icsayfalar:Mizanpaj 1.qxd

advertisement
İÇİNDEKİLER
Sunuş
Özlem Örçen.....................................................................................7
Vatandaşlık Halleri
Şeyhmus Diken, Şehbal Şenyurt.........................................................9
Büyükler Siyaseti Oyun Zannediyor
Haydar Darıcı, Nazan Üstündağ.......................................................19
“Turabdin Süryanileri” Sergisi Üzerine
Nesim Doru, Abdurrahim Özmen....................................................27
Toplumsal Hafıza Hepimizin Hafızası
Fethiye Çetin, Sema Kaygusuz.........................................................34
Egemen Erkeklik Karşısında Farklı Erkeklikler
Serpil Sancar....................................................................................47
Kültürel Haklar Üzerine
Sezgin Tanrıkulu, Füsun Üstel...........................................................54
Herkesin Ötekisi
Yıldırım Türker............................................................................... ..68
Homofobi Kimin Meselesi
Kürşad Kahramanoğlu......................................................................79
SUNUŞ
Bu kitap, Diyarbakır Sanat Merkezi’nin Şubat 2009- Nisan 2010 arasında uyguladığı “kimlik, aidiyet, öteki” temalı proje kapsamında gerçekleştirdiği bir dizi söyleşide yapılan konuşmaları kapsıyor. Açık Toplum Vakfı ve Hollanda Büyükelçiliği’nin destekleriyle
gerçekleşen proje süresince söyleşilerin yanı sıra sanatın çeşitli alanlarında atölyeler, sergiler, film gösterimleri, tiyatro oyunları, şiir dinletileri gerçekleştirildi. Yapılan tüm çalışmalarda
gaye, söz konusu temaları mümkün olduğu ölçüde farklı açılardan ele alarak tartışmak, tartıştırmak; bu alanda üretilen işlerin görünür olmasına katkı sunmaktı.
Elinizdeki kitapta toplam 8 söyleşide gerçekleşen konuşmalar yer alıyor. Söyleşiler arasında
bulunan “Vatandaşlık Halleri” başlıklı söyleşi TESEV işbirliği ile, “Vatandaşlık Halleri” belgesel
filminin gösteriminin ardından filmin yönetmeni Şehbal Şenyurt, yazar Şeyhmus Diken ve
Vartkes Ergun Ayık’ın katılımıyla gerçekleşti. “Turabdin Suryanileri Üzerine” başlıklı söyleşi
ise Hüsamettin Bahçe’nin Diyarbakır Sanat Merkezi’nin işbirliğiyle gerçekleştirdiği bir belgesel fotoğraf çalışması olan Turabdin Suryanileri sergisi üzerine yapıldı. Bu söyleşide öğretim üyeleri Abdurrahim Özmen ile Nesim Doru konuşmacı olarak yer aldılar. Yıldırım
Türker’in katılımıyla düzenlenen “Hepimizin Ötekisi” başlıklı söyleşi ile Kürşad Kahramanoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı “Homofobi Kimin Meselesi?”, Serpil Sancar’ın katılımıyla gerçekleşen “Hegemonik Erkeklik/Egemen Erkeklik Karşısında Farklı Erkeklikler”
başlıklı söyleşiler Hevjin LGBTT ve Kaos GL işbirliği ile yapıldı. Bu kitapta yer almasını çok
istediğimiz söyleşilerden biri Abbas Vali’nin konuşmacı olarak yer aldığı “Demokrasi, Ulusal Kimlik ve Politik Dışlanma” başlıklı söyleşi idi. Ancak bazı teknik sorunlar nedeni ile konuşmasını kitaba alamadığımız için Abbas Vali’den ve okuyuculardan özür diliyoruz.
Söyleşilerle beraber tüm çalışmaların gerçekleştirilmesinde başta Diyarbakır Sanat Merkezi
çalışanları Melike Coşkun, Ahmet Aküzüm, kitap çalışmasına da söyleşi çözümlerini yaparak katkılar sunan Ali Rıza Kılınç olmak üzere emeği geçen herkese çok teşekkür ediyoruz.
Projeye desteklerinden dolayı Açık Toplum Vakfı ve Hollanda Büyükelçiliği’ne, her zaman
yanımızda olan Anadolu Kültür’e, söyleşilerde ve diğer etkinliklerde yer alan tüm katılımcılara gönülden teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Kitabın redaksiyonunda emek harcayan sevgili Anıl Aslan ile Gökhan Demirci’ye, son anda
yardımımıza koşan sevgili Övgü Gökçe’ye ve tüm yoğunluğuna rağmen neredeyse tüm
zamanını kitabın hazırlanması için ayıran sevgili editörümüz Azad Ziya Eren’e sabrı ve
emeği için sonsuz teşekkürler.
Özlem Örçen
Diyarbakır Sanat Merkezi
Proje Koordinatörü
Vatandaşlık Halleri
Vartkes Ergun Ayık, Şeyhmus Diken, Şehbal Şenyurt
(17.10.2009)
ŞEYHMUS DİKEN
Belgeselin ruhuna sinen bir taraf var, eziklik tarafı. Beni hırpaladığını vurgulamalıyım. Ezik taraf şu: Hangi etnisiteden olurlarsa olsunlar, Ermeni, Süryani ya da
Rum; ötekileştirilen yurttaşlarla konuşulduğunda, meseleye sadece din boyutundan
yaklaşıyorlar. Ermeni, Süryani, Keldani, Rum; tıpkı Türk gibi, tıpkı Kürt gibi ayrı birer
ulus, halk, ayrı birer millettirler. Eğer meseleye sadece kilisesinde ya da sinagogunda ya da havrasında ibadet eden ve dini açıdan ya da ötekileştirilen birer dini
mantık içinden bakarsak, çok daha fazla dramatize ederiz ya da çok dar bir alana
hapsederiz. Bunlar içinde en büyük problem de ulus-devlet olma durumu. İzninizle
şimdi kendi sunumuma geçmek istiyorum. Açıkçası bir süre önce, bu konu ile ilgili
söyleşiye davet edildiğimde azınlıklarla ilgili mülk ve mülk edinme biçimlerine dair
çok fazla bilgiye sahip olmadığımı belirtmiştim. Bu ifadem üzerine benim senaryo
olarak değerlendirilebilecek hayat hikâyemden bir kesit ile bu söyleşiye katkı sunacağımda ortak fikre vardık.
Eskiden Diyarbakır evlerinde, evin başodasında bir kürsü bulunurdu. Bu kürsü sıradan bir sandalye ya da kürsü değildi. Dışarıda önceden yakılıp köz ateş haline getirilmiş bir mangal evin orta yerine kurulurdu. Onun üzerine ondan daha yüksek
duran bir kürsü oturtulurdu. Onun da üzerine bir palas atılırdı. Palasın üzerine kocaman bir yorgan yerleştirilirdi. Hikâyeyi dinleyecek komşular, ev sakinleri ya da o
günün ritüeline uygun çağrılı konuklar gelir yarı göğüslerine kadar o yorganın altına girerlerdi, uzun kış gecelerinde.
Ermeni mülklerinin
başkalarının eline
geçmesi, devlet
tarafından Ermeni
toplumunun hukuksal açıdan zora
sokulduğu şu günlerde, bu sorunu
yaşayanlardan birinin de sol tarafımda oturan, Surp
Giragos Ermeni Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı
olan Ergun Ayık
Bey’in de kilisesi
olan o kilisenin avlusunda, Aram ile
çokça top oynamışımdır.
Orada, o uzun kış gecelerinin önemine atfen gelenlere ceviz, sucuk, badem, pestil ve benzeri kış yiyecekleri ikram edilirdi. Sonra hikâye anlatıcısı evin başköşesine
otururdu. Rahmetli nenem de böyle bir hikâye anlatıcısıydı. O otururdu ve iki dilde,
Kürtçe ve Türkçe, iki dil birbirini ötelemeden bazen birbirinin içine geçerek, başlardı
hikâyesini anlatmaya.
İşte ben de size o kadar eski olmayan böyle bir hikâye anlatacağım. Yaklaşık 45 yıl
öncesinden başlayan ve bugünlere kadar uzanmış bir yaşanmış hikâye…
Diyarbakır’ın en eski okullarından birinde, Mardin Kapı’da, Hasırlı mahallesinde
Cumhuriyet İlkokulunda okudum. Cumhuriyet İlkokulunu okuduğumuz 60’lı yıllarda, okul arkadaşlarımdan biri Aram Ateşyan’dı. Sonra paylaşacağım, o zamanlar adı Aram değildi!
Aram Ateşyan şimdilerde Türkiye Ermenileri Patrik Vekilidir. Aram ve ben Cumhuriyet İlkokulunda okurken birçok hikâyeyi paylaştığımızı biliyorum.
İşte bugün Ermeni mülklerinin başkalarının eline geçmesi, devlet tarafından Ermeni
toplumunun hukuksal açıdan zora sokulduğu şu günlerde, bu sorunu yaşayanlardan birinin de sol tarafımda oturan, Surp Giragos Ermeni Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olan Ergun Ayık Bey’in de kilisesi olan o kilisenin avlusunda, Aram ile
çokça top oynamışımdır. Ve çocukluğumuzun birlikte geçtiğini size bugün ifade
etmek isterim. Aram ile okul günlerimiz kendi ritmi içinde geçerdi. Biz Aram’ın Hıristiyan olduğunu ancak din dersinde, Hıristiyan olanlar dersin öğretmeni tarafından dışarı çıkarıldığında farkında olurduk. O zamanlar öğretmen, “isterseniz
10
katılmayabilirsiniz” derdi. Onun dışında böyle bir ayrıma dair emareye rastlamazdık. Kavgalarımızı birlikte yaptığımızı, Aram’ın dayak yediği bir gün, arkadaşıma
sahip çıkınca, birlikte dayak yiyince ninemin ikimizi birden mahalle çocuklarının
elinden aldığını da buradan paylaşmak istiyorum.
İşte o sözünü ettiğim Aram, ilkokul beşinci sınıftan sonra bir gün, bizden kopup
gitti. Uzunca bir süre Aram’ın izine rastlamadım. 40 yıl oldu. Nereye gitti, ne yaptı
nasıl bizden ayrıldı anlayamadım. Bu benim içimde ukde olarak kaldı. Bunları 2001
yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan “Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir, Diyarbakır”
kitabımda ayrıntılı olarak yer alıyor. Yazının başlığını da şöyle koymuştum: “Diyarbakır’dan Bir Artin Gider Eksik Kalırız”. Hatta o dönemde kitap yayınlanmadan iki
yıl önce, sözünü ettiğim yazı Agos’ta çocukluk fotoğrafımızla beraber çıkmıştı.
Aradan yaklaşık 35 yıl geçti. İki binli yıllara geldik. Anılan yıllarda Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde çalışıyorum. Belediyedeki arkadaşlar, benim Süryaniler, Ermeniler ve Keldaniler ile ilgimin olduğunu bildiklerinden, bana şöyle bir öneri
getirdiler: “Ağabey” dediler, “Hıristiyan mezarlığını biliyorsunuz. Mezarlığın hemen
yanından bir yol geçecek, Refah Partili belediye döneminde mezarlığın bir kısımı
izinsiz bir şekilde yola katılıp haksızlığa uğramışlar. Buradaki cemaatten izin alınmadan yol genişletme çalışmaları yapılmış. Mezarların bir bölümü tahrip olmuş.
Aynı durumun yeniden yaşanmasını istemiyoruz.“ Bunun üzerine ben Hrant’ı (Dink)
aradım: “Hrant” dedim, “ne yapalım?” O da: “Hemen Patrikhaneyi ara, yetkili arkadaşlarla görüş.” dedi. Ben de aradım, kısa zamanda döneriz sana dediler. Ertesi
gün bir telefon geldi. Telefonun diğer ucunda Aram Ateşyan diye, daha önce hiç
adını duymadığım bir yetkili telefonda: “Ben de Diyarbakır’lıyım, hemşehriyiz” dedi.
Sonra: “Madem böyle bir uygulama var, bizim kilisenin de bir dizi işleri var. Birkaç
gün içinde Diyarbakır’a geleceğim. Gelince konuşuruz” dedi.
O zamanlar öğretmen, “isterseniz
katılmayabilirsiniz”
derdi. Onun dışında böyle bir ayrıma dair emareye
rastlamazdık. Kavgalarımızı birlikte
yaptığımızı,
Aram’ın dayak yediği bir gün, arkadaşıma sahip
çıkınca, birlikte
dayak yiyince, ninemin ikimizi birden mahalle
çocuklarının elinden aldığını da buradan paylaşmak
istiyorum.
Dediği gün Diyarbakır’a geldi, birlikte mezarlığa gittik, yapılacak işlemler konusunda birlikte mutabakata vardık, akabinde yemeğe gittik. Bu arada sohbet ediyoruz kendisiyle, işte ‘Diyarbakırlısın, okulu nerde okudun?’ gibi. Bir taraftan da
bugüne kadar ne yaptıklarımızı da öğrenerek birbirimizi tanımaya çalışıyoruz. Kaldı
ki o önemli bir dini kişilik, tanımaya da çalışıyorum. Sonra kendisine: “Akşam yönetim kurulu üyesi olduğum Diyarbakır Tanıtma Vakfı’nın olağan yönetim kurulu
toplantısı var. Lütfederseniz siz de gelin. Sizi oradaki arkadaşlarla da tanıştırmış
olurum.“ dedim. O da kabul etti. Akşam kendisini otelden aldım ve bir tane kendisine, bir tane de Patrik Mesrob Mutafyan’a verilmek üzere ‘Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir Diyarbakır’ kitabımı imzalayıp verdim. Ama bütün bu aşamalara kadar
11
olurum.“ dedim. O da kabul etti. Akşam kendisini otelden aldım ve bir tane kendisine, bir tane de Patrik Mesrob Mutafyan’a verilmek üzere ‘Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir Diyarbakır’ kitabımı imzalayıp verdim. Ama bütün bu aşamalara kadar
biz birbirimizi eski kimliklerimizle henüz tanımıyoruz. Ben Şeyhmus Diken’im, o da
Aram Ateşyan.
Akşam telefon açtı gittim kendisini aldım, vakfa gittik sonra. Bir taraftan da sanki
birileri beni dürtercesine sorular soruyorum. İşte, hangi okulda okudun, “Cumhuriyet Okulu”nda. “Allah, Allah” dedim kendi kendime. Ben de orda okudum. Öğretmeniniz kimdi? Yanıt, “Mehmet Kalkan!” “Benim de” deyip, daha büyük bir
şaşkınlık içine girdim.
İki yıldan beri de
Surp Gragos Ermeni Kilisesi
Vakfı’nın başkanlığını yürütmekteyim. Şimdi biraz
önce Türkiye Ekonomik ve Sosyal
Etütler Vakfı tarafından demokratikleşme programı,
azınlık hakları ve
anayasal vatandaşlık programı kapsamında
Türkiye’deki gayri
Müslimlerin vatandaşlık haklarını içeren sorunları ela
alan “Vatandaşlık
Halleri” belgeselini
izledik.
Sonra şimşek çakmışçasına sordum kendisine: “Gerçek adınız Aram mıdır sahiden?
“ Döndü, güldü, bana baktı, sanki o daha erken yakalamış gibi mevzuyu; “Yok, biz
din görevlisi olduğumuz zaman ismimiz değişir” dedi. Elini attı cebine kimliğini çıkardı: “Benim asıl adım Artin’dir” dedi. Tabi ben o an doldum, gözlerim doldu, o
da doldu. İşte orada yönetim kurulu üyeleri ve diğer bulunan arkadaşlar şaşkınlık
içinde buz kestiler. Hasretle kucaklaştık. “Hatırlıyor musun?” dedim, “okulda yanakların kıpkırmızı oluyordu, bu yüzden lakabın ‘domatesti ‘değil mi?” Sonra hep
birlikte bastık kahkahayı…
Neyse, sonrasını anlatmayayım. Biz işte yeniden böylesi bir buluşmayı yaşadık.
Ben, bu belgeseli izlerken, birbirimizi kaybedişimiz ve yeniden buluşumuzun hikâyesi geldi aklıma. Ve biz buluşmamızı, mekânları ortak kullanışımızı, yaşıyoruz. Şu
anda duygusal bir haldeyim, isterseniz burada keseyim ve beni halime bırakıp dokunmayın bana…
VARTGES ERGUN AYIK
1930 Diyarbakır doğumluyum. Babamlar şu anda Türkçe ismini bilmediğim Sağnıç
köyünden gelmeler. 1952 yılından Diyarbakır’dan İstanbul’a göç ettik. O günden
bu yana da İstanbul’da yaşıyoruz. İki yıldan beri de Surp Gragos Ermeni Kilisesi
Vakfı’nın başkanlığını yürütmekteyim. Şimdi biraz önce Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı tarafından demokratikleşme programı, azınlık hakları ve anayasal
vatandaşlık programı kapsamında Türkiye’deki gayri Müslimlerin vatandaşlık haklarını içeren sorunları ela alan “vatandaşlık halleri” belgeselini izledik. Binlerce yıldan beri farklı dinden ve etnik yapıda olan insanların, beraber olduğu Diyarbakır’da
bu açılımın yapılması, ayrı bir önem kazanıyor ve bundan dolayı da memnuniye-
12
timi belirtmek istiyorum. Bu belgeselde gördüklerimiz ne yazık ki bu memleketin
gerçekleridir. Uzun zamandan beri biliyoruz.
Maalesef şimdiye kadar pek tartışmadık. Bu gerçekler, bölgede yaşanan siyasal,
ekonomik sıkıntıların nedenlerinden bir kısmıdır. Bunları giderme konusunda eğer
samimi isek, hepimize büyük görevler düşmektedir. Ben iki konu üzerinde konuşacağım. Bunlardan birincisi Diyarbakır’daki Ermeni gayri menkullerle ilgili problemler. Bunları aktarmadan önce Vakfımızın iki yıldan beridir Diyarbakır’da niçin
aktif çalıştığını açıklamak istiyorum. Bilindiği gibi bundan iki sene öncesine kadar,
bir kişinin herhangi bir kurumda görev alması için o şehirde oturması şartı vardı.
Şunu da belirteyim 80 sonrasında vakıflarımız tamamen sahipsiz kaldı. Bununla ilgili çok sorun yaşandı.
Örneğin en son olarak vakıfla ilgilenen iki kişi vardı. Bunlar da yaşlı ve hastaydılar.
Ancak bazı olumlu çalışmaların sonucunda bu kural değişti. Şimdi Diyarbakır’da
ikamet etmeyip de burada görev alma olanağı sağlandı. Ve dolayısıyla İstanbul’da
yaşayan Diyarbakırlılardan bir yönetim oluşturuldu. Yönetim kurulumuzun öncelikli
hedefi harabeye dönüşmeden Surp Gragos Kilisesi’nin restore edilmesiydi. Bununla
birlikte Diyarbakır’a geldik ve patrikhane tarafından bize temin edilen 48 tane tapu
ile biz buraya geldik. Bunların çoğu arsa ve evlerden oluşuyor. Biz bunların akıbetini araştırmak istedik. Bu kapsamda bazı dükkanlarda kiracılarla karşılaştık. Bazı
yerleri bulamadık. Bazılarını da gördük ki işgal söz konusu. Bu kiracılar zaten çok
eski yıllarda ödedikleri kira bedeli üzerinde paralarını ödüyorlar. İlk kiliseye gitmiştik, kilise toz toprak çöplük içindeydi. Eski bazı evrakları notları, defterleri topladık.
Bu bizim yönetim moralsiz bir şekilde resmi ve gayri resmi kurumları ziyarete gittik. Bu gittiğimiz her yerde kolaylaştırıcı ve çözüm bulucu yaklaşımlar nedeni ile
olumlu şeyler yakaladık.
Kilisenin restore
edilmesi onlar tarafından teşvik edildi.
İstanbul’a döndükten sonra Diyarbakır’dan getirdiğimiz
belgeleri tasnif
ettik. Gayri menkullerimiz ile ilgili
yaptığımız tespitlerde çoğunluğu 50
ve 60’lı yıllarda
alınmış 60 adet
tapu. Tapuların
hepsinde mülkün
sahibi vakfımız olarak gözüküyordu.
Bunları mahallere
göre ayırdık.
Mesela Kilisenin restore edilmesi onlar tarafından teşvik edildi. İstanbul’a döndükten sonra Diyarbakır’dan getirdiğimiz belgeleri tasnif ettik. Gayri menkullerimiz ile
ilgili yaptığımız tespitlerde çoğunluğu 50 ve 60’lı yıllarda alınmış 60 adet tapu. Tapuların hepsinde mülkün sahibi vakfımız olarak gözüküyordu. Bunları mahallelere
göre ayırdık. Bunların içinde önce dikkatimizi çekmeyen 1920 yılında yazılmış olan
bir defter bulduk. Bu Ermenice idi ve bizden kimse Ermenice bilmedikleri için önce
önemsemedik, sonra merak ettik patrikhaneye tercüme ettirdik. Biz de bu arada
emlak ile, tabu ile ilgili çalışmalar yaptık. Aynı zamanda kilisemizin restorasyonu
için gerekli olan alt yapıyı oluşturduk. Şimdiye kadar araştırabildiğimiz 32 adet gayri
menkul vardır. Bunların iki adeti harabe halindeki kiliselerdir. Bir adet küçük ev ile
13
16 tane dükkan bulunmaktadır. Bunların hepsinde kiracılar var. Araya arabulucular
koyduk. Neticede bunlarla olan ilişkilerimizi güncelledik. Ve şu anda kiralarını ödüyorlar. Söz ettiğimiz gayrimenkullerin bazılarına ulaşamadık. Bir çoğunda işgal ve
yapılaşma söz konusu.
Gerek alanların büyüklüğü ve yerlerinin önemi bakımında sekiz arsa tespit ettik.
Bunların büyüklükleri bin ile sekiz bin metre kare arasında değişiyor. Bu arazilerin
hepsi Diyarbakır’ın göbeğindedir. Şimdi bu arsalar nasıl bu hale gelmiş bunu araştırdık. Örneğin 25 bin metre karelik alana tapu tahsis belgesi verilmiş, bu tahsis
belgeleri kullanılarak o arsa üzerinde blok apartmanlar inşa edilmiş. Bu tahsislerin
nasıl verildiği kimin döneminde verildiği de muamma. Bunlar hukuki süreçler sonunda belli olacak. Bunların dışında kalan bazı parsellerimizde de ne yazık ki devlet daireleri var.
“Fatih Paşa da bir
evin tümü, vergi
beş kuruş, Yarımağa, ev numarası
yedi. Sınırları sağında Kazaysan
Bedruh Efendi, arkasında Nakkaşyan
Efendi’nin yeri,
tarih 1913” bunun
gibi bir çok mekanın adresleri tarihleri kapı numaraları
yer alıyor. Ancak
şimdi biz bunların
yerlerini bile bilmiyoruz.
Devlet Köy işlerinin tesisi var, Ticaret borsası var ve bunun gibi bir çok yer var. Ama
bunların en önemlisi, mezarlığımız sorun haline gelmiş. Mezarlığımızın orijin tapusunu bulduk. Bu alan 20 bin metre kare. Bu şu bakımdan önemli, 20 bin metrekare bir alana sahip olan bir mezarlığın olması, o toplumun da buradaki nüfus
yoğunluğunu gösteriyor. Şunu da ekleyeyim bizim kilise kapalı alan sadece 1200
metrekare alana sahip ve bu Ortadoğu’nun en büyük kilisesi konumundadır. Bunların hepsi bir zamanlar burada yaşayan Ermeni nüfusun yoğunluğunu tespit eden
ispatlardır. Ancak aradan geçen 20-30 senelik zaman dilimi sonrasında bizim mezarlığımızın alanı şu an bin metrekaredir.
Herhalde devlet gelmiş, bu arsayı her defasında ikiye bölmüş, yarısı sizin yarısı devletin, yola gitmiş, şuna gitmiş buna gitmiş ve bu hale gelmiş. Biz bunları tespit
ederken, tercüme ettiğimiz defter geldi. Bu defterin Diyarbakır’daki Ermenilerin
gayrimenkullerini gösteren bir defter olduğu anlaşıldı. İlk sayfasında da bu menkullerin envanterini ortaya koyuyor. İki sayfa süren eşya yer isimleri vardı, gerisini
siz düşünün artık. Ayrıca bu defterde kayıtlı olan 190 adet gayrimenkul tespit edildi.
Bunlar detaylı olarak açıklanıyor. Örneğin şöyle diyor “Fatih Paşa da bir evin tümü,
vergi beş kuruş, Yarımağa, ev numarası yedi. Sınırları sağında Kazaysan Bedruh
Efendi, arkasında Nakkaşyan Efendi’nin yeri, tarih 1913” bunun gibi bir çok mekanın adresleri tarihleri kapı numaraları yer alıyor. Ancak şimdi biz bunların yerlerini
bile bilmiyoruz.
Bunların hepsinin araştırılması gerekir. Ben ve vakfımızın yönetim kurulu üyeleri
buradan ayrıldık. Sebepleri konusunda buradan konuşmanın faydası yok. Ayrıldık-
14
tan sonra çoğumuzun ilişkisi burayla ya olmadı ya da çok az oldu. Ancak biz buraya gelmeden önce bayağı bir belirsizlikler içinde geldik. Ama geldikten sonra
burada yaptığımız görüşmeler oldukça olumlu geçti ve önümüzü görebilecek noktaya geldik. En önemli şey de diyalog içinde olmamızdı. Bu bizi çok memnun etti.
Diyarbakır sadece İstanbul’a göç etmiş Ermenilerle değil, Diyarbakır’dan göç etmiş
bütün dünyadaki Ermenilerle barışmalı. Tabiî ki bu kolay olmayacaktır. Fakat mümkündür. Empatiyle yaklaşarak daha çok şeyler yapmalıyız.
Biz cumhuriyeti seven Türkiye Cumhuriyeti Ermeni vatandaşlarız. Öyle olmasaydı,
gelip burada bu işlerle uğraşmazdım. Hatta bu kilisenin restorasyonu ile uğraşmaz,
bu haldeki fotoğraflarını alır götürür antipropagandasını yapardım. Onlara bu kilise
son yirmi yıl içinde orda cemaat olmadığı için bu hale geldi, derdim. Ama diyemeyiz işte, bu kilise her şeyden önce bu toprakların varlığıdır. Çok eminim ki, bu
kilisenin inşaatında Kürtler de çok çalışmıştı Müslümanlar da çalışmıştır. Herkes
çalışmıştır herkes emek vermiştir. Bu yok olup giderse, kim ne kazanacak? Ama düşünün ki bizim yerimize devlet bu restorasyonları yapsa, bunun bütün dünyadaki
yansıması ne kadar güzel olur. Bunun vereceği fayda, devletin milyonlarca dolar
harcadığı lobi faaliyetlerinden daha büyüktür.
Biz de dahil olmak Türkiye olarak diaspora ile bazı problemlerimiz var. Diasporanın hepsi de Anadolu’dan giden Ermenilerdir. Biz onlarla barışırsak diaspora diye
bir problem kalır mı? Ama bunu çözmek istiyor muyuz? Önemli olan da bu. Ama
çözmek istiyor gibi görünüyorsak o konuda bir şey söyleyemem. Bu cumhuriyetin
vatandaşları olarak devletimizin, kilisenin restorasyonu için bizi kimseye muhtaç
etmemesi gerekirdi. Bu bizim hakkımızdır.
Bir zamanlar bir
devlet büyüğümüz
ne demişti “bir derenin kenarında bir
koyun kaybolursa
benden sorulur”
ancak koyunun sadece sorulması yeterli değil.
Devletimiz o koyunu bulmalı ve sahibine iade etmeli
de. Sadece sorunu
dinlemek bir şeyi
çözmüyor ki. Eğer
bu şekilde çözülmezse de bu problem bu şekilde
senelerce devam
edecektir.
Devlet bu bölgenin eserlerine kıymet vermelidir. Biz bu eserleri sırtımıza alıp mı götüreceğiz. Devlet eğitim, barınma, sosyal güvenlik konusunda bize zaten yardım etmiyor. Bari kiliseye harcayacağımız paraları bu alanlarda kullanmış oluruz. Onun
için devletimizin bu işlerde bize yardım etmesini istiyoruz.
Devletimiz isterse bizim Diyarbakır’daki gayrimenkullerinin gelmişini geçmişini ortaya koyabilir. Onların ellerinde bilgiler var. Bir zamanlar bir devlet büyüğümüz ne
demişti “bir derenin kenarında bir koyun kaybolursa benden sorulur” ancak koyunun sadece sorulması yeterli değil. Devletimiz o koyunu bulmalı ve sahibine iade
etmeli de. Sadece sorunu dinlemek bir şeyi çözmüyor ki. Eğer bu şekilde çözülmezse de bu problem bu şekilde senelerce devam edecektir.
15
ŞEHBAL ŞENYURT
Nereye dokunsak bin ah işitiyoruz. Doğrusu ben konuşmayı pek de becerebilen birisi değilim. Dolayısıyla soru soranlara cevap vermeye çalışayım. Şeyhmus Beyin
dikkat çektiği noktaya ben de vurgu yapmak istiyorum. Mesele sadece din meselesi değil. Eğer dikkat ettiyseniz, Ergun Bey de söyledi; insanlar korkarak, ürkerek
dertlerini dile getiriyorlar. Ki, bir cümlenin neler başımıza getirdiğini bu topraklarda
hep beraber yaşıyoruz. Dolayısıyla çatı baştan kurulurken, yıllar sonra üst üste yanlışlarla gidiveriyor. Son zamanlarda bir şeyler değişiyor diye umutlanmak istiyoruz.
Artık yaşanan sorunlar sonuna gelsin diyoruz. Yani her açıdan; Kürt meselesi, azınlıklar meselesi, insan hakları… derken her konuda dökülen bir toplum halinde yaşıyoruz.
Bazen tek bir
konu, bir çok konuyu ifade eden
materyal sunabilir
size. Yani, ulus
devlet tartışılmaya
çalışıldı, ötekileştirme tartışılmaya
çalışıldı. Korkular
cumhuriyeti tartışılmaya çalışıldı.
Bu kavramlar üzerinden Kürt meselesi veya başka
konular üzerinde
düşündürmeye yönelik noktaları da
biraz da izleyiciye
bıraktık.
Toparlamaya çalışırken başka sorunlar çıkıyor. Fakat birey olarak kendimize bazı sorular sormamız gerektiğini düşünüyorum. ‘Bütün bu kaosun bütün bu problemlerin birey olarak neresindeyiz?’ Bence önemli bir soru. Evet, yasalar çıkartıyoruz.
İyileştirmeler yapmaya çalışıyoruz. Bu topraklarda daha yaşanabilir dünya hayalleri
kurmaya çalışıyoruz. Ama bu hayallerin gerçekleşmesi için gündelik hayatımızda
kendimiz neyi, nasıl yaptığımızı sorguluyor muyuz? Nasıl yaşıyoruz? Bireysel söylem ve davranışlarımızın etkilerini gözlemleyebiliyor muyuz? Ve başkalarına yönelirken kendimizi dönüştürmek konusunda ne yapıyoruz? Beni biraz bu tür bireysel
yüzleşmeler ilgilendiriyor. Sorularınız varsa alabilir miyim?
İZLEYİCİ
Bugün filmde hem etnik bir ayrışma var hem de buna bağlı bir mağduriyet de ortada duruyor. Hem Kürt meselesinde hem azınlıklar meselesinde, bunların uzlaştırılacağı bir alan yaratabilmeniz hepsini gören bir yerden bakmanız daha iyi olmaz
mıydı acaba? Bu mağduriyet en azından giderilemez miydi?
ŞEHBAL ŞENYURT
Çok haklısınız, ancak, bir film bir noktaya odaklanmak zorunda. Bu çalışmada gayrimüslim vakıfları meselesi üzerinden, “yurttaşlık” konusu tartışılmaya çalışıldı. Eğer
başka alanları da anlatmaya çalışsaydık, hiçbir şey söyleyemeyebilirdik belki de.
Bazen tek bir konu, bir çok konuyu ifade eden materyal sunabilir size. Yani, ulus
devlet tartışılmaya çalışıldı, ötekileştirme tartışılmaya çalışıldı. Korkular cumhuriyeti tartışılmaya çalışıldı. Bu kavramlar üzerinden Kürt meselesi veya başka konu-
16
lar üzerinde düşündürmeye yönelik noktaları da biraz da izleyiciye bıraktık. Tabii ki
benzer çalışmalar yapıyoruz. Zorunlu göç, dolayısıyla tazminat yasası ile ilgili bir çalışma yapıyoruz mesela. Bu çalışmamızda Kürt meselesi üzerinden bir anlatı olacak
tabii. Yani her konuyu kendi bütünlüğü içinde aktararak anlatmaya çalışıyoruz. Aksi
halde, çok genel ve hep söylenegelen noktalar dışına çıkamayan, detaylardan yoksun ve sorunun yaşanış mekanizmalarını göremeyen çalışmalar olur. Bu çalışma; bir
alana odaklanarak yaşamımızdaki bu derin hukuksuzluğu aktarmayı hedefledi.
İZLEYİCİ
Benim gördüğüm kadarıyla halklar kendi içinde, yani tabanda problem yaşamıyor.
Ama suni problemler ile halklar bir biçimde karşı karşıya getirilmeye çalışılıyor. Biz
bunu görüyoruz. Bu yüzden de yaşanan olayların farkında olarak bazı şeyleri değerlendirmek ve buralardan hayatı görmek gerektiğini düşünüyorum. Ben şahsen
kendi içimde böyle problemler yaşamadım. Etnik kimliklere karşı ya da yeni kimliklere karşı, problemim olmadı, ayrıca kimsenin de yaşamasını istemem herkes istediği kimliğiyle yaşamalı bence. Bunun için de sanırım öncelikli talebimiz barış
olmalı. Bu karmaşalara gelmemeliyiz, diye düşünüyorum.
ŞEHBAL ŞENYURT
Bu gerçekten de hep söylenen bir gerçek, halklar arasında gündelik yaşamda yaşanan bir problem yok. Problem bizim açımızda önümüze sunulan hayatı, neyi ne
şekilde sorguladığımızla ilgili. O yüzden bireysel sorgulamalar önemli. Yani 6-7
Eylül olayları yaşanırken, belki Rumların eşi dostu olan insanlar da ortalığı dağıtıp
parçaladılar. Dolayısıyla önümüze konulan sunulu hayata dair sorularımızın olması
gerekir. Gündelik hayatta herşey gayet güzel, süt liman giderken, ne zaman çatışma noktaları ortaya çıkıyor; sorunlar zaten o noktada kendisini gösteriyor. O kırılma noktalarına dikkat etmek gerekiyor, diye düşünüyorum.
Mesele, reddettiğimiz düşünceler
ifade edildiği esnada ne yapıyoruz.
Buradaki sorumluluğa dikkati çekmek istiyorum. Bu
kocaman politikalar
işte küçücük sosyopsikolojik haller
içinde ortaya çıkıyor. Onlardan beslenerek büyüyor;
işte ”Ermeni tohumu” “kırokürdo” veya “Rum
dölü” gibi bütün bu
söylemler nereden
ortaya çıkıyor.
Temel soru bu işte.
Mesela bir Musevi arkadaş anlatıyordu; “tamam çok Türk arkadaşım var, canciğer
kuzu sarması misali oturuyoruz. Ama ne zaman benim yanlış bir şey yaptığımı düşündürecek bir şey olsa “pis Yahudi” sözünü duyuyorum” Mesele, reddettiğimiz
düşünceler ifade edildiği esnada ne yapıyoruz. Buradaki sorumluluğa dikkati çekmek istiyorum. Bu kocaman politikalar işte küçücük sosyo-psikolojik haller içinde
ortaya çıkıyor. Onlardan beslenerek büyüyor; işte ”Ermeni tohumu” “kıro-kürdo”
veya “Rum dölü” gibi bütün bu söylemler nereden ortaya çıkıyor. Temel soru bu
işte.
17
ŞEYHMUS DİKEN
Bundan birkaç yıl önce ben bir yerel ve sözlü tarih çalışması yapmıştım. Üç cilt halinde de kitap oldu. Orada Diyarbakır’ın sol Süryanilerden Lütfü usta- Lütfü Dokucu- İpekli kumaş yapan son ustalardan biriydi. Arkadaşlardan o kitaptan yola
çıkarak 6 epizottan oluşan bir oyun sahnelediler. Orada Lütfü ustanın çok çarpıcı bir
cümlesi var.
“Be Xweda dibe
be Xwidî nabe”
yani “Tanrısız yaşanır ama sahipsiz
yaşanmaz”. Bu aidiyetin aidiyete
sahip olmanın çok
ciddi bir vurgusudur. O yüzden
birey olarak sorgulamanın yanında
devlet olarak da
ciddi bir yüzleşmeye ihtiyaç olduğuna inanırım ben.
Bir Türk olarak Bir
Kürt olarak egemen yapının yükünü paylaşma
duygusu birey olarak bir erdemdir,
ama o erdemden
önce devletin
adam gibi devlet
18
Diyor ki“Be Xweda dibe be Xwidî nabe” yani “Tanrısız yaşanır ama sahipsiz yaşanmaz.” Bu aidiyetin, aidiyete sahip olmanın çok ciddi bir vurgusudur. O yüzden
birey olarak sorgulamanın yanında devlet olarak da ciddi bir yüzleşmeye ihtiyaç
olduğuna inanırım ben. Bir Türk olarak Bir Kürt olarak egemen yapının yükünü paylaşma duygusu birey olarak bir erdemdir, ama o erdemden önce devletin adam
gibi devlet olması lazım.
Şimdi başbakan büyük devletlerin kendi tarihleriyle yüzleşmesi gerekir dediği vakit,
biz “ valla bunlar yola gelecek, adam olacak” diye düşünmüştük. Ama bir süre
sonra kendisini yalanlayan bir noktaya geldiklerini gördük. O yüzden ciddi bir telafi mantığına ihtiyacımız var arkadaşlar. Bu sorun aynı zamanda Türklerin de sorunu, eğer bu çözülmezse, hikâye olanca yapmacıklığı ve yalanıyla orta yerde çıplak
durmaya devam eder.
Büyükler Siyaseti Oyun Zannediyor
Haydar Darıcı, Nazan Üstündağ
(19.12.2009)
HAYDAR DARICI
Antropoloji içinde çocukluk tartışmaları özellikle son yıllarda büyük bir gelişme gösteriyor. Başta Comaroff’lar olmak üzere birçok antropolog ancak çocukların ve gençlerin deneyimleri üzerinden bugünün dünyasını anlayabileceğimizi
iddia ediyorlar. Çünkü bu antropologlar günümüzün en büyük sorunları olarak görülen illegal ekonomi, uyuşturucu trafiği, göç, şiddet gibi birçok meselenin nesnesini ve/veya öznesini çocuk yaştaki insanların oluşturduğuna inanıyorlar. Bu nedenle
Kürt çocuklarının siyasetini tartışırken de hem toplumsal yapıları hesaba katmalı,
hem de bu siyasetin kendisinin bu toplumsal yapıları anlamamız için bize ne gibi
olanaklar sunduğunu düşünmeliyiz. Diğer taraftan çocukluğu da her yerde aynı şe-
kilde deneyimlenen bir kategori olarak düşünmememiz gerekiyor. Sosyal tarihçiler 17. yüzyıl öncesinde, yani moderniteden önce, çocukluk diye bir kategorinin olmadığını iddia ediyorlar. Modernite öncesi dönemde çocukların daha çok minyatür
insanlar olarak algılandıkları, büyüklerle aynı giysileri giydikleri, aynı oyunları oynadıkları ve aynı ortamda bulundukları iddia ediliyor.
Bu tarihçilere göre psikoloji, pedagoji gibi bilimlerin, zorunlu eğitimin ve ulus devletlerin ortaya çıkışıyla çocukluğun icat edilmesi arasında temel bir ilişki bulunmaktadır. Buna paralel olarak bu tarihçiler, evrensel bir çocukluk kategorisinin
olmadığını, çocukluğun nasıl deneyimlendiğinin zamana ve mekâna göre değişebileceğini iddia ediyorlar. Ben de kendi çalışmamda şu soruyu sordum: Kürt toplumunda nasıl bir çocukluk deneyimleniyor ya da kuruluyor?
Çocukların politikleşmesinin diğer
bir nedeni de aile
büyüklerinden
devraldıkları şiddet hafızasıdır. Aslında bu çocuklar
zorunlu göç sonrasında şehirde doğmuşlar; dolayısıyla
köydeki açık devlet şiddetini ve
köy yakmalarını
doğrudan deneyimlememisler.
Ancak bu şiddetin
hikâyeleriyle büyümüşler.
Yaptığım saha araştırmasına dayanarak şunu söyleyebilirim ki çocukların aktif olarak siyasete katılmalarının en büyük nedenlerinden biri zorunlu göç. Zorunlu göç
hem Kürt toplumundaki aile yapısını hem de bu ailelerin sınıfsal konumunu geri
dönülemez bir biçimde dönüştürdü. Özellikle metropollerde çocuklar aile yapısı
içinde büyük bir güç kazandı. Okuma yazma bildikleri ve Türkçeyi iyi konuştukları
için hem iş bulmada hem de şehre entegrasyonda ebeveynlerine göre daha başarılı oldular. Bu nedenle çocuklar ailelerinin en önemli ekonomik gücü haline geldi.
Üstelik fatura yatırma, valiliklerin ya da belediyelerin verdiği yardımı almak için gerekli belgeleri toplama, annelerini hastaneye götürme gibi, kısaca devlete ve yazıya
dair bütün işleri çocuklar yapmaya başladı. Tüm bunlar aile yapısı içinde ya da genel
olarak toplum içinde yaşa dayalı hiyerarşileri dönüştürdü. Kent hayatında çocuklar
büyüklerin hayatını yasamaya başladılar.
Çocukların politikleşmesinin diğer bir nedeni de aile büyüklerinden devraldıkları
şiddet hafizasıdır. Aslında bu çocuklar zorunlu göç sonrasında şehirde doğmuşlar;
dolayısıyla köydeki açık devlet şiddetini ve köy yakmalarını doğrudan deneyimlemişler. Ancak bu şiddetin hikâyeleriyle büyümüşler. Devlet şiddeti hikâyeleri hem
ev içinde hem de mahallelerindeki kamusal alanlarda sürekli olarak anlatılıyor. Bu
çocuklar bu hikâyeleri o kadar çok dinlemişler ki kendileri deneyimlemiş gibi anlatır hale gelmişler.
Bu içselleştirmenin en büyük göstergesi çocukların bu hikayeleri anlatırken kullandıkları gramer. Çocuklar di- ekiyle yani deneyimlenmiş geçmiş zaman kipiyle ve birinci çoğul şahıs ekiyle konuşuyorlar. Mesela on üç yaşında bir çocuk yaptığım
20
mülakatta “devlet baskısına dayanamadık ve buraya geldik” dedi. Ancak ailesi o
daha doğmadan gelmiş şehre.
Çocuklar sadece ailelerinin öznel deneyimlerini değil, Kürt sorununun bugün tartışıldığı bağlamı da çok iyi biliyorlar. Özellikle internet üzerinden Kürtlerle ilgili bütün
gelişmeleri yakından takip ediyorlar. Bu nedenle de okullarını Kürt meselesinin konuşulduğu bir alan haline getiriyorlar. Öğretmenler çocukların siyasi faaliyetlerinden haberdar oldukları için derslerde Kürt sorunundan bahsediyorlar ve çocukları
eylemlere katılmamaları konusunda ikna etmeye çalışıyorlar. Bunda pek de başarılı olamadıklarını söylemeye gerek yok sanırım.
Çocuklardan biri, örneğin, şöyle bir hikâye anlattı: Tarih öğretmenleri Kürt meselesi
hakkında konuşmaya başlıyor ama çocuklar öğretmenin bütün argümanlarını çürütüyorlar. Öğretmen sonunda “ben yirmi yıldır tarihin içindeyim siz mi bana öğreteceksiniz neyin ne olduğunu” diyor, çocuklardan biri de “o da bir şey mi hocam
ben de üç yıldır siyasetin içindeyim” diyor. Açık ki çocuklar öğrenmenin yolu olarak eğitimi değil siyaseti görüyorlar.
Konuşmanın başında çocukların sürekli olarak ailelerine uygulanan şiddete dair hikâyeler anlattıklarını söylemiştim. Aslında bu anlatma eylemi sadece geçmişte yaşananlara işaret etmiyor, aynı zamanda bugün yaşadıkları sıkıntıları da ifade ediyor.
Bugünün sıkıntılarını geçmişe dair hikayelerle anlatmaları aslında bize bu çocukların siyasete girmeleriyle şehre tutunma mücadeleleri arasındaki ilişkiyi gösteriyor.
Saha araştırması yaptığım mahalle seksenlerin sonu ile birlikte zorunlu göç mağdurları tarafından kurulmuş. Göçle gelen insanların çoğu daha köydeyken Kürt hareketi içinde mobilize oldukları için, PKK çok kısa bir süre içinde mahalledeki
hegemonik güç haline gelmeyi başarmış. Ancak 90’lı yılların ortalarına kadar polisin giremediği bu mahalle, bu tarihten sonra PKK’nin strateji değiştirmesi ve milislerinin kırsala çekilmesiyle birlikte büyük bir dönüşüm geçirdi: Mahallenin
merkezine bir karakol kuruldu, birçok yere radikal İslami grupların okuma evleri
yerleştirildi, çeteler ortaya çıktı ve büyük bir uyuşturucu trafiği başladı.
Çocukların kentlerde giriştikleri siyaseti anlamak Kürt
meselesinin içeriğinin ne olduğu konusunda da bize
bazı ipuçları verir.
Bu çocukların anlatılarına ve deneyimlerine
baktığımızda Kürtlüğün onlar için
gündelik bir meseleye dönüştüğünü,
onu oluşturan şeyin
etnik bir aidiyetten
çok devredilen şiddet hafızası, şehirde yaşanan
mağduriyet olduğunu anlarız.
Tüm bu dönüşümlerin nesneleri ve öznelerini çoğunlukla çocuklar oluşturuyor.
Okuma evlerine giden, uyuşturucu kullanan ve satan, çetelere girenler genellikle
çocuklar. Bu çocuklar aynı zamanda mahallenin en politik kesimini oluşturuyor.
Mahalledeki eylemlerin çoğu onlar tarafında düzenleniyor. Büyüklerin düzenlediği
eylemlere de yine daha çok onlar katılıyor.
21
Bu durum politik olanı yeniden düşünmemizi gerektiriyor çünkü hırsızlık yapan,
uyuşturucu kullanan çocuklar aynı zamanda politik eylemelere de katılabiliyor. Bu
çocuklar, bir yandan da PKK ahlakının yitirilişinden söz ediyorlar. Aslında şimdi anlatacağım, büyükler siyaseti oyun zannediyor meselesi buradan çıkıyor. Bir çocuk
büyükler siyaseti oyun zannediyor demişti çünkü ona göre, “newroz olduğunda,
şenlik olduğunda adım atacak yer yok. Ama iş “ciddiye” bindiğinde hiç birini göremiyoruz. Yani büyüklerin tek yaptığı şey, kendilerini (yani çocukları) engellemek”.
Bu anlamda, çocukların ahlak dedikleri şey, PKK dedikleri şey, sokaktaki mücadele.
Çocukların oyun dedikleri şey de aslında siyasi temsilciler arasındaki pazarlıklar.
Bence sorunun cevabı şiddetin çocukların hayatındaki
yeri ve Kürt hareketinin politik projelerinin sınırında
aranmalı. Şiddet bu
çocuklar ve gençler
için kendilerini
kurma, kendilerine
ait olanı kurtarma,
kendilerine çizilen
sınırları aşma olanağı tanıyor. Açık
şiddet biterse eğer,
nasıl bir hayat bekliyor onları?
Bu bağlamda çocukların kentlerde giriştikleri siyaseti anlamak Kürt meselesinin içeriğinin ne olduğu konusunda da bize bazı ipuçları verir. Bu çocukların anlatılarına
ve deneyimlerine baktığımızda Kürtlüğün onlar için gündelik bir meseleye dönüştüğünü, onu oluşturan şeyin etnik bir aidiyetten çok devredilen şiddet hafızası, şehirde yaşanan mağduriyet olduğunu anlarız. Bu anlamda bizim Kürt mücadelesi
dediğimiz şeyin aslında bu sıkışmışlığa bir cevap olduğunu, şehre tutunma, kendi
alanlarını yaratma ya da kendine ait olanı kurtarma mücadelesi olduğunu düşünebiliriz. Yaptığım araştırmanın sonunda karşıma çıkan her meselenin altında iki temel
izleğin bulunduğunu fark ettim; kamusal olanın mütemadiyen özele dönüştürülmesi; kolektif bir hafızanın tekilleştirilmesi, kamusal mekanın çeşitli performanslarla özel alana dönüştürülmesi ve kamusal bir olgu olarak kurulan bedenin şiddet
kullanılarak özelleştirilmesi.
Bu çocukların belki de en önemli sorunları, kent hayatında maruz kaldıkları devlet
şiddeti ve yoksulluğun yanında, ya da bunların bir sonucu olarak, hiçbir alanlarının
olmayışı. Özel alan kimi zaman kişinin mahallesidir, kimi zaman evi, odası, ya da
bedenidir. Peki tüm bu alanların mütemadiyen devletin müdahalesine açık olduğu
bir ortamda kişiler kendi özel alanlarını nasıl yaratırlar? Bugün çocukların radikal
mobilizasyonu dediğimiz mücadelenin bir anlamda onların kendi alanlarını yaratma
mücadelesi olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda şiddet kişinin kendi alanını kurmasının bir aracı haline geliyor. Mahalle ancak eylem yaptıklarında, barikatlar kurduklarında, polisi mahalleye sokmadıklarında ya da polisle çatıştıklarında aidiyet
kurdukları bir alan olabiliyor.
Aslında bu yüzden mahallenin eski haline, yani PKK’nin kurtarılmış bölgesi olduğu
haline bir özlem duyuyorlar. Çocuklara köylerine dönmek isteyip istemediklerini
sordum. Çocukların hiçbiri dönmek istediğini söylemedi. Bu aslında Kürtlüğün bir
toprak parçasıyla değil mücadele ile anlamlandırıldığını gösteriyor. Eğer bu ço-
22
cuklara göre Kürtlük bir direnişse, Kürdistan bir direnişe değil bir yenilgiye işaret
ediyor onlar için. Köy onlar için sadece devletin şiddet uyguladığı bir mekân olarak anlamlandırılıyor ve anlatılıyor. Ancak mahalle büyük bir direnişin merkezi ve
PKK’nin kurtarılmış bölgesi olarak hatırlanıyor ve anlatılıyor. Çocuklar bu nedenle
mahallelerine bir aidiyet hissediyorlar ancak konuşmalarında Kürdistan’ı kurmak
için mücadele ettiklerini söylüyorlar. Peki, bu Kürdistan neresi? Nerede kurulacak
Kürdistan? Bence Kürdistan artık spesifik bir bölgeye işaret etmiyor, Kürdistan daha
ziyade her zaman birazcık uzakta olan bir boş gösterene dönüşüyor çocuklar için.
Görüştüğüm çoğu çocuk yanlarında jilet taşıdıklarını söyledi. Gözaltına alındıklarında kendilerini kesiyorlarmış çünkü bu sayede polis korkup onlara dokunamıyormuş. Çocuklar ancak kendi bedenlerine zarar vererek, kendilerini keserek
bedenlerine olan müdahaleyi engelleyebiliyor, kendi özel alanlarını yaratabiliyorlar.
Bunun yanında, başkasına şiddet uygulamak da kendilerine uygulanan şiddeti azaltmanın ya da engellemenin bir yolu olarak görülüyor. Çocuklar öğretmenleri dövmenin onların şiddetinden kaçmanın tek yolu olarak görüyorlar. Polise saldırmak da
polis şiddetinden kaçmanın tek yolu. Çocuklar bu stratejileri kendi gündelik deneyimlerinden öğreniyorlar.
Örneğin, polis tarafından dövülürken yere düşerlerse daha çok dayak yiyeceklerini
deneyimlerinden öğrenmişler. Çetelere girmeleri ya da girmek istemeleri de bu
durumla ilgili çünkü çetenin gücü arkalarında olursa kimsenin onlara dokunmaya
cesaret edemeyeceğini düşünüyorlar. Bu bağlamda, çoğu esrar kullanan bu çocuklar gerektiğinde gönüllü olarak psikopat kimliğine de giriyorlar. Bu psikopat
kimliği aile ve arkadaş ortamı içinde onlara bir dokunulmazlık sağlıyor.
Çünkü bir tarafta
pazarlıklar siyaseti
sürüyor ki bu pazarlıklar siyaseti,
gerçekten de siyasi
alanda çözülecek
bir mesele. Siyasetin içerisindeki egemenler, egemen
olmayanlar ama
temsillerin, partilerin, işte bütün bunların kendi
aralarındaki pazarlıklarla çözülecek
veya çözülmeyecek
bir durum var ortada. Ve siyaseti siyasetin diliyle
anlamlandırıyoruz
biz.
1 Haziran 2009’da Adana’da bir çocukla mülakat yapıyordum. Bu tarih PKK’nin tek
taraflı başlattığı ateşkesin son günüydü. Ancak PKK ateşkes sürecini uzattığını açıkladı. Mülakat yaptığım çocuk “hani ateşkes 1 Haziran’da bitecekti!” diye üzüntüsünü belirtti.
Ateşkes dolayısıyla mahallede fazla eylem olmuyordu. Neden ateşkesin uzatılması
onu ve mahalledeki diğer çocukları üzüyordu? Bence bu sorunun cevabı şiddetin
çocukların hayatındaki yeri ve Kürt hareketinin politik projelerinin sınırında aranmalı. Şiddet bu çocuklar ve gençler için kendilerini kurma, kendilerine ait olanı kurtarma, kendilerine çizilen sınırları aşma olanağı tanıyor. Açık şiddet biterse eğer,
nasıl bir hayat bekleyecek onları?
23
NAZAN ÜSTÜNDAĞ
Ben, biz bu çocukluk meselesini nasıl düşünebiliriz, bununla nasıl sosyal bilim yapacağız, nasıl siyaset yapacağız? Nereye gidiyoruz? Geniş bir bağlama oturtmaya
çalışacağım aslında. Çünkü Türkiye’de bir kaç tane sorun var son siyasi süreçte.
Tabi ki siyasi bir bağlamda sorunları tespit etmek daha kolay. Ama toplumsal olarak yaşadığımız süreci tespit etmek biraz daha fazla emek, çalışma ve araştırma
gerektirir. Çünkü Haydar’ın da defalarca altını çizdiği gibi, Kürt toplumu gerçekten
büyük bir dönüşümden geçiyor.
Bir taraftan siyasi
ideallerin en büyük
bedellerini onlar
öderken diğer taraftan, karar verici
mekanizmada yer
almıyor çocuklar,
ciddiye alınmıyor
fikirleri. Bu haldeyken sizin yeniden
özgürlük alanı yaratmanız, bedeninizi boşamanız
ancak kendinizi
şiddetin öznesi kılarak olabiliyor.
Çocuklar bunu yapıyor İşte.
Eskiden imha ve inkâr politikaları diyorduk. Ama bugün inkar ve imha politikalarının ötesinde bir yere doğru gidiyoruz. Yani inkar ve imhadansa ayrımcılık ve ırkçılık üzerinden Kürt toplumunu geniş kamuya küçük düşürerek bir taraftan da
okunmaz kılarak yönetmeye doğru bir yerde olduğumuzu görüyoruz. Açılım süreçlerinde takip ediyoruz; Kürt çocuklarının otobüs yakmalarını, eyleme gitmelerini,
Abdullah Öcalan’ın hücresinin metrekaresinin kafalarına takılmasını uzlaşılmaz bir
siyaset olarak tanımladı Türkiye medyası. Muhalif medya da bunları yaptı.
Oysa ki bizim işimiz bunları anlamlandırmak, bunları iletişilebilir hale getirmek ve
bunun da ötesine geçerek, hakikaten Kürt aktörlerin gündelik hayatlarında ne yaptıklarını, ne istediklerini ve en önemlisi de gündelik hayatlarında biriktirmiş oldukları bilgileri anlayabilmek. Bana göre bu anlamda Haydar’ın çalışması çok büyük
önem taşıyor. Çünkü bir tarafta pazarlıklar siyaseti sürüyor ki, bu pazarlıklar siyaseti
gerçekten de siyasi alanda çözülecek bir mesele.
Siyasetin içerisindeki egemenler, egemen olmayanlar ama temsillerin, partilerin,
işte bütün bunların kendi aralarındaki pazarlıklarla çözülecek veya çözülmeyecek bir
durum var ortada. Ve siyaseti siyasetin diliyle anlamlandırıyoruz biz. Ama bunun da
ötesinde toplumun dinamiklerinde olan biten şeyler var; toplumda yas süresi var.
Bu dinamiklerin affetmesi var, öfkesi var, affetmemesi var. Ve bunların toplamında
bir çok arzular var, talepler var ve bizim bunları ciddiye alıp anlamlandırmamız
gerek.
Aynı şekilde bu anlaşılmaz aktörlerin nereden doğru hareket ettiklerini anlamak ve
onların bilgilerini siyasete yeniden geri katmak gerek. Kürt halkının birey olmanın
ötesinde biriktirmiş olduğu felaketler hafızası var. Her Kürt çocuğunun bedeni, ailesinin korkmuşlukları, kopmaları veya ailesi ile kurduğu ve ailesinin yaşanmışlıkları ile iç içe geçen bir durumu içeriyor. Yılların bir hafızası var. Onların
24
yaşanmışlıklarından çok daha uzun bir hafıza. Ve o çocuklar o küçücük bedenlerinde bu hafızaları taşıyorlar; bir kere bunu teslim etmemiz gerekir. Ve dolayısıyla
bu, çocuk bedenlerinin öfke, affetme, yas tutma gibi duygulanımların da farkında
olduklarını göstermiş oluyor. Bu sosyal ilişkilere de yansıyor. Bu demokratik haklarla, bireysel insan haklarıyla çözülebilecek bir şey değil. Bu uzun yıllar alır.
Bir de Haydar’ın tezinde mekânsal bir anlatı var. Oraya da değinmek istiyorum.
(Yani şehirlilerin ne olduğunu, şehir vatandaşının nasıl bir şey olacağını, aktörlerin
başında Kürt halkı geliyor.) Kürt halkı hem şehrin emekçisi, hem eylemlerin aktörleri, hem de ırkçılığın nesneleri konumundalar. Bu anlamda da şehirleşmenin nereye gideceği belli değil. Devletin yıllardır desteklediği ırkçılık politikaları nedeniyle
ilginç şehir pratikleri de ortaya çıkıyor gündelik yaşamda.
Şehir eylem oldukça Kürtlere ait oluyor. Yani bunlar başı bozukluğun, “aman örgüt
doldurdu da sokağa taşıdı” söylemlerinin çok daha ötesinde şeyler. Çünkü düzen,
norm ve kurumların kurduğu şehirlerde Kürtlerin bedenleri dışlamaya ve ayrımcılığa karşı yabancı mekânda yaşıyorlar.Oysa şehirlerde yapılan eylemler bir an için
de olsa şehri sizin kılıyor.
Üçüncü bir konu da şiddet nedir, şiddet bu çocuklar için ne anlam ifade eder? Kürt
halkının toplumsal yapısında ne demektir. Siyaseti atlayarak buna değinmek istiyorum. Şimdi, Fatih Altaylı bir yazısında Türkler çok çocuk doğurmalı demişti. Bilmiyorum hatırlıyor musunuz? Başbakan aynı şekilde her ailenin üç çocuk doğurması
yönünde söylemlerde bulunmuştu.Yani bir şekilde Kürt nüfusunun maddi olarak
artması beyazlar tarafından ciddi bir sorun olarak algılanıyor. Bu çocuklar fazlalık
olarak görülüyor. Ki öyle bir fazlalık ki, bu çocuklar eylemlerde ortaya çıkıyor, sokaklarda ortaya çıkıyor. Bu çocuklardan da Terörle Mücadele Kanunları çıkartılarak,
ancak imha yolu ile kurtulabileceğine inanılıyor.
Bu çocuklar fazlalık
olarak görülüyor.
Ki öyle bir fazlalık
ki, bu çocuklar eylemlerde ortaya çıkıyor, sokaklarda
ortaya çıkıyor. Bu
çocuklardan da Terörle mücadele kanunları çıkartılarak,
çocukların imha
ediliyor, ki ancak
imha yolu ile kurtulabileceğine inanılıyor.
Yani bu çocuklar kurtulmamız gereken bir çöp alanı neredeyse. Şimdi devletin TMK
ile Kürtlere gözdağı vermek amacıyla “bakın ben sizin çocuklarınıza bile bunu yapıyorum” demenin ötesinde maddi olarak bir politika yaptığını görüyorum. Eğer ki
siz birileri tarafından çöp olarak görülüyorsanız, imha edilecek bir şey olarak görülüyorsanız direnmenin tarih bunu gösteriyor Kürtler de“ siz beni tüketemezsiniz,
ben beni ancak tüketebilirim” diyebiliyor. İşte çocuklar tam orada bu özgürlük alanını kurabiliyorlar. Ve çocukların elindeki şiddetin bir şekilde özgürlük alanı olduğunu teslim etmemiz gerekir. Bir tek devlet değil, bu çocukların aileleri de şiddet
uyguluyor, bunları saklamamıza gerek yok. Çocukların emeklerini aileleri de sö25
mürüyorlar, çocukların cinsel yaşamlarını kontrol eden toplumsal mekanizmalar
var. DTP de çocukları “aman şu eylemi yapın şunu yapmayın“ diyerek kontrol altında tutuyor, baskılıyor.
Bir taraftan siyasi ideallerin en büyük bedellerini onlar öderken diğer taraftan, karar
verici mekanizmada yer almıyor çocuklar, ciddiye alınmıyor fikirleri. Bu haldeyken
sizin yeniden özgürlük alanı yaratmanız, bedeninizi boşamanız ancak kendinizi şiddetin öznesi kılarak olabiliyor. Çocuklar bunu yapıyor işte. Şiddeti kendi özgürlük
alanını yaratmak için kullanıyor. Ve çocuklar barış istemediklerini söylüyorlar. Haydar’a diyorlar ki, “bizi Türklere anlatma, bizi bize anlat, artık bunun Türklere anlatılmasından bıktık, onlar oyun” diyorlar.
Çocuklar bunu yapıyor İşte. Şiddeti
kendi özgürlük
alanını yaratmak
için kullanıyor. Ve
çocuklar barış istemediklerini söylüyorlar. Haydar’a
diyorlar ki, “bizi
Türklere anlatma,
bizi bize anlat,
artık bunu Türklere
anlatılmasından
bıktık, onlar oyun ”
diyorlar.
26
Böylesi büyük bir bilgi ki bu çocuklar partili falan da değiller. Ama bir taraftan da
bu alanda yer alarak, ciddi bir bakış açısı, ciddi bir bilgi sunuyorlar. Şimdi bizim
bunları siyasete nasıl katacağımızı düşünmemiz gerekir. Sosyal bilimlerin bunları
yeniden düşünmesi gerekir. Bir yerin ev olması onlar için, mücadele edilerek kazanılabilecek bir şey.
Her şeyin mücadele ile kazanılacağını biliyorlar. Biz mücadelemizi, demokrasiyi,
hukuk mücadelesi üzerinden yapıyoruz. Ama Kürt halkı büyük bir dönüşümden
geçiyor ve büyük birikmişlikler, ezilmişlikler bunda doğrudan rol alıyor. Büyük bilgiler var Kürtlerde. Buradaki çocuklar liberal umudu taşımayanlardır. Değişimler olduğu halde hiçbir değişimin olmadığı insan gurubu. Bu çocukların liberal umutları
yok.
“Turabdin Süryanileri/Hüsamettin Bahçe”Sergisi Üzerine
Nesim Doru, Abdurrahim Özmen
(16.01.2010)
NESİM DORU
Süryaniler deyince öncelikli olarak dini bir cemaat akla gelir. Bir de işin erbabı
insanların söylemiyle Süryaniler, etnik kimliği olan bir topluluktur. Peki, etnik bir
kimlik mi, dinsel bir kimlik mi? Bu araştırmacılar tarafından tartışılan bir meseledir.
Benim şahsi kanaatim hem etnik hem de dinsel olduğu yönündedir. Mesela Ermeni ismi gibi hem dinsel hem de etnik anlamlara sahip. Süryanilerin de bazen
etnik kimlikleri bazen dinsel kimlikleri ön plana çıkmış. Özellikle Hıristiyan olmadan
önce, yani İsa’nın mesajına cevap vermezden evvel, daha çok etnik bir kimlik olarak algılanıyorlar. Aramiler, Asurlar ya da başka isimler adı altında anılıyorlar. Özellikle Doğu ve Batı Hıristiyanlığı ayrımından sonra daha çok dini bir cemaat olarak
bilinir oldular. Tabii azınlık olarak kaldıkları bölgelerde ise tamamen dinsel bir cemaat olarak algılandılar. Yani sonuç olarak etno-dinsel bir topluluk olarak kabul
edebiliriz Süryanileri. Süryanilerin düşünsel yaşamları konusunda iki önemli dönem
vardır. Birincisi İslam öncesi ki miladi II–III. yüzyıllardan başlayıp, İslam’ın doğuşundan yükselişine kadar devam ediyor. İkincisi ise bundan sonraki dönemi kapsıyor. Kabaca iki dönem olarak ela alabiliriz. Birinci dönem daha çok Helenizasyon
dönemine tekabül ediyor.
Özellikle Hıristiyanlıkta üçleme
olarak kabul gören
ve bunun muamma olarak kalması konusu
Süryaniler tarafından çok tartışılmıştır. Ve bu
tartışmaların din
adamları ve filozoflar tarafından
derin tartışmalara
sahne olduğunu
görüyoruz.
Helenistik kültürün tesirleri var. Büyük İskender’in doğu seferini gerçekleştirmesi ile
beraber Yunan felsefesi doğuya taşınmıştır. Bununla beraber, Süryanilerin de bu cereyana ciddi katkılarda bulunduklarını söyleyebiliriz. Bu dönemde Süryaniler çok
ciddi felsefi ve dinsel tartışmalara girmişler. Özellikle Hıristiyanlıkta üçleme olarak
kabul gören ve bunun muamma olarak kalması konusu Süryaniler tarafından çok
tartışılmıştır. Ve bu tartışmaların din adamları ve filozoflar tarafından derin tartışmalara sahne olduğunu görüyoruz.
Şimdi İskender’in Doğu seferinden sonra kurulan şehirler, okullar var. Bu okulların
başında İskenderiye Okulu geliyor. Aryus diye bir rahip var. Aryus, Mesih’in zaman
bakımından, baba ile beraber olmadığını sonradan yaratıldığını ifade etmekle, Hıristiyanlık içinde derin çatlaklıkların ortaya çıkmasına neden oldu. Bu tartışmalara
sebep olunca imparator konsülü topluyor ve Aryus’u aforoz ediyor. Buna rağmen
Aryus ve bu düşünceyi benimseyenler bu felsefeyi yaydılar. 3. yüzyılda Antakya
akademisi çok önemli bir teolog yetiştirdi. Adı Nestur’dur. Nestur, Mesih’in bir bakıma insan olduğuna, aslında tanrı dediğimiz şeyin hem tanrı hem de insan olduğuna inanıyor.
Nestur’un görüşleri de Efes’te yargılandı ve daha sonra Nestur aforoz edildi. Nestur, fikirlerinde “her ne kadar görünürde ayrı olsa da tanrısal öğeler, esasında birdir” diyor. İşte bu ayrılıklar, Süryanilerin Yakubiler ve Nesturiler olmak üzere iki ayrı
guruba ayrılmalarına neden oldu. Bu ayrılık felsefi açıdan önemli bir ayrılıktır çünkü
bu ayrılığın ayrıntılarında felsefi tartışmaların işaretleri var. Özellikle Nesturilerin,
görüşlerini ispatlarken Aristoteles felsefesine ve mantığına önemli ölçüde başvurduklarını görüyoruz. Doğu’da Süryanilerin kurmuş oldukları okullarda felsefi ve
mantıki argümanların çok yoğun olarak işlendiğini görüyoruz.
Sadece İskenderiye ve Antakya’da değil, o dönemde hayatiyetini sürdüren Urfa,
Nusaybin, Kınnesrin (Viranşehir) ve Ceylanpınar gibi okullarda Süryani düşüncesinin bu ayrılıklarla yaşadığını görüyoruz. Yakubiler ve Nesturilerin bu çekişmeleri bir
28
şekilde, 6. yüzyılda Pers topraklarına gidiyor ve orada -Cundişappur’da- bir araya
geliyor. Cundişapur hem Süryaniler açısından hem de diğer düşünce ekolleri açısından çok önemli bir yer. Bir konsantre merkezi gibi düşünebilirsiniz. Her türlü felsefi düşünce var.
Bir kere Atina Okulu kapatılmış, Yunan filozofları kaçıp Pers imparatorluğu himayesi
altına girip, Cundişapur’da bir araya gelmişler. Diğer yandan Helenistik kültürün
diğer isimleri de bir şekilde göç etmiş ve kimileri de kaçmak zorunda kalmışlardır.
Öbür taraftan Manicilik var, orada nüfuz bulmuş. Yine Hint düşünürleri var, onlar da
Cundişapur’a gelmişler. Cundişapur, tam kozmopolit bir merkez. Tüm bu birikim
için Hint Felsefesi, Çin felsefesi, Yunan felsefesi 8. yüzyıl ile birlikte Müslümanların
kontrolü altına giriyor. Sonrasında bu birikim bütün canlılığıyla Bağdat’a taşınıyor
ve o dönemde de İslam Rönesansı’nın merkezi olmuş oluyor. Biz burada Süryanilerin felsefesinin ikinci dönemine şahit olmaktayız.
Bu dönemde İslam düşüncesini de çok fazlasıyla etkilediklerini görüyoruz. Yunanistan’da Aristoteles ve Platon başta olmak üzere diğer filozofların eserleri önce
Süryaniceye sonra yine Süryaniler tarafından Arapçaya çevrildi. İslam dünyasına
kazandırıldı. İslam dünyası bu dönemde tam bir Rönesans yaşıyor, çünkü Abbasiler iktidarda. Abbasiler Arap değil, Pers uyrukludurlar. Ve İslam düşüncesi de yayılma imkânı buluyor.
Arap dünyasının milliyetçi, ırkçı söylemleri terk ediliyor. Yerine İslam dünyasının
dışa açılan söylemleri geliyor. Çünkü bir taraftan İskenderiye alınmış öbür yandan
Cundişapur alınmış, Antakya alınmış ve buradaki büyük birikim, bütün canlılığıyla
İslam dünyasının kontrolüne geçmiştir. Ya da İslamileştirilmiştir. İslamileştirilen bu
düşünce biçimi, Süryanilerin de çok etkili olduğu bir düşünce biçimidir. Sadece çevirmen olarak değil, aynı zamanda sistem filozofları olarak da kabul edebiliriz bu dönemdeki Süryanileri. İbnî İshak, Yahya İbnî Adî, Malatyalı Bar Ebrûyo (Ebu’l-Farac
İbn İbrî) çok önemli düşünürler; ki bunlar Süryani olup İslam dünyasında önemli
yerleri vardır. Çok fazla uzatmak istemiyorum, biraz teknik bilgi vereyim, dedim.
Süryanilerin de çok
etkili olduğu bir
düşünce biçimidir.
Sadece çevirmen
olarak değil, aynı
zamanda sistem filozofları olarak da
kabul edebiliriz bu
dönemdeki Süryanileri. İbnî İshak,
Yahya İbnî Adî,
Malatyalı Bar Ebrûyo (Ebu’l-Farac
İbn İbrî) çok önemli
düşünürler; ki bunlar Süryani olup
İslam dünyasında
önemli yerleri vardır. Çok fazla uzatmak istemiyorum,
biraz teknik bilgi
vereyim, dedim.
Belki bir mesaj bakımında da olsa bir nükte anlatmak istiyorum. Bizim değerlerimizdir tabii ki; bu topraklarda bulunan, Süryani, Ezîdî, Ermeni… Bizim değerlerimiz
bunlar, bunlara sahip çıkmak gerekir diye düşünüyorum. Fıkrayı anlatayım bitireyim;
bir Müslüman’ın bahçesine yine bir Müslüman, bir Êzidî ve bir Süryani, hırsızlık
amacıyla giriyorlar ve bahçenin Müslüman sahibi bunları yakalıyor. Bunları yan yana
diziyor. Önce Êzidî’ye; “Bu Müslüman, benim kardeşimdir; aynı kitabı okuyoruz,
29
benim bu adamla sorunum olmaz. Bu da (Süryani) bir din sahibidir, hiç olmazsa
Allaha inanıyorlar. Sen ise şeytana tapıyorsun” diyor ve Ezîdî’yi dövüyor, hastanelik ediyor. Sonra Süryani’ye dönüyor; “bu adam benim Müslüman kardeşimdir,
onunla işim olmaz. Sen ki Tanrı’yı üçlüyorsun, İsa Tanrıdır diyorsun” diyerek onu da
döverek hastanelik ediyor.
Sonra Müslüman’a dönüyor; “ sen benim din kardeşimsin, aynı kitabı okuyoruz,
aynı kıbleye yöneliyoruz. Var mı öyle Müslüman kardeşinin bahçesine girmek!” diyerek onu da dövüyor. Dayak yiyen Müslüman ayaklar altında debelenirken “Êzîdiye sahip çıkmak lazım” diye bağırıyormuş. Biz bu değerlerimize sahip çıkalım
çok geç olmadan, iş işten geçmeden. Beni dinlediğiniz için çok teşekkürler.
ABDURRAHİM ÖZMEN
Bakmak evrensel
bir şey. Tüm insanlarda benzer algılara yol açar. Ama
görmek kültür ile
ilgili bir şey. Çünkü
her bakan farklı bir
şeyler görebiliyor.
Herkes aynı şeyi
görmeyebiliyor.
Bu nedenle başkasına baktığımızda
hangi amaçla, nereden baktığımız
önemlidir. Kim olduğumuz da
önemli.
Tarihsel arka planına fazla girmeden, günümüzde Süryaniler nasıl yaşadığını,
gündelik hayatlarında ne gibi sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını anlatmaya çalışacağım. Eğer bir grup, bir topluluk “sahip çıkmak” konumuna gelmişse bu tehlikededir aslında. Yani onlara birilerinin sahip çıkılması gereği duyuluyorsa, burada bir
sorun vardır, diye düşünüyorum. Ve tabii ki, Türkiye’de sadece Süryaniler de değil,
azınlıkların tümü bir sorunla karşı karşıya. Var olma sorunu ile karşı karşıya azınlıklar. Biz bunlara sahip çıkalım derken nasıl sahip çıkıyoruz?
Bu açıdan bugünkü sergiyi de bu bağlamda düşünürsek, Sontag’ın kitabına da atıfta
bulunarak, “başkasının acısına bakmak” diye başlamak istiyorum. Biz başkasının
acısına bakabiliyor muyuz? Ya da baktığımızda ne görüyoruz? Çünkü bakmak ve
görmek arasında çok büyük fark var. Bakmak evrensel bir şey. Tüm insanlarda benzer algılara yol açar. Ama görmek kültür ile ilgili bir şey. Çünkü her bakan farklı bir
şeyler görebiliyor. Herkes aynı şeyi görmeyebiliyor. Bu nedenle başkasına baktığımızda hangi amaçla, nereden baktığımız önemlidir. Kim olduğumuz da önemli.
Mesela şunu sormak istiyorum. Cuma günleri Türkiye’de aslında çok güzel görüntüler var. Her camii avlusunda binlerce insan namaz kılıyor. Fotoğrafçılar için bulunmaz görüntü bolluğu, ama çekmek için neden Süryaniler daha çok tercih
ediliyor? Ya da kaybolmakta olan veya çok az kalan bir grup çekiliyor. Aslında başkasına bakmak, onların görüntüsünü çekmek çok masum bir şey de değil, tarihe
baktığımızda çok da masum olmadığını da görüyoruz. Bu görüntüler belki bizim bir
çok şeyin farkına varmamızı sağlıyor. Ama çoğu zaman bizim başkasına olan sempatimizi de yok ediyor.
30
Çünkü belli görüntülerin bolluğu içinde, pek çok şeyi, bazı olağanüstü şeyleri kanıksayabiliyoruz. Yani çok fazla anlam ifade etmiyor bizim için. Mesela kaç gündür
Haiti’de ki görüntüleri izliyoruz. Bunları her gün izliyoruz ve tabii ki ilk izlediğimizde bizde bir şeyler uyandırıyor.
Ama ne yapıyoruz bunun karşısında? Eminim ki birinci ve ikinci günden sonra pek
fazla bir şey ifade etmiyor. Aslında görüntüler gösterdikleri kadar pek çok şeyleri
de gizliyorlar. Yani her fotoğrafçı aynı şeyi görmeyebilir. Fotoğrafçının çektiği ile
bize göstermek istediği ya da bizim gördüğümüz ayrı şeylerdir. Fotoğraf da sonuçta başkaları üzerine bir yorumdur. Bundan öte bir şey olmadığını ve pek de
masum olmadığını düşünüyorum. Biraz bu açıdan da bakmakta yarar var. Mesela
16. yüzyıllardan 20. yüzyılın başlarına kadar Afrikalıların uzak Asyalıların batı ülkeleri tarafından alınarak Paris, Londra başkentlerinde etnoloji müzelerinde sergilenerek teşhir edildiğini görüyoruz.
Neden? Çünkü batı bunlarla aslında kendi üstünlüğünü kanıtlamak istiyor. Ve buralarda teşhir ediliyor bunlar. Çoğu zaman çırılçıplak soyularak, bazen bedenlerinin
bazı organları kesilerek bir ameliyat bir operasyon düzenleniyor bedenlerinde.
Adeta bunlar bir insan mı, değil mi? diye sokaklarda sergileniyor. Günümüzde bu
işler daha çok müzelerde yapılıyor. O görüntüler ve pek çok objeler artık müzelere
kaldırılmış, orda sergileniyor.
Bugün özellikle de Türkiye’deki azınlıklara baktığımızda da, daha çok müzelik bir
obje gibi algılanıp değerlendiriliyor. Görüntü aslında anlatıyı da zayıf kılıyor. İnsanlar bir şeyi yazarken, bir şeyi ifade ederken çok daha fazla duyguyu katıyor. Ve
o anlatıyla insanlar daha çok şey hissedebiliyor. Fakat görüntü, çok kısa süreli ve insanlar pek fazla bir şey hissetmiyor. Mesela bu fotoğraf sergisini izleyip çıktıktan
sonra acaba buradan ne kalır. Ama Süryaniler üzerine bir öykü, kitap okursanız eminim çok daha fazla şeyler kalır akıllarda.
Çünkü batı bunlarla aslında kendi
üstünlüğünü kanıtlamak istiyor. Ve
buralarda teşhir
ediliyor bunlar.
Çoğu zaman çırılçıplak soyularak,
bazen bedenlerinin
bazı organları kesilerek bir ameliyat
bir operasyon düzenleniyor bedenlerinde. Adeta
bunlar bir insan mı,
değil mi? diye sokaklarda sergileniyor. Günümüzde
bu işler daha çok
müzelerde yapılıyor.
Bunun yanı sıra madem fotoğraf bir teşhir aracıdır neden hepimiz bir teşhirci olduk
son zamanlarda?. Yani hepimizin elinde bir fotoğraf makinesi bir şeyleri çekiyoruz.
Niçin çekiyoruz? Biraz düşünmek gerekir bunun üzerinde. Bir de üzerinde tartışılan bir konu daha var.
“Fotoğrafçı insan mı acaba?” Mesela bir savaş fotoğrafçısı fotoğraf çekerken yaralanan kişilerle mi ilgilenmeli, yoksa görüntüsünü mü almalı? Bunların üzerinde biraz
düşünmek gerekir sanırım. Bu sergi vesilesiyle Süryaniler üzerinde yapılan araştır31
malara da biraz değinmek istiyorum. Tabii bu bağlamda Türkiye’deki azınlıklarla ilgili yapılan araştırmaların sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu azınlıklar yaşamıyor, daha çok müzelik bir obje oldukları ile ön plana çıkıyor. Mesela
Süryaniler’de çok yaygın. Örneğin biz, Midyat’a gidiyoruz, hiçbir şeye bakmadan
gidip manastırın kapısına dayanıp, manastırı gezmek istiyoruz, hatta gerekirse ibadetlerini izlemek istiyoruz. Onların da çoğunlukta olan Müslümanlar gibi ibadetlerini yerine getirdiklerini, dolayısıyla bir mahremiyetlerinin olabileceğine ihtimal
vermiyoruz. Kaldı ki ibadet gizli bir şeydir. Herkesin istediği zaman katılabileceği
şey değildir. Düşünemiyoruz, çünkü bunlar bizim için sadece bir müzelik eşya ya
da bir araştırma nesnesidir.
Bu bağlamda tarihe baktığımızda,
İslam’ın ilk döneminden, Cumhuriyet de dahil,
günümüze kadar,
Müslüman olmayan azınlıkların
zaten dinin içine
hapsedildiği görülüyor. Bu “Osmanlı
barışı” diye adlandırılan dönemde
de böyledir. Aslında bu durum bir
barıştan daha çok,
belli bir itaat ve sadakat ilişkisidir.
Dolayısıyla bir barıştan söz edemeyiz. Cumhuriyette
de durum çok
farklı değildir.
Süryaniler son zamanlarda bu açıdan büyük ilgi topluyorlar. Daha 1980’lerde 5060 bin iken bugün Mardin, ilçe ve köyleri dahil, en fazla üç bin nüfusa sahipler.
Bunların sadece kilise ve manastırlarda toplanmış bir grup ve bu grupların sadece
birer inanan kul olduğu düşünülüyor. Bunun haricindeki hayatları pek düşünülmüyor. Mesela onlar üzerinde yapılan araştırmalara baktığımızda, büyük bölümü Süryanilerin dinsel yapıları üzerinde yoğunlaşılıyor. Kimse etnik ya da diğer
özelliklerini, yaşam koşullarını göz önünde bulundurmuyor.
Bu bağlamda tarihe baktığımızda, İslam’ın ilk döneminden, Cumhuriyet de dahil,
günümüze kadar, Müslüman olmayan azınlıkların zaten dinin içine hapsedildiği görülüyor. Bu “Osmanlı barışı” diye adlandırılan dönemde de böyledir. Aslında bu
durum bir barıştan daha çok, belli bir itaat ve sadakat ilişkisidir. Dolayısıyla bir barıştan söz edemeyiz. Cumhuriyette de durum çok farklı değildir. Lozan’da alınan
bazı kararların birden hayata geçirileceği düşünülüyor. Oysa zihniyet değişmiyor.
Aslında günümüzde de Süryanilere bakış Osmanlı’dan çok farklı değil. Yine dini
kurumlar temelinde azınlıklara yaklaşılıyor. Mesela günümüzde, az da olsa Süryanilerin kimi sivil kuruluşları da var.
Ama bunlar pek ilgi görmüyor. Oysa Süryanilerle ilgili bir şey olduğunda manastıra gidilip metropolit ile görüşülüyor. Nüfusun büyük çoğunluğunun Müslüman
olduğu bir ülkede, -zaten iktidarın ideolojik ayaklarından birisi de din olduğundanMüslüman olmayanlar üzerinde bir iktidar kuruluyor. Yoksa bugün Süryaniler de
birer canlı varlık ve diğer insanlar gibi yaşıyorlar. Sadece kilise ve manastırlara kapanmış kullar değil. Onlar da diğer insanlar gibi kavga ediyorlar, onların da cenaze
törenleri var, düğünleri var. Onlar da birbirleri ile çatışmalı bir şeyler yaşıyor. Onların da dindarları gibi milliyetçileri de var. Ama bunlar daha çok egzotize edilerek
inceleniyor.
32
Süryani nüfusunun çok azaldığından söz ettik. Biraz geriye gittiğimizde aslında
1950’lerde nüfusun azalmaya başladığını görüyoruz. 1980’lerde köylerin hemen
hemen tamamen boşaldığını görüyoruz. Peki neden? Bunun hem ekonomik hem
de siyasal nedenleri olduğunu belirtmek gerekir.
Mesela 1974’lerde Kıbrıs çıkartması yapıldığında Midyat’da yapılan mitingde “Makaryos’un çocukları defolun” diyorlardı. Oysa Kıbrıs’ta savaşan Türk ordusu içinde
Süryanilerin çocukları da vardı. Yine 2000’lerde İsviçre’de “karikatür krizi” çıktı.
Bunun üzerine aynı günlerde, Midyat’ta bir grup yeşil sarıklı insan, kılıçları da kuşanarak atlarına binip Midyat’a hücuma geçtiler. Ancak bu durum basına pek yansıtılmadı. İşte bu durumlardan kaynaklı olarak buna benzer çok sayıda göç yaşanıyor
günümüzde. Ve bunlar Avrupa’ya ekonomik nedenlerle de gitmiş olsalar dahi, oradan buraya bakışlar değişiyor. Oraya gittiklerinde Avrupalılar bunlara “Müslüman”
gözüyle bakıyor. Burada kaldıklarında bir “gavur” olarak kabul ediliyorlar.
.
Oysa Kıbrıs’ta savaşan Türk ordusu
içinde Süryanilerin
çocukları da vardı.
Yine 2000’lerde İsviçre’de “karikatür
krizi” çıktı. Bunun
üzerine aynı günlerde, Midyat’ta bir
grup yeşil sarıklı
insan, kılıçları da
kuşanarak atlarına
binip Midyat’a hücuma geçtiler.
33
Toplumsal Hafıza Hepimizin Hafızası
Fethiye Çetin, Sema Kaygusuz
(13.02.2010)
FETHİYE ÇETİN
Anneannemin hikayesinde beni en çok etkileyen neydi diye düşündüm ve buradan başladım yazmaya. Ve arkası geldi. O kadar kısa sürede yazdım ki; sanki
böyle bir maraton koşmuşum gibi… nefes nefese bitirdim ve uzun süre dönüp yazdıklarıma bakamadım. Yazarken çok ağladım. Hâlâ kitaba baktığımda ağlayasım
var; burada bir tuhaflık varmış gibi duruyor, ancak aslında bir tuhaflık yok. ‘Travmanın kuşaklar arası yolculuğu’ deniyor buna. Anneannemin anlattığı travmatik
olaylar beni de nasıl etkilemişse… O nedenle arkadaşlarıma nasıl anlatıyorsam öyle
yazdım. Yazarlık deneyimim yoktu bunu nasıl dile getireceğimi bilemiyordum. Ama
mümkün oldukça o anlatıda ben olmayayım, sadece anneannemin anıları olsun;
onun diline sadık kalayım, araya girip bilmiş bir edayla yorum yapmayayım, diye
düşündüm. En azından bunlar bilinçli tercihlerdi. Sonra uzun süre yazdıklarımı ortaya çıkaramadım.
Kişiler ve topluluklar geçmişle ilişkilerini unutma/hatırlama üzerinden kurguluyorlar. Devlet politikası olarak unutma/unutturma yanında toplumların kendileri de bir
çerçeve çizerek bazı şeyleri unutuyorlar. En somut örneği, anneannem gibi Müslümanlaştırılmış kadın ve erkekler konusundaki bu suskunluk işte. Bir de tepeden
inme bir geçmişi unutturma çabası var. Mümkün oldukça negatif olayları unutturan bir unutturma kültürü, bir hatırlama yasağı var. Beni ilgilendiren tabi ki o suskunluk boyutu. Öyle bir suskunluk ki, burada sorumluluğu, toplumsal hafızayı
oluşturmak için unutturma siyaseti uygulayan egemenlere yükleyerek kurtulamıyoruz. Bu suskunluğa hepimiz ortağız.
O kadınlar ve erkekler suskundu, onların çocukları hep suskundu. Onların torunları
olarak biz de yakın zamana kadar sustuk. Anneannemin hikayesini yazarken ya da
yazdıktan sonra, Ermeni arkadaşlarımla çok sayıda sohbetim oldu. Yurt dışına çıktığımda akrabalarımla ilişkilerim oldu. Merak ettiğim için hep şunu sordum; kaç
kişi vardır acaba anneannem gibi Anadolu topraklarında kalmış. Hiç kimse bilmiyordu. Geride kalanlar tümüyle unutulmuştu. Yani salt Türk tarafında değil Ermeni
tarafında da bir suskunluk var bu konuda. Bu kadınlar ve erkekler yıllarca unutuldular, yalnızlıklarını bile dile getiremediler. “Anneannem” kitabını yazarken bunu
dile getirmeye çalıştım.
İnsan bir şeyi anlatırken içinde bulunduğu konumdan anlatıyor. Burada hem zamansal mesafe önemli, hem içinde bulunduğunuz, iletişim halinde olduğunuz gurubun fikirleri önemli, çünkü bu fikirlerden etkileniyorsunuz. Bunların yanında
kimliğiniz ve mesleğiniz de hatırlamanın niteliğini, kapsamını ve çerçevesini etkileyen önemli faktörler. Belki bu öyküyü genç yaşımda yazsaydım daha farklı yazardım. Oysa şimdi bu kitabı, durduğum yerden bakarak yazdım, çok sayıda
çevresel faktörden etkilenerek tarihi yorumladım. Yani hatırlama aynı zamanda bir
yorum da içeriyor.
Merak ettiğim için
hep şunu sordum;
kaç kişi vardır
acaba anneannem
gibi Anadolu topraklarında kalmış.
Hiç kimse bilmiyordu. Geride kalanlar tümüyle
unutulmuştu. Yani
salt Türk tarafında
değil Ermeni tarafında da bir suskunluk var bu konuda.
Bu kadınlar ve erkekler yıllarca unutuldular,
yalnızlıklarını bile
dile getiremediler.
Anneannem kitabını yazarken bunu
dile getirmeye çalıştım.
Toplumsal hafıza, hatırlama ya da unutma Türkiye’de de son dönemde yaygın tartışma konusu. Toplumsal bellek platformu adıyla anılan gurubun yeniden görünür
olmasıyla unutturulmaya çalışılan olaylar, suikastler, cinayetler ve yakın tarih tartışılma konusu ediliyor. Geçmişin unutturulan yönünün bir biçimde hafızaya yeniden çağırılması süreci bu. Geçmişin ağır ve karanlık yüküyle başa çıkabilmemiz,
35
hafızaya çağrılan bu bilgilerle yüzleşerek olacak. Neyle yüzleşileceği bilinmeden
geçmişle başa çıkamazsınız. Geçmişle başa çıkmadan da bugünü ve geleceği kuramazsınız. Geçmiş hakkında hakikati bilmeyen genç kuşaklara ve geleceğe bir
borcumuz var, o da hatırlamak.
SEMA KAYGUSUZ
Şilili Şair Pablo Neruda, bütün Şililer
bir araya geliyor,
hep bir ağızda
onun şiirlerini okuyorlar. Sonra aradan yıllar geçiyor,
silahlar yine egemen oluyor…
O şiiri okuyan bir
zaman sonra kendini unutuyor. Şiddet böyle bir şey;
ben edebiyatın, yazının bireylere tesir
ettiğini inanıyorum. Kitleselleşmez,kitleselleşecek
olan, siyasettir.
Bir şey eklemek istiyorum bu konuda, ayzaymır hastalığını biliyorsunuz; bunama ile
karıştırılır ama değil, beyin kimyasının bozulmasıyla ilgilidir. O hastalık ortaya çıktığında yakın zaman unutulur. Ama hasta, travmatik anı hatırlamaya başlar, ta en
başta, anımsama biçimini daha travmatik buluyorum. Ayzamır hastasıymış gibi Türkiye anımsamaya başladı. Seksen yıl geçti, böyle silik silik anımsamalar ortaya çıktı.
Şimdi bunu bir ideolojiye oturtmamız gerekiyor; bir gövdenin zihni yavaş yavaş
bulanıklaşırken, bazı parlama alanları vardır ve bunlar büyük travmalardır. Bizim o
yüzden anımsamayı bir zemine oturtmamız gerekiyor.
Bu yüzden platformlar sivil inisiyatifler çok çok önemli. anımsama iz bırakmadıkça
gelip geçer, bir ideoloji bir hareket tarafından sırtlanmadıkça, hikâyeler olarak kalır.
Bakın hikayelerin özünde pornografi var. Hikayeler insanda pornografik bir haz yaratır. İçinde bir eğlence var, okunup geçer, tüketilebilir hale gelir, bu ülkedeki kitapla okur arasında ne kadar derin bir uçurum olduğunu anlatmak isterim. Yani
hikayeye, hikayenin ötesinde de sahip çıkmamız gerekiyor. Dolayısıyla biz naif, vicdandan söz eden insanlar olarak gene bir tarafa itiliyoruz. Dolayısıyla biz bu hafıza
dediğimiz şeyi ben, zamanın ruhu dedikleri düşünce biçimini, yani şimdi anımsama
zamanını bir düşünce platformuna yaymak gerektiğini düşünüyorum. Mesela Dersim’den asker aileler tarafından evlatlık alınan çocuklar… Aileleri, babaları varken,
yani kendileri varken, aileden kimsenin rızası alınmadan, besleme hizmetçi olarak
alıkonan kızları arayalım, bu inisiyatife hep beraber destek olalım.
Aynı şekilde, evleri alınan, Türkleştirilen, Müslümanlaştırılan kızları arayalım; yani
sadece, hikayelere bağlı kaldığımız zaman, biz travmatik hikayeleri dinleyip, yasımızı tutup bir kenara çekildiğimizde bir şey olmuyor. Bir elektrik akımı gibi harekete geçirici olmamız lazım. Benim yazınsal görüşüm şudur; edebiyat, toplumu
değiştiren bir şey değildir. Bunun en önemli örneği şudur; Şilili Şair Pablo Neruda.
Bütün Şilililer bir araya geliyor, hep bir ağızda onun şiirlerini okuyorlar. Sonra aradan yıllar geçiyor, silahlar yine egemen oluyor… o şiiri okuyan bir zaman sonra
kendini unutuyor. Şiddet böyle bir şey; ben edebiyatın, yazının bireylere tesir ettiğini inanıyorum. Kitleselleşmez, kitleselleşecek olan, siyasettir. Ama nasıl bir siya-
36
set! Bugünün politik söylemine göre mi yoksa bugünün politik söyleminin altını
oyarak mı? Yani ezber bozarak mı bu ülkede, bu hikayelerinde hikaye olarak kaldıklarında cılız bir çığlık olarak kalacaktır. Hepimizin ahlakını değiştiren; çünkü yeni
bir ahlak vardır hikayede, her hikaye yeni bir sorumluluk verir. Suçluluk duygusu
verir. Öznelerin kitleselleşmesi için hikayenin de hikaye olarak kalmaması, bir inisiyatiflere dönüşmesi gerekiyor.
FETHİYE ÇETİN
Şimdi hatırlamak gerçekten çok önemli… bilinçli olarak unutturuluyor pek çok şey,
Demirel’in bir sözü vardır; “halk yaş meyve gibidir, günlük yaşar.” Burada esasında
özlenen şey halkın günlük yaşamasıdır. Ve hep öyle yaşayıp devam etmesidir.
Onun için bizim katılımımız çok önemli. hani hatırladığımız şeyler de çok acıtıcı. O
kadar acıtıcı olay var ki katman katman… yani 1915’ten başlatırsanız bunu, arkasından Dersim var, Maraş var, ardından 12 Eylül, Sivas var, yani neler neler var…
arka arkaya dünya kadar acı var; tabii nerden başlayacağız hangisinden başlayacağız. O başlama anı da sosyo politik olarak kendisini dayatıyor. Yani geliyor ve bir
yerde önünüze düşüyor.
Onun için de bunları iyi değerlendirmek lazım belki, bu platformlar çok önemli.
Hrant Dink davasını sahiplenmek bu manada çok önemli. bunların üzerinden biz askeri vesayeti, darbeleri, Kürtlerin inkarı gibi bir çok sorunu tartışabiliriz. Ama bir
yerden başlamak gerekiyor. Başlanacak yeri de kendisi belirliyor. Belirlenen yeri de
iyi tespit etmek gerekir ve atılan adımları da son derece dikkatli atmak gerekir.
Yoksa bu acılı ailelerin meclise gidip yakındığı bir yer olmakla kalır ve bu bizi son
derece üzer.
Hrant Dink davasını
sahiplenmek bu
manada çok
önemli. bunların
üzerinden biz askeri vesayeti, darbeleri, Kürtlerin
inkarı gibi bir çok
sorunu tartışabiliriz.
Ama bir yerden
başlamak gerekiyor. Başlanacak yeri
de kendisi belirliyor. Belirlenen yeri
de iyi tespit etmek
gerekir ve atılan
adımları da son derece dikkatli atmak
gerekir. Yoksa bu,
acılı ailelerin meclise gidip yakındığı
bir yer olmakla kalır
ve bu bizi son derece üzer.
SEMA KAYGUSUZ
Bir şey ekleyebilirim suçluluk duygusu; ben biraz duygular üzerinden gidiyorum,
böylece aslında tamamlıyoruz birbirimizi. Suçluluk duygusu çok sağlıklı bir duygu
o kadar sağlıklı ki, yeni bir ahlak üretiyor, yeni kanun maddeleri ekliyor. Toplu mezarları kazıyor ve mezar taşı dikiyor. Almanya’da Bamberg kentinde gördüm; o
kentte Arnavut kaldırımlarının bazılarını pirinçten dökmüşler ve o kentte kampa
gönderilen Yahudi ailelerin adları taşlara yazılmıştı. Bu kendi toplumuyla yüzleşmeye hazır yetişkin toplumun refleksi. Bunu bir sanatçı dökmüş. Bir başka kaldırımda, homoseksüel olduğu için öldürülen birinin adı yazılarak burada bir
homoseksüel öldürüldü diye pirinç dökülmüştü. Bu suçluluk duygusuyla baş etmek,
37
gizem, sır, eziklik duygusuyla baş etmekten daha kolaydır. İnsanın kendisi, kendisinin gaddar yanıyla yüzleşmesi, “hayır ben bir şey yapmadım” “benim atalarım
bir şey yapmaz” gibi bastırma ve şişkin bir ego ile yaşama yorgunluğundan daha
kolay. Çünkü hiç olmazsa teslim edersiniz. Benim atalarım böyle böyle şeyler yaptı.
İşte o zaman yeni kanun maddeleri üretiliyor. Bunu yapmadığınız zaman ne oluyor?
12 Eylül’ün mimarı
Kenan Evren’in
adının verildiği
bütün okullardan,
caddelerden adının silinmesi gerekir. Ya da diğer
kamusal alanlarda
bu suçluların isimlerinin silinmesini
isteyebiliriz. Suç
meselesine gelince, bir tehlikeden söz etmek
istiyorum; “hepimiz suçluyuz” bu
öyle bir noktaya
geliyor ki, “herkesin suçlu olduğu
yerde kimse suçlu
olmuyor”
Adorno’nun dediği gibi…
Benim çok dikkatimi çekti, Fransa’da bir öğretmen çocuğa “Türkler Ermenileri nasıl
katletti yaz çocuğum” dedi. Ve bunu bir manipülasyon üzerinden yapıyor. Ve bunu
12 yaşındaki bir çocuk üzerinden yapıyorsa bunun nedeni senin devletin. Bunu net
olarak tartışabilseydin, orda 12 yaşındaki çocuk, “Hayır ben Türküm, ben öyle bir
şey yapmamışım” gibi milliyetçi, son derece şoven ağzı edinmek zorunda kaldı. O
çocuğun üzerinde aslında bir tür provakasyon yapılıyor. Ailesi onu hemen korumaya aldılar ve bunu Türkiye doğru tartışmadığı için ve bu tartışma ikinci elden,
başka kanallardan götürüldüğü için bu noktaya geliyor. Kendi içinde tartışma yapmayınca bu dışarıdan bir dayatma haline gelir. Ve ben çok sık karşılaşıyorum; gazeteci röportaj yapıyor, teybi kapatıyor ve tavır değiştiriyor ve “Türkiye de Ermeni
soykırımını tanıyor musunuz?” diyor. Onu sormak zorundadır. Çünkü psikolojik olarak rahat etmek için sormak zorunda.
Hele ki Dersim… Dersim meselesi, 30 yıl sonra ancak konuşulabilecek bir şey.
Çünkü ucu Atatürk’e dayanıyor. Sembol kişilik, kurucu bir figür olduğu için orayı tartışmaya psikolojik olarak da hazır değiliz. Sistem kendisini korumaya alıyor. Çünkü
henüz bir tabu. Düşünün ki kendi devşirdiğini sonradan görevlendirmek çok ironik
bir hikayesi var bunun. O yüzden Türkiye’nin bunu konuşmaya hazır olduğunu düşünmüyorum. Ama 1915, 12 Eylül, Maraş, Sivas konuşulabilecek kıvama gelmiştir. Bunlar konuşulabilse, çok şeyi de konuşabiliriz. Benim şu anda beklentim, Hrant
Dink davası ve kafes operasyonunun birleştirilerek, bunun bir derin devlet suikasti
olduğunu ve bunun teyit edilmesi yönündedir. Nefret suçlarının tanımlanması ve
bu konuda kanun maddelerinin işletilmesine umarım bu ömrümde tanık olurum.
FETHİYE ÇETİN
Bu kolektif suçlarla yüzleşmenin en rasyonel yollarından biri, suçlu ile bir kere araya
mesafe konulabilmesi. 12 Eylül… 12 Eylül’ün mimarı Kenan Evren’in adının verildiği bütün okullardan, caddelerden adının silinmesi gerekir. Ya da diğer kamusal
alanlarda bu suçluların isimlerinin silinmesini isteyebiliriz. Suç meselesine gelince,
bir tehlikeden söz etmek istiyorum; “hepimiz suçluyuz” bu öyle bir noktaya geliyor ki, “herkesin suçlu olduğu yerde kimse suçlu olmuyor” Adorno’nun dediği
38
gibi… Sonra önemliliğini kaybediyor, önemsiz hale geliyor. Suçla sorumluluğu ayırmak gerekiyor. Yani, kuşkusuz suçlular ve failler var ama bir de bizim gibi sorumlular var. 1915’e dönüp baktığımızda elbette bu bizim suçumuz değil ama bu
mesele için sorumluyuz. Pekala bunları konuşmuyorsak, bunları tartışmıyorsak, bunları gündeme getirmiyorsak, bunlarla ilgili yeni kuşakların bilgilenmesini sağlamıyorsak ve bunlarla yüzleşmek için adım atmıyorsak. Bunun sorumlusu kim? Ve biz
suçlular ile aramıza bir mesafe koymuyorsak, hala 1915’in katillerinin isimleri caddelerde varsa, işte biz bundan sorumluyuz.
SEZGİN TANRIKULU (İzleyici)
Devlet, cadde ve okullara suçluların isimlerini koyarak, yaşanan baskıyı, korkuyu
ve sindirmeyi canlı tutmaya çalışıyor. O yüzden Diyarbakır’da 50 den fazla okul
var, Kenan Evren’den Ünal Aslan’a, Hayri Kozakçıoğlu’ndan işte şehit bilmem kime
kadar, bütün bölge valilerinin, il valilerinin isimleri vardı. Mesela Ünal Erkan isimi,
daha çok onun döneminde köyleri yakılan, ya da göç ettirilen çocukların gittiği
semtteki okula verilmiştir. Bu benim için çok sarsıcı olmuştu. Çünkü bu isim meselesinin gerçekten travmaları canlı tutmaya dönük bir politikanın sonucunda konulduğunu düşünüyorum. İşte Muğla’lının adının yeniden kışlaya verilmesi de
bunun en bariz örneğidir bence. O yüzden bu ad koyma meselesi üzerinde durulması gerekir diye düşünüyorum. Bu duyarlılığın son zamanlarda geliştiği fark ediliyor.
SEMA KAYGUSUZ
Mesela De Mondi de, Ermeni kökenli vatandaşların yaşadığı sokakta katliamda kahraman olarak nitelendirilen subayların isimleri yer alıyor. Dersim keza öyle… Atatürk caddesi, İnönü mahallesi falan….
Devlet, cadde ve
okullara suçluların
isimlerini koyarak,
yaşanan baskıyı,
korkuyu ve sindirmeyi canlı tutmaya
çalışıyor. O yüzden
Diyarbakır’da 50
den fazla okul var,
Kenan Evren’den
Ünal Aslan’a, Hayri
Kozakçıoğlu’ndan
işte şehit bilmem
kime kadar, bütün
bölge valilerinin, il
valilerinin isimleri
vardı. Mesela Ünal
Erkan isimi, daha
çok onun döneminde köyleri yakılan, ya da göç
ettirilen çocukların
gittiği semtteki
okula verilmiştir.
İZLEYİCİ
Sizin kitabınızda karakterinizde bir hitap var “gözüm” şeklinde; bence gözlere bir
indirgeme var. Fetiye Çetin’in de öyle; gözlere doğru bir indirgeme var, gözlere
doğru akan bir hikaye var. Sanırım biz toplumsal belleği oluştururken en çok söz
söylememiz gerekecek. Hani doğru yerden bakmayı insanlar bütünlüklü olarak becerecekler.. herhalde bu göz fotoğraf makinesinde yakalanan karelere benzemiyor,
makine doğruyu anlatmıyor.
39
SEMA KAYGUSUZ
Ben orda bir eleştiride bulundum. Şimdi benim kahramanım kötü bir fotoğrafçı, dolayısıyla onun iç sesi onu sürekli uyarıyor. Bir sürü bakma biçimi var. Dikizleyerek
bakabilirsiniz, hırsızlama bakabilirsiniz, röntgen çekebilirsiniz, baktığınız şeyin kendisi olabilirisiniz. Bu da sizin nasıl bir fotoğrafçı olduğunuzu niteler.(Bakışlarla, pornografik bir yazar, yazdığı şeyin kendisi de olabilirsiniz.) Yani burada görmek, gözün
araçlarına göre değişebildiğini söylemeye çalışıyorum. Aslolan bir hikayeyi yazarken nasıl bir etik tutumla hikayeye ne kadar dahil olduğunuz… Dolayısıyla göz
değil gözün niteliği, bakma biçimi çok önemli burada.
FETHİYE ÇETİN
Silvan tarafından
kafileler geliyor;
kafileler dediğimiz,
işte göç ettirilen
insanlar… şimidi
bunlar kafile halinde giderken, çocukları var
yanlarında; mesela
bir ailenin dört-beş
tane çocuğu var.
Zaten erkeklerin
çoğunu yerinde bitirmişler, geri kalanlar kız
çocukları… bu çocuklarından biri
yürüyemiyor, götüremiyor yanında.
Ve bizim köyde
duvarın dibinde bırakıyor.
Benimkisi daha çok biyografik bir anlatım. Ama orda bile nasıl anlatacağınız önemli.
o anılardan hangilerini seçeceğiniz önemli. çünkü bir bakışınız var, ne demek istediğinizi önceden belirliyorsunuz. Çünkü anlatacağınız şeyler statükonun devam etmesine hizmet edeceği gibi görülmemiş şeyleri dile getirmek de olabilir. Onun
için buradaki seçim önemli. Yani sizin durduğunuz yer ve bakışınız çok önemli.
İZLEYİCİ
Ben bizim köyde geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Amcam vardı, babamın amcası; aşağı yukarı yüz yaşındaydı. Vefat ettiğinde 110 yaşlarında vardı. O 1915’lerde
20-25 yaşlarında ev bark sahibi bir insandı. Bismil ilçesi’nin Salat köyünden bahsediyorum. Silvan tarafından kafileler geliyor; kafileler dediğimiz, işte göç ettirilen
insanlar… şimdi bunlar kafile halinde giderken, çocukları var yanlarında; mesela
bir ailenin dört-beş tane çocuğu var. Zaten erkeklerin çoğunu yerinde bitirmişler,
geri kalanlar kız çocukları… bu çocuklarından biri yürüyemiyor, götüremiyor yanında. Ve bizim köyde duvarın dibinde bırakıyor.
Alın işte ne yaparsanız yapın gibisinden… ve amcam bunu evine alıyor. İşte 3-4 ay
evinde saklıyorlar, işte biri şikayet ediyor, bunlar Ermeni çocuklardan birini evlerinde besliyorlar diye. (izleyici konuşamıyor ve ağlamaya başlıyor hikayeyi anlatırken) Kusura bakmayın… sonra jandarmalar köye geliyor ve bu çocuğu suya
atıyorlar. Köy tam Dicle’nin kenarında sıfır, işte alıyorlar kollarından tutup suya atıyorlar. Tabii jandarmalar artık çocuk öldü diyorlar. Jandarmalar köyü terk ederken,
amcam koşa koşa gidiyor, işte yüz metre-iki yüz metre geriye gidiyor. Ve bu çocuğun üzerinde kırmızı bir fistan var. Görüyor ki, çocuk hala suyun yüzeyinde gidiyor. Ve onu gidip kurtarıyor. Tekrar evde saklıyor. Tabi gece olunca getiriyor.
40
Ateş yakıyor, elbiselerini kurutuyor öncesinde… Çocuk büyüyor, 18-20 yaşlarına
geliyor. O sıralar ticaret kervanları da arada bir köyden geçerlermiş. Tabi bu arada
kızın anne babası Suriye’ye göç etmişler… Bu kervanlardan öğreniliyor ki, anneleri,
babaları Suriye’ye gitmişler.. kervandakiler, “bu kızı bize verin, bununla çocuklarımızdan birini evlendirelim. İyi bakarız, zenginiz işte…” Amcamlar kızı veriyorlar.
Sonra onlar mektup yazıyorlar amcama, annesini bulduğunu söylüyorlar. Yani nasıl
anlatayım, bugünkü Ergenekoncuların, dedeleri babaları, işte Fevzi Çakmaklar; “işte
biz ‘zozolar’ı bitirdik, sıra ‘lololar’a geldi” işte 80’den sonra başladılar “lololar”ı da
bitirmeye çalışıyorlar. Ve şu anda çevre de nereyi kazdılarsa, çıkan kemikler ya “zozolar”ındır, ya da “lololar”ındır. Ama hani diyorlar ya “gGüneş balçıkla sıvanmaz”
ama ne yazı ki bunlar Türkiye’de hep oluyor, yaşanıyor.
FETHİYE ÇETİN
Bu gözyaşlarını çok anlamlı buluyorum. Çünkü biz bu yası tutamadık. Bu yası Ermeniler de tutamadı, bu topraklarda yaşayanlar da tutamadı. Bu nedenle bu yası
tutmaya inanılmaz ihtiyacımız var. Bu yüzden konuşurken ağlıyoruz. Bu yüzden
sizi çok iyi anlıyorum. Ben televizyonda Dersim’le ilgili bir program yapıldığında,
anılarını anlatanları dinlerken, baktım onlar da ağlıyorlar. Bu gözyaşları çok önemli.
Bu ayrıca o kadar değerli ki, kendimizle oturup hesaplaşmak için çok önemli. ben
Bu kitabı yazarken çok oturup ağladığımı söyledim. Yazdıktan sonra şunu fark ettim;
uykularım düzene girdi.
Daha önce o travmatik duyguyu almıştım. Ve onun gereğini de tam yerine getiremiyordum. O nedenle uykularım düzene girdi. Çünkü kendimle barıştım. Bu kitabın konuşulduğu, Ermenilerin de bulunduğu ortamlarda kaldım, oturup birlikte
ağladık. Şunu gördüm, aslında bu göz yaşlarımız, bu tanıklıklarımız, anlattıklarımız,
benim anlattıklarım mağdurlar açısından da son derece iyileştirici. Çünkü onların da
bunları görmeye ihtiyaçları var. Hani ilk tanıklık denen şey bu işte. Bu tanıklığı duymaya da ihtiyaçları var. O yüzden çok önemsiyorum; anlatılar ve bu gözyaşlarını…
Ben televizyonda
Dersim’le ilgili bir
program yapıldığında, anılarını anlatanları dinlerken,
baktım onlar da ağlıyorlar. Bu göz
yaşları çok önemli.
bu ayrıca o kadar
değerli ki, kendimizle oturup hesaplaşmak için çok
önemli. Ben bu kitabı yazarken çok
oturup ağladığımı
söyledim. Yazdıktan sonra şunu fark
ettim uykularım
düzene girdi.
SEMA KAYGUSUZ
Şeyle karşılaşıyorum ben; şimdi bunların zamanı mı? Yaralar kaşınır mı? Kabuk tutmuş bir şeyi kaşırsan daha derin iz bırakır. AB parlamentosuna gitmiştik; oradan bir
sürü mail gelmişti. Tabii bir şeyden de korkuyorum. Bir şeyden bahsederken tam
karşı tezlere sahip olanlar köpürmeye başlıyorlar. O kadar karşı refleks doğuyor ki
her zaman soğukkanlı olmak zorunda kalıyorsun… Birine şimdi bunu konuşma za41
manı mı diye soru sormak, “susar mısın lütfen” demek, sus demenin başka bir yolu
aslında. Bu çok sansürcü bir anlayış, bunların hiçbirini umursamadan anlatmaya
devam etmek gerekiyor.
İZLEYİCİ
1915’leri mahallesef 90’lardan sonra
konuşmaya başladık. Aslında geride
bıraktığımız süreç,
bize bunu unutturmaya çalışmış. Ben
kaç yaşındayken
Ermenilerin bu
topraklarda yaşadıklarını duydum!
Alevilerin bile olduğunu kaç yaşında öğrendim!
Bunu ortaokul’da
öğrendim. Bu bir
arada yaşayan topluluklar için büyük
bir eksiklik. Bir birimizden o kadar
çok uzak yaşamışız
ki bir çok anlamda.
Çok önemli yaraya dikkat çektiniz. Vücudumuzun herhangi bir yerinde yara çıktığında psikolojik olarak kaşımaya çalışır insan. Bunu kendi haline bıraktığında normal koşullarda bir tedavi değil de, rastgele iyileştiğinde siz geriye dönük onu
onarmak zorundasınız. Aslında 15’te yaşananlar, 25’te yaşananlar, 30’da yaşananlar, zamanında konuşulmadığı için, bugün yeniden kaşımak gerekiyor. El yanlış
kaynamış, çünkü o psikoloji hala düzeltilmemiş, o yara aslında yanlış bir şekilde
tedavi edilmiş. Bir şey daha ekleyeyim; 1915’leri malesef 90’lardan sonra konuşmaya başladık. Aslında geride bıraktığımız süreç, bize bunu unutturmaya çalışmış.
Ben kaç yaşındayken Ermenilerin bu topraklarda yaşadıklarını duydum! Alevilerin
bile olduğunu kaç yaşında öğrendim! Bunu ortaokulda öğrendim. Bu bir arada yaşayan topluluklar için büyük bir eksiklik. Bir birimizden o kadar çok uzak yaşamışız
ki bir çok anlamda.
O duygusal bağlantıyı da kuramamışızdır. Bu nedenle de devletin resmi ideolojisi
ile de karşı karşıya kalmışızdır. İstanbul’da adı Zelal olan bir arkadaşım, bu yörede
Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bir yerde öğretmenlik yapıyor. Zelal Kürt, arkadaşı Ermeni. Zelal arkadaşının Kürt olduğunu sanıyor. Ermeni arkadaşı da onun Ermeni olduğunu sanıyor. Yıllarca arkadaşlıkları devam ediyor ikisinin de. O yüzden
diyorum işte, birbirimizden o kadar uzağız ki, yanı başımızdaki insanın bile kim olduğunu bilememişiz. Bu anlamda toplumsal hafızayı canlı tutmak için geçmişi sorgulamak gerekir. Ben her zamanki gibi hiçbir şey için geç kalmadığımızı
düşünüyorum. Tanıklıklarımız kaybolmadan, yitip gitmeden, konuşalım.
SEMA KAYGUSUZ
Bu konuda ben de traji-komik birkaç örnek vereyim; ben Alevi olduğumu Ortaokul
sonda öğrendim. Böyle bir konu geçmedi. Çünkü benim babam subaydı. Ben de
diyordum neden babam sürekli sürülüyor? Neden babam sürekli kitap saklıyor.
Çünkü babam sosyalist bir adam ve siyasetle ilgileniyordu. Babaannem Dersimli.
Ben anneannemin bir Yahudi dönmesi olduğunu dört yıl önce öğrendim. Rusya’da
bir kardeş daha var. Yani öyle sırlar var ki! Bunlar yol, ayrılıklar, direnmeler derken
birbirlerini kabullenmek için saklıyor. Anneanneme niçin “vay Yezidin kızı“ den-
42
mesine ve dışlanmasını da öğrendim haliyle. Babaannemin o sahur vakti kalkıp
ışıkları yaktığını da öğrendim. Ben Sarıkamış’tayken din öğretmenimin “amcalarının adı ne kızım” sorusu devamında; işte Zülfü, Kemal, Ali… Öğretmenin, “çocuk
çağında bir kızı nasıl taciz ettiğini de yeni öğrendim. Bunun bir taciz olduğunu,
çünkü benim adım Sema, soyadım Kaygusuz; meğerse tam bir kimlikmiş bu!! Biz
asker ortamında olduğumuz için kimlik konuşulmuyordu, siyaset konuşuluyordu.
Sosyalizm konuşuluyordu. Ama Sema’nın sema dönmekten, Kaygusuz’un, Kaygusuz Abdal’dan olduğunu, bana bakar bakmaz bir “mundar alevi” gördüğünü tabi
görmüyordum ve bana namaz kıl demişti. Öğrenme dediğimiz şey, hayatı uyumak
hali olarak nitelendirebiliriz. Ama bunun suçlusu biz değiliz tabii, içinde bulunduğumuz şey ile ilgili. Asimilasyon da böyle bir şey zaten; sis gibi yavaş yavaş kemiklerinizin içine kadar işler. Sonraki kuşaklara öyle tesir eder.
FETHİYE ÇETİN
Yakılan Kürt köylerinden yaşlı bir adam gazetecilere aynen şunu söylüyordu. “Bu
Allahtan reva mı? Hele bakın köyü yok ettiler! Biz Ermeni miyiz!” Bizim ait olduğumuz gurubun oluşturduğu alandan ayırıyoruz, ötekileştiriyoruz.
İZLEYİCİ
Türk Tarih ve Dil Kurumu Başkanı bir zamanlar şunu demişti; “Bugün devletin başına bela olan Dersimliler, bize terör estirenler, aslında geçmişte Ermeni idiler. Bu
yüzden iki defa hak ediyor ölmeyi. Yani bence bizde hep iyi olmamalıyız diye düşünüyorum. Taraf olmalıyız. Nasıl hareket edeceğimize dair bir fikir bir yol etrafında
bir araya gelmeliyiz. Sürekli hoşgörülü olalım demiyelim. Ben bu sözcüğü dile getirmekten yoruldum. Bugün Ermeni meselesi bile Kürtlere fatura ediliyor. Biz de
öldük hala ölüyoruz. Biz suçlu değiliz. O okları başka yere atmalıyız.
Öğrenme dediğimiz şey, hayatı
uyumak hali olarak
nitelendirebiliriz.
Ama bunun suçlusu biz değiliz
tabii, içinde bulunduğumuz şey ile ilgili. Asimilasyon da
böyle bir şey zaten;
sis gibi yavaş yavaş
kemiklerinizin içine
kadar işler. Sonraki
kuşaklara öyle tesir
eder.
SEMA KAYGUSUZ
Sorumluluk, suçluluk, bütün bunları daha öncede dile getirmiştik. Ancak bence önyargılarımızı da aşabilecek yerlerden bakmalıyız. Zincirleme bir korku ve öteki algısı egemen hayatımıza. Bununla da yüzleşmemiz gerekiyor. O ön yargı, kazada
bir kenarda çıkabilir. Demezsiniz ben eşitlikçe hakçı biriyim, öyle bir an gelir ki, bir
öteki doğar sizin için. O zaman herkesin kendisiyle hesaplaşacağı an da vardır. İnsanın milliyetçi duyguları kabardığı anda kendisini seyretmesi önemli. önce o sınavlardan geçelim birey olarak. Sorumluluk alırken ruhumuza karşı da almamız
gerekiyor.
43
FETHİYE ÇETİN
Bir de bu mağduriyet söyleminin de çok arkasına sığınılan bir kavram. Ve buradan
hareket ettiğimiz andan itibaren geçmişle yüzleşemeyiz. İtalya’da Mussolini örneği
var. Musollini taraftarları idamla cezalandırılıyor. Ve şu mesele üzerinde kuruluyor
yargılamalar; “mağdur olan bizdik.” Çünkü Mussolini bizi de mağdur etti, diyorlar.
Sen orda söylediğini mağduriyet üzerinden gizliyorsun, o yüzden de yeterli bir
geçmişle yüzleşme yaşanamadığından, İtalya’da inanılmaz biçimde sağcı kesimler
oy alıyorlar. Hatta yeni bir roma yürüyüşünün olasılığından bahsediliyor. O nedenle
de bu mağduriyet söylemine de dikkat etmemiz gerekir.
Musollini taraftarları idamla cezalandırılıyor. Ve şu
mesele üzerinde
kuruluyor yargılamalar; “mağdur
olan bizdik” Çünkü
Musollini biz de
mağdur etti diyorlar.“sen orda söylediğini mağduriyet
üzerinden gizliyorsun” o yüzden de
yeterli bir geçmişle
yüzleşme yaşanamadığından,
İtalya’da inanılmaz
biçimde sağcı kesimler oy alıyorlar.
İZLEYİCİ
Biz bugün Çingenelere yapılanları kanıksıyoruz, işte başka milletlere… Bunları görmezden gelmek hani psikolojide vardır ya kurbanın katile hayranlığı! Ezilenin nefret ettiği kimliğe bürünme çabası var. Sanki bu asimilasyon bu minvalde olduğu gibi
aynı noktadan kaynaklanıyor, besleniyor gibi geliyor bana.
SEMA KAYGUSUZ
Tam da buna denk düşen bir hikaye var. Borges’in bir öyküsü vardır. Borges’in babaannesi bir İngiliz’dir. Atıyla giderken mavi gözlü sarışın bir kız görür, “Kim bu?”
diye sorar. “Bu bir İngiliz kızı” derler. Kadın gider sorar “Sen kimsin, kimlerdensin”
diye sorar. Kız der ki “Benim ailem buraya savaşa geliyor-o zaman İngiliz sömürge
savaşları var- yerliler beni kaçırıyor. Ve beni içlerinden biriyle evlendiriyor ve ben
onlara aitim” diyor.
Diyor ki Borges’in babaannesi “adını soy adını söyle ben seni ailene götürecem”
diyor. “yok” diyor kadın, “ben artık buraya aittim, benim burda kocam var, çocuklarım var ” diyor. Ve reddediyor gitmeyi. İkinci karşılaşmalarında at kesilen bir
sahne var. İki İngiliz kadın, biri babaanne, biri kaçırılan, kaçırılan kadın, atın kanını
içiyor. Yani bir yerli ritüelini yerine getiriyor. Şimdi sizin sözettiğiniz şey, Stockholm sendromudur bir yanıyla. Ama bir de yer değiştirmenin içerisinde, “değiştirdiğin yere alıştırmak” diye bir şey var. Çünkü hatırlayacağın bir kök yoktur.
O yüzden de Haydar Saltık diye bir adam vardır. 12 Eylül döneminde en büyük cinayetleri işlemiş ve bütün sistematik işkencelerde fikir yürüten bu adam Dersimli
44
bir aileden geliyor. Ve ailesini Dersim katliamında kaybetmiş bir subay. Niçin özellikle Dersim’den olan ailelerin çocuklarını subay olmak üzere alıp yetiştiriyorlar? Biliyor musunuz Kenan Evren’in karısı Sekine Evren Dersimli. Kendi içinde eriyor. Bir
tane bile çocukluk resmi bulunamıyor. Hala kız kardeşleri bulunamıyor. Evlatlık alındığı için okul kayıtları da yok. Yer değiştirme nedeniyle artık o yere ait olma uygusu
var. Bunu çözemiyoruz.
Ziya Gökalp bunlardan biridir. Cemal Gürsel keza öyle. O kadar çok hikaye var ki
son zamanlarda… mesela Yahudi kamplarında Hannah Arendt’in kitabında okudum. “Kötülüğün Sıradanlığı”; Yahudiler kendi içlerinde tartışıyorlar. Trenlere bindiriliyorsunuz, onbinlerce kişisiniz, başınızda 300 asker var.
Bu nasıl bir sükunet?, Bu nasıl bir kuzu kuzu hali? Anlamak istiyorlar. Kamplarda
nasıl dizildiniz soyuldunuz, papuçlar aynı yere düzgünce konuldu. Kıyafetler bir
yere konuldu. Kuzu kuzu nasıl gidildi? Götürenler Yahudi çünkü!! Onların bir ismi
var unuttum. Hayatta kalmak sözkonusu olunca, köken falan değil, yaşama dair
başka bir vahşi duygu ayağa kalkıyor herhalde. Bu henüz bir soru işareti bir gizem…
İZLEYİCİ
Toplumsal bellekten bahsettik, unutmak mı gerekiyor, diye düşünüyorum… Yani
hatırlamak ve irdelemek için önce unutmak mı gerekiyor? Çünkü hala şu anda da
bu ülkede yaşanan, daha sonra hatırlamamız gerekiyor yaşananları… hala benzer
şeyler belki hafiflemiş bir şekilde devam ediyor.
Belki Türkler de
şöyle bir şey talep
edebilir devletten “
Türklerden de özür
dilenmeli.” Bu
kadar pis işi onlar
adına yaptığı için
onlardan da özür
dilemeli bence.
Bazen o kimliğimle
ne hissedeceğimi
de bilemiyorum.
Benim çocuğumda
da ermeni kanı var.
Benim çocuğum
neler hissedecek?
Ben melezim, hani şöyle diyorum, bir tarafım böyle kırgın, bu devlete güvenini yitirmiş, bir tarafım da çok öfkeli, Türk tarafım; “bu kadar pis işi benim adıma yapmışlar” bu nedenle de çok öfkeliyim yani. Belki buradan da çıkmak gerekiyor.
Belki Türkler de şöyle bir şey talep edebilir devletten; “Türklerden de özür dilenmeli.” Bu kadar pis işi onlar adına yaptığı için onlardan da özür dilemeli bence.
Bazen o kimliğimle ne hissedeceğimi de bilemiyorum. Benim çocuğumda da Ermeni kanı var. Benim çocuğum neler hissedecek?
Benim çocuğumda taş atacak. Bu kadar kimlikle bu kadar öfkeyle nasıl işler yapacağını kestiremiyorum. Hepimiz ağladık ama zamanında bağıramamışız, zamanında öfkemizi kusmamışız.
45
FETHİYE ÇETİN
Melez olmak bana
çok şey kattı. Bir
kere beni özgürleştirdi. İkincisi o
ikilemi çok yaşıyorum. Bir yanda Ermeni yanım öne
çıkıyor. Bir yandan
da utanıyorum.
Zaten bizi dengede tutan bu
bence. İçimizde bir
çokluk var aslında.
Bizi tek bir kimliğe
hapsetmeleri o
açıdan doğru
değil. O çokluğunda yarattığı bir
denge var içimizde. Bu bizim
hem kendimizle
hesaplaşmamıza
hem de özgürleşmemize katkı sunacağını
46
Şimdi faillerin çoğu yok, evet, öldüler, ama sembolleri var. Semboller üzerinden
mahkum etmek gerekir bu defa. Melezlik meselesine gelince. Gördüğüm kadarıyla
hepimiz meleziz.!! Melez olmak bana çok şey kattı. Bir kere beni özgürleştirdi. İkincisi o ikilemi çok yaşıyorum. Bir yanda Ermeni yanım öne çıkıyor. Bir yandan da utanıyorum. Zaten bizi dengede tutan bu bence. İçimizde bir çokluk var aslında. Bizi
tek bir kimliğe hapsetmeleri o açıdan doğru değil. O çokluğun da yarattığı bir
denge var içimizde. Bu bizim hem kendimizle hesaplaşmamıza hem de özgürleşmemize katkı sunacağını düşünüyorum. Bazen istem dışı kızdığımda “pis Çingene”
derken kendimi değiştiriyorum mesela. O yüzden melezlik iyi bir şey.. ne kadar
karışırsak o kadar barışacağız gibi...
O yüzden yüzleşmemiz gereken çok şey var. Hele hele Ermeniler söz konusu ise
burada farklı bir savunma tavrına geçiyoruz. Ne olursa olsun bunları konuşuyor olmamız önemli. Bakın Hırant öldürülmeden önce özellikle medyada son derece pervasızca bir nefret söylemi vardı. Hrant öldürüldükten sonra herkes daha bir çeki
düzen verdi kendisine. Daha bir çekingen davrandı.
Egemen Erkeklik Karşısında Farklı Erkeklikler*
Serpil Sancar
(20.02.2010)
SERPİL SANCAR
Farklı farklı erkeklik tiplerinin olduğunu görmekle düşünmeye başlamak gerek.
1970’lerdeki feminist kuramcılar genellikle homojen bir erkeklik üzerinden bir eleştiri geliştirmeye başlamışlardı. Bütün erkeklerin kadınların baskı altında tutulmasından ve ikincilleştirilmesinden bir çıkar sağladığı kabul ediliyordu. Ben böyle
homojen bir erkeklik olmadığını görmeye başladım. Farlı farklı erkeklikler, politik,
ekonomik ve kültürel olarak farklı eril iktidarlar ortaya çıkartıyor. Örneğin zengin bir
iş adamının gücü ile asgari ücretle geçinen ailesini zar zor geçindiren, evli ve çocukları olan bir aile babasının erkek olarak sahip olduğu ayrıcalıklar farklıdır. İş adamları, patronlar, aile babaları, sokak serserileri, tetikçiler, askerler, savaşçılar, orta sınıf
meslek sahibi beyaz erkekler; bunların hepsi birbirinden farklı erkeklik konumlarına
sahipler. Bu kadar farklı erkeklikler varken nasıl oluyor da erkek ve kadın diye homojen kategorilerden bahsedebiliyoruz? Ezilen kadınlar ve bu ezilmenin nimetlerinden yararlanan erkeklerden mi bahsediyoruz? Öteki erkekler, böyle olmayan
erkekler yok mu? Böyle olmayan erkekler aslında erkek olmayı başaramayan erkekler mi? Yani para kazanmayı beceremeyen erkekler, bir mesleği, işi, ev geçindirecek parası olmayan erkekler, ya da böyle olmayı reddeden erkekler: vicdani
retçiler, anti-militaristler, eşcinseller, vs.
Egemen erkeklik
üretme stratejilerinin idealize ettiği
erkeklik değerleri
öyle bir şey ki aslında birçok erkek
için başarılması
mümkün olmayan
bir konum. Birçok
erkek hem para
kazanıp, hem
güçlü olup, hem
akıllı olup, hem
kadınla çocukları
yönetip, hem dindar olup bütün
bunları yapamaz.
Aslında gerçek hayatta egemen erkeklik değerlerine uymayan ya da bunları benimsemeyen çok farklı erkekler olmasına rağmen bu erkeklerin büyük bir kısmı sessiz, kendi deneyimleri hakkında çok konuşamıyor; kendilerine dair bir öznellik
hikâyesini anlatmayı daha çoğu erkek öğrenemedi. Sessizliği bozup ‘politize’
olmuş erkekler eşcinsel hareketle, vicdani ret hareketiyle ya da savaş karşıtı hareketle buluşmuş erkekler genellikle. Ama bunların eleştirileri de zaten erkeklik eleştirisi olarak tanımlanamaz. Örneğin vicdani retçiler genellikle bir erkeklik eleştirisi
yapmaktan çok bir devlet eleştirisi yapıyorlar. Bu eşcinsel hareket içindeki bazı erkekler için de söylenebilir. Eşcinsellik ya da trans-seksüellik de büyük ölçüde egemen erkeklikle hesaplaşarak gelinen bir yer pek değil.
Aslında egemen erkeklik diye bir şey var mı diye sormak lazım. Bütün farklı tarzda
erkekliklerin hepsi yöneten bir erkeklik tarzı tanımlanabilir mi? Bütün erkeklere
örnek olan rol modeller, yani bir kere her şeyden önce gücü bedensel kas gücü
olarak temsil edecek, kadınsı olanı dışlayıp duygusal olandan uzak duracak, duygularına kolay yenilmeden aklıyla hareket edecek, heteroseksüel ve homofobik olacak, biraz dindar ve mutlaka meslek sahibi olup para da kazanacak; baba olacak,
yani bir kadını ve çocuklarını yönetebilir olacak.
Egemen erkeklik bu değerleri egemen kılmanın stratejisi ve ancak böyle olmayı
başardığı zaman aslında erkeklerin egemen erkekler kulübüne kabul edilebildiğini
görüyoruz. Erkekler bu özellikleri bir biçimde belli süreçlerde öğreniyor; öğrenmek
istemeyen, ayak direnen, başarısız olan, beceriksiz olan, retçi olanlar değişik dozlarda şiddet ya da dışlama ile karşı karşıya kalıyorlar.
En azından iş birliğine, suç ortaklığına yönlendiriliyorlar; ya da tamamen erkekler
cemaatinden dışarı atılıyorlar. Egemen erkeklik üretme stratejilerinin idealize ettiği
erkeklik değerleri öyle bir şey ki aslında birçok erkek için başarılması mümkün olmayan bir konum. Birçok erkek hem para kazanıp, hem güçlü olup, hem akıllı olup,
48
hem kadınla çocukları yönetip, hem dindar olup bütün bunları yapamaz. O kadar
süper olmak gerek ki, yani mutlaka bir yerde aksayacak. Dolayısıyla her erkek için
erkeklik ulaşılmaz bir eksiklik duygusu olarak yaşanan bir süreç olmaya mahkum
oluyor.
Peki, erkeklik bu kadar zor bir şeyse, hep bir eksiklik, hep bir ulaşılmaz hedef ise erkekler niye bu durumdan şikâyetçi değil? Niye erkeklerin kendi arasında bu konuda çatışma, gerilim, tartışma ya da ret olmuyor? Aslında erkeklik değerleri şöyle
ya da böyle, gizli ya da açık benimseniyor, birçok erkek tarafından öyleymiş gibi yapılıyor en kötü ihtimalle; güçlüymüş gibi yapılıyor, babaymış gibi, aile reisiymiş
gibi, heteroseksüelmiş gibi, para sahibiymiş gibi oluyor. Bu değerleri reddetmek erkeklerin büyük bir çoğunluğu için çok zor.
Acaba tarihe baktığımızda geçmişte de böyle miydi diye sorabiliriz. Ortaçağda,
feodal toplumlarda, toprağa bağlı geniş kandaş topluluklar halinde yaşayan insanlar arasında da böyle miydi erkeklik tanımları? Modern yaşam bunu ne kadar besledi, değiştirdi acaba?
Aslında bugün çok normal gördüğümüz erkek ve kadın tanımlarının büyük bir kısmının 18. ve 19. yüzyıllarda endüstrileşme ile birlikte ortaya çıktığını görüyoruz.
Endüstrileşme tam gün çalışan fabrika işçisi erkeğin ortaya çıkışı ile şekilleniyor.
Toprağa bağlı üretimden kopup endüstriyel topluma dönüşte bildiğimiz işçi sınıfının ortaya çıkışı tam gün yani 8 saat, 12 saat fabrikada çalışan endüstri işçisi bir
kadın olabilir miydi? Hayır olamazdı. Endüstri işçisi erkek oldu, niye? Evet, endüstriyel makinenin imgesi, erkek bedeninin kas yapısı ile bütünleşik biçimde şekilleniyor. İkinci olarak, kadın doğurganlığının endüstriyel üretim tarafından hoş
görülebilecek bir yanı yoktu. Yani yorulana kadar çalışan bir işçi istiyor endüstri.
Dolayısıyla bu bir erkek oldu; işçi sınıfı erkekti yani.
Sendikalar erkek
egemen yapılar haline dönüştüler
dünyanın her yerinde. Kadınlar bu
mücadeleden erkeklere ödenen aile
geçim ücretleriyle
çıktılar. Dendi ki bu
sınıf mücadelesidir
ve sonunda erkeklere aileyi geçindirecek ücret
ödenince kadınlar
evde oturup çocuklara yeterli düzeyde
bakabilirler.
Endüstriyel kapitalizmin doğuşuyla birlikte işçi sınıfı erkek olarak ortaya çıktı ama
bu işçi sınıfının içine kadınlar karışmayı çok istediler. 19. yüzyıl boyunca Avrupa’daki sosyalist işçi hareketleri, kadın sendikacılık hareketi bu mücadeleyi çok
uzun süre içinde barındırdı çalıştı. Ama kadınlar bu süreçte başarısız oldular. Sendikalar erkek egemen yapılar haline dönüştüler dünyanın her yerinde. Kadınlar bu
mücadeleden erkeklere ödenen aile geçim ücretleriyle çıktılar. Dendi ki, bu sınıf
mücadelesidir ve sonunda erkeklere aileyi geçindirecek ücret ödenince kadınlar
evde oturup çocuklara yeterli düzeyde bakabilirler. Bu yapılanma yaklaşık 200 yılda
şekillendi. Sonuçta ortaya çıkan erkek tipi, parayı kazanan, aileyi geçindiren dola49
yısıyla bu parayı kazanmak için her şeyi yapmak zorunda olan bir erkek oldu. Yani
erkekliği kapitalizmin gelişimine bağlayan sınıfsal boyut böyle şekillendi. Erkeklere
verilen aile geçindirme yükümlülüğü kapitalizmin can direği bir erkeğin bu ücretlerle çalışması hiç de mantıklı değil, ben grev yapayım, çekeyim gideyim başka
yerde daha iyi bir iş bulayım diyemeyecek. Çünkü bakmakla yükümlü olduğu birileri var ve para kazanmayan erkek erkeklik cemaatinden atılıyor.
Sömürge coğrafyaların erkekleri
ise barbardır, cinsel olarak tehlikeli,
vahşi bir erkektir;
kadınları döver,
eziyet eder vs.
yani dizginlenmesi
ve yönetilmesi gereken bir erkektir.
Aslında erkeklik
üzerinden bir karşıtlık kuruluyor:
dünyanın DoğusuBatısı ya da Kuzeyi-Güneyi
tanımlanırken aslında erkeklikler
üzerinden bir tanımlama yapılıyor.
İkinci boyutu 17. yüzyıldan başlayarak sömürgeciliğin ortaya çıkışıyla şekilleniyor.
Yani kapitalizmin gelişimi aynı zamanda dünyanın da bir anlamda fethedilmesiyle
ilgili bir sömürgeci sistemin gelişimidir. Sömürgecilik beyaz, Batılı erkeğin dünyanın geri kalanındaki erkeklere diz çöktürmesi hareketidir aslında. Sömürgecilik tarihine baktığınızda sömürgeci bir subay, asker, bir misyoner ya da bir seyyah veya
bir tüccar olsun bunların hepsi beyaz erkeklerdir. Bu beyaz erkeklerin imgesel tanımı bilimi, akla dayalı üstünlüğü, gelişmişliği, uygarlığı temsil etmeleridir.
Sömürge coğrafyaların erkekleri ise barbardır, cinsel olarak tehlikeli, vahşi bir erkektir; kadınları döver, eziyet eder vs. yani dizginlenmesi ve yönetilmesi gereken
bir erkektir. Aslında erkeklik üzerinden bir karşıtlık kuruluyor: dünyanın DoğusuBatısı ya da Kuzeyi-Güneyi tanımlanırken aslında erkeklikler üzerinden bir tanımlama yapılıyor. Uygar erkekler dünyayı yönetmeyi hak eden erkekler oluyor ve
diğerleri de yönetilmeyi hak eden erkekler oluyor. Aynı karşıtlık kadınlık üzerinden
de kuruluyor. Uygarlığı temsil eden beyaz, Batılı kadın haklarını bilen, mücadele
edebilmesini bilen bir kadın olarak kadın olmanın temel değerlerini, kadın haklarını
temsil ediyor.
Dünyanın geri kalanının kadınları ezilen, sürekli boyun eğen, haklarını bilemeyen,
baş kaldıramayan mağdur ve zavallı kadınlar. Diğer yandan bu tür kadınlık erotize
edilip, cinsel cazibe nesneleri olarak da konumlandırılabiliyor. Sömürgecilikle ilgili
siyasi mücadele, erillik ve dişillik anlamları üzerinden o kadar çok fazla gelişiyor ki
,zaman zaman düşman erkekleri tanımlamak için onların dişil hale getirildiğini bile
görüyoruz: düşman erkek güvenilmez, hafif, erkekliği tartışmalı erkekler halinde
tanımlanabiliyor.
Dolayısıyla sömürgeciliğin gelişiminin bugünkü anlamda erkeklik ve kadınlık tanımlarının gelişiminde çok önemli bir yeri var. Üstün erkek imgesi büyük ölçüde sömürgecilikle kuruluyor. Batı’nın akıl ile uygarlıkla bağlantısı büyük ölçüde sömürgeci
söylemler ile oluşuyor.
50
Başka boyutlar da var tarihe baktığımızda. Örneğin sermayedarların yani sermayeyi yöneten, burjuvazinin temsilcisi olan işadamları ve patronların neden ve nasıl
erkek olduğunu sormak gerek. Yani sermaye niye erkek? Sermayenin tanımında
erkeklik, erillik var. Nedir o erillik? Şunu söylemeye çalışıyorum, somut insanlar
kadın veya erkek olarak yaşayıp var oluyorlar. Bir de toplumsal ilişkilerin eril ya da
dişil karakterleri var. Yani insanları yönetmek, çıkarları için gerektiğinde mesela
başka insanlara zulmedebilmek…
Bu eril bir davranış mıdır, dişil bir davranış mıdır? Bunu bir kadın yaparsa erkekleşmiş oluyor, bunu bir erkek yaparsa zaten erkek. Dolayısıyla cinsiyet dediğimiz şey
insanların biyolojik özellikleri olmaktan çıkıyor; toplumsal davranışların cinsiyeti
var: yönetmek, başkasına bir şeyi zorla kabul ettirmek, eril bir davranış. Endüstriyel kapitalizm koşullarında işçi sınıfının oluşumu, sömürgeciliğin gelişimiyle şekillenen beyaz erkek üstünlüğü ve sermayenin tahakkümcü mantığının iç içe geçişiyle
ortaya çıkıyor bu erkek egemen toplumsal düzen.
Modern toplumlar deyince modern ulus devletin en önemli kurumu olan yurttaşorduların modern egemen erkekliğin kuruluşundaki çok önemli yerini de unutmamak gerek. Orta çağa baktığınızda bugünkü vatandaş ordularının yerine
aristokratların ve toprak sahiplerinin kendi besledikleri silahlı adamları, hanedanların kendi hassa ordularını görüyorsunuz. Bunların yanı sıra, savaş zamanlarında bazı
etnik gruplar silahlandırılarak savaşa götürülüyor; paralı askerler toplanıyor, ya da
hapishanelerden suçlular getirilerek savaşçı birlikler oluşturuluyor. Yani çok farklı
değişik silahlı erkek grupları ve savaşçılar var.
Örneğin sermayedarların yani sermayeyi yöneten,
burjuvazinin temsilcisi olan işadamları
ve patronların
neden ve nasıl
erkek olduğunu
sormak gerek. Yani
sermaye niye
erkek? Sermayenin
tanımında erkeklik,
erillik var. Nedir o
erillik? Şunu söylemeye çalışıyorum,
somut insanlar
kadın veya erkek
olarak yaşayıp var
oluyorlar.
Ama modern ulus devletin ortaya çıkışına paralel bir süreç var. Vatandaş-orduları
ortaya çıkıyor. Vatandaş aslında bir erkek, kadınlara vatandaş denmiyor. Vatandaş
olabilmek için de askere gitmek lazım. Yani bütün erkekler modern ulus devletinin
temeli olan vatandaş-ordulara katılmak zorunda. Özellikle alt sınıflar açısından,
genç yaştaki erkeklerin bedensel olarak en aktif olduğu yaşta askere alınması ve
devlet için bir askeri hizmet yaptırılması çok önemli bir kurumsallaşma süreci aslında. Bu askerlik hizmeti aslında bir performans üretimi eğitimi olarak tanımlanabilir. Bu performans üretimi egemen erkeklik eğitimi aslında.
Yani nasıl güçlü, risklere atılabilen, soğuğa, sıcağa, açlığa, uykusuzluğa dayanıklı,
gerektiğinde gözünü kırpmadan vatan için adam öldürebilecek, vs. olunur? Bunu
yaparken erkek-askerin görevi kendi ülkesinin kadınlarını ve çocuklarını korumaktır ama aynı zamanda düşman kesimin kadınlarını da ele geçirmektir; fethetmek51
tir. Bu bağlamda kadınları aşağılayan homofobik ve heteroseksüel değerlerin öğrenildiği çok önemli bir süreçtir askeri eğitimler. Modern ulus devlet vatandaş-orduları dediğimiz bu sistemi keşfediyor. Aslında bugün en büyük erkeklik fabrikası
budur; modern dünyanın hâlâ yaşayan tek cinsli tek mekanizması bu modern vatandaş ordularıdır. Bütün erkekler bu süreçten geçiyor, kadınlar dışarıda kalıyor. Bu
fabrika, erkeklik fabrikası; içinde olan oluyor, yani bu egemen erkeklik değerleri
büyük ölçüde bu fabrikanın ürünleri aslında. Bu fabrika aynı zamanda egemen erkeklik değerlerini çok da benimseyemeyecek erkekleri biraz bastırıp, sindirip, sessizleştirip, marjinalleştirmeyi de kendi süreçleri içinde üretiyor. Dolayısıyla bir erkek
askerlikten sonra, toplum içindeki erkek olarak konumunun nerede olduğunu kavrıyor; biliyor. Ne kadar merkezde ne kadar kenarda bunu öğreniyor orada.
Erkek bedenindeki
kas miktarına, yağ
miktarına, yaşına,
enine, boyuna
orantılı olarak çok
değişik biçimlerde
güç ve iktidar kodları yazılıyor erkek
bedenine. Bu bedenin sürekli performans göstermesi
gerek. Örneğin
‘body-building’lerle
inşa edilen güç imgesi olarak erkek
bedeni buna tipik
bir örnek. Güç imgelerinin modern
dünyada neler olduğunu düşünelim.
19. ve 20. yüzyılda ortaya çıkan endüstriyel kapitalizmin işçi sınıfı, sömürgeciliğin
beyaz üstün erkeği, sermayenin eril aklı, ulus devletin erkek askeri; bütün bu mekanizmalar, egemen erkekliği kuran temel mekanizmalar. Ama bu erkeklik tanımı
o kadar sorunlu ki, çünkü çok kırılgan bir şey, hatta o kadar imkânsız bir şey ki, erkeklerin büyük bir çoğunluğu için çok riskli, sürekli tehdit altında, kırılgan, kaybedilebilir bir şey. Yani diyelim ki sakatlandınız, bitti erkeklik, para kazanamıyorsunuz,
bakıma muhtaç hale geliyorsunuz, ne güç kaldı ne erkeklik hepsi gitti.
Bir kadının sakatlanmasıyla bir erkeğin sakatlanması arasında o kadar büyük fark
var ki. Erkek hasta olduğunda, erkeklik krizine giriyor, kadın hasta olduğunda sadece hasta oluyor. Dolayısıyla erkek bedeni ve kadın bedeninin temsil ettiği bütün
ideolojik, politik anlamlar birbirinden farklı. Kadın bedeninin din, ahlak, kültür ile ilgili kodları taşımasına karşılık erkek bedenine de iktidar kodları yazılıyor. Erkek bedenindeki kas miktarına, yağ miktarına, yaşına, enine, boyuna orantılı olarak çok
değişik biçimlerde güç ve iktidar kodları yazılıyor erkek bedenine. Bu bedenin sürekli performans göstermesi gerek. Örneğin ‘body-building’lerle inşa edilen güç
imgesi olarak erkek bedeni buna tipik bir örnek. Güç imgelerinin modern dünyada
neler olduğunu düşünelim. Örneğin silah ile erkek bedeni arasındaki imgesel bağlantıyı düşünelim.
Örneğin Irak savaşında gördüğümüz Amerikan askerlerinin nasıl bir imgesi olduğunu düşünelim, teknoloji, silah ve erkek bedeni bütünleşmiş bir vaziyette. Kafasındaki teknolojik gözüyle uyduyla bağlantı kuruyor, yüz metre ötesindekini
uydudan görüyor ve öldürebiliyor; gece görüş dürbünü var. Bir kıyafeti var ki
soğuk-sıcak, ıslak-kuru hiçbir şey geçmiyor içine. Çelik giysiler kurşun geçmiyor;
elindeki silah saniyede 3 bin mermi atıyor; böyle bir erkek. Bugünün küresel dün-
52
yasının erkeklik imgelerinin gücü temsil etme biçimleri hızla değişiyor; yenileniyor. Bir uluslararası işadamını düşünelim. Bir ofis gayet minimalist döşenmiş, sadece bir laptop var, her şey elektronik; yani evrak, kağıt her şey bitmiş; sekreter
olarak inanılmaz güzel bir kadın duruyor. Küresel dünyanın yeni erkek imgeleri
bunlar. Bunları da düşünmeye başladığımızda egemen erkeklik imgelerinin değiştiğini ama erkek iktidarının büyük ölçüde yeniden üretildiğini söyleyebiliriz.
Ama bir nokta var ki geleneksel erkekliğin çözümsüz bir kriz noktası olduğu söyleniyor. Artık esnek üretim ya da post-Fordizm’e dayalı üretim biçimlerine geçilmesi erkeklere ömür boyu güvenli iş olanağını ortadan kaldırıyor. Bir alt sınıf
erkeğin ömür boyu bir iş garantisi ve para kazanma garantisi olan bir işi olması
lazım ki topluma erkek olarak kabul edilebilsin, evlenebilsin, baba olabilsin. Bu kesimde yer alan birçok erkeğe garantili bir iş sunmak yerine gelip geçici işler sunabiliyorsanız onun erkekliği ciddi ölçüde krize giriyor demektir. Yani işsizlik eşittir
erkeklik krizi demek oluyor.
Yeni küresel kapitalizmin en önemli risklerinden biri bu. İş güvencesinden alt sınıf
erkeklerin yoksun hale gelmesi ile yeni çatışma dinamikleri ortaya çıkıyor. İşini kaybetmiş eski işçiler yeni yoksullara, göçmen işçilere düşman oluyorlar. Türkiye’nin
Batısında işsiz kalan Türkler Batıya göçen Kürt yoksullarına düşman oluyorlar. Avrupa’ya göçen Afrikalılar, Türkler Avrupa’nın işsizleri ile çatışmaya başlıyor. Dolayısıyla erkeklik krizi ile ırkçılık, yabancı düşmanlığı iç içe geçiyor.
Yeni küresel siyasetin önemli dinamiklerinden biri bu durum. Bu yoksul erkeğin
diğer yoksul erkekle savaşına ilişkin yeni bir potansiyel. Bu potansiyel aynı zamanda, bu iki farklı etnik ve yoksul erkek grubunun dayanışmasını, işbirliği olanağını da barındırıyor içinde. Bu tabii ki bir politik süreçte gelişecek bir durum olabilir.
Daha özgürlükçü siyasetler muhtemelen buralardan çıkacak ve çıkıyor da. Dolayısıyla erkeklik krizi ile küresel özgürleşme siyaseti arasında önemli bağlar var, önemli
yapısal bağlar var.
Artık esnek üretim
ya da post-Fordizm’e dayalı üretim biçimlerine
geçilmesi erkeklere
ömür boyu güvenli
iş olanağını ortadan
kaldırıyor. Bir alt
sınıf erkeğin ömür
boyu bir iş garantisi
ve para kazanma
garantisi olan bir işi
olması lazım ki
topluma erkek olarak kabul edilebilsin, evlenebilsin,
baba olabilsin.
__________________________________________________________
*Bu söyleşi “Hegemonik Erkeklik” başlığı altında gerçekleştirilmiştir.
53
Kültürel Haklar Üzerine
Sezgin Tanrıkulu, Füsun Üstel
(27.02.2010)
FÜSUN ÜSTEL
Konuşmama bir soruyla başlamak isterim. Küreselleşen, McLuhan'ın ifadesiyle
bir 'küresel köy'e dönüşen, neoliberal mantığın adeta tutsak aldığı, ayırt edici özelliklerinden biri 'karmaşık bağlantılılık' olan bir dünyada kültürel haklar ne anlama geliyor?
Kültürün bir hak kategorisi temelinde ele alınması olgusu, II. Dünya Savaşı sonrasına rastlıyor. “Kültür hakkı”na ilişkin kavrayış, 1960’larda UNESCO genel sekreteri
René Maheu’nün 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 27. Maddesine - 1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan
yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir. 2.
Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve
manevi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.- dikkat çekmesiyle başlıyor. O noktadan itibaren de kültür hakkı, bir temel mesele olarak uluslararası camianın gündemine geliyor. Bu süreçte “kültür hakkı”nın evrenselleşmesine yönelik yaklaşım,
kendisini kültürün demokratikleşmesi kavramıyla ifade ediyor. Kültürün demokratikleşmesinden kültüre erişimin genelleşmesini anlıyoruz.
Bir örnekle açıklayayım. Diyelim ki sinema izleyicilerinin sayısı yıllar itibariyle artıyor. İzleyici kitlesi hem sayısal anlamda, hem de kitlenin profili anlamında genişliyor. Dolayısıyla söz konusu durumda kültürün demokratikleştiğini varsayıyoruz.
Kültürel haklar ise, tümüyle farklı bir olguya işaret ediyor. Birincisinde, yani kültür
hakkında, kültürün içeriği ile ilgili bir sorgulama, başka bir anlatımla “kimin kültürü?” ya da “hangi kültür?” şeklinde bir sorgulama söz konusu değilken, kültürel
haklar tam da kültürün “kimin” olduğunun üzerinde duruyor.
Bu çerçevede kültürel haklar, farklı etnik, dinsel ya da ulusal toplulukların özgül
kültürlerini koruma, yaşama, geliştirme, üretme ve tüketme hakkını ifade ediyor.
Yani kültür hakkı ile kültürel haklar, farklı gerçekliklere ve hem kültüre hem de demokrasiye ilişkin farklı pozisyonlara tekabül ediyor.
Kültürel hakların hukuk devleti ve insan haklarını ihlâl etmediği bir çerçevede hayata geçirildiği bir düzen, kültürel demokrasi. Kültürün demokratikleşmesi, konuya yalnızca erişim üzerinden ve bu bağlamda kültürün kendisini
sorunsallaştırmaksızın yaklaşırken, kültürel haklar ve kültürel demokrasi tam da bu
tür, öze ilişkin bir sorgulamanın sonucu. Egemen kültür mü? Yoksa popüler kültür
mü? Kürt kültürü mü, Türk kültürü mü yoksa Ermeni kültürü mü gibi bir sorgulamanın sonucu.
Kültürel hakların
hukuk devleti ve
insan haklarını ihlâl
etmediği bir çerçevede hayata geçirildiği bir düzen,
kültürel demokrasi.
Kültürün demokratikleşmesi, konuya
yalnızca erişim üzerinden ve bu bağlamda kültürün
kendisini sorunsallaştırmaksızın yaklaşırken, kültürel
haklar ve kültürel
demokrasi tam da
bu tür, öze ilişkin
bir sorgulamanın
sonucu.
Kültür hakkından kültürel haklara doğru gelişme önemli. Çünkü bu gelişmeyle bağlantılı olarak uluslararası hukuk açısından da yeni bir seyir görüyoruz. Çeşitli uluslararası sözleşmelerde kültür hakkının yanı sıra kültürel haklara da gönderme
yapılıyor. Örneğin Birleşmiş Milletler’in Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ile
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nde hem kültür hakkına hem kültürel haklara göndermeler var. Taraf devletlere “kültürlerin korunması” şeklinde bir
görev veriyor. Türkiye bu iki sözleşmeyi imzaladı. Dolayısıyla bu görevi yerine getirme konusunda taahhütte bulundu. Buradan hareketle bir çok hak talebinden bulunulabilir.
55
Bir başka örnek , Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme. Bu sözleşmede doğrudan kültürel haklardan söz etmiyor. Ama bazı sosyal
bilimciler bir halkın kültürünün iradi bir biçimde kaldırılmasının da soykırım suçunun kapsamına girdiğini iddia ediyorlar. 1976 tarihli Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nde kültürel yaşama katılma hakkıyla ilgili
hükümler var. Tabii kültürel haklar söz konusu olduğunda dil hakları temel bir
öneme sahip.
ürkiye’nin imzalamadığı iki metin
de hem kültürel
hakların hayata geçirilmesi anlamında hem de bir
ahlaki norm oluşturma anlamında
önemli. Yalnız
şunu da söylemek
de fayda var;
genel bir değerlendirme yapmak
gerekirse bütün bu
sözleşmelere rağmen, diğer hak kategorileri ile
karşılaştırıldığında
kültürel hakların
daha zayıf mekanizmalarla korunduğunu
Bu konuda iki sözleşmeye dikkatinizi çekmek isterim. Bunlardan ilki Avrupa Konseyi’nin Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi. Çerçeve sözleşme olduğu için dil haklarına da yer veren, ama genelde ulusal azınlıkların
korunması konusunda çerçeve oluşturan bir metin. Bölge veya Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi ise, çok daha spesifik. Türkiye’nin imzalamadığı iki metin de hem
kültürel hakların hayata geçirilmesi anlamında hem de bir ahlaki norm oluşturma
anlamında önemli. Yalnız şunu da söylemekte fayda var; genel bir değerlendirme
yapmak gerekirse bütün bu sözleşmelere rağmen, diğer hak kategorileri ile karşılaştırıldığında kültürel hakların daha zayıf mekanizmalarla korunduğunu görüyoruz. Medeni ve siyasal hakların göreceli olarak daha güçlü mekanizmalarla
korunduğunu, kültürel haklara gelindiğinde devletlerin bu konuda zayıf mekanizmalar geliştirdiğini ve yaptırımların da zayıf olduğunu görüyoruz. Oysa insan hakları bir bütündür, evrenseldir ve bölünemez. Aynı şekilde bütün haklar- gerek siyasi
gerek kültürel- karşılıklı olarak bağımlıdır. Yani temel haklar arasında bir hiyerarşi
yoktur.
Kültürel haklar, günümüz dünyasında demokratik ideal bağlamında son derece
büyük bir öneme sahip. Ancak kültürel kimlik temelli hak taleplerine baktığımızda
problemli yanlarını da gözden kaçırmamak gerekiyor. Genelde demokratik devletler, kültürel hakları birey temelli olarak tanımaya eğilimli. Halbuki kültürel haklar özü, doğası gereği kolektif haklardır. Belli bir kültürü paylaşan, o kültürün içine
doğan kişilerin bireyler olarak ama topluca sahip oldukları ya da olmayı talep ettikleri haklardır.
Burada önemli bir problem çıkıyor. Çünkü genellikle hem uluslararası hukukta hem
de ulus-devletlerin uygulamalarında kolektif hakların tanınması konusunda bir tedirginlik var. Özellikle de kültürel haklar bireysel temelli tanınmak isteniyor. İkinci
problem de kültürel hakların boyutu ile ilgili. Kültürel kimlik olgusuna aşırı derecede
vurgu, kültürün kutsanması, kültürün özcü bir biçimde, yani bireyi tanımlayan biricik değer olarak görülmesi, cemaatçiliğe, kültürlerin kendi üzerlerine kapanmala-
56
rını, kendi kültürleri dışındaki kültürlere karşı adeta bir zırh oluşturmalarını, diğer
kültürlere karşı biz ve öteki ayrımı yapmalarını da beraberinde getiriyor. Kültürel
kimlik olgusunda unutulmaması gereken, hiçbir kimliğin statik olmadığı, zaman ve
bağlam içinde değiştiği, dinamik ve çoğul olduğudur. Hiçbir birey tek bir kimliğe
sahip değil, her birimizin çoğul kimlikleri var. Hem Galatasaraylıyız, hem Kürdüz,
hem kadınız, hem Müslümanız. Bütün bu seçenekler içinden kendi kültürel kimlikler tercihimizi oluşturuyoruz.
Oluşturduğumuz kimlik de statik değil. Zaman ve bağlam içinde değişiyor, diyelim ki gece üçte, karanlık caddeden geçiyorsak öncelikle kadınız ama şiddet ortamında Diyarbakır’da isek öncelikle Kürdüz. Öte yandan hiçbir kimlik tek başına
gerçekleşmiyor, bütün kimlikler karşısındaki kimliklerle olan ilişkisi içinden kimliğini
bir kez daha üretiyor. Türkler ile Kürtlerin ilişkisi yeni bir kimlik üretiyor, Kürtler ile
Kürtlerin kendi içindeki ilişkisi, yeni Kürt kimlikleri ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla en
büyük tehlike, kültürel kimliğe odaklı tartışmalarda özcü bir yaklaşımın tuzağına
düşmek, bütün zamanlar için geçerli bir kültürel kimlik yanılsamasıyla hareket etmektir. Bu tür bir yaklaşım, kültürlerin kendi üzerlerine kapanmasına, cemaatleşmeye yol açar ve bütün cemaatleşmeler de doğası gereği muhafazakâr ve
statükocudur. Eğer bir kimlik kendisini bütün zamanlarda, mutlak bir biçimde tanımlıyorsa, o kimlik bireyler için bir cenderedir, hapishanedir. Özgür irade ve seçime dayalı değildir, giriş çıkış özgürlüğü yoktur. Dolayısıyla kültürel hakları, bütün
bu problemler içinden de düşünmek gerekiyor.
Bu noktada başlangıç soruma döneceğim, küreselleşmenin bütün dünyayı kapsadığı, etkilerinin ve sonuçlarının şu ya da bu biçimde hemen her yerde görüldüğü,
hemen her yerde gerçek ya da sahte Adidaslar’ın giyildiği, McDonalds’ın en ücra
köşelere kadar girebildiği, dolayısıyla dünya ölçeğinde bir standartlaşmanın yaşandığı bir düzende kültürel hakların yeri ne olabilir? Zira kültürel hak talepleri ne
kadar güçlü olurlarsa olsunlar, küreselleşmenin kültürler üzerinde oluşturduğu bir
erozyon var. Üstelik bu durum, bütün kültürler açısından geçerli. Aslında kültürel
küreselleşme üzerine olan literatüre baktığımızda üç temel pozisyon görüyoruz.
Türkler ile Kürtlerin
ilişkisi yeni bir kimlik üretiyor, Kürtler
ile Kürtlerin kendi
içindeki ilişkisi,
yeni Kürt kimlikleri
ortaya çıkarıyor.
Dolayısıyla en
büyük tehlike, kültürel kimliğe odaklı
tartışmalarda özcü
bir yaklaşımın tuzağına düşmek,
bütün zamanlar için
geçerli bir kültürel
kimlik yanılsamasıyla hareket etmektir.
Bazı araştırmacılar küreselleşmenin bütün dünyayı küresel bir köye dönüştürdüğünü, herkesin giyimiyle, kuşamıyla, hayat tarzıyla, tükettiği kültürün içeriği ile
benzer hale geldiğini, küreselleşmenin standartlaşma getirdiğini öne sürüyor. Kimi
araştırmacılar, kültürel küreselleşmenin standartlaşma değil, parçalanma getirdiğini, yerel kimliklerin yükselmesine katkıda bulunduğunu düşünüyor. Üçüncü görüş
ise, küreselleşmenin melez bir kültüre yol açtığı iddiasında. Kısacası hangi görüş
57
Sadece kültürel
haklar talebi üzerinde gitmek, toplumun kendi
üzerine kapanmasını ve özcüleşmesini getirebilir.
Diğer taraftan da
küreselleşme dinamiğini dikkate almamız gerekiyor.
Kültürel hakları ne
kadar savunursak
savunalım bütün
kültürler erozyona
uğruyor ya da en
iyi ihtimalle melezleşiyor.
geçerli olursa olsun, küreselleşme ortamında kültürel hakların yeri ve konumuna yönelik yeni bir bakış açısı önem kazanıyor. UNESCO’nun 2000’li yıllarda kültürel çeşitlilik üzerine başlattığı bir tartışma var. Bu tartışmaların sonucunda Kültürel
İfadelerin Çeşitliliğinin Korunması ve Geliştirilmesi Sözleşmesi kabul edildi. Kültürel çeşitlilik, günümüzün temel değerlerinden biri. Ancak, bu arada Batı’da çeşitli
devletlerin izledikleri çok kültürcülük politikalarının da son yıllarda gözden düştüğünü hatırlatmak isterim. Çokkültürlülük politikalarının, her zaman olumlu sonuçlara yol açmadığı yönünde bir yaklaşım da hâkim olmaya başladı. Özellikle
çokkültürcülüğün aşırı liberal bir çerçevede yaşandığı Hollanda’da söz konusu politikaların gettolaşmaya yol açtığı, yaşanılan toplumla makul düzeyde entegre olmamanın bireyler açısından da bir takım problemler getirdiği, yani niteliksiz
eğitimin niteliksiz işi, niteliksiz işin düşük gelir düzeyini, düşük gelir düzeyinin problemli mahallelerde yaşamayı, problemli mahallelerin suç oranının yüksek olduğu
yerleşim yerlerinde yaşamak olduğu gündeme getirildi.
Konuşmamı tamamlarken, kültürel haklara ilişkin bakış açımı kısaca belirtmek isterim. Öncelikle kültürel haklara yönelik yaklaşımın anadilinde eğitimle sınırlandırılmasının hatalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü kültürel haklar, anadilinde eğitimin
ötesinde çok geniş bir alanı kapsıyor. Mesela Kanada’daki bazı kentlerin kültürel
haklar katalogları var. Kentler, kültürel hakların içeriğinin oluşturulmasına yönelik bir
irade ortaya koyuyorlar . Söz konusu içeriğe baktığımızda geniş bir kültürel haklar
yelpazesinin söz konusu olduğunu görüyoruz; kolektif hafıza hakkından kültürel
yaşama katılma hakkına, telif haklarına, kültürel mirasın korunması hakkına, kültürel güvenlik hakkına kadar, çok geniş bir alanın, anadilinde eğitimin çok ötesinde
geniş bir alanın tanımlandığını görüyoruz. Bugün bazı araştırmacılar, “kültürel hak
olmayan nedir?” sorusunu gündeme getiyor, zira bütün hakların kültürel bir boyutu var. Siyasal hakların da, ekonomik hakların da kültürel bir boyutu var. Dolayısıyla kültürel hakları geniş bir çerçevede tanımlamak gerekiyor.
Benim kültürel haklar konusundaki yaklaşımım, taleplerin hem kültür hakkı hem de
kültürel hakların savunulması üzerinden yapılması gerektiği yönünde. Sadece kültürel haklar talebi üzerinde gitmek, toplumun kendi üzerine kapanmasını ve özcüleşmesini getirebilir. Diğer taraftan da küreselleşme dinamiğini dikkate almamız
gerekiyor. Kültürel hakları ne kadar savunursak savunalım bütün kültürler erozyona
uğruyor ya da en iyi ihtimalle melezleşiyor.
Kültürel hakların ve bu bağlamda anadilinde eğitim hakkının son derece meşru bir
hak olduğu ve bu yöndeki taleplerin kararlılıkla savunulması gerektiğine kuşku yok.
58
Ancak anadilinde eğitim talebinin, eğitimin içeriği ile ilgili bir sorgulama ve tartışmayı da içermesi gerektiği kanaatindeyim. Türkiye’de milli eğitim sistemi ve müfredatının özellikle de içeriği açısından faşizan, milliyetçi, ötekileştirici unsurlar
barındırdığını unutmamak gerekiyor. Kürt dilinde eğitim imkânı verildiği takdirde
Türklerin Orta Asya’dan çıkış tarihi mi anlatılacak? Ayrımcı ifadelerin bulunduğu
ders kitapları Kürtçeye mi çevrilecek? Bu nedenle, anadilinde eğitimi savunurken
eğitim sisteminin içeriği açısından da demokratikleştirilmesine yönelik bir taleple
ortaya çıkmanın önemli olacağını düşünüyorum.
Bugün kullanılan ders kitaplarının on yıl öncesine oranla belirli oranda iyileştiğini
görüyoruz. Yine de özellikle eğitim felsefesi ve ders kitapları ile ilgili hâlâ çok temel
meseleler var. Anadilinde eğitim talebi sürecinde, bu konunun da gündeme getirilmesi gerekir. Taleplerin, müfredatın Türkiye’nin çoğul yapısını yansıtacak yönde
yeniden oluşturulması yönünde mücadele verilmelidir. Okulun temel sosyalizasyon
kurumlarından birini oluşturduğunu düşünürsek, müfredatın içeriği konusunda
yeni bir tarih yazımına yönelik, ayrımcılığın, ırkçılığın, ötekileştirmenin temizlenmesine yönelik bir mücadelenin de eş zamanlı bir biçimde yürütülmesi gerektiğine
inanıyorum.
SEZGİN TANRIKULU
Ben tamamen katılıyorum! Kültürel haklar ve anadilde eğitim konuşulurken konuya ilişkin tartışmaların içeriğinin demokratikleşmesi için de gerekli mücadeleyi
vermemiz gerekir.
Kürt dilinde eğitim
imkânı verildiği
takdirde Türklerin
Orta Asya’dan çıkış
tarihi mi anlatılacak? Ayrımcı ifadelerin bulunduğu
ders kitapları Kürtçeye mi çevrilecek?
Bu nedenle, anadilinde eğitimi savunurken eğitim
sisteminin içeriği
açısından da demokratikleştirilmesine
yönelik bir taleple
ortaya çıkmanın
önemli olacağını
düşünüyorum.
Değerli arkadaşlar, bana göre “Kürt meselesinin” de tıkandığı, barışçı bir çözüm
yoluna girilememesinde önemli bir nokta dil meselesidir. Yani bu sorunda bir çok
farklı çerçeveden yol alabiliriz, ama anadil bu devletin direnç noktalarından bir tanesidir. Anadil sorununun Kürtler bakımından da devlet tarafından da en önemli direnç noktalarının başında geldiğini rahatlıkla belirtebiliriz.
Hem bugüne kadarki tartışmalar hem de işte 2002 yılından bugüne kadar olan pratik gelişmeler de göstermiştir ki devlet dil konusundaki direncini çok sıkı bir şekilde tutuyor ve korumaya çalışıyor. Kültürel haklar bağlamında bunu söylüyorum
tabii…
Ek yapmak ve bu direnci daha da somutlaştırmak gerekirse, radyo ve televizyon yayınlarına ilişkin yasanın 2002’de çıktığını ve bundan sonraki gelişmeleri önce hatırlayalım. O yasa ile yayın yapmak mümkündü.
59
RTÜK ile ilgili düzenleme de yapılmıştı. Bu yasa ile yayın yapılamadı. Bunun devamında 2003’te yeni bir yasa daha çıkarılmak zorunda kalındı. Onunla da yayın yapılamadı; yönetmelikler ve bürokrasi nedeniyle... O direnç noktaları aşılamadı.
Şimdi 2010 yılındayız, aradan sekiz yıl geçmiş. 2002’den bu yana yasada bir engel
yok, ama daha yeni yeni bölgedeki birkaç özel yayın kuruluşuna izin verildi. Urfa’da, Van’da ve Diyarbakır’da…. Yasa olmasına rağmen bu dilde yayın ancak sekiz
yıllık bir zaman diliminden sonra (TRT6 hariç) özel kuruluşlara da yayın izni çıkabildi.
Görüldüğü gibi bu konu devlet bakımından çok önemli bir direnç noktasını oluşturuyor. Yani radyo ve televizyonlarda Kürtçe yayın konusunda; ortalama bir Türk vatandaşına sorsanız itiraz edeceği bir nokta da değil.
Sonuçta bu hükümet TRT bürokrasisine yayın
yaptıramadığı için,
TRT bürokrasisi de
darbe olur endişesiyle yayın yapma
sonuçlarını göze
alamadığı için 11
Haziran 2008 tarihinde TRT yasasında değişikliğe
gidildi ve “TRT’nin
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının
günlük yaşamda
kullandığı dille
yayın yapabileceğini” belirten bir
yasal düzenleme
yapıldı.
Ama devlet ve bürokrasi açısından durum böyle değil. İşte TRT ŞEŞ bunun en bariz
örneği. TRT de bu yasaya rağmen, kendisine yönetmelik ile görev verilmesine rağmen - ki bu çok ilginçtir- 2003 yılında çıkarılan yönetmelik ile RTÜK TRT’ye bu yayını yapma tekelini vermesine rağmen yayına başlama yönünde adım atmadı.
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının günlük yaşamda kullandıkları diller ile yayını
TRT yapar” dedi.
TRT ilginç bir biçimde yasama organına ve yürütme organına rağmen “bu yönetmelikle bana görev veremezsiniz, benim yasam var” deyip gitti Danıştay’a ve Danıştay’dan bu yönetmelik ile ilgili olarak yürütmeyi durdurma kararı aldı. Ve böylece
bu kadar yıl boyunca TRT tarafından yayın yapılamadı, yayın yapma yönünde hazırlıklara girişilmedi. Ta ki ne zamana kadar? 11 Haziran 2008 tarihine kadar.
Sonuçta bu hükümet TRT bürokrasisine yayın yaptıramadığı için, TRT bürokrasisi de
darbe olur endişesiyle yayın yapma sonuçlarını göze alamadığı için 11 Haziran
2008 tarihinde TRT yasasında değişikliğe gidildi ve “TRT’nin Türkiye Cumhuriyeti
yurttaşlarının günlük yaşamda kullandığı dille yayın yapabileceğini” belirten bir
yasal düzenleme yapıldı. Bu, bir görev olarak verilmedi. Yani yarın öbür gün kaldırılması ve dönüştürülmesi de mümkündü bu yasa ile. Çünkü bir görev vermedi ve
bir takdir hakkı bıraktı ve TRT bürokrasisi de bu yasayı dayanak göstererek 1 Ocak
2009 tarihinde yürürlüğe girdiği biçimi ile TRT 6 yayını için karar verdi. Bu belirttiklerim Kürtçenin radyo ve televizyonda kullanılması ile ilgili karşılaştığı direnci ve
sorunları gösteriyor.
Kürt dilinin kullanımı ile ilgili en çarpıcı meselelerden biri de Kürtçe isimler sorunudur. Yani bizim ad sorunumuz var, soyadı sorunumuz var. Yerleşim adları ile il-
60
gili sorunumuz var ve bunlarla bağlantılı olarak harfler ve alfabenin kullanımı ile ilgili sorunumuz var.
Şimdi Kürtçe adlar ile ilgili yasada bir engel yok. Ama ben şunu da bir gözlem olarak aktarmak istiyorum. Yani Kürtçe adlarla birlikte, Kürtçe adları olanların giderek
ayrımcı bir muameleye tabi tutulmaları ile ilgili bir gözlemdir.
Ben mahkemelerde anne ve babaların, çocuklarının Kürtçe adları ile ilgili, bu adları
değiştirerek Türkçe ad koymak için dava açtıklarını biliyorum. Eskiden Kürtçe ad
koymak için dava açarlardı. Ama şimdi, Diyarbakır’daki mahkemelerde, ilçelerdeki
mahkemelerde bu yönde açılmış davalar var ve ben bunun nedenlerini bire bir ve
çok iyi biliyorum. Mesela çocuğunun ismi Rojda ise yanında Ahmet veya Hasan vs.
ekleyerek Ahmet Rojda, Hasan Rojda gibi adlarla değiştirip, ilerde çocukları ayrımcı bir muameleye tabi kalmasın diye böylesi bir tedbir alıyor aileler.
Harf sorununa geldiğimiz zaman ise, yani W, X, Q, Ê, Î, Û harflerî gibi Kürtçe’de
olan ancak Türkçe alfabede bulunmayan harfler ile ilgili sorunları hep birlikte yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Bu konuda da bir dilin kendi özgün alfabesi yokmuş gibi hareket ediliyor ve bu bir fiili yok sayma ve inkar etme tutumudur.
Sayın hocam da önemli bir noktaya temas etti. Kültürel haklar gerçekten de uluslararası mevzuat bakımından en az korunan ve en zayıf korunan haklardır. Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı; adlarla ilgili karar, çok yakın zamanda çıktı.
Adla ilgili talebin, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin hükümlerine aykırı olmadığına karar verdi. Ve Türkiye’deki uygulamaları bir nevi haklı gördü. Dolayısıyla
Kürtçe meselesi, Kürtçenin kamusal alanda ve özel alanda kullanılması meselesi
halen anlaşmazlığın en temel noktalarından bir tanesidir. Yani hem Kürtlerin taviz
vermediği, taviz veremeyeceği hem de hükümetin bu konuda zor adım atacağı
önemli bir meseledir.
Çünkü Kürtlerin
hak ve özgürlük talepleri ile ilgili olarak basında ve
kamuoyunda eleştiri olarak şöyle bir
görüş ileri sürülüyordu; “Kürtler bu
Cumhuriyet Anayasası çerçevesi içerisinde ne
istediklerini bilmiyorlar. Kürtlerin talepleri net değil.”
Ben bu örneklerden hareketle bu konuda yaptığımız önemli gördüğüm bir çalışmaya gelmek istiyorum. Biz geçtiğimiz yıl içerisinde, Ağustos ayından itibaren avukatlar olarak bir anayasa çalışması içerisinde bulunduk. Çünkü Kürtlerin hak ve
özgürlük talepleri ile ilgili basında ve kamuoyunda eleştiri olarak şöyle bir görüş ileri
sürülüyordu; “Kürtler bu Cumhuriyet Anayasası çerçevesi içerisinde ne istediklerini
bilmiyorlar. Kürtlerin talepleri net değil.”
Biz bu tür tartışmalara açıklık kazandırmak ve bu eleştirilere de yanıt vermek ama61
cıyla 10 kişilik bir grupla çalışma yaptık ve 2 Ekim 2009 tarihinde yaptığımız bir
“Kürt sorununda Anayasal öncelikler çalıştayı” ile de bu talepleri en azında kendi
açımızdan netleştirdik.
Yeni bir anayasada Kürt meselesinin barışçı ve demokratik çözümüne yardımcı olabilmek için beş ana başlık belirledik, bu beş ana başlık altında da somut çalışma
yaptık ve bu somut çalışmada birkaç anayasa maddesi önerisi yazdık.
Yeni bir anayasada
Kürt meselesinin
barışçı ve demokratik çözümüne
yardımcı olabilmek
için beş ana başlık
belirledik bu beş
ana başlık altında
da somut çalışma
yaptık ve bu
somut çalışmada
birkaç anayasa
maddesi önerisi
yazdık.
•Bunların birincisi Anayasanın başlangıç bölümüydü. Yani yeni bir Anayasada başlangıç maddesi/maddeleri nasıl olmalıdır sorusuna cevap aradık.
•İkincisi resmi dil ile ilgili, Anayasanın üçüncü maddesindeki tespit ile ilgili tartışmalardı.
•Üçüncüsü, Anayasanın şimdiki 42. maddesine denk gelen eğitim dili ile ilgili meseleydi.
•Dördüncüsü 66. maddeye denk gelen vatandaşlığın tanımı maddesi ile ilgili meseleydi.
•Beşincisi de yerel yönetimler meselesiydi.
Başlangıçla beraber altı konuyu esas alarak bir çalışma içerisine girdik. Mesela şimdiki başlangıç maddelerine karşılık gelmek ve alternatif olmak üzere, ki bu maddeler aynı zamanda değiştirilmesi teklif bile edilemez maddeler olarak
bilinmektedir, iki farklı alternatif metin yazdık.
Ben bunlardan birisini okuyayım. “Herkesin evrensel hak ve hürriyetine sahip olduğu inancından hareketle her türlü ayrımcılığı reddeden tüm farklılıkları tanıyıp,
onları kültürel ve demokratik zenginlik olarak kabul eden, evrensel barış idealini
paylaşan ve dünya barışına katkıda bulunmayı addeden TC yurttaşları, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü ve eşitliği esas alan herkesin insan onuruna yakışır bir şekilde yaşamasını hedefleyen, demokratik bir düzen kurmak için anayasayı birlikte
yaşama irademizin bir beyannamesi olarak kabul ve teyit ediyoruz.” Kısa ama bir
çok şeyi de kapsayan ve yeni bir başlangıcı ifade eden bir giriş metnidir bu öneri.
Anayasanın 3. maddesi biliyorsunuz resmi dil ile ilgili bölümdür ve “devletin bütünlüğü, dili ve marşı“ alt başlığını taşıyor 3. madde. Karşılaştırmak ve konunun
daha anlaşılır olmasına katkı maksadıyla okuyayım bu maddeyi ;“Türkiye devleti
ülkesi ve milleti bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir, bayrağı şekli kanda dökülen ay yıldızlı albayraktır. Marşı istiklal marşıdır, başkenti Ankara’dır.” Buna karşılık
62
olmak üzere biz şöyle bir öneri yazdık; “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçedir, bayrağı şekli yasada belirtilen ay yıldızlı al bayraktır. Başkenti Ankara’dır”. Yine
buna karşılık olmak üzere de bir üçüncü madde daha yazdık. O önerimizi de şu biçimde ifade ettik; “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçedir. Vatandaşlar tüm kamusal ve özel işlemlerinde resmi dilin yanısra kendi anadillerini kullanma hakkına
sahiptirler“.
Yani resmi dil olarak Türkçe’ye karışmadık. Ama bunun yanında yurttaşlarım tüm
kamusal ve özel işlemlerinde anadillerini kullanma haklarını da anayasal güvence
altına almaya çalıştık. Böyle bir düzenleme yaptık önerimizde.
Tabii bu öneriler çok tartışıldı, kendi aramızda da tartıştık ve üzerinde toplumun
geniş kesimlerinin uzlaşabileceğine veya en azında bu konudaki tartışmalara katkı
sunacağına inandığımız böyle bir öneri ortaya çıktı. Ve böyle bir çözümün Anayasanın düzenlediğimiz daha ileri maddelerindeki “bölgesel yönetimlerde bölge yönetiminin dili olabileceğine” vurgu yapmak amacıyla “değiştirilemez maddeler”
arasında yer alan 3. maddede böyle bir düzenleme yapmaya çalıştık.
En fazla tartıştığımız konulardan bir tanesi de Anayasanın 42. maddesine denk
düşen eğitim dili ile ilgili mesele idi. Bununla ilgili olarak da, 42. Maddede bilindiği gibi şöyle bir düzenleme var; “Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında anadil olarak öğretilemez, okutulamaz“. Bu düzenlemeye alternatif
olarak şöyle bir öneri hazırladık; “Herkes anadilde eğitim ve öğretim hakkına sahiptir. Bu hak eğitim ve öğretimin tüm aşamalarını kapsar.” Tabii ki böyle bir tespit ile birlikte bu konuda karşımıza şöyle bir sorun çıktı. Yani hem bu cumhuriyetin
bir korkusu var hem de yurttaşların bir korkusu var Türkçe dışındaki anadilde eğitim konusunda. “Anadil eğitimi yapılırsa Kürtler ile Türkler nasıl anlaşacaklar? Anlaşma olmazsa bölünme söz konusu olabilir mi?” ve benzeri sorularda ifade edilen
bu korku, anadil ile ilgili yapılması istenen açılımın da önünde duran önemli bir
korkudur. Bunu da güvence altına almak için bağlantılı olarak şunu düşündük;
“Anadil ile eğitim yapan kurumlarda resmi dil öğrenilmesi zorunludur”. Böylece
Türkçenin bütün vatandaşlar arasında öğrenilmesini ve ortak iletişim dili olarak kullanılmasını da güvence altına almaya çalıştık.
“Anadil eğitimi yapılırsa Kürtler ile
Türkler nasıl anlaşacaklar? Anlaşma olmazsa bölünme
söz konusu olabilir
mi?” ve benzeri sorularda ifade edilen
bu korku, anadil ile
ilgili yapılması istenen açılımın da
önünde duran
önemli bir korkudur.
Aslında bunu bir yerde daha söylemiştim ama tekrarda fayda var ve burada da belirteyim. Baro başkanlarının toplantısı yapılmıştı ve burada belirttiğim tüm bu öneriler orada da konuşulup tartışıldı. Devlet bizim ne yapmak istediğimizi mutlaka
izlemiştir. Ve o izleme kayıtları da vardır devletin elinde. Ama kesin imha etmiş63
lerdir! Çünkü seslerimizden, tartışmalarımızdan ve belirttiğim bu önerilerden dolayı
mutlaka “bunlar kesin Kürt değillerdir” vb sonuçlar da rahatlıkla çıkarılabilir. “Bölücü” olmadığımızın anlaşılması bu devletin politikalarını ters yüz edebilirdi. Çünkü,
aktardığım önerilerimizden de anlaşılacağı üzere, tartışmalarımızda daha çok “devletin korkusunu, toplumun korkusunu ve özellikle bölünme ile ilgili yaratılmış olan
paranoyaları aşarız” kaygısı ile ama aynı zamanda böyle bir öngörü ile önerilerimizi somutlaştırdık. Yani “Türkçe’ye Anayasal güvenceyi” de dili yasaklı biz Kürtler sağlamaya çabaladık.
Bana göre bugüne kadar devletin ana meselesi, temel amacı anadilleri yasaklamak
olmuştur. Hem anadilleri yasaklamıştır. Hem de Türkçeyi bu yurttaşlarına öğretememiştir. Oysa anadilleri yasaklamayıp Türkçe öğretseydi, belki bu dil ile ve bu
dilde ifadesini bulan kültürel ve siyasi konularla ilgili meseleleri de yaşamamış veya
en azında bu kadar ağır bedellerle yaşamamış olacaktık.
Bölge yönetimlerinin temel temsil
ve yönetim organı
olarak bir meclisinin bulunmasını ve
bunun seçimle
oluşturulacağını,
sosyal, sağlık ve
eğitim gibi ihtiyaçların bölge yönetimleri tarafından
karşılanacağını düzenleyen ve güvence altına alan
bir madde metni
hazırladık.
Yine kültürel haklarla bağlantılı olarak vatandaşlık ile ilgili önerimiz şuydu; “Hiçbir
etnik vurgu yapmadan vatandaşlık temel bir haktır. Hakka sahip olmada ve bu hakkın kullanımında ve kaybedilmesinde dinsel, ırksal, etnik vb. ayırımlar gözetilemez.
Vatandaşlık hakkının kazanılmasına ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.“ Şu andaki
66. maddeyi de karşılaştırmak amacıyla okursak yararlı olur;, “Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür.” Bu tanımdan tamamen uzaklaşarak
sadece vatandaşlığın her yurttaş için bir hak olduğu, her bireyin vatandaşlığını güvence altına alan ve insanların vatandaşlığının kaybedilmesini yasaklayan, sadece
nasıl kazanılacağını belirten bir düzenlemeyi amaç edindik.
En tartışılan meselelerden birisi de yerel yönetimlerle ilgili talepler ve bu konuda
ileri sürülen düzenleme önerileridir. Şu andaki Anayasanın 126. maddesinden sonraki maddelere denk düşen düzenlemeler var.
Bilindiği gibi Türkiye devletinin idari yapılanması Anayasada köy, ilçe, il olarak şekillenmiştir. Biz bunun üzerine bölge yönetimlerini koyduk. Yani “Türkiye Cumhuriyetinin idari yapılanması il, ilçe ve bölge yönetimlerinden oluşur” dedik ve
devamla, “Bölge yönetimlerinin nasıl oluşturulacağı meseli kanunla düzenlenir”
dedik. Bölge yönetimlerinin temel temsil ve yönetim organı olarak bir meclisinin
bulunmasını ve bunun seçimle oluşturulacağını, sosyal, sağlık ve eğitim gibi ihtiyaçların bölge yönetimleri tarafından karşılanacağını düzenleyen ve güvence altına
alan bir madde metni hazırladık. Ve anadil de dahil olmak üzere eğitimin bütünü
ile ilgili düzenlemenin de bölge yönetimlerinin takdir hakkı içinde olmaları gerektiğini düşündük.
64
Biraz önce söylediklerimi, yani “resmi dil Türkçedir” ancak “Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarının özel ve kamusal yaşamlarında anadillerini kullanmaları bir haktır”
yönündeki düzenleme ve bölge yönetimlerinin sözünü ettiğim bu yetki ve görevlerini de göz önünde bulundurarak önerimizi hazırladık.
Bu beş düzenleme bana göre ve o toplantıya katılan hukukçulara göre – ki hepsi
Kürt orjinliydiler ve hepsi değişik siyasal eğilimli hukukçulardandı- Türkiye’nin bu
en temel siyasi, kültürel ve kimlik sorununun barış, demokrasi ve uzlaşma içinde çözümüne önemli bir toplumsal zemin hazırlayacağı görüşündeydiler. Bu nedenle bu
şekilde ortak bir düzenleme yaptık. Ve elbette ki bu çabamız, oluşturulacak yeni bir
anayasada Kürt meselesinin çözümü konusunda önemli katkı sunacağına dair düşünce ve kanaatimizin bir ifadesiydi.
Tabii ki, burada en önemli mesele anadil ile ilgili olan kısmıydı. Anadil ile ilgili devletin bir direnç noktası olması aşılırsa, Kürt meselesinin silahsız ve şiddet olmadan
çözülebileceğine inanıyorum. Kültürel haklarla bağlantılı olarak benim ifade edeceğim bunlardır. Dikkatiniz için teşekkür ederim.
İZLEYİCİ
Bu hazırladığınız metni herhangi bir yerde kamuoyuna sundunuz mu?
SEZGİN TANRIKULU
Bunu DTP’li milletvekili arkadaşlarımız TBMM’de duyurdular. Ondan sonra çeşitli
yerlerde de yayınlandı. Güncel Hukuk dergisinde yayınlandı. Tartışmaya açtık. Basında da yer aldı. Ama yazılı olarak bir yerlere dağıtılmadı.
Türkiye’nin bu en
temel siyasi, kültürel ve kimlik sorununun barış,
demokrasi ve uzlaşma içinde çözümüne önemli bir
toplumsal zemin
hazırlayacağı görüşündeydiler. Bu nedenle bu şekilde
ortak bir düzenleme
yaptık. Ve elbette ki
bu çabamız, oluşturulacak yeni bir anayasada Kürt
meselesinin çözümü konusunda
önemli katkı sunacağına dair düşünce
ve kanaatimizin bir
ifadesiydi.
Mecliste böyle bir metnin varlığı duyuruldu, yine çeşitli konferanslarda bunları dile
getirmeye çalışıyoruz. İşte “Kürtler ne istediğini bilmiyor” gibi sorulara muhatap
olmamak açısından önemli bir metin. İsterseniz billboardlara asabiliriz bunları.
Kötü bir fikir değil bu!.“Kürt meselesinde anayasa için önceliklik taleplerimiz bunlardır” şeklinde bütün Diyarbakır halkına duyurulabilir!.Belki bir tartışmanın başlangıcı da olabilir!.
İZLEYİCİ
Türkiye’de Kürt dilinin kabulü, Kürt kimliğinin kabulü bana göre yüzyılın devrimi65
dir. Böyle bir tablo demokratiktir. Beğenmediğiniz TRT ŞEŞ’e bakın, ben iddia ediyorum, 13 tane Kürtçe televizyona bedeldir. Şu anda hiçbir Kürtçe kanal, Kürt yazarları ile ilgili, Kürt aydınları ve şairleri ile ilgili yayın yapmıyor. İçerik olarak TRT
ŞEŞ’i beğenmeyebiliriz. Ama burada dil öğesinin kültürel değerler üretimi temelinde baktığında daha anlamlı olur. Eğer siz değerleri dilden soyutlarsanız, dilden
çıkarırsanız hiçbir anlamı kalmıyor. Bu anlamda anadil ve o kültürel değerleri oluşturan temeller üzerinde haklar sağlanmadığı sürece o hakların değer olmayacağını
bilmek gerekir. O artık pazara sokulsa bile o dil kendi gerçekliğinde kendi mecrasında bir form oluşturur.
FÜSUN ÜSTEL
Tabii ki anadilinde
eğitim, ama anadilinde eğitim yapılırken de, o
çocuklara verilecek
eğitimin içeriği, kitaplar, pedagojik
yaklaşım, öğretmenlerin sözel ve
fiziki şiddeti; her
şeyi ile eğitim sorunları gündeme
getirilmeli. Bunu
bir fırsat gibi görüyorum ben..
Tabii ki dil haklarının en temel insan hakkı ve ifade özgürlüğünün en can alıcı noktası olduğuna inanıyorum. Ama onun ötesinde bir konuda ikna olamıyorum ve bu
beni korkutuyor açıkçası. Yani Kürtçeyi, anadilinde eğitimi sonuna kadar savunurum, ama “Bu bir devrimdir, içerik nasılsa arkadan gelir” Türk devrimi de böyle yapılmıştı, “vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları ile vesaire…
Türkçe mücadelesi verilmiştir. Ve arkadan hiç de demokratik bir düzen gelmemiştir. Yani, içerik derken, “evet anadilde eğitim”, ama kitaplarda da açık ayrımcılık var;
toplulukları hedef gösteren bir ayrımcılık var. Bir de görmezden gelerek, görünmez kılarak yapılan ayrımcılık var. Örneğin yeni bir ders koydular, halk eğitimi dersi
adını taşıyor…İyi bir şey olabilirdi. Ben inceledim, son derece steril bir içeriği var.
İki üç tane örtülü kadın, bir tane folklorik giysili kadın, yani işi geçiştirmişler. İçerik
diye bunu sunuyorlar, o anlamda içerik çok önemli. Anadilinde eğitim önemli, ama
her dille ırkçılık da yapılır, ayrımcılık da yapılır. Bunu niye kabul etmiyoruz.
Tabii ki anadilinde eğitim, ama anadilinde eğitim yapılırken de, o çocuklara verilecek eğitimin içeriği, kitaplar, pedagojik yaklaşım, öğretmenlerin sözel ve fiziki şiddeti; her şeyi ile eğitim sorunları gündeme getirilmeli. Bunu bir fırsat gibi
görüyorum ben. Bu fırsatı mümkün oldukça verimli bir biçimde kullanmak lazım.
Mücadelenin kapsayıcı bir boyutu olmalı.
İZLEYİCİ
Hangi topluluktan olursa olsun muhakkak bir kültür politikası oluşturulması gerekir. Kürtlerin de bu manada bir kültür politikaları olması gerektiğini düşünüyorum.
Bu öncelikli bir şekilde ela alınırsa belki söz ettiğimiz problemler de kalmayacaktır.
66
FÜSUN ÜSTEL
Ben yıllardır kültür politikası dersi veriyorum. Derste üzerinde durduğum ilk konu,
kamu politikaları içinde kültür politikalarının en geç politika olduğu. Sağlık ya da
eğitim politikalarının daha eski tarihli olmasına karşılık, Avrupa’da -eğer propaganda politikalarını saymazsak- kültür politikalarının ortaya çıkışı 60’lı yıllara denk
geliyor. Yetmişli yılların kutsal kavramı, ekonomiydi, sınıftı. Şimdi de her türlü sorun
kültür üzerinden açıklanıyor. Sosyal bilimlerde buna problemlerin, meselelerin kültürleştirilmesi deniliyor. Eskiden meseleler siyasileştiriliyordu. Şimdi siyaset kültürleştiriliyor. Bu da problemli bir şey. Çünkü, elimizde araç olarak sınıf yok,
toplumsal sınıfların dahi kültürel kimliklerle ortaya çıktığını görüyoruz. Zaten Türkiye’deki bu gerilim, kültür meselesi üzerinden çıkıyor, Cumhuriyet, bir kültür devrimi gerçekleştirmeye çalışıyor. Sınıflar yok sayılıyor. Cumhuriyet, kültürel bir devlet
olarak sunuyor kendisini. Onun için bugün, cami nerede, başörtüsü kimde gibi
problemler temel problem olarak karşımıza çıkıyor. Oysa bütün bu sorunların ciddi
sınıfsal temelleri var. Ama bütün dünyada sınıf gerçeği unutuldu, artık her mesele
kültür meselesi oldu.
İZLEYİCİ
Ben kültür politikaları ile ilgili şunu söylemek istiyorum. Kültür politikaları ile kültürel genetiğimiz değiştirilmeye çalışılıyor. Genetiği değiştirilmiş sebzeler, bitkiler
gibi. Ermenileri azalttınız gönderdiniz, Rumları asimile edemediniz, çünkü dilleri
farklı. Kürtleri egemenliğiniz altına tam alamıyorsunuz, çünkü sayıları fazla. O yüzden bunları değiştirmek istediler. Bize yapılan budur. Buradan da bakmak lazım. Fotoğrafın bir yüzü de bu yönüdür. 500 bin insan aynı anda adımı değiştirmek
istiyorum dese ne olur. Bir milyon insan kalksa dese ben köyümün ismini değiştiriyorum dese ne olur? Çatışma olacak yine. Problem olacak. Ama bu sorun bu şekilde de hallolmayacak. Esas suç buralarda ortaya çıkıyor. Türkiye Cumhuriyeti
hakları gasp ediyor.
İZLEYİCİ
Ben konuşmamın bir yerinde söylemiştim. Dil meselesi bir kırılma noktasıdır. Direnç
noktası da budur. Kürtler bakımından da bu böyledir! “GDO ile anayasa metni” yazacağız biz!
Yetmişli yılların kutsal kavramı, ekonomiydi, sınıftı. Şimdi
de her türlü sorun
kültür üzerinden
açıklanıyor. Sosyal
bilimlerde buna
problemlerin, meselelerin kültürleştirilmesi deniliyor.
Eskiden meseleler
siyasileştiriliyordu.
Şimdi siyaset kültürleştiriliyor.
67
Herkesin Ötekisi
Yıldırım Türker
(06.03.2010)
YILDIRIM TÜRKER
Geçenlerde Selma Aliye Kavaf diye bir devlet bakanımız var, biliyorsunuz herhalde. Kendisi Denizli milletvekili; Denizli’nin çıkardığı ilk milletvekili. Alkışlarla
AKP’liler devlet bakanı yaptı. Ve tabi böyle bir gelenek vardır biliyorsunuz; Türkiye
Cumhuriyeti’nde kadın ve aileden sorumlu bir post vardır. Ve kadın ve aileden sorumlu devlet bakanı olabilmek için de kadın olmak gerekiyor tabii. Çünkü bu bir vitrin. Bir kadının kadın ve aileden ille de seçilmesinin arkasında çok anlaşılabilir
görünmekle birlikte, tabii çok kirli bir ideolojik sırıtma var. O da yuvayı yapan dişi
kuştur ve “evin sıvası kadındır” şeklinde bir anlayış tabii.
Selma Aliye Kavaf hanımefendi geçenlerde Türkiye’deki dizilerin ahlaka aykırı ve
Türk aile yapısına aykırı olduğunu iddia ederek, bunlara karşı bir sansürcülük savaşı
başlattı. Şifreli yayına geçmek için çalışmalar yapacağını söyledi. Şimdi itiraz ettiği
şey kimi dizi filmlerindeki öpüşme görüntüleri. Ve bu görüntüler Selma Aliye hanım’ın kendi deyimi ile “irite” ediyormuş. Şimdi burada düşününce bazı şeyleri
gözden kaçırmak mümkün değil.
Cinsellik deyince kirliyi anlıyoruz. Cinsellik deyince, kadını anlıyoruz. Ve hepimizin
sorunu kadınlardan hoşlanmıyor oluşumuz. Kadınlardan genel olarak hoşlanmıyoruz. Uygar olmuş, kendini demokrat olarak tanımlayan insanlar, en hafif tabirle hoşlanmıyorlar kadınlardan. Kadından tiksinmeye, kadını yok edip parçalamaya yönelik
bir hayat dili kurmaya gidiyor bu yelpaze. Kadından hoşlanmıyoruz. Cinsellik görmek istemediğimiz şeydir. Aliye Hanımın da görmek istemediği şey; bir adamın
öpüşmesi, ya da bir kadının açık saçık görülmesi, bu onu çok rahatsız ediyor.
Öte yandan erkek cinselliği diyebileceğimiz şey, ya da erkek cinselliğinin taşınma
biçimleri, erkek olmanın Türkiye’de insanlara sunulan ve dayatılan varoluş biçimleri,
duruş imkânları son derece meşru. Mesela, Recep İvedik filmini televizyonlar defalarca gösterebiliyor. Recep İvedik’teki erkek cinselliği, bütün çeşitli salgıları ile
çeşitli saldırganlığı, zorbalığıyla sergilenen erkek cinselliği ve bütün o kaba saba
şakalarıyla birlikte, mesela Selma Hanım’ı rahatsız etmez. Genel olarak hiç kimseyi
rahatsız etmez. En azından “bana göre değil” der geçeriz.
Ama öte yandan kadın düşmanlığımız, bence bu toplumun intihar toplumu olmasını getiren şeydir. Ben hayati derdimizin mizocini olduğuna, kadın düşmanlığı olduğuna inanıyorum. Burada da aynı çatlaktan sızıntı yapan insanlar olduğunu
düşünüyorum- burada bulunan insanların- ve bu konuda düşünmek için, konuşmak için toplanmışız. Dolayısıyla çatlakları aynı yerden olan, oradan sızıntı yapan
insanlar olduğumuzu düşünüyorum.
Cinsellik deyince
kirliyi anlıyoruz.
Cinsellik deyince,
kadını anlıyoruz. Ve
hepimizin sorunu
kadınlardan hoşlanmıyor oluşumuz.
Kadınlardan genel
olarak hoşlanmıyoruz. Uygar olmuş,
kendini demokrat
olarak tanımlayan
insanlar, en hafif tabirle hoşlanmıyorlar
kadınlardan. Bu kadından tiksinmeye,
kadını yok edip
parçalamaya yönelik bir hayat dili
kurmaya gidiyor bu
yelpaze.
En azından burada becermemiz gereken şeyin içten ve dürüst olmak olduğunu
söylemek istiyorum. Şunu çok iyi biliyoruz, çeşitli alanlarda hak mücadelesi veren,
kimlik mücadelesi veren, çeşitli inançların mücadelesini veren insanlar ve kimi çok
demokrat olan, sosyalizm için savaşan erkeklerin de evlerine gittiklerinde karılarını
dövdüklerini biliyoruz. Ya da en kötü ihtimal ile karılarına hakaret ettiklerini, ayaklarını yıkattıklarını, hizmete koşturduklarını ve onları en azından küçümsediklerini
biliyoruz.
69
Dolayısıyla ben siyasetle siyasi olmakla, doğru düşünmekle, örgütlü olmakla üstesinden gelinemeyecek bir dertten bahsediyorum. Kadını sürekli cinsi bir öteki olarak gören, her zaman bir sorun yaratabilecek konumda olan, her zaman korunması
ıslah edilmesi ve gözetim altında tutulması gereken canlılar olarak görüyoruz. Bu
yüzden de dilimiz ancak bu kadar oluyor. Yeni bir dünya, üzerine hayaller kurduğumuz dünya böylece kısıtlı kalıyor, güdük kalıyor.
Sonuç olarak da bu dünyada, işte bizim kaderimizi belirlemek de şimdilik AKP hükümeti ile CHP hükümetine kalıyor. Çünkü alanları hayatımızla kendi hayatımızı bir
örnek olarak sunup, doğru kılmaya çalışarak harcamıyoruz. Çok şey düşündüğümüzü söylüyoruz, iyi şeyler düşündüğümüzü söylüyoruz ama bunların kendi hayatımızda karşılığını kuramıyoruz.
Mitolojilerin
olumlu gibi olanları vardır, fevkalede dıştalayıcısı
olanlar vardır. Ama
hepsi mitolojidir.
Diyelim ki eşcinsellerin sanata çok
yatkın oldukları da
bir mitolojidir, eşcinsellerin 24 saat
cinsellik düşündükleri de bir mitolojidir, yalancı
oldukları da bir mitolojidir, bu yönlü
çok üretilmiş mitolojiler vardır.
Ben kadın düşmanlığından söz etmeden homofobiye geçmeyi çok mantıklı bulmadım. Çünkü homofobi de kadın düşmanlığının küçük kardeşi. Ve ikisi birbirini
besleyen ve birbirinden güç alan iki nefret suçu. Homofobi öncelikle bütün dünyayı
heteroseksüel yapılanma dışında görmeye tahammülü olmama durumudur. O
Selma Aliye hanımın Türk aile yapısı dediği şeyin, inançlı savunucusu olmak demek.
Ki hanımefendinin söylediğinden şu anlaşılıyor.
Türk aile yapısı diye çok özel bir durum var yani!!! Ve hani yıllar boyunca anti komünist söyleminde üzerine kurulu olduğu şey, “toplumumuz henüz hazır değil”
muhabbetiydi. Şimdi de aynı şekilde toplumun hazır olmadığı bir guruptayız. Nitekim geçense AB Güvenlik Konseyi’nde yine aynı bakan hanım, AB’nin koşullarının değişik aile yapılanmalarına ve farklı aile örgütlenmelerine açık bir şekilde
itiraz etti.
Türkiye’de eşcinsellerin çocuk sahibi olmalarına ve evlenmelerine izin vermeyeceklerini söylüyordu. Ve bunun üstüne AB Güvenlik Konseyi farklı koşullar ve farklı
aile yapıları dikkate alarak muğlak ve geniş bir düzenleme yaptılar, Türkiye’yi de
dıştalamamak içindi elbet. Yani zafer kazandı bu konuda. Bir kez daha eşcinsellik
konusunu sınır dışı etmiş oldu. Çünkü biliyorsunuz eşcinsellik, üstünde en çok en
kalabalık mitolojilerin üretildiği alandır. Basbayağı Yunan mitolojisinden daha geniş,
daha katmanlı mitolojiler vardır.
Mitolojilerin olumlu gibi olanları vardır, fevkalede dıştalayıcısı olanlar vardır. Ama
hepsi mitolojidir. Diyelim ki eşcinsellerin sanata çok yatkın oldukları da bir mitolojidir, eşcinsellerin 24 saat cinsellik düşündükleri de bir mitolojidir, yalancı oldukları
70
da bir mitolojidir, bu yönlü çok üretilmiş mitolojiler vardır. Aynı şekilde bu mitolojileri kadın konusunda da erkek konusunda da görmek mümkün. Delikanlılık mitolojisi çok engin bir alandır. Eşcinsellik mitolojisi de bu topraklarda tam bu delikanlılık
mitolojisinin karşısına oturtulmuş bir şey. Ve eski Türk sinemasına bakarsak düşkün
olup izlemiş olanlar ya da yaşı yetmiş olanlar çok iyi hatırlar. Türk filmlerinde şarkıcı kadının çantasını taşıyan, gülünç ve hani kahkaha toplamaya yönelik, yalancı
sahtekar gibi bir takım eşcinsellik karikatürleri vardır.
Gandi’nin eş cinsellik konusunda bir lafı vardı ama tam hatırlayamıyorum. Emperyalistler karşısında verdiği mücadeleye yönelik söylediği bir sözdür eşcinsellik durumuna da denk düşen bir sözdü. Bu toplumun gelmiş olduğu aşama bence kavga
aşamasıdır. Çünkü görmezden geliniyor bir çok şey, yada şiddete başvuruluyor..
Zeki Müren bile, ince ruhlu heteroseksüel olarak resmi tarihe geçti. Ve halkın paşasıydı.
12 Eylül’de Zeki Müren’e size “niçin halk paşa diyor” diye sormuşlar, Zeki Müren
de “çünkü paşalara ibne diyemiyorlar.” diyor. Zeki Müren’i bile kabul etmeyen bir
toplum olarak çok uzun süre eşcinseller tamamıyla görmezden gelindi. Tamamıyla
yer altına, gettolaştırılmaya yönlendirildi. Daha sonra basının da salyalı tecessüsü
vardı bu konuya. Çünkü bu konu, nefretle dışlanan, nefretle tabu edinilen bir konudur. Magazin merakını çok kışkırtan bir konudur. Bu yüzden eşcinsellerin keşfedilmesi ta 80’li yıllara dayanır.
Halbuki hâlâ bir takım siyasetçiler bu toplumda eşcinselliğin olmadığı kanısındalar.
Çünkü bu batıdan gelen kötü bir alışkanlıktı. Sol çevreler için burjuvazinin yozlaşmışlığıydı. Sonra üstünde düşünülünce bizi hiç ilgilendirmiyor. Bu arada binlerce
insan yalnızlığa mahkum edilmiş, ızdıraba mahkum edilmiş, yok sayılmış…Dediğim
gibi 12 Eylül’den sonra feminizmin yükselme imkânı bulmasıyla birlikte eşcinselliğin de yavaş yavaş bir görünürlük edindiğini görüyoruz. Halbuki o zamana kadar
da çok görünürdüler, adları konmamıştı. Daha sonra adları kondu.
KAOS-GL’nin son
derece politik birdili vardı. Ve cinsel
kimlik odaklı siyasetin tuzaklarına arada
bir düşüp kalksa da,
sorgulayan bir siyaseti vardı ve şimdilere kadar geldi.
Çok da yol kat etti.
Çok önemli savaşlarda çok önemli
kazanımlar edindi.
Şimdi artık Diyarbakır’da bu konuyu
konuşabiliyoruz.
Önceleri daha çok güldürü objesi olarak ciddiye alınmadan, bakılıyorlardı. Fakat
bence KAOS-GL’nin 15 sene önce başlattığı şey, çok inanılmaz devrimci, çok cesur
bir adımdı. Çünkü ne görünmez olmayı ne de alay nesnesi olmayı kabul eden bir
yapılanmaydı. KAOS-GL’nin son derece politik bir dili vardı. Ve cinsel kimlik odaklı
siyasetin tuzaklarına arada bir düşüp kalksa da, sorgulayan bir siyaseti vardı ve şimdilere kadar geldi. Çok da yol kat etti. Çok önemli savaşlarda çok önemli kazanımlar edindi. Şimdi artık biz Diyarbakır’da bu konuyu konuşabiliyoruz.
71
Çünkü böyle bir konu var. Bu konunun başlığı ne olsun denince benim de “herkesin ötekisi” başlığı aklıma geldi. Çünkü şunu da çok iyi biliyoruz; hepimiz burada,
eşcinsellerde dahil olmak üzere eşcinsellerden hoşlanmıyoruz. Nasıl kadınlardan
hoşlanmayı, kadınları içimize sindirmeyi, kadınların dili ile hayat örgütlenmesine
koyulmayı reddediyorsak, eşcinsellerin varlığından çok büyük huzursuzluk duyuyoruz. Çünkü bütün bildiğimiz ezberleri sorgulamak zorunda kaldığımız bir noktadır eşcinsellik. Çünkü eşcinsellik aynı zamanda kriminalize edilmiş ötekileştirmekten
öte… şimdi eşcinsellik tehlikeli bir akım olarak suçlulaştırmış.
“İnsanlar açlıktan
ölürken hayvan
haklarını düşünmek neyine” gibisinden bir anlayış
içinde bakınca çok
sakat oluyor. Ve
bu tür bir laf etmeyince de gerçekten kendimizi
ifade edemiyoruz.
Bu hiyerarşik düşünme ve öncelikler sıralamasında,
çok erkek egemen
ve çok iktidarcı bir
anlayışı temsil
etmiş oluyoruz.
Tehlikeli akım olarak bütün kurumları bir takım ideolojik akımları tehdit etme noktasına geldiği yerde duruyor. Çünkü adını koyduğun andan itibaren tehdit oluyorsun. Kurulu ahlak üzerine tehdit oluyorsun. Şimdi hepimiz kabul etmeliyiz ki, çok
hoşlanmıyoruz, şöyle ki “soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelir”, demokrat olmanın bir nişanesi olarak kimi siyasi hareketler, cinselliği kabul ediyorlar. Ama bir
insan hakları manzumesi olarak kabul ediyorlar. Böylelikle de demokrat olmayı da
garantiye almış oluyor.
Eşcinsel arkadaşım da var diyebiliyor mesela; şık da bir şey tabii!! Ne kadar zengin,
ne kadar hazımlı bir adamsın ki, bir eşcinselle de bir arkadaşlık edebiliyorsun. Böylesi bir paye de biçiliyor. Fakat, gerçekten görmeye mi çalışıyoruz. Gerçekten anlamaya çalışıyor muyuz?
Gerçekten eşcinseller kendileri olma yolunda ne kadar yol katetmiş? Eşitlikçi, ayrımcılığın her çeşidine, demokrat, solcu, ya da Marksist insanlar nereye kadar hazmetmeye hazırlar? Sınırı o meşhur devlet deyişi ile o “kırmızı çizgileri” nerden
çekiyorlar. Bunu sorguluyor muyuz? Bunu bilemiyorum. Şunu biliyoruz ki eskiden
sol düşünceden gelen insanlardan olarak bir takım hiyerarşilere, hiyerarşik düşünmeye öncelikler sıralamasına çok yatkın insanlarız.
Yani “insanlar açlıktan ölürken hayvan haklarını düşünmek neyine” gibisinden bir
anlayış içinde bakınca çok sakat oluyor. Ve bu tür bir laf etmeyince de gerçekten
kendimizi ifade edemiyoruz. Bu hiyerarşik düşünme ve öncelikler sıralamasında,
çok erkek egemen ve çok iktidarcı bir anlayışı temsil etmiş oluyoruz.
Şimdi burada hepimiz büyük ihtimal ile Kürt olmanın bir Kürt olarak bir çevrede
var olmanın ne yaşatacağı ya da ne yaşattığı gerilimleri biliyoruz. Kürt olmanın nasıl
bir gerilimli varoluş olduğunu biliyoruz hepimiz.
72
Ama “herkesin ötekisi” olmak nasıl bir şey olurdu? Hem eşcinsel hem Kürt olmak
nasıl bir şey olurdu acaba? Ya da Kürt illerinde yaşayan bir eşcinsel olmak nasıl bir
şey olurdu? Hiç düşündük mü? Bilmiyorum. Acaba eşcinsellerin sorunları şımarıklığın yeri mi?
Sonuç olarak bu hiyerarşik öncelikler dediğim şeyde, ötekileştirme dediğim şey de
zaten birbirinin kuyruğunu ısıran şeylerdir. Büyük bir çark içinde nefret ve ölüm
üreten bir şeydir bu. Kapitalizmin kara suratı tabii bu. Bütün insani iletişim noktalarını, hatta insani olan her şeyi elimizden alan şeyden bahsediyorum. Dolayısıyla
Türk Kürdü eziyor, Süryani karısını eziyor, köpek kediyi kovalıyor, korkunç bir zulüm
çarkı dönüyor burada.
Acaba biz, zulmün menzilinde insanlar olarak, diğer zulüm çekenler karşısında kendimizi nasıl koruyoruz. Dikkat gösteriyor muyuz? Dikkat derken bu insanlara dokunmayalım, insandır nede olsa! Aşağılayıcı ve hoşgörü tabirine sığınan bir
budalalıktan bahsetmiyorum. Ama insanın gerçekten sonsuz çeşitli olması, bu
hakka sahip olmasına gerçekten inanıyor muyuz?
Mesela Hülya Avşar, kendisini eşcinsellik savunucusu görüyor. Fakat onun o konuşması korkunç bir homofobi örneği. Yani sirk hayvanı çıkarır gibi, bir takım insanları oraya çıkarıp “sizi çok seviyorum” demenin ne alemi var. Bu benim
bahsettiklerimle alakası yok. Ben, beni sunan arkadaşımdan, sevgili Öykü’den,
kendi öyküsünü anlatmasını rica ediyorum.
Ama “herkesin ötekisi” olmak nasıl bir
şey olurdu? Hem
eşcinsel hem Kürt
olmak nasıl bir şey
olurdu acaba? Yada
Kürt illerinde yaşayan bir eşcinsel
olmak nasıl bir şey
olurdu? Hiç düşündük mü? Bilmiyorum. Acaba
eşcinsellerin sorunlarına şımarıklığın
yeri mi?
Burada Öykü olmak nasıl bir şey ben çok merak ediyorum?
Neresinden başlayacağımı bilemiyorum aslında. Ben 2004 yılında yavaş yavaş açmaya başladım aileme. Ailemden inanılmaz tepkiler geldi. Transseküel olduğumu
söyledikten sonra tam üç yıl boyunca inanılmaz sıkıntılar çektim.
Ailen ile birlikte mi yaşıyordun?
Evet…
Yaşamayı sürdürdün mü?
Sürdürdüm. Açılma sürecine girdikten sonra daha çok şiddet gördüm.
Nasıl bir şiddet biraz anlatır mısın?
73
Yani dayak… ondan sonra sekiz ay boyunca eve kapatılma… kalorifere zincir ile
bağlanma. Bu tarz şiddetlere maruz kaldım.
Kaç yaşındaydın Öykü?
18 yaşındaydım. Ailem şiddet ile eşcinselliğimi değiştireceğini düşünüyorlardı.
Fakat bu farklı bir şey. İnsanların duyguları başkalarının istekleri ile değişmez ki.
Bunu anlamıyordu işte ailem. Ve üç yıl boyunca yaşadığım eziyetler sonucunda
hiçbir şeyin farklılaşmadığını gördükten sonra yavaş yavaş alışmaya başladılar. Yani
bu bir çözüm değil kesinlikle.
Sen ne yaptın, evde yaşamayı sürdürdün mü?
Zaten bütün cinsellik alanını genitalyaya, organlara
hapsettiğin anda,
ortaya çıkan hayat
çok boğucu çok faşizan, çok korkutucu, aşka düşman,
sevgiye düşman,
çok nefret dolu bir
şey çıkıyor ortaya.
İşte o zaman erkeklik organı bir silaha dönüşüyor. O
zaman tecavüzcüler gayet meşru bir
hayat ediniyorlar.
Evde yaşamayı sürdürdüm. Fakat şu an evde, yani ailem ile birlikte yaşamıyorum.
Peki Diyarbakır’da bir transseksüel olarak yaşamak nasıl bir şey?
Yani zorlukları da var, kolaylıkları da var. Açıkçası Diyarbakır’da kimsenin aklına
gelmiyor bir transseksüel olduğun ya da inanmak istemedikleri için görmezden geliyorlar. Bu bir yerde hayatı kolaylaştırıyor. Öte yandan zorlukları da var. Anlaşıldığı
zaman şiddete maruz kalabiliyorsunuz. Bugüne kadar olmadı, ama olmayacağı anlamına gelmez bu. Hani şiddete maruz kalan arkadaşlarım var, biliyorum.
YILDIRIM TÜRKER
Öykünün söylediği bir lafın altını çizmek istiyorum. “Hani insanların duyguları değişmez ki böyle“ diyor. Tam da mesele bu…Egemen biyoloji eşcinselliğin güdülerle
ilgili bir şey olduğunu söylüyor. Egemen ideolojiye göre zaten cinsellik bir genitelia; uzuv meselesi. Cinsellik denince akla gelen şey uzuvlar… dolayısıyla eşcinselim diyen insanın da herkesle aynı olup, belirli yerlerde yatakta falan farklı davranan
insan olduğu… dolayısıyla bundan da vazgeçersek, normale dönüşeceği yönünde
bir inanış var.
Zaten bütün cinsellik alanını genitalyaya, organlara hapsettiğin anda, ortaya çıkan
hayat çok boğucu, çok faşizan, çok korkutucu, aşka düşman, sevgiye düşman, çok
nefret dolu bir şey çıkıyor ortaya. İşte o zaman erkeklik organı bir silaha dönüşüyor.
O zaman tecavüzcüler gayet meşru bir hayat ediniyorlar. Hâlâ tecavüze uğrayan kadınların sayısı artıyor.
74
İZLEYİCİ
Eşcinsellik bu toplumların bakmak istemedikleri korkusu gibi… Bu aslında insanların bilinç altına yerleşmiş. Hani birisinin eşcinsel olması direkt o tür söylemlerin o
tür diyalogların akıllara gelmesine neden olur. Onun içindir belki babalar çocuklarını eşcinsel olmasını istemez. Çünkü bu toplumda çok kötü gözüküyor.
YILDIRIM TÜRKER
Aslında batı dünyasında da, çok etkili biçimde homofobi halledilmiş bir şey değil.
Elbette yasalarla belli bir koruma altına alınıyor eşcinseller. Bir meşruiyet zemini
var. Ama buna karşın, diyelim ki 11 Eylül saldırısından sonra bütün Amerikan basını El Kaide’nin, bombacıların, eşcinsel olduğunu yazdılar. Hatta El Kaide’den yakalanan bir önde gelen kişinin evinin pembe olduğunun altını çiziyordu.
Yani şimdi burada en garanti öteki kılma biçimi, sürgün etme yolu bir insanı eşcinsel olarak tanımlamaktır. Bunu Amerikan emperyalizmi bile hâlâ kullanıyor. Bunca
yeni dil keşfediliyor olmasına rağmen hâlâ eşcinsellik kullanılıyor. Bu ideolojiler kaç
bin yılın hikâyeleri. Sadece kahvede olup bitenle kafanda olup biten bir şey değil.
Artık genetik kodlamalarına kadar yerleşmiş bir şey bu. Onun için bunlardan kurtulmak çok zor. Onun için bunları bünyenden söküp atabilmek çok güç.
Bir meşruiyet zemini var. Ama
buna karşın, diyelim ki 11 Eylül saldırısından sonra
bütün Amerikan
basını El Kaide’nin,
bombacıların, eşcinsel olduğunu
yazdılar. Hatta El
Kaide’den yakalanan bir önde gelen
kişinin evinin
pembe olduğunun
altını çiziyordu.
İZLEYİCİ
Şimdi bizim mesela günlük şakalaşmalarda bile o cinsel içerikli şeyler mevcut ve erkeğin erkekle olan ilişkisi üzerine kurulan küfürler… Biz biliyoruz Ortadoğu’da bu
tür ilişkiler eskiden beri var. Ama sürekli gizlenmiş, sürekli saklanmış. Bu tür ilişkileri yaşayanlar bile bunları gizlemek zorunda kalmışlar.
YILDIRIM TÜRKER
Saklanmak çoğu zaman elzem olabiliyor.
İZLEYİCİ
Öykü’ye sormak istiyorum. Diyarbakırlı biri olarak, sonuçta aileniz ile birlikte yaşadınız ve şimdi ailenizle ayrı yaşıyorsunuz. Şeyi de merak ediyorum. Çalışıyor musunuz? Sosyal güvenceniz var mı? Hiç hastaneye gittiniz mi?
75
ÖYKÜ
Çalışmıyorum bir yerde, sağlık güvencem de yok.
İZLEYİCİ
Aslında belki ikisinin arasında bir soruya cevap olacak bu. Ankara’da bir tane transseksüel bir arkadaşımız vardı. Arkadaşımız Buse bu duruma açıklayıcı bir şeyler
söylemişti. Biz Diyarbakır’da görünen bir saldırının olmadığını söylemiştik. O da
aslında görünürlük attıkça saldırıların artacağını söylemişti. Çünkü o sorun kendisini
var etmeye başlamıştı.
Aslında belki ikisinin arasında bir soruya cevap olacak
bu. Ankara’da bir
tane transseksüel
bir arkadaşımız
vardı. Arkadaşımız
Buse bu duruma
açıklayıcı bir şeyler
söylemişti. Biz Diyarbakır’da görünen bir saldırının
olmadığını söylemiştik. O da aslında
görünürlük attıkça
saldırıların artacağını söylemişti.
Öykü belki o şiddete maruz kalmayabiliyor. Ama bugün erkek bir eşcinsel için bu
daha tehlikeli olabiliyor. Ama öte yanda bir kadına benzemeyen bir transseksüel o
sokağa bile çıkamıyor. Bunu biliyoruz Diyarbakır’dan. Öykü fiziksel görünümü nedeniyle avantajlı. Yoksa şiddet öbür türlü kendisini gösterebiliyor.
İZLEYİCİ
Ben şeye değineceğim; Kürtler ve eşcinseller. Yan yana iki kelimeyi yazsanız da
benim aklıma Marx’ın “bütün ezilenler birleşin” sözleri geliyor. Galiba biz Kürtler
eşcinselleri kabul ediyoruz ya!!
Bu biraz da şeyden galiba; bizim bir babamız yok. Çünkü her şeyi yıkabilmişiz, bir
devletimiz olmamış ki hiçbir zaman, din bile o kadar dert olmamış bizim için. Çünkü
kutsal olan her şeyi yıkmışız. İyi ki de bir babamız yok, iyi ki de bir kutsalımız yok.
İZLEYİCİ
İstanbul’da bir mitingde bir transseksüel, o zamanlar HADEP’ti sanırım, bu arkadaşımız kendisine bir parti bulamadı mı ne oldu bilmiyorum, DEHAP’ın arkasında yürüyordu.
Ordaki telaşı hatırlıyorum ben, erkeklerdeki telaşı, kadınlardaki telaşı, “yahu bunlar da nerden çıktı” dercesine, gerçekten fecehattı. Bir de kocaman bir afiş hazırlanmıştı, “ibneyiz” diye, böyle yere serili… orada sanırım bir zihniyeti kırmak için
yapmışlardı, o benim için çok güzel bir çıkıştı.
76
Onların başına da partili, pos bıyıklı adamları oturtmuşlar, adamlar neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Bir de fotoğraflarını filan çekiyorlar. O enstanteneyi hatırlıyorum.
Ben burada bir erkek egemen yapı olarak bir şey söylemek istiyorum, “Öykü de saçını bu kadar kızıl yapmasın canım!”
İZLEYİCİ
Ben de Öykü’ye bir şey soracağım. Benim konuda kanayan yaram var. Yani hiçbir
ters duruşum olmadan, ne kadarı isteyerek oluyor? Hep duyuyoruz, taciz ile, ensest ile…
İZLEYİCİ
Ben şeyi söylemek istiyorum. Erkekleşen bir dünyada, Tanrının erkek olduğu, devletin erkek olduğu, ideolojilerin erkeksi bir yapı üzerinde kurulu olduğu dünyada,
homofobinin düşmanı yine erkekler…
Tıpkı arkadaşımızın söylediği gibi kadınların bu kadar problemi olduğunu düşünmüyorum. Ama erkeklerin nasıl oluyor da iktidarıyla dönüştürdükleri kadınları ve
onların kimliğini anlayabiliyorlar. Ve ben erkeklerin bunu anlamış olduklarını da düşünmüyorum.
Bu noktada en büyük şiddet, en büyük tepki yine erkekten geliyor. Bunun da temel
nedeni, dünyada bir çok değer erkeksi bir sistem üzerine kurulmuştur. Ve kadının
renginin dışlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu kadar heteroseksüel dünyada aslında
erkeklerin yine kopmak istedikleri cinsel kimliktir bence.
Mardinliyim, burada yaşadım, Kızıltepe’de de
yaşadım. Ataerkil
bir sistem içinde
yetişen bir kadının
bir erkekten daha
tehlikeli olduğunu
düşünüyorum. Onların ne kadar sert,
bir insanı- töre deniyor ya- erkeklerden çok daha kolay
harcayacağını biliyorum.
İZLEYİCİ
Ben bu konuda gerçekten haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Buna biraz insani yönden bakılması gerektiğini düşünüyorum. Mardinliyim, burada yaşadım, Kızıltepe’de
de yaşadım. Ataerkil bir sistem içinde yetişen bir kadının bir erkekten daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Onların ne kadar sert, bir insanı- töre deniyor ya- erkeklerden çok daha kolay harcayacağını biliyorum.
Bence o nedenle bu yönlü söylemlerde bulunmak tehlikeli. Yani birbirimizle bir
araya gelmeden bir şeylerin çözüleceğine inanmıyorum ben. Bu kadar erkeksi bir
dünyada erkekler olmadan yapabileceksek buyurun yapalım.
77
İZLEYİCİ
Ben bir şey ekleyeceğim. Evet ataerkil bir toplumda yaşıyoruz. Kadınlar eğer bu
toplumda var olabiliyorlarsa yine erkeksi duruşlarıyla oluyor. Dikkat ederseniz
bugün, gelmiş geçmiş bir tek başbakan kadınımız var, o da son derece erkek, son
derece sert politikalar sürdürmüş ve doğuda binlerce yaşanmış faili meçhulün, cinayetin sanığıdır.
Erkek derken, kadını kutsayarak, kadını başka yere koyarak tanımlamıyoruz tabii
ki… ama kadınların bu toplumlarda var olabilmelerinin özellikle feodal ilişkilerde erkeksileşerek olduğunu biliyoruz. Kimi töre cinayetlerinde aslında kadınların da bu
anlamda, erkekçe, çok acımasızca, anne içgüdülerinden koparak topluma zarar verdiğini biliyoruz.
Kadınlar eğer bu
toplumda var olabiliyorlarsa yine erkeksi duruşlarıyla
oluyor. Dikkat
ederseniz bugün,
gelmiş geçmiş bir
tek başbakan kadınımız var, o da
son derece erkek,
son derece sert
politikalar sürdürmüş ve doğuda
binlerce yaşanmış
faili meçhulün, cinayetin sanığıdır.
78
Homofobi Kimin Meselesi?
Kürşad Kahramanoğlu
(30.04.2010)
KÜRŞAD KAHRAMANOĞLU
Arkadaşlar, konuşmama Kürtçe başlamak isterdim ama bu şu an için mümkün
değil. Umarım bir gün Diyarbakır’a geldiğimde Kürtçe konuşabilirim; henüz o seviyede değilim. Ne konuşacağım bu toplantıda? Bu toplantının, benim konuştuğum sizin dinlediğiniz pasif bir toplantı değil, interaktif bir konuşma olmasını ümit
ediyorum. Sizden de sorular, katkılar bekliyorum. Benim konuşmamın konusu;
insan haklarının hiyerarşik durumu. Çünkü şu anda içinde bulunduğumuz durum itibariyle, Türkiye’nin bütünü için, Diyarbakır’dan Edirne’ye kadar, bunun önemli bir
konu olduğunu düşünüyorum. Ben aslen bir akademisyenim. Zorunlu olarak sonradan gazeteci oldum. Birgün Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapıyorum. Aynı za-
manda İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yüksek Lisans Programı’nda ders
veriyorum. Ama ben esas olarak felsefeciyim. İngiltere’de çok uzun seneler etik
okuttum. Bilgi Üniversitesi’nde ‘cinsellik ve ırkçılık’ ve de ‘kurumsal ayrımcılık’ üzerine dersler veriyorum.
Nasıl oluyor da bir
insan hakları ihlalinden zarar gören
kişinin kendisi de,
başkasına karşı ayrımcı davranabiliyor? Yani bu
insanlar başka konularda olsa bile
ayrımcılıktan haberdarlar ve ayrımcılığın mağduru
olsalar da, ayrımcılık yapıyorlar.
İnsan hakları konusuna baktığımız zaman, en önemli konu - özellikle pratikte insan
hakları mücadelesi veren insanların karşılaştıkları hiyerarşidir. Bunun ne kadar bilincindeyiz, bunu bilemeyiz ama hemen hepimizin aklında bu var. Bu hiyerarşi insan haklarının değişik konularını bilmemize rağmen- gerek kendi özel
konumumuzdan dolayı, gerek içinde bulunduğumuz ortam dolayısıyla ister istemez bir yere oturtulmuştur. Mesela siz, Amerika’da ya da Güney Afrika’da bir siyah
iseniz, içinde yaşadığınız rejim dolayısıyla günlük hayatınızda karşılaştığınız ve mücadele vermek zorunda olduğunuz en büyük olgu ırkçılığa karşı ayrımcılık oluyor.
Tabii bu demek değildir ki, Güney Afrika diğer gruplara, mesela kadınlara, mesela
özürlü insanlara, veya eşcinsellere karşı ayrımcılığın olmadığı bir yerdir. Ama sizin
her gün hayatınızda yüz yüze gelmek zorunda kaldığınız ayrımcılık; ırkçılık ayrımcılığı olduğu için, tabii ki vaktinizin hemen hemen hepsi bu ayrımcılıkla mücadele
etmek ve bunun yüzünden getirilen karartmalara karşı mücadele etmekle geçiyor.
Dünyanın herhangi bir yerinde kadınsanız, bu ayrımcılık hep vardır. Sanmayın ki, kadınların karşılaştığı ayrımcılık, bizim coğrafyamıza mahsus bir şey. İngiltere gibi bir
ülkede bile hâlâ aynı işi yapmalarına rağmen, sırf kadın oldukları için daha az ücret
alanlar var.
Avrupa’daki birçok istatistik bunu gösteriyor. Çok ciddi ayrımcılık var. Herkes bunun
farkında. Bunu bütün guruplar için söyleyebiliriz. Çünkü hiyerarşi olduğu zaman,
bir ülkede, bir şehirde, bir toplumun içinde ve bir tane insanın bile hakkı gasp edilmişse, o ülkede, o toplumda insan hakları yok demektir. Bu nedenle insan haklarının hiyerarşisi, etikte insan hakları mücadelesinin en önemli sorunlarından bir
tanesidir. İkinci bir nokta: Nasıl oluyor da bir insan hakları ihlalinden zarar gören kişinin kendisi de, başkasına karşı ayrımcı davranabiliyor? Yani bu insanlar başka konularda olsa bile ayrımcılıktan haberdarlar ve ayrımcılığın mağduru olsalar da,
ayrımcılık yapıyorlar.
Mesela eşcinsel hareketi içinde, kadın düşmanlığı yapan çok kişi vardır. Biraz şoke
olursunuz ama mümkündür. Yani insanın aklı almıyor. Tabii bizim yaşadığımız coğrafya da bu çok daha enteresan. Neden derseniz? Birçok konuda, insan hakları ihlali konusunda şikâyet eden insanların, konu ırkçılık meselesine geldiği zaman o
80
kadar da hassas olmadıklarını anlamak için sadece televizyon seyretmeniz yeterli.
İstanbul’da her türlü insan hakları konusunda hassasiyeti olan biri, Güneydoğu’da
savaş ortamı gördüğünde, Kürtler konusunda veya Ermenilik konusunda veya kimlikle ilgili konularda, o hassasiyeti göstermiyor. Ama bunun başka bir yüzü de var.
Ben onlarca yıldır kimlikleri yok sayılmış bir grup mücadelesi içindeyken, ‘eşcinsellik
bizim problemimiz değildir’ diyebilenleri gördüm. Şimdi bu hiyerarşi sorunudur.
Öteki mücadelesi verenler ağır bedeller ödüyor. Neden? Bu hiyerarşinin üst kademelerinden olan insanlar ve organizasyonlar, rahat destek alan gruplar oluyorlar.
Mesela engelli insanlar, politik olarak geldikleri nokta ve örgütlülükleri ölçüsünde
daha çok destek alabiliyorlar. Çünkü birçok insan bunun bir vicdan meselesi olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla engelli bir organizasyon kurduğunuzda dertlerinizi
daha rahat anlatabiliyorsunuz. Şöyle bir durum var; engelliliği bir merhamet sorusuna getirdiğiniz zaman, bence işin yokuşa sürüldüğü anlamına gelmiş oluyor.
Dünyadaki engelli hareketinin şu anda içinde olduğu duruma bakarsanız iki model
var. Bunlardan ilki medikal model, yani tıbbi modeldir. İkincisi de sosyal model.
Medikal modelde şöyle bir yaklaşım var: “Engellilik bir tıp sorunudur; tıp biraz ilerlese de, şu engeli kaldırsa.” Halbuki politik olarak organize olan engelliler için bu
model değil, sosyal model olmalıdır. Engelliler, içinde yaşadıkları toplumun kendilerini engelli olarak değil de, birer vatandaş olarak görmelerini istiyorlar. Dolayısıyla bunu bir merhamet sorunu olarak değil, eşit haklar sorunu temelinde
değerlendirmeliyiz. Engelliler herkes gibi temel haklara sahip olmalıdır ve devletin de bu yönlü hizmet ve sorumluluğunu yerine getirmesi gerekir.
Engelliler için de,
konuya böyle bakmak lazım. Ama
dediğim gibi, engellilerin politik
olarak yerleri o
kadar kötü değil.
Bunu bir vicdan
meselesine indirseler bile, sosyal
model ve medikal
modeli anlamamış
olsalar bile, bu vicdan konusu nedeniyle engelliler
kendi dertlerini anlatmakta daha az
zorlanıyor.
O nedenle tıbbi yaklaşım modelinden, “şuna da bir hap verelim, engeli kalksın” anlayışına sahip olan modelden uzak durulması gerekir. Bu yönlü mücadele vermek
için de, bizim kendimizin engelli olup olmamamız önemli değildir. Yani ırkçılığa
karşı olmak için siyah olmak gerekmiyor. Engelliler için de, konuya böyle bakmak
lazım. Ama dediğim gibi, engellilerin politik olarak yerleri o kadar kötü değil. Bunu
bir vicdan meselesine indirseler bile, sosyal model ve medikal modeli anlamamış
olsalar bile, bu vicdan konusu nedeniyle engelliler kendi dertlerini anlatmakta daha
az zorlanıyor.
Ama o hiyerarşiye bakarsanız, gene bu hiyerarşide kadın sorunları başta gelmekte.
Çünkü kadınlar azınlık değil; birçok toplumda olduğu gibi bizim toplumda da çoğunlukta. Onun için kadınlara karşı yapılan ayrımcılığı, geleneksel-ataerkil ayrımcılığı, istihdam alanında uygulanan ayrımcılığı görmek daha kolay. Daha uzun zaman
81
diliminde ve daha büyük gruplarla organize oldukları için, seslerini duyurmaları da
diğer gruplara göre daha kolay. Hiyerarşide altlara doğru geldiğimiz zaman, hiyerarşinin en altında olan gruplar başında eşcinsel gruplar geliyor. Bunun nedenleri
var. Bu nedenlerin başında, eşcinsellik konusunu tartışmanın, konuşmanın ciddi bir
tabu oluşu geliyor. Çünkü insanların kafasında bir şartlanma var. Eşcinsellik konusunu konuştuğunuz zaman, çok bilgili, çok eğitimli, vicdanlı olduğunu zannettiğiniz insanların bile -benim gördüğüm, tecrübe ettiğim kadarıyla- bir takıntısı var.
Seks konuşuluyor. Oysa seksin ‘eşcinsellerin insan hakları’ ile hiçbir ilgisi yoktur ve
hatta eşcinsel aktivistler seks konusunu ajandadan çıkartmak isterler.
İnsanların kafasında
bir şartlanma var.
Eşcinsellik konusunu konuştuğunuz
zaman, çok bilgili,
çok eğitimli, vicdanlı olduğunu
zannettiğiniz insanların bile -benim
gördüğüm, tecrübe
ettiğim kadarıylabir takıntısı var.
Seks konuşuluyor.
Oysa seksin ‘eşcinsellerin insan hakları’ ile hiçbir ilgisi
yoktur ve hatta eşcinsel aktivistler
seks konusunu
ajandadan çıkartmak isterler.
82
Seks konusunu ajandaya koyduğunuz zaman, esas konuşulması gerekeni, o insanların haklarını, onlara karşı yapılan hak ihlallerini artık konuşamıyorsun. Magazinsel
bir şey haline geliyor. Bunu da şu an Türkiye’deki medyada çok iyi görebilirsiniz.
Cinsellik konusundaki haberlerin hepsi sansasyonel birer haber halinde. Mesela bir
cinayet işleniyor. Eğer cinayete kurban olan insan bir eşcinsel ise, gazetelerde veryansın şeklinde yansıyor. Tabii burada hukuk sistemi de ters işliyor. Çünkü öyle bir
travesti cinayeti karşısında yakalanan katil, “ben onu kadın zannetmiştim” veya “
ben onun evine gece saat üçte çay içmeye gitmiştim” gibi şeylerle hâkimi ikna
edebiliyor ve katilin alması gereken cezada indirime gidiliyor. Hem sistem, hem de
toplum Türkiye’de son derece sorunlu.
Ben geçen gün yemekte arkadaşlarla paylaştım, sizinle de paylaşmak istiyorum.
Ben çok uzun yıllar insan hakları mücadelesi verdim. Özellikle İngiltere ve Belçika
kökenli olarak çalışmalar ve lobi yapmış bir insanım. Bundan sekiz sene önceydi,
Brezilya hükümeti, BM’ye bir öneri sundu. Bu önerinin en önemli özelliği BM tarihçesinde ilk defa eşcinselliği bir insanlık hakkı olarak gördüler. Bu insanlık hakkı
komitesi, gezegenimizin en yüksek komitesi, ondan daha öte bir şey yok yani. Bunların merkezi Cenevre’dedir ve Cenevre’deki birleşmiş Milletler merkezinde hizmet verirler. Brezilya’nın bu yönlü yaptığı toplantıya katıldım. Öneri herkes
katılabilsin diye, yumuşak da bir öneri. Cinsiyet kimliğinden söz etmiyor, sadece eşcinseller öldürülmesin, bu da bir insanlık suçudur. Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir öneri. Ben öyle sanmış olabilirim ama kızılca kıyamet koptu, bir sürü itiraz
sesi yükseldi. Bu tür komisyonlarda Latin grubu, Müslüman kesimlerin grubu, Asya
grubu, Afrika grubu gibi gruplar yer alıyor. Herkes gardını aldı. Öneri ya bir oyla
kaybedilecek ya da kabul edilecek. Böylesi dengeli ve çekişmeli bir sahne yaşanıyor o gün. O zaman, farklı ülkelerdeki 25 kişilik aktivist gruplar olarak, Cenevre’ye
üç haftalık bir çıkartma yaptık. İnsanları eğitmek için kulis yaptık; ‘bu bir insanlık hakkıdır ve eşcinsellerin de öldürülmemesi gerekir’ şeklinde. Bu tabii komik bir du-
rumdu. Bir insanın yaşama hakkı var. Bu insan, bir eşcinsel de olabilir. Öldürülmesin diye verilecek bir öneri bile kabul görmez diye, düşünüyorsunuz. O toplantı
öncesinde, ayrıca benim de katıldığım bir toplantı gerçekleştirildi. Ben onları ikna
etmeye çalışıyorum tabii. Bu komitelerin de başkanlıkları sırayla bir gruba verilir.
Ama onda da kimin sırası, yani hangi grubun sırası gelmişse o seçilir.
Mesela bu sene insan hakları komitesinin başkanlığını Afrika grubunun yapması
gerekiyorsa, o seçilir. Ve toplantıya gittik. O yıl da Libya’nın, diplomatını görevlendirmesi gerekiyormuş. Ama Libya bu yeterlilikte bir diplomatı olmadığı için,
Başkan Kaddafi kendi baldızını göndermiş. Brezilya ilk kez böyle bir öneri getiriyor.
Ben radikal kararlardan söz edip öneriden konuşurken, Libya diplomatı, ne zaman
gay, lezbiyen sözcüklerini kullansam başlıyor kıkırdamaya. Konuşmamıza imkân
yok. Cinsellik konusunu, gay ya da lezbiyen kelimelerini kullanmadan konuşmam
da mümkün değil. Sonunda dayanamayıp: “Sizin herhalde bu kelimeye karşı takıntınız var. Ben on beş kez lezbiyen diyeceğim, siz gülebileceğiniz kadar gülün”
dedim.
Çünkü benim anlatmak istediğim, bu insanların öldürülmemesi gerektiği yönünde
ama derdimi anlatamıyorum. Ben sahiden on kez lezbiyen sözcüğünü söyledim.
Kadın kendine hâkim olamıyor, sinirleri bozuldu. Masanın altına girip gülmeye başladı. Nihayet Lübnan Büyükelçiliği’nin yardımıyla toplantıyı bitirebildik. Başladığım
noktaya dönüyorum. Cinsellik konusu bir hak olarak ne yazık ki, insan hakları hiyerarşisinin en altındadır. En altta olmasının ana nedenlerinden birisi, insanların cinsellik konusunu bir hak olarak konuştuğunuzu duyar duymaz tepkiyle karşılamasıdır.
En son Aliye Kavaf’ın, eşcinselliği ”hastalık” olarak nitelendirmesinden sonra bu konular daha da sarsıcı bir şekilde kullanılmaya başlandı. TV ekranları bu yönlü programları reyting getirsin diye, konuyu hayvanlara kadar götürerek “şehvet” tartışması
yapmak istiyorlar. Halbuki, bu bir insan hakkı, seksten konuşmakla ilgisi yok.
Şimdi eşcinsellik,
dört ana insan hakkının en sonuncusu
olarak bilinir. Bunların tarihçileri birbirinden farklıdır.
Bunların ilki feminist hareketle yükselen kadın
hareketidir. İkincisi,
özellikle Amerika’da ilk kez güçlenen ırkçılığa karşı
mücadeledir.
Üçüncüsü, engelli
oldukları için verilen sosyo-medikal
mücadeledir. Dördüncüsü de, eşcinsel hakları
mücadelesidir.
Ben bu girizgâhtan sonra eşcinsel hareketin dünyadaki tarihçesi hakkında bilgi vermek istiyorum. Şimdi eşcinsellik, dört ana insan hakkının en sonuncusu olarak bilinir. Bunların tarihçileri birbirinden farklıdır. Bunların ilki feminist hareketle yükselen
kadın hareketidir. İkincisi, özellikle Amerika’da ilk kez güçlenen ırkçılığa karşı mücadeledir. Üçüncüsü, engelli oldukları için verilen sosyo-medikal mücadeledir. Dördüncüsü de, eşcinsel hakları mücadelesidir. Dediğim gibi eşcinsel haklar
mücadelesi en sonuncusudur. Ötekiler kadar fazla tarihçesi yoktur. Özellikle
1960’larda yine ABD’de bir baş kaldırma ile eşcinsellik siyasal bir hareket olmanın
yolunu açmıştır. LGBT bireylerinin polise karşı barikatlar kurarak savaşmasıyla baş83
layan bir mücadeledir, eşcinsellik mücadelesi. Tabii bunun dışında başka ayrımcılıklar yok değil. Mesela bugün, özellikle “İslama fobia” dediğimiz din kaynaklı ayrımcılıklar var. Ki, bu zaten çok uzun bir tarihçeye sahip, ama bu değindiğim dört
tane şey, neredeyse yavaş yavaş dinden öne çıkmış dört ana mücadele şeklidir.
Ve bunların arasında ciddi bir destek bağı vardır.
Sen kadınsın ama
lezbiyen değilsin.
Ama bir kadın olarak, bir kadının
nasıl bir ayrımcılıkla yüz yüze olduğunu biliyorsun
ve bunun mücadelesini de veriyorsun. Nasıl oluyor
da, ayrımcılığa
maruz kalanlarla
empati kuramıyorsun? Bu yönlü beklentiler olmaktadır
kuşkusuz. Ama tarihin pratiğine baktığınız zaman, öyle
olmadığını görebilirsiniz.
Şu bağlamda; dünyanın her yerinde eşcinsel hareket yeni bir hareket olarak çıktığı
zaman, ilk önce sağlıklı şekilde kadın hareketinin desteğini almıştır. Çünkü orada
empati kurma durumu yüksek olduğu için bu harekete destek gelmiştir. Kaldı ki eşcinsel hareketin, teorik olarak ana dayanağı feminist harekete dayanır ve bu hareketten öğrendiği çok şey vardır. Çünkü ikisinin kökeninde de ataerkil aile sisteminin
yarattığı sorunlar var. Tabii bu demek değil ki, eşcinsel hareket içinde kadın düşmanı çıkmaz. Lütfen bunu aklınızın bir kenarında tutun.
Ama biz genel olarak hareketten ve bu hareketin yarattığı toplumsal örgütlülükten
söz ediyoruz. Bu hareketler değindiğim gibi ciddi olarak organize olmaktadırlar.
Burada önemli olan konu, insanların haklı olarak şu şekilde beklentilerinin olması:
“Be kardeşim, sen zaten şu gruplardan birisinin üyesi olarak ayrımcılığın derdini
çekiyorsun, ama bir taraftan da benim ayrımcılığımdan haberdar değilsin.” Örneğin; sen kadınsın ama lezbiyen değilsin. Ama bir kadın olarak, bir kadının nasıl bir
ayrımcılıkla yüz yüze olduğunu biliyorsun ve bunun mücadelesini de veriyorsun.
Nasıl oluyor da, ayrımcılığa maruz kalanlarla empati kuramıyorsun? Bu yönlü beklentiler olmaktadır kuşkusuz. Ama tarihin pratiğine baktığınız zaman, öyle olmadığını görebilirsiniz.
Kadın düşmanlığı yapan eşcinsel de, homofobik kadınlar da çıkıyor. Şimdi biraz
Türkiye’ye gelelim. Türkiye’de şöyle bir durum var: Bütün bu insan hakları mücadelelerinin -tabii ki eşcinsel mücadele de buna dahil- hayat bulabilmesi, güçlenebilmesi için, o toplumda ve o ülkede demokrasinin bulunması çok önemli.
Demokrasinin yükseldiği yerde bütün bu hareketler yeşerebiliyorlar, organize olabiliyorlar. Demokratik olmayan ülkelerin hiçbirinde zaten bunlar olmuyor. Mesela
Türkiye’de enteresan bir ilişki var. Eşcinsel hareketin kıpırdanışının ve örgütlenmesinin, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme süreci paralel hareket ettiğini görüyoruz.
Biliyorsunuz, AB’ye girmek için Türkiye’ye koşulan şartların başında insan hakları
konusundaki düzenlemeler geliyor. Şimdi onlar, politik nedenlerden dolayı unutuldu. AKP döneminde de, bugüne kadar görülmemiş kıpırdanmalar oldu. Çünkü
Türkiye insan hakları açısından daha elverişli bir ortama sahip oldu. Türkiye’de şu
anda 10 eşcinsel örgütlenmesi var. Bu örgütlenmelerin sonuncusu da HevJîn’dir.
Bu da beni çok heyecanlandırıyor.
84
Tabii ki eşcinsel örgütlerinin büyük çoğunluğu, büyük şehirlerimizde. Bu eşcinsel
hareketin gelişmesiyle, birebir örtüşmektedir. Küçük yerlerde eşcinsellerin barınması mümkün değildir. Çünkü itilip kakılırlar. Dünyanın her yerinde bu böyledir.
Eşcinseller göç ediyorlar. Türkiye’de de tarihçeleri on beş seneyi geçenler, yani eskiler, çoğunlukla Ankara ve İstanbul gibi şehirlerde bir araya gelirlerdi. İzmir’de
var ve en son olarak da Diyarbakır’da var. Diyarbakır beni çok heyecanlandırıyor. Diyarbakır’ı bireysel olarak da desteklemek istiyorum. Şöyle düşünüyorum: Ben
1977’de İngiltere’ye gittiğim zaman, Türkiye’de Kürt yoktu. 30 sene sonra geri
döndüğümde, baktım ki 20 milyon Kürt var. Ne çabuk üremişler bu kadar süre
içinde, diye düşündüm! Bu yüzden bu insanlar yok sayılmanın ne demek olduğunu
biliyorlar. Bırak cinsellik konusunda, her konuda maço olabilir, ataerkil olabilir. Ama
en aşağısından, şu bölgede yaşayan insanlar kimliklerinin yok sayılmasının ve
bunun nasıl bir duygu olduğunun tecrübesine sahipler.
Dolayısıyla bu bölgede herhangi bir eşcinsel hareketin, diğer bölgelere oranla yeşermesinin daha mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu da bütün Türkiye için çok
heyecan verici bence. Ama bunun için hepimize sorumluluk düşüyor. Özellikle burada politik çalışmalar yapan, isterlerse Kürt mücadelesinin içinde olsunlar, eşcinsel harekete canı gönülden destek vermeleri gerekir. Destek vereceklerini de
umuyorum. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
İZLEYİCİ
Eşcinseller göç ediyorlar. Türkiye’de
de tarihçeleri on
beş seneyi geçenler, yani eskiler, çoğunlukla Ankara
ve İstanbul gibi şehirlerde bir araya
gelirlerdi. İzmir’de
var ve en son olarak da Diyarbakır’da var.
Diyarbakır beni çok
heyecanlandırıyor.
Diyarbakır’ı bireysel
olarak da desteklemek istiyorum.
Hollandalı gazeteci bir grubuz. Bizim bu söyleşiden sonra Belediye Başkanı Osman
Baydemir ile görüşmemiz olacak. Sizin vermemizi istediğiniz bir mesajınız var mı?
KÜRŞAD KAHRAMANOĞLU
Ben o kadar iyi bilmiyorum. Hevjin’deki arkadaşlarla görüşmemiz gerekir. Ama bildiğim kadarıyla onların henüz ofisleri bile yok. Başkan çok güzel bir park yapmış,
orada bütün insan hakları örgütlerinin odası var; Hevjin’in de orada bir odası olsa,
dergilerini oradan çıkarsalar güzel olur. Yani dünyadaki bir LGBT örgütü, dünyada
ilk kez Kürtçe dergi çıkartacak. Liderlerin sadece desteklemesi gerekir. Tabii bunu
açık olarak destekliyor görünmesi gerekir. Bu önemli bizim için. Bu Diyarbakır halkına da mesaj olur. Onlara da bir ofis verilmesini, buradan rica ediyoruz.
İZLEYİCİ
Merhaba, ben Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisiyim. Öncelikle burada
olduğum için çok mutluyum. Son üç yılda farklılıklara karşı toleranslı olmamın ge85
rekli olduğunu fark ettim ve çevremdeki insanları tanıma girişiminde bulundum.
Benim Annem Türk, Babam Arap, ben de Kürdüm. Çünkü bu sosyalizasyon sürecimi belirledi. Aynı zamanda bunun verili bir şey olduğunu düşündüğüm için, ne
aşağılık ne de üstünlük verici bir durum benim için. O yüzden her halükarda mutluyum yani. Murat arkadaşımla konuşmuştum; eşcinsellik ve karşılaştıkları sorunlarla
ilgili. Ben bir araştırma yapıyordum; Türkiye’de ayrımcılığa uğrayanlar, ötekileştirilenler; bu bağlamda, Aleviler, Süryaniler, Ermeniler, eşcinseller… şimdiye kadar
hiç farkında olmamışım. Aslında benim dışımdaki bir insanın ne kadar haksızlığa uğradığını yeni fark ettim. Gerçekten de insan ezilince ezilenleri anlıyor.
Benim Annem
Türk, Babam Arap,
ben de Kürdüm.
Çünkü bu sosyalizasyon sürecimi
belirledi. Aynı zamanda bunun verili bir şey
olduğunu düşündüğüm için, ne
aşağılık ne de üstünlük verici bir
durum benim için.
O yüzden her halükarda mutluyum
yani.
Kürtler Türkler tarafından ötekileştirilirken, Kürtler de bir Rum’u, bir Çingene’yi ya
da bir Yörük’ü aşağılıyor. Gerçekten bu konu da durup düşünmemiz, kendimize
bakmamız gerekli. Size bu anlamda şunu sormak istiyorum: Sizi bu araştırmaya iten
neden ne oldu? Çok ciddi bir toplumsal sorun olarak mı gördünüz? Kaba olarak algılamazsanız, siz bir Homoseksüel misiniz?
KÜRŞAD KAHRAMANOĞLU
Çok güzel bir soru sordunuz. Hemen açıkça söyleyeyim, çünkü “hamama giren terler.” Ben bu toplantıda bilindiğini sanıyordum. Evet, ben bir gayim. Bundan da hiçbir zaman utanmadım. Ben, 1977’de ODTÜ’de öğrenciyken –ki o dönemin en
ilerici üniversitesiydi- devrim yapmaya çalışıyorduk. Bombalar patlıyor, jandarma
ile mücadele var. O şartlar altında eşcinsel olduğunu söylemek mümkün değildi.
Ama artık Türkiye de değişiyor.
Verdiğim Kürt örneği gibi. 70’li yıllarda Kürt de yoktu ama şimdi var. Benim yurtdışına gitmemin en büyük nedeni de budur. Çünkü ben, hayatımın en önemli parçası saydığım bir şeyi yok sayamazdım ve özür dileyerek yaşayamazdım. Beni çok
seven ailemden utanarak, gizleyerek var olmak istemedim. Eskiden kendini saklamadan kimliğine sahip çıkmak, mümkün değildi.
Ama bugün mümkün. Tabii gene de kolay değil. Bu da Türkiye’deki eşcinsellik konusundaki gelişmeyi biraz gösteriyor. Sizin esas sorduğunuz soruya gelince: Siz
hak mücadelesi veren bir insana ya da gruba empati duyarsanız, onları anlamanız
çok daha kolay olur. Çünkü hiçbir insan başka bir insanı, hiçbir grup başka bir grubu
kurtaramaz. Eğer kurtulacaklarsa da, kendi organize olmuş örgütleri ve çabalarıyla
ancak kurtulabilirler. Ama destek alabilirler. Şimdi Bakan Aliye Kavaf’ın eşcinselliği
hastalık olarak değerlendirmesi, sonra da istifa etmemesi anlaşılır birşey değil.
86
Ve Türkiye’deki başıörtülü kadınların buna tepki göstermemesi beni şaşırttı. Ben,
onlardan bir tepki bekliyordum. Çünkü onlar biliyorlar, başörtülü olup da üniversiteye alınmadılar. Tabii biraz düşündükten sonra sükut-û hayale uğradığımı itiraf etmeliyim. O öyle olduğu gibi, güya birçok insan hakları mücadelesi veren İslami
örgütlerden, Bakan’a destek bile geldi. Bu olacak iş değil. Herhalde bu Türkiye’nin
şartlarından olsa gerek.
Mazlum-DER mesela, zalimlerin karşısında durduğunu söyleyen bir örgüt, Bakan’ın
söylemlerini destekliyor, “doğru söylüyorlar” diyor. Dünyanın hiçbir yerinde buna
rastlayamazsınız. Bilim bile ‘bu bir hastalık değil’ demesine karşın, bunlar hâlâ kendi
bildiklerinde ısrar ediyorlar. Her şeyi fıtrat üzerine temellendiriyorlar. Fakat ben hâlâ,
ırkçılığa karşı çıkmak için illa siyah olmak gerekmediğini düşünüyorum. Sizin katkınızdan dolayı hepinize teşekkür ediyorum. Ve Hevjin’i önemsiyorum. Lütfen destekleyin.
İZLEYİCİ
Ben Yerel Gündem 21 Kent Meclisi üyesiyim. Biz şu anda kentsel dönüşüm ile ilgili iyi şeyler yapmaya başladık. Tüm STK’lar içinde muhtemelen Hevjin de olacak.
Birkaç kere bir araya gelmek istedik. En azından Sümer Park içinde onlara da bir yer
ayırtılması gerektiğini düşünüyoruz. Ama bunun için de Hevjin’deki arkadaşların da
daha aktif, daha çok çaba harcamaları gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çok zor bir
şeyin mücadelesini veriyorlar.
Ben çocuklara yönelik projelerde yer aldım. Özellikle sokak çocuklarına yönelik
projelerde. Şunu biliyorum: Eşcinsel çocuklarda okuma oranı çok düşük. Okumuyorlar. Ya da bunun sıkıntılarıyla karşılaşıyorlar. Sokakta çalışan, ama eşcinsel yönelimi olan çocuklarla karşılaşıyoruz.
Türkiye’deki başörtülü kadınların buna
tepki göstermemesi beni şaşırttı.
Ben, onlardan bir
tepki bekliyordum.
Çünkü onlar biliyorlar, başörtülü olup
da üniversiteye
alınmadılar. Tabii
biraz düşündükten
sonra sükut-û hayale uğradığımı itiraf etmeliyim. O
öyle olduğu gibi,
güya birçok insan
hakları mücadelesi
veren İslami örgütlerden, Bakan’a
destek bile geldi.
Bunlara ilkokulu bile zor bitirtebiliyoruz. Bunlar bizim gözlemlerimiz. Eşcinsel hareketin de bu mağdur çocukları gözetmesi ve onlarla birlikte mücadele etmeleri
gerekir bence.
KÜRŞAD KAHRAMANOĞLU
Çok haklısınız ama ben öncesinde bir şey söylemek istiyorum. Biz, insan hakları
mücadelesi veren gruplar birbirini desteklemeli dedik ama hiçbiri aynı değil. Bunu
da kabul etmek lazım. Irkçılık yüzünden ayrımcılığa uğramış bir insanın tecrübeleri
87
ile cinselliği yüzünden ayrımcılığa uğramış olan grupların hak mücadeleleri farklı.
Bir program uygulayarak, herkese aynı şablonu tasarlamak uygun olmayabiliyor.
Özellikle eşcinsellik için, şöyle anlatayım; eşcinselliğin en büyük sorunu görünürlüktür. Sadece Türkiye’de değil, Londra’da da, New York’ta da bu sorun devam
ediyor. Çünkü bunun insanların aile ilişkileri ile ilgisi var.
Şimdi bir kurum ya
da örgüt, “gelsinler de göreyim”
söylemi esasında
onlar için bir şey
yapmamak adına
bir bahanedir. Diyarbakır Belediye
Başkanı Diyarbakır’da bir tane gay
ya da lezbiyen tanımıyorsa bile,
“KAOS-GL’nin
üyeleri bu şehirde
var. Onlar için de
bir şeyler yapacağız” diyebilmelidir.
Çünkü önce o ortamın hazırlanması
gerekir.
88
Maalesef, aileler dünyanın her yerinde böyle. Aileler, çocuklarını bir sigorta poliçesi
gibi görüyor. İşte ‘bunları ben doğurdum, bu çocuklar bana bakacak,’ ya da ‘soyumu devam ettirecekler’ gibi şeyler… Şimdi böyle beklentisi olan bir aileye
“açılma” dediğimiz şey, o nedenle çok zorlaşıyor pratikte. Ben kendimden örnek
vereyim. Ben 19-20 yaşlarında Diyarbakır’lı, Diyarbakır’da az da olsa bilinen bir ailenin çocuğu olsam, ben nasıl gideyim de, belediyeye söyleyeyim, “işte biz gay organizasyonu kuruyoruz” diye. Şimdi orada bir sürü tanıdık çıkmaz mı? Belediyeden
eş dost, herkes şöyle bir bakar.
Onun için bu açılma süreci acılı ve zor bir dönem. Hatta bu yüzden iş yapmak istemeyen birçok sendikal hareket, örgütlenme yapıları var. İsveç gibi sosyal demokraside ileride olan bir ülkede bile mesafeli durabiliyorlar. Şimdi bir kurum ya
da örgüt, “gelsinler de göreyim” söylemi esasında onlar için bir şey yapmamak
adına bir bahanedir. Diyarbakır Belediye Başkanı, Diyarbakır’da bir tane gay ya da
lezbiyen tanımıyorsa bile, “KAOS-GL’nin üyeleri bu şehirde var. Onlar için de bir
şeyler yapacağız” diyebilmelidir. Çünkü önce o ortamın hazırlanması gerekir.
Download