halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık

advertisement
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM ANABİLİM DALI
HALKLA İLİŞKİLER SEKTÖRÜNDE
CİNSİYETE DAYALI AYRIMCILIK
Yüksek Lisans Tezi
Özgür Ciner
Ankara-2003
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM ANABİLİM DALI
HALKLA İLİŞKİLER SEKTÖRÜNDE
CİNSİYETE DAYALI AYRIMCILIK
Yüksek Lisans Tezi
Özgür Ciner
Tez Danışmanı: Yrd.Doç.Dr. Mine Gencel Bek
Ankara-2003
TEŞEKKÜR
Çalışmanın tüm aşamalarında bana vakit ayıran, olumlu eleştirileri ve
tavsiyeleriyle beni cesaretlendiren sevgili hocam Mine Gencel Bek’e, içten yaklaşımı
ve yardımlarından dolayı Ankara Halkla İlişkiler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
sayın Nur Başnur’a, araştırma kapsamında görüştüğüm tüm katılımcılara, maddi ve
manevi desteklerini esirgemeyen anne ve babama, sevgili arkadaşlarım Ayça, Sultan,
Elif, Önder, Özgür, Burcu ve Taylan’a teşekkür borçluyum.
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ
I
1.TOPLUMSAL YAŞAMDA KADIN VE KADIN İŞGÜCÜNÜN
DEĞERLENDİRİLMESİ
1
1.1. Toplumsal Cinsiyet
1
1.2. Kadının Toplumsal Konumu
5
1.3. Geçmişten Bugüne Kadın İşgücü
9
1.4. Kadın İşgücüne İlişkin Yaklaşımlar
14
1.4.1. İkili Rol Yaklaşımı
14
1.4.2. İnsan Sermayesi Yaklaşımı
15
1.4.3. İkili İşgücü Piyasası Yaklaşımı
16
1.4.4. Marksist Yaklaşım
18
1.4.5. Feminist Yaklaşım
20
1.5. Sonuç
23
2. ÇALIŞMA YAŞAMINDA CİNSİYETE DAYALI AYRIMCILIK
25
2.1.Cinsiyete Dayalı Ayrımcılığın Tanımlanması
25
2.2. Cinsiyete Dayalı Ayrımcılığın Aşamaları
31
2.2.1. Mesleklere Yönlendirmede Ayrımcılık
31
2.2.2. Eleman Alımında Ayrımcılık
33
2.2.3. İşyerlerindeki Tutum, Davranış ve Değerlendirmelerde Ayrımcılık
37
2.2.3.1. Ücret
38
2.2.3.2. Terfi
39
2.2.3.3. İşte Başarı ve Güdülenme
40
2.2.3.4. İşe Devam, İşten Ayrılma ve Emeklilik
41
2.2.3.5. Tayin ve Eğitimlere Katılma
42
2.2.3.6. Cinsel İstismar ve Cinsel Taciz
42
2.3. Çalışma Yaşamında Cinsiyete Dayalı Ayrımcılığın Nedenleri
44
2.4. Türkiye’de Çalışma Yaşamında Kadın
46
2.4.1. Türkiye’de Sosyal Güvenlik ve Kadınlar
52
2.4.2. Türkiye’de Sendikalar ve Kadın
54
2.5. Sonuç
56
3.HALKLA İLİŞKİLER SEKTÖRÜ VE CİNSİYETE DAYALI AYRIMCILIK 58
3.1. Halkla İlişkilerin Tarihçesi
58
3.2. Halkla İlişkilerin Meslekleşmesi
62
3.3. Halkla İlişkiler Sektöründe Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık
70
3.3.1. Türkiye Kamu Yönetiminde Halkla İlişkiler ve Toplumsal Cinsiyet
75
3.3.2. Özel Sektörde Halkla İlişkiler Uygulamaları ve Toplumsal Cinsiyet
80
3.4. Sonuç
85
4. HALKLA İLİŞKİLER SEKTÖRÜNDE CİNSİYETE DAYALI AYRIMCILIK
ARAŞTIRMASI
86
4.1. Araştırmada Kullanılan Yöntem ve Teknikler
86
4.2. Araştırma Bulguları
91
4.2.1. Katılımcıların Demografik Özellikleri
91
4.2.2. Çalışma Yaşamına İlişkin Tutum ve Davranışlar
96
4.2.2.1. Çalışmanın Olumlu ve Olumsuz Yanları
97
4.2.2.2. Çalışma Yaşamında Cinsiyetin Belirleyiciliği
103
4.2.2.3. Kadınlara/ Erkeklere Uygun Görülen Özellikler
105
4.2.3. Halkla İlişkiler Sektörü
4.2.3.1. Halkla İlişkiler Kapsamında Yürütülen Faaliyetler
4.2.3.2. Türkiye’de Halkla İlişkiler Uygulamaları
4.2.3.3. Halkla İlişkiler Alanında Çalışmak İçin Gerekli Olan Özellikler
4.2.4. Halkla İlişkiler Sektöründe Cinsiyetçi Uygulamalar
4.2.4.1. İşe Giriş
4.2.4.2. Halkla İlişkiler Sektöründe Kadın Yoğunluğu
4.2.4.3. Katılımcıların Ayrımcılığı Algılayışları
4.2.4.4. Cinsel Taciz ve Cinsel İstismar
4.3. Sonuç
5. GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
KAYNAKÇA
EKLER
EK-1 Katılımcı Listesi
EK-2 Mülakat Formu
EK-3 Tablo Listesi
ÖZET
108
109
111
115
119
120
121
124
129
135
137
150
i
ii
v
GİRİŞ:
Bu çalışmaya temel oluşturan düşünce, genel olarak Türkiye’nin toplumsal
yapısında gözlenen, ve kadının öncelikli görevlerini ‘eş ve annelik’ olarak belirleyen
ataerkil ilişkilerin çalışma yaşamına da yansımasıdır. Tüm dünyada olduğu gibi
Türkiye’de de kadınların ev dışında çalışmalarının en önemli engeller cinsiyete
dayalı işbölümü ve ataerkil kalıplardır. Bu çalışma bu bağlamda genel toplumsal
yapıdan çalışma yaşamına eklemlenen cinsiyete dayalı ayrımcılık olgusunun halkla
ilişkiler sektöründeki görünüşlerini saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada halkla
ilişkiler sektörünün seçilmesinin en önemli nedeni, cinsiyete dayalı ayrımcılık
konusunu araştıran pek çok araştırma bulunmasına rağmen, halkla ilişkiler alanının
bu anlamda akademik bir araştırmanın konusu olmaması yüzünden oluşan boşluğu
doldurmaktır. Çalışmada halkla ilişkiler sektörünün seçilmesinin diğer nedenleri
olarak şunlar sıralanabilir:
-halkla ilişkilerin günümüzde önem kazanan sektörlerden biri olması,
-kadınların halkla ilişkiler sektöründe istihdamının yoğun olması ve bu
yoğunluğun artma eğiliminde olması,
-alanın meslekleşmesinin henüz tamamlanmamış olması,
-hem özel hem de kamu sektöründe faaliyet göstermesi açısından bu iki
kesimi karşılaştırma olanağı veriyor olması,
-halkla ilişkiler sektöründeki cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarının
diğer sektörlerden farklı bir karakterinin bulunması.
Bu çalışma, halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık olarak
değerlendirilebilecek uygulamaların ve sektördeki eşitsizliklerin gerçek nedenlerini
ortaya koyabilecek olması bakımından önemlidir. Halkla ilişkiler sektöründe
cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarının içinde yaşanılan zaman diliminde hangi
mekanizmalar aracılığıyla ortaya çıktığının belirlenmesine yönelik
olan bu tez
çalışması, kapitalist ataerkil sistemlerde yeni gelişen sektörlerin varolan eşitsizlikleri
yeni
biçimlere
büründürdüğünü
ve
dolayısıyla
mevcut
eşitsiz
ilişkileri
sağlamlaştırmak için stratejiler geliştirebileceğini göstermek amacıyla yazılmıştır.
Çalışmada benimsenen Marksist ve feminist yaklaşımlar doğrultusunda; mevcut
eşitsizlikleri korumak için cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarını ortaya çıkaran
ilişkilerin Türkiye’de son yıllarda hızla gelişen halkla ilişkiler sektöründe nasıl
biçimlendiğini göstermeye çalışan tezde kamu kesimi halkla ilişkilerinde çalışan
kadınların sayısının ve üst düzey yönetim kademelerinde çalışan kadınların sayısının
oldukça sınırlı bir düzeyde olduğunun altı çizilerek şu varsayımlar sınanmıştır:
-Kadın istihdamının yoğun olduğu alanlardan biri olan halkla ilişkiler sektöründe
kamu ve özel sektör anlayış ve uygulama farklılıkları, cinsiyete dayalı ayrımcılık
uygulamalarının bu iki sektörde farklı karakterlere bürünmesine yol açmaktadır.
-Özel sektörde oldukça yoğun olan kadın istihdamı, kadınlar lehine ayrımcılık
anlayışına işaret etmemektedir. Bu yoğunluk, işin niteliği ile kadınlara atfedilen içsel
ve
fiziksel
özelliklerin
uyum
gösterdiğine
yönelik
bir
düşünceden
kaynaklanmaktadır.
-20.yy.’ın son çeyreğinde öne çıkarılan modern/ yeni/ profesyonel kadın tipi,
cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarının büründüğü yeni biçimi göstermektedir.
Ancak bu yeni/ profesyonel anlayış, ataerkil toplum örgütlenmesinin bir uzantısıdır.
-Modern kapitalizmin gelişmesiyle birlikte çalışan kadına ilişkin anlayışlar da sürekli
yenilenmiştir. Hizmet etme, ilişki kurma sorumluluğu da profesyonelleştirilmiş ve bu
alanlar kadınlara bir çalışma alanı olarak sunulmuştur. Hizmet etme ve ilişki
kurmanın meslekleştirilmiş olması kadın yoğun bir istihdam alanı sunarken aynı
zamanda daha çok sayıda kadın için cinsiyete dayalı ayrımcılığın yeni biçimlerini
ortaya çıkarmaktadır.
Araştırmada öncelikle konu ile ilgili literatür kapsamlı bir şekilde taranarak
kuramsal çerçeve oluşturulmuştur. Cinsiyete dayalı ayrımcılığın tüm boyutlarıyla
sergilenmesini hedefleyen araştırma, cinsiyete dayalı ayrımcılık olgusunu ortaya
çıkaran tutum ve davranış kalıplarını, nedenleriyle ve halkla ilişkiler sektöründeki
farklı görünümleriyle belirleyebilmek amacıyla alan çalışmasıyla desteklenmiştir. Bu
amaçla yapılan derinlemesine görüşmeler ile araştırmaya uygulamalı bir nitelik
kazandırılmıştır. Araştırma kapsamında Ankara’da halkla ilişkiler alanında çalışan
22’si kadın ve 10’u erkek toplam 32 kişiyle görüşülmüştür. Bunların yanı sıra
araştırmada yapılan bir diğer çalışma da, kadın istihdamı ve cinsiyete dayalı
işbölümü konularına ilişkin olarak pek çok istatistiki verinin değerlendirilmesidir.
Ancak burada belirtilmesi gereken bir nokta da, yoğun kadın istihdamına olanak
tanıyan bir alan olan halkla ilişkiler sektörünün kamu ve özel kesimlerinde çalışan
kadın oranlarına ilişkin sayısal verilerin bulunmadığıdır. Bu durum araştırma
açısından bir zorluk oluşturmakla beraber aynı zamanda bu verilerin eksikliği başlı
başına bir ayrımcılık olgusuna işaret etmektedir. Araştırma kapsamında ayrıca küçük
bir örneklem çerçevesinde, halkla ilişkiler elemanı arandığını belirten gazete ilanları
da incelenmiştir.
Araştırmanın birinci ve ikinci bölümleri kuramsal çerçeveyi oluşturmak üzere
tasarlanmıştır. Birinci bölümde kadın ve erkeği toplumsal yapı içerisinde farklı
biçimlerde konumlandıran ilişki ve hiyerarşilerin doğası ve işleyişi incelenmiştir. Bu
bağlamda konuyu anlamaya yardımcı olabilecek bazı anahtar kavramlar çerçevesinde
çeşitli görüşlere yer verilmiştir. Bu kavramlardan biri olan toplumsal cinsiyet,
kadınlık ve erkekliğin, kadın ve erkek arası ilişkilerin toplumsal olarak inşa edilmiş
tanımlarıdır. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım bu çalışmanın temel
kabullerinden birini oluşturmaktadır. Bu ayrım belirlenmediği taktirde, kadın ve
erkek arası eşitsizlikler yalnızca cinsiyetten yani kadın ve erkek biyolojisinden
kaynaklanan farklılıklarla, kadınlara atfedilen çeşitli olumsuz kişilik özellikleri ile
açıklanarak, kadının toplumdaki eşitsiz konumunun meşrulaştırılması sonucunu
doğurmaktadır. İlk işbölümünün ortaya çıkmasıyla başlayan ve bugüne kadar
ekonomik değişimlere bağlı biçimde tarihsel olarak değişen ataerkil sistemin,
yalnızca cinsiyet ve aile ilişkilerinde değil, üretimi de içermek üzere toplumun
tümünde işleyiş göstermesi, birinci bölümde yer verilen bir diğer konuyu
oluşturmaktadır. Kadınları ikincil ve aşağı olarak konumlandıran ve ataerkil
toplumsal yapıdan güç alan cinsiyetçilik, eğitimin yanı sıra önemli diğer bir faktör
olan medyada da yansımasını bulmaktadır. Türkiye’de toplumsal cinsiyet ilişkilerini
sorgulamayan, hatta pekiştiren bir eğitim sistemi varlığını sürdürmektedir. Bunun en
temel göstergesini ise ilköğretimden başlayarak her düzeyde varolan cinsiyetçilik
temeline dayalı ders kitaplarının varlığı oluşturmaktadır. Geçtiğimiz yıllara göre,
çeşitli düzeylerde kız öğrenci oranları artmasına rağmen, bu artışın İmam Hatip
Liseleri ile Kuran kurslarında ve ‘kadınsı’ olarak adlandırılan, örneğin öğretmen ya
da hemşire yetiştiren eğitim kurumlarında yoğunlaşması, eğitimin niteliği açısından
bir ilerleme olmadığını göstermektedir. Medya sektöründe ise çalışanların çoğunun
erkek olmasının da katkısıyla, medyada kadınların temsilinin cinsiyetçi olduğu çeşitli
kaynaklarda vurgulanmaktadır. Birinci bölümde ayrıca kadının işgücü piyasalarına
katılımını belirleyen koşullar ve bu konuya ilişkin yaklaşımlar ele alınmaktadır. Bu
yaklaşımlar, toplusal yapıyı oluşturan süreçlerin ekonomik boyutunun anlaşılmasında
büyük önem taşımaktadır.
İkinci bölüm ise, çalışma yaşamında cinsiyete dayalı ayrımcılık olgusunun
varlığı ve niteliğini belirleyen faktörlerin ele alındığı bölümdür. Bu amaçla ikinci
bölümde, cinsiyete dayalı ayrımcılığın tanımlanmasına, bu olgu kapsamında
değerlendirilebilecek uygulamalara yer verilmiştir. Bu uygulamaların aşamaları,
mesleklere yönlendirmeden, çalışma yaşamına girişe ve çalışma yaşamı boyunca
yararlanılan olanaklara kadar ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır. Çalışma yaşamında
karşılaşılan ayrımcı uygulamaların olası nedenleri de yine bu bölümde ele alınan
konulardan birini oluşturmaktadır. Cinsiyete dayalı ayrımcılık, temelde anne
babaların ve yanı sıra toplumun her kesiminden kişi ve kurumların kız ve erkek
çocuklarına farklı tutum ve davranışlar sergilemesiyle başlamaktadır. Aile ve toplum,
çocuklardan, taşıdıkları cinsiyet itibariyle farklı roller üstlenmelerini beklemektedir.
Bu toplumsal koşullanmaların sonucunda kadınlar, ev içi sorumluluklarına daha çok
zaman bırakan, ancak pek çok açıdan daha az olanaklar sunan işleri
seçebilmektedirler. Bu seçimle bağlantılı olarak da bazı işlerin kadın, bazı işlerin
erkek işi olarak benimsenmesi söz konusu olmaktadır. Bu noktada erkek işi olarak
adlandırılan işlere başvuran kadınların engellenme ya da kabul edilmeme gibi
durumlarla karşılaşması gündeme gelmektedir. Bu durum, örgüt kültürü ve
ataerkillik arasındaki paralelliklere işaret etmektedir. Cinsiyetçi kalıp yargıların
etkisiyle oluşan, istihdama ilişkin tarihsel alışkanlıklar nedeniyle işyerlerinde
kadınlar ücret, terfi, güdülenme, işe devam, emeklilik, tayin, eğitimlere katılma
konuları ile cinsel taciz olayları gibi ayrımcı uygulamalara maruz kalmaktadırlar.
Son olarak ikinci bölümde Türkiye’de çalışma yaşamında kadının durumu ile ilgili
genel değerlendirmelere yer verilmiştir. Bu kapsamda kadının sosyal hakları ve
sendikal temsili gibi konulara da değinilmiştir.
“Halkla İlişkiler Sektöründe Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık” başlıklı üçüncü
bölüm
ise,
halkla
ilişkiler
sektörü
özelinde
cinsiyete
dayalı
ayrımcılık
uygulamalarının yapısını ve görünüm biçimlerini ortaya koyabilmek amacıyla
hazırlanmıştır. Bu bölümde öncelikle halkla ilişkilerin meslekleşmesi alanın tarihsel
olarak gelişimiyle birlikte aktarılmaya çalışılmıştır. Daha sonra ise sektörün genel
cinsiyet yapısı, ayrımcı olarak değerlendirilebilecek davranış kalıplarının ne
şekillerde ortaya çıktığı incelenmiştir. Türkiye’de halkla ilişkilerin ortak bir faaliyet
alanının bulunmamış olması ve meslekleşmesi konusundaki diğer aksaklıklar
yüzünden halkla ilişkiler görevlilerinin yaptıkları iş, kuruluşun bulunduğu sektöre ve
sektörler içinde de kuruluştan kuruluşa değişmektedir. Halkla ilişkilerin kamu ve
özel sektör uygulamalarındaki anlayış ve amaç farklılığından kaynaklı olarak bu iki
sektör ayrı iki kategori olarak alınmış ve cinsiyete dayalı ayrımcılık konusundaki
değerlendirmeler bu ayrım doğrultusunda gerçekleştirilmiştir.
Dördüncü bölümde, öncelikle araştırmada kullanılan yöntem ve teknikler
tanıtılarak, alan araştırmasının kurgulanma ve uygulanma aşamaları anlatılmıştır.
Çalışmanın Ankara’da yapılmasının nedeni, başkent olması ile tüm devlet
organlarının, kamu kurum ve kuruluşlarının bu şehirde bulunmaları ve benzer şekilde
özel sektör kuruluşları ile sivil toplum kuruluşları açısından da önemli birkaç
şehirden biri olmasıdır. Halkla ilişkiler çalışmalarının farklı örgütlenme biçimlerine
sahip farklı sektörlerde ve iş kollarında gerçekleştirilmesi, araştırmanın temsili bir
örneklem seçebilmesinde karşılaşılan zorluklardan birini oluşturmuştur. Bu yüzden
araştırmanın örnekleminin seçiminde “Kartopu Örneklemi” tekniği kullanılmıştır.
Bu amaçla öncelikle Ankara Halkla İlişkiler Derneği yöneticileri ile görüşülerek
halkla ilişkiler görevlisi olarak farklı sektörlerde çalışan kişilerden oluşan bir liste
oluşturulmuştur. Bu listedeki kişilerle görüşülerek onlardan edinilen bilgiler ışığında
yeni kişiler listeye eklenmiş ve bu kişiler de araştırmaya dahil edilmiştir. Ayrımcılık
konusunda nitel sonuçlara ulaşmak amacında olan çalışmada, benimsenen yaklaşıma
uygun olarak, derinlemesine görüşme tekniği kullanılmıştır. Bu sayede alan
araştırmasına katılan kişilere ayrımcılık konusundaki görüşlerini kendi dilleriyle
aktarmaları olanağı sağlanmıştır. Bu bölümde ayrıca derinlemesine görüşme tekniği
kullanılarak yapılan alan araştırması sonucunda elde edilen veriler, cinsiyete dayalı
ayrımcılık ile ilişkisi açısından değerlendirilerek, araştırma tasarımına uygun bir
sistem içerisinde yorumlanmaya çalışılmıştır. Bu amaçla bu bölümde, görüşme
yapılan kişilerin demografik özellikleri ve mülakat bulguları sunulmuştur.
Beşinci bölüm, araştırmanın genel bir değerlendirilmesinin yapıldığı, temel
alınan kuramsal çerçevenin ve alan araştırmasından elde edilen verilerin ışığında
varılan sonuçlara ve bu sonuçlara uygun olarak bazı önerilere yer verilen bölümdür.
1.
TOPLUMSAL
YAŞAMDA
KADIN
VE
KADIN
İŞGÜCÜNÜN
DEĞERLENDİRİLMESİ
Halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık olgusunu, görünüş
biçimleri ve nedenleri ile birlikte ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmada, öncelikle
literatür kapsamlı bir şekilde değerlendirilecektir. Kadının toplum içindeki
konumunun çalışma yaşamındaki konumunu büyük ölçüde etkilediği düşüncesinden
yola çıkılarak, öncelikle kadının toplumsal konumunun belirleyicileri açıklanmaya
çalışılacaktır. Burada üzerinde durulacak anahtar kavramlar toplumsal cinsiyet,
ataerkillik ve kadın işgücü kavramları olmaktadır. Bu bölümde konuyu anlamaya
yardımcı olabilecek bu kavramların ayrıntılı incelemesine de yer verilecektir.
1.1. Toplumsal Cinsiyet
Cinsiyet (sex) ve toplumsal cinsiyet (gender) ayrımı ile kadını, toplumsal
süreçlerle
bağlantısız
bir
hale
getiren
konumlandırmadan
kurtarmak
hedeflenmiştir. Toplumsal cinsiyet, kadınlık ve erkekliğin, kadın ve erkek arası
ilişkilerin toplumsal olarak inşa edilmiş tanımlarıdır.
“Bir terim olarak ‘cinsiyet’ (sex), genellikle bir sabitliği ifade etmekte, ‘toplumsal cinsiyet’ (gender) ise, cinsiyetle
ilgili toplumsal süreçlere işaret etmektedir”. (Durakbaşa, 2000: 35).
Simone de Beauvoir de, “Kadın doğulmaz, kadın olunur” cümlesiyle,
cinsiyetin yalnızca biyolojik bağlamı olmadığını, kadınlığı insanın doğarken
yanında getirmeyip, toplumsal bağlamda sonradan öğrendiğini anlatmak
istemektedir. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım belirlenmediği
taktirde, kadın ve erkek arası eşitsizlikler yalnızca cinsiyetten yani kadın ve erkek
biyolojisinden kaynaklanan farklılıklarla, kadınlara atfedilen çeşitli olumsuz
kişilik
özellikleri
ile
açıklanarak,
kadının
toplumdaki
eşitsiz
konumu
meşrulaştırılması sonucunu doğurmaktadır.
Toplumsal cinsiyet rolü ise bu cinsiyet tanımlarınca belirlenmiş tutum ve
davranış kalıplarıdır. Toplumsal cinsiyet rollerinin içeriklerinin oluşturucuları, farklı
alan çalışmalarının da gösterdiği gibi her ortamda farklı bileşenlerden oluşmaktadır.
Günümüzde toplumsal rollerin oluşturduğu ortam, statü, din, kentsel ya da kırsal
kökene bağlı yerel özelliklerin yanı sıra kültürün küreselleşmesinden dolayı giderek
karmaşıklaşan bir etkileşim ağını da içermektedir (Kandiyoti, 1997: 214).
Kadın ve erkek kimlikleri, toplumsal cinsiyete dayalı bir işbölümü
oluşturacak şekilde yapılandırılmıştır. Bu işbölümünde erkeğin kendini ev işlerini
yapmakla yükümlü hissetmemesi, kadınların ise bu sorumlulukları kendi değerinin
bir parçası olarak algılamaları söz konusudur. Erkek, ailenin fiziksel ihtiyaçlarını
karşılamak için gerekli araçları sağlamakla görevlidir. Kadın ise, biyolojik üretimin
temel aracıdır. Bunun yanı sıra kadın, erkek tarafından sağlanan kaynakları ailenin
fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanır ve yeniden yaratır. Hem kadın hem
erkek birlikte soyun devamını ve aile ilişkilerinin toplumsal normlara göre pratikte
yeniden üretilmesini sağlamaktadırlar (White, 1999: 107).
Norveç ve Türkiye’de kadınların kendilerini algılayışlarındaki benzerlik ve
farklılıkları ortaya koyabilmek amacıyla Sümer (2001: 115) tarafından yapılan
araştırmada oldukça ilginç sonuçlar ortaya çıkmıştır. Araştırmaya göre, görüşülen
Türkiyeli kadınlar için ‘kadın’ kimliği, Norveçlilere oranla daha geri planda ve daha
önemsizdir.
Birçok
Türkiyeli
kadın,
kendini
‘kadın’
kategorisi
ile
özdeşleştirmemektedir. Görüşme yapılan Türk kadınları, kadınların toplum içindeki
konumlarından rahatsız olmalarına rağmen, kendi konumlarından memnun
olduklarını ve feminist hareketleri gereksiz bulduklarını belirtmişlerdir. Hem
Norveçli hem de Türk kadınlar, iş ve ev hayatını birlikte yürütmekten kaynaklı
zorlukları önemsemekle birlikte, kadınların çözüm önerileri farklı yönlerde olmuştur.
Türkiye’de hakim olan geleneksel cinsiyet ideolojisi çözümün aile içinde ya da özel
yöntemlerle olacağını belirtirken, Norveç’te hakim olan eşitlikçi denilebilecek
ideoloji ise çocuk ve yaşlıların bakımını toplumsal bir sorumluluk olarak
tanımlamaktadır. Bu araştırmanın belki de en ilginç saptaması, görüşülen Türk
kadınlarının geleneksel aile yapısını hem savunuyor hem de eleştiriyor olmalarıdır.
Kadınlar üzerindeki kısıtlayıcı etkisi ve katı rol kalıpları üzerine kurulmuş olması
açısından geleneksel aileyi eleştiren bu kadınlar bir yandan da sunduğu sıcak ilişkiler
ve manevi destek açısından, aileyi Türkiye kültürünün önemli bir unsuru olarak
görmektedirler (Sümer, 2001: 123).
Türkiye’nin toplumsal yapısında varolan ataerkil ilişkilerin toplumsal cinsiyet
hiyerarşisine olan etkisinden bahsetmeden önce ataerkillik kavramını açıklamakta
yarar vardır. Ataerkillik, maddi bir temele dayanan, yapısında erkekler lehine
hiyerarşik ilişkilerin bulunduğu, erkeklerin kendi aralarında dayanışma içinde
oldukları ve kendilerine kadınları denetleme gücü veren bir toplumsal ilişkiler
bütünü olarak tanımlanmaktadır. Ataerkillik, yalnızca cinsiyet ve aile ilişkilerinde
değil, üretimi de içermek üzere toplumun tümünde işleyiş göstermektedir (Cockburn,
1991: 6). Ataerkilliğin bir egemenlik sistemi olarak, belirli ekonomik biçimler
tarafından kullanıldığını göz önüne sermek için, onu ekonomik sistemle birlikte
işleyen göreli özerk bir sistem olarak anlamak gereklidir. Çünkü ataerkil sistem, ilk
işbölümünün ortaya çıkmasıyla başlamış ve bugüne kadar bütün ekonomik
değişimlere bağlı olarak değişmiş, böylece tarihsel formülasyonunu oluşturmuştur.
Örneğin feodal ataerkil aile, üretim sisteminin bütünleşmiş bir parçası iken kapitalist
ataerkil aile, ev içi ve ücretli emek arasındaki ayrım üzerinde temellenmiştir
(Eisenstein, 1994: 252).
Kandiyoti, klasik ataerkil sistemde kadınların, kendi ezilmelerinin yeniden
üretiminde bizzat rol aldıklarını belirtmiştir. Kadınların aktif direniş araçları da
fiziksel (mekansal sınırlamalar) ya da normatif (namus anlayışı) olarak
engellenmektedir. Türkiye’de kadınlar, kendi güvenliklerini sağlamak amacıyla
kocalarının ve oğullarının duygularını manipüle etmekte “kişiler arası stratejileri”
kullanmaktadırlar. Kadınlar, boyun eğme ve kurallara uyma karşılığında korunarak,
ataerkil
pazarlığın
yerine
getirilmesini
sağlamış
ve
bu
ilişki
biçimini
içselleştirmişlerdir. Ataerkilliğin bu biçimine özgü yapısal özellikleri ise yazar, şu
şekilde sıralamaktadır:
-saygınlık kalıpları yaşa dayalıdır,
-kadınlar ve erkekler için farklı hiyerarşiler söz konusudur,
-cinslerin faaliyet alanları ayrışmıştır,
-kadınların emeğine ve üreme kapasitelerine, evlenerek dahil olduğu erkek soyu
tarafından el konulmaktadır (Kandiyoti, 1988: 274-290).
Bir kadın, hayatının tüm evrelerinde emek harcamakta ve maddi, biyolojik ve
toplumsal yeniden üretimi sürdürmektedir. Kandiyoti’ye göre Türkiye’nin neresinde
yaşarsa yaşasın, her durumda kadınların konumunu belirleyen öğeler aynıdır; çocuk
doğurma ve yaşlanma. Aynı biçimde üretimdeki yeri ne olursa olsun, kadının katkısı
büyük oranda yok sayılmakta ve uzmanlık gerektiren, kamusal alanlarla ilgili işler,
erkeklerin elinde olmaya devam etmektedir. Bu durum, kadının kendi emeğinin
pazarlanmasını denetleyememesi ile birleşince, kadının işgücü verimliliğinin, kendi
konumu üzerinde doğrudan bir etkisi olamaması sonucunu doğurmaktadır
(Kandiyoti, 1997: 45).
İşgücüne dahil olan ve meslek sahibi olan kadınlarca da hakim toplumsal
cinsiyet rollerinin benimsendiği bilinmekte ve çeşitli araştırmalarda ortaya
konulmaktadır. Bu konumdaki kadınlar bile iş ve ev sorumluluklarını bir arada
taşımalarından kaynaklanan gerilimi tek başlarına yaşamakta ve nadiren erkeklere
yansımasına izin vermektedirler. Erkekleri bu gerilimden koruma işlevi, başka
kadınların yardımı ya da sömürüsü ile sağlanmaktadır, bu kadınlar hizmetçi ya da
dadılardan annelere kadar uzanan çeşitlilikte bir zinciri kapsamaktadır. Ancak her
koşulda değişimden en az etkilenen rol, erkek rolü olmaktadır. Kadın ve erkek rolleri
arasındaki cinsiyete dayalı ayrımın kabulünü zorunlu hale getiren bu açıklamalardan
sonra, bu eşitsizliği gidermeye yönelik bir bakış açısı sunan değerlendirmelere
geçmek yerinde olacaktır.
1.2. Kadının Toplumsal Konumu
Kadının toplum düzeninde alacağı yer ile kadının toplumda yeteneklerini ne
şekilde geliştireceği ve kadına eşit haklar verilmesi konularının Eski Yunan’dan bu
yana gündemde olduğu söylenmesine rağmen, Batı ülkelerinde dahi sosyal ve
ekonomik hakların kadınlar açısından tartışılması, ancak 1960’larda yoğunlaşan
kadın hareketleri sonucunda 1970’lerde gündeme gelebilmiştir. Kapsamlı bir
eşitleştirme anlayışı, uluslar arası düzeyde BM’nin öncülük ettiği “Kadın
Konferansları” ve ilk “Kadın Onyılı”nın ürünü olan “Kadınlara Karşı Her Türlü
Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” (1979) ile somutlaşmıştır. Bu sözleşme
Türkiye’de 14 Ekim 1985’te Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir 1
(Kendirici, 1997: 19).
4-15 Eylül 1995 tarihinde Pekin’de yapılan 4. Dünya Kadın Konferansında
kadının konumu ve hakları konusunda önemli kararlar alınmış ve stratejik hedefler
belirlenmiştir. Bu hedefler kısaca, kadınların eğitim ve öğrenim olanaklarından daha
fazla ve eşit bir şekilde yararlanmalarını, ekonomiye katkılarının arttırılmasını, yetki
ve karar alma süreçlerine eşit katılımlarını sağlayacak önlemler ve kadının haklarını
etkin olarak kullanmasını sağlamak olarak özetlenebilir (Kendirici, 1997: 19).
Türkiye’de kadınlara sivil hakların tanınması girişimi 1920’li yıllarda Medeni
Kanun, Memurin Kanunu ve 1930’larda Seçme ve Seçilme Haklarının tanınması
olarak
gerçekleşmiştir. 1950’ler kadınlara yasal haklar açısından pek fazla bir
değişiklik getirmemiştir. Bu dönemin ardından 1970’lere kadar Türkiye’nin siyasal
gündeminde ‘kadın hakları’ neredeyse yer almamıştır. 1961 Anayasası’nda bir iki
maddelik değişiklik yapılmış, 1970’lerde ise kadınlar parlamento gündeminde erken
emeklilik ve İş Yasası’ndaki sınırlı sayıda madde ile yer almışlardır (Çitci, 1999: 84).
Türkiye kadınlara ilişkin dört BM sözleşmesinin ikisini onaylamıştır.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 156 sayılı “Kadın ve Erkek İşçiler İçin Fırsat ve
Davranış Eşitliğine İlişkin Sözleşmesi” (1981) ve “Eğitimde Ayrımcılığa Karşı
UNESCO Sözleşmesi” (1960), Türkiye’nin onaylamadığı sözleşmeler arasında yer
almaktadır. Türkiye, ayrıca onayladığı iki sözleşmeye de çekinceler koymuştur.
Böylelikle uluslararası belgelerin onaylanmasında izlenen politikanın, var olan
1
İnsan haklarına ilişkin belgeler arasında BM üyesi ülkelerce en fazla imzalanan sözleşme olma
özelliğini taşıyan bu sözleşme, taraf devletlerce kadın politikaları açısından temel bir çerçeve çizmiş,
taraf devletlerin yükümlülük ve sorumluluklarını belirlemiştir. Sözleşmenin belki de en önemli
maddesi olan 3.maddede, taraf devletlerin, kadının gelişmesine olanak sağlayacak her türlü sosyal,
politik, ekonomik ve kültürel alanlarda yasal düzenlemeler ve güvence verici önlemleri alması
öngörülmektedir.
yasaların
ilerisinde
haklar
tanıyan
belge
ya
da
düzenlemelerin
ilkece
benimsenmemesi olduğu söylenebilir 2. Çitci, günümüzde yürürlükte olan kadınlara
ilişkin yasal düzenlemeleri incelediği makalesinde, iki özelliğin belirleyici olduğu
belirtmektedir: bunların ilki geleneksel koruyuculuk yaklaşımıdır; bu yaklaşım
çalışma alanları ve emeklilik konusundaki düzenlemelere yansırken; ikincisi ise
soyut bir eşitlik anlayışına dayanan ‘nötr’ yaklaşımdır. Bu yaklaşım çalışma alanına
ilişkin diğer tüm düzenlemelerle eğitim ve siyaset alanlarında benimsenmiştir. Ancak
Çitci’nin de önemle üzerinde durduğu nokta, soyutluk anlayışı ve ‘nötr’ politikaların
genel bir kural olarak, var olan eşitsizliklerin dezavantajlı kesimler için daha da
artmasına yol açmalarıdır. Nitekim yasal konularda gerçekleştirilen birtakım
düzenlemelere karşılık günümüzde hala tüm toplumsal sistemlerde kadınlara karşı
ayrımcılık yapıldığı, kadınların ekonomi, siyaset gibi alanlarda karar verme
mekanizmalarına dahil olmalarının tek yolunun erkek-merkezli sistemle bütünleşmek
olduğu, medyanın kalıplaşmış kadın imajlarının yeniden üretimini sürdürdüğü de pek
çok yazar tarafından ileri sürülmektedir (Çitci, 1999: 84).
Örneğin siyaset alanına kadınların katılmasının hukuki olarak hiçbir engeli
bulunmazken, siyasal açıdan değer taşıyan kaynaklara sahip olmak bakımından
kadınların bilinen dezavantajları sürmektedir. Diğer taraftan kadınlar, başkaları için
siyasete “evet” derken, kendileri söz konusu olduğunda çekimserlik ve güvensizlik
sergilemektedirler (Koray, 1992: 223).
2
Ancak son günlerde bu konuda yapılan bazı olumlu değişiklikler de söz konusu olmuştur. Türkiye,
bugüne kadar BM üyesi 188 ülkeden 137'sinin imzaladığı "Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın
Önlenmesi Sözleşmesi"nin (CEDAW) daha etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla BM
tarafından hazırlanan “Ek İhtiyari Protokol”ü 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamış, 2002 yılı
itibariyle de sözleşmeyle ilgili çekincelerini kaldırarak CEDAW'a çekincesiz bir şekilde taraf
olduğunu belirtmiştir (Radikal/ 30.4.2003). Ancak bu sözleşmenin yeni Türk Ceza Kanunu
tasarısında yer bulmadığı da bazı kesimlerce dile getirilmiştir. TCK Kadın Çalışma Grubu, bu yeni
tasarıdaki kimi maddeleri yetersiz ve eksik buldukları gerekçesiyle eleştirmiş ve bu maddelerin
değiştirilmesi için çeşitli önerilerde bulunmuştur (Radikal/ 24.5. 2003).
Toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin değiştirilmesinde kullanılabilecek temel
araçlardan olan eğitim sistemi ve medya ise, böyle bir işlevin tersi yönünde rol
oynayarak,
varolan
ataerkil
ilişkilerin
pekiştirilmesinde
önemli
işlevler
üstlenmektedir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Eylem Planının
öncelikli hedefleri arasında bulunan “kadına yönelik” eğitim politikası konusunda
Türkiye’de henüz bir gelişme gözlenmemektedir 3 (Çitci, 1999: 93). Aynı zamanda
Türkiye’de toplumsal cinsiyet ilişkilerini sorgulamayan hatta pekiştiren bir eğitim
sistemi varlığını sürdürmektedir. Bunun en temel göstergesini ise ilköğretimden
başlayarak her düzeyde varolan cinsiyetçilik temeline dayalı ders kitaplarının varlığı
oluşturmaktadır. Geçtiğimiz yıllara göre, çeşitli düzeylerde kız öğrenci oranının
artmasına rağmen bu alanda iki özellik göze çarpmaktadır. İlki kız öğrencilerin
sayısal olarak en fazla artışı İmam Hatip Liseleri ve Kuran kurslarında
gerçekleştirmeleri, ikincisi ise yüksek öğrenim kurumlarında sayısal bir artış
gözlemlenmesine karşın bu artışın ‘kadınsı’ olarak adlandırılan, örneğin öğretmen
ya da hemşire yetiştiren eğitim kurumlarında yoğunlaşmasıdır (Çitci, 1999: 89-90).
Böylelikle kadın eğitiminde niceliksel bir gelişme olduğu halde nitelik
açısından bir ilerleme olduğu söylenememektedir. Bu koşullardaki bir eğitim sistemi
de toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin ortadan kalkmasına değil, pekiştirilmesine
hizmet etmektedir. Toplumsal cinsiyetin sürdürülmesini sağlayan cinsiyet rollerinin
öğrenilmesi, ideolojinin aktarılmasıyla oluşturulur. Türkiye’deki gibi bir eğitim
sisteminin de bu aktarılma sürecine katkısı oldukça açıktır.
Kadınları ikincil ve aşağı olarak konumlandıran ve ataerkil toplumsal yapıdan
güç alan cinsiyetçilik, eğitimin yanı sıra önemli diğer bir faktör olan medyada da
3
Birleşmiş Milletler ’in 99 ülkeyi ve iki milyar kadını kapsayan araştırmasına göre, Türkiye kadın
eğitimi açısından sondan yirminci sırada yer almaktadır.
yansımasını bulmaktadır. Medya sektöründe çalışanların çoğunun erkek olmasının da
katkısıyla, medyada kadınların temsilinin cinsiyetçi olduğu vurgulanmaktadır
(Gencel Bek, 2001: 213). Medyada kadınlar, cinselliklerinden neredeyse tümüyle
arındırılmış olanlarla (anne, ev kadını, eş...), cinselliklerinin dışında herhangi bir
kimliği bulunmayanlar (serbest, müsait...) olarak adeta ikiye ayrılarak temsil
edilmektedir (Saktanber, 1993: 216). Bu anlayış ve politikaların kadınlar açısından
sonucu ise, varolan ataerkil yapı ve toplumsal kültürün kendini sürekli olarak
yeniden üretmesidir. Kadınların da bu yeniden üretim sürecinde temel ve önemli bir
konumları bulunmaktadır. Kadınların önemli bir bölümünün özel alanda yaşadıkları
önemli sorunlardan biri olan şiddetin de yine varolan toplumsal yapı ve kültür
aracılığıyla meşrulaştırılmasının bir sonucu olarak, şiddet şiddeti üretmekte ve
kadının suçluluğunda temel nedenlerden birisini oluşturmaktadır.
1.3. Geçmişten Bugüne Kadın İşgücü
Kadın işgücünün ortaya çıkışının, toplumsal yapı ve kültürdeki farklılıklara
bağlı olarak nasıl farklı değerlendirildiğini görebilmek amacıyla bu alandaki
gelişmelere tarihsel sıralamaya uygun olarak yapılacak genel bir bakış yararlı
olacaktır. Farklı toplumsal koşullarda ve değişik ekonomik sistemlerde kadın
işgücünün nasıl değerlendirildiği, bugünkü konumlandırılışını anlamak açısından
önemli ipuçları verecektir.
İnsan beyninin proteinli besinler karşısında gelişimi, alet kullanıyor olması,
onun doğa karşısında önemli bir güç elde etmesini ve dolayısıyla sosyal gelişimini
sağlamıştır. Morgan, Engels’in de aynen kabul ettiği şekliyle insanlık tarihini üç
döneme ayırır; Vahşet, barbarlık ve uygarlık. Bunun sebebi ise, geçinme maddelerini
üreten araçların değişmeleri ile bu evrelerin de değişip birbirinden ayrılmasıdır.
Bebel de benzer biçimde, üretim araçlarının değişmesini uygarlığın gelişmesinde en
önemli karakteristik olarak tanımlamaktadır (Bebel, 1980: 24).
İlkel tarihin ilk çağına ait incelemeler, insan gelişiminde cinsel ilişkilerin ve
aile şekillerinin daima değiştiğini gösterir. Toplumsal değişmenin her döneminin
kendine özgü üretim araçları olduğu gibi her dönemin kendine özgü ahlak kuralları
vardır. Bu kurallar toplumsal koşulların yansımasından ibarettir. Bu dönemde cinsel
ilişkiler toplum içinde sınırlandırılmış değildir. Karılar ve kocalar ortak olduğu gibi
çocuklar da ortaktır. Böyle bir ortamda elbette ki ortak mülkiyet söz konusu
olmuştur. Yaşamın bu aşamasında doğum olgusu, insanlar için sırlarla dolu
olduğundan kadın, oldukça gizemli bir çekiciliğe sahiptir (Akdoğan, 2001: 18).
Yerleşik bir yaşam oluşturmanın belli bir süreçten sonra kendini dayatması
sonucu, bitkilerin, ağaçların meyve vermesi ve kök salmasına elverişli alanlara
yerleşim yapılmaya başlanmıştır. İlkel topluluğun insanları, karınlarını toplayıcılık
ve avcılıktan elde ettikleri besinlerle doyurmaktadırlar. Avlanmak için ise devamlı
dolaşmak gerektiğinden, sürekli bir doğurma sürecinde olan kadının belli bir yerden
ayrılıp avlanması mümkün olmamaktadır. Bunun sonucunda erkek avlanmak için
dışarıda, uzak alanlarda dolaşırken kadın erkeğe göre daha yerleşik, sabit bir alanda
kalmış ve ailenin sürekli geçimini sağlamakla görevlendirilmiştir. Bu, aynı zamanda
ilk işbölümü olan cinsiyete dayalı bir işbölümünün oluşmasıdır. Cinsiyete dayalı
işbölümü, kadının evi geçindirmedeki rolü ve ailede çocuğun babasının değil de
anasının kim olduğunun bilinmesi de göz önüne alındığında, analık soy zinciri ve
analık hukukunu geçerli kılmaktadır (Akdoğan, 2001: 19, Engels vd, 1996: 17).
Anaerkillik ilk aile şekillerinde olduğu gibi ortak mülkiyet esasına
dayanılarak kurulmuştur. Malın ortak olması, toplumda ilkel komünistlik şeklidir.
Kadın kendi kan sistemine bağlı örgüt içinde rehber ve yöneticidir. Herkesten saygı
görür, ev işlerinde olduğu gibi aşiret işlerinde de düşüncelerine önem verilir, dini
ibadetleri de yönetirdi. Analık hukukunun egemen olduğu dönemlerde, toplumsal
ilişkiler oldukça dar ve sade, biraz daha barış içinde, hayat tarzı da oldukça ilkel,
zorunlu ihtiyaçları karşılamaya yönelik bir üretim söz konusu idi. İlkel topluluğun
üretim faaliyeti geliştikçe, insanın beslenme ve giyim ihtiyacını karşılamada önemli
rol oynayan avcılığın ikinci planda kalması söz konusu olmuştur. Erkek bu durumda,
sadece bir avcı değil aynı zamanda sürekli kontrolü altında bulunan bir sürünün ya da
bir tarlanın başında bir tarımcı haline gelmiştir. Hayvanların evcilleştirilmesi ve
sürüler yetiştirilmesi, yeni bir zenginlik kaynağı ve yepyeni toplumsal ilişkiler
yaratmıştır. Kadınlar, bir değişim değeri kazanmışlar ve satın alınır olmuşlardır.
Çalışma gücü içerisinde özellikle sürülerin aile mülkiyeti haline gelmesi, özel
mülkiyetin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla da
analık hukuku temeline dayalı topluma büyük darbe vurulmuştur (Engels, 1998: 7275).
Ataerkilliğin anaerkilliğin yerine geçmesiyle kadınlar, bütün haklarını
yitirmişlerdir. Evlilik bir alım-satım işine dönmüştür, kadından mutlak bir bağlılık
istenmiştir. Özel mülkiyetin gelişmesi ile kadının erkeğe bağlı olması kesinlik
kazanmıştır. Bu bağlılık sonucu kadın, aşağı bir yaratık olarak görülmüş ve
küçümsenmiştir.
Mülkiyet düşüncesinin gelişimi ve erkek egemenliğine girmesi; mal
üretiminin artması, komşu veya uzak ülkelerle ticaretin doğması gibi gelişmelerin
erkek elinde olması toplumsal yapıda büyük değişikliklere örneğin, oturulan yerin
tayininde iş ve sınıfın etkili olmasına yol açmıştır. Yeni toplumda başlıca üreticiler
erkekler olurken kadınlar eve ve aile hizmetlerine yöneltilmiştir (Reed, 1985: 26).
Sınıfın belirleyiciliğinin önem kazanması doğrultusunda sınıflı toplumu, erkek
egemenliğinin olduğu bir toplum olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Bu
egemenlik ve erkeklerin çıkarlarına hizmet eden aile biçimi, dinsel kurumlar ve özel
mülkiyet sistemi tarafından da desteklenmiş ve sürdürülmüştür (Bıçakçı, 1997: 81).
Ortaçağ dönemine gelindiğinde ise, sınıfların birbirinden tam anlamıyla
ayrılmış olduğu söylenebilir. Toprak sahibi olan soylu sınıfın karşısında, soylular
adına toprakta çalışan serfler bulunmaktadır. Yine bu dönemde bazı meslekler ortaya
çıkmış, pazarda değiş tokuşa ya da satışa yönelik üretim de gündeme gelmiştir
(Bıçakçı, 1997: 81). Toplumsal yaşamla özel yaşamın iç içe olduğu bu dönemde
erkekler de kadınlar gibi aristokrasinin baskı ve sömürüsü altında kalmışlardır.
Ortaçağda ailenin sürekliliğin sağlanmasında kadının üretkenliği büyük önem
taşımaktadır. Kadınlar da üretim sürecinde erkekler kadar etkili olmuşlar, her meslek
grubunda yer almışlardır. Ortaçağda evlilik kurumu, mülkiyetin erkeğe geçmesine
hizmet ederek, kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Feodal yapıların birçok kurumsal
kalıntısı üzerine kurulan kapitalizm ise, kadının sömürülme ve bağımlılık sürecini
daha da hızlandırmıştır. Sistemin sömürüsüne maruz kalan alt ve orta sınıf kadını,
kocasına oranla görece daha bağımsız olsa da, burjuva erkeğinin koruması altındaki
burjuva kadınının bağımlılığı artmıştır. Burjuva erkeği mirasını devredeceği oğlunun
biyolojik babası olma güvencesi için kadının sadakatinde ısrarlı olmuş ve buna bağlı
olarak tek eşli aile olgusu geçerlik kazanmıştır. Burjuva hukukunun ortaya çıkardığı
tek eşli aile olgusu gerçekte sadece kadının tek eşliliği, cinsiyete dayalı işbölümü ve
otorite ilişkileri doğrultusunda oluşturulmuştur (Bıçakçı, 1997: 81).
Cinsiyete dayalı işbölümü, kadın ve erkeğin ayrı işlerden sorumlu olması
iken, pratikte bu kavramın eşitsizliği de içerdiği gözlenmektedir. Kapitalist üretim
tarzında cinsiyete dayalı işbölümü, kapitalizm öncesi cinsiyete dayalı işbölümünden
oldukça farklılaşmıştır. Kapitalizmle makineleşme ve üretimin ev dışında
örgütlenmesi söz konusu olmuş, dolayısıyla kadın ve erkeğin çalışma alanları
birbirinden ayrılmıştır. Erkeğin çalışma alanı ev dışı olarak belirlenmiş, kadın ise
evle ilgili işlerin yapılması ve çocuk bakımını üstlenmiştir. Ancak kadın ve erkeğin
ev içi ve ev dışı alanlarda toplumsal üretim için çalıştığı ve eşit konumlarda olacağı
düşüncesinin kapitalist toplumda gerçekleştiği söylenemez. Bu toplumda kadın
ezilmiş, ikinci sınıf ve doğal bir konuma sahip olmuştur. Kapitalist toplumda kadın,
cinsiyete dayalı işbölümü sürecini her durumda yaşamaktadır; öncelikle ailede, aile
üyelerinin gereksinimlerini karşılamak amacıyla iş ve hizmetleri görerek, daha sonra
da toplumsal üretim için, ev dışında tıpkı erkek gibi, çalışarak ve üretim yaparak. Her
iki durumda da kadın ekonomik olarak bağımlı, başka işlerde çalışsa bile, ‘eş’ ve
‘anne’ rollerini yerine getirmesi beklenen bir konumdadır.
Kapitalizm için, üretimde kullanılan emek gücünün kadın veya erkeğe ait
olmasının bir önemi yoktur. Ancak Ecevit’e göre, kapitalist üretim ilişkilerinin
üretime hakim olduğu Batılı ülkeler ve Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde, ücretli kadın
emeğinin bazı ayırıcı özelikleri bulunmaktadır. Bu özellikler kısaca, kadınların çoğu
zaman yoğun emek gerektiren, düşük ücretli, yükselme olanakları olmayan, karar
vermekten ziyade emir ve kararları uygulayıcı, yarı zamanlı, kimi zaman ev içinde
yapılabilen işlerde çalışması olarak özetlenebilir. Aynı zamanda bu işlerde çalışan
kadınların sendikalaşma oranları çok düşüktür ve ekonomik kriz dönemlerinde ilk
işten çıkarılanlar bu nitelikteki kadın çalışanlar olmaktadır (Ecevit, 1997: 95-104).
1.4. Kadın İşgücüne İlişkin Yaklaşımlar
İşgücü piyasasında ücretli kadın işgücünün erkek işgücü ile ayrışmasını
açıklamak üzere çeşitli yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bunlar İkili Rol Yaklaşımı, İnsan
Sermayesi Yaklaşımı, İkili İşgücü Piyasası Yaklaşımı, Marksist Yaklaşım ve
Feminist Yaklaşım olarak sıralanabilir (Özsoy, 1993: 6-30). Bu yaklaşımların
çalışmada ele alınmasının nedeni, ücretli kadın emeğini inceleyen kuramlar arasında
en yaygın kuramlar olmalarıdır.
1.4.1. İkili Rol Yaklaşımı
Ücretli kadın işgücünün, işgücü piyasasındaki yerini açıklamak teziyle ortaya
çıkarılan ilk yaklaşımdır. Kadının ev dışında çalışmasıyla birlikte ailedeki rolünün
yanında iş yaşamında da bir rol üstlenmesi söz konusu olmuştur. Yaklaşım bu iki
rolün aileye zarar vermeden nasıl bağdaştırılacağı sorusuna yanıt aramak üzere
ortaya çıkarılmıştır. Yaklaşım, kadının çalışmasının aile bütçesine yardım ve kadının
işteki yerini kendisi açısından ikinci planda görmesiyle kabul edilebilir görüleceğini
savunmaktadır.
Bu yaklaşım, öncelikle toplumsal cinsiyete bağlı olarak kadın ve erkeğin
rollerini tanımlamasıyla da kadının hem işte hem evde erkeğe tabi olmasını
önemsememekte ve bunu normal olarak değerlendirmektedir. Kadınların vasıf ve
niteliklerine bakılmaksızın birincil görevlerinin ev içi sorumluluk ve ailenin
ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamak olduğunu belirtmesiyle de kuramın ataerkil bir
anlayışın ürünü olduğu oldukça açıktır. Bu yönüyle yaklaşımın Türkiye’nin
toplumsal yapısına yerleşmiş hakim cinsiyet kalıpları konusunda bir belirleyiciliği
bulunduğu da söylenebilir.
1.4.2. İnsan Sermayesi Yaklaşımı
Neoklasik Okulun ‘İnsan Sermayesi Yaklaşımı’na göre, kadın ve erkek
çalışanlar arasındaki cinsiyete dayalı işbölümü ve ücret eşitsizlikleri onların
verimliliklerindeki farklılıklarla açıklanabilir. Bir işçinin verimliliği ne denli
yüksekse, işinden elde edeceği maddi ve manevi doyum da o denli yüksek olacaktır.
İşçinin verimliliği ise onun birey olarak, kendi potansiyel üretici kapasitesine yaptığı
yatırımla (resmi eğitimi, iş içinde eğitimi, iş tecrübesi vb.) ve böylece içerdiği
sermaye miktarı ile doğru orantılıdır.
İnsan Sermayesi kuramcıları, kadının ailesi ve çocuklarına birincil önem
vermesinin, onun kendine ait insan sermayesini erkekler kadar çoğaltamamasına
neden olduğunu savunmaktadırlar. Kadınlar, eğitim ve benzeri yollarla kendini
yetiştirecek ve geliştirecek faaliyetlerden, ev işi ve çocuk bakımı gibi nedenlerle
uzak kalırlar. Bu yaklaşıma göre kadınların doğum ve çocuk bakımı gibi nedenlerle
iş yaşamını kesintiye uğratmaları, iş yaşamında öğrendikleri deneyimlerinin
unutulmasını sağlayacak ve dolayısıyla tekrar işe döndüklerinde sermayeleri
erkeklerle yarışamayacak kadar eskimiş olacaktır.
Yaklaşım, farklı derecelerde verimliliğe sahip oldukları için kadın ve
erkeklerin farklı ücretler aldıklarını belirtirken, aynı sermayeye sahip kadın ve
erkeklerin
neden
farklı
ücretler
aldıkları
konusunda
hiçbir
açıklama
getirememektedir. Yaklaşımda kadınların zayıf sermaye birikimlerinden dolayı
düşük seviyede beceri isteyen işlerde yoğunlaştıkları, bu nedenle düşük ücret
aldıkları varsayılsa bile, kadınların niçin bazı “kadın işlerinde” yoğunlaştıkları
konusunu” seçme özgürlüğü” ile bağdaştırması, yaklaşımın büyük bir yanılgısıdır.
Çünkü bu düşünce, insan sermayesi kuramcılarını, çalışma yaşamındaki tüm
eşitsizliklerin bireysel seçimlerin bir sonucu olduğu ve işgücü piyasası içindeki “iyi”
ve “kötü” konumlarından çalışanların kendilerinin sorumlu olacağı genellemesine
götürecektir. Yaklaşıma göre kadınlar, gönüllü olarak işgücü piyasasına girip
çıktıklarından “işsizlik” kadınlar için bir sorun olarak görülmez, bu onların kişisel
tercihleri sonucu oluşmuş bir olgudur (Ecevit, 1997: 98). İktisatçılar arasında çok
daha popüler olan bir başka yaklaşım ise “İkili İşgücü Piyasası Yaklaşımı”dır.
1.4.3. İkili İşgücü Piyasası Yaklaşımı
Bu yaklaşım, neoklasik yaklaşımın açıklayamadığı sorunları işgücü
piyasasının yapısından kaynaklanan nedenlerle açıklayarak çözümlemeye çalışır.
Yaklaşım, ücretli kadın emeğini ekonomik yapı içindeki işgücü piyasasının ikiye
bölünmüş olduğu varsayımından hareketle incelemektedir. Bu yaklaşıma göre,
birincil işgücü piyasasının ayırt edici özelliklerinden en önemlileri, ücretlerin ve
ücret benzeri yan gelirlerin yüksekliği, çalışma koşullarının iyiliği, yükselme
olanaklarının varlığı, çalışma güvencesinin sağlamlığıdır. Bu piyasadaki işler de
doğal olarak çok sermayeli büyük firmalarda, yüksek statülü, yüksek ücret ödenen ve
ilerleme vadeden işlerdir. İkincil işgücü piyasasındaki işler, birincinin tersi özelikler
taşır ve düşük sermayeli küçük işletmelerde, kötü çalışma koşulları olan, düşük
ücretlerin ödendiği, çalışma güvencesinin az ve yükselme olanaklarının zayıf olduğu,
çoğu kez de süreklilik de arz etmeyen işlerdir. Bu işlerde sendikalaşma oranı da
düşüktür ve çalışanların sendikal ve sosyal haklardan yararlanma imkanı sınırlıdır.
Bu yaklaşım, işgücü piyasası gibi, piyasa içindeki işçileri de ikili olarak
gruplandırmaktadır. Yaklaşıma göre, kadın işçilerin birincil değil de ikincil işgücü
piyasasında yer almasının nedeni olarak şunlar sıralanabilir:
1-Birincil işgücü piyasası, işlerde uzmanlaşma ve iş başında uzun süreli
eğitim gerektirir. İşveren, bir işte eğittiği ve uzmanlaştırdığı elemanını kısa süre
sonra kaybetmek istemez. Oysa kadın işçilerin evlilik, çocuk bakımı gibi nedenlerle
işten uzaklaşmaları ihtimalini düşünen işveren, bu yüzden kadın işçi üzerine yatırım
yapmak istemez.
2-Birincil iş piyasasındaki ücretlerin yüksekliği, işlerin beceri ve uzmanlık
isteyen işler olmasından kaynaklanmaktadır. Kadınların eğitimleri ve becerilerinin
olmaması ya da çok az olması, onların birincil piyasaya girememelerine ve yüksek
ücret elde edememelerine yol açmaktadır.
3-Birincil piyasadaki işler bir kez ‘erkek işi’ diye tanımlandıktan sonra, bu
işlere kadınların girmesi zorlaşır.
4-Çalışan kadınlara çalışma yaşamında kadınlara atfedilen ‘işe bağlılıkta
zayıflık ve kesintili çalışma’ gibi özellikler, kadınları birincil işgücü piyasasına
girmekten alıkoyar ve ikincil piyasada çalışmaya mahkum eder.
Ecevit’in belirttiği gibi, İkili İşgücü piyasası kuramcılarının kadın işçilerin
yalnızca ikincil piyasa içinde iş bulabilmeleri ve bunun nedenleri hakkındaki
açıklamaları yetersizdir. Kadınların işlerine bağlılıklarındaki zayıflığın, sık sık iş
değiştirmelerinin ve buna benzer olumsuz özelliklerinin gerçekte yaptıkları işlerin
niteliğinden (monoton, düşük ücretli, güvencesiz, sigortasız vs.) ve kendi bireysel
tutumları dışındaki nedenlerden kaynaklandığını dikkate almamaktadırlar. Aynı
zamanda bu kuramcılar, işverenlerin tutum ve davranışlarına abartılı bir önem
yüklemekte ve bu davranışı üretimin örgütlenmesinden soyutlamaktadırlar. Böylece
üretim ilişkilerinin ve üretici güçlerin analizi ile işverenlerin davranışları arasındaki
bağlantı kurulamamakta, ikinciler birincilerden bağımsız olarak şekillendirilmiş gibi
görünmektedir.
Ecevit’e göre kuramın eleştirilebileceği bir diğer nokta ise, bu kuramın bütün
çalışan kadınları ikincil işgücü piyasasına adeta zorlayarak sokmaya çalışmasıdır.
Kadınlar, belli iş alanlarında yoğunlaşmışlardır, ancak bu iş alanları ikincil işgücü
piyasasında olabileceği gibi birincil piyasa içinde de olabilmektedir. Tarihsel olarak
bakıldığında bazı işlerin birincil piyasa kapsamındayken bir dönem sonra ikincil
piyasa arasına girdikleri ve hem bu işlerin öneminin hem de bu işleri yapanların
değişebildiği bilinmektedir. Örneğin bir zaman erkeklerin elinde olup beceri isteyen
ve yüksek kazanç getiren bazı işlerin, üretimin örgütlenmesindeki değişmeler sonucu
kadın, çocuk ve göçmen işçiler tarafından yapılmaya başlandığı dikkate alınmalıdır
(Ecevit, 1997 : 98).
1.4.4. Marksist Yaklaşım (Yedek İşsizler Ordusu)
Marx’ ın ‘Tarihsel Materyalizm’ olarak adlandırılan temel görüşlerinden biri,
kültür ve toplumun maddi köklerinin, maddi ve ekonomik koşullarda yattığı
düşüncesi olarak özetlenebilir 4.
Marx, aile içi işbölümünün bir insanın başka bir insana efendiliğinin ilk
biçimini, yani kadın ve çocukların koca tarafından köleleştirilmesini yarattığını
dolayısıyla da özel mülkiyetin ilk biçimi olduğunu belirtmiştir. Engels’e göre de tarih
öncesi komünist anaerkillik, özel mülkiyetin kurulması ve kar için kullanılan
4
Marx’a göre, maddi yaşamın üretilme tarzı, toplumsal, politik ve entelektüel yaşam sürecini koşullar.
İnsanların varlığını belirleyen şey, onların bilinçleri değil, tam tersine bilinçlerini belirleyen şey,
‘toplumsal varlıklarıdır’. Alman İdeolojisi’nde belirtildiği şekliyle; “bir toplumdaki egemen ideoloji,
yöneten sınıfın ekonomik çıkarları tarafından belirlenir. Sınıf bilinci ise, egemen sınıf ideolojisine
karşıtlık diyalektiği içinde biçimlenmektedir. Doğru sınıf bilinci, egemen sınıf üyelerinin, dünyayı
ezen sınıfın çıkarları açısından değil, kendi gerçek sınıf çıkarları perspektifinden görmelerini
gerektirir. Egemen sınıfın düşüncelerini eleştirmeden özümsemek ‘yanlış bilinç’ anlamına gelir”
(Aktaran Donovan, 1992: 133).
metaların ortaya çıkması gibi ekonomik gelişmeler yüzünden ataerkilikle yer
değiştirmiştir (Engels, 1998: 75).
Marksist yaklaşıma göre kadın emeği, özgün koşulları ve iş piyasasındaki
marjinalliği dolayısıyla yedek sanayi ordusu içinde yer almaktadır. Kadın emeği,
sermayenin
çıkarlarına
bağlı
olarak
işgücü
piyasasına
kolayca
çekilip,
uzaklaştırılabilmesi açısından sermaye için yararlıdır. Yedek işsizler ordusundaki
artış sermayeyi güçlü kılmakta ve böylece karlılığı eski seviyesine getirip tedavi
etmektedir. Kadınlar ev içi kölelik rolleri geri alındığında, sermayenin yedek işçi
ordusu gereksinimine tamamıyla cevap vermektedirler. Kadınların her an için
istihdam edilmeye hazır olmaları ve aynı zamanda ücretlerinin emek güçlerinin
değerinden daha düşük olması da onları arzu edilir bir grup yapmaktadır.
Kadın işçinin, sermaye açısından diğer avantajlarının ortaya çıkması için evli
olması gerekmektedir. Evli kadın, emek gücünün üretimi ve yeniden üretiminin
gerçekleşmesinde kendi ücretine tamamen bağlı kalmamakta, aynı zamanda
kocasının ücretinin bir kısmını da kendi yeniden üretimi için kullanmaktadır. Ayrıca
kadın işçiler, işten çıkarıldıklarında bile -evli olmalarından dolayı- işsizlikle ilgili
devlet yardımlarından yararlanması gereken bir kategori oluşturmaz ve işsizlik
istatistiklerinde de görülmezler. Ayrıca kadın işçi çalışmaya başladığında, ailesi
kapitalist
tarzda
üretilmiş
tüketim
maddelerini
kullanacağından,
pazarın
genişlemesine de katkıda bulunur (Ecevit, 1997: 99).
Ecevit, Marksist yaklaşımda, kadınların işgücü piyasasına giriş ve çıkışlarının,
sadece sermayenin gereksinimleriyle paralellik kurularak, tamamen ekonomik
terimlerle ve otomatik bir süreçmiş gibi gösterilmesini eleştirmiştir. Aynı zamanda,
bu çözümlemede, kadınların ev ile ilgili sorumluluklarının kapsamı, medeni
durumları, eğitimleri ve vasıfla ilgili niteliklerinin hesaba katılmadığı da Ecevit
tarafından vurgulamıştır (Ecevit, 1997: 99).
Yaklaşımın da belirttiği açıdan bakıldığında, ekonomik kriz dönemlerinde ilk
işten uzaklaştırılanlar, ailevi gerekçelerle kadınlar olacaktır. Başka bir açıdan ise,
kadınların belli sektörlerde çok yoğun biçimde istihdam edilmeleri, kadınların işten
atılması sektörün çökmesine neden olacağı için, ekonomik kriz dönemlerinde onların
korunmasını sağlayacaktır. Yaklaşım, kadın emeğini ele alış biçimiyle, bu amaçla
kullandığı kavramlar açısından önceki yaklaşımlardan daha kullanılabilir niteliktedir.
Ayrıca kadınların ev ile ilgili sorumlulukları ve aile reisine ekonomik
bağımlıklarından dolayı daha ağır bir işsizlik tehdidi altında olduklarını göstermesi
de çok önemli bir gelişme olarak görülebilir. Ancak yaklaşımın, kadın işgücünü,
yedek sanayi ordusu içinde nitelikçe değişmeyen ve piyasa açısından bakıldığında
hep aynı konumda kalan bir grup olarak görmesi eleştirilebilecek bir diğer noktayı
teşkil etmektedir (Ecevit, 1997: 99).
1.4.5. Feminist Yaklaşım
Feminist iktisat yaklaşımına göre, iktisadın kapsamı, konusu ve hatta tanımı
bile kadın bakış açısını dışlamaktadır. Bu yaklaşıma göre iktisat, öncelikle toplumsal
cinsiyete bağlı olarak kadın ve erkeğin rollerini tanımlamakta ve bunun doğal sonucu
olarak kadını özel alana sıkıştırmaktadır. Kadının ev içi iktisadi faaliyetleri, piyasa
dışı faaliyetler olarak önemsiz ve ikincil addedilmekte, böylelikle kadın, iktisatta
görünmez kılınmaktadır. Öyle ki istatistiksel analizlerde bile ev kadınları işgücüne
dahil edilmemekte ve ev içi üretimi milli gelir hesaplarında göz önüne
alınmamaktadır (Serdaroğlu ve Özkaplan, 1998: 13).
Feminist iktisadın, iktisadı toplumsal cinsiyetçi yanlılığından arındırmak
için getirdiği öneri ise; ‘iktisadın konusunu, sadece piyasa temelli iktisadi
faaliyetlerle sınırlamak yerine, çeşitli alanlardaki iktisadi faaliyetlerin tümünü
(kurumlar, devlet, aile, ev içi) birlikte yeniden tanımlamaktır’. Sadece piyasa
değişimlerine konu olan üretim ve tüketim faaliyetleri ile tanımlanan bir iktisat
anlayışı yerine, insanların yaşamlarını sürdürmeleri ve geliştirmeleri için gerekli
ihtiyaçların teminine ilişkin faaliyet ve politikaların tümünü, piyasa faaliyetleri ile
eşdeğerde içerecek bir anlayış önerilmektedir. Bu bağlamda feminist iktisadın
hedefi, iktisadı hakim cinsiyetçi bakış açısından kurtarıp hem kadın hem de erkek
deneyimlerini farklı toplumsal, kültürel, etnik, ırksal ve sınıfsal konumları da
içerebilecek şekilde genişletmektir (Serdaroğlu ve Özkaplan, 1998: 13).
Feministler, yukarıda anılan ilk üç yaklaşımın, kadının hem ailedeki hem de
toplum içindeki ikincil konumunu veri almalarına karşı çıkmaktadırlar. Feminist
yaklaşım, bu üç kuramda yansız oldukları ileri sürülen piyasa süreçlerinin yansız
olmadıklarını,
cinsiyetlerin
ise
toplumsal
olarak
oluşturulduklarını
ileri
sürmektedir. Feminizm, çözümlemelerinde iki temel kavramı, ataerkil yapıyı ve
kapitalizmi kullanmaktadır.
Feminist yaklaşıma göre ataerkilliğin biçimi her toplumda değişmektedir, bu
biçimi, o topluma özgü üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin birliği
belirlemektedir. Kapitalist sistem ise, kendinden önceki ataerkil düzeni devralıp
kendi üretim ilişkilerine uygun bir biçime dönüştürmekte ve kadının ezilmesinde
önemli rol oynamaktadır. Bu noktaya kadar feminist yaklaşımın Marksist
yaklaşımla bir ortaklığı söz konusudur. Ancak feminist yaklaşımın Marksist
yaklaşımdan ayrıldığı nokta, farklı kesimlerde farklı biçimlerde de olsa kadınların,
yalnızca kadın olmalarından kaynaklı olarak sorunlar yaşadıklarını belirtmesidir.
Ayrıca feminist yaklaşım,
Marksist yaklaşıma, çalışanların tümünün eziliyor
olmasının, çalışanların da kendi aralarında farklı nitelikteki baskı ve egemenlik
ilişkilerine maruz kalmalarını engellemeyeceği noktasında da bir eleştiri
getirmektedir 5.
5
Feminist yaklaşımları tarihsel gelişimlerine göre üç kategoriye ayırmak mümkündür:
1. Liberal feminizm: Piyasa ekonomisine koşut olarak gelişen feminizmin bu türünde yasalar
önünde eşit haklar talebi söz konusudur. Kadınların düşük ücret almalarının nedeninin verimsizlik
değil eğitimsizlik olduğunu dile getirmişlerdir. Neoliberal feministler, 1960’lardan sonra,
kadınların eğitimi, eğitimli kadınlara eşit ücret ve ev içi tutsaklık gibi konuları gündeme
getirmişlerdir. Batıda görüldüğü şekliyle liberal feminizm, kadınlara yurttaşlık haklarının eşit
olarak tanınmasını öngörmekte ve kadınların kamu yaşantısına dahil oldukları ölçüde, toplumsal
cinsiyete dayalı işbölümünün ve ataerkil yurttaşlık tanımlarının sınırlarının zorlanacağını
belirtmektedir. Üçüncü Dünya Ülkelerinde ise uluslaşma süreciyle birlikte, kadının kamu yaşantısı
içindeki yeri değişmekte, kadınlar siyasal düzene destek veren, onu meşrulaştıran bir öğeye
dönüşmekte, işgücü ordusunun bir parçası haline gelmektedir. Bu ülkelerde uluslaşma sürecinin
arkasındaki yapılanmalar, dincilikten sosyalizme ve laik ulusçuluğa dek çeşitlilik göstermekte ve
bu çeşitlilik değişik ülkelerde devletin kadınları harekete geçirme biçimlerinde belirgin
farklılıklara yol açmaktadır. Ortak noktaları ise, kitleleri harekete geçirebilmek için gücün tek elde
toplanmasına olan gereksinimin iktidarları böylesi hareketleri bastırmaya zorlamasıdır.
2. Sosyalist feminizm: İlkel komünal toplumda ortaya çıkan ilk işbölümü olan cinsiyete dayalı
işbölümü eşit değildir. Sosyalist feminist yazınında çözümlenmeye çalışılan temel sorun,
kapitalizmin çok öncesinden beri süregelen erkek egemenliğinin, kapitalizmde büründüğü özgül
biçimi ve bu egemenliğin varlığını hangi kurumlar ve ilişkiler aracılığıyla sürdürdüğünü ortaya
çıkarmaktır. Ancak özel mülkiyet varlığını sürdürdükçe, kadının ezilmesine dayanan tek eşli aile
özel mülkiyet için gerekli olacaktır. Bir yandan kapitalist üretim ilişkilerine bir yandan da çağlar
boyu süregelmiş ataerkil ilişkilere bakıldığında, kadınların konumunu belirleyenin, hem üretim
ilişkileri hem de yeniden üretim ilişkileri olduğunu görülmektedir. Sosyalist feminizm, genellikle
kadınlar ve proletarya arasında bir benzerlik olduğunu kabul ederek, benzer biçimde erkek ve
yönetici sınıf çıkarlarına hizmet eden ‘yanlış bilinç’i ortadan kaldırma ya da “erkekle özdeşleşen”
ideolojileri açığa çıkarma sürecinde kendi ezilmişlik durumlarının doğru bir bilincini geliştirme
yönünde kadınları teşvik eder (Donovan, 1992: 133). Pek çok sosyalist feminist tahlilin paylaştığı
bir diğer anlayış da, kişisel (özel) alan /toplumsal (kamusal) alan ayrımının kapitalizme özgü bir
ayrım olduğu ve öte yandan bu ayrımın “özel” alanda yaşanan ilişkilerin de toplumsal ilişkiler
olduğunu gizlediği düşüncesidir. Oysa bu ilişkiler erkek egemenliğinin temel ilişkileridir. İş hayatı
ilişkilerinin dışında kalmak kadınların aynı zamanda “sistem dışı” bir bakış açısına sahip
olmalarını da sağlamaktadır. Sistemin asıl taşıyıcıları erkekler olduğu için, burjuva ideolojisini
daha içselleştirerek yaşadıkları da belirtilir (Savran, 1985: 22). Sosyalist feminizmin kadın ve
erkek kimliklerini toplumsal ilişkilere dayanarak açıklaması, kadınsı özelliklerin yararlarını ve
erkeksi özelliklerin her zaman olumlu olmayabileceğini göstermesi açısından farklı ve önemli bir
bakış açısını oluşturmaktadır.
3. Radikal Feminizm: Radikal feministler, kadınların baskı altında tutulmasının sınıf ve özel
mülkiyet reformu ile ortadan kaldırılamayacak denli köklü ve yaygın olduğunu ileri sürerler. Buna
göre cinsiyete dayalı işbölümü tarihteki ilk işbölümüdür, bu işbölümünden kaynaklanan egemenlik
ilişkisi de ilk sınıf ayrımını oluşturur, bu aynı zamanda en yaygın ve en derin egemenlik ilişkisidir.
Kadınlar ve erkekler ayrı birer sınıfI oluşturmaktadırlar. Radikal feminizm, erkek egemenliğinin
evrensel olduğuna vurgu yaparken, çözümü erkeklerden tamamen ayrı olarak tasarlar (Steeves,
1994: 131). Kadınların bireyler olarak kendi vücutları üzerinde denetim sahibi olmaları radikal
Türkiye’nin de dahil olduğu Ortadoğu toplumlarını inceleyen Kandiyoti, bu
toplumlarda karşılaşılan bir “cinsiyet rejimi” tipinden söz eder ve bunu “klasik
ataerkillik” olarak adlandırır. Kadın cinselliğinin bastırılmasına ve erkek
akrabaların kadın akrabaları kontrol altında tutmasına dayanan ataerkil ahlak, aile
şerefinin bir göstergesi ve statü sembolü olarak korunmaktadır (Kandiyoti, 1988:
274-290). Uluslaşma sürecinde özgün ve yerli bir ulusal kimlik yaratılma çabaları
sırasında, örneğin Ortadoğu’da feminizm, Batı emperyalizminin aracı olarak
görülerek önyargı ile karşılanmakta hatta dışlanmaktadır (Çağatay ve Soysal,
1993: 332).
1.5. Sonuç
Genel
olarak
kadının
toplumsal
konumu
ve
kadın
işgücünün
değerlendirilmeye çalışıldığı bu bölümde, kadının toplumsal yaşamdaki ikincil
konumunu belirleyen koşulların tespitine ve nedenlerinin ortaya konulmasına
çalışılmıştır. Çeşitli alanlarda karşılaşılan kadın erkek eşitsizliğinin biyolojik değil
toplumsal bağlamda oluşturulduğu ve dolayısıyla da bu durumun dönüştürülebilir
nitelikte
olduğu
vurgulanmaktadır.
Örneğin
varolan
yasaların
subjektif
değerlendirmelere yer vermeyecek netlikte düzenlenmesi ve eğitim sistemindeki
feminizmin en temel ilkesidir. Radikal oluşlarının nedeni, kadın erkek eşitsizliğinin köklerini
yeniden üretim ilişkilerinde aramalarıdır. Kadının erkek egemen ilişkilerden kurtuluşunu sadece
ekonomik koşullar ve yapıda meydana gelecek değişikliklerde görmeyen radikal feminizm,
kamusal alan ile bireysel alanı birleştirmeye çalışır. Bu çalışmalarda dil ve ataerkillik arasında
ilişki kurulmuş, dil sadece, ifade eden değil, bilinci inşa eden belirleyici bir etmen olarak ele
alınmıştır. Dolayısıyla da kadın kültürü içinde kadınların kendi dil formlarını ve
anlamlandırmalarını kurmaları gerekliliğine dikkat çekilmiştir (Binark, 1992: 65). Savran’a göre
radikal feministler, cinsiyete dayalı işbölümünün, tarihsel olarak diğerlerinden önce gelmesinin,
diğerlerinin nedeni olduğu anlamına gelmediğini gözden kaçırdıkları için eleştirilebilirler (Savran,
1985: 12).
cinsiyetçi kalıpların yeniden üretilmesine neden olan bazı aksaklıkların
giderilmesine yönelik değişikler yapılabilir niteliktedir. Aynı şekilde medyada
kadının cinsiyetçi temsili konusunda da çeşitli düzenlemelerin getirilmesi söz
konusu
edilmelidir.
Kadın
işgücünü
değerlendiren
çeşitli
yaklaşımların
yardımıyla, işgücü piyasalarındaki kadın/erkek işgücü ayrışmasının nedenleri
ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu yaklaşımlardan Marksist yaklaşım, emek
güçlerinden daha düşük ücretleri bulunan kadınların aynı zamanda her istenildiği
an istihdam edilmeye hazır olmaları dolayısıyla kapitalizm için yedek sanayi
ordusunu oluşturduklarını ve feminist yaklaşım, çalışanların tümünün eziliyor
olmasının, onların da kendi aralarında
ilişkilerine
maruz
kalmalarını
farklı nitelikteki baskı ve iktidar
engellemeyeceği
noktasını
vurgulamasıyla
araştırmanın kuramsal çerçevesinin oluşturulmasında önemli yere sahiptir.
Marksist ve feminist yaklaşımların vurguladığı gibi, çalışma yaşamının
birincil özneleri olarak erkeklerin kabul edilmesi ve buna paralel olarak kadının
üretimin gerçekleşmesine katkılarının dikkate alınmaması söz konusudur.
Türkiye’de kadınların çalışma yaşamındaki konumlarını belirleyen topluma
yerleşmiş olan ataerkil zihniyettir. Kadınlar işgücü piyasalarının farklı
bölümlerine farklı zamanlarda girseler de işten ayrılma gerekçeleri büyük
benzerlik (evlenme ve çocuk doğurma) göstermektedir. Bu noktada kadınların
çalışma
yaşamında
karşılaştıkları
ve
cinsiyetçi
uygulamaların
mekanizmalarla ortaya çıktığı büyük bir önem kazanmaktadır.
hangi
2. ÇALIŞMA YAŞAMINDA CİNSİYETE DAYALI AYRIMCILIK
Kadının toplumsal yaşamdaki ikincil konumunun nasıl oluştuğunu ve hangi
koşullarla süregeldiğini aktardıktan sonra, çalışma yaşamında kadınların hangi
koşullar aracılığıyla ayrımcılığı yaşadıklarını belirleyebilmek için cinsiyete dayalı
ayrımcılığın tanımlanması gerekmektedir. Bu bölümde genel olarak çalışma
yaşamında ayrımcılık kapsamında tanımlanabilecek uygulamalar, aşamaları ile
birlikte açıklanmaya çalışılmıştır.
2.1. Cinsiyete Dayalı Ayrımcılığın Tanımlanması
“Cinsiyete dayalı ayrımcılık, bir kişinin bir kadına, cinsiyetine dayalı olarak, bir erkeğe
davrandığı veya davranacağından daha olumsuz ya da daha az olumlu davranması (dolaysız
ayrımcılık) ve / veya biçimsel olarak eşitlikçi gözüken davranış veya uygulamaların sonradan
kadın üzerinde ayrımcı etkiler yaratması (dolaylı ayrımcılık) olarak tanımlanmaktadır.
Dolaysız ayrımcılık örnekleri sıklıkla çeşitli kuruluşlarda işe eleman alımında ve terfilerde
gözlenebilmektedir. Dolaylı ayrımcılık ise, bir kişinin, kendisinden bir şey isteyen bir kadına,
istenen şeyi vermeyi bir şarta bağlaması durumunda da ortaya çıkabilmektedir” (Acar vd.,
1999: 5).
Bu tanımlamada belirtilenin aksine cinsiyete dayalı ayrımcılık, teorik açıdan
erkeklere yönelik olarak gerçekleşebilir olmakla birlikte, yapılan pek çok
araştırmanın da gösterdiği gibi pratikte çoğunlukla kadınlar üzerinde etkili olduğu da
bilinmektedir. Bu durumun en önemli kanıtları, her gelişmişlik düzeyindeki ülkede
kadınların istihdam edilme oranlarının ve üst düzey yönetim kademelerinde kadın
oranlarının düşüklüğünü gösteren istatistiklerdir. Kadının çalışma yaşamındaki
konumu incelendiğinde, belirleyici olanın kadının toplumsal konumu olduğu
görülmektedir. Kadının toplumsal konumunu anlamada ise ‘ataerkillik’ kavramı
merkezi bir yer teşkil etmektedir. Ataerkillik, önceki bölümde de değinildiği gibi,
erkeklere kadınları denetleyebilecekleri bir konum sağlayan ve toplumun tümüne
yayılmış olan, bir toplumsal ilişkiler bütünüdür. Bu ilişkiler, toplumda bireylerin
yerine getirmeleri gereken görevlerin cinsiyetler arasında dağılımının, yani kadın ve
erkek mesleklerinin ya da pozisyonlarının tanımlanması sonucunu doğurmaktadır.
Bu ayrım, “Yatay Meslek Ayrışması” olarak da adlandırılmaktadır. Bu ayrışma aynı
işyerinde bile, bazı bölümlerde kadınların, bazı bölümlerde ise erkeklerin
çalıştırılması şeklinde görülmektedir.
Ayrımcılığın bir diğer boyutunu oluşturan “Dikey Meslek Ayrışması” ise,
aynı işyerinde çalışan, erkek meslektaşlarıyla benzer niteliklere sahip kadın
çalışanların farklı tutum, davranış ve değerlendirmelerle karşı karşıya kalmalarını
ifade etmektedir. Dikey Meslek Ayrışması kadın çalışanların mesleklerinde ilerleme
konusunda, erkek meslektaşlarına göre daha fazla çalışmak zorunda kalmaları
ve/veya daha uzun süre beklemeleri sonucunu doğurmaktadır. Her iki tür ayrımcılık
olgusunun sonucunda ise, erkeklerin daha nitelikli işleri yapmaları, düşük nitelikteki
işlerin kadınlara bırakılması söz konusu olmaktadır. Bu durum, sektörlerdeki cinsiyet
dağılımlarında veya karar mercilerindeki kadın ve erkek oranlarında açıkça kendini
göstermektedir.
Cinsiyete dayalı ayrımcılık, temelde anne babaların ve yanı sıra toplumun her
kesiminden kişi ve kurumların kız ve erkek çocuklarına farklı tutum ve davranışlar
sergilemesiyle başlamaktadır. Aile ve toplum, çocuklardan taşıdıkları cinsiyet
itibariyle farklı roller üstlenmelerini beklemektedir. Kız çocuklarına okuma imkanı
verildiği durumlarda bile, eğitim alanları farklılaşmaktadır, çünkü geleneksel olarak
erkek ve kadına uygun görülen işler bulunmaktadır. Kadınlara toplumda tüketici
değil üretici olmaları, ekonomik hayata katılmaları yönünde verilen öğütlerde, biçkidikiş, hemşirelik, öğretmenlik, sekreterlik gibi toplumun kadına uygun bulduğu
mesleklerde çalışılması kast edilmektedir. Oysa bu mesleklerin çoğu, yaratıcı
kapasiteleri harekete geçirmeyen, toplumsal karar alma süreçlerine kişileri
hazırlamayan, emek yoğun nitelikte ve düşük ücretli mesleklerdir (Gök, 1993: 181182). Ancak öğretmenlik bir meslek olarak, yukarıda bahsedilen özellikleri
taşımamakta ve bu noktada farklı bir konumda bulunmaktadır. Öğretmenliğin
kadınlara uygun bir meslek olarak benimsenmesinin temel nedeni, kadınlara
atfedilen eş ve annelik rollerine benzer niteliklerinin bulunması ve toplumun kadına
dair diğer beklentilerini karşılamak anlamında zaman ve alan bırakıyor olmasıdır.
Türkiye’de toplumsal yapıda varolan ilişkilerin ve kültürün aktarım
sürecindeki en önemli birim ailedir. Hakim aile modeli, anne, baba ve çocuklardan
oluşan çekirdek ailedir ve araştırma bulgularına göre ortalama hane halkı büyüklüğü
4-5 kişi arasındadır (Eyüboğlu vd., 1998: 38). Ailede öğrenilmeye başlanan
cinsiyetçi kalıp yargılar ya da roller, çalışma yaşamına, yani özel alandan kamusal
alana da taşınmaktadır. Genel sosyo-ekonomik yapı içinde oluşmuş ve kemikleşmiş
cinsiyetçi önyargılar, örgütler içinde yeniden üretilmektedir. Bu genel bakış açısı,
kadının kendine bakışı ve kendini algılayışıyla da birleşmekte ve örgüt yapısı içinde
üretilen yeni kalıplarla beslenerek yeni biçimler de alabilmektedir (Şenel, 1998: 56).
Türkiye’de işgücü piyasasındaki ataerkil ilişkiler, kadınların ev içi ücretsiz
emeğinin kullanılması ve kontrolü için de gerekli ve önemlidir. Aynı biçimde
kadının ücretli işlere katılımının kontrolünde ev içi ataerkil ilişkiler kadar işyerindeki
ataerkil ilişkiler ve devlet de belirleyici bir etkiye sahiptir. Ecevit (1993: 125), bu
kontrolün biçimi ve derecesi zaman içinde değiştiğini vurgulayarak, şu
mekanizmalarla kadının marjinalliğinin yaratıldığını belirtmektedir:
1-Kadının formal eğitim düzeyinin düşük tutulması ve kendisine beceri
isteyen işlere hazırlayıcı özel eğitimin sağlanmaması. Türkiye’de 15-49 yaş arasında
hiçbir eğitimi olmayan kadınların oranı, 16.7’dir. Bu oran 2.877.856 kadının
CEDAW’ın 10. maddesinde yer alan eğitime erişim hakkı ile ilgili olanakların
hiçbirinden yararlanamadığını göstermektedir. Ayrıca 7-13 yaş arası çocukları içinde
erkek çocuklarının % 21’i ve kız çocuklarının % 32’si okula kayıtlı değildir. Bu oran
16.7’den çok, yani 900.076 erkek ve 1.307.550 kız çocuğunun eğitim alamadığı
anlamına gelmektedir (Göğüş Tan vd., 2000: 35-36). Bu noktada açıklayıcı
olabilmesi için kız çocuklarının okuldan ayrılma nedenlerine bakıldığında; ilk
nedenin ailenin izin vermemesi yani kız çocuklarının önceliklerinin ev işleri,
evlenmek ve çocuk doğurmak olarak belirleyen ataerkil kalıplar olduğu
görülmektedir (Göğüş Tan vd., 2000: 74-75).
Tablo 2.1: 12 ve Daha Yukarı Yaştaki Nüfusun Eğitim Durumu (%)
Lise
Okur-yazar
Okur-yazar İlkokul Ortaokul Ortaokul Lise
Dengi
Olmayan (%) (%)
(%)
(%)
Dengi (%) (%)
Cinsiyet
(%)
22.4
4.7
51
8.7
0.3
7.7 2.4
Kadın
6
5
53
14.4
0.5
11.6 4
Erkek
Kaynak: DİE, Hanehalkı İşgücü Anketi Sonuçları, Nisan 1998.
Yüksek
okul
(%)
2.8
5.5
Tablo 2.1’deki veriler doğrultusunda kadın ve erkek nüfusu karşılaştırıldığında,
12 ve daha yukarı yaştaki nüfusta, okur- yazar olmayanlar arasında kadın ve erkek
nüfusu arasında büyük bir farkın yanı sıra ilkokul eğitiminden sonra kadın nüfusun
eğitim düzeyinin erkek nüfusun eğitim düzeyinden çok daha düşük olduğu da
görülmektedir.
2-Belli iş ve mesleklere kadınların kabul edilmemesi. Bu konuyu ele alan
yazarlardan Çitci, çalışmasında, Elektrik İşleri Etüd İşleri İdaresi ve Sanayi ve
Teknoloji Bakanlığı’nda 1990’lı yıllarda mühendis olmak için açılan sınavlara
başvuran kadın mühendislerin başvurularının kabul edilmediğini belirtmiştir. Benzer
şekilde bankalar da müfettiş veya müfettiş yardımcılığı pozisyonları için başvuran
kadınları, seyahat gerektirmesi dolayısıyla zorlanacaklarını ya da istemeyeceklerini
iddia ederek reddetmektedirler (Çitci, 1991: 61).
3-Belli iş ve mesleklerde kadın oranının durdurulması. Örneğin silahlı
kuvvetler ve polis teşkilatında kadın sayısını sınırlayan oranlar bulunmaktadır.
4-İşe alımda ve iş yerinde ayrımcı uygulamalar. Bu noktada ise evli ve çocuk
sahibi kadınlar yerine bekar kadınların tercih edilmesi, erkeklere vasıflı, kadınlara ise
vasıfsız işçi muamelesi yapılması söz konusu olmaktadır.
Kültürün ve toplumsal değerlerin, çalışma yaşamındaki ataerkil ilişkilerle
olan bağlantısı, çalışma yaşamında cinsiyete dayalı ayrımcılık konusunu araştırırken
oldukça önemli bir konuma sahiptir. Türkiye toplumunun değerlerini belirlemek
amacıyla Ergüder ve arkadaşları tarafından yapılan araştırmanın sonuçları bu
anlamda oldukça önemlidir. Araştırma kapsamında görüşülen kişilerin % 80’inin, ev
kadını olmanın kadınlara çalışmak kadar tatmin sağlayacağı görüşünde oldukları
saptanmıştır. Çalışmanın diğer bir önemli bulgusu da, örneklemi oluşturan kişilerin
(486 erkek, 465 kadın; toplam 951 kişi) % 52’sinin, sınırlı sayıda iş olanağı ve
işsizlik durumunda işe eleman alımında önceliğin erkek adaylara verilmesi gerektiği
düşüncesini taşımalarıdır (Ergüder vd., 1991: 32-34). Böylesi bir kültürün, çalışma
yaşamında kadınlara yönelik ayrımcılığın dolaylı ya da dolaysız uygulamalarına yol
açması şaşırtıcı görünmemektedir.
Kabasakal ve arkadaşlarının 1994 yılında 318 katılımcı ile gerçekleştirdikleri
araştırmanın sonuçlarına göre, çocuk sahibi olmak ve toplumun cinsiyet rollerine
ilişkin değerleri kadının çalışma hayatındaki başarısını olumsuz yönde etkilerken,
erkeği olumlu yönde etkilemektedir. Evliliğin ise kadının başarısı için fazla olumlu
bir etken değilken, erkeğin başarısı için oldukça olumlu bir etken olduğu
belirtilmiştir (Kabasakal vd., 1994).
5-Ücretlerde ayrımcı uygulamaların, iş tanımlarında bazı değişikliklerle
ücretleri farklılaştırma olarak yapıldığı belirtilmektedir.
Tablo 2.2: SSK’lı Çalışanların Günlük Ücretlerinin Gelişimi
Günlük Ücret
Yıllar Kadın
Erkek
%
8.166
85
1988 6.981
87.458
90
1992 79.083
1997 1.555.777 1.529.195 107
1999 4.646.099 4.855.534 95
Kaynak: SSK, 1997 Faaliyet Raporu, s. 2 ve SSK Verileri, 1999.
Tablo-2.2’de belirtildiği üzere 1997 yılına kadar SSK’lı kadınların günlük
ücretlerinin erkeklerin ücretlerinden daha düşük olduğu, 1997 yılında ise, kadınların
ücretlerinin, erkeklerin ücretlerine ulaştığı görülmektedir. 1999 yılında da kadın ve
erkek ücretlerinin birbirine yakın olduğu, ancak bu ücretlerin yine de erkekler lehine
farklı olduğu da söylenebilir. Ayrıca ücret konusundaki farklılıkları saptama
konusunda, verilerin sınırlı olması, bu konu ile ilgili araştırmaların önemli bir
sorunudur.
6-Evlenme ve çocuk doğurma hallerinde işten çıkarma ya da işten çıkma.
Daha önce alıntılanan (Köker ve Atauz, 1996; Eyüboğlu vd.,1998) araştırmaların da
gösterdiği gibi, kadınların işten ayrılmalarının en önemli nedeni evlilik ve doğumdur.
Bunun temelinde ise bu olayların yalnızca kadının sorumluluğunda
olduğu
düşüncesi yatmaktadır.
7-Kriz ve ekonomik gerileme durumlarında, özellikle evli kadınların
erkeklerden daha önce işten çıkarılması (yüksek tazminat gibi birtakım teşviklerle).
8-Kadınların
engellenmesi.
koruyucu
mevzuattan
dolayı
bazı
işlere
girmelerinin
9-Sendikaların kadın ve erkek üyeleri arasında fark gözetilmesi, yönetim
kadrolarında kadınların çok az temsil edilmesi.
Bu bağlamda, ev-aile alanındaki ve iş yaşamındaki ataerkil ilişkilerin kadın
emeğinin marjinalliğine ve işgücü piyasalarında cinsiyete dayalı ayrımcılığa zemin
oluşturdukları söylenebilir. Cinsiyete dayalı ayrımcılığın aşamaları ise, mesleklere
yönlendirme, eleman alımı ve işyerlerindeki tutum, davranış ve değerlendirmelerde
ayrımcılık olarak üç kategoride incelenebilir.
2.2. Cinsiyete Dayalı Ayrımcılığın Aşamaları
2.2.1.Mesleklere Yönlendirmede Ayrımcılık
Daha önce de değinildiği gibi, Türkiye ve dünyada kadının çalışmasını
engelleyen en önemli nedenlerden biri, cinsiyete dayalı işbölümünün toplumsal yapı
içindeki mevcudiyetidir. Bu işbölümüne göre kadının rolü, ev ve çocukların bakım
ve sorumluluğu olarak, erkeğin rolü ise ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılamak olarak
belirlenmiştir. Kadın, yaşadığı toplumsallaşma süreci boyunca, kitle iletişim araçları,
eğitim ve aile tarafından toplumsal cinsiyet rollerine ait bu kavramlaştırmaların
(annelik, kadınlık, kendini eşine ve çocuklarına adama) etkisinde kalmaktadır
(Ecevit, 1997: 101).
Bu koşullanmaların sonucunda kadınlar, eve ya da çocuklarına daha yakın
olabilecekleri, daha esnek zaman dilimlerine sahip, ancak kendilerine daha düşük
kazanç ya da daha az olanaklar sunan işler seçebilmektedirler. Bu nedenle kadınların
enformel sektörde işgücüne katılımları dünya genelinde de formel sektöre
katılımlarından yüksektir 6 ve aynı zamanda hem kentsel hem de kırsal alanda artma
eğilimi göstermektedir (Göğüş Tan vd. 2000: 157).
6
1999 yılı verilerine göre enformel sektörde çalışanların % 55.2 ‘si kadın ve % 32.5’ i erkektir.
Türkiye’de bu konuda Çitci tarafından yapılan alan araştırması çerçevesinde,
kadının çalışma yaşamına girmesinde temel nedeninin, bir birey olarak uğraşa ve
ekonomik bağımsızlığa kavuşma isteği değil, ailesinin geçimiyle yükümlü erkeğin
gelirine katkıda bulunma zorunluluğu olduğu saptanmıştır. Çitci, bu nedenle
kadınların, görevlerine bağlılıkları olmadığı gibi, ilerleme ve yükselme konusunda da
belirgin bir istekliliklerinin olmadığı eğiliminin saptandığına işaret etmektedir.
Kadınlar, çalışma yaşamında aynı zamanda görevi ile aile yaşamını bağdaştırma,
evdeki ve ev dışındaki rolleri arasında uyum sağlama sorunuyla karşı karşıya
gelmektedir. Bu genel çizgiler dışında çalışmada, kadın görevliler arasında iki
kümenin belirginleştiği ileri sürülmektedir.
1-Çoğunlukla yüksek öğrenimli, yaptığı öğrenimi değerlendirmek isteyen, iş
bilincine sahip, ekonomik bir zorunluluk olmasa da çalışma yaşamını sürdürmek
isteyen göreve yönelik kadın çalışanlar.
2-Temelde zorunluluk nedeniyle çalışan, bazı koşulların gerçekleşmesi
durumunda çalışma yaşamını bırakma eğiliminde olan, çoğunlukla öğrenimleri
çalışma yaşamının gereklerine ve göreve yönelik olmayan kadınlar (Çitci, 1974: 4576).
Uluslararası karşılaştırmalı incelemeler, kadınların işgücüne katılımları ile
sanayileşme arasındaki ilişkinin doğrusal olmadığını göstermektedir. Sanayileşmenin
ilk aşamalarında işgücünün tamamen endüstriye kayışı ile birlikte kadınların
işgücüne katılım oranları da düşmekte ileri sanayileşme düzeylerinde tekrar
yükselmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında dünya kapitalist pazarları ile
bütünleşmeye başlayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde uzman mesleklerde
çalışan kadın oranları, ileri sanayi aşamasındaki ülkelere göre daha yüksektir. Öncü
(1982), sanayileşmeye başlayan ülkelerde yaşanan bu durumu kırsal kesimden kente
gelip düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalan geniş bir kadın kitlesinin emeğinden
yararlanan (ev ve iş yaşamını birlikte yürütmekten kaynaklanan pratik sorunların
aşılmasında) üst sınıf kadınlarının uzman mesleklere girme olanağı bulmaları, uzman
kadro gereksiniminin süratle doldurulması amacıyla kent kökenli üst sınıftan gelen
kadınların tercih edilmesi ve Batı’daki gibi meslekler konusunda önyargıların
oluştuğu sosyalleşme süreçlerinin yaşanmaması ile açıklamaktadır (Öncü, 1982: 258262). Ancak doyurucu maddi olanakların yanı sıra işinde yükselmeye güdülenmiş
olmasına ve çalışma yaşamını geçici bir dönem olarak görmemesine rağmen nitelikli
kadın işgücü de geleneksel alt kültürden tamamen farklılaşmamıştır. Rol algılama,
davranış, çatışma ve çözüm sürecinde nitelikli kadın işgücünün de oldukça sorunlu
olduğu yapılan araştırmalarla ortaya çıkmaktadır.
2.2.2. Eleman Alımında Ayrımcılık
Mesleğe yönlendirmede ortaya çıkan ayrımcılık uygulamalarının bir devamı
olarak bazı işler kadın, bazı işler ise erkek işi olarak hem kadınlar hem de erkekler
tarafından benimsenmektedir. Türkiye’de işe eleman alımında cinsiyet ayrımcılığını
ortaya koyan en önemli gösterge, erkeklerinkine oranla daha yüksek olan kadın
işsizlik oranları ile bazı mesleklerdeki kadın ve erkek oranlarıdır.
Tablo 2.3: Toplam Nüfus, Aktif Nüfus ve İstihdam 1989-1996 (Bin kişi)
Yıl
Toplam Nüfus
12 yaş üstü
Aktif Nüfus
İstihdam Edilen
Nüfus
Kadın
27.215
19.381
6.000
1989
27.777
19.968
6.277
1990
28.323
20.515
6.132
1991
28.866
21.060
6.169
1992
29.440
21.649
6.124
1993
29.866
22.107
5.881
1994
30.420
22.681
6.486
1995
30.917
23.185
6.446
1996
Erkek
27.233
19.028
13.064
1989
27.803
19.615
13.669
1990
28.385
20.195
13.319
1991
28.927
20.750
13.789
1992
29.497
21.339
13.781
1993
29.962
21.843
14.515
1994
30.481
22.404
14.891
1995
30.016
22.950
15.252
1996
Toplam
54.448
38.409
19.094
1989
55.580
39.583
19.946
1990
56.708
40.710
19.452
1991
57.793
40.810
19.959
1992
58.937
42.988
19.905
1993
59.928
43.950
20.396
1994
60.900
45.085
21.698
1995
61.933
46.135
21.608
1996
Kaynak: T.C.Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü İstatistikleri, 1996, Ankara.
Tablo 2.3.’te görüldüğü üzere aktif nüfusun toplam nüfus içindeki payı
bakımından kadınlarla erkekler arasında büyük bir farklılık yoktur. Asıl sorun aktif
nüfus içinde istihdam olanağı bulanlarla ilgili olarak cinsiyet temelindeki büyük
farklılıklardır. Toplam aktif nüfusun sadece yarısından azı istihdam olanağı
bulmaktadır. Bu oran erkekler için % 65-70 arası, kadınlar içinse sadece % 27-30
arasındadır. Buna ek olarak, her iki grup için de 1990’larda istihdam oranı dönem
başındakine göre düşüktür ve özellikle 1990’ların ilk yarısında düşme eğilimi
göstermiştir. Diğer bir deyişle istihdam edilebilen aktif nüfus payı azalmaktadır ve
bu azalmanın boyutu kadınlar için daha büyüktür.
Kadınların evlenme ve çocuk sahibi olmalarının yaşa bağlı olarak artmasıyla
birlikte çalışma yaşamına katılımlarının azaldığı daha önceki bölümde de
vurgulanmıştı. Bunun temel nedenini de kadına biçilen öncelikli rolün ev işleri ve
çocuk bakımı olarak belirlenmesi oluşturmaktadır. Kadınların taşıdıkları özelliklerin
birtakım işlerin yapılmasına engel teşkil ettiği şeklindeki önyargılar, kadınların
toplumsal cinsiyet rollerine uymayan işlere başvurduklarında yoğun bir engellenme
ve zorlanma ile karşı karşıya kalmalarına neden olmaktadır.
Kadınların çalışma yaşamında karşılaştıkları ayrımcılığın ikinci boyutunu
oluşturan işe alım sırasındaki ayrımcılığı örneklemek anlamında aşağıdaki tablolar ve
bu tabloların gösterdiği oranlar oldukça dikkat çekicidir. Bu tablolarda bazı iş
alanlarında kadın oranları ve karar alma mekanizmalarındaki kadın sayılarına yer
verilmiştir. Tablolara bakıldığında Türkiye çalışma yaşamına ilişkin olarak ilk
söylenebilecek olan, kadın ve erkek mesleği anlamında bir ayrışmanın olduğudur.
Tablo 2.4: Parlamentoda Kadın
Seçim
Kadın
Toplam Kadın %
yılları
18
395
4.6
1935
3
487
0.6
1950
8
450
1.8
1965
4
450
0.9
1977
6
450
1.3
1987
22
550
4.2
1999
Kaynak: Türkiye’de Kadın 2001, KSSGM, Ankara
Türkiye, dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren ilk birkaç ülkeden
biridir. Ancak bu hakkın tablo 2.4.’te görüldüğü gibi, pratiğe tam olarak geçemediği
de açıktır. İlk seçimlerdeki kadın oranına 68 yıldır tekrar ulaşmak
mümkün
olmamıştır. 7 Bu durumu açıklamada Türkiye’nin özgül koşulları çok önemli bir yere
7
“Tarihsel olarak Türkiye parlamentolarında iki tip kadın temsilci yer almıştır: Kadınları ilgilendiren konulara
eğilen ve kendilerini kadınların temsilcisi olarak görenler ile parti temsilcisi olarak her türlü konuyla
ilgilenenler.” Bu konuda bakınız: Arat, Y., 1998, “Türkiye’de Kadın Milletvekillerinin Değişen Siyasal Rolleri,
1934-1980”, 75 Yılda Kadınlar ve Erkekler, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, s. 249-266.
sahiptir. Türkiye’de hakim olan toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü, kadının
toplumsal yaşam deneyimlerini aile ve yakın çevreyle sınırlamakta ve kendi
yaşamları ile ilgili sorunların siyaset dışı olduğuna iddiasına karşı kadınları
savunmasız bırakmaktadır (Göğüş Tan vd., 2000: 205).
Tablo 2.5: Bazı Bakanlık ve Kuruluşlarda Kadın Oranları
Kurum
Kadın
Toplam Kadın %
Adalet Bakanlığı
ve
İdari
Yargı
1783
9.046
19.7
Kurumları (*)
Dışişleri Bakanlığı (*)
Büyükelçi
8
187
4.3
Elçi
8
38
21.1
İçişleri Bakanlığı (**)
Vali/ Vali Yrd.
573
Kaymakam
7
721
1.0
Sağlık Bakanlığı (**)
Doktor
14.371
42.486
33.8
Yüksek
Öğretim
Kurumu(**)Üye
2
24
8.3
Rektör
3
79
3.8
Dekan
49
500
9.8
Kaynak: Türkiye’de Kadın 2001, KSSGM, Ankara.
(*): Veriler 2001 yılı itibariyledir.
(**): Veriler 2000 yılı itibariyledir.
Kamu kesiminde ve özellikle üst yönetim kademelerindeki kadın oranlarının
düşük olduğunu göstermesi açısından tablo 2.5. oldukça önemlidir. Kadın vali ve vali
yardımcısı bulunmaması ve kadın kaymakam sayısının azlığı, kadınların yönetim
mekanizmalarındaki eşitsiz temsilini kanıtlar niteliktedir.
Tablo 2.6: Bazı Mesleklerde Kadın Oranı
Meslek
Kadın Toplam Kadın %
5.107 16.688 30.6
Mimar
İnşaat Müh. 2.079 24.630 7.8
Makine
1.157 22.453 4.9
Müh.
47.5
Diş Hekimi 3.087 6.493
Mali
397
6.048
6.2
Müşavir
Kaynak: 1990 Yılı Genel Nüfus Sayımı Sonuçları DİE, 1992
Tablo 2.6’ daki veriler ve 1998 yılını veri alarak hazırlanan UNDP, Human
Development Report 8 2000 verilerinde (profesyonel mesleklerde kadın oranı %
11.5), profesyonel meslekler olarak adlandırılan mesleklerde
çalışan kadınların
oranlarına bakıldığında, kadınların bu meslekler içinde erkek meslektaşlarına göre
sınırlı oranlarda bulunduğu görülmektedir. Bu mesleklerdeki düşük kadın oranları,
bu mesleklerin erkek meslekleri olarak anılmalarına yol açmaktadır.
İşe eleman alımında ayrımcılığın bir diğer şekli de yapılan mülakatlarda
kadın ve erkek adayların farklı kriterler doğrultusunda değerlendirilmeleridir. Kadın
adaylara özel yaşamlarıyla ilgili soruların, evlilik ya da çocukla ilgili planlarının
sorulması, bu uygulamaların en önemli göstergesini oluşturmaktadır.
2.2.3. İşyerlerindeki Tutum, Davranış ve Değerlendirmelerde Ayrımcılık
Örgütlerde kadının rolü belirlenirken ataerkillik ve bürokrasi arasında
paralelliklerin kurulduğu da gözlenmektedir. Kadının evdeki ikincil ve yardımcı
konumunun çalışma yaşamında da uzantısının bulunduğu, kadınların evdeki
konumlarının onları iyi bir ast olmaya hazırladığı öne sürülmektedir. Cinsiyete dayalı
ayrımcılık konusunda batıda yapılan araştırmalarda, açıkça ayrımcılık anlamında
değerlendirilebilecek uygulamaların, aynı işte çalışan kadın ve erkek arasında farklı
ücret uygulamalarının yanı sıra, çok daha gizli ve rasyonelleştirilmesi kolay görünen
yöntemler şeklinde de gündeme geldiği vurgulanmaktadır.
Ruble ve arkadaşlarının bu konudaki çalışmalarında, cinsiyet kalıpları ve
cinsiyete göre belirlenmiş işlerin, çalışma yaşamında kadınlar için engeller
yaratmaya ve bu kalıpları korumaya yönelik olarak ayrılmış olduğu saptaması
yapılmıştır. Yazarlara göre bu bağlamda ortaya çıkan engellerin ilki, tarihsel istihdam
8
UNDP, Human Development Report 2000, New York.
alışkanlıkları nedeniyle yüksek prestijli işlerin çoğunun erkeklerce işgal edilmiş
olmasıdır. İkincisi, cinsiyet kalıpları ve cinsiyete göre belirlenmiş işler nedeniyle,
pek çok kadının erkeğe özgü olduğu düşünülen işler konusunda cesaretlerinin
kırılmış olmasıdır (Ruble vd., 1984: 339-356).
Batıda bu konuda yapılan çalışmalardan bir diğeri olan Cockburn’un (1991)
araştırmasının amacı, hizmet sektöründe hiyerarşinin ataerkil doğasını, kadınların
üst kademelerle ilgili taleplerinin erkeklerce nasıl dirençle karşılandığını ve kadınlara
hangi yollarla baskı yapıldığını belirlemeye çalışmaktır. Cockburn’a göre kadınları
çalışma yaşamında dezavantajlı kılan temel etmen, onların ev işlerinde aşırı
sorumluluk üstlenmiş olmalarıdır. Kadınlar çoğu zaman bu neden öne sürülerek
yeteneklerinden daha düşük nitelikli işlerde çalıştırılmaktadırlar.
KSSGM’nin
2000
yılındaki
çalışmasında
işyerlerinde
ayrımcılık
uygulamalarının ortaya çıktığı alanlar aşağıda sıralanmıştır (Özdamar, 2000: 16).
2.2.3.1. Ücret
Eşit işe eşit ücret kuralı, batı ülkelerinin hemen hepsinde geçerli kural
olmasına rağmen bu prensibin pek çok yerde göz ardı edildiğine dair bulgular vardır.
Eşitlik stratejileri, kadınların meslekleri noktasında odaklaştığından, kimi zaman
kadınların ücretlerinin düşüklüğü gözden kaçırılmaktadır. Ücretler, iş tatmininde
ekonomik özgürlüğü gerçekleştirmede ve kadının statüsünü olumlu yönde
etkileyebilecek katkıları sağlama anlamında son derece önemli bir unsurdur. Ancak
genel olarak kadınlara ödenen ücretlerin erkeklere ödenenden daha düşük olduğu
bilinmektedir. Buna neden olarak ise kadınların geleneksel işlerde çalışıyor olmaları
gösterilmektedir. 63 ülkeden elde edilmiş sonuçlara ışığında hazırlanan Unifem 2000
Raporuna göre, kadınların ortalama ücretleri, erkeklerinkinden düşüktür. 1998-99
yıllarında sanayi ve hizmet sektörlerindeki kadın ücretleri ise, ortalama olarak
erkeklerin kazandığının %78’i kadardır (Göğüş Tan vd., 2000: 166). Birleşmiş
Milletler Türkiye Raporu’na göre ise yönetici kadrolardaki kadınlar, erkek
meslektaşlarına ödenen maaşın % 80 kadarını kazanmaktadırlar (UNDP, 1996).
2.2.3.2. Terfi
Çalışma yaşamında cinsiyete dayalı ayrımcılığın en çok vurgulandığı alan
terfi
konusudur.
Terfi
konusundaki
ayrımcılık
“cam
tavan”
kavramının
geliştirilmesine yol açmıştır. Cam tavan, örgütlerin kadın çalışanları için bulunan
gayrı-resmi bir terfi sınırı olarak tanımlanmaktadır. Bu terfi sınırının bir çok
kuruluşta bulunduğu, ancak bu sınırın kuruluştan kuruluşa veya sektörden sektöre
değişen kademelerde bulunabileceği ileri sürülmektedir. Terfiye hazırlık amaçlı
eğitim programlarına kadın çalışanların gönderilmesi konusunda da bazı kaçınmalar
bulunmaktadır, bunun nedeni ise yine kadın çalışanların temel ilgi alanlarının evleri
ve aileleri olduğu önyargısıdır (Aycan, 1998: 82-90).
Kabasakal ve arkadaşlarının (1994), daha önce de anılan araştırmalarının
bulgularına göre, 64 firmada kadın çalışanların oranı % 43, orta düzey kadın
yöneticilerin oranı % 26, üst düzey kadın yöneticilerin oranı % 3 olarak tespit
edilmiştir. Kadın çalışanların oranı yükseldikçe yönetim kademelerindeki kadınların
oranlarının da yükseldiği, örgütün büyüklüğü ve örgütün yaşı ile kadınların
oranlarının arasında ise olumsuz ilişki olduğu araştırmanın bir diğer bulgusudur.
Araştırmacılar bunu, en yukarıda olanların erkek olması dolayısıyla, meslekte
ilerleme ve yükselmede gerekli ölçütleri, örgüt kurallarını belirleyen gücü ve
otoriteyi de erkeklerin ellerinde tutuyor olmalarına bağlamaktadırlar (Kabasakal vd.,
1994: 45-62).
Kadın çalışanların terfisi konusundaki önyargılardan birini de kadınlara
atfedilen birtakım özellikler oluşturmaktadır. Çitci’nin kamu kuruluşlarında personel
yöneticileri ile yaptığı çalışmanın bulgularına göre, kadın görevlilerin en önemli
özelliği “yumuşak başlılık” olarak belirtilmekte, erkekler ise daha çalışkan, güvenilir,
dakik ve işlerine bağlı olarak değerlendirilmektedir (Çitci, 1991: 59-68). Bu bulgular
ışığında, kadınların çalışma yaşamındaki performanslarıyla ilgili değerlendirmelerde
kullanılan kriterlerin profesyonel özellikler olmadığı, fakat erkekler için kullanılan
sıfatların, tamamen çalışma yaşamına ait nitelikler olduğu söylenebilir. Yukarıda
bahsedilen “yumuşak başlılık” özelliği aynı zamanda, kadınların ‘ast’ olabilecek
nitelikte algılandıklarını da göstermektedir.
Kendilerine cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulanan çalışan kadınların bunun
bilincinde olma düzeyleri de örgütsel konumlarına göre değişmektedir. Türkiye’nin
en büyük bankalarından birinde Özsoy’un (1993) yaptığı
çalışma, kadınların
bulundukları hiyerarşik kademe yükseldikçe, ayrımcılığa uğradıkları yönündeki
hislerinin arttığını göstermektedir. Bankalarda en alt düzeylerde çalışan memurlar
ayrımcılık yönünde en ufak bir duyarlılık içinde değilken, üst düzeylere doğru
yükselebilen
kadın
katılımcılar
ayrımcılık
yaşadıklarından
bahsetmişlerdir.
Araştırmacı tarafından bu durum, “cam tavana” yaklaşıldıkça ayrımcılığın anlaşıldığı
ya da terfi etme durumunda bir terfi kotası bulunduğunun aniden farkına varılması
şeklinde yorumlanmaktadır.
2.2.3.3. İşte Başarı ve Güdülenme
İşte başarı sağlamak açısından çalışanın yeteneğinin yanında güdülenmesi de
önemli bir faktörü oluşturmaktadır. Güdülenme araçları olarak paranın yanı sıra
güven, takdir, kararlara katılım, yükselme ve örgütte üstlenilen görevin yapılmaya
değer iş olarak algılanması da sayılabilir.
Türkiye’de en üst düzey yönetici konumuna gelmiş kadınların ortak
özellikleri, Kabasakal ve arkadaşlarının çalışmasında şu şekilde sıralanmıştır:
-Kontrollü bir kadınlık içeren dış görünüm,
-Fazla ön plana çıkmamak,
-Yüksek sosyoekonomik geçmiş,
-Evli ve çocuklu olmak,
-Feminist olmamak,
-Kuvvetli şahsiyet,
-Başarma gereksinimlerinin ve beklentilerinin benzer konumdaki erkeklerden daha
yüksek oluşu (Kabasakal vd., 1994: 45-62).
Araştırmanın yazarları, Türkiye’de en üst düzeye çıkmayı başarmış kadın
yöneticilerin belirlenen bu ortak özelliklerinin bazılarının evrensel değer yargıları,
bazılarının ise Türkiye’nin toplumsal, kültürel ve sosyo-ekonomik yapısı tarafından
belirlendiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak Türkiye’de üst düzey yönetici olabilecek
kadınlar, üst sosyo-ekonomik sınıftan gelenlerle sınırlıdır. Çünkü ancak bu sınıfta yer
alan
kadınlara,
ailelerince
gerekli
olan
eğitim,
prestij
ve
motivasyon
sağlanabilmektedir.
2.2.3.4. İşe Devam, İşten Ayrılma ve Emeklilik
Kadınların, evlenme, doğum ve çocuk bakımı gibi sorumluluklarını kimi zaman
işyerlerine taşımak zorunda kalmalarının çalışma yaşamında çeşitli aksaklıklara
yol açtığı belirtilmektedir. Bu durum, toplumsal yapıda hakim olan ataerkil
işleyişin yarattığı bir sonuçtur. Aynı şekilde emeklilik konusunda, kadın ve
erkekleri farklılaştıran yasalar da bu ataerkil işleyişin belirlediği “kadınlık
rollerini” temele almaktadır. Kadınların daha kısa sürede emekli olmaları bir
avantaj olarak gösterilmekte ise de aslında mesleklerinde ilerlemelerinin önündeki
bir engeli oluşturmaktadır. Kadınlar, erken emekli olmaları sayesinde asıl yerleri
olan ‘özel alan’’a dönebileceklerdir.
2.2.3.5. Tayin ve Eğitimlere Katılma
Çalışma yaşamının pek çok alanında tayin ve eğitimlere katılım, kariyer
gelişiminin en önemli iki aşamasını oluşturmaktadır. Tayin ve eğitimlere katılma
konularında yapılan en önemli vurgu, kadınların tayin edildikleri yerlere gitmeme ya
da eğitimlere katılmama gibi genel bir tavırları olduğu şeklindedir. Ayrımcılık
yapıldığı belirtilen diğer alanlarda olduğu gibi, ataerkil toplumsal yapının belirlediği
rollere paralel olarak, kadınların aile ve çocuklar konusundaki sorumlulukları
nedeniyle tayin ve eğitimlere katılma konularında isteksiz davrandıkları hatta bu
etkinliklerin kadınlar tarafından bir sorun olarak görüldüğü de belirtilmektedir.
2.2.3.6. Cinsel İstismar ve Cinsel Taciz
Cinsel taciz, utandıran, korkutup sindiren, gözdağı veren veya aşağılayıcı
olan, istenmeyen ya da davet edilmeyen herhangi bir cinsel davranıştır. Cinsel taciz,
açıktan ya da dolaylı yapılabilir, fiziksel ve da sözel yapıda olabilir. Dokunma, göz
süzme, açık-saçık fıkra anlatma, espri yapma, resim gösterme gibi davranışlar da
cinsel taciz kapsamına girmektedir. Cinsel taciz konusunda yapılan araştırmalar,
kadınların daha sık olarak cinsel tacize uğradıklarını göstermektedir (Yüksel, 1995).
Bu konuda yapılan araştırmaların sonuçlarına göre, cinsel tacize maruz kalıp
şikayette bulunan kadınların, korunacakları yerde korkutulup sindirilmesi ya da istifa
etmesinin önerilmesi söz konusu olmaktadır. Öte yandan, kadınların çalışma
yaşamında cinsiyetlerini bir avantaj sağlama aracı olarak kullandıklarına ilişkin
yargılar ve imalar da bulunmaktadır.
Di Tomaso (1989), çalışmasında, geleneksel olmayan işlerde çalışan ve
yüksek ücretler alan kadınların, iş yerinde karşılaştığı cinsel taciz ve cinsel
ayrımcılığın daha çok farkında olduklarını ve daha çok şikayet ettiklerini saptamıştır.
Çalışmada ayrıca, yoğun olarak erkeklerin çalıştığı iş sektörlerinde çalışan kadınların
erkeklerle rekabete girmelerinin, erkekler tarafından dirençle karşılandığını ve
erkeklerin bu ortamda üstün rollerini sürdürebilmek için kadın iş arkadaşlarının veya
astlarının dişilikleri üzerinde durduklarını ortaya çıkarmıştır. Buna karşılık, daha çok
hemcinsleri ile çalışan veya işyerinde erkeklerin yönetiminde olup, ast konumunda
olmayı benimsemiş
kadınların, karşılaştıkları cinsiyet ayrımcılığının farkında
olmadıkları anlaşılmaktadır. Bunun ilk nedeni bu kadınların işyerlerinde kendilerini
erkeklerle değil diğer kadınlarla rekabete sokmuş olmalarıdır. Aynı zamanda bu
noktada kadınların bu ayrımcılık uygulamalarına direnmelerinin kolay olmadığı da
diğer bir neden olarak dikkate alınmalıdır.
Türkiye’de çalışma yaşamında karşılaşılan cinsel taciz konusunda yapılmış
olan araştırma sayısı oldukça sınırlıdır. Bu, genel ahlak anlayışının bir yansıması
olarak bu konuların konuşulması, ortaya çıkarılması sonucunda cinsel tacizi yaşayan
kişinin suçlanabileceği düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Çabuk ve Yalçın’ın
Adana’da yönetici kadınlarla yaptığı araştırmada, cinsel taciz olaylarının iki şekilde
ortaya çıktığı belirlenmiştir. Birincisinde, birçok kişi aynı kurum içinde uzun süre
tacize maruz kalmakta, ancak aralarından birisi ortaya çıkıp konuştuğunda diğerleri
de cesaretlenerek yaşadıklarını anlatmaktadır. İkincisinde ise, yapılan taciz, ancak
kurbanın yaşamını etkileyecek ve duyan kişileri şok edecek boyutlarda olduğu
zaman, bir anda patlak verip meydana çıkmaktadır (Çabuk ve Yalçın, 1995).
2.3. Çalışma Yaşamında Cinsiyete Dayalı Ayrımcılığın Nedenleri
Çalışma yaşamında cinsiyete dayalı ayrımcılığın varlığı, bu konuda yapılan
pek çok araştırmanın da katkısıyla kabul edilmesi gereken bir olgudur. Cinsiyete
dayalı ayrımcılığın ortaya çıkmasında hangi faktörlerin, ne ölçüde rol oynadığı da
ayrımcılık olgusunun tartışılması gereken bir boyutunu oluşturmaktadır. Bugüne
kadar yapılan araştırmalarda bu nedenler, kadını çevreleyen toplumsal beklentiler,
örgüt kültürü, örgütlerdeki iktidar savaşımı olarak belirtilmiştir. Ancak ayrımcılık
konusunda bugüne kadar en etkili olduğu söylenen
faktör, kadınlara atfedilen
birtakım içsel özellikler olmuştur. Bu özellikler, toplumsallaşma sürecinde cinsiyetçi
rollerin dayatılması sonucunda, meslek sahibi kadınların bile kendilerini aynı
konumdaki bir erkekten daha farklı olarak algılamalarına yol açmaktadır.
Daha önce de alıntılanan Çitci’nin çalışmasının bulgularından bir diğeri,
görüşülen yöneticilerin
% 56’sının, kamu yönetiminde kadınların çalışmasının
olumsuz yönleri bulunduğu düşüncesini taşıdıklarıdır. Bu görüştekilere göre,
olumsuz yönler, kadınların duygusal olmaları nedeniyle, karar verme durumunda
nesnel
ve
başarılı
olamamaları
ve
biyolojik
işlevlerinin
farklılığından
kaynaklanmaktadır (Çitci, 1991: 66-67). Bu bulgu, cinsiyete dayalı ayrımcılığın en
önemli nedeni olarak değerlendirilen kadınların içsel birtakım özellikleri olduğu
düşüncesini doğrular niteliktedir. Ancak birçok araştırmanın da vurguladığı üzere bu
konudaki saptamalar, toplumsal cinsiyet ayrışmasının, biyolojik anlamdaki cinsiyet
ayrışmasının çok ötesinde bir farklılaştırmaya yol açtığıdır. Cinsiyete dayalı
ayrımcılığın en önemli nedeni olan bu özellikler değerlendirildiğinde, hiç de olumlu
özellikler olmadıkları görülmektedir. Kadınların erkeklerden farklı oldukları ve bu
nedenle çalışma yaşamının ve özellikle de etkili yönetimin gerekliliklerini yerine
getirmek konusunda yetersiz kaldıkları ileri sürülmektedir. Çalışma hayatına giren
kadınlar, kendilerini bireysellik ve rekabet ortamının ağır bastığı bir ortamda
bulmaktadır. Böylesine bir ortamda kadınlar, becerileri hakkında endişe duymak,
özgüven eksikliği hissetmek ve kendisi gibi davranamadığı durumlarda duygusal bir
ikilem yaşamak gibi tepkiler göstermektedir. Bu konuyla ilgili olarak Gilligan’ın
(1982) ahlaki ikilemler karşısında kadın ve erkeğin neden farklı davrandıklarını
inceleyen araştırmasında, erkeklerin bireysel başarıya ve özerkliğe önem verdikleri
ve yakın ilişkiye girmeyi zor buldukları, kadınların ise başkaları ile yakın, kişisel
ilişkiler kurmaya meyilli ve çevrelerindekilere yardım etmekte daha duyarlı oldukları
sonuçlarına ulaşılmıştır.
Aile içinde ev ve çocuk sorumluluğunun erkekten ziyade kadına yüklenmiş
olması, çalışan kadının iş hayatında ilerlemesini tamamen sınırlamaktadır. Bir
taraftan kadının yönetici mevkilere gelebilmesi için yeterli tecrübe edinecek kadar
çalışması engellenmekte, diğer taraftan işte alabileceği sorumluluğu asgaride tutma
isteğine neden olabilmektedir (White, 1999: 40). Bu yüzden işinde ilerleyip üst
seviyedeki görevlere gelebilen kadınların çoğu ya evlenmemiş, ya evli ve çocuksuz,
ya asgari sayıda çocuğu olan ya da evlenip boşanmış kişilerdir. Bu kişiler ayrıca
ekonomik gereksinimlerin de güdülenmesi ile başarıyı hedeflemiş kişiler olmaktadır.
Ancak çok az sayıda kadın, gelenek dışı, daha eşitlikçi ve kendisine destek veren eşi
ile aile ve işini uyumlu bir düzeyde yürütebilmektedir.
İşyerlerindeki ayrımcılık uygulamalarında, ataerkil yapıya paralel ve onun bir
parçası olarak düşünülebilecek şekilde, işlerin yatay ve dikey olarak ayrışması,
kadınların yükselmelerinde önemli bir diğer engeli oluşturmaktadır. Kadınların
terfilerinin önünde, daha önce de değinildiği gibi, batılı araştırmacılar tarafından
“cam tavan” olarak adlandırılan oldukça güçlü bir engel de bulunmaktadır. Bunun
yanı sıra örgüt içindeki uygulamalarda bürokrasinin işleyişinde üst yönetimde
erkeklerin bulunması nedeniyle kadınların kendilerine model oluşturacak bir kişi
bulmamaları noktasında, sistem erkeklerin üstünlüğüne çalışmaktadır.
2.4. Türkiye’de Çalışma Yaşamında Kadın
Kadın işgücüne ilişkin yaklaşımların genel bir değerlendirmesinden sonra, bu
bölümde Marksist ve feminist yaklaşımların saptamaları doğrultusunda Türkiye’de
çalışma yaşamında kadının konumunu belirleyen koşullar ortaya konulmaya
çalışılacaktır. Ekonomik alandaki kadın araştırmalarında karşılaşılan önemli bir
sorun, ekonominin tümünde ve çalışma yaşamı olarak tanımlanan alanlarda konunun
örtülü bir biçimde erkek cinsiyetinin özne alınarak işlenmiş olmasıdır. Bunun
kaynağı da ekonomik etkinlik tanımıdır. “Ekonomik etkinlik” kavramı, çoğunlukla
evin dışında gerçekleştirilen ve gelir getiren çalışmaları kapsamaktadır. ‘Çalışan
kadın’ tanımı ise, bir erkekte olağan sayılan işleri yapan kadınlar için kullanılmakta,
yaşamı çalışma üzerine kurulu diğer kadınlar, sanki ‘çalışmayan bir kitle’, ‘asalaklar
ordusu’ konumuna düşürülmektedir” (Atlı ve Özvarış, 1998: 82). Oysa, ‘çalışan
kadın’ kavramı, tam ya da yarım süreli, ev dışında ve ücretli olarak iş yaşamı içinde
bulunan kadın olgusunun yanı sıra, evde, tarlada ve ev içi ekonomisinde, kadınlık ve
annelik yükü ile birlikte üretimde bulunan kadını da içermektedir (Kendirici, 1997:
17).
Ecevit’e göre (1997: 101) emek harcama yeteneğine sahip olan, aynı zamanda
harcadığı emeği ile üretimin gerçekleşmesine ve devamlılığına katkısı bulunan
kadının bu yeteneğini, nerede ve hangi koşullarda kullanacağı içinde yaşadığı
toplumun tarihsel ve özgül koşullarına bağlı olarak şekillenmektedir. Kadının üretim
içindeki konumunun özgüllüğü, büyük ölçüde aile içindeki yeniden üreticilik
rolünden kaynaklanır. Bunun yanında kapitalist anlamda ‘üretken’ olabilmek için
kadın, evin dışında yani ‘ücretli emekçi’ olarak çalışmalıdır. Ancak kadın ücretli
emekçi olarak işgücü piyasalarında yer alsa da, yeniden-üretici olarak ‘görevlerini’
yerine getirmeye devam etmelidir. İşgücünün yeniden üretimi, aynı zamanda
cinselliğin düzenlenişini de (hukuksal yoldan ve aile içinde), biyolojik yenidenüretimi (çocuk doğurma biçiminde), çocukların toplumsallaştırılmasını da kapsar. Bu
bağlamda yeniden-üretimin, biyolojik, ekonomik ve ideolojik içerikli olduğu ve
gerçekleşmesi için de kadının ev içi emeğinin kullanılmasının bir koşul olduğu
söylenebilir (Ecevit, 1997: 101).
Türkiye’de 1950’lerden başlayarak çalışan kadınlar üzerine yapılan çeşitli
değerlendirmelerde, kadınlar için ev dışında ücret karşılığında çalışmanın birincil
amaç olmadığı savunulmuştur. Kadınlar çalışsalar bile, bunu geçici ve bir
zorunluluğun sonucu olan bir uğraş olarak değerlendirirler. Kadınların esas
bulunmak istedikleri alan, çalışma yaşamı değil, ev kadınlığı ve anneliktir.
Kadınların kentsel ekonomik faaliyetlere az katılmasının gerekçesinin, kadının aile
içindeki rolü ve bu role bağlı tercihleri ile aile içindeki ataerkil ilişkilere bağlı olduğu
savı, 1950’ler ve 1960’lar için geçerli olabilecek bir savdır. Ancak 1970’lerin ikinci
yarısından itibaren, kentsel yaşam koşullarının dayatmalarına ve kent kültürünün
etkisine bağlı olarak, kentlerde çalışmak isteyen kadınların sayıları önemli ölçüde
artmıştır. Kandiyoti (1988: 290) de klasik ataerkilliğin, Türkiye toplumunda bugün
hala aile hayatını normatif düzeyde yöneten temel cinsiyet rejimi olmasına rağmen,
üretim ve yeniden üretim koşullarında meydana gelen değişikliklerin de etkisiyle,
kentsel alanda hakim bir yapı olmadığını vurgulamaktadır.
Buna karşılık, 1978’den ve özellikle 1980’den sonra değişen ekonomik
politikaların sonucu ekonomide istihdam olanakları oldukça daralmıştır. Kısıtlı olan
bu istihdam olanakları da daha çok erkekler tarafından kullanılmış, her seksen yedi
erkek karşısında ancak on üç kadın istihdam edilme şansı bulabilmiştir. Bundan
sonraki yıllarda sanayi sektöründe yaşanan durgunluk, istihdam ve özellikle, kadın
istihdamı ile ilgili önemli sonuçlara neden olmuştur. Küçük ve orta boy işletmeler
işçi çıkarmaya yönelmiş ve sendikalı işçi sayısının azaldığı gözlenmiştir. Son yıllarda
yaşanan ekonomik bunalımlar, iş hacminin daralıp, işsizliğin artmasına ve ailenin
gerçek gelirinin büyük ölçüde düşmesine neden olmuştur. Enflasyon oranının
yükselmesi ise ücret, maaş ve tarımsal gelirlerin azalmasını şiddetlendirmiştir. Bu
nedenler çalışmak için talebi olan kentli kadınların formel sektörden enformel
sektöre yönelmesini sağlamıştır. Ev dışında hizmetçilik, çocuk bakıcılığı yapan,
temizlik işlerinde çalışan kadın sayısında artış olmuştur. Gerek bu tarz işlerde
çalışarak gerekse evde kendi ürettikleri ürünleri dışarıda satarak enformel sektöre
dahil olan kadınlar, oldukça düşük ücretler karşılığında çalışmak zorunda
kalmışlardır (Ecevit, 1993: 127).
Türkiye’de işgücünde kadınların en yoğun oldukları sektör, tarımdır. İkinci sırada
tütün, tekstil, giyim, gıda, meşrubat, kimyasal maddelerin ambalajlanması gibi hafif
imalat sanayisi ve hizmet sanayisinin alt bölümleri gelmektedir. Kadının işgücüne
katılım oranlarının 1955’te % 70’in üzerinde iken, 1990’lı yıllarda % 30’lara düştüğü
ve buna paralel olarak da kendini “ev kadını” olarak tanımlayan kadınların oranının
1975’deki % 78’lik orandan 1990’da % 82’ye yükseldiği görülmektedir. Hane Halkı
İşgücü Anketi 1996-Nisan sonuçlarına göre kadınların işgücüne katılma oranı,
Türkiye geneli için % 30.1 iken, kırda % 48.6’ya çıkmaktadır, kentte ise % 14.6’da
kalmaktadır. Bu durumun nedeni ise Türkiye’nin bir tarım ülkesi olmaktan çıkarak
sanayileşme sürecine girmesi ve kadın işgücünün geleneksel istihdam alanı olan
tarımın, sanayi ve hizmetlere oranlara payının gerilemesidir (Atlı ve Özvarış, 1998:
82). Türkiye’de sıklıkla yaşanan bir olgu olan iç göç ve genelde de köyden kente
göç, kadınların işgücüne katılımlarındaki düşüşün diğer
önemli nedeni olarak
gösterilmektedir. Buna göre kente göç etmeden önce köylerinde ücretsiz aile işçisi
olarak çalışan kadınlar büyük şehirlere geldiklerinde buradaki iş piyasalarına
katılmak yerine bir ‘ev kadınılaşma’ 9 sürecine girmektedirler.
Toplumdaki ve ailedeki konumları öncelikli olarak eş ve anne olarak belirlenen
kadınların çoğu ev dışında çalışmaya başından yönlendirilememekte, aileleri
tarafından eğitim olanakları kısıtlanarak işgücü piyasasına girmeleri için gerekli
nitelikleri edinme şansından yoksun bırakılmaktadırlar. Tüm dünyada olduğu gibi
Türkiye’de de kadınların ev dışında çalışmamalarının önündeki en belirgin
engellerden biri cinsiyete dayalı işbölümüdür. (İlkkaracan, 1998: 285) Ev dışında
çalışma şansına erişen kadınların büyük çoğunluğu ise, evlilik ya da çocuk sahibi
olma nedeniyle işten ayrılmaktadır. Kentli kadınların işgücüne katılımının
yaş
gruplarına göre dağılımına bakıldığında, çoğunluğu bekar kadınlardan oluşan 12-19
yaş grubunda sürekli artarak, 20-24 yaş arasında en yüksek düzeye ulaştığını, daha
sonra evlilik ve çocuk doğumuna bağlı olarak 30’lu yaşlara kadar sürekli düştüğünü,
çocukların büyüdüğü dönem olan 35-44 yaşları arasında göreceli olarak bir kez daha
8
“Göçle Ev Kadınılaşma Tezi” için bkz. Benholdt,V.Thomsen vd., Frauen aus der Türkei, Bremen, CON
Literaturvertrieb, 1987.
yükseldiğini, 50’li yaşlardan itibaren de sürekli olarak düştüğü görülmektedir.
Türkiye’de kadınların ücret karşılığı çalışma süresinin ortalama sekiz yıldır. Ev
dışında çalışma yaşamına katılan her iki kadından biri, genellikle evlilik ya da hamile
kalma gibi, yalnızca kadının sorumluluğu olduğu düşünülen nedenlerle beş sene
içerisinde işten ayrılmaktadırlar. Böylece, emeklilik haklarını kazanamamakta ve
çalıştıkları yılları boşa harcamaktadırlar (Köker ve Atauz, 1996).
Genç yaşta çalışma yaşamına giren kadınların önemli bir bölümünün işlerini
emeklilik dönemine gelmeden çok önce terk ettikleri, başka ampirik bulgularla da
sergilenmektedir. Ankara, İstanbul, İzmir ve Adana’da yapılan araştırmada da
(Eyüboğlu vd., 1998: 38) kadınların evlenme ve çocuk sahibi olmalarının, yaşa bağlı
olarak artmasıyla birlikte çalışma yaşamına katılımlarının azaldığı gözlenmiştir.
Bunun nedeni ise, kadına biçilen öncelikli toplumsal rolün ev ve ailenin bakımı, buna
karşılık erkeğe biçilen rolün de evin geçinmesinin sağlanması olarak saptanmıştır.
Araştırma bulgularına göre, kadınların önemli bir bölümü, bekarken ve erken yaşta iş
yaşamına katılmakta, ancak yaşamın ileriki dönemlerinde çalışmayı kendi rızasıyla
(% 86) bırakmaktadır. Kadınların işten ayrılma nedenleri arasında evlenme ve
nişanlanma başlıca nedenleri oluşturmaktadır. Ücretsiz kreş ve yuvaların yokluğu ya
da çok az sayıda bulunmaları, temel eğitim kurumlarının bile mesai saatleriyle
uyumsuz biçimde yarı-zamanlı olmaları, kadınların çalışmayı bırakmalarının bir
diğer nedenini oluşturmaktadır. Ancak bunun gerisinde çocuk yetiştirme konusunda
annenin birincil rolü olduğu anlayışı yatmaktadır. Araştırmanın tek umut verici
bulgusu, görüşülen kişilerin kızlarının serbest mesleklere ya da ücretli konumda
profesyonel mesleklere yöneldiklerinin saptanması olmuştur (Eyüboğlu vd., 1998:
42).
Kadının çalışma yaşamında yer alamamasının nedenleri arasında, mesleki eğitim
alan kadınların oranının çok düşük bir seviyede olması sıralanmaktadır. Ancak son
yıllarda kısmen de olsa kız çocuklarının eğitim olanaklarının artması, doğurganlık
oranının azalması, ailenin küçülmesi, kentleşme, sosyal değerlerde değişme kadının
işgücüne ücretli katılımını olumlu yönde etkileyen unsurlar olmuştur. Bilgisayar,
tele-iletişim, sağlık ve finans sektörlerinin ağırlık kazanmasıyla, iş tanımları bilgiye
dayalı olmuş, çalışma ortamları ve saatlerine bir derece de olsa esneklik getirilmiştir.
Ancak, yine de oranlara göz atıldığında bu değişimlerin yeterli olmadığı
görülmektedir. Kadınların yalnızca binde beşi işveren konumunda, % 8’i kendi
hesabına çalışırken, dörtte birinden fazlası ücretli, maaşlı ya da yevmiyeli olarak
çalışmaktadır (DİE, 1996).
İlkkaracan ise, Türkiye’de kadın istihdamını, üç ayrı başlık
altında ele
almaktadır: Yoğunluklu olarak tarım sektöründe ücretsiz aile işçisi konumunda
çalışan kırsal alan kadınları ilk grubu oluşturmakta; ikinci grubu kentlerde düşük
ücretli, emek yoğun işlerde istihdam edilen, eğitimsiz ya da kısıtlı eğitime sahip, alt
sosyoekonomik sınıftan kadınlar oluşturmakta; üçüncü grubu ise, meslek sahibi,
yüksek eğitimli, orta ya da yüksek orta sınıf kadınlar oluşturmaktadır. Her üç gruptan
kadınlar da çalışma yaşamında pek çok sorunla karşılaşmakta, ancak sorunlar sınıfsal
farklılıklara bağlı olarak farklı düzeylerde olmaktadır. Kırsal alanda ağırlıkla tarımda
çalışan kadınlarla, meslek sahibi, yüksek eğitimli kadınlar arasında istihdam eksikliği
yerine daha farklı nitelikteki sorunlar söz konusudur. Birinci grubu oluşturan
kadınların sorunları, ücretsiz çalışma, ağır çalışma koşulları, sosyal güvence
eksikliği, ücretli
çalışanların gelirlerinin ailenin erkek bireylerinin kontrolünde
bulunması olarak belirtilmiştir. Üçüncü gruptaki kadınlar, fiziksel, maddi ve sosyal
koşullar açısından en iyi en iyi çalışma koşullarına sahip olan grubu
oluşturmaktadırlar. Bu grubu ele alan çalışmalarda ise en çok dile getirilen sorun,
kadınların yükselmesinin önünde bulunduğu iddia edilen “cam tavan” olgusu ve
cinsel taciz konusu olmaktadır. İkinci grubu oluşturan, kentlerde emek yoğun düşük
ücretli işlerde çalışan kadınların büyük çoğunluğu, birinci ve ikinci kuşak
göçmenlerden
oluşmakta
ve
imalat
sanayi
ve
hizmet
sektörlerinde
yoğunlaşmaktadırlar. Bu gruptaki kadınlar, aile içi görevlerinin yükü ve geleneklerin
baskısı altında,
ev dışında çalışma yaşamına katılmaları konusunda büyük
engellemelerle karşı karşıya kalmakta, buna iş yerindeki ağır koşullar, ücret ve iş
tatmininin düşük olması gibi sorunlar da eklenmektedir (İlkkaracan, 1998: 287).
2.4.1. Türkiye’de Sosyal Güvenlik ve Kadınlar
Çalışma yaşamında kadının konumunun tüm boyutlarıyla ortaya konulabilmesi
için kadının sosyal hakları konusu da büyük önem taşımaktadır. Sosyal haklar,
vatandaşların kendi amaçları ve ödeme gücünden bağımsız olarak, temel toplumsal
risklere karşı formal eşitlik ve objektif kuralların varlığı ile bireyselleşmiş korumaya
sahip olmasını mümkün kılacak kapsamlı haklardır (Arın, 1998: 53).
Herkes için insanca bir yaşam tarzını sağlayacak haklar ve sosyal koruma, gerekli
alt yapının oluşturulması ile mümkündür. Sosyal hakların kapsamının ve sosyal
korumanın göstergesi, sosyal hakların hayata geçirilmesi için kurulmuş sosyal
koruma
programlarının
kapsadığı
nüfus,
sağladığı
yararlılıkların
kapsamı,
hizmetlerden yararlanma hakkı ile ilgili kurallar ve yarar düzeyleridir. Sosyal sigorta
sisteminin amacı istihdamdan sağlanan gelir kaybının telafi edilmesidir (Arın, 1998:
54).
DİE 1996 verilerine göre Türkiye’de, istihdam olanağı bulan kadınların beşte
dördü, herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı değildir. Aktif nüfusa, yani
çalışabilecek durumda olan 12 ve daha yukarı yaşlardaki nüfusa dahil kadınların
sadece % 30’u formel bir işe sahiptir, istihdama dahil kadınların ise sadece % 20’si
bir sosyal sigorta kurumunun kapsamındadır. Buna göre aktif kadın nüfusunun
sadece % 6’sı kendi işi dolayısıyla sosyal sigortadan yararlanabilmektedir.
Tablo 2.7: Sosyal Güvenlik
1999
Sosyal
Güvenlik
1999
1999
Kadın
Toplam
Kadın
(%)
SSK*
571.913
5.832.215
9.8
Bağkur**
323.444
3.064.619
10.6
Emekli
Sandığı***
703.419
2.118.085
33.2
Toplam
1.598.776
11.014.919
14.5
Kaynak: Türkiye’de Kadın, 2001, KSSGM
*Bildirgede kayıtlı sigortalı sayısı
**1479 Sayılı Yasa ve Tarım Sigortalılarını kapsar
***İştirakçileri kapsar.
1996 yılı DİE verilerine göre toplam sigortalıların sadece % 12’si kadın iken bu
oranın 1999 yılında % 14.5 seviyesine çıktığı görülmektedir. Ancak bu artış, kadının
çalışma yaşamındaki ikincil konumunda değişiklik yaratacak bir düzeyde olmamıştır.
Kadının sosyal güvenlik korumasındaki gelişimini belirleyen etmenler arasında, ev
içi cinsiyete dayalı işbölümü kadar, işgücü piyasasındaki cinsiyete dayalı işbölümü
yani kadınların enformel, geçici, yarı zamanlı işlerde çalışmaları, örgütlülük
düzeylerinin ve ücretlerinin düşük olması faktörleri de sayılabilir.
Türkiye’de emeklilik sigortasına dahil olabilmek için, sürekli istihdam ve tam
zamanlı olarak çalışmak gibi koşullar aranmaktadır. Sosyal güvenlik, “ekmek
parasını kazanan erkek aile reisi”dir anlayışının bir yansıması olarak, kadınların çok
büyük bir çoğunluğunun sosyal güvenliğini ancak baba veya kocalarından dolayı
sağlayabilmesi ile sonuçlanmaktadır. Genel olarak bakıldığında ise, Türkiye
vatandaşlarının önemli bir kısmının, kadınların ise çok büyük bir kısmının kendileri
sosyal haklara sahip ve bunları kullanabilen ‘sosyal vatandaş’ statüsünde olmadıkları
söylenebilir. Bu, kapitalizm koşulları ve ataerkil yapının birbirlerini destekleyerek
ilerlemelerinin doğurduğu bir sonuçtur. Bu eşitsizliklerin ortadan kaldırılması için
yapılması gereken, sosyal güvenlik alanında geniş kapsamlı programları uygulamaya
koymaktır (Arın, 1998: 62). Bu alandaki eksikliklerin giderilmesinde sendikal
mücadele düşünülse bile, Türkiye Sendika Mücadeleleri ve sendika- kadın ilişkileri
düşünüldüğünde yeterli bir çözüm sunulamadığı ortadadır.
2.4.2. Türkiye’de Sendikalar ve Kadın
Türkiye’de tüm sendika üyeleri arasında kadınların oranı DİE 1996 verilerine göre
% 9 olarak belirtilmekte iken, 2000 yılına gelindiğinde bu oran, % 21.5’e kadar
yükselmiştir (KSSGM, 2001). Sendika üyesi kadın işçiler imalat sanayiinde,
dokuma, gıda, metal ve hizmetler sektöründe, ticaret, büro, eğitim ve bankacılık ile
konaklama ve eğlence yerleri iş kollarında yoğunlaşmaktadırlar. Ancak sendikalarda
genel merkez düzeyinde yönetim kurulu üyesi kadın bulunmamaktadır. Kadınlar
daha çok şubelerin yönetim, disiplin ve denetleme kurullarına üye olmakta veya işçi
temsilcisi olarak amatör biçimde görev yapmaktadırlar (Toksöz, 1998: 75).
Günümüzde öne çıkan mesleklerden biri olan halkla ilişkiler sektörü açısından
bakıldığında ise halkla ilişkiler dernekleri dışında herhangi bir örgütlenme biçimi
olmadığı görülmektedir.
Toksöz ve Erdoğdu’nun yaptığı araştırmanın bulgularına göre kadınlar, çalışma
yaşamının temel sorunları olarak sırasıyla; iş güvencesinin olmamasını (% 79),
sendikasızlaştırma (% 44), yetersiz ücret (% 36), işsizlik (% 30), işyerlerinde
kayırma, rüşvet ve kötü yönetim (% 17) ve anti-demokratik yasalar (% 16) olarak
tanımlamaktadırlar. Kadınlar açısından çalışma yaşamını kolaylaştırıcı önlemlerin
neler olabileceği sorusuna en çok verilen yanıt, kreş ve çocuk yuvalarının açılması
olarak dile getirilmektedir. Yanıtlardan çıkan bu sonuç, kadınlar için ev ve çalışma
yaşamı arasındaki çatışmalarının yoğunluğunu göstermek bakımından oldukça
önemlidir (Toksöz, 1998: 75-80).
Araştırmanın dikkat çekici bir bulgusu da, kadınların beşte birinin işyerinde
cinsel tacize uğradığının saptamasıdır. Kadınların çalışma yaşamında karşılaştıkları
en önemli sorunlardan olan cinsel taciz ve cinsiyete dayalı ayrımcılık
uygulamalarının sendika programlarında yer almamasının nedeni, yazarlarca
kadınların sendikalarda yetersiz temsili ya da yalnızca alt kademelerde temsil
edilmeleriyle açıklamıştır. Bunun nedeni ise, kadınların toplumsallaşma süreçleri
boyunca kazanıp içselleştirdikleri annelik ve ev kadınlığı rollerinin, çalışma yaşamı
ve sendikal faaliyetlerin yürütülmesine uygun olan özelliklerle (faal ve girişken
kişilik yapısı gibi) taban tabana zıt olmasına bağlanmıştır. Ayrıca kadınların yetersiz
eğitim almalarından kaynaklı olarak kendilerine güvenmemeleri faktörü ve
Türkiye’nin örgütlenme konusundaki anti-demokratik yapısı düşünüldüğünde
kadınların sendikalara uzak duruşunun temel nedenleri saptanmış olmaktadır
(Toksöz ve Erdoğdu, 1998: 133-176).
2.5. Sonuç
Cinsiyete dayalı ayrımcılığın varlığı, çalışma yaşamının bir çok alanına
ilişkin olarak yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra
kadın
istihdamını ve üst yönetim kademelerindeki kadın oranlarını gösteren istatistikler,
yatay ya da dikey ayrımcılık uygulamalarının varlığını kanıtlayan diğer verileri
oluşturmaktadır.
Toplumsal yapıda varolan ataerkil ilişkiler, işgücü piyasalarına da yansıyarak
kadın istihdamını sınırlamaktadır. Kadınların eğitiminin daha düşük seviyede ya da
belli mesleklerin eğitimleri ile sınırlı tutulması, cinsiyete dayalı ayrımcılığın ilk
aşaması
olan
mesleğe
yönlendirmedeki
ayrımcılığa
örnek
oluşturacak
uygulamalardır. Toplumsallaşma süreçleri boyunca, toplumsal cinsiyet rollerine
ilişkin kavramsallaştırmaların etkisinde kalan kadın ve erkeklerin, çalışma yaşamına
eşit koşullarda başlamadıkları görülmektedir. Toplumsal koşullanmaların sonucunda
kadınlar, ev içi sorumluluklarına daha çok zaman bırakan ancak daha az olanaklar
sunan işleri seçebilmektedirler. Bu seçimle bağlantılı olarak da bazı işlerin kadın
bazı işlerin erkek işi olarak benimsenmesi söz konusu olmaktadır. Bu noktada erkek
işi olarak adlandırılan işlere başvuran kadınların engellenme ya da kabul edilmeme
gibi durumlarla karşılaşması gündeme gelmektedir. Bu durum örgüt kültürü ve
ataerkillik arasındaki paralelliklere işaret etmektedir. Cinsiyetçi kalıp yargıların
etkisiyle oluşan tarihsel istihdam alışkanlıkları nedeniyle işyerlerinde kadınlar ücret,
terfi, güdülenme, işe devam, emeklilik, tayin, eğitimlere katılma konuları ile cinsel
taciz olayları gibi ayrımcı uygulamalara maruz kalmaktadırlar. Yapılan pek çok
araştırma geleneksel olmayan işlerde çalışan kadınların karşılaştıkları ayrımcı
uygulamaların daha çok farkında olduklarını ortaya koymuştur. Toplumsal cinsiyet
rollerine ilişkin beklentiler, örgüt kültürü ve örgütlerdeki iktidar savaşımının yanı
sıra kadınlara atfedilen birtakım içsel özellikler, ayrımcılığın en önemli nedeni olarak
dile
getirilmiştir.
Bunlar,
kadın
ve
erkeklerin
biyolojik
farklılıklarından
kaynaklandığı düşünülen ve profesyonel olmayan özelliklerdir. Aynı zamanda üst
yönetimdeki erkeklerin, kadınların terfilerine karşı başlangıçta direnç göstermeleri
de söz konusu olmaktadır. Tüm bu faktörler, kadınları motive etmede önemli etkisi
bulunan modellerin oluşmasını engellemektedir. Ev içi cinsiyete dayalı işbölümü
kadar, işgücü piyasalarındaki cinsiyete dayalı işbölümü de kadınların çalışma
yaşamındaki sosyal güvenlik ya da sendikalılık gibi haklara sahip olmalarını olumsuz
yönde etkilemektedir.
3.
HALKLA
İLİŞKİLER
SEKTÖRÜ
VE
CİNSİYETE
DAYALI
AYRIMCILIK
Halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarının
görünüş biçimlerini değerlendirirken, alanın tarihi gelişimi ve meslekleşme
aşamalarına bakmak yararlı olacaktır. Bu amaçla hangi toplumsal, ekonomik ve
teknolojik gelişmelerin halkla ilişkilerin meslekleşmesine yön verdiği de tartışılmaya
çalışılmıştır.
3.1. Halkla İlişkilerin Tarihçesi
“Halkla İlişkiler” deyimi ilk defa 1807 Yılında ABD Başkanı Thomas
Jefferson’ın kongreye gönderdiği mesajda kullanmıştır. 1925 Büyük Bunalımı ile
ABD’de pek çok sanayi kuruluşunun kapanıp, işsizliğin büyük boyutlara ulaşması,
halkın sisteme olan inancını büyük ölçüde sarsmıştır. Bu olumsuz süreci aşmada
halkla ilişkiler çalışmaları, kuruluşlar lehine olumlu imaj yaratmak amacıyla
yapılmıştır. Bu anlamda halkla ilişkiler çalışmaları, halkın istemlerinin saptanmasına
ve bu bilgiler doğrultusunda yardımsever yatırımlar gerçekleştirilmesine yönelik
olarak yapılmıştır (Kazancı, 1997: 5). Bu çalışmaları yapan kuruluşlar, toplumla
karşılıklı iyi ilişkiler kurma çabalarında devlete de destek olmuşlardır. Halkla
ilişkilerin geçmişten günümüze gelen bir uygulama olduğu düşünülse de, düzenli,
planlı ve bir amaç doğrultusunda uygulanması çağımızda gerçekleşmiştir. Kazancı,
bunun nedenlerini şu şekilde sıralamıştır (Kazancı, 1997: 16-34):
a)İdeolojik Devlet Faaliyetinin Önem Kazanması
Son yıllarda tüm dünyayı etkileyen küreselleşme ve sermayenin uluslararası
nitelik kazanmasıyla da hem devlet hem de özel sektör, aile sistemi, öğretim
kurumları, siyasal, hukuksal ve kültürel sitemler, din ve kitle iletişim araçları gibi
ideolojik araçları 20.y.y.’ın teknolojik olanakları sayesinde ideoloji aşılamada
kullanmaktadırlar 10. Varlığını ve toplumsal düzeni, zor kullanmaya gerek
duymaksızın sürdürebilen çağdaş devlet, toplumsal akımların etkisiyle sosyal devlet
anlayışının gereklerini yerine getirmek adına, bireyi çağdaş haklarla donatılmış bir
“vatandaş” olarak görmek zorunda kalmıştır. Ancak bu doğrultuda çağdaş devleti,
‘zor kullanmayan’ ya da geçmişteki devlet şekillerini sadece ‘zor kullanan’ şeklinde
konumlandırmak farklı sorunlar yaratacaktır. Ne günümüz devletlerinin fiziki
zorlamaya başvurmadığı ne de geçmiş devletlerin ideolojik araçları kullanmadığını
söylemek mümkündür. Her dönemde yöneten konumundakilerin iktidarlarını
meşrulaştırmak ve devamlılığını sağlamak amacıyla bu iki yönteme de başvurduğu
bilinmektedir. Bu durumda halkla ilişkiler ise devletin ya da özel sektör
kuruluşlarının sisteme siyasal meşruluk kazandırma anlamında ideolojik amaçlı
uygulamalarından biri olarak öne çıkmaktadır.
b)Yönetsel Etkinliği Arttırma Zorunluluğu
Kamu yönetimi ve işletmelerde halkla ilişkilerin anlamı, yönetime çevre ile
etkileşme olanağı sağlamaktır. Bu ise yönetimin bilme-tanıma eksikliğini gidermek,
halkla sorumluluğu paylaşmak, yapılan işleri halka ya da tüketiciye anlatmak yoluyla
yapılmaktadır. Bunun sonucunda ortaya çıkan karar, uygulanabilirliği olan, yani
arkasında toplumsal desteği olan karardır. Böylece halkla ilişkiler, aynı zamanda
yönetsel etkinliği arttırmak için kullanılan bir teknik haline gelmiştir.
c)Yönetimin Karmaşıklaşması
Çağdaş devletin önemli amaçlarından biri de iç sürtüşmelerin azaltılmasını ve
devletin yönetilen konumundaki halkı da kollamasını içeren olan toplumsal refahı
10
Ayrıntılı bilgi için bakınız: L. ALTHUSSER, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, (Çev. Y. Alp-M.
Özışık), Birikim Yayınları, İstanbul,1978.
sağlamaktır. Bu nedenle devlet aygıtı giderek büyütülmüştür. Bunun yanında
teknolojik gelişme, dış dünya ile yoğun ilişkiler, nüfus artışı gibi değişiklikler ve
sorunların
karmaşıklaşması
yeni
yönetim
birimlerinin
oluşturulmasını
gerektirmektedir. Bu ortamda halkla ilişkiler uygulamasında halkın aydınlatılması,
yalnızca yönetimin ne yaptığını açıklamak değil, aynı zamanda yönetimin yapısından
ileri gelen güçlükleri yenmek için halka bilgi aktarmak gibi zorunlu bir çabayı da
içermektedir.
d)Kuruluşla Toplum Arasında Karşılıklı Güvene Dayalı İlişkiler Geliştirme
Zorunluluğu
Özel kuruluşlar da kamu kurumları da başarılı olmak için çevre ile
ilişkilerinden olumlu sonuçlar elde etmek için çaba gösterirler. Halkın yönetimi
desteklemesi, onun kendisi için yararlı ve olumlu çalışmalar yaptığına inanmasına
bağlıdır. Bunun yolu da yönetimin gerçekten olumlu işler yapması ve bunu halka
anlatmasından geçmektedir. Bu ise halkla ilişkiler birimi ya da sorumlularının
görevidir. Türkiye özelinde konuya bakıldığında, yönetimin her türlü inisiyatifi
elinde bulundurduğu ve halkın yönetime kendini kabul ettirme gibi bir talebinin
yeterince dile getirilemediği bir ortam söz konusudur. Böyle bir ortamda ise halkla
ilişkiler faaliyetlerinin ne derece başarılı olacağı, bu çalışmanın amacını aşan ayrı bir
tartışma konusu oluşturacak niteliktedir.
II.Dünya Savaşı Dönemi’nde halkla ilişkiler etkinliklerinin yoğunluk
kazandığı görülmektedir. Özellikle radyonun yaygınlaşması, savaşla ilgili haber
akışının hızlanmasını sağlamıştır. Halkın savaşa yönelik olarak desteğini almak ve
kıt kaynakların akılcı kullanımını örgütlemek için halkla ilişkiler çalışmalarına
başvurulmuştur. Savaş bitiminde ise halkla ilişkiler, ihmal edilen sivil yaşama ve
şirketlerin unutulan ünlerini hatırlatmaya dönük çabalara yönelmiştir. Avrupa’da
hükümetin öncülüğünde başlatılan halkla ilişkiler çalışmaları, 1950’li yıllardan sonra
ise özel sektörün kampanya girişimleriyle sürdürülmüştür (Bıçakçı, 2000: 112).
Türkiye’nin yönetsel sistemi ve toplumsal koşulları yüzünden yıllar boyunca
halkla ilişkiler uygulaması olarak adlandırılabilecek hiçbir çalışma yapılmamıştır.
1960’lardan sonra ise özel kesim kuruluşlarının, toplumsal olaylara daha duyarlı bir
kamuoyunun oluşması karşısında daha titiz ve gerçekçi davranmaya başladıkları
belirtilmelidir. 1961 Anayasası’nın tanıdığı görece özgürlüklerden dolayı, toplum
içinde örgütlenmelerin ve siyasal yaşamdaki seçeneklerin aratarak mevcut iktidara
karşı koyma gücüne erişmesi kamu yönetiminde de hareketliliğe yol açmıştır. Bu
sayede özel kesimin yanı sıra kamu kesimi de halkla ilişkileri bir yönetim işlevi
olarak kabul edip, halkla ilişkiler birimleri kurmaya başlamıştır. 12 Eylül Dönemi ve
sonrasının baskıcı ortamında, halkla ilişkiler mesajlarının yönü yalnızca devletten
halka doğru olmuş ve dolayısıyla uygulamaları birer propaganda niteliğine
dönüşmüştür. 1970’li yıllarla birlikte özel sektörün gelişimine paralel olarak şirketler
bünyesinde halkla ilişkiler çalışmaları da gelişmeye başlamıştır. 1980 ve sonrası
hükümetler döneminde ise halkla ilişkilere, hem kamuda hem de özel kesimde
yönetsel bir işlev olarak büyük bir gereksinme olmasına rağmen, bunu karşılayacak
yetişmiş kadro eksikliği ve meslekleşme yokluğu nedeniyle çeşitli aksaklıklar
meydana gelmiştir. Halkla ilişkiler kadrolarında görevlendirilen kişilerin, sadece
siyasal eğilimleri ya da fiziksel özellikleri ile belirleyici olmuştur (Kazancı, 1997:
15). Özel kesimin güçlenmesiyle birlikte halkla ilişkiler etkinlikleri daha çok
toplumsal ve kültürel yaşama dönük bir niteliğe kavuşmuşlardır. Örneğin halkla
ilişkiler araçlarından olan sponsorluk, sanata ve spora yönelik alanlarda önem
kazanmıştır.
3.2. Halkla İlişkilerin Meslekleşmesi
Meslek, ekonomik yönden bakıldığında bir kişinin hayatını kazanmak ve
geçimini sağlamak için sürekli olarak üzerinde çalıştığı iş veya fikir alanı şeklinde
tanımlanabilir. Ancak meslek aynı zamanda sosyal, kültürel ve teknik bir bütündür.
Bu anlamda ise meslek, sosyo-kültürel, ekonomik ve teknik özelliklere sahip belirli
bir alandaki özgül işler ve faaliyetlerin bir bütünü olarak tanımlanabilir (Ertekin,
1995: 75).
20.y.y.’ın son çeyreğinde başlayan süreçte hızla gelişen teknoloji ve
bilgisayarlaşma, endüstride üretkenliği arttırmış, insan emeğinin yerine bilgisayarı
geçirerek ekonomide yeni üretim sektörlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Böylece endüstriyel üretimin ağırlığı azalmış ve yerini hizmet sektörü almaya
başlamıştır. Emek gücünün niteliğinde meydana gelen bu değişiklikler “esnek
uzmanlaşma” kavramıyla açıklanmaktadır 11. Ortaya çıkan bu yeni emek gücünün en
fazla yoğunlaştığı (profesyonel meslekler olarak adlandırılan) mesleklerin hizmet
sektöründe yer aldığının kanıtları olarak pek çok ülkede tespit edilen hizmet sektörü
büyüme oranları gösterilmektedir 12. Hizmet sektöründe görülen bu büyümenin ve
sektörün kadın emeğine uygun yapısının teknolojik gelişmeler ile birlikte endüstriyel
kalkınmanın yarattığı cinsiyet ayrımcı istihdam politikalarını ortadan kaldıracağı
kimi yazarlarca vurgulanmaktadır. Ancak emek gücüne ilişkin bu değişim sürecinde
öne çıkarılan modern/ yeni/ profesyonel kadın tipi de ataerkil toplumsal yapının bir
yansımasıdır (Belek, 1999: 77-101). Bu kadın tipi ile kadınlara geleneksel rollerinin
11
Ayrıntılı bilgi için bakınız: İ.BELEK, Postkapitalist Paradigmalar, Sorun yayınları,İstanbul, 1999.
1980’lerden itibaren Hizmet sektöründeki büyüme, Almanya’da% 90, Norveç’te % 256, İsveç’te %
58, Kanada’da % 150, İngiltere’de % 153 olmuştur (Aktaran Belek, 1999: 90).
12
yanı sıra başka roller de yüklenmektedir. Modern/ yeni/ profesyonel kadın tipini
tanımlayan en önemli unsurlardan biri teknolojidir. Eskinin geleneksel kadını,
bilimsel yöntemlerle üretilen ürünleri kullanarak zamanını en rasyonel biçimde
kullanan modern kadına dönüşmektedir. Modern kadını tanımlayan diğer bir unsur
ise kadın bedeniyle ilişkilidir. Bireysel kimliğini bedeniyle özdeş kılan yani “zayıf,
atletik ve güzel kadın idealine” ulaşmak amacıyla tüketen kadın başarıyı yakalamış
sayılmaktadır. Hizmet sektörünün pek çok alanında ve elbette ki halkla ilişkiler
alanında görev alan kadınların istihdamında ortaya çıkan yeni kriterlerin “çekicilik
ve güzellik” olduğu ampirik olarak da gözlenmektedir (Timisi, 1997: 39-40). Bu
durum, kadınlar üzerinde yaratılan ataerkil kontrolün emek gücünde yaşanan
değişimlerin ardından aldığı yeni biçimi göstermektedir.
20.y.y.’da çeşitli iletişim araçlarını kullanan bir alan haline gelen halkla
ilişkilerin, gelişmiş ülkelerde özellikle ABD’de mesleki olgunluğa erişmesine
rağmen Türkiye’de meslekleşme konusunda
aşması gereken pek çok engeli
bulunmaktadır. Kalender (1999: 25), Türkiye’de halkla ilişkilerin
düzeyine yükseltilebilmesi için:
1-faaliyet alanının belirlenmesi ve işin tanımlanması,
2-meslek görevlisinin vazgeçilmez bir rol üstlenmesi,
3-ahlak standartlarının bulunması,
4-eğitim ve işe alma standartlarının bulunması,
5-meslek görevlilerinin örgütlenmesi gerektiğini belirtmektedir.
bir meslek
1)Faaliyet Alanının Belirlenmesi ve İşin Tanımlanması
Belli başlı halkla ilişkiler ve faaliyet alanına ilişkin tanımlamalara
göz
atıldığında, değişik yaklaşımlar ve mesleğin sürekli yenilenerek görev alanını
genişletmesinden kaynaklanan sebepler dolayısıyla, tanımlamada çok net bir görüş
birliği bulunmadığı görülmektedir. Halkla ilişkiler konusundaki teorik tartışmalar
doğrultusunda iki yaklaşımın varlığından söz edilebilir. Bunlardan birincisine göre;
halkla ilişkilerin faaliyet alanı, kurumla ilgili kamuları arasında iki yönlü iletişime,
sosyal sorumluluk duygusuna
ve karşılıklı yarara dayalı ilişkileri kurmak ve
geliştirmek, örgütün imajını oluşturmak ve verimliliğine katkıda bulunmak olarak
tanımlanmıştır (Kalender, 1999: 26).
Bu yaklaşım doğrultusunda halkla ilişkiler alanının bilinen isimlerinden
Bernays, Cutlip ve Center, Wilson ve Lesly yaptıkları tanımlamalarda, kuruluş ve
kamuları
arasındaki
karşılıklı
uyum
ve
çıkar
sağlama
çabalarına
vurgu
yapmaktadırlar. Bu tanımlamalarda ‘karşılıklı uyum ve çıkar’ kavramının hangi
öğelerden oluştuğu oldukça belirsizdir ve bu belirsizlik kavramın özellikle kuruluş
tarafından kendine uygun olarak kullanılması sonucunu da doğurmaktadır. Asna’ya
göre ise varolan pek çok tanımın temelinde yatan görüş, halkla ilişkilerin kuruluş ile
onun karşısındaki “hedef kitle” arasında karşılıklı menfaate dayalı ve sağlıklı bir
diyalog tesis edilmesi, bunun sonucunda da kamuoyunun ilgili kesimlerinde kuruluş
hakkında olumlu bir imaj ve destek yaratılmasıdır (Asna, 1996: 1222).
Halkla ilişkilerin tanımlanması amacıyla geliştirilen ikinci yaklaşıma göre ise,
halkla ilişkilerin faaliyet alanı, egemen güçlerin kendi amaçlarını gerçekleştirmek
için kamuyu manipüle etmek ve rıza üretimini sağlamaktır. Bu yaklaşımda halkla
ilişkiler görevlisi yumuşatılmış propaganda tekniklerini kullanma, kamuyu
yönlendirme ve patronların isteği doğrultusunda örgütün amaçlarını gerçekleştirme
işini üstlenecektir. Örneğin Chomsky’e göre, halkla ilişkilerde amaç, halkın
düşüncelerinin, rızasının yönetimin arzu ettiği şekilde biçimlendirilmesidir. Schiller,
ABD Hükümetinin ve uluslar arası faaliyet gösteren ABD Şirketlerinin halkla
ilişkileri bir zihin manipülasyon aracı olarak kullandıklarına işaret edip bu yönde
bulduğu delilleri sıralamaktadır (Aktaran Kalender, 1999: 26). Bıçakçı’ya göre de
halkla ilişkiler, yönetici azınlığın inisiyatifinde belirlenen etkinliklerdir ve uzun
vadedeki amacı yönetsel mekanizmanın çıkarını gözetmektir (Bıçakçı, 2000: 119).
Bu yaklaşımlar incelendiğinde, birinci yaklaşımın bir ideal durumu temsil
ettiği söylenebilir. İkinci yaklaşım ise varolan toplumsal sistem ve üretim ilişkileri
içindeki güç ilişkilerini daha gerçekçi analiz etmekte ve birinci yaklaşımın
eksikliklerini dile getirmektedir.
Ertekin’ in (1988: 38) de belirttiği gibi ancak gerçeklerden hareket ederek, her
bir kitleyle ilgili politika, hak ve yükümlülükleri dikkate alarak kitlelere bilgi veren
bir halkla ilişkiler anlayışı karşılıklı yararı temele alabilir ve ancak böyle bir sistem
içinde halkla ilişkiler bir meslek olarak ele alınabilir.
2) Meslek Görevlisinin Toplumda Vazgeçilmez Bir Rol Üstlenmesi
Halkla ilişkilerin bireyler, gruplar ve toplum arasında bütünleşme ve
uyarlamanın hayati bir aracı olduğunu söyleyen Bernays’e göre halkla ilişkilerin,
grup ve bireylere karmaşıklaşan dünyada artan iletişimle başa çıkma imkanı vermek,
kamuoyunun potansiyel etkilerini değerlendirmekte
yol göstermek ve diğer
kamularla bütünleşmeyi ve onları daha iyi anlamayı başarmak gibi fonksiyonları
bulunmaktadır (Aktaran Kalender, 1999: 27).
Halkla ilişkiler görevlilerine iki düzeyde görev düştüğünü belirten Kalender’e
göre: Birinci düzeyde, kuruluşun amaçlarını gerçekleştirmek için çevreyi sürekli
takip eden, yakın ve uzak gelecekteki olası ekonomik ve sosyo-politik değişimleri
izleyen, yönetime yol gösterici ve danışmanlık görevleri, ikinci düzeyde ise
yönetimin faaliyet ve kararlarını kamuya duyurmak için çeşitli iletişim yöntem ve
araçlarının kullanılması anlamındaki teknik eleman görevleri bulunmaktadır
(Kalender, 1999: 28).
Ertekin (1988: 41), bir halkla ilişkiler uzmanı ile yöneticinin mevcut ve
ileride ortaya çıkabilecek sorunları da kapsayacak genişlikte bir alan üzerinde
anlaşmaları gereğinin önemini vurgulamıştır. Bunun dışındaki anlayış ve
uygulamalar halkla ilişkilerin gelişmesi ve meslekleşmesine zarar verecektir. Bu
noktada halkla ilişkiler uzmanına düşen görev, uzmanlığı ile birlikte kuruluşa halkla
ilişkiler fikrini de benimsetebilmektir.
3)Mesleğin Ahlak Standartları
Örgüt yapısı içerisinde bir birim olarak hem halkla ilişkiler biriminin hem de
görevlisinin uymakla yükümlü olduğu bazı ahlak standartları bulunmaktadır. Halkla
ilişkiler birimi, kar amacı gütmeden ve doğrudan bir çıkar sağlamadan, sosyal
sorumluluk bilinciyle etkinliklerini yerine getirmek zorundadır. Bu duruma halkla
ilişkilerin etik performansı da denilmektedir (Kalender, 1999: 28).
Mesleğin kuralları arasında en yaygın olarak bilineni Uluslararası Halkla
İlişkiler Derneği (IPRA) tarafından Atina’da 1965 yılında yapılan toplantıda kabul
edilen ve 1968’de Tahran’da bazı maddeleri değiştirilerek kesinleşen ilkelerdir.
Atina Kuralları 1965 yılında Halkla İlişkiler Avrupa Konfederasyonu (CERP)
tarafından da kabul edilmiştir. Atina Kuralları’na göre halkla ilişkiler görevlileri, her
koşulda insanların güvenini kazanacak şekilde ve tüm davranışlarının bir bütün
olarak değerlendirileceğini bilerek, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilke ve
kurallarını dikkate alarak, hizmet ettiği kuruluş kadar kamunun çıkarlarını da
önemseyerek dürüstlük içinde görevini yapmak, aldatıcı yöntem ve tekniklere
başvurmadan gerçeği her durumda birinci planda tutmakla yükümlüdürler (Kalender,
1999: 28).
Amerikan Halkla İlişkiler Derneği’nin (PRSA) 1988 yılında kabul ettiği
kurallar IPRA’nın standartlarıyla benzer özellikler taşımakta ancak kuralları biraz
daha detaylandırmaktadır. PRSA Meslek Kuralları’na göre üye,
-meslek hayatını kamu çıkarına uygun şekilde sürdürmeli, doğruluk ve içtenliğin
yüksek
standartlarını
temsil
etmeli,
ölçüsüz
iddialardan
ve
insafsız
karşılaştırmalardan kaçınmalı, bilerek hatalı ya da yanlış yönlendirici bilgileri
iletmemeli, kendisinin doğrudan kontrolünü aşan özel sonuçların başarılmasını
garanti etmemeli,
-Eski, mevcut ve potansiyel müşterilerinin gizlilik haklarını ve mahremiyetlerini
ciddiyetle korumalı,
-Diğer meslektaşının çalışmasına ya da mesleki şöhretine bilerek zarar vermemeli,
başka bir üyenin ahlak dışı, kanunsuz ya da haksız uygulamalardan dolayı suçlu
olduğuna dair delillere sahipse derneğe hemen bildirmeli ve herhangi bir örgüt veya
bireyle ilişkileri, bu bildirgenin maddelerine aykırı uygulamalar gerektiriyorsa derhal
ilişkisini kesmelidir.
Pek çok halkla ilişkiler uzmanı, halkla ilişkilerin kamu yararını gözetmek
zorunda olduğunu, kurum ve kuruluşların halka karşı dürüst ve güvenilir olması
gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak kapitalist sistem koşullarında, devletlerin ya da
kuruluşların mülkiyet ilişkilerini ya da karlılıklarını korumak yerine kamu yararını
gözetmeleri olanaklı gözükmemektedir. Dolayısıyla halkla ilişkilerin bu noktada ister
istemez partizan, hatta belli grupların yararına antidemokratik bir rol oynadığı da
belirtilmektedir (L’Etang ve Pieczka, 2002: 187). Bu durumu başarılı halkla ilişkiler
faaliyetleri yürüttükleri söylenen ve dünya ekonomisini yönlendiren çok uluslu
şirketlerin
faaliyetlerini
değerlendirerek
görmek
de
mümkündür.
Örneğin
milyonlarca insanın hayatını tehlikeye sokan önemli sigara üreticilerinden Philip
Morris şirketinin ya da ülkemizde işçilerine sendika hakkı vermeyen, çevreye daha
az zararı bulunan kurşunsuz benzinin fiyatını normal benzinden daha yüksek tutan
BP ve Shell gibi şirketlerin kamu yararını gözetiyor olmaları inandırıcı değildir
(Bıçakçı, 2000: 147). Böyle bir toplumsal düzen ve ekonomik yapılanma içerisinde
halkla ilişkilerin, sistemin siyasal meşruluğunu sürdürmek yerine gerçeklere ve kamu
yararına yönelik faaliyetler bütünü olduğunu söylemek oldukça zor görünmektedir.
Asna’nın sözleriyle bu durumda halkla ilişkilere düşen işlev, “gerçekleri acı
olmaktan çıkarıp hoş karşılanacak şeyler durumuna getirmeye çalışmak” olmaktadır
(Aktaran Bıçakçı, 2000: 147).
4)Eğitim ve İşe Alma Standartlarının Bulunması
Halkla ilişkiler tanımlarının, anlayışlarının çeşitliliği, halkla ilişkiler
uygulamalarında ve görevlerinde farklılığın temelini oluşturmaktadır. Halkla ilişkiler
alanında çalışan bir kısım görevliler, halkla ilişkileri önemli bir yönetsel işlev olarak
algılarken bazı halkla ilişkiler görevlileri daha alt düzeyde ve rutin işleri amaç
edinebilmektedir. Bazıları ise halkla ilişkileri, öğretilmesi oldukça zor, yalnızca
yapılarak öğrenilen, sezgisel yönleri de oldukça önemli olan bir iş olarak
görmektedir. Örneğin, Robinson, halen alanda çalışan pek çok halkla ilişkiler
uzmanını, “eğitilmemiş halkla ilişkiler insanları” (Homo in Public Relationibus
Indoctus) olarak nitelemektedir (Aktaran Ertekin, 1988: 41).
Halkla ilişkiler çalışmalarının sağlıklı bir biçimde yürütülebilmesi için
öncelikle uzmanlaşmış insan gücüne ihtiyaç vardır. Bu amaçla halkla ilişkiler
alanında çalışacak kişiler için aranması gereken ilk koşul eğitimdir. Halkla ilişkiler
görevlisi iletişim, sosyoloji, hukuk, ekonomi, genel kültür, psikoloji ve yönetim
konularında bilgi sahibi olmalıdır. Halkla ilişkiler görevlisinin eğitimi meslek hayatı
boyunca sürdürülmeli ve bu yöndeki olanaklar sağlanmalıdır. Yabancı dil bilgisi,
özellikle halkla ilişkiler alanındaki literatürün İngilizce olması nedeniyle İngilizce
bilgisi, bu alanda çalışacaklar için aranan temel özelliklerden bir diğeridir (Asna,
1996: 1224). Halkla ilişkiler görevlisi ayrıca empati, dinleme, zamanlama,
örgütleme, planlama, eleştirel düşünme, öğrenme ve danışmanlık, sözlü ve yazılı
ifade gibi becerilere de sahip olmalıdır (Bıçakçı, 2000: 118). Halkla ilişkilerin
çevreyi etkileme ve imaj oluşturma faaliyetleri dikkate alındığında, halkla ilişkiler
görevlisinin anlayışlı, sabırlı, dürüst, güvenilir ve ciddi olması kendisinden beklenen
en önemli kişilik özellikleridir (Kalender, 1999: 30).
5)Meslek Görevlilerinin Örgütlenmesi
Günümüzde pek çok meslek kolu oda, baro, birlik vb. şekillerde örgütlenerek,
meslekleri ile ilgili araştırmaların yaygınlaşmasına, eksikliklerin giderilmesine ve
toplumda belli bir baskı grubu olarak rol oynamasına katkı sağlamaktadır. Halkla
ilişkiler görevlilerinin örgütlenmesi ile anlatılmak istenen, halkla ilişkiler
uzmanlarıyla konu ile ilgili çevrelerin ulusal ve uluslararası düzeydeki bilgi
alışverişini gerçekleştirmek, kullanılan yöntem ve tekniklerle sağlanmak istenen
amaçlar ve kamu yararı arasında denge kurmak için gösterilen çabaların bir araya
getirilmesi ve uyumlu kılınmasıdır (Ertekin, 1988: 38). Böyle bir örgütlenme,
meslekleşme konusundaki problemlerin çözümlenmesi için de çok önemli bir adımı
oluşturacaktır.
Halkla ilişkiler alanında uluslararası ilk meslek örgütü 1955 yılında Londra’da
kurulan “Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği’dir. Bu alandaki ikinci uluslararası
kuruluş ise merkezi Brüksel’de bulunan 1959 yılında kurulan “Avrupa Halkla
İlişkiler Merkezi”dir (Kalender, 1999: 30). Türkiye'deki Halkla İlişkiler uzmanlarını
bir çatı altında toplayarak meslek içi dayanışma sağlamak, mesleğin tanınması,
yerleşmesi ve gelişmesi yolunda çalışmalar yapmak üzere 1972 yılında Halkla
İlişkiler Derneği kurulmuştur. Bu derneğin dışında Ankara, İzmir ve Bursa’da da
Halkla İlişkiler Dernekleri ve yine İstanbul’da Halkla İlişkiler Danışmanları Derneği
bulunmaktadır.
3.3. Halkla İlişkiler Sektöründe Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık
Cinsiyete dayalı mesleki ayrımcılığın, birbirine bağlı çok sayıda toplumsal ve
ekonomik etken sonucu ortaya çıktığı ve işgücüne katılan kadın sayısının artmasına
rağmen, cinsiyete dayalı köklü eşitsizliklerin sürdüğü pek çok araştırma tarafından
ortaya konulmuştur. Cinsiyete dayalı ayrımcılık konusundaki ilk araştırmalar,
mesleklerin en açık ve kolaylıkla ölçülebilecek karakteristikleri olan ücretler üzerine
yoğunlaşmışken, sonraki araştırmalar, kadın mesleklerinin çalışanlara daha az
bağımsızlık, daha az yarar ve erkek mesleklerinde istihdam edilenlere göre daha az
ilerleme olanakları sunduğunu kanıtlamıştır
(Preston, 1999: 612). Dünyada ve
özellikle Amerikan literatüründe, halkla ilişkiler sektöründe cinsiyetten kaynaklı
sorunları inceleyen makalelerde son 20 yılda büyük bir artış görülmektedir. Bu
makalelerde sıkça dile getirilen konular arasında öne çıkanlar ise,
-yönetimsel ve teknik rollerin yerine getirilmesine dair sorunlar,
-ücret eşitsizliği,
-alanın statüsüne yönelik tehditler,
-kadınların yükselmesinin önündeki ‘cam tavan’’ olarak adlandırılan
engellerdir.
Amerika’da halkla ilişkiler alanında kadın çalışanların oranı, 1960’larda % 25
iken, 1982’de bu oran eşitlenmiş 1997’de ise kadınların oranı % 65.7’ye ulaşmıştır.
Ancak bu kadınların çok küçük bir bölümü, yöneticilik ve danışmanlık konumlarına
sahiptirler. Çeşitli araştırmalarla da kadınların teknik rollere, erkeklerin ise yönetsel
rollere sahip oldukları, dolayısıyla da kadınların daha az ücret aldıkları ortaya
konmaktadır (Farmer ve Waugh, 1999: 236). 1979’dan beri hangi halkla ilişkiler
etkinliklerinin ne sıklıkta gerçekleştirdiklerini öğrenmek amacıyla pek çok çalışma
yapılmıştır. Toth, halkla ilişkiler alanında cinsiyete dayalı ayrımcılığı ele alan
çalışmaları değerlendirdiği makalesinde, halkla ilişkiler alanında üstlenilen rollere
ilişkin dört kategori saptandığını belirtmiştir:
-iletişim teknisyeni,
-uzman tavsiyeci,
-iletişim kolaylaştırıcı,
-problem çözme süreci kolaylaştırıcı bileşimini içeren yönetim rolü.
Ayrıca 458 PRSA üyesi ile yapılan bir başka çalışmada, erkek ve kadınların
kendilerini gerçekleştiriyor gördükleri roller üzerinde belirgin bir biçimde
ayrıldıklarını saptanmıştır; kadınların yarıya yakını kendilerini öncelikli bir biçimde
teknik iletişimci rolünü icra ediyor olarak, erkeklerin yarıdan fazlası ise baskın
rollerini düzenleyici uzmanlık olarak belirtmişlerdir. Çalışmanın yazarı, bu algılayış
farkının yaş ya da deneyimlerin değil toplumsal cinsiyetin yarattığı farklılıktan
kaynaklandığını belirtmiştir. Kadınların erkeklerden daha az kazanmalarının
nedenleri, pek çok kaynakta, kadınların alandaki erkeklerden daha az deneyimli
olmaları, daha genç olmaları, düşük ücretler veren örgütlerde toplanmaları ve düşük
ücretli konumlarda çalışmaları olarak dile getirilmiştir. PRSA’nın 1990-1993 yılları
arasında yaptığı maaş araştırmalarında da cinsiyet farklılığı net olarak saptanmıştır.
Ortalama olarak erkeklerin maaşları kadınlarınkinden % 45 daha fazladır. Bu durum
ise, araştırmacılar tarafından, ücretlerin hala teknik rolden daha değerli görülen
yönetsel rolle belirlenmesiyle açıklanmıştır (Toth 13, 2001: 243).
Erkeklerin bir işin içinde çalışma ödüllerinin diğer mesleklerden daha az
çekici hale geldiğinde, örneğin çalışma saatleri ya da işin içeriğinin kötüleşmesi,
ücretlerin aynı nitelikleri gerektiren diğer mesleklerinkine ayak uydurmada başarısız
olması, yükselme fırsatlarının ortadan kalkması ya da benzer nitelikleri takip eden
daha arzu edilir işlerin ortaya çıkması durumlarında, mesleği bıraktıkları da çeşitli
kaynaklarda belirtilmektedir. Halkla ilişkilerin ‘kadınlaşması’ olarak nitelenen bu
durumun nedeni olarak, alanın yönetimsel konumunu hukuk ya da pazarlama gibi
diğer disiplinlere kaptırması, bu disiplinlerin bir alt dalı olarak konumlandırılması
görülmektedir (Farmer ve Waugh, 1999: 236). Halkla ilişkiler alanına artan sayıda
kadının girmesiyle, bazı meslek profesyonelleri, alanın statüsünde ve ücretlerde
düşüş olacağına dair korku yaşadıklarını belirtmişlerdir. Lesly (1988), halkla ilişkiler
alanındaki kadın çoğunluğunun halkla ilişkilerin imajını değiştirdiğini, zor bir
uğraşıdan ve üst düzey bir yönetim fonksiyonundan ziyade daha yumuşak bir iş
olarak konumlandırıldığını belirtmiştir. Lesly’e göre, kadınların yönetsel işlerden çok
teknik işlerle ilgilenmek istemeleri profesyonellik arzusunu azaltmış, bu gibi
kayıplarla alan, “dişil” hale gelmiş ve gelir düzeyi de düşmüştür. Aynı biçimde
Hon’un (1995) çalışmasına katılan erkekler de, halkla ilişkilerdeki kadın
13
Çev. Sema Yıldırım Becerikli, çevirinin içinde bulunduğu kitap basım aşamasındadır.
egemenliğinin bu alandaki değer düşüşüne eşlik ettiğinden şüphelendiklerini
vurgulamışlardır. Donato (1990), halkla ilişkileri, kadınların son yıllarda orantısız
olarak artış gösterdikleri on meslekten biri olarak nitelendirdikten sonra bu durumun
nedenlerini şu şekilde sıralamaktadır:
-sektörde kadınlar için cinsiyetleri özelinde bir talep olması,
-kadın işgücünü kabul eden bir sektör olması,
-kadınların, erkeklerden daha çok satın almaları,
-kadın
uygulayıcıların
iletişim
kurabileceği
yeni
müşteri
kesiminin
kadınlardan oluşması,
-yönetsel ve profesyonel işlerde daha çok kadının çalışmaya başlaması,
-kadınların terfileri konusuna yönelik olumlu eylem kuralları ve
-halkla ilişkileri “kadın işi” olarak tanımlayan toplumsal cinsiyet ideolojisinin
etkisi (Aktaran Toth, 2001: 240).
Toth ve Grunig (1993), kadınların daha az terfiden ettirilmesinin basitçe
toplumsal cinsiyete dayanmadığını fakat bunun kadınlar ve erkeklerin halkla ilişkileri
nasıl deneyimlediklerine ilişkin farklılıklara dayandığını öne sürmüşlerdir. Yazarlar,
kadınların yönetsel etkinlikleri yerine getirirken hala “her şeyi yapmak” gibi bir
duygu içinde teknik görevleri de yaptıklarını kaydetmişlerdir. Halkla ilişkilerde
cinsiyet konusunu irdeleyen bir başka çalışmada ise, birçok erkeğin kariyerleri
üstünde çocuklarının olumlu ya da olumsuz bir etkisinin bulunmadığına
inandıklarını, buna karşın kadınların yarısının, kariyerleri üzerinde çocuklarının
olumsuz etkisi olduğuna inandıkları saptanmıştır (Farmer ve Waugh, 1999: 237). Bu
saptama aynı zamanda, kadınların yönetsel görevlerde ilerlemelerine izin verilse bile
basit düzeydeki görevleri yapmayı tercih ettikleri düşüncesine de yol açmaktadır.
‘Kadife getto’ terimi, Business Week’te yayınlanan bir makale sonrasında,
halkla ilişkilerin kadınların yönetici konumuna yükselebildikleri bir alan olmasına
karşın bu durumun üst düzey yönetimler için rekabette erkekleri tehdit edemeyecek
düzeyde olduğunu anlatmak amacıyla kullanılmaya başlamıştır. Creedon (1993), bu
durumu örgütlerde mevcut olan ve erkek ayrıcalığı sistemini koruyan bir değerler ve
normlar sistemine bağlamaktadır. Wright ve arkadaşları (1991) ise, kadınların
kendilerini teknik rollere uygun olarak algılamalarının bir nedenini, yönetici
rollerinin erkekler tarafından ve erkekler için tanımlanmış olmasına bağlamaktadır
(Aktaran Toth, 2001: 245-246).
Türkiye özelinde halkla ilişkiler ve toplumsal cinsiyet ilişkisine bakıldığında,
batıdaki fiili durumla bazı ortaklıkların yanı sıra pek çok farklılık da göze
çarpmaktadır. Türkiye için yapılacak değerlendirmede dikkate alınacak ilk nokta,
kamu ve özel kesimdeki halkla ilişkiler etkinliklerinin birbirinden çok farklı olarak
yapılanmalarıdır. Türkiye’de halkla ilişkilerin ortak bir faaliyet alanının bulunmamış
olması ve meslekleşmesi konusundaki diğer aksaklıklar yüzünden halkla ilişkiler
görevlilerinin yaptıkları iş, kuruluşun bulunduğu sektöre ve sektörler içinde de
kuruluştan kuruluşa değişmektedir. Kamu kuruluşlarında görevli biri için halkla
ilişkiler, “basınla ilişki kurmanın yol ve yöntemini” ifade ederken, özel bir kuruluşta
görevli biri tarafından “kuruluşun ürünlerini satma ve karı arttırmaya yönelik bir
yöntem” olarak algılanmaktadır (Uysal Sezer, 1988: 197). Kazancı, kamu ve özel
kesim halkla ilişkileri arasındaki bu yaklaşım ve uygulama farklılıklarını, bu iki
kesimin amaç ve konumlarının farklı olmasına bağlamaktadır (Kazancı, 1997: 42).
Buna bir de işe alma ve ahlak standartlarının oturmamış olması gibi sorunlar da
eklendiğinde çok çeşitli halkla ilişkiler anlayışları ortaya çıkmaktadır. Bu noktada
kamu ve özel kesimdeki halkla ilişkiler uygulamalarında farklı boyutlarda ortaya
çıkan olumsuzlukların toplumsal cinsiyetle ilişkilerinin ayrı ayrı incelenmesi
gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
3.3.1. Türkiye Kamu Yönetiminde Halkla İlişkiler ve Toplumsal Cinsiyet
Bir kurumun kültürünün, içinde yer aldığı toplumun kültürü ve değerlerinden
bağımsız bir şekilde oluşamayacağı düşüncesinden hareketle, Türkiye kamu
yönetimindeki halkla ilişkiler uygulamalarının bünyesinde çeşitli aksaklıkları
barındırdığı bir çok kaynakta vurgulanmıştır. Türkiye kamu yönetimindeki halkla
ilişkiler uygulamalarında belli birtakım işlerin rutine bağlanması söz konusudur ve
yönetimin bazı karar ve uygulamalarını kamuoyuna duyurmak amaçlı tek yönlü bir
işleyiş vardır. Açıklanan bu karar ve bilgilerin halkta ne gibi tepkiler uyandırdığını,
halkın taleplerinin neler olduğunu öğrenmeye yani besleyici yankıyı yakalamaya
yönelik bir çaba gözlenmemektedir (Uysal Sezer, 1998; Kazancı, 1997; Ertekin,
1995; Kalender, 1999).
Yönetsel yapıda ortaya çıkabilecek kuralsızlık ya da düzensizlikleri
önlemeye
yönelik
evrensel
bir
mekanizma
olan
bürokrasi,
Türkiye’deki
uygulamasında formalitelerin artarak karmaşıklaşmasına ve aynı zamanda bu
formalite işlemlerinin kamu görevlilerinin gözünde araç olmaktan çıkıp amaç
olmasına yol açmaktadır. Bu durumun ortaya çıkardığı diğer bir aksaklık da, belirli
bilgi ve yöntemlerin halktan saklanması, ancak kuruluşta çalışanlarca bilinmesi
olarak tanımlanan “yönetsel içrekliktir” (Kazancı, 1997: 95).
Halkla ilişkiler birimlerine ilişkin yasal düzenlemeler ise, varolan
belirsizlikleri yok edeceğine yeni belirsizliklerin doğmasına neden olacak
niteliktedir. 1983 yılında çıkarılan 174 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile halkla
ilişkiler, yardımcı birim olarak tanımlamakta, 1984 yılı 203 sayılı KHK ise, halkla
ilişkilerin bir parçası olan basınla ilişkileri bünyesinden çıkarmakta ve onu önceleyen
bir konuma getirmektedir. Bu durum, halkla ilişkilerin danışma ve yürütme
işlevlerinin parçalanmasına neden olmaktadır. 1984 Yılındaki 204 sayılı KHK ise,
halkla ilişkileri danışma ve denetim birimleri arasında konumlandırmaktadır. Bu
konumlandırılmasıyla halkla ilişkiler, üst düzey yönetime yakın bir hale getirilmiştir
ancak bu durum diğer verilerle, yani birimlere verilen temel işlev, alt birimlerin
bulunup bulunmadığı, yapılan işler ve personelin niteliği ile birlikte ele alındığında,
bu konumun üst yönetime bağlılıktan çok bağımlılığı içerdiği noktasında
eleştirilmektedir (Uysal Sezer, 1998: 146). Acar’ın (1994) çalışması, kamu
yönetimindeki halkla ilişkiler birimlerinin danışma- yürütme işlevlerine uygun
yapılanmamasının yanı sıra, birimlerin yürütme işlevlerinin gereklerini de yerine
getirmediklerini göstermektedir. Bu çalışmada en çok yerine getirilen görev % 96 ile
basın izleme ve kupür kesme ve en az yerine getirilen görev ise % 22 ile kamuoyu
araştırmaları ve anketler olarak ortaya çıkmıştır (Acar, 1994: 47-65).
Halkla ilişkiler birimini örgüt içinde saygın bir yere yükseltecek ve
yönetimsel işlevlerle ilişkisini kuracak olan en önemli öğe personel öğesidir.
Yönetsel evrenin giderek karmaşıklaşması sonucunda, işleve göre gruplandırma ve
doğru personeli, en uygun işlerde görevlendirme önem kazanmıştır (Ertekin, 1995:
63). Ancak bu noktada da Türkiye’ye özgü birtakım sorunlar çıkmaktadır. Danışma
ve yürütme işlevlerini yerine getiremeyen halkla ilişkiler birimleri, yine bu alandaki
yasal boşluklardan dolayı, siyasi eğilimler doğrultusunda bir ödüllendirme makamı
olarak kullanılmaktadır. Bu göreve getirilen kişilerin ne gibi nitelikleri olduğu değil,
kim oldukları belirleyici olmaktadır. Bu durumu eleştiren nitelikteki yazılar basında
da pek çok defa yer bulmuştur:
“Başbakanlıkta tam 2 bin 922 kişi çalışıyor. Bunların 1562'si kadrolu, 466'sı
sözleşmeli, 894'ü geçici, 400'ü ise kurumlarına dönecek KİT personelinden oluşuyor.
Başbakan'ın 10 başdanışmanı, 18 danışmanı bulunuyor... 17 devlet bakanlığını da kapsamı
içine alan Başbakanlıkta tamı tamına 155 basın ve halkla ilişkiler müşaviri bulunuyor. Ayrıca
85 de başbakanlık müşaviri. Başbakanlıkta kadronun bu kadar şişkin hale gelmesindeki
neden, her iktidar değişikliğinde bakanların görevden aldığı üst düzey yöneticiyi
Başbakanlığa müşavir olarak göndermesinden kaynaklanıyor. Bu kişiler de işe gitmeden,
‘‘bankamatik memuru’’ olarak bulundukları üst dereceden maaşlarını almaya devam
ediyorlar” (Milliyet/ 22.12.2001).
“Devlette küçülme tartışılırken, yıllardır sorun oluşturan 'danışmanlar ordusuna’ bir
türlü el atılamıyor. Sadece Meclis, Başbakanlık ve bakanlıklardaki kayıtlı danışman sayısı
1262. Bunların 672'si Başbakanlık ve bakanlıklar bünyesinde... Meclis Başkanlığı'nın 30,
milletvekillerinin de 443 danışmanı var. Her gelen iktidarın değiştirdiği kızak görevdeki
'Araştırma Koordinasyon Planlama uzmanları' ve 117 merkez valisinin de eklenmesiyle
devletteki danışman ordusu katlanarak büyüyor... Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü'nde 16 'Basın ve halkla ilişkiler müşaviri' görev yapıyor. Başbakanlıkta bu unvanı
taşıyan 150'si dolu, 25'i boş 175 kadro bulunuyor. Bakanlıklardaki 'Basın ve halkla ilişkiler
müşaviri' sayısı ise 200. Bu kadroların da 170'i dolu... Bu durumun en büyük nedeni, 657
sayılı Devlet Memurları Yasası. Her gelen bakan müsteşarını, müsteşar yardımcılarını ve
danışmanlarını birlikte getiriyor. Ancak devlet memurlarının işine son verilemediği için
eskileri danışman ya da uzman olarak maaş almaya devam ediyor. Bunların çoğunun eline
geçen para birinci derece devlet memuru maaşı olarak 1-1.5 milyar TL civarında. Ayrıca her
türlü sosyal hakları da korunuyor. Yeni kadroları göreve getiren bakan ya da milletvekili,
görevini bırakınca kendisiyle gelen personel devlet memuru olarak kalıyor ve devlet böylece
ne yapacağını bilmediği yeni danışmanlar kazanıyor. Personelde gereksiz yere durmadan
şişiriliyor” (Radikal/ 11.11.2001).
“Bakanlar, bürokratlarına kadro bulmakta zorlanıyor: 3 Kasım seçiminin ardından
AK Parti hükümetinde göreve başlayan devlet bakanları, birlikte çalışmak istedikleri özel
kalem müdürü, basın danışmanı ve müşavirler için kadro bulmakta zorlanıyor. Bürokratların
çoğu göreve başlamasına rağmen kadroları onaydan çıkmadı... Gecikmenin, 57. hükümet
döneminde kadroların doldurulmuş olmasından ve güvenlik soruşturmasının uzun
sürmesinden kaynaklandığı öğrenildi. Alınan bilgilere göre, devlet bakanlıklarının sayısının
azaltılmasından sonra boşa çıkan çok sayıda bürokratın durumu hâlâ netlik kazanamadı.
Göreve yeni başlayan bürokratlar da henüz kadro alamadı... Basın halkla ilişkiler ve özel
kalem müdürlüğü kadrolarının tamamının dolu görünmesi yetkilileri zor durumda bırakıyor”
(Zaman/ 22.12.2002).
Türkiye’nin toplumsal yaşamına yerleşmiş ataerkil kalıpların, çalışma
yaşamına yansımasına paralel olarak, kamudaki halkla ilişkiler uygulamalarında da
etkili olduğu vurgulanmalıdır. Kamu sektöründe genel olarak bir erkek ağırlığı her
düzeyde ancak en fazla da yönetici kademelerinde söz konusudur. Bu durum çeşitli
istatistiklerdeki kadın oranları ile kanıtlanmıştır. 14 Konuyla ilgili özgül istatistik
eksikliği dolayısıyla kamu yönetimindeki istihdam oranlarına ilişkin genel tablo ve
verilerden konu hakkında ipucu verecek olmaları nedeniyle yararlanılmıştır. Ancak
aşağıdaki tablolar ışığında, kamu yönetiminin diğer alanlarında olduğu gibi halkla
ilişkiler birimlerinde de üst düzey yönetici konumlarında erkeklerin, alt konumlarda
ise kadınların bulunduğu, dolayısıyla kadınların daha düşük ücretler karşılığında ve
daha düşük iş tatmini ile çalıştıkları da söylenebilmektedir.
Tablo 3.1: Kamu Kesiminde Çalışan Memur Sayısı
Yıllar Kadın Memur Sayısı %
Toplam
30.6 1.896.000
1994 580.176
32.7 1.994.509
1997 652.204
33.1 2.163.698
2000 716.212
33.1 2.197.296
2001 727.228
Kaynak: Türkiye’de Kadın 2001, KSSGM, Ankara.
14
Kamu kesiminde halkla ilişkiler birimlerinde istihdam edilen kadınların sayı ve oranlarına ilişkin verilere,
başvurulan Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü ve Devlet Personel Başkanlığı’ndan ulaşılamamıştır. Buna
gerekçe olarak bahsedilen bu kurumlar, bu bilgilerin çok spesifik olmalarını öne sürmüşlerdir. Ancak bazı
yöneticiler, halkla ilişkiler kadrolarına ilişkin bilgilerin özel statüleri nedeniyle saklı tutulduklarını da
belirtmişlerdir.
Tablo 3.2: Bakanlıklar ve Bağlı Kuruluşlarda Orta ve Üst Düzey Yöneticilerin Dağılımı
Yönetici
Kadın
Unvanlar
%
Toplam
Sayısı
0.0
19
Müsteşar
3
4.3
69
Müsteşar yrd.
12
6.0
200
Genel müdür
14
17.5
80
Başkan
14
26.9
52
Başkan yrd.
10.6
546
Genel müdür yrd. 58
172
10.9
1.579
Daire Başkanı
1.606
16.4
9.822
Şube müdürü
10.653
35.0
30.470
Şef
12.532
29.3
42.837
Toplam
Kaynak: Türkiye’de Kadın 2001, KSSGM, Ankara
Tablo 3.1 ve 3.2’deki veriler doğrultusunda, cinsiyete dayalı ayrımcılığın
ortaya çıktığı diğer alanlarla halkla ilişkiler sektörünün taşıdıkları ortak bir özellik
göze çarpmaktadır. Kadınların üst kademelerde çok sınırlı düzeyde bulunmalarının
nedeni, cinsiyete dayalı kalıplaşmış önyargılar ve tarihsel istihdam alışkanlıklarıdır.
Daha önce de değinildiği gibi, kamu yönetiminde örgütlerin içine kadar işlemiş olan
ataerkil ideoloji, kadınların ikincil ve ast konumunda kalmalarının belirleyicilerinden
biridir. Aynı zamanda yöneticilerin çoğunun erkek olması, kadınların üst
kademelerle ilgili taleplerinin karşısına bir direnç olarak da çıkabilmektedir. Hem
kadınlar hem de erkeklerce benimsenen, ev içi sorumluluklarının kadına yükleyen
ataerkil ideoloji, kadınların yönetici sorumluluğundan kaçmasına, işe devam
konusunda aksaklıklar yaşamalarına dolayısıyla da ilerleyememelerine, çalışma
yaşamını kesintiye uğratmalarına yol açmaktadır.
3.3.2. Özel Sektörde Halkla İlişkiler Uygulamaları ve Toplumsal Cinsiyet
Özel sektör halka ilişkileri, kamu yönetimindeki halkla ilişkilerden aşamaları
ve amaçları ile farklılaşmıştır. Herhangi bir kamu kuruluşundan, başka bir tane daha
bulunmazken, özel sektör kuruluşlarının pek çok rakibi bulunmaktadır. Bu nedenle
özel kesim halkla ilişkiler uygulamalarında kuruluşun kendisini tanıtması yönündeki
çalışmalar ağırlıktadır. Aynı zamanda özel sektör kuruluşları, toplumda ya da
müşterilerinde kendileri ve ürünleri hakkında olumlu izlenimler bırakmak amacıyla
yüz yüze ilişkilerden lobiciliğe, geniş bir çevreye sahip olmaya kadar varan bir çok
uygulamayı gerçekleştirmek zorundadırlar (Kazancı, 1997: 229).
Halkla ilişkiler alanının özgün sorunları, cinsiyete dayalı ayrımcılık açısından
incelendiğinde, özel sektör uygulamalarında kamu kesiminden farklı nitelikte
olumsuz sonuçlara yol açtığı görülmektedir. Kamu sektöründeki temel ayrım, kadın
erkek oranlarının ve konumlarının eşitsizliği şeklinde özetlenebilirken, özel sektör
halkla ilişkilerinde bu durumun tam tersi bir şekilde kadın çoğunluğun bulunduğu
söylenebilir 15. Ancak bu bağlamda dikkate alınması gereken bir nokta da sayısal
olarak çoğunluğun
ayrımcılık konusunda tek başına bir belirleyiciliğinin
olamayacağıdır. Nitekim bir çalışma alanında sadece erkeklerin ya da sadece
kadınların çalışması, alanın kadın/ erkek mesleği olarak tanımlanmasına, dolayısıyla
da başlı başına bir ayrımcılık olgusuna işaret etmektedir. Bu durumda özel sektördeki
halkla ilişkiler uygulamalarındaki kadın yoğunluğunun kadınlar lehine bir durum
yaratmaktan
çok,
çeşitli
şekillerde
cinsiyete
dayalı
ayrımcılık
olarak
adlandırılabilecek uygulamalara yol açtığı söylenebilir. Türkiye’deki Halkla İlişkiler
Dernekleri’nin üye listeleri incelenerek özel sektörde çalışan kişilerin cinsiyet olarak
oranlarına ilişkin ipuçları elde edilmeye çalışılmıştır 16. Bu amaçla Türkiye’de
faaliyet gösteren 5 dernekten 4’ünün üye dağılımı Tablo 3.3.’de verilmiştir 17.
15
Geçmiş yıllarda Türkiye’de yalnızca birkaç yabancı menşeli kuruluş bünyesinde gerçekleştirilen
özel sektör halkla ilişkiler faaliyetlerini yürütenler de erkektir. Alanın öncü kadınlarından Betül
Mardin, 1968 yılında halkla ilişkiler mesleğine girişinin tamamen tesadüfi ve yapılan bir teklif üzerine
olduğunu belirtmektedir. Bu durum, halkla ilişkilerin özel sektör faaliyetlerinde kadın istihdamı
talebini örneklemesi açısından da dikkate değerdir. Ayrıntılı bilgi için bakınız: C. KALYONCU,
Paranın Efendileri, Zaman Yayınları, İstanbul, 2003.
16
Bu kuruluşların üye listelerine web sitelerinden ulaşılmıştır: http://www.hid.org.tr, http://www.ahid.org.tr,
http://www.bhid.org.tr, http://www.prciturkey.com
17
İzmir Halkla İlişkiler Derneğinin Üye listesine internet ya da telefon kanalıyla ulaşılamamıştır.
Tablo 3.3: Halkla ilişkiler derneklerinin üye sayıları
Toplam Üye Sayısı Kamu Sektörü
Dernek Adı Kadın
Erkek
Kadın Erkek
125
70
15
4
HİD
63
29
9
14
AHİD
24
13
1
2
BHİD
PRCI
13
8
Turkey
Özel Sektör
Kadın Erkek
110
66
54
15
23
11
13
8
Halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılığın sermayenin küresel
nitelik kazanmasıyla kültürel yapıda meydana gelen değişikliklerin etkisiyle de
arttığı belirtilebilir. Küreselleşme, teknolojik gelişmelerin getirdiği hızlı bilgi
akışının
çokuluslu
şirketlerin
ulusal
sınırları
aşarak
örgütlenmelerini
kolaylaştırmasıyla oluşan yeni bir ekonomik yapılanma olarak tanımlanmaktadır.
Küreselleşme aynı zamanda bu gibi şirketlere, ucuz üretim maliyetleri ile
üretimlerini arttırma imkanı da vermektedir. İnsanların tüketebileceklerinden fazla
üretimin yapılması, bu ürünlerin tüketilmesi ve satılması sorunlarıyla birlikte
“tüketim kültürü” denen olguyu da ortaya çıkarmıştır (Konyar, 2000: 19).
Tüketim kültürü ve kapitalizm arasındaki ilişki, çalışma yaşamına, kamusal
yaşama katılan kadınlar üzerinde dahi “güzellik miti” aracılığıyla yeni tür bir ataerkil
kontrol yaratmaktadır (Timisi, 1997: 41). Çünkü tüketim kültürü, kadın güzelliği
olgusunu, “ideal normlar” üreterek yüceltmekte ve kadınları bu normlara uygun
davranmaları için tüketmeleri yönünde kışkırtmaktadır. Bu noktada kitle iletişim
araçlarının, kadınların yanlış yönde bilinçlenmelerine ve çeşitli biçimlerde
sömürülmesine katkısı oldukça fazladır. Kadınlar, empoze edilen bu şablon güzelliğe
ulaşmak için çeşitli ürünleri tüketmekte ve diğer kadınlarla yarışarak kendilerini
‘cinsel piyasaya’ sunmaktadır. Bu yarıştaki rekabet, kendini değil başkalarını aşmaya
ve erkeklerin cinsel ilgisini çekmeye yönelik olduğu için de herhangi bir nitelikten
yoksundur. Burada söz konusu olan kadın bedeninin, erkeklere bir ödül olarak
sunulması yani metalaşmasıdır (Bıçakçı, 1997: 83-84). Kadın bedeninin bu şekilde
kullanılması, erkeklerin zorlaması sonucu kadınların kabul ettiği bir durum değildir.
Bu durum, Althusser’in bir sınıfın diğerine kabul ettirdiği fikirler dizgesinden çok,
tüm sınıfların katıldığı süre giden ve her yana yayılmış fikirler dizgesi şeklinde
yeniden tanımladığı ideolojinin etkisiyle oluşmaktadır. Örneğin makyaj yapmak ve
yüksek topuklu ayakkabı giymekle kadın, kendisini erkek bakışı için çekici bir nesne
olarak inşa etme eylemine dolayısıyla da erkek iktidarına teslim olmaktadır. Bu aynı
biçimde
ataerkil
ideolojinin
yeniden
üretilmesinde
kadının
rolünü
de
tanımlamaktadır (Aktaran Fiske, 1996: 223).
Bu durum, erkek istihdamında eğitim ve deneyimin bir koşul olarak ele
alınmasının karşısında, kadın istihdamında ‘güzellik ve çekiciliğin’ önemli bir
değerlendirme kıstası olmasına yol açmaktadır (Timisi, 1997: 40). Bu bağlamda
simgesel mal ya da hizmetlerin satılmasıyla uğraşan
halkla ilişkilerin, tüketim
kültürünün üreticisi ya da ileticisi olarak işlev gördüğü vurgulanmalıdır (Konyar,
2000: 23). Bu işlevi ile birlikte düşünüldüğünde halkla ilişkiler faaliyetlerinin özel
kesim uygulamalarının, çekiciliğin arandığı çalışma alanlarından biri olduğu ampirik
olarak da gözlenmektedir. Alanın meslekleşmesinin henüz tamamlanamamış olması,
işe alma ve ahlak standartlarının yerleşmemiş olması, halkla ilişkiler görevlerine
konunun eğitimini almamış, tek özellikleri ‘fiziksel güzellikleri’ olan kadınların
getirilmesine yol açmıştır. Bu durum ise pek çok halkla ilişkiler uzmanı tarafından
bir ‘düşüş’ olarak nitelendirilmiştir (Kazancı, 1997: 16). Bu durumun yol açtığı bir
diğer sonuç ise, halkla ilişkiler faaliyetlerinin ne olduğu konusundaki belirsizlik ve
bu işi yapmaya herkesin yetkin olabileceği düşüncesini doğurmasıdır. Bu durumu
anlamada, halkla ilişkiler birimlerine eleman alımına ilişkin olarak verilen gazete
ilanlarının katkısı olacaktır. Bu amaçla iş ilanları konusuna en geniş yer veren iki
gazete olan Star ve Hürriyet Gazeteleri incelenmiş ve “bayan olmanın önemini,
diksiyonun ve fiziksel görünümün düzgünlüğünü” tanımlayan çeşitli ifadelerin
ağırlıkla tekrarlandığı görülmüştür 18.
Star Gazetesi (Aralık 2002)
* “Halkla ilişkilerde çalışacak bayan eleman” (1.12. 2002).
* “Firmamıza, fiziğine ve diksiyonuna güvenen, genç, dinamik halkla ilişkiler ve pazarlama
müdiresi” (2.12.2002).
* “Şirketimize halkla ilişkilerde tecrübeli bayanlar” (4.12.2002).
*“Şirketimizin pazarlama ve halkla ilişkiler departmanına bay- bayan elemanlar alınacaktır”
(15.12.2002).
*“Bölge müdürlüğümüze, üniversite mezunu, diksiyonu düzgün, prezentabl halkla ilişkiler
uzmanları” (19.12.2002).
Hürriyet Gazetesi (Mart 2003)
*“Bayan halkla ilişkiler müdiresi alınacaktır” (5.3.2003).
*“Haftanın istenilen günü tanıtım işinde çalışacak bayan elemanlar aranıyor” (6.3.2003).
*“Konumunda profesyonel, prezentabl takım arkadaşları, halkla ilişkiler ve satış temsilcileri.
Adaylar lise, üniversite mezunu olmalıdırlar” (8.3.2003).
* “Branşında uzman ve tecrübeli, ... maaşla, İngilizce bilen, internet kullanabilen, fakülte
mezunu, halkla ilişkiler müdürü olarak bay ve bayanlar alınacaktır” (9.3. 2003).
*“Dershanemize halkla ilişkiler alanında çalışabilecek prezentabl bayan eleman alınacaktır”
(11.3.2003)
* “Maaş+ primle bayan halkla ilişkiler temsilcisi” (12.3.2003).
* “Çin restoranına halkla ilişkiler çalışanı” (13.3.2003).
*“Tüketici hizmetleri departmanında, seyahat engeli bulunmayan, üniversite mezunu ve
halkla ilişkilerde deneyimli bayan eleman” (15.3.2003).
18
Araştırma kapsamında incelenen gazetelerin Mart ve Aralık ayları, erişebilirlik açısından uygun olmaları
bakımından ve tesadüfi olarak seçilmiştir.
*“Satış ve halkla ilişkiler konusunda deneyimli, Türkçe’yi akıcı ve düzgün kullanan, tercihen
üniversite mezunu bay ve bayanlar alınacaktır” (16.3.2003).
* “Dershaneye basın ve halkla ilişkiler mezunu bayan eleman alınacaktır” (19.3.2003).
* “Olimpik yüzme havuzuna bayan halkla ilişkiler elemanı” (20.3.2003).
* “Güzellik merkezine halkla ilişkiler elemanı” (21.3.2003).
*“Prezantabl, halkla ilişkileri iyi, diksiyonu düzgün bay ve bayanlar” (21.32003).
* “Tesisimize halkla ilişkiler, pazarlama uzmanları, işletme müdürleri” (23.3.2003)
* “Firmamıza bayan halkla ilişkiler elemanı” (25.3.2003).
* “Halkla ilişkilere diksiyonu düzgün bayan” (26.3.2003).
*“Halkla ilişkiler uzmanı veya sosyal çalışmacı aranıyor” (27.3.2003).
Bu gazete ilanlarının tamamı, özel sektör kuruluşlarına ve genelde küçük
ölçekli firmalara eleman arandığını beyan eden ilanlardır. Gazete ilanlarına genel
olarak bakıldığında dikkat çeken ilk nokta halkla ilişkiler alanında çalışmak için
herhangi bir eğitim standardı aranmadığı ya da çok küçük bir oranda bu şartın
arandığıdır. Farklı iki dönemi içerecek şekilde bu gazetelerde yer alan halkla ilişkiler
elemanı arayan ilanların taranması sonucunda, alanda çalışmak için aranan ilk
özelliğin (22 ilanın 12’sinde) “kadın olmak” biçiminde belirlendiği görülmektedir.
İkinci sırada aranan özellik ise “prezentabl” kelimesiyle dile getirilen fiziksel
görünüme ilişkin belirlemedir. Prezentabl, İngilizce’den geçen ve ‘uygun, düzgün,
yerinde’ anlamına gelen bir kelimedir. Prezentabl ifadesiyle bu ilanlarda ve çalışma
yaşamındaki kullanımlarında anlatılmak istenen kadınların asgari düzeyde bir
çekiciliğe sahip olmaları gerektiğidir. Bu özelliğin arkasından da diksiyonun önemini
anlatan ifadeler yer almaktadır. İlanlardan 3 tanesinde üniversite mezunu ve sadece
bir tanesinde halkla ilişkiler alanı mezunu olmak koşulları aranmaktadır. Ayrıca üç
ilanda ‘tecrübe’ koşulunun aranması da istisnai bir durum olarak belirtilmelidir. Bu
saptamalar, halkla ilişkilerin oldukça belirsiz ve yukarıda belirtilen özelliklere sahip
olan herkes tarafından yapılabilecek kadar kolay bir iş olarak algılandığını da
göstermektedir. Bu algılayışın sonucunda ise bazı yazarlar tarafından, alanın
statüsünde bir
düşüş olarak adlandırılan durumun, isteyen herkesin bu işi
yapabileceği düşüncesinin ortaya çıkması kaçınılmaz gözükmektedir.
3.4. Sonuç
Halkla ilişkilerin belirli bir plan ve program çerçevesinde yürütülen bir
faaliyet olması 20. yy.’da gerçekleşmiştir. Yüzyıllık bir zaman dilimini geride
bırakmasına rağmen, Türkiye’deki geçmişi, otuz yılı aşkın bir zamanı kapsamaktadır.
Bu zaman, bir uygulama alanının meslekleşmesi için yeterli bir süre olmasına
rağmen Türkiye’de halkla ilişkilerin meslekleşmesini henüz tamamlamadığı da
alanın uzmanları tarafından dile getirilmektedir. Halkla ilişkilerin meslekleşememesi,
alana ilişkin pek çok sorunun aynı zamanda cinsiyete dayalı ayrımcılığın
nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Meslekleşme yokluğu, ahlak, işe alma
standartlarının oluşmasının engellenmesi sonucunu da beraberinde getirmiş, bu sonuç
ise kamu kesimi halkla ilişkiler uygulamalarında, halkla ilişkiler birimlerinin özel
statüleri nedeniyle siyasi yakınlığa bağlı olarak bir ödül makamı konumuna
gelmesine neden olmuştur. Türkiye’de kamu yönetimi ve siyaset alanlarının erkek
egemenliğinde
olması
sonucunda
da
kamu
kesimindeki
halkla
ilişkiler
uygulamalarında kadınların yer alamamaları ya da çok sınırlı oranlarda yer almaları
söz konusu olmuştur. Özel kesim halkla ilişkiler uygulamalarındaki yoğun kadın
istihdamının kadınlar lehine bir durum olarak görülmesi ise yanıltıcıdır. Çünkü özel
kesim halkla ilişkiler uygulamalarının çoğunda kadınlara yer verilmesinin temel
nedeni, küreselleşmeyle ortaya çıkan tüketim kültürünün, kadın güzelliği olgusunu
yüceltip, her alanda tüketimi arttırmak amacıyla toplumsal yapıda iktidarı elinde
bulunduran erkeklerin beğenisine kadın bedenlerini sunmasıdır.
4. HALKLA
AYRIMCILIK
İLİŞKİLER
SEKTÖRÜNDE
ARAŞTIRMASI
CİNSİYETE
DAYALI
4.1. Araştırmada Kullanılan Yöntem ve Teknikler
“Halkla İlişkiler Sektöründe Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık” araştırması, kadınların
çalışma yaşamında yer almalarını engellediği ya da çalışma yaşamında bazı eşitsiz
uygulamalara maruz kalmalarını sağladığı düşünülen ayrımcılık olgusunun hangi
mekanizmalar aracılığıyla ve nasıl deneyimlendiğini halkla ilişkiler özelinde
araştırmak amacı ile yapılmıştır. Çalışma, halkla ilişkiler alanında çalışan kadınların
cinsiyete
dayalı
ayrımcılık
uygulamaları
ile
karşılaşıp
karşılaşmadıklarını
belirleyebilmek ve karşılaşıyorlarsa bunun ne şekillerde gerçekleştiğini ortaya
koymak amacı ile iki ana bölüm olarak tasarlanmıştır.
Çalışmada öncelikle cinsiyete dayalı ayrımcılık konusunun açıklanabilmesinde
önemli yere sahip olan kavramlar çerçevesinde bir literatür çalışması yapılmıştır. Bu
literatür çalışması ile genel olarak çalışma yaşamında kadının konumunu belirleyen
toplumsal
ve
ekonomik
gelişmeler,
kadın
işgücüne
ilişkin
yaklaşımlar
değerlendirilmiş ve bu doğrultuda cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarının ortaya
çıkmasına hangi nedenlerin yol açtığı ve ne tür ayrımcı uygulamalarla karşılaşıldığı
ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu amaçla araştırma, işgücü piyasasında kadın ve
erkek işgücü ayrışmasını ele alan Marksist ve feminist yaklaşımların açıklamaları bir
arada değerlendirilerek tasarlanmıştır. Marksist yaklaşımın kadın işgücünün
kapitalist sistem tarafından ekonomideki dalgalanmalara göre kullanıldığı, kadınların
yedek işgücü oluşturdukları
yönündeki açıklamaları araştırma kapsamında
değerlendirilmiştir. Ancak Marksist yaklaşımın, kadın işgücünün bu kadar ucuz ve
denetlenebilir
olmasına
karşın,
neden
öncelikli
olarak
kadın
işgücüne
başvurulmadığını ve nitelikli kadın işgücüne dair konuları açıklamada yetersiz
kalması
nedeniyle
çalışmada
feminist
yaklaşımın
çözümlemelerine
de
başvurulmuştur. Feminist yaklaşımın diğer yaklaşımlarda belirtilenin tersine, işgücü
piyasalarının cinsiyetler konusunda yansız olmadıkları ve cinsiyetlerin toplumsal
olarak
oluşturulduklarını
öne
süren
açıklamalarından
yararlanılmıştır.
Bu
yaklaşımların yanı sıra, çalışmada kadın istihdamı ve cinsiyete dayalı ayrımcılık
konularına açıklık getirmesi amacıyla Devlet İstatistik Enstitüsü başta olmak üzere
farklı bir çok kaynaktan istatistik veriler elde edilmiştir. Bu istatistik sonuçlar, konu
başlıkları altında bir araya getirilerek değerlendirilmiş ve ayrımcılığın niceliksel
boyutunu anlama konusunda araştırmaya katkı sağlanmıştır. Ancak kadın işgücüne
istihdam sağlayan ve son yıllarda önem kazanan sektörlerden biri olan halkla ilişkiler
sektöründe kadınlara dair sayısal veriye hiçbir kaynaktan ulaşılamamıştır. Bu durum
ise başlı başına bir ayrımcılık olgusuna işaret etmektedir.
Araştırma kapsamında yapılan bir diğer çalışma ise, halkla ilişkilerin sektör
bazındaki sorunlarına paralel olarak dile getirilen işe alım ya da eğitim
standartlarının olmamasından kaynaklanan aksaklıklara ve cinsiyete dayalı
ayrımcılığa örnek oluşturması bağlamında çok küçük bir örneklem dahilinde gazete
ilanlarının değerlendirilmesi olmuştur.
Halkla ilişkiler uygulaması olarak adlandırılabilecek çalışmaların kamu
kesiminden özel kesime, sivil toplum kuruluşlarına kadar pek çok alanda farklı
biçimlerde yapıldığı belirtilmelidir. Bu kesimler arasındaki anlayış ve işleyiş
farklılıklarına pek çok uzman tarafından dikkat çekilmekte ve bu durum alanın
meslekleşmesi konusundaki sorunlarla ilişkilendirerek açıklanmaktadır.
Çalışmanın Ankara’da yapılmasının nedeni, başkent olması ile tüm devlet
organlarının, kamu kurum ve kuruluşlarının bu şehirde bulunmaları ve benzer şekilde
özel sektör kuruluşları açısından da önemli birkaç şehirden biri olmasıdır. Bu yüzden
Ankara, şehir olarak bu iki kesimi karşılaştırma olanağı vermektedir. Ankara, aynı
zamanda sivil toplum kuruluşlarının bulunması ve araştırma kapsamında
incelenmesine olanak tanıması bakımından
da önemli bir şehir olduğu için
seçilmiştir.
Halkla ilişkiler, hem kadınların hem de erkeklerin çalıştığı bir sektördür.
Ancak burada belirtilmesi gereken kamu ve özel kesimdeki farklı algılayışların,
cinsiyete dayalı ayrımcılık konusunda da farklı sonuçlar doğurduğudur. Örneğin
kamu kesiminde cinsiyete dayalı ayrımcılık, kadınların oran olarak erkeklerden daha
az olmaları şeklinde gözlemlenirken, özel sektörde işin niteliği ile kadınlara atfedilen
içsel ve fiziksel birtakım özelliklerin
uyum gösterdiğine ilişkin bir düşünceden
kaynaklanan, yönetim işlevinden soyutlanmış ve kuruluşun dışarıya verdiği imaj ve
bu imajın oluşturulmasına katkı sağlayan bir kadın bedeni biçiminde görülmektedir.
Bu anlamda farklı nitelikteki cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarını saptamak
amacındaki bu çalışmanın ikinci bölümünü alan araştırması oluşturmaktadır. Halkla
ilişkiler çalışmalarının kamu ya da özel sektördeki uygulamalarından büyük ya da
küçük işletmelere, sağlık ya da turizm gibi sektörlerden sivil toplum kuruluşlarına
kadar pek çok örgütlenme biçiminde gerçekleştirilmesi, araştırmanın temsili bir
örneklem seçebilmesinde karşılaşılan zorluklardan birini oluşturmuştur.
nedenlerden dolayı
araştırmanın örnekleminin
Bu
seçiminde “Kartopu Örneklemi”
tekniği kullanılmıştır. Bu amaçla öncelikle Ankara Halkla İlişkiler Derneği
yöneticileri ile görüşülerek halkla ilişkiler görevlisi olarak farklı sektörlerde çalışan
kişilerden oluşan bir liste oluşturulmuştur. Bu listedeki kişilerle görüşülerek onlardan
edinilen bilgiler ışığında yeni kişiler listeye eklenmiş ve bu kişiler de araştırmaya
dahil edilmiştir (EK 1).
Özel ve kamu kesiminin ya da sivil toplum kuruluşlarının halkla ilişkiler
birimlerinde yönetici (yöneticilik ölçütü, halkla ilişkiler biriminin en üst düzey
sorumlusu olunması şeklinde belirlenmiştir) ve çalışan konumunda görev yapan 32
kişi ile araştırma kapsamında derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Cinsiyete dayalı
ayrımcılık konusunu tüm boyutlarıyla ele almayı amaçlayan çalışmada, katılımcılara
kendi dilleri ile ifade etmelerine olanak tanıması açısından derinlemesine görüşme
teknik kullanılmıştır. Bu teknik, gündelik hayatın bireysel deneyimlerinin bilimsel
bir değeri olduğunu göstermesi anlamında da araştırmaya oldukça önemli katkı
sağlamıştır.
Görüşmeler telefon ile katılımcılar için uygun olan zamanlara
alınarak
randevu
ayarlanmıştır. Görüşmelere başlamadan önce katılımcılara araştırmanın
amacı, gizliliği ve soru kağıdının nasıl cevaplanacağı konularında açıklayıcı bilgiler
verilmiştir. Yarı yapılandırılmış görüşme formunun ilk bölümünü, katılımcıların
ayrımcılığı algılayışlarındaki olası etkilerini ve katılımcıların sosyo-ekonomik
düzeylerini saptayabilmek amacıyla demografik özelliklerin sorulduğu bölüm
oluşturmaktadır 19. Çalışma kapsamında incelenen konu açısından katılımcıların
yönetici ve çalışan konumlarında olmalarının farklılık yaratacağı ve yöneticilerin iş
yoğunluğu açısından çıkabilecek problemler düşünüldüğünden yöneticiler için
sorular daha dar kapsamlı tutulmaya çalışılmıştır. Erkek ve kadın katılımcılar için ise
ayrı yönerge kullanılmamış, ancak görüşmeler sırasında bazı sorular katılımcının
19
Yalnızca bir kadın katılımcı, aylık ücret konusunda çalıştığı kurumun prensip kararı nedeniyle cevap
vermemiştir.
cinsiyeti ya da medeni durumu göz önüne alınarak değiştirilerek sorulmuş ya da hiç
sorulmamıştır. Görüşme yönergesinde;
I. Bölüm: Yaş, öğrenim durumu, eğitim alınan alan ve yabancı dil bilgisi, medeni
durum, çalışma nedenleri, gelir düzeyi, iş deneyimi, iş unvanı, en son çalışılan yer ve
ayrılma nedenleri,
II. Bölüm: Genel olarak çalışma yaşamına ilişkin tutum ve davranışları,
III. Bölüm: Halkla ilişkiler kapsamında yapılan işler, halkla ilişkiler alanında
çalışmak için gereken özellikler, Türkiye’deki halkla ilişkiler uygulamaları,
IV. Bölüm: Ayrımcılığı algılayış düzeylerine ilişkin sorular, işe girişlerinden bugüne
kadar
geçen
sürede
herhangi
bir
ayrımcılık
uygulamasıyla
karşılaşıp
karşılaşmadıklarını saptamaya ilişkin olarak hazırlanan sorular bulunmaktadır(EK 2).
Görüşmeler Şubat ve Mart 2003 tarihleri arasında, katılımcıların kendi
işyerlerinde ve odalarında gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler, 40 dakika ile 2 saat
arasında katılımcının konuyla ilgisine iş yoğunluğuna ve kayıt cihazı kullanılıp
kullanılmamasına bağlı olarak değişen sürelerde gerçekleştirilmiştir.
Halkla ilişkiler sektöründe kadınlara yönelik ayrımcı tutum ve uygulamaları
değerlendirmeye çalışan bu araştırma, nitel ve örnekleminin küçük olması
dolayısıyla tüm sektör bazında genellenebilecek kapsamda değildir. Ancak
araştırmada yapılan diğer çalışmalar istatistiki verilerle birlikte değerlendirildiğinde,
halkla ilişkiler alanına ilişkin bazı sonuçlara ulaşmak mümkün olmuştur. Çalışma
aynı zamanda, ayrımcılık konusunda yapılması gereken benzer ya da daha geniş
kapsamlı araştırmalara örnek teşkil etmek amacındadır.
4.2. Araştırma Bulguları
Araştırma kapsamında yapılan görüşmelere 22 kadın ve 10 erkek toplam 32
kişi katılmıştır. Görüşme soruları genel olarak çalışma hayatına ve halkla ilişkiler
sektörüne ilişkin olarak hazırlanan dört ana bölümden oluşmaktadır. Kadın ve erkek
katılımcılarda gözlenen ortak bir özellik, çalışma hayatında ve halkla ilişkiler
sektöründe kadınlara yönelik olarak sorulan sorulara aynı biçimde yanıt verilmekten
kaçınılması, bunun yerine “bayan, hanım..” gibi kavramların kullanılması olmuştur.
Bunu, ataerkil toplumsal yapının dilde bulduğu karşılıklardan biri olarak
değerlendirmek mümkündür. Ancak aynı zamanda bu
kullanımın katılımcılar
tarafından uyulması gereken bir nezaket kuralı olarak da anlamlandırıldığı
düşünülmektedir.
4.2.1. Katılımcıların Demografik Özelikleri
Bu bölümde yapılan görüşmelerde katılımcıların aktardıkları bilgilerin
yardımıyla halkla ilişkiler sektöründeki ayrımcılık olgusuyla ilgili araştırma bulguları
sunulacaktır. Bu amaçla örneklemin seçiminde, aralarında bulunduğu varsayılan
farklılıkları ortaya koyabilmek amacıyla kamu ve özel sektör kuruluşları, sivil
toplum örgütleri, büyük ve küçük ölçekli kurumların bulunmasına çalışılmıştır. Daha
önce de belirtildiği gibi halkla ilişkiler sektöründe çalışan kadınlara yönelik herhangi
bir araştırma bulunmamasından kaynaklı olarak sektöre ve sektördeki cinsiyet
oranlarına ilişkin kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır.
Katılımcılar ile yapılan görüşmelerden elde edilen verilere göre katılımcıların
demografik özellikleri aşağıda karşılaştırmalı olarak verilmiştir. Araştırma
kapsamında daha önce yapılmış araştırmalar, geliştirilen modeller ve konu ile ilgili
istatistiki bilgiler kullanılarak bazı genel çıkarsamalara da gidilmiştir. Bu verilerin
değerlendirilmesinde önemli bir nokta, bu verilerin genelleştirilmemesi gerekliliğidir.
Bu veriler yalnızca görüşme yapılan gruba ilişkin bilgilerden oluşmaktadır.
Tablo 4.1: Katılımcıların Yaş gruplarına Göre Dağılımı
Yaş grupları Kadın Erkek
2
20-25
3
26-30
7
31-35
7
3
36-40
0
2
41-45
2
3
46-50
1
2
51+
Tablodan da görüldüğü gibi kadın ve erkek katılımcıların yaşları
karşılaştırıldığında
kadınların
yaşlarının
erkeklerden
daha
genç
olduğu
görülmektedir. 36 yaşına kadar olan ilk üç yaş grubunda olan erkek katılımcı yoktur.
Kadın katılımcıların yoğunlukla 30-40 yaşları arasındaki gruplarda yer aldıkları
gözlenmektedir.
Tablo 4. 2: Katılımcıların Eğitim Durumlarına Göre Dağılımı
Eğitim Durumu Kadın Erkek
4
3
Lisansüstü
14
7
Üniversite
3
Yüksek okul
1
Lise
Tablo 4.2.’den anlaşıldığı gibi eğitim durumları açısından kadın ve erkek
katılımcılar karşılaştırıldığında arada çok büyük farklılıklar bulunmamaktadır. Kadın
ve erkek katılımcılıların çoğunluğu üniversite mezunu düzeyindedir. Bu veri,
katılımcıların nitelikli çalışanlar statüsünde olduklarını göstermektedir.
Tablo 4. 3: Katılımcıların Mezun Oldukları Bölümler
Bölüm Kadın Erkek
4
İletişim 11
11
6
Diğer
Tablo 4.3. katılımcıların mezun oldukları bölümleri göstermektedir. Bu
tabloya göre katılımcılar içinde, İletişim Fakültesi ya da eski adıyla Basın Yayın
Yüksek Okulu mezunu, yani alanın eğitimini almış kişilerle farklı bölüm mezunu
olup bu alanda çalışmakta olan kişiler arasında sayı olarak yakınlık bulunmaktadır.
Tablo 4. 4: Katılımcıların Yabancı Dil Bilgisi
Yabancı Dil
Kadın Erkek
6
2
Bilmiyor
7
Bir yabancı dil 12
4
1
Birden fazla
Yabancı dil bilgisi açısından kadın ve erkek katılımcılar arasında oran olarak
benzerlikler vardır. Kadın ve erkek katılımcıların büyük çoğunluğu bir yabancı dil
bildiklerini belirtmişlerdir.
Tablo 4. 5: Katılımcıların Medeni Durumlarına Göre Dağılımı
Medeni Durum
Kadın Erkek
8
Bekar
11
10
Evli
3
Boşanmış
Tablo 4.5’te de görüldüğü gibi erkek katılımcıların tümü evlidir. Kadın
katılımcılar arasında medeni durum açısından farklılıklar bulunmaktadır. Evli kadın
katılımcı sayısı toplam kadın katılımcı sayısının yarısıdır, bunu açıklamakta yaş
faktörünün de etkisi dikkate alınmalıdır. Erkek katılımcıların yaş grubu açısından
daha ileri yaşlarda olmaları, evlilik konusu ile birlikte düşünüldüğünde açıklayıcı bir
noktayı oluşturmaktadır. Ancak aynı zamanda kadınların medeni durumları, çalışma
yaşamında çeşitli biçimlerde ayrımcı uygulamalara maruz kalmalarına da yol
açmaktadır. Erkeklerin evli olmalarına olumlu değer atfedilirken, kadınların
sorumluluklarının artacağı düşüncesiyle, özellikle eleman alımı sırasında kadınların
özel yaşamlarına ilişkin soruların sorulması ya da evli- çocuklu kadınların yerine
bekar kadınların tercih edilmesi gibi ayrımcı uygulamalar söz konusu olmaktadır. Bu
bulgular, bekar kadın katılımcıların evli kadınların çoklu rol üstlenme durumlarına
(evlilikte kadının üzerine düşen sorumlulukların erkeklerden fazla olması nedeniyle)
olumsuz baktıkları bulgusu ile birlikte değerlendirildiğinde, kadınlar arasında da bu
cinsiyetçi rol kalıplarının benimsendiği sonucunu göstermektedir.
Tablo 4.6: Katılımcıların Çalıştıkları Sektörlere Göre Dağılımı
Çalışılan sektör Kadın Erkek
5
6
Kamu
16
1
Özel
1
3
STK
Tablo 4.6.’ya bakıldığında kadın katılımcıların büyük çoğunluğunun özel
sektör çalışanları oldukları, erkek katılımcıların ise büyük bir kısmının kamu
sektöründe çalıştıkları söylenebilir. Bu dengesiz dağılım, aslında cinsiyet açısından
halkla ilişkiler sektöründe çalışanların bir profilini de yansıtmaktadır. Bu, yoğun
olarak Türkiye bürokrasisinin bir eksikliği olarak adlandırılan, sadece erkeklerden
oluşması durumunun da bir başka görünümü olarak nitelenebilir. Bu durumun tam
tersi bir şekilde özel sektörde ise, yoğun bir kadın istihdamı söz konusudur.
Tablo 4.7: Katılımcıların Gelir Dağılımları
Gelirler
Kadın Erkek
500’den az 4
3
500-750
3
750-1000
2
1000-1250 2
2
1250-1500 3
1500-1750 1
3
1750-2000 3
2
3
2000 +
Cevapsız 1
Dünya genelinde yapılmış olan araştırma bulguları, ücret konusundaki
eşitsizliklerin varlığını kanıtlamaktadır. Araştırma kapsamında görüşülen kadın
katılımcılar açısından gelir dağılımlarına bakıldığında her kademedeki gelir
grubunda kadın katılımcı bulunmakta iken, erkek katılımcıların genel olarak orta ve
üst gelir grubunu işaretledikleri görülmektedir. Bu bulgu, ücretlerin erkekler lehine
farklılaştığını göstermektedir.
Tablo 4.8: Katılımcıların İş Deneyimleri
Sektör Dışında
Deneyim süresi
Deneyimim yok
Bir yıldan az
1-5 yıl
6-10 yıl
11-15 yıl
16-20 yıl
21-25 yıl
25 +
Kadın Erkek
11
3
8
4
1
1
1
1
1
1
Sektörde
Kadın
3
5
6
4
1
1
2
Bu iş yerinde
Erkek
1
2
1
3
2
1
-
Kadın
2
10
5
3
1
1
Erkek
4
5
1
-
Tablo 4.8.’de görüldüğü gibi, başka iş alanlarında farklı sürelerde deneyim
sahibi olan 11 kadın ve 7 erkek katılımcı, bir biçimde halkla ilişkiler sektörüne geçiş
yapmışlardır. Katılımcıların sektörde ve görüşmeye katıldıkları sırada çalıştıkları
işyerindeki deneyim süreleri farklı zaman dilimlerini kapsayarak çeşitlilik
göstermektedir.
Tablo 4.9: Katılımcıların Çalıştıkları Unvanların Dağılımı
Çalışma unvanları
Kadın Erkek
1
1
Müşavir
6
4
Müdür
1
1
Müdür yardımcısı
1
1
Daire başkan/ Yardımcısı
1
3
Basın-Halkla İlişkiler Danışmanı
5
Şef-Uzman
7
Diğer
Çalışma unvanları açısından kadın ve erkek katılımcılar değerlendirildiğinde,
erkek katılımcıların büyük çoğunluğu yönetici konumunda, kadın katılımcıların ise
sektörün her kademesinde görev yaptıkları görülmektedir. Kadınların da müdür ya da
yönetici pozisyonlarına sahip olarak görülmesinin ardında, özellikle yoğun kadın
istihdamının görüldüğü özel sektör kuruluşlarındaki halkla ilişkiler birimlerinin zaten
çok sınırlı sayıda elemanla çalışıyor olmaları dolayısıyla, bu birimde çalışan kişinin
bu şekilde adlandırılması bulunmaktadır.
Tablo 4.10: Katılımcıların Çalışma Nedenleri
Çalışma nedenleri
Kadın (22) Erkek (10)
17
6
Eğitim Ve Kariyer
14
6
Üretkenlik
4
Ekonomik Bağımsızlık 18
4
1
Çevre edinmek
5
Ekonomik Zorunluluk 4
14
7
İşi sevmek
Tablo 4.10’da görüldüğü şekliyle kadın katılımcılar için en önemli çalışma
nedeni “ekonomik bağımsızlık” isteği olarak ortaya konmuştur. Ekonomik
bağımsızlığın kadınlar için bu kadar önemli olması, aile ve toplum içinde, ataerkil
ideolojinin etkisiyle ikincil konumda bulunan kadınların bu durumdan kurtulmanın
bir yolu olarak algılandığını göstermektedir. Bunu “eğitimin değerlendirilmesi/
kariyer sahibi olmak” izlemiştir. Kadın katılımcılar tarafından aynı sayıda dile
getirilen nedenler “üretkenlik” ve “işi sevmek”’tir. Erkek katılımcılar tarafından en
çok dile getirilen neden ise “işi sevmek”’tir. Bunu aynı oranlarda tercih edilen
“eğitim- kariyer” ve “üretkenlik” seçenekleri izlemiştir. Eğitim ve kariyer
seçeneğinin hem kadın hem erkek katılımcılar tarafından yüksek oranda seçilmesi,
kadınların kariyer isteklerinin arttığını göstermesi bakımından oldukça önemli bir
veridir.
4.2.2. Çalışma Yaşamına İlişkin Tutum ve Davranışlar
Kadınların çalışma yaşamına dahil olup, meslek sahibi olduklarında bile
öncelikli rollerini ev ya da aile içinde tanımladıkları savını sınamak amacıyla bu
bölümde katılımcılara dört soru yöneltilmiştir. Bu sorular, çalışmanın sağladığı
olumlu ve olumsuz yönler, özellikle kadın katılımcılara sorumluluklarını eşleriyle
paylaşıp paylaşmadıkları, çalışma yaşamında cinsiyetin belirleyiciliği ve kadınlara ya
da erkeklere uygun gördükleri özelliklerin olup olmadığı biçiminde özetlenebilir.
Katılımcıların verdiği yanıtlar doğrultusunda elde edilen bulgular aşağıda
sıralanmıştır.
4.2.2.1. Çalışmanın Olumlu ve Olumsuz Yönleri
Bu bölümde çalışma yaşamına ilişkin kadın ve erkeklerin bakış açılarını
ortaya koyabilmek amacıyla, “Çalışma yaşamının olumlu ve olumsuz yönleriyle”
ilgili yöneltilen soruya
verilen yanıtlar doğrultusunda, katılımcıların tutum ve
davranışları aktarılmaya çalışılacaktır. Kadın ve erkek katılımcıların bu bağlamdaki
farklı algılayışlarını ortaya koyabilmek amacıyla önce kadın katılımcıların sonra da
erkek katılımcıların görüşlerine yer verilecektir.
Çalışma hayatının olumlu ve olumsuz yönleri konusunda kadın katılımcılar
arasında belirgin bir ayrım, medeni halin ve çocuk sahibi olmanın önemi
konusundadır. Görüşme yapılan 22 kadın (çalışan ve yönetici konumlarındaki)
katılımcının tümünün kadının çalışmasını onayladığını söylemek mümkündür.
Kadınlar arasında olumlu yön olarak ilk akla gelen, çalışma yaşamının ‘ekonomik
özgürlük’ sağlamasıdır (3, 4, 5, 6, 7, 8, 14, 18) 20. İkinci olarak vurgulanan ise
üretken olabilmektir (3, 4, 6, 7, 9, 14). Ekonomik özgürlük ve üretken olabilmenin
ardından çalışma yaşamının olumlu yönlerine
dair farklı olumlu özellikler
sıralanmaktadır. Bunlar; kişiye aldığı eğitimi değerlendirme fırsatı veriyor olması (3,
4, 7, 13), sosyal bir yaşama (1, 7, 12, 18), geniş bir çevreye kavuşmaya olanak
tanıması (1, 9, 11, 20), kişinin kendini geliştirmesine, dolayısıyla da kendini yeterli
hissetmesine (5, 6, 8, 22), yani manevi bir doyum yaşamasına (9, 22), toplumda bir
yeri olduğunu düşünmesine yol açıyor olması olarak sıralanabilir. Çalışma yaşamının
bu kadar olumlu tarafından söz edip olumsuz hiçbir yanı olmadığını söyleyen
20
Bu sayılar, katılımcıların tesadüfi olarak sıralandıkları katılımcı listesindeki numaralarını göstermektedir. 1-22
arasındaki katılımcılar kadın ve 23-32 arasındaki katılımcılar erkektir (EK 1).
katılımcılar da olmuştur (4, 6, 7, 11, 13, 16, 22). Bu katılımcıların biri hariç (22)
tümünün bekar olmaları, çalışma yaşamında evli ya da çocuklu olma ile bekar
olmanın kişilerin görüş ve tutumlarındaki farklılıkları açıklamada önemli bir unsur
olduğunu göstermektedir. Bekar katılımcıların, evli kadın çalışanların çoklu rol
üstlenme durumlarına olumsuz bir değer atfettiklerini de görmek mümkündür.
“Ben bekarım, 39 yaşındayım, evde almam gereken, benim üzerime yıkılmış her hangi
bir sorumluluğum yok , bence mükemmel bir hayatım var, evli olan arkadaşlarıma bakıyorum
da gerçekten omuzlarına çok daha farklı yükler biniyor, çünkü düşünmeleri gereken eşleri,
çocukları ve bir evleri var, o sorumluluk bambaşka bir şey, ben bunu her zaman söylüyorum
(16).”
“Ben hiçbir zaman bir ev kadını olmayı tercih etmedim ve etmeyeceğim, yani tabi
onlarında kendine göre zorlukları vardır ama, bence bayanların çalışması çok çağdaş bir
davranış. Evli çalışan kadınlar çok daha zorlanıyorlar bence, erkeklerin bu açıdan çok fazla
problem yaşadığını sanmıyorum.”(7)
Bekar kadın katılımcıların bir bölümü çalışmanın olumsuz yönlerini çalışma
koşullarına bağlı olarak, bir bölümü ise çalışılan sektörün yapısal zorluklarına
değinerek tanımlamaktadır. Bir katılımcı kamu sektöründe kadınların ilerlemelerinin
çok zor olduğunu, cinsiyetlerinin bu konuda onlara engel teşkil ettiğini dile
getirmiştir (3). Başka bir katılımcı ise özel sektör koşullarının zorlukları olduğunu,
kamu sektöründe ise varolan düzene uygun bir sistem oturttukları taktirde hiç
zorlanılmayacağını belirtmiştir (16). Özel sektörde çalışanların sektörlerine ilişkin
olarak dile getirdikleri olumsuzluklar, özel sektörün iş güvencesinin olmaması (14)
ve performans değerlendirmesinin doğru ölçütlerle yapılmaması olarak gösterilmiştir
(13, 15).
“İnsan çalışmaya başlarken, çalışmanın güzel, insanı geliştiren, ekonomik özgürlüğü
sağlayan bir şey olduğunu düşünüyor, bunlar doğru ama çalışma hayatı zorunluluk halini
aldıkça olumsuz oluyor, mesela masamda sigara içememem, ya da 9-6 mesai saati gibi
zorunluluklar gelebiliyor. Bence insan toplumsal kurallara uyabilecek en son varlık. Uyumlu
bir ortamınız, patron ve çalışma arkadaşlarınız varsa, sıkılsanız bile çalışmaya devam
ediyorsunuz, uyum önemli bu anlamda, bulunursa olumlu oluyor çalışma hayatı, çevreniz
genişliyor. Sevilen iş mutlu olmanın bir yolu oluyor.”(11)
Görüldüğü gibi bekar kadın katılımcıların çalışma hayatının dezavantajları
konusundaki değerlendirmeleri
farklı
doğrultularda
olmaktadır.
Evli
kadın
katılımcılar açısından çalışma yaşamının olumsuzlukları dendiğinde ev ya da
çocukların sorumluluğuna ilişkin, yani çalışma dışı yaşama ilişkin sorunlardan
bahsedilmesi, kadının eşitsiz toplumsal rolünün kadınlarca da benimsendiğinin bir
göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır.
Çalışma hayatının olumsuzluklarını değerlendirirken çocuk sahibi olmayı bir
milat olarak kabul eden kadın katılımcıların görüşlerine yer verilirse:
“Olumsuzluğu sadece çocuk olduğunda var bence yeterince vakit ayıramadığınız için.
Ama beni rahatsız eden şu ana kadar pek bir şey olmadı, ya da yetişemiyorum diye
paniklediğim olmadı, genelde ikisini de aktif bir şekilde yürütebiliyorum ve de hoşuma gidiyor
yani. Eşimin çok da yardımcı olduğu söylenemez. Belki istediği, sevdiği şeyleri yapmak gibi
ama şöyle bir yardımı var evde; yemek yoksa o akşam bir sorun çıkmıyor, sorun çıkartan biri
değil, niye bu gömleğim hazır değil falan diye, genelde ben de özen gösteriyorum yani olsa da
sorun çıkmaz”.(5)
“Çocuğum olmadan önce pek bir olumsuz yönü yoktu ama olunca oldukça zor bir hal
aldı, şimdi çok küçük olduğu için bu kadar zor. Zaman ilerleyince daha iyi olacağını, işlerin
rayına oturacağını düşünüyorum, mesela şu anda en büyük problemim uykusuzluk. Eşim bana
yardım eder tabi ki, evdeki her şey de tabi çocuktan sonra çok değişti, yani düzen biraz
bozuldu, ama en azından artık evde her akşam yemek olmamasını anlayışla karşılar, çocukla
ilgilenir.”(18)
Bu konuda benzer düşüncelere sahip bu katılımcıların ev işleri ve çocuğun
sorumluluğunu tek başlarına üstlendikleri ve bunu hiç sorgulamadan kabullendikleri
söylenebilir. Bazı kadın katılımcılar ise eşlerinden sınırlı da olsa yardım gördüklerini
belirtmişlerdir.
“Benim çalışmadığım dönem de oldu, evde oturmanın veya ev kadını olmanın ne kadar
ızdırap verici bir şey olduğunu da biliyorum, çalışmayı çok seviyorum, iyi ki çalışıyorum diye
düşünüyorum hep. Ama tabi zor tarafları da var, işte evlilik hem evdeki sorumluluklar, buradan
çıkış saatlerimiz de bize bağlı değil o yüzden evi biraz ihmal ediyoruz. Eşimin yardımı oluyor
desem de yalan olur, yardımı olmuyor desem de yalan olur, yemek yapar bazen canı isterse,
başka bir şey yaptığını söyleyemem”.(10)
“Çalışan insanlar içinde erkekler daha avantajlı, çünkü kadınlar bir şekilde evi de
çevirmek zorunda yani tamam paylaşım var ama o paylaşım sizin üzerinizdeki yükü alan bir
paylaşım değil sonuçta yemek yapan gene kadın oluyor”.(15)
Meslek ve ev kadınlığı rolünü bağdaştıran, ev ya da çocukların sorumluluğu
konusunda sınırlı da olsa eşleriyle uyumu yakaladıklarını söyleyen bazı kadın
katılımcıların bu noktada kendilerini “şanslı” olarak addetmeleri son derece dikkat
çekicidir.
“Saat 7’de oğlumu kreşten alıyorum, yemek yapıyorum, 9 gibi yemek yiyoruz, eşim de
8.30’da gelir en azından çocukla ilgilenir ya da bana yardım eder, o konuda şanslıyım,
bulaşıkları yıkar bazen, çocuğu uyut derken saat 12’de falan yatabiliyorum sabah 7’de kalkıp
çocuğu kreşe bırak, 9’da işbaşı, yokluğumu hissettirmemek için de çocuğa sürekli ödüller verip
avutmaya çalışıyorum, bu durum da aslında üzüyor beni”.(22)
“Şanslı bir kadınım ben, kızım eşime de çok düşkün, örneğin kahvaltıyı o yaptırır
giyimi benim işimdir, ama kızım hep sevilmek isteyen bir çocuk biraz eksiklik olsa hemen
bunalıma giriyor, sonuçta bizim ikimizin çocuğu ikimiz de elimizden geldiğince ilgilenmeye
çalışıyoruz. Kadın ve gazeteci olsam bu kadar bile yapamazdım, yine ekonomik özgürlüğüm
olduğu için örneğin bir yardımcı alabiliyorum, bu anlamda işimi yaparken ev engel değil
bana”.(21)
Meslek ve ev kadınlığı rollerinin arası çatışmayı bir yardımcı sayesinde
yaşamadıklarını belirten katılımcılar da bulunmaktadır.
“Olumsuz yanları da var ben bir bayan olduğum için ve anne olduğum için evime ve
çocuğuma vakit ayıramıyorum, çok ilgilenemiyorum ama onun dışında çok büyük bir
problem yaratmıyor benim için, başka insanların yardımı alınabiliyor tabi ama durumunuz
uygunsa ama tabi çocuk çok özel bir durum bence. Çocuğa babaannesi baktı üç buçuk yaşına
kadar şimdi de yuvaya verdik, işte çalışan annenin çocuklarının kaderi böyle oluyor maalesef,
eşimin de çok fazla bir yardımı olmuyor ataerkil bir yapıdan geldiğimiz için, her ne kadar
modern olsak da tabi beceri meselesi bir de, genelde sorumluluk bende, ona keyif kısmı
kalıyor”.(8)
“Özel yaşantınız açısından çalışan bir bayan olmak zor bir durum, eşimle seyahat
tarihlerimizi düzenleyerek gezilerimize gidiyoruz. Eşim oldukça yardımcıdır bana, çocukların
bakımında bir yardımcımız var, ama yemek her zaman benimdir. Eşim genelde beni her
konuda destekler, sorumluluklarımızı paylaşmışızdır.”(17)
Çalışma yaşamının olumlu ve olumsuz yönlerini değerlendirirken ev
kadınlığı-annelik ve meslek rollerinden herhangi birini öne çıkarmadan dengeli bir
şekilde ele alan katılımcının eşitlikçi görüş ve düşünceleri şu şekildedir:
“Dezavantajları ise, çalışma yaşamının pratik hayattaki zorlukları ile ilgili, kendine
sevdiklerine, çoluğuna çocuğuna zaman ayıramaman, hayatının çok önemli bir kısmını alması
ve düşünce sisteminde yarattığı deformasyon. Evlilik hayatıma çalışma hayatımın hep bir
katkısı oldu çünkü benzer mesleklerde çalışıyoruz, o reklamcı ben de halkla ilişkilerci, ortak
bir dil tutturduk, ortak şeyler konuştuk, birbirimizi anladık, sorunlarımızı anladık. Eşimin
yardımcı olması değil paylaşması diye kullanmalıyız bence, çünkü bu şekilde sanki benim bir
sorumluluğum var ve eşim de bana lütfedip yardımcı oluyor gibi bir sonuç çıkıyor. Paylaşmaya
çalışıyoruz ama, son 2 yıldır eşimin çalışma saatleri benim çalışma saatlerime göre daha çok
daha düzensiz bir hal aldı”.(12)
Görüldüğü gibi, araştırma kapsamında görüşülen kadın katılımcılar açısından
evli ve özellikle çocuk sahibi olmak kadınların kendilerini tanımlamalarında önemli
bir unsuru oluşturmaktadır. Meslek rollerini benimsemiş olduğunu vurgulayan evli
kadın katılımcılar bile, çalışma hayatının zorluklarından bahsederken özel
yaşamlarından
hareket
ederek
açıklamalarda
bulunmuşlardır.
Bekar
katılımcılar da evlilik ve çocuk sorumluluğunun çalışma hayatında
kadın
zorluklar
yaratacağı konusunda hemfikirdir.
Görüşme yapılan 10 erkek katılımcının tamamı yönetici konumunda olup
6’sı kamu sektöründe, 2’si sivil toplum kuruluşlarında, 1’i özel bir kurumda ve 1’i de
uluslararası bir kuruluş bünyesinde çalışmaktadır. Çalışmanın olumlu yanları
sorulduğunda erkek katılımcıların çoğu, kadın katılımcılar gibi ekonomik
nedenlerden söz etmiştir, ancak burada dikkat çekici olan, kadın katılımcıların
“ekonomik özgürlük” olarak dile getirdikleri para kazanma durumunu erkek
katılımcıların, ‘yaşamı idame ettirmek’ ya da ‘gelir temini’ olarak adlandırmalarıdır.
Kullanılan ifadelerdeki bu farklılık, aynı zamanda kadın ve erkek katılımcılar arası
çalışmayı algılayış tarzlarındaki farklılığa da işaret etmektedir. Erkekler çalışmayı bir
zorunluluk olarak algılarken kadınlar bir tercih olarak görmektedirler.
Görüşme sorularının ilkini duyduğu anda, soruların kadınlara yönelik ve
yanlış olduğunu söyleyen katılımcının görüşleri, konu hakkındaki tavrı açısından da
ipucu vermektedir:
“Şimdi bu sorularınız hep kadınlara yönelik, saçma ne yani bir erkek çalışmasa ne
yapacak, hele de şarki bir toplumda. Niçin çalışılır en başta geçimini temin etmek için, bu
kesin bir şey, bunun dışında niçin spesifik olarak bu işte çalışıyorsunuz diyebilirsiniz, ha belki
bu işin geliri azdır ama, kariyer yapabiliyorumdur, gelecekte daha iyi bir pozisyona geleceğimi
tahmin ediyorum, bu sebeplerden diyebilirim.Niçin şu anda özel sektörde çalışmıyorsunuz da
burada çalışıyorsunuz, çünkü devletten bir takım beklentilerim var ileriye muatıf olarak, ama
ne için çalışıyorsunuz sorusu yanlış bir soru”.(27)
Çalışma yaşamının olumlu yanları erkek katılımcılar açısından sıralandığında,
gelir temini (24, 27, 29, 31, 32), üretkenlik (24, 29, 31), çevreyi geliştirme olanağı
(24, 31) ve sevdiği işi ya da mesleğini yapmanın verdiği haz özellikle vurgulanmıştır
(23, 24, 25, 30). Olumsuzluk olarak özel yaşamın sınırlanmasından bahseden erkek
katılımcılar da olmuştur (29, 31, 32). Bu katılımcılar da kadın katılımcılar gibi,
insanın sevdiklerine vakit ayıramamasının sorun yarattığından bahsetmişler ancak
bunu bir sorumluluk bağlamında değerlendirmemişlerdir. Çalışma yaşamının olumlu
ve olumsuz yanlarından söz ederken kimi erkek katılımcılar, kamuda çalışmanın
doğurduğu zorluklara değinmiştir. Bu katılımcılara göre kamu sektörünün en
olumsuz
tarafı,
kişilerin
yetenek
ve
bilgilerine
göre
tam
olarak
değerlendirilememesidir (23, 30).
4.2.2.2. Çalışma Yaşamında Cinsiyetin Belirleyiciliği
Çalışma yaşamında cinsiyetin belirleyiciliğinin boyutuna ilişkin soruyu kadın
katılımcıların bir kısmı, çalışma yaşamında cinsiyetin herhangi bir belirleyiciliğinin
olmadığını söyleyerek yanıtlamışlardır. (4, 11, 14, 17, 19, 22). Bazı kadın
katılımcılar ise evlilik hayatında kadınlara çok fazla yük düştüğünü, ancak çalışma
yaşamında koşullar açısından kadın ve erkeğin eşit bir konumda olduğunu özellikle
vurgulamışlardır (5, 20). Bu görüşleriyle de, kadınlık rolleriyle ilgili olan toplumsal
değer yargılarını sorgulamadıklarını ortaya koymuşlardır.
Bazı kadın katılımcılar genel olarak çalışma yaşamında erkeklerin avantajlı bir
konumda bulunduklarını düşünseler de, bu konumun sektöre bağlı olarak değiştiğini
ve halkla ilişkiler sektörü özelinde bakıldığında, kadınların avantajlı konuma
geçtiklerini düşündüklerini belirtmişlerdir (1, 2, 7, 16). Bunun yanı sıra hem genel
olarak çalışma yaşamında hem de sektör bazında erkeklerin daha avantajlı bir
konumda olduklarını söyleyen çok sayıda katılımcı olmuştur (3, 6, 8, 9, 10, 12, 15,
18, 21). Bu katılımcılardan bazılarının görüşleri şu şekildedir.
“Erkekler daha avantajlı, belli bir süre de olsa doğa onları çalışma hayatından ayırmak
zorunda bırakmıyor. Hamilelik bence bal gibi de bir hastalık, o dönemde yaşadığım şeyler
bence hastalıktı. Bitince neden geçsin ki hastalık olmasa, ama erkekler fırsat kollarlar sürekli
hamileliğin hastalık olmadığını ispatlamaya, bu gibi beyanlara bayılırlar. Bence çalışma
hayatında kadınlara ilişkin düzenlemeler yapılmalı, öncelikle hamilelikte atılmayacağına dair
bir iş güvencesi olmalı, çocuk güvencesi de sağlanmalı ve emzirme izni gibi bir takım
düzenlemeler yapılmalı”.(21)
“Çalışma hayatında şüphesiz ki erkekler daha avantajlıdır. Genel olarak Türkiye’ye
bakacak olursak erkekler avantajlı, bunun pek çok nedeni var, toplumun kadına ve erkeğe bakış
açısı, pek çok kişiye nüfuz etmiş yaklaşımların sonucu olarak”.(12)
“Erkek daha avantajlı, şimdi kadın olacaksınız evdeki sorumluluklarınızı yerine
getireceksiniz, kadınsal sorumluluklarınızı çözeceksiniz ve erkeklerle aynı alanda başa baş
mücadele edeceksiniz, bu kolay değil ama galiba biz de alışıyoruz, biraz hayal kırıklıkları
yaşıyoruz, biraz diğer işlerimizi aksatıyoruz ya da daha çok kendimize ayıracağımız özel
hayatımızdan tavizler veriyoruz”.(10)
Bu durumu kamu sektöründe çalışmanın zorluklarına bağlayan katılımcıya
göre:
“Erkeklerin daha ön planda olduğu düşüncesi hala toplumun genel düşüncesi. Bir de
devlet daireleri yeni yönetimlerden, seçimlerden oldukça etkileniyor, üst kademeden başlıyor
değişiklikler, elemana en son sıra geliyor ama yapılan değişiklikler genelde hep erkekler lehine
oluyor, ama bence bunun böyle düşünülmemesi gerekir.”(8)
Bu kadın katılımcıların beyanlarından da anlaşılabileceği gibi, çalışma
yaşamında ve halkla ilişkiler sektöründe cinsiyetin bir belirleyiciliği olduğu
söylenebilir. Toplumsal cinsiyetin kadınlara getirdiği eşitsiz konumun farkında
olunsun ya da olunmasın, bu eşitsiz konumun kadına yüklediği sorumlulukların
erkeklerinkinden daha fazla olduğu bir çok kadın katılımcı tarafından dile
getirilmiştir.
Çalışma yaşamında cinsiyetler arasında bir üstünlük durumu olup olmadığına
ilişkin soruyu erkek katılımcıların bir çoğu ‘cinsiyetin bir önemi yoktur’ biçiminde
yanıtlamışlardır (23, 25, 26, 29, 32). Bir erkek katılımcı ise kamuda kadın sayısının
kısıtlı olmasının nedenlerini açıklarken, erkek olmanın makama avantaj sağlaması
gibi bir düşüncenin söz konusu olabileceğini belirtmiştir (30). Erkeklerin daha
avantajlı olduğunu dile getiren katılımcıların, kadının sorumluluklarının daha fazla
olduğunu belirttikleri ve ataerkil rol örüntülerini benimsediklerini gösteren görüşleri
şöyledir:
“Hayır bence bir önemi yok, ama erkeklerin şu avantajı olabilir, kadınlar işte evine
bakmaktadır, çocuğuna bakmaktadır, erkek daha rahat yani işine konsantre olabiliyor ama
kadının aile hayatında daha fazla sorumluluğu var, özellikle Türk toplumunda, dolayısıyla
kadının işi daha zor gibime geliyor”.(27)
“Özellikle
kadınların
kişisel
anlamda
sorumluluklarının
daha
çok
olduğunu
söyleyebilirim. Bir eş sonuçta, bir anne eşine, çocuğuna daha fazla vakit ayırmanın gerektirdiği
zamanı, işine ayıramadığı zamanlar olabiliyor veya ailesindeki sorunları işine yansıtabiliyor, ha
bir erkek bunu yapmıyor mu tabi ki yapıyor ama daha az yapıyor, çünkü onun sorumluluğu
kadın kadar etkin ve fazla değil.”(31).
Kadınların sadece cinsiyetlerinden dolayı farklı muamele gördüklerini,
dolayısıyla da çalışma yaşamında cinsiyetin belirleyici bir rolü olduğunu vurgulayan
yalnızca iki erkek katılımcı olmuştur. Bu katılımcılara göre kadın emeği farklı ve
objektif olmayan ölçütlere göre değerlendirilmektedir (24, 32).
4.2.2.3. Kadınlara/ Erkeklere Uygun Görülen Özellikler
Çalışma yaşamında kadınlara ya da erkeklere özgü özelliklerin olup
olmadığına ilişkin yöneltilen soruya verilen yanıtlardan ortaya çıkan en önemli
sonuç, kadın ve erkeğin ayrı kategoriler olarak değerlendirilmesidir. Bu konuda
genelleme yapılamayacağını belirten kadın katılımcılar olmuşsa da (9, 14, 6), genel
eğilim kadın ve erkeği ayrı kategoriler olarak değerlendirip kadınlara uygun görülen
özelliklerin sıralanması olmuştur (7, 8, 10, 11, 12,
17, 18, 19). Bunun nedeni
katılımcıların cinsiyet rollerine koşullandıkları toplumsallaşma süreçlerinden
bağımsız olarak düşünülemez.
Araştırmada görüşlerine başvurulan kadınların bir bölümü, çalışma yaşamında
kadınları daha başarılı bulduklarını belirtmişlerdir. Kadın katılımcılar, kendilerini ve
hemcinslerini daha başarılı (4, 7, 17), daha becerikli ve yaratıcılık konusunda daha
etkin (8, 7), erkeklerden daha açık ve samimi (21), detayları erkeklerden fazla
önemseyen dolayısıyla daha iyi plancı olarak tanımlamaktadırlar (5, 17, 19).
Kadın katılımcıların çalışma hayatındaki kadınlar hakkında dile getirdikleri
olumsuz özellikler de olmuştur. Erkeklerin daha objektif oldukları ve kadınların daha
‘duygusal olmaları’ yüzünden kimi zaman hatalara düştükleri katılımcılar tarafından
çalışma hayatına dair kadın ve erkekler arasında önemli bir farklılık olarak
vurgulanmıştır (4, 5). Kadın çalışanların erkeklerden farklı olarak kapıldıkları
entrikacı bir hırstan söz eden kadın katılımcı, bunun, kadınların çalışma hayatında
yükselme konusunda yaşadıkları engellenmelerin sonucu olduğunu söylemiştir (2).
Bu konuda benzer görüşleri olan katılımcıların aktardıkları, çalışma yaşamında kadın
erkek eşitsizliğinin kadınlar arası rekabeti körüklediği savını doğrular niteliktedir.
“Ben biliyorum ki pek çok kadın arkadaşımın evli olması, hele bir de çocuklarının
olması onlar için çok eksi puanlardır, böyle olmadığı söylense bile, genel anlayışın bir
yansıması olarak. Özel sektörde böyle, kamuda böyle mi bilmiyorum ama bankacılık, finans
sektörlerinin rekabet anlamında çok yoğun olduğunu biliyorum.”(12)
“Erkek çalışma arkadaşlarımla daha iyi anlaşıyorum, kadınlar biraz daha kompleksli
oluyor, çekememezlik falan oluyor bizim iş ortamı için değil ama diğer iş deneyimlerimde
gördüğüm bu. Kadınlar gerçekten iş hayatında kıran kırana bir mücadeleye giriyorlar, seni
rakibi olarak görüyor erkekler öyle görmüyor, belki erkekler de erkek arkadaşlarını rakibi
olarak görüyor”.(14)
Erkek katılımcılar içinde de, kadınlar ve erkekler arasında böyle bir konuda
genelleme yapmak istemediğini belirten katılımcılar olmuştur (27, 32). Cinsiyetin
getirdiği özelliklerin kimi zaman olumlu katkıları olabileceği gibi kimi zaman da
olumsuz etkileri olacağını söyleyen erkek katılımcıların, kadın erkek arasında doğal
olarak bir ayrım olduğu kabulünde oldukları anlaşılmaktadır. Bu kişilerin özellikle
dikkat çektiği nokta, kadınların ayrıntılarla daha çok ilgilenmelerinin çoğu zaman
olumlu sonuçlar doğurması, ancak kimi zaman da ayrıntılara takılıp genel bakış
açısının kaçırılmasıdır (23, 25, 26).
Çalışma hayatında dikey ayrımcılık uygulamalarının izlerini görüşülen erkek
katılımcılardan bazılarında
bulmak mümkündür. Bir erkek katılımcı, kadınların
çalışma hayatı içindeki konumlarını, kadınlara atfedilen duygusal özelliklerle
ilişkilendirerek algılamakta, genelleme yapmak istemediğini belirtse de, dikey
ayrımcılıkla örtüşen bu algılayışın çalışma hayatının pratikteki gerçeklerinden biri
olduğunu doğrulamaktadır.
“Kadın yönetici ile çalışmak zordur, kadınlığın vermiş olduğu yapı ile erkeklerin
yapısının özelliklerinin yönetim kademelerinde ortaya çıktığını görüyoruz ve o kadınsı bazı
duyguların özellikle yönetim teknikleri anlamında bazı handikaplar oluşturduğunu ben kendi
gözlerimle gördüm. Çünkü kadın yönetici ile çalıştım ama bu demek değil ki kadın yönetici
olmaz, hayır böyle bir şey söz konusu değil, ama bunu değerlendirmelisiniz bence. Genelleme
yapmak çok doğru değil ama bunun da bir gerçek olduğunu söyleyebilirim (31).
Başka bir erkek katılımcı da benzer biçimde, inşaat mühendisliği gibi bazı
mesleklerde kadınların, işin doğası ve koşulları gereği zorlandıklarını düşündüğünü,
yani yatay ayrımcılığı çağrıştıran görüşlerini aktarmıştır (26).
4.2.3. Halkla İlişkiler Sektörü
Halkla İlişkiler alanının tanımlanmasına ilişkin tartışmalar ve belirsizlikler teorik
alanda olduğu kadar
uygulama alanında da önemli bir sorun olarak ortaya
çıkmaktadır. Bu bağlamda çalışmanın önemli bir bulgusu olarak halkla ilişkilerin
tanımlanmasında mesleğin profesyonelleri arasındaki önemli ölçüdeki belirsizlikten
bahsetmek mümkündür. Yapılan görüşmelerde halkla ilişkiler faaliyetinin önceki
bölümde de belirtildiği gibi yoğun olarak, yönetim işlevi yerine basınla ilişkiler
olarak tanımlandığı, bu
anlayışın özel ve kamu sektöründe hatta sivil toplum
kuruluşlarında da bu şekilde benimsendiği ortaya çıkmaktadır. Bu durumun
çalışanların, işverenlerin ve basının gözünde halkla ilişkilerin bir yönetim işlevi
olarak konumlandırılamamasına neden olduğu söylenebilir.
4.2.3.1. Halkla İlişkiler Kapsamında Yürütülen Faaliyetler
Araştırmada, halkla ilişkiler alanında yönetici konumundaki kadın katılımcıların
görev ve sorumlulukları ele alındığında en fazla dile getirilen konular basın takibi,
basın toplantıları ve haftalık ya da aylık basın bültenlerinin hazırlanması olarak
belirtilmiştir. İkinci olarak, kurum kimliği ve kurumun tanıtımı ile ilgili olarak
düzenlenen organizasyonların, kampanyaların çeşitli aşamalarındaki görevlerden
bahsedilmiştir. Bütün bunlar hemen tüm katılımcılar tarafından sıralanan görevlerdir.
Yönetici konumundaki kadın katılımcılar, basınla ilişkiler ve kurum tanıtımı dışında,
çalışılan
sektörlere bağlı olarak bir takım farklı görevlerin de söz konusu
olabildiğini belirtmişlerdir. Bu anlamda kurumların dış ilişkilerinin yanı sıra, “iç
müşteri mutluluğu” olarak ifade edilen kurum içi halkla ilişkiler faaliyetleri de söz
konusu edilmiştir (7, 17).
Katılımcıların genel olarak paylaştığı halkla ilişkiler anlayışının dışında
halkla ilişkileri bir yönetim işlevi olarak, iletişim danışmanlığı şeklinde tanımlayan
bir kadın katılımcının görüşleri dikkat çekicidir:
“Bu işin nasıl bir yönetim danışmanlığı olduğunu Türkiye’de anlatmamız, Ankara’da
bizim bu işin bir iş olduğunu anlatmamız, bundan para kazanmamız ve bu işte beka
sağlamamız hiç kolay bir süreç değildi, hala da değil. Ben hiçbir zaman “Halkla ilişkilerin”
yaptığımız işi tam olarak karşıladığını düşünmedim. Bunu iletişim danışmanlığı olarak
tanımlamak bana doğru geliyor. Nedir bu? Bir kurumun sosyal paydaşlarıyla girdiği bütün
iletişim biçimlerini, mecralarını ve mesajlarını belirlemek gibi bir şey ve bence olmazsa olmaz
bir iş, hele de 21.yy.da belki geçen yüzyılın ilk yarısında olmayabilirdi ama artık kamuda, özel
sektörde, STK’larda, toplumun her noktasında, biriminde iletişim yönetimi kaçınılmaz bir
iş.”(20)
Yönetici konumunda olmayan kadın katılımcılar arasında da aynı ayrımı
yapmak mümkündür. Kadın çalışanlar da basınla ilişkiler ve kamuoyundan gelen
şikayetleri yanıtlama
bağlamında
tanımlanan
bir
halkla
ilişkiler
faaliyeti
yürütmektedirler (1, 3, 8).
İletişim danışmanlığı hizmeti verdiklerini belirten kadın çalışanların görev ve
sorumlulukları şu şekilde özetlenebilir: Kurumla kamu arasında bir konumda, kurum
kimliğini yükseltecek çalışmaların planlanması ve uygulanması, kurumun bütün dış
dünyayla olan ilişkilerinin düzenlenmesi, dolayısıyla basınla ilişkiler ve arşiv
oluşturmak (10, 12, 13, 14, 15).
Görüşülen 10 erkek katılımcının halkla ilişkiler faaliyetleri anlamında dile
getirdikleri çalışmalar arasında, basın takibi yapmak, haftalık ya da aylık basın
bültenleri hazırlamak ve çeşitli periyotlarla basın toplantıları düzenlemek
gelmektedir (23, 24, 26, 28, 29,30, 31, 32). Halkla ilişkiler faaliyetinin tanımlanması
bağlamındaki sorunlardan biri olan, basın ve halkla ilişkilerin aynı iş olarak
algılanması konusuna değinen ve yaptığı çalışmaları kendisi de basınla ilişkiler
olarak adlandıran katılımcının görüşleri şu şekildedir:
“Basınla halkla ilişkiler hep aynı şey sanıldığı için biz ikisini birden götürmeye çalışıyoruz, çok sınırları da
yok, ucu açık bu işin, dolayısıyla da biraz da el yordamıyla gidiyor. Basın danışmanlığının sınırları çok iyi çizilmediği
için basında yer alan her türlü şey sizin işinizmiş gibi düşünülüyor, mesela toplantılarda protokolle ilgilenmek, oturma
düzeni, konuşma düzeni gibi işler”.(28)
Halkla ilişkilerin tanıtım, kamuoyu oluşturma çalışmaları ile diğer kurum ve
kuruluşlarla ilişki kurma çalışmaları gibi işlevlerine değinen katılımcılar yoğunlukla
tanıtım, kamuoyu oluşturma işlevleri üzerinde durmuşlardır (24, 25, 28, 29, 31, 32).
Bu katılımcılar özellikle kurumsal imajın oluşturulması aşamasının önemine vurgu
yapmışlar ve kurumsal imajın, varolan yapı ve işleyişin kamuoyuna açık bir şekilde
ve doğru yöntemlerle aktarılması ile oluşacağını belirtmişlerdir. Bu noktalar halkla
ilişkiler uygulamalarının işlevsel olarak önemini ortaya koymaktadır. Bu konuda
benzer görüşlere sahip olan katılımcıların görüşleri ise şu şekildedir:
“Gündemi iyi izleyerek buradaki sorumlu kişilere hızla gelişen olayları aktarıp onları yönlendirmemiz
gerekiyor, çünkü bir takım siyasi ya da ekonomik gelişmelere bir sivil toplum kuruluşu olarak olumlu ya da olumsuz
bir tepki vermemiz gerekiyor”.(28)
“Kurum çalışmalarının altyapısı burada bulunan danışman arkadaşlarımla birlikte
oluşturulur, politikalar belirlenir, bu politikalar daha sonra programa dönüştürülür, bu program
daha sonra kamuoyuna mal olmak üzere uygulamaya konulur, ondan sonra da işte bunun
medya ortamında ve diğer iletişim kanalları ile sunumu gelir işte bu sunumda da biz rol alırız,
medya planlaması, medyada nasıl yer alacağız, nasıl etkili bir yayın yapabiliriz bunları düşünür
ve uygularız. Kurum yöneticilerinin kurumu temsil etme kabiliyetini yükseltmeye çalışan bir
işimiz var. Dolayısıyla önemli bir işlevimiz var, sorumluluğu da ağır ancak son derece de
keyifli.”(25).
Kadın ve erkek katılımcıların, sorumluluklarının neler olduğunun sorulduğu
soruya verdikleri yanıtlar değerlendirildiğinde, halkla ilişkiler birimlerinden ya da
görevlilerinden beklenen etkinliğin daha çok basınla ilişki kurmak olduğu konusunda
bir ortaklık bulunmaktadır. Ancak hem kadın hem de erkek katılımcılar tarafından,
halkla ilişkilerin basınla ilişkilerden farklı ve onu da kapsayan, yönetim açısından
daha işlevsel öneme sahip bir etkinlik olduğu vurgulanmıştır. Bu etkinlik
yürütülürken karşılaştıkları zorluklar konusunda ise katılımcılar arasında farklı
görüşler gündeme gelmiştir.
4.2.3.2. Türkiye’de Halkla İlişkiler Uygulamaları
Halkla ilişkilerin Türkiye bağlamında değerlendirilmesinde öne çıkan nokta,
önceki bölümde de ele alındığı gibi, halkla ilişkiler işinin ne olduğu konusundaki
farklı görüşlerin yarattığı belirsizliktir. Kadın ve erkek katılımcıların bu konudaki
beyanları bu bölümde birlikte değerlendirilmiştir. Katılımcılar Türkiye’deki halkla
ilişkiler faaliyetlerini nasıl buldukları sorusunu kamu- özel sektör, Ankara-İstanbul
ve Türkiye-Dünya eksenlerinde yanıtlamışlardır.
Katılımcıların aktardıkları görüşler doğrultusunda, halkla ilişkiler ve kamu
sektörünün anlayışları arasında
büyük zıtlıklar olduğu belirtilmelidir. Kamuda
çalışan katılımcıların çoğu, halkla ilişkilerin ne olduğunun henüz kamu kesiminde
anlaşılmadığını ve henüz halkla ilişkilerin bir ihtiyaç olarak algılanmadığını
vurgulamışlardır (3, 8, 21, 22, 23, 30, 31).
“Kamu rezalet bir durumda, kör, sağır, dilsiz bir davranış sergiliyorlar buna da
mecburlar, çünkü inisiyatif yok, yetki verilmiyor, süs gibi duruyor, basın kupürü toplama gibi
görüyorlar, güven yok burada. Kamu yöneticilerinin basiretsizliği bu bence. Strateji yönetim
merkezi değil de bilgi alma merkezi diye düşünülüyor.”(21)
“Çalışanlar bile ülkemizde ne olduğunu bilmeden yapıyorlar bu işi tabi bu devlet için
daha fazla söz konusu, devlette tabi siyasi nedenler çok etkili olduğu için. Halkla ilişkiler halka
konuşmak ya da basın toplantısı olarak algılanıyor. Her kurumda belki yasal düzenlemeler
olmalı ve eğitimli kişiler tarafından uygulanmalı”.(22)
“Kamu ve özel sektör birbirinden oldukça farklı sanırım, özel sektörde halkla ilişkiler
oldukça kuvvetli ve çok gerekli olan bir birim. Kendi kurumumuzda tam olarak yapamadığımız
için ki bu bizim dışımızdaki sebeplerden kaynaklanmakta, dolayısıyla da burası için çok da
gerekli olmadığına kanaat getirdim.(8)
“Kamuda yeterince ve istenildiği kadar bir halkla ilişkiler faaliyeti yapıldığına
inanmıyorum, bu bir ayıp aslında. Halkla ilişkiler, bir kuruluşun yalnızca çalışanları arasında
iyi ilişkiler kurma çabasından öte hizmet verdiği kişilere, hatta muhatap olduğu her kişiye asli
görevi ülkemizi tanıtmak, ülkemizin gelirlerine katkı sağlamak olmalıdır. Bunun ancak birkaç
kuruluşun kendi inisiyatifiyle ya da ticari vasıfları olmaları dolayısıyla yaptığını
söyleyebilirim.” (30)
“Halkla ilişkileri ciddi olarak yapan kurumlar çok az, kurumsallaşmayı sağlamış olanlar
yapabiliyor, yani bir şirket satış yapan bir şirket olabilir ama süreçleri oturtmuş olmalı, yani
yönetimi, alt kademeleri ile, çok iddialı olmayan şirketler bile bu süreçleri oturtunca bu işi
yapabiliyorlar. Kamu kurumlarında ise iş daha çok basına yönelik demeçler şeklinde.(31)
Türkiye’ de bazı düzensizlikleri, kuralsızlıkları ortadan kaldırmak ve
keyfiyeti
önlemek
amacıyla
kurulan
bürokrasi
mekanizması,
uygulamada
formalitelerin artmasına ve işlerin daha da karmaşıklaşmasına neden olmaktadır.
Karmaşık hale gelen çeşitli bilgi ya da yöntemlerin, sadece kuruluş çalışanlarının
inisiyatifinde olması ise önceki bölümde de değinilen ‘yönetsel içreklik’ kavramının
ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu gibi uygulanma sorunlarının ise şeffaflaşma ve
demokratikleşme konusundaki engellerden biri olduğunu düşünen katılımcının
görüşleri ise şu şekildedir.
“Yönetsel içreklik, çok yaygın bizde, basın ve kamuda bir bilgiyi vermek suç olarak
algılanır, bunun yıkılması demokrasi ve şeffaflaşmayla olacaktır. Türkiye’de halkla ilişkiler
yeni algılanmaya başlayan bir sektör, büyük şirketler bile bu birimi yavaş yavaş kurmaya
başlıyor. İnsanların artistik/imaj yaratmaya başlaması için önce doyuma ulaşması
gerekiyor.”(23)
Her ne kadar kamuda çalışan katılımcılar, kamu ve özel sektör arasında
farklar olduğunu belirterek, özel sektöre olumlu değer
atfediyorlarsa da özel
sektörde çalışan katılımcıların aktardığı gibi özel sektör içinde de farklı boyutta
sorunlar bulunmaktadır.
“Etik kuralların çok önemli olduğunu düşünüyorum, reklamda da daha katı olmak
zorunda, direkt yalan olan şeyler kullanılıyor, PR’da da dolaylı yönden bu söz konusu. Halkla
ilişkilerin tanımı çok önemli, belli bir organizasyon düzenleyip hosteslik yapmak değildir
halkla ilişkiler”(17).
“Ben çok sahtekarca buluyorum, son zamanlarda en çok hoşuma giden reklam, Reklam
Özdenetim Kurulu’nun reklamı. Gerçeğe dayanmayan, size vaat ettiğinin çok altında bir şey
veren bir durumla karşılaşma konusunda galiba halkla ilişkilerin çok işlevi var. Siyasal
partilerde halkla ilişkiler çalışmaları yaparken de lidere bir model çiziyorlar, halk onu nasıl
beğenir onu saptamaya çalışıyorlar, bütün bunlar hep yüzeyde bir sahtelik yaratma çabası, bu
konuda başarısız olduklarını söyleyemem. Ama daha saygın bir halkla ilişkiler için halkın
kendisinin çok net bir şekilde arzusunun ortaya konuyor vaziyette bir hayatın olması
lazım.(24)
Katılımcıların bir bölümü ise, İstanbul ve Ankara’daki
halkla ilişkiler
anlayışlarının birbirlerinden çok farklı özellikleri olduğunu belirtmişlerdir. Bu
katılımcılar halkla ilişkiler alanında geçmiş yıllarda İstanbul’da çalışan ve bir süredir
Ankara’da yönetici konumunda çalışmakta olan erkek katılımcılardır. Bu
katılımcıların İstanbul ve Ankara arasında yaptıkları ayrım aslında kamu ve özel
sektör arasındakine benzer bir ayrımdır.
“Ankara’da halkla ilişkiler biraz daha farklı, kurumların kendi bünyesinde çalışan
insanlar var İstanbul’da biraz daha farklı, Ankara’da biraz daha zorlukları var, kamu kurumları
ağırlıkta olduğu için çalışabileceğiniz firma çok az, özel işletmeler hep küçük çaptaki firmalar,
yani halkla ilişkiler istihdamı yaratacak büyüklükte değiller, hep kurumların kendi
bünyelerinde, yani profesyonel yardım, hizmet almaya uygun işletmeler değiller, çünkü seni
24 saat
görmek istiyorlar, senin de onun hissettiği gibi hissetmeni, görmeni, yaşamanı
istiyorlar, onun verdiği tepkiyi vermeni istiyorlar.(28)
“Dediğim gibi İstanbul’da reklamın, halkla ilişkilerin, pazarlamanın ayrı bir iş olduğunu
anlamışlar ama Ankara’da ben onu göremiyorum, daha bu kavram oturmamış. Kamuda
oturmamasını bir yerde anlarım ama özel sektörde de oturmamış”.(27)
Türkiye’deki halkla ilişkiler etkinliğine ilişkin değerlendirmelerini kamuözel sektör ya da Ankara- İstanbul ekseninde değil de daha genel düzeyde
gerçekleştiren katılımcılar, Türkiye’deki halkla ilişkiler uygulamalarını oldukça
başarılı bulduklarını belirtmişlerdir.
“Çok iyi uygulamalar var gerçekten, özellikle uluslar arası firmaların çok büyük
bütçelerle çalıştığını düşünürsek çok sınırlı bütçelerle Türk PR şirketleri gerçekten çok iyi
çalışmalar çıkarıyor. Türkiye’de bu iş ciddi olarak iyi yapılıyor ama ülkenin ekonomik
koşulları çok önemli bu durumda tabi ki”.(25)
“Çok başarılı buluyorum, son üç dört yılda takip edebildiğim kadarıyla, yakından takip
edebilmek de çok kolay artık teknoloji sayesinde. İnsanlar artık yurt dışına çok sık gidip
gelebiliyorlar, Avrupa çapında kampanyalar düzenleniyor, yani ben başarılı buluyorum. Bir de
gerçekten bu işi bilen insanlar tarafından yapılıyor, buna dikkat ediliyor, bir de organizasyon
anlamında ve kuruluşlara verilen hizmet anlamında başarılı buluyorum açıkçası” (5).
“Türkiye’de halkla ilişkiler diğer ülkelerden çok aşağı seviyelerde değil açıkçası, Türk
insanının yapısında var zaten yaratıcılık, konuşma, iletişim o yüzden çok iyi bir şekilde
yürütüyoruz bence bunu.” (7).
Günümüzde küreselleşmenin ulus devletleri aşındırması ve sermayenin
serbest dolaşımı sonucunda çok uluslu şirketlerin küresel anlamda tekelleşmesi söz
konusu olmuştur. Sermayenin küreselleşmesi ile sosyal devlet olmanın koşullarından
biri olan kamu yararını gözetmek yerine “karın arttırılması” anlayışı geçmiştir. Bu
durumda ulus devletler için yurttaş konumunda olan bireyler, çok uluslu şirketler için
‘tüketiciler’ konumuna geçmiştir.
Türkiye’de ise serbest piyasa ekonomisinin başlaması, kimi kesimlerce
demokratikleşmeyi sağlayacak bir sürecin de başlaması olarak değerlendirilmiştir.
Serbest piyasa ekonomisinin yarattığı koşullar, kuruluşlar arasındaki rekabeti,
birbirlerinin varlığını ortadan kaldırmak pahasına da olsa körüklemektedir. Serbest
piyasa ekonomisini savunanlar tarafından devletin pek çok sektörden ve işten
çekilmesi durumunda, bu alanlarda daha “verimli” sonuçlar alınabileceği sıklıkla
vurgulanmaktadır. Katılımcıların kast ettiği İstanbul- Ankara farklılığı da bu
bağlamda değerlendirildiğinde olumsuz değer atfedilen Ankara’nın, dolayısıyla
kamu kesiminin halkla ilişkiler anlayışı olmaktadır. Ancak burada vurgulanması
gereken bir nokta da, bu sistemde “verimlilik” olarak kast edilenin kuruluşun
“karlılığı” olduğudur. Bu bağlamda yapılacak olan halkla ilişkiler faaliyetlerinin ise
kamu yararını dikkate almayacağı da ortadadır.
4.2.3.3. Halkla İlişkiler Alanında Çalışmak İçin Gerekli Olan Özellikler
Çalışma yaşamının her alanında olduğu gibi, halkla ilişkiler sektöründe de
çalışmak için belirli nitelikler aranmaktadır. Araştırmada, halkla ilişkiler sektöründe
çalışmak için gereken özellikler konusunda, 22 kadın katılımcıdan 15’inin
“insanlarla iyi ilişkiler kurabilmek” ya da “sosyal ilişkilerinin kuvvetli olması”
olarak adlandırılan niteliği vurguladıkları belirlenmiştir.
Bu noktanın önemini
vurgulayan erkek katılımcılar da olmuştur (23, 24, 25, 27). Gerekli görüldüğü
belirtilen bir diğer nitelik, bu alana ilişkin eğitimin üniversite düzeyinde ya da en
azından seminerler aracılığıyla alınmış olunmasıdır (3, 4, 5, 10, 14, 16, 19, 22, 23,
24, 26, 28, 32). Çalışılan sektöre ilişkin uzman bilgisine sahip olmak kadar yabancı
dil bilgisinin önemi de katılımcılar tarafından aranması gereken bir nitelik olarak
görülmektedir (3, 5, 7, 8, 9, 21, 22, 23, 25, 27, 30, 31). Genel kültüre sahip olma
gerekliliğinin yanı sıra, dünya ve ülke gündeminden haberdar olmak, bu anlamda da
donanımlı olmak belirtilen bir diğer niteliği oluşturmaktadır (4, 7, 11, 12, 13, 14, 20,
25, 26, 27, 29, 30, 31, 32). Katılımcıların bir bölümü eğitimin yanı sıra iş
deneyiminin önemini vurgulamışlardır (23, 28).
Bunların dışında bazı katılımcılar, karşılaşılan kişilerle empati kurma, sakin
ve inatçı bir yapıya sahip olma gerekliliği ve kararlı olmanın önemine değinmişlerdir
(1, 9, 11, 20, 21). Halkla ilişkiler, katılımcıların bir bölümü tarafından ayrıntıların
çok önemli olduğu, herhangi bir konuda çıkabilecek problemler karşısında alternatif
planlara sahip olunması gereken, inisiyatif kullanmayı gerektiren bir iş olarak
tanımlanmıştır. Dolayısıyla halkla ilişkiler belirtilen bu özelliklere sahip olan
kişilerce yapılabilecek bir iş olarak konumlandırılmıştır (5, 15, 17, 18, 25). İletişim
ortamlarını ve işleyişlerini çok iyi bilmek (internet, televizyon, radyo, dergi, portallar
vs.) de katılımcıların bazıları açısından önemli bir niteliği oluşturmaktadır (5, 20,
25). Bunların yanı sıra yazı yazabilmeyi işin önemli bir parçası olarak gören,
Türkçe’yi doğru kullanmanın önemine değinen katılımcılar da olmuştur (8, 15, 30).
Bazı katılımcılar da halkla ilişkiler alanında çalışmak için gerekli olan bazı
kişisel özelliklerden bahsetmişlerdir. Bunlar; güven verici bir kişiliğe sahip olmak (3,
6, 23, 30), ekip çalışmasına uyumlu bir yapı (20, 25), aktif bir kişilik yapısı ve
konuşma- anlama yeteneğinin yüksek olması olarak sıralanabilir (23, 24, 27). Bu
özelliklerin yanı sıra bazı katılımcılar da işi sevmenin önemini vurgulamışlardır (16,
19).
Fiziksel görünüm konusuna gelindiğinde, bu tip özelliklerin her meslekte
olduğu kadar önemli olduğunu, bunun özel bir önemi olmayacağını belirten pek çok
katılımcı olmuştur, bu katılımcıların çoğu da erkektir (17, 20, 23, 25, 29, 30, 32). Bu
katılımcıların bir kısmı için belirleyici olan nokta, çalışılan işyerinin kamu ya da özel
sektörde yer almasıdır, yani katılımcılar kamuda kapalı bir halkla ilişkiler anlayışı
bulunduğunu, özel sektörde ise görüntünün işin çok önemli bir bölümünü
oluşturduğunu dile getirmişlerdir (23, 30). Fiziksel görünümün önemsenmesini ve bir
ölçüt olarak kullanılmasını olası nedenleriyle birlikte açıklayan katılımcılar da
bulunmaktadır. Bunlara göre bunun nedeni halkla ilişkiler işinin ciddi bir planlama,
strateji işi olduğunun anlaşılmaması, bir tür organizasyon işi olarak yanlış
anlaşılmasıdır (16, 26, 27, 29, 24, 31).
Fiziksel görünümün önemini vurgulayan kadın ve erkek katılımcıların
görüşleri ise şu şekildedir(1, 2, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 13, 18, 19, 21, 22, 24, 28)
“Fiziksel görünüm her alanda çalışanlar için önemli, ama ben ya da biz ne kadar
uyguluyoruz bilmiyorum. Bu sektörde çalışan pek çok kişi bu işin restoranda seni karşılayan
hoş, şık bayandan farklı olduğunu söylerler ama biz de iş başvurusuna gelenlerin düzgün
giyinip giyinmediklerine ya da düzgün konuşup konuşmadığına bakıyoruz, çünkü ilk göze
çarpan özellik bu.”(11)
“Pazarlamaya çıkacak bir elemansa önemlidir fiziksel görünüm. Ama sadece operasyon
yönünde çalışacaksa önemli değildir. Şimdi çevre önemli, çevreyle ve iletişimle bir takım işleri
başarabiliyor insanlar, yoksa operasyon kısmını zaten artık bilgisayarlar yapıyor, insan olması
gerekmiyor. Teknoloji bu açıdan önemli ama teknolojinin yanı sıra o teknolojiyi kullanabilmek
için bankaya müşteriyi çekmek çok önemli.”(19)
“Güzel olmalısın, şık olmalısın, ince topuklular falan gerekirse göğüs dekolteli falan, iyi
makyajlı. Sen biriyle ilişki kurmaya gidiyorsan o noktada adamın seninle ilgilenmesini
sağlamak
zorundasın,
öyle
bakımsız
bir
halde
gidersen
şüphesiz
adam
seninle
ilgilenmeyecektir. İlk imaj çok önemli, seni hep öyle görüyor, öyle hatırlıyor, seninle öyle
olduğun için ilişki kuruyor, yavaş yavaş anlıyor senin farklı bir insan olduğunu ama kapıyı
açarken anahtar senin düzgün görünümlü olman.”(13)
“Bence önemli. Ne kadar? Yüzde 70, çünkü yaptığın iş sanatsal bir iş, yaratıcılığı
destekleyen estetik bir iş, böyle estetik bir işi yapan kişinin de estetiği olması lazım diye
düşünüyorum, hani diyetisyenin kilolu olması çok abesle iştigal eden bir durum gibi, yani çok
başarılı olsaydın kendin de öyle olurdun, burada da öyle yani şimdi estetik açıdan kuvvetli,
görünümüne özen gösteren çok bakımlı bir insanın yapacağı işe de güven artıyor açıkçası,
kıyafetinin uyumu, renk uyumu bunları düşündüğün zaman o insanın yapacağı işe de
güvenebiliyorsun.”(5)
“Çok önemli, bir kere kendine bakmalısın ki kendine saygı duyduğun izlenimini
vermelisin, dolayısıyla da çevre de saygı duysun. Halkla ilişkiler bir binanın balkonu gibi, ne
içeriye ne dışarıya aitsin, ben kötü bir imaj verirsem kötü olacağım, iyi imaj verirsem iyi
insanlar da varmış diyecekler. Bu ilk bakışta oluyor o yüzden dış görünüm çok önemli ama
aynı zamanda birazdan konsere çıkacak gibi olması da beni endişelendirir.”(21)
Bazı katılımcılar
fiziksel görünümün ya da kendi tabirleriyle “bakımlı
olmanın” önemini çalışma yaşamındaki deneyimleriyle (1, 2, 9), diğer bir bölümü ise
fiziksel görünümün önemini temsil sorumluluğuna bağlayarak açıklamışlardır (4, 7,
22).
“Bakımlı olmanız çok önemli, ben bunu kişisel olarak da tecrübe ettim, bakımlı
olduğum ya da daha az özendiğim, dikkat etmediğim günlerde müşterilerin yaklaşımları
birbirinden farklı oldu, sanki bakımlı olduğunuzda çok daha ciddiye alıyorlar sizi.” (9)
“Önemli tabi her şeyden önce bir yeri temsil ediyorsunuz, o yerin gerekliliklerine
uymak zorundasınız, özel hayatla karışmasının kötü tarafı burada çıkıyor, çünkü dışarıdaki
hayatınızda da öyle olmak zorundasınız, çünkü çalıştığınız işyerinin imajısınız sonuçta”.(4)
Fiziksel görünümün çalışma hayatında oldukça önemli bir ölçüt olarak
algılanmasını Türkiye’ye özgü olarak değerlendiren bir katılımcının görüşleri
şöyledir:
“Türkiye’de her işte geçerlidir bu, insanlar çok önyargılıdır, görünümünüzle
değerlendirirler sizi, bu benim için de geçerli bu yanılgıya biz de kapılıyoruz kimi zaman”.(28)
Katılımcıların beyanlarından da anlaşıldığı gibi, halkla ilişkiler alanında
çalışmak için fiziksel görünüm oldukça önemli bir ölçüt olarak düşünülmektedir. Bu
konunun önemsiz olduğunu düşünen katılımcılar olsa da baskın görüş, fiziksel
görünümün bu alanda önemli bir etkisinin olduğu yönündedir. Fiziksel görünümün
bu denli önemli bir ölçüt olmasının nedenleri de katılımcılar tarafından, güven
oluşturma konusundaki etkisi ve temsil sorumluluğuna bağlı olarak açıklanmıştır.
Ancak yine de bu durum halkla ilişkilerde çalışmak için gerekli olan tek özelliğin,
fiziksel görünüm olduğu anlayışının yerleşmesine yol açmıştır.
4.2.4. Halkla İlişkiler Sektöründe Cinsiyetçi Uygulamalar
Halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık konulu araştırmanın bu
bölümünde, halkla ilişkiler sektörü özelinde ayrımcılık uygulamaları olup olmadığı
değerlendirilmeye çalışılacaktır. Son yıllarda halkla ilişkiler uygulamalarının, hem
kamu ve özel sektörde hem de sivil toplum kuruluşlarında oldukça yaygınlaştığını
söylemek mümkündür. Bu gelişmeye paralel olarak bu alanda gittikçe artan bir kadın
yoğunluğu da söz konusu olmuştur. Halkla ilişkiler alanındaki kadın istihdamının
ayrımcı uygulamalara son verip vermediğini ve ayrımcı uygulamaların bu alandaki
görünüş biçimlerini her yönüyle ortaya koymak amacıyla görüşülen kişilerin
aktardıkları doğrultusunda veriler dört ana başlık altında değerlendirilmiştir.
4.2.4.1. İşe Giriş
Halkla ilişkiler sektöründe eleman alımı konusundaki ayrımcılığın, yapılan iş
başvurusunun engellenmesi ya da zorluk çıkartılması yönünde değil, iş başvurusu
sırasında yapılan mülakatlarda kadın adaylara özel yaşamlarıyla ilgili sorular
yöneltilmesi ya da özel yaşamlarıyla ilgili kararlar alınmasının istenmesi şeklinde
olduğu katılımcılar tarafından belirtilmiştir.
Bir çok katılımcı işe girerken özel yaşamlarıyla ilgili ölçütlerin kadın
çalışanların önüne getirilip getirilmediğine ilişkin soruya cevaben bu tarz sorularla
karşılaştığını, en azından formda doldurduğunu belirtmiştir. Bu soruya evet cevabı
veren katılımcıların tamamına yakını bu sorunun erkeklere yöneltildiğini ya da en
azından aynı amaçla sorulduğunu düşünmediğini de vurgulamışlardır (3, 13, 14, 1,
8). Bu durumu ayrıntılarıyla açıklayan katılımcılara göre:
“Tabi çok önemli, bizim gibi aktif işlerde evli ve çocuklu olmak olumsuz oluyor,
kadınlara soruluyor, erkeklere de soruluyor ama onlar için evli olmak olumlu oluyor, erkekler
evli olursa daha düzenli bir hayatı olur diye düşünülüyor, ama kadın evli olursa evine daha çok
vakit ayırır, iş performansı daha düşük olur hele de çocuğu varsa.”(10)
“Elbette, karşılaştım böyle şeylerle en acayip olanını anlatayım, bir iş görüşmesine
girmek için beklerken, sekreterler sevgilim olup olmadığını dahi soracaklarını söylediler, ben
de görüşmeye bile girmedim.”(11)
“Soruldu burada da soruldu, kadın değerlendirme kıstasları içinde belirleyici
kıstaslardan biri, temel değil ama ikincil de olsa bir kıstas bu. Yani sorumlulukları fazla olan
insanların çalışma hayatında daha fazla sorumluluk alamayacakları gerçeğinden hareketle
düşünülüyor. Ama bu kadınlara özel bir şey bence, çünkü bilinen görev dağılımı var, siz
reddedersiniz ya da etmezsiniz ama bu kadına ciddi bir ağırlık yüklüyor bu da kadının
dışarıdaki performansını ciddi oranda etkiliyor.”(12)
“İşe alım sırasında böyle bir şey sorulmadı bana ama bir iki yere başvurduğumda çocuk
doğurmayı düşünüp düşünmediğim sorulmuştu bana, mesela önümüzdeki iki yıl içinde
düşünüyor musunuz diye, ben de bilmiyorum olursa da ne yapalım demiştim”.(15)
Katılımcıların beyanlarından da
anlaşılabileceği gibi kadınların çalışma
yaşamındaki performansını öngörme konusunda evli ya da çocuklu olmaları ya da bu
potansiyeli taşımalarının, diğer sektörlerde olduğu gibi halkla ilişkiler sektöründe
çalışan kadınlar için de oldukça önemli bir engel olduğunu göstermektedir.
4.2.4.2. Halkla İlişkiler Sektöründe Kadın Yoğunluğu
Halkla ilişkiler alanındaki kadın yoğunluğu konusunda görüşleri sorulan
kadın ve erkek katılımcılar arasında önemli bir görüş ayrılığı söz konusu olmuştur.
Kadın katılımcılar açısından bakıldığında meslekteki kadın çoğunluğunun en önemli
nedeni, kadınların sahip oldukları çeşitli kişilik özelliklerinin bu mesleğe uygun
olmasıdır. Bu kişilik özellikleri arasında insan ilişkilerinde daha iyi ya da daha
başarılı olma, güler yüzlü, hoşgörülü, kibar, duygusal ve yumuşak olma sıralanmıştır
(1, 3, 5, 15, 16, 18). Belirtilmesi gereken bir diğer nokta da görüntünün bu alandaki
önemi olmuştur. Hatta bir katılımcı halkla ilişkilerde başarının yarısını ‘kadın’
olmaya bağlamıştır (21). Bazı katılımcılar ise, müşterilerin ve insanların da halkla
ilişkiler çalışanlarının kadın olması düşüncesine koşullandıklarını belirtmiştir (2, 4).
Bazı kadın katılımcılar ise alandaki kadın çoğunluğunu, bu mesleğin erkekler
tarafından gerçek anlamda bir iş olarak görülmemesine bağlayarak açıklamıştır. Bu
katılımcılara göre halkla ilişkiler, hiçbir zaman aile geçindirecek, kariyer
yapılabilecek bir iş olarak görülmemiş ve bu yüzden erkekler için çekici olmamıştır
(19, 20). Bu açıklamaların altında toplumsal cinsiyete ilişkin değer yargılarının en
yaygın kabul görenlerinden biri olan “evin geçimini sağlamak erkeğin görevidir”
düşüncesi yatmaktadır. Bu noktada kadın ve erkeğin mesleklere yönlendirilişleri
sırasında toplumsal koşullanmanın ve motivasyonun önemine değinen katılımcıların
görüşlerine yer vermek uygun olacaktır:
“Ben bunun temelinde yine bir tür yanlış algılamanın yattığını düşünüyorum, çünkü
bazı özellikler var bunlar mesela erkeklere atfediliyor, gerçekte erkekler bu işi yapamazlar
değil ama motivasyonlarını değiştirmeleri lazım, amaç edinmeleri lazım öncelikle bu işi yapma
amacını edinmeleri lazım, o zaman da uygun motivasyonları olacaktır, ama otomatik olarak
eğilimlerin sonucu böyle geliyor, doğal olarak hani bizim eğilimimiz daha fazla gibi görünse
de her şey motivasyonla değiştirilebilir diye düşünüyorum”. (6)
“Bu toplumsal işbölümünü yaratan zihniyetle ilgili bir şey, biraz kendiliğinden de böyle
yani bizim toplumumuzda erkekler susarlar ve konuşunca altın konuşurlar, bir kere
organizasyon becerileri sıfırdır, iki işi bir arada yapmakta sıkıntıları vardır ama bir kadın bunu
yapar çünkü çocukluğundan beri çorba karıştırırken oradaki bir şeyi silmiştir, bunu hayatı
boyunca bir şekilde yapmıştır. Bu cinsiyetlerin gelişimiyle ilgili bir şey belki de”.(12)
Halkla ilişkiler sektöründe kadın çoğunluğunu kabul etmeyen kadın
katılımcılar da bulunmaktadır.
Bu kadın katılımcılar için “gerçek ve gerçek
olmayan” halkla ilişkiler gibi bir ayrım söz konusudur. Gerçek anlamda halkla
ilişkiler işini yapmakta olanların, yani yönetime yakın bir konumda, stratejik
planlamanın
oluşturulmasında
çalışanların
erkekler
olduğunu
söyleyen
bu
katılımcıların aktardıkları görüşler, pek çok araştırmaya da konu olan halkla
ilişkilerin statüsüne yönelik tartışmaların odağını oluşturmaktadır. Daha önce
değinilen bu tartışmalar, halkla ilişkiler işinin üst düzey bir yönetim işlevinden
ziyade, bir kurumun “imaj yaratma birimi” olarak algılanmasının yarattığı sonuçlar
şeklinde özetlenebilir.
“Kadınların gerçekten her şeyi konuşarak çözüyor olması, kendilerini daha iyi ifade
edebiliyor olması, bence bu mesleğin kadın mesleği olarak algılanmasının nedenidir. Bence
çok fazla da erkek çalışıyor bu alanda, kadınların sayısı fazla olabilir ama bence artık eskisi
gibi kadın mesleği falan değil. Çok iyi PR’cılar bence erkek, reklamcılar da öyle, üst düzey
yönetimi bence hep erkeklere verilmiş, birkaç tane firmanın dışında kadın yok yani
yönetimde”.(14)
“Üreten kişilerin şu anda erkeklerden de oluştuğunu görüyorum, yani aslında bir halkla
ilişkiler uzmanları var bir de uzmancıkları var, uzmancıkların çoğu tabi kadın, onları
gösteriyorlar, sunuyorlar, ama uzmanlar gerçekten işi bilen anlayan kişiler. Bu aslında halkla
ilişkileri nerede konumlandırdığına da bağlı, şimdi halkla ilişkiler yönetime bağlı bir işletme
faaliyeti, dolayısıyla yöneticiler erkek alttakiler kadın, yani yöneticinin halkla ilişkilere nasıl
baktığı önemli. İyi bir firmaysa gerçekten orada iş yaptırmak istiyorsa işi bileni alıyor kadın ya
da erkek diye değil, sunuşlar yaptıracaksa etek giydirecekse kadını alıyor”.(13)
“Eğer gerçek halkla ilişkiler faaliyetlerinden bahsediyorsak aslında erkek ağırlıklı,
İstanbul’da bütün önemli şirketlerde erkekler yoğunlukta. Çalışma saatleri artınca devreye
erkekler giriyor. Çünkü normal bir bayanın böylesi çalışma saatlerinde ev hayatını sürdürmesi
mümkün değil.”(17)
Erkek katılımcıların görüşlerine gelindiğinde, halkla ilişkilerdeki kadın
çoğunluğunu, kadınların sahip oldukları özelliklerin bu iş için daha uygun olmasıyla
açıklayan katılımcıların yanı sıra (24, 25), farklı düşüncelerini dile getiren
katılımcılar da olmuştur. Bir katılımcı bu yoğunluğu, nedenini bilmese de, erkeklerin
bu mesleği tercih etmemesine, dolayısıyla ancak bu koşullarda kadın istihdamının
yoğun olabileceğine bağlayarak, aslında çalışma yaşamının birincil özneleri olarak
erkekleri gördüğünü ortaya koymuştur (29).
Erkek katılımcıların çoğu ise, halkla ilişkiler işinin ve bir yönetim işlevi
olarak öneminin anlaşılmamasından kaynaklı olarak, alandaki kadın çoğunluğunu
açıklamışlardır. Bu katılımcılara göre halkla ilişkilerin etkinlik alanın anlaşılmaması,
bu durumun en önemli nedenini oluşturmaktadır. Bu katılımcıların da açık olarak
dile getirilmese bile yukarıda görüşlerine yer verilen bazı kadın katılımcılar gibi,
“gerçek ve gerçek olmayan” halkla ilişkiler gibi bir anlayışa sahip oldukları
söylenebilir (23, 26, 27, 28, 30, 31, 32). Bu anlayışın ise “gerçek halkla ilişkileri
erkekler, gerçek olmayanı kadınlar yapar” düşüncesine yol açtığını varsaymak
mümkündür.
Kadın yoğunluğunu kadın bedeninin kullanılmasıyla açıklayan erkek
katılımcıya göre:
“Eskiden erkeklerdi şimdi sanırım kadınlar, sebebi de fiziki görüntü yani Hürriyetin
arka sayfasına erkek resimleri koymuyorlar sonuçta, bunun gibi, daha duvarı yıkan bir nitelik
kadın olmak, erkekte mesela etkileyici bir ses tonu ama kadında önce görsel olarak düzgünlük
aranıyor. Türk toplumundaki cinsel açlığın bir göstergesidir bu diye düşünüyorum ben.”(23).
4.2.4.3. Katılımcıların Ayrımcılığı Algılayışları
Araştırmanın belki de en önemli bulgularından biri, kadın katılımcıların
ayrımcılığı algılayış potansiyellerinin son derece düşük olmasıdır. Ayrımcılık
uygulamaları ile karşılaşıp karşılaşmadıkları doğrudan sorulduğunda yaşamadıklarını
belirten
bazı
katılımcılar,
görüşmenin
ilerleyen
aşamalarında
ayrımcılık
uygulamalarıyla birebir örtüşen deneyimlerini aktarmışlardır (1, 7, 8, 21, 22).
Genel olarak görüşme yapılan kişilerin çalıştığı kurum ve kuruluşlara
bakıldığında, kadın işi ve erkek işi gibi bir ayrıma bazı kurumlarda rastlamak
mümkündür. Örneğin aynı kurumda çalışan iki kadın katılımcı, müşteri ile birebir
ilişki kurulan işlerde kadınların, arka plan işlerde ise erkeklerin çalıştığını
söylemişlerdir (1, 2). Benzer biçimde hastanede çalışan iki katılımcı (18, 24)
kurumlarında çalışanlar arasında kadınların çoğunlukta olduğunu
dolayısıyla da
ayrımcılık olmadığını vurgulamışlardır. Ancak bu durumun, hemşireliğin bir kadın
mesleği olarak adlandırılmasıyla açıklanması ve yatay ayrımcılıkla örtüştüğü de
belirtilmelidir. Bir başka
kadın katılımcı ise, seyahat ve konaklama gerektiren
işlerde ve güvenlik birimlerinde erkeklerin ağırlıklı olarak çalıştıklarını belirtmiştir
(17).
Çalışma yaşamında cinsiyetinden dolayı bir eşitsizlik yaşamadığını belirten
çok sayıda kadın katılımcı olmuştur (4, 5, 7, 8, 9, 17, 19, 20, 21, 22). Bunlara göre
son yıllarda çalışma yaşamında yaşanan bir takım değişiklikler, kadın ve erkekler
arasındaki eşitsizliklerin ortadan kalkması sonucunu doğurmuştur. Bu katılımcıların
bazılarının görüşlerine yer verilirse:
“Ben hep bankacılık sektöründe çalıştım, şimdiye kadar çalıştığım bankalarda bey ve
bayanlar ya hep birbirine eşit sayıdaydı ya da bayanlar fazla sayıdaydı, yalnız üst yöneticiler
erkekti, ama son on yıldır bunun da değiştiğini ve kadınlara yönetimde de yer verildiğini
görüyorum özellikle bankacılık alanında bunu rahatlıkla söyleyebilirim.”(19)
“Kadınların sürekli kendilerini kollama durumları var ve bu özellikle yükseldikçe
artıyor, belki de sürekli kendilerini ispat etme durumunda kaldıkları için böyle. Bizim firmada
herkes din, dil, yaş, ırk ayrımı olmadan müracaat eder ve en uygun olan kişi de alınır, zaten
oldukça fazla kadın çalışanımız var, çünkü her işi artık kadınlar yapabiliyor eskiden kadın
garson yoktu şimdi dolu yarısı neredeyse kadın”. (4)
“Halkla ilişkiler ve reklam sektöründe bu tür ayrımcılıklar zaten olmaz çünkü daha
esnek sektörlerdir, kişinin kabiliyetlerine, vasıflarına, yaratıcılığına önem verilen sektörlerdir,
ama şu olabilir, reklam pazarlama işinde ya da gazetelerin, medyanın halkla ilişkilercileri
genelde bayandır, aynı özelliklere sahip bir erkek de varsa kadın tercih edilir, bu olabilir, çünkü
onun dışarıyla ilişkileri önemlidir ve hani dışarıdaki kuruluşlardaki kişiler erkektir ve bayanlar
daha iyi anlaşır daha iyi iletişim kurar diye tercih edilir. Yani işbölümünde ayrımcılık olabilir
ama onun dışında ben hiç rastlamadım ve ben de hiç yapmadım, bu sektörde daha azdır ama
medya tarafından bakınca galiba orada işte düşünülür, mesela bir şirketten reklam alınacaksa o
şirketin müdürü bayansa bir erkeğin, erkekse bir bayanın görüşmesi tercih edilir, aradaki
ilişkinin kurulması için, daha kolay anlaşabilirler diye”.(5)
Bu kadın katılımcıların sorunu yalnızca nicelik açısından sınırladıkları
belirtilmelidir. Kadınların sayısının kimi mesleklerde yoğun olması, örneğin
hemşirelik gibi, bu mesleklerde kadınların ayrımcı uygulamalarla karşılaşmadıkları
anlamına gelmemektedir. Gerçekte bir işin ‘kadın ya da erkek işi’ olarak görülmesi,
başlı başına bir ayrımcılık olgusuna işaret etmektedir. Kadınların bir meslek grubu ve
üst düzey yönetim kademelerindeki niceliksel oranlarının yanı sıra, karar
mekanizmalarında yer alıp almadıkları ya da ne oranda yer aldıkları da önemlidir.
Halkla ilişkiler alanında özellikle özel sektörde varolan kadın yoğunluğu, kadınerkek bir çok katılımcının farkındalık düzeyini negatif yönde etkileyen bir faktör
olarak görülebilir.
Kurumunda kadın sayısının çokluğuyla övünen bir erkek katılımcı, diğer bazı
katılımcılar gibi olayın niceliksel boyutunu önemsemekte, yönetimdeki kadın
oranından ya da kadın etkililiğinden hiç söz etmemektedir (29). Oysa bu katılımcının
kadın çalışma arkadaşı, yapılan görüşmede kurumlarında kadınların terfilerinin
engellendiğini vurgulamıştır (3).
Erkek yöneticilerin bir bölümü de kurumlarında çalışan kadın personelin işe
giriş ya da iş yaşamı boyunca olanaklardan yararlanma konusunda hiçbir ayrımcılığa
maruz kalmadıklarını, son yıllarda kadın yöneticilerin sayısında da oldukça önemli
artışlar olduğunu vurgulamışlardır (24, 25, 26, 27, 30, 31). Bu katılımcıların
bazılarının kurumlarında ayrımcılık yapılmadığına dair açıklamalar yapmak yönünde
çabalamalarına rağmen, bir takım işleri kadınlara uygun gördüklerini belirtmeleri,
yatay ayrımcılıkla örtüşen düşüncelerini ortaya koymaktadır (24, 28, 31).
“Bir kere memnuniyetle görüyorum ki kadın çalışanların ve kadın yöneticilerin
sayısında bayağı bir artış var. Ayrıca kadınların, halkla ilişkiler faaliyetleri, pazarlama
faaliyetleri anlamında çok daha etkin olduklarını görüyoruz.”(31).
“Benim kurumumda kadın emeği çok değerli bir emek, yöneticilerin pek çoğu kadındır,
kadın çalışanların sayısı erkeklerden daha fazladır, bir ayrımcılık görmedikleri gibi diğer
yerlerde olmayan bir ayrıcalığa sahip olmaktan dolayı da mutlu olduklarını her durumda ifade
ediyorlar. Özdoyum açısından da kurumumuzda çalışan kadınların mutlu olduklarını
söyleyebilirim. Eğitim ve sağlık bana kalırsa daha zaten dişil işler ve bence kadınlar daha
başarılılar”(24).
“Genelleme
yapmak
istemiyorum,
bazı
işlerin
kadınlara
uygun
olmadığını
düşünüyorum zaman zaman mesela diş hekimliği aklıma gelen bir örnek, ama gazetecilik için
böyle bir şey söyleyemem. Nitelikli kadrolarda şimdiye kadar yer almamalarının nedeninin bu
kadrolara kurum içinden kişilerin getirilmesini ve eskiden pek kadın çalışan olmaması
olduğunu düşünüyorum.”(28)
Ev ve çocukların sorumluluğunun kadınlarda olması gerektiği kabulünde olan
biri kadın diğeri erkek iki katılımcıya göre, eşitsizliğin haklı nedenleri de
bulunmaktadır. Oysa kadınların özel yaşam ve çalışma yaşamı arasındaki
sıkışmışlıklarının yalnızca kendi tercihleri ya da kendi sorunları olmadığı
belirtilmelidir. Toplumsal yaşantının her alanına yerleşmiş olan ataerkil kabulün
aksine, özel yaşam ve kamusal alan birbirinden bağımsız değildir, özel alanda
yaşanan ilişkiler de toplumsal ilişkilerdir.
“Ücret politikaları da çok önemli bu noktada, çünkü düşük ücrete bayan eleman
bulabiliyorsunuz. Bunun da haklı ve haksız sebepleri var. Haklı sebepler kadınların kayıp
zamanları çok örneğin evlilik ve çocuk söz konusu olduğunda, haksız çünkü kadınlar daha çok
performans göstermek zorunda bırakılıyorlar.(17)
“Bence kadının doğum olayı, ağır nitelikli işlerde erkekleri tercih etmeye yol açıyor,
ama şu durumu düşünün benimle birlikte sabah gelen 12 personelin 5’i bayan hepsinin doğum
izninde olduğunu düşünürsek kapasite yarı yarıya düşmüş oluyor, bunun için erkekler tercih
ediliyor.”(23)
Çalışma yaşamında kadınlara yönelik ayrımcılık uygulamalarının varlığını
kabul edip bunu olası nedenleri ile birlikte açıklamaya çalışan tek erkek katılımcı,
kadınların anne olmalarının önceliklerini değiştirdiği düşüncesinden kaynaklı olarak
öznel değerlendirmelere maruz kaldıklarını belirtmiştir (32).
Kadınların yükselebilecekleri yerlerin sınırlı olduğunu dolayısıyla da çalışma
yaşamında kadınların karşılaştıkları en önemli ayrımcılık olgusunun bu olduğunu
belirten kadın katılımcıların görüşleri ise şu şekildedir:
“Tamam kadınlar çok iyi noktalara gelebilir ama gelebileceği nokta genel müdür
yardımcılığıdır yani, bundan daha fazla yükselemez mümkün değil, hep kadınlar kariyerinden
feragat edebilir çocuk bakmak için, yani erkeklerin çizdiği sınırlar içinde kadınlar iş
yaşamında hareket edebiliyor. Ayrımcılık yok demiyorum ayrımcılık şu noktada ortaya
çıkıyor adam gerçekten iş yaptırmak istiyorsa ayrımcılık yapmıyor. Bu meslek öyle sunuldu
ki kadınların yaptığı, mankenlerin yaptığı bir iş olarak erkekler yani daha önceden çalışanlar
bile bırakıp başka işlere kaydılar, ama bu tamamen konumlandırmayla ilgili diye
düşünüyorum ama bu konumlandırma kadınların yaptığı bir şey değil, ayrıca bu
konumlandırmayı da doğru bulmuyorum”.(13)
Kamuda
çalışan
kadın
katılımcılar,
durumu
kendi
açılarından
değerlendirdiklerinde şu görüşleri aktarmışlardır:
“Ücret konusunda bir ayrım yok ama terfide erkeklerin öncelikli olduğu bir gerçek, burayı
düşünürsek görünüşte bayan eleman sayısı oldukça fazladır ama bu bayan elemanlar hep
masa başı işlerde çalışırlar üst yönetimlerde bayan yoktur ya da çok azdır. Bence pek çok
yerde de bu şekildedir. Ben bunu ilk fark ettiğimde çok şaşırdım ama değişir mi ya da nasıl
değişir bilmiyorum. Nedenini ise bilmiyorum belki de üst yönetimdekilerin erkek olması
nedeniyle birbirleriyle daha iyi iletişim kurmaları olabilir.”(3)
“Tabi devlette olduğumuz için böyle şeylerle karşılaşıyoruz, bu benim buradaki 7. senem,
eski müdürümüz şimdi emekli oldu ve gitti ama kıdem alamamamızın sebebini ona
bağlıyoruz nedenini tam olarak anlayamasak da, üst üste kötü not vererek terfilerimiz
engellendi, üniversiteyi bitirdim deyip terfi alamıyorsunuz, üstünüz kararı veriyor, uygun
görürse oluyor, bu kamuda yaşanan bir durum.” (8)
Yaşanan bir kriz durumunda kadınların evli, hamile ya da çocuklu olmaları
bahanesiyle işten çıkarılmaları gibi olayları aktaran katılımcılara göre:
“Ben dört aylık evliyim, tabi çok sıcak bakılmadı, şu kaygılardan dolayı evli olunca
erken gidecek, evde sorumlulukları olacak, burada daha az vakit geçirecek, bugüne kadar
hiçbir problem olmadı ama, doğa size çocuk doğurmak gibi bir yükümlülük vermiş ben kaygı
duyuyorum eminim yöneticilerim de bunu duyuyor, bu beni çok dertlendiriyor ve
düşündürüyor”.(10)
“Açıkça söylenmese de evlenen bir kadın gazetecinin veriminin yüzde 50 düştüğü
düşünülüyor, nişanlısından ayrılsın diye rüşvet tekliflerinin yapıldığını bile biliyorum, bu
aslında yöneticiye bağlı. Ben 1 ay önce terfi almıştım, hamileyim diye de işten çıkardılar,
üstelik işi hiç aksatmamıştım, ama kriz dönemiydi”.(22)
“Çalışırken evliliğim de problem oldu ama hamileyken performansımın düşeceğini
söyleyerek işten çıkardılar beni. Tam kapasite çalışamadığımdan dolayı 8 aylık olana kadar
yarı zamanlı çalışmaya devam ettim, hem ev hem iş yetişemedim, işi bıraktım, bu yüzden
depresyonlarım oldu ama atlattım.”(21)
4.2.4.4. Cinsel Taciz ve Cinsel İstismar
Cinsel taciz, daha önceki bölümlerde de açıklandığı gibi, istenmeyen ya da
davet edilmeyen herhangi bir cinsel davranıştır. Cinsel istismar ise, bir kişinin
cinsiyetini yarar sağlamak amacıyla kullanması şeklinde tanımlanabilir. Cinsel
taciz, çalışma yaşamında kadınların karşılaştıkları ayrımcı uygulamalar arasında
oldukça yaygın bir olaydır. Görüşmeler sırasında bu konuya yönelik olan soruyu
bazı kadın katılımcılar, hiç “cinsel taciz”le karşılaşmadıklarını belirterek
cevaplamışlardır (3, 4, 7, 18, 19, 20). Cinsel taciz yaşamadıklarını belirten bazı
katılımcılar ise, bu soru karşısında, kişinin karakter özelliklerinin önemini
vurgulamışlar ve kişisel olarak cinsel taciz yaşamamalarının sebebini de buna
mahal verecek davranışlarda bulunmamalarına bağlamışlardır. Bu görüşte olan
katılımcılara göre cinsel taciz olayları, irade dışında olmamaktadır. Bu görüşe
sahip olan kadın katılımcıların bu değerlendirmelerinde gözden kaçırdıkları nokta
ise, her iki tarafın iradesi dahilinde yaşanan durumun zaten taciz olmayacağıdır.
“Hiç olmadı, ben ve benim gibi, bölüm mezunu çalışan arkadaşlarım hiç karşılaşmadık
yani, ben kendimi androjen biri olarak tanımlıyorum yani buna meyledecek bir durum hiç
yaratmadım yani hani yeri geldiğinde çok ciddiydim, espri yaptıysam da çok mesafeliydim,
ona hiç müsaade etmedim, insanlar böyle bir yaklaşım geliştiremediler yani”.(5)
“Hayır, ben zaten çok sert karakterli bir kişiyimdir, genelde herkes beni ciddi bulur
haddinden fazla , gerçekten böyle bir şeyi yaşamadım ve yaşayacağımı da sanmıyorum”.(16)
“Şahsen yaşamadım ama şunu belirtmek isterim bayanlara nasıl giyinecekleri
konusunda eğitim verilmeli, hal ve tavır da önemli, eğer bir bayan dikkatli davranırsa sıkıntı
doğmaz diye düşünüyorum. Ama tabi benim buradaki çalışma ortamım hep eğitimli
insanlardan oluşuyor o yüzden bilemiyorum ama başka bir kadının yaşadığı bu tarz bir olay da
duymadım. Kadınlar doğru davranırlarsa olmaz diye düşünüyorum, bunun irade dışında
olacağını düşünmüyorum. Ancak duygusal baskı ya da erkek amirin bayan personeline
yapması durumunda bir baskı olabilir diye düşünüyorum” (17).
Cinsel tacizin nasıl yaşandığı konusunda bilgi veren kadın katılımcılar,
cinsel taciz olaylarının genel olarak bir üst tarafından bir astına yapıldığını ve
tacize
uğrayan
ast
konumundaki
açıklayamadıklarını belirtmişlerdir.
kadınların
bu
durumu
çoğu
zaman
“Şimdi bu, cinsel tacizi nasıl düşündüğünüze de bağlı, yani bence birinin koluma
dokunması bile tacizdir. Bu anlamda şahit olduğum şeyler oldu tabi ki. Aslında bu konuları biz
kendi aramızda bile pek konuşmayız ama herkes bilir, zaten zamanla kendimizi korumayı da
öğrendik. Bazen sözle, iltifat olarak yapılan şeyler oluyor ama daha çirkin bir şey
duymadım.”(1)
“Burada sürekli yaşandığını söyleyebilirim, elini tutma, sarılma, öpme, yemeğe davet
etme, eve bırakma teklifi gibi şeyler yaşadım. Bunu yapanlar da genelde yönetimden kişiler,
Bölge müdürü, müdür yardımcısı, Malzeme müdür yardımcısı gibi kişiler. Ama şunu
söyleyebilirim ki daha üst düzeyde olanlar daha cüretkar oluyorlar bu konuda, adeta konumları
yükseldikçe daha fazla şey yapabileceklerini düşünüyorlar bence. Benim dışımda başka
elemanların da bunları yaşadığını biliyorum”. (2)
“Evet, oldu, yani o tarihte ben üniversitede rektör olan kişi aynı zamanda psikiyatr
doktoruydu ve ben eşimden boşanmıştım, onun yanına kliniğe gittiğimde o bir tür hak gördü
mesela kendinde ve kalktı bana sarıldı, ben hiç tepki vermedim hiç hareketsiz durdum odanın
ortasında, üç ay sonra bana telefon etti işte sana böyle yapmamalıydım, özür dilerim
şeklinde”.(6)
“Böyle şeylerden hep kaçınmaya çalıştım ama kötü bir gece yaşamıştım, hiç
tanımadığım adamlar ve çok üst düzey bir yemekteydik, yani sonuçta sen kadın ya da erkek
olarak değil iş yapan insanlar olarak, işin gereği orada bulunuyorsun, eğer öyle bir şey olsa
zaten farklı bir ortamda yemeğe çıkarsın, bu tarz bir şeyle karşılaşmak hiç hoş değil, kart
gönderdi adam bana ya, benimle tatile gelir misin diye”. (13)
“Pek çok var, çok ileri düzeyde bir taciz değil ama basında çalışırken bu ve buna benzer
çok şey yaşadım, örneğin haber müdürüm resmen asıldı, beraber şehirler arası yolculuk
yapmak zorundaydık, ilk birkaç ay oldukça iyi geçiyordu fakat sonradan adamın hali tavrı
değişmeye başladı, benim zaten beraber olduğum biri vardı ve bir şekilde reddediyordum yani
bu işte bu ille sözle belirterek olmuyor ama bir şekilde hissediliyor ve adamın hali tavrı
değişince benim o sene midem delindi stresten, çünkü haber götürüyorsun işte çiziyor
beğenmiyor bağırıp çağırıyor falan ve bunu sadece karşılık vermediğiniz için yapıyor ve bunu
da kimseyle paylaşamazsınız ne diyeceksiniz ki? Bunun dışında televizyon kanalında
çalışırken işte montajda, haber koordinatörü gelir şuradan cart diye öper, sarılır, şimdi siz o
öpüşü, ama herkesle öpüşürsünüz, bilirsiniz karşınızdakinin nasıl öptüğünü ama orada
hissettiğiniz başka bir şey var, şimdi ne yapıyorsunuz desen, ne var ki kızım diyebilir, orada da
bir şey yapamazsınız. Bir keresinde mesela istihbarat şefimiz vardı adam manyaktı koridorda
yürürken göğüslerime elini attı ne yapıyorsun sen falan diyince işte çarptım diye geçti gitti.
Halkla ilişkilerde ise daha üstü kapalı işte yemeklere gittiğiniz zaman bu ve benzeri şeyler
yaşayabiliyorsunuz, bir bakışla rahatsız oluyorsunuz, birkaç soruyla iğreti oluyorsunuz ya da
işte bunu bana niye sordu ki, işte akşam toplanmışız yemek yiyeceğiz gibi durumlar oluyor. Bir
de bizim işlerimiz basınla çok iç içe dolayısıyla bir araya geldiğimiz zaman bu bir iş gezisi
olabilir ya da işte üç kere telefon açmışsınızdır dördüncüsünde zarf atılır yiyorsan diye falan.”
(15)
“Gazetecilik yaptığım zamanlarda haber kaynaklarının, işte şu haberi verirsem elime
gelir gibi tavırlarını görmüştüm. Milletvekillerinden örneğin asılanlar oldu, haber karşılığında
her şeye katlanacağını düşünüyorlar dönüp gittiğinde ise şaşırıyorlar. Kurumda böyle bir olayın
olduğunu duydum, yapan kişi emekli edildi”. (21)
“Haber kaynakları ile ilgili olarak çok yaşadım böyle şeyleri, önce çok dostane bir
yemek arkasından ikincisi için teklif yapılır ya da tokalaşıyorsunuz iki saat bırakmıyor mesela,
mini bile değil etek giydiğinizde bakışlar çok rahatsız edici oluyor, özel hayatı öğrenmeye
yönelik sorular, ne bileyim yazlığa davetler falan bu gibi şeyler”.(22)
Cinsel
tacizi
kendileri
yaşamadıkları
halde,
çevrelerindeki
kişilerin
yaşadıklarını aktaran kadın katılımcıların bu konudaki anlatımları, cinsel tacizin
çalışma yaşamındaki yaygınlığını anlama noktasında oldukça önem taşımaktadır.
“Ben karşılaşmadım, ama duyduğum oluyor genelde sarkıntılık şeklinde oluyor, hani
artık gözle tacizi aştık gibi bir yerde, telefonla olabilir, hani sapıkça değil ama belki ısrarcı
olmak diyebiliriz, aynı işyerinde olduğunuz için ortaya da dökülmemesi gerekiyor yani
mesafeli ama tacize giriyor, ama tabi kamuda olduğunuz ve disiplin hakim olduğu için çok
ortaya dökülemiyor. Uyarı cezaları falan alanlar duyduk, cezaya girip yönetime gidince
duyuyoruz tabi.”(8)
“Ben bizzat hiç yaşamadım, ama bir üst tarafından bir alta yani benim bir kız
arkadaşıma yapılıyordu, karşısındaki insanın tepkisini ölçmek için sözle başladı, eğer
arkadaşım fırsat verseydi o iş uzayıp gidebilirdi de, bu gibi şeyler duyuyorum tabi.”(10)
“Ben yaşamadım ama bir kız arkadaşımın başına gelmiş, basında çalışırken erkek
çalışma arkadaşı göğüslerine dokunmuş.(11)
“Ben karşılaşmadım ama karşılaşan arkadaşlarım oldu, bankada çalışan çok yakın bir
arkadaşım şube müdürünün elle tacizlerini yaşadı. Tacize uğrarsınız ama siz kendinizi suçlu,
mahcup hissedersiniz, tacizci kendini kötü hissetmez, tuhaf bir psikoloji ama anlaşılabilir.
Bacakları ne kadar güzel deyip ıslık çalıyorsa mesai arkadaşın bu tacizdir”.(12)
“Hayır karşılaşmadım, yaşayan arkadaşlarım var ama bunu arkadaşlık adı altında
yapıyorlar dokunmalar, makas almalar falan. Ya da asılma da bence taciz, ben istemiyorsam
böyledir.”(14).
Cinsel taciz yaşayan kadınların, bu olaylar karşısında farklı stratejiler
izleyerek birbirinden farklı çözümler getirmeye çalıştıkları, katılımcıların aktardıkları
doğrultusunda ortaya çıkan bir durumdur. Bazı katılımcılar, yaşadıkları olaylar
sonucunda, evli olmanın cinsel taciz konusunda ‘engelleyici’ bir işlevi olduğunu
gördüklerini belirtmişlerdir. Bu durum, Kandiyoti’nin ataerkil pazarlık olarak
tanımladığı ilişki biçiminin (kadınların, boyun eğme ve kurallara uyma karşılığında
korunmaları)
hem
kadınlar
hem
de
erkekler
tarafından
benimsendiğini
göstermektedir (Kandiyoti, 1988: 274-290).
“Türkiye’de özellikle belki bu gelişmemiş toplum olmanın bir sonucu bekar ya da
boşanmış insanlara böyle davranmak konusunda biraz daha rahat oluyorlar, hakmış gibi
görüyorlar sanırım evli hele bir de çocuklu olunca biraz daha şanslı oluyorsunuz diye
düşünüyorum, niyeyse klasik olmuş bir düşünce, benim bir gözlemim yani bu.”(8)
“Elle sözle falan değil ama mesela şansını denemek isteyenler olabiliyor, zarf atmak
gibi çabalar oluyor, çok sık olmasa da böyle şeyler oluyor. Ama bir şekilde engelliyorsunuz
kibarca, bir de evli olmak bu gibi durumlarda olumlu oluyor, bunu söyleyebilirim, evli
olduğunuzu bir şekilde belirttiğinizde tutumlarını değiştiriyor.”(9)
“Ben onun çözümünü buldum tanıştığımızın on beşinci dakikasında kocamdan
bahsediyorum onları orada kesiyorum ama tabi devam ettirmek isteyenler de oluyor”.(15)
Cinsel taciz yaşayan kadınların, sözle karşı çıkmaktan, kendini, giyimini
kısıtlamaya hatta işten ayrılma aşamasına kadar farklı boyutlarda tepkiler verdikleri
de kadın katılımcılar tarafından dile getirilmiştir.
“Ancak öyle bir şekilde yapıyorlar ki bunu büyük bir sabırla, yavaş yavaş, aşama aşama
ilerliyorlar bu yüzden siz bunu çok idrak edemiyorsunuz başta, hatta bir şey de
yapamıyorsunuz. Tepki gösteren olduğunu duymadım, ben bile tepki veremedim, vereceğim
tek tepki zaten işten ayrılmak olacak, yakında ayrılıyorum şu on gün içinde. (2)
“Arkadaşım yaşadığı bu cinsel taciz olayını çok da büyütemedi yani, baskı altında kaldı
ve ayrıldı işinden ve bu banka çok da iyi banka çok da iyi bir bölüm, hiç olmayacak bir şey,
adama hiçbir şey olmadı ama bu çok tanıdık bir durum bizim ülkemiz için.(12)
“Onlar yüzünden ne doğru düzgün giyindim, ne makyaj yaptım, dişil özelliklerimi hep
kısıtladım, kısıtlama yapmayanların da ne olarak adlandırıldıklarını biliyorum, bunları da
benimsemiyorum, çünkü onu öyle gören beni de görebilir.(21)
Kadın ve erkek katılımcılar arasında cinsel istismarla karşılaştığını söyleyen
katılımcıların bu konuda aktardıkları görüşler şöyledir:
“Belki toplumsal koşullanmanın getirdiği bir sorun, kadınların cinselliklerini
kullanmaları gibi bir durum söz konusu olabiliyor ama erkeklerin yakışıklılıklarını ya da
cinselliklerini kullanmaları gibi bir durum pek olmuyor. Yani ilk önce işe sahip olma ya da iş
görüşmesi aşamalarında kadının güzelliğinin bir avantaj olarak kullanılması, sahip oldukları
işle ilgili niteliklerin yanı sıra güzelliklerini de kullanma girişimi gibi, zaman zaman iş
istemeye gelen insanlarda bunu gözlediğim oldu”. (26)
“Kadınlar genelde iyi yönetici olmuyor, işini iyi yapıyorsa olabilir ama işini iyi
yapmadığı halde kadın olduğu için yönetici olanlar da var daha ızdırap verici olabiliyor, ama
benim kadın yöneticim çok başarılıydı bir erkek onun kadar başarılı olamazdı, çok iyi bir
yöneticiydi.” (10)
“Cinsel istismar olarak adlandırılabilecek gördüğüm şu, kadınlar yükselmek için
cinselliklerini kullanabilir, göz boyayabilir ya da birini kaydırabilirler. Erkekler ise gerçekten
çalışıyorlarsa bir yere gelebiliyorlar.”(2)
Kadın katılımcıların, hemcinslerine karşı son derece olumsuz eleştirilerde
bulunmaları daha önce de değinildiği gibi kadınlar arası rekabetin körüklendiğinin ve
belki de kadınların rakipleri olarak erkekleri değil de kadınları gördüklerinin bir
kanıtı olmaktadır.
4.3. Sonuç
Halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık olgusunun
görünüş
biçimlerini ortaya koyabilmeyi amaçlayan bu araştırmada çalışma yaşamına ilişkin
olarak kadın ve erkeklerin farklı tutumlara sahip oldukları bulgulanmıştır. Çalışma
yaşamında yer almalarına rağmen evli ya da bekar kadın katılımcıların, ev ve aile
içindeki sorumlulukları kadına yükleyen cinsiyetçi rol kalıplarını benimsedikleri
görülmektedir. Bu benimseme, erkek katılımcıların önemli bir bölümü için de
geçerlidir. Bu durum, çalışmanın erkekler için bir zorunluluk olduğunu belirten
görüşleriyle ortaya çıkmaktadır. Halkla ilişkiler sektöründe yürütülen faaliyetler
konusunda kadın ve erkek katılımcılar arasında önemli bir farklılık gözlenmemiştir.
Buradaki temel ayrım, çalışılan kurumun kamu ya da özel sektörde bulunması
noktasındadır. Kamu sektöründe katılımcılar tarafından dile getirilen temel eksiklik
içe dönük bir etkinlik olarak yürütülmesi iken, özel sektörde ahlak ve meslek
standartlarının yerleşmemesinden kaynaklanan sorunlar dile getirilmiştir.
Fiziksel görünümün önemi konusuna ise kadın ve erkek katılımcıların
yaklaşımı farklı olmuştur. Kadın katılımcılar temsil ve güven oluşturma
konularındaki etkisine, erkek katılımcılar halkla ilişkiler işinin anlaşılmamasına
vurgu yapmışladır. Benzer biçimde özel sektördeki halkla ilişkiler uygulamalarında
gözlenen kadın çoğunluğunu, kadınlar, mesleğin gerektirdiği özelliklerle kadınların
özelliklerinin uymasıyla, erkekler, işin ne olduğu konusundaki belirsizliklerle
açıklamışlardır. Cinsiyete dayalı ayrımcılık konusunu, kadın ve erkeklerin benzer
biçimde yalnızca nicelik açısından ele almaları, ayrımcılık kapsamındaki
uygulamaların niteliğini algılayışlarını negatif yönde etkilemektedir. Cinsel taciz
konusunda
katılımcıların aktardıkları ise, bu olgunun çalışma yaşamındaki
yaygınlığını göstermektedir. Diğer alan araştırmalarının bulgularına benzer biçimde
bu araştırmada da cinsel tacizin ast-üst arasında gerçekleşiyor olması, ast
konumundaki kadının üzerinde bir baskı oluşturarak olayın ortaya çıkmasını
engellemektedir.
5. GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Çalışma yaşamında kadının konumu ve cinsiyete dayalı ayrımcılık konusunda
yapılmış çok sayıda araştırma bulunmasına rağmen, halkla ilişkiler alanında bu
konudaki boşluğun doldurulması, bu araştırmanın yapılmasındaki en önemli amacı
oluşturmaktadır. Halkla ilişkiler sektörü, hem kadınların hem de erkeklerin
çalıştıkları ve son yıllarda önem kazanan sektörlerden biridir. Çalışma yaşamının
diğer alanlarında olduğu gibi, halkla ilişkiler alanının kamu kesimi uygulamalarında
da erkek çoğunluğu göze çarpmaktadır. Bunun aksine, özel sektör halkla ilişkiler
uygulamalarında yoğun bir kadın istihdamı söz konusudur. Bu durum, cinsiyete
dayalı ayrımcılık uygulamalarının halkla ilişkiler sektöründe farklı bir karaktere
bürünmesinin en önemli nedenini oluşturmaktadır.
Halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık araştırmasının
benimsediği temel yaklaşımın hareket noktası, cinsiyetlerin yalnızca biyolojik
bağlamlarının bulunmadığı ve toplumsal olarak üretildikleri düşüncesidir. Bu
anlamda cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımı çalışmada oldukça önemli bir konuma
sahiptir. Çünkü cinsiyetlerin yalnızca biyolojik olarak farklılaştıkları kabulü,
toplumsal yaşamda varolan kadın ve erkek arası eşitsizliklerin doğal sayılıp
meşrulaştırılmasına neden olmaktadır. Toplumsal yapı içerisinde kadını ev ve ailenin
bakımıyla ve erkeği de evin geçimini sağlamakla görevlendiren ataerkil sistem,
araştırmanın konusu itibariyle sorgulanması gereken bir unsuru oluşturmaktadır. İlk
işbölümünün ortaya çıkışıyla başlayan ve erkekler lehine hiyerarşik ilişkiler sağlayan
toplumsal ilişkiler bütünü olarak tanımlanan ataerkil sistem, ekonomik yapıda
meydana gelen değişikliklerin etkisiyle değişerek tarihsel gelişimini tamamlamıştır.
Ataerkillik, toplumdan topluma değişik özellikler taşıma potansiyeline sahip olsa da,
her türlü toplumsal yapılanma içinde, ilişkilerin toplumsal normlara göre yeniden
üretilmesiyle varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle ataerkillik, çalışma yaşamına
dahil olmuş, hatta nitelikli işlerde çalışan kadınların bile rol algılayışlarında, “eş ve
anne olmayı” birincil görevleri olarak addetmeleri sonucunu doğurmaktadır.
Kadın
işgücünü
değerlendiren
yaklaşımların
en
yaygın
olanları
incelendiğinde, erkek egemen anlayışın kuramsal çalışmalar içindeki yaygınlığı
görülebilmektedir. Örneğin “İkili Rol Yaklaşımı”nın, kadının asli görevini ev ve
ailenin sorumlulukları olarak tanımlaması, ataerkil anlayışın bir yansımasıdır. Benzer
şekilde “İnsan Sermayesi ve İkili İşgücü Piyasası Yaklaşımları” da kadınların
yetersiz eğitim almış olmaları, deneyim sürelerinin azlığı, kesintili olarak çalışmaları
gibi nedenleri öne sürerek, kadınların düşük beceri isteyen ve az kazançlı işlerde
(İkincil
İşgücü
Piyasasında)
çalışmalarının
doğal
bir
sonuç
olduğunu
vurgulamaktadırlar. Yukarıda söz edilen üç yaklaşım da, kadınların gerek toplumsal
yaşamda gerekse işgücü piyasalarındaki ikincil konumunu meşru görmektedir. Bu
amaçla çalışmada, Marksist yaklaşımın kadın emeğinin marjinalliğini ortaya koyan
değerlendirmelerine ve aynı zamanda feminist yaklaşımın kadınların yalnızca kadın
olmalarından kaynaklanan problemler yaşadıklarını belirten açıklamalarına yer
verilmiştir.
Cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarının, kadınları çalışma yaşamında da
dezavantajlı kıldığı belirtilmesi gereken bir noktadır. Cinsiyete dayalı ayrımcılık
uygulamaları ile mesleklere yönlendirmeden örgütler içindeki uygulamalara kadar
pek çok alanda karşılaşılmaktadır. Kadınların enformel
sektörlerde ve kesintili
olarak çalışmaları, sosyal güvenlik haklarını elde etmelerini engellemekte ve çalışma
yaşamında dezavantajlı olmalarına neden olan bir diğer etkeni oluşturmaktadır.
Benzer şekilde kadınların sendikalarda temsili yetersizdir ve bu nedenle kadın
sorunları sendika programlarında yer bulamamaktadır. Kadınların çalışma yaşamını
bırakmalarının en önemli nedeninin ev ve aile ile ilgili sorumlulukları olduğu
düşünüldüğünde, toplumsal yaşamın bütününe yayılmış olan cinsiyet kalıplarının
etkisi anlaşılacaktır.
Toplumsal cinsiyet kökenli eşitsizliklerin giderilmesi bağlamında eğitimin,
gelişen teknolojinin katkısıyla etkileşim alanı genişleyen kitle iletişim araçlarının ve
kadınların siyasal karar alma mekanizmalarına katılımının olumlu etkileri olacağı
düşünülse de, bu alanların da kadınlar açısından çeşitli nitelikteki sorunlarla dolu
olduğu belirtilmelidir. Kadın eğitimi açısından niceliksel bir gelişme gözlense bile
varolan eğitim politikaları ve ders kitapları toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini yok
etmekten çok pekiştirir niteliktedir.
Genel olarak medya sektörüne bakıldığında, kadınların temsilinin cinsiyetçi
bir bakış açısıyla gerçekleştirildiği görülmektedir. Bu durum medya alanında çalışan
kadınların oranlarının ve statülerinin düşüklüğü ile açıklanabileceği gibi tüketim
kültürünün ataerkil kültüre eklemlenerek oluşturduğu ve yeniden ürettiği cinsiyetçi
kalıplarla da açıklanabilir. Benzer biçimde kadınların siyasete katılımları konusunda
da, cinsiyet rolleri konusundaki kalıplar etkili olmakta ve bu rol beklentileri
kadınlarla siyaset arasındaki mesafenin açılmasına neden olmaktadır. Toplumsal yapı
içerisinde ikincil konumda olan kadınlar, erkek egemen değerlerle yüklü siyaset
dünyasında eşit koşullarla başlamayan rekabet nedeniyle başarılı olamamaktadırlar.
Toplumsal yaşamda farklı rol beklentileriyle kuşatılan kadın ve erkekler,
çalışma yaşamında da farklı deneyimler yaşamaktadır. Çalışma yaşamının pek çok
alanında kadının konumunu inceleyen araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalarda
cinsiyete dayalı ayrımcı uygulamaların varlığını belirleyen bulgulara ulaşılmıştır.
Halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık araştırmasının bulguları
değerlendirildiğinde, önceki bölümlerde de değinildiği gibi, kamu ve özel sektörde
çalışmanın yarattığı farklılıkların belirleyici olduğu görülmüştür. Kamu sektöründeki
erkek ve özel sektördeki kadın çoğunluğu, araştırmanın örneklemine de yansımıştır.
Halkla ilişkiler sektörü açısından diğer sektörlerde olduğu kadar kesin çizgilerle
belirlenen (kadın/ erkek işi gibi) bir ayrımcılık olgusu saptanmamasına rağmen,
geleneksel toplumsal yapıdan taşınan ataerkil ilişki biçimleri ve tüketim kültürünün
kesiştiği noktada, çalışan kadınların erkek meslektaşlarına göre dezavantajlı bir
konumda bulundukları temel bulgusuna ulaşılmıştır. Araştırmaya katılan kişilerin
demografik özelliklerinin aktarıldığı bölümde vurgulandığı gibi, katılımcılar nitelikli
işgücü olarak adlandırılabilecek bir örneklem grubunu oluşturmaktadırlar. Bu
anlamda araştırma, nitelikli işgücü istihdam eden diğer sektörlerdeki ayrımcılığın
boyutlarıyla ilgili ipuçlarını da bünyesinde barındırmaktadır.
Halkla ilişkilerin tanımlanmasındaki kargaşa ve faaliyet alanının belirsizliği
nedeniyle pek çok sorunun yaşandığı yönündeki teorik tartışmalara paralel olarak,
uygulama alanında da çeşitli zorluklarla karşılaşılmaktadır. Halkla ilişkiler alanında
çalışanların yaptıkları işler cinsiyetlerinden ziyade çalışılan sektör bağlamında
farklılaşmaktadır. Bu nedenle alan araştırmasının halkla ilişkiler faaliyetlerine
yönelik kadın ve erkek katılımcıların beyanlarından oluşan bulguları birlikte
değerlendirilecektir. Halkla ilişkiler görevi kapsamında yapılan işler basınla ilişki
kurma temelindeki toplantı düzenleme, haftalık ya da aylık basın bültenleri hazırlama
vb. faaliyetler olarak belirtilmiştir. Bu görevler dışında, kurumsal imaj oluşturmak
amacıyla tanıtım ve danışmanlık hizmeti verdiklerini dile getiren katılımcılar da
bulunmaktadır.
20.yy.’ın son çeyreğinde hızla gelişen teknoloji, insan emeğinin yerine
bilgisayarı, endüstriyel üretimin yerine de hizmet sektörünün geçmesini sağlamıştır.
Hizmet sektöründeki bu büyümenin ve sektörün kadın emeğine uygun yapısının
cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırdığı vurgulansa da, emeğin değişim sürecinde
ortaya çıkan yeni/profesyonel kadın anlayışı, kadına geleneksel rollerinin yanı sıra
yeni roller yüklemekte ve bu niteliğiyle de ataerkil toplumsal ilişkilerin aldığı yeni
biçimi göstermektedir.
Dünyadaki halkla ilişkiler literatüründe ayrımcılık olarak dile getirilen ücret
eşitsizliği ve terfide karşılaşılan engellerin kamu yönetimindeki halkla ilişkiler
uygulamalarında da görüldüğü belirtilmelidir. Kamu sektöründekinden farklı bir
anlayış çerçevesinde yürütülen özel sektör halkla ilişkiler faaliyetlerinde, yoğun
kadın istihdamı olmasına karşın ayrımcı uygulamaların sürdüğü görülmektedir. Nihai
hedefi karlılığı arttırmak olan özel sektör kuruluşları, ‘kadın güzelliği’ miti
aracılığıyla kadınları bir meta olarak sunmakta dolayısıyla kadınlar üzerinde yeni
bir ataerkil kontrol yaratmaktadır.
Kamu sektöründe çalışan katılımcıların önemle üzerinde durdukları aksaklık,
halkla ilişkilerin ne olduğunun anlaşılmamasıdır. Bu nedenle kamu sektöründeki
halkla ilişkiler faaliyetleri, bazı kararların basın aracılığıyla kamuoyuna duyurulması
şeklinde bir işleyişe sahiptir. Araştırmada, kamu yönetiminde çalışanların
cinsiyetlerine göre dağılımlarını gösteren istatistiki veriler ışığında yönetim
kademelerindeki kadın oranının düşük olduğu, dolayısıyla kamu sektöründe
kadınların yardımcı hatta ikincil konumda bulundukları saptanmıştır. Kamu
yönetimindeki halkla ilişkiler birimlerinin yasayla belirlenmiş özel statüleri
nedeniyle, siyasi eğilimler doğrultusunda bir “ödül makamı” olarak kullanıldıklarına
ilişkin teorik tartışmalarda dile getirilen görüşler, araştırma kapsamındaki
görüşmelerle ve basın taraması ile de karşılığını bulmuştur. Kamu sektöründe
çalışanların özel sektörde yapılan halkla ilişkiler faaliyetlerini daha kapsamlı
dolayısıyla da daha işlevsel bulduklarını belirtmelerine rağmen, özel sektörde çalışan
katılımcılar bu sektöre ilişkin, örneğin ahlak standartlarının yerleşmemiş olması gibi
sorunları dile getirmişlerdir.
Son 20 yıl içerisinde, özellikle özel sektör uygulamaları dikkate alındığında
halkla ilişkiler sektöründeki kadın sayısının artmasına gerekçe olarak gösterilen
nedenler- erkekler için alanın çekiciliğini kaybetmesi, ücretlerin düşmesi, alanın
prestijini yeni ortaya çıkan birtakım mesleklere kaptırması, halkla ilişkilerin
yönetimle birlikte ilerleyen bir işletme faaliyetinden ziyade teknik bir iletişim
faaliyeti ya da pazarlama birimlerinin bir alt dalı olarak algılanması, tüketim
kültürünün
kadın
bedeninin
kullanılmasını
doğallaştırması
gibi-
birbiriyle
eklemlendiğinde özel sektördeki halkla ilişkiler uygulamaları içinde kadınların farklı
mekanizmalarla ayrımcılığa maruz kalmaları söz konusu olmaktadır. Yukarıda
sıralanan ilk iki neden çalışma yaşamının birincil özneleri olarak erkeklerin
tanımlandığını göstermektedir. Son neden ise, daha önce de belirtildiği gibi
küreselleşmeyle ortaya çıkan tüketim kültürünün kadın güzelliği olgusunu
yücelterek, halkla ilişkiler alanında yazılı ve görsel basındaki kadın bedeni
kullanımına paralel olarak, kadın olma ve fiziksel güzellik ölçütünün aranmasına yol
açmaktadır. Bu durum alan araştırması dahilinde ampirik olarak gözlendiği gibi
araştırma
kapsamında
halkla
ilişkiler
değerlendirilmesiyle de saptanmıştır.
elemanı
arayan
gazete
ilanlarının
Halkla ilişkiler alanında çalışacak kişilerde aranması gereken ilk özelliğin
alana ilişkin eğitim olduğu teorisyenler gibi katılımcılar tarafından da vurgulanmıştır.
Benzer biçimde yabancı dil bilgisi, genel kültür, dünya gündemine ilişkin bilgiler ve
empati kurabilme, sabırlı olma, planlama ve örgütleme gibi kişisel özellikler ile sözlü
ve yazılı ifade gibi beceriler, hem halkla ilişkiler teorisyenleri hem de uygulayıcıları
tarafından dile getirilen özelliklerdir. Halkla ilişkiler alanında çalışmak için fiziksel
görünümün önemi konusunda katılımcılarda gözlenen eğilim, ilk göze çarpan özellik
olması, mesleğin insanlarla yüz yüze ilişki kurulmasını gerektirmesi ya da bir
kurumun temsilinin söz konusu olması nedeniyle fiziksel görünümün önemli
olduğunu vurgulamak yönündedir.
Türkiye’deki halkla ilişkiler faaliyetleri, katılımcılar tarafından kamu- özel
sektörü, İstanbul-Ankara ve Türkiye-Dünya eksenlerinde değerlendirilmiş ve
mesleğin başarılı uygulamalarının özellikle İstanbul’da, özel sektörde ve dünyadaki
örnekleri ile karşılaştırıldığında Türkiye’de gerçekleştirildiği dile getirilmiştir. Bu
bağlamda serbest piyasa ekonomisinin ve küreselleşmenin demokratikleşme sürecini
başlatacak etkileri olduğu bazı katılımcılarca vurgulanmıştır. Ancak bahsi geçen bu
ekonomik değişimlerin sonucunda halkla ilişkiler alanında, ‘kamu yararının’
gözetilmesi ilkesinin yerine, ‘karlılık’ ve sistemin devamlılığını sağlamadaki
manipüle etme ya da rıza üretimini sağlama işlevinin geçtiği belirtilmelidir.
Alan araştırmasının çalışma yaşamına ve cinsiyete dayalı ayrımcılık olgusuna
ilişkin bulguları değerlendirildiğinde öne çıkan bir nokta, kadın ve erkeklerin
birbirlerinin farklılığını vurgulamaları olmuştur. Bu durum, genel olarak çalışma
yaşamının tümünde hakim olan toplumsal cinsiyet ideolojisinin yarattığı bir
sonuçtur. Bu doğrultuda genel olarak çalışma yaşamına ve cinsiyete dayalı ayrımcılık
uygulamalarına ilişkin sonuçların değerlendirilmesinde öncelikle kadın katılımcılarla
yapılan görüşmelerden elde edilen bulgulara yer verilecektir.
Nitelikli çalışanlar statüsünde oldukları daha önce de belirtilen kadın
katılımcıların tümü kadının çalışmasını olumlamaktadırlar. Kadınlar, çalışmalarının
en önemli nedenini, ‘ekonomik özgürlük’ şeklinde dile getirmişlerdir. Çalışmaya
ilişkin tutumları incelendiğinde kadın katılımcılar arasındaki en belirgin farklılığın
evli ve bekar olmak bağlamında ortaya çıktığı belirlenmiştir. Evli kadınlar, genel bir
eğilim olarak çalışma yaşamının olumsuzluklarını, ev ve çocukların sorumluluğuyla
bağlantılı bir biçimde açıklamaktadırlar. Evli kadınlar, ev ve işteki sorumluluklarını
bir arada götürmeye çalışmakta ve bu süreçte kendini bu sorumluluklarla yükümlü
hissetmeyen
erkeklerden
benimsediklerini vurgulayan
daha
fazla
yıpranmaktadırlar.
Meslek
rollerini
kadın katılımcıların bu tutumları, aynı zamanda
kadınların çalışma hayatındaki ikincil konumlarını benimsediklerini ve bunun
yeniden üretilmesinde doğrudan katkıları olduğunu göstermesi bakımından
önemlidir. Evli kadınların bu iki rolü bir arada götürmekten kaynaklı olan çatışmayı
çözme biçimleri aile yapıları ve gelir düzeylerine göre aile içinde başka bir kadından
(anne, kız kardeş vs) yardım almak ya da dışarıdan bir yardımcı almak gibi değişik
şekillerde olmaktadır. Ev içi sorumlulukları eşleriyle paylaştıklarını ya da sınırlı da
olsa eşlerinden yardım gördüklerini belirten katılımcı sayısı oldukça azdır. Böyle bir
yardımı eşlerinden görebilen kadınların kendilerini ‘şanslı’ olarak addetmeleri de
araştırmada saptanan dikkat çekici bir diğer bulgudur. Bekar kadınlar ise, evli
kadınların ev ve çalışma yaşamında çoklu rol üstlenmelerine olumsuz değer
atfetmekte ve evli olmanın yarattığı bu gibi zorlukların evlilik hakkındaki
düşüncelerini etkilediğini belirtmektedirler. Bu saptama, evli kadınlar gibi bekar
kadınların da geleneksel rol dağılımını meşru gördüklerini ya da meşru görmeseler
bile değişmeyeceğine inandıklarını ortaya koymaktadır.
Çoklu rol üstlenme durumunun yarattığı olumsuzluklara değinmelerine
rağmen kadın katılımcıların bir bölümü çalışma yaşamında kadın ve erkeklerin aynı
koşullara sahip olduklarını vurgulamalarıyla, toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini
sorgulamadan kabullendiklerini göstermiş olmaktadırlar. Bu görüşün dışında kalan
kadınların bazıları genel olarak çalışma yaşamında erkeklerin avantajlı olduğunu,
küçük bir bölümü ise, genel olarak erkeklerin avantajlı olduklarını ancak halkla
ilişkiler sektörü göz önüne alındığında kadınların avantajlı konuma geçtiklerini
belirtmişlerdir. Aynı biçimde, çalışma yaşamında cinsiyetlere uygun görülen
özelliklerin belirtilmesi istendiğinde kadınların, hemcinsleri için olumlu özelliklerin
yanı sıra olumsuz pek çok özelliği de sıralamaları, rakip olarak kadınları gördükleri
düşüncesini doğrular nitelikte bir bulgudur. Bu saptamaya yol açan diğer bir bulgu
ise, erkeklere uygun görülen niteliklerin birkaç istisna dışında dile getirilmemiş
olmasıdır.
Halkla ilişkiler alanında cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamalarının hangi
mekanizmalarla gerçekleştirildiğini anlamak için değerlendirilen diğer bir aşama, işe
giriş olmuştur. İşe giriş aşamasında, kadınlara özel yaşamlarıyla ilgili soruların
yöneltilmesi ya da özel yaşamlarına ilişkin bazı kararların alınmasının istenmesi
(evliliğe ya da çocuk doğurmaya dair planlar) biçimindeki ayrımcı uygulamalar diğer
sektörlerde olduğu gibi halkla ilişkiler sektöründe de görülmektedir. Bu anlayış
doğrultusunda kadının birincil görevi ev, aile ve çocukların sorumluluğu olarak
tanımlanmakta, dolayısıyla kadınlar potansiyel eş ve annelik özelliklerine sahip
görülmeleri nedeniyle erkeklerden farklı bir kontrol mekanizmasıyla baskı altında
alınmaktadırlar.
Araştırmanın önemli bir bulgusu olan kadın katılımcıların çoğunlukla erkek
yöneticiler ile çalışmak istemeleri, kadınlar tarafından erkeklerin yönetici olmalarının
meşru bulunduğunu ve hemcinsleri tarafından kadınların otoritesinin kabul
görmediğini göstermektedir. Bu durumun nedeni olarak, toplumsal yapıya yerleşmiş
cinsiyetçi
kalıp
yöneticilerin,
yargıların
başarılı
üzerlerinde
sayılmak
adına
yarattığı
baskıların
hemcinsleri
üzerinde
etkisiyle
daha
kadın
baskıcı
uygulamalara yönelmiş olmaları gösterilebilir.
Halkla ilişkilerin özel sektör uygulamalarındaki kadın çoğunluğu durumunu
kadın katılımcılar, kadınların sahip oldukları çeşitli kişilik özelliklerinin meslekte
aranan özelliklerle uyum göstermesi ile açıklarken, anılan bu özelliklerin bir çoğunun
profesyonel özellikler olmaması (iyi insan ilişkileri, güler yüzlülük, hoşgörülü
olmak, kibar olmak, duygusal ve yumuşak olmak gibi) dikkat çekici bir bulgudur.
Bunun yanı sıra bazı kadın katılımcılar fiziksel görünüm açısından kadınların daha
uygun olduklarını belirtilmişlerdir. İlgi çekici olan diğer bir görüş ise, erkekler
açısından halkla ilişkilerin, gerçek anlamda bir iş olarak görülmemesinin alandaki
kadın çoğunluğunun nedeni olduğu şeklindeki görüştür. Bu bulgu diğer görüşlerle
birlikte ele alınıp değerlendirildiğinde, kadınların kendilerinin de çalışma yaşamının
asıl öznelerinin erkekler olduğu düşüncesini taşıdıkları sonucunu doğurmaktadır.
Kadın katılımcıların terfi konusunda genel olarak ayrımcı uygulamalarla
karşılaşmadıklarını belirtmeleri, araştırma açısından dikkat çekici bir noktadır.
Çünkü kadınların terfi etmek için daha çok çabaladıkları, daha uzun süre bekledikleri
ve terfilerinin önünün çeşitli nedenlerle tıkandığını belirten bir çok istatistiki veri ve
araştırma bulunmaktadır. Ücretler konusuna gelindiğinde ise, halkla ilişkiler
birimlerinde görev yapan kadınların her kademedeki gelir grubunda yer almalarına
rağmen erkeklerin orta ve üst gelir gruplarında yer aldıkları görülmektedir.
Araştırma
bulguları kadın katılımcıların cinsiyete dayalı ayrımcılık
yaşamadıklarını fakat cinsel tacize uğradıklarını belirtmeleri nedeniyle, bu durumu
ayrımcılık olarak algılamadıkları gerçeğini ortaya koymaktadır. Kadın katılımcıların
ayrımcılık konusundaki farkındalıklarının belirsizliğinin nedeni, katılımcıların bu
bilgilerin böyle bir çalışmada kullanılmasını istememeleri olabileceği gibi, bireyler
olarak kadın ve erkeklerce benimsenmiş olan cinsiyetçi kalıplardan da kaynaklandığı
düşünülebilir.
Cinsel taciz konusunu ele alan diğer araştırmaların bulgularına paralel olarak
bu çalışmada da, tacizin genel olarak bir üst tarafından daha alt kademede çalışan
kadına yapıldığını ve taciz edilen kişinin korkup sinmesi ya da açıklayamaması gibi
durumların yaşandığını gösteren bulgulara ulaşılmıştır. Kadın katılımcıların
aktardıkları görüşler doğrultusunda ortaya çıkan bir diğer sonuç da, kadınların ‘evli’
olmalarının cinsel taciz konusunda da bir ayrım yarattığı noktasındadır. Kadın
katılımcılar tacizle başa çıkabilmek konusunda evli olmanın bir avantaj yarattığını ve
bir korunma mekanizması olarak bu özelliklerini kullandıklarını belirtmişlerdir.
Araştırma kapsamında görüşlerine başvurulan erkek katılımcılar tarafından
çalışmanın en olumlu yanının, ‘gelir temini’ ya da ‘yaşamı devam ettirmek’ olarak
dile getirilmesi, çalışmayı kendileri için bir zorunluluk, doğal bir görev olarak
algıladıklarını dolayısıyla bu noktada kadınlardan farklılaştıklarını göstermektedir.
Çalışmanın sevdiklerine zaman ayıramamak gibi olumsuz bir sonucu olduğunu dile
getiren erkeklerin belirttikleri bu olumsuzluğun, ev ya da çocukların sorumluluğunu
içermediği de vurgulanmalıdır. Bu durum, erkekler için evli ya da bekar olmanın
farklılık yarattığına dair bir bulgu elde edilmemesiyle de açıklanabilmektedir. Erkek
katılımcıların bir bölümü, çalışma yaşamında cinsiyetin herhangi bir etkisinin
olmadığını belirtirken, diğer bir bölümü ise kadınların sorumluluklarının daha fazla
olduğunu belirterek, geleneksel işbölümünü benimsediklerini ortaya koymuşlardır.
Erkek katılımcılar, özel sektör halkla ilişkilerindeki kadın çoğunluğunu,
halkla ilişkiler işinin tam olarak anlaşılamaması ile açıklamışlardır. Bu düşüncede
olan katılımcılar, halkla ilişkilerin bir kuruluşun imajını oluşturmak olarak
anlaşıldığını ve bu doğrultuda ‘güzel bir kadın’ tarafından yapıldığında başarıya
ulaşacağı anlayışının hem toplumda hem de iş çevrelerinde egemen olduğunu
belirtmişlerdir. Erkek katılımcıların ayrımcılık konusundaki görüşlerinin temelini,
kurumlarında ayrımcı uygulamalar olmadığını kanıtlama çabası oluşturmaktadır.
Buna rağmen erkek katılımcıların bazıları, araştırmanın ileri bir aşamasında bazı
mesleklerde kadınların başarılı olamayacağını, kadınların iyi yönetici olmadıklarını,
ya da sorumluluklarının fazla olması dolayısıyla iş yaşamında başarılı olmalarının
zor olduğunu ima eden yatay ya da dikey ayrımcılıkla örtüşen görüşlerini
aktarmışlardır. Bu anlayış kadınlara ve erkeklere çocukluklarından itibaren
kendilerini çevreleyen ataerkil yapı ve kültürün, aile ve diğer toplumsal kurumlar
aracılığıyla aktarılması sonucunda benimsetilmiştir.
Ayrımcılık konusunda belirleyiciliği olan bir diğer unsur da örgüt kültürüdür.
Araştırma kapsamında gerçekleştirilen görüşmelerden elde edilen bulguların ve
araştırma boyunca yapılan gözlemlerin ışığında, alan araştırmasına dahil olan 22
kurumdan yalnızca birinde kadınlar için eşitlik sağlayabilecek politikalara yön veren
uygulamalara rastlanmıştır. Bu bulgu, örgütlerin kültürlerinin toplumun kültür ve
değerlerinden bağımsız bir şekilde oluşamayacağını göstermesi bakımından
önemlidir.
Türkiye’de kadın istihdamı, gerek ekonomik koşullardaki olumsuzluklar
gerekse yatay ya da dikey ayrımcılık uygulamalarıyla sınırlanmaktadır. Bunu
önleyebilmek için yapılması gereken toplumsal ve yasal engelleri ortadan kaldıracak
politikaları üretmektir. Bu politikaların hayata geçirilmesi ise piyasa mekanizmasının
işleyişi ve cinsiyet rollerinin işlevsel olduğuna ilişkin yaygın inançla birlikte
düşünüldüğünde kolay bir çaba olmayacaktır. Bu noktada dile getirilecek öneriler
ister istemez önceki çalışmaların etkisini taşıyacaktır. Varolan yasal ve kurumsal
düzenlemeler incelendiğinde geleneksel koruyuculuk yaklaşımının temel alındığı
görülmektedir. Bu anlamda yapılması gereken, istihdamla ilgili tüm politika ve
faaliyetlerin toplumsal cinsiyet bakış açısı dikkate alınarak değiştirilmesidir. Siyasi
irade, medya ve sivil toplum kuruluşları da cinsiyete dayalı ayrımcılık konusunda
duyarlılık oluşturmada temel bir öneme sahiptir. Aynı biçimde eğitimin cinsiyete
dayalı ayrımcılık konusundaki farkındalık ve kararlılığın önemini vurgulamadaki
dönüştürücü gücü göz önüne alınarak kullanılmalıdır.
Halkla ilişkiler bugünkü nitelikleriyle, kamu yönetiminde sistemin devamını
ve meşruluğunu sağlamak ve özel sektörde karlılığı arttırmak amacıyla yürütülen bir
etkinlik biçimini almıştır. Halkla ilişkilerin, karar alma süreçlerine katılımı
sağlayabilecek bir etkinliğe dönüştürülmesi ile kamu ve özel sektördeki
uygulamalarının daha işlevsel olmasının önü açılabilecektir. Kamu yönetiminde ve
özel sektörde halkla ilişkilerin işlevselleştirilmesi, halkla gerçek anlamda ilişkiler
kurulmasına ve katılımın arttırılmasına dolayısıyla da demokratikleşme sürecine
önemli katkılar sağlayacaktır.
KAYNAKÇA
Acar, F., Ayata, A.G., Varoğlu, D., (1999), Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık:
Türkiye’de Eğitim Sektörü Örneği, Ankara, KSSGM.
Acar, M., (1994), Türk Kamu Yönetiminde Halkla İlişkiler Araştırması,
Ankara, DPT Yayınları.
Akdoğan, H., (2000), Medyada Kadın, İstanbul, Ceylan Yayınları.
Arın, T., 1998, “Türkiye’de Sosyal Sigorta ve Kadınlar”, İktisat Dergisi,
Ekim, s. 53-62.
Asna, A., 1996, “Halkla İlişkiler ve Tanıtım”, Yeni Türkiye Dergisi, sayı 12,
s.1221-1226.
Atlı, A.K., Özvarış, Ş.B., 1998, “Çalışma Yaşamı ve Kadın”, Sağlık ve
Toplum, no. 314, s.79-84.
Aycan, Z., 1998, “Kadınların İş Hayatında Başarılarını Etkileyen Faktörler”,
Human Resources, sayı: 9, s.82-90.
Balcı, A., (2001), Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntem Teknik ve İlkeler,
Ankara, Pegem A Yayınları.
Bebel, A., (1980), Sosyalizm ve Kadın, Ankara, Toplum Yayınları.
Belek, İ., (1999), Postkapitalist Paradigmalar, İstanbul, Sorun Yayınları.
Bıçakçı, İ., 1997, “Gelişme Sürecinde Kadının Toplumsal Kimliği ve İletişim
Araçlarında Kadın İmajı”, İktisat Dergisi, Nisan-Mayıs, s.80-85.
Bıçakçı, İ., (2000), İletişim ve Halkla İlişkiler ‘Eleştirel Bir Yaklaşım’,
Ankara, Media Cat Kitapları.
Binark, F.M., 1993, “İletişim Araştırmalarına Kadın Müdahalesi: Kadın
Gerçekliğine Kadın Gözüyle Bakma Gereği”, A.Ü. İLEF Yıllık 1992, s. 61-78.
Cockburn, C., (1991), In the Way of Woman: Men’s Resistance to Sex
Equality in Organizations, London, Mac Millan.
Çabuk, S., Yalçın, A., 1995, “Üst Düzey Kadın Yöneticilerin Karşılaştıkları
Sorunların Tespit ve Analizine Yönelik Bir Alan Çalışması”, Çukurova
Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, cilt 5, sayı 1.
Çağatay, N., Soysal, Y.N., 1993, “Ulusallaşma Süreci ve Feminizm Üzerine
Karşılaştırmalı Düşünceler”, 1980’ler Türkiye’sinde Kadın Bakış Açısından
Kadınlar (Der., Şirin Tekeli), İstanbul, İletişim Yayınları, s.327-338.
Çitci, O., 1974, “Kadın ve Çalışma”, Amme İdaresi Dergisi, cilt 7, no. 2,
s.45-76.
Çitci, O., 1991, “Türk Kamu Yönetimi ve Kadın Çalışması”, Kadın ve
Sosyo-Ekonomik Gelişme Konferansı, sunulmuş bildiri, KSSGM ile Yakın ve
Orta Doğu Çalışma Eğitim Merkezi, 20-21 Mayıs, s. 59-68.
Çitci, O., 1999, “20.y.y’ın Sonunda Kadınlar ve Gelecek”, Mülkiyeliler
Birliği Dergisi, Cilt 23 (215), s.81-97.
DİE, (1998), Hanehalkı İşgücü Anketi Sonuçları, Ankara.
DİE, (1996), 1990’lı Yıllarda Kadın, Ankara.
Di Tomaso, N., (1989), “Sexuality in the Workplace: Discrimination and
Harresment”, The Sexuality of the Organization, California, Sage Publications
Inc.
Donovan, J., (1992), Feminist Teori, İstanbul, İletişim Yayınları.
Durakbaşa, A., (2000), Halide Edip, Türk Modernleşmesi ve Feminizm,
İstanbul, İletişim Yayınları.
150
Ecevit, Y., 1993, “Kentsel Üretim Sürecinde Kadın Emeğinin Konumu ve
Değişen Biçimleri”, 1980’ler Türkiye’sinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar
(Der., Şirin Tekeli), İstanbul, İletişim Yayınları, s. 117-128.
Ecevit, Y., 1997, “Üretim ve Yeniden Üretim Sürecinde Ücretli Kadın
Emeği”, İktisat Dergisi, Mart (365), s.95-104.
Eisenstein, Z. R., 1994, “Ataerkil Sistem, Annelik ve Kamusal Hayat”, (Çev.,
Nilüfer Timisi), A.Ü. İLEF Yıllık 1993, s. 245-260.
Engels, F., Marx, K., Lenin, V.I., (1996), Kadın ve Marksizm, (Çev., Ö.
Ufuk), İstanbul, Sorun Yayıncılık.
Engels, F., (1998), Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Ankara,
Sol Yayınları.
Ergüder, Ü., Esmer, Y., Kalaycıoğlu, E., (1991), Türk Toplumunun
Değerleri, İstanbul, Tüsiad Yayını.
Ertekin, Y., 1988, “Halkla İlişkiler ve Meslekleşme Olgusu”, Halkla İlişkiler
Sempozyumu 1987, TODAİE Yayınları, s. 35-46.
Ertekin, Y., (1995), Halkla İlişkiler, Ankara, TODAİE Yayını, no: 259.
Eyüboğlu, A., Özar, Ş., Tufan Tanrıöver, H., 1998, “Kentli Kadınların
Çalışma Koşulları ve Çalışma Yaşamını Terk Nedenleri”, İktisat Dergisi, Mart,
s. 37-43.
Farmer, B., Waugh, L., 1999, “Gender Differences in Public Relations
Students Career Attitudes: A Benchmark Study”, Public Relations Review, 25
(2), s. 235-249.
Fiske, J., (1996), İletişim Çalışmalarına Giriş, (Çev., Süleyman İrvan),
Ankara, Bilim ve Sanat Yayınları.
Gencel Bek, M., 2001, “Medyada Cinsiyetçilik ve İletişim Politikası”,
İletişim Dergisi, no. 10, s.213-233.
Gilligan, C., (1982), In A Different Voice, Cambridge, Mass: Harvard
University Press.
Göğüş Tan, M., Ecevit, Y., Sancar Üşür, S., (2000), Kadın Erkek Eşitliğine
Doğru Yürüyüş: Eğitim, Çalışma Yaşamı ve Siyaset, İstanbul, Tüsiad Yayını.
Gök, F., 1993, “Türkiye’de Eğitim ve Kadınlar”, 1980’ler Türkiye’sinde
Kadın Bakış Açısından Kadınlar (Der., Şirin Tekeli), İstanbul, İletişim
Yayınları, s. 181-197.
İlkkaracan, İ., 1998, “Kentli Kadınlar ve Çalışma Yaşamı”, 75 Yılda
Kadınlar ve Erkekler, İstanbul, Tarih Vakfı Yayınları, s.285-302.
Kabasakal, H., Boyacıgiller, N., Erden, D., 1994, “Organizational
Characteristics as Correlates of Women in Middle and Top Management”,
Boğaziçi Journal, Vol. 8, no. 1-2, s. 45-62.
Kalender, A., 1999, “Türkiye’de Halkla İlişkilerin Meslekleşmesi: Sorunlar
ve Çözüm Önerileri”, Selçuk İletişim Dergisi, sayı: 1, s. 24-33.
Kandiyoti, D., 1988, “Bargaining With Patriarchy”, Gender and Society, 2
(3), Eylül.
Kandiyoti, D., (1997), Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar, İstanbul, Metis
Yayınları.
Kazancı, M., (1997), Kamuda ve Özel Sektörde Halkla İlişkiler, Ankara,
Turhan Kitabevi.
Kendirici, S., 1997, “Demokratik Gelişme ve Kadın”, Eğitim ve Bilim, no.
104/ 4, s.16-24.
151
Konyar, H., 2000, “Tüketim Kültürünün Belirlediği Yeni Toplumsal
Kimlikler”, İletişim Dergisi, sayı 6, s.19-27.
Koray, M., 1992, “Kadın Siyaset Kota”, Her Yönüyle Türkiye’de Kadın
Olgusu: Kadın Gerçeğine Yaklaşımlar (Der., Necla Arat), İstanbul, Say
Yayınları, s.199-244.
Köker, E., Atauz, A., (1996), Kadın İstihdamı Geliştirme Projesi Tanıtım
Raporu, Ankara, KSSGM.
KSSGM, (2001), Türkiye’de Kadın 2001, Ankara.
L’ Etang, J., Pieczka, M., (2002), Halkla İlişkilerde Eleştirel Yaklaşımlar
(Ed., Sema Yıldırım Becerikli), Ankara, Vadi Yayınları.
Mardin, N.B., (2000), Sağlık Sektöründe Kadın, Ankara, KSSGM.
Öncü, A., 1982, “Uzman Mesleklerde Türk Kadını”, Türk Toplumunda
Kadın (Der., Nermin Abadan-Unat), İstanbul, Türk Sosyal Bilimler Derneği
Yayınları, s. 253-267.
Özdamar, S., (2000), Bankacılık Sektöründe Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık,
Ankara, KSSGM.
Özsoy, Z., 1993, “Gender Differences in Career Development : A Case Study
in Banking Sector, Unpublished Master’s Thesis”, METU Graduate School at
Social Sciences, Ankara.
Preston, J. A., 1999, “Occupational segregation trends and explanations”, The
Quarterly Review of Economics and Finance, 39 (2), 72-82.
Reed, E., (1985), Kadın Özgürlüğünün Sorunları (Çev., Zeynep
Saraçoğlu), İstanbul, Yazın Yayınları.
Ruble, T.L., Cohen, R., Ruble, D.N., 1984, “Sex Stereotypes”, American
Behavioral Scienist, Vol. 27, no. 3, s. 339-356.
Saktanber, A., 1993, “Türkiye’de Medya’da Kadın : Serbest, Müsait Kadın
veya İyi Eş Fedakar Anne”, 1980’ler Türkiye sinde Kadın Bakış Açısından
Kadınlar (Der., Şirin Tekeli), İstanbul, İletişim Yayınları, s.211-232.
Savran, G., 1985, “Feminizmler”, Yapıt: Toplumsal Araştırmalar Dergisi,
no. 9, Şubat-Mart, s.5-25.
Serdaroğlu, U., Özkaplan, N., 1998, “İktisat ve Toplumsal Cinsiyet İktisatta
Kadın Kimliği”, İktisat Dergisi, Mart, s.8-15.
SSK Faaliyet Raporu, (1997), SSK Verileri.
SSK faaliyet Raporu, (1999), SSK Verileri.
Steeves, H.L., 1994, “Feminist Teoriler ve Medya Çalışmaları”, Medya
İktidar İdeoloji (Der., Mehmet Küçük), Ankara, Ark Yayıncılık, 105-168.
Sümer, S., 2001, “Modern Kadınlar, Çatışan Talepler, Farklı Çözümler”,
Yerli Bir Feminizme Doğru (Der., Aynur İlyasoğlu ve Necla Akgökçe),
İstanbul, Sel Yayınları, s.107-126.
Şenel, D., 1998, “Çalışma Yaşamında Cinsiyete Dayalı Ayrımcılık:
Bankacılık İşyerlerinden Örnekler”, İktisat Dergisi, Mart, s. 54-61.
Timisi, N., (1997), Medyada Cinsiyetçilik, Ankara, KSSGM.
Toksöz, G., 1998, “Kadınların Gözünden Sendikalar ve Sendikacılık”, İktisat
Dergisi, Mart, s.75-80.
Toksöz, G., Erdoğdu, S., (1998), Sendikacı Kadın Kimliği, Ankara, İmge
Yayınları.
152
Toth, E.L., 2001, “How Feminist Theory Advanced the Practice of Public
Relations” (Çev., Sema Yıldırım Becerikli, basım aşamasında), (Der., Robert L.
Heath, Gabriel Vasquez) Hanbook of Public Relations, s. 237-247.
United Nations Development Programme, (1996), Human Development
Report, Turkey, Ankara.
Uysal Sezer, B., 1988, “Bir Halkla İlişkiler Kuramı Olabilir Mi?”, Halkla
İlişkiler Sempozyumu 1987, Ankara, TODAİE Yayınları, 197-222.
Uysal Sezer, B., (1998), Siyaset, Yönetim Halkla İlişkiler, Ankara,
TODAİE Yayını, no: 287.
White, J.B., (1999), Para ile Akraba, İstanbul, İletişim Yayınları.
Yüksel, Ş., 1995, “Cinsel Taciz Nedir, Ne Değildir, Nasıl Karşı Çıkılır?”,
Pazartesi, Kadınlara Mahsus Gazete, Haziran.
İnternet aracılığıyla erişilen kaynaklar:
http:// www.radikal.com.tr
http:// www.milliyet.com.tr
http:// www.zaman.com.tr
http:// www.die.gov.tr
http:// www.hid.org.tr
http:// www.ahid.org.tr
http:// www.bhid.org.tr
http:// www.prciturkey.com
153
EK 1: KATILIMCI LİSTESİ
1)Kadın/ Çalışan/ Özel/ Mağaza/ Halkla İlişkiler Uzmanı
2)Kadın/ Yönetici/ Özel/ Mağaza/ Halkla İlişkiler Birimi Şefi
3)Kadın/ Çalışan/ Kamu/ Kurumsal İletişim Daire Başkan Yardımcısı
4)Kadın/ Yönetici/ Özel/ Otel/ Halkla İlişkiler Müdiresi
5)Kadın/ Yönetici/ Özel/ Üniversite/ Halkla İlişkiler Sorumlusu
6)Kadın/ Yönetici/ Özel/ Üniversite/ Halkla İlişkiler Sorumlusu
7)Kadın/ Yönetici/ Özel/ Holding/ Halkla İlişkiler Müdür Yardımcısı
8)Kadın/ Çalışan/ Kamu/ Halkla İlişkiler Uzmanı
9)Kadın/ Yönetici/ Özel/ Otel/ Halkla İlişkiler Müdiresi
10)Kadın/ Çalışan/ STK 21/ Basın ve Halkla İlişkiler Danışmanı
11)Kadın/ Çalışan/ Özel/ PR Şirketi/ Halkla İlişkiler Görevlisi
12)Kadın/ Çalışan/ Özel/ PR Şirketi/ Halkla İlişkiler Danışmanı
13)Kadın/ Çalışan/ Özel/ PR Şirketi/ Halkla İlişkiler Danışmanı
14)Kadın/ Çalışan/ Özel/ PR Şirketi/ Halkla İlişkiler Danışmanı
15)Kadın/ Çalışan / Özel/ PR Şirketi/ Halkla İlişkiler Danışmanı
16)Kadın/ Yönetici/ Kamu/ Üniversite/ Halkla İlişkiler Uzmanı
17)Kadın/ Yönetici/ Özel/ Holding/ Halkla İlişkiler Müdiresi
18)Kadın/ Yönetici/ Özel/ Hastane/ Halkla İlişkiler Birimi Şefi
19)Kadın/ Yönetici/ Özel/ Banka/ Halkla İlişkiler Müdiresi
20)Kadın/Yönetici/ Özel/ PR Şirketi/ Halkla İlişkiler Müdiresi
21)Kadın/ Yönetici/ Kamu/ Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri
22)Kadın/ Yönetici/ Kamu/ Bakanlık/ Halkla İlişkiler Müdiresi
23)Erkek/ Yönetici/ Kamu/ T.B.M.M/ Müdür Yardımcısı
24)Erkek/ Yönetici/ Özel/ Hastane/ Basın Danışmanı
25)Erkek/ Yönetici/ STK/ Basın ve Halkla İlişkiler Danışmanı
26)Erkek/ Yönetici/ Kamu/ Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü
27)Erkek Yönetici/ Kamu/ Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü
28)Erkek/ Yönetici/ STK/ Basın Danışmanı
29)Erkek/ Yönetici/ Kamu/ Kurumsal İletişim Daire Başkanı
30)Erkek/ Yönetici/ Kamu/ Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri
31)Erkek/ Yönetici/ Kamu/ Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü
32)Erkek/ Yönetici/ STK 22/ Dış İlişkiler Müdürü
21
STK: Sivil Toplum Kuruluşu
Uluslararası Kuruluş olduğu için kamu ya da özel sektör kategorileri altında incelenmemiş STK
kategorisine daha uygun bulunmuştur.
22
154
EK 2 : MÜLAKAT FORMU
DEMOGRAFİK ÖZELLİKLER
1)Yaş: 20-25 / 26-30 / 31-35 / 36-40 / 41-45 / 46-50 / 51+
Üniversite Yüksekokul Lise
Ortaokul İlkokul
2)Eğitim Durumu:Lisansüstü
3)Yabancı Dil Bilgisi:
Yabancı dil bilmiyorum
Bir yabancı dil
4)Medeni Durumunuz: Evli
Boşanmış
Dul
Bekar
Birden çok
Ayrı yaşıyor
5) Çalışma nedeninizi lütfen aşağıdaki seçeneklerden işaretleyiniz.(Bir ya da
birkaçını işaretleyebilirsiniz)
Alınan eğitimi değerlendirmek/ meslek ve kariyer sahibi olmak
Üretken olma isteği,
Ekonomik bağımsızlık isteği Yeni bir çevre edinme isteği
Ekonomik zorunlulukların sonucu olarak
İşi sevme
Diğer (Lütfen belirtiniz)
6)Lütfen Aylık ücretinizi aşağıdaki seçeneklerden işaretleyiniz.
500-750
750-1000 1000-1250 1250-1500 1500-1750 1750-2000 2000- + 500’den az
155
7) İş Deneyiminiz:
Sektör dışında:
Deneyimim yok
1-5 yıl
6-10 yıl
11-15 yıl
16-20 yıl
21-25 yıl
25’den çok
Sektörde:
Deneyimim yok
1-5 yıl
6-10 yıl
11-15 yıl
16-20 yıl
21-25 yıl
25’den çok
Bu İşyerinde:
Deneyimim yok
1-5 yıl
6-10 yıl
11-15 yıl
16-20 yıl
21-25 yıl
25’den çok
8) En son nerede çalıştınız? İşten ayrılma sebebiniz nedir?
9) Çalıştığınız Unvan:
Müdür
Müdür Yardımcısı
Şef
Şef Yardımcısı
Uzman
Diğer (Lütfen belirtiniz)
(Çalışanlara)
10)Sizce çalışma yaşamının avantaj ve dezavantajları nelerdir?
11)Eş Desteği (Evli kadın katılımcılara)
Evdeki sorumluluklarınız nelerdir? Eşiniz neler yapar?
Ev işlerinde/ çocukların bakımında bir yardımcınız var mı?
12)İşe alınırken özel hayatınızla ilgili sorularla karşılaştınız mı? Örneğin evli olup
olmadığınız, çocuğunuzun olup olmadığı ... vb.
13) Çalışma yaşamında:
Kadınlar daha avantajlıdır,
Erkekler daha avantajlıdır,
Cinsiyet önemli değildir, gibi bir tercihiniz var mı? Neden?
14)Birim ya da bölümünüzde kaç kişi çalışıyor? Kaç bayan kaç erkek?
15)İşinizi ne olarak tanımlarsınız? İşyerinizdeki sorumluluklarınız nelerdir?
16)İşyerinizde kadın işi/ erkek işi diye bir ayrım var mı?
17)Sizce Halkla ilişkiler alanında çalışmak için ne gibi özelliklere sahip olmak
gerekmektedir?
Örneğin Halkla ilişkiler alanında çalışmak için eğitim almış olmak gerekli midir?
18)Sizce neden Halkla ilişkiler sektöründe kadınların sayısı daha fazla? Kadınlar bu
sektörde daha mı başarılı?
156
19)Öğle yemekleri, iş çıkışı gibi zamanlarda hemcinslerinizle görüşmek gibi bir
tercihiniz var mı ya da tercih etmeseniz bile böyle mi gerçekleşiyor?
20)Ücretlendirme ve diğer olanaklardan yararlanma konusunda örn; terfi, mesaiye
kalma, eğitimlere katılma, işlerin paylaşımı, kriz durumlarında işten çıkarma
konularında bir eşitsizlik yaşandığını düşünüyor musunuz? Bu işyerinde ya da bu
sektör bazında diğer çalışanlar konusunda neler düşünüyorsunuz?
21)Evli ya da çocuklu olmanız terfiinizde bir engel teşkil etti mi? (Evli/çocuklu
katılımcılara)
22)Yöneticiler konusunda bir tercihiniz var mı?
Örneğin kadın/erkek yönetici ile çalışmak daha kolaydır ya da kadın/ erkek yönetici
ile çalışmak gibi bir tercihim yok
23)Erken emekliliği bir avantaj olarak görüyor musunuz?(Kamu Personeline)
24) Cinsel istismar ya da cinsel taciz olarak algıladığınız bir olaya şahit oldunuz mu?
25)Sizin eklemek istediğiniz bir nokta ya da vurgulamak istediğiniz bir konu var mı?
(Yöneticilere)
10)Sizce çalışma yaşamının avantaj ve dezavantajları nelerdir?
11)Eş Desteği (Evli kadın katılımcılara)
Evdeki sorumluluklarınız nelerdir? Eşiniz neler yapar?
Ev işlerinde/ çocukların bakımında bir yardımcınız var mı?
12) Çalışma yaşamında:
-kadınlar daha avantajlıdır,
-erkekler daha avantajlıdır,
-cinsiyet önemli değildir, gibi bir tercihiniz var mı? Neden?
13) Çalışma yaşamında kadınlara ya da erkeklere ilişkin özellikler olarak
sayabileceğiniz nitelikler nelerdir?
14)İşinizi ne olarak tanımlarsınız? Sorumluluklarınız nelerdir?
15)Halkla ilişkiler alanında çalışacak kişilerde aradığınız nitelikler nelerdir?Örneğin
eğitimin ya da özel yaşam konularının önemi nedir?
16)İşe eleman alımında fiziksel görünüm sizin için önemli midir?
17)Biriminizde ya da bölümünüzde kaç kişi çalışıyor? Kaç bayan kaç erkek
çalışanınız bulunmakta?
18)Sizce neden Halkla ilişkiler alanında kadınların/ erkeklerin sayısı daha fazla?
Kadınlar/ erkekler bu alanda daha mı başarılı?
19)Türkiye’deki Halkla İlişkiler Uygulamalarını nasıl buluyorsunuz?
20)Cinsel istismar ya da cinsel taciz olarak algıladığınız bir olaya şahit oldunuz mu?
21)Sizin eklemek istediğiniz bir nokta ya da vurgulamak istediğiniz bir konu var mı?
157
EK 3: TABLO LİSTESİ
Tablo 2.1. 12 ve Daha Yukarı Yaştaki Nüfusun Eğitim Durumu
Tablo 2.2. SSK’lı Çalışanların Günlük Ücretlerinin Gelişimi
Tablo 2.3. Toplam Nüfus, Aktif Nüfus ve İstihdam 1989-1996
28
30
34
Tablo 2.4. Parlamentoda Kadın Oranları
Tablo 2.5. Bazı Bakanlık ve Kuruluşlarda Kadın Oranları
Tablo 2.6. Bazı Mesleklerde Kadın Oranı
Tablo 2.7. Sosyal Güvenlik
Tablo 3.1. Kamu Kesiminde Çalışan Memur Sayısı
Tablo 3.2.Bakanlıklar ve Bağlı Kuruluşlarda Orta ve Üst Düzey Yöneticilerin
Dağılımı
Tablo 3.3. Halkla İlişkiler Derneklerinin Üye Sayıları
Tablo 4.1. Katılımcıların Yaş gruplarına Göre Dağılımı
Tablo 4.2. Katılımcıların Eğitim Durumlarına Göre Dağılımı
Tablo 4.3. Katılımcıların Mezun Oldukları Bölümler
Tablo 4.4. Katılımcıların Yabancı Dil Bilgisi
Tablo 4.5. Katılımcıların Medeni Durumlarına Göre Dağılımı
Tablo 4.6. Katılımcıların Çalıştıkları Sektörlere Göre Dağılımı
Tablo 4.7. Katılımcıların Gelir Dağılımları
Tablo 4.8. Katılımcıların İş Deneyimleri
Tablo 4.9. Katılımcıların Çalıştıkları Unvanların Dağılımı
Tablo 4.10. Katılımcıların Çalışma Nedenleri
35
36
36
53
79
79
81
92
92
92
93
93
94
94
95
95
96
158
ÖZET
Türkiye’nin toplumsal yapısına yerleşmiş ataerkil kalıpların çalışma
yaşamına yansıması birçok araştırmanın konusu olmuştur. Bu çalışma, halkla ilişkiler
sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık olarak değerlendirilebilecek uygulamaların
görünümlerini belirlemek amacındadır.
Halkla ilişkiler sektöründe cinsiyete dayalı ayrımcılık araştırmasının hareket
noktası, cinsiyetlerin biyolojik bağlamın yanı sıra toplumsal bağlamda da
üretildikleri düşüncesidir. Toplumsal yapı içerisinde kadını ‘eş ve annelik’ ve erkeği
de ‘evin geçimini sağlamak’ rolleriyle, farklı biçimlerde konumlandıran ataerkil
sistem, işgücü piyasalarına da yansıyarak yatay ve dikey ayrımcılık uygulamaları ile
kadın istihdamını sınırlamaktadır.
Halkla ilişkiler sektöründeki meslekleşme problemleri, cinsiyetçi toplumsal
yapı ve örgüt kültürüyle birlikte sektörde varolan ayrımcı uygulamaların nedenlerini
oluşturmaktadır. Sektörde gözlenen ayrımcı uygulamalar, diğer çalışma alanlarından
farklı olarak, halkla ilişiler faaliyetlerinin kamu ve özel kesim uygulamalarında farklı
biçimlerde görülmektedir. Kamu sektöründe genel eğilime paralel olarak, kadın
oranları ve statülerinin düşük seviyelerde kalması biçiminde, özel sektörde ise,
varolan kadın çoğunluğunun kadınlar aleyhine sonuçlar doğurması biçiminde ortaya
çıkmaktadır.
Araştırmanın temel bulgularından biri, geleneksel toplumsal yapıdan aile,
eğitim sistemi ve kitle iletişim araçları aracılığı ile taşınan ataerkil ilişki biçimleri ve
küreselleşmeyle ortaya çıkan tüketim kültürünün kesiştiği noktada kadınların halkla
ilişkiler sektöründe ayrımcı uygulamalarla karşılaştıklarıdır. Aynı zamanda araştırma
kapsamında yapılan alan çalışmasında kadınların, işe girişten, iş yaşamı boyunca
159
yararlanılan olanaklara kadar pek çok alanda ayrımcı tutum ve davranışlara maruz
kaldıkları ancak ayrımcılığı algılayış düzeylerinin düşük olduğu da saptanmıştır.
Bu durum ataerkil anlayıştan kaynaklandığı gibi aynı zamanda ataerkil
toplumsal normların derinleşmesini de sağlamaktadır.Mevcut durumun tespitine
yönelik bu bilgiler, çözüm üretme yolunda katkı sağlayacaktır.
160
ABSTRACT
The reflection of the patriarchal patterns embedded in Turkey’s social
structure on work life has been the subject of many researches. This research aims to
clarify the appearance of the practices that can be considered as gender
discrimination.
The starting point for the survey about gender discrimination in
relations sector is the idea that
public
sex is not only determined by biological context but
also determined in social context. The patriarcal system that determines different
roles for men and women- women as “mothers and wives” and men as “economical
care takers of the family”- in social structure, reflects labor market as horizental and
perpendicular discrimination and makes restrictive effect on women’s employement.
The problems of turning into a profession in the sector of public relations,
along with the sexist social structure and the organization culture make up the
reasons of discriminating practices present in the sector. The discriminating practices
observed in the sector are different from other work fields and they are seen in
different forms in the practice of public and private sectors of public relations.
Parallel to the general tendency to employ male employees in the public sector,
employment ratios and status of female employees are maintained in low levels. And
in the private sector, forming the majority has disadvantageous results for women.
One of the main findings of this survey is that; the intersection point of
consumption culture revealed with effect of globalization and the patriarcal relations
carried out from traditional social structure by the means of family, educational
system and mass media, forms the basis for gender discrimination for women in the
public relations sector. Among this, the findings of the field study within this survey
161
shows that the women are exposed to many kinds of discriminational attitudes and
behaviors from the way their employment starts to the advantages occur during work
life. However, findings show that the level of perceiving discrimination is poor.
This not only results from the patriarchal mentality but also deepens the
norms of the patriarchal society.All these points mentioned above that determine the
existing circumstance; will contribute to the solution of the problem.
162
Download