrasi çoğunluk yönetimi veya halkın bir
kısmının diğer kısmını yönetmesi demek değildir. Çoğunluğun kararına başvurulması
ancak tartışma, değiştirme, uzlaşma gibi diğer yollar tükendiği zaman anlaşmazlığı
çözücü bir usul olarak ortaya çıkan bir zorunluluktur. Çoğunluğun kararı azınlığı
12
güçsüz bıraktığı, sonuç üzerinde azınlığın etkisini ortadan kaldırdığı oranda çoğunluk
yönetimi, demokratik mükemmelliğin en iyi örneği olmaktan ziyade karara
ulaşmanın en çabuk ve kaba yolu olarak algılanmalıdır.
Çoğunluğun kararı her zaman demokratik olmayabilir veya demokrasinin
uygulanıyor olduğunun bir kanıtı olmayabilir. ∗ Eğer çoğunluğu veya çoğunluğun
desteğine sahip hükümetin kararı, bir bireyin veya bir grubun temel demokratik
haklarını ihlal ediyorsa bu durumda demokrasi söz konusu değildir. “Temel haklar,
siyasal yaşama insanların katkıda bulunmasına olanak sağlamak için gerekli olan
ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı gibi haklardır. Tüm
vatandaşların bu haklarının güvence altına alınması, demokratik sistemin temel
unsurunu oluşturur; ideal olarak bu haklar anayasa ile korunmaya alınmalı,
çoğunluğun müdahalesine karşı bağışık hale getirilmelidir.” (Beetham ve Boyle,
1998: 24)
Tarih göstermektedir ki, demokrasinin uzun dönemli bir halk mücadelesi olmadan
kurulması sık rastlanan bir olgu değildir.Yani demokrasi yukarıdan sunulmaz.
İktidarı elinde bulunduran geleneksel yöneticiler, askeri diktatörler gönüllü olarak
ondan vazgeçmezler. Onların güçlerinden vazgeçmeleri ancak halkın mücadele
ederek onları iktidardan uzaklaştırmaları ile mümkündür.
∗
Bu konuda güzel bir örnek olarak 1982 Anayasası’nın oylandığı reformu irdeleyen Eroğul’a (1995)
bakılabilir.
13
Ülke
dışındaki
demokrasilerin
desteği,
ülkedeki
demokratik
anayasanın
oluşturulmasına yardım edebilir. Ancak bu destekler otoriter yönetime karşı halkın
kendi mücadelesinin yerini alamaz. Burada hemen akla gelen 1980’ler boyunca
Reagan yönetimindeki ABD’nin Güney ve Orta Amerika ülkelerine demokrasi ihraç
etme çabalarının yanı sıra, günümüzde yine ABD’nin Ortadoğu ülkelerine demokrasi
getirmekte olduğunu iddia etme olgusudur.
Demokrasi ile ilgili bir başka önemli konu da demokrasinin bir kez kurulmasının
onun sürekliliğini garanti edip etmeyeceğidir. Demokrasi bir kez kurulduktan sonra
sürdürülebilmesinin basit bir reçetesi yoktur. Demokrasi hem anti demokratik
güçlere karşı korunmalı; hem de hükümetin gücü sınırlandırmalıdır.
“İşleyen bir demokrasinin dört temel unsuru vardır : 1) Özgür ve adil seçim, 2) açık
ve sorumlu hükümet, 3) sivil ve siyasal haklar, 4) demokratik veya sivil toplum.”
(Beetham ve Boyle, 1998: 32)
Özgür ve adil seçim hem kamu makamlarına gelebilme hem de oyların değeri
açısından vatandaşların siyasi eşitliğini sağlamanın önemli bir alanını oluşturur.
Özgür ve adil seçim, seçim mevzuatı ve seçim prosedürü olmak üzere iki boyuta
sahiptir.
Demokrasilerde hükümetin birincisi yasal sorumluluk, ikincisi siyasal olarak
adlandırılan iki türlü sorumluluğu vardır. Yasal sorumluluk hukuk devleti ilkesine
bağlı olarak hükümetin işlerinin yasal denetime tabi olmasıdır. Siyasal sorumluluk
ise hükümetin politika ve fiillerini halk ve parlamento nezdinde haklı
14
çıkarabilmesidir. Hükümet hem halka formel olarak danışma hem de değişik
şekillerde halkın görüşlerini açıklamasına açıklığı ile sorumlu olma yanında duyarlı
da olmalıdır.
Demokraside bireylerin medeni ve siyasî haklarını kolektif karar ve eylemlere
katılabilmek için kullanabilmeleri esastır. Yani bireye sağlanmış olan düşünce ve
ifade özgürlüğü gibi haklar demokraside ancak hükümeti etkileyebilmek için
yürütülen bir kampanyada, bir örgütlenmede kullanılabildiği zaman anlamlıdır.
Yaygın bir anlayışa göre demokraside bireyler bireysel bir hak olarak kullandıkları
sürece söz ve ifade özgürlüğüne sınırsızca sahip olabilirler. Ne zaman ki hükümeti
etkilemek için kolektif bir eylem örgütlemek üzere bir girişimde, örgütlenme içinde
bulunurlar o zaman demokrasinin sınırsız özgürlükler rejimi olmadığı demokrasinin
de kendisini korumak zorunda olduğu dile getirilir. Hemen belirtmek gerekir ki Batı
demokrasilerinde bu daha az kullanılan bir argümandır. Yani düşünce ve ifade
özgürlüğü birlikte düşünülür ve uygulamada da buna olanak sağlanır. Yani yaygın
bir örgütlenme özgürlüğü söz konusudur. Daha sonra üzerinde durulacak ise de
burada bir örnek olarak belirtmek gerekirse, Türkiye’de askeri bir rejimden
demokrasiye geçildiği iddiası ile yürürlüğe konulan 1982 Anayasası toplumun hemen
her kesiminin düşünce açıklamasını ve örgütlenmesini sınırlandırmış adeta hiç
olanak tanımamıştır. Örneğin sendikaların, derneklerin siyaset yapamayacakları bu
anayasada birkaç kez tekrar edilmiştir.
Demokraside, sivil toplum örgütleri denilen sendikalar, meslek kuruluşları vb. her
türlü örgütlenme önemli bir yere sahiptir. Hükümet dışı örgütler olarak da anılan bu
kuruluşların
örgütlenmesi
ve
varlığı,
devletten
15
bağımsız
örgütlenmelere
demokrasinin ihtiyaç duyduğunu belirtir. Devletin gücü ancak bu yolla
sınırlandırılabilir,
halkın
görüşleri
yukarıdan
belirlenmek
yerine
aşağıdan
oluşturulabilir, keyfi yönetime direnme hususunda toplum kendine güvenini
kazanabilir. Sivil toplum örgütlerinin
toplumdaki demokratik kültürü geliştirme
konusunda bir katkıları olabilmesi için kendi iç işleyişlerinde demokratik olmaları
zorunludur. Aksi halde sadece devlet düzeyinde olan, toplumun kalan kısmının
otoriter çizgide olduğu zayıf bir demokrasi söz konusu olur.
Demokraside açık hükümet bir zorunluluktur. Çünkü hükümetin faaliyetleri hakkında
yeterli bilgi olmadan kamu makamları sorumlu tutulamayacağı gibi seçmenler
bilinçli bir tercih yapamayacaklardır. Bu bilgilere ulaşmak hükümetin bir ihsanı değil
vatandaşların veya onlar adına medyanın hakkıdır. Bu bilgilerin açıklığı
yolsuzlukları önlemenin yanı sıra politik hataların kronikleşmeden ortaya
konulmasına yardım eder. Açık hükümet dört ana unsuru içerir: 1) Hükümet
politikaları ve bu politikaların hayata geçirilmesini sağlayan araçlar ve maliyetlerle
ilgili bilgiler hükümetin kendisi tarafından sağlanır. 2) Bireyler veya basın hükümet
belgelerine doğrudan veya parlamento aracılığıyla dolaylı olarak ulaşabilmelidir. 3)
Toplantılar halka ve basına açık olmalıdır. 4) Politikaların formüle edilmesi ve
uygulanmasında hükümetin sistematik olarak ilgililere danışması, alınan bilgi ve
tavsiyelerin yayınlanmasıdır. (Beetham ve Boyle, 1998: 70)
Demokrasi ve Hukuk Devleti
Hukuk devleti, demokrasinin ve birey haklarının köşe taşı olarak görülebilir. Hukuk
devleti olmaksızın bireyin haklarını yürütmeye karşı korumak mümkün değildir.
16
Demokratik anayasa ve seçilmiş yasama hukukun kaynağı olduğu için yürütmenin
hukuka itaat etmesi demokrasinin gereklerindendir.
Hukuk devleti ile kastedilen, devletin ve siyasal iktidarın hukukun üstünlüğünü kabul
etmesidir. Bu da, hukukun genel ve evrensel ilkelerine uygunluğun yanı sıra, siyasal
iktidarın ulusal anayasaya uymasını zorunlu kılar. Kuşkusuz ulusal anayasa da
hukukun ve demokrasinin evrensel ilkelerine uygun olmak zorundadır. Böylece,
hukuk devleti, devletin bütün uygulamalarında hukuk kurallarına uyacağını önceden
kabul ve ilan eden bir devlet olarak tanımlanabilir. Bu tanımın doğuracağı kurumlar
ve kurallar olacaktır. Bunlar; i) Devletin bütün eylem ve işlemlerinin yargı
denetimine tabi olması, ii) Yasama organının çıkaracağı yasaların anayasaya
uygunluk denetiminin yapılması, iii) Temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve
korunması, iv) Yasa önünde eşitlik ilkesinin uygulanması, v) Yargı kuruluşlarının
bağımsızlığının ve güvenilirliğinin sağlanması. (Sabuncu, 1994: 31- 41)
Devletin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olması siyasal iktidarın
ve kamu yönetiminin hukuka bağlı çalışmasını, keyfilikten uzak olmasını sağlamanın
ön koşuludur. Eğer bunlara uymazlarsa kararları bağımsız yargı tarafından iptal
edilir. Bunun önemi şuradadır: modern dünyada birey devlet karşısında güçsüzdür,
onun bu güçsüzlüğü yargısal korumayla giderilmeye çalışılmıştır.
Yasama organının kararlarının anayasal denetimi, yasama organında çoğunluğu ele
geçiren bir partinin, zümrenin kendi çıkarlarına uygun ve keyfi yasal düzenlemeler
yapmasını önler. Anayasaların toplumsal mutabakatın belgeleri olduğu varsayılırsa
yasaların buna uygunluğunun denetimi toplumda bireylere ve gruplara asgari bir
17
güvence sağlar. Demokrasilerde bu uygulama farklılıklar gösterebilir, ama bu
farklılıklar biçimseldir. Öz itibarıyla
yasama meclisi toplumun kendisi değil
temsilcileridir. Oysa anayasaların oylanmasında uygulanan referandumda, anayasa
metnini oylayan, toplumun kendisidir.
Temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve korunması, bireylerin devlet karşısındaki
haklarını güvenceye alır. Burada tek tek hepsini saymamıza gerek yok. Bu haklar
birinci, ikinci ve üçüncü kuşak haklar olarak belirtilebilir. Birinci kuşakta devletin
dokunmaması istenilen haklar, ikinci kuşakta devletin sağlaması gereken haklar,
üçüncü kuşakta ise dayanışma hakları denen haklar vardır. Bu hakların neler olduğu
ve nasıl korunacağı hukukta belirlenmiş ise de, uygulamada farklılıklar ortaya
çıkabilmektedir. Şu kadarını belirtmek gerekir ki; demokrasilerde, bu haklar topluca
insan hakları olarak ele alınabilir. Uluslararası anlaşma ve sözleşmelerle güvence
altına alınmış bu haklar çeşitli düzeylerde ihlal edilme riskine sahiptirler. İşte bu
yüzden hukuk devletinin temel özelliklerinden biri, bu hakları tanımak ve
korumaktır. (Kaboğlu, 1995: 113-114)
Yasa önünde eşitlik ilkesi liberal anayasacılık hareketlerinin temelinde yer
almaktadır. Fransız Yurttaş Hakları Bildirisi’nden bu yana bireylerin yasa önünde
eşitliği ilkesi benimsenmiştir. (Soysal, 1986: 14) Daha önceleri farklı toplumsal
zümrelerden insanlar farklı yargılama usullerine tabi idiler. Ancak günümüzde
yurttaşlık statüsü bireylerin eşit yargılama haklarını teslim etmektedir. Toplumsal
sınıf, zümre, kategori veya statü farklılıklarına bakılmaksızın yurttaşlar işledikleri
veya isnat edilen suçun gerektirdiği mahkemelerde, suçun işlenmesinden daha önce
18
oluşturulmuş yasalara göre ve daha önceden atanmış yargıçlar tarafından
yargılanmaktadırlar.
Yargı kuruluşlarının bağımsızlığının ve güvenilirliğinin sağlanması da hukuk devleti
için önemli bir zorunluluktur. Bu kuruluşların bağımsızlığı yargıçların bağımsızlığı
güvence altına alınarak sağlanabilir. Yargıçlar hem ekonomik açıdan güvence altına
alınmalıdırlar, yani, Türkiye’de bir yüksek mahkeme başkanının dediği gibi
vicdanlarıyla cüzdanları arasına sıkışmamalıdırlar; hem de siyasal baskılardan uzak
olmalıdırlar. Atama ve yükseltilme işlemleri siyasi iktidarın etkisi altında
olmamalıdır.
Hukuk devleti kendisini koruyacak bağımsız bir yargının varlığı ölçüsünde etkin
olacaktır. Bu bağımsızlık hem yargı kurumunun yürütmenin müdahalelerinden
kolektif olarak bağımsız olması, hem de görevlerini yerine getirirken korku ve
menfaat vaadinden uzak bir şekilde birey olarak yargıçların kişisel bağımsızlığıdır.
Her
iki
tür
bağımsızlık
da
resmî,
anayasal
güvenceden
daha
fazlasını
gerektirmektedir; bu bağımsızlık yargıçların atanmasına, iş güvenliklerinin
sağlanmasına da bağlıdır. Atamalar, hükümetin veya yürütmenin elinde olmamalıdır.
Benzer olarak yargıçlar mevcut hükümet tarafından görevden alınamamalıdır.
Silahlı Kuvvetlerin Demokrasideki Yeri
Silahlı kuvvetlerin demokrasideki yeri konusunda tartışma açmanın önemli gerekçesi
yaygın olarak demokrasinin kesintiye uğrama sebeplerinin birinci sırasında askerî
müdahalelerin gelmesidir. Modern dönemin demokratikleşme hareketlerinin
19
başlangıcında kurulmuş demokrasilerde siyasal ve askerî kararlar arasında iyi
anlaşılmış ve dikkatle korunan bir ayrım olduğu için silahlı kuvvetlerin sivil
denetime nasıl tabi tutulacağı bir sorun oluşturmamaktadır. Öte yandan tarihlerinde
askerî ihtilal, askerî yönetim veya hükümetin politikası veya atamalarının askerî
vetoya tabi tutulduğu uygulamalar yaşamış, son zamanlarda kurulmuş olan
demokrasiler için silahlı kuvvetlerin nasıl denetime tabi tutulabileceği önemli bir
sorundur. Her şeyden önemlisi, ordu her yerde seçilmiş politikacıları etkisiz hale
getirecek, hükümeti devirecek ve halkı kendi yönetimine tabi kılacak güç
kapasitesine sahiptir. Sorun, silahlı kuvvetlerin bunu yapma istekleri ve bu isteğin
nasıl zayıflatılabileceğidir.
Ordunun seçilmiş politikacılara itaatini sürdürmesi, ordu mensuplarının siyasal
olmayan rollerde eğitilmesi, onlara tatmin edici ücret ve statü verilmesi ve ileri
teknoloji silahlarının verilmesine bağlıdır. Ordu içerisindeki memnuniyetsizlikler
askerî müdahaleye katkıda bulunan faktörler olsa bile nadiren belirleyici faktör
olabilirler. “Demokratik düzende politikacıların çözmekte yetersiz kaldığı derin ve
devamlı krizler, iç savaş, kronik enflasyon, kamu düzeninin bozulması, açıkça kötü
ve ısrarlı siyasal yozlaşma olduğu durumlarda genellikle ordu sivil hükümeti
devirmektedir. Kurulu düzeni tehdit eden radikal programlara sahip olan partilerin
seçim kazanmasını veya programların uygulamalarını engellemek için de askerî
müdahale yapılabilmektedir.” (Beetham ve Boyle, 1998: 91-93) Bu açıklamada
karşımıza çıkan durum işlevsel demokratik kurumların güçlendirilmesindeki
başarısızlığın müdahalelerin ana sebebi olmasıdır. Türkiye’den örnek vermek
gerekirse 12 Eylül darbesini yapan komuta heyetinin başında bulunan Kenan
20
Evren’in açıklaması belirtilebilir: “Eğer 12 Eylül öncesinde mecliste bulunan iki
büyük parti (iktidar ve ana muhalefet partisi) anlaşarak bizim önerdiğimiz yasal
düzenlemeleri yapsa ve Cumhurbaşkanını seçebilse idi biz müdahale etmezdik.”
Burada açıkça darbenin sorumluluğu sivil siyasetçilere ve siyasal partilere
yüklenmiştir. Oysa çok açıktır ki, herhangi bir sivil parlamento demokrasinin
yürürlükte ve demokratik örgütlerin güçlü olduğu bir ülkede askerî yönetimin yaptığı
yasal düzenlemeleri yapamazdı.
Askerî yönetimler kalıcı olamamaktadırlar. Çünkü onlar toplumun sorunlarına, uzun
dönem için değil kısa dönem için daha az hoşnutsuzluk yaratan çözümler temin
edebilirler.
1980’lerde,
uygulanmasında
demokratik
yetersizliğinin
politikaların
aksine,
askerî
ekonomik
yönetimleri
kararların
ekonominin
modernleşmesini ve ülkenin imarını sağlayıcı bir unsur olarak yüceltmek modaydı.
Örneğin Türkiye’de 24 Ocak Kararlarının mimarı olarak gösterilen Turgut Özal 1980
Ağustos’unda “ülkenin temel ekonomi politikalarına siyasetçiler karışıyorlar, bu
önlenmelidir” demiş ve 12 Eylül’de askerî darbe olmuş. (Kaya, 2002: 173) Ancak,
silahlı kuvvetler hükümet otoritesi için meşru kaynak temin etmekte basitçe
yetersizdir. Onların iktidarda kaldıkları dönemin kayıtları üzücüdür. Askerî
yönetimler, kapalı ve gizli hükümet yolsuzluklarını azaltmaktan ziyade onları sadece
gizlemektedir; ekonomi yönetiminde de herhangi bir başarıları kaydedilmemiştir;
askerî yönetimler hiçbir açık hükümetin tolere edemeyeceği insan hakları ihlalleri
siciline de sahiptirler.(Beetham ve Boyle, 1998: 93)
Demokrasiyi güçlendirmek için hukuk devletini, anayasal hükümeti ve demokratik
kurumları güçlendirmek gerekmektedir. Bu uzun dönemli bir mücadele gerektirir ve
21
gerekirse uluslararası destek de alınmalıdır. Bunun alternatifi olabilecek demokrasiyi
kolayca güçlendirebilecek bir yol yoktur. Aynı şekilde, temel sosyal çatışmaları
çözmenin müzakere ve uzlaşma politikası dışında bir alternatifi yoktur. Ayrıca,
demokrasinin gelişmesinde insan hakları ihlallerine yönelik ulusal ve uluslararası
alanda mücadele etmek önemlidir.
İnsan hakları, tarihsel gelişimini ve temellendirilme sürecini burada tartışmamıza
gerek olmayan, temel özgürlükler, insanî ihtiyaçlardan ve yeteneklerden kaynaklanan
bireysel haklardır. Uluslararası toplum insan hakları ile ilgili bir çok uluslararası
anlaşma ve sözleşme benimsemiştir. Örneğin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları
Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi. Bu araçlar, insan hak ve
özgürlüklerinin kapsamı hakkında üzerinde anlaşılmış tanımlar ortaya koymayı
amaçlamanın yanında, aynı zamanda ilgili ülkelerin hukuk sistemlerinde ve pratik
yaşamlarında bu hakları koruyucu gerekli adımların hükümetlerce atılmasını
sağlamayı amaçlamaktadırlar.
Uluslararası insan hakları hareketinin gelişmesi ve uluslararası insan hakları
standartlarının hızla yayılması sonucunda günümüzde devletlerin iç işlerine
karışılmaması ilkesine bir istisna gelmiştir; veya iç işleri tanımı değişmiştir. Kamu
alanında devletin kendi vatandaşlarına muamele tarzı, diğer hükümetlerin ve gönüllü
kuruluşların bu tür uygulamaları dışarıdan eleştirileri ülkelerin iç işlerine müdahale
sayılmaz. Yani insan hakları ihlalleri uluslararası düzeyde bir yaptırımla karşılaştığı
zaman ilgili devletler ve hükümetler ona uymak zorundadır. Bu yaptırımlara uymak
zorunda olmak hükümetlerin insan hakları ihlallerine son vereceği anlamına
gelmiyor. Örneğin Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarıyla bu
22
ihlallerin mağdurlarına defalarca tazminat ödemiştir. Yani bir yaptırımla karşılaşmak
hakları ihlal etmeyi sağlamamıştır. İnsan Hakları Dünya Konferansında da, “tüm
insan haklarının korunması ve geliştirilmesi uluslararası toplumun meşru ilgi
alanıdır” ifadesi ile diğer ülkelerin insan hakları ihlallerine müdahale edilebileceği
yolundaki ilke onaylanmıştır. (Uygun, 2003: 296)
İnsan Hakları Dünya Konferansı demokrasi ile insan hakları arasındaki ilişkiyi,
“karşılıklı birbirine bağlılık” ve “karşılıklı birbirini destekleyicilik” olarak
nitelendirmektedir. Bu demektir ki, insan hakları ve hukuk devletinin sadece gelişmiş
ülkelerde değil gelişmekte olan ülkelerde de demokratik ilkelere bağlı kalınarak en
iyi şekilde başarılacağı uluslararası toplumca kabul edilmiştir. Demokrasinin iyi bir
şekilde işleyebilmesi için insan hak ve özgürlüklerinin kullanılması gereklidir.
Demokraside vatandaşların bireysel hakları olan medenî ve siyasî hakların güvence
altına alınması iki yönlü bir işleve sahiptir: 1) Bu haklar kolektif karar verme
sürecinde siyasal eşitlik ve halk denetimi gibi demokratik ilkelerinin sağlanması için
gereklidir. 2) Bu haklar ve özgürlükler çoğunluk kararının kapsama alanı dışında
bireyin özgürlük ve seçim alanını tanımlayarak kolektif hareketlere bir sınır
oluştururlar. Bu ikili işlev demokratik sisteme sıkıca bağlı bazı medeni ve siyasî
hakların ana hatlarıyla gözden geçirilmesi ile örneklendirilebilir.
Düşünce ve vicdan özgürlüğü: Demokratik toplumun ön varsayımı, her bireyin
istediği şekilde düşünmede, kendi fikirlerine, görüşlerine, genel hayat felsefesine
sahip olmada özgür olmasıdır. Aynı şekilde demokratik toplum bireye diğerleri ile
birlikte bir inanca sahip olması, diğerlerinin haklarına saygılı kalarak inancını
23
pratikte yaşaması özgürlüğü sunar. Yaygın veya çoğunluğun inançlarına karşı
düşünce özgürlüğü bireyin hakkı olarak daima korunmalıdır.
İfade ve basın özgürlüğü: Demokrasinin temeli her vatandaşın diğerleri ile eşit
olarak işitilmek ve konuşma hakkına sahip olmasıdır. Bundan dolayı, ifade
özgürlüğü temel bir insan hakkıdır. Eğer her bir vatandaş kendi sesini duyurma
şansına sahip olacaksa, ifade özgürlüğüyle ilgili uluslararası standartlar sadece
konuşma hakkını değil aynı zamanda sınır tanımayan medya araçları ile her türlü
fikir ve bilgi almayı isteme hakkını da kapsar. Modern toplumda bunun anlamı,
bireyin itibarını ve özel hayatını korumak için yerleşmiş belirli kurallar çerçevesinde
medya bağımsız olmalıdır; medya, vatandaşı bilgilendirmede, hükümeti eleştirmede
ve politik seçenekleri veya tartışmaları yansıtmada özgür olmalıdır.
Toplantı ve örgütlenme özgürlüğü: Modern temsilî demokrasi insanların kamu
sorunlarını tartışmak üzere bir araya gelme, sendika ve dernek kurma, menfaatleri
için hükümete baskı yapma, siyasal partilere katılma özgürlükleri garanti edilmeden
işlevini gereği gibi yerine getiremez. Bu özgürlükler, toplanma, gösteri ve şikayet
sebebinin ortadan kaldırılması için başvurabilme haklarını da içerir.
Sosyal ve ekonomik haklar ile demokrasinin ilişkisine baktığımız zaman, yaşamak
için gerekli temel insan ihtiyaçlarının karşılanmasının demokrasinin işleyebilmesi
için gerekli bir platform olduğunu görürüz. Demokrasinin eşitlik ilkesi her ne kadar
liberal demokrasi tarafından siyasal ve hukuk önünde eşitlik olarak kabul edilse bile
vatandaşın eşit söz hakkını daha geniş yorumlamak mümkündür. Ekonomik ve
sosyal yaşamda var olan çeşitli eşitsizliklerin boyutu toplumun demokratikleşme
24
potansiyelini önemli ölçüde sınırlar. Örneğin eğitim olanaklarından yararlanma
düzeyindeki eşitsizlik bazı vatandaşların haklarını talep edebilme konusunda
diğerlerinden daha güçsüz konumda kalmasına yol açar. Aynı zamanda, kolektif bir
süreç olarak demokrasi bu eşitsizliklerin tanımlandığı ve azaltıldığı bir
mekanizmadır.
İnsan haklarının soyut bir takım haklar olmaktan çıkıp pratikte yaşanabilmesi için
bazı olanaklar olmalıdır. Hakların korunması için sağladıkları araçlar açısından
demokratik toplumlar farklılıklar gösterse bile, hakkının ihlal edildiğini iddia eden
her bireyin sahip olacağı bir başvuru yolu gerekliliğini kapsar şekilde uluslararası
standartlar bazı ilkeler sunar. Bireyler, kendi ülkelerince kabul edilen insan hakları
ile
ilgili
uluslararası
sözleşmelerde
yer
alan
hakları
kullanabilmelidirler.
Demokrasiye 1983 yılında geçtiğini ilan eden Türkiye'nin vatandaşlarına Avrupa
İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkını kabul etmesi için 28 Ocak
1987’yi beklemek gerekti. Dünyadaki devletlerden bazıları, insan hakları
taahhütlerinin tanımlandığı ve demokratik sistemin işleyişi ile garanti altına alındığı
yazılı anayasalara sahiptirler. Anayasalarda ve temel haklar bildirgelerinde
belirtildiği gibi, insan haklarının savunulmasında mahkemeler ön safhadır. Bireyler,
haklarının varlığını kanıtlamak için, ihtiyaç duyulan hallerde adlî yardım da alarak,
mahkemelere başvurma hakkına sahip olmalıdır. Mahkemelerin kararları, hükümetler
tarafından uygulanmalıdır; kararların uygulanması anayasanın öngörmesi halinde
kanunların değiştirilmesi ve tazminat ödenmesini içermelidir. Ayrımcılığın her
şeklinin yasaklanması; çocuk, sakat, sosyal olarak dezavantajlı gibi korunmaya
25
muhtaç kişilerin temel haklarının korunması genellikle yasa kabulü veya diğer
önlemler şeklinde pozitif hareketler gerektirir.
Demokrasilerde insanlar adalete ve haklarına ulaşmak için seçtikleri temsilcilere
başvururlar. Medya, insan hakları ihlallerinin izleyicisi olarak temel öneme sahiptir.
Pratikte insan haklarını korumak için, hükümetin yönetiminin işleyişini gözetlemek
üzere bağımsız denetçiler veya ombudsman kurumu gibi, bir çok kurumdan
faydalanılır. Ancak, demokrasinin en iyi savunması onun ilke ve amaçlarına olan
inançtır. Bundan dolayı, insan hakları ve demokratik vatandaşlıkla ilgili eğitim her
seviyede çok gereklidir. Eğitim programları, okullar ve üniversitelerle sınırlı
olmamalı, polis ve asker dahil tüm kamu otoritesini kapsamalıdır.
1.2. Liberal Demokrasinin Krizi
Bu alt başlıkta liberal demokrasinin iki krizi ele alınacaktır. Bunlardan bir tanesi
liberal demokrasinin meşruiyet temeline ilişkin sorundur. İkincisi ise katılım veya
temsil krizi diye adlandırılan, seçmenlerin ilgisizliği ağırlıklı bir değerlendirme
olacaktır.
1.2.1. Meşruiyet Krizi
Meşruiyet siyasal iktidarın en önemli dayanağıdır. İktidarın en önemli dayanağı olan
meşruiyetin unsurları birbiriyle iç içe geçmiş sosyal yapı, kültürel değerler, siyasal
hedefler, ideolojik söylem ve yönetim tarzıdır. İşte bu unsurlar arasındaki
uyumsuzluk ve çatışmalar meşruiyet krizini oluşturur. Meşruiyet krizinin temel
26
kaynağı bireylerin kendilerini ne ölçüde siyasal ve toplumsal bütünlüğün bir parçası
saydıklarını sorgulamaya başlamaları ve aidiyet duygularının zayıflamasıdır. İktidar
açısından bakarsak, meşruiyet krizi, siyasal iktidarın toplumsal ilke ve değerlere
yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma, aynı zamanda bireylerin ve toplumun da siyasal
iktidara yabancılaşmasına yol açar. Bu durumda bireyler, siyasal sorunlar karşısında
kaygısız, ilgisiz kalacak veya siyasal sisteme karşı güvensizlik duyacak ve itiraz
sesleri yükselecektir.
Habermas, meşruiyet krizinin kaynağında, siyasal iktidarın kendi varlığını korumak
ve düzenli, istikrarlı bir şekilde sürekliliğini sağlamak uğruna, sahip olduğu amaçları,
ilkelerini ve bunların anlamlarını, değerlerini ve fikirlerini toplumsal meşruiyeti göz
ardı ederek sürdürmek isteğinin yattığını belirtir. Habermas’a göre siyasal iktidar,
ekonomik sınıfların çıkarlarını ve çatışmalarını kontrol altında tutmak ve bunları
meşrulaştırmak için, başta ekonomi olmak üzere toplumsal ilişkilere müdahale eder.
Elindeki güç kaynaklarını tüm topluma adil dağıtmak yerine, kendine yakın sınıflar
arasında bölüştürür. (Türköne, 2003: 60) Siyasal iktidar ideolojik bir meşrulaştırma
girişimiyle, alternatif meşruiyet kaynaklarını ve potansiyel sınıfları kontrol etmek
üzere topluma müdahale eder. Bu yüzden meşruiyet krizine bağlı olarak, sınıf
çatışmaları, temsil, katılım, bütünleşme ve bölüşüm krizleri toplumsal alanda
yükselir. Siyasal iktidar meşruiyetini sağlayamadığı zamanlarda ikna yöntemlerini
değil, zor ve baskı yöntemlerini kullanır. Siyasal iktidarın rıza yerine baskı ve zor
kullanmayı seçmesi meşruiyet krizini derinleştirir. Bir iktidarın yasal olarak geçerli
olması onun meşruiyetini sürdürdüğü anlamına gelmeyebilir. Yasallık meşruiyet için
27
gereklidir ama yeterli değildir. Habermas’a göre bu kriz olan ile olması gereken
arasındaki çatışmadır.
Otoriter ve totaliter siyasal sistemlerde olduğu gibi, demokratik sistemlerde de
meşruiyet krizi çok ciddi boyutlarda ortaya çıkmaktadır. Demokratik sistemlerde
yaşanan meşruiyet krizinin en iyi örneği demokratik seçimlerle iktidara gelen faşist
yönetimlerdir.
Demokrasilerde meşruiyet kaynağı geleneksel, dinsel, kişisel vb. ayrıcalıklar yerine
toplumu oluşturan tüm bireylerin özgürlüğü ve eşitliği üzerine oturtulmaktadır.
Burada en önemli katkı seçme ve seçilme hakkının yaygınlaştırılmasından
kaynaklanmıştır. Modern demokraside yönetim anlayışı eskiden olduğu gibi soya,
dine, mülkiyete, geleneğe, kahramanlığa dayandırılmaktan kurtulmuş onun yerine
toplumsal rızaya ve tek tek bireylerin tercihlerine dayandırılmıştır.
Buradan
hareketle günümüzde demokrasi bir takım ilkelere dayanmaktadır. Bu ilkeler; halkın
yönetime etkin katılımı, farklı düşüncelerin özgürce ifadesi, örgütlenmesi ve temsili,
düşünce özgürlüğü, çoğunluğun yönetimi ve azınlığın haklarının korunması, temel
hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması ve hukukun üstünlüğü şeklinde
özetlenebilir.
Demokrasi, siyasal iktidarın “meşru güç kullanma tekeline” sahip olma ayrıcalığının,
toplumsal rızaya dayanması zorunluluğu üzerinde yükselir. Toplumsal rızanın
oluşmasında tek meşruiyet ölçütü olarak bireysel aklı tercih eden demokrasi için, bu
aklın üstünde hiçbir “akıl” olamaz. Demokrasi bireyin aklını tek meşruiyet yasası,
bireyin tercihini (seçimini) de tek temsil yasası olarak kabul eder. Demokrasilerde
28
halk (bireyler), kendilerinden ayrı ve bağımsız bir siyasal iktidarla değil, bizzat
kendilerinden kaynaklanan, kendilerinin tercihinin ürünü olan bir iktidarla
yönetilirler. Son tahlilde siyasal iktidarın meşruiyeti ile toplumsal rızanın temsili aynı
şeydir. Demokrasinin üstünlüğü de zaten temsil ile meşruiyetin en geniş oranda ve
alanda örtüşmesidir. (Türköne, 2003 : 62)
Demokratik sistemde meşruiyet krizine yol açan gelişmeler neler olabilir? Siyasal
iktidarın meşruiyet kaynağını oluşturan toplumsal konsensüsü temsil edemez hale
geldiği, bireylerin tercihlerini özgürce ifade etmesine izin vermediği, çoğunluk
iktidarı adı altında azınlık haklarını göz ardı edip çoğunluk diktatörlüğüne yol açtığı,
karar ve eylemlerinin yargı ve diğer güçlerce denetlenmesine engel olduğu, sosyal,
siyasal ve ekonomik kaynakları adil olarak bölüştürmediği, toplumsal taleplere
cevaplar üretemediği zaman, meşruiyet krizi ortaya çıkar. Dolayısıyla İkinci Dünya
Savaşı sonrası dönemde süregelen meşruiyet krizi tartışmaları, demokratik rejimlerle
ilgilidir. Bir siyasal iktidarın var olma ve varlığını sürdürme üzerine kurduğu ilke ve
değerlerinin, toplum tarafından kabul edilmemesi veya kazanılmış toplumsal rızanın
zamanla zayıflaması anlamında bir siyasal sistem sorunu olarak karşımıza meşruiyet
krizi çıkar. Bu krizin tarafları olarak birey, toplum ve siyasal iktidar görülür: siyasal
iktidardan özgürlük gibi beklentileri olan birey; siyasal iktidardan kendi inanç,
gelenek ve kültürüyle uyumlu davranışlar bekleyen toplum ve
bireylerin ve
toplumun bu beklentilerine makul, adil, sürekli ve meşru cevaplar üretemeyen siyasal
iktidar, krizin taraflarıdır.
Temsilî demokrasinin meşruiyet krizinin en önemli nedenlerinden biri de demokratik
sistemin meşruluk kaynağında yer alan, ulus-devletin siyasal-kültürel türdeşlik
29
anlayışının sorgulanmasıyla ortaya çıkar. Bu sorgulamanın altında yatan neden ise
ulus-devlet içinde var olan farklı kültürel gruplardır.
Modern zamanlarda meşruiyet ortak toplumsal rızaya dayandırılmaktadır. Bunun yol
açtığı sorunlar şöyle özetlenebilir: “1) Ortak toplumsal rızanın esası olan ortak
toplumsallıktan ne anlaşılmak gerekir? 2) Ortak toplumsal rızanın oluşma süreci, ne
gibi ilkelere, ne tür kurumsal çerçevelere dayanmalıdır?” (Köker, 1997: 42)
Günümüzde uygulandığı biçimiyle liberal-demokratik temsilî sistemler genel olarak
ortak bazı ilkelere dayanmaktadır. Bu ilkeler, kısaca, 1) Bireyin temel hak ve
özgürlüklerinin hukuk devleti ilkesi uyarınca güvence altına alınması; 2) siyasal
iktidarın belirli dönemlerde, genel ve eşit oy ile gizli oy açık sayım ilkelerine uygun
olarak yapılan seçimlerle el değiştirebilmesi imkanının varolması ve 3) siyasal
iktidarın kendi içindeki kurumsal unsurlar ile kendi dışında kalan örgütlü toplum
kesimleri tarafından denetlenebilmesi ve iktidardan hesap sorulabilmesi biçiminde
özetlenebilir. (Köker, 1997: 42)
Siyasal kararın meşruiyet temeli açısından değerlendirildiğinde, günümüz liberal
demokrasilerinin “ortak toplumsal rıza”da yer alan toplumsallıktan “ulus”u
anladıklarını görürüz. Bu noktada, varolan temsili sistemlerin siyasal meşruiyet
açısından bir sorunu olduğu görülür. Bu sorun liberal bir değer olan “bireysel
özgürlük” ile ortak rızanın toplumsal temelinin “ulus” olması noktasında
çıkmaktadır.
30
“1)Ulus-devlet kavramının ifade ettiği devletin bir siyasal kurumlar sistemi olarak
meşruiyetinin kaynağını dayandırdığı “ulus” türdeşlik esasında tanımlanırken, siyasal
kararların meşruiyet kaynağını aldığı toplum, ekonomik, kültürel, ideolojik ya da
düpedüz farklı yaşam tarzlarına dayanan tercihlerin belirlediği bir çeşitlilik
göstermektedir. 2) Bireysel özgürlük, bireyin toplum içinde varolan bu çeşitlilik
içinde kendi yerini (kimliğini) statik olmayan bir tarzda oluşturma özgürlüğünü de
içermekte, dolayısıyla da, siyasal kararların alınma ve uygulanma sürecine bireyin
“ulusal türdeşlik” esasına göre belirlenmiş bir sınırlama içinde katılımına izin veren,
bireylerin toplum içindeki farklı konumlarının siyasal ifadesini -tümüyle ortadan
kaldırmasa bile- sınırlandıran “ulus-devlet” çerçevesi başlı başına bu özgürlükle
çelişkili olmaktadır. 3) “Ulus-devlet içi siyaset” ile “demokratik siyaset”in
hedefleriyle ilgili bir çelişki vardır. Demokratik siyaset, toplumsal bağlayıcılığı olan
kararların alınma ve uygulanma sürecine, bu kararlardan doğrudan etkilenen yahut
etkilenme olasılığı bulunan bireylerle grupların özgür katılımıyla belirlenen bir süreç
içinde, ortak iyilik üzerinde toplumsal bir rızanın oluşması gerektiğini içerirken,
“ulus-devlet içi siyaset” bu sürecin ulus-devletin bütünlüğünün ve varlığının
korunmasıyla sınırlı olduğunu ifade etmektedir. Nitekim bilinen biçimiyle liberal
demokratik temsilî sistemlerin siyasal katılım ve çoğulculuk ilkeleri uyarınca işleyen
siyasal süreçleri içinde çoğulculuğu, ulus-devletin üzerine oturduğu kültürel türdeşlik
ve bunun siyasal-kurumsal ifadesini zedelemeyecek bir biçimde sadece sosyoekonomik farklılıkların siyasal partiler ve baskı ya da çıkar grupları aracılığıyla
pazarlık konusu yapılmasıyla sınırlandırmış olmaları; bu açıdan aslında korporatizme
dönüşen bir temsil mekanizmasına vücut vermeleri ilgi çekicidir.” (Köker, 1997: 43)
31
Modern toplumda bir çok farklılık ve eşitsizlikle karşılaşırız. Bu farklılıkların
kaynağında ekonomik, kültürel, ideolojik veya yaşam tarzı tercihleri yer almaktadır.
Ulus-devletin meşruiyet temelleriyle çelişmediği sürece bu farklılıkların siyasal
olarak ifade edilebilmesinin kabul ediliyor olması, demokratik meşruiyet temelinin
sağlandığı anlamına gelmez. Çünkü ulus-devlet toplumsal rızanın sürekli, dinamik,
sınırsız ve engellenmemiş bir katılım ile oluşacağını kabul etmez. Özünde
farklılıkları ve eşitsizlikleri gizlemeye dönük olana ulus-devletin baskıcı siyasal
potansiyelini de açığa çıkaran bu çelişki, ulus-devletin siyasal-kurumsal yapısında
yapılacak bir takım düzenlemelerle giderilemez.
“Bir meşruiyet formülü olarak ulus-devlet ile demokratik meşruiyet arasındaki
çelişkili gerilim, temsilî demokratik sistemlerde, yüzeysel demokrasi görünümünün
ardında,
devletin
zorlayıcı
gücünü
dengeleyen,
denetleyen,
sınırlandıran
mekanizmaların ortadan kalkmasıyla, “yumuşak” baskıcılığa kaynak oluşturabilir.
Bu yumuşak despotizm tehlikesi, modern ulus-devlet içi temsilî demokratik sistemin
meşruiyet krizini aşmakta içine girebileceği yönelimlerden birini ifade etmektedir.
Böylesi bir “yumuşak despotizm” yönelimi, modern ulus-devlet olma sürecine daha
geç bir tarihsel dönemde girmiş toplumlarda, hem ileri kapitalist toplumlara özgü
meşruiyet
krizi
öğelerini,
hem
de
ulus-devlet
olma
ve
ulus-devlet
içi
demokratikleşme süreçlerini aynı anda yaşamaktan kaynaklanan meşruiyet krizlerini
bir arada içeren toplumlarda, doğrudan ve kaba bir despotizme de neden olabilir.”
(Köker, 1997: 44)
İleri kapitalist toplumlarda ve daha az gelişmiş olanlarda ortaya çıkan meşruiyet krizi
yakın bir gelecekte, siyasal iktidarın örgütlenmesiyle ilgili bazı değişikliklerin
32
olacağı beklentisi doğurmaktadır. Bu meşruiyet krizi değişik tarihsel ve güncel
etkenlerin birleşimiyle ortaya çıkmaktadır, ve özünde ulus-devlet ile demokratik
meşruiyet arasındaki gerilim vardır. Sözü edilen değişim beklentisinin gerçekleşeği
kesin olmakta birlikte nasıl bir değişim olacağı bilinemez. Yani, bu değişim kaba
veya
yumuşak
bir
despotizmle
sonuçlanabileceği
gibi,
kapsamlı
bir
demokratikleşmeyle de sonuçlanabilir. Demokratikleşmeyle sonuçlanmasının ön
koşulu ise, devlet ile toplum arasındaki ilişkilerin, devletin varlığını ve bütünlüğünü
koruma mantığına endekslenmiş bir siyaset tarzının nasıl aşılacağı ve toplumsal
kesimlerin demokratik karar alma süreçlerine katılımlarını olanaklı kılan yeni bir
siyasal yapılanma üzerine düşünmektir.
Liberal demokrasinin bir kriz içinde olduğu uzun zamandır öne sürülen bir görüştür.
1970’lerin başında Jurgen Habermas’ın “meşruiyet krizi” (Swingewood, 1998: 339345) kavramlaştırmasıyla yükselen bu kriz saptaması 1990’lı yıllardan bu yana
“temsil krizi” saptamasıyla birlikte anılmaya başlamıştır. Yani liberal demokrasinin
içinde bulunduğu kriz, değerler alanında yürütülen bir temelde açıklandığı zaman
meşruiyet krizi, prosedür açısından ele alındığı zaman temsil krizinden veya
yönetemezlik krizinden söz edebiliriz. Kriz düzeyleri farklı saptandığı zaman krize
çözüm önerileri de farklılıklar içermektedir. Bu krizin temelinde yatan ise temsili
demokrasinin
dayandığı
siyaset
modelinin
yurttaşları
demokratik
süreçten
dışlamasıyla ortaya çıkmaktadır.
Kriz açıklamaları, içinde yaşadığımız dönemde daha da çeşitlenmiştir. Örneğin ulusdevletin ve küreselleşmenin krizi; temsili sistemin krizi; medyanın krizi; siyasal
partilerin krizi; toplumsal örgütlerin krizi gibi.
33
Liberal demokratik değerler ve siyasi ideallerle liberal demokratik siyasetin kurumsal
yapısı arasındaki çatışma liberal demokrasinin siyaset krizini doğurmaktadır. 1940’lı
yıllarda Schumpeter tarafından bu krize önerilen çözüm, demokrasinin sadece bir
usül olarak kabul edilmesidir. Bir başka deyişle demokrasinin dayandığı kabul edilen
özgürlük, eşitlik, çoğulculuk, katılım ve adalet gibi değerlerin tartışma konusu
dışında tutularak demokrasi bir seçim yöntemine indirgenmiştir. Böylece bir toplum
hangi değer setine dayalı olarak örgütlenmiş olursa olsun demokrasi denilen yönetim
biçimini işletebilir.
1970’lerden sonra gündeme giren neo-liberal veya neo-muhafazakâr siyaset ise
demokrasinin sorununu yönetememe olarak saptar. Yönetememe sorunu 1960’lı
yıllar
boyunca
Batı
toplumlarında
uygulama
alanı
bulan
refah
devleti
uygulamalarının bir sonucu olarak değerlendirilir. Öyleyse sorunu çözmenin yolu
refah devleti uygulamalarını terk etmektir. Refah devleti uygulamaları niçin bir sorun
yaratmıştır? Bu soruya yeni muhafazakârların vereceği yanıt bir toplumda varolan
devletin optimum bir büyüklükte olması ve çözmesi gereken sorunları çözecek
yetenekte olmasıdır. Oysa refah devleti uygulamalarını yürüten kapitalist devlet,
olması gereken devletten büyüktür. Öyleyse devlet hangi büyüklükte olmalıdır?
Devletin asgâri devlet olarak işlemesi gerekmektedir. Yani toplumun bireylerinin
dışlanamayacağı hizmetleri yürütmekle kendisini sınırlamalıdır. Bu hizmetler iç ve
dış güvenlik ve yargıdan başka bir şey değildir. Bunun dışındaki hizmetlerin üretimi
piyasada ekonomik aktörler tarafından üretilir ve talep edenlere sunulur.
Burada görülen, devletin işleyişine getirilen bu eleştiri ve önerilen çözüm liberal
demokrasinin içinde olduğu meşruluk krizini kabul etmemektedir.
34
Meşruluk krizinin temelinde, demokrasinin kolektif kararlar ile bir iktidar oluşturma
süreci olmasından doğan meşrulaştırma gerekliliği vardır. Bir toplumsal ilişki olarak
iktidarı belirleme süreci meşrulaştırılmalıdır. Yani demokrasi neden iyidir veya
meşrudur sorusuna cevap bulunmalıdır.
Liberal demokrasinin krizi, yerleşik temsili kurumlaşma ile bunlara meşruluğunu
sağlayan değerler arasında ortaya çıkan bir kaymadan dolayı, yönetilemezlik krizinin
ötesinde bir sorundur. Böyle bir kriz kavrayışının içeriği Köker (1996 : 113)
tarafından şöyle özetlenmektedir:
Siyasi kararların demokratik meşruluğu, ancak bu kararlardan etkilenecek olanların,
karar-alma sürecine özgürce katılabilmesine bağlıdır.
Siyasi karar-alma sürecine özgürce katılma imkanı, toplumu oluşturan bireylerin
eşitliğini gerektirir. Bu eşitliğin ekonomik güç, siyasi iktidara yakınlık ya da uzaklık
ve toplumsal sınıf ve statü konumlanmalarından etkilenmemesi zorunludur.
Yine bu eşitlik, siyasi sürece katılanların birbirlerini eşdeğer özneler olarak
görmelerini; sürece katılmak için gereken araç ve imkanlara eşitçe sahip olmalarını
ve sürecin içerdiği tartışma/konuşma (diyalog) konularının sınırlandırılmamasını
zorunlu kılmaktadır.
Bu ölçüleri, varolan liberal demokrasilere uyguladığımızda meşruiyet krizi açıkça
görülür. Bireylerin siyasi karar alma sürecine katılmaları söz konusu değildir.
Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı siyasal kararların oluşturulmasına katılma hakkı
doğuramamaktadır. Katılma araçları olan siyasal partiler vb. örgütlerin hiyerarşik
35
yapısı bireyin özgür katılımını önler. Günümüzde en çok konuşulan konulardan birisi
kimlik politikasıdır. Liberal demokrasinin bireye sağladığı soyut haklar, kolektif
kimliklere talep edilen hakları hukuk düzeninin dışında görür. Kültürel kimlik
talepleri de kabul görmez ve siyasi tartışma konusu yapılabilecek sorunların alanı
sınırlanır. Bu sınırlandırma katılma araçlarının nitelikleriyle birlikte düşünüldüğünde
siyasetin “iyi siyasi toplum” arayışı olarak kabul edildiği eski yunan toplumunun
tersine, devletin varlığı ve bekası ile ilgili kaygıların belirlediği teknik faaliyetler
kümesi biçiminde anlaşıldığı görülür.
Meşruiyet krizinin daha genel bir düzeyde “Modernliğin Sıkıntıları” olarak ifade
edilen oluşumlara bağlandığı görülür. Charles Taylor aynı isimli kitabında bu
sıkıntıları üç kategoride ele almaktadır. Köker (1996 : 115) bu kategorileri şöyle
özetlemektedir: 1) Liberal teorinin dokunulmaz ve vazgeçilmez haklarıyla soyut bir
birey anlayışını ifade eden “bireyselciliğin” çıkarlarını azamileştirmeye çalışan birey
anlayışını ifade eden “bireyciliğe” dönüşmesi; 2) Yüksek bir ahlaki ideal olarak iyi
yaşam arayışını dışlayan araçsal aklın verimliliği artırma amacına bağlı olarak
toplumun her alanına yayılması; ve 3) Siyasetin siyasetçilerin yapacağı uzmanlık
faaliyeti olarak kabul edilmesiyle belirginleşen toplumsal karar-alma süreçlerine
katılma iradesinin eksilmesi ve giderek yok olmasıdır.
1.2.2. Katılım Krizi
Temsil krizi olarak da adlandırılan bu olgu iki boyutludur. Öncelikle siyasal
partilerin temsil yeteneğini kaybetmiş olması belirtilebilir. İkinci boyutu ise
seçmenin siyasal katılıma ilgisizliği olarak saptayabiliriz.
36
Siyasal partiler hem teoride hem de pratikte veya hukuksal metinlerde demokratik
hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilir. Neden siyasal partiler demokratik
bir rejimde bu kadar önemlidir? Öncelikle siyasal partiler konusunda siyaset
biliminde kabul görmüş yaklaşımlara bakarsak genel olarak partilere bir takım
işlevlerin yüklendiğini görürüz. Bu işlevleri kısaca belirtmek gerekirse: “1) Temsil,
2) Siyasal devşirme, 3) Politika belirleme, 4) Çıkarların birleştirilmesi, 5) Siyasal
sosyalleşme ve mobilizasyon, ve 6) Hükümetin organizasyonu.” (Türköne, 2003:
255) Bu işlevleri kısaca açıklayalım:
Temsil: Temsilî demokraside, “temsil”i kurumlaştıran siyasal partilerdir. Bu yüzden
siyasal partilerin aslî işlevi, halkı temsil etmektir. Temsil, siyasal partilerin hem
üyelerinin, hem de seçmenlerinin görüşlerini ve tercihlerini siyasal sisteme taşımaları
anlamına gelir. (Türköne, 2003: 255)
Siyasal Devşirme: Profesyonel siyasetçiler, siyasal partilerin içinden çıkmakta veya
onlar aracılığıyla siyaset sahnesine taşınmaktadır. Siyasal partilerin gördüğü bu
işleve “siyasal devşirme” diyoruz. Siyasal devşirme sistemi partilerin kendi içlerinde
uyguladıkları aday gösterme ve seçim mekanizmaları ile gerçekleşmektedir.
(Türköne, 2003: 255)
Politikaların Belirlenmesi: Partiler, toplumun değişik kesimlerinin istek ve
tercihlerini derleyerek siyasal sisteme aktarmaktadır. Toplumun kendi içinde oldukça
dağınık olan taleplerin uygulanabilir olması için belirli bir biçimde formüle
edilmeleri, yani politikalara dönüştürülmeleri gerekir. Siyasal partiler, amaçları ve bu
amaçlara ulaşmak için gerekli plan ve programları oluşturarak siyasal sistem içinde
37
dolaşıma sokarlar. Bunlar aynı zamanda siyasal partinin iktidara geldiği zaman
uygulamayı taahhüt ettiği programı oluşturmaktadır. (Türköne, 2003: 255)
Çıkarların Birleştirilmesi: Partiler toplumun belirli kesimlerinin ulaşmak istediği
amaçları formüle etmekle kalmaz; bu eksende çeşitli kişi, grup ve kuruluşların
siyasal sistem karşısındaki çıkarlarını bir araya getirir ve bunları ifade ederek birer
genel siyaset alternatifine dönüştürür. Farklı çıkarlar, bu şekilde azınlıkta kalmaktan
kurtulur, genel bir mutabakat içinde kendisini ifade etme ortamına kavuşur.
(Türköne, 2003: 255)
Siyasal Sosyalleşme ve Mobilizasyon: Siyasal partiler aynı zamanda toplum için bir
siyasal sosyalleşme aracıdır. Bireylerin siyasal sisteme katılmaları, siyasal bilinç ve
kanaatlerinin oluşmasında siyasal partiler birer aracı kurum olarak devreye
girmektedir. Siyasal sistemin nasıl işlediğini öğrenmek, iktidar oyununun kuralları
hakkında fikir sahibi olmak ve siyasete katılmanın yolları hakkında bilgi sahibi
olmak, siyasal partilerin yerine getirdikleri işlevler arasındadır. Siyasal sosyalleşme,
mevcut siyasal kültürün benimsenmesi ve sürdürülmesinin yanında yeni değer ve
inançların yaratılması sürecini de kapsamaktadır. (Türköne, 2003: 255-256)
Hükümetin Organizasyonu: Siyasal partiler, yasama ve yürütme organının
sahipleridir. Partiler oluşturdukları program ve politikalarla yasama ve yürütme
organlarını biçimlendirir; devletin karmaşık mekanizmasına bir yön ve biçim
verirler. Nihayet doğrudan doğruya yasama ve yürütme sorumluluğunu üstlenirler.
(Türköne, 2003: 256)
38
Siyasal partilerin yukarıda sayılan işlevleri tamamen onları temsil etme özelliklerinin
değişik yönlerine karşılık gelir. Ancak günümüzde gerek gelişmiş ülkelerde gerek
Türkiye gibi azgelişmiş ülkelerde siyasal partilerin bu özelliklerinden uzaklaştıklarını
görüyoruz. Adeta siyasal partiler içi boşaltılmış bir yapıya dönüşmüşlerdir. Özellikle
liberal demokratik sistemlerde etkili olan toplayıcı parti niteliğindeki partilerin
seçmenle kurduğu bağ zayıflamıştır. Özellikle Batı ülkelerinde bu bağın
zayıflamasının sebebi olarak seçmenin artan refah seviyesi gösterilmektedir.
Farklılaşan eğilimler ve refah seviyesi artışına bağlı olarak seçmenler partilerden
uzaklaşmaktadırlar.
Öte yandan seçmenlerin partilerinden uzaklaşmaları bununla sınırlı kalmamakta
seçmenin bütünüyle siyasetten uzaklaşmasına yol açmaktadır. Bir tür siyasal
ilgisizlik ortaya çıkmaktadır. Örneğin 2000 yılında ABD’de yapılan seçimlerde
seçimlere katılım seçmenlerin % 50’sine gerilemiş, ve ABD başkanı seçmenlerin %
25’inin oylarıyla seçilmiştir. Türkiye’den örnek vermek gerekirse siyaset
güvenilmeyen bir kurum olarak gösterilse bile yıllar boyunca yüksek katılım oranları
gözlenmiştir.
2002
Kasım’ında
yapılan
seçimlerde
ise
seçime
katılma
zorunluluğunun sürmesi ve katılmamanın cezai yaptırımı olmasına rağmen katılım
son yirmi yılın en düşük düzeyine gerilemiştir. Seçmenlerin yaklaşık % 25’i
seçimlere katılmamıştır. Katılanların %34’ünün oyunu alan siyasal parti tek başına
ezici bir çoğunlukla iktidara gelmiştir. Yani genel seçmenin yaklaşık % 27’sini alan
parti parlamentodaki sandalyelerin % 66’sını almıştır. Bu da gösteriyor ki seçmenin
siyasal katılımdan bir beklentisi kalmamıştır. Bu doğrudan seçimleri protesto olarak
39
da okunabilir. Her ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin seçmen bu siyasal
partilere kendisini temsil etme yetkisi vermemiştir.
Burada belirtilmesi gereken önemli bir olgu vardır. Özellikle gelişmiş ülkelerde sivil
toplumun gelişmişliği ve örgütlenme düzeyinin yüksekliği seçmenin parlamenterlerin
seçildiği seçimlere katılmamasının bir eksiklik olmadığını düşündürtebilir. Yani
vatandaşlar her düzeyde bir katılım olanağı bulabilecekleri için seçimlerden beklenen
sonuç önemli olmaktan çıkar. Temsil yeteneğini kaybetmiş bir parlamentodan
toplumun büyük çoğunluğunu rahatsız edecek bir karar çıkar ise, toplum çeşitli
yollardan bu düzenlemelere göstereceği tepki ile kararın düzeltilmesini sağlayabilir.
Ancak siyasal katılımdan dört veya beş yılda bir sandık başına gitmenin anlaşıldığı
azgelişmiş ülkelerde bu katılım düşüklüğünün olumsuz etkileri daha büyük olabilir.
Radikal partiler, üyelerinin etkili çabalarıyla toplumda az sayıda seçmeni
etkileyebildiği zaman, tek başına iktidar olabilirler. Burada önemli olan, siyasal
iktidarın kaynak dağıtmak olarak anlaşıldığı azgelişmiş ülkelerde, bu temsil yetkisi
ve yeteneği olmayan hükümeti denetlemenin zorlaşması veya olanaksız hale
gelmesidir. İleri teknolojilerle katılımın artacağı ve “bir tür doğrudan demokrasi
çağının yaşanacağı” beklentisinin gerçekleşmesi en azından azgelişmiş ülkelerde
mümkün görülmemektedir. Kaldı ki, böyle bir teknoloji kullanımı gelişmiş ülkelerde
de söz konusu değildir.
1.3. Krize Çözüm Önerileri
Gerek meşruiyet krizi gerek temsil krizi ve katılım krizi demokrasinin işleyişi
konusunda bazı düşüncelerin gelişmesine yol açmıştır. Bu düşünceleri krizlere
40
çözüm önerileri olarak düşünebiliriz. Hemen belirtmek gerekirse özellikle gelişmiş
ülkelerde ortaya çıkan krizlere karşı geliştirilen bu görüşler liberal demokrasiyi
reddetmez. Aksine onu baz alarak “demokrasinin derinleştirilmesi” veya Giddens’ın
(2000: 89 vd) önerdiği gibi “demokrasinin demokratikleştirilmesi” girişiminde
bulunur. Burada bu siyaset önerilerinden iki tanesi çok kısaca ele alınacaktır. Zaman
zaman
ikisi
arasında
da
anlaşmazlıklar
çıkan
bu
liberal
demokrasinin
derinleştirilmesi projelerinden birisi radikal demokrasi diğeri de müzakereci
demokrasidir. Bu projeleri daha yakından ele almadan önce belirtmeliyiz ki, bu
projeler henüz Batı demokrasilerinde uygulanmış projeler değildir. Bir olasılıktan
söz edilmektedir. Bu projelerin temelinde vatandaşların daha yüksek katılım
oranlarıyla, doğrudan kendilerini ilgilendiren konuların kararlaştırılması sürecinin
içinde olmaları hedeflenmektedir. Ayrıca bu demokrasi
projeleri, vatandaşların
gündem oluşturulmasına da özgürce katılımını sağlayacak olanaklar olarak
değerlendirilmektedir. Yani vatandaş, seçmen olarak önceden belirlenmiş iki
politikadan birini tercih etmeye zorlanmayacak, kendisi yeni bir seçenek
önerebilecektir.
1.3.1.Radikal Demokrasi
Radikal demokrasiden bahsedildiği zaman akla ilk gelen siyaset teorisyenleri Laclau
ve Mouffe olmaktadır. 1985 yılında yayınladıkları “Hegemonya ve Sosyalist
Strateji” kitabında yer yer radikal demokrasinin neden bir zorunluluk olduğunu
açıklıyorlar. Postmodern veya postMarxist olarak gördükleri zamanımızda eski
demokrasi anlayışlarının, eski siyaset anlayışlarının (sınıf mücadelesinin, sınıf
41
temelli siyasetin) geçersizleştiğini iddia ederek yeni dönemin siyasal aktörlerinin
sınıf değil “yeni toplumsal hareketler” olacağını savunuyorlar.
Radikal demokrasiyi kurabilmek için Laclau ve Mouffe modern siyasal değerlerin
yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşünüyorlar.
“Modernitenin siyaset projesinin başta gelen özelliği iyimserliği idi. Amacı özgürlük,
eşitlik ve adalet gibi evrensel değerlerin tamamlanmasıyla birlikte onların hayata
geçirilmelerini sağlayacak uygulamalara ışık tutmaktı. Laclau ve Mouffe
modernitenin bu iyimserliğini paylaşıyorlar. Onlara göre, bugün de demokrasinin
kuruluş koşullarını aramak mümkündür ve bu arayış toplumların parçalanma
süreçlerine girdikleri, sınıf mücadelesinin yersizleştiği, Sağ/Sol ayrımının anlamını
yitirdiği ve toplumsal dayanışmanın sekteye uğradığı postmodern çağda büsbütün
aciliyet kazanmış bulunmaktadır. Bu durumu, vaktimizi kökten postmodernistler gibi
ağlaşarak ve umutsuzluğa kapılarak geçirerek değil, daha eşitlikçi ve çoğulcu bir
siyaset oluşturmak için bir fırsat olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Fırsat
demokrasiyi yeniden inşa etmek, onu radikalleştirerek hayata geçirmek için
kullanılmalıdır. Zaman, “radikal düşlemeyi” harekete geçirerek demokratik devrimi
derinleştirmeye yönelik stratejileri oluşturmak zamanıdır. Zaman yeni bir siyasal
felsefenin temellerini atma zamanıdır.” (Vergin, 2003:308)
Laclau ve Mouffe modernitenin yol açtığı liberal demokrasiyi temel alan bir
demokrasi inşa etmek istemektedirler. Onların liberal demokrasiyi radikal
demokrasinin
önkoşulu
olarak
görmeleri
moderniteye
olan
bağlılıklarını
göstermektedir. Modernitenin insanlığa sağladığı büyük katkılara rağmen kabul
42
edilemez olmasının temelinde yatan, Aydınlanma’nın evrensellik ideali ve totallik
iddiasıdır. Laclau ve Mouffe, postmodernistlerin Aydınlanma’ya getirdikleri
eleştirilerden yararlanarak, Aydınlanma’nın özcülük ve temelcilik üzerine kurulmuş
iddialarını değiştirmek istiyorlar.
“Radikal
demokrasi
teorisyenlerinin
başlıca
kaygısı,
işte
bu
noktada
düğümlenmektedir. Modernitenin hakikat ve değerler konusunda adeta bir postülayı
çağrıştıran kesin ve güvenli tavrı Laclau ve Mouffe için sorun teşkil etmektedir.
Çünkü bu tavrın uzantısında toplumların totalitarizmin içinde ya da en azından
eşiğinde olması işten değildir. Ama diğer yandan, postmodernizmin vaz ettiği geri
çekilme ve ne olursa olsuncu “oyuncu” yaklaşımının da toplumsal parçalanmaya ve
dayanışmasız bir topluma yol açma ihtimali çok yüksektir. Bu bir tür bozguncu
politik tutumun da anti-demokratik, hatta totaliter açılımlara zemin oluşturacağı göz
önünde bulundurulmalıdır. Laclau ve Mouffe’a göre, düğümü çözebilmenin yolu
liberal demokrasinin radikalleşmesinden ya da radikalleştirilmesinden geçmektedir.”
(Vergin, 2003: 309)
Mouffe’a göre, yeni toplumsal hareketler, radikalleşmenin gereksinim duyduğu yeniözne kurumlardır. İçinde bulunduğumuz çağın “post-Marksist” olduğunu iddia eden
Mouffe, sınıf mücadelesi döneminin kapandığını ve toplumsal hareketlerin
demokratik ve çoğulcu bir toplumu kurmanın aktörleri haline geldiğini öne sürer. Bu
hareketler liberal demokrasiyi derinleştirmenin zeminini oluşturabilecek bir
örgütlenmeyi eşitlik özgürlük mücadeleleriyle oluşturabilirler. Laclau ve Mouffe’a
göre, gerçek bir siyasal güç olma potansiyelini de taşıyan toplumsal hareketler, 19.
ve 20. yüzyılın işçi sınıfının işlevini de aşmış durumdadırlar. Toplumsal hareketlerin
43
çok farklı geleneklerden gelen gelen, belirli ve özel bir sorun (dava) etrafında
birleşmeleri devrimci bir potansiyel olarak değerlendiriliyor. Bu bireylerin etrafında
birleştikleri konudan başka ortak paydaları olmamasının örgütlü hareketlerinden bir
engel
olmadığı
öne
sürülüyor.
Ayrıca,
Mouffe,
özgürce
tartışmak
ve
demokratikleşmeye engel olana karşı koymak için oluşturulan beraberliği,
farklılıkları ortadan kaldıran konsensüse tercih ediyor. Mouffe, toplumsal
hareketlerin radikal demokrasinin kurulmasına olanak sağlayacak radikal dönüşüm
ve değişimlerin kaynağı olduğunu öne sürüyor.
Nur Vergin’e göre, Laclau ve Mouffe’un geliştirdiği bu yeni siyaset biçimi toplumsal
hareketler üzerinde temellenmektedir. Bu yeni siyaset biçiminin bir tek hedef
etrafında kümelenen grup politikalarına alkış tutmasının yanı sıra, farklılıkları
neredeyse fetişizm boyutuna ulaşan ölçüde vurguladığı da bir gerçektir. Sınıf
dayanışmasının yerine bu sefer farklılıklar üzerinde odaklanan politikalarla
demokrasiye derinlik kazandırılmak istenmektedir. “Farklılık, postmodern siyasetin
demokrasi arayışında bayraktarlığını yaptığı başta gelen sosyolojik bir olgudur. Bu
itibarla da bazı araştırmacılar postmodern siyasetin kimlik politikalarıyla ilintili
olduğunu düşünmektedirler. Kimlik politikasında bireyler, kültür, etnisite ya da
cinsiyet
üzerinde
temellenen
mücadeleler
vermek
suretiyle
kendilerini
özdeşleştirdikleri ve egemen kültür tarafından baskı altında tutulan grupların çıkarları
doğrultusunda siyaset yaparlar. Bu nedenle, farklılıklar kimlik politikalarının
merkezi önem verdiği bir husustur.” (Vergin, 2003: 310-311)
Kimlik politikaları milli kültürün özgüllüğünü, belirli bir gruba ya da cemaate ait
olan özellikleri, yerel nitelikli gelenekleri muhafaza etmeyi öngörmektedir. Bu
44
politikalar modernitenin vurgu yaptığı yurttaşlık ya da haklar gibi daha geniş ya da
daha gayrı şahsi dayanışma biçimlerine kimliksel özellikleri yeğ tutmaktadırlar.
Yerel ve özel tercihler evrensel ve genel tercihlerin üzerinde tutulmaktadır. Bu
nedenledir ki, bir çok kimlik politikası etnisiteyi ve etnik birliği siyasal dayanışmanın
esas unsuru olarak belirlemiştir. Ama bu konudaki tartışma da, işte bu noktada
alevleniyor. Acaba kimlik politikalarının özünde var olan anti-modern ve antievrenselci tutum, modernitenin dışladığı ve egemen grubun özümsemek ya da yola
getirmek
istediği
farklılıkların
bağımsızlaşmasına,
kültürel
kimliklerin
özerkleşmesine mi yol açacaktır? Yoksa, tam tersine, söz konusu kimliklerin
büsbütün baskı altında tutulmalarına ve içlerine kapanarak tecrit edilmelerine mi? Bu
tür bir içe kapanma ve tecrit edilmişlik, kimliklerin uzun vadede yitip gitmesi
tehlikesiyle de karşı karşıya gelmeleri ihtimalini beraberinde taşımaktadır.
Radikal demokrasi söylemi Laclau ve Mouffe tarafından geliştirilmiş olmasına
rağmen başka açılımları da olmuş, uygulanabilmesine yönelik bir takım ilkeleri
geliştirme yoluna gidilmiştir. Fuat Keyman radikal demokrasi projesinin Türkiye için
bir olanak olduğunu ileri sürdüğü makalesinde, Türkiye’nin bir ikilem içinde
olduğunu ya radikal demokrasi olanağını değerlendireceğini ya da milliyetçi bir
akıntıda sürükleneceğini öne sürüyor.
“21. yüzyıla girerken Türkiye'de siyasal yaşama anlam verme gücünde olan iki farklı
siyaset anlayışından söz edebiliriz. Bir taraftan, milliyetçi söylemle hareket eden
toplulukçu siyasal hareketlerin varlığını, ve böylece çoğulculuğa karşı aynılığı ve
tekliği savunan milliyetçi bir siyaset anlayışının giderek güçlenmesini görüyoruz.
Diğer taraftan, bu milliyetçi siyaset anlayışına karşı güçlendirilmesi gereken liberal
45
demokrasiyi savunan, fakat bunu yaparken liberal demokrasinin çoğulcu toplum
yapısına uygun yeniden kurulması gerektiğini de vurgulayan yeni bir siyaset
anlayışına çağrılar var.” (Keyman, 1999: 200)
“Bu çağrılardan bir tanesi radikal demokrasi projesi, ve bu projenin savunduğu, (a)
kimlik-fark ilişkisine dayalı, (b) devlet egemenliği söylemini sorunsallaştıran. (c)
siyasal alanı global/ulusal/yerel etkileşim eksenine doğru genişleten, (d) sivil
toplumu devlet/parti gibi bir siyasal özne olarak düşünen, ve bu bağlamda (e)
katılımcı demokrasinin liberal demokrasi için önemini vurgulayan yeni siyaset
anlayışı.
Hemen belirtmeliyiz ki, radikal demokrasi liberal demokrasinin
yaşadığımız geç/post modern duruma göre yeniden kurulma gereksinimini
vurgulayarak, “demokrasiyi demokratikleştirmeyi” amaçlayan bir kuramsal girişim.
Diğer bir deyişle, kamusal alanın demokratikleşmenin ön-koşulu olduğunu
saptayarak demokratik bir devlet/sivil toplum ilişkisinin parametrelerini kurmaya
çalışan bir proje. Aynı zamanda da, liberal demokrasinin katılımcı bir tarzda işlev
görmesini sağlayacak kurumsal ve normatif bir demokrasi anlayışını siyasal söyleme
yerleştirme çabası.” (Keyman, 1999: 200-201)
Bu noktada Keyman radikal demokrasi projesinin ilkelerini ve stratejilerini
saptamaya yöneliyor ki, bunlar Türkiye siyasetinden bağımsız genel kategorilerdir.
Buna göre radikal demokrasi projesinin üç boyutu vardır:
“Felsefi Boyut: 1) Agonistik çelişkiye dayalı demokrasi anlayışı 2) Kimliğin fark ile
ilişkili kurulmuşluğunun tanınması 3) Kamusal alanın “kimlikler arası diyalojik
karşılıklı etkileşim” ilkesi üzerinde yeniden kurulması” (Keyman, 1999: 207).
46
“Kurumsal boyut: 1) Katılımcı demokrasinin liberal demokrasinin kurumsal temeli
olması 2) Siyasal etki eşitliği ilkesinin hem devlet-sivil toplum ilişkisinin hem de
karar alma sürecinin kurucu ve niteleyici öğesi olması” (Keyman, 1999: 208).
“Normatif Boyut: 1) Demokrasinin tarihselliğe açık bir süreç olarak düşünülmesi 2)
Kimliğin sınırlarının tanınması 3) Ötekine karşı sorumluluk anlayışına dayalı
demokratik etiğin kamusal alanın işleyiş tarzını belirlemesi 4) Diyalojik etkileşimi
destekleyen ve yaygınlaştıran siyasal kültürün toplumsal ilişkileri nitelemesi.”
(Keyman, 1999: 208)
Burada önemle vurgulamamız gereken nokta şu: Bu siyaset anlayışı bir gerçeklik
değil; bir olasılık olarak gündeme geliyor. Keyman’a göre, “bu olasılığı yaşama
sokmadıkça, diğer bir deyişle, bu yeni siyaset anlayışıyla liberal demokrasiyi
demokratikleştirmedikçe, gittikçe güçlenen milliyetçi söylemlere ve bu söylemlerin
anlam verdiği toplulukçu siyasal hareketlere karşı verilebilecek bir mücadelenin
başarılı olmasını beklemek, deyim yerindeyse, kaçırılmış ve bir daha seferi olmayan
bir treni boş bir istasyonda beklemekten başka bir şey değil.” (Keyman, 1996: 108)
Yirmi birinci yüzyılın eşiğinde ortaya çıkan demokrasi tartışmalarına yanıt olarak
ortaya çıkan projelerden birisi de radikal demokrasidir. Bu proje iki yüz yıllık
demokratikleşme çabalarını yaygınlaştırmayı ve derinleştirmeyi amaçlar.
Radikal demokrasi kavramının kapsamı, içeriği ve çağrışımları konusunda bu teoriye
katkı yapan düşünürler arasında da farklılıklar vardır. Ancak hemen tümü siyasal
47
olasılığa inanıyorlar ve değişimin elde edilebilir olduğunu düşünüyorlar. (Çelik,
1997: 49)
“İleri sanayi toplumlarında siyasal direnişin hedefleri, yaşamın bürokratikleşmesi,
metalaşması ve artan ölçüde türdeşleşmesi olgularıdır. Laclau ve Mouffe, yeni
hareketlerin bu kaygan ve değişken bağlamda farklı özne konumları temelinde
oluşturulan çağdaş mücadelelerin özgüllüğünü görünür kıldığını belirtirler. Siyasal
direnişin radikalliğin ve çoğulculuğun iyice birbirinin içine girdiği yeni bağlamı,
radikal ve çoğulcu demokrasinin ortaya çıkışını belirginleştirir. İleri sanayi
toplumlarında gözlenen değişim ve bürokratikleşme, liberal demokratik söylemin
kendini yeniden üretmesi ve yeni siyasal öznelerin ortaya çıkışı, bürokratikleşme ve
değişme ile tanımlanan toplumsal bağlamın sonucudur.
Laclau ve Mouffe, bu
bağlam içinde oluşan özne konumlarındaki çoğullaşmayı ve değişmeyi ‘demokratik
devrimin derinleşme anı’ olarak betimlerler.” (Çelik, 1997: 55)
Kendilerini post-Marksist olarak konumlayan ve “Marksizmin antagonizmaların
çoğalması ile görünür kılınan toplumsal mücadelelerin birleşmiş öznesinin
bölünmesine karşı işçi sınıfının birliğini yeniden oluşturabilecek bir siyasal arayışı
yeniden değerlendiren Laclau ve Mouffe, bu bölünmenin Marksist gelenek içinde
değerlendirildiğinin tersine, kapitalizmin mantığından doğan yapay ve zorunlu olarak
olumsuz bir bölünme olmadığında ısrarlıdırlar. Onlara göre, bu bölünmede ifadesini
bulan çoğulluk, demokratik devrimin derinleşmesini olanaklı kılan zeminin
yaratıcısıdır. Bu bağlamda, birleşmiş özne kategorisinin eleştirisi ve her özne
konumunun içinde kurulduğu söylemsel dağılımın tanınması, bir radikal ve çoğulcu
48
demokrasi kavramlaştırmasının kurumsal başlangıç noktalarını oluşturur.” (Çelik,
1997: 56)
Daha önce de değindiğimiz gibi radikal ve çoğulcu demokrasi tasarımları, liberal bir
demokratik kurumlaşmanın varlığını zorunlu kılıyor. Çünkü ancak liberal
demokrasinin genişletilmesi ve derinleştirilmesi çabası olarak radikal demokrasi
anlamlı oluyor. “Demokrasinin zorunluluğu konusunda az çok bir uzlaşma sağlanmış
olmalıdır ki, radikal demokrasi, başlamış bir demokratik devrimin derinleştirilmesi
ve genişletilmesi anlamında, anlamlı bir siyasal kategori oluşturabilsin.” (Çelik,
1997: 56-57)
Radikal demokrasi projesinin Türkiye gibi ülkeler için anlamlı bir alternatif
oluşturmadığı, bu projenin kendi söylemi içinden çıkıyor. Henüz demokrasinin
kurulamadığı bir yerde nasıl olup de demokrasiyi derinleştiren projeleri uygulama
olasılığından söz edeceğiz.
1.3.2.Müzakereci Demokrasi
Müzakereci demokrasi düşüncesinin de liberal demokrasinin krizine çözüm arayışları
içinde ortaya çıktığını daha önce belirtmiştik. Öyleyse soru “liberal demokrasi niye
meşru değildir veya bir meşruiyet krizi yaşar?” Çünkü kararlar, doğrudan
demokrasinin katılımcı bireyi tarafından yani toplumun ve kendi gündelik yaşamının
sorunlarını aralarında tartışmadan müzakere etmeden kendi iradesi, istemi ve fikri
dışında alınmış olmasındandır. Böyle bir demokrasinin meşruiyetinden söz edilemez.
Demokrasinin meşru olabilmesinin ilk koşulu müzakereci olmasıdır. Müzakereci
49
demokrasi kuramları bir kamu alanının varlığını kaçınılmaz sayar. Bu kamu alanı
yurttaşların gündelik yaşamı ve aralarında kuracakları diyalogu kapsayan bir süreç
olarak betimlenir. Daha doğrusu, yurttaşların gündelik yaşamları içinde kendi dünya
görüş ve değerlerine bağlı iddialarını belli konuşma ilke ve prosedürlerine bağlı
olarak dile getirebildikleri ve kamusal yaşam ile ilgili olarak tartışabildikleri bir
ortamın sonucunda oluşmuş olan alana, kamu alanı diyoruz. Burada tanımlı bir kamu
alanından değil de kurulacak bir kamusal alandan bahsedildiğine dikkat etmeliyiz.
Sivil toplum gönüllülük esasına dayalı katılımcılar tarafından bu kamusal alanı
yeniden yaratacaktır.
Müzakereci demokrasi savunucuları bu iddialarıyla demokratik katılımı bireylerin
önceden belirlenmiş tercihlerinin çatışması olarak gören liberal yaklaşımdan
uzaklaşırlar. Tercihin önceden belirlenmiş olması katılımcı yurttaşın müzakere
olanağını ortadan kaldırır. Müzakereci demokraside ise yurttaş katılımı sonucunda
tercihler bir süreç içinde belirlenir. Bu süreç içinde taraflar karşılıklı etkileşimde
bulunurlar. Karar safhasına gelindiğinde oylamaya başvurulsa bile arzulanan bir
uzlaşmaya varılmıştır. Peki bu kolektif müzakere nasıl yapılacak nasıl işleyecektir?
Habermas’ın iletişimsel eylem kuramında buna verdiği cevap müzakerenin
iletişimsel hakkaniyet standardı temel alınarak yürütülmesidir. Gerek diyalogu
pragmatik yansızlığa dayandıran liberal meşruiyet modeli gerekse bireyin ve bireysel
çıkarların üzerinde kabul edilen ideal ve bütünlükçü bir ortak iyiyi öngören
cumhuriyetçi-cemaatçi model modern toplumlarda demokratik meşruiyetin temelini
oluşturacak bir kamusal müzakere modeli açısından yeterli değildir. (Doğanay, 2003:
50) Habermas ve Benhabib her iki modelin de demokratik modelin temelini
50
oluşturamayacağını savunurlar. Bunlar bir müzakere modeli olarak yeterli
değillerdir. Bu tür müzakere koşul ve ortamları yerine adil bir tartışmaya imkan
tanıyacak normatif iddialar ve demokratik kuramın gerçekleştirilebilmesine imkan
tanıyan pratik usuller öngörülmektedir. Habermas müzakereci demokrasinin
olabilirlik koşullarını ortaya koymak için ideal konuşma durumundan söz eder.
Normatif demokrasinin inşa edilebilmesi için ön koşul hakkaniyetli tartışma
koşullarının belirgin hale getirilmesidir. Katılımcılar eşit iletişimsel koşullar altında
tartışmayı sürdürebilmelidirler, bunun için de tartışmanın seyri bir dizi pragmatik
ilke tarafından belirlenmeli ve bir iletişimsel hakkaniyet standardı oluşturulmalıdır.
Bu müzakereci modelin esin kaynağı doğrudan Habermas’tır. Habermas liberal
demokrasinin, 4 yılda bir sandık başına giderek verilen oylarla oluşturulmuş bir
demokrasinin yurttaşı dışlayıcı yapısı ve kendi özel çıkarını düşünen rasyonalitesini
kınamakta, bunun yerine, ortak duyuya dayanan iletişim içinde çözülmesi gereken
pratik bir rasyonellik kavrayışını önermektedir. Yurttaşların siyasal iradenin
oluşumuna katılabilecekleri özsel bir demokrasi anlayışı ancak böyle bir demokrasi
anlayışıyla gerçekleşebilir. Eski Yunan demokrasileri meşru otoriteyi kendi
aralarında konuşarak yani kelam yoluyla yarattıkları bir kamusal alanın varlığıyla
yaşatırlardı. Onun için Habermas’a göre de özsel demokrasinin ve siyasal etkinliğin
başlıca unsuru her şeyden önce konuşmaya dayalı etkinliktir. Habermas’ın özsel
demokrasi anlayışı üç temel kavram etrafında toplanır : İletişimsel eylem; iletişim
etiği ve ideal konuşma durumu. Bu kavramların gönderme yaptığı müzakere
modelini anlayabilmek için Habermas’ın hayat alanı (life world) ve sistem alanı
(sistem world) arasında yaptığı ayrım üzerinde durmak gerekir. (Doğanay, 2003: 51)
Sistem alanı bireyin kontrolü dışındaki devleti ve ekonomiyi, makro toplumsal
51
yaşamı, para ve güç tarafından yönlendirilen bir alanı kapsamaktadır. Bu alanın
denetimi bürokrasi ve pazar gibi güçlerin etkisi altındadır. Bu bakımdan bireyin
müzakereci tartışmasıyla bu alana bir yön verileceği pek düşünülemez. Bunun için
Habermas bu alana stratejik eylem alanı der; ve bu stratejik eylem alanını iletişimsel
eylemden ayırır. İletişimsel eylem ise hayat alanı ile ilgilidir. Aileyi ve kamu oyunu
içerir. Bu alanda anlamlar tartışılır, bireyler kendi kimliklerini kurarlar, etkileşimler
halinde siyasal birlikler oluşturulur, deneyimler yüz yüze yaşanır. Bu alan karşımıza,
konuşmanın, geleneklerin, kavrayışın, normların ve dayanışmanın gündelik yaşamda
üretildikleri alan olarak karşımıza çıkar. Sistem alanı özne-nesne ilişkisine dayanır.
İnsanın doğa üzerinde ya da insan üzerinde egemenlik kurduğu bir süreç olarak
tezahür ettiği için stratejik eylem tarafından belirlenir. Oysa kamusal hayat alanı
özneler arası bir etkileşime dayalıdır. Çünkü hayat alanı kültür, toplum ve kişilik
tarafından kurulur. Demek ki insanlar, iletişimsel eylemleriyle, karşılıklı anlayışa ve
uzlaşmaya dayalı olarak bir ilişkiler setini, özneler arası etkileşim aracılığıyla
kurabilirler. Stratejik eylem insanları başarıya, piyasa mekanizması içinde bir
etkinliğe ekonomik statüye dayalı bir başarıya yönlendirirken, özsel demokrasi
insanların insanlarla olan ilişkisini karşılıklı anlayış ve diyalogun kurulmasını esas
alır. Bu diyalogun kurulabilmesi için iletişimsel eylem, ideal konuşma durumunu
gerektirir. İdeal konuşma durumunun ilkeleri şu şekilde sıralanabilir: “1) Bir
söylemin tüm (potansiyel) katılımcılarının iletişimsel söz edimlerini kullanmada eşit
şansı olmalıdır, yani söylemi başlatma ve devam ettirme şansları eşit olmalıdır. 2)
Tüm (potansiyel) katılımcıların temsil edici söz edimlerini kullanma, tutumlarını,
duygularını ve niyetlerini dile getirme şansı eşit olmalıdır. 3) Tüm (potansiyel)
konuşmacıların konuşma edimlerini düzenleme olanağı bakımından eşit şansı
52
olmalıdır. 4) Tüm (potansiyel) katılımcıların betimleyici söz edimlerini kullanmakta
eşit fırsatları olmalıdır.” (Mutlu, 1994: 92-93)
İdeal konuşma durumunun birinci koşulu, toplumsal aktörlerin iletişimsel yetkinliğe
sahip olmalıdır. Yetkin olmanın koşulu, konuşmacıların iddialar geliştirme ve
iddiasını sorgulayabilecek eşitlikte ve kapasitede olmalarıdır. İdeal konuşma yetkin
aktörlerin katılımına hiçbir sınırlama getirmemelidir. Tartışmanın esenliğini
sağlayacak hakim otorite iyi argümanın otoritesi olmalıdır. Konuşma içinde yer alan
taraflar doğal olarak kendi kişisel çıkarlarını gözeteceklerdir. Ancak kendi çıkarlarını
diğerlerinin savlarını dikkate aldıktan ve yürüttükleri diyalog süreci içinde en iyi
olanları seçtikten sonra yaratılan uzlaşma ortamı içinde koruyabileceklerdir. İdeal
konuşma durumu içinde toplumsal sorunlar tartışılırken rasyonel bir biçimde
düzenlenmiş olarak dile getirilmelidir; ilgili kişilerin ortak çıkarına yönelik olmaları
sağlanmalıdır. Burada esas olan katılımcıların kendi kişisel tercihlerini aşmış
olmaları ve tarafsız olmaya özen göstermeleridir. Habermas bu tür bir tartışmayı
demokratik meşruiyeti kuracak kamusal tartışma olarak niteler. Bu demokratik
meşruiyetin kurulması, toplumun tümü için geçerli olan konuların gündeme
getirilmesi ve tartışanların sorunların çözümüne katkıda bulunması ile mümkündür.
Kötü iddialar elenecek, en iyiler öne çıkarılacaktır. Ancak bu özgür ve aydınlanmış
müzakerenin gerçekleşmesi bir iletişim etiğinin varoluşuna bağlıdır. Eğer herkes
sınırlanmamış bir söylem içinde, rasyonel bir uzlaşmaya ulaşmak ve anlaşmaya
varmak için mücadele eder, kendi tarafsız yargısına ulaşırsa, iletişimsel etiğin
normları da gerçekleşmiş olur.
53
İdeal konuşma durumunda dikkat edilecek husus konuşmacının anlaşılır bir ifade
kullanmaya dikkat etmesidir. Bu dinleyenle konuşulan konuda anlaşma sağlamanın
ön koşuludur. Konuşmacı rasyonel temelleri olan bir argüman geliştirmeli ve
karşısındakini ikna edici bir sunum yapmalıdır. Konuşmacının önerisi eğer dinleyen
tarafından kabul edilmiş normatif bir temele dayandırılmıyorsa, konuşmanın bir
anlamı yoktur. Öneri dinleyiciye bilgi verici özellikler içermelidir. İletişimsel eylem
problematiği içinde böylesine ideal ve soyut bir müzakere söylemi geliştiren
Habermas, son dönemlerinde, etik kriterleri baz alan bir adalet normunda ısrar etmek
yerine, bu söylemi yaşama geçirmenin pragmatik yollarını aramaya ve göstermeye
çalışmaya yönelmiştir. Habermas sorunu sivil toplumda ortaya çıkan iletişimsel
gücün nasıl devletin idari gücüne dönüştürüleceği ve devletin yeniden nasıl
yapılandırılacağı şeklinde formüle eder. Sorun, ortak kararların mevcut haklara ve
siyaset programlarına ters düşmeden nasıl olup da yasal sürece yansıtılacağıdır.
(Gueye, 2000’den aktaran Doğanay, 2003: 54)
Habermas’a göre, karmaşık çoğulcu toplumlarda söylemsel demokrasi belli koşullar
içinde gerçekleşebilir. Başlıca koşul, sivil toplumun devlet tarafından bir dizi insan
hakları düzenlemesi ve anayasal destekle güvenceye alınması, hukuk devleti ilkesi
üzerine kurulu bir siyasal sistemin yapısının oluşturulmasıdır. Demokratik kamusal
alan problemleri saptayan, tematikleştiren ve olası çözümler sunan bir yapı içinde
işlev görürken, yasama organı da müzakereyle işlemeli, tüm enformasyon, bilgi ve
tavırlar yasama organında bir araya gelmelidir. Sonuç olarak, Habermas’ın hukuka
ve yasal süreçlere yaptığı vurgu, müzakereyi iletişimsel eylemin gerçekleşme alanı
54
olarak gördüğü kamu alanı ile liberal demokrasinin kurumları arasındaki bir kesişme
noktası olarak tanımlama çabasını ortaya koymaktadır. (Doğanay, 2003: 55)
Radikal demokrasi bahsinde söylediğimiz liberal demokrasiyi derinleştirme çabası
değerlendirmesini müzakereci demokrasi modeli için de söyleyebiliriz. Dolayısıyla
liberal demokrasiyi yetkin bir halde uygulayamayan Türkiye için müzakereci
demokrasi tartışmaları da gündemde değildir.
55
2. Bölüm: Azgelişmiş Ülkelerde Demokrasi Sorunu
Bu
bölümde
öncelikle
gerçekleştirilemediğini
azgelişmiş
açıklayacağız.
ülkelerde
Daha
sonra
demokratikleşme sürecini ele alacağız. Son olarak da
neden
bu
demokrasinin
ülkelerin
yaşadığı
ileri kapitalist ülkelerde
demokrasinin derinleştirilmesi bağlamında konuşulan konuların niçin azgelişmiş
ülkelerde konu edilmediğini değerlendireceğiz.
2.1. Azgelişmiş Ülkelerde Demokrasiye Geçiş Çabaları
Dünya’da 1990’lar yeni bir demokrasi dalgasının yükseldiği, demokrasi retoriğinin
egemen ideolojide yeniden öne çıktığı bir dönemdir. 1990’lı yıllar boyunca
uluslararası örgütler ve dünyaya egemen devletler “demokrasi ölçütleri” geliştirerek
azgelişmiş ülkeleri bu ölçütlere uyma konusunda desteklemişlerdir. Aynı dönemde
otoriter yönetimler altındaki ülkelerde demokrasiye geçiş ve demokrasiye daha önce
geçmiş ülkelerde de “demokrasi standartlarını yükseltme doğrultusunda” bazı
adımlar atıldığı görülmektedir. Demokrasiyi serbest piyasa ekonomisinin bir sonucu
gibi gören liberal yaklaşım, azgelişmiş ülkelerde ve eski sosyalist blok ülkelerinde
egemen olan bu yeni demokratikleşme dalgasında etkili olmaktadır. Bu yaklaşım
liberal ekonominin liberal siyaseti doğuracağını varsaymaktadır. Örnek vermek
gerekirse Türkiye’nin başbakanı ve daha sonra cumhurbaşkanı olan Turgut Özal, o
dönemde, Türkiye’nin öncelikle serbest piyasa ekonomisini uygulaması gerektiğini
ve buna bağlı olarak da gelişmiş ülkelerdeki demokrasinin Türkiye’ye geleceğini öne
sürmüştür. Demokratikleşme dalgasının liberal yaklaşımla incelenmesi, azgelişmiş
56
ülkelerin siyasal rejim değişiklikleri ve demokratikleşme sorunlarının kavranışına
önemli kısıtlılıklar getirmektedir. Örneğin (Macpherson 1984)’te yapıldığı gibi,
demokrasi farklı siyasal sistemlerde uygulanabilir. Yani kapitalist, sosyalist ve
azgelişmiş ülkelerde demokrasiden söz edilebilir.
Ataay’ın önerdiği gibi, azgelişmiş ülkelerde demokrasinin istikrarsızlığı, sık sık
siyasal rejim değişiklikleri yaşanması gibi sorunlar üzerine tarihsel bir perspektif
oluşturulmaya çalışılırken Gramsci’nin hegemonya kavramından yararlanılabilir.
Böylece, liberal demokrasiyi “hegemonik bir yönetim biçimi”, otoriter rejimlere
geçişleri de “hegemonya krizleri” bağlamında “hegemonik olmayan yönetim
biçimleri” olarak ele almak uygun olacaktır. (2003: 136)
Liberal demokrasinin istikrarı açısından bakıldığında bu istikrarın ancak gelişmiş
ülkelerde sağlanabildiği, azgelişmiş ülkelerde bunun gerçekleşmediği görülür. Niçin
gelişmiş ülkeler ile azgelişmiş ülkeler arasında böyle bir farklılık vardır? Bu farklılık
siyaset kuramının üzerinde durduğu önemli bir sorundur. Burada azgelişmiş
ülkelerde
demokrasinin
yerleşiklik
kazanamamasının
ve
siyasal
rejimin
istikrarsızlığının tarihsel-toplumsal nedenleri açıklanmaya çalışılacaktır.
Gelişmiş ülkelerde yerleşiklik kazanmış bulunan liberal demokrasinin azgelişmiş
ülkelerin ancak bir bölümünde kurulabildiğini, çoğu azgelişmiş ülkenin ise henüz
liberal demokrasi ile tanışmadığını görmek için özel bir araştırmaya gerek yoktur.
Ayrıca liberal demokrasiyi kurma başarısını göstermiş olan azgelişmiş ülkelerin dahi
bu demokrasiyi istikrarlı bir biçimde sürdüremedikleri; bu ülkelerde demokrasinin
sıklıkla kesintiye uğrayan çok kısıtlı bir biçiminin yürürlükte olduğu görülür. Bu
57
noktadan hareketle azgelişmiş toplumların bazı tarihsel-toplumsal özelliklerinin
demokrasinin
yerleşiklik
kazanmasına
engel
olduğu
düşüncesi
yaygınlık
kazanmaktadır. Yaygınlık kazanan bu düşünceyle ilgili olarak, demokrasinin
gelişmesi için asgari bazı kriterler sayan ve bu kriterlerin azgelişmiş ülkelerde
olmadığını iddia eden Kışlalı (1991: 177-178) anılabilir. Bu kriterlere bakıldığında
eğitim düzeyinin düşüklüğü, kentleşmenin gerçekleşmemiş olması, iletişim
olanakların sınırlılığı gibi özellikler dikkat çeker. Buradan hareketle de demokrasinin
ancak bu özelliklerin geliştiği toplumlarda yaşayabileceği öne sürülür. Bir başka
özellik olarak da, demokrasinin her ülkede gelişebileceği düşüncesi kabul edilirse,
bütün ülkelerin gelişme yolunda olduğu ve bir gün gelişmiş ülke olabileceği görüşü
ihsas edilebilir.
Modernleşme yaklaşımının bu konudaki argümanları çok ciddi
yetersizlikler içermektedir. Liberal demokrasinin kurulabilmesi için ülkenin gelişmiş
ülke olması gerekir. Azgelişmiş ülkelerin gelişmiş ülke olamayacağına ilişkin bir
literatür
olduğu
düşünülürse
hiçbir
zaman
bu
ülkelerde
demokrasinin
kurulamayacağını öne sürmek gerekir. Bu konudaki farklı kuramsal açıklamalara
biraz daha yakından bakalım.
Siyasal rejimlerin istikrarsızlığı ve demokrasinin yerleşmemişliğinin azgelişmiş
ülkelerin bir özelliği olduğu görüşü, ekonomik özgürlüklerin siyasal özgürlüklere de
temel oluşturduğu kabulünden hareket eden, liberal yaklaşımdan kaynaklanır. Bu
yaklaşıma göre serbest piyasa ekonomisinin gelişmesine paralel olarak demokrasi de
gelişecektir. Çünkü, ekonomik gelişmeye paralel olarak sanayileşme ve kentleşme
artacak, nüfusun yaşam düzeyi ve eğitim gibi vasıfları gelişecek, orta sınıflar
58
güçlenecek, böylece demokrasinin toplumsal tabanı da oluşacaktır. Bu açıklama
biçimi tarihsel gerçeklik tarafından doğrulanmamıştır.
Azgelişmiş ülkelerde demokrasinin gelişememesini açıklamaya çalışan bir başka
görüş bu ülkelerde özerk ve fazla gelişmiş bir devlet aygıtı ile devletin bu özerk ve
güçlü niteliğini kendi çıkarları ve hedefleri için kullanan elitlerin (devlet sınıfı)
varlığıdır.
Bu
müdahaleciliği
görüşe
göre
tarafından
serbest
piyasa
engellenmektedir.
ekonomisinin
“Devlet
bu
işlemesi
devlet
müdahaleciliğinden
kaynaklanan bir güce sahiptir ve devlet bürokrasisi güçlü bir şekilde iktidara sahiptir.
Bütün bunların sonucunda devlet demokrasinin gelişmesini engellemektedir. ∗ Bu
görüş gelişmiş ülkelerde devletin azgelişmiş ülkelerden daha güçlü olduğu gerçeğini
göz ardı etmektedir. Ayrıca bürokrasi devlet iktidarını bağımsız bir şekilde kullanan
bir kesim olamaz.” (Ataay, 2003: 141)
Bu açıklamalara benzer bir sebepler setini topluca değerlendiren bir bakış açısı da
İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bağımsızlaşan devletlerin yaygın olarak
azgelişmiş
ülkeler
olduğu
ve
bu
ülkelerde
de
demokrasinin
şartlarının
sağlanamadığına dikkat çekilmektedir. Örneğin Kapani (1987) azgelişmiş ülkelerde
insan hakları ve demokrasinin sınırlılığını bu koşulların yetersizliğine bağlamaktadır.
Bir başka ifadeyle, azgelişmiş ülkelerdeki toplumların tarihsel süreç içinde siyasal
∗
Bu yaklaşıma bir örnek olarak Türkiye’de 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP’nin
devlete yakın bir parti olmadığı için, bu güçlü devletin demokrasiyi engellemesine karşı bir iktidar
olarak, ülkeyi 12 Eylül koşullarından çıkarma yeteneği ve olasılığına sahip olduğu görüşü için bakınız
(İnsel, 2002)
59
kültürlerinin
gelişmemiş
olması
ve
siyasal
özgürlükleri
içselleştirememiş
olmalarından kaynaklanmaktadır. Buna göre:
"Bu ülkelerin bir çoğunda ulusal bütünleşmenin gerçekleşmeyişi ve ülke halkının
henüz kabile aşamasını geçerek millet aşamasına varamamış olmaları." (Kapani,
1987: 90) Gerçekten azgelişmiş ülkelerin sosyal yapıları çeşitlilik gösterir. Farklı
inanca, geleneğe, etnik kökene, dile sahip toplumsal gruplar bir aradadır. Bu nedenle
bu toplumlar tam anlamıyla ulus bilincine varmadan devlet kurmaya çalıştıklarında
problemlerle karşılaşmaktadırlar. Bu problemler özellikle insanların birlikte
yaşamayı ve ulus olmayı başaramamalarından kaynaklanmaktadır. Sonuçta rasyonel
bir yönetim anlayışı geliştirilememekte ve siyasi yapıyı sık sık kesintiye uğratacak
olaylar gerçekleşmektedir.
"Yaygın olan yoksulluk ve cahilliğin, geniş kitleleri ülke ve toplum sorunları ile
ilgilenmekten (bu sorunlara fikir sahibi olmaktan) alıkoyuşu." (Kapani, 1987: 91) Bu
durumda siyasal sistem için temsil sorunları gündeme gelmektedir. Siyasal katılma
ancak küçük elit kesimlerin elinde şekillenmekte ve bu da bir çok alanda eşitsizlikleri
yaratmaktadır.
" Siyasal iktidarın seçimle kuruluşu ve el değiştirişi, yönetilenlerin serbest siyasal
tercihlerine dayanmasını gerektirirken, yarı feodal ve oligarşik sosyal yapılara sahip
ülkelerde bu gerçek tercihin ortaya çıkmayışı ve neticede politik iktidarın, sosyoekonomik iktidara sahip bir azınlık sınıfının elinde toplanması." (Kapani, 1987: 91)
60
"Kitlelerin siyasal kültürünün düşük oluşu yüzünden özgürlüğün bilincine varamamış
olmaları. Bunda sürekli otoriter geleneğin (yüzyıllar boyunca otoriter bir yönetim
altında yaşama alışkanlığının) önemli rolü bulunduğuna şüphe yoktur." (Kapani,
1987: 91) Demokrasinin özgürlükler rejimi olduğu bilicine bu ülkeler henüz
varamamışlardır. Bugüne gelinceye kadar da bir kralın boyunduruğu altında otoriter
şekilde
yönetildiklerinden
demokrasiyi
ve
özgürlükleri
içselleştirmeyi
başaramamakta, demokratik yönetimin gereklerini işler kılamamaktadırlar.
"İktidarı elinde bulunduran yönetici kadronun çoğu zaman demokrasinin oyun
kurallarına uymaya yanaşmaması, iktidarı sürdürmek için kendisine rakip olabilecek
başka kadro ve grupları siyaset arenasının dışına itmeye, onları saf dışı bırakmaya
çalışması." (Kapani, 1987: 91) Bu unsur demokrasinin azınlığa saygılı çoğunluk
yönetimi ile ilgilidir. İktidarı elinde bulunduran çoğunluk gelecekte bir gün azınlık
olma ihtimalini göz ardı etmemelidir. Azınlığı yok sayan, azınlığın düşüncelerini
tamamı ile reddeden bir iktidar, güçle yönetme anlayışı içinde olan bir iktidar
demokrasinin benimsemeyeceği bir yaklaşımdır.
Bütün bu etkenler bir araya getirildiğinde Batı modeli demokratik sistemin
azgelişmiş ülkelerde işleyememesi ve kırılgan nitelikte olduğu daha rahat
anlaşılabilir.
Azgelişmiş ülkelerde demokrasi denemeleri başarısızlıklarla sonuçlanınca ya da sık
sık kesintiye uğrayınca bu ülkelerdeki siyasi yapı eskiden kalma otoriter eğilimlerini
devam ettirmektedir.
61
Azgelişmiş ülkelerde demokrasinin gelişmemişliğini açıklayabilecek bir yaklaşım,
“azgelişmiş ülkelerde güçlü ve istikrarlı bir hegemonyanın kurulamayışının
nedenlerini, temelde bu ülkelerin dünya ekonomisi ile çevresel biçimde
eklemlenmesinde bulmaktadır. Buna göre, azgelişmiş ülkeler uluslararası işbölümüne
tabi olmakta ve uluslararası hiyerarşide daha alt sıralarda yer almakta, bu durum bu
ülkeleri verimliliği daha düşük üretim biçimlerine mahkum etmektedir. Daha geri
teknolojilerle üretim yapmak zorunda olan bu ülkeler, dünya piyasasında rekabet
gücü daha düşük ürünlerin üretiminde uzmanlaştıklarından emek maliyetlerini
düşürmek durumundadırlar. Bu nedenle emeğin baskı altına alınması bu ülkeler için
daha büyük önem kazanmakta, bu da egemen sınıfların demokratik açılımlara
şiddetle direnmesine neden olmaktadır.” (Ataay, 2003: 142-143) Burada bir örnek
verelim: 1990’ların ortasında Malezya Başbakanı Pekin’de katıldığı Asyalılık
konusunda uluslararası bir konferansta “batılı ülkelerin kendi demokrasi modellerini
farklı kültür yapısındaki ülkelere zorla empoze etmek istediklerini” savundu. Yani
batılı ülkeler azgelişmiş ülkeleri demokratikleşme konusunda zorladıkları zaman
onların gerçeklerine aykırı davranıyorlardı. Bu gerçek neydi? Malezya Başbakanı
Mahathir Bin Muhammed’e göre “Doğu Asya ülkelerinin sermaye hareketlerinde tek
rekabet avantajı olan düşük ücretleri korumaları demokrasi yönündeki baskılarla
engelleniyordu”. Bu düşük ücretleri koruyabilmenin tek yolu güçlü ve istikrarlı
hükümetlere sahip olmaktı. Batılıların bir “uluslararası asgarî ücret” önererek kırmak
istedikleri bu avantajı ancak güçlü iktidarlar koruyabilirdi. (Timur, 1996: 33) Özetle,
Mahatir bin Muhammed bize demokrasiden önce ekonomimizi korumak gerek
demektedir.
62
Dünya ekonomisi ile çevresel biçimde eklemlenmenin bir sonucu olarak,
ekonomilerinin iç bütünlüğünü sağlayamamış olan azgelişmiş ülkeler ulusaşırı
sermayeye kaptırdıkları artık değerin bir kısmıyla, sürekli gelişmiş ülkelere kaynak
aktarımı yapmak durumunda kalmaktadırlar. Böylece azgelişmiş, ülkelerde
ekonomik
gelişmeye
paralel
olarak
toplumun
çeşitli
kesimlerinin
refahı
arttırılamıyor. Diğer yandan, ulusaşırı sermayenin azgelişmiş ülkelerdeki varlığının,
bu ülkelere dışarıdan egemen olma biçiminde değil, yerli egemen sınıflarla ittifak
içinde iktidar bloğuna dahil olarak temsil edilme biçiminde gerçekleştiği ve
etkilerinin içselleştirildiği de vurgulanmalıdır.
Dünya ekonomisindeki krizlerin en ağır etkileri, dünya ekonomisine tabii bir biçimde
eklemlenmiş olmaları nedeniyle azgelişmiş ülkelerde yaşanmaktadır. Bundan dolayı
bu ülkeler ağır ekonomik programlar uygulamaya zorlanmakta, IMF, Dünya Bankası
gibi uluslararası kuruluşlarca gündeme getirilen programların dışına çıkamamaları
istenmektedir. Sürekli dış açık veren ekonomik yapıları, bu ülkelerin sürekli borç
bunalımı içinde olmalarına ve borçluluk ilişkisi üzerinden bir bağımlılık ilişkisine
tabi olmalarına yol açmaktadır.
Azgelişmiş ülkelerde demokrasinin genellikle çoğulcu bir nitelik taşımaması ve
istikrarsız oluşunu nasıl açıklayabiliriz? Azgelişmiş ülkelerde egemen sınıfların alt
sınıflar üzerindeki hegemonyasını genişletebilme olanakları oldukça sınırlıdır. Çünkü
azgelişmiş ülkelerin yukarıda açıklanan özellikleri, bu ülkelerde egemen sınıfların
manevra alanını daraltmakta, egemen sınıfların alt sınıflara ekonomik ödünler
verebilme olanaklarını sınırlamaktadır. İç pazarın üst ve orta sınıflara ağırlık
tanıması, alt sınıfların tüketim düzeyinin sürekli olarak bastırılması, gelir
63
dağılımındaki büyük uçurumlar, çalışma koşullarının kötülüğü, işsizlik gibi etmenler
azgelişmiş ülkelerde sınıfsal uçurumları ve toplumsal gerilimleri sürekli olarak
gündemde tutmaktadır. Bu durum, alt sınıfların istemlerinin içerilerek siyasal
süreçlere katılmasının değil, depolitize edilerek siyasal süreçlerden dışlanmasının
daha baskın bir özellik olarak ortaya çıkmasına yol açmaktadır.
2.2. Azgelişmiş Ülkelerde Demokratikleşme Süreçleri
İkinci Dünya Savaşının kapitalist devletlerin paylaşım savaşından kaynaklandığı
bilinen bir olgudur. Çok iyi bilinen bir başka olgu da, özellikle Almanya'nın,
uluslararası arenada Birinci Dünya Savaşında kendisine yapılan haksızlıkları
ödetmek gibi bir düşünceyle İkinci Dünya Savaşını körüklemiş olmasıdır.
Belirtilmesi gereken önemli bir özellik ise hepsi kapitalist olan ancak farklı devlet
biçimleri ile yönetilen devletlerin bu savaşta karşı karşıya geldiğidir. Sovyet
Sosyalist Cumhuriyetler Birliği devlet tipi olarak da farklı olduğu için ayrıca ele
alınmalıdır. (Tünay, 1995: 74)
Farklı devlet biçimlerinden kastedilen faşist ve totaliter yönetimler ile liberal
demokratik yönetimlerin devlet biçimleridir. Bu bağlamda Almanya, İtalya ve
Japonya faşist ve totaliter devletler; İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri
ise liberal demokratik devletlerdir. S.S.C.B. ise sadece devlet biçimi olarak değil
devlet tipi olarak da farklıdır ve sosyalist bir devlettir. Çalışmamızın konusu liberal
demokrasi kavramı içinde şekilleneceğinden sosyalist devletin demokrasi ile ilişkisi
ya da demokrasi açısından ele alınması kısaca yapılacaktır. Daha doğrusu, liberal
demokrasinin şekillenmesine ilişkin olgularda yer aldığı kadar değerlendirilecektir.
64
İkinci Dünya savaşının sonucunun demokrasi açısından önemi, liberal demokratik
devletlerin yer aldığı kampın, savaşın galibi olmasıdır. Bu değerlendirmenin
kapitalist devlet tipi içinde yer alan devletler açısından taşıdığı önemi göz önüne
alarak, mağluplara yönelik yaptırımları arasına kendi devlet biçimlerine yakınlaşma
koşulunun konulabilmesine dikkat çekilmelidir. Üstelik İkinci Dünya savaşının galip
tarafı içinde güçlü devlet olan A.B.D., bu biçim koşulunu sadece mağluplara değil,
kendisinin ittifak yaptığı devletlerin savaş sonrası yapılanmasına da koşul olarak
dayatmıştır. En bilinen örneği, Fransa'da Komünist Partisi etkinliğinin kırılması,
Marshall yardımının önkoşulu olmuştur.
İkinci Dünya savaşı sonrası başlayan ve 1960'ların başına kadar süren
demokratikleşme süreci Huntington tarafından ikinci demokratikleşme dalgası olarak
değerlendiriliyor. (1993, 15)
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde liberal demokrasi savaştan yenik çıkan
Almanya, İtalya, Japonya gibi ülkelere doğrudan Müttefikler eliyle empoze edilirken,
pek çok azgelişmiş ülkede de liberal demokrasilerin kurulmaya başlandığı
görülmektedir. Türkiye, Yunanistan, İsrail, Brezilya, Arjantin, Uruguay, Kolombiya,
Hindistan, Pakistan, Filipinler gibi ülkelerde savaş biter bitmez ardı ardına
demokrasiye geçildi. Bu demokrasi dalgasına katılan üçüncü bir grup ise
sömürgelerin tasfiyesi ile kurulmaya başlanan yeni devletler arasından çıktı. Bu
ülkelerden bazılarında demokrasi çok kısa bir süre içinde yıkılırken, bazılarında
belirli bir süre yaşayabildiği görüldü. (Huntington, 1993)
65
Azgelişmiş ülkelerde, bu dönemde kurulan demokrasilerin bazı özellikleri vardır.
Ataay’a göre bu özellikleri öyle sıralayabiliriz. 1) Bu demokrasiler kısıtlı
demokrasilerdir. Bu kısıtlamalar çoğunlukla işçi sınıfı partilerine getirilen siyasal
yasaklardır. Aynı yasakların İtalya ve Fransa’da da komünist partilerine yönelik
baskılar şeklinde ortaya çıktığını görüyoruz. 2) Bu demokrasiler, yerleşik partilerin
kitlelerin desteğini sağlamaya ve siyasal süreçlere katılımını yönlendirmeye
çalışırken,
elitist
ideolojilerden
uzaklaşıp
popülist
ideolojiler
geliştirmeye
başlamışlardır. 3) Genel ve eşit oy hakkının kurulduğu çoğu yerde olduğu gibi,
demokratikleşmenin bürokrasinin ve yeni kontrol biçimlerinin geliştirilmesiyle
paralel yürümesidir. Bu daha çok, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan ulusal
güvenlik doktrininin yaygınlaşmasıyla gerçekleşti. 4) Bu ülkelerden, özellikle
1950’lerin ikinci yarısından itibaren ithal ikameci kalkınma modelinin yürürlüğe
konanlarında hızlı bir gelişme yaşandı. Bu ithal ikameci kalkınma modelinden
kaynaklanan kısıtlı da olsa yeniden bölüşüm politikalarının uygulanması, azgelişmiş
ülkelerde, çıkar gruplarına dayalı çoğulcu demokrasi anlayışının kısmen de olsa
yürütülmesine yaramıştır. (2003: 146)
İthal ikameci politikalardan çıkış ve neo-liberal yeniden yapılanma, azgelişmiş
ülkelerin çoğunda otoriter yönetimler eliyle gerçekleştirildi. Bu yeniden yapılanma,
temelde ekonominin dışa açılmasını ve yeni uluslararası işbölümüne uyumlu bir
biçimde dönüştürülmesini sağlamayı amaçladı. Bu dönüşüm sürecinde alt sınıflar,
sosyal haklarını önemli oranda kaybetmelerine neden olan baskılara maruz kaldılar.
(Gülalp, 1987) Bu gelişmelerin demokrasi açısından önemi ise çoğu durumda
demokrasinin ya ortadan kaldırılması ya da önemli oranda geriletilmesidir. Çünkü,
66
sınıfsal güç dengelerinde bir değişim gerçekleşmeden neo-liberal politikaların
uygulamaya geçirilmesi mümkün değildi. Bu neo-liberal politikaların uygulanması
için otoriter yönetimlere geçiş
“düzen ve istikrarı sağlama” gerekçesi ile
meşrulaştırıldı. Ekonomik krizin yarattığı toplumsal hoşnutsuzluklar, liberal
demokratik ortamda, toplumsal çatışmaları
tırmandırmış, çoğu ülkede radikal
akımlar güçlenmişti. Bu ortamda ulusal güvenlik doktrini çerçevesinde “düzen ve
istikrarı kurmak üzere otoriter yönetimler başa geçmişti. Zaten emeğin siyasal
yaşamdaki ağırlığının ortadan kaldırılması, otoriter yönetimin kendisinden sonraki
rejimlere devrettiği en önemli miras oldu.
“Ancak, ekonomik krize çözüm üretilememesi ve neo-liberal politikalar bir süre
sonra otoriter rejimlerin toplumsal desteğinin erimesine yol açıyordu. Pek çok ülkede
bir yandan toplumsal hoşnutsuzluklar açık muhalefete dönmeye başlar, bir yandan
üst ve orta sınıflarda yeni arayışlar ortaya çıkarken, diğer yandan da ordu içinde
politikleşme eğilimleri baş gösteriyordu. Bu durumda, otoriter yönetimler için çıkış
yolu genellikle demokrasiye dönüş olmuştur. Bu aşamaya gelindiğinde zaten otoriter
yönetimler alt sınıfları depolitize ederek yeni bir hegemonyanın kuruluş olanaklarını
da sağlamış görünüyordu. Dolayısıyla demokrasiye son verilmesinin en önemli
nedeninin ortadan kalktığı koşullarda demokrasiye dönüşün önünde de bir engel
kalmıyordu.” (Ataay, 2003: 149-150)
Asıl olarak, 1980’lerin başlarında azgelişmiş ülkelerde hızlanmaya başlayan bir
demokrasiye dönüş dalgası görülür. Bu dönüş sürecinin genel bir özelliği, çoğu
durumda demokrasiye dönüş ordunun kontrolü altında gerçekleşirken, ordunun
demokrasiye dönüldükten sonra rejimin bir tür bekçiliğini yapmaya devam etmesi,
67
bunun için de bazı anayasal kurumlar oluşturulmasıdır. Yani, demokrasiye
dönüldükten sonra da ulusal güvenlik doktrini geçerliliğini sürdürmüştür.
Demokrasiye dönüş süreci çoğu durumda askerlerin, rejim içindeki ağırlıklı
yerlerinin korunması amacıyla anayasal güvenceler konulması ve istikrarın
bozulması durumunda yönetimi tekrar ele alabilmeleri olasılığı ile iktidarı
muhafazakar sivil yöneticilere devretmesi biçiminde yaşanmıştır.
Demokrasiye dönüş de, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde demokrasiye geçişte
olduğu gibi, kısıtlı olmuştur. “Özellikle sol partiler ve sendikal haklar üzerindeki ağır
kısıtlamalar/yasaklar korunmuştur. İnsan hakları ihlalleri ise askeri yönetim
dönemine göre ancak bir ölçüde iyileşmiştir. Çoğu durumda, demokrasinin en temel
biçimsel özelliklerinde bile, önemli eksiklikler söz konusu olmuştur. Bir çok örnekte,
kurucu meclislerin ve anayasa komisyonlarının doğrudan askerî yönetim tarafından
atanması, ısmarlama muhalefet partileri kurdurulması, bu partilerin programının,
yöneticilerinin ve propaganda faaliyetlerinin doğrudan dikte edilmesi, muvazaa
biçiminde seçimler, seçim kampanyaları üzerinde kısıtlamalar, seçim harcamalarında
adaletsizlik, seçim sürecinin sıkıyönetim altında gerçekleşmesi, seçim hileleri, basın
üzerinde koyu bir sansür, seçilmiş meclise askerî yönetimce üye atanması, oy sayısı
ile milletvekili sayısı arasında büyük dengesizlikler doğuran seçim yöntemleri gibi
uygulamalar sıklıkla görülmüştür.” (Attay, 2003: 150) Pek çok ülkede demokrasiye
dönüş olarak açıklanan gelişmeler, gerçek demokratik açılımlar sağlamaktan uzak
kısıtlı demokrasilerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Kurulan yeni rejimlerin çoğunda,
yürütmenin güçlendirildiği, askeri bürokrasinin seçilmişlerden etkin kılındığı veya
68
başkanlık sistemi adıyla tek adam yönetimine geçildiği görülmüştür. Bu rejimler
Gills vd. (1994) tarafından, “düşük yoğunluklu demokrasi” olarak adlandırılmıştır.
1980’lerde,
ekonomik
durgunluk
ve
neo-liberal
politikaların
tartışmasız
egemenliğinde kurulan yeni demokrasiler önemli baskılarla karşılaşmıştır. “Seçimle
gelen iktidarlar, toplumsal istemlere yanıt veren ekonomik ve sosyal politikalar
geliştirme olanağına sahip olamamışlar, otoriter yönetimlerce uygulanan ekonomik
politikaların sürdürücüsü olmanın dışına çıkamamışlardır. ‘Ekonomik sıkıntıların
geçici olduğuna” ve “yapısal uyumun sağlanmasından sonra durumun düzeleceğine’
ilişkin vaatlerin bütünüyle karşılıksız kalmasıyla birlikte, demokrasiye dönüş oldukça
kısıtlı kalmış, siyasal ve sosyal haklar konusunda açılımlar sağlayan bir
demokratikleşme süreci hiçbir ülkede gerçekleşmemiştir. Hatta, sosyal demokrat
partilerin iktidarı da hiçbir ülkede bu genel eğilimin dışına çıkmamıştır. Bu durum,
yeni rejimlerin toplumsal desteğini önemli ölçüde kısıtlamış, çoğu durumda siyasal
partiler açısından temsil krizine yol açmıştır. Dolayısıyla, 1980’lerin sonlarına
gelindiğinde rejimlerin kırılganlığı ve siyasal kargaşa tehlikesinin varlığı bu ülkeler
için genel bir özellik olmuştur.” (Ataay, 2003: 151)
Sovyetler Birliği’nin çökmesi üzerine, 1990’larda
dünyaya hakim olan yeni
demokrasi dalgası, 1980’lerde demokrasiye geçen rejimlerin kurdukları kısıtlı
demokrasiden kurtulacakları izlenimi doğurduysa da, bu beklentiler boş çıktı. Berlin
duvarının yıkılmasının, dünyada baskı rejimlerinin son bulduğunu simgelediği
iddiaları doğrulanamadı. Aksine, dünyada esen demokrasi rüzgarlarının etkilerinin
yayılması, azgelişmiş ülkelerde neo-liberal politikalar altında süren güdümlü
demokrasilerin tıkanmaya başlamasını önleyemedi. Çünkü, dünya ekonomisiyle
69
ticaret yoluyla bütünleşerek dışa açılan azgelişmiş ülkeler, ekonomik büyümenin
sağlanamamasının ve toplumsal beklentilerin karşılanamamasının sonucunda,
1980’lerde tıkanıklıkla karşı karşıya kaldılar. Bu durum, aynı zamanda,
liberalizasyon sürecinin ilerletilmesi için gerekli siyasi iradenin oluşturulmasının
önündeki en önemli engeli oluşturuyordu.
1990’larda esen yeni demokrasi dalgasıyla bu tıkanıklık aşıldı ve neo-liberal yeniden
yapılanma süreci ilerledi. Ekonomi alanında, finansal liberalizasyon gibi araçlarla,
neo-liberal yeniden yapılandırma süreci ilerletilirken, aynı zamanda, ekonomik
liberalizmin siyasal liberalizmle tamamlanmasını vaat eden bir demokratikleşme
projesi gündeme getirildi. Neo-liberal politikalar bir takım mucize kaynakları olarak
sunulurken, ortaya çıkan başarısızlıklar nasıl açıklanabilirdi? Örneğin Türkiye’de
Özal’ın başlattığı bir çizgiyi takip eden ekonomi yöneticileri, siyasetin ekonomiye
karışmasından kaynaklı sorunlar dolayısıyla bu mucizelerin gerçekleşmesinin önüne
geçildiği iddia ediyordu. Aynı süreçte, neo-liberal politikalar, liberal demokrasiyle
özdeşleştirilmeye çalışılıyordu. “IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası örgütlerin
azgelişmiş ülkelere yazdığı reçetelerde de büyük ağırlık kazanan yeni demokrasi
projesinde hukuk devleti, insan hakları, hesap verebilir yönetim, yolsuzlukların
önlenmesi, şeffaflık, katılımcı yönetim anlayışı, sivil toplum örgütlerinin
güçlendirilmesi, yerindenlik gibi ilkeler öne çıkıyor, liberal demokrasinin bu tür
temaları
neo-liberal
ekonomi
politikalarıyla
organik
bağ
içinde
yeniden
tanımlanıyordu.” (Ataay, 2003: 152) Devletin demokratikleşmesinin ve sivil
toplumun güçlenmesinin önündeki engel olarak, devletin ekonomiye müdahalesi
70
gösteriliyordu. Böylece neo-liberal politikalar, liberal demokrasinin kurulması için
ön koşul olarak sunuluyordu.
Neo-liberal politikalar, 1970-80’lerde, daha çok otoriter rejimler ve muhafazakâr
yönetimler eliyle yürütülürken, 1990’larda, yeni demokrasi dalgasının da etkisiyle,
demokrasiyle ve demokrasinin geliştirilmesi amacıyla kullanılacak izlenimi
veriliyordu. Ancak, katılımı artırmayı vaat eden demokrasi retoriğine rağmen,
teknokratik mekanizmaların güçlendirildiği ve siyasetin ekonomiyle ilişkisinin
kesilmeye
çalışıldığı
görüldü.
1990’larda,
azgelişmiş
ülkelerde
neo-liberal
politikaların hayata geçirilmesinde, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası
örgütlerin yönlendiriciliği, daha da belirgin duruma geldi. Ekonomik ve toplumsal
sorunların teknik bir bakış açısıyla ele alınması gerektiğini ileri süren görüşlerin
egemenliğinde,
Merkez
Bankası
özerkliği,
üst
kurullar
gibi
teknokratik
mekanizmalar büyük ağırlık kazandı. Gerçekte bu yeni bir otoriterleşme biçimiydi.
Nitekim neo-liberal reformların gerçekleştirilme biçiminin son derece tepeden olması
bile, demokratikleşme retoriğinin içinin ne kadar boş olduğunu göstermeye tek
başına yeterlidir. Hukuk devletini geliştirip insan haklarını güçlendirmeyi, çevreye
duyarlı politikaların egemen olmasını ve yoksulluğun önlenmesini vaat eden ve bu
doğrultuda sivil toplum kuruluşlarının (STK) katılımını öngören politikalar ise sürece
damgasını vurabilmekten uzak sembolik adımlar olmanın ötesine geçemedi. (Ataay,
2003: 153) Karar alma süreçlerine katılan STK’lar daha çok sermaye örgütleriydi.
Çünkü sivil toplum daha çok piyasa bağlantılı olarak anlaşılıyordu. Ekonomik
liberalizmin meşrulaştırılmasını ve ona karşı oluşacak toplumsal muhalefeti önlemek
için, sürecin siyasal liberalizmle tamamlanarak demokratik bir açılım gerçekleştirme
71
vaat
edildi.
Ancak,
yaygınlaştırılmasıyla,
demokrasi
neo-liberal
adına
politikalar
yönetişim
karşısında
mekanizmasının
oluşacak
toplumsal
muhalefeti önlemenin bir aracı olarak, STK’lar sürece katılarak etkisizleştirildi. Bu
biçimiyle yönetişim mekanizması ve STK’ların katılımı, neo-liberal politikalara
yönelik muhalefetin bölünmesini ve siyasal hayatta ağırlık taşıyan toplumsal
grupların neo-liberal politikalara kazanılmasını sağladı. (Zabcı, 2000, 2002)
1990’ların sonlarına doğru azgelişmiş ülkelerin hemen tamamında büyük finansal
krizler yaşandı ve toplumun büyük bölümü bu krizlerden ağır bir biçimde etkilendi.
Başlangıçta orta sınıflar tarafından da belli ölçüde çekici bulunan neo-liberal
politikalar, bu krizlerin ardından yeniden toplumsal desteğini yitirmeye başladı. Bu
koşullarda siyasal partiler açısından temsil krizi daha da artan bir sorun olarak
gündeme geldi. Zira, manevra alanı iyice daralan iktidarların alternatif politikalar
geliştiremeyişi ve toplumsal taleplere yanıt veren politikalardan uzaklaşması,
toplumsal desteklerinin de hızla erimesine yol açıyordu.(Gills vd., 1994) Toplumsal
taleplere yanıt vermeyi hedefleyen yönetimler ise sermayenin ciddi bir direnişi ile
karşılaşıyordu. Dolayısıyla, günümüzde azgelişmiş ülkelerde siyasal sistem açısından
temsil krizi ciddi bir sorun olarak varlığını korumaktadır. Beklentilerin aksine,
STK’lar ve yönetişim mekanizması da bu sorunu hafifleten bir katkı sunabilmekten
uzak kalmaktadır. Ancak, neo-liberalizme karşı güçlü bir alternatifin günümüzde
henüz ortaya konamamış olması, her krizden sonra liberalizasyon sürecini daha da
ilerleten programların uygulamaya geçirilebilmesine olanak sağlamaya devam
ediyor. Bu nedenle, 1990’ların demokrasi dalgasını sona erdiren ters dalga henüz
ortaya çıkmış değildir. Otoriter yönetimlere kayış alternatifi yerine, toplumsal
72
desteğini yitiren siyasal oluşumların seçim sürecinde devre dışı bırakılıp, neo-liberal
reform sürecinin yeni siyasal oluşumlar eliyle sürdürülmesi hâlâ geçerli bir alternatif
olmayı sürdürüyor. Dolayısıyla, neo-liberal politikaların siyasal meşruiyete sahip
yönetimler eliyle sürdürülmesi sağlanabildiği sürece liberal demokrasilerin değerini
koruyacağı anlaşılıyor.
2.3. Azgelişmiş ve Gelişmiş Ülkelerde Farklılaşan Demokrasi
Tartışmaları
“Liberalizmin İngilizce çekimli dili, demokrasinin retoriğini solgun ve etkisiz
bırakmıştır; ama ben demokrasi retoriğinden çok pratiğini onarmayı ve
canlandırmayı umuyorum, -kaldı ki, sonuçta demokrasi pratiği de kısmen bir dil ve
retorik sorunu olarak karşımıza çıkar-. Daha sonra kanıtlanacağı gibi, liberal
demokrasinin krizi en çok dilde ve teoride bir krizdir.” (Barber, 1995: 21-22)
“Güçlü demokrasi modern siyasetin alabileceği tek uygulanabilir biçimdir ve
demokrasi katılımcı bir biçime bürünmediği sürece, mümkün kıldığı liberal
değerlerle birlikte siyaset sahnesini terk edecektir”. (Barber, 1995: 24)
Yukarıda alıntıladığımız iki küçük paragraftan birincisi sorunun tespitinin, ikincisi
çözümünün adı olduğu iddiasındadır. Benjamin Barber tarafından 1984 yılında
ABD’de yayınlanan “Güçlü Demokrasi” (Strong Democracy) adlı ve “yeni bir çağ
için katılımcı siyaset” alt başlıklı kitabın önsözünden alınmıştır.
73
Kitap ilerleyen bölümlerinde, liberal demokrasiyi “cılız
demokrasi” olarak
tanımlamakta ve katılımcı bir siyaset önerisi olarak “güçlü demokrasi” ile
değiştirilmesini
savunmaktadır.
Çalışmamızın
birinci
bölümünde
liberal
demokrasinin krizine çözüm önerileri olarak tartıştığımız radikal demokrasi ve
müzakereci demokrasi tezleri gibi bir yaklaşım görüyoruz. Burada önerilen çözüm
liberal demokrasinin bireyinin cemaatçi bir anlayış içinde dönüştürülmüş “komşular”
haline gelmeleridir. “Bireyler güçlü demokratik cemaatle dönüştürülür. Özerklikleri
korunur; çünkü onların kendi özgürlük ve çıkar görüşleri başkalarını kapsayacak
şekilde genişletilmiştir ve ortak güce itaatleri meşru kılınır; çünkü geniş bakış
açılarıyla ortak güç içinde kendi iradelerinin çalışmasını algılarlar.” (Barber, 1995:
287)
Gerek birinci bölümde tartıştığımız demokratikleşme önerileri, gerek burada
değindiğimiz güçlü demokratik dönüşüm, bir olasılık, bir soyut proje gibi gözükürler.
Bunun yanında liberal demokrasinin somut olarak derinleştirilmesini çağrıştıracak,
insan hakları alanındaki gelişmelere bakabiliriz.
Birinci ve ikinci kuşak insan hakları denilen ve bireylerin negatif ve pozitif haklarını
anlatan insan hakları yaklaşımının yanında, yeni geliştirilmiş bir üçüncü kuşak insan
hakları demetinden bahsedilmektedir: Dayanışma hakları. Bu haklar insanlığın ortak
çıkarı temelinde formüle edilen ve sürekli gelişen ve sayıları artan barış hakkı,
sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, gelişme hakkı gibi haklardır.
Bu haklara yakından bakmadan önce birinci bölümde ele aldığımız radikal
demokrasi projesinin normatif temellerinden biri sayılan demokrasinin tarihsel bir
74
kategori olarak sürekli gelişeceği yaklaşımı ile bir yakınlık kurabiliriz. Yani
insanlığın gelişmesine paralel olarak tanımlanmış haklarının da genişleyebileceği
yaklaşımı söz konusu edilebilir. Ancak burada değinmemiz gereken, insan hakları
konusunda çalışanların, üçüncü kuşak haklara yaklaşımlarında, farklılıkların söz
konusu olmasıdır.
Geleneksel insan hakları anlayışına bağlı uzmanlar bu hakların soyut haklar olarak
kalmasını savunuyorlar. (Kaboğlu, 1995: 282) Bu görüşü savunmanın dayanağı, daha
gelişkin insan hakları savunmak adına genişletilen çerçevenin klasik insan haklarının
etkililiğini azaltacağıdır. Buna karşılık dayanışma haklarının da insan hakkı olduğuna
ilişkin görüş ağırlık kazanmaktadır.
“Olay ve olgularla anlayış ve kavramlardaki evrim, yeni haklar dalgasını yadsıma
iradesini çürütmektedir. Yadsıma kabul edilemez; çünkü, insan hakları bir süreçtir ve
süreç devam etmektedir. Geleneksel yaklaşım olumsuzluğu bağrında taşımaktadır;
zira; dayanışma hakları yeni dramlar ve tehlikelere karşı, hukukun yeni kavramlarla
insan hakları bağlamında yanıt verme denemesini ifade etmektedir.” (Kaboğlu, 1995:
283)
Yeni hakların ortak temeli yaşama hakkıdır. Yaşama hakkı mutlaka birinci ve ikinci
kuşak hakların da temelidir. Birinci kuşakta güvenlik içinde; ikinci kuşakta onurlu
bir biçimde yaşama hakkına sahip olan birey, bunlara ek olarak üçüncü kuşakta da
temiz bir çevre ve barış içinde yaşama hakkına sahiptir.
75
Buradan hareketle gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler arasındaki demokrasi ve
demokratikleşme anlayışlarının farklılığına geçebiliriz. Ancak bir ayrıntıyı da
mutlaka belirtmeliyiz. İnsan hakları devletlere karşı savunulan bir hak olmakla
birlikte korunması uluslar arası bir düzeye yükselmiştir. Ancak gelişmiş ülkelerin
devletlerinin bu hakları kesin bir şekilde kabullenip her düzeyde işlettikleri garantisi
yoktur. Çünkü temiz bir çevrede yaşama hakkı bir insan hakkı olarak kabul edilmiş
olmasına rağmen sıklıkla çevreye zararlı teknolojilerin ve atıkların azgelişmiş
ülkelerin başına bela edildiğini görüyoruz. Bunda azgelişmiş ülkelerin devletleri
birinci derecede sorumludurlar. Çünkü insan haklarının ve demokrasinin batının
kültür empozesi olarak Doğu Asya’da güçlü hükümetlerin kurulmasını engellediğini
iddia etmiş bir Malezya başbakanı görüyoruz.
Malezya başbakanı Mahathir Bin Muhammed’e göre, “Hong Kong dışındaki tüm
Doğu Asya ülkeleri ‘laissaiz faire’ kapitalizmine dayanan batı modeli demokrasiyi
reddediyorlardı. Çünkü, bu ülkelerin sermaye hareketlerinde ‘tek rekabet avantajı
olan’ düşük ücretleri koruyabilmek için ‘güçlü ve istikrarlı hükümetlere ihtiyaçları
vardı. Batılıların bir ‘uluslar arası asgari ücret’ önererek kırmak istedikleri bu
avantajı, ancak güçlü iktidarlar koruyabilirdi. Diğer tüm avantajların (sermaye,
teknoloji, büyük pazarlar vb.) Batı’nın lehine olduğu düşünülürse, Asyalı ülkelerin
yapabilecekleri başka bir şey yoktu.” (Timur, 1996: 33)
Burada açıkça görülen odur ki, azgelişmiş ülke yöneticileri ülkelerinde
gerçekleştirmek istedikleri insan hakları ihlallerinin Batılı devletler tarafından konu
edilmemesini, denetlenmemesini istiyorlar. Bu söylem bize çok tanıdık geliyor. Giriş
bölümünde belirttiğimiz gibi, askeri cuntanın başındaki Evren, Batılı devletlere kafa
76
tutarak, “biz onlarda neden idam cezası yok diye soruyor muyuz?” demişti. Yani
azgelişmiş ülke yöneticilerinin bazı şeyleri korumak adına insan haklarına aykırı
davranmaları onların asker veya sivil olmalarına göre pek değişmiyor.
Burada ısrarla belirtmeliyiz ki, Batılı yöneticiler veya sermaye sahiplerinin insan
hakları savunucuları olmaları mutlak değildir. Daha çok uzun mücadelelerle bu
hakların kurumsallaşmasını sağlamış sivil toplum ve onun örgütleri bu konuda
duyarlıdır. Aksi halde, insan hakları konusunda çok önemli hassasiyetleriyle dikkat
çeken Fransız hükümetine karşı, Green Peace eylemcileri Okyanusta eylem yapmak
zorunda kalmazlardı.
Demek ki, azgelişmiş ülkelerdeki insanların haklarını savunmaları çok daha zordur.
Çünkü onların hakları, hem kendi yöneticileri tarafından, hem de neo-liberal
politikanın uluslararası uygulayıcıları tarafından ihlal edilme tehlikesiyle karşı
karşıyadır.
Örneğin, Türkiye’de çok uzun yıllar verilen mücadele sonunda ancak bertaraf
edilebilen, Bergama’da siyanürle altın çıkaran firmanın, bırakın insanın temiz bir
çevrede yaşama hakkını, doğrudan yaşama hakkını ihlal ettiğini belirtmeliyiz. Bunun
yanında, insanlık onurunu ayaklar altına alan bir devlet görevlisinin, Güneydoğu’da
köylüye “pislik” yedirdiğini de dile getirmeliyiz. Daha genel bir bilanço için
istatistik vermek gerekirse, 1995-2000 yılları arasında Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi (AİHM)’ne Türkiye’den 63 dava açılmıştır. Bu davalar ağırlıklı olarak
kişisel güvenlik hakları, yaşama hakkı, mülkiyet hakkı ihlalini konu almaktadır.
77
Devlet bu davaların bir çoğunda tazminat ödemeye mahkum edilmektedir. Yani
suçlu bulunmaktadır. Ve insan hakları ihlallerini sürdürmektedir.
Buradan çıkarmak istediğimiz sonuç, azgelişmiş ülkelerin içinde gelişmekte olan bir
ülke olarak, Türkiye’de, bu düzeyde insan hakları ihlal edilebiliyorsa, üçüncü
dünyanın geri kalmış ülkelerinde, insan hakları raporlarını incelemeye bile gerek
yoktur.
Bir diğer sonuç ise, daha sonra ayrıntılı tartışılacağı için belirtip geçmek yeterlidir,
demokratikleşme konusunda Türkiye’de iktidar sahipleri ancak dış dinamiğin
etkisiyle hareket etmektedir. Bunu nasıl tespit edebiliyoruz? Demokratikleşme
konusunda hazırlanan yasa paketleri minimum gelişme içeriyor. Bazı konularda da
özellikle bir gelişme gözlenmiyor. Hatta geriye doğru bir hak kaybının yolu açılıyor.
Bu alan kolayca tahmin edileceği gibi emek kesiminin haklarıdır.
Bir yandan Anayasa’da sendikalara yönelik kısıtlamalar kaldırılırken, bir yandan da
yeni ortaya çıkan yasal düzenlemelerle, her alandan emekçilerin örgütlenmelerini
engelleyici düzenlemelere gidilmektedir. İşçiler sendikasızlaştırılmakta, çiftçiler
daha sonra değineceğimiz gibi Şeker Yasası, Tütün Yasası gibi düzenlemelerle
topraktan atılmaktadırlar.
Yukarıda değindiğimiz ve demokratik ilerlemenin bir göstergesi saydığımız sağlıklı
bir çevrede yaşama hakkı, bir yandan yeni gelişen bir hak olduğu halde, öte yandan
tehdit altındadır. Küreselleşme sürecinde su yüzüne çıkan en önemli tehditler
arasında çevreye verilen zararlar dolayısıyla tüm insanlığın maruz kalmakta olduğu
78
zararlar da sayılabilir. Denizlerde ve içme suyu kaynaklarında kirlenme, kimyasal,
biyolojik ve nükleer atıklardan doğan sorunlar, iklim değişiklikleri ve küresel ısınma,
erozyon nedeniyle ekilebilir alanların azalması gibi olgular dünyayı tehdit
etmektedir.
Sanayileşmeyle birlikte aşırı biçimde ortaya çıkan karbondioksit gazının etkileri
sonucunda atmosferdeki ozon tabakası incelmiş, son yüz yıl içinde Kuzey Kutbu
bölgesindeki ortalama hava sıcaklığı 5 derece artmıştır. Önümüzdeki 100 yıl içinde
dünyanın ortalama hava sıcaklığının da, 1.4 ila 5.8 derece oranında artacağı
hesaplanmaktadır. Küresel ısınma sonucunda büyük buzullar hızla erimeye başlamış,
bu ise şiddetli yağışlar, sel felaketleri, büyük tayfunlar (El Nino vb.) büyük miktarda
erozyon ve kıyıya yakın bölgelerin sular altında kalması gibi tehlikeler doğurmuştur.
Küresel ısınmanın ayrıca dünyadaki bitki ve hayvan türleri üzerinde de olumsuz
etkileri ortaya çıkmış ve gelecekte yaşanabilecek küresel gıda bunalımlarına zemin
oluşmaya başlamıştır.
Çevresel sorunlar, insanlarda beslenme ve solunum bozuklukları, kanser, akciğer ve
kemik hastalıkları başta olmak üzere bazı hastalıkların yayılmasında da etkili
olmaktadır. Küreselleşmenin bu yöndeki olumsuz etkileri tüm dünyada hissedilmekle
birlikte, gelişmekte olan veya azgelişmiş ülkelerde hissedilen zarar diğerlerine oranla
daha büyüktür. Bu olumsuzluklar yaşanırken, küresel ısınma başta olmak üzere
çevreye yönelen tehditlerle mücadelede uluslararası işbirliğini öngören çabalar da
son dönemde yoğunlaşmıştır.
79
Ancak, başta ABD olmak üzere bazı sanayileşmiş ülkelerin bu çabalara katılmakta
isteksiz davranması, çevresel tehditlerin azaltılmasına imkan sağlamamaktadır.
George Bush'un ABD Başkanı olduktan sonra, atmosfere karbondioksit salınmasını
denetim altına almayı amaçlayan Kyoto Protokolü'ndeki ABD imzasını, ulusal
sanayiinin zarar göreceği gerekçesiyle geri çekmesi, öngörülen uluslararası işbirliğini
anlamsız kılmıştır. Çünkü atmosfere salınan zararlı gazların neredeyse % 70'i ABD
kaynaklıdır. (Erhan, 2003)
ABD’nin dünyayı tek başına yönetme talebi çok farklı ve küreselleşmenin getirdiği
koşulların verdiği katılım ve ileri bir demokrasi imkanlarını reddedici bir proje
içeriyor. Amerikan toplumunda güçlü demokrasi projeleri tartışılsa da, ABD
yönetimi, hem ülkesinde hem de dünyada demokrasiyi riske sokuyor.
Buradan hareketle sadece azgelişmiş ve gelişmiş ülkeler arasında bir demokrasi
tartışmaları farklılığından söz etmekle yetinmiyoruz. Aynı zamanda gelişmiş
ülkelerin kendi aralarında da demokrasi tartışmaları açısından ciddi farklar
görüyoruz. Özellik AB ve ABD karşıtlığında bunu izlemek mümkün hale geliyor.
Bush yönetiminin Orta Doğu’ya ihraç etmeye çalıştığı şey, Avrupa’dan “demokrasi”
olarak gözükmüyor. Cem Somel’in 6 Haziran 2004 tarihli köşesinden de “Büyük
Orta Doğu Sahtekarlığı” olarak görülüyor.
“Reagan döneminden beri gerek Amerikan iç politikasında gerekse dünyaya ihraç
ettiği düşünce şeklinde neo-liberalizm hakim. Neo-liberalizmin esas unsuru devletin
piyasa üzerindeki düzenlemesinde vazgeçmek olarak ortaya çıkıyor. Yani piyasada
olup bitene karışmamak. Bu çekimserlik ise, özellikle küreselleşmeyle birlikte,
80
çalışanların aleyhine gelişen bir dinamik oluşturuyor. Nitekim 1980’den beri
Amerika’da gelir dağılımı sürekli bozuluyor, bütün üretim ve üretkenlik artışlarına
rağmen çalışan aileler yirmi yıl önceki gelirlerini elde edebilmek için daha çok saat
çalışma mecburiyetinde kalıyorlar. En çok kazananlarla sıradan işçiler arasındaki
gelir farklılığı katlanıyor. Servet birikimi daha da eşitsiz bir gelişme gösteriyor.”
(Keyder, 2003: 242)
Bütün bu eşitsizliklerin ortaya çıktığı sürece neo-liberalizmin sosyal devleti reddeden
ideolojisi ekleniyor. Bu eklemlenmeyle birlikte devletin sorun olarak sunulmasının
zemini doğuyor. Devletin sorun olması ne demektir? Devlet vergi alır. Amerikan
siyasetçisinin en önemli propaganda malzemelerinden birisi vergi alımının
azaltılacağıdır. Ancak bunun bir sonucu vardır. Daha az vergi toplayan devlet daha
az sosyal harcama yapmak olanağına (olanaksızlığına) sahip olur. Böylece, ABD
vatandaşları sosyal güvenlik sisteminin dışına düşme tehlikesi içinde, sadece iş sahibi
oldukları zaman sigortalı olduklarından, işlerini kaybetme korkusu içinde yaşıyorlar.
(Keyder, 2003: 243)
Sonuç olarak ABD’de sınıflar arasındaki denge bozuluyor. Veya demokrasinin temel
desteği sayılan orta sınıf daralıyor. “Acaba bu gelişme sınıf temelli siyaset
açıklaması ölmüştür” diyen Laclau ve Mouffe’un dikkatini çekiyor mudur?
81
3. Bölüm: Türkiye'de Demokratikleşme
Bu bölüm üç alt başlıktan oluşmaktadır. Önce, 1980’den günümüze geçen çeyrek
yüzyıl içinde askeri rejimin, geçiş döneminin ve geçiş sonrası dönemin iktidar
sahiplerinin demokratikleşme adına neler yaptıkları değerlendiriliyor. İkincisinde,
bu sürecin tamamlayıcısı ve etkileyicisi olarak özellikle ekonomik alanda çok fazla
gündeme gelmiş olan, dış etken değerlendirilmektedir. Bu bağlamda Türkiye'nin
1980 yılından itibaren küreselleşme söylemi içinde dünya kapitalist sistemiyle nasıl
eklemlenmeye çalıştığına bakacağız. Bu süreçte, Türkiye içinden de sağlanan
destekle uygulamaya konulan ekonomik ve hukuksal programları değerlendireceğiz.
Üçüncü alt başlıkta ise, Avrupa Birliği’ne yönelimin bazı çevrelerde yarattığı
demokratikleşmenin sağlanacağı beklentisi ele alınacaktır. Bu bağlamda ortaya çıkan
“Kopenhag
kriterleri”nin
karşılanma
çabası
ve
“Uyum
Yasaları”
süreci
değerlendirilecek, siyasal partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının Avrupa Birliği’ne
giriş sürecine yaklaşımları ele alınacaktır.
3.1. Türkiye'de 1980’den Günümüze Demokrasi Tartışmaları
Bu başlık üç alt bölümden oluşmaktadır. Birinci alt bölümde, demokrasinin kesintiye
uğratıldığı dönemden çıkılırken, demokrasiye dönüş projesini yürüten askeri rejim
yöneticilerinin yaptığı anayasa ve hukuk sistemini değerlendireceğiz. İkincisinde,
ekonomiyi kendisine çalışma ve uygulama alanı olarak seçmiş, siyaseti ise adeta
askeri dönemin bir uzantısı olarak mümkün olduğunca bastırmış olan geçiş dönemi
veya Özal iktidarı dönemine bakacağız. Zira Türkiye'de Özal’ın vizyon sahibi ve
ülkeye çağ atlattığı gibi bir yanılsama hiç olmazsa bir dönem etkili olmuştur.
Özellikle Avrupa Birliği’ne (o tarihte Avrupa Topluluğu) tam üyelik başvurusu
yapması bağlamında Türkiye'nin önünü açan bir iktidar olarak algılanmıştır. Üçüncü
alt bölümde ise, sivil rejime geçişin sağlandığı, hatta demokratikleşme umutlarının
pekiştiği DYP-SHP koalisyonuyla başlayan dönemin değerlendirilmesi olacaktır.
3.1.1. Askeri Dönem
12 Eylül askeri darbesi emir komuta zinciri içinde, Genel Kurmay Başkanı ve
Kuvvet Komutanlarının oluşturduğu bir heyet tarafından gerçekleştirildi. Bu heyet
kendisini Milli Güvenlik Konseyi olarak adlandırdı. Heyetin başkanı dönemin Genel
Kurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, üyeleri ise Kara Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya,
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı
Sedat Celasun idi. Kenan Evren MGK başkanlığının yanı sıra “devlet başkanlığı”
görev ve yetkilerini de kendisinde toplamıştı. Orgeneral Haydar Saltık MGK Genel
Sekreteri olarak görevlendirildi.
Milli Güvenlik Konseyi, “Bildiri” ve “Karar” adıyla açıkladığı kuralları ve emirleri
numaralandırarark kamuoyuna duyuruyordu. MGK’nin ilk bildirisi “1 numaralı”
bildiri olarak 12 Eylül sabahı saat 04:00’te TRT’den duyuruldu. Orgeneral Kenan
Evren’in ağzından okunan bu ilk bildirinin dikkat çekici yönlerini Bülent Tanör şöyle
sıralıyor :
83
“- Devletin varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik saldırılar yoğunluk
kazanmıştır.
- Buna karşılık devlet organları ve anayasal kuruluşlar işlemez duruma
getirilmişlerdir.
- İrticai fikirler ve sapık ideolojiler devlet kuruluşlarını, işçi örgütlerini ve siyasal
partileri etkileri altına alarak ülkeyi iç savaş eşiğine getirmişlerdir.
- TSK, İç Hizmet Kanunu'nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma
görevini Türk Milleti adına yerine getirmek için emir ve komuta zinciri içinde ülke
yönetimine bütünüyle el koymuştur.
- Harekatın amacı, ülkenin bütünlüğünü, devletin otoritesini yeniden sağlamak,
demokratik düzenin işlemesine engel olan nedenleri ortadan kaldırmaktır.
- Parlamento ve hükümet feshedilmiş, milletvekillerinin dokunulmazlıkları
kaldırılmış, bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiş, yurt dışına çıkışlar yasaklanmış,
ikinci bir emre kadar saat 05:00'ten itibaren sokağa çıkma yasağı konmuştur.”
(Tanör, 1995 : 27)
“Dar Sokakta Siyaset” isimli kitabında Yalçın Doğan’ın dikkat çektiği gibi, bildiri
parlamento ve hükümeti feshetmiş olmasına rağmen, siyasal partiler için böyle bir
karar alınmamış, siyasal faaliyetlerin durdurulması bile söz konusu olmamıştı. Bir
iddiaya göre darbeden üç hafta önce bildiri taslağını hazırlayan iki sivil bürokratın
84
metne koyduğu “partiler feshedilmiştir” ibare komutanlar tarafından metinden
çıkarılmıştı. (Doğan, 1986, 42-44)
Bir nolu bildiride sözü edilen darbe hakkındaki “teferruatlı açıklama” belirtildiği gibi
aynı gün saat 13:00'te K. Evren tarafından TRT aracılığıyla kamuoyuna iletilmiştir.
Buna göre darbenin gerekliği konusundaki açıklamanın önemli noktaları şunlardır:
“- Anarşi, terör ve bölücülük karşısında partiler ve milletvekilleri seyirci kalmış,
hukuk devleti kavramı bir takım anayasal kuruluşlarca devletin parçalanması
pahasına da olsa kişilerin savunulması olarak yorumlanmış, kuvvetler ayrılığı ilkesi
kuvvetler çatışmasına dönüşmüş, siyasal partiler yıkıcı ve bölücü mihrakları
kışkırtmış, iktidarlar partizanca kullanılmışlardır.
- 12 Eylül harekatı kanun ve nizam hakimiyetini sağlamak için yapılmıştır. MGK
yasama ve yürütme yetkilerini yüklenmiş olup, yürütme sorumluluğu en kısa
zamanda Bakanlar Kurulu'na bırakılacaktır. Yeni bir anayasa, seçim ve siyasal
partiler kanunu ile diğer düzenlemelerin yapılmasından sonra ülkede seçimlere
geçilecektir.
- Bu dönem içinde her türlü siyasi faaliyet durdurulmuştur. Parlamento üyeleri
siyasal faaliyetlerinden dolayı suçlanmayacak, yeni yönetime karşı suç niteliğinde
davranışlarda bulunmadıkça herhangi bir işleme uğratılmayacaklardır.
- AP, CHP, MSP ve MHP Genel Başkanları can güvenliklerinin sağlanması amacıyla
şimdilik TSK gözetiminde belli yerlerde ikamete tabi tutulmuş olup, durum elverişli
olduğunda serbest bırakılacaklardır.” (Tanör, 1995 : 28)
85
Darbenin dünyaya duyurulması ise ABD resmi sözcüleri ve kanalları tarafından
yapılmıştır. Bu noktada darbeden bir gün önce Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin
Şahinkaya'nın ABD'den Türkiye'ye dönmüş bulunması dikkati çekmektedir. Tarihe
geçmiş bir bilgi olarak CIA’nın şeflerinden biri olan ve Türkiye politikasını yakından
izleyen Paul Henze, darbeyi Beyaz Saray’a “Bizim çocuklar başardı” biçiminde
duyurduğunu belirtelim. (Çavdar, 1996, 265) “ABD Başkanı J. Carter, görevinden
ayrıldıktan sonra yaptığı bir gezide Türkiye'ye de uğradığında, 12 Eylül darbesiyle
ABD'nin ferahladığını, Afganistan ve İran'dan sonra Türkiye'nin istikrarının da
kendileri için son derece önemli olduğunu ifade etti.” (Tanör, 1995 : 29)
Milli Güvenlik Konseyi’nin yasama ve yürütme yetkilerini üstlenmiş bir kurul olarak
aldığı ilk kararlar toplum ve çalışma hayatı ile ilgili kararlardır. Daha önce dikkat
çekildiği üzere topumun etkin kesimlerinin etkisizleştirilmesi operasyonuna ilk
olarak emek kesiminden başlanmıştır. Grev ve lokavtlar ertelenmiş, grevde olan
işçiler işbaşı yaptırılmıştır. Devrimci İşçi Sendikaları Federasyonu (DİSK),
Milliyetçi İşçi Sendikaları Federasyonu (MİSK) ve HAK-İŞ sendikalarının
faaliyetleri durdurulmuş ve paraları bloke edilmiştir. Sadece TÜRK-İŞ’e bağlı
sendikaların faaliyetlerinin devamına izin verilmiştir.
Milli Güvenlik Konseyi bir yasama meclisi içtüzüğü sayılabilecek 24 maddelik
“Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Konseyi Yasama Görevleri İçtüzüğü” adlı bir
karar yayınlayarak kendisini hukuki bir organ haline getirmeye çalışmıştır. Bu
metnin önemli hükümleri şunlardır:
86
“- MGK; Genel Kurmay Başkanı Org. K. Evren, KKK Org. N. Ersin, HKK Org. T.
Şahinkaya, DKK Ora. N. Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Org. S. Celasun'dan
oluşur. (md 1) Konsey'e Genel Kurmay Başkanı başkanlık eder. (md 2)
- MGK'nin danışmanlık ve sekreterlik görevini Milli Güvenlik Konseyi Sekreteri
yapar. Sekreter Konsey toplantılarına katılır ama oy kullanamaz. (md 3) Sekreter
gerekli gördüğünde yasa tasarı ve teklifleri ve diğer konular üzerinde inceleme
yapmak üzere geçici İhtisas Komisyonları oluşturabilir. (md 5)” (Tanör, 1995 : 31)
İçtüzük'ten anlaşıldığına göre, yasama yetkisi Milli Güvenlik Konseyinde ise de
yasaların
taslağını
hazırlamak
görevi
Sekreter
tarafından
yürütülmektedir.
Dolayısıyla Sekreter, Konsey toplantılarına “oy hakkı” olmadan katılmasına rağmen
yasama sürecinde MGK üyeleri kadar etkilidir.
Darbeyi yapanlar, sadece TBMM’ni ve hükümeti fesh etmekle yetinmemişler; yerel
yönetimler düzeyinde de seçimle gelmiş organları fesh etmişlerdir. 25 Eylül 1980
tarihinde belediye başkanları görevlerinden alınmış, il genel meclisleri ve belediye
meclisleri dağıtılmıştır. Görevden alınan belediye başkanlarının yerine ise daha çok
asker kökenli kişiler İçişleri bakanlığınca belediye başkanı olarak görevlendirilmiştir.
“Askeri rejimin ya da geçiş rejiminin temel düzenleyicisi Anayasa Düzeni Hakkında
Kanun oldu (2324-27.10.1980;RG.27.10.1980). Bu metne "Geçici Anayasa" da
denebilir.” (Tanör, 1995 : 32)
Kanunun giriş bölümü şöyledir: "Büyük Türk Milleti adına tarihi sorumluluk
duygusu ile hareket ederek emir ve komuta zinciri içinde ve emirle 12 Eylül 1980
87
harekatını gerçekleştirmiş ve yönetime bütünüyle el koymuş bulunan Türk Silahlı
Kuvvetlerinin yönetime el koymasını zorunlu kılan sebepler ile harekatın amacı ve
Milli Güvenlik Konseyi'nin kuruluş tarzı, Konsey bildirileri ve Konsey Başkanının
12 Eylül 1980 günü radyo ve televizyonla yayınlanmış konuşması ile kamuoyuna
duyurulmuştur". (Tanör, 1995 : 32)
“Bundan sonra 7 maddelik kısa bir metin gelmektedir. Buna göre, 1961 Anayasası
aşağıdaki istisnalar dışında ve yenisi yapılana dek yürürlüktedir. 1961 Anayasasının
TBMM'ne, Millet Meclisi'ne ve Cumhuriyet Senatosu'na tanıdığı görev ve yetkiler
12 Eylül 1980'den itibaren MGK tarafından, Cumhurbaşkanı'na vermiş oldukları da
MGK Başkanı ve Devlet Başkanı tarafından yerine getirilir. MGK karar, bildiri ve
yasalarının Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez. MGK bildiri ve kararları ile
Bakanlar Kurulu kararnameleri ve üçlü kararnamelerin yürütülmesinin durdurulması
istenemez. MGK bildiri, karar ve yasalarının 1961 anayasasına uymayan hükümleri
Anayasa değişikliği, yürürlükteki yasalara uymayanları yasa değişikliği sayılıp
yürürlüğe girerler. Kanun Resmi Gazete'de yayınlandığında, 12 Eylül 1980'den
geçerli olmak üzere yürürlüğe girer.” (Tanör, 1995 : 32)
Milli Güvenlik Konseyi, kendisini yetkilendirdiği bu yasayla olağanüstü yetkiler
almış, hem anayasa yapma hem anayasa değiştirme yetkisine sahip olmuştu. Yani
hem asli hem kurucu iktidar hak ve yetkisini kullanmıştı.
Milli Güvenlik Konseyi 12 Eylül müdahalesinden önceki dönemde asayişten sorumlu
yetkililerin özellikle de sıkıyönetim komutanlarının yetki azlığından şikayetlerini de
dikkate alarak bir takım yasalar çıkarmıştır. Bu, hızlı bir yasama faaliyetine yol
88
açmıştır; çünkü 12 Eylül’ün temel gerekçelerinden biri olarak asayiş sorunları dile
getiriliyordu. Dikkat çekmek gerekir ki bu yetki taleplerini sivil dönemin Başbakanı
Süleyman Demirel demokratik hukuk devletine uygun bulmamıştı.
“12 Eylül müdahalesi yüksek komutanlara bu alanda da yeni bir olanak sundu. Sivil
siyasetçilerden talep ettikleri ama gerçekleştirilmeyenleri bizzat yapma fırsatını elde
ettiler. Basitleştirilmiş yasa yapma usulü (beş kişilik yasama organı) sayesinde, yeni
Anayasadan önce ve sonra, yasalar dünyasında köklü değişiklikler yarattılar.
Rakamlar da bunu ortaya koymaktadır. MGK ilk altı ayında 123, dokuzuncu ayında
175, 1981'in sonuna varıldığında da 51 tanesi yeni yasa olmak üzere toplam 268 yasa
çıkarmış olacaktı” (Tanör, 1995, 33).
Milli Güvenlik Konseyi, özellikle asayiş konusundaki yasa değişikliklerini hızla
yapmış ve idam cezalarının yerine getirilmesinde de istekli davranmıştır. Daha önce
de belirtildiği gibi, MGK başkanı idam cezalarıyla ilgili eleştirileri “asmayalım da
besleyelim mi?” diye cevapladı.
MGK her ne kadar demokratik bir sistemin kurulacağını ilan etmiş ve demokrasiye
dönüşü bir takvime bağlamışsa da, zaman içinde gelişen olaylara göre siyasal
faaliyetlere ve siyasetçilere karşı daha sert davranmıştır. Askeri otoritenin siyasal
partilere karşı davranışlarında da farklılıklar gözlenmiştir. Merkezin sağında ve
solunda yer alan AP ve CHP’ye ve genel başkanlarına karşı davranışlarıyla “aşırı”
sağda yer alan MHP ve MSP’ ve genel başkanlarına davranışları farklı olmuştur.
Darbe günü açıklanan zorunlu ikamet uygulaması AP ve CHP lideri için sona
89
erdirilirken, MHP ve MSP genel başkanları tutuklanmış, onlar ve parti yöneticileri
hakkında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığınca kamu davası açılmıştır.
“Askeri rejim partiler hakkındaki tutumunu bir süre sonra sertleştirdi. Kenan Evren
15 Ocak 1981 tarihli Konya konuşmasında bunlara ve liderlerine toptan çattı. Ama
yine de bir kapatma kararı söz konusu değildi. Hedef hala partilerin kendinden çok
liderleriydi. Kurucu Meclis Hakkında Kanun bile, Danışma Meclisi üyelerinin
partisizlerden oluşmasını şart koşmakla, partilerin varlığını kabul etmiş gibiydi.
Siyasal faaliyetler konusundaki büyük darbe MGK'nin 52 nolu kararıyla gelecek,
bunu siyasal partilerin feshi izleyecektir” (Tanör, 1995, 34-35).
Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin yöneticileri zorunlu ikametten muaf
tutuldukları halde, gelişmeleri izleyen askeri otorite bu kişilerin siyasal faaliyetlerini
sürdürdükleri kanaatiyle, bu faaliyetleri durdurmak ve memleketin gereksinim
duyduğu “huzur ortamını” sağlamak için 1981 yılının 2 Haziran günü 52 nolu kararı
açıkladı. 52 sayılı Kararı Tanör şöyle özetlemektedir:
“- Ülkeyi 12 Eylül 1980 ortamına getiren kişileri eleştirmek ya da övmek şeklindeki
demeç, yorum ve yayınların yanı sıra, siyasal gösteri şeklindeki özel toplantılar da
devam etmektedir.
- Bunların önlenmesi amacıyla her türlü siyasal parti faaliyeti, siyasal çekişmelerin
sürdürülmesi, parlamento üyesi eski siyasetçiler ile parti yönetici ve üyelerinin
ülkenin siyasi ve hukuki geçmişi ile geleceği hakkında sözlü-yazılı demeçleri,
makale yazmaları ve toplantı düzenlemeleri yasaklanmıştır.
90
- Sıkıyönetim Komutanlıklarının kararlarının tartışılması ve haklarında kamu davası
açılmış tüzel ve gerçek kişilerle ilgili olarak kamuoyunu yanıltıcı ve ilgilileri
etkileyici sözlü-yazılı demeç ya da makale yayımı yoluyla beyan ve yorumda
bulunmak da yasaktır.” (Tanör, 1995 : 35)
Yaşama hakkı ve kişi dokunulmazlığı en çok zarar gören hak olarak uzun süreden
beri uygulanmayan idam cezaları uygulamaya konmuştur. Sınırlı süreler olmasına
alışılmış gözaltı süreleri 90 güne kadar uzatılmıştır. Bu gözaltı sürelerinde de,
gözaltındaki kişiler hakkında bilgi edinilemeyen zamanlar olmuş ve işkence iddiaları
yaygınlaşmıştır.
“Bir yandan, askeri rejimin baskıcı ve keyfi karakteri diğer yandan, buna karşı
koyabilmenin hukuki olanaklarının iyice kısılmış olması nedeniyle, bu dönem
içerisinde yurttaşların seslerini duyurabilmek için "dilekçe hakkı"na başvurmaktan
başka ciddi bir seçenekleri kalmamıştır. Osmanlı tebaasının alışık ve sahip olduğu bu
biricik ifade olanağı, 12 Eylül rejimi süresince yeniden canlanmış, darbeyle gelen
'hükümdarlara' her gün yüzlerce dilekçe sunulmuştur. Örneğin yeni rejimin yedinci
ayı dolarken MGK'ya gelen dilekçelerin toplamı 59.318 idi.” (Tanör, 1995 : 36)
1 Kasım 1980 günü basına yapılan bir açıklamayla askeri rejimin “demokratkleşme
paketi” açıklandı. Açıklama MGK adına genel sekreter Org. Haydar Saltık tarafından
yapıldı. Bu açıklamayı bir takım koşullar olarak okuyabiliriz.
“1) "Kurucu Meclis'in teşkiline imkan verecek ön şartların sağlanması,
91
2) Anayasa Düzeni Hakkındaki Kanun'a ek olmak üzere çıkarılacak Kurucu
Meclisi'in kuruluş, görev ve yetkileri hakkındaki kanunun kabulü,
3) Kurucu Meclis'in bilfiil teşkil edilerek çalışmaya başlaması ve öncelikle yeni
Anayasanın hazırlanması,
4) Yeni Anayasa metninin, hazırlanacak bir referandum kanunu ile halk oyuna
sunularak tasvip edilmesi,
5) Yeni Anayasanın halkoyunca kabul edilmiş hükümleri uyarınca yeni partiler
kanunu ve yeni seçim kanununun hazırlanıp Kurucu Meclis'ce kabul edilmesi,
6) Yeni Anayasa ve siyasi partiler kanuna uygun yeni partilerin kurulmasına ve
teşkilatlanmasına yetebilecek bir zaman da dikkate alınarak parti faaliyetlerinin
başlatılması,
7) Belirttiğim makul sürenin sonunda, yeni seçim kanunu uyarınca genel seçimlerin
yapılması suretiyle parlamentonun kurulması ve göreve başlaması,
8) Anayasada yer almış geçici hükümler uyarınca Kurucu Meclis ve Milli Güvenlik
Konseyi'nin görev ve mevcudiyetlerinin sona ermesi suretiyle normal demokratik
siyasi hayata bütünüyle dönülmesi." (Tanör, 1995 : 37)
Bu açıklamaları takibeden aylarda MGK başkanı Org. Kenan Evren yeni yıl
mesajında, 1982 sonbaharında yeni anayasanın referanduma sunulacağını; 1983
92
sonbaharında da genel seçimlerin yapılacağını açıkladı. Bu en yetkili ağızdan
demokrasiye geçiş takviminin açıklanmasıydı.
Hazırlanan anayasanın halkoyuna sunulması süreci demokratik bir ortamla
bağdaşmayacak özellikler taşımaktadır. Özellikle anayasanın tanıtımı kampanyası
gibi bir misyonla ortaya çıkan, devlet başkanı ve MGK başkanı Evren’in
konuşmalarının yasaklanmasıyla yetinilmemiş; anayasa taslağının eleştirilmesi de
yasaklanmıştır. Ayrıca referandumu düzenleyen kanun, oy kullanmayı zorunlu
tutmuş ve oy kullanmayanların oy kullanma haklarını beş yıl için askıya almıştır.
Yani referandumda oy kullanmayan seçmen genel ve yerel seçimde oy
kullanamayacaktır.
Öte yandan, Anayasa oylaması ile Cumhurbaşkanlığı plebisiti birleştirilerek yeni bir
baskı unsuruna başvurulmuştur. (Tanör, 1994, 106) “Anayasanın geçici birinci
maddesine göre, Anayasanın halkoylamasıyla kabulüyle birlikte, MGK Başkanı da
Cumhurbaşkanı sıfatını kazanacaktı. Böylece adeta Evren'in prestiji ile Anayasaya oy
sağlanmak isteniyordu. Ayrıca Devlet başkanlığının adaysız seçimsiz belirlenmesi de
bir Cumhuriyet'e yakışmıyordu.” (Tanör, 1995 : 41)
“Asıl önemli psikolojik baskı bir başka noktadan geliyordu. Anayasa tasarısının reddi
durumunda ne olacağı belli değildi. Dolayısıyla olumsuz oy vermek ister istemez
belirsizliğe destek olmak, askeri rejimin sürmesine rıza göstermek anlamına
geliyordu. Yani demokrasiye geçilmek isteniyorsa, demokratik bulunmasa bile bu
metne oy verilmeliydi. Nitekim Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Orhan Aldıkaçtı
bunun bir şantaj olduğunu adeta itiraf ediyordu: "Bizim Anayasamız kabul
93
edilecektir. Kesin... Çünkü Anayasanın kabul edilmesi demek, Siyasi Partiler
Kanununun yapılması ve seçime gidilmesi demektir... Seçmen bunu değerlendirecek
ve bir an evvel normal düzene geçilmesi için Anayasaya oy verecektir"(Tanör, 1995 :
41)
Böyle bir ortamda Kenan Evren onbeş gün süreyle anayasayı tanıtma gezileri ve
Radyo TV konuşmalarıyla anayasayı halka tanıttı. Basının adeta susturulduğu ve her
türlü örgütlenmenin yasak olduğu bir ortamda referanduma ulaşıldı. 7 Kasım 1982
tarihinde yapılan referandumda % 91.37 kabul oyuyla 1982 Anayasası yürürlüğe
girdi. Anayasaya ret oyu verenlerin oranı sadece % 8.63 oldu. Böylece Anayasanın
ilgili maddesine göre Evren de Cumhurbaşkanı oldu.
1982 Anayasası
1982 Anayasasını, demokratik teorinin gerektirdiği “sınırlı iktidar” anlayışı açısından
incelemek için, devletin iç yapısındaki işleyiş ve birey devlet ilişkilerine bakmalıyız.
1961 Anayasasında yasama yürütme ilişkisinde yasamaya açıkça üstünlük sağlanmış
ve yürütme bir görev olarak tanımlanmıştı. 1982 Anayasası ise yürütmeyi
güçlendirerek yasamayla denkleştirmeye doğru bir eğilim göstermiştir. Yürütme
anayasadan güç alan bir yetki haline getirilmiş ve kanun hükmünde kararname
çıkarma yetkisiyle de adeta yasama yetkisine de ortak edilmiştir. Yürütmenin genel
olarak güçlendirilmesinin yanında özel olarak da yürütme içinde Cumhurbaşkanı
güçlendirilmiştir.
Burada
belirtmek
gerekmektedir
ki
1980’lere
kadar
cumhurbaşkanları genellikle asker kökenli kişilerden seçilmiştir. Yani MGK
94
başkanının cumhurbaşkanlığı makamına oturacağı garantisi içinde bu düzenleme
yapılmıştır.
Yürütme ve yargı ilişkileri açısından baktığımızda da yürütmenin güçlendirildiğini
görüyoruz. Bunu anlamak için iki düzenlemeye bakmak yeterlidir. Birincisi
cumhurbaşkanının yüksek yargı organlarının yöneticilerinin ve üyelerinin atanması
konusundaki yetkileridir. İkincisi de idarenin yargı yoluyla denetlenmesine getirilen
kısıtlamalardır. Örneğin yüksek askeri şüra kararları yargı denetimi dışındadır. Bir
örnek de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Başkanlığına Adalet bakanının
getirilmesi yargıyı yürütme karşısında güçsüzleştirmiştir. Ancak bu mutlak bir
güçsüzleştirme olarak kabul edilemez. Olsa olsa etkiye açılmıştır diyebiliriz. Çünkü
bu kurulun yedi kişilik üye yapısı içinde adalet bakanı ve müsteşar sadece iki oya
sahiptirler.
“Anayasa yargısı da daraltılmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin yetkileri daraltılmıştır.
Öncelikle denetlenebilecek işlemler sınırlanmıştır. Olağanüstü hal kanun hükmünde
kararnameleri, MGK dönemi (12 Eylül 1980 - 7 Aralık 1983) yasa ve KHK'leri
denetim dışıdır. Olağan hal KHK'lerinin denetimi de daraltılmıştır. Anayasa
değişiklikleri de ancak biçim yönünden ve sınırlı noktalardan denetlenebilir. Temel
hak ve özgürlükler doğrudan Anayasa'da kısıldığından bu alandaki yargı denetimi de
etkisizleşmiştir. Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yolları da kısılmıştır. Önceki
Anayasada kendi görev ve varlık alanlarını ilgilendiren konularda dava açabilen
Yüksek Hakimler Kurulu, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Üniversiteler artık
böyle bir olanağa sahip değillerdir.
İptal davası hakkı Cumhurbaşkanı, iktidar
(koalisyon hükümetinin büyük ortağı) ve ana muhalefet partisi grupları ile TBMM
95
üye tam sayısının en az beşte birine tanındığından, diğer parti ve grupların başvurusu
da artık imkansızdır. Oysa 1961 Anayasasının ilk 10 yılında TBMM'de bir tek
temsilcisi bulunan partiler bile bu hakka sahipti. Daha sonraları ise TBMM'de grubu
bulunan bütün partiler iptal davası açabiliyorlardı.” (Tanör, 1995 : 43-44)
1961 Anayasası’nın Demokrat Parti dönemine bir tepki olarak doğduğunu ve
yürütme ve yasama karşısında yargıyı güçlendirdiğini biliyoruz. Benzer bir şekilde
1982 Anayasası da kendisinde önceki döneme tepki özelliği taşımıştır. Bu cümleden
olarak bu Anayasa’nın düzenlediği kurumlar içinde kayıplı çıkan yargı olmuştur. Bu
tepkinin altında yatan neden ise 1980’li yıllara yargının ayak bağı olduğu söylemleri
içinde girilmiş olmasıdır. Örneğin Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi olağanüstü
sayılacak mahkemelerin kurulamamasından sıklıkla yakınılmıştır.
Yürütmenin iç yapısında da önemli değişiklikler yapan düzenlemeler söz konusudur.
Ancak “1982 Anayasası’na göre yürütmeyi olağan ve olağanüstü dönemler ayrımı
yaparak değerlendirmek gerekiyor” (Yüzbaşıoğlu, 1996: 33-34) Olağan dönemlerde
klasik parlamenter rejime uygun olarak Bakanlar Kurulu etkin olurken; olağanüstü
dönemde cumhurbaşkanı Bakanlar Kurumuna başkanlık ediyor ve olağanüstü hal
kanun hükmünde kararnameleri çıkarılıyor. Burada belirtilmesi gereken ve
cumhurbaşkanının yetkilerini artıran bir başka düzenleme de devlet başkanı olarak
cumhurbaşkanının özerk olması gereken çeşitli kurumların başkanlarını atama
yetkisiyle donatılmasıdır.
“Cumhurbaşkanı'nın statüsü ile ilgili düzenlemeler yürütme içi değişmelerin en
ilginç olanıdır. Cumhuriyet'in ilanından beri bu statü teorik olarak etkisizdi;
96
parlamenter hakemlik karakteri göstermişti. Fakat pratikte ilk üç cumhurbaşkanı
dönemi güçlü cumhurbaşkanlığı demek olmuştu. Çünkü, Atatürk ve İnönü kurtuluş
savaşının muzaffer önderleri, yeni rejimin de mimarıydılar. Üstelik rejim uzun süre
tek partili olmuştu. Bayar sivil kökenli ilk Cumhurbaşkanı idi ama, arkasında fiili DP
grubu ağırlığı vardı. Türkiye'de hem teorik hem de pratik açıdan parlamenter
cumhurbaşkanlığı aslında 1961 Anayasası döneminde başlamış, özellikle Sunay ve
Korutürk
bunun
klasik
örneklerini
vermişlerdi.
1982
Anayasası’nın
Cumhurbaşkanı'na çizdiği daha aktif statü iledir ki, Türkiye'de ilk defa olarak
Cumhurbaşkanlığı konumu teorik olarak da güçlendirilmek istenmiştir. Bunun
temelinde, 1980 öncesinin bunalımlarında bu hakemlik kurumunun kendinden
bekleneni yeterince yerine getirmediği inancı yatar.” (Tanör, 1995 : 44-45)
Bunların sonucu olarak, cumhurbaşkanlığına TBMM dışından aday gösterilebilmesi,
cumhurbaşkanının yetkilerinin arttığını gösteren yeni bir ant metni oluşturulması
dikkat çekmektedir. Milli güvenlik ve olağanüstü yönetim usulleri açısından da
cumhurbaşkanı önemli bir rol üstlenmektedir. Bu ve benzeri düzenlemeler
cumhurbaşkanının sistem içindeki yerini adeta 1958 Fransız V. Cumhuriyet
Anayasasının
Cumhurbaşkanına
yaklaştırmıştır.
Fransız
cumhurbaşkanının
konumuna binaen sistem “yarı başkanlık” olarak adlandırıldığına göre Türkiye’de
sistem nasıl adlandırılabilir. Bu açıdan 1982 düzenlemesi parlamenter sistem ile yarı
parlamenter ya da yarı başkanlık sistemi arası bir konumdadır. (Akyıldız, 1993)
Siyasal iktidar-askeri güç ilişkileri açısından 1982 Anayasası’na bakarsak, askeri
otoritenin parlamenter demokrasilerde rastlanmayacak bir güce ulaştığı görülür.
“Parlamenter demokrasilerde iki başlı olan yürütme (Bakanlar Kurulu ve
97
Cumhurbaşkanı), 1961 ve 1982 Türkiye anayasalarında, deyim yerindeyse üç
başlıdır. Bu üçüncü baş askeri bürokrasidir.
Parlamenter demokrasilerde temel kural, yönetim organlarından biri olan silahlı
kuvvetlerin sivil otoriteye yani yürütmenin ikinci başı olan parti hükümetine ya da
bakanlar kuruluna bağlı olmasıdır. Oysa 1961 ve 1982 anayasalarında askeri
bürokrasiye sivil otoriteye karşı belli bir özerklik verilmekle kalınmamış; bazı
bakımlardan, temel siyasal kararlarda sivil otoriteye görüş dikte edebileceği bir
konum sağlanmıştır.” (Parla, 1991: 79-80)
Ordunun 1982 Anayasasıyla güçlendirilmiş olmasının bazı göstergelerine değinmek
gerekirse; birincisi milli güvenlik kavramının genişletilmesi ve Milli Güvenlik
Kurulu’nda sivil üye çoğunluğuna son verilerek askeri
üyelerin ağırlığının
belirtilmesi gerekir. İkincisi, 1982 Anayasası’nın Başlangıç bölümünde, 12 Eylül
müdahalesi milletin çağrısı üzerine gerçekleştirilmiştir denilerek adeta darbe
meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
“1982 Anayasası’nın hiç mi olumlu yanı yoktur? Anayasanın olumlu katkıları da
vardır. Bunlar özellikle, daha önceki dönemlerde görülen karar alma zorluklarını
azaltıcı hükümlerdir. 1961 Anayasası döneminde Cumhurbaşkanı'nın seçimleri
yenileme usulü gerçekleşmesi çok zor koşullara bağlanmış, zaten bu yola
başvurabilme olanağı da hiç doğmamıştı. 1982 Anayasası, siyasal kriz halinde
başvurulabilecek bu önlemin koşullarını kolaylaştırmıştır. Cumhurbaşkanı seçimi ile
ilgili yeni düzenleme de bu niteliktedir. 1980 yılında, Cumhurbaşkanı seçimi
tıkanmış ve ülke altı ay süreyle Cumhurbaşkanı vekilliğine sahne olmuştu. Bu
98
durum, askeri müdahalenin birinci dereceden nedenleri arasında sayılamasa bile,
bunu kolaylaştırıcı bir rol oynamıştı. 1982 Anayasası bu tür tıkanıklıklara karşı da
önlem almıştır. Cumhurbaşkanı seçilebilmek için ilk iki turda TBMM üye tam
sayısının 2/3 oyunu, üçüncü turda salt çoğunluğu öngörmüştür. İlk üç turda seçim
yapılamadığı takdirde son tur olarak düzenlenen dördüncü turda, bir önceki
oylamada en çok oy almış olan iki aday arasında yapılacak oylamada üye tam
sayısının salt çoğunluğunu gerekli ve yeterli saymıştır. Bu turda da sonuç
alınamaması halinde ise, bir başka yenilik olarak, TBMM seçimlerinin yenilenmesi
sonucu doğacaktır (md 102). TBMM Başkanının seçiminde de bir kolaylık
sağlanmış, ilk iki turda 2/3, üçüncüsünde salt çoğunluk sağlanamamışsa, dördüncü
turda, en çok oy almış olan iki adaydan en fazla oyu alanın seçilmesi usulü
benimsenmiştir (md 94). Meclis sayısının ikiden bire indirilmesi, yani çift meclis
sisteminden vazgeçilmesi de karar almayı kolaylaştırıcı bir yeniliktir. Aynı
doğrultuda yeni Anayasa, meclis içi engellemeleri en az düzeye indirmek için de
önlemler almıştır. Bu konudaki yenilik, TBMM'nin üye tam sayısının üçte biri ile
toplanabilmesidir. Ancak, karar yeter sayısı hiç bir şekilde üye tam sayısının dörtte
birinin bir fazlasından az olamaz (md 96). Nihayet, partilerin meclis grubu
kurmalarının güçleştirilmiş olmasına değinilebilir. Bu sayı eski Anayasa döneminde
10 milletvekiliydi. 1982 Anayasası grup kurabilmeyi en az 20 üye koşuluna
bağlamakla, meclisteki engellemeleri azaltıcı bir tutum takınmıştır.” (Tanör, 1995 :
46)
Demokrasinin çerçevesinin nasıl çizildiğiyle ilgili bir konu olarak, devlet karşısında
birey ve toplumun konumuna baktığımız zaman ne görüyoruz? 1982 Anayasası daha
99
başlangıç bölümünden itibaren devlet karşısında bireyi koruyan liberal anayasa
geleneğine aykırı bir biçimde, devletin kutsallığını ilan etmiştir. Devletin ve Türk
Milleti’nin
menfaatlerini
her
şeyi
üzerinde
tanımlamıştır.
Hukuk
devleti
kavramlaştırması da evrensel hukuk normlarında farklı bir biçimde, “anayasada
gösterilen” hukuk devleti ve demokrasi haline getirilmiştir.
Aynı mantığın temel hak ve özgürlüklerin tanımlanmasında da görüyoruz. 1961
Anayasası’nda varolan “sınırlandırılamaz” temel hak ve özgürlükler ölçütü
kaldırılmış, sınırlanamaz hiçbir hak ve özgürlük kalmamıştır. Ayrıca bu sınırlmalar
da bir takım muğlak ölçütlere bağlanmıştır. Örneğin milli güvenlik, devletin ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, kamu yararı, genel ahlâk vb. bazı kavramlar
sınırlama ölçütü olarak kullanılmıştır.
Temel hak ve özgürlüklerin bireysel kullanımına karşı çok sınırlayıcı bir tutum
benimsemiş olan 1982 Anayasası, topluca kullanılan hak ve özgürlüklere karşı ayrıca
bir hassasiyet göstermektedir. Bazı düzenlemeler bunu açıkça göstermektedir;
toplantı ve gösteri yürüyüşü, dernek kurma, sendikal etkinlik ve siyasal partiler
konusundaki kısıtlayıcı düzenlemeler örnek olarak verilebilir. Toplumsal örgütlerin
birlikte davranma ve işbirliği yapma konusundaki kısıtlamalar da ayrıca
belirtilmelidir.
Çağdaş demokrasilerde yaşanan siyasal partilerin toplumsal örgütlerle ilişki içinde
olması serbestisi 1982 Anayasası’nda açıkça yasaklanmıştır. Ayrıca sendikaların hak
grevi yapması ve siyasal nitelikli eylemlerde yer alması yasaklanmıştır. Bu eylemler
sadece ekonomik amaçlı yapılabilir hale getirilmiştir.Siyasal alanın emekçi kesimlere
100
kapatılması konusunda özel bir çaba sarf edilmiş; çalışanların ve öğrencilerin her
türlü siyasal örgütlenmeye katılmaları yasaklanmıştır.
“Siyasal'a karşı duyulan alerji anayasanın bir başka özelliğidir. Dernek, sendika,
kooperatif, vakıf, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu gibi örgütlere getirilen
siyasal faaliyet ve aralarında bu amaçla işbirliği yasakları bunun ilk örneğidir.
Partiler de kıskaçlar arasında çalışmaya mahkûmdurlar. Bunlar yurtdışında
örgütlenemez, kadın ve gençlik kolları kuramaz, vakıf kuramaz, dernek, sendika,
meslek kuruluşu, kooperatif ve benzeri kuruluşlarla siyasal ilişki ve işbirliği içinde
olamaz, bunlardan maddi yardım alamazlar. Partiler yabancı ülkelerdeki dernek ve
gruplardan da yardım göremezler. Devlet memurlarının ve öğrencilerin partilere üye
olmaları yasaktır. Kitle örgütleriyle ilgili kayıtlamalar nasıl esas olarak emekçi
örgütlenmelerini hedef alıyor idiyse, buradaki yasaklamalar da esas olarak sol
eğilimli partileri hedef almaktadır. Çünkü kitle örgütleriyle temas ve bunların
desteğini almak asıl bunlar için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Bu kısıtlamalar zaten
yeterince
katılımcı
olmayan
demokrasiyi
iyice
sığlaştırıcı
özelliktedir.
Depolitizasyon amacının bir başka göstergesi, TBMM seçimlerinin dört yıldan beş
yıla çıkarılması ve ara seçimlerin de bir defaya mahsus olarak öngörülmüş olmasıdır.
Ancak bunda, seçim ekonomisini dizginleme amacı da vardır.” (Tanör, 1995 : 48)
Hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasında etkili olan yargısal yaptırımlar da
1982 Anayasası’yla geriletilmiştir. Özgürlüklerin sınırlanabilmesinde yargıç kararı
zorunluluğu yeni sistemde bir zorunluluk olmaktan çıkarılmıştı. “Gecikmesinde
sakınca bulunan haller” sihirli formülüyle, idarenin (kolluk güçlerinin) eli
101
güçlendirilmişti.
Böylece
olağanüstü
dönemde
uygulanmakta
olan
kolluk
kuvvetlerinin artırılmış yetkileri olağan hal dönemine de yayılmış oldu.
“1982 Anayasası hakkında toplu bir sonuçlar dizisi çıkarmak için şu soru ölçü
alınabilir : Kim kime karşı güçlenmektedir? Yukarıdaki veriler ışığında bu soruya
verilmesi gereken yanıtlar şöyle olmalıdır:” (Tanör, 1995 : 48)
“Devlet-Birey-Toplum ilişkilerinde devlet kendinden sonrakilere karşı, devlet içi
alanda da siyasal organlar yargıya karşı, siyasal organlar içinde yürütme yasamaya
karşı,
yürütme
merkeziyetçilik
içinde
yerinden
Cumhurbaşkanı
yönetimcilik
hükümete
ve
karşı,
idare
özerkliklere
karşı
içinde
de
güçlenmiş
bulunmaktadır.” (Tanör, 1995 : 48-49)
Türk siyasal kültürünün bir yansıması olarak 1961 Anayasası da, 1982 Anayasası da
“çerçeve anayasa” anlayışı yerine kazuistik bir anlayışla düzenlenmiştir. (Özbudun,
1986, 43) Anayasaların kazuistik yöntemle yapılmasının önemli nedenlerinden birisi
tepki anayasaları olmalarıdır. Özellikle 1982 Anayasası siyasal ve sosyal sorunları da
anayasayla çözmeyi hedeflemiş, bunun içinde alışılmadık pek çok konu anayasada
ayrıntılı düzenlenmiştir. Ayrıca çözümlerin kalıcı olması hedeflenerek anayasanın
değiştirilmesi zorlaştırılmıştır. Öyle ki, cumhurbaşkanı istemezse anayasada
değişiklik yapılması olanaksızdır. Çünkü 1982 Anayasası’nın ilk halinde,
değişiklikle ilgili 175. maddesine göre, cumhurbaşkanının tekrar görüşülmek üzere
TBMM’ne geri gönderdiği değişikliğin kabulü TBMM’nin dörtte üçünün oyu
gereklidir. Ancak 1987 yılında yapılan değişiklikle, değiştirme usulü görece
kolaylaştırılmıştır.
102
MGK'nın Hızlandırılmış Yasama Faaliyeti
Yasa yapma görevi yasama organına aittir. Bu cümleden olarak, Kurucu Meclisler
Anayasa yapım süreci tamamlandıktan sonra, yasa yapma görevini seçilecek yeni
meclise bırakmaktadırlar. Türkiye’de 1961 yılında sona eren askeri rejim döneminde
de bu kurala uyulmuştur. Ancak 1980-82 döneminde yasama yetkisini elinde
bulunduran MGK, anayasanın ilanından sonra da bu yetkiyi kendisinde tutmuş ve
yasaları yapmak için kullanmıştır. Yani MGK, adaylarını tek tek onaylayarak seçime
girmesine izin verdiği 1983 seçimlerinde oluşacak olan sivil parlamentoyu güvenilir
bulmamış, yasaları da bizzat kendisi yapmıştır.
“İşin bir başka püf noktası daha vardı. Olağanüstü koşullarda hazırlanan ve oylatılan
Anayasa, 12 Eylül 1980 tarihi ile yeni TBMM'nin başkanlık divanının oluşacağı tarih
arasında üretilecek olan MGK işlemlerinin anayasa yargısı denetimi dışında
olduklarını ve olacaklarını ilan etmişti. (geçici md.15) Yasalar bunların içinde ve
başında yer alıyordu. Demek ki, Anayasaya sokuşturulamayan antidemokratik
hükümler MGK eliyle yasalaştırılabilecek, bunların da anayasaya aykırılığı ileri
sürülemeyecekti. Anayasaya olumlu oy verildiği için, işin meşruluk yönü de tartışma
konusu olmaktan çıkmıştı. MGK artık bu yetkisini milletin onayından geçmiş
Anayasadan alıyordu.” (Tanör, 1995 : 50)
Milli Güvenlik Konseyi’nin bizzat ürettiği yasalar çok önemli konuları
düzenlemiştir. Toplumsal yaşamın siyasal, kültürel, sendikal vb. alanlarını
düzenleyen yasaların tamamına yakını 1982 Anayasası’nın kabulünden 1983 yılında
TBMM’nin açılışına kadar geçen sürede düzenlenmiştir. (İnan ve Ozansoy, 1986)
103
Bu dönemde çıkarılan yasalar Anayasa Mahkemesi’nin denetiminden muaf sayıldığı
için yani bu yasalarla ilgili anayasaya aykırılık davası açılamayacağı anayasal
güvence altına alındığı için bu yasalar demeti adeta “ikinci anayasa” (Tanör, 1995:
51) niteliği taşımaktadır.
“MGK patentli yasalar içinde askeri alanı ilgilendirenler son derece geniş bir yer
tutar. Bunlar askeri yargıdan, asker kişilerin özlük haklarına kadar uzanan çok geniş
bir alana yayılmıştır. Anlaşılan TSK, yıllardan beri sivil siyasal iktidar ve
çoğunluklardan beklediklerini, bu fırsattan yararlanarak bizzat gerçekleştirme
olanağı bulmuştur. Bunlara da bir kaç örnek vermek ilginç olacaktır: Sıkıyönetim,
askeri hakimler, askeri mahkemeler, TSK personeli, MİT, askeri yasak bölgeler,
Askeri Tıp Akademisi, askeri ceza, jandarma teşkilatı ve görevleri, Yüksek Askeri
Şûra, seferberlik ve savaş hali, harbokulları, v.b. ile ilgili yasalar ve yasa
değişiklikleri...” (Tanör, 1995 : 51)
3.1.2. ANAP İktidarı Dönemi
1983 yılında yapılan seçimler, Türkiye'de askeri dönemin sona erdiği ve sivil rejime
geçildiğinin göstergesi olarak kabul edilir. Hatta dönemin cumhurbaşkanı olan ve
askeri darbeyi yapan komuta heyetinin de başkanı olan Kenan Evren bu süreci
demokrasiye geçiş olarak açıklamıştır. Oysa gerçekte sivil rejime bile geçildiği
şüphelidir. Çünkü Kenan Evren bir yandan demokrasiye geçildiğini açıklarken diğer
yandan anayasanın kefili olduğunu ve onu değiştirtmeyeceğini açıklıyordu.
Parlamenter
demokrasilerde
anayasanın
nasıl
değiştirileceği
bellidir.
Cumhurbaşkanının kişisel olarak önleyebileceği bir süreç değildir. Kenan Evren’in
104
bu açıklamalarının pratikte bir değeri olmayabilir. Ama içinde bulunulan dönemin bir
geçiş dönemi olduğunu, yani bir olağanüstülüğün sürdüğünü her fırsatta
yenilemektedir. Zaten TBMM’de o dönem temsil edilme hakkı kazanan siyasal
partiler cuntanın izin verdiği partilerdir ve onun vekillerinden oluşan bir yapı
hakimdir. Yani anayasayı değiştirme düşüncesinde, demokratikleşme yönünde
girişimlerde bulunma niyetinde olan bir parlamentodan söz edilemez. Öyleyse
bunları söylememizin ne anlamı var? Bu 1987 yılında ortaya çıkan gelişmelerde
görülecek. 1987 yılında anayasanın öngördüğü 10 yıllık yasakların (yani eski siyasal
parti liderlerinin yasaklarının) kaldırılması gündeme gelince, TBMM’deki partilerin
tutumu önem kazandı. Meclisin en büyük grubuna sahip olan ve tek başına iktidar
olan ANAP’ın lideri, demokrasiyle açıklanamayacak bir şey yaptı ve siyasal
yasakların kaldırılmasını, sıradan bir anayasa değişikliği gibi referanduma götürdü.
Siyasal hakları insan hakları kapsamında düşünürsek onların referandum yoluyla
konulabilmesinin hukuka ve demokrasiye aykırı olduğunu kolayca görebiliriz. Oysa
ANAP bu hakların kullanılabilmesini referanduma sunmakla kalmamış, bir de
bunların sürdürülmesini meydanlarda savunmuştur.
Bu siyasal gelişmelerle ilgili örneği burada keserek demokrasinin ekonomik tabanını
ele alalım. Ekonomik koşullar açısından Türkiye’nin orta gelirli ve “belirsizlik
aşaması”nda bulunan ülkelerden bir tanesi olduğunu görürüz. “Bir başka deyişle,
kalkınmışlık düzeyi Türkiye'de demokratik bir rejimi garantilemediği gibi, otoriter
bir rejime de mahkum etmemektedir. Türkiye'nin ulaştığı ekonomik kalkınma düzeyi
veya endüstrileşme aşaması, hem demokratik hem de demokratik olmayan rejimlere
açık görünmektedir. Diğer taraftan, piyasa ekonomisine Türkiye oldukça geç ancak
105
1950’lerde, o da mesafeli bir biçimde geçebilmiştir. Piyasa ekonomisine geçişle
demokrasiye geçiş Türkiye'de aynı döneme rastlamasına rağmen başlangıçtaki bu
olumlu ilişki sonradan kopmuştur. Bu durum siyasal rejimlerin ekonomik nedenlerin
kaçınılmaz sonucu olmadığı gerçeğini bir kere daha vurgulamaktadır. Ekonomik
koşulların belirsiz gücü ise toplumsal dayanakların önemini vurgulamaktadır.”
(Sunar, 1987: 93-94)
Türkiye’yi toplumsal yapının demokratikleşmeye sağladığı destekler açısından
değerlendirirsek, merkeziyetçi bir siyasal mirasın, devletçi bir ekonomik sistemin,
cılız bir orta sınıfın, dağınık ve güçsüz bir işçi kesiminin, temelde zincirleme
birbirlerine bağlı olan bu koşulların, demokratikleşmeye sağlayabilecekleri
koşulların oldukça sınırlı olduğunu görürüz. Buna rağmen kalkınmakta olan ülkeler
içinde Türkiye'nin önemli bir demokrasi deneyimine sahip olduğunu saptayabiliriz.
1950 yılından bu yana, Türkiye demokrasiyle yaşamayı becerememekteyse bile,
deneyimleri ve birikimi sonucu demokrasisiz yaşayamayacağını da göstermiştir.
Tarihi ve toplumsal koşulları demokratik düzene sürekli bir teminat sağlayamadığı
halde, otoriter bir rejime de sürekli destek sağlayacak nitelikte değildir. Demokrasi
ile askeri müdahaleler arasındaki gidiş gelişler bir bakıma bunun kanıtıdır. Ekonomik
ve
toplumsal koşullar, Türkiye'de görülen rejim değişikliklerini kendi başına
kaçınılmaz bir biçimde belirleyecek nitelikte değildir.
Türkiye'nin de içinde bulunduğu üçüncü dünya ülkelerinde demokratik sürecin
devrevi bir nitelik taşımaktadır. Brezilya, Arjantin, Uruguay, Yunanistan ve Türkiye
gibi ülkelerde, demokratik rejimler ve askerî müdahaleler arasında gidiş-gelişler,
adeta gelenekselleşmiş gibi görünmektedir. Demokratik veya askerî rejimler değil,
106
her ikisi arasında gidiş-geliş, adeta bir siyasal sistem hüviyetine bürünmüş gibi bu
ülkelerde. “O halde, Türkiye gibi orta gelirli ve kalkınmakta olan ülkelerde
demokratik süreç bir defaya mahsus olarak yaşanan bir olay değildir. Bu ülkelerde
neden demokratik kurallar ve kurumlar gelenekselleşemiyor, neden demokratik
düzenler belirli aralıklarla çöküyor.” (Sunar, 1987: 97)
“Türkiye'de bir kez daha yeniden yaşanmakta olan demokratikleşme süreci açısından
bakacak olursak, Türkiye'nin hem kendi geçmiş deneyimlerinden hem de
demokrasilerini yeniden kuran ülkelerin tecrübelerinden faydalanacağı birçok dersler
bulunmaktadır. Türkiye, acaba yeniden kurduğu demokratik rejime sürekli bir işlerlik
kazandırabilecek midir?” (Sunar, 1987: 97) 1980’lerin ortasındaki soru budur.
Demokratik rejime geçiş sürecinde, toplumsal ve siyasal güçler, aralarında vardıkları
uzlaşmanın temel ilkelerini ve demokratik sözleşmenin dayanaklarını oluşturmak
üzere diğerlerinden, kendi yararlarına güvenceler isterler. Bu teminatlardan birincisi,
güçlerin birbirlerinin yaşamsal çıkarlarına vermemeleri vaadine dayanan, devlet
kurumlarının bütünlüğünün korunması, sermayenin kendini yeniden üretebilmesi ve
muhalefet siyasal sürece katılmasıdır. Güvencelerin ikincisi ise, “şartlı onay” ilkesine
dayanır ve demokratik kuralların özünü güvenceye alır. Böylece siyasal mücadelenin
sınırları ve kendisi güvence altına alınmış olur.
“Bu bilgiler ışığında Türkiye'deki gelişmelere bakacak olursak, Türkiye'de
demokrasiye geçiş hazırlıklarının oldukça kısa bir sürede gerçekleştiğini görüyoruz.
Anayasa, seçim kanunu, partiler, sendikalar ve dernekler kanunu gibi siyasal ve
toplumsal grupların siyasal sürece katılmalarını düzenleyen kurallar, farklı grup ve
107
kesimleri kapsayan bir uzlaşma veya sözleşme sonucu değil, daha çok popülerplebisiter desteği yüksek askerî rejimin ağırlığı ile saptanmıştır.” (Sunar, 1987: 101)
Ancak bu yasaların kurduğu siyasal rejimin demokrasi olarak adlandırılması
yadırgatıcıdır. Örneğin siyasal partiler yasası siyasal partilerin siyaset yapma
sürecine çok ciddi kısıtlamalar getirdiği gibi, dernekler ve diğer kuruluşlar
hakkındaki yasalar da, onların siyaset yapmalarını yasaklar. Yani dernekler kanunu
dernekleri, sendikaları düzenleyen kanunlar da sendikaları siyasetten men
etmişlerdir. Ayrıca belirtmeye gerek yoktur ki, 1982 anayasası da, hem çeşitli
toplumsal oluşumların hem de bireylerin siyasete katılma alanlarını çok ciddi bir
şekilde yasaklamışlardır. Örneğin seçimlerde mahkumlar ile birlikte tutuklular da oy
kullanamazlar. Öğretim üyeleri ve yüksek öğretim öğrencileri siyasal partilere
katılamazlar.
Demokrasiye geçiş olarak adlandırılan ve 1983 seçimleriyle açılan yeni dönem
Türkiye’de demokratikleşme açısından yoğun bir gündeme sahip olunacağı
izlenimiyle
başlamıştır.
Çünkü
bu
dönem
demokratik
kuralların
yeniden
biçimlenmesinin ve demokratik uzlaşmanın farklı bir çerçeveye oturma olasılıkları
vardır. Bu olasılıklara bağlı olarak da demokratik konsolidasyon döneminin
Türkiye’deki önemi artmaktadır.
Üçüncü dünya ülkelerinde demokrasiye geçiş için hazırlıkların yapıldığı dönemde
henüz demokratik mekanizmalar işlemeye başlamamıştır. “Yönetim henüz
sivilleşmemiş, seçimler yapılmamış ve toplumsal örgütler serbest faaliyette
bulunamadıkları için, demokrasiye geçiş dönemi sürecini temellendiren, danışma,
demokratik pazarlık ve uzlaşma süreci daha çok belirli güç ve kesimleri temsil eden
108
liderler arasında yapılmıştır. Demokratik konsolidasyon döneminde ise liderler
arasındaki
ilişkilerin
liderler
ile
kitleler
arasında
kurulacak
ilişkilerle
temellendirilmesi söz konusudur. Parti ve sendika liderleri, meslek kuruluşları ve
dernekler, kısaca siyasal ve toplumsal örgütler temsil ettikleri “taban” ile bağlantı
kurmaları ve bu bağları pekiştirmeleri gündemdedir. Özetleyecek olursak, otoriter
rejim döneminde siyasetten uzaklaştırılan toplumun farklı kesimlerinin şimdi kendi
görüş ve çıkarları doğrultusunda örgütlenerek, siyasal sürece tekrar katılmaları
demokratik konsolidasyon döneminin temel sorunudur.” (Sunar, 1987: 102)
Siyasal katılma sorunu, demokratik konsolidasyon döneminde, birincisi tavan ile
taban arasındaki ilişkiler; ikincisi partiler, parlamento ve bürokrasi arasındaki
ilişkiler olmak üzere iki boyutlu bir görünüm sergilemektedir.
Bütün Batılı demokratik rejimlerde toplum bir örgütler ağı ile örülmüştür. Toplum
yalnız örgütlenmeyle kalmamış, bu örgütler özerklikleri, tutarlılıkları ve kazandıkları
süreklilik ile kurumsallaşmışlardır. Yani, Batı’da toplum ve siyaset “örgütlenmiştir”.
Siyasal katılmaya düzen ve disiplin kazandıran işte bu örgütlenmedir.
Üçüncü dünya ülkelerinin çoğunda aşırı siyasallaşma ile siyasetten uzaklaştırılma
arasında
adeta
bir
sarkaç
hareketi
gözlenmektedir.
Aşırı
siyasallaşmanın
kurumsallaşmadan yoksun olduğuna dikkat çekmeliyiz. Çünkü bu siyasallaşmayı
sağlayan örgütlerin ve partilerin de sürekliliği olmayan, tutarlılığı zayıf kurumlar
olduğunu görüyoruz. Öte yandan, bu sürece katkı sağlayan bir gelişme de geleneksel
bağlarından kopmuş, ancak toplumla sağlıklı bir ilişki kuramamış kitleler toplumda
önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Bu ortam aşırı siyasallaşmaya yol açmaktadır;
109
çünkü, çağdaş bir biçimde kurumsallaşamayan toplumda karizmatik liderlere
dayanan popülist partiler ve anti demokratik militan akımlar ortaya çıkmaktadır.
Böylece eksik örgütlenme aşırı siyasallaşmaya yol açmaktadır. Üçüncü dünya
ülkelerinde yaşanan bu gelişmelerin, sarkacın diğer yana doğru salınmasını
tetikleyen etken olduğunu söyleyebiliriz. Toplumun siyasetsizleştirilmesine yol açan
gelişmeler, genellikle askeri müdahale ile gelen otoriter bir rejimin kapattığı siyasal
partiler, sendikalar ve meslek kuruluşları ile resmedilmektedirler.
“Türkiye'de demokrasiye geçiş hazırlıklarının yapıldığı dönemde siyasal katılmaya
çeşitli sınırlamalar getirilmiştir. Bu sınırlar siyasal katılma kurallarını düzenleyen
anayasa, seçim, partiler, dernekler kanunu gibi kanunlar tarafından çizilmiştir. Bu
sınırlama ve yasaklara göre, 30 yaşını ve ilkokulu bitirmeyenler, affa uğrasalar bile
(taksirli suçlar hariç) bir yıldan fazla hüküm giyenler, sendika ve diğer meslek
kuruluşları yöneticileri milletvekili olamazlar. Sendikaların ve diğer meslek
kuruluşlarının, derneklerin siyasetle ilgilenmeleri, siyasal görüş açıklamaları ve
partiler ile ilişki kurmaları, partilerin köylerde örgütlenmeleri, derneklerin köylerde
şube açmaları da mümkün değildir. Bu gibi sınırlama ve yasaklar, siyasal katılımın
kapsamını daraltmaktadır. Siyasal partilerin bu örgütlerle ve bu örgütlerin de kendi
aralarındaki ilişkilerin sınırlandırılması bunları siyasetten uzaklaştırmak amacına
yöneliktir.”(Sunar, 1987: 104)
Bir toplumda siyasal partilere ve toplumsal örgütlere katılmanın düzeyiyle,
demokratik bütünleşme arasında doğrudan bir ilişki vardır. Katılım düzeyi düşük
olan toplumlarda, demokratik bütünleşme açısından doğabilecek sorunlar şöyle
sıralanabilir: 1) Katılım düzeyinin düşüklüğü siyasal partilerin ve toplumsal
110
örgütlerin temsil gücünü zayıflatacağı için, toplumda etkili biçimde temsil
edilemeyen kitle ve kesimlerin ortaya çıkmasına yol açar. 2) Temsil gücü düşük
partiler ve örgütlerin tabanıyla zayıf bağları olacağı için, bu partiler toplumdaki diğer
partilerle partiler arası uzlaşma sağlamakta başarısız olurlar. Böylece partiler
gerginleşen siyasal ortama hakim olma becerisi gösteremezler. 3) Ayrıca toplumsal
gücü zayıf örgütlerin yarattığı boşluk, örgütsel-kurumsal bağları olmayan kitlelerin
militan akımlarca kolayca mobilize edilebileceği bir ortam yaratır.
Demokratik bütünleşme açısından ortaya çıkan bu sorunlar çözülemeyince, örgütsüz
katılma ve aşırı hareketlenme yönünde bir gelişme olur. Bu gelişmenin sonucu ise
istikrar değil tam tersine demokratik süreçlerin tıkanması olmaktadır.
Demokratik düzenlerde iktidar yapısının üç bileşeni vardır : 1) partiler-parlamento,
2) bürokrasi, 3) toplumsal çıkar örgütleri. Türkiye’de tek parti döneminde bürokrasi
etkili iken, çok partili rejime geçildikten sonra bürokrasi güç kaybetmiştir. Özellikle
DP iktidarı döneminde hem sivil hem askeri bürokrasi zayıflamıştır. Üçüncü bileşen
olan toplumsal örgütlerin gücü ise artmamıştır. Seçim öncesinde işçilere grev hakkı
vaad edildiği halde, bu örgütlerin güçsüzlüğünden dolayı DP bu vaadini yerine
getirmemekten çekinmemiştir. (Zurcher, 1995: 330) Toplumsal örgütlerin güçsüz
kalması konusunda, Türkiye’nin merkeziyetçi siyasal geleneği etkili olmuştur.
Bunun sonucunda toplumsal örgütlerin güçlenmesi konusunda, siyasal partiler de
bürokrasi kadar kuşkucu davranmışlardır. Toplumsal örgütlerin güçlenmesini adeta
kendi etkinlik alanına saldırı olarak değerlendirmişlerdir. Oysa toplumsal örgütler,
toplumun temsiliyeti açısından en az siyasal partiler kadar önemli bir işleve sahiptir.
111
Toplumsal örgütlerin zayıf olduğu toplumlarda demokratikleşme süreci de
aksamaktadır.
“Çoğulcu demokratik düzene sahip Batı toplumlarında toplumsal örgütler, ne
bürokrasinin güdümünde ne de siyasal partilerin uzantısı olmak durumundadır.
Türkiye'de güçlü bir bürokratik gelenek, diğer kalkınmakta olan ülkelere oranla,
etkin ve sürekli bir partiler sistemi olmasına karşın, sivil toplumun temel taşları olan
toplumsal kurumlar ve kuruluşlar köksüz, bağımlı olarak kalmışlar, daha da ötesi
“çıkar” örgütleri olarak hep kuşkuyla karşılanmışlardır.” (Sunar, 1987: 106)
Merkez sol ve sosyal demokrat partiler her zaman sendikalar ile yoğun bir işbirliği
içinde gelişirler. Bu desteğin ve işbirliğinin yasaklandığı bir ortamda sol partiler
zayıf kalır. Benzer bir şekilde sağ partiler de işveren kuruluşları ile bağlantılı
olmalıdır. Merkez sağ veya liberal partilerin bu kuruluşlarla ilişkisi yasaklandığı
zaman, sağ partiler “destek karşılığı hizmet” diye özeklenebilecek patronaj ilişkileri
içine girmek zorunda kalırlar.
Böylece, sol partiler örgütleri zayıf, karizmatik liderlerin yönettiği popülist partiler;
sağ partiler de aynı şekilde karizmatik liderlerin yönettiği patronaj partileri olmaya
mahkum olurlar. Sonuç olarak, örgütsüz toplumlar, sosyal demokrasi yerine
popülizm; liberalizm yerine patronaj partilerini ortaya çıkarabiliyorlar ki, her iki parti
yapısı da toplumsal destekten yoksundur. Toplumsal destekleri zayıf partilerin
birbirleriyle uzlaşmaları ve siyasal ortamı yumuşatmaları zor olmaktadır. Buna bağlı
olarak de, siyasal çekişmeler kişisel sürtüşmelerle sınırlı hale gelmektedir.
112
Eğer Türkiye'de demokratikleşme konusundaki girişimlerin başlangıç aşamasını, anti
demokratik anayasanın ve yasaların değiştirilmeleri oluşturacaksa, ANAP dönemiyle
ilgili bu açıdan da kısa bir değerlendirme yapmak gerekir. Özellikle güçlü liderinin
başbakan olduğu dönemlerde, ANAP iktidarı, anayasada önemli bir değişiklik yapma
girişiminde bulunmamıştır. 1987 yılında yapılan ilk anayasa değişikliği oldukça dar
kapsamlı olmuştur. Üç değişiklik söz konusudur. Birincisi anayasa değişikliğiyle
ilgili 175. maddede, ikincisi seçmen yaşı ile ilgili 67. maddede, üçüncüsü
milletvekili sayısını düzenleyen 75. maddede ve son olarak halkoylamasında
onaylanması koşuluyla, eski siyaset adamlarına siyaset yasağı koyan geçici 4.
maddede yapılan değişikliktir.
“Geçici 4. maddenin kaldırılmasının halkoylaması koşuluna bağlanmış olması,
demokrasi açısından büyük bir talihsizlik olmuştur. Gerçi, 6 Eylül 1987 günü yapılan
halkoylamasında ‘evet’ oyları ‘hayır’ oylarından fazla çıkmış ve böylece, geçici 4.
madde ayıbından kurtulma olanağı bulunmuştur. Ne var ki, bu oylamanın sonuçları,
insan haklarına ilişkin konularda halkın oyuna başvurulmasının tehlikesini apaçık bir
biçimde ortaya koymuştur. Gerçekten de, yirmi üç milyon dolayındaki geçerli oy
toplamı içinde yalnızca kırk bin kişi kabul yerine red oyu verseydi, halkoylamasının
sonucu olumsuz çıkacaktı.” (Eroğul, 1995: 7) Bu süreçle başlayan anayasa
değişiklikleri 2004 yılına kadar dokuz defa gerçekleştirilmiştir. Bunların en
kapsamlıları Avrupa Birliği üyeliği süreciyle ilgili olarak, “dış etken” ile
gerçekleştirilmiştir. AB ile ilgili daha sonra bir bölüm olduğu için burada ayrıntıya
girmeden belirtmeliyiz ki, en kapsamlıları da dahil olmak üzere anayasa
değişiklikleri, demokratikleşme yolunda yeterli değişiklikleri içermemektedir. Zira
113
1982 Anayasası içinde doğduğu ortamın bütün olumsuzluklarını taşıyarak Fazıl
Sağlam’ın deyişiyle bir “anti-anayasa”, Server Tanilli’nin deyişiyle “anayasa denilen
bir belge”dir. Yani 1982 anayasasının yerine demokratik yeni bir anayasa
yapılmalıdır. Bir başka şeyi daha mutlaka belirtmeliyiz: Bu güne kadar seçilmiş
hiçbir siyasi parti kapsamlı bir anayasa ve demokratikleşme girişiminde
bulunmamıştır. Adeta, “dış etken”in zorlamasıyla, istemeye istemeye bazı
değişiklikleri yapmaya rıza göstermişlerdir.
3.1.3. ANAP Sonrası Dönem
Ekim 1991’de yapılan seçimler Türkiye’de yeni bir dönemin başlayacağı olasılığını
doğurmuştu. Bu yeni dönemin en belirgin özelliği 12 Eylül rejimin siyasal
düzenlemelerinin ve siyasal mirasının ortadan kaldırılma olasılığına da karşılık
gelecekti. Çünkü, 12 Eylül yönetiminin “icazetli” partileri siyaset sahnesindeki
etkilerini tamamen kaybetmiş olacaklardı. Bir başka etken de, 12 Eylül döneminin
yasakladığı siyasal partiler ve liderleri, iktidara gelecekler ve muhalefet döneminde
vaat ettikleri demokratikleşmeyi gerçekleştireceklerdi.
1991 döneminde oluşan TBMM gerçekten de bu olasılıklar doğrultusunda oluştu.
Ancak bu parlamento, beklenenlerin hemen hemen hiç birini gerçekleştiremedi.
Neden?
Değerlendirmemize, 1983 yılında geçilen sivil dönemin genel bir özetiyle başlamak
gerekiyor. Türkiye'de, baştan aşağı yenilenmiş ve sınırlandırılmış bir hukuki yapıyla,
daha kısıtlı bir anayasal çerçeve içinde demokrasiye dönülen bu dönem, istikrarsız
114
bir demokrasi deneyiminin de başlangıcı oldu. O günden bu yana, gerek uluslararası
sözleşmelerle belirlenen ölçütlere uygun kabul edilen bir liberal demokrasiye sahip
olunmaması, gerek etnik ve dinsel hareketlerin yükselişi, gerekse parlamenter
siyasetin bir türlü istikrara kavuşturulamayışı, rejim tartışmalarının sürekli gündemde
kalmasına neden oluyordu. Özellikle ANAP’ın düşüşe geçtiğinin artık kesinleştiği
1989’dan bu yana, parlamenter siyasetin krize girdiği, temsil sorunu yaşandığı,
rejimin meşruiyet üretmekte zorlandığı, genel bir kanı durumuna gelmiş
bulunuyordu. Parlamenter siyasetteki kriz, farklı yaklaşımlarca, güçlü hükümetler
çıkarılamadığı için ‘yönetememe krizi’; kamu politikalarının toplumsal uzlaşmaya
dayanmaması, küçük bir kesimin çıkarlarını yansıtması ve bu nedenle de kapalı
kapılar ardında belirlenmesi nedeniyle ‘meşruiyet krizi’; ya da, devletin yasakçı
politikalarının kültürel kimlikleri bastırması nedeniyle, ‘temsil krizi’ olarak
nitelendirilebilmektedir.
Türkiye’de bazı çevreler, 1983-1991 dönemini tek partinin istikrarlı yönetimi
anlamında, ‘yöneten demokrasi’ olarak ele alıyorlar. Aynı mantığı sürdürerek,
1991’den bu yana geçen dönemi de, ‘yönetemeyen demokrasi’ olarak ele alıyorlar.
Açıklayıcılığı tartışmalı olsa da, böyle bir yaklaşım 1983’ten bu yana yaşanan
parlamenter dönemi nitelemekte kullanılabilir.
Ekonomik, siyasal ve ideolojik boyutlarıyla derin bir krize sahne olan 1991 sonrası
Türkiye’sinde her ne kadar radikal İslam ılımlılaştırılabilmiş ve parçalanmış,
PKK’nın silahlı eylemlerine son vermesi sağlanmış görünse de, kriz dinamiklerini
bütünüyle ortadan kaldıran bir istikrar dönemine girildiğini söyleyebilmek olanaklı
değildir. Öne çıkan sorun, ekonomide odaklanmaktadır.
115
Yakın dönem ele alınırken, 1989’un yeni bir alt dönemin başlangıcı olarak kabul
edilmesi konusunda, yaygın bir uzlaşı bulunduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de kriz
çalışan akademisyenler bu dönemi, ekonomide ihracata dönük modelin tıkanması ve
finansal liberalizasyona geçiş olarak, ele alıyorlar. Buna bağlı olarak siyasette de
ANAP’ın uğradığı ağır yerel seçim yenilgisi ve sendikal mücadelelerin önlenemez
boyutta yükselişi, yeni bir alt dönemi başlatır görünmektedir.
1980’lere damgasını vuran ANAP’ın 1989 yerel seçimlerinde üçüncü sıraya düşmesi,
seçmen desteğinin hızla eridiğini gösteriyordu. Merkez sağdaki yer tutma mücadelesi
olarak açıklanabilecek süreç, 1989’da başladı. ANAP ile DYP’nin sonradan birbirini
tüketen sert bir rekabete girişmesinin ve ‘pata’ durumunun başlangıcı, siyasal
yasakların kaldırılması referandumuyla başlatılabilirse de, 1989 yerel seçimleri bu
mücadelenin açığa çıktığı dönem olmuştur. Örneğin DYP genel başkanı Süleyman
Demirel kendi üslubu içinde birazda demagoji yaparak, ANAP’ın oylarının yüzde
22’ye gerilediğini söyleyenlere, “hayır, yüzde 21.78’dir, milletin vermediği oyları
onlara ben veremem” diyordu. Sermayenin ana partisi olmak için girişilen bu
çözümsüz rekabet, 1990’ların önemli siyasal gelişmelerinden biridir. Zira, merkez
sağdaki iki büyük partinin birlikte zayıflamaları ve sermayenin kendinden saydığı
hükümetler oluşturmakta sıkıntıya düşülmesi, siyasal istikrarsızlığın önemli
parametrelerinden biridir.
1991 genel seçimlerinin analizi gösteriyor ki; DYP birinci çıkmıştır ve ANAP yerine,
SHP ile koalisyon hükümeti kurmaya karar vermiştir. Yani merkez sağdaki iki
partinin bir araya gelmeleri kolay olmayacaktır; SHP’nin yükselişi kısa sürede
durmuştur ve 1989’daki yerel seçimlerde elde ettiği ilk sırayı kaybetmiştir; buna
116
karşılık, seçim ittifakı kuran RP-MHP-IDP önemli bir oy artışı sağlamıştır. Nitekim,
1994 yerel seçimleri ile 1995 genel seçiminde RP, oy patlaması yapacaktır. Bu
seçimde barajın altında kalmakla beraber, MHP’nin sağladığı artış da küçümsenecek
gibi değildir. ANAP ile DYP’nin, büyük parti sayılmak için psikolojik sınır
sayılabilecek yüzde 20’nin altında kalması ise merkez sağdaki erimeyi gösteriyordu.
DYP ile ANAP’ın kurduğu koalisyon hükümetinin kısa sürede dağılması, sonuçta 28
Şubat’a giden yolu da açmıştır.
28 Şubat süreci ise DYP’nin, RP’sinin “radikal islamcılığını” yumuşatmak iddiasıyla
kurduğu koalisyonun sonu olmuştur. Yani RP, sistemle çatışma noktalarını
zorlamaktan geri durmamış, yumuşamak yerine, zaman zaman sertleşen bir üslupla,
daha radikal bir tutum sergilemiştir. 28 Şubat 1997’de yapılan MGK toplantısı, bu
durumu su yüzüne çıkarmış ve hükümetin son bulmasına yol açan süreci başlatmıştır.
Bu süreci “postmodern darbe” olarak değerlendiren, çok sayıda gazeteci ve sosyal
bilimci bulunmaktadır.
1999 genel seçiminin en çarpıcı sonucu ise, DSP ile MHP’nin hiç beklenmeyen bir
oy patlaması gerçekleştirmeleriydi. 1995’te “merkez sol”un birinci partisi durumuna
gelen DSP, 1999 seçiminden de birinci parti olarak çıktı. 28 Şubat’ın mağduru
sayılan ve bu seçimde oy patlaması yapması beklenen RP ise, ancak üçüncü parti
olabildi. ANAP ve DYP’nin oyları baraja iyice yaklaşırken, CHP tarihinde ilk kez
parlamento dışında kaldı.
Yakın dönemin henüz hafızalarda taze olan gelişmelerini daha fazla uzatmadan;
Türkiye'nin parlamenter siyasetinde, ANAP’ın düşüşe geçtiğinin artık tescillendiği
117
1989’dan sonraki dönemde, her seçimden bir başka partinin birinci olarak çıktığını
belirtelim. Seçmenlerin ANAP’a karşı SHP ve DYP’de bulamadığı alternatifi RP,
MHP ve DSP’de aramaya devam ettiği görünmektedir. Bu süreç içinde, belirtmek
gereken bir siyaset üslubu gelişmiştir: her parti, seçim sürecinde seçmene
“denenmemiş” olmasını bir özellik olarak sunup, “bu sefer bizi deneyin”,
demektedir. Parlamenter siyasetin krize girdiği bu dönemin bazı özelliklerini şöyle
sıralamak mümkündür.
“Geniş seçmen yığınlarının arayışının, her ne kadar bilince çıkmasa da, neo-liberal
politikalara karşıtlık temelinde şekillendiği söylenebilir. Son zamanlarda yapılan pek
çok kamuoyu araştırması, deneklerin büyük bölümünün en önemli sorun olarak
ekonomik ve sosyal sorunları gördüğünü göstermektedir. Seçmenlerin, yeni umut
olarak görüp yöneldiği partilerin kalıcı olamayışında, IMF-Dünya Bankası
politikalarına alternatif üretememeleri ve tabanlarını sağlamlaştırabilecek ekonomik
ve sosyal politikalar geliştiremeyişleri belirleyici olmuştur. Özellikle merkez sağın
başarıyı, seçime ekonomik açıdan iyi bir konjonktürde girmeye (seçim ekonomisi) ve
medyayı tekelleştirerek kontrol altına almaya bağlayan stratejisi yetersiz kalmıştır.”
(Ataay, 2002: 207) Bu görüşe iktidarda olmayan siyasal partilerden bir itiraz
gelmektedir. Bunu iktidarda olmayan partilerin, bu politikaların kendisini eleştirmek
ve bir alternatif üretmek yerine, neo-liberal politikalar denilen IMF ve Dünya
Bankası politikalarının kararlı bir şekilde uygulanamadığını söylemelerinden
anlıyoruz. Yani krizin kaynağını politikalarda değil, koalisyon hükümetlerinin
güçsüzlüğünde görüyorlar. Tek başlarına iktidara gelmek ve önerilen programları
kararlı bir şekilde uygulamak için oy istiyorlar.
118
Sermayenin politikalarını belli bir süzgeçten geçirme, aşırı yanlarını törpüleme,
böylece destek-meşruiyet kazandırma işlevini üstlenen siyasal partiler, bunu yerine
getiremez duruma düşmüştür. Kriz derinleştikçe ve sermayenin istemleri meşruiyet
kaygısından uzaklaştıkça, siyasal partilerin bunlar üzerinde ufak düzeltmeler yapma
olanağı da iyice ortadan kalkmaya başlamıştır. Türkiye'de son yirmi yılda,
hükümetler, sürekli olarak toplumun geniş kesimlerinden fedakârlık istemiş,
uygulamaya koyduğu yoksullaştırıcı politikaların geçici olduğunu, birkaç yıllık bir
fedakârlıktan sonra ekonomideki sorunların çözüleceğini söylemiş, refahın artacağı
vaadinde bulunmuşlardır. Ancak, bugüne kadar sözünü tutabilen bir iktidar
olmamıştır. Toplumun geniş kesimleri de bu duruma, o partiye yeniden oy
vermeyerek yanıt vermiştir. Ancak, refahı artırma vaadiyle yönelinen ve iktidara
getirilen diğer partilerin uygulamaları da farklı olmamıştır.
Bu gelişmelerin sonucunda, toplumda siyasal partilere, siyasetçiye ve genel olarak
siyasete olan güven en alt düzeye inmiştir. Siyasal partilerin kitle tabanı erimiş,
kararsız-partisiz seçmen oranında büyük artış olmuştur. Her seçimde önemli oy
dalgalanmaları yaşanmakta, partiler arasında çok ciddi boyutlarda oy kaymaları
ortaya çıkmaktadır. Merkez sağ ve merkez solun oy tabanı, Türkiye tarihinin, en alt
düzeyine inmiştir. Aşırı sağın oy tabanı, Türkiye tarihinin, en yüksek düzeyine
çıkmıştır. Toplum genel bir umutsuzluk, yönsüzlük, hedefsizlik psikolojisi içine
girmiştir.
1990’lar boyunca bütün hükümetler, koalisyon veya azınlık hükümeti olarak
kurulabilmiştir. Bu dönemde, tek başına iktidara gelen ve programını-sözlerini
uygulayabilen partilere rastlanamamaktadır. Merkez sağda ve merkez solda siyasal
119
parçalanma kalıcılaşmıştır. Partilerden herhangi biri diğerleri aleyhine büyümemiştir.
Gerçekleşen daha çok nöbet değişimidir. Günümüz Türkiye’sinde, yüzde 20’nin
üzerinde oy almak artık büyük başarı sayılır olmuştur. Nitekim, 2002 seçimlerinde
bir parti yüzde 20’yi geçmiştir ve tek başına anayasayı değiştirecek sayıda
milletvekiline sahip olmuştur.
1990’lar boyunca, koalisyonların oluşumu da ilginçtir. Alışılmışın aksine, genellikle
siyasal yelpazenin farklı bölümlerinden partilerin bir araya gelerek oluşturdukları
koalisyon hükümetleri kurulmaktadır. Bunun tek istisnasını oluşturan DYP-ANAP
koalisyonu çok kısa ömürlü olabilmiştir. Partilerin, bazı koalisyonlarda, kimliklerini
vurgulama amaçlı dirençlerinden kaynaklı, koalisyon krizleri çıkmaktadır.
Koalisyon hükümetleri boyunca, temel siyasal sorunlarda parlamenter siyasetin gücü
ve belirleyiciliği azalmış, bürokrasinin çeşitli kanatlarının gücünde artış görülmüş ve
teknokrasinin siyaset üzerindeki vesayetinde artış gibi eğilimler egemen olmuştur.
“1990’lar boyunca, sayılan bu istikrarsızlık unsurlarına yanıt olmak üzere, siyasal
partiler sisteminin istikrara kavuşturulması için çokça arayışta bulunulmuş olmasına
karşın, bunların hiç biri başarılı olamamıştır. Merkez sağdaki iki partinin birleşmesi,
birinin diğeri aleyhine güçlendirilmesi ya da koalisyonda bir araya gelmesi
sağlanamamıştır. Tersine, merkez sağ partiler birlikte erimeye devam etmişlerdir.
Öte yandan, merkez partileri lehine sonuç vereceği düşünülen başkanlık sistemi,
yarı-başkanlık sistemi, iki turlu dar bölge seçim sistemi gibi arayışlar da uygulamaya
geçirilememiştir. Bu durum, sermayeyi güvenilir hükümetler kurulmasını sağlamak
sorunuyla karşı karşıya bırakmaktadır.” (Ataay, 2002: 208)
120
2002 seçimleri öncesinde, sermaye açısından en önemli problem programını tavizsiz
uygulayacak, güçlü ve kararlı hükümetler kurulmasını sağlamaktır. Ancak bu, içinde
aşılması
imkansız
çelişkiler
barındıran
bir
istemdir.
Çünkü,
sermayenin
uygulanmasını istediği politikalar, toplumun küçük bir kesimi lehine ve büyük bir
kesimi aleyhine politikalardır ve bu politikaları kararlılıkla uygulayarak, güçlü
seçmen desteğine sahip kalabilmek, seçimle gelen bir siyasal parti için imkansızdır.
“Bu
yüzden
sermayenin
IMF-Dünya
Bankası
paketlerinde-programlarında
somutlanan istemlerini, kararlılıkla-ödünsüz olmasa da büyük ölçüde uygulayan
partilerin tekrar seçim kazanabilmeleri olanaksızdır. Öyleyse, esas olanın partinin
seçim başarılarının sürekliliğinden çok sermayenin IMF-Dünya Bankası paketlerinde
somutlanan politikalarını ödünsüz uygulanması olduğunu söyleyebiliriz. Bu
yaklaşıma gelebilecek bir itiraz şudur: Seçmen sadece iktisat politikasına göre mi oy
veriyor? Bu itiraz kapsamlı bir şekilde tartışılabilir. Çünkü günümüzde ideolojilerin
sona erdiği iddialarına rağmen seçmen inanç, kültürel kimlik vb. saiklerle oyunu
verebilir. Ancak yukarıda yaptığımız saptamaya bağlı olarak, sermayenin son on
yılda tekrarlanan oyunun devam etmesini istediğini ve bunun çıkarları için zorunlu
olduğunu belirtmeliyiz. Peki partiler bu oyuna neden dahil oluyorlar? Bunu bir iş
adamı “taç giyen baş akıllanır” sözü ile ifade etmiştir: Seçim sürecinde seçmenlere,
parti tabanına hangi vaatlerde bulunulduğu, partinin programı hedefleri önemli
değildir. Önemli olan iktidara gelince akıllanmak, yani sermayenin programını
ödünsüz uygulamaktır.” (Ataay, 2002: 209) Acaba, bütün partilerin en az bir kez rol
aldığı bu oyunu tekrar sahneleyebilmek olanaklı mıdır?
121
Her şeye karşın, tüm partilerin ekonomik ve sosyal politikalarının tek tipleştiği
1990’lar boyunca, yerli ve yabancı sermayenin programı, bütün hükümetler
tarafından sürdürülmüştür. Büyük sermaye egemenliğinin geleneksel temsilcileri sağ
parti ve hükümetler olsa da, çeşitli nedenlerle sol parti ve hükümetler de bu programı
uygulamaktan kaçınamamışlardır. Bu çeşitli nedenlerin en başında da küreselleşme
döneminde, dünya kapitalist sistemiyle bütünleşme anlamına gelen neo-liberal
politikaları öneren/dayatan sermayenin uluslararası kuruluşlarının gücü gelmektedir.
“Bütün partilerin tek tipleştirilmesi süreci pek de sancısız değildir. Bu durum, her
seçimden sonra, hükümete katılan partilerin değişip değişmediğinin büyük sermayeli
medyada gürültülü bir biçimde sorgulanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Bu değişimin
garantiye alınmasında, birkaç temel mekanizma öne çıkmaktadır.” (Ataay, 2002:
209)
Bu sürecin ekonomik ve siyasal olmak üzere iki yönü vardır. Ekonomik
yönden belirleyici olanlar,
IMF ve Dünya Bankası ile ekonomi bürokrasisidir.
Ekonomi bürokrasinin etkileri de büyük oranda bu uluslar arası kuruluşların etkisiyle
ortaya çıkmaktadır. Belki belirtilmesi gereken bir başka şey de Özal’ın oluşturduğu
bir gelenektir: “ekonominin gereği yapılacaktır” sözünde anlam bulan bu gelenek,
1980’ler boyunca çok duyulan bir sözdür. Yani ekonomi bir bilimdir ve politikaya
kurban edilmeden onun gerekleri yapılacaktır. Bu ideolojik söylem Özal döneminde
etkili olduğu gibi daha sonra Kemal Derviş’in partisiz bakanlığına kadar uzanan bir
gelenek de yaratmıştır. Partileri tek tipleştiren sürecin siyasal yönünde ise MGK,
yüksek yargı ve cumhurbaşkanlığı gibi mekanizmalar belirleyicidir. Sermayenin
egemenliğindeki medya, bu sürece eşlik etmektedir ve bir tür milli birlik/bütünlük
122
söylemi içinde, partiler hep aynı politikaları uygulamayı kabul etmektedirler. Medya
sürecin bütün aşamalarına eşlik etmektedir.
“Sermayenin programına destek sağlamakta zorlanması ve siyasal partilerin bu
programı uygulamakta isteksiz davranması, sermaye açısından temsil krizinin
işaretlerini vermektedir. Ancak, sermayenin elinde de güçlü kozlar bulunmakta,
ekonominin kırılgan yapısı kriz çıkarma tehdidinin hükümetlerin başında sürekli
sallanmasını sağlamakta; bu da hangi partiler iktidara gelirse gelsin, hangi vaatlerde
bulunmuş olursa olsunlar, IMF-Dünya Bankası paketlerinin uygulanmasını
kolaylaştırmaktadır.” (Ataay, 2002: 209)
Bu sürecin ilerlemesi sancılı olmaktadır. Bu sancının sebebi, bekleneceği gibi emekçi
sınıfların muhalefetinden kaynaklanmamaktadır. Büyük sermayenin uyguladığı bu
politikalara en önemli tepkiyi küçük ve orta ölçekli sermaye göstermektedir. Buna
bağlı olarak da sermayenin asıl rahatsız olduğu siyasal güç, sağ siyasal partilerdir.
Zira, bu süreçten olumsuz etkilenen küçük ve orta ölçekli sermayenin temsilcileri,
aşırı sağ partilerdir. Küçük orta ölçekli sermaye ve küçük burjuvazi, 1980 sonrası
dönemin ekonomik politikaları tarafından, dışlanmaktadır. Bu dışlanma, hem birikim
modeli düzeyinde hem de uygulanan kriz dönemi politikalarında, karşımıza
çıkmaktadır. Daha sonra tekrar değineceğimiz gibi, tütün yasası sadece tütün üreticisi
çiftçiyi değil, tütün ve tütün ürünleri alanında çalışan küçük işletmeciyi de
dışlamaktadır. Sermayenin yeniden yapılanmasına yol açan bu gelişmeler ya da bir
başka ifadeyle kriz, IMF-Dünya Bankası paketleri-programları etrafında, sermayenin
bütün kanatlarını kapsayan bir uzlaşmanın ortaya çıkmasını önleyecek kadar
derindir. Bunun sonucu olarak da 1990’lar boyunca merkez sağ gerilemeye aşırı sağ
123
ise güçlenmeye devam etmiştir. Ancak büyük sermayenin ve uluslar arası desteğinin
gücü, aşırı sağ partilerin iktidar olmaları halinde kendi destekçilerine ve temsil ettiği
kesimlere yönelik bir politika uygulayabilmelerini engellemektedir.
Emekçiler ise, 1980 yenilgisinin psikolojisinden kurtulamamış, mücadele edecek bir
güç olarak belirli bir siyasal yapı içinde ve bilinç düzeyinde, birlik olamamışlardır.
Bu durumun siyasal yansıması ise bağımsız siyasal partisine sahip olamayan bir
emekçi
sınıf
olmuştur. Dolayısıyla, en büyük temsil krizini de bu sınıf
yaşamaktadır. Karşı hegemonya oluşturmanın nesnel gücü olması gereken emekçi
kesim, bu dağınıklığı ve partisizliğine bağlı olarak, kendi çıkarlarını bile istenilen
düzeyde savunmaktan uzaktır.
1980 sonrası Türkiye'sinde eşitsizlikler artarken, sınıf bilincinin de gerilemekte
oluşunun nedenlerini, siyasal ve ideolojik süreçlerde aramak gerekmektedir. Bu
dönemde, büyük sermayenin egemenliğini sürdürebilmesinde, gerek parlamento içi
gerekse parlamento dışı muhalif siyasal akımları etkisizleştirebilmekte, örgütlü
siyasal yönelişler geliştirebilmelerinin zeminini ortadan kaldırabilmekte gösterdiği
başarı, temel önemde olmuştur. Türkiye'de geniş yığınların hoşnutsuzluklarının son
derece arttığı bir dönem boyunca, alternatif siyasal arayışların gündeme bile
gelemeyişinde, 12 Eylül'den kalma devlet yapısının ve 1990'larda yaşanan medya
patlamasının (Kaya, 1999b) belirleyici etkileri olmuştur. Ancak, bunların başarısı da
mutlak değildi. Neo-liberal politikaların tek yanlı ve gürültülü temsilciliğini üstlenen
medya ideolojik etki yaratmakta gösterdiği başarıyı, çok arzulandığı açıkça belli olan
seçim sonuçlarını yönlendirmekte gösterememiştir.
124
Geniş yığınların hoşnutsuzluğunu her seçimde iktidarı değiştirerek göstermesi, bir
yanıyla, sistem açısından güçsüzlük ve istikrarsızlık belirtisidir. Öte yandan,
seçmenlerin
ideolojik
yönelimlerinin
belirlenmesinde
gösterilen
başarı,
hoşnutsuzlukların, herkese iki anahtar, adil düzen gibi sağ popülist vaatlerle
eklemlenebilmesini sağlamaktadır. Türkiye'de parlamenter siyaset, neo-liberal
ideoloji ve politikalar ile sosyal adaletçi sağ popülist vaatlerin çelişkili
eklemlenmesine sahne olmakta, ancak bu da uzun süreli olamamaktadır. Bunun bir
başka boyutu, bireyci ideolojilerin yaygınlaştırılmasının yığınlarda bireyci ve köşe
dönmeci yanılsamaların egemen olmasını sağlamasıdır. Öte yandan bireyci
eğilimlerin egemenlik kazanması, devletin sınıf karakterinin yozlaşması (Boratav,
1991) durumunun bile, sisteme yönelik bir sorgulamaya konu olmamasına yol
açmaktadır.
3.2. Uluslararası Kuruluşların Önerdiği Programlar
Uluslararası Kuruluşların Önerdiği Programlar üç alt bölümde ele alınacaktır.
Bunlardan birincisinde, 1980’lerden bu yana uygulanmakta olan ve üçüncü dünya
ülkelerine IMF-Dünya Bankası ikilisinin önerdiği yapısal uyum programlarını ele
alıyor ve Türkiye bağlamında kısaca değerlendiriyor. İkinci alt bölüm Dünya
Bankası’nın
kavramlaştırdığı
ve
idari
reform
olarak
sunulan
yönetişim
uygulamalarını ele alıyor ve 2001 krizi sonrası verilen niyet mektubundaki yönetişim
kavramına değiniyor. Üçüncü ve sonuncu alt bölüm ise, 2001 krizi sonrası Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti’nin dışarıdan kabineye dahil edilmiş siyaset üstü “uzman”
bakanının adıyla anılan “önlemler paketinin”, nasıl IMF-Dünya Bankası ikilisinin
125
önerileri doğrultusunda şekillendiğini ele alıyor. Bir başka deyişle, ikilinin üçüncü
dünyaya önerdiği ikiz reformların (ekonomik ve idarî) nasıl bir dayatmayla
uygulamaya konulduğu değerlendiriliyor.
3.2.1. Dünya Bankası ve IMF’nin Yapısal Uyum Programları
Yapısal uyum programları kısaca şöyle tanımlanabilir: “IMF ve Dünya Bankası
borçlarını ödeyebilmek için, borçlu ülkelerin, bu program çerçevesinde aynı
kuruluşlardan yeni borçlar almalarını sağlayan ekonomik programlar”dır. (Soyak,
2003)
Bu programlar, uluslararası finansal kuruluşlar tarafından, finansal yardım verilecek
ülkelere dayatılan serbest piyasa yönelimli ekonomi politikaları setidir. IMF ve
Dünya Bankası gibi temel uluslararası finansal kuruluşların yapısal uyum
programlarının finansmanı ve tasarımında, ABD önemli rol oynamaktadır. Yapısal
uyum politikalarıyla, kredi veren kuruluşların, azgelişmiş ülkelere yeni kredi
açmasının koşulları benimsetilmeye çalışılmaktadır. Bu çerçevede krizle alt üst olan
ve ekonomisini dış borçla yönetmek zorunda kalan azgelişmiş ülkeler, özellikle
1980’lerin başından itibaren, bu politikalara muhatap olmuşlardır. Yapısal uyum
programları; ticaret ve yatırıma yönelik düzenlemelerle, yabancı yatırım için uygun
bir ortamın yaratılmasını hedeflemekte ve yaygın amaç olarak da, yurtiçi piyasalar
üzerine odaklanan ulusal kalkınma modellerinin yerine, dışa dönük kalkınma
modellerini gündeme getirmektedir. Yani bu programlarla; ticaret, finans ve üretim
yapılarına hakim olacak, tam bir küresel bütünleşme model olarak sunulmaktadır.
1980’lerin başında İngiltere’de Thatcher, ABD’de Reagan tarafından tohumları atılan
126
bu politikaların temel araçları, hemen her ülke için benzer nitelikler taşımaktadır.
Tipik bir yapısal uyum programında borçlu ülkeye dayatılan ekonomik koşulları şu
şekilde özetlemek mümkündür:
* Ülkenin mevcut ekonomik yapısını süratle ihracatçı hale getirecek bir yeniden
yapılanma,
* Faiz oranlarının yükseltilmesi,
* Fiyat kontrollerinin ve destekleme alımlarının kaldırılması,
* Eğitim, sağlık ve gıda ile ilgili kamu programlarının kesilmesi,
* Hükümet hizmetlerinde azaltılma yoluna gidilmesi,
* İthalat ve ihracat kısıtlamalarının kaldırılması,
* Mal ve hizmetlerin fiyatlarının deregule edilmesi,
* Kârlı kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi,
* Devlüasyon. (Soyak, 2003)
Yapısal uyum programları, aslında azgelişmiş ülkeleri aşan ve dünya ekonomisinin
bütünleşmesini
(küreselleşme)
hedefleyen,
neo-liberal
politikalardır.
Ancak
azgelişmiş ülkeler, bu bütünleşmeyi sağlayabilmek için çok daha köklü ve sancılı
reçeteleri uygulamak zorunda kalmışlardır.
127
Türkiye’ye baktığımızda, bu politikaların, 1980 “24 Ocak Kararları”na kadar geriye
götürülebileceğini görüyoruz. 12 Eylül darbesi, Türkiye'de yeni bir dönemi açmıştır.
Bu dönemde Özal’ın formüle ettiği 24 Ocak kararlarının, uluslararası kapitalizmin
yapısal uyum stratejisine uygun ilk önlem paketi olduğunu saptıyoruz. Turgut Özal
24 Ocak kararlarının alınması sırasında bürokrat, uygulanması sırasında askeri
rejimin bakanı ve yeni yapısal uyum programlarının gündeme getirilmesi sırasında
da (1983’ten itibaren) başbakan olarak yönetimde bulunmuştur.
Askerî vesayet tasarımına göre hazırlanmış olan 1982 Anayasası, yürütmeyi
güçlendiren yapısıyla Türkiye'nin kapısında bekleyen yapısal uyum programlarına
kapı aralamıştır. (Timur, 1996: 49) Bu dönemdeki uygulamalara baktığımız zaman,
Latin Amerika ülkelerindeki uygulamalara benzer bir şekilde hükümetin, hızlı karar
alma adına, yasa gücünde kararname ile ülkeyi yönettiğine tanık oluyoruz. Yasa
gücünde kararname, yapısal uyum programları uygulayan azgelişmiş ülkelerde, sıkça
kullanılan bir araçtır. Örneğin Arjantin’de Menem, diğer Latin Amerika ülkelerine
örnek olan bu yöntemi sıklıkla kullanmış ve çok sayıda önemli düzenlemeyi, bu yolla
gerçekleştirmiştir. Başbakan Turgut Özal, Kasım 1981’de toplanan İzmir İktisat
Kongresi’nde, “ihracatı sadece ülkede üretilen malların dışarıya satılması olarak
değil, ülkemizin kapalı ekonomisinin topyekun dış dünyaya açılması olarak
algıladığını” açıkladı. Bu açıklama küreselleşme ve yapısal uyum politikalarının da
en basit ifadesinden başka bir şey değildi.
1980’ler
boyunca
bu
politikaların
Türkiye'de
uygulayıcısı
olan
Özal’ın
uygulamalarına, biraz daha yakından bakmakta fayda bulunmaktadır. Bu politikaları
uygulaması sırasında Özal iktidarı, askeri rejimle zımnî bir işbölümü yapmıştır.
128
Askerler düzeni koruyacak ve toplumsal talepleri bastıracak, Özal da iktisat politikası
ve bununla uyumlu bir dış politikayı uygulayacaktı. 1987’de bile askerler Özal’ın
hükümet kurma yetkisini denetleyebilmektedirler. Buna rağmen Özal, bundan bir
memnuniyetsizlik duymamıştır. Çünkü Özal için önemli olan siyasal liberalizmin
değil iktisadi liberalizmin savunulmasıdır. Siyasal hareketlenmelere karşı Özal
sıklıkla “12 Eylül öncesine dönme” tehlikesine vurgu yapmıştır.
Yapısal uyum programlarının uygulandığı azgelişmiş ülkelerde, yoksulluk olgusu
dikkat çekmektedir. Bu programlar sosyal programların ve fonların kesilmesi, eğitim
ve sağlık harcamalarının azaltılması gibi, sosyal refah devleti uygulamalarından
vazgeçmeyi öneren bir tutum benimsediklerinden, uygulandıkları ülkelerde
insanların işsiz, evsiz kalmalarına yol açmıştır. Dünyanın çeşitli ülkelerinde rastlanan
bu sonuçlar açısından Türkiye’deki manzaranın da görülmesi gerekmektedir.
Türkiye’de özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda ortaya çıkan iktisadi krizler ve
uygulanan IMF-Dünya Bankası güdümlü istikrar-yapısal uyum programlarıyla
birlikte, benzer sonuçların ortaya çıktığı görülecektir. Birleşmiş Milletler’in İnsani
Kalkınma Raporu’na (2002) göre, Türkiye’de yaklaşık 13 milyon kişi günde 2
dolarla, 1,5 milyon kişi ise günde 1 doların altındaki bir gelirle geçinmek zorundadır.
Gelir dağılımındaki adaletsizlik hat safhasına ulaşmış; ülke genelinde nüfusun en
zengin olan yüzde 20’si ile en yoksul yüzde 20’si arasındaki fark tam 17 katına
çıkmıştır. (Soyak, 2003)
129
Bu politikaları uygulayan uluslararası kuruluşlardan biri olan IMF’yi, Sinan Sönmez
(2002), uyguladığı politikalara ve uygulama biçimine bakarak; hem hekim, hem
jandarma olarak değerlendiriyor.
3.2.2. Yönetişim
Son yirmi yılda, pek çok Batı ülkesinde kamu sektöründe önemli dönüşümler
yaşandı. Bu dönüşümler, yönetmekten yönetişime veya bürokrasiden piyasaya ve
piyasa ağlarına doğru oldu. Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası finansal
kuruluşlar, en önemli borç/kredi verme kriteri olarak “iyi yönetişim”i kullanmaya
başladılar. 1980’lerde, gelişmekte olan ülkelerin, uluslararası finans kuruluşlarından
borç alabilmelerinin ancak yapısal uyum programlarını uygulamaya koymakla
mümkün olduğunu önceki başlıkta ele almıştık. Buna göre, “gelişmekte olan ülkelere
yönelik
olarak
IMF
ve
Dünya
Bankası
kredileri,
yapısal
reformların
gerçekleştirilmesi koşuluyla verilmekte; başka bir deyişle, reformlar o ülkenin
“kredibilitesi” ile ilgili olarak bir nevi şantaj malzemesi yapılmaktadır. Bugünlerde,
ekonomik dönüşümü ifade eden “yapısal uyum” kavramıyla birlikte, hatta ondan
daha sık olarak, idarî dönüşümü de içine alacak şekilde “yönetişim” kavramı
kullanılmaktadır. Uluslararası yatırımcılar, artık, bir ülkenin piyasalarına yönelik
olarak yatırım kararı alırken, orada gelişkin bir yönetişim yapısının bulunup
bulunmadığını dikkate almaktadırlar. İyi yönetişim, gelişmekte olan ülkeler için
masum ve iyi niyetli bazı öneriler olmanın çok ötesinde, uluslararası sermaye için
hayati
önem
taşıyan
yasal/siyasal
müdahale
ve
düzenlemeleri
içinde
barındırmaktadır. Küreselleşme sürecinde, oyunun kuralları yeniden belirlenirken
çerçeveyi iyi yönetişim paradigması çizmektedir.” (Şenalp vd., 2003)
130
Bu kavram ilk defa Dünya Bankası’nın 1989 yılında hazırladığı bir raporda ortaya
çıkmış, arkasından 1992 yılında OECD tarafından kabul edildiği açıklanmıştı.
Nihayet 1997 yılında Birleşmiş Milletler “yönetişim” kavramına dayandırdığı 21.yy
için katılımcı devlet modelini belirginleştirdi. (Bayramoğlu, 2002: 85 vs.)
“1997’de yaşanan Asya Krizi, uluslararası finansal çevreler için büyük bir sürpriz
olmasının yanı sıra; finansal serbestleşmenin, küresel sistemin kendi sürekliliğini
sağlayabilme yeteneğinin iyiden iyiye sorgulandığı bir sürecin başlamasına neden
oldu. Bu süreçte başta ABD olmak üzere merkez ülkelerin bir çoğu, krizin sebebinin
sermaye hareketleri değil yükselen piyasa ekonomilerindeki “kötü” uygulamaları
olduğunu savundu. Buna bağlı olarak da bu kötü yönetimlerden kurtulmanın bir aracı
olarak “İyi yönetişim” (good governance) yaklaşımı gündeme getirildi. Piyasa
mekanizması fiyatların “doğru” belirlenmesinde önemli bir role sahiptir ama bunun
yanında “iyi politikaların” önemine de vurgu yapılmaktaydı.” (Chang 2002; 69’dan
aktaran Şenalp vd, 2003) Bu vurgu çok önemli bir değişikliği gündeme getiriyordu:
devlet artık iktisadi alana içsel bir değişken olarak kabul edilmektedir iddiası
gündeme geldi. Yani, “devletin ekonominin tamamen dışında olması gerektiği”
söyleminden vazgeçilmekte olduğu izlenimi doğdu.
Burada açıkça görülen, devleti analiz etme biçimindeki değişimdir. Devletin sınıflar
üstü bir konumda, sermaye birikimi ve kaynak dağılımı süreçlerinin dışında, ortak
yararlar için örgütlenmiş bir kurum olarak değerlendirilmesinden vazgeçilmektedir.
Buradan
hareketle
devlet,
piyasaların
karşısında
bir
güç
olarak
değerlendirilmemektedir. Yani “piyasa ve devlet” ikilemi terk edilmektedir.
“Buradaki sorun, kapitalizmin içinden geçmekte olduğu değişim sürecinin
131
gereklilikleri doğrultusunda konumu belirginleşirken, devletin, bu yeni konum ve
işlevlerinin ne şekilde teorize edileceğiyle ilgilidir. Dolayısıyla, Dünya Bankası başta
olmak üzere IMF, OECD ve WTO gibi pek çok uluslararası siyasal/finansal kurum
tarafından geliştirilerek, 1990’lardan bu yana kamuoyunun kullanımına sunulan bir
kavram olarak “yönetişim”in önemi, egemen söylemdeki, rahatlıkla radikal olarak
niteleyebileceğimiz
bu
dönüşümün,
parlak
bir
ambalajı
olmasından
kaynaklanmaktadır.” (Şenalp vd, 2003) Ancak daha sonra, iktisat-devlet arasındaki
bu kopukluğun ortadan kaldırılması gibi gözüken bu yaklaşımın başka bir işleyişle
aşıldığını, sonraki alt başlıkta göreceğiz: siyasetin, ekonominin alanın
dışında
tutulması için, devletin ekonomi ile ilişkisi teknik bir ilişki olarak siyasetin denetimi
dışına çıkarılarak, özerk “üst kurullara” veriliyor.
Ulus-devletin “yönetebilirlik krizi” analizleri yönetişim fikrine yol açmıştır. Devlet
müdahaleciliğinin
geleneksel
biçimlerinin
karşılaştığı
sorunlar,
devletin
yönetebilirliğini tartışmaya açmaktadır. Küreselleşmenin ortaya çıkardığı bazı
gereksinimler yeni bir devlet anlayışı ve iktidar tarzını gündeme getirdi. Yönetişim
bu yeni iktidar tarzının adıdır. Bu tarz, sermayenin artan hız ve hacminin etkisiyle
gelişmiş ülkelerin birbirlerine yaklaşan iktisadi ve siyasi eğilimlerinin de desteğini
almıştır.
“Uzun yıllar boyunca yönetişim nosyonu devletin merkezi otoritesini yitirmesi ve
giderek azalan etkinliği ve yeterliliği sorununun bir parçası olarak algılandı.
Buradaki temel yaklaşım, giderek daha karmaşık bir hal alan dünyamızda, ortaya
çıkan sayısız alt-sistemin, devletin hareket kapasitesinin kaybolmasına yol açtığı
yönündeydi. Bu açıdan, Batı’nın modern refah devleti sistemi başarısızlıkla karşı
132
karşıyaydı, ve sistem “yönetilemez” hale gelmişti.” (Kooiman 1993’den aktaran
Şenalp vd, 2003) Sivil toplumla olan bağlantısını kaybetmekte olan devlet, farklı
toplumsal kesimlerden gelen ve giderek ağırlaşan sosyal taleplere cevap verememeye
başladı. Bu anlamda
devletin, geleneksel kamu hizmetlerini sürdürebilmesinin
maliyetlerinin sürekli olarak artmasının yanı sıra hareketleri de etkisiz ve adaletsiz
bir hale gelmekteydi.
Sonuç olarak Batılı burjuva ideologlarının tezgahlarında
dokunan bu yeni (iyi) yönetişim anlayışı, meşruiyetini, modern refah devletinin içine
girdiği iddia edilen bu krizden almaktaydı.
Modern refah devletinin krizde olduğu doğruydu, ancak, yönetişim kavramının
ortaya atılması buna indirgenemezdi. IMF ve Dünya Bankası gibi küresel kurumların
yönetişim kavramına yüklediği misyon, devletin sivil toplumun talepleri ve sosyal
hizmetler noktasındaki sıkışıklığının çözülmesinin çok daha ötesindeydi.
“Seksenli yıllardan bu tarafa metropol ekonomilerinin neredeyse tamamının sermaye
yapılarında ortaya çıkan değişimler, bu toplumların sınıfsal yapılarını, kamusal
alanın niteliğini ve gündelik hayata dair pek çok şeyi köklü değişikliklere uğrattı. Bu
süreçte finansal sermayenin muazzam bir hareket yeteneğine erişmesi; yani, sermaye
birikim sürecinin, kapitalizmin doğasına da uygun olarak, ulusal sınırlarından -ya da
engellerinden- tam anlamıyla kurtulması, metropol ülkeleri açısından oldukça önemli
bir değişim sürecinin ifadesi oldu.” (Şenalp vd., 2003) Seksenlerin sonuna
gelindiğinde artık yönetişim uygulamalarının hantal, bürokratik ve en önemlisi
sosyal devleti tasfiye etmeye çalıştığı açıkça görülmüştü. Çünkü bu sosyal devlet,
seksenlerden beri küresel ölçekte örgütlenmesini sağlayan uluslararası sermayeye
133
artık ayak bağı haline gelmekteydi. Bu saptama, yönetişimin hangi temel ilkeler
üzerinde yükseldiğinin daha kolay kavranmasını sağlayabilecektir.
Pek çok bilimsel disiplinin ilgi alanlarından biri haline gelen iyi yönetişim kavramı
çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır. Bu anlamlardan bir tanesi güç kullanımının nasıl
olması gerektiği sorusunu cevaplar. Buna göre, kamuyu yakından ilgilendiren
konularda sorumlu ve duyarlı bir güç kullanımı gereklidir. Varolan bütün toplumsal
ve siyasal örgütlenme değişerek esnek bir yeniden yapılanmaya gidilmelidir. Ancak
bu değişiklikle küreselleşen dünyanın gereksinimlerine yanıt verebilecek bir iktidar
tarzı oluşturulabilir. “Yönetişim, öncelikle, “minimal devlet” ve “özel girişimciliğin
gözetilmesi” yaklaşımlarını içermekte; yani, devletin küçülmesi ve kamu
girişimciliğinin ve hizmetlerinin özelleşmesi sürecinde ortaya çıkan yeni kamu ve
ekonomi yönetimi anlayışının adı olmaktadır”. (Rhodes 1996’dan aktaran Şenalp vd,
2003) Buradan çıkarılacak sonuç, devletin meşruiyetini koruyabilmek için, iktidar
tekelinden vazgeçerek, siyasal iktidarı sivil toplum kuruluşlarıyla paylaşmalıydı.
Aynı
zamanda
iyi
yönetişim
başka
bazı
değişiklikler
gerektirmektedir:
merkezileşmeden ademi-merkezileşmeye, kaynak dağıtımını sağlayan devletten
düzenleyici devlete, kamu hizmetlerinin yönetiminden piyasa ilkeleri doğrultusunda
bir kamu idaresi anlayışına ve devletin öncülüğünden özel sektör ve kamunun
işbirliği ilkelerine geçilmelidir.
Günümüzde “iyi yönetişim kavramı”, öncelikle, demokrasi, açık ve etkin bürokrasi
ve yargı, mülkiyet haklarının güvence altına alınması/geliştirilmesi ve iyi yönetişim
kurumlarıyla gelişmiş finansal kurumları içine almaktadır.
134
Bir politika önermesi olarak ise yönetişim kavramı, ilk olarak, 1989 yılında Dünya
Bankası’nın bir raporunda kullanıldı. “Kavram, devletle toplum arasındaki ilişki
üzerine yeniden düşünmeyi öneriyordu; devlet-toplum karşıtlığını kaldırmayı ve
devlet-toplum birliğini savunuyordu. Böylece yönetişim bir bakıma, devlet-toplum
ilişkilerinin kurulması için bir “model” önermiş oluyordu. Bu model, yönetime
katılım ilkesini de aşarak, “birlikte yönetme” iddiasını taşoyordu.”(Bayramoğlu,
2002: 86-87)
Yönetişimin Türkiye’deki uygulanmasına yakından bakarsak, Dünya Bankası ve
IMF gibi örgütlerle işbirliği çerçevesinde ortaya çıkan önlemleri görürüz. Bu
önlemler, şeffaflığın artırılması ve yolsuzlukla mücadele kapsamında atılan adımlar,
vergi sisteminde ve kamu kesimi üzerinde siyasi baskıyı azaltmaya yönelik olarak
yapılan reformlar, bütçe şeffaflığını ve idarenin performansını artırıcı yeni tedbirler
gibi düzenlemelerdir. Bu düzenlemelerin meşruiyet kaynağını ise 1990’lar boyunca
yaşanan ekonomik krizler oluşturmuştur. Bu krizlerden çıkmak için IMF ve Dünya
Bankasının önerdiği reform ve düzenlemelerin zorunluluğu konusunda kamuoyuna
çeşitli açıklamalar yapılmıştır.
57. Hükümetin Mayıs 2001 tarihli Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, hedefinin
Türkiye’de “yönetişim tipi devlet sistemi”nin tesis edilmesi olduğunu ortaya
koymaktadır. Son olarak, AKP tarafından kurulan 58. hükümetin, Kasım 2002’de
açıkladığı “Acil Eylem Programı”, bu partinin “yönetişimci” karakterini ve AKP
iktidarının geride kalan iki yıllık Kemal Derviş yönetiminden bayrağı devralmış
olduğunu göstermektedir. AKP’nin ilk etapta bakanlıkların sayısını azaltmayı ve
başbakanlığı
bir
“koordinasyon
birimi”
haline
135
getirmeyi
planlayan
“acil
eylemleri”nin, merkezi yönetimin -piyasaların iyi işlemesinin güvencesi olan bir
sekretarya konumuna indirgeyerek- zayıflatılmasına hizmet etmekten başka bir işlevi
yoktur. (Şenalp vd., 2003)
“OECD’nin (Ekonomik
İşbirliği ve Gelişme
Teşkilatı)
(2002)
‘Türkiye’de
Düzenleyici Reformlar: Ekonomik İyileşme İçin Önemli Destek – Yönetişim’ adlı
raporu, ülkemizde 1990’ların ortalarından bu yana adeta bir furyaya dönüşen ve
çalışmamız boyunca bazı temel argümanlarını ortaya koymaya çalıştığımız
“yönetişim” söyleminin gerçek temellerini ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere
nasıl yaklaşıldığını daha iyi anlamamıza önemli katkılar sağlayacak argümanlarla
doludur.”(Şenalp vd., 2003)
OECD Raporu, Türkiye’de yapılan bazı reformları değerlendirerek olumlamaktadır.
Bu reformlar, bankacılık sektöründe yapılan bazı düzenlemeler ile kamu yönetimi
alanındaki bazı düzenlemelerdir. Burada dikkat çeken husus Rapor’un, bu
reformların yapılabilme olanağının, Avrupa Birliği’ne üye olma hedefinin doğurduğu
olumlu bir reform ortamına bağlanmasıdır. Raporda sunulan bazı reform önerileri söz
konusudur. Bu öneriler, kamuya memur atamalarından ihale yasalarına, yerel
yönetimlerden şeker ve tütün endüstrisine, bankacılıktan enerji sektörüne,
taşımacılıktan telekomünikasyona akla gelebilecek her alana yönelik politika ve
uygulamaları içermektedir. Bunun yanı sıra, rekabetin geliştirilmesi ve yabancı
yatırımcıların güven duyacağı bir ortamın yaratılması için gerekli düzenlemelerin
yapılması önerilmektedir. Özellikle rekabet verimliliği ve uzun vadede kalkınmayı
artırıcı bir koşul olarak vurgulanmaktadır. Bütün bunların ancak yönetişim tipi bir
siyasal yönetim tarzıyla başarılabileceği belirtilmektedir.
136
“Türkiye, devlet tarafından yönetilen bir ekonomiden, piyasa ve sivil toplum
tarafından yönlendirilen yenilikçi ve müteşebbis bir ekonomiye geçiş sürecini
tamamlamalıdır. Reformlar ve yeniden yapılanma ekonomiyi, piyasa göstergelerine
ve rekabetine dayanan bir yöne doğru yönlendirmektedir.” (OECD 2002: 11’den
aktaran Şenalp vd., 2003)
Rapora göre, önerilen reformların uygulanması öncelikle reformlara karşı
gelişebilecek olan toplumsal muhalefetin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Bunun
nasıl başarılabileceği de yine raporda belirtiliyor: “Reforma kamu desteğinin
sürekliliğinin sağlanması için iletişim yaşamsal önemdedir. Düzenleme reformunun
hedefleri ve avantajlarının yayılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Bunun bir faydası da,
reformların dışardan empoze edildiği yolundaki yaygın inancın giderilmesidir.
Bundan dolayı, hükümetin iletişim stratejisinde kamuoyu ihmal edilmemelidir”
(OECD 2002: 11’den aktaran Şenalp vd., 2003)).
Elbette, bertaraf edilecek/edilmesi gereken toplumsal muhalefetin odağındaki
güçlerden
birisi
sendikalardır.
Sendikalar,
yönetişimcilerin
“dokunulmaz/
dokunulmamalı” şeklinde bir değer atfederek adeta tanrısallaştırdıkları piyasanın
dokunulmazlığını bozabilen, en azından bozma potansiyeli olan güçlü öznelerden
birisidir. Onun için yönetişim, emek örgütlerini bertaraf etmek için geliştirilmiş bir
modeldir. Sendikaların tanrısallaştırılmış kapitalist piyasa için tehlikeli olmaktan
nasıl çıkarılabileceği ise, onların kapitalist piyasa çarkının içine çekilebilmesine
bağlıdır. Bunu yapmak için öncelikle, egemen sendikal anlayışa/geleneğe karşı bir
“karşı paradigma” oluşturulmaya ve bu paradigma üzerine kurulu bir hegemonya
yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
137
“Yönetişim, her şeyden önce, belirgin uygulaması İngiltere örneğinde görülen
“hükümet-işveren-işçi” üçlemesine dayalı liberal korporatist uygulamadaki sınıf
dengesini de gözetmeyen yapısıyla dikkat çekmektedir. Formülde işveren özel sektör
adıyla yerini almış, ama işçi kesimi STK içine gömülmüştür. STK, işverene kapalı
başlık değildir; sermayenin dernekleri, meslek birlikleri, üretici birlikleri,
kooperatifleri ile işçi kesiminin sendikaları bu başlıkta birlikte yer almaktadırlar.
Demek ki bu katılımcı formülde katılma hakkı sermaye kesimine üç ortaktan biri ve
üçüncü ortağın unsurlarından biri olarak katlamalı biçimde tanınmıştır.”(Güler, 2003:
114)
3.2.3. Bu Politikaların Türkiye'deki Sonuçları: Derviş Yasaları
Bu alt başlıkta, IMF-Dünya Bankası ikilisinin yapısal uyum programları ve
yönetişim gibi yaklaşımları, küresel ekonomiyle entegre etmeye çalıştıkları ülkelere
nasıl empoze ettiklerini ele alacağız. Bunu yaparken öncelikle 2001 Şubat krizinin
nasıl bir fırsat olarak değerlendirildiğini ve krizden çıkmanın şartları olarak
gösterilen yasaları sıralayacağız. Ardından da bu yasaların zorunlu hale gelmesinin
gereği olan küresel piyasa toplumu yönündeki dönüşümü değerlendireceğiz. Son
olarak, bu yasalardan bir tanesi olan Tütün Yasasıyla ilgili bir değerlendirmeye yer
vererek, nasıl olup da, STK’ların çok önemli olduğunun vurgulandığı yönetişim
uygulamalarının kaçınılmaz olduğunun vurgulandığı programa rağmen, emekçi
STK’larının dışlandığını ele alacağız.
Türkiye ekonomisi 2001 Şubat ayında, içine girdiği krizden çıkarılmak üzere, Kemal
Derviş’in eline teslim edildi. Derviş, Dünya Bankası uzmanlarından bir iktisatçıdır.
138
Gereksinim duyulan dış desteği bulmak üzere ABD, Almanya, IMF ve Dünya
Bankası nezdinde görüşmelerde bulunan Derviş, bu çevrelerdeki temaslarından
sonra, daha Türkiye'ye dönmeden, dış desteğin şartını açıkladı: “Meclis 15 günde 15
yasa çıkaracaktır”.
İçinden ekonomiden sorumlu bir bakan çıkaramamış olan iktidar partileri de bu
yasaların mahiyet ve muhtevasını bilmeden, siyasi kaderlerini teslim ettikleri
Derviş’in sadece sayısını belirterek sözünü ettiği bu yasaların meclise gelmesi
halinde en kısa sürede çıkarılacağını en yetkili kişilerinin ağzından ifade ettiler.
Derviş Türkiye’ye döndü ve Merkez Bankası ve Hazine bürokratlarından oluşan A
Takımı ile birlikte para kapılarında kendisine ev ödevi olarak verilen bu yasaların
taslaklarını hazırlayarak meclise sevketti. O, görevini büyük ölçüde tamamlamıştı;
artık top meclisteydi. Derviş yasaları en kısa sürede çıkacak, 12 milyar Dolar olarak
telaffuz edilen dış yardım gelecekti.
Peki neydi dış kaynağın endekslendiği bu önemli yasalar? 1) Ek Bütçe: Krizin
etkisini yansıtan Ek Bütçe'nin çıkarılması; 2) Bankalar Kanunu: Kamu bankalarının
özerkleştirilmesi; 3) İcra İflas Kanunu: Banka tasfiyesinin kolaylaştırılması; 4)
Merkez Bankası Kanunu: Merkez Bankası’nın AB standartlarına uyumu; 5) Telekom
Yasası: Türk Telekom’un yüzde 51'inin satışı; 6) Tütün Kanunu: Tütünde kısıtlama
ve Tekel'in özelleştirilmesi; 7) Şeker Kanunu: Şeker piyasasının düzenlenmesi; 8)
Doğalgaz Yasası: Doğalgaz piyasasının düzenlenmesi; 9) Sivil Havacılık Yasası:
THY'nin serbestçe zam yapabilmesi, fiyat belirlemede Ulaştırma Bakanlığı onayının
kaldırılması; 10) Kamu Bankaları: Görev zararlarının sıfırlanması, bundan sonra
oluşacak görev zararlarının önüne geçilmesi; 11) Banka Kredileri: Özel karşılıkların
139
vergiden düşülmesi; 12) İhale mevzuatı: Kamu ihalelerinin şeffaflaştırılması,
kamulaştırmaların düzenlenmesi.
1980’lerden bu yana artık iki tür piyasadan söz etmek gerekir. Piyasa toplumları ile
küresel bir piyasadan. Çünkü küresel piyasa eski piyasa toplumlarından farklı olarak
değişik iktidar ilişkileri içerir. 19. yüzyıl dan bu yana oluşmuş olan piyasa
toplumları, iktidar ilişkileri açısından tahlil edildiklerinde, modern devletle
özdeşleşir. Neo-liberal söylem, piyasa toplumlarının modern devletle iç içeliği
görüşüne karşı çıkar. Piyasa toplumunun doğal bir oluşum olduğunu, evrensel olarak
nitelenen arz ve talep yasaları tarafından yönlendirildiğini ileri sürer ve piyasa
düzenine devletin müdahalesini gereksiz görür.
Neo-liberal görüşün bu iddialarına katılmak mümkün değildir. Piyasa toplumlarının
oluşum süreçleri modern devletlerin etken oldukları siyasal ortamdan bağımsız
olarak ele alınamaz. Modern devlet yasa, idari kararlar ve hukuk ile, ki bunlar
siyasetin söz konusu olduğu alanlardır, piyasayı etkiler. Piyasa toplumunun
kurumları, özel mülkiyetin başat olduğu bir hukuksal sistem içinde, farklı sermaye ve
emek gruplarının karşı karşıya gelip çıkarlarını müzakere edip savunabildikleri bir
arenadan oluşur. Merkezi yönetimin işlevi bu farklı grup çıkarlarını uzlaştırmaktır.
Modern yönetimler meşruiyetlerini bu farklı çıkarları uzlaştırma misyonundan alırlar.
Modern devletin uzlaştırma işlevi, aynı zamanda, büyümenin sağlanması ve
rekabetçi bir uluslararası piyasada yer edinilebilmesi ve başarı sağlanabilmesi
misyonu ile örtüşür ve merkezi yönetim, toplum ve ekonomiyi yönlendirir. Merkezi
yönetim, bir yandan çatışan gruplar arasında uzlaştırıcı bir rol oynayarak huzuru
sağlarken ve ulusal serveti çeşitli çıkar grupları arasında paylaşımında rol oynarken,
140
bu servetin oluşturulmasında da önemli bir pay sahibi olur. İkinci dünya savaşı
sonrasında görülen refah devleti, işveren ve işçi çiftçi, yoksul, orta sınıf vb. gibi
grupların çıkarlarını uzlaştırmaya çalışarak, bu fonksiyonunu yerine getirmiştir.
1980’lerden bu yana oluşan küresel piyasa, toplumların güç dengelerinde köklü bir
dönüşüme, merkezi yönetimin 1980’ler öncesi uzlaştırma ve paylaştırma işlevinde
bir daralmaya yol açmıştır. Daha önce piyasa düzeni oluşurken ulusal düzeyde
başlıca kaygı refahı kitlelere yaymak iken, artık amaç küresel bir düzeyde özel
grupların çıkarlarına hizmet etmek olmuştur. Bu özel çıkar gruplarına hizmet
misyonu sivil toplum retoriği altında yürütülmektedir. Bu sivil toplumun aktörlerinin
kim olduğu gündeme getirilecek olursa bunların ulus-ötesi şirketler, bunlarla
eklemleşme potansiyeli taşıyan ve işbirliği yapabilecek yeni şirketler, uluslararası
sermaye ile yakın bağları olan şirketler gösterilebilir.
Eskiden sivil toplum kavramı bütün emekçi kesimleri içine alırken, yeni sivil toplum
kavramı çiftçi, işçi gibi aktörleri piyasanın dışına bırakmakta, piyasa aktörlerini artık
ulus-ötesi aktörler oluşturmaktadır.
“ ‘Devletin özelleştirilmesi’ olarak tanımlanan gelişmeler sonucu yönetim giderek
özel yani siyasi olarak hesap vermek zorunda olmayan kurullara kaydırılmakta ve
bunun sonucu olarak merkezî yönetimler 19. yüzyıldan bu yana oluşmuş olan
uzlaştırıcı ‘üçüncü taraf’ olma niteliklerinden uzaklaşmaktalar. Bu nedenle piyasa
ortamını düzenleyen yasa ve idarî pratikler uzlaştırıcı bir üçüncü taraftan yoksun
ancak güçlünün sözünün geçtiği ortamlara dönüşmektedir” (İslamoğlu, 2002: 21-22).
141
Yukarıda küresel bir piyasanın 1980’ler öncesi piyasa toplumundan farklı olarak
değişik iktidar biçimlerini içerdiğini belirtmiştik. Bu iktidar ilişkileri kendisini
siyaset alanının daraltılmasında gösterir. Bir zamanlar piyasa toplumlarında çeşitli
çıkar grupları, işveren ve emekçiler arasında, paylaşımda adaleti sağlama durumunda
olan merkezi yönetimin bu işlevi ortadan kaldırılmaktadır. Üstelik müzakere alanına
katılan aktörlere de sınırlamalar getirilmektedir.
1980’ler öncesi ekonomi ve siyaset birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görülür ve
bütün emekçi sınıflar bunu böyle anlamakta sınıfsal bir çıkar görürlerken, şimdilerde
verimlilik ve karların maksimizasyonu adına siyaset ve ekonomi birbirlerinden ayrı
kavramlar olarak üretilmeye çalışılmaktadır. Küresel piyasa düzeni içinde yeni bir
siyaset ve yeni aktörler yaratılmaya çalışılmakta ve bu da “ekonomide siyasete yer
yoktur” gibi bir teze dayandırılmak istenmektedir. Yeni siyaset, yukarıdaki
paragrafta belirttiğimiz gibi, verimliliğin arttırılması ve iktisadi büyümenin
sağlanması sloganlarıyla yapılmaktadır.
1980’ler öncesi gözetilen sadece verimliliğin artırılması ve iktisadi büyüme değildi.
Toplumsal fayda (kamudaki şişkinliğin işsizlik sigortası yerine geçmesi ve yüksek
maliyetine rağmen üretim yapılması) gerekçeleriyle, emekçi kesimlerin ulusal
gelirden pay alma sürecine katılmaları ön planda tutulurken, bu kesimler aynı
zamanda siyasal oluşumun bir parçası ve aktörü durumundaydılar. Bu yeni süreçte
verimlilik ve iktisadi büyüme gerekçesiyle bu kesimlerin siyasete katılımları artık
önlenmeye çalışıldığı gibi siyasetin bir aktörü olmaktan da dışlanmaya çalışılıyorlar.
Yeni düzenin ana hedefi artık sosyal fayda anlayışının da terk edilmesiyle, verimlilik
142
ve iktisadi büyümeye engel olduğu belirtilen ve siyasal olarak nitelenen bu
kısıtlamaların ortadan kaldırılmasıdır.
Neo-liberal düşüncede, bireylerin verecekleri rasyonel kararlar ve yapacakları
iktisadi tercihlerle, üretim ve yatırım açısından irdelendiğinde, bir denge durumuna
varılacağı ileri sürülür. (Uzun vadede bütün rasyonel aktörler iş bilir, piyasalarda
ücretler adil olarak oluşur, ekmek fiyatlarının, faiz ve kârın düzeylerinin adil olacağı
öngörülür.) En önemlisi kurumların oluşumu, siyasal süreçlerden etkilenerek oluşan
bir olgu olarak değil, teknik bir sorun olarak görülür. Ekonomi ve hukuk, tekniğe
indirgenir.
Eğer
piyasalar
siyasetten
arındırılır
ve
teknik
uygulamaların
düzenlemesine tabi kılınırsa, piyasa da az çok doğal işleyişine kavuşacaktır. Siyaset,
teknisyenin çalışmasını engelleyen başlıca güç olarak görünür. Özel sektörün
gelişmesi, ulus-ötesi özel şirketlerle yapacakları ittifaklara bağlanır. Ulusal şirketler,
uluslararası sermaye ile eklemlenebildikleri ölçüde başarılı olacaklarıdır.
Burada özetlediğimiz neo-liberal politikalar, Türkiye'de Şubat 2001 krizi sonrası
uygulanma ortamı bulmuştur. Bu zamana kadar TC hükümetleri küresel piyasa
düzenini oluşturmak amacıyla, IMF’ye, gerçekleştireceği reformlarla ilgili bir çok
niyet mektubu sundu. Bunların içinde, 18 Ocak 2001 niyet mektubu özel bir yere
sahiptir ve özel teşebbüsü teşvik etmeyi temel bir ilke olarak benimsemiştir. Mektup;
teknik bir vesika olduğu iddiasını taşımaktadır. Ancak yaptığı düzenlemelerin hepsi
siyasal içeriklidir. Mektup 1) ekonomik faaliyetleri canlandırmayı, 2) ekonomiyi
durma noktasına getiren krize son vermeyi, 3) yabancı yatırımların miktarının
artırılmasını, 4) faiz oranlarının düşürülmesini, 5) bankaların sermayelerinin
artırılmasını (sermayelerini artıracak olan bankalara sermaye transferi adı altında
143
kamusal desteklerin sağlanmasını) 6) devlet ihalelerinde şeffaflığın sağlanmasını ve
yolsuzluğun önlenmesini ve bunun için de bir ihale yasasının çıkarılmasını, 7) tütün
yasası ve 8) şeker yasası gibi yasaların çıkarılmasını öngörmektedir. Esasen bu
reform programları, Türkiye'nin küresel piyasa düzenine eklemleşebilmesi için
öngörülmüş programlardır. Bu mektup bize yeni dünya düzeninde dışlanan grupların
kimler olduğunu da göstermektedir. Kamu çalışanları
(işten çıkartılarak veya
emekliliğe sevk edilerek sayılarının azaltılması), tarım üreticileri (destekleme
alımlarından mahrum bırakılarak), alt ve orta sınıflar (devalüasyon ve yüksek
enflasyona maruz bırakılarak) sistemden dışlanmaktadırlar. Mektup bu reform
programına direniş gösterecek olan kesimleri aşılması gereken bir engel olarak
tanımlamaktadır. (İslamoğlu, 2002)
Tütün yasasına, TBMM içinde muhalefet eden pek çok milletvekili olduğu gibi bir
çok sivil toplum kuruluşunun bir araya gelmesiyle oluşturulan tütün platformu
tarafında da sürdürülmüştür. Tütün Platformu, aralarında yerel üretici dernekleri,
satış kooperatifleri, sendikalar, tütün uzmanları ve ziraat mühendisleri odaları olan
çok çeşitli gruplardan oluşuyor ama her ne hikmetse sivil toplum kuruluşlarına çok
önem verilen yeni iktidar ilişkileri ortamından dışlanıyor. Bu dışlanmanın en çarpıcı
göstergesi, Tütün Platformunda yer alan hiçbir sivil toplum kuruluşunun Ocak
2002’de meclisten çıkan Tütün Yasası tarafından oluşturulan Düzenleyici Kurul’da
temsil edilmemeleridir.
144
3.3. Avrupa Birliği Sürecinin Demokratikleşmeye Etkisi
Bu alt bölümde Avrupa Birliği sürecinin Türkiye’deki etkileri değerlendirilirken bir
yandan Avrupa Birliği’ne girmenin birinci koşulu olan Kopenhag Kriterleri ele
alınırken öte yandan Türkiye’nin siyasal aktörlerinin bu süreçteki tutumları
incelenecektir.
3.3.1. Kopenhag Kriterleri ve Uyum Yasaları
Avrupa Birliği 1993 yılında, Birliğe üyelik başvurusu yapacak devletlere, adaylık
sürecinde tamamlayacakları koşulları sıralayan, bir kriter grubu oluşturmuştur.
“Kopenhag kriterleri” denilen bu setin içinde; siyasi, ekonomik ve üyelik
yükümlülüklerini üstlenebilme yeteneği olarak sıralanan üç grup kriter vardır. Siyasi
kriterler; aday ülkelerde demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarına ve
azınlıklara saygıyı ve azınlıkların korunmasını teminat altına alan kurumların
istikrarının sağlanması olarak tanımlanmaktadır. Ekonomik kriterler ise; işleyen bir
Pazar ekonomisine sahip olunması ve AB içindeki rekabet baskısı ve piyasa güçleri
ile rekabet edebilme yeteneğine sahip olunması şeklinde ifade edilmektedir.
11-12 Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin adaylığının kabul edilmesiyle,
Avrupa Birliği sürecinde gündeme gelen “Kopenhag Kriterleri”nin sağlanması çabası
başladı.
Bu çaba toplumu ikiye böldü: Avrupa Birliği’ne evet diyenler ve hayır diyenler.
Başka bir biçimde ifade edersek AB’ye katılarak demokratikleşeceğimizi umanlar ile
145
AB’nin taleplerini dayatma olarak görüp karşı çıkanlar, en azından bu taleplerin
yerine getirilme sürecini engellemek isteyenler olarak iki kamp ortaya çıktı.
Hemen belirtmek gerekir ki, AB’ye girmeye açıktan ve doğrudan itiraz edenlerin
sayısı daha azdır. Yapılan kamuoyu araştırmalarının toplumun yüzde 70’inden daha
fazlasının çeşitli sebeplerle AB’ye girilmesini istediği defalarca açıklandı. Ancak bu
istek girilme umudu açısından daha düşük oranlarda bir beklenti doğuruyordu.
Yaygın söylenişiyle “AB Türkiye’yi almaz” şeklindeki bu yargı aynı zamanda
AB’ye karşı çıkanların da kullandığı bir argümandır. AB’ye giriş için gerekli
kriterlerin sağlanması doğrultusunda yapılması gerekenler, toplumda “dış baskı”
olarak görülüyor. Veya ülkede politika belirleme açısından dış dinamiği
oluşturuyorlar.
Dış dinamikler, hemen her ülke için mevcut. Bunlar, AB gibi bir ulusal-üstü örgüt
içerisinde yer alanlar ya da almak isteyenler açısından aynı zamanda zorunlu
kurallara dönüşüyor. Bizim açımızdan iki sorun var: biri psikolojik-dışa tepki
biçiminde; öteki ise dış ve iç itici güçlerin karşılıklı olarak payı. Her ikisi arasındaki
açı nedir? Dış gerçekten yabancı mıdır? Bunu iyi değerlendirmek gerekir. (Kaboğlu)
Ülkemiz açısından durum nedir? Ülkemizde 1839 dan bu yana hukuk devleti,
demokrasi, insan haklarının ve azınlıkların korunması, piyasa ekonomisinin
uygulanması yolunda katedilen anayasal ve siyasal aşamalar, sorunlarımıza karşın
önemli bir birikimi de beraberinde getirmiş bulunuyor. Türkiye, Avrupa Konseyi’ne
kuruluş yılı 1949’da üye oldu. “Hukukun Üstünlüğü” ve gerçekten demokratik
siyasal bir rejim temelinde insan haklarının korunmasını amaçlayan İnsan Hakları
146
Avrupa Sözleşmesi Türkiye tarafından 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalandı.
Aslında Kopenhag kriterleri ile, anayasal gelişmelerimiz ve Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurucu belgesi olarak anayasalar üstü bir değere sahip olan Lozan Antlaşması, büyük
ölçüde örtüşmektedir. Ancak hiç kuşku yoktur ki, Kopenhag kriterlerine uyum
sağlamak için 1982 Anayasası’nın aşılması gerekmektedir. Eğer 1982 Anayasası’nın
hukuk devleti yolunda ülkemizin izlemiş olduğu gelişim çizgisinde önemli bir sapma
olduğu kabul edilirse, Kopenhag kriterlerinin gereklerini yerine getirmek Türkiye
açısından bir dış dayatma olarak algılanmaz. Kısacası, Kopenhag ilkeleri ülkemize
yabancı normlar olarak değil, toplumumuzun doğasına içkin değerler olarak kabul
edilmelidir. Böyle bir içselleştirme, zihinlerimizdeki tabuları yıkmak için ilk adımı
oluşturabilir.
Şu gelişimi de iyi gözlemlemek gerekir: Oluşmakta olan Avrupa, devletler
içerisindeki toplulukların farklı özelliklerine saygı öğesine dayandığından, ulusal
toplumların farklılığını da haydi haydi kabul etmek durumundadır. Bu bakımdan,
devletlerin, kendi ulusal özellikleri çerçevesinde gerekeni yapmak suretiyle
üretmeleri durumunda, bunların “dereceleri” konusundaki dış müdahaleyi en az
düzeye indirmeleri mümkün olabilir.
Kopenhag kriterlerinin beklentilerini gerçekleştirmeye karar vermiş ve bu doğrultuda
uyum yasası çıkarmaya başlamış olan Türkiye, bu süreçte neler yapmıştır. “Uyum
Yasaları 2001 ve 2004 Anayasa Değişiklikleri” isimli kitabının önsözünde Erdener
Yurtcan şunları söylüyor: “Ülkemizde yasama boyutunda hızlı bir süreç yaşıyoruz.
Bunları özlenen hukuk reformu hareketi içinde düşünmek istiyorum. Genel bir
anlayış, bu hareketi AB’ye girmek için hukukumuzun tümüyle gözden geçirildiği
147
biçiminde özetliyor.” Yasama sürecine bakıldığında bu genel anlayışın doğru olduğu
kabul ediliyor. Çünkü “uyum yasaları” olarak adlandırılan yasal düzenlemeler
paketler halinde TBMM’nden geçiriliyor. Bazen çok kısa zamanda yeniden
değiştiriliyor. Tahmin edileceği gibi AB’nin beklentilerinin karşılanmadığı
durumlarda yeni değiştirilmiş yasalar üzerinde bile yeniden düzenleme yapılmak
zorunda kalınıyor. Burada çok kısa ve genel olarak bu anayasa değişikliklerinden ve
uyum yasalarından söz edilecek ve bu uyum yasalarının çıkarılmasının,
demokratikleşmenin tamamlanması sayılıp sayılamayacağı değerlendirilecektir. Yani
Kopenhag kriterleri veya AB’ye giriş demokrasinin garantisi midir? Bu soruyla ilgili
çok yerinde bir cevap AB’ye giriş demokratikleşmeyi gösterse bile, demokrasi için
AB’ye girmenin şart olmadığı yönündedir. Kanıt olarak da AB üyesi olmayan
Avrupa demokrasileri gösteriliyor. Yani Türkiye demokrasiyi kurmak için AB’ye
girmek zorunda değildir diyebiliriz. Öte yandan Türkiye'nin AB’ye girme zorlaması
dışında demokratikleşme yolunda bir girişimde bulunmayacağına dair görüşler de
var. Dış dinamik zorlamaz ise Türkiye’de iktidar sahiplerinin asla demokratikleşme
için bir girişimde bulunmayacakları yaklaşımı vardır. Bu yaklaşım ve görüşlerin,
kendilerini destekleyebilecekleri çeşitli kanıtlar bulmalarını sağlayan olaylar ve
olgularla karşılaşıyoruz.
Gerçekten çıkarılan ve değiştirilen yasalar ülkemizin demokratikleşmesine, hükümet
ve medyasının iddia ettiği kadar katkı sağladı mı? Bunun böyle olup olmadığını
yanıtlamak için, yapılan değişikliklere kısaca göz atmak gerekiyor.
Burada belirtmemiz gereken AB’nin beklentileri doğrultusunda yasalar çıkarılmış
eksik bulunduğu zaman tekrar düzeltilmiş, tamamlanmıştır. Bu bize gösteriyor ki
148
nihayet bu yasa metinleri beklenildiği bir biçimde çıkarılıyor. Ancak, AB sözcüleri,
Türkiye’nin yasaları çıkarmasının yeterli olmadığını uygulamanın izlenmesi
gerektiğini belirtmişlerdir.
AB ile uyum sürecinde, uyum yasaları olarak çıkarılan yasaların tamamı, böyle
yasalardır.
Öte
yandan
AB
de
bu
yasaları,
şekli
bazı
düzenlemeleri,
“demokratikleşme” için yeterli görmektedir.
Bundan sonraki iki alt başlıkta Türkiye'deki siyasal güçlerin, siyasal partilerin ve
sivil toplum kuruluşlarının AB’ye giriş sürecine nasıl baktıklarını ele alacağız.
3.3.2. Siyasal Partilerin AB’ne Giriş Süreciyle İlgili Görüşleri
Bu alt başlıkta Türkiye’deki bütün partilerin görüşlerini incelemeye olanak ve gerek
yoktur. Zira 50 kadar siyasal parti söz konusudur ve bunların yarısından çoğu ya
seçimlere katılmamaktadır ya da seçmen tarafından hiç tanınmamaktadır. Burada
iktidar partisi, muhalefet partisi bir de sağ ve sol kanattan milliyetçi tutumlarıyla
bilinen iki partinin en son seçim beyannamelerine bakılarak, bir değerlendirme
yapılacaktır. Bu partiler Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi,
Milliyetçi Hareket Partisi ve İşçi Partisi’dir. Burada siyasal partilerin 2002
seçimlerindeki
beyannamelerinde
açıkladıkları
siyasal
programlarından
yararlanmaktayız. Ancak bu seçimlerin siyasetsiz seçimler olduğu yönündeki bir
değerlendirme için (Kaya, 2002)’ye bakılabilir.
CHP’nin 2002 Seçim Beyannamesinde, “Türkiye’yi; Güçlü, Etkin ve Önder Bir Ülke
Yapacağız, Hızla Avrupa Birliği’ne Taşıyacağız” başlığı altında AB ile ilgili
149
görüşlerini ve politikasını belirttiği bir başlık açıyor. Burada CHP’nin ve Türkiye’nin
niteliklerini şöyle belirleyen parti, AB’ye girince neler olacağını anlatıyor:
Atatürk’ün önderliğinde oluşturulan ve dünyada örneği bulunmayan “Türkiye
Modeli”nin gerçekleştirilmesinde temel rolü oynayan bir parti olarak birikim ve
sorumluluğumuzun bilincindeyiz.
Türkiye’nin Müslüman bir toplum temeli üzerinde laik, demokratik bir Cumhuriyeti
kurmuş olması, özellikle 11 Eylül sonrasında ülkemiz için dünyada yönlendirici bir
duruma girme tarihsel fırsatını ve sorumluluğunu doğurmuştur.
Türkiye, İslam diniyle, laik bir devlet yapısını, çoğulcu demokrasiyi, evrensel
anlamda insan haklarını ve piyasa ekonomisini bağdaştıran bir sistemin dünyadaki
tek uygulayıcısı olarak, Atlantik’ten Çin’e kadar uzanan coğrafyada birçok ülkeye
model oluşturma imkanına sahip yegane ülkedir.
Temelleri Kemal Atatürk tarafından atılmış olan Türkiye Modeli, İslam alemi ile
Batı dünyasının uyum ve barış içinde yaşamasının tohumlarını içermektedir. Bu
nedenle, Türkiye Modeli’nin başarısının ve örnek nitelik kazanmasının bölgede ve
dünyada barışın ve istikrarın güç kazanmasına katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Bu niteliği ile, AB Kriterleri’ni de uygulayarak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacak
bir Türkiye, hem Batı hem de Doğu’da özel bir itibar kazanacak ve bu suretle gerek
model olma misyonunu gerekse söz konusu iki uygarlık arasında bir kültür ve
uzlaşma köprüsü olma hususundaki tarihsel misyonunu çok daha etkili biçimde
yerine getirebilecektir.
150
Çağdaş uygarlık değerleri, bilgi, kalkınma ve teknoloji için Avrupa Birliği öncelikli
hedefimizdir... CHP’nin öncelikli iddiası; “bireyleri özgür, ekonomisi güçlü,
yönetimi saygın, bölgesinde önder, gelişmiş, haklarını her koşulda koruyan”
Türkiye’dir. Avrupa Birliği’ne tam üyelik, bu iddianın doğal hedefidir.
• Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefi bir toplumsal değişim projesidir.
• Avrupa Birliği’ni eşit koşullarla hedef alarak, AB’nin ekonomik ve siyasal
kriterlerini hızla gerçekleştirerek, Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmayı
amaçlıyoruz.
• Avrupa Birliği üyeliği anlaşmalara dayalı bir hakkımızdır. Biz tarihi ve coğrafyası
ile Avrupa’nın bir parçasıyız. Türkiye’nin üyesi olduğu AB, Türkiye Modeli ile
toplumsal barışına ve siyasal istikrarına güç ve derinlik kazandıracaktır. CHP, AB
üyeliği konusuna bu bilinçle yaklaşmaktadır.
• Türkiye’nin kimliğine, değerlerine, onuruna sahip çıkarak, Avrupa Birliği içinde
yer almanın gerektirdiği gayreti kararlılıkla sürdüreceğiz.
• Bu duyarlılıklar çerçevesinde ülkemizi en kısa sürede AB’ye tam üyeliğe
taşıyacağız.
• Türkiye, üyelik müzakerelerinin açılması aşamasına gelmiştir. Türkiye’nin bu
fırsatı kaçırmaması için gerekli öncülüğü yapacağız, kararlılığı ortaya koyacağız.
151
• AB Uyum yasalarının uygulanmasını sağlayacağız. Türkiye’de Avrupa Birliği
müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Ulusal Programın, yaşama geçirilmesine
öncelik vereceğiz.
• AB’nin Türkiye’ye yönelik yükümlülüklerini eksiksiz bir biçimde yerine
getirmesinin takipçisi olacağız. Avrupa ordusu ile ilgili çalışmalarda Türkiye’nin hak
ve çıkarlarının korunmasına özel bir dikkat göstereceğiz.
• Gümrük Birliği dönemi için AB’nin taahhüt etmiş olduğu mali yükümlülüklerin bir
an önce yerine getirilmesini hedef alacağız.
• Topluluk ile tercihli ticaret anlaşması yapmış olan ülkelerin benzer anlaşmaları
Türkiye ile de en kısa sürede gerçekleştirmeleri üzerinde önemle duracağız.
Doğu Perinçek’in başkanlığındaki İşçi Partisi AB konusunda Türkiye’de en olumsuz
tutumu benimseyen partilerden birisidir. 3 Kasım 2002 Seçim Beyannamesi’nden
anladığımıza göre bu parti AB’ne katılmayı kültürel değerlerle de uyumlu bulmuyor
ve Türk kültürünün tehdit altında olduğunu öne sürüyor. Tarihsel olarak da çok eski
bir tarihe gönderme yaparak Avrupa kültürünü Bizans projelerine sahip çıkmakla
suçluyor: “Hıristiyan misyoner faaliyetine ve Bizans projelerine izin verilmeyecek.
Avrupa Birliği kapısında, milletimiz dinini değiştirmeye zorlanıyor. Misyoner
faaliyeti, yurttaşlarımızı ülkesine ve milletine yabancılaştırıyor, casus istasyonları
kuruyor. Avrupa Birliği, AKP'li İstanbul ve Zeytinburnu belediyelerinin de ortak
olduğu projelere 100 milyon euro ayırarak, Partrikhane'nin yeni mülkler edinmesini
sağlıyor ve İstanbul'umuzu Bizanslaştırmak istiyor. Rum vakıflarına ve yabancı
152
kuruluşlara bu olanağı sağlayan AB Uyum Yasaları iptal edilecek, Hıristiyan
misyoner faaliyeti yasaklanacaktır.”
İşçi Partisi ayrıca, Türkiye’deki bütün partilerin AB’ne yönelimini Abdullah
Öcalan’ın PKK’sıyla aynı politikayı savunmak olduğu iddiasıyla her türlü milliyetçi
duyarlılığı partisinde toplamaya çalışıyor: “Avrupa Birliği kapısında parçalanmaya
ve yoksullaşmaya son. Türkiye, ABD tarafından AB kapısına bağlandı ve denetim
altına alındı. Devlet Bahçeli'nin MHP'si, Tayyip Erdoğan'ın AKP'si ve Necmettin
Erbakan'ın SP'si dahil, bütün partiler, Abdullah Öcalan'ın PKK'siyle aynı programı
savunuyorlar, AB'ye girmekten yanalar. Hepsi milletimizi aldatıyor. Bir tek İşçi
Partisi, AB aday üyeliğinden çekilmeyi savunuyor. Türkiye, AB kapısında
parçalanmayı, yoksullaşmayı ve köleleşmeyi kabul etmeyecek, aday üyelikten
çekilecektir.”
MHP’nin AB ile ilgili görüşlerini ele alırken iki döneme birden bakmak gerekiyor.
Bunlardan birincisi MHP’nin “uyum yasalarını” çıkaran 57. Hükümette Koalisyon
ortağı olduğu 2001 yılı; ikincisi ise aynı koalisyonun içinde olmasına rağmen tek
başına iktidara gelince uygulayacağı politikayı anlattığı 2002 “3 Kasım Seçim
Beyannamesi” dönemidir.
Önce 57. Hükümet Dönemi’ne bakalım. “Bu dönemde dış politika alanında da
gelişmeler sağlanmış ve özellikle 40 yıllık bir geçmişi olan Avrupa Birliği - Türkiye
ilişkilerinde önemli bir aşamaya gelinmiştir. Ülkemizin üyelik esaslarını belirleyen
Katılım Ortaklığı Belgesi’nin AB tarafından kabulünün ardından, bu belgede yer alan
hususların üstlenilmesini öngören “Ulusal Program”ın kabul edilmesiyle birlikte,
153
Türkiye tam üyelik konusundaki kararlığını net bir şekilde AB’ne ve uluslararası
kamuoyuna ilan etmiştir” denildikten sonra MHP’nin bu sürece katkıları açıklanıyor:
“MHP, “Ulusal Program”ın kabulünde ve bu programda öngörülen hukuki ve
kurumsal düzenlemelerin gerçekleştirilmesinde önemli katkılar sağlamış ve bu
düzenlemelerin yapılmasında milli çıkarlarımızı gözeten bir anlayış içerisinde
olmuştur.” Buraya kadar AB konusundaki olumlu tutumunu belirledikten sonra
tabanına mesaj vermeye başlıyor : “Ancak, kısa ve orta vadeli öncelikler arasında yer
almayan ve bölücü unsurların beklentileri ile büyük ölçüde örtüşen ve AB yönetimi
tarafından dayatılan idamın kaldırılması, ana dilde yayın ve öğretim gibi milli birlik
ve bütünlüğümüzü tehdit edici düzenlemeler öngören son uyum paketine, milli
sorumluluk anlayışımızın bir gereği olarak destek verilmemiştir.”
Şimdi de MHP’nin tek başına iktidarında nasıl bir dış politika izleme sözü verdiğini
ve bunun içinde AB’ye karşı tutumunu ne şekilde belirlediğini, 2002 Seçim
Beyannamesi’nden izleyelim:
“Ülkemizin geleneksel siyasi ve ekonomik yönelimleri ışığında büyük önem taşıyan,
Avrupa ile siyasi ve ekonomik bütünleşme ve AB üyeliği hedefinin gerçekleşmesi
için gereken çaba ve sorumluluğa, günübirlik siyasi mülahazaları aşan milli ve
gerçekçi bir bakış açısı ile yaklaşılması ve bunun gereklerinin bu güne kadar olduğu
gibi bundan sonra da yerine getirilmesinde kararlı davranılmasını savunan MHP,
Türkiye’nin temel siyasi hedeflerinden biri olan Avrupa Birliği üyeliğini
desteklemektedir. Türkiye Avrupa Birliği’ne onurlu ve hakkaniyetli bir sürecin
sonunda üye olacaktır. Ülkemizin üye olabilmesi için AB’nin de gereken dikkat ve
154
hassasiyeti göstermesi, vazgeçilmez bir siyasi sorumluluktur ve ortaklık ahlakının bir
gereğidir.”
MHP de kültürel değerler vurgusu yapmadan edemiyor. Çünkü Türk-İslam sentezi
yaklaşımının vaktiyle partideki etkililiğini düşünürsek tabanın hassasiyetleri
açısından da bu bir zorunluluk oluyor: “Türkiye milli ve manevi değerlerini
koruyarak, dini ve kültürel kimliği ile Avrupa Birliği’ne üye olacaktır. AB’nin din ve
kültür farklığı temelinde ayrımcılığa dayalı bir siyasi felsefeye sahip olmadığının
fiiliyatta gösterilmesi, bu konuda haklı tereddütler doğmasına yol açabilecek
davranışlardan kaçınılması temel bir zorunluluktur.”
Ayrıca Türkiye’nin dış politikasında hassas noktalar olan iki sorun da buraya
bağlıyor. Bunda bir haklılık payı var. Zira AB de bu iki hassas konuda Türkiye’ye
çeşitli vesilelerle baskı yapmaktan geri kalmamıştır. “Aynı şekilde, Türkiye’nin AB
üyeliği Kıbrıs ve Ege gibi hayati konularda meşru çıkarlarımız ve uluslararası hukuk
ve anlaşmalardan doğan haklarımız korunarak sonuçlandırılacaktır.” “Burada temel
sorun, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi Avrupa’nın ortak geleceğinin bir parçası olarak
görüp, görmediğinde yatmaktadır. Çünkü, Avrupa kamuoyunun ve AB yönetiminin,
Türk toplumu ile dayanışma içinde bulunması ve Türkiye’nin üyeliğine hazır olması
da hayati öneme sahiptir. Avrupa Birliği’nin de böyle bir anlayış sergilemesi halinde,
Türkiye Avrupa Birliği ülkesi olarak ortak “Avrupa Evi”nin içinde hak ettiği yeri
alacaktır.”
AKP’nin AB ile ilgili politik tutumu diğer partilerinkinden ayrı bir önem
kazanmıştır. 2002 Kasım seçimleri sonucunda tek başına iktidara gelen partinin
155
tutumu Türkiye’nin bu süreçteki dış politikası anlamına gelecektir. En başta
belirtmek gerekir ki, AKP’nin “İslamcı” bir parti olmadığı genel başkanı tarafından
ve diğer parti yöneticileri tarafından her fırsatta tekrarlanıyorsa da bu bir ön yargıyı
kırmaya yetmiyor. O ön yargı şudur: Bu partinin kadroları daha önce “dinsel siyaseti
ülke gündemine taşımış ve defalarca Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış bir
parti”nin geleneğinden gelmektedir. Dolayısıyla sözcülerinin açıkça reddetmelerine
rağmen bu parti de dinsel değerleri siyasal alandan ayıramayacaktır. Belirtilen
nedenlerle de bu partinin AB ile uyumlu bir siyaset yürütemeyeceği düşünülür. Öte
yandan yine bu kabule dayanan ama başka bir okuma ile AKP’nin AB’ye diğer bütün
partilerden daha yakın olacağı düşünülmektedir. Bunun gerekçesi de şöyle
özetlenebilir: dinsel değerlere bağlılığı ve kadroları dolayısıyla “devlet”e yakın
olmayan hatta belirli bir gerilim içinde olan bu parti, iktidarını ve geleceğini AB’ye
yakınlaşmakla koruyabilir.
AKP’nin tutumunu önemli kılan iktidar partisi olma durumu, aynı zamanda,
Türkiye’nin tam üyelik sürecinin kaderini de belli yere kadar onun eline veriyor.
AKP’nin
AB
ile
ilgili
politik
tutumunu,
hem
3
Kasım
2002
Seçim
Beyannamesi’nden, hem hükümet programından, hem de “acil eylem planı” olarak
yayınladıkları belgeden izlemek mümkün. Ayrıca iktidar partisi olarak 2002’den
itibaren çıkaracakları uyum yasaları ve uygulamalarla da, Türkiye’nin AB’ye girme
sürecini olumlu veya olumsuz etkileyeceklerdi. Nitekim görüşlerini alıntılamadan
önce belirtilmesi gerekir ki, iki yıllık iktidarları sürecinde uyguladıkları politikaların
sonucu olarak, Türkiye’nin “Kopenhag kriterlerini” sağladığı ve 2004 Aralık ayı
156
görüşmelerinde “müzakere tarihi” verilmesi gerektiği görüşü, parti sözcüleri
tarafından dile getirilmektedir.
Seçim beyannamesinde, “Türkiye’nin gerek coğrafi, gerekse tarihi açıdan Avrupa ile
yakın ilişkileri vardır. Avrupa ülkeleriyle ilişkiler Türkiye’nin dış politika
gündeminde en üst sıralarda yer almaya bundan sonra da devam edecektir” diyen
parti, “Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde, taahhütlerini ve Birliğin üyelik için
öteki aday ülkelerin de yerine getirmesini istediği şartları bir an önce sağlayacak,
gündemin yapay sorunlarla meşgul edilmesini önlemeye çalışacaktır” açıklamasıyla,
AB konusuna kısaca yer vermiştir.
Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında kurulan 59. Hükümet Programı’nda ise daha
ayrıntılı bir politika açıklandığını görüyoruz:
İktidarımız süresince tüm çalışmalarımız, ülkemiz hukukunu evrensel hukuk
ilkelerine uygun hale getirmek, temel hak ve özgürlükler rejimini evrensel
standartlara çıkarmak, ülkemizi gerçek anlamda bir hukuk devleti yapmak, hukukun
üstünlüğünü hakim kılmak ve uluslararası camiada saygın bir yer kazandırmak
olacaktır. Seçimlerden başarı ile çıkar çıkmaz, AB turuna çıkmamız ve bu turun
neticesinde ülkemizin AB’ye tam üyeliği için Aralık 2004 tarihine müzakere için
müzakere tarihi alma başarısı göstermemiz, bu hassasiyetlerimizin tescili olarak
ortaya çıkmıştır.
İnsan haklarının evrensel düzeye çıkarıldığı ve kullanıldığı, hukukun üstünlüğünün
gerçekleştirildiği ve demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği hukuk sistemini
157
oluşturmak için, iktidarımız süresince gerçekleştireceğimiz temel düzenlemelerden
bazıları şunlar olacaktır;
• Birtakım hükümleri sürekli değiştirilmek zorunda olan bir anayasa yerine, ülkemizi
geleceğe taşıyacak bir anayasa yapmak, çocuklarımızın geleceği adına yerine
getirmemiz gereken bir sorumluluktur. Yeni Anayasamız güçlü bir toplumsal
meşruiyete sahip, başta AB olmak üzere uluslararası normlara uygun, bireyin hak ve
özgürlüklerini üstün tutan, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi esas alan demokratik
hukuk devleti anlayışını taşıyacaktır.
• Türkiye, Avrupa siyasi değerler sisteminin bir parçasıdır. Avrupa ülkeleriyle
ilişkiler Türkiye’nin dış politika gündeminde en üst sıralarda yer almaya bundan
sonra da devam edecektir.
• Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliği Hükümetimizin hedeflerinin başında
gelmektedir. 3 Kasım seçimlerinden başarıyla çıkar çıkmaz, AB konusunda ciddi bir
etkinlik ürettik ve 2004 Aralık ayına müzakere için müzakere tarihi alma başarısı Ak
Parti hükümeti döneminde başarılmıştır.
Hükümetimiz, Kopenhag kriterlerini tam olarak yerine getirme konusunda kararlıdır.
Türkiye’nin Avrupa Birliği ailesi içerisinde hak ettiği yeri en kısa zamanda almasının
iki tarafa getireceği kazanımların yanı sıra Avrupa kıtasının ötesinde barış, istikrar ve
güvenlik yönlerinden olumlu sonuçlar doğuracağı kuşkusuzdur.
• Bu çerçevede, TBMM tarafından gerçekleştirilmiş olan uyum yasalarının
güçlendirilmesi ve mevzuatımızın temel hak ve özgürlükler açısından bir bütün
158
olarak geliştirilmesi sağlanacaktır. Ayrıca, reformların uygulamaya tam olarak
yansıması ve uygulayıcılar tarafından da özümsenmesi konusunda her geçen gün
artan bir kararlılık gösterilecektir.
3.3.3. Sivil Toplum Kuruluşlarının Bu Süreçteki Tavrı
Sivil toplum kuruluşlarının AB sürecindeki tavrını ele alırken, hem STK’ların
“yönetişim çağında” politikaların belirlenmesindeki önemi vurgusu, hem de söz
konusu STK’nın hangi toplum kesimini örgütlediği önemli olmaktadır.
TÜSİAD’ın AB konusundaki aktif tutumunun, büyük sermayenin temsilcisi olarak,
bu bütünleşmeden beklentileriyle bağlantılı olduğu açıktır. TÜSİAD, 1970’li yılların
sonunda Sosyal demokrat bir iktidarı gazete ilanları ile düşürmeyi başarmış, yine 12
Eylül döneminde cuntayla hiçbir sorun yaşamamış bir gelenekten gelmektedir.
1990’ların sonunda bu dernek, Türkiye’nin önünün ancak demokrasiyle açılacağını
ve bu bağlamda AB’nin bütün önerilerinin kabul edilmesi, bütün beklentilerinin
karşılanması konusunda, Türkiye’de hükümete baskı yapmakla yetinmeyip Avrupa
başkentlerinde de Türkiye’nin AB’ye alınması kulisleri yapmaktadır. TÜSİAD
yönetimi bu süreçte hükümetlerin hassas davranmaları ve AB’nin talep ettiği bütün
düzenlemeleri yapmaları gerektiği uyarılarını sayısız basın toplantısıyla kamuoyuna
duyurmuştur. (http://www.tusiad.org.tr)
TOBB de, Avrupa birliği sürecinde olumlu bir tutum takınmakta, merkez sağ
partilerin paralelinde görüşler açıklamaktadır. (http://www.tobb.org.tr) TOBB de
aynı TÜSİAD gibi, çok sayıda basın açıklamasının yanı sıra bu konuda çeşitli
159
yayınlar yapmıştır. Bu yayınların bir kısmı akademisyen ve uzmanlara yaptırılan ve
AB’yi tanıtan çalışmalar ise de çoğunluğu Türkiye’nin AB’ye girmesinin
gerekliliğini açıklayan çalışmalardır.
Ankara Ticaret Odası (ATO), “Küçük Esnafın Milliyetçi Örgütü” görüntüsüyle, AB
konusunda ve diğer dış politikalar konusunda ikircikli bir tutum sergilemektedir. Bir
yandan AB’nin bütün beklentilerinin Türkiye tarafından gerçekleştirildiğini
vurgulayıp Türkiye’ye kabul edilebilir bir tarih verilmezse eylem yapacaklarını
açıklamakta; öte yandan da AB’ye mahkum değiliz, Türkiye AB’siz de var olmaya
devam eder gibi açıklamalar da bulunmaktadır. Bu görüşlere örnek bazı açıklamalar
aşağıda belirtilecektir: (http://www.ato.org.tr)
“Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye
kabul edilebilir bir tarih vermemesi halinde uygulayacakları eylem planını açıkladı.”
Buna göre :
Konuyla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada iki aşamadan oluşan planın ilk
aşamasında ATO bünyesinde Avrupa Birliği menşeili ülkelerden mal ve hizmet
alımının durdurulacağını belirten ATO Başkanı Aygün, kararın protesto edilmesi için
Ankara’da bulunan sivil toplum örgütlerinin toplantıya çağrılarak bu örgütlerle ortak
hareket edileceğini söyledi.
Eylem planında geniş kapsamlı bir "Yerli Malı Kullan" kampanyası başlatılacağını
dile getiren Aygün, yılbaşı ve bayram tatilinde Türkiye aleyhine oy kullanan ülkelere
gitmeme çağrısı yapacaklarını kaydetti.
160
Türkiye’ye tarih verilememesi halinde Ankara Ticaret Odası Meclisi’nce de kararın
protesto edileceğinin altını çizen Aygün, siyasi tepkinin yanında sivil toplum
örgütlerinin vereceği tepkinin çok daha büyük önem taşıdığına dikkat çekti.
Eylem planının "Hükümetten Beklentiler" başlıklı ikinci aşamasında ise kamu
alımlarına esas olmak üzere "Yerli Malı Satınalma Kanunu" çıkarılması ve Gümrük
Birliği’nin gözden geçirilmesi isteneceğini vurgulayan Aygün, hükümetten siyasi
ilişkilerin askıya alınmasını, hiçbir zirve toplantısına katılınmamasını, 6 ay içerisinde
herhangi bir ilerleme olmazsa tam üyelik başvurusunun geri çekilmesini ve nihayet
ABD ile serbest ticaret yolunun açılması için bu ülke nezdinde girişimlerde
bulunulmasını talep edeceklerini belirtti.
ATO Başkanı Sinan Aygün, Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin temel kurumları
üzerinde tartışma yaratıcı isteklerinin Türk halkını rahatsız ettiğini ve bu isteklerin
ardı arkasının kesilmediğini kaydederek şunları söyledi:
“6. paket geldi. Bekledik ki bu son olacak. Daha o çıkmadan 7. paketi geldi.
Bekledik ki bu son olacak. 8. paket de sırada deniyor. Peki hangisi son olacak? 16,
17, 18 mi?.. 26, 27, 28 mi? Türkiye’nin bağımsızlığının teminatı olan kurumları
tartışmaya açılmamalıdır. Bütün kalkanları indirilmiş, tehlikelere açık bir ülke haline
gelinmemelidir. “Kılçıksız bir Türkiye” istendiği izlenimi verilmemelidir. “Kılçıksız
Türkiye” için, yasaların, değerlerin, kurumların, sinirlerinin alınmasını istiyorlarsa,
Türkiye’yi döverek yumuşatmaya çalışıyorlarsa, bu Türk halkını rahatsız eder.
Birliğin hiçbir ülkesi Avrupa Birliği’ne girerken böyle zulüm görmedi. Uyum
yasaları değil, sanki zulüm yasaları. Şimdi 5 aday ülke daha çıkardılar. Fırsatını
161
bulurlarsa bu ülkeleri bizden önce alırlar. Hükümet ve muhalefet elinden geleni
yapmıştır. Türk halkı AB’ni hak etmiştir. Bu hak artık teslim edilmelidir.”
(http://www.ato.org.tr)
En büyük işçi sendikaları konfederasyonu olan Türk-İş Avrupa Birliğine nasıl
bakıyor? Türk-İş 2004 Mayıs ayında üyelerine uyguladığı bir anketin sonuçlarına
göre bu konuda görüş oluşturuyor. “AB’ne adaylık sürecinde olan Türkiye’nin yerine
getirmesi beklenen AB talepleri ile ilgili olarak çeşitli düzeylerde tartışmalar
yapıldığı ve yaklaşım farklılıkları ile karşılaşıldığı bilinen bir gerçektir. Toplumun
önemli bir kesimini oluşturan isçilerin adaylık sürecinde AB’ye bakışını belirlemek
amacıyla Konfederasyonumuz tarafından bir anket uygulanmıştır. Türk-İş uzmanları
Uğraş GÖK ve Hülya UZUNER tarafından uygulanan anket ülkenin değişik
bölgelerinde ve farklı iş kollarında çalışan isçileri kapsamaktadır. Anket
kapsamındaki isçi sayısı 3 bin olarak belirlenmiştir.” (http://www.turkis.org.tr)
Anketi oluşturan sorularla; AB üyeliğinin Türk çalışma hayatına etkileri, AB’nin
üyelik için yerine getirilmesi zorunlu olmayan talepleri, Aralık 2004’de Türkiye’ye
müzakere tarihi verilmesi ve Türkiye’nin AB üyeliğinin kabul edilmesi konularında
Türk-İş topluluğunun bakışının belirlenmesi amaçlanmıştır. Buradan çıkan sonuçlar:
AB Üyeliği Çalışma Hayatını Olumlu Etkileyecek.
AB, Türkiye’den Haksız İsteklerde Bulunuyor. TÜRK-İŞ topluluğu sosyal gelişme
adına Türkiye’nin AB üyeliğini arzulamasına rağmen AB’nin Türkiye’yi zor kararlar
almaya zorlayan tutumunu haksız bulmaktadır. AB kendi içinde demokrasiyi henüz
162
yerleştirememiştir; en üst siyasi karar alma organı olan AB Bakanlar Konseyi’nin
üyeleri kendi ülkelerinde seçilmiş bakanlardır, ancak pek çok konuda AB adına ve
genellikle oy birliği ile tek başına karar almaktadır.
Türkiye, AB’ne Diğer Ülkelerle Aynı Koşullar Altında Girmelidir. TÜRK-İŞ
topluluğu AB’ye üyelikten yanadır, ancak ne pahasına olursa olsun AB üyeliği
taraftarı değildir.
AB Artık Türkiye’yi Oyalamaktan Vazgeçmelidir.
Avrupa
Birliği
2004
Aralık
Ayında
Türkiye’ye
Müzakere
Tarihi Vermeli ve İmajını Kurtarmalıdır.
Türkiye’nin Üyeliği Konusunda AB Sorumluluk Altındadır.
Sonuç: Türk-İş, Avrupa Birliği’ne üyeliğin Türk çalışma hayatına olumlu
getirilerinin olacağına inanmakta ve AB’ye üyeliği desteklemektedir. Ancak, AB’nin
aşağıdaki konularda adım atması gerektiğini düşünmektedir.
• AB üyeliği için zorunlu olmayan engeller çıkartmaktan vazgeçmeli, çalışanlara ve
sosyal haklara yönelik reformlara öncelik vermelidir.
• Türkiye ile ilgili aldığı kararları gözden geçirmeli ve Türkiye’nin AB üyeliğine
aday olduğunu ve er ya da geç tam üye olacağını göz önünde bulundurarak ülkenin
hayati derecede önem taşıyan duyarlılıkları ile uğraşmaktan vazgeçmelidir.
163
• 2004 Aralık ayında söz verdiği şekilde derhal ve gecikmeksizin müzakere tarihi
vermelidir.
164
4. Bölüm: Durumdan Vazife Çıkarmak
Bu bölüm iki alt bölümden oluşuyor. Bunlardan birincisinde Türkiye'nin 1980’den
sonra yaşadığı siyasal süreç ele alınıyor. Bu alt bölüm daha çok mevcut durumun
analizini yapıyor ve bazı noktaları ön plana çıkarmaya çalışıyor. İkinci alt bölümde
ise bu analizden hareketle demokrasi olasılığına değiniliyor ve demokrasi talep
edenlerin
farklılaşması
bağlamında
muhafazakar
siyasetçilerin
önerdikleri
demokrasiyi Avrupa Birliği sürecinde genişletmeye çalışan ve daha çok sermayenin
temsilcilerinin oluşturduğu sivil toplum kuruluşlarının duruşuyla, emekçilerin sivil
toplum örgütlerinin talep ettiği demokrasi karşılaştırılıyor.
4.1. Mevcut Durumun Analizi: Ulaşılan Demokrasi Düzeyi
Türkiye’de mevcut haliyle işleyen ve tartışılan demokrasi, bünyesinde barındırdığı
bütün zaaflarıyla birlikte yaşadığı tarihsel tecrübelerin, iç ve dış dinamiklerin
eseridir. İstikrarsızlığıyla, sık sık kesintiye uğramasıyla, hâlâ tartışılan standartlarıyla
sahip olduğumuz demokrasiyi yakından tanımak için, ona damgasını vuran temel
dinamiklere bakmamız gerekir. Bu dinamiklerin başında ilk elden söz etmemiz
gereken, dış dinamiklerdir.
Türkiye, Helsinki Zirvesi’nde aday olduğu AB’ye girebilmek için demokrasi
standartlarını yükseltmeye çalışıyor. Meclis arka arkaya demokratikleşme paketleri
hazırlayıp yasalaştırmaya girişiyor. Bu paketlerin konusunu, Türkiye'nin kendi devlet
düzeni yani “iç meseleleri” oluşturuyor. Mesela 7. paketin ağırlıklı konusu, Millî
Güvenlik Kurulu’nun yetkilerinin sınırlandırılması ve Ordu’nun siyaset üzerindeki
etkisinin azaltılmasına dair yasal düzenlemelerden meydana geliyor. Kısaca,
evimizin içini, özellikle demokrasimizi, Kopenhag Kriterleri olarak belirlenen
“Hukukun Üstünlüğü, Demokrasi ve İnsan Hakları” sacayağına uyumlu hale
getirmek için, AB’nin telkin ve ısrarlarıyla mesafe almaya çalışıyoruz. Görünen o ki,
kendi irademiz ve inisiyatifimizle hareket etsek, bu standartlara ulaşmak için çaba
harcamayacağız. Bugün yaşadığımız bu durum, yani demokrasimiz üzerinde yabancı
vesayeti, yeni bir olgu değil. 1839 yılından bugüne, demokrasi başlığı altında
attığımız ileri adımların büyük bir kısmında bu “dış dinamik”in önemli rol
oynadığını görüyoruz. (Türköne, 2003: 210)
Türkiye’de siyasetin ve bu bağlamda demokrasinin içinde bulunduğu durumu son
genel seçimlerden hareketle ele alabiliriz. 3 Kasım 2002’de yapılan bu seçimlerin
özelliği Kaya’nın (2002) saptamasıyla, “siyasetsiz bir süreç” olarak yaşanmıştır.
Demokrasinin en temel unsurlarından biri olarak kabul edilen seçimlerin, demokrasi
içinde bir anlam kazanmasının serbest seçimler olmasından kaynaklandığı bilinir.
Buradaki serbestliğin anlamı farklılaşan ve mücadele eden siyasal programların
olmasıdır. Ancak Türkiye’de son seçimlerde siyasetin süreçten dışlanması, uzun bir
süredir yürütülen bilinçli bir çaba ile, siyaset yoluyla sorunlara çözüm
bulunamayacağı düşüncesinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda Kemal
Derviş’in partisiz bakan iken söylediği “ekonomik kararların siyasetin dışında
tutulması” sözlerini CHP milletvekili sıfatı ile söylemeye devam etmesi çok
açıklayıcıdır. (Kaya, 2002: 173)
Türkiye’de ekonomi teknokratı olarak siyasal yaşama dahil olan iki Dünya Bankası
uzmanı (Turgut Özal ve Kemal Derviş) tarafından ortaya konulan ve siyaseti
166
kötülemek üzerine inşa edilen bir siyaset ile Türkiye bu noktaya ulaşmıştır. “Daha 24
Ocak Kararlarını Turgut Özal müsteşar olarak yürütürken bu yönde gelişmeler
başlamıştı: 1980 Ağustos ayında “ülkenin temel ekonomi politikalarına siyasetçiler
karışıyorlar, bu önlenmelidir” diyordu. Sonra 12 Eylül geldi. 12 Eylül, Özal eliyle
Türkiye’yi “transforme” etme serüveninin sıçrama tahtası oldu.” (Kaya, 2002: 173)
Özal teknokrat olarak ifade ettiği bu siyasal özlemini, 12 Eylül sonrasının siyasal
ortamında uygulama fırsatı buldu.
Bu dönemde dört eğilimi birleştirdiğini öne
sürerek kurduğu ANAP ile tek başına iktidara gelmişti. Özal’ın siyaseti anlamsız
gördüğünü ele veren tutumunu, 12 Eylül’ün, ülkeyi demokrasiden uzaklaştıran
düzenlemelerine tamamen sahip çıkarak ekonomiye yönelmesinde görüyoruz. O
kadar ki, ekonomi siyaset dışı bir alanmış gibi sürekli “ekonominin gerekleri”
yapılacaktır yollu açıklamalarını görüyoruz. Özal’ın “alternatifimiz yok” sloganı bir
yönüyle bunu söylüyor, diğer yönüyle de güçlü hükümet=siyasal istikrar formülünü
simgeliyordu. Böyle başlayan gelişmelerin tarihsel anlamını belirleyebilmek için son
20 yılın kuşbakışı bir değerlendirmesi yararlı olacaktır. (Kaya, 2002: 173)
“Bugün Türkiye'de tarihsel egemen blokun yeniden oluşmakta olduğu bir geçiş
dönemi devam etmektedir. 1970’li yıllarda çok yönlü (sosyo-ekonomik ve politik)
kriz içine giren Türkiye'de kapitalizm kendisini yeniden üretebilmek için yeni bir
sermaye birikim modeline yönelmiştir. Aynı zamanda, süreçle birlikte yaşanan
yapısal kriz ortamında ortaya çıkan dinsel, etnik, vb. karakterde yeni çatışma
alanlarıyla daha da zayıflayan, tehdit altına giren hegemonyayı koruyabilmek için
hem yeni siyasal formlara yönelmek, hem de yeni ideolojik arayışlara girmek ihtiyacı
doğmuştur.” (Kaya, 2002: 173)
167
Bu dönemde Türkiye’de büyük burjuvazinin sermaye birikimi sağlamak için, çağdaş
demokratik ülkelere göre anakronik bir tutumla, geniş emekçi kitlelerinin
etkisizleştirilmesi talebi gündeme gelmiştir. Sıklıkla söylediğimiz gibi, 12 Eylül
darbesinin en önemli gerekçesi budur. Yine tekrar etme pahasına işveren sendikaları
konfederasyonu başkanı “DGM’ler kurulmadan üretim artmaz” formülüyle,
demokrasi içinde çalışamayacaklarını açıkça beyan etmiştir.
“Darbeyi izleyen Özal döneminde oluşturulan bu “dikensiz gül bahçesinde” Neoliberalizmin öngördüğü politikalarla dış dünya ile eklemlenme hız kazanırken bir
yandan belirli sermaye kesimlerine sürekli gelir transferi anlamına gelen çift haneli
hatta üç haneli enflasyon ile büyüme, diğer yandan Devletin doğrudan transferleri
(otoyol, enerji santralı, telekomünikasyon altyapısı inşası gibi büyük altyapı ihaleleri)
ile sermayeye uluslararası rekabet gücü kazandırılmaya çalışılmıştır. 1980’lerin
sonuna
kadar
hükümetlerin
arkasında
güçlü
bir
Parlamento
desteği
de
bulunmaktadır.” (Kaya, 2002: 173-174)
Bu dönemde bazı konjonktürel faktörlerle birleşen yapısal kriz derinleşmiş ve ülke
ekonomik bir çöküntüye maruz kalmıştır. “Esasen, emekçi hareketlerinin güçsüz
olduğu dönemlerde yaşanan krizler sırasında sermaye sınıfının kendi iç çelişkileri ve
bölünmeleri daha rahatça öne çıkar, mücadele hızlanır, keskinleşir. Nitekim,
demokratik bir rejimin gerektirdiği birçok özellikten yoksun olsa da yaygın olan
küçük mülkiyet temelinde temsili parlamenter sistemi yıllardır sürdürebilen geniş
muhafazakâr koalisyon çatlamış ve sonuçta siyaset sahnesi birbirleriyle rekabet eden
sağ siyasi partilerle dolmuştur.” (Kaya, 2002: 174) 1950-1980 yılları arasında
sırasıyla DP ve AP birkaç kez tek başına iktidarı kazanan büyük sağ kitle partileri
168
olarak, 1980 sonrasında siyasete giren sağ partiler tarafından, nostalji ile aranır
olmalarının yanı sıra özellikle DP tarihine sahip çıkmaya çalışmışlardır. ∗ Tek başına
iktidar olan sağ partiler olsa bile bunlar hiçbir seçimde 1980 öncesinde olduğu gibi,
%50’yi geçen oy alamamışlardır. Ancak uygulanan seçim sisteminin sonucu olarak
tek başına iktidar olanağını kullanmışlardır. Yani sağın bölünmüşlüğü seçmen
desteğindeki bu azalmadan da izlenebilir.
“Nitekim önceki son üç seçimde (1991,1995,1999) %10 gibi seçim barajına rağmen
hiçbir parti çoğunluk sağlayamamıştı. Bu Türkiye'de olumsuzluk nedeni olarak
önyargılı bakılan koalisyonlar dönemini başlatmıştır. Türkiye bu dönüşüm sürecinde
bir de siyasal tarih açısından ilginç bir anakronizma sergilemektedir (Buna özgün
durum diye de bakılabilir). Türkiye'de siyasal yaşam sağ-sol yerine laik-siyasal İslam
kutuplaşmasına dayanan bir eksene oturmuştur. ANAP’ın tek başına iktidarının sona
ermesiyle DYP ile kurulan koalisyon hükümetlerinde yer alan Sosyal Demokrasi
uygulanan politikalara payanda olmaktan öte bir işlev görmemiş, üstelik parsa
dağıtmaya dayalı hükümet etme çarkının dişleri içinde kimliği öğütülmüştür. DSP ile
birlikte, “sol” kavram olarak tümüyle içeriğinden boşaltılmış olarak hükümetin
vitrininde bir etiket mertebesine indirgenmiştir. 1999 seçimlerinde CHP’nin de
temsil olanağı bulamaması en ılımlı solu bile Meclis’in dışında bırakmıştır. Sol
kimliğin aşınma ve içeriğinin boşaltılma süreci halen Kasım seçimlerindeki CHP’nin
performansıyla devam etmektedir.”(Kaya, 2002: 174-175)
∗
1950-60 yılları arasında iktidarda bulunan DP, 27 Mayıs İhtilali’yle iktidardan uzaklaştırılmıştır. Bu
dönemin özellikle demokrasi açısından kapsamlı değerlendirmeleri için bakınız: Akşin (2000), Eroğul
(1990) ve Tunçay (1989), Karpat (1996).
169
Kaya’nın yukarıda özetlemeye çalıştığımız analizine bağlı olarak, 2002 seçimlerinde
AKP’nin beklenen iktidarı, şöyle saptanıyor: “Bu süreç çerçevesinde kemerleri
sıkma politikaları ve siyasal baskılar altında ezilen, aslında solun tabanı olma
potansiyeli taşıyan kentlerin varoşlarını dolduranlar için siyasal İslam yeni çekim
merkezi olarak yükselmiştir. Bu yükselişin esas etmenlerinden birisi de kuşkusuz
sermaye kesimi içinden açık, ciddi bir destek bulabilmesidir. Uluslararası rekabet
gücüne ulaşma adına neo-liberal politikalarla özel olarak desteklenen ve hızla
büyüyen, esas itibariyle İstanbul merkezli büyük-tekelci-sermaye karşısında sayısal
üstünlükle Ticaret ve Sanayi Odalarında yönetimde etkili daha küçük ölçekli, kimi
kez Anadolu Kaplanları diye de anılan sermaye kesimi hegemonyayı vermemek için
ciddi bir mücadele başlatmıştır. Ayrıca, 28 Şubat süreci siyasal islamın yolunun tıkalı
olduğunu gösterince de AKP’ye sistem içinde yol açılmıştır.” (Kaya, 2002: 175)
Son seçimler, 20 yıllık geçmişin bir sonucu olarak ortaya çıkmasının yanısıra
sürmekte olan bir hegemonik konum mücadelesine de ışık tutuyor: “Türkiye'de
iktidar mücadelesinin dinamikleri değişimi tamamına erdirebilecek itici gücü
oluşturamamaktadır. Türkiye'de 1970’li yılların sonundan bu yana ‘eski’ kendisini
yeniden üretememekte ‘yeni’ ise doğamamaktadır. Başka bir anlatımla, içinde
bulunulan koşullarda Türkiye'nin iç dinamikleri siyasetin yeniden yapılanma
çabalarını yönlendirebilecek konumda değildir. Hegemonik konum için kıyasıya
rekabet içindeki sermayenin değişik kesitleri iç ayrışmayı sağlayacak, yeni iktidar
blokunu belirleyecek süreci tamama erdirememektedirler. Bir başka anlatım ile
toplumun
daha
geniş
kesitlerini
birleştirebilecek
bir
hegemonik
proje
gelişememektedir. Bu ortamda siyaset sahnesinin doğrudan aktörleri ülke için
170
herhangi bir toplumsal gelişme perspektifi sunabilme yetilerini yitirmişlerdir. Böyle
bir bağlamda öncelikle büyük sermayenin perspektifinde yer alan AB ile bütünleşme,
toplumun en geniş kesimlerini kucaklayan, hegemonya içeren bir proje niteliği
kazanmaktadır.
Özetle
Türkiye'nin
gelişme
doğrultularını
dış
dinamik
yönlendirmektedir.” (Kaya, 2002: 175)
Türkiye’de Özal iktidarlarından bu yana, sistemin bir yönetememe krizi içinde
olduğu ve buna acil çözüm bulunması gerektiği tartışması gündemdedir. Bu
tartışmanın bir yönü, yürütme ve yasamanın kuvvetler ayrılığı ilkesine sıkıca bağlı
olduğu sanılan bir başkanlık rejimi önerisiyle şekillendirilirken; diğer yönü daha çok
siyasal istikrar arayışı temelinde tek parti iktidarlarını sağlamaya yönelen iki parti
sistemi öngören önerilerdir. Nitekim istikrar için “yönetimde istikrar, temsilde
adalet” gibi aynı anda kolay gerçekleşemeyecek bir ilke anayasa maddesi haline
getirilmiştir. Türkiye gerçeğinde iki partili bir sistemin demokrasi ekseninde
sürdürülemeyeceği konusunda Kaya’ya başvurabiliriz: “Türkiye'de mümkün
olamayacak başka bir olgu da iki partili bir sistemin demokrasi ekseninde kalarak
sürdürülebilmesidir. Toplumsal gelişmelerin dinamikleri toplumu, toplumsal talepleri
parçalamakta,
farklı
yöneltmektedirler.
olduklarını
Demokrasiden,
‘fark
edenler’
sosyolojik
bir
sisteme
zorunluluk
yeni
haline
talepler
gelen
çoğulculuktan vazgeçmeden taleplerin sistem içinde tutulabilmesi yeni bir koalisyon
kültürünün geliştirilmesine ve kaynak parsellenmesinden ortak paydada hükümet
edebilme çizgisine erişilmesine bağlıdır. Bu nedenle en acil önlem bu durumun
kabullenmesini kaçınılmaz kılacak seçim barajının kaldırılması, en azından %5
sınırının altına çekilmesidir.” (Kaya, 2002: 177)
171
4.2. Mevcut Durum Nasıl Adlandırılabilir: Düşük Yoğunluklu
Demokrasi
1980’lerde demokrasiyi tanımlama ideolojik bir çatışma halini almıştır. 1990’lara
gelindiğinde ise demokrasi kavramı kalkınmanın yerini almıştır. Demokrasi,
komünist parti diktatörlüklerini ve en sağcı askeri rejimleri yıkmıştır. Paradoksal bir
şekilde yeni demokrasi dalgası, Üçüncü Dünya ve eski ikinci Dünya’da,
“kalkınma”nın başarısızlığı üzerinde yükseliyor.
Üçüncü Dünya’nın seçilmiş ve sivil demokrasileri, liberal Batı demokrasisinin kimi
tuzaklarını (örneğin periyodik seçimler) biçimsel olarak kurumlaştırmış olmalarına
karşın gerçek anlamda otoriter bir geçmişin kemikleşmiş siyasi ve ekonomik
yapılarını korumuşlardır.
Bu demokrasiler Batı demokrasileri modelinde işler bir yapıyı ne kurmuşlardır, ne de
kurmayı hedeflerler. Batı’da da tam katılımcı demokrasi, Üçüncü Dünya’daki kadar
olmasa da iç eşitsizlik ve global sermayenin aciliyetleri ve kısıtlamaları tarafından
önemli derecede sınırlandırılıyorlar.
Üçüncü Dünya’da son zamanlarda ortaya çıkan biçimsel demokrasi kurumları halk
katılımını anlamlı bir şekilde genişletemediler.
Tek başına biçimsel demokrasinin Üçüncü Dünya toplumlarında sürekli bir atılıma
neden olduğu, ya da temel toplumsal ve ekonomik sorunları çözmeye yeterli olduğu
varsayımı kanıtlanmamıştır. Elit demokrasisi denilmesi gereken bu yapılanmalar,
172
pratikte zımni askeri diktatörlüklerle birlikte vardırlar. Daha fazla halk katılımı ve
daha fazla sosyal adalet sağlamak amaçlı toplumsal reform gündemlerinde yoktur.
İnsan hakları ihlalleri fiilen sürmektedir.
IMF ve ABD, Üçüncü Dünya’da yeni rejimleri daha kolay manipüle ediyorlar.
Ekonomik politikalar anlamlı bir ekonomik büyümeye yol açmaksızın çoğunluğu
kemer sıkmaya mahkum ediyor. İlerici hareketlerin bir reform gündemini hayata
geçirmesi fiilen olanaksızdır (güçlü yerel ve uluslararası grupların karşı çıkması).
Üçüncü Dünya’da ülkelerin farklılıklarına karşın; siyasi gelişmelerin, ulusal sınırları
kesen ortak yapısal kaynaklarının bulunduğunu gösteren, önemli benzerlikleri vardır.
Bu durumda gelişmenin ana çizgilerini belirlemek için devlet merkezli çözümlemeler
yerine dünya ölçeğinde bir ekonomik siyasi çözümleme gereklidir.
ABD dış siyasetindeki değişiklik demokrasiye yönelik mevcut atılımı açıklar
görünüyor. ABD dış siyasetindeki değişikliğin arkasındaki değişim; globalleşmenin
yol açtığı ekonomik ve ideolojik yeniden yapılanma ciddi bir ekonomik ve
hegemonik kriz yaratmıştır. Bu krizin sonucunda demokrasiye yönelik mevcut atılım
ortaya çıkmıştır. Düşük Yoğunluklu Demokrasi kitabı bu atılıma getirilen eleştirel bir
yorumdur. Yeni biçimsel demokrasi ekonomik liberalizasyon ve uluslararasılaşmanın
doğal siyasi sonucudur. Pek çok örnekte ise bir önceki dış müdahalenin sonucudur.
Bu müdahalecilik ya açık otoriterianizmden dış desteğin çekilmesi ya da düşük
yoğunluklu çatışma stratejisidir. (Gills, vd., 1994, 11)
173
ABD’de, Üçüncü Dünya üzerine bilimsel çalışmalar, üç entelektüel ve ideolojik ön
yargıya sahiptir. Bu üç önyargıyı ve onlara karşı yükselen itirazları şöyle
sıralayabiliriz : (Gills, vd., 1994)
Birinci önyargı; “Siyasi demokrasi” toplumsal reform pahasına olsa bile ulaşılması
gereken global bir değerdir.
İkinci önyargı; Bütün demokrasiler bir ölçüde kapitalisttir; malların üretimi ve
bölüşümü devletten çok esas olarak piyasa rekabeti tarafından belirlenir ve önemli
ölçüde üretim araçlarının özel mülkiyeti sözkonusudur.
Üçüncü önyargı; Üçüncü Dünya’nın ekonomik politik gelişmesinde dışsal faktörler
anlamlı bir nedensel rol oynamaz.
Birinci ön yargıya karşı yükselen itiraz şudur : Siyasi demokrasi ile toplumsal
reformu bütünleştirmeksizin, kendi başına demokrasi uzun vadede aşınabilir.
Toplumsal reformsuz biçimsel demokrasi, ekonomik eşitsizliği arttırır ve dolayısıyla
toplumdaki eşitsiz erk paylaşımını yoğunlaştırır. Demokratik rejimlerin ilk ve en
önemli görevi toplumsal reformdur. İlerici reformların yokluğunda, “demokrasi”
terimi anlamlı bir içerikten büyük ölçüde yoksundur. Demokratik kurumların yapısı
ve demokratik rejimlerin toplumsal temeli, başından itibaren böylesi reformlar
hedefini gözetmelidir.
İkinci önyargıya yönelik itiraz : Kapitalizmi demokrasi ile özdeşleştirmek, Üçüncü
Dünya konusunda Batılı kimi incelemelerin çok iyi gizlenmiş ideolojik bir
174
önyargısıdır. Bugün, Üçüncü Dünya’da Batı’nın ön ayak olduğu belirli demokrasi
biçimleri, bu ülkelerdeki global sermayenin çıkarlarına özel olarak uygundur.
Üçüncü önyargıya yöneltilen itiraz : IMF – Dünya Bankası’nın uyum
politikalarından, doğrudan askeri, siyasi ve ekonomik dış müdahale (mücadele)
biçimlerine kadar uzanan dış faktörler, Üçüncü Dünya’daki sosyopolitik çatışmaların
sonucunu belirlemede çoğunlukla tayin edicidirler. Her yerde hazır ve nazır
uluslararası bir kapitalist sistemin hakim olduğu bir dünyada, Üçüncü Dünya’daki
ulusal politikalar, ulusal yalıtılmışlık içinde yeterince anlaşılamaz.
Chomsky'e göre, demokrasi geçmişte olduğu gibi bugün de gücü elinde tutanların
kendi iktidarlarını meşrulaştırmak ve halkı hareketsiz ve karar süreçlerinin dışında
tutmak için ideolojik araç olarak kullanılmaktadır. Demokratikleşme sürecine eşlik
eden bir başka eğilime Samir Amin işaret ediyor: piyasa güçlerinin liberasyon için
iki şeyi amaçlayan genelleşmiş bir tür saldırı; 1) özel mülkiyetin mutlak
üstünlüğünün ideolojik rehabilitasyonu, 2) toplumsal eşitsizliklerin ve her türden
antidevletçiliğin meşrulaştırılması. (Gills, vd., 1994, 13-14)
Bu iki eğilimin çakışması çağımızı yoğun bir kafa karışıklığı çağı haline getiriyor.
Demokratikleşme, dünya ölçeğindeki piyasa rasyonalitesine boyun eğmenin doğal ve
zorunlu bir ürünü olarak değerlendirilir. Bu mantıktan basit bir denklem çıkarılır :
kapitalizm = demokrasi, demokrasi = kapitalizm. Bu Üçüncü Dünya’da sürmekte
olan demokratikleşme sürecinin esas karakterine işaret eden güçlü bir argümandır.
175
Sosyalist demokrasi ile kapitalist demokrasi arasındaki anlam dikotomisi yakın
geçmişte temel niteliktedir. İki anlam meşruluk için yarışmıştır ve kapitalist anlam,
global ölçüde hegemonik olarak ortaya çıkmıştır. Bu siyaset biçiminin evrensel
olarak geçerli, global ekonomi politiğin merkez devletlerinde olduğu gibi çevre
ülkelerinde de uygulanabilir olduğu düşüncesi egemenlik kazanmıştır. Ancak bu
düşünce, geçmişte olduğu gibi, aynı tarihsel ve "yapısal" nedenlerle, bugün de
kuşkuludur.
Global ekonomi politiğin mevcut gerçeklerini yansıtmak ve yerleştirmek için,
dünyadaki politik biçimler yeniden yapılandırılıyor. Global kapitalizmin yeni
ideolojik gündemi, demokrasi "cihadı"dır. Buna göre dünya artık sosyalist ve
kapitalist iki ayrı sistemin yarış alanı olmaktan çıkmıştır. Sadece bir tek dünya,
kapitalist dünya vardır. Hegemonik gücü elinde tutanların kavradığı şekliyle, ideal
Yeni Dünya Düzeni'nde, bütün devletler "demokratik" olacaklardır.
Bununla
birlikte,
bu
kapitalist
dünya
sisteminin
üçüncü
dünyayı
demokratikleştireceği düşüncesine karşı eleştirel bir tutum takınılabilinir. Bu yeni
demokratik görüşün yeni otoriterianizm, baskı ve muhafazakarlığın habercisi olduğu,
global sermayeye daha fazla bağımlılığı ve bütünleşmeyi meşrulaştıracağı sonucuna
varmanın da eşit derecede geçerli olduğu savunulabilinir. (Gills, vd., 1994, 14)
Değişik ülke örnekleri göstermektedir ki otoriter rejimlerin devrilmesi, toplumsal
muhalefetin
ilk
ve
en
önemli
sonucudur.
1988'de
Şili'de
olduğu
gibi,
demokratikleşme eğiliminin yolda olduğu bir kaç yalıtık örnek dışında, ABD otoriter
rejimlere karşı demokrasi lehinde aktif bir çaba göstermemiştir. Ancak, otoriter
176
rejimler derin ekonomik ve siyasi sorunları çözmede başarısız kalınca, ya da
diktatörlük karşıtı halk güçlerinin hızla gelişmesinin sonucu olarak derin bir iç krize
gömülünce, ABD saf değiştirmektedir. Pek çok durumda ABD'nin tepkisi,
otoriterianizmin kendisini artık sürdüremeyeceğinin ve demokratikleşmenin uzun
vadede kaçınılmaz olduğunun ortaya çıkmasına bağlıydı.
1980'lerin başında bir çok üçüncü dünya ülkesinde yıllarca süren askeri yönetimler,
"sol"un, emeğin ve diğer halk güçlerinin örgütsel gücünü önemli ölçüde kırmışken;
ABD, koşulların demokratik bir açılıma uygun olduğunu kavradı. Carter yönetimi,
insan hakları konusunda bazı düzenlemeler yapmayı kabul etti. Bu politika, Başkan
Reagan'ın izleyeceği, daha açık bir demokratikleşme politikasının dolaysız öncelidir.
“ABD, geniş halk güçlerinin daha radikal değişim taleplerini kırmak için onları
seçimlere
katabilen
ve
bununla
birlikte
askeri
seleflerinin
anti-reformist
geleneklerinin sürekliliğini garanti edebilen istikrarlı, yaşayabilir "demokratik"
rejimler istiyordu. Bu demokratikleşme süreci kontrolden çıkar ve "sol" gereğinden
fazla toplumsal güç elde ederse, "demokratik yönetilmezlik"e alternatif olarak ordu
her zaman hazır bekleyecekti. Böylece, Düşük Yoğunluklu Demokrasi, Üçüncü
Dünya'nın önceki "istikrarsız" temsili demokratik sistemleri ile çoğunlukla ABD
desteğiyle kurulan ve sürdürülen, 1960 ve 1970'lerin ölmekte olan askeri
diktatörlükleri arasında bir "ara konak" olarak tasarlandı” (Gills, vd., 1994, 15).
ABD bu demokrasiyi gerçekte Düşük Yoğunluklu Çatışma'nın bir bileşeni olarak
tanımlamıştı. Demokrasi bir müdahale aracı olarak kullanıldı.
Bu müdahalenin
amacı, ilerici reformların ve devrimci değişimlerin önünü almaktı. Hem halk
güçlerini hareketsiz bırakmak hem de statükoyu meşrulaştırmak çabası bir aradadır.
177
Böylece otoriterianizm bir yana atılıp gayrımeşrulaştırıldı. Yeni "demokratik" rejim
zaman içinde artan bir meşruluk kazanmıştır. Bu rejim geniş halk kitlelerine yeni
sıkıntıları dayatan ve ekonomik egemenlikten (hükümranlıktan) ödünler veren
ekonomik ve toplumsal "uyum" politikalarını üstlenebilir. Düşük Yoğunluklu
Demokrasi sivilleştirilmiş muhafazakar bir rejimin karşılaşabileceğinden daha az
halk direnişiyle karşılaşarak ve daha fazla zarara uğramadan, acı hatta daha baskıcı
toplumsal ve ekonomik politikalar izleyebilir. Bu nitelik hem bu ülkelerdeki
muhafazakar yerel seçkinlerin hem de ABD'nin bakış açısından düşük yoğunluklu
demokrasiyi açık otoriterianizmin bir seçeneği haline getirir. (Gills, vd., 1994, 16)
1982’de Ronald Reagan İngiliz Parlamentosunda yaptığı konuşmada, bir “demokrasi
cihadı” ilan etti. O tarihten sonra ABD, Üçüncü Dünya’daki belli otoriter
yanaşmalarının yerine, “demokratik” halefleri geçirmeyi tercih etti. ABD’nin
politikası, kendi çıkar alanında (arka bahçe), çok başarılı oldu. 1989’un sonuna
gelindiğinde, çoğu başlangıçta ABD tarafından kurulan ve daha sonra da halka
rağmen desteklenen, Latin Amerika diktatörlüklerinin yerini “demokratik”
hükümetler almıştı. 1990’a gelindiğinde, Orta Amerika’da; iktidarın, muhafazakâr
sivil hükümetlerle bütünsel bir konsolidasyonu gerçekleştirilmişti.
Reagan Doktrini, dünyanın herhangi bir yerindeki, devrimci güçlerin daha fazla
ilerlemesini engelleyen hatta her türlü müdahale ile, devrimleri tersine çevirmeyi
amaçlayan, saldırgan bir dış politika örneğiydi.
178
Düşük yoğunluklu demokrasinin hedefi ekonomik-politik saldırısı IMF tarafından
yürütülen,
sermayenin
daha
fazla
uluslarötesileşmesi
önündeki
engelleri
kaldırmaktır. Bu esas hedeflerinden birisidir ve tamamlanmıştır. Sürekli borç ödeme
yeteneğine sahip ekonomiler, kabaran borç sahibi ülkeler yerine geçirildi. Bu
değişiklik IMF politikaları tarafından sağlandı. Öyle ki, Üçüncü dünyanın büyük
çoğunluğu bütün on yılı borç ödeyerek geçirdi. Bu gelişmelerin toplumsal ve siyasal
sonuçları, büyüyen eşitsizlik ve toplumsal istikrarsızlık, yoksullardan zenginlere
servet transferi ve yaşam standartlarında bir gerileme olarak karşımıza çıkmaktadır.
“ABD'nin güneyindeki ülkelerde 1980'lerden çıkarılacak ders, o kadar alkışlanan
neo liberal iktisat politikasının demokratik kurumları güçlendirmediğidir. IMF'nin
kemer sıkma ve liberalizasyon politikaları, ekonomik verimlilik adına gerçekte
ekonomik düzensizliği yaygınlaştıran, toplumsal ve siyasi kargaşayı kışkırtan ve
dolayısıyla gelecekteki bir "yönetim" krizinin tohumlarını eken ideolojik bir
manevraydı” (Gills, vd., 1994, 19).
“IMF’nin yapısal uyum programları çerçevesinde toplumsal harcamaları ortadan
kaldıran kısıntılardan, Üçüncü Dünya devletlerinin kabarık askeri harcamaları muaf
tutuluyor. Üçüncü Dünya devletleri ekonomik hükümranlıktan yoksun bırakılırken,
bizzat devlet, özellikle baskı aygıtı, Kuzeyin Güney üzerindeki dolaylı yönetiminin
aracı olarak dokunulmadan bırakılır” (Gills, vd., 1994, 28).
Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği ise çok özel bir kriz/fırsat sorunsalı
yaşamaktadır. Kapitalist dünya pazarındaki uluslararası işbölümünde rekabet
edebilme ve verimli olma zorunluluğu, komünizm sonrası Doğu Avrupa’nın bir
179
sorunudur. Doğu Avrupa ülkeleri, IMF tarafından önerilen istikrar programı dışında
hiçbir ekonomik ve politik seçenek üretememektedirler. Bu yüzden, ekonomik bir
rasyonalite olmaksızın, ideolojik zorunluluk olarak bir özelleştirme furyası
yaşanmaktadır. Bunun sonucu, yoksullaşma ve eşitsizlikte ortaya çıkacak artışa
bağlı, bir toplumsal gerilim olacaktır.
Doğu Avrupa rejimlerinin, demokrasiye ulaşmak için gördükleri fiili çözüm, Avrupa
Birliği’ne üye olabilmektir. Bu çok çekici yolun maliyetinin ne olacağı ve
demokrasiye yol açıp açmayacağı belirsizdir. Demokratik kurumların kurulması ve
güçlendirilmesi için ABD, Doğu Avrupa’da çok az şey yapmıştır. Yapılan, daha çok,
bölgedeki muhafazakar siyasi güçlerin desteklenmesi ve neo-liberal ekonomik
politikaları destekleyenlerin ön plana çıkarılmasıdır. Doğu Avrupa’daki ekonomik,
siyasi, toplumsal ve ideolojik kriz, bölgede yeniden dirilen milliyetçilik ve bölgecilik
yoluyla yeni bir otoriterianizm doğurmaktadır. Doğu Avrupa ve eski Sovyetler
Birliği, Üçüncü Dünya’nın çoğunda olduğu gibi demokrasiye geçişi otoriteriranizmin
bir biçiminden başka bir biçimine geçiş olarak yaşamaktadır. Yani komünist
rejimlerden, düşük yoğunluklu kapitalist rejime geçiş olarak tanımlanabilecek bir
süreç yaşanmaktadır.
“Dört ülke (Arjantin, Guatemala, Filipinler ve Güney Kore) üzerinde yapılan
incelemeler göstermiştir ki, Batı'da anlaşıldığı şekliyle demokrasi servetin küçük bir
elitin elinde aşırı derecede yoğunlaştığı toplumlarla bağdaşmıyor. Yani gelir
dağılımının dengesiz olduğu toplumlarda Batı tipi demokrasi işlerlik kazanamıyor.
Her dört örnekte de demokrasi, kurulu güç yapısını yeniden üretmez ise onun tehdidi
altındadır. Sonuç olarak, ilerici reformlar engellenirken statüko korunur. Seçimlere
180
biçimsel düzeyde katılım demokratikleşmeyle eş anlamlı tutulur.
Bu kozmetik
demokratikleşme medeni haklarda ve insan haklarında kimi sınırlı değişiklikler
doğurur ve değişim yönünde halk hareketlenmesinin gerçekleşebileceği yasal alanı
genişletir. Fakat emekçilere, öğrencilere, sola ve insan hakları savunucularına karşı
alışılmış baskı ve insan hakları ihlalleri devam eder” (Gills, vd., 1994, 30-31).
Düşük Yoğunluklu Demokrasi, iki yönlü kırılganlığa sahip bir siyasal sistemdir. Bir
yanda; toplumsal istikrarsızlığın artmasına sebep olacak demokratik düzenlemeler,
halk hareketlerine ve düzeni tehdit eden radikal taleplere olanak yaratır. Diğer yanda;
ordu, toplum denetiminin azalmasından ve yerleşik çıkarların tehlikeye düşmesinden
kuşkulanarak, sistemi göz altında tutar. Ordu, Düşük Yoğunluklu Demokrasi altında
izin verilebilir değişimin ölçüsü üzerinde, sessiz bir veto yetkisi kullanır. Sivil
siyasetçiler, ordudan gelecek tepkileri dikkatle izlerler. Onun için yeni demokratik
düzen, sürekli bir istikrarsızlık tehdidi altındadır. Belirtilen olguların sonucu olarak
bu rejimler, kendilerini sürekli, ılımlı ya da merkezci olarak sunarlar. Ancak,
eğilimleri açıkça sağdan ve orduyla koalisyondan yanadır. Muhafazakar hükümet,
çoğunlukla ordu ve iş dünyasının elitleri, hep birlikte bir blok oluştururlar. Önceki
otoriter rejim ile yeni "demokratik" rejim arasındaki farklılık, bu üç hizip arasındaki
ilişkilerde yatar. Geçmişte ordu; yönetici koalisyonun denetimini açıkça elinde
tutabilirken, demokratik rejimlerde; iş dünyasının yakın desteğine sahip muhafazakar
politikacılar, orta sınıfların oy desteğiyle öne geçerler. Elitler arası güç bileşimindeki
bu değişiklik, aynı zamanda demokratikleşmenin nedenlerinden biridir;
dünyasının elitleri, devletten artan bir özerklik kazanırlar.
181
zira iş
Sivil yönetime geçildiği zaman, emek ve diğer halk hareketlerinin içinde hareket
ettiği koşullar da değişir. İncelenen dört modelden ulaşılan sonuç "hareketlenme ve
yeniden kümelenme" başlıkları altında özetlenebilir. (Gills, vd., 1994, 33)
Hareketlenme, seçim alanı dışında örgütsel çalışmanın güçlenmesinden ve
genişlemesinden oluşmaktadır. Siyasal açılma ve daha geniş yasal alan, yetkililerin
baskıları sürdürmesine rağmen popüler örgütlenmelerin büyümesini kolaylaştırır. Bu
örgütlenmeler demokratik ve bağımsız yeni sendikalar olabileceği gibi, çevre, barış,
vatandaşlık hakları ve kadın sorunları gibi yeni toplumsal alanlara yayılabilir. Bu
popüler örgütlenmelerin büyümesi ve güçlenmesi yeni doğan bir demokratik
kültürün işaretidir.
İlerici hareketin bu yeniden kümelenme dönemi, genellikle, toplumsal hareketlerin
büyümesi ve seçim fırsatları içinde ortaya çıkar. Otoriterianizm altında "muhalefet";
çoğunlukla orta sınıfın, işçi sınıfı, kentli yoksullar ve köylülükle ittifak kurduğu
geniş bir güçler koalisyonundan oluşur. Biçimsel demokrasiye geçildiğinde, orta sınıf
bu muhalefet blokundan çekilir. Çünkü orta sınıf, biçimsel demokrasiyle yetinir ve
siyasal desteğini merkezci ve muhafazakar parti ve politikacılara yöneltir. Bu
yeniden kümelenme, yönetici koalisyonun konumunu ve ekonomik gücün
bölüşümünü koruyan muhafazakar ekonomik ve toplumsal politikaların izlenmesini
güçlendirir. Emekçiler ve diğer halk kesimi üzerindeki baskılar, demokrasi biçimi
altında da devam eder. Bu baskılar, halkın seçtiği parlamenterlerin gücünün
azaltılması pahasına, güçlendirilmiş bir devlet başkanlığı biçimini alır. Gerçek iktidar
ve yönetim yetkisi, devlet başkanında ve bürokrasi tarafından yürütülen ordu ve polis
182
teşkilatı tarafından takviye edilen idari yapıda kalmaya devam eder. Onun için, her
reform girişiminin esas alanı yasama meclisi olur.
Biçimsel demokrasiye geçiş, ilerici toplumsal hareketleri, siyasi parti kurup seçim
yarışına katılıp katılmama ikilemine sokar. Siyasi parti, toplumsal hareketten
tamamen farklı bir aygıttır. Bu ikilem, yoğun siyasal tartışmalara, çoğunlukla da
bölünmelere yol açar. Yeniden kümelenme ilerledikçe yeni koalisyonlar oluşur. İki
geniş kanat ortaya çıkar: biri seçim yarışına yönelimli, diğeri çoğunlukla açık ya da
örtük bir yeraltı hareketiyle ittifak halinde parlamento dışına yönelimli. Halk
hareketinin bu iki kanadının strateji ve taktikleri önemli ölçüde birbirinden farklıdır.
İki kanat içinde ve arasında sürmekte olan ideolojik ayrılıkları arttıran bu farklılıklar,
bir güç parçalanmasına hizmet eder. Ne var ki, her iki kanadın da, ulusal ve geniş
halk koalisyonları kurması yönünde bir eğilim de ortaya çıkar. Bu nedenle düşük
yoğunluklu demokrasi, yeni bir siyasi rekabet biçimine zemin hazırlayan halk güçleri
ile elit güçler arasındaki uzun süreli konum savaşında, yeni bir evre olarak
nitelenebilir – halk hareketlerinin toplumsal gücünün, muhafazakâr yönetici
koalisyonun hakim olduğu statükoya giderek daha fazla meydan okuyacağı bir evre.
Ne var ki, ilerici hareketlerin gerçek toplumsal gücü, yine de sınırlı kalır ve devam
eden baskıcı devlet gücü tarafından, sınırlandırılır. Böylece zayıf bir konumdan
devletle ve elitle karşı karşıya gelmeyi göze almak tehlikelidir.
Yeniden kümelenme içinde oluşan koalisyonlardan parlamento dışına yönelimli olan
kanat, silahlı mücadeleyi de bir strateji olarak benimseyebilir. Ancak belirtmek
gerekir ki, silahlı mücadelenin amacı devlet iktidarını ele geçirmekten çok siyasi
183
görüşmeler sürecinde hükümet karşısında konumunu güçlendirmeye yöneliktir. Yani
yönetici elit, yasal siyaset alanını sol için de genişletebilir ve böylece sol partiler de
muhafazakarlarla eşit şartlarda rekabet edebilir. Bunu, siyasal eliti, kalıplaşmış
siyasal kültürü değiştirmeye zorlamak şeklinde de anlayabiliriz.
Sağ esasen her zaman siyasal partiler aracılığıyla çalışmayı tercih eder ve toplumsal
hareketlere uzak durur. Düşük yoğunluklu demokrasi sağın bakış açısından idealdir.
Çünkü o, ekonomik statükonun korunmasını sağlayan, yani “istikrar” üreten, hakim
muhafazakar partilerin iktidara gelmesine olanak tanır. Muhafazakarlar da zaman
zaman iktidarın sağladığı oy için rekabet ederler ve bu süreçte, iktidarın avantajlarını
kullanmak için rekabet ederler. Ancak onlar her zaman seçimlerde sol partilerden
daha avantajlıdırlar; çünkü iş dünyası, devlet ve ekonomik elitle yakın ilişkileri,
onları mali açıdan rakiplerinden daha güçlü hale getirir. Muhafazakarların bu
hegemonik konumu siyasal katılım etkinliklerinin azalmasına yol açar. Çünkü
insanlar, topluma muhafazakarların hakim olduğu koşullarda, seçimin bir şeyi
değiştirmediği düşüncesine kapılmaya başladıkça, seçim sandığından uzaklaşırlar.
Seçimler zaman içinde, siyasi partilerin halk katılımını sağlamadığı, hatta, elitlerin
yönettiği seçim makinalarına dönüştükleri bir süreç olur. Böylece, seçimlere katılım
yönündeki coşku, giderek bir düş kırıklığına dönüşür. Buna rağmen, özellikle uzun
süren otoriter rejimler sonrası yapılan her yeni seçim, kendi başına yeni rejimin
büyük başarısı -darbeye tercih- olarak değerlendirilir. Seçilmiş bir sivil diğerini
izlediğinde, demokrasinin tarihi bir zaferi olarak selamlanır.
“İncelenmiş dört örnekteki tipik siyasi model, reform sözlerinin verildiği ve baskı
derecesinin azaldığı demokrasinin erken liberal bir evresidir. Eski rejimle sorunlar
184
halledilir ve profesyonel politikacılar "normal" siyasi kültürde inisiyatifi ele
geçirince, popüler hareketler hareketsizliğe teşvik edilir. "Baskıcı" ikinci evrede,
gerçek reform sözlerinin boş olduğu anlaşılır ve rejim, yerli ve yabancı yerleşik
elitlerin
çıkarlarını
koruyan
muhafazakar
bir
ekonomik
politika
dayatır.
Sosyoekonomik reformlardan vazgeçilmekle birlikte, dışarıdan dayatılan yapısal
uyum politikaları da alt sınıfların sömürülmesini yoğunlaştırır ve zenginler ile
yoksullar arasındaki uçurum genişler. Popüler hareketlere ve emeğe karşı açık
baskının düzeyi artar ve bu güçler yönetimi etkilemekten yoksun bırakılır. Orduya ve
sağa, onları geçmiş kötü yönetimlerinden aklayan ve rollerini iade eden yeni ödünler
verilir” (Gills, vd., 1994, 36).
Bu
alt
bölümde
ortaya
konulan
çözümlemeden
hareketle,
Türkiye’deki
demokratikleşme sürecine bakarsak, bazı benzerlikler saptayabiliriz. Bu benzerliklere
bağlı olarak Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun, olsa olsa “düşük yoğunluklu
demokrasi” olarak adlandırılmasını önerebiliriz.
Bu
konuda,
TÜSİAD
tarafından
1997
yılında
yayınlanan,
“Türkiye’de
Demokratikleşme Perspektifleri” başlıklı ve Bülent Tanör tarafından hazırlanan
raporla ilgili tartışmalardan yararlanabiliriz. Bu raporun tartışıldığı toplantıda,
Mehmet Yetiş tarafından ileri sürülen görüşler, “düşük yoğunluklu demokrasi”
kavramıyla destekleniyor. Biz de büyük oranda bu görüşlerden yararlanacağız.
Düşük yoğunluklu demokrasi, askeri/otoriter rejim sonrası toplumlardaki sivil
yönetimlerin klasik burjuva demokrasisinden oldukça farklı özgül rejimleri olduğunu
ileri süren yazarların geliştirdiği bir kavramdır. Buna göre düşük yoğunluklu
185
demokrasi rejimlerinin önemli özelliklerinden birisi bu rejimlerin toplumsal ve
ekonomik iyileştirmeyi sağlayamamış olmalarıdır. Geniş emekçi katmanlarının reel
yoksullaşmasına yol açan ekonomik programlarla birlikte gündeme gelen bu rejim
değişikliklerinin, ideolojik alanda propagandası yapılan ekonomik istikrarı
sağlayamadığı görülmüştür. TÜSİAD raporunda belirtilen “demokrasi, ekonomik ve
siyasal istikrarın ve gelişmenin en güvenilir dayanağıdır” biçimindeki saptama,
düşük yoğunluklu demokrasi ideolojisinin tipik bir iyi niyet ifadesidir. Çünkü, düşük
yoğunluklu demokrasi rejimi, istikrarsızlıkla karşılaşılması durumunda, baskıcı,
otoriter ya da faşist bir askerî yönetimi de elinin altında bulundurmaktadır.
Günümüzde, sözde demokratikleşme ile askerî darbe seçenekleri arasında salınıp
duran Türkiye siyasal rejimi, böyle bir durum açısından oldukça açıklayıcı bir
örnektir. Kaldı ki, emekçi sınıfların önüne ya düşük yoğunluklu demokrasi, ya şeriat
devleti ya da askerî darbe seçenekleri konmuş olması da kendi içinde oldukça
anlamlı olmaktadır. (Yetiş vd, 1997: 39)
TÜSİAD’ın bu raporu yayınlama girişimi, 1980 darbesi sonrasında, Türkiye’de
başlatılan düşük yoğunluklu demokrasi sürecinin yeni bir evresine yönelik bir girişim
olarak düşünülebilir. Dünyada 1980’lerin ikinci yarısından başlayarak ve özellikle
1990’larda, askerî yönetimlerin tedrici bir biçimde sivil yönetimlere dönüştürülmesi
projesi gündeme girdi. Askerî yönetimlerin ve eski sosyalist ülkelerdeki rejimlerin
tasfiyesi, bütün dünyada demokrasi dalgasının genel bir görünümü olarak sunuldu.
Muhafazakar/liberal sağ oluşumlar ya da egemen sınıfın başka temsilcileri, özellikle
siyasal parti yapılanması alanındaki geleneksel mali, siyasal üstünlüğünden
yararlanma yolunu seçer, biçimsel demokratikleşmenin ekonomik ve siyasal istikrarı
186
daha kolay sağlayacağını düşünür. TÜSİAD’ın da aynı doğrultuda düşündüğünü
görüyoruz: Demokratikleşme girişimi gerekçelendirilirken özellikle “istikrar”a
dikkat çekilmesi bu bağlamda anlamlandırılabilir. Burjuvazi, düşük yoğunluklu
demokrasi alanında kimi adımlar atsa bile, sınıfsal muhalefetin temsilcileri karşısında
kendi geleneksel temsilcilerinin sahip olduğu eşitsiz olanakların kuşkusuz
farkındadır. Ayrıca, sınıf muhalefetinin burjuva partilerini etkisizleştirmesi
durumunda, devletin baskı aygıtlarının her halükarda düzeni yeniden sağlayacağına
güvenmektedir. (Yetiş vd.,1997: 47-48)
SONUÇ
İstikrar sağlamak için tasarlanmış olan düşük yoğunluklu demokrasiye, genellikle,
ekonomik büyümeyi hedefleyen neo-liberal ekonomik politikalar eşlik eder. Böylece
ekonomi, dünya pazarının ve global sermayenin rekabetçi rüzgarına daha fazla
açılmış olur ve halkın ekonomik sıkıntısı artar. Kriz yapısal etkileri daha fazla
derinleştirir. Kalkınmış bir ekonominin maliyeti olarak düşünülen ekonomik uyum
sancıları, geçici kabul edilir. Çoğunluğun geçici ekonomik sıkıntılarının, daha
demokratik bir politik kültürün yararıyla dengeleneceği de sanılır. Kısa vadeli siyasi
gerilimi azaltma stratejisi olarak, düşük yoğunluklu demokrasiyi uygulamaya
koyanlar, ekonomik ve siyasi sorunları çözmedeki yetersizliği dolayısıyla onun uzun
vadede kırılgan olduğu gerçeğini gözden kaçırırlar.
“Önemli değişimler gibi görünmesine karşın, düşük yoğunluklu demokrasi rejiminde
çok az önemli değişim olur. "Aydın" elitin özdeyişi şudur : "İşler ne kadar çok
değişirse, onlar da o kadar çok aynı kalırlar". Düşük yoğunluklu demokrasinin etkisi,
187
sınırlı ve dikkatle seçilmiş değişim gündemlerini uygulama yeteneğidir. Elini
yakmadan bir düdüklü tencerenin kapağını açma iddiasındadır. Yavaşça ve dikkatle
buharın dışarı çıkmasına izin verilirken, bütün tencere biraz soğutulup dokunulabilir
hale getirilir. Görünüşte idare edilebilir görünse de, uzun süre öyle kalması olası
değildir -kapak çok hızlı açılırsa, içerideki insanın yüzüne patlayabilir. Üçüncü
Dünya toplumlarındaki ekonomik ve siyasal koşullar, çoğunlukla boşaltılabilenden
daha fazla ‘buhar’ üretir” (Gills, vd., 1994, 38-39).
Üçüncü Dünya’nın büyük kesiminde demokrasi olanaksızdır. Çünkü aşırı zenginlik
ve yoksulluk; terör; baskı; maddi ve manevi yoksunluk buna engeldir. Bu nedenle
bütün dünyada ilerici demokratlar bu koşullara karşı savaşmak zorundadırlar. Yeni
dünya düzeninde siyasi iktidar krizi vardır.
Fiilen var olan demokrasi modellerine alternatif nedir ? Bir alternatifin ortaya
çıkabilmesi için öncelikle yapılması gerekenler vardır. Bunları birkaç grupta
toplamak olanaklıdır.
İşadamları ve askeri elitin siyasi ve ekonomik gücünü ortadan kaldıracak şekilde
toplumsal eşitsizlik ıslah edilmelidir. Genel toplum çıkarlarını daha bağımsız temsil
eder duruma getirmek için, siyasi sistem ve adli yapı reorganize edilmelidir.
Ekonomik gücün küçük bir elitin elinde yoğunlaşması, demokrasi önünde yapısal bir
engel olduğu için, Üçüncü Dünya’da demokrasiyi geliştirmenin tek yolu; biçimsel
demokratik kurumların, demokratik içeriğinin köklü reformlarla doldurulmasıdır.
Gerçekte bu yapılmadan herhangi bir yerde demokrasi kurulamaz.
188
Ordu, büyüklük ve nüfuz açısından önemli derecede küçültülmeli ve bütünüyle sivil
otoriteye bağlı hale getirilmelidir. Emek karşıtı yasalar ve halk kesimlerinin
örgütlenmelerini sınırlayan diğer yasalar, yürürlükten kaldırılmalıdır. Özel organların
aleyhine
temsili
organlar
güçlendirilerek,
iktidarın
merkezden
bölgelere
devredilmesiyle ve insan hakları ile medenî hakları garanti eden bağımsız bir adlî
yapı kurularak, yönetim yapıları değiştirilmelidir. Bütün siyasi partilerin seçimlere
eşit katılımı garanti edilmelidir. Bu reformlar devleti güçlendirir. Bu güçlenme,
devletin toplumsal reformları uygulamasında, güçlü yabancı hükümetler ve IMF gibi
uluslararası kuruluşlarla görüşmelerini etkili bir şekilde yapmasında yardımcı olur.
Üçüncü Dünya hükümetleri güçsüzdür. Bunun nedenleri; (Gills, vd., 1994, 40)
- Çoğunluğun görüşlerini yansıtmamak ve
çıkarlarına hizmet etmemektir. Bu
nedenle halk desteği ya yoktur ya da çok azdır.
- Uluslararası kapitalizm ve özel olarak, başta ABD olmak üzere ileri kapitalist ülke
hükümetlerinin müdahalesidir.
- Üçüncü Dünya egemen burjuva sınıflarının birlik olmaları uluslararası kapitalizm
tarafından engellenmiştir. Mali kaynakların yönetimi, borç ödemeleriyle ve kronik
ödemeler dengesi açıklarıyla sınırlıdır.
- Yabancı askerî yardıma ve eğitime dayalı ordular hükümetin otoritesini zayıflatır ve
çoğunlukla dış müdahalenin bir aracı olurlar.
189
Üçüncü
Dünyada
demokrasinin
bir
başka
koşulu
gerçek
bağımsızlığın
kazanılmasıdır. Üçüncü Dünyada ve eski sosyalist ülkelerde demokrasi sorunu hem
teoride hem pratikte, bir bütün olarak global sistemdeki demokrasi sorunundan ayrı
tutulamaz. Herkes bu global sisteme yakalanmış olmanın ikilemi içindedir. Sorun bir
tür kopma olanaklı mıdır ya da çok merkezli bir dünya olanaklı mıdır ? (Amin,
1990’dan aktaran Gills, vd., 1994, 41)
“Demokrasi açısından global koşullar korkutucudur. Ulusal düzeyde demokrasi,
ancak global sermaye kuruluşları aşılabilirse olanaklı olmaya başlayabilir. (...) Er ya
da geç, Üçüncü Dünyanın demokrasi çabaları, IMF’nin kemer sıkma planlarına ve
Dünya Bankası’nın programlarına uyumlu bir meydan okumayı örgütlemek zorunda
kalacaktır” (Gills, vd., 1994, 41).
Uyum kaçınılmaz gözükse bile Üçüncü Dünya ülkelerinde ilerici güçler kamu
açıklarını kapatmak için sağlık ve eğitim bütçelerini kurban etmek yerine askerî
bütçelerin daraltılmasını isteyebilir ve işyerlerinde, topluluklarda ve bölgelerde yerel
demokrasiyi inşa ederken, bununla eş zamanlı olarak, yozlaşmış elitist rejimlerin
yerine katılımcı demokrasiye bağlı gerçek halkçı hükümetler geçirmek için
savaşabilirler.
Demokrasi ancak halkın mücadeleleri sonunda kurulabilir. Dünyanın her yerinde
mücadele eden kadınlar ve insan hakları savunucuları, yerel halk örgütleri ve çevreci
hareketler, günlük ve çoğunlukla sessiz mücadele biçimleri ile önemli bir katkı
sağlamaktadırlar. Her yerde, demokratikleşme yönündeki her ilerlemenin merkezini
hâlâ emek hareketinin mücadeleleri oluşturuyor.
190
KAYNAKLAR
AĞAOĞULLARI, M. Ali (2003) Kent Devletinden İmparatorluğa, Ankara: İmge
Kitabevi Yayınları.
AHMAD, Feroz (1994) Demokrasi Sürecinde Türkiye, İstanbul: Hil Yayınları.
AHMAD, Feroz (1995) Modern Türkiye’nin Oluşumu, İstanbul: Sarmal Yayınları.
Adalet ve Kalkınma Partisi internet sitesi. http://www.akparti.org.tr
AKŞİN, Sina (2000) “DP’nin Karşı Devrimi”, Radikal 2, 14 Mayıs.
AKYILDIZ, Necat (1993) III. Cumhuriyet Rejimi (Cumhurbaşkanı’nın
Anayasal Konumu Açısından), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi.
AMIN, Samir vd.(Ed.)(1994) Düşük Yoğunluklu Demokrasi, İstanbul: Alan
Yayıncılık.
ATAAY, Faruk (2002) ”Türkiye’de Neo-Liberalizm ve Parlamenter Siyasetin Krizi”,
Praksis, Sayı 5, Kış. (199-215)
ATAAY, Faruk (2003) ”Tarihsel Süreçte Azgelişmişlik ve Demokrasi”, Praksis,
Sayı 10, Yaz-Güz. (135-158)
Ankara Ticaret Odası internet sitesi : http://www.ato.org.tr
BARBER, Benjamin (1995) Güçlü Demokrasi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
BAYRAMOĞLU, Sonay (2002) “Küreselleşmenin Yeni Siyasal İktidar Modeli:
Yönetişim”, Praksis, S. 7. (85-117).
BARRY, Norman P. (2003) Modern Siyaset Teorisi, (çev. M. Erdoğan – Y. Şahin),
Ankara: Liberte Yayınları.
BAŞKAYA, Fikret (1986) Devletçilikten 24 Ocak Kararlarına, Ankara : Birlik
Yayınları.
BELGE, Murat (1993) 12 Yıl Sonra 12 Eylül, İstanul: Birikim Yayınları.
BORATAV, Korkut (1991) 1980’li Yıllarda Türkiye’de Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm,
İstanbul: Gerçek Yayınları.
BEETHAM, D. ve BOYLE, K. (1998) Demokrasinin Temelleri, (çev. V. Bıçak),
Ankara: Liberte Yayınları.
CHOMSKY, Noam (1994) “Yeni Dünya Düzeninde Demokrasi Mücadelesi”, Düşük
Yoğunluklu Demokrasi (Ed. Samir Amin vd.), İstanbul: Alan Yayıncılık.
Cumhuriyet Halk Partisi internet sitesi. http://www.chp.org.tr
ÇAVDAR, Tevfik (1996) Türkiye’nin Demokrasi Tarihi 1950-1995, Ankara:
İmge Yayınları.
ÇELİK, Nur Betül (1997) “Radikal Demokrasi, Çoğulcu Demokrasi ve Sol”
Mürekkep, S.7. (49-58)
DOĞAN, Yalçın (1986) Dar Sokakta Siyaset 1980-1983, İstanbul: Tekin Yayınevi,
5. Basım.
DOĞANAY, Ülkü (2003) Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek,
Ankara: İmge Yayınları.
ERHAN,
Çağrı
(2003)
“Küreselleşme
Döneminin
www.stradigma.com/turkce/haziran2003/makale_01.html
Tehditleri”,
EROĞUL, Cem (1990) Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi, Ankara: İmge
Kitabevi Yayınları.
EROĞUL, Cem (1995) “Üçüncü Anayasa Değişikliği”, Mülkiyeliler Birliği
Dergisi, cilt. XIX, S. 183. (6-12)
GEMALMAZ, Mehmet (1996) “12 Eylül Rejimi”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye
Ansiklopedisi, C. 14, İstanbul: İletişim Yayınları. (974-998)
GIDDENS, Anthony (2000) Elimizden Kaçıp Giden Dünya, (çev. Osman
Akınhay), İstanbul: Alfa Yayınları.
GILLS, B. vd. (1994) “Düşük Yoğunluklu Demokrasi” Düşük Yoğunluklu
Demokrasi (Ed. Samir Amin vd.), İstanbul: Alan Yayıncılık.
GÖKMEN, Yavuz (1992) Özal Sendromu, Ankara: V Yayınları.
192
GÜLALP, Haldun ( 1987) Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri, 2.Basım,
Ankara: Yurt Yayınları.
GÜLER, Birgül A. (2002) “Tekellerin Yeni İktidar Formülü: Yönetişim” 05-01-2002
Evrensel Gazetesi.
GÜLER, Birgül A. (2003) “Yönetişim: Tüm İktidar Sermayeye”, Praksis, S.9. (93116)
HALE, William (1996) Türkiye’de Ordu ve Siyaset, (çev. Ahmet Fethi), İstanbul:
Hil Yayın.
HUNTINGTON, Samuel (1993) Üçüncü Dalga, Ankara: TDV Yayınları.
İNAN, Nurkut – OZANSOY, Cüneyt (1986) “Yasama Faaliyeti Açısından 12 Eylül”,
Yapıt, 14, Ocak-Şubat, Ankara: Dost Yayınları. (3-42)
İNSEL, Ahmet (2002) “Olağanlaşan demokrasi ve modern muhafazakarlık”,
Birikim, Kasım-Aralık, S.163-164. (21-28)
İşçi Partisi internet sitesi. http://www.ip.org.tr
İSLAMOĞLU, Huricihan (2002) “Yeni Düzenlemeler ve Ekonomi Politik: IMF
Kaynaklı Kurumsal Reformlar ve Tütün Yasası”, Birikim, S. 158. (20-27)
KABOĞLU,
İbrahim
Ö.
“Kopenhag
Kriterleri
Üzerine”,
http://www.barobirlik.org.tr/insanhaklari/makaleler/kaboglu_kopenhag.aspx
KABOĞLU, İbrahim Ö. (1995) Özgürlükler Hukuku, İstanbul: Afa Yayınları.
KAPANİ, Münci (1987) İnsan Haklarının Uluslararası Boyutları, Ankara:Bilgi
Yayınevi.
KAYA, Raşit (1999a) “Medya, Siyaset, Demokrasi : 75. Yılda Nasıl Bir Yeniden
Yapılanma” Bilanço 1923-1998, İstanbul : Tarih Vakfı Yayınları.
KAYA, A. Raşit (1999b) “Türkiye’de 1980 Sonrası Medyanın Gelişimi ve İdeoloji
Gereksinimi”, TÜRK-İŞ YILLIĞI ’99, 2. cilt. (633-659)
KAYA, A. Raşit (2002) “Siyasetsiz Seçimler Üzerine Tartışma Ögeleri”, Doğu Batı,
Ankara. Yıl: 6, Sayı: 21. (169-177)
193
KEPENEK, Yakup - YENTÜRK, Nurhan (2001) Türkiye Ekonomisi, 12.Basım,
İstanbul: Remzi Kitabevi.
KEYDER, Çağlar (2003) Memâlik-i Osmaniye’den Avrupa Birliğine, İstanbul:
İletişim Yayınları.
KEYMAN E. Fuat (1996) “Nasıl Bir Liberal Demokrasi”, Diyalog 1, Ankara: Türk
Demokrasi Vakfı. (93-109)
KEYMAN E. Fuat (1999) Türkiye ve Radikal Demokrasi, İstanbul : Bağlam
Yayınları.
KIŞLALI, Ahmet Taner (1991) Siyasal Sistemler, Ankara: İmge Kitabevi.
KONGAR, Emre (1998) 21. Yüzyılda Türkiye, İstanbul : Remzi Kitabevi. 4.Baskı
KÖKER, Levent (1996) “Radikal Demokrasi”, Diyalog 1, Ankara: Türk Demokrasi
Vakfı. (110-118)
KÖKER, Levent (1997) “Çokkültürlülük ve Demokratik Meşruluk Sorunu”,
Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik (Der. Nuri Bilgin), İstanbul: Bağlam
Yayınları. (41-50)
MACPHERSON, C. B. (1984) Demokrasinin Gerçek Dünyası, (çev. Levent
Köker), Ankara: Birey ve Toplum Yayınları.
Milliyetçi Hareket Partisi internet sitesi. http://www.mhp.org.tr
MUTLU, Erol (1994) İletişim Sözlüğü, Ankara: Ark Yayınevi.
ORAN, Baskın (1989) Kenan Evren’in Yazılmamış Anıları, 8.Basım,Ankara:
Bilgi Yayınları.
ÖZBUDUN, Ergun (1986) Türk Anayasa Hukuku, Ankara: Yetkin Yayınları.
ÖZDEMİR, Hikmet (1989) Rejim ve Asker, İstanbul: Afa Yayınları.
PARLA, Taha (1991) Türkiye’de Anayasalar, İstanbul: İletişim Yayınları.
SABUNCU, Yavuz – ŞEKER, Murat (1996) “Seçimler”, Cumhuriyet Dönemi
Türkiye Ansiklopedisi, C. 14, İstanbul: İletişim Yayınları. (1142-1168)
194
SABUNCU, Yavuz (1994) Anayasaya Giriş, Ankara: İmaj Yayıncılık –Ders NotuYayın no 12.
SOMEL, Cem (2004) “Büyük Ortadoğu Sahtekarlığı”, 06-06-2004 Evrensel Gazetesi
SOYAK, Alkan (2003) “Küreselleşme, Yapısal Uyum Programları ve Yoksulluk”,
internet sitesi. 9 Ekim.
SOYSAL, Mümtaz (1986) Anayasanın Anlamı, İstanbul: Gerçek Yayınevi.
SÖNMEZ, Sinan (2002) IMF’nin ve Dünya
http://www.zmo.org.tr/etkinlikler/ktts02/22.pdf
Bankası’nın
Dönüşümü,
SUNAR, İlkay (1987) “Dünya’da ve Türkiye’de Demokrasiye Geçiş Sorunları”,
Ekonomi ve İdari Bilimler Dergisi 1(1). (87-108)
SWINGEWOOD, Alain (1998) Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi, Ankara: Bilim
ve Sanat Yayınları.
ŞENALP, M. Gürsan, vd. (2003) “Küresel Yönetişim ve Sendikalar”, Petrol-İş
2000-2003 Yıllığı. (303-322)
TANİLLİ, Server (1987) Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz ?, İstanbul: Amaç
Yayıncılık.
TANÖR, Bülent (1994) İki Anayasa, İstanbul: Beta Yayınları.3. Baskı.
TANÖR, Bülent (1995) “Siyasal Tarih 1980-1995”, Türkiye Tarihi 5 Bugünkü
Türkiye 1980-1995, (Yayın Yönetmeni: Sina Akşin), İstanbul: Cem
Yayınevi. (23-157)
THERBORN, Göran (1989) Sermaye Egemenliği ve Demokrasinin Doğuşu, (çev.
Şirin Tekeli), Ankara: V Yayınları.
TİMUR, Taner (1996) “İktisadi Kalkınma, Siyasal Rejimler ve Demokrasi Krizi”,
Marksizm ve Gelecek, Kış. (21-62)
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği internet sitesi. http://www.tobb.org.tr
TUNÇAY, Mete (1989) “Siyasal Tarih 1950-1960”, Türkiye Tarihi 4 Çağdaş
Türkiye 1908-1980, (Yay. Yön. Sina Akşin), İstanbul : Cem Yayınevi. (175187)
195
TÜNAY, Muharrem (1995) Siyasal Tarih, Ankara : İmge Kitabevi Yayınları.
Türk-İş internet sitesi. http://www.turkis.org.tr
TÜRKÖNE, Mümtaz’er (2003) Siyaset, Ankara: Lotus Yayınevi.
TÜSİAD internet sitesi. http://www.tusiad.org.tr
UYGUN, Oktay (2003) Demokrasinin Tarihsel, Felsefi ve Ahlaki Boyutları,
İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
VERGİN, Nur (2003) Siyasetin Sosyolojisi, İstanbul: Bağlam Yayınları.
WALLERSTEIN, Immanuel (2004) “Demokrasi, Kapitalizm ve Dönüşüm”, 21.
Yüzyılda Siyaset, (çev. Taylan Doğan – Ender Abadoğlu), İstanbul: Aram
Yayıncılık.
YAZICI, Serap (1997) Türkiye’de Askeri Müdahalelerin Anayasal Etkileri,
Ankara : Yetkin Yayınları.
YETİŞ, Mehmet vd. (1997) “TÜSİAD Raporu Üstüne Tartışma”, Marksizm ve
Gelecek, Bahar. (30-53)
YURTCAN, Erdener (2004) Uyum Yasaları 2001 & 2004 Anayasa Değişiklikleri,
İstanbul: Kazancı Kitap.
YÜZBAŞIOĞLU, Necmi (1996) “1982 Anayasası”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye
Ansiklopedisi, C. 11, İstanbul: İletişim Yayınları. (28-44)
ZABCI, Filiz Çulha (2002) “Dünya Bankası’nın Küresel Pazar İçin Yeni Stratejisi:
Yönetişim”, SBF Dergisi, S.57(3). (151-179).
ZABCI, Filiz Çulha (2002) Küreselleşmenin Demokrasi Makyajı, Mülkiye, cilt xxıv,
sayı 220, Ocak-Şubat. (65-82)
ZURCHER, Erik Jan (1995) Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İstanbul : İletişim
Yayınları.
196
Download