İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı
Kentleşme ve Çevre Sorunları Bilim Dalı Yüksek Lisans Programı
KENTSEL YOKSULLUK BAĞLAMINDA MEKÂNSAL AYRIŞMA
TOKAT SULUSOKAK ÖRNEĞİ
Gündüz AKSU
Danışman
Doç.Dr. Mihriban ŞENGÜL
Yüksek Lisans Tezi
(Malatya, 2013)
KENTSEL YOKSULLUK BAĞLAMINDA MEKÂNSAL AYRIŞMA
TOKAT SULUSOKAK ÖRNEĞİ
Gündüz Aksu
İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı
Kentleşme ve Çevre Sorunları Bilim Dalı Yüksek Lisans Programı
Danışman
Doç. Dr. Mihriban Şengül
Yüksek Lisans Tezi
Malatya, 2013
KABUL VE ONAY
Gündüz Aksu tarafından hazırlanan “Kentsel Yoksulluk Bağlamında
Mekânsal Ayrışma: Tokat Sulusokak Örneği” başlıklı çalışma, 12.6.2013
tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından
Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir.
Doç. Dr. Mihriban ŞENGÜL (Başkan ve Danışman)
İmza
Doç. Dr. Ünal ŞENTÜRK
İmza
Yrd. Doç. Dr. Gülizar ÇAKIR SÜMER
İmza
Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım.
İmza
Prof. Dr. Mehmet KARAGÖZ
Enstitü Müdürü
BİLDİRİM
Hazırladığım tezin tamamen kendi çalışmam olduğunu ve her alıntıya kaynak
gösterdiğimi taahhüt eder, tezimin kağıt ve elektronik kopyalarının İnönü
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü arşivlerinde aşağıda belirttiğim koşullarda
saklanmasına izin verdiğimi onaylarım:
Tezimin tamamı her yerden erişime açılabilir.
Tezim sadece İnönü Üniversitesi yerleşkelerinden erişime açılabilir.
Tezimin …… yıl süreyle erişime açılmasını istemiyorum. Bu sürenin
sonunda uzatma için başvuruda bulunmadığım takdirde, tezimin
tamamı her yerden erişime açılabilir.
…/…/2013
Gündüz AKSU
ONUR SÖZÜ
Yüksek lisans tezi olarak sunduğum “Kentsel Yoksulluk Bağlamında
Mekânsal Ayrışma: Tokat Sulusokak Örneği” başlıklı bu çalışmanın, bilim etiği
ve geleneklere aykırı düşecek bir yardıma başvurmaksızın tarafımdan yazıldığını ve
yararlanmış olduğum bütün yapıtların, hem metin içinde hem de kaynakçada
yöntemine uygun bir biçimde gösterilenlerden oluştuğunu belirtir, bunu onurumla
doğrularım.
…/…/2013
Gündüz AKSU
ÖZET
AKSU, Gündüz, Kentsel Yoksulluk Bağlamında Mekânsal Ayrışma: Tokat
Sulusokak Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Malatya: İnönü Üniversitesi, 2013.
Kent tarihi boyunca üretim, tüketim ve bölüşüm ilişkilerinde yaşanan eşitsiz
ilişki mekâna yansımakta ve birbirinden farklı toplumsal sınıfların mekândaki
konumlanışı farklı olmaktadır. Toplum ve mekân arasındaki çift yönlü ilişki egemen
üretim ilişkileri belirleyiciliğinde olmaktadır. Üretim ilişkilerinde yaşanan değişim
ve dönüşüm hem toplumsal yapıda hem de fiziksel mekânda ayrışma şeklinde
karşılık bulmaktadır. Ama üretim ilişkilerinde yaşanan değişimler hem toplumsal
yapıda hem de fiziksel mekânda topyekun bir dönüşüme yol açmamaktadır.
Kapitalizmle etkileşime geçen toplumlarda feodal üretim sisteminden kalan tortul
öğeler varlıklarını sürdürebilmektedir. Kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklanan
eşitsiz ilişki ile varsıl ile yoksul kesimin mekândaki ayrışması her ne kadar daha
yoğun olarak metropol kentlerde görünür olsa da henüz metropol niteliği taşımayan
kentlerde de bu ayrışmayı görmek mümkündür. Kapitalist üretim ilişkileri ile prekapitalist üretim ilişkilerinin aynı anda varlığını sürdürerek kent mekânını ve
toplumsal ilişkileri etkilediği kentlerden biri de Tokat/Sulusokak’dır. Osmanlı
Devleti döneminde ticaretin merkezi konumundayken üretim ilişkileri ve teknolojide
meydana gelen değişimlerden etkilenen Sulusokak, Tokat’ın diğer bölgelerinden
kentsel yoksulluk bakımından ayrışmıştır.
Anahtar Sözcükler: Kent, mekânsal ayrışma, kentsel yoksulluk, göç, süzülme.
.
ABSTRACT
AKSU, Gündüz, Spatial Segregation in the Context of Urban Poverty: Tokat
Sulusokak Case, Master’s Thesis, Malatya: Inonu University, 2013.
Throughout the history of the city, unequal relationship in the production,
consumption and distribution relationships reflected in space and positioning of
different social classes are different urban space. Bidirectional relationship between
society and space is dominated by the specificity of the relations of production.
Change and transformation in the relations of production as well as physical space
and social structure is met with segregation. But the change in the relations of
production does not lead to a altogether transformation on the social structure and
physical space. The sediment elements of feudal production system are continue
their existence in the communities that interact with capitalism. That is possible to
see the spatial segregation in non-metropolitan urban area even though unequal
relations of capitalist relations of production from the urban space of the poor and the
affluent metropolitan cities more visible separation. Tokat/Sulusokak is the one of
the urban space which one affected by capitalist and feudal relations of production at
the same time. During the Ottoman period Sulusokak was the center of trade and it is
affected by the change relations of production and technology and today
differentiated from other regions of Tokat in terms of urban poverty. During the
Ottoman period Sulusokak was the center of trade. Sulusokak affected by the change
in the relations of production and technology and today it has become dissociated
from other regions in terms of urban poverty.
Keywords: Urban, spatial segregation, urban poverty, immigration, infiltration.
KENTSEL YOKSULLUK BAĞLAMINDA MEKÂNSAL AYRIŞMA
TOKAT SULUSOKAK ÖRNEĞİ
Gündüz AKSU
İÇİNDEKİLER
Onur Sözü................................................................................................................. 1
Özet ve Anahtar Kelimeler ..................................................................................... .. 2
Abstract and Keywords ............................................................................................. 3
İçindekiler................................................................................................................. 4
Çizelgeler Dizelgesi .................................................................................................. 8
Çizimler Dizelgesi .................................................................................................... 9
Resimler Dizelgesi .................................................................................................... 9
Haritalar Dizelgesi .................................................................................................... 9
BİRİNCİ KESİM
ARAŞTIRMA HAKKINDA AÇIKLAMALAR
1. ARAŞTIRMANIN KONUSU, AMACI, VARSAYIMLARI VE YÖNTEMİ . 10
1.1. Araştırmanın Konusu ve Amacı ................................................................... 10
1.2. Araştırmanın Varsayımları ve Yöntemi........................................................ 16
1.3. Bilgi Derleme ve İşleme Teknikleri ............................................................. 21
1.4. Kavram Tanımları ....................................................................................... 25
1.5. Araştırmanın Sunuş Sırası............................................................................ 27
İKİNCİ KESİM
MEKÂNSAL AYRIŞMA VE KENTSEL YOKSULLUK OLGULARININ
KAVRAMSAL VE TARİHSEL OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ
2. MEKÂNSAL AYRIŞMA .................................................................................. 29
2.1. Mekânın Toplumsallığı ve Mekânsal Ayrışma .............................................. 29
2.2. Kentsel Mekânda Ayrışma Türleri ................................................................ 39
2.2.1. Sınıfsal Ayrışma ................................................................................ 39
2.2.2. Kimliğe Dayalı Ayrışma .................................................................... 42
2.3. Kentleşme Teorilerinde Mekânsal Ayrışma ................................................. 49
2.3.1. Chicago Okulu ve Mekânsal Ayrışma ................................................. 50
2.3.2. Neo-Klasik Yer Seçim Teorisi’nde Mekânsal Ayrışma ....................... 57
2.3.3. Eleştirel Kentsel Kuramlarda Mekânsal Ayrışma ................................ 58
2.4. Tarihsel Süreç İçerisinde Mekânsal Ayrışma ............................................... 64
2.4.1. Sanayi Öncesi Kentlerde Mekânsal Ayrışma....................................... 64
2.4.2. Sanayi Kentlerinde Mekânsal Ayrışma ............................................... 69
2.5. Üretim Tarzlarının Eklemlenmesi ve Mekânsal Ayrışma ............................. 75
3. KENTSEL YOKSULLUK VE MEKÂNSAL AYRIŞMA ................................. 82
3.1. Yoksulluk Kavramı ve Türleri ...................................................................... 82
3.1.1. Mutlak Yoksulluk ve Göreli Yoksulluk .............................................. 86
3.1.2. Objektif Yoksulluk ve Subjektif Yoksulluk ........................................ 89
3.1.3. Gelir Yoksulluğu ve İnsani Yoksulluk ............................................... 89
3.2. Kavramsal Olarak Kentsel Yoksulluk .......................................................... 90
3.3. Tarihsel Olarak Kentsel Yoksulluk .............................................................. 94
3.4. Kentsel Yoksulluğun Mekânda Ayrışması ................................................. 100
3.5.Kentsel Yoksulluğu Arttırma Yönündeki Etkisi Bakımından Göç ve
Mekânsal Ayrışma Arasındaki İlişki ........................................................... 109
ÜÇÜNCÜ KESİM
KENTSEL YOKSULLUK BAĞLAMINDA
TOKAT SULUSOKAK BÖLGESİNDE MEKÂNSAL AYRIŞMA
4. TÜRKİYE’DE KENTLEŞME SÜRECİ VE KENTSEL YOKSULLUK
BAĞLAMINDA MEKÂNSAL AYRIŞMA................................................. 118
4.1.Türkiye’de Kentleşme Sürecinin Tarihsel Gelişimi ve
Mekândaki Yansımaları ............................................................................ 118
4.1.1. Osmanlı Devleti’nde Kentleşme Sürecine Kısa Bir Bakış ................. 119
4.1.2.1923-1950 Döneminde Türkiye’de Kentleşme Süreci ve
Mekândaki Yansımaları ................................................................. 125
4.1.3. 1950-1980 Döneminde Türkiye’de Kentleşme Süreci ve
Mekândaki Yansımaları ................................................................. 131
4.1.4. 1980 ve Sonrası Dönemde Türkiye’de Kentleşme Süreci ve
Mekândaki Yansımaları ................................................................. 139
4.2. Türkiye’de Kentsel Yoksulluk Bağlamında Mekânsal Ayrışmaya
Genel Bir Bakış ......................................................................................... 151
4.2.1. 1923-1950 Döneminde Türkiye’de Kentsel Yoksulluk ve
Mekânsal Ayrışma ......................................................................... 151
4.2.2. 1950-1980 Döneminde Türkiye’de Kentsel Yoksulluk ve
Mekânsal Ayrışma ......................................................................... 155
4.2.3. 1980 Sonrası Dönemde Türkiye’de Kentsel Yoksulluk ve
Mekânsal Ayrışma ......................................................................... 159
5. TOPLUMSAL VE MEKÂNSAL YAPISIYLA TOKAT VE
SULUSOKAK ............................................................................................... 174
5.1. Geçmişten Günümüze Tokat İli .................................................................. 174
5.1.1. Tokat’ta Toplumsal Ekonomik Yapının Mekânda Yerleşimi ............ 182
5.1.2. Tokat Merkez İlçesinde Kentsel Yoksulluk Olgusundan Kaynaklanan
Mekânsal Ayrışma ......................................................................... 193
5.2. Tarihsel Kent Merkezi Olarak Sulusokak ................................................... 197
5.2.1. Sulusokak’ta Toplumsal Ekonomik Yapının Mekânda Yerleşimi ..... 202
5.2.2. Tokat’ta Kentsel Süzülme ve Sulusokak .......................................... 208
5.2.3.Sulusokak’ta Kentsel Yoksulluk Olgusundan Kaynaklanan
Mekânsal Ayrışma............................................................................ 211
5.2.4. Tokat Halkının Sulusokak’ı Marjinalleştirme Eğilimi ...................... 214
5.3. Tokat ve Sulusokak’ta Ötekiler .................................................................. 219
5.4. Göç ile Şekillenen Bir Kent Olarak Tokat/Sulusokak ................................. 223
DÖRDÜNCÜ KESİM
GENEL DEĞERLENDİRME
6. SONUÇ ............................................................................................................ 231
KAYNAKÇA……………………………………………………………………...239
ÇİZELGELER DİZELGESİ
Çizelge 1: Ayrışmanın Makro ve Mikro Modelleri ................................................. 33
Çizelge 2: Mekânsal Ayrışmadaki Varsayılan Neden-Sonuç İlişkisi ....................... 42
Çizelge 3: Neoliberal Kentleşmenin Yıkıcı ve Yaratıcı Uğrakları ........................... 81
Çizelge 4: 1927-1950 Döneminde Kent ve Kır Nüfusu, Kent ve Kır Oranı ve Kentli
Nüfus Artış Hızı .................................................................................. 126
Çizelge 5: Bölgelerin Yıllık Nüfus Artışları: Kır-Kent .......................................... 126
Çizelge 6: 1950-1980 Döneminde Kent ve Kır Nüfusu, Kent ve Kır Oranı ve Kentli
Nüfus Artış Hızı .................................................................................... 132
Çizelge 7: Bölgelerin Yıllık Nüfus Artışları: Kır-Kent .......................................... 132
Çizelge 8: 1980 ve Sonrası Dönemde Kent ve Kır Nüfusu, Kent ve Kır Oranı ve
Kentli Nüfus Artış Hızı ......................................................................... 139
Çizelge 9: Bölgelerin Yıllık Nüfus Artışları: Kır-Kent .......................................... 140
Çizelge 10: Türkiye Ekonomisinde Yoksulluk Sorunu 1987-1994 Dönemi ........... 164
Çizelge 11: 2007-2009 Döneminde Kırda ve Kentte Yaşanan
Yoksulluk Oranları .................................................................................... 164
Çizelge 12: Tarlabaşı’na Göç Hareketleri ............................................................. 169
Çizelge 13: 1927-2012 Döneminde Tokat İli Şehir ve Köy Nüfusu ....................... 178
Çizelge 14: Tokat İlçe Merkezindeki Nüfus Oranları (1927-2012) ........................ 179
Çizelge 15: Tokat Merkez İlçesindeki Mahallelerin Nüfus Oranları (2000-2011) .. 181
Çizelge 16: Tokat Sancağına Yerleştirilen Göçmenlerin Sayısı ............................. 224
ÇİZİMLER DİZELGESİ
Çizim 1: Ortak Merkezli Halkalar Kuramı (Ernest N. Burgess, 1925) ..................... 53
Çizim 2: Dilimler Kuramı (Homer Hoyt)................................................................ 54
RESİMLER DİZELGESİ
Resim 1: 1932 Yılında Albert Louis Gabriel Tarafından Çizilen Resim
(Tokat Kalesi) ....................................................................................... 177
Resim 2: Komana Kenti (Tokat) ........................................................................... 182
Resim 3: Joseph Pitton de Tournefort Tarafından Çizilen Resim .......................... 186
Resim 4: Karşıyaka’da Henüz Yapım Aşamasında Olan Toplu Konutlar .............. 193
Resim 5: Gıjgıj Dağı’nın Eteklerinde Cirik Mahallesi........................................... 195
Resim 6: Eski Tokat Evlerinden Bir Görünüm...................................................... 206
Resim 7: Sulusokak’taki Konutlardan Bir Görünüm ............................................. 207
Resim 8: Sulusokak’taki Konutlardan Bir Görünüm ............................................. 207
Resim 9: Karşıyaka’da Bulunan Lüks Konutlar .................................................... 209
HARİTALAR DİZELGESİ
Harita 1: A. Gabriel Tarafından Çizilen Harita (20. yüzyılın başlarında Tokat) .... 187
Harita 2: 19. Yüzyıl Sonunda Tokat Kentinde Arazi Kullanımı ve
İşlevsel Alanlar .......................................................................................... 189
Harita 3: Tokat Kentinin Tarihsel Gelişimi .......................................................... 190
Harita 4: Tokat Merkez İlçesi’ne Bağlı Köyler .................................................... 229
KENTSEL YOKSULLUK BAĞLAMINDA MEKÂNSAL AYRIŞMA
TOKAT SULUSOKAK ÖRNEĞİ
Gündüz AKSU
1.ARAŞTIRMANIN KONUSU, AMACI, VARSAYIMLARI
VE YÖNTEMİ
Bu bölümde, araştırmanın konusu, amacı ve varsayımları ile araştırmanın
hazırlanmasında izlenecek yöntem anlatılmıştır.
1.1. Araştırmanın Konusu ve Amacı
Yoksulluk ve refahın yarattığı mekânlar arasındaki eşitsizlikler, günümüz
kentlerinin ortak bir özelliği haline gelmiştir. Varsıl ve yoksul kesimin mekânları
arasındaki çelişki tüm kentlerde göze çarpmaktadır. Üretim ilişkilerinde meydana
gelen değişikliklerle birlikte üretim, tüketim ve bölüşüm ilişkilerinde yaşanan eşitsiz
ilişki en çarpıcı şekilde kent mekânlarında görülmektedir. Özellikle gelir
eşitsizliğinin derinleştiği toplumlarda hızlı kentleşmeden kaynaklanan en önemli
sorun alanlarından biri de kent mekânında farklı gelir gruplarının yaşam alanlarının
ayrışmasıdır. Kent mekânı artık daha heterojen ve katmanlaşmış bir nitelik
göstermektedir. Özellikle yoğun göç altında kalan büyük kentlerde çeşitli şekillerde
ayrışan nüfusun kentin farklı alanlarında barındığını ve yaşamını sürdürdüğünü
görmek mümkündür.
Kentsel mekânda yaşanan bu ayrışma, sanayi toplumlarının ortak bir özelliği
olmasına rağmen sanayi öncesi toplumlarda da hakim bir olgudur. Kentsel birimler,
ortaya çıktıkları ilk zamanlardan itibaren toplumsal ve mekânsal eşitsizlikleri
bünyesinde barındıran yerleşim alanları olmuşlardır. Mekânsal ayrışmanın kaynağını
ise toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler oluşturmaktadır (Kurtuluş, 2003: 75). İlk
kentlerde artı ürünün kontrolünü ellerinde bulunduran ruhban sınıfı veya daha sonra
ortaya çıkan tacirlerin toplumsal ve ekonomik anlamda sahip oldukları avantajlar
10
mekândaki yerleşimlerine de yansımıştır. Kapitalizm ve Sanayi Devrimi ile birlikte
de toplumsal sınıflar arasında bu farklılaşmalar yoğunlaşarak artmıştır.
Sanayi toplumlarında sermayenin akışkanlık kazanması ile birlikte kentsel
mekân hem dünya ölçeğinde sahip olduğu rol bakımından hem de iç dinamikleri
bakımından dönüşüme uğramıştır. Mingione’a (akt. Erder, 2002: 27) göre sermaye
birikiminin mekânsal sonucu, toplumsal ilişkilerin mekâna eşitsiz dağılımıdır.
Üretim ve tüketim araçlarının ekonomik, teknik, toplumsal ve mekânsal olarak bir
yerde yoğunlaşması, aşırı bir nüfusa, açık alanların yokluğuna, bölgelerarası ve
kentler arası hatta kent mekânı içinde eşitsizliklere ve ayrışmaya yol açmaktadır
(Castells, 1997: 15). Sermayenin uluslararasılaşması sürecinde bölgeler ve kentler
arasında
yaşanan
eşitsizlik
aynı
mekânsal
bütün
içinde
de
kendisini
göstermektedir. Özellikle büyük kentlerde bir yerin gelişmesi ile bir yerin gözden
düşmesi söz konusu olabilmektedir. Konut, sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim, altyapı
hizmetleri bakımından kimi yerler daha iyi şartlara sahip iken kimi yerler
yoksulluk ve yoksunluk içerisinde olabilmektedirler (Doğan, 2001: 102-103).
Lefebvre (1991: 334), kapitalist üretim ilişkilerinin kendini yeniden üretmesini
mekânı keşfetmesine bağlamaktadır. Kapitalist üretim sistemi, mekânı işgal ederek
ve mekânlar üreterek devamlılığını sağlayabilmiştir. Kullanım değeri yerine değişim
değeri ön plana çıkan kapitalizmin soyut mekânında yeniden üretim alanında ve
günlük yaşam mekânında çelişkiler ön plana çıkmaktadır. Hem mekânsal hem de
toplumsal
ilişkiler
bağlamında
meydana
gelen
değişim
ve
dönüşümleri
kavrayabilmek için kenti üretim ilişkilerinden bağımsız sadece bir mekânsal birim
olarak ele almamak gerekmektedir. Kentsel mekân ve toplumsal sistem arasında
diyalektik bir ilişki vardır. Mekânın morfolojik özellikleri, ulaşım bağlantıları,
ekolojik özellikleri, toplumsal sistemin oluşumu ve işleyişi üzerinde etkili olduğu
gibi toplumsal sistem de mekânın oluşumu üzerinde etkilidir.
Günümüzde kent mekânının büyük bir bölümünde alt gelir gruplarının asgari
düzeyde hayatlarını devam ettirebildikleri yerleşim alanları mevcut iken diğer tarafta
orta ve üst gelir gruplarının steril bir şekilde yaşamlarını sürdürdüğü kapalı yaşam
alanları mevcuttur. Bu kapalı alanlarda her türlü ihtiyacın giderilebildiği olanaklarla
11
yaşayan orta ve üst gelir grupları aynı zamanda kentin keşmekeşliğinden uzak
tamamıyla
aynı
sosyal
statüde
bulunduğu
bireylerle
birarada
yaşamayı
sürdürmektedir. Buna karşılık alt gelir grupları ise düşük yaşam kalitesi sunan
bölgelerde mülkiyetine dahi sahip olmadığı yine kendisiyle aynı statüde bulunan
bireylerle birarada hayatlarını idame etmek zorundadırlar. Böylesi farklılıkların
hakim olduğu kentlerde bir tarafta büyük iş merkezleri, alışveriş merkezleri, kapalı
ve güvenli siteler mevcutken diğer tarafta emeğin yeniden üretimini sağlayan konut,
eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim gibi temel kentsel hizmetlerin yeterli olmadığı,
yoksulluk ve yoksunluğun hüküm sürdüğü yaşam alanları mevcuttur.
Geç kapitalistleşen ülkelerin hızlı kentleşme süreçlerine özgün mekânsal
farklılaşmalar Türkiye’de de etkili olmuştur. Var olan büyük kentlerin göç ile birlikte
daha fazla büyümesi şeklinde yaşanan kentleşme sürecinin en belirgin özelliği
yarattığı bölgelerarası dengesizliktir. Üretim, tüketim ve bölüşüm ilişkilerinden
yeterli derecede pay alamayan kırsal alan nüfusu, geri kalmış bölgelerden gelişmiş
bölgelere doğru göç etmiş ve gecekondu yerleşimleri yaygınlaşmıştır1. Sermayenin
kentlerde yoğunlaşmasının ve sanayileşme sürecinin kırsal alanda yaşattığı
dönüşümle birlikte kırsal alan nüfusunun kentlere hazırlıksız ve kısa zaman aralığına
yoğunlaşan göçleri, geldikleri kentte barınma, istihdam, eğitim, sağlık gibi emeğin
yeniden
üretimine
yönelik
hizmetler
ve
olanaklar
açısından
sorunlarla
karşılaşmalarına yol açmıştır.
Önceden göçle gelip kent çeperlerinde ucuz konut alanlarında yaşayan, düşük
ücretli işlerde çalışan ve sistemin devamlılığı için gereksinim duyulan yoksullar,
sistemin dönüşmesi ile birlikte giderek sistem dışına itilmiş ve kentin çöküntü
bölgelerinde, düzenli bir iş sahibi olmayan, düşük gelire sahip bir kesim ortaya
çıkmıştır. Yeni kentsel yoksullar olarak isimlendirilen bu sınıfın dünya üzerindeki
nüfusunda bir artış yaşanmıştır (Akkoyun, 2004: 1)2. Ucuz işgücü sıfatı ile kentlerde
bulunan nüfus, sistemin dönüşmesinden sonra bu sıfatlarının öneminin kalmadığı bir
1
Bu konudaki çalışmalar için bakınız Kıray (1972), Akgür (1997), Akşit (1998), İçduygu ve Ünalan
(1998), İçduygu ve Sirkeci (1999), Sağlam (2006).
2
Bu konudaki çalışmalar için bakınız Buğra ve Keyder (2003), Bıçkı (2004), Baloğlu (2005), Aslan
(2005), Sipahi (2005), Adaman ve Çağlar (2006), Derya (2007).
12
konuma düşmüştür. Gelişen bilgi ve teknoloji, yeni üretim sistemi daha kalifiye ve
profesyonel elemanlara ihtiyaç duyarken, vasıfsız işgücü kendi kaderi ile baş başa
bırakılmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra uygulanan refah devleti politikaları,
kentteki yoksulları sisteme dahil etme çabası taşırken, 1980’li yıllardan sonra
uygulanan neoliberal politikalar sistemin ihtiyacı olmayan yoksulları daha dışlayıcı
bir tavır ile baş başa bırakmıştır. Kentsel mekândaki yoksulların bu politikalarla
birlikte yoksulluklarıyla baş etme stratejileri geliştirmeleri daha da zorlaşmıştır.
Kentsel mekânın belirli bölgelerinde yoğunlaşan kentsel yoksullar, sermayenin
1980’li yıllardan sonra kent mekânını keşfetmesi ile birlikte kendi imkânları ile elde
ettikleri barınma haklarından da olmak durumunda kalmışlardır.
Toplumsal sınıfların mekândaki konumlanışını inceleyen birçok çalışma
yapılmıştır. Mekânsal ayrışma konusunda yapılan çalışmalar, dünyada ve Türkiye'de
yaygın biçimde metropol kentlerde gerçekleştirilmektedir. Musterd ve Wim (1998),
Sandhu ve Sandhu (2007), Naik-Singru (2007), Lai’nin (2007) çalışmaları, dünya
ölçeğinde global kentlerdeki mekânsal ayrışma ile ilgili yapılmış çalışmalardan
bazılarıdır. Ayfer Bartu (2001), kentsel mekânda yaşanan ayrışmayı güvenlikli siteler
üzerinden ele almış ve İstanbul Kemer Country örneğini değerlendirmiştir. Hatice
Kurtuluş da aynı şekilde kentsel mekânda yaşanan ayrışmayı güvenlikli siteler
üzerinden ele alan çalışmalar yapmış ve İstanbul Bahçeşehir (2005a) ile Beykoz
Konakları (2005b) örneklerini incelemiştir. Didem Danış (2001) İstanbul’da
yaygınlık kazanan uydu yerleşmelere değinerek Bahçeşehir örneğine yer vermiştir.
Güvenlikli sitelerle ilgili yapılan bir diğer çalışma Sencer Ayata (2005) tarafından
Ankara Koru Sitesi ile ilgili yapılan çalışmadır. Şerife Geniş (2007) de konu
hakkında İstanbul örneğinden yola çıkarak bir çalışma yapmıştır. Köksal Alver
(2010) güvenlikli sitelerde yaşanan hayatı sterilize edilmiş bir yaşam biçimi olarak
tanımlayıp İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Konya kentlerinde yer alan bazı
sitelerde yaşayan bireylerle görüşerek bir çalışma gerçekleştirmiştir. Rıfat N. Bali
(2011) ise güvenlikli sitelerin Türkiye’de neoliberal politikaların etkisiyle nasıl
geliştiğine dair bir çalışma yapmıştır. Besime Şen (2005), kentsel mekânda yaşanan
ayrışmayı soylulaştırma üzerinden ele alarak İstanbul’daki örneklerine yer vermiştir.
Konut, komşuluk ve kent kültürü olgularından yola çıkılarak Ankara’nın farklı
13
yerleşim birimlerinin özelliklerini toplumsal sınıfların ayrışması şeklinde inceleyen
bir çalışma Sencer Ayata ve Ayşe Ayata (2000) tarafından gerçekleştirilmiştir.
Gamze Kılınç Demirvuran (2007), yüksek lisans tez çalışmasında etnik kimlikler
üzerinden yaşanan sosyal dışlanma konusu uyarınca mekânsal ayrışma olgusuna
değinmiştir. Hasan Ertürk ve Elif Karakurt Tosun (2009), küreselleşmenin kentlerde
mekânsal ayrışmaya yol açtıklarına dair yaptıkları çalışmada Bursa örneğini
incelemişlerdir.
Aynı şekilde kentsel yoksulluk ile ilgili çalışmalar, kapitalist üretim
ilişkilerinden kaynaklanan eşitsiz ilişkinin çarpıcı bir biçimde büyük kentlerde
kendini hissettirmesi sebebiyle yine bu kentlerde gerçekleştirilmiştir. Esra Banu
Sipahi (2005), kentsel yoksulluk olgusunu küreselleşme ile ilişkilendiren çalışmasını
Konya üzerinden incelemiştir. Bu bağlamda çalışmada yoksulluğun temel
belirleyicileri saptanmış, yoksulların sosyo-ekonomik ve demografik özellikleri ve
kentlileşme dereceleri saptanmaya çalışılmıştır. Dilek Gümüş Aslan (2005) ise
çalışmasında İstanbul Karanfilköy ve Derbent mahallelerini inceleme konusu
yapmıştır. Bu çalışma kentsel yoksulluğun görünme biçimleri bakımından iki
mahalleyi
karşılaştırarak,
Karanfilköy
Mahallesi’nde
kentsel
yoksulluğun
özelliklerinin çok yansımadığını, Derbent Mahallesi’nin ise yoksulluk kültürünü
yansıttığını
bulgulamıştır.
Muharrem
Es
ve
Tuncay
Güloğlu’da
(2004)
çalışmalarında kentsel yoksulluk olgusunu İstanbul örneği üzerinden incelemiştir. Bu
çalışmada da kentsel yoksulluğun İstanbul’da kentleşme süreciyle eşdeğer
yürüdüğünden bahsedilmekte ve nihayetinde küreselleşme ile de pekiştiği dile
getirilmektedir. Bu gibi çalışmaların yanı sıra kentsel yoksulluk olgusuyla ilgili
Türkiye’nin doğu kentlerinde de araştırmalar yapılmıştır. Örneğin Hatice Kurşuncu
(2006) Diyarbakır Aziziye Mahallesi’ni incelerken, Mehmet Salih Ökten (2004)
Şanlıurfa örneğini incelemiştir.
Kentsel yoksulluk olgusunu mekânsal ayrışma ile ilişkilendiren çalışmalar
literatürde oldukça az sayıdadır. Konuyla ilgili bir çalışma Bursa örneği üzerinden
yapılmıştır. Doğan Bıçkı (2004), Bursa Işıktepe örneği üzerinden kentsel topluluğun
bir kısmının taşıdığı dezavantajlar (yoksulluk, işsizlik, sosyal dışlanmaya maruz
14
kalma vb.) sebebiyle kendileriyle aynı özellikleri taşıyan kesimle birarada
yaşamasından yola çıkarak yapmış olduğu çalışmasında mekânsal ayrışma ve kentsel
yoksulluk olgularını kuramsal olarak ele almıştır. Yine Bıçkı (2011) tarafından
yapılan bir diğer çalışma ise kentsel yoksulluk ve mekânsal ayrışma olgularını
Türkiye üzerinden küreselleşme bağlamında ele alan çalışmadır. Ayrıca İrfan
Kaygalak (2006) tarafından yapılan bir çalışmada İzmir Karşıyaka-Çiğli bölgesinde
göçün sosyo-ekonomik boyutları incelenirken kentsel yoksulluk ve mekânsal yarılma
olgularına değinilmiştir.
Bu çalışmalardan da görüldüğü gibi genellikle gelir eşitsizliğinin daha sert
yaşandığı büyük kentler, mekânsal ayrışma çalışmalarına konu olmuştur. Oysa
mekânsal ayrışma ilk kentlerin ortaya çıkışına kadar uzanan bir geçmişe sahiptir ve
dolayısıyla
günümüzde
de
metropol
dışında
da
çok
çarpıcı
biçimlerde
gözlemlenebilmektedir. Tokat Sulusokak örneği bunlardan biridir. Bu araştırmanın
amacı, metropol kentler dışındaki kentlerde yaşanan mekânsal ayrışmayı teorik
olarak ortaya koymak, Tokat Sulusokak örneğinde somut olarak incelemektir.
Yoksulluk tarafından beslenen bir mekânsal ayrışmayı Tokat Sulusokak
bölgesinde görmek mümkündür. Literatürde çoğunlukla metropol kentler üzerinden
işlenen kentsel yoksulluk ve mekânsal ayrışma, bu tez çalışmasını metropol olmayan
bir kent olan Tokat’a yöneltmiştir. Literatürde kentsel yoksulluk ve mekânsal
ayrışma olgularının yoğun olarak metropol kentler üzerinden işlenmesi, metropol
niteliği taşımayan kentlerde bu olguların var olduğu gerçeğini gözardı etmektedir.
Oysa ki kapitalist üretim ilişkileri etkisi altında şekillenen kentsel yoksulluk ve
mekânsal ayrışma, metropol niteliği taşımayan kentlerde de yoğun olarak
yaşanmaktadır. Kapitalist üretim ilişkilerinin etkileri her ne kadar metropol kentlerde
daha çarpıcı bir biçimde yaşanıyor olsa da, küçük kentleri de etkisi altına almaktadır.
İşte bu nedenlerle Tokat Sulusokak bölgesinin mekansal ayrışma açısından
incelenmesi önemli görülmüştür.
Bir Doğu kenti olarak Tokat, doğal yapısı sebebiyle ekonomisi tarıma dayalı
olmakla birlikte sanayi, ticaret ve hizmet sektörlerinin de gelişim gösterdiği,
kapitalist üretim ilişkilerinin yanı sıra pre-kapitalist üretim ilişkilerinin de hüküm
15
sürdüğü bir kenttir. Tokat’ta ilk yerleşim yeri olan Sulusokak’tan çeperlere doğru
gidildikçe kentin mekânsal örüntüsünde bir değişim görmek mümkündür. Kentin
eski merkezi olan Sulusokak’ta yer alan konutlar tarihin izlerini taşırken, çeperlere
doğru yeni yerleşim alanlarında bulunan konutlar da bir o kadar modern izler
taşımaktadır. Değişen üretim ilişkileri ile birlikte kentin tarihi mekânından yeni
yerleşim alanlarına göç eden varsıl kesimin boşalttığı alanlara, kırsal alanda yaşanan
dönüşümle birlikte göç eden aileler yerleşmişlerdir. Yani gelir durumunda yaşanan
iyileşmelerle göç eden ailelerin terk ettiği eski konutlar, ucuz konut olarak yeni
gelenlere sunulmuştur.
Bu bakımdan kent merkezi, kabaca bakıldığında, eski tarihsel dokusundan pek
birşey kaybetmemiştir. Araştırmamızın çalışma alanı olan Sulusokak bölgesi,
Osmanlı Devleti döneminde kentin ticaret merkezi olmasına rağmen kapitalist üretim
ilişkilerinin hakim olması ile birlikte bu önemli rolünü kaybetmiştir. Günümüzde ise
yoksulluğun, yoksunluğun ve güvensiz bir ortamın mekânı halini alarak kentin diğer
bölgelerinden ayrışmıştır. Gecekondu diye tabir edilen yapılar, Tokat kent
merkezinin başka bölgelerinde de yer almasına rağmen Sulusokak bölgesinde
oldukça yoğunluk kazanmaktadır. Gelir bakımından yaşanan ayrışmanın yanı sıra
Tokat halkı tarafından bu bölgenin dışlanması Sulusokak bölgesini çalışma açısından
önemli kılmaktadır.
1.2. Araştırmanın Varsayımları ve Yöntemi
Kentsel mekânda, nüfusun gelir ve kimlik (dil, din, ırk, toplumsal cinsiyet)
gibi faktörlere dayalı olarak ve temelde toplumsal tabakalaşmadan kaynaklı olarak
mekânın belirli bölümlerinde ayrışarak yoğunlaşması tarihsel bir olgudur. Kent
nüfusunu mekânda ayrıştıran temel dinamikler ise tarihsel olarak egemen üretim
ilişkilerinin doğasında saklıdır. Egemen üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinde
gerçekleşen bu mekânsal ayrışma günümüz toplumlarında yoğun olarak metropol
kentlerde yaşansa da pre-kapitalist ve kapitalist üretim tarzlarının aynı anda varlığını
sürdürerek kent mekânını etkilediği metropol niteliği taşımayan kentlerde de
gözlemlenmektedir.
16
Araştırmanın dayandığı bu konu iki varsayım üzerinden incelenmiştir.
Birinci varsayım: Mekânsal ayrışma, yalnızca metropol kentlere özgü bir olgu
değildir. Kapitalist ve pre-kapitalist üretim ilişkilerinin birlikte yaşandığı taşra
kentlerinde kentsel mekân iki üretim tarzının dinamikleri tarafından biçimlendirilir.
Bu kentlerde mekânsal ayrışma da üretim tarzlarının eklemlenmesini yansıtır.
İkinci varsayım: Geç-kapitalistleşen çeper bir kent olarak Tokat'ta mekânsal
ayrışma, kapitalist ve pre-kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olarak kentsel
yoksulluk temelinde gerçekleşmektedir.
Kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklanan eşitsizliğin metropol kentlerde
yaratmış olduğu ayrışma, küçük kentlere nispeten daha belirgin olsa da mekânsal
ayrışma sadece metropol kentlere özgü bir olgu değildir. Aynı zamanda farklı üretim
tarzlarının hakim olduğu metropol niteliği taşımayan kentlerde de yaşanabilmektedir.
Kent tarihi boyunca, üretim, tüketim ve bölüşüm ilişkilerinden farklı derecelerde
yararlanabilen sınıfların yaşam alanları da mekânda farklılıklar göstermektedir.
Tokat ilinde kapitalist üretim ilişkilerinin yanı sıra pre-kapitalist üretim ilişkilerinin
etkilerini görmek mümkündür. Kapitalist üretim ilişkileri ile pre-kapitalist üretim
ilişkilerinin aynı anda varlığını sürdürerek kent mekânında ve toplumsal ilişkiler
üzerinde yarattığı etkiyi Sulusokak bölgesinde görmek, Tokat kent merkezinde bu
bölgeyi araştırma için önemli kılmaktadır.
Mekânsal ayrışmayı kent tarihi boyunca görmek mümkündür. Sanayi sonrası
toplumlarda ise sermaye mantığı çerçevesinde şekillenen mekânda ayrışma daha
fazla derinleşmektedir. Kapitalist üretim sistemi, yayılma ve örgütlenme biçimleri ile
mekânsal engelleri ortadan kaldırıp, tüm dünyayı tek bir mekâna dönüştürürken aynı
zamanda
mekânsal
farklılıklar
sermayenin
dolaşımında
çok
farklı
roller
üstlenmektedir. Sermayenin mantığı ile yeni mekânsal hareketlilik biçimleri ortaya
çıkmakta, mekânları birbirine bağlayan ya da birbirinden koparan yeni ilişki ve
süreçler yaşanmaktadır (Özdemir, 2005: 210). Kent mekânında var olan çelişkilerin
kaynağı kapitalizmin eşitsiz gelişme dinamiklerinde aranmalıdır. Doğası gereği
kapitalizm mekânsal bir birimin gelişimini sağlarken diğer yandan başka bir birimin
17
azgelişmişliğine yol açmaktadır. Bu durum bölgesel olabileceği gibi kentsel ölçekte
de kendini gösterebilmektedir (Şengül, 2009: 310). Bir ülke sınırları içerisinde yer
alan bölgeler, kentler hatta kentsel mekândaki alanlar gelişmişlik dereceleri ile
birbirinden ayrılabilmektedir.
Bu çalışmada mekânsal ayrışma ile ilgili David Harvey’in geliştirmiş olduğu
kuramdan faydalanılmıştır. Harvey, kentsel sistemdeki eşitsizliklerin ileri sanayi
toplumlarının kendi yapılarından kaynaklandığını belirtmektedir. Özellikle kentsel
mekânın kendisinde ortaya çıkan rant sorununa ayrı bir önem atfeden Harvey’e
(2009) göre kapitalist sistemin büyümesi demek kentsel rantın büyümesi demektir.
Devlet tarafından sermayeye doğrudan kaynak aktarımı işlevi gören kentsel rantlar,
yeni mekânsal ayrışma ile ortaya çıkabilmektedir. Sermaye ve emek gücünün
değişen konumları ve sınıf içi bölünmeler, yeni mekânsal ayrışmaya zemin
oluşturmaktadır. Böylelikle mekânsal ayrışmada iki uç örnek olan gecekondu
bölgeleri ya da banliyöler arasında üretim ilişkilerinde ve paylaşımında yeni bir
dönem başlatılmaktadır (Kurtuluş, 2005a: 86). Bu iki yerleşim yeri, konutların
kalitesinden içinde barınan bireylerin eğitim seviyesine kadar birçok noktada
birbirinden çok farklı özellikler taşımaktadır.
Harvey, mekânsal ayrışma olgusunun toplumsal yapıyla ilişkilendirilerek ele
alınması gerektiğini belirtmiştir. Harvey’e (2002: 170) göre mekânsal ayrışma,
kapitalist toplumdaki toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi çerçevesinde ele
alınmalıdır. Mekânsal ayrışmanın temelinde kapitalist üretim sistemin yarattığı
eşitsizliklerin yer aldığını ve kapitalist üretim sistemindeki çelişkilerin mekânsal
ayrışma ile belirginleştiğini belirten Harvey (2002: 153-160), mekânsal ayrışma ile
toplumsal ilişkiler arasındaki karmaşık ilişkiyi şu etmenler aracılığı açıklamıştır:
 Sermaye ile emek arasındaki iktidar ilişkisine dayanan temel etmenler,
 Kapitalist üretim sisteminin niteliğinin yarattığı ikincil etmenler (David
Harvey bu etmenleri türev etmenler olarak nitelendirmiştir. Bu etmenleri,
emeğin bölünmesi ve işlevlerde uzmanlaşma, tüketim sınıfları ve
dağıtımdan kaynaklanan tabakalaşmalar, yönlendirilen ideolojik ve politik
18
bilinç, toplumsal devingenlik olanaklarına getirilen engeller olarak
başlıklandırmak mümkündür),
 Geçmiş üretim ilişkilerinden kalmış toplumsal ilişkileri yansıtan etmenler.
Bu çalışma için önem arz eden, mekânsal ayrışma ile toplumsal ilişkiler
arasındaki karmaşık ilişkiyi açıklayan “geçmiş üretim ilişkilerinden kalmış toplumsal
ilişkileri yansıtan etmenler” yani tortul öğelerdir. Sosyal olguların tarihselliği
sebebiyle, değişen üretim ilişkileri daha önceki döneme ait olan üretim ilişkilerini
hemen yok etmemektedir. Toplumlardaki sınıfsal yapılanma ile ilgili Harvey’in
(2002: 153) geliştirdiği kuram uyarınca, kapitalizmle etkileşime geçen toplumlarda
feodal düzenden kalan tortul öğeler varlığını sürdürebilir, ortadan kaybolabilir ya da
dönüşüme uğrayabilir. Harvey’in tortul öğelerle ilgili yaklaşımı, bu çalışma
açısından önem taşımaktadır. Çünkü mekân ile toplumsal ilişkiler arasında var olan
diyalektik ilişki çerçevesinde değişen üretim ilişkileri, toplumsal sınıfların
mekândaki dağılımını da etkilemektedir. Harvey, değişen üretim ilişkileri
çerçevesinde toplumun, mekânı oluşturup dönüştürdüğünü ama aynı zamanda
mekânın da toplumu etkilediğini belirtmektedir.
Farklı sosyo-ekonomik özelliklere sahip bireyler, kentin farklı bölgelerinde
oturmaktalar ve gelirlerinde meydana gelen yükselmelerle de merkezden çevreye
doğru hareket etmektedirler (Keleş, 2012: 116). Kimi aileler oturmakta oldukları
konutları çeşitli nedenlerden ötürü terk etmekte, konut pazarında, bu konutlarsa daha
aşağı gelir gruplarına hitap etmektedir. Böylelikle bazı aileler, nitelikleri, ölçünleri
daha üstün, fiyatı daha yüksek olan konutlara taşınırken, onların boş bıraktıkları, bir
ölçüde eskimiş, fiyatı ya da kirası daha az olan konutları, onlar kadar zengin olmayan
kesimler almaktadır (Keleş, 2012: 397). Merkezden çevreye doğru hareket eden
kesimden boşalan alanlara ise daha düşük sosyo-ekonomik özelliklere sahip bireyler
yerleşmektedir. Homer Hoyt’un Dilimler Kuramı ile de ilişkilendirilebilecek bu
yargı, literatürde “süzülme” olarak isimlendirilmiştir. Sosyo-ekonomik koşulları ile
birbirlerinden farklı olan toplumsal sınıflar mekânda ayrışmakta, zamanla ekonomik
koşullarında meydana gelen iyileşmelerle birlikte bu bölgeleri terk etmektedir.
Boşalan bölgeler ise ucuz konut ve merkeze yakınlık bakımından istihdam
19
olanaklarına daha rahat erişileceği düşüncesiyle özellikle kırdan göç edenler
tarafından tercih edilmektedir. Dolayısıyla bu bölgeler yoksulluk mekânları olarak
yeniden üretilmektedir.
Üretim ilişkilerinde yaşanan değişimler, hem mekânın hem de toplumsal
sınıfların sosyo-ekonomik yapıları üzerinde etkide bulunmaktadır. Sosyo-ekonomik
açıdan iyileşen toplumsal sınıflar, kapitalist üretim ilişkileri tarafından şekillenen
yaşam alanlarına yerleşme güdüsü içerisindeyken, bu sınıflar tarafından boşalan ve
eski üretim ilişkilerinin izlerini taşıyan alanlara ise sosyo-ekonomik açıdan daha
düşük düzeyde olan aileler yerleşmektedirler. Yani üretim ilişkilerinde yaşanan
değişmeler süzülmeyi hızlandırmaktadır. Metropol niteliği taşıyan kentlerde eski
üretim ilişkilerinin izlerinin olduğu mekânlar, sermayenin ikinci çevrimine dahil
edilirken, henüz metropol niteliği taşımayan ve üretim ilişkilerinin eklemlendiği
kentlerde eski üretim ilişkilerinden kalan tortul öğeler varlığını sürdürebilmektedir.
David Harvey’in belirttiği gibi kapitalist üretim sistemi, sermaye ve emek
arasındaki eşitsiz ilişkiyi derinleştirmekte ve bu durum mekâna ayrışma şeklinde
yansımaktadır. Üstelik değişen üretim ilişkileri kent mekânını kendi hegemonyası
altına
almakla
birlikte
eski
üretim
ilişkilerini
tamamen
ortadan
kaldırmayabilmektedir. Bu durumu pre-kapitalist üretim ilişkilerinden kalan tortul
öğelerin tam anlamıyla silinmediği Tokat kent mekânında görmek mümkündür. Bu
tortul öğeler hem toplumsal ilişkilerde hem de fiziki kentsel mekânda kendisini
göstermektedir. Bununla birlikte değişen üretim ilişkileri neticesinde aralarındaki
eşitsiz ilişki sebebiyle sermaye ve emeğin kentsel mekândaki farklı konumlanışı
Tokat kent mekânında çok sert bir biçimde yansımamıştır.
Tokat/Sulusokak, pre-kapitalist üretim ilişkileri ile kapitalist üretim ilişkilerinin
eklemlenmesi ile birlikte yoksulluğun mekânı olarak merkez ilçede bulunan diğer
yerleşim alanlarından ayrışmaktadır. Sulusokak’ın, Osmanlı Devleti zamanında bir
ticaret bölgesi iken günümüzde yoksulluk ve yoksunluk mekânı olmasının nedenleri,
değişen üretim ilişkilerinin toplumsal sınıflar arasında yarattığı eşitsiz ilişkide
yatmaktadır. Bu bakımdan Sulusokak’ta toplumsal ve mekânsal olarak yaşanan
dönüşüm, değişen üretim ilişkileri ışığında ele alınmalıdır. Sulusokak değişen üretim
20
ilişkileri ile eski önemini kaybederken, varsıl kesimin uzaklaştığı ama aynı zamanda
yoksul kesimin de kentte tutunabilmenin bir aracı olarak görüldüğü bir yerleşim alanı
olarak göç olgusundan önemli ölçüde etkilenmektedir. Elbette ki değişen üretim
ilişkilerinin izleri özelde Sulusokak’ı genelde de Tokat’ı etkilediği için bu
dönüşümün nasıl gerçekleştiği, geçmişten günümüze Tokat ve Sulusokak’ta
toplumsal ve ekonomik yapının mekândaki konumlanışının irdelenmesi ile
çözümlenebilinir.
1.3. Bilgi Derleme ve İşleme Teknikleri
Bu araştırma için basılı ve elektronik ortamda literatür taraması ve alan
araştırması yoluyla bilgi toplanmış, elde edilen bilgi ve bulgular niteliksel
çözümleme teknikleri ile çözümlenmiştir.
Literatür taraması çerçevesinde bilimsel çalışmalar, tezler, kitaplar, süreli
yayınlar, yasal ve kurumsal belgeler ve diğer yazılı kaynaklar incelenmiştir. Ancak
Tokat’ın Cumhuriyet döneminde toplumsal, ekonomik, mekânsal yapısı ve
dönüşümüne ilişkin literatürde önemli bir boşluk varıdır. Birçok beyliğe ve devlete
ev sahipliği yapan Tokat’ın ilk yerleşim yeri Sulusokak olması nedeniyle Tokat’ın
tarihsel gelişimi ile Sulusokak’ın gelişimi aynı izleri taşımaktadır. Toplumsal ve
ekonomik yapının mekândaki konumlanışını belirlemek için yapılan literatür
taramasında mevcut kaynakların çoğunluğu Osmanlı Devleti döneminde Tokat’ın
durumuna yöneliktir. Birçok Şer’iyye Sicili’nin3 çözümlenmesine yönelik tezlerle
birlikte Tokat’ın tarihsel gelişimine dair çalışmalar da bulunmaktadır. Şer’iyye Sicili
Transkripsiyonu ve Değerlendirmesi’ne yönelik Asıl (2006) ve Özkan (2002)
tarafından hazırlanan tez çalışmalarında Tokat’ın 1800’lü yıllardaki sosyal yapısına
yönelik verilerden yararlanılmıştır. Tokat tarihine yönelik yapılan çalışmalar ise yine
Osmanlı Devleti döneminde sosyal ve ekonomik yapının analizine yönelik uygun
veriler sunmaktadır. Acunsal (1947), Cinlioğlu (1951) ve (1973), Çiçek (2006), Eken
3
“Şer'iyye sicilleri kısaca mahkemelerde tutulan kayıtlardır. Bu kayıtlar dava zabıtları, mukavele,
senet, satış, vakfiye, vekâlet, vesâyet, tereke, taksim, i'lam ile narhlar ve esnaf teftişine ait kayıtları
içine almaktadır. Diğer taraftan başta hükümdar olmak üzere her derecedeki büyük ve küçük
makamlardan beylerbeyi, kadı, müftü, mütesellim, voyvoda, mütevelli ve iş erlerine yazılan ferman,
berat, divan teskeresi, mektup vs. gibi resmî nitelikteki emir ve yazı kopyaları da bu belgeler içinde
yer almaktadır.” (Erdemir, 1995: 6).
21
(1997) tarafından yapılan çalışmalarda Osmanlı döneminde nüfusun sosyal yapısına
yönelik bilgiler elde edilirken, Beşirli (2004) ve Genç (1988) tarafından yapılan
çalışmalarda yine Osmanlı döneminde Tokat’ın ekonomik yapısına yönelik bilgiler
elde edilebilmektedir. Özdağ (2009) tarafından yapılan yüksek lisans tezinde, 19.
yüzyılda Tokat’ın sosyal ve ekonomik yapısına ilişkin çözümlemeler bulunmaktadır.
Ayrıca Bildiş (2006) tarafından yapılan bir yüksek lisans tezinde, Tokat’ın Zile
ilçesinin tarihsel gelişimine ve günümüzdeki mekânsal ve konutsal dokusuna kısa da
olsa değinilmiştir. Toplumsal ve ekonomik yapının mekândaki yerleşimine dair
Tokat ile ilgili en yetkin kaynak Aktüre (1981) tarafından hazırlanmıştır. Aktüre de
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki Tokat’ın mekânsal yapısını çözümlemiştir.
Tokat’ın Osmanlı Devleti döneminde bir ticaret merkezi niteliği taşıması,
kentin tarihsel gelişiminin genellikle bu dönem üzerinden ele alınmasına yol açmıştır
denilebilir. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise Tokat kentinin toplumsal ve
mekânsal
gelişimini
irdeleyen
çalışmalara
rastlanılmamıştır.
Cumhuriyet
döneminden sonra kentin sosyal ve ekonomik gelişimini konu alan çalışmalardan
Duran (2006), Tokat ekonomisine yön veren tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinin
genel durumu ile ilgili daha çok sayısal nitelikli veriler üzerinde durmuş, Cumhuriyet
döneminde Tokat’ın sosyal yapısını ise idari, nüfus, işgücü ve istihdam, eğitim ve
sağlık gibi demografik ölçütler ışığında ele almıştır. Ünal (2004) ise kentin tarihsel
gelişimini de ele aldığı çalışmasında Tokat kentine yönelik demografik bilgilerden
sonra kentin aldığı göç oranlarını değişen üretim ilişkileri ile ilişkilendirmiş bu
bakımından çalışması önem taşımaktadır.
“Kentsel Yoksulluk Bağlamında Mekânsal Ayrışma Tokat Sulusokak
Örneği” isimli bu çalışma, Osmanlı Devleti döneminde Tokat’ın ticaret merkezi
niteliği taşıyan Sulusokak bölgesinin üretim ilişkilerinde meydana gelen değişimlerle
birlikte nasıl bir dönüşüm yaşadığını ve günümüzde yoksulluk mekânı halini aldığını
irdeleme amacı taşımaktadır. Tokat/Sulusokak’ın, taşıdığı ticari merkez niteliği
nedeniyle tarihi geçmişine dair azımsanmayacak da olsa bir literatür olmasına
rağmen Cumhuriyet döneminden sonra toplumsal ve ekonomik yapının mekândaki
konumlanışı sadece demografik bilgiler ışığında ele alınmıştır. Literatürde, Tokat’ın
22
Cumhuriyet dönemi toplumsal ve mekânsal yapısına ilişkin boşluk bu tez açısından
alan araştırmasını daha önemli kılmıştır. Araştırma için ayrıca yarı yapılandırılmış ve
derinlemesine görüşme teknikleri ile alandan bilgi toplanmış ve bu bilgiler niteliksel
çözümleme tekniği ile değerlendirilmiştir.
Öncelikli
olarak
Sulusokak’ın
algılanışını
değerlendirebilmek
için
Sulusokak’ın kişiler nezdinde ne ifade ettiği öğrenilmek istenmiştir. Çalışmaya
başlamadan önce bölgeyi tanımak amacıyla Sulusokak’da yaşamamış olan kişilerle
yapılan yapılandırılmamış mülakatlarda zihinlerde bir “Marjinal Sulusokak” tanımı
olduğu ve hiç Sulusokak’ta yaşamamışlar açısından bir tehlike arz ettiği görülmüştür.
Bu fikirlerin varlığı ise, Sulusokak ile hiç ilgisi olmayanlara yönelik bir telkin niteliği
taşımakta ve Sulusokak’a ilişkin bir marjinalleştirme yaklaşımı gözlenmektedir.
Sulusokak’ın tarihi geçmişi ve günümüzde bu yönde algılanışı, bizi
Sulusokak’a yönlendiren temel nedenler arasındadır. Sulusokak’a gidildiğinde ise her
tarafı tarih kokan bir mekân ve samimi ve içten tavırlı bölge halkı ile karşılaşılmıştır.
Mekânın, 1200’lü yıllara dayanan hanlar, hamamlar, camiler ile çok eski tarihlere
kadar uzandığını görmek mümkündür. 150-200 yıla dayanan konutlar da buradaki
yoksulluğun boyutlarını gözler önüne serer niteliktedir. Tokat merkez ilçesinin diğer
bölgelerinde elbette ki buradaki konutlar gibi yaşam alanlarına rastlamak mümkünse
de, Sulusokak hem taşıdığı tarihi değer hem de yoksulluğun daha yoğun yaşandığını
kanıtlar nitelikteki konutlar ile diğerlerinden ayrılmaktadır. Bu durum da bizi çalışma
alanı olarak Sulusokak’a yönlendirmiştir.
Bölgeyi tanımak adına Tokat’ta yaşamayıp da bölgeyi uzaktan bir göz olarak
değerlendiren Tokatlılar, bölgede daha önce yaşamış ama taşınmış olan Tokatlılar ve
şu an Sulusokak’ta yaşayanlarla yarı yapılandırılmış bir görüşme planı üzerinden
görüşülmüştür. Sulusokak’ta hiç yaşamamış olan Tokat halkından 10 kişi ile,
Sulusokak’ta yaşamış ama şu an taşınmış olan 5 kişi ile ve hâlâ Sulusokak’ta yaşayan
10 kişi ile görüşülmüştür. Kaynak kişilerin 7’si kadın, 18’i ise erkektir. Görüşülen
kadınların çoğu ev hanımı olmakla birlikte öğrenci olanlar da vardır. Erkeklerin ise
bir kısmı emekli, bir kısmı memur, bir kısmı tüccar, bir kısmı da bazı kurumların
yöneticileriyken bir kısmı hâlâ Sulusokak’a özgü meslek erbaplarıdır.
23
Görüşme yapılan kişilerle genellikle referans yolu kullanılmakla birlikte bazı
görüşmeler rastlantısal gerçekleşmiştir. Bölgenin bugünkü sosyal ve ekonomik
yapısını öğrenebilmek için ilgili kurumların yöneticileri ile görüşülmüştür. Bölgenin
tarihi geçmişi ve bir zamanlar taşıdığı ticari merkez özelliğini öğrenebilmek için
bölgenin yaşlı nüfusu ile diyaloga geçilmeye çalışılmıştır. Bu kişiler arasında hâlâ
Sulusokak’a özgü meslekleri (bakırcılık, saraççılık) icra edenler de vardır. Üretim
ilişkilerinde meydana gelen değişimin el sanatlarını nasıl yok ettiğini öğrenme amacı
taşıyan bu sohbetler sırasında yarı yapılandırılmış bir görüşme planı olsa da
karşımızdaki insanların geçmişe duydukları derin özlem nedeniyle uzun sohbetler
yapılmış, kişilerin konuşmalarına çok fazla müdahale edilmemiştir.
Referansın dışında Sulusokak’a yapılan ziyaretler esnasında kimi zaman
kapısının önünde inek yayan kimi zamanda kapısının önünde madımak ayıklayan
Sulusokak sakinlerine eşlik edilerek rastlantısal görüşme gerçekleştirilmiştir. Bu
görüşmeler esnasında karşıdaki kişiyi çok rahatsız etmeden kişisel bilgiler
öğrenilmeye çalışılmıştır. Sulusokak’ta birçok Artvinli, Erzurumlu, Karslı olanlarla
karşılaşıldığından öncelikle nereden ve ne zaman göç ettikleri öğrenilmek
istenmiştir. Sulusokak’a 1800’lü yılların sonunda olan göçlerin sebebi savaş iken,
daha sonra özellikle kendi kırsalından aldığı göçlerin sebebi değişen üretim
ilişkilerinin etkileridir.
Kaynak kişilerle yapılan görüşmelerde bölgenin tarihsel geçmişinin zihinlerde
kapladığı alan oldukça geniştir. “Eskiden” diye başlayan cümlelere çok tanıklık
edilmiştir. Kadın-erkek algısında da bir farklılık olduğu görülmüştür. Erkekler daha
çok bölgede var olan ekonomik faaliyetlerin yükselişini ve düşüşünü anlatırken,
kadınlar ise tarihsel geçmiş ile ilgili erkeklere nazaran daha az bilgiye sahip olmakla
birlikte daha çok gündelik hayatlarından ve yoksulluktan dem vurmuşlardır.
Bunların dışında kaynak kişilerden bölgenin bir sokak mı, mahalle mi yoksa
semt mi olduğu, neden göç aldığı ve verdiği, adının kaynağı, bölgede geçmişte ve
günümüzde etnik çeşitliliğin ne boyutta olduğu gibi konular öğrenilmeye
çalışılmıştır. Ayrıca bölgede yaşamayan ve hiç yaşamamış olan kişilerin bölgeyle
ilgili algıları öğrenildikten sonra bu algının kaynağı hem bu kişilerden hem de şu an
24
Sulusokak’ta yaşayanlardan öğrenilmeye çalışılmıştır. Nihayetinde de kaynak
kişilerden bölgenin yoksulluğu ve ilçe merkezinden nasıl ayrıştığı öğrenilmek
istenmiştir.
1.4. Kavram Tanımları
Bu araştırmada sıklıkla kullanılan ve araştırmanın konusu açısından önem
taşıyan kavramlar ve tanımları aşağıda sunulmuştur.
Kent: Genellikle tarım dışı kesimlerde yoğunlaşmış 10.000’in üstünde bir
nüfusu bulunan, farklılaşmış ve örgütlü bir fiziksel, toplumsal ve yönetimsel
bütünlüğe sahip olan yerleşmelere denilmektedir (Sencer, 1979: 8). Sürekli bir akış
içinde bulunan toplumsal bir pratik olan kent (Castells, 1997: 123), toplumsal olarak
belirlenen önemli oranda artı ürünün harekete geçirilmesi, koparılması ve coğrafi
olarak
yoğunlaştırılması
yoluyla
yaratılan
yapılanmış
biçimlerdir
(Harvey, 2009: 217).
Kentleşme: “Sanayileşmeye ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent
sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplumda artan
oranda örgütleşme, uzmanlaşma ve insanlar arası ilişkilerde kentlere özgü
değişikliklere yol açan nüfus birikim süreci”dir (Keleş, 2012: 31).
Mekânsal Ayrışma: Kentsel mekânda yer alan toplumsal tabakalar
arasında gelir, meslek, eğitim durumu, yaş, toplumsal statü, cinsiyet, etnisite, dil, ırk
gibi niteliklerdeki farklılıklar, bu tabakaların kentsel mekânda yer seçim kararlarını
etkileyebilmektedir. Bu çerçevede mekânsal ayrışma farklı nitelikteki toplumsal
grupların kentsel mekânda farklı konumlanışı ile oluşan süreçtir (Erder, 2006: 35).
Göç: Toplumsal değişimlere paralel olarak nüfusun mekândaki yeniden
dağılımıdır (Tekeli vd., 1978: 62-63). Göç, toplumsal değişim ve dönüşümden
kaynaklanmakla birlikte toplumsal değişim ve dönüşüme de yol açan, çift yönlü
etkide bulunan bir süreçtir.
25
Gecekondu: “Bayındırlık ve yapı kurallarına aykırı olarak, gerçek ya da tüzel,
kamusal ve özel kişilerin toprakları üzerine, toprak sahibinin istenç ve bilgisi dışında,
onamsız olarak yapılan, barınma gereksinmeleri devletçe ve kent yönetimlerince
karşılanamayan yoksul ya da dar gelirli ailelerin yaşadığı barınak türü”dür
(Keleş, 2012: 509). Gecekondular, kapitalizmin kırsal alanda meydana getirdiği
dönüşüm neticesinde kırdan kentte doğru olan göç hareketinde bir ivme yaşanmasına
rağmen, sanayileşmenin çok yavaş bir seyir izlediği toplumlarda ortaya çıkmaktadır
Kıray’a (2007: 90). Gecekondu gibi oluşumlar hızlı bir değişim sonucu meydana
gelen, ne eski yapıyla ne de yeni yapıyla ilişkili olan sadece değişen yapıyla
bütünleşmeyi sağlayıcı tampon mekanizmalardır (Kıray, 1964: 5).
Soylulaştırma: İlk kez Ruth Glass tarafından 1964’te tanımı yapılan
soylulaştırma (gentrification), 1960’lı yıllarda orta sınıfların banliyöler yerine işçi
sınıfının bulunduğu Londra kent merkezinde yaşamayı tercih etmeleri ve burada yer
alan mütevazi evleri pahalı ve zarif konutlara dönüştürmeleri ile başlayan bir süreci
ifade etmektedir (Byrne, 2003: 405). En genel tanımıyla soylulaştırma, gerilemiş
olan eski kent içi alanlarındaki yeni bir toplumsal ve mekânsal ayrışmayı ifade
etmektedir. Yeni orta sınıfın bu alanlara yönelik artan talebi ve mülkiyetin
değerlenmesi ile başlayan süreç, işçi sınıfının yerinden edilmesi ile sonuçlanmaktadır
(Şen, 2005: 128).
Yoksulluk: Nüfusun bir kesiminin değişik dönemlerde çeşitli sebeplerle
tarihsel ve coğrafi olarak belirlenmiş asgari yaşam standardını sağlayabilecek
kaynaklardan yoksun olmasıdır (Mingione’dan akt. Kaygalak, 2001: 124).
Kentsel Yoksulluk: Yoksulluk tarih boyunca var olan bir olgu olmasına
karşın, özellikle kapitalizmle birlikte sınıfsal eşitsizliklerin daha da belirginleştiği
kentsel mekânda yoksulluk daha derin yaşanmaktadır. Basitçe yoksulluğun kentsel
mekândaki hali olarak ele alınan kentsel yoksulluğun kırdan kente göç ile pekiştiğini
dile getiren görüşler de mevcuttur. Kırdan göçle kente gelen, barınma ve istihdam
sorunları ile karşı karşıya kalan dolayısıyla gecekondularda yaşayıp düşük ücretli
işlerde çalışan kesimin yaşadığı yoksulluktur (Kaygalak, 2001: 127).
26
1.5. Araştırmanın Sunuş Sırası
Araştırmanın sunuş sırası şöyledir:
Araştırma dört kesimden oluşmaktadır. Araştırmanın “ARAŞTIRMANIN
KONUSU, AMACI, VARSAYIMLARI VE YÖNTEMİ” başlıklı birinci kesiminde,
araştırmanın konusu ve amacı, varsayımları ve yöntemi, bilgi derleme ve işleme
teknikleri, kavram tanımları ve araştırmanın sunuş sırası verilmiştir.
Araştırmanın ikinci kesimi iki bölümden oluşmaktadır. “MEKÂNSAL
AYRIŞMA” birinci bölümde kavramsal ve tarihsel olarak ele alınıp ardından da
kentsel mekânda ayrışma türlerine ve mekânsal ayrışmaya yönelik geliştirilen
teorilere yer verilmektedir. İkinci bölüm ise “KENTSEL YOKSULLUK VE
MEKÂNSAL AYRIŞMA” başlığı altında öncelikle yoksulluk kavramı ve türlerine
yer verilmiş ardından kentsel yoksulluk olgusu kavramsal ve tarihsel olarak
incelenmiştir. Ayrıca bu bölümde kentsel yoksulluk olgusunun mekânda ayrışmanın
hem nedeni hem de sonucu olması bakımından mekâna nasıl yansıdığı ve kentsel
yoksulluğu arttırıcı etkisi bakımından göç olgusu ile mekânsal ayrışma arasındaki
ilişkinin niteliği irdelenmiştir.
Araştırmanın
“KENTSEL
YOKSULLUK
BAĞLAMINDA
TOKAT
SULUSOKAK BÖLGESİ’NDE MEKÂNSAL AYRIŞMA” başlığını taşıyan üçüncü
kesimi ise iki bölümden oluşmaktadır. Toplumsal sınıflar arasında yaşanan
eşitsizliğin mekâna yansıma dinamiklerini anlayabilmek için Türkiye’de kent
mekânının nasıl bir değişim ve dönüşüm geçirdiğini değerlendirmek gerektiğinden
ilk bölümde “TÜRKİYE’DE KENTLEŞME SÜRECİ VE KENTSEL YOKSULLUK
BAĞLAMINDA MEKÂNSAL AYRIŞMA” başlığı şekillendirilmiştir. İkinci
bölümde ise kentsel yoksulluk bağlamında Tokat ilinde gerçekleşen mekânsal
ayrışmayı inceleyebilmek adına “TOKAT VE SULUSOKAK BÖLGESİ” başlığı
altında Tokat ve Sulusokak bölgesinin tarihsel gelişimi ve toplumsal ekonomik
yapının mekânda yerleşimi ile birlikte kentsel yoksulluk olgusundan kaynaklanan
mekândaki ayrışma incelenmiştir.
27
Araştırmanın
dördüncü
kesimi
ise
“GENEL
DEĞERLENDİRME”
bölümünden oluşmaktadır.
Araştırmanın en sonunda da alfabetik sıraya göre hazırlanmış olan
“KAYNAKÇA” bulunmaktadır.
28
MEKÂNSAL AYRIŞMA VE KENTSEL YOKSULLUK OLGULARININ
KAVRAMSAL VE TARİHSEL OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ
2. MEKÂNSAL AYRIŞMA
Bu bölüm altında mekân ve mekânsal ayrışma olgusu kavramsal olarak ele
alındıktan sonra kentsel mekânda ayrışma türleri irdelenmiş, ardından mekânsal
ayrışmaya yönelik geliştirilen teorilere yer verilmiştir. Son olarak da mekânsal
ayrışmanın tarihsel gelişimi incelenmiştir.
2.1. Mekânın Toplumsallığı ve Mekânsal Ayrışma
Sosyolojik kuramlarda 19. yüzyıldan beri mekâna ilişkin değerlendirmeler
yapılmaktadır. Örneğin Coğrafyacı Ekol diye bilinen yaklaşımlar mekânın sosyal
yaşantı, kültür, insan davranışları üzerindeki etkisine yoğunlaşmıştır. İklimin, bitki
örtüsünün, yeryüzü şekillerinin, topoğrafyanın uygarlıklar ve insan toplulukları
üzerindeki etkileriyle ilgilenen İbn-i Haldun, Montesquieu, Le Play, Demolins gibi
isimler Coğrafyacı Ekol’de öne çıkan isimlerdir. Klasik sosyologlardan Marx,
Durkheim ve Weber, mekân ile doğrudan ilgilenmemişlerdir. Marx, mekânı
kapitalizmin metalaştırma süreçlerinin bir parçası olarak ele alırken, Durkheim,
mekanik ve organik dayanışmada toplumsallığın üreticisi, Weber ise Ortaçağ
kentlerinden modern kentlere geçişte önemli bir öğe olarak ele almıştır
(Bal, 2008: 267). Kentsel toplumsal mekân, örtüşen ve iç içe geçmiş tabakaların
şekillendirdiği etkileşimli bir yapıdır (Güvenç, 2000a: 261). İnsan ve toplum belirli
bir mekânda varlık kazanmakta, o mekânda oluşmakta ve dönüşmektedir. İşte bu
yüzden insan ve toplum bir yerle irtibat kurmakta ve bir yere bağlanmaktadır.
Alver’e (2010: 11) göre bir kimlik unsuru olabilen mekân aynı zamanda bir değer ve
referans alanı olması bakımından insanın konumu ve statüsüne dair ipuçları
taşımaktadır.
İlgili literatürde mekânla ilgili yapılan tanımlamalar genellikle insanın yer ile
ilişkisine yönelik olarak açıklanmaktadır. Göka (2001: 17), “Önce mekân vardı.
Sonra mekânın her türlü özelliğini toplayan insan varoldu. İlk oluşta nasıl birlikte
29
olduysa daha sonra da öyle birlikte oldu mekân ve insan. Yani birbirinin gerekçesi
olan bir bütünün iki farklı görüntüsü.” ifadesiyle mekânın ve insanın ayrılmaz bir
bütün olduğunu dile getirmektedir.
Toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel etkilerle yeniden üretilen mekânı
sadece fiziki bir mekân olarak değil, toplumsallığını ön plana çıkaracak bir
yaklaşımla ele almak gerekmektedir. Kentin yüklendiği mekânsal biçim ile kentteki
toplumsal
süreçler
birbirini
etkileyen
iki
unsur
olmaları
bakımından
Harvey (2003: 28) mekânı “coğrafi muhayyile” ve “sosyolojik muhayyile” ile
birlikte ele alınmasını salık vermektedir. Mekânın zaman içinde geçirdiği
dönüşümden yola çıkarak yapılan bir başka tanımlama ise mekânın statik bir olgu
olmadığına ve zamandan bağımsız ele alınmayacağına dair yapılan vurgudur
(Massey’den akt. Ercan, 2000: 217). Mekân ve zaman birbirini etkileyen olgular
olması bakımından dikkate alınması gerekliliği yanında mekânın toplumsal
ilişkilerden etkilenen bir olgu olduğunu da göz ardı etmemek gerekmektedir. Çünkü
mekân ve zamana yönelik kavrayışlar, toplumsal yaşamın yeniden üretilmesine
yönelik ilişkilerle zorunlu bir bağın sonucudur (Ercan, 2000: 218).
Mekân üretimi, toplumsal sınıflar, devlet, siyaset ve ideoloji düzeyinde
işleyen toplumsal süreçlerden etkilenebileceği gibi aynı zamanda kendine özgü
dinamiklerinin belirleyiciliği altında da gerçekleşebilmektedir. Bunlar coğrafi
üstünlükler, afetler gibi doğal olabileceği gibi, kapitalist toplumda bütünleşik bir
pazar ekonomisinin sonucu olarak gelişen eşitsiz-bileşik gelişme yasası gibi
toplumsal olarak da üretilebilmektedir (Kaygalak, 2008: 21). Henri Lefevbre’ye
(akt. Harvey, 2002: 170) göre kentsel mekân toplumsal üretimin sonucu
şekillenmektedir. Toplumsal sınıflar arasındaki ilişki kentsel mekânın üretim
biçimini etkilemektedir. Mekânsal ayrışmayı salt toplumsal ilişkilere dayandırmak bu
olguya edilgen bir nitelik yüklemek anlamına gelmektedir. Bu bakımdan mekânsal
ayrışmayı sınıfsal ilişkilerin ve toplumsal farklılaşmaların üretildiği ve sürdürüldüğü
süreçler içerisinde tamamlayıcı bir aracı etki olarak değerlendirmek gerekmektedir.
Lefebvre’e (akt. Süalp, 1999: 76) göre toplumsal olarak üretilen mekânın
üretim biçimi sınıflararası çatışma tarafından belirlenmektedir. Toplumsal olarak
30
üretilen mekân, mimariden kent politikalarına, çevre problemlerinden arsa
spekülasyonlarına, kültürel üretimden ideolojiye dek uzanan dinamik ve diyalektik
bir yoğunluğa sahiptir. Farklı gelir gruplarının veya farklı ırk, din, etnisite, mezhep,
kültürel, toplumsal cinsiyet kimliklerindeki bireylerin ayrışmasını fiziksel mekânda
görmek mümkündür.
Mekânsal ayrışma da toplum ve mekân arasındaki diyalektik ilişki neticesinde
şekillenmektedir. Erder (2006: 36) kentsel gelişme dinamiğini sağlayan temel
süreçler çerçevesinde ayrışma olgusunu “ayrımlaşma” olarak ele almış ve “aynı
işleve sahip ekolojik birimlerin aynı mekânda toplanması eğilimi sonucu olarak
birbirinden ayrılmış alanların ortaya çıkması süreci” şeklinde tanımlamıştır.
Max Weber’e (2003: 49) göre mekânsal ayrışma bireylerin iş ortamı, gelir, ırk ve
etnik kimlikler, toplumsal statü, adetler, alışkanlıklar, zevk, tercih ve ön yargı gibi
faktörlerin belirleyiciliğinde kentin çeşitli bölgelerindeki yerleşim alanlarını arzu
edip etmemesi sonucu meydana geldiğini belirtmektedir. Bu tanımlamadaki liberal
bir söylem olan “arzu edip etmemesi” ifadesi genellikle sermaye sahipleri için geçerli
olmaktadır. Çünkü kentsel yoksulların mekândaki konumlanışı bir tercihten ziyade
zorunluluk neticesinde gerçekleşmektedir.
Mekânsal ayrışmanın yaratılması sürecinde bireylerin seçimlerde bulunduğu
ve yeğlemeleri söz konusu olmakla birlikte yeğlemeler, değer dizgeleri hatta seçimler
bireyin istencine dışsal güçlerce üretilmektedir. Örneğin işçi sınıfının komşuluk
birimleri genellikle işçi sınıfı içinde yer almayı doğrulayan değerlerle donanmış
bireyler üretmektedir (Harvey, 2002: 163-164).
Saltman (1991: 1) ve Calder ve Greenstein, (2001: 4) mekânsal ayrışmayı
farklı nüfus gruplarının belirli bir coğrafi alanda mekânsal olarak ayrışması şeklinde
tanımlamaktadırlar. Bu farklı nüfus grupları farklı sosyo-ekonomik özelliklere, farklı
mesleklere veya farklı aile kompozisyonlarına sahip olabilmektedirler. Van Kempen
ve Özüekren’e (akt. Firman, 2005: 1) göre mekânsal ayrışma, kent mekânının
toplumsal sınıfların statülerinin üst düzey ve alt düzeyde göstermesi ile meydana
gelmektedir. Bu durum, mahallelerdeki konutlar için var olabileceği gibi kentler
arasında
ve
kentle
çevresindeki
alanlar
için
de
var
olabilmektedir.
31
K’akumu ve Olima (2007: 90) ise mekânsal ayrışmayı, belirli bir sosyal gruba devlet
veya piyasa
mekanizması tarafından
bir
konut
alanının tahsisi
şeklinde
tanımlamaktadır. K’akumu ve Olima’nın tanımlamasında, mekânsal ayrışma
üzerinde devletin etkisinin önemi görülmektedir. Örneğin devlet, eski tarihsel
mekânları, soylulaştırma gibi uygulamalarla belirli sınıflara tahsis ederken, burada
yaşayan kentsel yoksullara ise kentin çeperlerindeki toplu konut alanlarını tahsis
etmektedir.
Kent mekânında özellikle konut alanlarında homojen adacıklar kendi içinde
türdeş toplumsal gruplara ev sahipliği yapmaya başlamıştır. Birbirinden farklı olan
grupları içerisinde barındıran bu ayrışmış mekânlar sadece bir nitelik farklılığını
değil aynı zamanda bir hiyerarşiyi temsil etmektedir. Toplumsal sınıflar birbirinden
ne kadar farklıysa mekânda yer alışları da o kadar farklılık göstermektedir
(Erder, 2006: 35). Marcuse (2005: 20-22), toplumsal ayrışmanın temelinde bir
grubun bir başka grubu dışlamasının yattığını belirtmektedir. Toplumsal alanda
yaşanan dışlama mekânda da yansıma bulmakta ve farklı sosyo-ekonomik özellikteki
gruplar mekânda kümelenerek ayrışmaktadırlar.
Kentsel mekânda yaşanan ayrışmayı daha iyi anlayabilmek için Friedrichs’in
(1998: 169-171) geliştirdiği modele bakmak gerekmektedir. Bu modelin temel
bileşenlerinden ilki konut alanlarında sosyal eşitsizlikten kaynaklanan mekânsal bir
ayrışmanın yaşanması önermesine dayanan makro düzeyle ilgili bileşendir. İkincisi
ise kişisel özelliklere (gelir, eğitim seviyesi, yaşam tarzı, etnik ya da dini kimlik)
dayanan mikro düzeyle ilgili olan bileşenden kaynaklanan ayrışmadır. Üçüncü
bileşen ise makro ve mikro düzeylerin arasında oluşan ilişki ile ortaya çıkan
ayrışmadır. Bu bileşen, kentlerdeki iş ve konut alanlarının kişilere sunduğu fırsatlar
üzerine kurulmuştur. Bu modelle ilgili Çizelge 1 aşağıda verilmiştir:
32
Çizelge 1: Ayrışmanın Makro ve Mikro Modelleri
Konutların Orantısız Dağıtımı
Gelir Eşitsizliği
Makro Düzey
Ayrışma
İçerik Etkisi
Fırsatlar Alanı
Bireyin Etkisi
Mikro Düzey
Yer Seçimi
Kaynak: Friedrichs, 1998: 170.
Gist ve Fava (akt. Calder ve Greenstein, 2001: 3) ayrışmayı istemli ve
istemsiz olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Bireyin kendi inisiyatifiyle kendi sınıfında
olan bireylerle birarada yaşamak isteği istemli ayrışmayı teşkil ederken, bireyin veya
ailenin çeşitli güçler tarafından bir bölgede veya mahallede yaşamaya zorlanması
istemsiz ayrışmayı teşkil etmektedir. Galster and Keeney (akt. Falah, 1996: 1)
mekânsal ayrışmayı üç ayrı nedene bağlamaktadır: sınıf, kendini ayrıştırma ve
ayrımcılık. Yazarlara göre bu üç neden üç farklı teoriyle ilişkilidir. Sınıf teorisi ile
ayrışmanın
nedeni
sosyo-ekonomik
sınıflara
dayandırılmaktadır.
Konut
sınırlamalarının mekânsal ayrışmanın temel nedeni olarak gördükleri ayrımcılık bir
diğer nedendir. Örneğin kimi grupların gelir seviyeleri bakımından başka bir
mekânsal alanda yaşama olanakları olsa dahi ayrımcılık nedeniyle bazı toplulukların
yoğunlaştığı alanlarda yaşamaları engellenebilmektedir. Son olarak kendini
ayrıştırma ile bireylerin kendi grubunun baskın olduğu mekânlarda yer seçmesinden
kaynaklanabilen ayrışmadan bahsedilmekle birlikte bu şekilde bireylerin politik bir
güç veya destekleyici kurumlar geliştirme fırsatı elde edebilecekleri belirtilmektedir.
Örneğin eski kent içi alanlarının eskimeye ve çöküntü alanları haline gelmeye
başlaması ile bu bölgelerde yaşayan bireylerin buradan gitmesi ile banliyölerden kent
merkezlerine gelen bireylerin hareketliliği doğal bir süreç olarak karşılanmakta ve
“tüketici tercihi” odaklı ele alınmaktadır (Şen, 2005: 138-139).
33
Balbo’ya (1993: 27-28) göre ise mekânsal ayrışmanın nedenleri, hızlı kentsel
nüfus artışı, kentsel ekonominin işleyişi, kentsel planlama ideolojisi ve devletin
rolüdür. Bunlardan en önemlisi, planlamanın kentleşmenin hızına yetişememesidir.
Hızlı nüfus artışı ve kırdan kente yönelen göç hareketleri birçok konut, altyapı ya da
kentsel hizmetler gibi talepleri de beraberinde getirmesine rağmen, bu taleplerin
karşılanmasında çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Ayrışmanın bir başka nedeni kentin
ulusal anlamda sahip olduğu rol ve diğer kentlere göre sahip olduğu nüfusla ilgilidir.
Herhangi bir başkent veya ekonomik anlamda önde olan bir kent, dünya siyasal ve
ekonomik sistem içerisinde daha az veya daha fazla role sahip olabilmektedir.
Özellikle gelişmekte olan kentlerin ekonomisi çoğunluklu enformel sektöre
dayanmaktadır. Kent sahnesinde uzun süredir var olan kayıt dışı ekonomiler
gelişmekte olan ülkelerin ekonomisinin yapısal bir özelliği haline gelmiştir. Son
olarak Balbo (1993: 29) devletin rolünün mekânsal ayrışmaya yol açabileceğini
belirtmiştir. Yatırımlar yapan, kanunlar geliştiren, standartlar koyan, nelerin yasal
nelerin yasal olmadığına karar veren devlet kimi zaman yasal olmayan oluşumlar
karşısında yetersiz kalabilmektedir.
Kentsel mekânda insanların birbirinden farklı şekillerde ayrıştığını görmek
mümkündür. Bu ayrışma, genellikle yaş, cinsiyet, gelir, dil, din, renk, karşılaştırmalı
avantajlar ve tarihsel konumdan kaynaklanan bazı faktörlere bağlı olarak
gerçekleşebilmektedir. Bazı ayrışma türleri örgütlü olarak gerçekleşmekte, bazıları
ekonomik olarak tanımlanmakta, bazıları sosyal hayattaki iletişimin özelleşmesiyle
ortaya çıkmakta ve bazıları da bireysel tercihler ya da yaşanan ayrımcılık sonucunda
gerçekleşmektedir (Schelling, 2004: 488). Mekânsal ayrışma, toplumun bir
kısmının işsiz olma, sosyal dışlanmaya muhatap olma, toplumsal kaynaklara
erişme noktasında örgütsüz olma, kadın hane reisi olma, eğitim düzeyi düşük
olma, yeterli kamu hizmeti alamama gibi taşıdığı çeşitli dezavantajlar dolayısıyla
kentsel mekânda kendileriyle benzer durumda olanlar ile kümelenmeleri şeklinde
açıklanmaktadır (Bıçkı, 2011: 363).
Toplumsal eşitsizlik, her sınıflı toplumun en belirgin göstergelerinden biridir.
Üretim sistemleri farklı olsa dahi, ürünün toplumsal sınıflar arasındaki bölüşümü
34
toplumsal eşitsizliği doğurmaktadır. Kapitalist toplumlarda kentsel sorun olarak ifade
edilen toplumsal ayrışma, hem ekonomik düzlemde hem de ortak tüketim alanlarında
meydana gelen çelişkilerden kaynaklanmaktadır. Kapitalizmde içsel olarak var olan
ve gelirler açısından ifade edilen geleneksel eşitsizlik, artık konut koşullarından
çalışma saatlerine kadar uzanan, sağlık, eğitim ve kültürel olanakları da içine alan
birtakım ortak hizmetlere erişebilirlik ile tanımlanabilen yeni toplumsal ayrım
noktalarında da kendisini göstermektedir (Castells, 1997: 27). Eşitsizlikler üzerine
kurulu olan kapitalist üretim sisteminde toplumsal sınıflar arasında gelir, konut,
çalışma saatleri, sağlık, eğitim, ulaşım, iletişim gibi alanlara erişim bağlamında
gözlemlenen eşitsiz ilişki, toplumsal sınıfların kentsel mekândaki dağılımını da
etkilemektedir. Varsıl ve yoksul kesimin yaşam alanları arasındaki çelişkiyi tüm
kapitalist kentlerde görmek mümkündür. Kapitalist gelişmenin öncülleri arasında
görülen İngiltere’nin Manchester kentinde farklı toplumsal sınıflar arasındaki
eşitsizliğin mekândaki yansımasını bundan 150 yıl önce Engels (1994: 100-101) şu
şekilde belirtmektedir:
“Kentin ilginç yerleşim biçimi nedeniyle, herhangi bir işçi sınıfı mahallesini
hiç görmeden ya da bir zanaatkâra hiç rastlamadan bir ömür boyu Manchester’da
yaşamak ve işine gidip gelmek olanaklıdır. Manchester’ı iş ya da eğlence için
ziyaret eden birisi, çalışan sınıfla orta sınıfların mahalleleri birbirinden ayrışmış
olduğu için, çöküntü alanlarını görmek zorunda değildir. Bu iki kesimin bir araya
gelmesinin kaçınılmaz olduğu durumlarda, orta sınıflar kendilerinden daha az
şanslı olan komşularını bilerek görmezden gelir… Üst sınıflar sağlıklı kırsal
kesimin havasını soluyup, her on-onbeş dakikada hareket eden atlı otobüslerle
Mancherster’ın merkezine ulaşımın sağlandığı lüks konutlarında yaşarlar. Bu
nüfuzlu zenginler evlerinden kent merkezindeki işyerlerine tümüyle çalışan
sınıfların mahallelerinden geçen en kısa yoldan, yolun iki tarafında yayılan
sefalet ve pisliğe ne kadar yakın olduklarının farkına varmaksızın gidebilirler”.
İşte bu noktada kentin kendisinin eşitsizliklerin kaynağı olduğunu söylemek
mümkündür. 150 yıl öncesinin İngilteresinde kentsel mekânda varsıl ve yoksul kesim
arasındaki uçurum günümüz kentlerinde daha çarpıcı boyutlara ulaşmıştır.
Harvey (2002: 170) mekânsal ayrışmayı, insanların istekleri doğrultusunda
gerçekleşen bir olgu olmaktan çok kapitalist üretim sistemi tarafından üretildiğini ve
35
kapitalist üretim sisteminin büyümesi sürecinde önemli bir işleve sahip olduğunu
belirtmektedir. Kapitalist kentteki mekânsal ayrışma, pazar donanımına ulaşmak için
gerekli kıt kaynaklara erişim olanaklarında meydana gelen ayrışmadır. Bu noktada
emeği yeniden üreten mekânsal gruplaşmalar aynı zamanda tüketim açısından da
farklı gruplaşmalara yol açabilmektedir. Bu durum mekânsal ayrışmaya daha türdeş
bir nitelik kazandırmaktadır (Harvey, 2002: 161-162). Toplumsal dönüşümün hem
ideolojik bir aracı hem de fiziksel ortamı olarak ele alınması gereken mekâna, içinde
barındırdığı nüfusun sosyo-ekonomik durumuyla orantılı belediye hizmeti, sağlık ve
eğitim
hizmeti
sağlanmaktadır.
Yani
bireyin
doğup
yaşamaya
başladığı,
eşitsizliklerin yeniden üretildiği mekânlar, nasıl bir kamusal hizmetin alınacağını da
belirlemektedir (Kiraz, 2009: 19-20). Varsıl kesim refah adacıklarında her türlü
olanaklardan faydalanırken, yoksul kesim elzem kamusal hizmetlerden dahi yoksun
olan
mekânlarda,
yoksulluklarını
da
yeniden üreterek
yaşamlarını
idame
ettirmektedir.
Kentsel mekândaki eşitsizliklerin ve ayrışmanın temelinde üretim, tüketim ve
bölüşüm ilişkileri yatmaktadır. Bölgesel farklılıkları kullanıp her coğrafyada
akışkanlığını arttırarak mekâna yayılan sermaye, gerek duyduğu ölçüde mekânı
dönüştürmekte hatta tümüyle yeni bir görünüm kazandırmaktadır (Yırtıcı, 2009: 22).
Kâr amacı güden sermayenin bu akışkanlığı bazı mekânsal birimleri ön plana
çıkarırken bazılarını da geri plana itmektedir. Kapitalist üretim sisteminde mekânsal
gelişim ayrışmış dokular üzerinde gerçekleşmektedir. Homojen bir yapıya bürünen
her mekânsal ölçek kapitalist üretim sisteminin neden olduğu eşitsizlikleri görme
fırsatını vermemektedir. Yani sistem sınıfsal farklılıklar dışında sosyal, kültürel, dini,
ideolojik,
ekonomik
vb.
birtakım
farklılıklar
üreterek
mekânlar
üzerinde
somutlaştırmakta bu durum da eşitsizliklerin kaynağı olan sistemin sorgulanmasını
engellemektedir (Tümtaş, 2012: 60; Erder, 2006: 35). Toplumsal sınıflar arasındaki
sosyo-ekonomik farklılıklar büyüdükçe kent mekânı içinde yer aldıkları alanlar
arasındaki fiziksel uzaklıklar da büyümektedir. Düşük sosyo-ekonomik seviyedeki
toplumsal sınıflar kent merkezinde otururken, daha yüksek gelir ve statü sahibi
sınıflar kentin çeperindeki konut alanlarında oturmaktadır (Erder, 2006: 37).
36
Kentsel mekândaki fiziksel ayrışma, banliyö, alt kentleşme veya getto olarak
adlandırılan yapılar üzerinden incelenebilmektedir. Erder’e (2006: 62) göre gettolar4
mekânda farklılaşmanın özel bir halidir. Gettolarda yaşayanlar genellikle o toplumsal
yapıya sonradan dahil olan ve düşük sosyo-ekonomik seviyeye sahip olan gruplardır.
Toplumsal olarak farklı olan bu gruplar dinleri, dilleri, sahip oldukları kültürel
birikimleri, yaşam tarzları bakımından genellikle toplumun diğer kesimleri tarafından
önyargılı bir davranış biçimi benimsenmesine yol açmaktadır.
Alt kentleşme ise büyük oranda artan ve genişleyen merkez işlevlerinin
çevresindeki konut alanlarını sürekli işgal ederek kendisine yer açmaya başlaması ile
gelişen bir süreçtir (Erder, 2006: 37). Banliyöleşme olarak da tanımlanan bu süreç
genellikle kentin dışında güvenli bir ortam arayan varlıklı kesim tarafından
gerçekleştirilmektedir (Harvey, 2011: 171). Varlık ve iktidarın dağılımındaki coğrafi
farklılıkların artması eşitsiz bir coğrafi gelişime neden olmakla birlikte, kaynakların
da kent merkezinden çok banliyölere aktarılması, kent yoksullarını, imtiyazsızları ve
marjinalize edilenleri dışlayıcı bir etki yaratmaktadır (Harvey, 2011: 187).
Alt kentleşme özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra erken sanayileşmiş ülkelerde
fordist sanayilerin yarattığı istihdam olanakları ve sosyal refah devleti politikaları ile
sayıları artan ücretli kesimlerin kent merkezine belirli bir uzaklıkta kurulmuş olan alt
kentlere akın etmeleri ile ortaya çıkmıştır. Bu sınıf tarafından kent merkezinde
boşaltılan alanlara ise daha düşük gelire sahip olan bireyler yerleşmişlerdir
(Türkün ve Kurtuluş, 2005: 12-13). 1960’lar ve 1970’ler boyunca lüks emekli siteler
ve süper zenginler için yapılan lüks eğlence, dinlence ve iş merkezleri ve sonrasında
güvenlikli siteler üst ve orta sınıfların geniş kesimlerine hitap etmiş ve yakın
zamanlarda da orta sınıfın geniş bir kesiminin ilgi alanına girmiştir. Örneğin dışa
kapalı olan bu alanlarda Amerikalıların 1997 yılında 8 milyon kadar olan nüfusu
1998 yılında 16 milyona ulaşmıştır (Kuppinger, 2012: 15).
4
Sosyal bilimler açısından ilk kez 1928’de Amerikalı sosyolog Louis Wirth tarafından tanımlanan
getto kavramı, genellikle Avrupa’daki Yahudi yerleşimleri için kullanılmaktadır. Surlarla çevrili olan
ve şiddetli bir ayrımcılığa maruz kalan Yahudi gettoları zorunlu getto olarak nitelenirken, Amerika’da
İtalyan, Çinli gibi göçmenlerin oluşturdukları gettolar da mevcuttur (Erder, 2006: 4-5).
37
1980’li
yıllarda
uygulanan
neoliberal
politikaların
belirleyiciliğinde
gerçekleşen kentleşme sürecinde ise orta ve üst gelir grubuna dahil olanların kent
merkezine geri dönmesini sağlamak için soylulaştırma uygulamalarını görmek
mümkündür. Orta sınıfın tehlikeli olarak gördükleri kent merkezlerini terk etmesi
sonucu yaşam alanı olarak çok az ekonomik ve sosyal olanakları olan kesimin bu
alanlara gelmesi ile kent merkezleri “çöküntü bölgeleri” olarak tanımlanmaya
başlanmıştır (Jacobs, 2011: 64). Şen’e (2005: 128) göre işçi sınıfı açısından kent içi
konut seçeneklerini sınırlandıran soylulaştırma, kent merkezinde mülkiyet ve araziler
üzerinde yarattığı ranttan belirli bir sınıfın faydalanması suretiyle kaynakların
bölüşümü açısından da eşitsiz bir ortam yaratmaktadır. Soylulaştırma, orta sınıf ve
işçi sınıfının karşılaşması ile başlayıp, işçi sınıfının yerinden edilmesi ile
sonuçlanmaktadır. Soylulaştırma, gerek gerçekleşme koşulları itibariyle gerekse
yarattığı sonuçlar itibariyle mekânsal ve toplumsal ayrışma temelinde toplumsal
eşitsizlik yaratan bir etkiye sahiptir.
Kentsel mekâna yönelik belirli sınıfların lehine gerçekleştirilen bu tür
uygulamalar neticesinde kentsel mekân birbirinden kopuk, iletişimin mümkün
olmadığı
ve
eşitsizliklerin
her
alanda
kendisini
hissettirdiği
mekânlara
bölünmektedir. Toplumsal ve mekânsal ayrışma kent tarihinde hep var olmuş olan
bir olgu olmasına rağmen özellikle piyasa koşullarının hakim olduğu kentlerde
yoğun olarak hissedilmektedir. 1980’li yıllarda neo-liberalizmin etkisi altında
kentler, sermayenin hegemonyasına girerek gerek mekânsal gerekse de toplumsal
olarak var olan ayrışmanın artması, kentsel mekânın değişim değeri ile ön plana
çıkmasına sahne olmuştur. Kentsel mekânın kullanımının değişmesi ile merkez
sanayisizleştirilirken, çeperlere doğru yeni bir yapılaşmaya gidilmiştir. Refah devleti
politikalarının yerini neoliberal politikalara bırakması ile birlikte emeğin yeniden
üretimi ile ilgili alanlar sermaye tarafından üstlenilmiş bu durum da fırsat
eşitsizliğine yol açmıştır. Devletin küçülmesi ile birlikte gelir dağılımının belirli
grupların lehine yaşanması toplumsal ayrışmayı arttırıcı bir etki göstermiştir.
38
2.2. Kentsel Mekânda Ayrışma Türleri
Kentsel mekânda yaşanan ayrışma günümüzde birçok ülkede, hatta ülke
sınırları dahilindeki kentlerde farklı derecelerde yaşanabilmektedir. Kent mekânında
yaşanan ayrışma, her kentin tarihselliği, sosyal ve kültürel dokusu içinde, farklı
zaman dilimlerinde, farklı biçimlerde yaşanan bir süreçtir (Öncü, 1999: 27).
Mekânsal ayrışmanın temelde sınıfsal kaynaklı olması bakımından mekânsal ayrışma
türleri olarak öncelikle sınıfsal ayrışma incelenmiştir. Mekânsal ayrışma daha geniş
bir nüfus içinde gelir gruplarının mekânda ayrışması olsa da aynı zamanda ırksal
gruplar, etnik köken, toplumsal cinsiyet gibi kimliğe ilişkin unsurlarla da ilişkili
olabilmektedir (Firman, 2005: 1). Bu bakımdan kimliğe dayalı ayrışmaya da yer
verilmiştir.
2.2.1. Sınıfsal Ayrışma
Sınıf kavramı ile ilgili pek çok kuram Marx ve Weber öncülüğünde
temellendirilmiş ve bu temel üzerinden farklı yaklaşımlarla geliştirilmiştir. Sınıf
kavramını içinde yer aldığı tarihsel koşullarla ilişkilendirerek ele almak
gerekmektedir. Çünkü sınıf, feodal, kapitalist ya da sosyalist üretim biçimlerinde
farklı anlamlara sahip olmaktadır (Harvey, 2002: 150). Her üretim biçimi, belli
yerleşim biçimlerini ve kendine özgü bir kent tipini yaratmakta, üretim biçiminde
meydana gelen dönüşümler kent mekânını etkilemektedir (Laçiner, 1996: 10).
Üretim biçimlerine özgü oluşan kent mekânında ise toplumsal sınıflar farklı
konumlanmak suretiyle birbirlerinden ayrışmaktadır.
Üretim araçlarına sahip olmak ile ilintili olan sınıf oluşumunda, mal veya
hizmet üretimi için gereken araçlara sahip olanlar ile emeğinden başka satacak başka
hiçbir şeyi olmayanlar üst ve alt sınıfları oluşturmaktadır (Gallino, 2007: 51). Sınıf
kavramının tarihsel süreci irdelendiğinde M.Ö. 2500’lü yıllara kadar gitmek
mümkündür. Artı ürünün belirli bir sınıf tarafından kontrolünün üstlenmesi toplumu
sınıflara bölen ilk süreçtir. Kapitalist üretim biçiminin hakim olmaya başlamasıyla
sermaye ve emek olmak üzere iki sınıf ortaya çıkmıştır. Marx tarafından üretilen bu
ikili sınıfsal yapı varsayımsaldır ve kapitalist üretim biçiminin sömürücü niteliğini
39
belirtmek için ortaya koyulmuştur. Sermaye ve emek sınıfı kendi içinde de bölümlere
ayrılabilmektedir.
Bu durum tamamen
içinde
bulunulan tarihsel
koşullar
belirleyiciliğindedir (Harvey, 2002: 151-153). Sermaye ve emek sınıfının kentsel
mekânda konumlanışı mekânsal ayrışmaya sınıfsal bir nitelik katmıştır.
Sınıfsal ayrışma, tarihsel süreçte gözlemlenebilen bir durum olmasına karşın
daha yoğun olarak kapitalist üretim biçiminde yaşanmaktadır. Bu noktada
gerçekleşen sınıfsal ayrışmanın en çok görünür olduğu yaşam alanları ise kentsel
mekânlardır. 19. yüzyılla birlikte sanayi toplumları oluşurken kentler bu gelişmenin
odağında yer almakta idi. Sanayi çağının klasik kentlerinin merkezinde yer alan
fabrikalara yakın kenar semtlerde kendileri için inşa edilmiş işçi mahallelerinde
emek sınıfı yaşamlarını sürdürürken, merkez ağırlıklı olarak sermaye sınıfına aitti
(Laçiner, 1996: 11). Kapitalist kentte emek sınıfı genellikle kentin merkezinde yer
alan iş alanlarına ulaşabilmek için merkeze yakın, sefaletin hüküm sürdüğü alanlarda
yaşamlarını sürdürmektedirler (Şengül, 2001: 12-13). İşçi sınıflarının kentin
merkezinde yer alan iş alanlarına yakın olma eğilimi mutlak bir durum değildir.
Özellikle günümüzde merkezi alanlardan, soylulaştırma uygulamaları ile kentsel
yoksulların tasfiye edilmesi sürecinden de anlaşılıyor ki, sermayenin kentsel
mekândaki hareketliliği bu durumu belirleyen asıl etkendir. Yani kent mekânında
kentsel yoksulların iş alanlarına yakın yerlerde konumlanması bir tercih gibi görünse
de burada da belirleyici olan devlet ve sermayenin istek ve beklentileridir.
Engels (akt. Şengül, 2001: 14), kapitalist üretim biçiminin hem üretim hem de
yeniden üretim alanında yarattığı çelişki uyarınca emek sınıfının kendi koşullarının
farkına varacağını düşünmüştür. Ama kapitalizm kentsel mekânı kullanarak ayakta
kalmayı başarabilmiştir. Harvey’e (2002: 169) göre kapitalist üretim sistemi
başlangıçta kendini koruma stratejisinin bir parçası olarak yaratmış olduğu şeyi
parçalamaya ve yok etmeye zorlanmaktadır. Yani sistem devamlılığını sağlayacak
unsurlar geliştirirken, aynı zamanda yine devamlılığını sağlayabilmek için bu
unsurları yok etmektedir. Örneğin kitlesel üretim sisteminden, esnek üretim
sistemine geçilmesi tamamıyla sistemin devamlılığını sağlamayı amaç edinmektedir.
Bu durum, üretim sisteminin çelişkisel yapısından kaynaklanmaktadır. Kentsel
40
çevrelerin ve mekânsal ayrışmanın sürekli olarak yeniden biçimlenmesi, bu sürecin
özelliğinin bir kanıtıdır. Bu bakımdan mekânsal ayrışmayı, toplumsal ilişkiler
temelinde oluşan bir yeğleme olarak görmek yerine sınıfsal ilişkilerin ve toplumsal
farklılaşmaların üretildiği ve sürdürüldüğü süreçler içinde tamamlayıcı bir aracı etki
olarak görmek gerekmektedir (Harvey, 2002: 169).
Kapitalist
toplumlarda
kentleşme
dinamiklerini
sermaye
birikim
süreçlerinden ayrı ele alınamayacağını belirten Harvey’in görüşlerine yer vermekte
fayda vardır. Harvey (akt. Şengül, 2001: 20-22), yalnızca sermayenin değil bilincin
de kentleştiğini öne sürmektedir. Harvey sınıf dışında birey, topluluk, aile ve devlet
olmak üzere dört farklı bilinç odağının olduğunu ve bu bilinç odaklarının da
kapitalist kentteki sermaye emek çelişkisini gizlediğini belirtmektedir. Harvey’in
III. Napolyon’un desteği ile Paris’te Haussman’ın gerçekleştirdiği dönüşüme ilişkin
değerlendirmeleri de bilincin kentleşmesi sürecine uygun bir örnektir. Haussman’ın
geniş bulvarlar açma ve kent merkezinin çöküntü alanlarını temizlemeye dönük
planı, kentin sınıfsal temelde ayrışmasına yol açmıştır. Bu planla birlikte emek
sınıfının kentin çeperlerine doğru itilmesi ile birlikte sermaye ve emek sınıfı arasında
hiç olmadığı kadar bir mekânsal ayrışma yaşanmıştır. Böylelikle sermayeye karşı bir
sınıf bilincinin oluşması yerine, kendini kentin belirli bir bölgesine ait hissetme ve
diğer bölgelerle karşıtlık hissetme gibi bir bilincin oluşması sağlanmıştır.
Mekânda toplumsal sınıfların yaşam alanlarının ayrışmasında kamu
müdahalesinin etkisi bağlamında Haussman’ın Paris kentinde gerçekleştirdiği
dönüşüm, bu müdahaleleri çok eski tarihlere kadar götürmenin mümkün olduğuna
dair var olan iyi bir örnektir. Kleinhans’a (2004: 374) göre toplumsal sınıfların
mekânda ayrışmaları sürecinde gerçek neden-sonuç zinciri çok daha karmaşık ve
birçok bağlam ve müdahale değişkenleri içermektedir. Mekânsal ayrışmada devlet
müdahalelerinin etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Belirli bir mekânı yok etme,
yeniden inşa etme, geliştirme veya yenileme gibi politikalar genellikle belirli bir
zümrenin yararına işlemektedir.
41
Çizelge 2: Mekânsal Ayrışmadaki Varsayılan Neden-Sonuç İlişkisi
Nüfustaki
Olumlu
Mekânsal Ayrışma
Toplumsal Sonuçları
Değişimleri Canlandırma:
-Yıkım, yeniden inşa etmek,
-Mekân prestijini arttırma
geliştirmek, yenilemek, vb.
“Sosyal denge”
-Sosyal etkileşim
“Sosyal uyum”
-Görsel etkileşim
Daha fazla konut kalitesi
“Sosyal karışım”
-Olumlu rol modelleri
Nüfustaki
Olumsuz
Değişimleri Önleme:
-Mahalle
sakinlerinin
-Finansal
Müdahale
davranışlarının çatışması
(kiralanan evlerin satışı,
“Göçmen kontrolü”
hisse devri)
-Problemlerin azaltılması
“Konut,
iş
edinme
fırsatlarını arttırma”
Kaynak: Kleinhans, 2004: 374.
Üretim ve yaşam mekânlarının birbirinden farklı süreçlere aitlermiş gibi
değerlendirilmesi öncelikle sınıfsal konumun ikinci plana itilip ırk, etnisite gibi emek
sınıfının kendi içinde bölünmesine, diğer taraftan da çalışma alanı ile ilgili sorunların
sermayeye, yaşam alanı ile ilgili sorunlarınsa devlete yüklenmesine yol açmıştır
(Şengül, 2001: 26). Emeğin kendi içinde bölünmesi sınıf bilincini körelteceğinden
kapitalist sistemin sorgulanmasını sağlayacak gücün de zayıflayacağını belirten
Harvey (2002: 169) ile birlikte Castells (1997: 31-32) de kente yönelik devlet
müdahalesi ile emek, karşısında sermaye yerine devleti bulacak, sistemin tüm
çelişkilerini de devlet üzerinden algılamaya başlayacaktır. Bu durum da, üretim
sisteminin devamlılığını sağlamasına hizmet etmektedir.
2.2.2. Kimliğe Dayalı Ayrışma
Günümüzde “kimlik” kavramı zihinlerde, dil, din, ırk, kültür, toplumsal
cinsiyet gibi çeşitli çağrışımlar yaratmaktadır. Bireyin belli bir kimlik üzerinden
tanımlanabilmesi için ötekinin tanımlanmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Yani ırk, dil,
din gibi kimlikler üzerinden tanımlanmak için ötekiler gerekmektedir. Örneğin
“Siyahi”nin olmadığı bir yerde “Beyaz”ın tanımlanması anlamsızdır. Kimlikler,
bireylerin sınıfsal konumunu ikinci plana attığı için üretim sistemi tarafından
42
özellikle ön plana çıkartılmakta ve ayrışma kimlik üzerinden inşa edilmektedir.
Kimlik üzerinden inşa edilen bu ayrışma mekânda ayrışma ile karşılık bulmaktadır.
Üretim sisteminin farklılıklar üzerine yapmış olduğu vurgu kendi devamlılığını
sağlayan bir araç niteliği taşımaktadır5.
Günümüz kentlerinde dil, din, ırk, toplumsal cinsiyete dayalı kimlikler
bakımından farklı olan kentsel nüfusun, kent mekânında farklı yerleşim alanlarında
toplandığı gözlemlenebilmektedir. Andersen (2006: 5), ayrışmayı yoksul ve dışlanan
insanların özellikle de etnik grupların kentin bazı bölgelerinde yoğunlaşması olarak
tanımlamaktadır. Yani gerek gelir bakımından gerekse etnik kimlikleri bakımdan
toplumsal sınıfların yaşam alanları birbirinden ayrışmaktadır.
Toplumda meydana gelen ayrışmalar çeşitli nedenlerden ortaya çıkabilmekle
birlikte mekânsal ayrışma, gelire dolayısıyla sınıfsal konuma göre yaşanabileceği
gibi etnik ve dini kimlik farklılığına da dayanabilmektedir. Gelire göre ortaya çıkan
ayrışma sınıfsal konum ile ilgili iken, etnik ve dini kimliğe göre ortaya çıkan
ayrışma,
ayrımcılığın
bir
sonucudur
(Türkün
ve
Kurtuluş,
2005:
20;
Özgür, 2006: 80). Bu ayrışmalar birbirini beslemektedir. Örneğin etnik veya dini
kimlik, politik görüş, toplumsal cinsiyet kimlikleri gibi hususlarda ayrımcılığa
uğrayan bireyler istihdam olanağı bulamayacak dolayısıyla düşük bir gelire sahip
olacaktır. Düşük gelir ise hem düşük bir eğitime sebep olacak, düşük eğitim de yine
düşük bir gelire sebep olacaktır (Adaman ve Keyder, 2006: 125). Bu kısır döngünün
asıl sebebi ise kapitalist üretim sisteminin sunduğu fırsat eşitsizliğidir.
Borgegard, Andersson ve Hjort’a (1998: 211) göre kimliğe dayalı ayrışma
bireysel, ulusal ve uluslararası düzeyde etkilenmektedir. Bu düzeyler içiçe geçmiş,
dinamik bir süreçtir. Bu düzeylerde meydana gelen değişiklikler kentsel nüfusun hem
5
Örneğin İstanbul’da yanyana bulunan ve emek sınıfından oluşan iki mahalle, sınıfsal konumlarının
ortak olmasına rağmen etnik kimlik üzerinden yaratılmış olan ayrışma nedeniyle kentsel dönüşüm gibi
uygulamalar karşısında emeğin yeniden üretimi için gerekli olan konut haklarını savunmak için
birliktelik sergileyememektedirler. Kimliğe dayalı yaratılan bu ayrışma nedeniyle ortak bir mücadele
sergileyemedikleri için sermaye karşısında var olan güçsüzlüklerini pekiştirmişlerdir. Bu örnek için
bakınız, İşeri (2010).
43
mekân üzerindeki dağılımı açısından hem de sosyo-ekonomik açıdan etkide
bulunmaktadır. Günümüzde dünyanın hemen hemen bütün büyük kentlerinde
kimliğe dayalı mekânsal ayrışmayı görmek mümkündür. Bu ayrışma Calder ve
Greenstein’e (2001: 2) göre kimi zaman etnik kimi zaman siyah toplulukların,
Yahudilerin, Latinlerin veya eşcinsellerin ayrışması şeklinde olabilmektedir.
Örneğin, Sao Paulo’da Japon mahalleleri, New York’ta siyahiler, Berlin’de Türkler,
Paris’te Araplar, Londra’da Karayipler ve San Francisco’da eşcinsel grupların
yaşadığı mekânlar diğerlerinden ayrışmış durumdadır.
Kimliğe dayalı ayrışma, 20. yüzyılın başlarında Chicago’da gettolardaki etnik
göçmen gruplaşması üzerine yapılan ilk çalışmalarla dikkat çekmiştir. Amerikan
kentlerinde Siyahilerin kent içindeki eskimiş konut alanlarına yığılmaları ve bunun
siyasal
ve
sosyal
sonuçları
birçok
araştırmaya
konu
olmuştur.
Örneğin
Fainstein (1993) ve Farley (1987) çalışmalarında Amerika’nın kentsel alanlarında
etnik kimliğe dayalı araştırmaları incelemişlerdir. Amerika’da en çok ayrışmanın
gözlemlendiği kent olan Chicago’da Afro-Amerikalılar ve Beyazlar arasında ciddi
bir ayrışma söz konusudur. Chicago’nun bu denli ayrışmasının temel nedeni ırkçılık
iken Afro-Amerikalıların gettolarda yoğunlaşmasına yol açan diğer nedenler ise
ekonomideki yapısal dönüşüm, yüksek ücretli imalat sektöründeki büyük iş
kayıplarıdır (Kaufman, 1998: 52). Phillips (1998), Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve
Batı Hint Adaları gibi ülkelerden gelen siyah azınlık etnik grupların İngiltere'de
savaş sonrası göç ve yerleşme sürecini inceleyen bir çalışma gerçekleştirmiştir.
Van Kempen, Bolt ve Hooimeijer (2002) Hollanda’da Türklerin, Surinamlıların ve
Faslıların mekândaki ayrışmasını incelemiştir. Refah Devleti uygulamalarının
Hollanda kentlerindeki etnik kimliğe dayalı ayrışmayı düşük seviyede tuttuğunu
belirten bu çalışma, kente yönelik politikaların kimliğe dayalı ayrışma üzerinde etkili
olduğunu dile getirmektedir.
Ladanyi [Tarihlendirme 2006: 2], etnik bakımdan ayrışmanın farklı kentlerde
farklı boyutlarda gerçekleştiğini belirtmektedir. Örneğin Amerikan şehirlerinde
nüfusun en yoksun kesimlerini Afro-Amerikalılar oluştururken, Budapeşte’de en
yoksun kesimleri Çingeneler oluşturmaktadır. Ladanyi, Budapeşte’de Çingene
44
nüfusunun yarısının eski devlet binaları ile gecekondu bölgelerinde yaşadıklarını ve
üst sınıflarla aralarında keskin bir ayrışmanın var olduğunu belirtmektedir. Imre
(2006) da Avrupa’daki Çingenelerin mekânsal ayrışması ile ilgili bir çalışma
yapmıştır.
Kimliğe dayalı ayrışmada dinsel kimliğin de önemli bir etkisi olmaktadır.
Örneğin Etiopyalı siyah Yahudiler, yani Falaşalar, 1980’li yıllarda İsrail’e göç
etmişlerdir. Burada derilerinin rengi sebebiyle diğerlerinden ayrışan Falaşalar,
Etiopya’da da mensup oldukları din sebebiyle ayrışmışlardır (Yumul, 2001: 110).
Etiopya’dan İsrail’e gelen Falaşalardan birinin ağzından çıkan sözler, bu ayrışmayı
kanıtlar niteliktedir (Ben-David ve Ben-Ari, 1997: 521): “Etiopya’dan gelen siyah
biri olduğum için başkaları tarafından hemen dezavantajlı, cahil ve eğitimsiz biri
olarak tanımlanıyorum.” Bu alıntıdan da görüldüğü gibi kimliğe dayalı ayrışma her
toplumda ötekiler üzerinden yeniden üretilmektedir. Yahudi olmasına rağmen kendi
topraklarında rengi yüzünden ayrıştırılan kişi, bir başka toplum içinde de Yahudi
olmasından dolayı ayrıştırılmaktadır.
Irk, din gibi kimlikler üzerinde kentsel mekânda meydana gelen
ayrışmalardan biri de toplumsal cinsiyet kimliğine dayalı ayrışmadır. Günümüzde
kadınlar dünyanın birçok yerinde toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden kaynaklanan
sıkıntılarla karşılaşmakta ve her alanda dezavantajlı konuma düşmektedir. Gerek ev,
gerekse toplumsal çevrelerde erkeklere göre daha fazla şiddete maruz kalan kadınlar,
birçok alanda da dışlanma ile karşılaşmaktadırlar.
Sanayileşme ile birlikte gelişen kentleşme sürecinde, kentsel planlama
anlayışı çerçevesinde çalışma ve oturma alanları birbirinden ayrılmıştır. Fabrikaların
halk sağlığına zarar vereceği düşüncesiyle gerçekleştirilen bu uygulamada çalışma
alanları erkek mekânları olarak algılanırken, oturma alanları ise kadın mekânları
olarak algılanmaktadır. Konut ve konut çevresi kadın işi olarak tanımlanarak,
kadınlar hem iş hayatından hem de eğlence, dinlence gibi kentsel işlevlerden
yalıtılmışlardır (Alkan, 2000: 11). Kentsel mekânın erkek egemenliğinde olması
mekânda bir ikililiğe yol açmıştır. Kentlerdeki bu ikililiğin yok edilmesi için
Buckingham (2010: 59) birtakım önerilerde bulunmuştur. Kentin kadınların eşit
45
kullanımının gerçekleştirilmesine yönelik kriterler, güvenli kentsel çevre, kamusal
altyapı imkânları ile ulaşımın sağlanması, istihdam ve kamusal hizmetlere erişimin
sağlanması gerekliliğidir. Bu kriterlerin her türlü karşılanmasını garanti altına almak
için de kadınların kentsel planlama, yerel yönetim ve kentsel çevreler ile ilgili karar
alma süreçlerinde yer alması gerekmektedir.
Mekân ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiselliğe dair çalışmaların tarihi
görece yenidir. Batı’da mekânı araştırma konusu yapan şehircilik, şehir planlama,
mimarlık, coğrafya gibi disiplinlerin analizlerine toplumsal cinsiyet ilişkilerini dahil
etmeleri 1980’li yıllarda mümkün olmuştur. 1970’li yılların başlarına kadar mekânı
toplumsal ilişkilerden bağımsız olarak ele alan hakim paradigmayı eleştirerek
mekânın toplumsallıkla ilişkisini kuran Castells, Harvey ve Lefebvre, mekânı
ideolojik, siyasal ve toplumsal süreçlerden bağımsız düşünülemeyecek olduğunu
belirtmişlerdir. Mekân ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ele alınması, Feminizm
öncülüğünde 1980’li yıllarda başlamıştır. Mekânı çalışma konusu edinen alanlarda
kadınların hem eğitiminde hem de mesleklerinde sayısal artışı, 1970’lerin
ortalarından
başlayarak
eko-feminizmin
ortaya
çıkması,
1990’larda
ise
postmodernizm bağlamında mekân, zaman-mekân ilişkisi ve kimlik sorunu
tartışmaları,
mekâna
yönelik
Feminist
ilginin
gelişmesini
sağlamıştır
(Altunpulat, 2012: 1).
Çağdaş Feminizmin içinden doğduğu toplumsal çevre, 20. yüzyıl kenti,
keskin bir biçimde toplumsal cinsiyet rollerini yansıtmaktadır. Yüzyıl başından bu
yana, kadınların işi giderek artan bir biçimde üretken etkinliklerden ayrılarak hane içi
işler ve aile bakımı etkinlikleriyle sınırlanmıştır. Kadınların mekânı, ev ve komşuluk
birimi olarak belirlendiği için, bu mekânlar boş zaman etkinliklerini kolaylaştırmak
üzere planlanmış ve düzenlenmiştir. Kadınlar, coğrafi olarak erkeklerin kamusal
çalışma alanlarından ayrılan bir maddi temelde çalışmışlardır. Kadınların ne ev
çevresiyle ne de kamusal ücretli çalışma çevresi ile olan ilişkileri erkeklerle aynı
değildir. Ev çevresinde birincil çalışan olmayı sürdüren kadınlar, ücretli çalışma
yaşamı çevresinde ise hizmetler sektörüne yoğunlaşarak, evde yaptıklarının kamusal
dengi olan görevler üstlenmektedir (Mackenzie, 2002: 250).
46
Dünyanın birçok kenti, erkek egemen anlayışıyla planlandığından ve
yönetildiğinden toplumsal cinsiyetlere karşı duyarlı değildir. Oysa ki farklı grupların
ihtiyaçlarının da farklı olması gibi toplumsal cinsiyetlerin de farklı ihtiyaçları vardır.
Toplumsal cinsiyete dayalı mekânsal ayrışma daha çok kamusal alan ve özel alan
noktasında yaşanmaktadır. Kamusallık, beyaz ve orta-üst sınıf heteroseksüel erkeğin
alanı olarak algılanırken, kadınların özel alanlara ait olduklarına dair bir algı
gelişmiştir. Bu algının yanı sıra dünyanın birçok yerinde ataerkil toplum yapısının
hakim olması nedeniyle kadınların birçoğu özel alana dahi erişememektedir
(Sadri, 2011: 51).
Belçika’dan Eurocultures, Almanya’dan Fopa Dortmund, Fransa’dan Groupe
Cadre De Vie, Yunanistan’dan Praxis ve Hollanda’dan Seirov Nirov örgütlerinin bir
araya gelerek oluşturdukları Avrupa Kentte Kadınlar Şartı, kent mekânına toplumsal
cinsiyet perspektifinden bakan bir rapor niteliği taşımaktadır. Bu rapor, toplumsal
cinsiyete duyarlı kentlerin nasıl olması gerektiğini 12 madde ile belirlemiştir
(“European Charter…”, 1994: 12):
(1) Aktif Vatandaşlık: Daha gerçekçi bir demokratik temsil ve kent
planlamalarında ayrımcı uygulamaların olmaması için kadınların aktif
vatandaşlığa erişmeleri gerekmektedir.
(2) Karar Verme ve Demokraside Tam Eşitlik: Kadınlar her zaman
kent planlaması, kentsel mekân, barınma, ulaşım ve çevresel kalite süreci ile
ilgili karar alma süreçlerine aktif olarak katılmalıdır.
(3) Eşit Fırsatlar: Kadınlar eğitim, araştırma, çalışma alanları, kent ve
ülke planlamasındaki tüm mesleklerde, kentsel mekânda, barınma, kentsel
dolaşım ve güvenlik alanlarında eşit fırsatlara sahip olmalıdır.
(4) Katılım: Eşitlikçi katılım süreçleri kadınların lehine olacak şekilde
düzenlenmelidir.
(5) Günlük Yaşam: Bir Kadının gözünden görüldüğü gibi günlük
yaşam siyasi bir konu haline gelmelidir.
47
(6) Sürdürülebilir Kalkınma: Kadınlar doğal çevreyi korumak için
geliştirilen politikalara dahil edilmelidir.
(7) Sosyal Güvenlik ve Hareketlilik: Her kadının, özellikle de yoksun
veya izole edilmiş kadınların sosyal güvenlik ve dolaşım hakkına sahip
olmalıdır.
(8) Barınma ve Habitat Hakkı: Kadınların yeterli barınma ve yaşam
hakları vardır.
(9) Toplumsal Cinsiyet Konuları: Kentlerde toplumsal cinsiyet yeni
ortak kültür kaynağı olarak kabul edilmeli ve bu durum kent ve bölge
planlama felsefesine dahil edilmelidir.
(10) Yerel Tecrübeler ve Eğitim: Tüm okul ve üniversitelerde,
mimarlık ve kent planlaması enstitülerinde toplumsal cinsiyet konusunda
fikirler yürütülmelidir.
(11) Medya ve Yayın Organlarının Rolü: Kalıplaşmış yargıların
değiştirilmesinde medya ve yayın organlarının rolü önemlidir.
(12) Ağlar: Bu son madde diğer tüm maddelerin gerçekleşmesi için
tüm ağların kullanılması gerektiğini belirtmiştir.
Toplumsal cinsiyet kimliğine dayalı mekânsal ayrışma olgusunu sadece
kadın-erkek üzerinden okumamak gerekmektedir. Günümüzde birçok kentsel
mekânda lezbiyen, gay, biseksüel ve transeksüel (LGBT) bireylerin ayrıştığını
görmek mümkündür. Toplumsal ayrışma ile eşdeğer yaşanan mekânsal ayrışma bu
kimlikler üzerinden daha sert yaşanmaktadır. Yaşamın her alanında cinsel
kimliklerini saklamak zorunda kalan bu bireyler, toplumsal dışlanmaya maruz
kalmakta ve kentsel mekânda da belirli bölgelere hapsolmaktadır. Örneğin
İstanbul’da Nişantaşı, Cihangir gibi belirli mekânlarda yaşamak durumunda kalan bu
bireylerin mekânı, bir bakıma mekânsızlık üzerine kuruludur. Toplumsal tabular
nedeniyle kimlikler bakımından en sert ayrışmaya maruz kalan bu gruplar sadece
48
konut alanlarında ayrımcılığa uğramamakta aynı zamanda istihdam olanakları ve
eğlence mekânlarında da ayrımcılık ile karşılaşmakta ve kendilerine özgü mekânlar
yaratmak durumunda kalmaktadırlar.
Kırsal alanlarda ki toplumsal baskının daha fazla olması nedeniyle kentsel
mekâna yönelen LGBT bireyler, kentsel mekânda özellikle kentin ilk yerleşim
alanlarında yer edinmektedir. Bu durum Bailey (akt. Ruiz, 2012: 5) tarafından da dile
getirilerek, 1960 ve 1970’lerde orta gelir grubuna dahil bireylerin kentin eski
merkezlerini terk ederek çeperlere doğru hareket etmesi neticesinde boşalan kentsel
alanlara LGBT’lilerin yerleştiği belirtilmiştir. San Francisco üzerinden cinsel kimlik
araştırması yapan Castells (akt. Ruiz, 2012: 5), kentsel mekâna LGBT’lerin neden
göç ettiği sorusunu, kentsel mekânın onlara cinsel kimliklerini daha özgürce yaşama
imkânı sunması, şeklinde yanıtlamıştır.
2.3. Kentleşme Teorilerinde Mekânsal Ayrışma
Teoriler, olguların nedenlerini, bir düzen içerisinde meydana gelip
gelmediklerini, aralarındaki ilişkileri betimlemeye ve bunların bağlı olduğu kimi
yasaların olup olmadığını ortaya koymaya yarayan bir düşünce sistemi olarak
tanımlanmaktadır (Keleş, 2012: 113). İnsanlık tarihi kadar eski olan kent mekânı,
sanayileşmeden önce kırsal mekâna bağımlı bir yapıya sahiptir. Sanayileşme ile
birlikte kıra bağımlı olan kent bu özelliğinden sıyrılmış ve üretimin mekânı olmaya
başlamıştır. Kentin kır karşısında değişen bu özelliği, bilim insanları tarafından kente
duyulan ilginin artmasına yol açmış ve içinde bulundukları tarihsel koşullar
belirleyiciliğinde kent sosyologları birtakım teoriler geliştirmeye başlamışlardır.
Kent çalışmalarının başlangıcından beri kentlerin mekânsal ve sosyo-ekonomik
gelişmelerini betimleyen çeşitli kuramlar geliştirilmiştir. Bu bölümde kentlerin nasıl
oluştuklarını mekânsal, toplumsal ve ekonomik gelişmeleri açıklama amacını güden
teorilere yer verilmiştir.
Mekânın oluşumu ve meydana gelen dönüşümleri inceleyen bu teorileri üç
başlık altında toplamak mümkündür. Bu teorilerden ilki Chicago Okulu tarafından
geliştirilmişken, ikincisi neo-klasik yer seçim kuramı ile ilişkilendirilerek
49
geliştirilmiş ve son olarak üçüncüsü kentsel mekânın oluşumu ve gelişimi sürecine
eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşmıştır.
2.3.1. Chicago Okulu ve Mekânsal Ayrışma
Kenti bir disiplin olarak ele alan ve bu yönde oluşturulan ilk kuramsal
çerçeve Chicago Okulu tarafından gerçekleştirilmiştir (Pınarcıoğlu vd., 2010: 82).
Mekânsal ayrışma süreci ilk defa Amerika Birleşik Devletleri metropoliten kentleri
ve özellikle de Chicago kenti üzerine çalışmalarını yoğunlaştırmış kentsel
ekolojistler tarafından ayrıntılı olarak incelenmiştir. Park, Burgess, McKenzie, Wirth
gibi kentsel ekolojistler Chicago kentine yönelik yapmış oldukları çalışmalar
neticesinde kentsel gelişme kuramı olarak da isimlendirilen kentsel mekân
organizasyonu ile ilgili kuramı geliştirmişlerdir (Erder, 2006: 36). Chicago Okulu
kentsel
mekândaki
ayrışmaya
“ekolojik
ayrışma”
adını
vermiştir
(Omenya, 2003: 12). Chicago Okulu, kenti bir organizmaya benzetmiş ve gelişiminin
de bu organizma çerçevesinde gerçekleştiğini savunmuştur.
Kent meselesine ekolojik ve sosyal psikoloji açısından yaklaşan Chicago
Okulu mensupları, büyüklük ve yoğunluğa dayalı mekân örgütlenmesinin kendisine
uygun toplumsal örüntüler
ürettiğini
belirtmektedirler
(Alver,
2010:
25).
Toprak, toplumsal etkinlikler ve nüfus arasındaki ilişkileri biyoloji ve ekoloji
kavramlarının sentezinden üretilmiş bir terminolojiyle çözümleyen Chicago Okulu,
sanayileşme koşullarında sosyo-mekânsal gelişme ve farklılaşmayı haritalandırmıştır.
Buna göre toprak ve stratejik bölgeler üzerinde farklı gruplar arasında çatışma ve
rekabet vardır ve aynı özelliklere sahip olanlar aynı bölgelerde yoğunlaşma eğilimi
göstermektedirler (Arlı, 2012: 129). Chicago Okulu, kentin çöküntü alanları ile
çeperinde yerleşen toplumsal sınıfların zamanla kentle bütünleşeceğini varsaymıştır.
Ama zaman göstermiştir ki kentlerdeki sosyal, ekonomik ve kültürel ayrışma
mekânsal anlamda yapısal hale gelmiştir. Bu ayrışma sürecinde slum, getto, varoş,
banliyö gibi farklı isimlendirmeler altında ama birçoğu yoksulların mekânı olan
mekânsal kümelenmeler ortaya çıkmıştır (Çetin, 2012: 164). Yani Okul’un
öngördüğü gibi kentsel nüfus bütünleşmek yerine çeşitli mekânsal ölçekler üzerinden
sert bir biçimde ayrışmıştır.
50
Chicago Okulu’na göre kent, kentsel yaşam ve ekonominin bütünü içerisinde
özel işlevlere sahip olan ve kendine özgü kurumları, grupları ve kişilikleri barındıran
doğal alanlardan oluşmaktadır (Pınarcıoğlu vd., 2010: 86). Kentsel ekoloji teorisi
diye anılan ve ilk modern sanayi kentlerinde kentsel büyüme ve mekânsal ayrışma
sürecini açıklamaya çalışan bu teori, kentsel mekân ile toplumsal süreçler arasında
bir ilişki kurmuş ve bireylerin ve kurumların mekândaki dağılımını, yerleşim ve
örgütlenme biçimlerinin analizine yönelmiştir.
Okul kenti, ekolojik sistemlerin işleyişine benzeterek toplumsal grupların ve
bireylerin rekabeti ile oluşan ekolojik çevrelere benzer fiziksel çevre olarak
tanımlamaktadır. Toplumsal grupların ve bireylerin rekabeti merkezi mekânların elde
edilmesine dayandığı için kent, merkezden çepere doğru genişleyerek metropoliten
formlar halini almaktadır (Kurtuluş, 2010: 181-182). Bu kurama göre işlevsel olarak
farklılaşmış ve fiziksel mekânda yer almış olan unsurların birbirleriyle ilişkili bir
bütün oluşturmaları kentsel sistemleri oluşturmaktadır. Kent içinde her işlevin
mekânsal bir karşılığının olması durumuna ekolojik birim adı verilmektedir.
Birbirinden farklı işlevlere sahip olan konut, sanayi, bürolar vb. ekolojik birimler
arasında işlevsel bir bütünlük bulunmaktadır. Bu unsurlar arasındaki ilişkiler bütünü
de mekânsal organizasyonu oluşturmaktadır (Erder, 2006: 36).
Ekolojik görüşe göre kentlerde yerleşme, taşınma ve yeniden yerleşme
modelleri ekolojik çevrede meydana gelen oluşumlarla benzerlik göstermektedir.
Kent
sakinleri,
geçimlerini
kazanmak
için
mücadele
ederken
yaptıkları
düzenlemelerle farklı semtler gelişmektedir. Bu bakımdan kent, farklı ve zıt sosyal
özelliklere sahip alanların bir haritası olarak algılanmaktadır. Modern kentlerin
ortaya çıkmaya başladıkları ilk dönemlerde, arz çizgilerine yakın ve ihtiyaç
duydukları hammaddeler için uygun olan bölgelerde yoğunlaşan endüstrinin
etrafında yoğunlaşan nüfus, kümelenmeye başlamaktadır. Gelişen olanaklar
nedeniyle çekici hale gelen kentlerde rekabet başlar ve toprak değerleri ile emlak
vergileri, ailelerin kiraların düşük olduğu sıkışık şartlar ya da harap olmuş evler
dışında merkezi semtlerde yaşamaya devam etmelerini zorlaştıracak şekilde
artmaktadır. Daha zengin özel yerleşimler kentin çeperlerinde yoğunlaşmaya
51
başlarken,
iş
ve
eğlence
yerleri
merkezde
yoğunlaşmaktadır
(Giddens’tan akt. Bal, 2008: 181).
Okul’un en önemli temsilcilerinden Robert Ezra Park’a (akt. Bal, 2008: 181)
göre kent kurulduğunda belli bölge ya da çevrede yaşamaya en uygun bireyleri
nüfusun bütününden ayıran bir sınıflandırma mekanizmasına hakimdir Park
(akt. Arlı, 2012: 130), en güçlünün hayatta kaldığı evrim düşüncesi ile arazi piyasası
ve yer kiralarının seviyesi arasındaki ilişkileri, istila, yerine geçme ve egemenlik
kurma kavramlarının ışığında doğal alanlar modeli olarak şekillendirmiştir. Kente
göçen bireyler önce iş alanlarının yakınına geçiş bölgelerine yerleşmekte daha sonra
aynı etnik veya bölgesel grupların olduğu alanlara yani dış halkalara göç etmektedir.
Kendinden olmayanlarını kovma eğilimlerinin ise getto bölgelerini oluşturduğu
belirtmiştir. Park (akt. Choldin, 1985: 192), sosyal ilişkiler ile mekân arasında bir
bağ olduğunu ve fiziksel mesafenin sosyal mesafenin bir göstergesi olduğunu
belirtmiştir. Yani toplumsal sınıflar arasında var olan mesafe, mekânda da mesafeye
yol açmaktadır. Bu şekilde ayrışan toplumsal sınıflar birbirine yabancılaşmaktadır.
Roderick D. McKenzie (akt. Bal, 2008: 185) ise kentlerin resmi politikalarla
değil, ekolojik süreçler sonunda ortaya çıktığını savunan bir diğer ekolojisttir. Ona
göre bu süreçler, aşırı yoğunluk, merkezileşme ve merkezden uzaklaşma, ayrılma ve
istila ve tamamlama süreçlerinden oluşmaktadır. Aşırı yoğunluk (konsantrasyon) bir
bölgede yaşayan insanların çokluğunu belirtmektedir. Merkezileşme ise aynı yerde
yaşayan yoğun nüfusa verilen hizmetlerdir. Aşırı yığılmanın olduğu bölgelerde insan
ve endüstrinin bölgeden uzaklaşma çabası ise merkezden uzaklaşma sürecidir. Belirli
faaliyetler,
kentin
başlanmaktadır.
belirli
Finansal
kesiminden
kurumlar,
ayrılarak
ticaret,
farklı
ithalat,
yerlerde
alışveriş
yapılmaya
merkezleri
ayrılmaktadırlar. Aynı şekilde ortak kültüre sahip insanlar da birarada yaşamaya
başlamaktadırlar. İstila süreci ise kent içinde yeni gelişmeye başlayan bir bölgeye
lüks konut alanları veya iş merkezleri tarafından olan rağbetin artması sürecidir.
Tamamlama süreci ise, bu dairesel sürecin biterek, istilaya uğrayan bölgenin
tamamen karakter değiştirmesidir.
52
Chicago Okulu’nun kente ilişkin geliştirdikleri kuramsal çerçevenin mekânsal
uyarlaması Burgess tarafından gerçekleştirilmiştir (Aslanoğlu, 2000: 29). Burgess,
kentsel büyüme sürecini ortak merkezli halkalar kuramı ile açıklamaya çalışmıştır:
Çizim 1: Ortak Merkezli Halkalar Kuramı (Ernest N. Burgess, 1925)
Kaynak: Tekeli, 2011: 51.
Kent mekânını birbirinin içine geçmiş halkalar halinde kavramsallaştıran
ortak merkezli halkalar kuramı kentlerde arazi kullanımının mekânsal farklılaşmasını
ortaya çıkarmak için geliştirilmiştir. En merkezde kentin merkezi iş alanları vardır.
İkinci halka geçiş bölgesidir ve bu halkada kısmen iş ve küçük üretim ile çöküntü
halindeki konut alanları yer almaktadır. Üçüncü halkada çöküntü alanlarından kaçan
ama aynı zamanda işyerine yakın olmak isteyen işçi sınıfı konutları yer almaktadır
(Tekeli, 2011: 52-53). Dördüncü halka, tek tek ailelerin oturduğu daha kaliteli
konutların yer aldığı oturma bölgesidir. Beşinci halka ise kent sınırları dışına taşan
banliyölerden oluşmaktadır. Kurama göre kent büyüdükçe her halka genişlemekte ve
kendisinden
sonra
gelen
halkanın
içine
sokulma
eğilimi
göstermektedir
(Keleş, 2012: 115). Şekilden de görüldüğü gibi merkezden çepere doğru gidildikçe
kent sakinlerinin sosyo-ekonomik yapısında bir farklılaşma yaşanmaktadır. Özellikle
ikinci halka çöküntü bölgesi olarak tanımlanmakta ve bu halkada genellikle
sosyo-ekonomik bakımdan yeterli koşullara sahip olmayan sınıf yaşamını
sürdürmektedir. Yani alt gelir seviyesine sahip olanlar merkezi iş alanlarının yanında
toplanırken, gelir seviyesi yüksek olanlar kentin çeperlerinde yerleşmektedir.
53
Bu kuram hiçbir kentin bu kadar düzenli bir gelişme göstermeyeceğinden
dolayı eleştiri almış olsa da (Keleş, 2012: 116) toplumsal sınıfların sahip oldukları
sosyo-ekonomik olanaklarının mekâna ayrışma biçiminde yansıdığını göstermesi
bakımından önem arz etmektedir. İnsan ekolojisine ait fikirlerini kent teorisi içinde
açıklamaya çalışan Park, Burgess ve McKenzie (akt. Bal, 2008: 182), kentin ekolojik
düzen içerisinde varolduğunu belirtmişlerdir. Mekân üzerinde kapladıkları alan ve
sahip oldukları fonksiyon bakımından birbirinden farklı olan sahaların meydana
gelmesi ile oluşan doğal alanlarda aynı ırk, din, kültür, sınıf gibi özelliklere sahip
insanlar ve kurumlar yoğunlaşmakta ve kendilerine benzeyenleri de bu bölgelere
çekmektedirler.
Chicago Okulu kuramcılarından Homer Hoyt ise ortak merkezli halkalar
kuramını geliştirerek mekânsal ayrışmayı içeren “dilimler kuramı”nı (sektör kuramı)
oluşturmuştur:
Çizim 2: Dilimler Kuramı (Homer Hoyt)
Kaynak: Tekeli, 2011: 51.
Bu kurama göre kent mekânındaki kullanımların farklılaşması yalnızca
halkalar biçiminde değil aynı zamanda merkezden çepere doğru uzayan dilimler
halinde de gerçekleşmektedir (Tekeli, 2011: 53). Beş ayrı dilimden oluşan bu
kuramda merkezde yer alan bölge, iş ve ticaret bölgesidir. İkinci dilim ise toptancılık
54
ve hafif sanayi bölgesidir. Bu dilim, kentin yüksek kalitedeki oturma alanlarının tam
karşı ucunda yer almaktadır. Sanayi bölgesine yakın olan üçüncü dilimde ise alt sınıf
konutları yer almaktadır. Dördüncü ve beşinci dilimler ise sırasıyla orta ve üst gelir
grubuna dahil olan bireylerin oturma alanlarıdır (Keleş, 2012: 116). Hoyt’un dilimler
kuramı, kent mekânındaki ayrışmayı daha iyi temsil etmesi bakımından önem teşkil
etmektedir. Çünkü artık kent mekânındaki ayrışmanın tek belirleyicisi merkeze
uzaklık olmaktan çıkmıştır. Kent mekânındaki değişik dilimlere ulaşılabilirlik
farkları, değişik toplumsal katmanların konut alanlarına göre konumlarında ve varsa
diğer
farklılıkların
kent
mekânında
yansımasında
ortaya
çıkmaktadır
(Tekeli, 2011: 53).
Kentin gelişimine yönelik bir diğer kuram ise Chauncy Harris ve Edward
Ullman tarafından geliştirilen çok çekirdekli kent modelidir. Bu kuramın ayırt edici
özelliği, kentteki arazi kullanımının farklılaşmasını, tek bir odağın varlığı ile değil
birden fazla odağın varlığı ile açıklamasıdır. Bu kurama göre merkezi iş alanları her
zaman kentin geometrik merkezinde bulunmayabilir. Kentin mekânındaki kullanım
farklılaşmalarına yol açan diğer odaklar, sanayi, toptancılık, eğitim, vb., işlevlerin
merkezi olabilmektedir (Tekeli, 2011: 54). Bu kuram, çekirdekler kimi kentlerde
başlangıçtan beri var olabileceği gibi zamanla farklılaşan ihtiyaçlar doğrultusunda
mekânların birbirinden farklılaşarak sonradan da ortaya çıkmış olabileceği
kabulünden hareket etmektedir (Keleş, 2012: 117).
Chicago Okulu’nun önemli bir diğer temsilcisi olan Louis Wirth’e (2002: 79)
göre kent birdenbire ortaya çıkmayıp bir gelişme çizgisi izlemiştir. Ona göre kentsel
ve kırsal kişilik tipleri arasında kesin ve farklı dönüşümler beklenmemelidir.
Kentlerde farklı derecelerde de olsa, toplumsal yaşam, temel yerleşme biçimi tarıma,
tımara ve köye dayanan daha eski toplumların izlerini taşımaktadır. Bu etkiye aynı
zamanda kırsal bölgelerden kentlere göç eden bireylerin de katkıda bulunduğu göz
ardı edilemez bir gerçektir. Wirth (akt. Arlı, 2012: 135), kendisinin de göçmen
Alman Yahudisi olması sebebiyle gettolarla ilgilenmiştir. Kente göç eden yoksul
Yahudilerin, Yahudilerin yaşadıkları getto bölgelerini tercih ettiklerini ve diğer
kesimlerle mesafelerini koruduklarını belirtmiştir. Sonraki kuşaklar ise getto
55
bölgelerinden komşu Alman bölgelerine yerleşme eğilimi göstermekte, daha iyi iş
olanakları ile daha bireysel bir yaşamı tercih etmektedirler.
Wirth (akt. Özdemir, 2012: 159-160), kenti geniş, yoğun ve çeşitli bir nüfus
olarak kavramsallaştırmış ve genişlik, yoğunluk ve heterojenlik özelliklerini taşıyan
nüfusun, artan bir toplumsal yapıda nasıl bir farklılaşma ve uzmanlaşma ürettiğini
irdelemek gerektiğini belirtmiştir. Yani kentte kurulan yaşam insan psikolojisi
üzerinde etkili olmakta ve kendine özgü bir kişilik tipi yaratmaktadır. Kent
mekânında yan yana olan bireylerin kurduğu toplumsal ilişkiler yüzeysel, ikincil ve
işlevsel nitelikleri ile toplumsal mesafe yaratmaktadır. Wirth (2002: 78), kentlerin
toplumsal yaşam ya da insan üzerindeki etkilerinin, kentli nüfusun oranının
göstereceği etkiden daha büyük olduğunu belirtmiştir. Kent, yalnızca insanlara daha
büyük oranlarda iş ve yerleşim yeri olanakları sunan bir yer değil, aynı zamanda
dünyanın en uzak yerlerini kendine çeken, türlü bölgeleri, insanları ve etkinlikleri bir
düzene göre biçimlendiren, ekonomik, siyasal ve kültürel yaşamın öncüsü ve
düzenleyicisi konumunda bulunan bir merkezdir.
Amerikan sosyolojisinin ana kaynağı olarak kabul edilen Chicago Okulu,
kentte yaşayan bireylerin birbirinden farklı ve bağımsız olduğunu belirtmektedir.
Dolayısıyla toplumdaki sahip oldukları konumları ile kent mekânında bulunacakları
konumu seçmede de bağımsızdırlar. Kentte yaşayan bireyler bu bakımdan birbirine
benzer olanlarla kentin aynı bölgesinde yaşamaktadırlar. Kentle ilgili geliştirilen
teoriler, kentin tarihselliği ölçüsünde ele alınmalıdır. Kentin üretim ilişkileri
bağlamında geçirdiği değişim ve dönüşümle birlikte kente yönelik teorilerde de
değişiklikler yaşanmıştır. 20. yüzyılın başında kentin merkezinde yer alan merkezi iş
alanları, günümüzde artık kentin çeperlerine doğru kaydırılmaktadır. Yine
20. yüzyılın başlarında kentin çeperlerinde yerleşen görece daha yüksek gelire sahip
olan nüfus, günümüzde kent merkezine geri dönme isteğindedir. Bu örneklerden de
görülmektedir ki, kentsel form ile üretim ilişkileri arasında sıkı bir ilişki olmakla
birlikte, üretim ilişkilerinin etkinliği göz ardı edilemez bir gerçektir.
56
2.3.2. Neo-Klasik Yer Seçim Teorisi’nde Mekânsal Ayrışma
Neo-klasik yer seçim teorisi, kentin merkezinde yüksek ve periferiye doğru
gidildikçe giderek azalan yoğunluk ve rant temeline dayanan kentsel sisteme ilişkin
bir denge analizinden yola çıkmaktadır (Kurtuluş, 2010: 183). Lokasyon Teorisi’nin
kentsel alandaki uygulaması olarak ortaya çıkan neo-klasik yer seçim teorisinin en
önemli temsilcisi William Alonso’dur. Bu teori, özellikle konut/iskan alanlarının
seçimi ve işe gidiş-geliş zamanlarına göre ev ve işyerinin seçimi üzerine
yoğunlaşmıştır (Yavan, 2006: 90). Birey, en yüksek yararı elde edebileceği arsa
miktarı ve yer seçimini kendi bütçesinin sınırları dahilinde gerçekleştirebilmektedir.
Richard F. Muth ise Alonso’nun geliştirdiği teoriyi konut pazarına
uygulayarak kent merkezinden uzaklıkla nüfus başına tüketimin arttığı bir model
geliştirmiş; konut hizmetlerini arsa, bina büyüklüğü ve konut değerinin diğer
boyutları ile birleştirmiştir (Özcan, 2006: 77). Alonso’nun geliştirdiği modelde konut
dışındaki tüm malların değeri sabit varsayılır ve ulaşım giderleri kent merkezinden
çepere doğru gidildikçe artacağı için yararlılık fonksiyonu, arsa büyüklüğü ve
kentten uzaklık arasındaki ilişki olarak gösterilir. Arazi sahipleri en fazla rant elde
edebileceği kullanımlara arazisini sunmaktadır. Bireyler ulaşım maliyetlerinden
sakınmak adına kent merkezine yakın alanlardaki daha yüksek arazi rantına
katlanmak zorunda kalmaktadır. Ulaşım maliyetlerini karşılama fırsatına sahip
olanlar ise kentin dışındaki arazileri kullanabilmektedir (Özcan, 2006: 76-77). Bu
bakımdan özellikle kentin yoksulları ulaşım giderlerinden sakınmak için iş alanlarına
daha yakın yerlerde iskân ederken, kentin karmaşasından uzak çeperdeki konut
alanlarına varsıllar yerleşmektedir.
Alonso’nun açıklamış olduğu teori, kent içindeki arazi kullanımı ile arazi
değerleri arasındaki ilişkileri kapsamaktadır. Alonso bu yaklaşımıyla konut, sanayi
ve tarım olmak üzere ele aldığı üç ekonomik birimin optimal seçimini içeren bir
mikro ekonomik kuram geliştirmektedir. Alonso’ya göre arazi değerini belirleyen
ekonomik fonksiyonların yüksek verimli olanları kent merkezinde, diğerleri ise
çeperlere doğru dağılacak şekilde yerleşmektedir. Alonso’nun kentsel yerleşim
teorisinde, kent merkezinde rantlar yüksek, işletim maliyetleri de düşük olduğundan
57
kent merkezinden çepere doğru gidildikçe işletim maliyetleri ve özellikle ulaşım
maliyetleri artmaktadır. Dolayısıyla bireyler yer seçimi kararlarında rant ya da
işletim maliyetleri arasında bir tercihte bulunmak zorundadır (Keskin, 2007: 21).
Kentin merkezinde yüksek ve çevreye doğru gidildikçe azalan bir yoğunluk ve rant
temelli bir kentsel sistemin varlığından hareket eden bu teorinin temelini, kentsel
sistemdeki aktörlerin mekân ve günlük minimum seyahat uzunluğu arasındaki
dengeye dayalı rasyonel davranışları oluşturmaktadır. Tam istihdam ve kâr ve fayda
maksimizasyonu uyarınca hareket eden rasyonel bireyin olması durumunda bir denge
varsayan teori, kentteki aktörlerin en az maliyetle en fazla kârı elde etme
dürtüsünden hareketle iç içe halkalar halinde biçimlenmiş olan kentte, merkeze
uzaklık ile rant arasındaki ters orantılı ilişkide en uygun noktayı hesaplayarak o
kentsel alana yerleşeceklerini ileri sürmektedir. Kentsel aktörlerin (üreticiler ve
tüketiciler) kâr maksimizasyonu için en uygun yer seçim kararları kentsel sistemin
kendiliğinden
denge
durumuna
gelmesini
sağlayacaktır
(Alonso’dan akt. Kurtuluş, 2010: 183).
Bu teori, klasik iktisat kuramına dayanmakta ve en az maliyetle en fazla kârı
elde etmek isteyen bireyin yer seçimi kararında bulunurken rasyonel davranacağını
öne sürmektedir. Ama bu durum bireyin rasyonelliğinden çok var olan imkânları
dahilinde gerçekleşmektedir. İşçi sınıfı ve kent yoksulları daha çok iş alanlarına
yakın ucuz konut alanlarında yaşamlarını idame ederken, varsıl kesim kentin
çeperlerinde daha iyi yaşam koşullarında ikamet etmekte ve iş alanlarına kendi
otomobilleriyle ulaşmaktadır. Ama neoliberal dönemden sonra orta ve üst gelir grubu
kentin eski tarihi mekânlarına yönelmişlerdir. Kentin çöküntü haline gelen bu
alanlarına yönelik gerçekleşen rağbet ise bu bölgelerde yaşayan kentsel yoksulları
yerinden eden bir süreci işletmiş oldu. Kısacası mekânda var olan ayrışma olgusu,
bireylerin rasyonel kararlarından çok, sistemin öncülüğünde gerçekleşmektedir.
2.3.3. Eleştirel Kentsel Kuramlarda Mekânsal Ayrışma
II. Dünya Savaşı’ndan sonra modern kentin çevresine doğru gelişmesi,
1970’li yıllara kadar ağırlıklı olarak Chicago Okulu’nun ekolojik yaklaşımı ve neoklasik yer seçim teorisi ile açıklanmaya çalışılmıştır. Modern kentin fiziksel olarak
58
çevresine doğru gelişmesinin yarattığı sosyo-mekânsal dönüşümün derinlemesine
analiz etmekten yoksun olmaları bakımından bu kuramlara yönelik birtakım
eleştiriler getirilmiştir.
Kentin
çevresine
doğru
büyümesinin
kuralsızlık
ve
düzensizlikle
gerçekleşmesinden yola çıkan ve kentsel formu bu şekilde analiz eden ilk sosyolog
Henri Lefebvre’dir (Kurtuluş, 2010: 186). 1970’lerin başlarında Lefebvre’in
öncülüğünde gelişen eleştirel kent teorisi, kentsel alanlarda küresel ölçekte ortaya
çıkan yeni dönüşümleri kavrama amacındadır. Bu bağlamda kapitalist kent,
geleneksel-modern ya da gelişmiş-azgelişmiş kategorileri ile değil, kapitalist üretim
biçimi ve sermaye birikimi sürecinde tarihsel, yerel veya mekânsal olumsallıkların
yarattığı farklılaşmalar ve değişen toplumsal ilişkiler yoluyla açıklanmaya
çalışılmıştır (Kurtuluş, 2011: 91). Lefebvre (1991: 314), kentsel alanların üretim
aracı haline geldiğini ve gelişen kapitalist sermayenin kâr elde etmek için kentsel
toprakları üretmek zorunda olduğunu ileri sürmüştür. Lefebvre (1991: 37) kentsel
mekânın üretiminin kapitalist toplumsal üretim ilişkilerinin yeniden üretiminde
önemli bir araç olduğunu belirtmiş ve her üretim tarzının kendi mekânını ürettiğini
(ilkel-köleci toplumun mutlak mekânı, feodalizmin tarihsel mekânı, kapitalizmin ise
artı değerin soyut mekânını ürettiğini) belirtmiştir.
Gündelik hayatın oluşturduğu, doğal ve toplumsal nesneleri ve onların
ilişkilerini kapsayan ve mekânın üretimi açısından önem taşıyan toplumsal mekânlar
kavramı ile yalnızca değişim değeri ve soyut mekân olarak değil aynı zamanda
kullanım değeriyle bağlantılı toplumsal sınıfların şekil vermeye çalıştığı somut
mekân ifade edilmektedir (Doğan, 2007: 98). Lefebvre (1991: 69), kapitalist üretim
sisteminde üretim ilişkilerindeki çelişkilerin yanı sıra yeniden üretim ve günlük
yaşam mekânındaki çelişkilerin varlığına da işaret edip, kapitalizmin dayattığı soyut
ve değişim değeri ön planda olan bir mekân anlayışı karşısında somut ve kullanım
değeri ön planda olan bir mekân anlayışını savunmaktadır. Lefebvre’e (1991: 349)
göre kentsel mekânın düzenlenişi egemen güçlerin çıkarlarını korumak amacıyla
kontrol etmeye dönüktür.
59
1970’li yılların henüz başında modern kentin içine ve dışına doğru kuralsız
bir biçimde gelişmesi, 1970’li yılların sonlarından itibaren kent sosyolojisi açısından
yeni kuramsal arayışların başlamasına yol açmıştır (Kurtuluş, 2010: 190). Bu
dönemde yaşanan birikim krizinin sebebi olarak gösterilen sosyal refah devleti
üretim ve yeniden üretim alanlarından çekilerek sermaye mantığının bu alanlarda
hüküm
sürmesine
olanak
sağlamıştır.
Neo-liberal
politikalarla
sermayenin
egemenliği desteklenmiş bu durum da toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizliklerin
derinleşmesine yol açmıştır6. Bunun yanı sıra kentler bir meta haline gelip “üretilen
bir şey” konumuna gelmiş, sermayeyi çekebilmek adına yarışmaya başlamışlardır.
Böyle bir ortamda sermayeyi kendisine çekebilen bölgeler, kentler hatta kent içi kimi
alanlar diğerlerinin lehine bir gelişme göstermiştir. Böylelikle hem toplumsal hem de
mekânsal ayrışmanın derinleşmesi söz konusu olmuştur.
Kentte meydana gelen bu değişikliklerin ışığında Lefebvre’in çalışmalarından
etkilenen kuramcılardan biri Manuel Castells diğeri ise David Harvey’dir. Castells
(akt. Kurtuluş, 2010: 196) kentlerin gelişimini üç ana düzlemde kavramaktadır: en
altta ekonomi, ortada devlet, politik sistem ve ona eşlik eden unsurlar, üstte ise
ideoloji bulunmaktadır. Althusser’in yapısalcı yaklaşımından etkilenen Castells’e
(akt. Şengül, 2009: 23) göre siyasal sistem, kentsel mekânı tahakküm ve
meşrulaştırma işlevleri aracılığı ile örgütlerken, ideolojik sistem işaretler ağı ile
mekânı damgalamaktadır. Ancak mekânın özgünlüğü ekonomik alanla ilgilidir.
Kentsel mekânın özgünlüğünü “tüketim” kavramı ile arayan Castells, kentsel
toplumsal kuramın, tüketimin kolektif olarak örgütlenmesi, emeğin yeniden
üretiminin çözümlenmesi ile ilgilenilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Kenti sınıfsal ve toplumsal hareketler bağlamında ele alan Castells’e
(1997: 31-32) göre 1950’li yıllardan itibaren emeğin yeniden üretiminin artan oranda
devlete kayması, sermaye ve emek çelişkisini gizlediği için sorunların daha fazla
derinleşmesine yol açmaktadır. Çünkü devletin üretim ve yeniden üretim alanlarına
6
Bu konuda Ayda Eraydın (2006) tarafından derlenen “Değişen Mekân, Mekânsal Süreçlere İlişkin
Tartışma ve Araştırmalara Toplu Bakış: 1923-2003” isimli kitaba bakınız. Ali Ekber Doğan’ın
(2002a) Birikimin Hamalları: Kriz, Neo-liberalizm ve Kent isimli eseri de bu konuyu oldukça
aydınlatıcı niteliktedir. Ayrıca bakınız, Lefebvre (1991), Ercan (1996), Kaygalak (2007) ve (2008)
ile İdealkent (2012) kent araştırmaları dergisi “Neo-liberalizm ve Kentsel Eşitsizlikler” sayısı.
60
yaptığı müdahaleler, hem kapitalizmin kendisini yeniden üretmesini sağlarken hem
de kapitalizmin çelişkilerini yaygınlaştırmakta ve derinleştirmektedir. Castells
(akt. Pickvance, 2003: 103), “The Urban Question” isimli kitabında, gelişmiş
kapitalist toplumlarda devletin, iş dünyası ve nüfusun baskısına cevap olarak artan
bir ölçekte tüketim sürecine dahil olduğunu belirtmiştir. Kenti kutsadığı ve “kolektif
tüketim” adını verdiği bu yeni çevre, emek ve sermayenin yeni çatışma alanı
olmuştur. Devletin tüketim alanına daha fazla müdahale etmesi kamu hizmetlerinden
yeteri kadar yararlanamayanlar arasında daha fazla şikayete ve ardından çatışmalara
yol açmaktadır.
Sermaye ve emek arasındaki güç ilişkisini dengeler pozisyonundaki devlet
daha çok hakim sınıfların yararına hareket etmektedir. Devlet müdahalesi genellikle
sermayenin daha az kârlı bulduğu için yatırımda bulunmadığı alanlarda
yaşanmaktadır. Ekonomik faaliyetlerinin devam edebilmesi için gerekli olan emeğin
yeniden üretilmesiyle ilgili devlet tarafından yapılan müdahaleler, tekil kapitalist
çıkarlara aykırı düşse de kapitalist tekeller için işlevsel ve gereklidir. Ama buradaki
devlet müdahaleciliği sermaye ile eklemlenmiş bir halde gerçekleşir. Örneğin kentsel
yenileme uygulamaları ile özel yatırımcılara fırsat veren devlet, bir sektörü kârlı hale
getirdikten sonra bu sektörü sermayeye devreder (Castells, 1997: 31-32). Eşitsizlikler
üzerine kurulu olan kapitalist sistemde, devlet, ekonomik ve siyasal açıdan
güçlenmiş burjuvazinin lehine hareket ettiğinden, sanayileşen, kentleşen ve
yoksullaşan toplumlarda toplumsal çatışmanın büyümesi kaçınılmaz bir durumdur
(Koray, 2008: 33). Castells’e (1997: 27) göre sınıflı toplumların en belirgin
göstergelerinden biri olan toplumsal eşitsizlik gelirden, konuta kadar her alanda
varlığını
göstermektedir.
Kapitalist
üretim
sistemindeki
genellikle
gelirle
bağdaştırılan toplumsal eşitsizlik, artık kolektif tüketime konu olan konut, sağlık,
eğitim, ulaşım ve kültürel alanları da kapsar hale gelmiştir.
David Harvey ise kapitalist toplumlarda kentleşme hareketlerinin sermaye
birikim
sürecinden
ayrı
düşünülemeyeceğini
ileri
sürmektedir.
Harvey’e
(akt. Erder, 2006: 45) göre sanayi kapitalizmi, kendi ürettiklerine etkin bir talep
yaratabilmek için kentleşme ve kentleşme ile ilgili yatırımları sürekli genişletme ve
61
talebi canlı tutmak eğilimindedir. Bu sayede artan sermaye birikimi yatırım alanı
olarak kent mekânına aktarılarak birikim krizinin önüne geçilebilmiştir. Ama artı
ürünün paylaşımında kentsel rantın oynadığı rol, kentte yaşayan ufak bir azınlığı ihya
ederken, kentin geniş bir kesimini giderek yoksullaştırmaktadır. Yoksulluk ve
yoksunluk sadece gelir bazında değil, sosyal ve kültürel alanlarda, kentsel kamu
hizmetlerinin niteliğinde, emeğin yeniden üretimi için gerekli olan mal veya
hizmetlere erişimde de kendisini göstermektedir.
Mekânsal ayrışmanın en önemli belirleyici etmeni sermaye ve emek
arasındaki iktidar ilişkisine bağlı olarak ortaya çıkan mekânın üretilme biçimidir
(Kurtuluş, 2005a: 82). Mekânsal ayrışma ile toplumsal ilişkiler arasındaki bağlantıya
dikkat çeken Harvey (2002: 154-164), çelişkili ve evrimsel bir niteliğe sahip olan
kapitalizmin,
emeği
bölmek
suretiyle
mekânsal
ayrışmayı
pekiştirdiğini
belirtmektedir. Farklı kimlikler üzerinden ayrışan bireyler sınıfsal konumunun
farkına varamamaktadırlar. Örneğin emeğin bölünüşüne neden olan göç hareketleri
belli mahalle ve yerleşmelere olduğu kadar mesleksel tabakalaşmaya da etnik bir
nitelik kazandırmaktadır. Burada etnik ya da ırksal konum, sınıf konumunun önüne
geçmekte ve mekânsal ayrışmayı belirleyen faktör olabilmektedir.
Harvey mekânsal ayrışmayı kapitalist üretim sisteminin yarattığı eşitsizliklere
bağlamaktadır. Sermayenin sürekli büyüyen bir ölçekte birikmesi, hızla ivme
kazanan bir kentleşme süreci içerisinde gerçekleştiği için kentlerdeki toplumsal yapı,
toplumsal ayrışma sürecine girmiştir. Toplumsal yapı ile mekânsal ayrışmayı
ilişkilendirmek için Harvey (2002: 161) dört temel varsayım geliştirmiştir. Bunlardan
ilki, mekânsal ayrışma kapitalist toplumdaki toplumsal ilişkilerin yeniden üretimi
çerçevesinde açıklanmaktadır. Çünkü her toplumsal sınıf kendi koşullarında yeniden
üretilmektedir. Çünkü toplumsal sınıf yarın da yaşayacak ve gelecek neslini üretecek
kadar olanak kullanması ve yaratması gerekmektedir.
İkinci
varsayım,
mekânsal
birimler,
komşuluk
birimlerinin,
yerel
toplulukların ve bireylerin değer ve beklentilerini, tüketim alışkanlıklarını, pazar
donanımlarını ve bilinç durumlarını önemli ölçüde etkileyecek toplumsal etkileşim
ortamları olduğuna dairdir (Harvey, 2002: 161). Kapitalist üretim sistemi kendi
62
devamlılığını sağlayabilmek için yeni tüketim biçimleri, yeni toplumsal istekler ve
gereksinimler yaratmak durumundadır. Eksik tüketim, sermaye birikimi açısından
aşırı üretim ve bunalım yaratacağından sürekli tüketimi sağlamak üzere belli tüketim
sınıflarının varlığı zorunlu olduğu için, dağıtım ve tüketim noktasında toplumsal
ayrışmalar meydana gelmektedir (Harvey, 2002: 155). Farklı tüketim kalıplarına
sahip bireylerin mekânla ilişkisi de farklı olacağından üst gelir grubuna dahil olan
bireyler ile alt gelir grubuna dahil olan bireylerin yaşam alanları da birbirinden
ayrışmış olacaktır.
Bir diğer varsayım, büyük nüfus yoğunluklarının farklı topluluklara
bölünmesinin sınıf bilincinin de bölünmesine yol açacağı yönündedir ki bu durum
sistemin devamlılığını sağlayıcı bir etken olarak kabul edilmektedir Son varsayım ise
mekânsal ayrışma modellerinin kapitalist toplumdaki çelişkilerin birçoğunu
yansıttığına yönelik geliştirdiği varsayımıdır (Harvey, 2002: 161). Bu anlamda
oluşan her mekânsal ölçek homojen bir yapıya sahip olduğundan dolayı sistemin
eşitsiz ilişkisi ve çelişkisel yapısının sorgulanmasının önüne geçebilmek için sınıfsal
farklılıkların yanı sıra din, ırk, mezhep, dil, toplumsal cinsiyet kimlikleri gibi
birtakım yapay ayrıştırmalar kullanılmaktadır.
Kentsel siyasal süreçlerde yerel yönetim ve yöneticilerin rolünü vurgulayan
Raymond E. Pahl (akt. Pınarcıoğlu vd., 2010: 95) ise Harvey’in sermaye birikiminde
kentsel yapılı çevreye atfettiği önemden yola çıkarak kentteki aktörlerin yapılı
çevreden
daha
fazla
önem
teşkil
ettiğini
ileri
sürmektedir.
Pahl
(akt. Şengül, 2009: 32), kentsel mekânın maddi bir kaynak olduğunu, konumlara ve
dağılımlara karar verme sorumluluğu olan kent yöneticilerinin bu kararları kendi
amaçlarına ve değerlerine göre alabileceklerini belirtmektedir. Kent yöneticilerini
kent sisteminin merkezine yerleştiren Pahl (akt. Şengül, 2000: 32) yoğun eleştiriler
karşısında çalışmalarını yeniden gözden geçirmiştir. Kent yöneticilerinin hem
piyasanın işleyişi hem de merkezi devlet tarafından kısıtlandığını kabul eden Pahl,
kentsel çözümlemelerinde bağımsız değişken olarak kabul ettiği kent yöneticilerini
daha sonra aracılık eden değişken olarak görmüştür. Yani kentsel mekân sermayenin
çıkarları doğrultusunda devlet eliyle şekillenmekte, kentsel mekân birikim aracı
63
olarak sermayeye kaynak aktarımının bir yolu olmaktadır. Toplumsal sınıfların
mekânda ayrışması ile sistemin çelişkileri kimlikler üzerinden algılanacağından
üretim sistemi devamlılığını sağlayabilecektir.
Söz konusu kuramcılar kendi toplumsal paradigmaları öncülüğünde kent
mekânına belli bir özgünlük atfetmektedir (Şengül, 2009: 19-20). Harvey,
sermayenin dolaşımı sürecinde kentsel yapılı çevrenin oynadığı rolü göz önüne
alırken, Castells, kolektif tüketimi ve onun çevresindeki mücadeleleri kuramının
merkezine koymaktadır. Pahl ise kent yöneticilerini kent sisteminin merkezine
yerleştirmektedir. Harvey, sermaye birikiminin birinci çevrimden ikinci çevrime
aktarılması ile birikim krizinin önüne geçildiğini belirtmiştir. Böylelikle kentsel
mekânda tarihsel süreç içerisinde var olan ayrışma, sermayenin kent mekânını
keşfetmesi ile birlikte daha da derinleşmektedir. Castells ise toplumsal sınıflar
arasındaki tüketim, bölüşüm ve dağıtım ilişkilerinin eşitsizliğinden dolayı kentsel
mekânı toplumsal
hareketlerin
merkezine koymuştur.
Toplumsal
sınıfların
mekândaki konumlanışı, kolektif tüketime konu olan hizmet alanlarının sunumunu
etkilemektedir. Gecekondu bölgeleri ile lüks konutların yer aldığı alanlarda sunulan
emeğin yeniden üretimi için gerekli olan kentsel hizmetler arasında bulunmaktadır.
Pahl ise kentsel mekânda sermayenin daha rahat bir biçimde birikim sağlayabilmesi
için devletin ve kent yöneticilerinin oynadığı rolü vurgulamaktadır.
2.4. Tarihsel Süreç İçerisinde Mekânsal Ayrışma
Kentler tarih boyunca toplumsal eşitsizlikler ve mekânsal ayrışmayı
barındıran yerleşim alanları olmuşlardır. Binlerce yıl öncesinde var olan kentler ile
günümüz kentlerinin en önemli ortak noktası da toplumsal eşitsizliğin mekâna da
ayrışma şeklinde yansımasıdır. Bu bölümde sanayi öncesi kentler ile modern
kentlerde mekânsal ayrışma ele alınmıştır.
2.4.1. Sanayi Öncesi Kentlerde Mekânsal Ayrışma
Üretim tarzı ve üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinde ortaya çıkışından bugüne
değin pek çok değişikliğe uğrayarak evrimleşen kent (Doğan, 2002a: 69), sürekli bir
64
akış içinde bulunan toplumsal bir pratiği ifade etmektedir (Castells, 1997: 123).
Kentlerin önemli bir niteliği olan toplumsal ve mekânsal ayrışma, kentsel mekânı
düzenleyen kuralların dayanağını oluşturmaktadır. Kentsel mekânı düzenleyen bu
kurallar, kültüre ve tarihe göre değişiklik gösterir, kamusal hayatın şekillenmesini
etkiler ve toplumsal grupların kent mekânı içinde birbirleri ile nasıl bir ilişki
içerisinde olduklarını gösterir (Caldeira, 1999: 87).
Mekânsal ayrışma olgusu her ne kadar güncel bir konu olsa da kent tarihi
kadar eski bir olgudur. Artı ürünün kontrolünü elinde bulunduran ruhban sınıfı veya
tacir sınıfının varlığından beri kentsel mekânın kent sakinleri tarafından farklı
kullanış biçimlerini görmek mümkündür. Örneğin ilk kentlerden kabul edilen Uruk
kentinde arkeologlarca prestij amacıyla inşa edilen, konukların ağırlanması amacını
güden ve ev sahibinin mevki ve saygınlığının herkesçe kabul edilmesi için
öngörülmüş ve boyutları olabildiğince abartılmış evler keşfedilmiştir. Diğer sakinler
ise hiçbir gösterişi bulunmayan evlerde yaşamakta idi (Huot vd., 2000: 50). Yani ilk
kentlerde dahi toplumsal ayrışma ile mekânsal ayrışma arasındaki diyalektik ilişkiyi
görmek mümkündür.
Kentlerin ortaya çıkması ile birlikte, dağınık ve örgütsüz olan birçok işlev
sınırlı bir alanda bir araya getirildi ve topluluğun bileşenleri dinamik bir etkileşim ve
gerilim durumunda tutuldu. Kent surları tarafından çevrelenen mekânın içinde, kent
öncesinin yerleşik yapıları olan tapınak, pınar, köy, pazaryeri, müstahkem yer, kent
içinde meydana gelen büyüme sürecine katıldılar. Bu yapılar yapısal bir farklılaşma
yaşayarak kent kültürünün sonraki tüm aşamalarında yeni biçimler alarak varlıklarını
sürdürmüşlerdir (Mumford, 2007: 47). İlk kentlerin yapısal özelliği, saray, tahıl
ambarı ve tapınak gibi üç devasa yapının mevcut olmasıdır. Kentlerin ortaya çıkması,
toplumsal sınıfların ortaya çıkması ile eş zamanlı gitmiştir. Krallığın ruhbanlığın
yetkilerini genişletmesi ile ruhban sınıfına toplum içinde yönetici bir rol verilmiştir.
Ayrıca kentte oturan ve tanrılara bağlılık yemininde bulunan saray görevlilerinin
yanı sıra kâtip, doktor, büyücü ve kâhinden oluşan yeni bir entelektüel sınıf da ortaya
çıkmıştır. Krallık, kendisine destek olan ruhbanlığa, boş zaman, statü ve muhteşem
kolektif yerleşim yerleri vermiştir (Mumford, 2007: 54-55). Tapınak ve saray
65
ikilisinin bulunduğu merkeze her türlü haraç, altın, gümüş, bakır, kalay, lacivert taşı,
yiyecek, gündelik emek, hayatın kendisi akmaktaydı. Kalabalık evlere karşın bu
kutsal mekân yüzlerce insanı içine alabilecek dikdörtgen biçimli iç avlularıyla ferah
bir yerdi (Mumford, 2007: 89).
Yeryüzünde ilk kent medeniyetlerin kurulduğu Mezopotamya’da, eski çağlara
ait çok Tanrılı dini inanış çerçevesinde biçimlenen dini toplumsal yaşamın
hakimiyetinde her birey belli bir tapınağa ve o tapınağın Tanrısına bağlı olarak
yaşardı. Yani bireyin içinde bulunduğu mekân ve sosyal çevreye aidiyet durumunu
dinsel bağları belirliyordu. Kentin yerleşim modeli ise duvarla çevrili geniş tapınak
alanının ötesinde, küçük türbe ve tapınakların bulunduğu bir dizi mahalleden
oluşmaktadır (Alada, 2008: 117). Antik Site’de planlama suretiyle geometrik düzene
göre mahalle birimlerine ayrılmış bir kent düzeni söz konusudur. Mekân, her bir
kabilenin yerleşeceği ayrı mahallelere göre ayrılmıştır. Yani toplumsal ayrışma
ilkesine dayalı olarak mekânsal ayrışma gerçekleşmiştir. 9. yüzyıldan sonra Batı
dünyasında, kentlerdeki özerk yönetim birimleri yerlerini, piskoposların elinde
teokratik yönetim biçimlerine terk etmiştir (Alada, 2008: 118).
Yakın Doğu ve Arap İslam uygarlıklarında da mahalleler kan bağı, kabile,
mezhep, etnik ya da ırksal özelliklere göre ayrı toplulukları barındırsa da, gettolarda
olduğu gibi birbirlerinden yalıtılmaları söz konusu değildir. İktisadi, dinsel ve
toplumsal yaşam, mahalleler itibariyle köklü bir sınıfsal ayrıma kaynaklık edecek
ölçüde farklılaşmamıştır, zengin ve yoksulların iç içe yaşadığı bir topluluk kimliği
söz konusudur (Alada, 2008: 121). Bu anlamda keskin ayrımları sanayi sonrası
toplumlarda görmek mümkündür.
Sanayi sonrası kentlerinin tipik bir özelliği olan güvenlikli siteleri sanayi
öncesi kentlerde de görmek mümkündür. Yaşam tarzlarını ve mülklerini korumak
amacıyla duvarlar ve kapılar fikri yeni birşey değildir. Ötekilere ya da işgalcilere dair
korkular
insanlık
tarihinin
vazgeçilmez
özelliklerinden
biri
olagelmiştir
(Ellin, 1997: 13). Zamanın muhtemel saldırılarına karşı istihkam ve yönetim
merkezleri işlevi gören kale kentler, 10. yüzyıl boyunca dış duvarlarına bitişik,
sakinlerinin büyük ölçüde tüccarların oluşturduğu yeni yerleşim alanları haline
66
gelmiştir. Bu kent toplumunda, mekânda komşuluk birimleri ve fonksiyonel
farklılıklarına göre bir ayırım içinde bulunmaktadır. Ana kent, her biri ortak ihtiyaç
ve amaçlar doğrultusunda birarada bulunan bir ölçüde özerk, kendi kendine yeterli
küçük alt yerleşim birimlerinden oluşmaktadır. Mahallelerin her birinde ise kilise
veya kiliseler, yerel bir çarşı, kuyu ya da çeşme bulunmaktadır. Yerleşim
biçimindeki
bu
bölünme
işe
ve
uğraşa
dayalı
fonksiyonel
bölünmeyle
tanımlanmaktadır (Alada, 2008: 119). Orta Çağ Avrupa kentleri ve çağdaşları,
örneğin Çin ya da Ortadoğu’da yer alan kentler yerli ya da yabancı düşmanları
engellemek için duvarlar ve kapılar inşa etmişlerdir. Sanayinin gelişmesi ve bunu
izleyen kentleşme süreçleri ile birlikte kentlerdeki güvenlik hissi de sarsılmaya
başlamış ve duvarlar önemini kaybetmiştir (Kuppinger, 2012: 13).
Sanayi öncesi kenti modern kentten ayıran birtakım özelliklere değinmekte
fayda vardır. Öncelikle sanayi öncesi kent ile modern kenti birbirinden ayıran
faktörlerin başında teknoloji gelmektedir. Sanayi öncesi kentte üretim ve ulaşım
organik enerji (insan ve hayvan gücü) ile yapılmaktadır. Bir diğer ayırt edici özellik,
ekonomik eylemlerin örgütlenme biçimidir. Kentsel mekânda üretim eylemleri aynı
sokak üzerinde yer seçmekte, mekânda uzmanlaşmış olan sokak ve mahalleler
oluşmaktadır. Farklılaşmayı yaratan üçüncü özellik ise sanayi öncesi kentte yer alan
güçlü sosyal kontroldür (Aslanoğlu, 2000: 32). Sanayi öncesi kentin mekânsal yapısı
kentin ekonomik ve sosyal yapısı ile uyum göstermektedir. Etnik grup mahalleler ile
çeşitli meslek grupları ayrı ayrı yerleşmişlerdir. Elit tabaka kentin merkezinde
yerleşmişken, alt tabakalar kentin dış mahallelerine itilmişlerdir. Bu dönem
kentlerinde arazi kullanma şekillerinde bir farklılaşma ve uzmanlaşma yoktur.
Konutlar aynı zamanda işyeri, dinsel binalar okul hatta alışverişin gerçekleştiği
mekânlar olarak da kullanılmaktadır (Aslanoğlu, 2000: 35).
Sanayi öncesi toplumlarda kentler pazar ve mübadele merkezleri olarak işlev
görmektedirler. El sanatlarının ve zanaatkârlarının toplandığı ve çeşitli eşyaların
buhar veya elektrik enerjisi ile değil de insan ve hayvan enerjisi ile üretildiği
yerlerdir. Ekonomik hayat bakımından çok az bölünme ve uzmanlaşma olan
kentlerde aynı hudutlu farklılaşma sosyal tabakalaşmada da görülmektedir. Sanayi
67
öncesi kentlerin mekânda aldıkları şekil, toplumun sosyal düzenine uygundur. Sert
bir sosyal ayrımın olduğu kentlerde etnik grup mahalleleri veya çeşitli zanaatkârlar
kentin
ayrı
kısımlarında
birbirinden
ayrı
bir
şekilde
konumlanmıştır
(Kıray, 2007: 9-10). Sanayi öncesi kentlerinde tüccar faaliyetlerinin gelişmesiyle
birlikte konutsal ayrışmanın yanı sıra faaliyet ayrışması da görülmektedir. Ama bu
ayrışma emek gücünün işlevsel ayrışmasından çok saygınlık ölçeğinin bölgesel
konumlanışının ayrışmasına dayanmaktadır (Harvey, 2009: 236). Ticarete konu olan
faaliyetler dahi mekânda konumlanırken sosyal mevki ölçütlerini yansıtmaktadır.
Sjoberg (2002: 52), sanayi önce kentin mekânsal yapısının sanayi kentinde
çok farklı olduğunu belirtmektedir. Bu farklılıklar ise üç noktada kendini
göstermektedir. Bunlardan ilki merkezi bir alanın sosyal tabakaların dağılımına bağlı
olarak ortaya çıkması, ikincisi, etnik, mesleki ve aile bağlarına göre uzmanlaşmış
mahalle ve sokakların varlığı ve sonuncusu mekânda konut ve işyeri farklılaşmasının
olmayışıdır. Sanayi öncesi kentin sosyal örgütlenmesi organik enerjiye dayanan
iktisadi bir yaşantıya uygundur. Bu kentte elit tabaka, büyük toprak sahipleri, devlet,
din ve eğitim alanlarında yer tutan önemli kişilerden oluşmaktadır. Bunların dışında
zanaatkârlar ve toprağı işleyen köylüler bulunmaktadır (Sjoberg, 2002: 44). Sanayi
öncesi kentte devingenliğin en alt düzeyde seyrettiğini belirten Sjoberg (2002: 45),
seçkinlere yönelik tek tehdit unsurunun kentteki aşağı sınıflardan değil, dışarıdan
geldiğini belirtmektedir. Kentsel-endüstriyel topluluklarda önemli bir konuma sahip
olan orta sınıf, sanayi öncesi kentlerde bulunmamaktadır. Toplumun üretim sistemi,
sadece küçük bir varlıklılar grubunun gereksinimlerini karşılayabilecek gıda ve
hizmetleri sağlayabildiğinden, kentsel bir orta sınıf ortaya çıkmamıştır.
Sanayi öncesi toplumlarda üretim kırda gerçekleştiği için, kentin kıra
bağımlılığı söz konusudur. Kırsal alandaki tarımsal artık ve işgücü fazlasının varlığı,
kırı kentte üstün kılmakla birlikte, doğrudan üretici konumda olan köylüler üzerinde
siyasal, adli ve askeri güç yoluyla artık elde edilmekteydi (Kaygalak, 2007: 186).
Yani kır ve kent arasında bir karşıtlık söz konusuydu. Kent halkının hiçbir şey
üretmediği bu dönemde kırsal bölgeler kentlerin beslenme gereksinimini
karşılamakta, kentler ise onlara ticari mamul eşya sağlamaktaydı (Pirenne, 2010: 80).
68
Nüfusun toprağa bağlı olduğu ve herkesin bir toprak efendisine bağımlı olduğu bu
toplumlarda 11.
yüzyıla doğru nüfusun artması,
Haçlı Seferleri,
ulaşım
imkânlarındaki iyileşmeler tüccarlarda ticari güdülerin harekete geçmesine yol açmış
ve hiç kimseye bağlı olmayan bir tüccar sınıfı ortaya çıkmaya başlamıştır
(Pirenne, 2010: 96). Aristokrasinin yoğun baskılarına dayanamayan serflerin kentlere
göç etmesiyle birlikte kentlerde oluşan rekabet ortamı loncaları doğurmuştur. Kırsal
alandaki hiyerarşi kentlerde de kalfalık ve çıraklık şeklinde yaşanmaya başlamıştır
(Marx ve Engels, 2009: 127). Yoksulların ticaretin gelişimiyle doğru orantılı bir
biçimde kentlere akın etmesi, işgücü piyasasında bir yarışma ortamına yol açmış, bu
durum ise tüccarların yoksulları çok düşük ücretlerle çalıştırmaları ile sonuçlanmıştır
(Pirenne, 2010: 115).
Kısacası toplumsal ve mekânsal ayrışma arasındaki diyalektik ilişki tarih
boyunca değişen üretim ilişkileri belirleyiciliğinde var olmuştur. Sanayi öncesi
kentlerde bu ayrışmanın şiddeti sanayi sonrası kentlere göre daha az iken, sanayi
sonrası kentlerde sadece konut alanlarında değil, yaşamın tüm alanlarına etkin olan
bir ayrışma söz konusudur.
2.4.2. Sanayi Kentlerinde Mekânsal Ayrışma
Merkantilist dönemde ticaretin yaygınlaşması ile birlikte geçimlik tarım
yıkılmaya ve piyasaya yönelik üretim yapılmaya başlanmıştır. Özellikle İngiltere’de
dokumacılığın gelişmesiyle birlikte tarımsal alanların etrafı çitlenmiş, küçük toprak
sahibi köylüler ise mülksüzleşerek kente göç etmek durumunda kalmışlardır. Emeğin
kentlerde özgürleştiği ifadesi ile anılan bu dönemde modern (kapitalist) kentlerde
başlayan sanayileşme hareketi için ucuz işgücü olarak görülen göçmen nüfus, çok
kötü şartlarda kentlerde varlıklarını devam ettirmeye çalışmışlardır. Sanayi öncesi
dönemde kentin iaşesini sağlayan kır, kent karşısındaki önemini kaybetmiş, artık
kente bağımlı hale gelmeye başlamıştır7. Tüketim mekânı olan kent ise bu dönemde
7
Başlangıç dönemlerinde kentsel topluluklar, feodal ekonominin gövdesi üzerinde kırın yarı
hizmetkârı, yarı asalağı durumundaydı. Kent, el sanatlarında yüceltilen üretim biçimi, kullanılan
üretim araçlarının zanaatkârların mülkiyetinde olduğu, basit meta üretimi biçimiydi. Ama pazarların
gelişmesi, feodal sömürünün baskısı ve tarımın gerilemesi gibi sebepler, kentlere göçü hızlandırıp,
kentsel nüfusun artmasına yol açmıştır (Dobb, 2007: 84-85).
69
üretimin mekânı olmuştur. Kır ve kent arasında var olan “artı ürün” ilişkisi yerini
“artı değer” ilişkisine devretmiştir. Artık kentlere göç eden kırsal alan nüfusu artı
değer üzerinden sömürülmeye başlanmıştır. Ücretli köle konumuna gelen işgücü
üzerinden gerçekleşen sömürü, sermaye ve emek arasındaki eşitsiz ilişkiyi
yaygınlaştırmış ve bu eşitsiz ilişki mekânda da karşılık bulmuştur8.
Modern anlamda mekânsal ayrışma hem Birleşik Devletler’in hem de
İngiltere’nin birçok büyük kentinde 1850’de tümüyle ortaya çıkmış bulunmaktadır
(Harvey, 2002: 166). Mekânsal ayrışma süreci ilk defa Amerika Birleşik Devletleri
metropoliten
kentleri
ve
özellikle
Chicago
kenti
üzerinde
çalışmalarını
yoğunlaştırmış olan ve kentsel ekolojistler diye adlandırılan şehir sosyologları
tarafından ayrıntılı olarak incelenmiştir (Erder, 2006: 35-36). Sanayi sonrası
kentlerde sanayi öncesi kentlerden farklı olarak üst ve orta gelir grubu kent
çevresinde yerleşmiş, merkez ve konut alanları arasında kalan alanlar ise geçiş
bölgesi olarak belirginleşmiş ve alt gelir grubu bu alanlarda yerleşmiştir
(Aslanoğlu, 2000: 43).
Sanayi Devrimi’nden bu yana kapitalist kentin evrimi dört aşamada
gerçekleşmiştir (Doğan, 2002a: 69): 19. yüzyılın başlarından 1870’li yıllara kadar
süren ilk sanayi kenti, 1870’lerden 1929 krizine kadar süren metropoliten kent,
Keynesyen politikalar doğrultusunda kapitalist devletçilik politikalarına yönelişin söz
konusu olduğu 1930-1945 arası geçiş dönemi, Fordist-Keynesyen birikim tarzının II.
Dünya Savaşı sonrasında getirdiği birikim sürecinin ürünü olan refah devleti dönemi
ve son olarak neo-liberalizm kenti.
Sanayi çağının klasik kentlerinin merkezinde ağırlıklı olarak yönetici sınıflar,
en genel anlamıyla “zihni emek” kategorisini temsil edenler yer almaktadır. Kenti
kuşatan fabrikalara yakın semtlerde ise çok sayıda kol emekçisi kendileri için inşa
edilmiş işçi mahallelerinde oturmaktadır (Laçiner, 1996: 11). İlk sanayi kentlerinin
merkezinde üretim, tüketim ve dağıtım etkinlikleri, yazıhaneler, işçi mahalleleri,
devlet daireleri, bankalar yer almaktadır. Hızlı sanayileşme ve nüfus artışının neden
8
Bu konuyla ilgili bakınız, Marx (2009), Wood (1997), Öngen (1994) ve (2003).
70
olduğu düzensiz biçimde genişleyen bir yerleşme sistemi söz konusu olmuştur
(Doğan, 2002a: 71). Bu dönemin kentleri özellikle yoksullar için sefalet yuvalarıdır.
Fabrika yakınlarına yerleşen halk sağlıksız koşullarda yaşamak durumunda kalmıştır.
Örneğin 19. yüzyılın ikinci yarısında Paris’in durumu yoksul halk için içler acısıydı.
Var olan konut alanlarının göçmen nüfus ile kısa sürede dolması sebebiyle önce
konutlar kendi içinde bölünmüş, bu da yeterli olamayınca eski binaların üst katlarına
yeni katlar eklenmiştir. 19. yüzyılın başlarında Paris’teki klasik bir evin ilk katında
varlıklı bir aile, ikinci katında saygın bir aile otururken evin en üst katlarında
hizmetçiler oturmaktaydı. Toplumsal sınıfların bu iç içe geçmiş hali, 1850 ve
1860’larda Haussmann tarafından planlı bir şekilde azaltılmıştır. Heterojen olan bu
durum, evlerin bölünerek tek tek dairelere bölünmesi ile artık mahalle ve semtler
homojen ekonomik birimlere dönüştürülmüştür (Sennett, 2010: 181-182). Paris
kentindeki bu dönüşüm, hem işçi ve yoksul halkın oturduğu konutların rahatsız edici
bir görüntü niteliğinde olması hem de salgın hastalıklar sebebiyle kentin diğer
sakinleri için bir bela merkezi niteliği taşımasından dolayı gerçekleştirilmek
istenmiştir (Engels, 1994: 119).
Paris kentinde insanların içeride sıkışması sonucu toplumsal sınıfların kentte
birbirinden yalıtılması için girişilen planlar, Londra’da kentin yayılıp genişlemesiyle
gerçekleştirilmiştir.
İnşaatçılar,
ekonomik
bakımdan
homojen
grupların
gereksinimlerini karşılamak için geniş yerleşim alanları kurmuşlardır. Londra
giderek daha geniş alanlara yayıldıkça fiziksel ayrım ve uzaklık yoluyla bölgecilik ön
plana çıkmıştır (Sennett, 2010: 183). Yani sermaye birikiminin artmasıyla birlikte
toplumsal sınıflar arasında hem fiziksel hem de sosyal ayrışma artmaya başlamıştır.
Refah devleti kenti aşamasında, kentsel sistemde kolektif tüketim ön plana
çıkmıştır. Metropoliten kent döneminde üretim ve yerleşim etkinliklerinin kent
merkezi dışına çıkması, kentin canlı ve üretken özelliğinin yerine, tüketim sürecine
dahil olan kentsel işlev ön plana çıkmıştır. Bu dönemde yönetsel, ticari ve mali
kuruluşların kent merkezinde daha fazla yer alması, bu alanların kiraların
yükselmesine ve kentsel rantın artmasına yol açarak kent merkezlerinin oturma ve
sanayi yerleşmeleri için çekici olmamasına neden olmuştur. Metropoliten kent
71
döneminde başlayan banliyöleşme ve uydu kentleşme eğilimi bu dönemde daha fazla
artmıştır. Bu dönemde kent yalnızca bir tüketim yeri değil, kendisi de tüketim değeri
taşıyan bir mekân olmuştur (Doğan, 2002a: 75-79). Öncü’ye (1999: 29) göre bu
dönemde, gerek Kıta Avrupa’sında gerekse Kuzey Amerika’da, yeni büyüyen
bürokrat ve uzman meslek sahibi kesim, sanayileşen kentlerin fiziki ve sembolik
coğrafyasında kendilerini işçi sınıfından ayrıştırma çabası içerisindedir
Fordist üretim sayesinde otomobil endüstrisinin gelişmesi kentin sindire
sindire değil sıçrayıp dağılarak büyümesine yol açmıştır. Kent üretimin mekânı
olmanın ötesinde bizzat kendisi bir üretim ve yeniden üretim birimi olarak, toplumsal
ve kültürel işlevlerin mekânsal olarak ayrışmasına, sıçramalı ve dağınık büyümesine
yol açmıştır (Bora, 1996: 102).
II. Dünya Savaşı sonrası Batı kentlerinde banliyöleşme eğilimi söz konusu
iken 1960 sonrası süreçte farklı toplumsal ve ekonomik dinamiklerle kentsel
coğrafya üzerinde yeni bir ayrışma ve hareketlilik söz konusu olmuştur. Gerek yerel
dinamikler gerekse ulusal ve küresel dinamikler tarafından uygulanan ekonomik ve
mekânsal politikalar, toplumsal yaşamın ve mekânın yeniden yapılanması açısından
eşitsiz bir ortam yaratarak toplumsal ve mekânsal ayrışmaya yol açmaktadır
(Şen, 2005: 133). Soylulaştırma, kentsel yenileme, kentsel dönüşüm gibi
uygulamalar tam olarak bir kamusal program olmamasına rağmen, kamu sektörü
faaliyetlerinden etkilenmekte, devletin bu süreçlere dolaylı etkisi söz konusu
olmaktadır (Şen, 2005: 143). Devlet eliyle gerçekleştirilen bu uygulamalarda
sermaye-emek arasındaki iktidar ilişkisinin sermaye lehine işlediğini görmek
mümkündür. Ayrıca bu uygulamalar ile toplumsal ilişkiler gerek sınıfsal gerekse
mekânsal ayrışmalar biçiminde yeniden üretilmektedir. Devlet müdahalesi ile de
sermaye-emek sınıfları arasındaki çelişki emek-devlet şeklinde tezahür etmektedir.
Marcuse ve Kempen’e (2000: 1) göre üretim biçimlerindeki farklılaşma,
sosyal refah devlet anlayışının zayıflaması ve teknolojik değişiklikler gibi sebepler
toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesine ve kentsel mekânda ayrışmaya yol
açmaktadır. 1970’li yıllarda ortaya çıkan yeni mekânsal düzen, elit kaleler,
banliyöler, harap ve terk edilmiş kentler gibi mekânsal bölünmeler şeklinde tezahür
72
etmiştir. 1970’li yıllardan sonra kitlesel üretime ve sistemin her alanda ürettiği tek
tipliliğe duyulan tepkiler, “farklılıklar”ın yüceltilen bir değer olmasına yol açmıştır.
Sınıf içi toplumsal katmanlardaki çeşitlenme ve bu grupların hem üretimde
yüklendikleri işlevler hem de tüketim kalıpları bakımından ayrışması mekâna da
yansımış, kentler buna bağlı olarak adalar halinde şekillenmeye başlamıştır
(Türkün ve Kurtuluş, 2005: 14).
1980’li yıllardan sonra neoliberal ekonomi politikaları ve küreselleşme süreci
coğrafi-mekânsal ölçekleri ve hiyerarşilerin yeniden yapılanmasına, kentlerin bu yeni
işbölümü ve ölçekler çerçevesinde şekillenmesine, iletişim ve ulaşım olanaklarının
artmasıyla birlikte kentlerin diğer kentlerle daha yoğun ekonomik ve sosyal ilişkiler
içerisine girmesine yol açmıştır. Dolayısıyla kentler birer meta haline gelmiş ve yeni
işbölümüne bağlı olarak ortaya çıkan sınıfsal katmanlaşmalar ve bunların mekânsal
tercihleri
ile
şekillenen
yeni
mekânsal
ayrışmalar
söz
konusu
olmuştur
(Türkün ve Kurtuluş, 2005: 10). Neoliberal politikalar ve küreselleşme süreci üretim,
tüketim, dolaşım gibi etkinliklerden oluşan dünya ekonomisi üzerinde etkili
olmaktadır. Bu durum ise mekânı ve toplumsal yaşamı dönüştürerek kentin yeniden
yapılanması noktasında ayrışmayı arttırmaktadır (Şen, 2005: 132).
Metropolitenleşme dinamiğinin daha da hızlandığı neo-liberal kent
döneminde, sermaye sınıfının üst ve orta kesimleri ve özel sektör ile kamu
sektöründe üst ve orta kademe yöneticileri, hizmet sektöründe yüksek gelirli işlerde
çalışan kesimler, merkezdeki bazı bölgeleri yine ellerinde tutmakla birlikte asıl
olarak kent dışına inşa edilen iş merkezlerinde ve kendilerine özel yeni mahallelere
ya da özel sitelere yerleşmeleri söz konusu olmuştur (Doğan, 2002a: 82).
Davis (1996: 64) bu durumu, kent yaşamı giderek daha vahşileşirken, çeşitli
toplumsal sınıflar imkânları dahilinde güvenlik stratejileri geliştirerek korunaklı ve
güvenlikli sitelerde yerleşmeyi tercih etmişlerdir, şeklinde yorumlamıştır.
Neoliberal
kent
dönemindeki
banliyöleşmenin
diğer
dönemlerdeki
banliyöleşmeden farklılıkları vardır. Önceki dönemlerde banliyöleşme daha çok işçi
sınıfı ve diğer kent yoksullarının kolektif tüketim ve kentsel planlama gerekleri
doğrultusunda merkez dışına yerleşmeleri şeklindedir. Kolektif tüketim ve kent
73
planlamasının gerilediği, merkezdeki ortak kamusal mekânların yerini tüketim ve
eğlence merkezlerinin aldığı neo-liberal dönemde kentlerindeki banliyöleşme ise
kentin görece refah içindeki kesimlerinin kentin güvensizliğinden, karmaşıklık ve
sıkışıklığından kaçmaları şeklinde gerçekleşmiştir (Doğan, 2002a: 83). Kent
dışındaki sitelerde yaşayan bireyler, bekçileri, güvenlik kameraları, site etrafındaki
tel örgüleri dışarıdan içeriyi görmeyi engelleyen yüksek duvarları, alarm
sistemleriyle korunaklı mekânlarında kendilerini site dışında yaşayan insanlardan
yalıtmaktadır (Bayram, 1996: 52-53). Bir tarafta kentin karmaşasından kaçan orta ve
üst gelir grubuna dahil nüfus güvenli sitelerde yaşarken diğer tarafta yoksulluğun
kronikleştiği kent içi çöküntü alanları ile çeperde yer alan mekânlarda yaşam
mücadelesi veren alt gelir grubuna dahil nüfus yaşamaktadır. Kent mekânı özellikle
kapitalizm tarafından keşfedildiğinden itibaren, toplumsal sınıflar arasındaki
eşitsizlik mekânda daha keskin hatlarla yaşanmaya başlamıştır.
Sermaye yapısal değişimler geçirip, toplumsal eşitsizlikler arttıkça kent,
eşitsizliklerin mekânsal oluşumu haline gelmiştir. İktidar aracılığıyla hareketleri her
geçen gün serbestleşen sermayenin mekâna müdahale etmesi, mekânsal eşitsizlikler
yaratma biçiminde gerçekleşmektedir (Ocak, 1996: 39). Ekonomik bir birim haline
gelen kentler (yerellikler), ulusal, bölgesel dengeleri hiçe sayabilen, kendi belirlediği
stratejiler ve ürettiği kararlar doğrultusunda global pazarda kendisini pazarlayarak iyi
bir yer edinmeye çalışan ve aynı zamanda da fiziksel bir metaya dönüşen bir aktör
halini almışlardır (Doğan, 2002b: 27).
Yerelin evrenselleşmesi, bilginin, sermayenin serbest dolaşımı dünyada ortak
bir dil birliği yaratılması şeklinde olan küreselleşme ile kentlerin ekonomik, siyasi,
sosyal ve kültürel özelliklerinde değişiklikler yaşanmıştır. 1980 sonrasında
yerelliklerin yarışır hale gelmesi ile birlikte kentler, kentsel yeniden gelişmeyi öne
çıkarırken, mekândaki eşitsiz gelişim koşulları ve sınıfsal ayrışmalar da
keskinleşmiştir (Harvey, 2003: 116). Neoliberal politikaların etkisiyle ekonomik
işleyiş yarışan kentler modeliyle şekillenmektedir. Bu anlamda sermayeyi çekmek
isteyen yerel yönetimler eğlence, finans, turizm gibi etkinliklerin yapıldığı mekânları
altyapı hizmetleriyle, kentsel yenileme ve tasarımla geliştirip güzelleştirirken, kentin
74
işgücü depoları işlevini gören banliyö ve varoşlara sunduğu hizmetleri kısmanın
yollarını aramaktadırlar (Doğan, 2002a: 99). Günümüz kentlerinin ortak özelliği
eşitsizlikleri büyütmesi ve uçurumları derinleştirmesidir. Merkezin şebekesine dahil
olan kentler daha doğrusu kent parçacıkları ile geri kalan yerler ve nüfusları
arasındaki eşitsizlik büyümektedir. Üstelik bu kent parçacıkları hem manzaralarıyla
hem de özgül ağırlıkları ve güçleriyle, her mekânda kademe kademe yeniden üretilen
eşitsizlikleri gözden saklamaktadırlar (Bora, 1996: 103).
2.5. Üretim Tarzlarının Eklemlenmesi ve Mekânsal Ayrışma
Toplumun üretiminin hem sonucu hem de ön koşulu olan mekân, bir toplumsal
üretim sürecidir (Yılmaz, 2008: 156). Aynı zamanda üretim ilişkilerine toplumsal
varlık kazandıran da mekânsal varlıklardır. Ancak üretim tarzı ile üretilen mekân
arasında tam bir karşılıklılık olmayabilmektedir. Çünkü üretim tarzları arasındaki
çelişkiler de mekânı üretmekle birlikte üretim ilişkileri de mekânın üretimine kendi
çelişkilerini katmaktadır (Avar, 2009: 8).
Her türlü üretim ve tüketim faaliyetinin ve sınıf mücadelesinin yürütüldüğü
temel mekân olan kentler her yönüyle ele alınması gereken bir yaşam alanıdır.
Lefebvre (akt. Avar, 2009: 7), “mekânın üretimi”nin kendi içinde bir şey olarak
alınıp incelenmesinden ziyade toplumsal bağlamına ve üretim süreçlerine
yerleştirmek gerekliliğine işaret etmektedir. İktisadi bir etkinlik temelinde kurulan
her toplum, her üretim tarzı kendi mekânını üretmektedir (Lefebvre, 1991: 31).
Yalnızca bir mekânsal örgü olarak ele alınamayacak olan kent olgusunun içinde
ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi yapılar, bunların birbiri içine girmiş karmaşık
ilişkileri ve etkileşimleri vardır. Fiziksel olarak mekânın oluşumu bu yapıların
etkileşiminin bir sonucudur. Bu yapıların temel belirleyicisi olan üretim ilişkilerinde
meydana
gelen
değişiklikler
kentin
yapısını
da
etkilemektedir
(Kaygalak, 2008: 18-19; Ocak, 1996: 32).
Mekân, sadece kendi başına varlığı olan bir nesne değil, üretim tarzındaki
toplumsal ilişkiler sonucunda üretilen bir meta, bu ilişkilerle yeniden üretilen ve bu
ilişkileri etkileyen bir dinamiktir (Mukul, 2013, 3). Tüm değişim ve dönüşümleri ile
75
birlikte içinden doğduğu çevrenin toplumsal, kültürel, ekonomik ve fiziksel
koşullarının mekânsal yansıması olan kentin bu yansıma içinde birleşen her özelliği,
neden sonuç ilişkisi ile bir diğerine tarih boyunca aktarılmaktadır. Kent, bugün ile
gelecek arasında eşitsiz bir iletişim tarzı olarak, belirli bir tarihsel dönemde oluşan
çevreyi
koruyan
kentsel
yerleşmeleri
bir
sonraki
döneme
aktarmıştır
(Uğurlu, 2010: 25). Mekân olgusu nesne, somut veya fiziksel bir şey değil, bütün
boyutları ve biçimleriyle toplumsaldır. Mekân, cansız, sabit, durağan değil sürekli
diğer mekânlara uzanan ve geri dönen, onlarla birleşen ve çatışan canlı, değişken ve
akışkandır. Akışkanlığı, birleşmeleri ve çatışmaları farklı zamanlarda olmakta, bir
diğerinin veya öncekinin üzerine yerleşmekte ve mevcut mekânı üretmektedir
(Avar, 2009: 8).
Üretim ilişkileri/tarzı değişen toplumlarda bir önceki üretim tarzının topyekun
ortadan kalkmış olduğu iddia edilemez. Örneğin inorganik enerji kullanımı ve teknik
ve örgütsel düzeydeki devrimsel değişimlerle üretimin her kolunun çeşitlenmesini ve
yeniden şekillenmesini sağlayan ve de tarım ve ticareti sanayinin egemenliği altına
alarak modern sanayi kentlerinin oluşmasını sağlayan Sanayi Devrimi’nin ardından
19. yüzyılın ikinci yarısına kadar İngiltere’de bile, ev içi ve manifaktür üretim
koşulları varlığını sürdürebilmiştir. Pamuk sanayinde mekanik dokuma tezgahı
1830’larda, yünlü sanayinde ise mekanik güç ancak 1850’lerde yaygın olarak
kullanılmaya başlanmıştır (Kaygalak, 2007: 191-192).
Daha öncede belirtildiği gibi her üretim tarzı bir mekân yaratmakla birlikte
her gelişme dönemi bir öncekinin üzerine binmekte, hem ülkesel hem de kentsel
düzeyde daha önce ortaya çıkan katmanlardan etkilenmektedir. Doreen Massey’in
endüstriyel gelişme merkezli “katmanlaşmış gelişme” yaklaşımına değinmekte fayda
vardır. Massey’in bu yaklaşımı ile “mekânın tarihselliği” ve “tarihin mekânsallığı”
daha iyi anlaşılabilmektedir (Şengül, 2009: 52). Massey’e göre her endüstriyel
gelişme dönemi kendi endüstriyel yapısını bir katman olarak yaratmaktadır. Her
katman ise mevcut olanları değiştiren, yeni olanları ekleyen, eskiye ait özellikleri
aşındıran ve yok eden bir süreç dahilinde önceki katmanlarla etkileşmekte ve
birleşmektedir (Şengül, 2009: 100-102). Bu durum toplumsal sınıflar açısından ele
76
alınırsa örneğin kapitalizmin ilk yıllarında feodal düzenden kalan tortul öğeler
(toprak sahibi aristokrasi, köylü sınıf vb.) süreklilik taşıyarak kapitalist toplumsal
ilişkilerin doğuşundan sonra yüzyıllar boyunca varlığını koruyabilmiştir. Tortul
öğeler zamanla kaybolabilir ya da dönüşüme uğrayabilmekle birlikte kapitalist bir
üretim biçiminde de görülebilen toprak ağalığı gibi varlığını sürdürebilmektedir
(Harvey, 2002: 153). Ülkeden ülkeye önemli kurumsal farklılıklar vardır ve zaman
içinde de farklılaşmalar olmuştur (Harvey, 2009: 188). Toplumsal değişme toplumun
bütün kesimlerinde birden gerçekleşen bir süreç olmasına rağmen bu değişme
toplumun farklı kesimlerinde eşzamanlı olmayabilmektedir. Toplumsal ilişkilerin
tarihsel gelişmesi ile kentin fiziksel gelişmesi de bire bir örtüşmez. Çünkü kentin
fiziksel gelişimi ve değişimi daha düşük bir hızda gerçekleşmektedir. Kentsel
işleyişin farklılaşması kısa bir zaman zarfında gerçekleşirken, bu durumun fiziksel
yapıya yani kent mekânına yansıması daha uzun bir zaman dilimine yayılmaktadır
(Aktüre, 1981: 2 ).
Bir toplumda her zaman birden fazla üretim tarzı var olabilmektedir. Yani bir
üretim tarzının egemen olabilmesine karşın bir tarihsel dönem sadece o üretim
tarzına
özel
olmayabilir.
Aynı
zamanda
başka
üretim
tarzlarını
da
barındırabilmektedir. Bu noktada Marx’ın (akt. Harvey, 2003: 185) bir ifadesine yer
vermekte fayda vardır
“Hiçbir toplumsal düzen, ortaya koymaya yeterli olduğu tüm üretken güçler
geliştirilmeden yıkılamaz ve yeni üstün üretim ilişkileri, eski toplumda varoluşları için
gerekli maddi koşullar olgunlaşmadan eskilerinin yerini alamaz. İnsan, bu yüzden kaçınılmaz
olarak sadece yerine getirebileceği görevleri üstlenir, çünkü daha ayrıntılı bir inceleme,
sorunun, ancak çözümü için gerekli maddi koşullar var olduğunda veya hiç olmazsa oluşma
aşamasına geldiğinde ortaya çıktığını gösterir.”
Bu alıntıda iki önemli fikir yatmaktadır. Bunlardan ilki, toplumsal
ihtimallerini tüketen veya doğal kaynak tabanını bitiren bir üretim tarzı bir şekilde
kendini uyarlayıp değişmek zorunda kalmaktadır. Bir diğer fikir ise farklı üretim
biçimlerinin aynı tarz içinde görülebilmesi ve aynı şekilde farklı tarzların içinde
benzer biçimlerin var olabilmesidir. Örneğin kapitalizme özgü bazı biçimlere, ticaret,
77
kredi, para, faiz gibi örneklere daha erken dönemlerde de rastlanılmaktadır. Bu
biçimler
feodalizmden
kapitalizme
geçişte
önemli
roller
üstlenmişlerdir
(Harvey, 2003: 185-186).
Günümüzde dünyada hakim ve egemen üretim tarzı olan kapitalizmin ortaya
çıkışı ve gelişimi feodalizmin mekâna bağlı olan üretim ilişkilerini yıkarak
gerçekleşmiştir. Feodal üretim tarzında yer alan serf ve lord, sınırlı, yerel bir
coğrafyada, toprağa bağlı olarak yaşamakta iken, kapitalist üretim ilişkileri bu
mekânsal bağımlılığı ortadan kaldırarak yerini, kârını maksimize etmek isteyen, bu
sebeple dünya ölçeğinde en uygun koşulların var olduğu coğrafyayı arayan kapitalist
ile, emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan işçiye bırakmıştır. Yani kapitalizm,
ortaya çıkışından kısa bir süre sonra daha önceki üretim ilişkilerinin oluşturduğu
yerel mekânsal sınırları büyük bir sıçrama ile aşarak kendi coğrafyasını küresel
ölçekte kurmuştur (Ersoy, 1998: 361).
Sanayi Devrimi ile birlikte kentlere yığılan fabrikalar büyük bir yapısal
değişime yol açmıştır. Sanayi öncesi kentler, kırdan beslenen, gıda ve
hammaddelerini dışarıdan alan, pazar konumuna sahip önemli siyasal, eğitimsel ve
dinsel işlevleri yerine getiren yaşam alanlarıdır (Sjoberg, 2002: 37). Kapitalist
toplumlarda ise kent, sanayinin yoğunlaştığı, artı değerin üretildiği ve ticaretin en
geniş şekilde hüküm sürdüğü rant alanları halini almıştır. Değişen üretim ilişkilerine
paralel olarak kentler sanayileşmeye çalışırken aynı zamanda kapitalizm yeni
endüstri kentlerini doğurmuştur. Buhar gücünün kullanılmasıyla birlikte daha çok
kömür havzalarına doğru kayan endüstri hareketi, küçük yerleşim birimlerini kısa
sürede büyük kentlere dönüştürmüştür. Üretimin kırsal alandan kentsel alana
kayması, fiziksel çevre ile birlikte toplumsal koşulları da en baştan örgütlemiştir.
Kapitalist
üretim
ilişkileri
mekânı
sermaye
birikimini
arttıracak
biçimde
düzenlemiştir (Koç, 2009: 40).
Bugün ulaştığı aşamada mekân, sermaye, dolaşım ve tüketim ilişkilerinin
örgütlendiği bir yer olmaktan öte, gelişimi için kendisi metalaşmış ve sermaye
birikim süreçleri açısından yaşamsal önem kazanan bir yer olmuştur. Toplumdaki
egemen güçler, mevcut sınıflar ve bireyler arasında, farklılıklar yaratarak sadece
78
toplumsal bölünmelere yol açmamakta aynı zamanda mekânsal ayrışmaları da
destekleyerek farklılıkları yeniden üretmektedirler (Mukul, 2013: 3). Marx’ın
(2009: 626) Londra kenti ile ilgili 1840’lı yıllarda gerçekleştirdiği gözlemlerinde
kapitalist üretim sisteminde üretim araçlarının bir merkezde toplanması, işçi
sınıflarının üst üste yığılmış bir şekilde barınması ile eş zamanlıdır. Servetin
artmasıyla birlikte kentlerde görülen imar hareketleri, eski yapı mahallelerinin
yıkılması, bankalar, mağazalar, işhanları gibi yapıların yükselmesi, iş trafiği, lüks
arabalar, tramvaylar için caddelerin genişlemesi, yoksulların daha kenar mahallelerde
sefil bir hayat sürmelerine yol açmaktadır.
Büyüme yönelimli olan, büyümenin temelinde de canlı emeğin sömürüsünün
yattığı ve teknolojik ve organizasyon açısından dinamik olan kapitalist üretim
sistemi, krize yönelimlidir (Ercan, 2000: 202). Sermayenin krize karşı emek, mekân
ve zaman kullanım tarzını değiştirerek çözümler araması suretiyle üretim, tüketim ve
bölüşüm ilişkileri değişmekte, tüm bu ilişkilerin gerçekleştiği kentsel mekânların
sosyal ve fiziksel dinamikleri ise farklılaşmaktadır. Gelişmiş veya gelişmekte olan
ülkelerde oldukça farklı dinamikler ve değişimler yaşansa da tüm bu ülkelerde
toplumsal
ilişkilere
içkin
olan
çelişkiler
daha
da
yoğunlaşmaktadır
(Ercan, 2000: 226-227).
Kapitalist üretim tarzının çelişki ve gerilimlerinin ve bunların karşı karşıya
gelmelerinden dolayı ortaya çıkan çatışmaların mekânsal örgütlenmesi olarak
tanımlanan kapitalist kentte bunların yanı sıra, kapitalist ve kapitalist olmayan üretim
tarzlarının eklemlenmiş bir yapıda birlikte var oldukları toplumsal formasyonlar ve
mekânsal örgütlenmelerde geçmiş üretim tarzını niteleyen çelişki ve gerilimlerin
etkileri de görülebilmektedir (Keskinok, 1998: 93). Kapitalist toplum düzeni
kapitalist mantık doğrultusunda hareket etmektedir ve mekânsal çevre içerisinde
somutlaşan toplumsal ilişkilerle bağlantılıdır. Yalnızca yapılı bir çevreden oluşmayıp
gerçekte kapitalist gelişmenin öznesi konumunda olan kent mekânında kapitalizmin
bütün ilişkileri yeniden üretilmekte, kentsel mekânın düzenlenmesi yoluyla
kapitalizm ayakta kalabilmekte yani gelişebilmektedir. Kapitalist toplumsal
79
örgütlenme, en yalın diyalektik ilişki neticesinde kendisini yeniden üretecek bir
mekân yaratmaktadır (Gottdiener, 2011: 6; Van Pampus, 2012: 35).
Kapitalist kent, 1970’li yıllarda içerisine düştüğü krizden kent mekânını
kullanarak çıkmayı başarabilmiştir. 1970’li yıllardan itibaren kapitalist yeniden
yapılanma süreçlerinin temel dinamiklerinden biri olan neo-liberal kentleşme
politikaları ile dünyanın birçok bölgesinde metropoliten alanları, hem merkezden
periferiye hem de periferiden merkeze doğru radikal bir biçimde dönüştürecek
kapsamlı kentsel yatırım projeleri gerçekleştirilmiştir. Bu dönemden itibaren
Keynesyen devlet döneminden farklı olarak devlet üretim alanının yanı sıra sosyal
hizmetler alanından da çekilerek sermayenin bu alanlar vasıtası ile yeniden
ölçeklenmesinin yolunu açmıştır (Kurtuluş, 2010: 190).
Son olarak neoliberal politikaların kent üzerindeki yıkıcı ve yaratıcı etkisini
irdeleyen bir çalışmada verilen Çizelge 3’de, uygulanan politikaların kent mekânı
üzerindeki etkilerini görmek mümkündür. Çizelge 3’den de anlaşılacağı üzere kent
mekânı metalaştırılarak piyasa sistemine dahil edilmiş, kentte barınan yoksul nüfus
pek fazla umursanmamış ve toplumsal sınıflar arasındaki mekânsal ve toplumsal
ayrışma keskin boyutlara varmıştır.
80
Çizelge 3: Neoliberal Kentleşmenin Yıkıcı ve Yaratıcı Uğrakları
Neoliberal Kentleşmenin
Mekanizmaları
Yerel kamu sektörü ve kolektif
altyapıların özelleştirilmesi
Kentsel konut piyasalarının yeniden
yapılandırılması
“Yıkım” Uğrağı
-Belediye hizmetlerinin sunumunda
kamu tekellerinin bertaraf edilmesi
(örneğin, elektrik, su, altyapı ve toplu
taşım hizmetleri)
-Kamu konutlarının ve diğer düşük
kiralı sosyal konutların kaldırılması
-Kira kontrollerinin ve proje temelli
sübvansiyonların kaldırılması
Yapılı çevrenin ve kentsel formun
dönüştürülmesi
-Kamusal alanların ortadan kaldırılması
ve/veya artan oranda gözetim altına
alınması
-İşçi sınıfı mahallelerinin spekülatif
yapılaşmaya yer açmak üzere tahribi
-Topluluk-temelli
girişimlerinden vazgeçme
“Yaratma” Uğrağı
-Belediye hizmetlerinin özelleştirilmesi
-Hizmet
sunumunda
ve
altyapı
bakımında yeni piyasaların geliştirilmesi
-Kent merkezi emlak piyasalarında
spekülatif yatırımlar için yeni fırsatlar
yaratma
-Düşük gelirlilere hitap eden kentsel
konut piyasalarında kira fiyatlarının
piyasaya göre düzenlemeye ve kiracısenetlerinin uygulanmaya başlanması
-Seçkinlerin tüketimi için özelleştirilmiş
mekânların yaratılması
-Sermaye yatırımlarını çekmek ve yerel
arsa kullanım örüntülerini yeniden
şekillendirmek için devasa projelerin
inşası
planlama
-Güvenlikli sitelerin, kentsel kapalı
alanların ve diğer arındırılmış toplumsal
yeniden üretim mekânlarının yaratılması
-Soylulaştırmanın
sınırlarının
genişletilmesi
ve
sosyo-mekânsal
kutuplaşmanın yoğunlaşması
Kentli
sivil
düzenlenmesi
toplumun
Kentin yeniden temsili
yeniden
-Tüm
sakinlerin
temel
yurttaş
özgürlüklerine, sosyal hizmetlere ve
siyasi haklara sahip olduğu liberal
kentin yıkımı
-Kentsel karmaşa, tehlikeli sınıflar ve
ekonomik çöküşe dair gösterişli-ibretlik
söylemler
-En önemli arsa kullanım planlama
kararlarınsa en yüksek ve en iyi
kullanım prensibine bağlı olma
-Kırık pencereler politikasının9 hayata
geçirilmesi
-Yeni ayrımcı gözetleme ve toplumsal
kontrol biçimlerinin hayata geçirilmesi
-Toplumsal dışlanma ve mücadele
politikalarının, bireyleri düşük ücretli
emek piyasasına yeniden sokarak hayata
geçirilmesi
-Kentsel
yenileme,
yatırım
ve
canlandırmaya odaklanan girişimci
söylemler ve temsiller
-Kendini
gerçekleştiren
büyümenin övülmesi
yaratıcı
Kaynak: Theodore, Peck ve Brenner, 2012: 34-35.
9
1982’de James Q. Wilson ve George L. Kelling’in öne sürmüş olduğu “kırık pencereler kuramı”na
göre bir kentsel alanının bakımsız halde bırakılması o alanı yağmacılığın ve daha ciddi suçların hedefi
haline getirmektedir. Mahalle ya da bölge zaman içinde giderek suç yuvasına ve çöküntü alanına
dönüşmektedir (akt. Theodore, Peck ve Brenner, 2012: 35).
81
3. KENTSEL YOKSULLUK VE MEKÂNSAL AYRIŞMA
Bu bölümde öncelikle kavramsal olarak yoksulluk olgusu ve türlerine
değinildikten sonra kentsel yoksulluk kavramına yer verilmiştir. Ardından kentsel
yoksulluğun tarihsel gelişimi incelenmiş ve kentsel yoksulluğun mekânda ayrışması
ve kentsel yoksulluğu arttırıcı etkisi göz önüne alınarak göç ve mekânsal ayrışma
arasındaki ilişki irdelenmiştir.
3.1. Yoksulluk Kavramı ve Türleri
Yoksulluk olgusu bir azgelişmişlik sorunu gibi algılansa da birçok gelişmiş
ülkede de yoksulluk manzaralarına rastlamak mümkündür. Genel anlamda yoksulluk,
asgari yaşam düzeyine ulaşamama şeklinde tanımlanabilir (Alagh, 1992: 109).
Beken’e (2006: 4) göre yoksulluk, yaşamın temel araçlarından yoksun olmak,
minimum yaşam standardına erişememek, temel tüketim ihtiyaçları ya da gerekli
gelir düzeyinden mahrum olmak durumudur.
Adaman ve Keyder (2006: 6) ise yoksulluğu şöyle tanımlamaktadır:
“İnsanlar, eğer gelir ve kaynaklarındaki yetersizliklerden dolayı içinde bulundukları
toplumca
kabul
edilebilir
olarak
değerlendirilen
bir
yaşam
standardı
seviyesini
tutturamıyorlarsa yoksulluk içerisindedirler. Böyle bir durumda, yoksul kesim bir dizi sorunu
birlikte yaşamaya mahkumdur: İşsizlik, düşük gelir, kötü yerleşim koşulları, sağlık
hizmetlerinden yeterli düzeyde yararlanamama ve kültür, spor, dinlenme ve eğitim olanaklarına
yaşam boyu ulaşmada engeller. İktisadi, toplumsal ve kültürel hayatta diğer insanların doğal
hayat akışı içerisinde yapa geldikleri etkinliklere hakkıyla katılamazlar ve temel haklarına
ulaşımda zorluklar yaşayabilirler.”
19. yüzyıldan refah devleti oluşumuna kadar geçen sürede Batı ülkelerinde
oluşan yoksulluk büyük ölçüde sistem içi bir yoksulluktur. Sistemin çalışması için
hayati bir öneme sahip olan bu yoksulluk proleterlerin yoksulluğudur. Ama zamanla
bu
yoksulluğun
yapısı
değişmeye
başlamıştır.
Rowntree’nin
(akt. Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 68-70) İngiltere’de yapmış olduğu çalışma bu
değişimi kanıtlar niteliktedir. II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra uygulanan refah
devleti politikalarından sonra yapılan alan çalışmalar, yoksulluğun sistem içinde yer
82
alanların değil sistem dışında kalanların bir sorunu olduğunu göstermektedir. Artık
gelişmiş ülkelerde 19. yüzyılın proleter yoksulları yerini sınıf bile olmayan sınıf-altı
yoksullarına bırakmıştır. Refah devleti politikaları ile kol kanat gerilmeye çalışılan
bu yoksulların yaşadıkları yoksulluğa 1970’lerdeki krizle birlikte “yeni” ibaresi
eklenmiştir. Yeterli eğitim olanağına erişemeyen bu kesimlerin, enformel
sektörlerde, herhangi bir güvenceden yoksun olmaları, işsizliklerini sürekli kılmıştır.
Yoksulluğa ilişkin bir çalışmasında Çağlar Keyder, eski ve yeni yoksulluk
arasında bir ayrım yaparak, eski yoksulların yoksulluktan kurtulmak gibi bir
umutlarının varlığına karşın yeni yoksulların böyle bir umuttan yoksun olduklarını
belirtmiştir. Keyder (akt. Tamer, 22.10.2002),
“Köyden kente gelenler önce enformel sektörde iş buluyor, bir süre sonra formel sektöre
geçebiliyor, zaman içinde 2 göz oda da olsa ev sahibi olabiliyor, epeyce bir süre alsa da
sonunda modern yaşamın bir parçası olabiliyordu. Bugün artık yoksulların böyle bir umudu
kalmadı."
Yeni yoksulluk sadece gelir/tüketim sorunları dolayısıyla yoksulların mutlak
bir yoksulluk çizgisinde yaşadıkları ile ilgili olmaktan çok, artık yaşamlarını
iyileştirecek yapabilirliklerini kısmen ya da tamamen yitirmesiyle ilgili bir
yoksulluktur (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 72). Özellikle refah devleti politikalarının
korunaklı ortamından çıkıp, sermayenin istek ve beklentileri yönünde şekillenenen
bir ortamda, yoksullukla başedebilme stratejileri geliştiremeyen bu kesimin gelişmiş
ülkelerde de sayıları artmaktadır.
Modern toplumla ilişkilendirilen tüketim işlevini yerine getiremeyen yeni
yoksulları Bauman (1999: 126), içinde bulundukları zaman ve mekân standartlarına
uygun beslenemeyen ya da giyinemeyen ve her şeyin ötesinde norma uygun olarak
yaşayamayan insanlar olarak tanımlamaktadır. Zaman ve mekân standartlarına gerek
beslenme gerekse de giyinme olarak uygun bir tavır sergilemek kişilerin alım
gücüyle orantılı bir durumdur. Bauman (1999: 132), günümüzde yeni yoksulların,
çalışmadıkları için değil, zaman ve mekâna uygun normlara riayet edemediği için
yoksul olduklarını belirtmiş ve bugünün yoksullarının işsiz değil tüketici olmayanlar
olarak tanımlanması gerektiğini belirtmiştir. Yeni yoksullardan “defolu tüketici” diye
83
bahseden Bauman (1999: 136), bu grubun toplumsal sorunların kaynağı olarak
algılandıklarını da belirtmiştir.
Yoksulluk kavramını açıklarken kültürel ve yapısal öğelere başvuran kabaca
iki yöntemden bahsedilebilir. Kültürel öğelere göre yoksulluk, bireylerin kişiliklerine
veya belli bir toplumsal grubun özelliklerine bağlıdır. Kültüralist yaklaşım,
yoksulluğu siyah veya göçmen grupların sanayi toplumuna uyumsuz matriarkal aile10
yapılarındaki çözülme, aile değerlerinin yok oluşu, evlilik dışı hamilelik ve anneliğin
yaygınlaşması, genç erkekler arasında artan suç oranı ve işsizlik nedeniyle evlenme
yaşının ilerlemesi, refah devleti uygulamalarının çalışma güdüsünü ortadan
kaldırması, AIDS, madde bağımlılığı ve kuşaktan kuşağa aktarılan bir yoksulluk
kültürü ile ilişkilendiren görüştür. Yapısalcı yaklaşım ise yoksulluğun nedenlerini
devletin küçültülmesi, toplumsal destek programlarının terk edilişi, teknolojik ve
ekonomik süreçlerin emek pazarının en üst ve alt basamaklarında yol açtığı istihdam
yığılmaları, orta sınıfların ekonomik ve siyasi ağırlıklarının azalması, cinsiyet, ırk ve
statüye dayalı ayrımcılık, göç, demografik dönüşüm gibi yapısal faktör ve süreçlerle
açıklamaktadır (Güvenç, 2000b: 91-92; Yılmaz, 2008: 128; Şenses, 2009: 145-146).
Bu iki yaklaşımdan biri yoksulluğun nedenini bireye yüklerken, diğeri bireyin
dışında bir neden aramaktadır. Bu iki kutup arasında gidip gelen bir toplumsal kesim
vardır ki, bu kesim sınıf-altı ile kavramsallaştırılmıştır. Bu kavramı ilk Gunnar
Myrdal 1963 yılında, The Challenge of Affluence isimli eserinde kullanmıştır.
Myrdal (akt. Katz, 1993: 17), Amerika’da sürekli işgücü piyasasına dahil olamayan
kesimi sınıfaltı diye tanımlamıştır. Sınıfsal bir terim olan sınıf-altı (underclass),
1970’lerden itibaren sınıfsal anlamından sıyrılarak ırksal bir anlam kazanmaya
başlamıştır. Bu anlam değişikliğinin sebebi Oscar Lewis tarafından ortaya atılan
“yoksulluk kültürü” yaklaşımından kaynaklanmıştır. Lewis (akt, Yılmaz, 2008: 129),
yoksul kesimlerde hem birey hem de aile bazında birtakım ortak davranışsal
özellikler geliştiğini ve bu özelliklerin kuşaktan kuşağa aktarıldığını belirtmiştir.
10
Anaerkil aile.
84
Bu özelliklerin bireyden mi yoksa sistemden mi kaynaklandığı pek muğlak olsa
da “yoksulluk kültürü” yaklaşımında yoksulluğun bireyden kaynaklandığı vurgusu
daha sık yapılmaktadır. Yoksulluğun içine doğmuş bir bireyin, bu ortamı
kanıksayacağı ve yoksulluktan kurtulmak için bir çaba sarf etmeyeceği gibi bir sonuç
bir bakıma yoksulu suçlayıcı bir tavır içermektedir. Yoksulluğun nedenlerini sistem
sorunu olarak ele almadan yapılan bu yorumlar oldukça yüzeysel bir yaklaşım olarak
görülmektedir. Yoksul bir ailede doğmuş bir birey, çaba sarf etmesini sağlayacak
kamusal hizmetlerden zaten yoksun bırakılmaktadır. Yaşadığı yer ile ilgili var olan
yargılar nedeniyle gerek eğitim gerekse de istihdam olanaklarından mahrum kalması
kuvvetle muhtemel olan bireylerin pazar donanımına ulaşamaması sonucu hayatını
yoksul olarak devam etme ihtimalinin de yüksek olduğu bir gerçektir.
William Wilson ise sınıf-altını sadece yoksulluk kültürü ile açıklamaz.
Yoksulluğun daha karmaşık faktörlerin bir sonucu olduğunu dile getiren
Wilson (akt. Yılmaz, 2008: 130), Amerikan gettolarında yaşayan AfroAmerikanlıların belirli özelliklerine (yüksek suçluluk, evlilik dışı doğum, tek
ebeveynli aileler, sosyal yardımlara bağımlılık) vurgu yaptıktan sonra, bu özellikleri
doğuran ve besleyen yapısal unsurlara yer vermiştir ki bu unsurları da toplumsal,
demografik, mekânsal ve ekonomik olarak dört başlık altında incelemiştir.
Irka dayalı ayrımcılık, kırsal alandan göç ile sayıları hızla artan siyah nüfus, kentsel
yoksulluğun belirli bölgelerde yoğunlaşmasına neden olan ayrışma mekanizmaları,
ekonominin yeniden yapılanması ile üretim yapan işyerlerinin siyahların yoğun
olduğu kent içi bölgelerden hızla uzaklaşması ve kalifiye olmayan işgücüne duyulan
gereksinimin hızla azalması gibi sebepler siyah nüfus içerisinde işsizliğin artması ile
sonuçlanmıştır. Kısacası toplumsal, demografik, mekânsal ve ekonomik unsurlar ele
alınmadan yapılan bir yoksulluk tanımı sadece büyük resme bakıldığı için oldukça
yetersiz kalacaktır.
Yoksulluk olgusunu sadece bir gelir azlığı, temel kentsel hizmetlerden yoksun
olma hali değil, aynı zamanda alt sosyal statülü mahallelerde yaşama, kent
mekânında marjinalleşme, sağlıksız çevre koşullarında yaşamını sürdürme, adalet,
eğitim, sağlık hizmetlerinden daha az yararlanabilme, şiddete daha açık olma, yeterli
85
güvenliğe sahip olmamaktır. Tekeli’ye (2000: 145) göre yoksulluğun onu hergün
yaşayan için bölünemeyen bir bütün olması, hem mekânsal düzeyde hem de bireysel
düzeyde yeniden üretilmesinin koşullarını yaratmaktadır.
1970 ve 1980’lerdeki yoksullukla ilgili çalışmalar sonrasında, yoksul ile yoksul
olmayan arasındaki farklılıklar belirlenmeye çalışılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda,
farklı yöntemler ve yoksulluk göstergelerine göre oldukça farklı gruplar yoksul
olarak tanımlanmıştır (Beken, 2006: 4). Kullanılan farklı yöntemlerle yapılan
yoksulluk tanımlamaları şu başlıklar altında incelenebilir:
(1) Mutlak Yoksulluk – Göreli Yoksulluk
(2) Objektif Yoksulluk – Subjektif Yoksulluk
(3) Gelir Yoksulluğu – İnsani Yoksulluk
3.1.1. Mutlak Yoksulluk ve Göreli Yoksulluk
Mutlak yoksulluk, insanın biyolojik olarak kendisini üretebilmesi için gerekli
olan kalori ve besin bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi gerçekleştiremeyen kişileri
yoksul olarak tanımlamaktadır (Tekeli, 2000: 142; Kaygalak, 2001: 125). Mutlak
yoksulluk, bireyin veya hane halkının fiziken yaşamını devam ettirebilmesi için
ihtiyaç duyduğu en düşük tüketim seviyesidir. Bu seviyeyi belirleyen bireyin veya
hane halkının gelir bütçesidir. Bu bütçeyi belirleyen temel unsurlardan biri, ailenin
büyüklüğü ile tüketilecek mal veya hizmet gereksinimidir. Diğeri ise bu
gereksinimleri karşılayacak mal veya hizmetin fiyatıdır. Burada para birimiyle ifade
edilen nokta yoksulluk çizgisidir. Yoksulluk seviyesi, yalnızca fiziki varlığını
sürdürebilmek için gerekli harcamalardır. Bu tanım içerisinde sadece gıda, giyim,
kira,
yakıt
ve
hane
halkının
basit
gereksinimleri
yer
almaktadır
(Kule, 2004: 8; Beken, 2006: 9, Awad ve Israeli, 1997: 3). Kısacası mutlak yoksulluk
kavramı, asgari yaşam düzeyi için gerekli olan harcamaları yapacak gelir düzeyine
sahip olmayan kişileri yoksul olarak tanımlamaktadır.
Fikret Şenses (2009: 64), mutlak yoksulluk olgusunun, bireyin fiziken
yaşamını devam ettirebilmesi için en düşük düzeyde tüketmesi gereken kalori düzeyi
86
ilgilenen dar bakış açısına karşın, gıda dışı harcamaların da hesaba katılması gereken
geniş bir bakış açısı ile ele alınması gerektiğini belirtmektedir. Yoksullukla ilgili
yapılan ilk çalışmalarda (örneğin Rowntree, 1901) dahi barınma ve giyim gibi gıda
dışı harcamaları da hesaba katma çabalarına rastlanılmıştır.
Mutlak yoksulluk, kişiden kişiye, aileden aileye hatta ülkeden ülkeye değişiklik
gösterebilir. Bu değişiklik yaşam maliyetinin hesabından, yaşam standardından ve
tüketim alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır (Bağdadioğlu, 2003: 111-112).
Hanelerin veya bireylerin asgari yaşam standardının altına düşmesini ve hesaplanmış
yoksulluk sınırının altına düşenleri tanımlayan mutlak yoksulluk, daha çok refah
devleti politikalarında gelir dağılımı ve tüketim harcamaları hesaplamalarına dayalı
olarak tanımlanmakta ve kullanılmaktadır. Diğer taraftan göreli yoksulluk, daha çok
azgelişmiş
ülkelerde
kalkınma
göstergesi
olarak
kullanılmaktadır
(Kalaycıoğlu ve Tılıç, 2002: 200).
Mutlak yoksulluk, özellikle azgelişmiş ülkelerdeki açlık ve yetersiz beslenme
koşulları bakımından yaşanan yoksulluğun tanımlanması için uygun bir kavram
olarak görülse de kendi içinde pek çok sorun barındırmaktadır. Şenses (2009: 80-93)
bu sorunları şöyle sıralamaktadır:
(1) Mutlak yoksulluk, öznel unsurlar içermekte ve yoksulluk düzeyinin değişik
mekânlarda kıyaslanması için elverişli bir çerçeve oluşturmamaktadır.
(2) Mutlak yoksulluk, kitle içindeki çeşitliliği yansıtmamaktadır. Yoksulları
homojen bir kitle olarak değerlendiren mutlak yoksulluk, geçici veya
sürekli yoksul olanlar ile yoksulluk çizgisinin hemen üzerinde olup da her
an çizginin altına düşecek olanları göz ardı etmektedir.
(3) Yoksulluk, mutlak değil, göreli bir kavramdır. Mutlak yoksulluğa göre bir
toplumda hiç kimse yoksul olmayabilir iken göreli yoksulluğa göre
yoksulluk bir eşitsizlik olgusudur ve toplumda her zaman yoksul olan bir
kesim olacaktır.
(4) Mutlak yoksulluk kavramı yoksulların görüşlerini dikkate almamaktadır.
87
(5) Mutlak yoksulluk kıstasları yeterli bir refah göstergesi değildir.
İnsanın bir toplumsal varlık olmasından yola çıkan göreli yoksulluk, o
toplumda kabul edilebilir en aşağı tüketim düzeyinin altında kalanları yoksul olarak
nitelemektedir (Tekeli, 2000: 142). Göreli yoksulluk, “bir kişinin veya grubun yaşam
düzeyinin kendisinden daha yüksek gelire sahip bir referans grubunun geliriyle
karşılaştırması sonucunda ortaya çıkan bir olgu” olarak tanımlanmaktadır
(Şenses, 2009: 91). Göreli yoksulluk kavramı, yoksul birey veya hane halkı ile
toplumda var olan koşullar dikkate alındığında ortalama bir gelir düzeyine sahip
birey veya hane halkı arasındaki açıklığı ifade etmektedir (Kule, 2004: 9). Göreli
yoksulluk, toplumdaki gelir dağılımını esas almakta ve aynı toplumun diğer
üyelerinin yaşam standartları ile karşılaştırmalar sonucunda ortaya çıkan bir
yoksunluk durumudur (Kaygalak, 2001: 125). Göreli yoksulluk, yoksulluk sınırını
toplumsal yapılar açısından değerlendirmektedir. Mutlak yoksulluk, daha çok
bireylerin fiziksel yaşamını sürdürmesi ile ilgili bilgi verirken, görelik yoksulluk
toplumdaki gruplar arasında karşılaştırma yoluna gider (Şenses, 2009: 92). Yani
göreli yoksulluk, bireyin veya hane halkının yaşam düzeyini toplumdaki daha yüksek
gelir düzeyine sahip birey veya hane halkını referans alarak, sahip olunan gelirleri
karşılaştırarak, temel ihtiyaçlarını mutlak olarak giderebilen ama kişisel kaynakların
yetersizliği yüzünden genel refah düzeyinin altında kalan bireylerin durumunu
anlatan bir kavramdır (Kurşuncu, 2006: 13).
Göreli yoksulluk, bireyin sadece fiziki yaşamını sürdürecek ihtiyaçların da
ötesinde kültürel ve toplumsal açıdan tüketimi zorunlu görülen ihtiyaçlardan da
yoksun olmasıdır. Toplumsal bir varlık olan bireyin kendisini biyolojik olarak değil;
toplumsal olarak yeniden üretebilmesi için gerekli tüketim ve yaşam düzeyinin
saptanmasını kapsayan bir kavramdır. Burada bireyin belirli bir yaşam düzeyine
uygun olarak yaşayabilmesi için gerekli olan toplu taşıma, içme suyu, sağlık, eğitim
ve kültürel etkinlikler gibi mal ve hizmetlerden yoksun olması göz önüne alınmakta
ve bunları karşılayacak gelir düzeyi saptanmaktadır. Bu gelirin altında gelire sahip
olanlar
üstekilere
göre
yoksul
sayılmaktadır
(Aydın,
2007:
18).
Açıkgöz ve Yusufoğlu’na (2012: 85) göre toplumdaki gelir ve tüketim farklılığını
88
yansıtan göreli yoksulluk, alt gelir grubuna dahil olan bireylerin gelir düzeyinin ve
tüketim durumunun orta ve üst gelir grubuna dahil olan bireylere göre konumunu
esas almaktadır. Asgari yaşam düzeyi yerine asgari refah düzeyini yakalayamayan alt
gelir grubunun esas alınması sebebiyle yoksulluk hesaplandığında yoksulluğun
durumunda bir değişme ve yoksulların sayısında bir artışın olması doğal
karşılanmalıdır.
3.1.2. Objektif Yoksulluk ve Subjektif Yoksulluk
Objektif bakış açısıyla yapılan yoksulluk tanımlaması, yoksulluğu neyin
oluşturduğu ve bireyleri yoksullaştırıcı etkenlerden neyin kurtaracağı gibi önceden
belirlenen değerlendirmeleri içermektedir (Beken, 2006: 12). Subjektif bakış açısı ise
yoksulluk tanımlaması yaparken bireysel faydayı göz önüne alır, bireylerin mal veya
hizmete ne kadar değer verdiğine, onlar hakkındaki tercihlerinin ne olduğuna bakar
(Beken, 2006: 12). Subjektif bakış açısında bireylerin tercihine önem verilir. Birey
veya hane halkı kendileri için neyin iyi olduğuna kendileri karar verir. Fakat bu bakış
açısı, yoksulluğun tanımlanmasında birtakım problemlere neden olmaktadır. Çünkü
birey veya hane halkı her zaman kendileri için neyin iyi olacağına karar vermeyeceği
gibi bazıları yaşamlarını sürdürebilmek için gerekli olan yiyecekleri tercih ederken,
bazıları gerekli olmayan yiyecekleri tercih edebilmektedir. Bu yüzden genellikle
objektif bakış açısı benimsenmektedir.
3.1.3. Gelir Yoksulluğu ve İnsani Yoksulluk
Gelir yoksulluğu, yoksulluk sınırı olarak bir asgari gelir ve tüketim düzeyinin
söz konusu olduğu yoksulluk türüdür (Cömertler, 2004: 59). Gelir yoksulluğu,
bireyin veya hane halkının yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli olan asgari
gelir düzeyi ile ölçülmektedir.
Ülkelerarası sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerini ortaya koyan İnsani
Gelişme Endeksi (İGE), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından
ilk kez 1990 yılında yayımlanan İnsani Gelişme Raporu (İGR) ile her yıl
yayımlanmaya başlamıştır. İGR insani gelişme kavramını, kişi başı gelir hesaplarının
89
ötesine giderek insan kaynaklarının gelişimini, insanı insan yapan özgürlük, kişilik
gibi unsurları ve insanın temel gereksinimlerine ulaşma düzeyini birarada
değerlendirmekte ve böylece kalkınma içindeki insanın rolünü ele almaya
çalışmaktadır (Demir, 2006: 1-2). İGR’de kişilerin seçeneklerini arttırma süreci
olarak ele alınan insani gelişmede yer alan temel seçenekler söz konusudur. Bu
seçenekler şunlardır: Uzun ve sağlıklı yaşam, bilgi edinme ve tatminkâr bir yaşam
sürmeyi
sağlayacak
kaynaklara
erişim
ve
toplumun
yaşamına
katılma
(UNDP, 2001: 9). Bu anlayışta insani gelişmişliğin göstergesi olarak gelir önemli bir
yer edinmiş olsa da tek başına yeterli olmadığı belirtilmektedir. Örneğin ekonomik
açıdan gelişmiş birçok ülkede insani gelişmişlik derecesi zayıf iken, daha düşük
gelirli
ülkelerde
insani
gelişmişlik
derecesi
daha
yüksek
olabilmektedir
(Demir, 2006: 3). Her ne kadar mevcut refah düzeyi olarak gelir kullanılsa da bunun
yanı sıra kredi olanaklarına, kamu mallarına ve verimli üretim araçlarına erişim,
akraba ve arkadaşlardan sağlanan transferler gibi insanların kaynaklara erişim
düzeyinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekmektedir (Şenses, 2009: 101).
Aydın’a (2007: 18) göre “insani yoksulluk ise insanların sağlık ve eğitim
hizmetlerine, temiz su kaynaklarına ulaşabileceği uzun bir yaşam sürme hakkı ve
sürdürebilirlik kriterlerine bağlı olarak yeni fırsat ve seçenekleri kullanabilmek için
gerekli altyapının varlığı ya da yokluğu ile belirlenen yoksulluk kriteridir”. Gelir
yoksulluğunda yoksulluk sınırı olarak göz önüne alınan, asgari gelir ve tüketim
düzeyi iken, insani yoksullukta, yaşam süresinin kısalığı, eğitim ve sağlık
hizmetlerinden yoksunluk, iş olanaklarından yoksunluk göz önüne alınmaktadır
(Özsoy, 2003: 3). Yani birey veya hane halkı sadece gelir ve tüketimden yoksun
kalmamakta aynı zamanda fırsatlardan da yoksun kalmaktadır.
3.2. Kavramsal Olarak Kentsel Yoksulluk
Kavramsal olarak kentsel yoksulluğa değinmeden önce kapitalizm öncesi ve
sonrası var olan yoksulluğun toplumlar nezdinde algılanma biçimlerine bakmak
gerekmektedir. Pre-kapitalist toplumlarda var olan toplumsal sınıflar arasındaki
eşitsizliğin nedeninin Tanrısal olduğu ön kabulü nedeniyle herhangi bir yoksulluk
algısı bulunmamaktadır. İçinde bulundukları kötü yaşam koşullarına ruhban, kral
90
veya aristokrasiye karşı isyan edilmesinin, Tanrı’ya isyan edilmiş olmasıyla eşdeğer
tutulması sebebiyle yoksul köylüler, bu durumu kanıksamıştır. Yoksulluk algısında
meydana
gelen
değişimin
sebebi
ise
üretim
sisteminde
meydana
gelen
değişikliklerdir. Daha önceden din adamları yoksullara yardım etmenin kent halkı
için Hıristiyan hayırseverliğini göstermenin bir fırsatı olduğunu telkin ederken
zamanla kentlerdeki yoksul sayısının artması ile birlikte yoksulluk sorunu papazların
elinden yardım komitelerine geçmiştir. Böylelikle de yoksulluk anlam değiştirmiş ve
hizmeti ve yardımı hak eden ve hak etmeyen diye iki grubun varlığı söz konusu
olmuştur.
Tarihsel süreç içerisinde hep var olmuş bir olgu olan yoksulluğu sadece bir
gelir azlığı şeklinde tanımlamak yetersiz bir yaklaşım olacaktır. Hayatın her alanında
yansıma bulan yoksulluk hem bireysel hem de mekânsal düzeyde yaşanmaktadır.
Kent mekânında yaşanan yoksulluk olan kentsel yoksulluk, küreselleşme sürecinin
etkisiyle belirli bölgelerde yoğunluk arz etmektedir. Kentsel yoksulluğun, kırsal
yoksulluğun kentte taşınması şeklinde yorumlanmaması gerekmektedir. Çünkü
yoksul olarak tanımlanmayan bireylerin küresel ekonomide meydana gelen
dönüşümlerle yoksullaşması ve kalıcı hale gelen bu yoksulluk sonucu dışlanmaları,
kentsel yoksulluğun ayırt edici tarafıdır.
Birleşmiş Milletler HABİTAT raporunda kentsel yoksulluk, nüfusun
kentlerde yaşayan bir kesimin, asgari bir geçim standardına ulaşabilecek yeterli
kaynaklara
ve
konuta
sahip
olamaması
şeklinde
açıklanmıştır
(Kalaycıoğlu ve Rittersberger Tılıç, 2002: 201). Kentsel yoksulluğu diğer
yoksulluklardan ayıran üç temel noktayı Carolline Moser (akt. Baloğlu, 2005: 235)
şu şekilde ifade etmektedir; para ekonomisine uzaklık, çevresel tehlikeler ve sosyal
dışlanma. Bu noktalara ek olarak büyük kentlerde gıda, toprak, barınma ve ulaşım
gibi sorunlar ve yaşam maliyetinin yüksekliği, bu tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır.
Kent yoksulları her ne kadar kamu hizmetlerine yakın olsalar da bu hizmetlerden
yararlanamamakta ve ekonomik ve politik olarak da dışlanmaktadırlar.
Kentsel yoksulluk, toplumsal ve ekonomik alanda yaşanan değişmelerden
ortaya çıkmaktadır. Kent yoksulları, yaşadıkları alanda yeterli gelire sahip değillerdir
91
ve temel hizmetlerden de yararlanamazlar. Ayrıca kent alanlarından dışlanma,
elverişsiz yaşam ortamları, yargı, bilgi, eğitim, karar alma yetkisi ve yurttaşlık gibi
temel haklardan yararlanma yetersizliği, şiddete maruz kalma ve güvenlik eksikliği
ve statü açısından sıkıntı çekme gibi durumlarla da karşı karşıya kalırlar
(Türkdoğan, 2003: 106-107). Kentsel yoksullar, toplumdan kopuk, güven
duygusundan yoksun ve bütünleşmeye karşı negatif tutum içindedirler. Sadece bir
gelir eksikliği olmayan kentsel yoksulluk aynı zamanda beraberinde uyumsuzluk,
gecekondulaşma, marjinal ekonomi, sosyal marjinallik, suç gibi bazı problemleri de
ortaya çıkarmaktadır.
Kentsek yoksulluk, azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş
ülkelerde farklıdır. Gelişmiş ülkelerde marjinal bir olgu olan kentsel yoksulluk,
diğerlerinde toplumun önemli bir kesimini içine alan bir kavramdır. Fransız sosyolog
Paugam (akt. Yılmaz, 2008: 133), yoksulluğu bütüncül, marjinal ve diskalifiye edici
olmak üzere üç ideal tipe ayırmaktadır. Marjinal yoksulluk tipinde toplumun çok
küçük bir kısmını oluşturan yoksullar, çağdaş uygarlığa, gelişmenin ritmine ve
sanayideki ilerlemenin belirlediği kuralara uyum sağlayamamış bireylerden
oluşmaktadır. Diskalifiye edici yoksullukta, yoksulluğa düşme yani üretici alanın
dışına itilme ve sosyal yardımlara bağımlı hale gelme söz konusudur. Bütüncül
yoksullukta ise toplum içerisinde çok yaygın bir yoksul kitle oluşmuştur. Bu durum
ise küçük bir toplumsal grubu ilgilendiren bir meseleden ziyade bir ekonomik, sosyal
ve kültürel gelişme sorunu olarak algılanmaktadır. Bu bakımdan kentsel yoksulluk
olgusu ülkeden ülkeye ve zaman içerisinde değişiklik gösterdiği için, içinde
bulunduğu koşullar bakımından ele alınması gerekmektedir.
Bir ülkede toplam yoksul oranlarına bakıldığında bölgeden bölgeye, kentten
kentte hatta kent içinde dahi farklı oranlara ulaşılabilmektedir. Azgelişmiş ülkelerde
yoksulların önemli bir kısmı kırsal alanlarda yaşarken, kentsel yoksul oranları da bu
ülkelerde hızla artmaktadır (Şenses, 2009: 135). Dünya ölçeğinde gerçekleşen
ekonomik büyümeye rağmen kent yoksulluğu özellikle son 25 yılda birçok ülkede
yaygınlamıştır. Kent yoksullarının, yoksulluklarının kalıcı hale gelmesi sebebiyle
içinde bulundukları durum “yeni kent yoksulları” olarak adlandırılmaya başlanmıştır.
92
Murat Güvenç (2000b: 91) yeni kent yoksulları arasında sürekli işsizlik oranının
yüksek olduğu ve konjonktürdeki iyileşmelerden de etkilenilmediğini belirtmiştir.
ABD’de “sınıfaltı”, Fransa’da “dışlananlar”, Latin Amerika’da “marjinaller” dünya
kentlerinin günbegün yükselişlerine rağmen, toplumsal bir sorun teşkil etmektedirler.
İran’ın büyük kentlerinin çevresinde enformel ve marjinal bir şekilde
büyüyen yoksul toplulukları araştırdığı eserinde Asef Bayat’a (2008: 55-56), göre
“yoksul” basitçe ekonomik bir kategoriden ibaret olmayıp, aslında toplumsal ve
kültürel bir kimliğe işaret etmektedir. İran’daki, bir ölçüde, sanayi işçi sınıfıyla da
örtüşen
kent
yoksulları,
diğer
toplumsal
gruplardan
öncelikle
toplumsal
dışlanmışlıkları ve birer gecekondulu ve varoş sakini olarak barınma statüleri
nedeniyle ayrışmaktadırlar.
Asef Bayat’ın İran üzerinden gerçekleştirdiği gözlemler aslında birçok
azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde izlenebilmektedir. Yoksulluk aslında tarih
boyunca var olan bir olgu olmasına karşın yeni yoksullar, modern katmanlaşma
sisteminin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin İran’ın dünya ekonomisine
eklemlenmesi ile, kentlerde ikamet edenler arasında bir toplumsal gruplaşma
meydana gelmiştir. Bu gruplaşma ise kentteki iskân modelleri ile desteklenmiştir.
Kentsel yoksulluk kavramının yanı sıra son zamanlarda yeni bir kavram
gündemdedir. Oğuz Işık ve Melih Pınarcıoğlu tarafından İstanbul Sultanbeyli
örneğinden yola çıkılarak “Nöbetleşe Yoksulluk” adı verilen bir çalışma
hazırlanmıştır. Bu çalışmada, Türkiye’de 1980 öncesi hakim olan ithal ikameci
ekonomi politikalarının yerini ihracata dayalı sanayileşme politikalarına bırakmasıyla
yaşanan dönüşümün kent yoksulluğu temelindeki kentsel dönüşüme etkileri
incelenmiştir (Beken, 2006: 95). Nöbetleşe yoksulluk, kentlere göç eden grupların
kendi aralarında oluşturduğu bir ortaklıktır. Nöbetleşe yoksulluk; kente önceden
gelmiş göçmen gruplar ile kentte imtiyazlı konumda bulunan bazı grupların, kente
daha sonradan gelen kesimler ile diğer imtiyazsız gruplar üzerinden zenginleşmeleri,
bir anlamda yoksulluklarını bu gruplara devredebilmeleri sonucunu doğuran bir
ilişkiler ağını oluşturmaktadır. Bu ilişkiler ağı söz konusu kesimlerin kendi aralarında
93
kurdukları ve birbirlerinin üzerlerinden zenginleşebilmelerini sağlayan eşitsiz güç
ilişkileridir (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 155-156).
Türkiye, özellikle giriş ve çıkış koşullarının son derece basit olduğu enformel
işgücü piyasası ve arsa-emlak piyasasında oluşan yüksek rantların geniş toplumsal
kesimlere ulaşması ile yaşanan hızlı kentleşme sürecinin devasa sorunlarını görece
kolay atlatabilmiştir. Kentte yer alan toplumsal gruplar arasındaki ilişkiler de bu
çerçevede belirlenmiştir. Kente göçen ve kentin gecekondu bölgelerine yerleşen
kesimler bir süre sonra kentin gelişmesi ile birlikte üzerinde bulundukları toprakların
değerinin artması ile yüksek rantlara sahip olabilmişlerdir. Özellikle 1980 sonrası
çıkan gecekondulara yönelik af yasaları ile bu alanlarda yaşayanlar elde ettikleri
kazanımlarla kendilerinden sonra kente göç edenlere kiralık konut sunarak
yoksulluklarını bir anlamda kente daha sonra gelen kuşağa aktarma olanağı
bulmuşlardır (Işık ve Pınarcıoğlu, 1999: 49).
3.3. Tarihsel Olarak Kentsel Yoksulluk
Dünyanın en büyük sorunlarından biri hiç şüphesiz yoksulluktur. Yoksulluk,
dünyanın yeni bir olgusu değildir. Tarihsel süreç içerisinde kendine özgü biçimleri
olan yoksulluk olgusu, eşitsizliklerin belirginleştiği sanayileşme sürecinde daha fazla
derinleşmiştir. Günümüzde görülen yoksulluk ile geçmişteki yoksulluk arasında
önemli farklılıklar vardır.
Hangi kültür-zihniyet dünyası içinde şekillenmiş olursa olsun, uygarlıktan
bahsedilmeye başlayan zamanlardan itibaren tüm toplum düzenlerinde hiyerarşinin
en altlarında yer alanların hep yoksul olması, yoksulluğun ezeli bir sorun olduğunu
göstermektedir. Yoksulluk olgusu, özellikle üretim tarzındaki gelişmelere bağlı
olarak, her defasında bir öncekinden daha farklı bir zemine oturan bir sorundur
(Laçiner, 2007: 313). Tarımsal teknolojinin gelişimi ile elde edilen artı ürün, iki
olgunun gelişimine katkıda bulunmuştur. Bunlardan ilki kentlerin doğuşu, diğeri ise
toplumda eşitsizliklerin yaşanmaya başlamasıdır. Aydınlanma Çağı öncesinde siyasi
gücün kendisini ilahi iradelere dayandırdığı bir dönemde eşitsizlikler, ilahi olarak
temellendirilmiştir.
Bu
dünyada
kaybedenin
öteki
dünyada
kazanacağı
94
düşüncesinden hareketle eşitsizlikler meşrulaştırılmıştır. Bu sayede siyasi gücün
eşitsizliklerin ortadan kaldırılması adına yapması gereken bir şey de kalmamıştır
(Tekeli, 2000: 139). Aydınlanma Çağı sonrasında ise insana bakış açısının
değişmesiyle birlikte, insan aklının doğayı ve toplumun işleyişini kavrayabileceği,
kendisi için iyi olanı seçebilme kapasitesinin artacağı düşüncesi yaygınlaşmıştır.
Toplumdaki eşitsizlikleri ilahi takdire bırakan siyasi güç, artık meşruiyetlerini
insanların seçimleriyle temellendirmek durumunda kalmışlardır (Tekeli, 2000: 140).
Özellikle yaşamın başka taraflarında dezavantajlı olan ya da ayrımcılığa uğrayan
bireylerin yoksul olma oranı artmaktadır (Giddens, 2008: 392). Üretim araçlarına
sahip olan bir kesim diğerlerinin aleyhinde zenginleşirken, nüfusun genellikle
çoğunluğunu oluşturan diğer kesim ise yoksullaşmaktadır.
Yoksulluk, insanların topluluk halinde yaşamaya ve üretim ilişkilerinde
bulunmaya başladığından beri varolagelmiştir. Ama yoksulluğa duyulan ilgi
yoksulluğun kentleşmesi ile başlamıştır. Feodalizmin çözülmesi ve emek ile
sermayenin kentlerde yoğunlaşması ile yoksulluk kentlerde daha çarpıcı biçimde
görünür hale gelmiştir. Yoksullukla ilgili başta John Locke olmak üzere 17. yüzyılın
düşünürlerinin mülkiyet hakları çerçevesinde başlatmış oldukları tartışmada, bir
yandan özel mülkiyet savunulurken diğer yandan bu durumun yoksulları dışlayıcı bir
şekilde olmaması gerektiği ve geçimlik yaşam hakkının sosyal düzenin güvenliği
açısından gerekli olduğunu ve bunun da toplumun yoksulların refahını sağlayacak bir
artık üretmesiyle sağlanabileceği belirtilmiştir (Şenses, 2009: 32). Sanayileşmeye
dayalı kapitalizmin kök salmaya ve yaygınlaşmaya başladığı 18. ve 19. yüzyıllarda,
yoksulluk ve bölüşüm sorunlarının artışı karşısında konuya ilgi de artmaya
başlamıştır. Adam Smith (akt. Şenses, 2009: 33), “Wealth of Nations” isimli eserinde
ülkenin zenginleşirken yoksulluğun artması yönündeki paradoksu, ekonomik
sistemin bir kusuru olarak değerlendirmiştir. Bir ekonomik sistemin başarısının da en
yoksul yurttaşların durumlarının ne ölçüde iyileştiği kıstası ile belirlenebileceğini
belirtmiştir. Burke, Bentham ve Malthus gibi muhafazakâr düşünürler, Smith’in
görüşlerini reddederken, sosyalist düşünürler, 19. yüzyılın kapitalizmine yönelik
eleştirilerinde Smith’in yaklaşımından yararlanmışlardır.
95
Malthus, “Nüfus Prensibi Üzerine Bir Deneme” isimli eserinde nüfusun
geometrik bir dizi halinde artmasına karşın gıdanın aritmetik bir dizi halinde arttığını
belirtmiştir. Dolayısıyla sürekli bir nüfus artışının gelecekte gıda yetersizliğine yol
açacağını ve bunun da insanlığın refahını düşürücü bir etkide bulunacağını
belirtmiştir (Deliktaş, 2001:2). Malthus bu yüzden nüfusun sınırlandırılması
gerektiğine inanmaktadır. İngiltere’deki Yoksulluk Yasaları’na karşı çıkan Malthus
(Meek, 1976: 27),“onu besleyecek gıda ürünlerini artırmaksızın nüfusu artırmak”
eğilimini gösterdiğini iddia ettiği yasaların, yoksulların genel durumunu daha da
kötüleştirdiğini belirtmiştir. Yoksulluk Yasaları ilk kez 1300’lü yılların ortalarında
İngiltere’de çıkartılmış, I. Kraliçe Elizabeth tarafından 1601 yılında da yerel
yönetimler
yoksullukla
mücadelenin
etkin
bir
aracı
haline
getirilmiştir
(Zengin vd., 2012: 134). Malthus, yoksulların yardım istemeye hiçbir doğal
haklarının olmadığını savunmuş ve bu durumu şöyle ifade etmiştir:
“Daha şimdiden sahiplenilmiş bir dünyaya gözlerini açan adam, anababasından haklı
olarak talep edebileceği bir geçim olanağı sağlayamıyorsa ve toplum onun emeğini
istemiyorsa, yiyeceklerden en ufak bir pay isteme hakkının olduğunu öne süremez ve hatta,
gerçekte, onun bulunduğu yerde bir işi yoktur. Doğanın görkemli şöleninde ona boş yer yoktur.
Doğa ona defolmasını söyler ve sofradaki bazı konukların acıma duygularını uyandırmayacak
olursa, kendi buyruğunu derhal yerine getirir. Ama bu konuklar sıkışarak yeni gelene yer
açarsa, ortaya derhal başka yabancılar çıkacak ve aynı iyiliği onlar da isteyecektir. ... Tüm
konuklarının bolca yiyip-içmelerini dileyen, ama sınırsız sayıda insanı besleyemeyeceğini
bildiği için, sofrada yer kalmamışken, yeni gelenleri insanca reddeden şölen sahibesinin, tüm
davetsiz konuklara karşı verdiği o kesin buyruğa karşı gelmekle, sofradaki konuklar, yaptıkları
hatayı çok geç anlarlar.”
Malthus’un bu konuda geliştirdiği fikirler, nihayetinde eli iş tutan herkes için
dışarıdan yardım almayı yasaklayarak düşkünleri yerel yönetimlerden yardım
istemek zorunda bırakan ve böylece dokumacıları, küçük zanaatçı ve mevsimlik
tarım işçilerini zorla fabrikalara doluşturan 1834 tarihli Yeni Yoksullar Yasası’nda
yer almıştır (Meek, 1976: 28-29).
Kapitalizm öncesi toplumlarda yoksullar, doğrudan üreticiler, maddi üretim
için gerekli tüm işlevleri yerine getiren, üretim bilgisine sahip iken, kapitalizmle
96
birlikte yoksullar üretimin asli bilgisinden giderek uzaklaşan/uzaklaştırılan, kopan,
üretici işlevleri daralan, niteliksizleşen ve hatta gereksiz hale gelen, yerleri
otomatizasyonla, robotlarla doldurulabilir olan, dolayısıyla sürekli işsiz veya işsizlik
tehdidi ile karşı karşıya olan kesimler olmuşlardır (Laçiner, 2007: 315). Bütün sınıflı
toplumlarda var olan yoksulluk olgusu kapitalist üretim sisteminin de ayrılmaz bir
parçası olmuştur. Ancak 20. yüzyılın sonlarında yaşam standartlarında yaşanan ciddi
gerileme ile birlikte yoksulluk olgusu dünya tarihinde benzerine rastlanmayacak bir
biçimde küreselleşmiştir. Yoksulluk sadece azgelişmiş ülkelere özgü bir olgu olarak
görülürken
21.
yüzyılla
birlikte
gelişmiş
ülkeleri
de
içine
almıştır
(Kaygalak, 2001: 125-126). Bugün dünyanın en fazla tartıştığı sosyal olguların
başında gelen yoksulluk, yokluk ve dengesizlik hali olarak gerek üretim ilişkilerinin
gerekse ekonomi mekanizmalarının oldukça değiştiği ve çeşitlendiği günümüzde
sadece ekonomik değil aynı zamanda mekânsal olarak da toplumları ayrıştıran
önemli bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır (Yıldız ve Alaeddinoğlu, 2011: 438).
Dünyanın her yerinde kentleşme ve kentleşmeye bağlı ortaya çıkan sorunlar
analiz edilirken toplumsal dönüşümler tarihsel süreç içerisinde ele alınmalıdır.
Çünkü Batıda yaşanılan ve modern kentlerin ortaya çıkmasında etkili olan
sanayileşme gelişmekte olan ülkelerde aynı aşamalardan geçmemiştir. Gelişmiş
toplumlarda sanayileşme kentleşmenin gelişimine yol açarken, gelişmemiş veya az
gelişmiş toplumlarda kentleşme sanayileşmeye öncü olmuştur. Kentlerin nüfusunda
yaşanan artış, kentsel altyapıda, kentsel arz ve olanakların yaratılmasında kendini
gösterememiştir (Keleş, 2012: 44). Bu durumda kentteki yoksulluğun artmasına yol
açmıştır.
1970’li yıllarda sermaye birikiminin yeniden yapılanması ve mal ve para
piyasalarının daha hızlı serbestleşmesi yönünde değişikliklere yol açan ekonomik
kriz, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde birtakım politikaların
oluşmasına yol açmıştır. Krizin aşılması adına çalışma ilişkileri heterojenleştirilip
esnekleştirilmiş, ekonomide devlet müdahalesi azaltılmış ve sosyal devlet
harcamaları kısılmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Fordist-Keynesçi
ekonomik ve politik sistemin temel unsurları olan sanayileşme, hızlı sermaye
97
birikimi, eksik istihdamın büyüme için harekete geçirilmesi, planlama ve ekonomik
düzlemde etkin devletin oluşturduğu yapı (Kaygalak, 2001: 128), 1970’lerin başında
gelen ekonomik çöküntü ve onu izleyen 1979-1981 krizinin yarattığı baskılar altında
tüm istikrar ve belirlilik öğeleri hemen dağılmıştır. Emek sürecindeki yeni
parçalanmalar, üretim mekânındaki coğrafi kaymalar, paranın değerindeki hızlı
değişmeler ve artan bir hızla çeşitlilik arayışları, herkesin üretim ve maddi refaha
erişme araçlarına ilişkin konumunu derinden etkilemiştir (Harvey, 1993: 57).
Müdahaleci ve sosyal devlet anlayışının krizin baş nedeni olarak görülmesi ve tasfiye
edilmesi geniş toplumsal kesimler açısından çalışma ve barınma sorunlarına yol
açarak yoksulluğu arttırıcı bir etki göstermiştir. Özellikle emeğin yeniden üretimi
alanlarından çekilen devlet yerini sermayeye bırakarak yoksulluğun giderek
yaygınlaşmasına yol açmıştır11.
Sosyal devlet anlayışının giderek önemsizleştiği bu yeni liberal dönemde
bireyler piyasa içinde alıcı ve satıcı konumuna gelmiştir. Küreselleşme denilen bu
yeni dönemde dünya ticaretinde artan bir karşılıklı bağımlılık görülmektedir.
Sermayenin, eskiye nazaran çokuluslu şirketler aracılığıyla hızla ve herhangi bir
sınırlamaya tabi olmaksızın dolaşımı söz konusu olmuştur. Bu durumda işverenleri,
sendikasız, sigortasız ve ucuz işçinin olduğu bölgelere yatırım yapmasına yol
açmıştır. Çokuluslu şirketlerin yatırımlarını yaptığı ülkeler arasında olan Latin
Amerika örneklerinde görüldüğü gibi buralarda yeni iş olanakları yaratılmaktan çok
işsizlik oranlarında bir artış yaşanmıştır. Bunun yanı sıra bu şirketlerin varlığı
kitlelerin aşırı yoksulluğunu hiç de azaltmamıştır. Bunun sonucunda bir taraf hep
zenginleşirken diğer taraf giderek yoksullaşmıştır (Karaduman, 2002: 33).
Kentsel yoksulluk sorununun 1990’lı yıllarda büyümesinde, dünyadaki yapısal
dönüşüm politikalarının önemli bir rolünün olduğu söylenebilir. Şöyle ki; 1970'li
yılların sonlarından itibaren özellikle çevre ülke ekonomileri, yapısal uyum ve
istikrar politikaları ile liberalize edilmişlerdir. Ancak, bu tür dönüşümlerle birlikte
11
Bu konuda Bayırbağ (2010) devletin yeniden ölçeklenmesi ve neoliberal politikaların yoksulluğu
arttırıcı etkisini Türkiye örneği üzerinden ele almıştır. Ayrıca Castells (1997) devletin sermaye lehine
hareket ederek toplumsal eşitsizlikleri arttırıcı etki gösterdiğini ve bu durumun kentsel toplumsal
hareketlere yol açtığını belirtmiştir. Doğan (2002a) de Mersin kenti üzerinden, yaşanan neoliberal
dönüşümün etkilerini ve gecekonduların neden çoğaldığını belirtmektedir.
98
işsizlik oranları, sosyo-ekonomik eşitsizlikler, gelir dağılımı dengesizliği ve
yoksulluk çoğu zaman artmıştır (Sönmez, 2005: 63). Bu bağlamda nüfus yoğunluğu
kentlerde toplandıkça, sınırlı imkânlar yüzünden yoksulluk artıyor denilebilir.
Yoksulluğun bir durum olmaktan çıkıp bir sorun olarak belirmesi ve kitlesel bir
görünüm kazanması modern dönemlere özgü bir durumdur. Eski yoksulluk diye de
tabir edilebilecek sanayi öncesi toplumlardaki yoksulluk, modern yoksullukla birlikte
ortadan kalkmış ve yerini sefalet ve açlığa bırakmıştır. Ayrıca toplumsal sınıflar
arasında var olan ayrışma ve kopma modern yoksullukla birlikte daha belirgin bir hal
alarak
derinleşmiştir.
21.
yüzyıl
dünyasında
yoksulluk,
sosyal
dışlanma,
marjinalleşme, sınıf-altı, açlık, yetersizlik gibi kavramlarla anılır hale gelmiştir
(Açıkgöz ve Yusufoğlu, 2012: 81).
Neoliberal politikaların emek piyasasında yarattığı olumsuzluklar ve refah
devletinin alanının giderek daraltılması yoksulluk sınırının üzerinde yer alan geniş
bir kesimi bu sınırın altına düşürürken, bu sınırın altında olanların bulundukları
durumu da daha da ağırlaştırmıştır. Yoksulluk sorununun bu denli derinleşmesinde
Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların azgelişmiş ülkelere dayattığı yeni liberal
politikaların payı büyüktür. Ulus devletler sosyal devlet olma niteliğinden hızla
arındırılırken, işsiz bıraktığı çalışan sınıflar, eğitim, sağlık, ulaşım, işsizlik yardımı
gibi devlet desteklerinden de mahrum bırakılmaktadır (Şengül ve Ersoy, 2003: 1).
Taylor (1997: 145), IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların azgelişmiş ve
gelişmekte olan ülkelerde uygulanmasını dikte ettiği yapısal uyum programları
nedeniyle dünyadaki insanların yarısının, ülkelerin ise üçte ikisinin ekonomi
politikalarına tam anlamıyla hakim olmadıklarını belirtmiştir.
Neoliberal politikalar, varsıl ve yoksul kesim arasındaki gelir düzeyi ve yaşam
tarzlarında benzeri görülmemiş bir eşitsizliğe yol açmıştır. Örneğin Paris’te orta sınıf
bir ailenin geliri, Güneydoğu Asya’da kırsal alanda yaşayan bir ailenin gelirinden
yüz kat daha fazlasına denk gelmektedir. New Yorklu bir avukatın bir saatte
kazandığı ücreti alabilmek için bir Filipinli köylü 2 yıl çalışmak zorundadır. Ya da
Amerika’da 1 yılda tüketilen Pepsi ve Coca Cola harcamaları, Bangladeş’in
GSMH’sının neredeyse iki katına denk gelmektedir (Chossudovski, 1991: 2527).
99
Dünyadaki zenginlik dağılımına bakıldığında kişi başına düşen gelir oranları
dikkate alınarak yapılan sıralamalarda en zengin ülkelerin Avrupa ülkeleri olduğu
görülmektedir. Yani dünya ölçeğinde de zenginlik belirli bir coğrafi alanda
yoğunlaşmıştır. Elbette ki bu durumun sebebi Avrupa ülkelerinin coğrafi
konumundan ziyade birçok ülke ile kurdukları ekonomik işbirlikleri üzerinden
geliştirdiği sömürgecilik ilişkisidir. Dünya ölçeğinde var olan bu eşitsiz ilişki ülke
düzeyinde de kendisini göstermektedir. Aynı ülke sınırları içerisinde yer alan kimi
kentler daha fazla safahatın yaşandığı mekânlar iken, kimi kentler sefaletin yaşandığı
mekânlar haline gelmiştir. Özellikle neoliberal politikalar ile “yarışan kentler”, diğer
kentlerin aleyhine büyüyebilmektedir. Bu durumun kent ölçeğinde yansıması ise
kentin çöküntü ve çeperlerinin kent yoksullarına ev sahipliği yapmasına karşın,
kentsel altyapı hizmetlerinin daha kaliteli olduğu mekânlar varsıllara ev sahipliği
yapmaktadır.
3.4. Kentsel Yoksulluğun Mekânda Ayrışması
Mekânsal ayrışma olgusu din, ırk, etnisite, toplumsal cinsiyet gibi kimlik
faktörleri üzerinden de görünür hale gelmekle birlikte temelde toplumsal sınıflar
bağlamında gerçekleşmektedir. Farklı toplumsal sınıfların mekândaki yer alış biçimi
de kümelenme şeklinde olmaktadır. Tarih boyunca var olan toplumsal sınıflar üretim
ilişkileri dahilinde değişiklik gösterse de her daim mekândaki konumlanışı ayrışma
şeklinde olmuştur. Bu noktada toplumsal ayrışma ile mekânsal ayrışmanın birbirini
destekleyen iki olgu olduğu görülmektedir. Örneğin ruhbanların tapınakları bölgenin
merkezi ve tepe noktasına yerleşmekte, yerleşim alanı bu merkezin etrafında
şekillenmekteydi. Ya da Ortaçağın kale kentlerinde toprak aristokrasisi statülerine
uygun konutlarda yaşamaktaydı12. Toplumsal sınıflar arasındaki ayrışmanın mekâna
yansıması tarih boyunca görülmekle birlikte en sert ayrışma günümüz kentlerinde
görülmektedir. Bu durum da üretim ilişkileri nedeniyle toplumsal sınıflar arasındaki
eşitsizliğin derinleşmesinden kaynaklanmaktadır.
12
Ortaçağ kentleri ile ilgili yapılmış bir çalışma için bakınız Pirenne (2010). Ayrıca Mumford (2007)
tarafından yapılan çalışmada da Ortaçağ kentlerinin tipik özelliklerine yer verilmiştir.
100
Kentler tarih boyunca çeşitli kültür ve uygarlıkların doğduğu, geliştiği ve
yayıldığı merkezler olagelmiştir (Uğurlu, 2010: 28). Toplumsal sınıf olgusu kentlerin
doğduğu ilk zamanlara kadar götürülebilmekle birlikte toplum içerisinde daha
belirgin çizgilerle ayrışan sınıfların ortaya çıkması kapitalist üretim ilişkileri
neticesinde gerçekleşmiştir. Buharın bulunması, dokuma tezgâhlarının ve benzeri
makinelerin yapılması üretimi arttırmakla kalmamış büyük fabrikaların kurulmasını
da beraberinde getirmiştir. Kapitalizmin kırsal alana girmesiyle de çok sayıda işçi,
tarımdan koparak fabrikalarda çalışmaya başlamıştır. Sanayinin gelişmesini sağlayan
makinelerin icat edilmesi ile birlikte seri üretim gerçekleşmiş ve daha fazla işgücüne
ihtiyaç duyulmuştur. Kırsal alanda geçimlik tarım yapan aileler kentlere göç etmeye
başlamıştır. Genellikle fabrikalara yakın ve çok katlı yapılarda ikamet eden bu aileler
yoğun bir sömürü ilişkisi altında hayatlarını idame etmek zorunda kalmışlardır13.
Engels (1994: 81-83), Sanayi Devrimi’nden sonra kentlerde meydana gelen
değişimi İngiltere kentleri üzerinden çarpıcı bir biçimde örneklendirmektedir.
Örneğin Londra kentinde işçi sınıfı, teneke mahallelerinde, sermaye sınıfından
yalıtılmış, dar ve pis sokakların düzensiz bir biçimde toplandığı, kanalizasyon
tesisatından yoksun bölgelerde yaşamaktadırlar. Bu sokaklarda evler mahzenden
tavan arasına kadar yoksul aileler tarafından doldurulmuştur. Journal of Statistical
Society’ye göre 1840’ta St. John ve St. Margaret bölgelerinde 5.294 konut, 24.830
kişi tarafından kullanılmaktadır. Yani hane başına 4.7 kişi düşmektedir.
Engels’in (1994: 100-101) Manchester kenti ile ilgili gözlemleri de işçi ve
sermaye sınıfının mekândaki konumlanışı bakımından önem teşkil etmektedir.
Manchester kentinde bir kişi sadece işi ve zevk için çıktığı gezintilerle meşgul
olduğu sürece işçi bölgelerine ayak basmadan ve işçilerle karşılaşmadan yıllarca
yaşayabilmektedir. Kentte işçi sınıfının yaşadığı bölgeler, kentin orta sınıflarına
ayrılan bölümlerinden ayrışmaktadır. Kentin merkezinde yer alan ticari semtlerin
etrafını işçi bölgeleri sarmıştır. Bu bölgelerin dışında da orta ve üst gelir seviyesine
sahip bireyler yaşamaktadırlar. Orta gelir seviyesindeki bireyler işçi bölgelerinin
13
Feodalizmin çözülüşü ile birlikte kentsel mekâna göç eden nüfus, sanayileşen kentte ucuz işgücü
olarak, fabrikaların çevresinde oldukça sağlıksız koşullarda barınmak durumunda kalmışlardır. Bu
konuda bakınız Engels (1994), Dobb (2007) ve Mumford (2007).
101
yakınlarındaki düzenli sokaklarda otururlarken, üst gelir seviyesindeki bireyler kente
uzak bahçeli villalarda, konforlu evlerinde ve her yarım saatte bir kente giden bir
otobüsün
kalktığı
bölgelerde
ikamet
etmektedirler.
Engels’in
(akt. Kurtuluş, 2010: 179), İngiltere’nin önemli sanayi kentlerinden biri olan
Manchester’la ilgili sınıfların mekândaki dağılımı ve yaşam çevreleri çerçevesinde
yapmış olduğu analizde vardığı önemli sonuç, kent mekânının sanayileşmenin ve
kapitalizmin unsurlarının sağlamlaştığı alanlardan biri olmasıdır. Manchester’da
yapmış olduğu gözlemler kapitalist yatırımların kentin merkezinden periferiye doğru
düzensiz ve kaotik bir biçimde genişlediği ve bu durumun aşırı bir yoksulluk ve
sefaletle paralel seyrettiği ile ilgilidir. Kapitalist üretim sisteminin işyerindeki
emeğin sömürüsünün mekândaki izdüşümü, evsizlik, yankesicilik, şiddet gibi
sonuçlardır.
Büyük kentlerin kalabalıklaşması ve sanayi kentlerinin sürekli yayılması
18. yüzyılda kronik hale gelince, kentten uzaklaşma eğilimi artmıştır. Örneğin
1795’te Londra’nın dumanından bunalan tüccar eşleri villalarını Clapham’da
yapmaya başlamışlardır. Ayrıca 19. yüzyılın ortalarında kentlerdeki yoksulluk
tehdidi de kentten kaçmaya iten bir başka etkendir. 1850’de Quarterly Review’da bir
yazar, “Zenginlerin yoksul mahallelerinden kaçmasında hiçbir şey, buraların
sağlıksız
koşullarından
ve
pisliğinden
duydukları
tedirginlik
kadar
etkili
olmamıştır.” diye yazmaktadır (Mumford, 2007: 595). Bu duruma uygun bir örnek
Harvey (2011: 187) tarafından Baltimore kenti ile ilgili verilmiştir. Sermayenin
dağılımındaki coğrafi farkların artması, kronik eşitsiz coğrafi gelişime tabi bir
metropoliten alan yaratmaktadır. Kentlerin periferisinde oluşturulan banliyölerin,
kent merkezinden dışarıya doğru kaynak çekmesi, kent yoksulları, imtiyazsızlar ve
marjinalize edilenlerin bu durumdan oldukça etkilenmesine yol açmaktadır.
Baltimore’da alt gelir grubuna dahil olan bireyleri dışlayıcı bir şekilde inşa edilen
kapalı sitelerin milyonlara varması sınıfsal ayrımcılığı arttırıcı bir etki yaratmıştır.
Kentteki sermaye birikim sürecinde toplumsal artığı ortaya çıkaran sınıflar, bu artık
sayesinde oluşan yeni kentsel mekânların “yabancıları” olarak görülmektedir
(Kurtuluş, 2011: 95).
102
Kentte yaşayan toplumların kırsal alanda yaşayan toplumlardan ayırt edici
özellikleri, kendi içinde farklılaşmış ve ihtisaslaşmış tarımsal olmayan bir iş düzeni
ve yine kendi içinde farklılaşmış ve tabakalaşmış bir nüfusa sahip olmasıdır. Bu
özellik kendisini mekânda işyeri ve konut bölgelerinin ayrışması şeklinde
göstermektedir. Ekonomik güçleri ile orantılı olarak en kudretsizler kentin en arzu
edilmeyen yerlerinde yaşarken, en kudretliler de fizik şartları en iyi ve prestij
bakımından yüksek olan alanlarda yaşamaktadırlar (Kıray, 2007: 19). 19. yüzyılın
modern kentinde büyük bir dönüşüm yaratan ve kapitalizmin ikinci raundu olarak
nitelendirilen sosyal refah devleti döneminde Keynesyen ekonomi politikaları
mekânda büyük kamusal yatırımlar gerçekleştirmiştir. 1950’li yıllardan itibaren hem
gelişmiş ülkelerin metropoliten alanlarında hem de gelişmekte olan ve kentleşmesi
sanayileşmesinden daha hızlı gerçekleşen, tarımdan kopuş ve formel/enformel
kentsel hizmet sektörüne dayanan ülkelerin kentlerinde büyük dönüşümler meydana
gelmiştir. Kamusal yatırımların kentsel yapılı çevrede uyguladığı kentsel altyapı, on
binlerce konutluk banliyöler, gökdelen ofisler, kamusal binalar gibi projeleri
sayesinde üretim genişleyebilmiştir. Bu sayede kent, periferiye doğru genişlemekte
ve orta ve üst-orta sınıflar, kentlerin merkezinden periferiye doğru taşınarak bu
alanlar bu sınıflar için ayrıcalıklı alanlara dönüştürülmektedir (Kurtuluş, 2010: 185).
Gelişmekte olan ülkelerde kırsal alanlardan kopup kente göç eden bireyler
öncelikle merkezi iş bölgelerine ya da diğer işyeri nüvelerine çok yakın ve en az
masrafla çalışma bölgelerine ulaşabilecekleri geçiş bölgelerine yerleşmektedirler.
Kent ekonomisinin sunduğu ücreti yüksek olan işlere sahip olan bireyler buralardan
ayrılmakta ve düzenli konut bölgelerine yerleşmektedirler (Kıray, 2007: 20). Ya da
merkezi iş bölgelerine yakın alanlarda kiracı olarak kalan bireyler daha sonra kentin
çevresinde ya da hemen kırdan gelir gelmez kendine ait olmayan arazilerde yeniden
yaparak ya da aynı şartlarla inşa edilmiş eski bir gecekonduyu alarak oraya
taşınmaktadır (Kıray, 2007: 22).
Gelişmiş ülkelerde 1960’lı yıllarda başlayıp 1970’li yıllarda hız kazanan
sanayisizleşme sürecinin Şen’e (2011: 8) göre sosyo-mekânsal sonuçlarından biri
üretim mekânlarının boşalması iken diğeri yüksek bir işsizlik oranıdır. Kamu
103
harcamalarının
kısılması
ve
özelleştirme
uygulamaları
da
işçi
sınıfının
sosyo-ekonomik durumunun gerilemesine yol açmıştır. İşçi mahallelerinde zaten var
olan
bakımsızlığın
bir
süre
sonra
derinleşen
yoksulluğa
dönüşmesi,
sanayisizleşmenin en belirgin sınıfsal sonucu olmuştur. Eski kent merkezindeki işçi
mahalleleri eski dinamik yapısını geride bırakırken, yüksek ücretli genç
profesyonellerde ise kent merkezine geri dönüş yapma eğilimi artmıştır. Ayrıca kent
yönetimleri ile yatırımcıların, boşalan üretim alanlarını, bankacılık, finans,
reklamcılık, bilgi teknolojileri, kültür endüstrisi gibi iş alanları ile tüketim
mekânlarını öne çıkararak yeniden değerlendirmesi bu sürecin işçi sınıfının aleyhine
işlemesine yol açmıştır.
Refah devletinin sona ermesi ile kesilen kamusal hizmetler ve yatırımlar bir
yandan geleneksel işçi ve memur kesiminde ciddi bir sosyal güvence kaybına neden
olurken diğer yandan da sanayisizleşme ve enformelleşme de geniş ölçekli iş
kayıplarına neden olmuştur. Ayrıca II. Dünya Savaşı sonrası sosyal refah politikaları
ile mekânda yerleşmiş sınıfların yaratmış oldukları sosyo-mekânsal ölçekler büyük
kentsel dönüşüm projeleri ile çözülmekte ve kentte geniş ölçekte bir yerinden edilme
süreci gerçekleşmektedir (Kurtuluş, 2010: 194). 1980’li yıllardan sonra kentsel
sistem daha çok sermayenin hegemonyası altına girmiştir. Son yıllarda kentsel
gelişme, kentsel yenileme veya kentsel dönüşüm gibi uygulamaların arttığı
görülmektedir. Kente yönelik bu uygulamaların gelişme, yenileme gibi kavramlarla
birarada kullanılması aslında yaratılan bir retoriğin de göstergesidir. Çünkü kentsel
sistemde değişikliğe yol açan bu uygulamaların aslında kentsel rantı arttırmanın,
sermayeye kaynak aktarımının bir yolu olduğu görülmektedir.
Türkün ve Kurtuluş’a (2005: 16-17) göre kamu tarafından bu tür uygulamalara
aktarılan kaynaklar, toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının yeniden
üretimini sağlayacak alanlardan kaydırılarak sağlanmaktadır. Sağlanan rantların ise
kamuya aktarılması gerekirken belirli sınıflara aktarımı söz konusu olmaktadır.
Günlük hayatın sürdürüldüğü alanlar olarak konut salt barınma özelliğinin
ötesinde bireylerarası ilişkileri, hane halkları arasındaki ilişkileri, kurumlarla
ilişkileri barındırması bakımından toplumsal etkileşim ve iletişim ile toplumsal güç
104
ilişkilerinin somut olarak yaşandığı mekânlardır. Konutun bulunduğu alanın niteliği,
orada yaşayanların ortak yaşamlarını, kamusal olanaklara ulaşıp ulaşamama ve
dolayısıyla toplumsal sistem içerisindeki konumlarını belirlemesi bakımından önem
taşımaktadır (Erder, 2002: 29). Bu bağlamda kolektif tüketim kavramı, toplumsal
donanımın mekânsal boyutu dikkate alan bir kavram olarak öne çıkmakta ve
yaşanılan mekânın birey veya sınıflara sunduğu konut alanları, iş alanları, hastaneler,
sağlık olanakları, okullar, ulaşım, çevre koşulları gibi kamusal donanımları akla
getirmektedir (Erder, 2002: 36). Bu donanımların kentsel mekândaki dağılımı ve
kalite bakımından farklılıkları toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizliğin yansıması
gibidir.
1980’li yıllardan itibaren neoliberal politikalarla birlikte dışa açık büyüme,
liberalleşme ve devletin küçültülmesi gibi uygulamalar, emeğin yeniden üretimi için
gerekli olan alanlardan devletin çekilmesini gerektirmiştir. Koruyucu ve toplumsal
sınıflar arasında denge sağlayıcı konumda olan devlet artık seyirci konuma geçmiş,
eğitim,
sağlık,
gelir
dağılımı
gibi
alanlarda
gerileme
yaşanmıştır
(Koray, 2008: 195-198). Küreselleşme ile birlikte, küreselleşmenin ulus devletlere
sızmasını sağlayan ana araç olan özelleştirme uygulamaları özellikle sağlık, eğitim,
sosyal hizmetler ve konut sektörünü kapsamıştır (Şenkal, 2007: 372). Bu alanların
özelleştirilmesi ise kent yoksullarının erişimi açısından ciddi bir eşitsizlik
yaratmıştır. 1980’li yıllarda uygulanan neoliberal politikalar ile çalışma hayatının
serbestleştirilmesi ve kuralsızlaştırılması, kentsel yaşamın barınma, kentsel hizmetler
ve altyapı alanları ile eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler alanlarının özelleştirilmesi ve
ticarileştirilmesi
özellikle
sınıfsal
ayrışmayı
arttırıcı
bir
etki göstermiştir
(Şen ve Tunç, 2011: 119). Kentlerdeki neo-liberal mekânsal işbölümü, üretim ve
hizmetleri mekânda yeniden yerleştirip ölçeklendirirken 1970’li yıllara kadar farklı
toplumsal sınıfların yaşadığı tüm sosyo-mekânsal ölçekler de çözülerek yeniden
yapılanmaya başlamıştır. Metropoliten ölçekte toplumsal sınıflar, kentsel mekânda
fiziksel ve sembolik bariyerlerle radikal bir biçimde ayrışırken, uluslararası ölçekte
de
bazı
kentler
yeni
işlevlerle
diğerlerinden
ayrılmaya
başlamıştır
(Kurtuluş, 2010: 193).
105
Küreselleşme süreci ile birlikte öne çıkan yerellikler ile kent içi ve kentler arası
eşitsizlikler şiddetlenmeye başlamıştır. Kentin varsıl kesimleri küresel ölçekte
gerçekleşen mal, hizmet, bilgi ve kültür alışverişinde tüketici rolü oynarken,
toplumun büyük bir kısmı ise bu süreçten dışlanarak yoksulluğa mahkum
edilmektedirler. Bu süreç özellikle azgelişmiş ve gelişmiş ülke toplumlarında sınıfsal
eşitsizlikleri arttırmakla birlikte, eşitsiz gelişmelere devletin müdahale olanaklarının
sermaye lehine yapılanması kent içinde toplumsal ve mekânsal kutuplaşmalara da
yol açmaktadır (Kaygalak, 2001: 130). Özellikle gelişmekte olan ülke kentleri daha
heterojen, katmanlı ve parçalanmış bir nitelik göstererek, iş, ikamet ve eğlence
alanları giderek birbirinden ayrılmaya ve kentin farklı bölgelerinde toplanmaya
başlamaktadır. Toplumsal açıdan ise birbirinden farklı komşuluk çevrelerinin
oluşmasıyla konut ayrışması da hız kazanmaktadır. Ayata’ya (2005: 37) göre kent
nüfusunun büyük bir bölümü, mülkiyet yönünden belirsiz, ruhsatsız, kamu ve
belediye hizmetlerinin yetersiz kaldığı bölgelerde yaşamaya devam ederken, maddi
durumu iyi olan orta ve üst sınıf aileler artan bir hızla kentin dışına, kendilerini alt
sınıflara mensup bireylerden ayırabilecekleri, tam donanımlı, tecrit edilmiş ve sosyal
açıdan oldukça türdeş olan bölgelerde yaşamaktadırlar.
Kentlerde bir yandan büyük iş merkezleri, plazalar, eğlence yerleri, lüks ve
güvenli konut alanlarında iyi yaşam koşulları, bir yandan da işsizlik, düşük gelir,
yoksulluk koşulları altında konut, sağlık, eğitim, iletişim, ulaşım gibi emeğin yeniden
üretimi için gerekli olan temel kentsel hizmetlerin en alt düzeyde olduğu yaşam
koşulları hâkimdir (Doğan, 2001: 103-104). Sınıfsal ayrışmanın mekânsal ölçekte
yaşanması, sınıfsal ve kültürel yaşam ortamlarının oldukça homojen bir hal almasına
yol açmıştır. Bu homojen ve aynı zamanda izole yaşam alanlarının yanı sıra kamusal
mekânların özelleşmesi bir dışlama mekanizması işlevi görerek günümüz
kentlerindeki gerilimlerin ve çatışmaların artması ile sonuçlanmıştır. Yani kentin
hem “korkulan” yerleşim alanları hem de “güvenlikli” siteleri ve mahalleleri
artmıştır (Şen, 2011: 6). Yüksek gelir grubuna dahil olan bireylerin bir kısmı
soylulaştırılmış alanlarda yaşamlarını sürdürürken bir diğer kısmı kapalı site diye
anılan yerleşim alanlarında yaşamaktadırlar. İşçi sınıfı ise etnik köken, dini inanış,
dil gibi farklı nedenlerden ötürü birarada yaşarken neoliberal politikaların etkisiyle
106
ekonomik yaşamın dışına itilmiş gruplar ise dışlanmış gettolarda yaşamaktadırlar
(Öktem, 2010: 120).
Günümüzde özellikle boyutları itibariyle önceki dönemlerden farklılaşan
mekânsal ayrışma, bazı durumlarda toplumsal sınıflar arasındaki fiziksel duvarlarla
daha da sertleşmiştir. Bazen bu duvarlar zengini fakirden korumak için bir işlev
üstlenmiştir. Bu duvarların arkasında üst ve orta gelir grupları için her türlü
ihtiyaçların karşılanacağı bir ortam yaratılmışken, duvarın karşısı ile yani diğer
toplumsal
sınıflarla
ilişki
yok
denecek
kadar
azdır
(Marcuse ve Van Kempen, 2000: 250). Etrafı duvarlarla çevrili kapalı siteler yeni
olmamakla birlikte günümüz kentlerinde son dönemlerde ortaya çıkmış yerleşme
biçimidir. Kentsel alandan özelleştirilmiş arazide, kamuya kapalı ve yönetsel açıdan
özerk öbekler halinde oluşması, bu yerleşmelerin tipik orta sınıf banliyölerinden
ayrılmasının nedenidir. Antik veya Ortaçağ kentlerinin duvarlarla çevrili olması
durumu toplumsal artığın yabancı işgalcilerden korunması ile ilgiliyken modern
sanayi toplumundaki duvarlarla çevrili sitelerde toplumsal artığı tüketen sınıflar ile
toplumsal
artığı
birlikte
üreten
sınıfların
paylaşım
sorunu
ile
ilgilidir
(Kurtuluş, 2005b: 162-163).
Kentsel mekânla ilgili araştırmalar, kentlerde toplumsal katmanlaşma ile
mekânsal katmanlaşma arasında bir ilişki olduğunu gözler önüne sermektedir. Üst
sınıf alanları, orta sınıf alanları veya işçi sınıfı mahalleleri gibi mahallelerde farklı
toplumsal sınıfların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yaşama alanlarının da
birbirinden farklı olduğu görülmektedir (Erder, 2002: 26).
“Bazı mahallelerde halk biraz daha ucuz ekmek satın alabilmek için kuyruğa girerken,
bazı semtlerde zenginlik her türlü şatafatlı yöntemle sergilenmektedir. Bir yandan evsiz sokak
çocuklarının sayısı her gün artarken, öte yandan lüks cipler mantar gibi çoğalmaktadır. Şehrin
öyle bölgeleri vardır ki, iyi bir fotoğrafçı usta bir kadrajlamayla çektiği fotoğrafın Kabil’de
çekildiğini öne sürebilir; bazı başka bölgeleri ise herhangi bir Avrupa kentinin modern
mahallelerinden ayırt etmek mümkün değildir” (Keyder, 1999: 233).
Çağlar Keyder’in İstanbul kentinden yola çıkarak yaptığı yukarıdaki
değerlendirmeyi günümüzde kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü tüm toplumsal
107
yapılarda görmek mümkündür. Toplumsal sınıflar arasında özellikle küreselleşmeyle
birlikte kutuplaşmanın arttığı bilinen bir gerçek olmakla birlikte bu eşitsizlik tarihin
her döneminde ve her toplumun yapısal özelliklerine göre değişen ölçülerde var
olagelmiştir.
Bu gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür. Asef Bayat’ın (2008: 57) İran ile
ilgili yapmış olduğu çalışmada İran kentlerinde yaşanan dönüşüm şu alıntıda çarpıcı
bir biçimde ortaya konulmaktadır:
“1905’te 160 bin nüfuslu 19 km2’lik, surlarla çevrili bir kent olan Tahran, 1930’ların
başında, kentin surlarının dışından fışkıran yeni mahallelerdeki parçalı yerleşimlerle birlikte
300 bin haneye ulaşmıştır. 1930’larda bu surlar yıkıldı ve modern düz yollar inşa edildi. Bu,
kent yapısında yeni bir aşamayı tetikledi. 1940’larda şehir planlamasının kurulmasının
ardından, eski mahalle sisteminin yerini büyük oranda sınıf ayrımına dayanan planlı bölge
modeli aldı. Dar gelirli gruplar çeşitli kapsamlı kent planlarında sürekli biçimde yok sayıldılar.
Toprak üzerindeki serbest pazar ve yüksek fiyatlar ile planlar tarafından konulan karşılanamaz
inşaat standartları, yoksulları, barınaklarını kent sınırlarının dışında yasadışı biçimde yapmaya
zorladı.”
İran’da meydana gelen bu dönüşümler 1980’li yıllara doğru daha da
şiddetlenmiştir. Hatta Bayat’ın beş milyon nüfusa sahip Tahran kenti ile ilgili çizdiği
resimde, toplumsal sınıfların kentte benzersiz bir hiyerarşide nasıl konumlandığı
ayrıntılı bir şekilde dile getirilmiştir.
Kentlerdeki konut alanlarının ve dolayısıyla toplumsal sınıfların kentsel
mekândaki ilişkilenme biçimlerinde yaşanan ayrışma, toplumsal sınıfları sadece
birbirinden ayırmakla kalmıyor aynı zamanda aralarındaki farkları ve eşitsizlikleri
gizleyip pekiştiriyor. Kentsel yaşamın artan maliyeti karşısında yaşam kalitesinin
düşmesi, kentin büyük bir kısmının yoksullukla mücadele etmesi, mekânsal ayrışma
ile toplumsal sınıfların izole edilmesi, kentteki üst gelir grubunun korunaklı
mekânlarda yaşaması, kente göç eden nüfusun enformel konutlarda yaşamaya devam
ettirilmesi, kentsel sınıfların yaşamlarını sürdürdükleri mekânların birbirinden
ayrışması şeklinde bir süreç yaşanmaktadır (Özdemir, 2005: 217).
108
3.5. Kentsel Yoksulluğu Arttırma Yönündeki Etkisi Bakımından Göç ve
Mekânsal Ayrışma Arasındaki İlişki
Göç kavramı insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Yiyecek bulma
amacıyla yapılan tarihin ilk göçleri, 21. yüzyılda fiziki, siyasi, tarihi, askeri ve
sosyo-ekonomik gibi birçok faktöre bağlıdır (Gürbüz, vd, 2008: 37). Sanayi
toplumunun bir niteliği olarak belirtilen göç hareketleri, ilk kez Sanayi Devrimi
sırasında büyük bir hız kazanmıştır. Kırsal alanlardan kentlere doğru yönelen bu göç
hareketleri, geleneksel toplum yapısından modern toplum yapısına doğru yönelen bir
süreç olarak nitelendirilmektedir (Akgür, 1997: 42). Toplumsal değişimi tetikleyen
en büyük olgulardan birisi olan göç olgusunu bireyin kendi iradesiyle
gerçekleştirdiği bir hareket olarak ele alan yaklaşım daha çok modern sanayi
toplumları için geçerli olmaktadır. Çünkü bu toplumlarda göç hem karar hem de
hareket itibariyle daha rasyonel ve kolay bir eylem olarak gerçekleşebilmektedir.
Ama tarım toplumlarında bireylerin topraklarını terk etmesi kendi iradeleriyle
gerçekleşmemektedir (Tekeli, 2007: 447-448). Göç, her toplumun kendi durumundan
hareketle farklı nedenlerden dolayı gerçekleşebilmektedir. Toprağa bağlı olarak
yaşayan tarım toplumlarında göçün yaşanabilmesi için topraktan kopuşun olması
gerekmektedir.
Toplumsal değişmenin göstergelerinden biri olan göç sürecinde nüfusun
önemli bir bölümünün tarımdan ve topraktan koparak kentlerde yaşamaya
başlaması sadece göç edenler için değil toplumun tümü için köklü bir yapısal
değişim anlamına gelmektedir. Göç süreci yalnızca her türlü insan ilişkisinin
yeniden düzenlenmesini ve değişmesini içermemekte aynı zamanda kentsel
alanların fiziksel çevresinin de yeniden düzenlenmesini ve değişmesini
içermektedir (Erder, 2006: 15). Hem göç edenleri hem de göç edilen çevreyi
etkileyen göç sürecinde, göç edenlerin nicelik ve nitelikleri kadar göç edilen
çevrenin göç edenleri kabul etme biçimleri de önemlidir. Göç edenlerin kentteki
kurumlar ve ilişki ağları tarafından emilmesinin yanı sıra getto örneklerinde
olduğu gibi belirli alanlarda yoğunlaştırarak izole etmesi de söz konusu
olabilmektedir (Erder, 2002: 51).
109
Tarımdan ve topraktan koparak kırsal alanlardan kentlere göç eden
kitlelerin kentsel mekâna yerleşmeleri süreci büyük ölçüde kır-kent göçünün
gerçekleştiği toplumun yapısal özelliklerine bağlı olmaktadır. Bu nedenle sanayi
toplumlarının geçirdiği kır-kent göçü ile Üçüncü Dünya Ülkeleri olarak da
nitelenen gelişmemiş veya azgelişmiş ülkelerin geçirdiği kır-kent göçü, etkileri ve
sonuçları bakımından, gerek mekânsal gerekse toplumsal ölçekte birçok farklılık
göstermektedir (Erder, 2006: 16). Ülkeden ülkeye, kentten kente, kırdan kente
gerçekleşebilen göç olgusu özellikle kırdan kente yaşanmaktadır. Kentleşmenin
sanayileşmeden daha hızlı gerçekleştiği ülkelerde tarımdan kopan nüfus sadece kendi
ülke sınırları içerisinde yer alan görece daha gelişmiş kent veya bölgelere göç
etmemekte aynı zamanda başka ülkelerin kentlerine de göç edebilmektedirler14.
Geçmişten günümüze tüm toplumların hayatının her aşamasında görülen göç
olgusu birçok nedenle ilişkilendirilebilmektedir. Göç olgusuna yol açan nedenler
arasında itici ve çekici güçlerin yanı sıra özellikle gelişmekte olan ve azgelişmiş
ülkelerde yolların inşa faaliyetlerinin hızlanmasının kırdan kente göçü kolaylaştıran
ve hızlandıran bir etken olarak iletici faktörlerin de etkisi olduğu belirtilmektedir
(Yıldırmaz, 2010: 435; Sencer, 1979: 36-69). Kırsal göçe yol açan ana itici etken
yoksulluk, düşük gelir, öğrenim ve sağlık hizmetlerinin olmayışı ve bunların
meydana getirdiği her şeydir. Kentleri çekici kılan etken ise istihdam ve yüksek gelir
fırsatı ve öğrenim, sağlık ve diğer hizmetlerin varlığıdır (Karpat, 2003: 45). Kırsal
alanlardan göç edenlerin göç nedeni Mübeccel Kıray’a göre %52 toprak yitimi, %22
ise işsizliktir (Ersel, 2002: 58). Topraksızlaşma, iş bulma veya güvenlik gibi
nedenlere bağlı olarak gerçekleşen göç hareketleri kentlerde yoksulluğun
yoğunlaşması ile sonuçlanmaktadır (Sönmez, 2002: 252).
14
Yurt dışına olan göçler çoğunlukla illegal bir şekilde, günümüzün çok kârlı işlerinden biriyle iştigal
eden insan tacirleri vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Birçok örnek bulunmakla birlikte, İspanya’ya 2007
yılında Gine’den hareket eden geminin içinde 300 kadar, çoğu Hintli ve Pakistanlı kaçak işçi
bulunuyordu. Yine aynı yıl, bu kez Bangladeş, Liberya, Sri Lanka gibi ülkelerin vatandaşı olan 400
işçi gemiyle kaçak olarak İspanya’ya gelmiştir. Bu ve bunun gibi birçok örnek, yoksulluğun
küreselleşen dünyada en tipik tezahürlerinden biridir. Bu örneklerdeki yoksulluğun gerisindeki en
önemli neden, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerindeki hızlı kentleşme ve tarımdan kopan
nüfusun kentlerde sanayi ve hizmet sektöründe istihdam olanaklarının son derece sınırlı olmasıdır
(Buğra, 2009: 23-24).
110
Göç, birçok nedeni olmakla birlikte hangi sebeple gerçekleşirse gerçekleşsin
büyük bir dönüşümün ve toplumsal altüst oluşun göstergelerinden birisidir
(Yıldırmaz, 2010: 398). Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu çevre
toplumlarında, kırsal alanların üretim araçlarından yoksun bırakılan kesimi, tek
sermayesi olan emek gücünü satabilmek amacıyla kentlere göç etmek durumunda
kalmaktadır. Kısacası, kapitalist üretim tarzı kendisine yeterli olan üretim birimlerini
parçalayarak ve dağıtarak, genişletilmiş yeniden üretimin maddi koşullarını kırdan
kente göç ile sağlayabilmektedir (Ersoy, 2007: 4)15.
Kapitalist üretim ilişkilerine dahil olan çevre ülkelerde var olan pre-kapitalist
üretim ilişkilerinin içsel dengeleri böylelikle alt üst olmaktadır. Bunun yanı sıra
kapitalist üretim ilişkilerinin bölgeler veya uluslararasında, dengesizliğe yol açan
yapısal mekanizmaları yaratan ve yeniden üreten doğası karşısında devletin
müdahalesizliği bölgeler arası dengesizlikleri arttırmakta, bu durum da gelişmemiş
bölgelerden gelişmiş bölgelere göçü yoğunlaştırmaktadır (Ersoy, 2007: 3).
Göç ve sonrasında göçmenlerin yerleştiği bölgelere ilişkin hükümetlerin
tutumları ülkeden ülkeye değişmektedir. Bazı ülkelerde kırdan kente göç dolaylı
yollarla özendirilmiş, göç sonrasında göçmenlerin kamu arazileri üzerinde
yerleşmelerine kayıtsız kalınmış ve yarışmacı siyasal sistemler düşük düzeyde de
olsa bu bölgelere altyapı ve diğer kamu hizmetleri sunulmasına olanak sağlanmıştır
(Şenses, 2009: 162). Türkiye’deki tutum bu duruma iyi bir örnek teşkil etmektedir.
Bazı ülkelerde ise otoriter rejimler, doğrudan yasaklamalarla, çeşitli caydırıcı
önlemlerle kırdan kente göçü denetim altında tutmaya çalışmıştır. Örneğin Pasifik
ülkelerinde yönetim göçmenlere konut sağlama konusunda duyarsız kalmış ve
15
Üretim ilişkilerinde meydana gelen değişimin tarımdan kopmalara yol açması, Şanlıurfa örneği
üzerinden de görülebilmektedir. Kapitalist ve pre-kapitalist üretim ilişkilerinin birarada olduğu
Şanlıurfa’da kentlere yoksul göçünün en önemli nedeni, bölgede tarımsal üretim alanındaki değişim,
mülkiyet ilişkileri ve üretim yöntemlerindeki farklılaşmadır. Büyük toprak sahipleri (veya
ağalar/aşiret reisleri), sayısı giderek artan “maraba”yı ürünü kaldırdıktan sonra bir miktar para verip
bu insanları kente salmaktadır. Ya da tarım gelirlerindeki aşınma nedeniyle küçük toprak sahipleri
topraklarını elden çıkartıp kente göçmektedirler. Ayrıca sulu tarım bölgelerinde, hem üretim sürecinin
değişmesi hem de tarımsal mekanizasyon ve yanlış su kullanımı hektarlarca alanın tuzlanıp
çoraklaşması da aynı sonuca yol açabilmektedir (Can, 2007: 295).
111
gecekondu türü yerleşim biçimlerini caydırmak istemişlerdir. Örneğin kentsel
hizmetlerden
biri
olan
suyun
sağlanmamasının
temel
nedeni
gecekondu
yerleşimlerinin genişlemesini önlemektir (Bryant-Tokalau, 1995: 120).
Yoksulluğun en fazla yaşandığı mekânlar olan kentler, hem istihdam kaynağı
hem de emek fazlalılığının olduğu yaşam alanlarıdır. Herhangi bir yaşama stratejisi
olmadan kentlerde yığılan kitleler, kentsel yaşama uyum sağlayamamanın yanı sıra,
kendilerine
gelecek
inşa
edebilecek
olanaklardan
da
yoksundurlar
(Yıldız ve Alaeddinoğlu, 2011: 440). Bir “iş” yapabilme imkânı elinden alınmış olan
veya yapılabilecek işler için gereken yetenekten yoksun varsayıldığı için işsizleşen
ve dışlanmışlık duygusunu üst seviyelerde hisseden kentli yığınların, bu koşullar
altında, var olmalarını anlamlı kılacak nedenlerde ortadan kaldırılmış olmaktadır
(Laçiner, 2007: 324).
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta vardır. “Kentsel yoksulluk”
üzerine yapılan bir çalışmada, yoksulluğun kente özgü halleri olduğu verili kabul
edilmiş olmaktadır. Yoksulluğun kentsel olduğunu ifade ederken aynı zamanda kıra
özgü bir “kırsal yoksulluk” olgusunun da varlığı kabul edilmektedir. Nüfusun
giderek kentlerde birikmesi, yoksulluğun kentlerde yoğun bir biçimde yaşanmasına
yol açarken, kırsal yoksulluk olgusunun önemini yitirdiği söylenemez. Burada
önemli
olan
kır
ve
kentin
ayrı
mekânsallıklar
olduğu
kabulüdür
(Ocak, 2007: 134-135). Bu çalışma da yoksulluğun kentsel mekânsallığı üzerine
olduğu için kırsal yoksulluk bu çalışmanın kapsamı dışındadır.
Günümüz kentlerinin ortak bir niteliği halini alan kentsel yoksulluk olgusu ile
göç arasında sıkı bir etkileşim bulunmaktadır. Bu etkileşim iki yönlü bir etkileşimdir.
Özellikle azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kentsel yoksulluğun ortaya
çıkmasında göç önemli bir rol oynamaktadır. Diğer yandan da kentsel yoksulluk
olgusundan en fazla etkilenen kesim göç eden bireylerden oluşmaktadır
(Kaygalak, 2001: 132). Kaygalak’a (2009: 25) göre kentteki mekânsal ayrışmayı
derinleştiren etkilerde bulunan göç olgusu aynı zamanda yoksulluğun da mekânsal
olarak yoğunlaşmasında etkide bulunmaktadır. Çünkü kentin özellikle göç edenlerin
çoğunlukta olduğu bölgeleri, kozmopolit ve devingen özellikleriyle kente göç
112
edenleri de kendine çekmektedir. Bu durumda kentin belirli mekânlarını göçmen
mekânları/mahalleleri
olarak
belirmesine
yol
açıp
yoksulluğun
buralarda
yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak bu mekânlar yol, su, elektrik gibi
kentsel altyapı hizmetlerinden ve kültürel ve toplumsal hizmetlerden yoksun
kalmaktadır16.
Kentsel yoksulluk ile göç arasındaki ilişki üç nokta üzerinden incelenebilir
Bunlardan ilki kent içinde coğrafi olarak yoğunlaşan yoksul mahallelerine göç eden
bireylerin, konut, iş ve gelir bakımından eski göçmenlerin ilk geldiklerinde
yakaladıkları fırsattan yoksun olmalarıdır (Kaygalak, 2001: 133). Daha önce göç
eden bireyler patronaj ilişkiler dahilinde iş bulma fırsatlarına sahiplerdir. Bunun yanı
sıra çoğunlukla akrabalarının yaşadığı yerlere göç eden bireyler imece usulüyle
barınma imkânını sağlama fırsatlarına da sahiplerdir. Yine kırsal alanla irtibatlarını
kesmedikleri için kırdan uzun süre tüketilebilecek miktarda gıda gereksinimlerini de
sağlayabilmektedirler. Yukarda da belirtildiği gibi 1970’lerde bu tablo büyük ölçüde
değişikliğe uğramıştır.
Kentsel yoksulluk ve göç arasındaki ilişkinin incelenebileceği ikinci nokta,
sermayenin dünya çapında akışkanlığının artmasıyla birleşen bir olgu olarak üretim
sürecinin esnekleştirilmesi ve taşeron üretim biçimlerinin yaygınlaşmasına bağlı
olarak enformel sektörün hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde 1970’li
yılların sonlarından itibaren büyümesi ile ilgilidir. Enformel sektörün büyümesi,
büyük şirketlerin alt sözleşme ilişkileri çerçevesinde küçük ve orta ölçekteki
işletmelerle ilişkiye geçmesi bu kuruluşların sayısının artmasına yol açmıştır
(Kaygalak, 2001: 134). Büyük sermaye tarafından denetlenebilir olan meta
üretiminin yaygınlaştığı/parçalandığı, buna karşılık da üretimin denetimi, yönetimi
ve dağıtımı gibi işlevlerin de hiyerarşik ilişkiler içerisinde merkezileştiği bu
örgütlenme tarzı özellikle kentsel işgücü pazarını derinden etkilemektedir
(Kaygalak, 2009: 60). Artık üretimin denetimi, yönetimi ve dağıtımı gibi üst düzey
16
Bu konuda Kaygalak (2001) Demirtaş mahallesi, Aslan (2010) 1 Mayıs mahallesi, Aslan (2005)
Karanfilköy ve Derbent mahalleleri, Bozkulak (2005) Gülsuyu mahallesi, Kurşuncu (2006) Aziziye
mahallesi, Şen ve Tunç (2011) Kanarya mahallesi örnekleri üzerinden gecekondu mahallelerinde
yaşanan yoksulluğu ele almışlardır.
113
görevlerde bulunan ve yüksek ücret karşılığında çalışan profesyonel bir işgücü
vardır. Bununla birlikte fiili üretimde bulunan tam zamanlı çalışan ve işgücü
piyasasında her an bulunabilecek bir işgücünün varlığının yanı sıra bu gruptan iş
güvencesi bakımından daha yetersiz koşullara sahip olan, ihtiyaç halinde istihdam
edilen, geçici işgücü de bugün işgücü piyasası içerisinde yer almaktadır
(Harvey, 1997: 171-174).
Kentsel yoksulluk ve göç arasındaki ilişkinin incelenebileceği üçüncü nokta
ise dış borç sıkıntısı altında olan azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere Dünya
Bankası ve IMF tarafından dayatılan yapısal uyum politikalarının toplumsal sınıflar
arasındaki gelir dağılımı adaletsizliğini ciddi boyutlara ulaştırmış olmasıdır. Ülke
gelirlerinin borç ödemesi olarak dışarıya aktarılması kent yoksullarının durumlarını
daha da kötüleştirmektedir. Tarımsal ürünlere yönelik sübvansiyonların kısıldığı bu
ülkelerde kırdan kente göç olgusunun devam etmesi, göçün kentsel yoksulluğu
arttırma
yönündeki
etkisini
de
sürdürmesi
anlamına
gelmektedir
(Kaygalak, 2001: 134).
Tüm bu etkenlerin mekândaki etkisi, göç olgusunun kentsel yoksulluğun
mekânsal olarak yoğunlaşması şeklinde görülmektedir. Kente yeni gelenler
genellikle işçiler, işçi sınıfının bir parçası olan işsizler, yoksullaşan ve sermaye
biriktirme olanağı bulunmayan orta sınıfların içiçe yaşadığı yoksul mahalleleri
olmaktadır. Kente göç eden bireylerin bu yerleri tercih etmelerinin bazı sebepleri
vardır. Pahalı olmayan ev ve arsalar, girişi kolay, düşük nitelikli işleri bulmaya
yardımcı olan enformel ilişki ağları yoksul göçmenlerin bu bölgeleri tercih etmesine
yol açmaktadır. Dikey hareketliliğin az olduğu bu bölgelere yönelen göçler
yoksulluğun
mekânsal
olarak
yoğunlaşmasına
katkıda
bulunmaktadır
(Kaygalak, 2001: 135). Massey ve Denton (akt. Musterd, 2003: 625), ayrışmayı
yoksulluğu üreten ve bütünleşmeyi önleyen bir faktör olarak ele almaktadır.
Wilson’a (akt. Kaygalak, 2001: 135) göre ekonomik anlamda durumunu
iyileştiren bireylerin dışarıya doğru göç etmesi, yoksulluğun mekânsal olarak
yoğunlaştığı bölgelerde bu yoğunluğu arttırıcı bir etkide bulunmaktadır. Eskiden göç
etmiş bireylerin daha iyi bir iş imkânı bulmalarının ardından daha yüksek
114
standartlarda bir konuta ve yaşam çevresine geçmek üzere ilk yerleştikleri
mahalleleri terk etmeleri, bu bölgelerdeki yoksulluk katsayısını arttırmaktadır.
Poyraz’a (2011: 18) göre yoksullukla göçmenlik iç içe geçmiş iki olgudur.
Örnek vermek gerekirse Paris’in yoksul banliyöleri Fransa’nın eski sömürgelerinden
gelen göçmenlerin kümelendiği yerler olmuştur. Türkiye’de de en çok göç alan
İstanbul’un yoksul mahalleleri ise doğrudan gelen iç göçmenlerin kümelendiği yerler
olmuştur.
Yoksul bireylerin yaşadığı mekânlar/mahalleler ya kentin çeperine doğru
serpilmiştir ya da kent içinde belli kovuklarda yuvalanmıştır. Sağlıklı yerleşimler için
uygun olmayan yüksek yerler, sert topografyalar, vadi tabanlarının yanı sıra, hazine
arazileri ya da kentsel rantın el uzatmadığı kent merkezlerine ve kentsel hizmetlere
uzak yerler tercih edilmekle birlikte zamanla kentin gelişme alanı içerisinde kalan,
çevresinden dolaşılan veya üstünden atlanarak geçilen yoksul mahalleler de
bulunmaktadır (Ocak, 2007: 140-142). Kimi zamanda kentin, genellikle eski kent
merkezinin uzantısı olan fiziksel alanların zamanla çöküntü alanları haline
gelmesiyle, eskiden prestijli olan bu alanların kalıntıları içerisine yoksul bireyler
yerleşmektedir. Bakımsız, çökme tehlikesi olan eski binaların içerisinde eski
görkemli yaşamların yerini yoksulların zorlu yaşamı almıştır. Bu gibi mahalleler kent
merkezinin hemen yanında yer almakta, yoksullar ve kent merkezinde oturanlar
arasında mesafeli ve temkinli bir ilişki söz konusu olmaktadır. Bu mahalleler,
bilinmeyen tehlikelerle dolu yerler olarak üzerine hayali imgelerin tasarlandığı, kent
merkezine fiziki olarak ne kadar yakın olursa olsun zihinlerde bir o kadar uzak
yerlere dönüştürülmektedir (Ocak, 2007: 142-143)17.
II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönem, ulusal kalkınma modeli ile Fordist ve
Keynesçi bir ekonomik ve politik sistemin hakim olduğu bir dönemdir. 1960’lı
yılların sonlarından başlayarak üretimde durgunluk, enflasyon, işsizlik oranındaki
artış, sabit kur sisteminin dağılması ve 1970’lerdeki petrol fiyatlarındaki ani artış gibi
17
Örneğin Şanlıurfa yoksulluğun sert bir şekilde ayrıştığı kentlerden biridir. Kent merkezinde yaşayan
nüfusun büyük bir bölümü yoksul ve “kenar” semtlerde yaşamaktadırlar (Can, 2007: 293-294).
İstanbul-Tarlabaşı ise kent merkezine çok yakın olmakla birlikte çöküntü alanı haline gelmiş ve diğer
kent sakinleri tarafından güvenli bulunmayan yerleşim alanlarından biri olagelmiştir.
115
sebepler tüm istikrar ve belirlilik öğelerini dağıtarak dünya ekonomisinde bir krize
yol açmıştır. Bu durumun aşılması amacıyla mal ve para piyasalarının
uluslararasılaştırılması (serbestleştirme), devletin ekonomik ve sosyal politikalarının
yeniden yapılanması (düzenleme dışı bırakma) ve işgücü piyasalarının yeniden
yapılanması (esnekleştirme) yollarına başvurulmuştur (Kaygalak, 2009: 46-47;
Doğan, 2002b: 25). Bu durum ise sermaye lehine olurken toplumun büyük bir kesimi
için aleyhte bir durum yaratmıştır.
1970’li yıllarla birlikte sosyal devlet politikalarını azaltma girişimleri kente göç
eden ve tutunmaya çalışan bireyleri derinden etkilemiştir. Kentin varoş diye
nitelenen kenar mahallelerinde daha yüksek yaşam standartlarına ulaşacaklarına dair
umut besleyen bireyler, işsizliğin hızla arttığı, çalışanların ücretlerinin düşürüldüğü,
örgütlülüklerinin zayıflatıldığı, sosyal adalet kavramının yerini bireyciliğin, rekabetin
aldığı ve orta sınıfların büyük ölçüde yoksullaştığı neoliberal yeniden yapılanma
koşullarında bu umutlarını da terk etmek zorunda kalmışlardır18. Bu koşullardaki
kentsel ortama gelen bireylerin işsizlik ve kentin olanaklarından dışlanma durumu
süreklilik kazanmaya başlamıştır (Kaygalak, 2001: 133). Neoliberal politikaların
etkisiyle küreselleşme sürecine dahil olan kentlerin temel karakteristiği, artan
mekânsal ayrışmadır. Kentlerde bir tarafta yüksek gelir gruplarına ait lüks konut
alanları ve ticari alanlar yer alırken diğer tarafta yoksulluğun ve mekânsal
çöküntünün
hızla
arttığı
ve
yoğunlaştığı
alanlar
olarak
ayrılmaktadır
(Sassen’dan akt. Öktem, 2010: 119).
Küreselleşme süreci ile zaman ve mekân ilişkileri alt üst olmuş, kentler akıl
almaz ölçüde genişlemiş ve merkezle çeperler arasındaki ilişkiler birçok yönüyle
dengesizleşmiştir. Kentler, bir taraftan hızlı küresel dolaşım ağına eklemlenirken
diğer taraftan da kendi içinde dışlanmış bölgeler yaratmışlardır. Yoksul kesimleri yan
yana getiren, toplumsal sorunların yaşandığı, genel yapı içinde yaşayan ayrı birer
adacık işlevi gören bu bölgeler toplumsal çelişkilerin en açık şekilde sergilendiği
18
Devlet müdahalesinin yetersizliği yoksulluğun yoğunlaştığı bu bölgelerde çatışmalara da yol
açmaktadır. Örneğin yoksulluğun, dışlanmışlığın ve umutsuzluğun mekânı olan Fransız banliyölerinde
yaşayan gençlerin 2005 yılındaki ayaklanmalarının başladığı yer alan Clichy-sous-Bois’nın Belediye
Başkanı yoksul mahallelerinin devlet tarafından kendi kaderlerine terk edildiğini belirterek yoksulluk
ve devlet müdahalesi arasındaki ilişkiyi gözler önüne sermektedir (Poyraz ve Aslan, 2011: 10).
116
mekânlar halini almaktadır (Poyraz ve Aslan, 2011: 9). Hem azgelişmiş hem de
gelişmekte olan ülkelerde neoliberal yeniden yapılanma sürecinin göç eden bireylerin
de bir parçasını oluşturduğu kent yoksullarının yaşadıkları eşitsizlikleri daha da
derinleştirmekte ve sürekli bir hal kazanmasına yol açmaktadır. Kaygalak’a
(2009: 74) göre sermayenin akışkanlığının ve küresel düzeyde sömürü ilişkilerinin
artması, esnek üretim tekniklerinin gelişmesi ve işsizlik oranının yükselmesi,
istihdam olanaklarının azalması ve toplumsal adalet düşüncesinin yok olmaya yüz
tuttuğu böylesi bir ortamda kent yoksullarının daha da yoksullaştığı görülmektedir.
Kırdan kente göçün devam ettiği ve göç edenlerin kent yaşamına eklemlenmesini
sağlayacak koşulların sağlanamadığı ülkelerde kent yoksullarının içerisinde
bulundukları koşullar daha da ağırlaşmaktadır.
117
KENTSEL YOKSULLUK BAĞLAMINDA
TOKAT SULUSOKAK BÖLGESİNDE MEKÂNSAL AYRIŞMA
4. TÜRKİYE’DE KENTLEŞME SÜRECİ VE KENTSEL YOKSULLUK
BAĞLAMINDA MEKÂNSAL AYRIŞMA
Bu bölümde Tokat Sulusokak bölgesinde kentsel yoksulluk bağlamında
yaşanan mekânsal ayrışmayı değerlendirebilmek için öncelikle Osmanlı Devleti’nde
kentleşme sürecine kısaca değinildikten sonra Türkiye’de yaşanan kentleşme süreci
üç döneme ayrılarak ele alınmıştır. Ardından Türkiye’de kentsel yoksulluk
bağlamında yaşanan mekânsal ayrışma da üç döneme ayrılarak incelenmiştir.
4.1. Türkiye’de Kentleşme Sürecinin Tarihsel Gelişimi ve Mekândaki
Yansımaları
Merkez ülkelerde kentleşme hareketlerinin kırılma noktası olan Sanayi
Devrimi’ne kadar kentlerdeki dönüşüm yavaş bir şekilde yaşanırken, sanayileşme ile
birlikte kentler hızla gelişmeye başlamıştır. Bu süreç 150-200 yıl gibi bir zaman
zarfında gerçekleşmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde ise kentleşme süreci 1950’li
yıllardan sonra hız kazanmıştır. Gelişmiş ülkelerde oluşan aşırı birikim sayesinde
kentleşme için dikkate değer kaynaklar ayırıp, mekânsal yapılarını daha planlı ve
devlet müdahalesi çerçevesinde gerçekleştirebilirken, sınırlı sermayeye sahip olan
gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerde ise devletin kentsel mekâna müdahalesi
sınırlı kalmış ve sorunun çözümü yerel toplulukların kendisine bırakılmıştır
(Ersoy ve Şengül, 2001: 13). Türkiye’de kentleşme süreci kamu öncülüğünde planlı
ya da kamunun düzenlediği açık piyasa koşulları içerisinde gerçekleşmemiştir.
Büyük kentlerin çevresindeki yeni yerleşimler, kent hukuku kurallarının dışında daha
açık bir ifadeyle kuralsız bir şekilde oluşmuştur (Erder, 2002: 52-53).
Türkiye’de kentleşme sürecinin seyri, önemli kırılma noktaları olması
sebebiyle genellikle 1923-1950, 1950-1980 ve 1980 sonrası olmak üzere üç
dönem altında incelenmektedir. Bu çalışmada da benzer bir dönemlendirme
yapılmakla birlikte Osmanlı Devleti’ndeki kentleşme sürecine de değinilmiştir.
118
4.1.1. Osmanlı Devleti’nde Kentleşme Sürecine Kısa Bir Bakış
Türkiye’de yaşanan kentleşme sürecini inceleyebilmek için öncelikle
Osmanlı Devleti dönemindeki kentleşme sürecinden bahsetmek gerekmektedir.
Çünkü hiçbir olgu tarihsel bir zemin oluşmadan gerçekleşemez. Bu bakımdan
Türkiye’de kentleşme sürecine değinilmeden önce Osmanlı Devleti’nden nasıl bir
miras aldığına bakılmalıdır.
Öncelikle
belirtmek
gerekir
ki Osmanlı
Devleti döneminde
kent,
yerleşiklerinin ürettiği tarım dışı mal ve hizmeti yakın ve uzak çevreye pazarlayan
birimlerdir.
Kentler özellikle
ulaşım
ve ekonomik
koşullara dayanarak
gelişmektedir. Bu tür gelişme gösteren kentlerin başında Ankara gelmektedir.
15. ve 16. yüzyıllarda doğu-batı kervan yolunun kavşak noktasında bulunan ve
kentte kurulu çok sayıda tezgâhta dokunan yünlü kumaşlarla Ankara hem ülke
içinde hem de ülke dışında önemli bir konuma sahiptir. 15. ve 16. yüzyıllarda
Anadolu kentlerinin büyümesinde önemli etkisi olan bir diğer faktör ise kent
nüfusunun sorunsuz beslenebilmesidir (Doğru, 1995: 101-102).
Osmanlı Devleti’nin kentleşme sürecini etkileyen unsurların
başında
uyguladığı mirî toprak sistemi gelmektedir. Pre-kapitalist üretim sisteminin egemen
olduğu Osmanlı Devleti’nde kentleşmenin temel belirleyicileri, iktidar/bürokrasi,
toprak politikası ve ticaret ilişkileri ve ticaret yollarıdır. Osmanlı Devleti’nde
kentlerin gelişimi devlet teşkilatına bağlı olmuştur. Bazen zanaatkârların lonca
düzenini veya kurumlarını korumak, bazen uluslararası ticaretin serbest kılınması,
bazen de yöre paşalarının özerkliği için yapılan çelişkili mücadeleler kentlerin
gelişimi üzerine etkili olan unsurlardandır (Cerasi, 2001: 47).
Mülkiyeti devlete ait olan mirî araziler işletilmek üzere müddetsiz olarak
devleti temsil eden memurlar tarafından bir bedel karşılığında köylüye
verilmekteydi. Bu topraklar birkaç kişiye değil de herkese verilerek hem küçük
üreticiler büyük mülk sahiplerinden korunacak hem de onun tek korunma çaresi
olan kolektif mülkiyeti elinden alınmış olacaktır (Yerasimos, 2007: 111). Mirî
toprak sistemi sayesinde devletin hem toprak, hem tarımsal ürün, hem de insan
119
üzerindeki denetimi kolaylaşmıştır. Toprakta yaratılan her türlü değeri denetim
altına alan devlet özellikle sipahi ile reaya arasındaki ilişkileri belirleyerek
mülkiyetin özelleşmesiyle birlikte gelişen ve köylünün mülksüzleşerek topraktan
kopmasını engellemiştir (Sencer, 1979: 45). Bu dönemde kentler doğrudan
doğruya, üretim araçları ve işgücüne sahip olmaksızın, üretimden doğan artık
değeri eline geçiren merkezi bürokrasinin yerleşme merkezi ve üretilen
zenginliklerin tüketilme alanıydı. Bu bakımdan kentler, ülkenin sosyo-ekonomik
yapısı üzerinde belli başlı asalak unsur niteliğindeydi (Erkan, 2010: 82).
Osmanlı Devleti 16. yüzyıl sonlarından itibaren Avrupa kapitalizminin ticari
ve ekonomik olarak rekabet baskılarına maruz kalmıştır. Avrupa kapitalizminin
bu baskısı ile ekonomi ve toplum kapitalist yönde bir değişime sürüklenmiştir
(Kaygalak,
2008:
197). Eskiden
sadece Osmanlı Devleti’nin
ihtiyacını
karşılamakla kalmayıp bütün Doğu Akdeniz pazarları ile Avrupa’nın birçok
ülkesine ihracat yapan çok sayıda imalathane artık ya mevcut değildi ya da çöküş
içindeydi.
Örneğin
Kastamonu’ya,
İngiliz
Tokat’tan
mallarının
Sivas’a
özellikle
kadar
her
pamuklularının
yerde
Bitlis’ten
talebi
vardı
(Yerasimos, 2007: 60). Osmanlı kentleriyle Avrupalı tüccarlar arasında yoğun bir
rekabete konu olan tarımsal üretim fazlası, kırsal alanlardan yerel pazarlara ve
kentlere daha az miktarlarda gönderilmesine yol açmıştır. Bu durum karşısında
merkez ve taşradaki devlet yöneticilerinin, tarımsal ürünlerin kentlere akışını
sürdürmeleri
yönünde
kırsal
alan
nüfusu
üzerindeki
baskıları
artmıştır
(Kaygalak, 2008: 197).
16. yüzyılda Batı toplumlarında yaşanan yapısal değişmeler, başta asker,
harcamalar olmak üzere dış ekonomik etkenler nedeniyle Osmanlı Devleti’nin
giderlerinin artmasına yol açmıştır. Maddi sorunları çözmek isteyen devlet bu
duruma vergi sisteminde değişikliğe giderek bir çözüm yolu aramıştır. O güne
kadar aynî olarak ödenen ve yerinde hizmete dönüştürülen tımar gelirlerini peşin
para karşılığında iltizama vermeye başlamıştır. Bu sistemi de mirî toprakların özel
mülkiyete geçmesi izlemiştir. İltizam sistemi, bir taraftan feodal sınıfa kendi
topraklarından uzaklaşma imkânı sağlarken diğer taraftan da yeni tahsildarların
120
yoğun istismarları karşısında kırsal alanlardan halkın kaçmasına neden olmuştur.
Hem yüksek sınıflar hem de ağır vergiler altında ezilip mülksüzleşen kırsal alan
nüfusu, devletin yasaklarına rağmen, 16. yüzyılda başlamakla birlikte 18.
yüzyılda yoğunlaşan bir süreç içinde topraklarını terk ederek kentlere göç etmiştir
(Sencer, 1979: 45-46; Cerasi, 2001: 48).
Osmanlı Devleti’nin özellikle yükselme çağında büyük kentlerin ülkenin her
yanına dağılmış olması, ülke genelinde ekonomik refahın eşit dağılımına yardımcı
olarak bölgelerarası dengesizliği ortadan kaldırmaktaydı. Bu durum da göçü
önleme unsurlarından biriydi. Göçü önleyen bir başka unsur ise kendilerine
işlenecek toprak verilmiş köylülerin, topraklarını terk edip başka bir yere
göçmesini önleyecek olan “çift bozan” vergisiydi (Aktüre, 1981: 20). Ayrıca
devletin, toprağını terk edip kente göç eden köylüyü, köyüne geri götürme hakkı
da mevcuttur. Adaletnamelere göre göç etmiş halkı göç ettiği yere geri getirmek
için
sancak
beyi
ve
kadılardan
şu
önlemleri
almaları
istenmektedir
(Reyhan, 2008: 101):
“Evvela yerine gidip reayanın göç etmesinin sebebi soruşturulacak, şikayetlerinin
bey, kadı, subaşı, sipahi, amil, voyvoda, haracı ve koyunbakıcılardan hangisinden olduğu
araştırılacak. Sonra şikayet konuları tespit olunup, kaç kişinin göç ettiği, defterde kimin
üzerine raiyyet yazıldığı ve ne zamandan beri gittiği tespit olunacak, şimdi nerede
oturuyorsa oraya gidilecek, göçleri on yılı geçmemiş olanlar göç ettirilip defter-i cedidde
(en son tahrir defterinde) nereye yazılmışlarsa tekrar oraya yerleştirilecektir.”
Bu
etkenler
Osmanlı Devleti’nde göçü
yavaşlatmaktaydı.
Osmanlı
Devleti’nin 19. yüzyılda dış pazarlara açılması, ulaşım ve tarım teknolojisindeki
gelişmeler, 16. yüzyıla göre daha yüksek oranda bir kentleşmeye olanak vermiştir.
16. yüzyılda %8-9’luk düzeyde olan kentsel nüfus, 19. yüzyılda %25’e
yükselmiştir (Tekeli, 1986: 240). Bu dönemde kent içinde yapılaşma süreçleri de
önemli değişiklikler göstermiştir. Devletin yeni yüklendiği işlevler dolayısıyla
devlet yapılarının sayısı ve çeşidi artmıştır. Yani ilk kez konuttan farklılaşmış
devlet dairesi doğmuştur. 19. yüzyılda özel mülk sahiplerince yapılan binaların da
sayısı artmıştır. Artık kentte yalnız konut alanları değil, yeni oluşan modern
merkez, banliyöler hep özel mülk sahiplerince yaptırılacaktır. Arsa değerlerinde
121
önemli artışlar olacak, yüksek yoğunluklu çok katlı gelişmeler başlayacaktır
(Tekeli, 1986: 241).
Batı toplumları ile geliştirilen ilişkiler, başta liman kentleri olmak üzere
Osmanlı kentlerinde değişiklikler yaratmıştır. Altyapılar, bankalar, sigorta
şirketleri, iş hanları, limanlar, rıhtımlar, posta binaları klasik Osmanlı
kentlerindeki eski merkezlerin yanında modern bir iş merkezi oluşturmuşlardır.
Ayrıca 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sağlık alanındaki gelişmeler nüfusun
artmasına yol açarken, kaybedilen topraklardaki Müslümanların göç etmesi ile
kentler büyümeye başlamıştır (Tekeli, 1998: 2). Bu oluşumlar Osmanlı
Devleti’ndeki sosyal yapı üzerinde de değişikliklere yol açmıştır. 19. yüzyılda
Anadolu ve Rumeli’ye gelen milyonlarca göçmen ilk sosyal yapı değişikliklerine
yol açmıştır. Ayrıca mirî toprakların özel mülkiyete dönüşmesi ile birlikte yeni bir
orta sınıf ortaya çıkmış, kapitalizm Osmanlı toplumuna yavaş yavaş girmeye
başlamıştır (Karpat, 2003: 12-13). Eski kent düzeninin yerini alan yeni kentsel
yapı birtakım düzenlemelere de ihtiyaç duyduğundan belediye kurumları yaşama
geçirilmiş ve başta İstanbul olmak üzere kent planlamasına dönük çalışmalar
gerçekleştirilmiştir. Bu gibi uygulamalar Cumhuriyet Türkiye’sine özellikle liman
kentlerde büyük ölçüde dönüşmüş bir kentsel yapı, belediye kurumu ve bir kent
planlama pratiği bırakılmış oldu (Tekeli, 1998: 3).
Osmanlı Devleti’nde kentlerin mekânsal yapısı 17. yüzyılın başından 19.
yüzyıla kadar toplumun statik yapısına uygun bir seyir göstermiştir. Gerçekten
14., 15. ve 16. yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş dönemlerine
paralel olarak yeni mahalleler kurulması yoluyla hızla genişleyen kent mekânları
17. yüzyılın başında ulaştığı sınırları 19. yüzyılın sonlarına kadar muhafaza
etmiştir. 19. yüzyılın sonunda ise Anadolu’daki kentlerin mekânsal yapısındaki
gelişme daha çok demiryolu, yani ticaret merkezlerinin kurulması, idari merkez
olma, askeri kışla gibi yeni çekim noktaları sebebiyle ortaya çıkmıştır
(İsbir, 1991: 37).
Osmanlı Devleti’nin kent dokusu, bütün İslam dünyasında mahalle olarak
anılan küçük cemaatlere ayrılmıştır. Bu mahalleler başlangıçta ayrıdır ve her biri
122
dini bir yapının çevresinde düzenlenmiştir. İmparatorluğun ilk kuruluş ve yayılma
döneminde, kentleşme yeni mahallelerin oluşum süreci ile eş anlama gelmektedir.
Köylülerden, göçebelerden ve başka merkezlerden gelen göçmenlerden oluşan
homojen gruplar, etnik kökenlerine veya aynı toplumsal, mesleki veya dini
gruplara ait olmalarına göre yeni mahalleler kurmaktaydılar. Evlerini bir
ibadethane veya dini yapı çevresine inşa etmekteydiler. İçlerinde çoğunlukla bir
kurucu, karizmatik dini lider veya sadece serveti ve otoritesi için saygı duyulan
bir kişi figürü bulunmaktaydı (Cerasi, 2001: 71). Örneğin Anadolu’da
Selçuklulardan beri süregelen ve Ahi, Derviş Baba gibi adlarla anılan çeşitli
mutasavvıfların belirli bir mahalde kurdukları tekke, zaviye, mescit gibi yapılar,
mahalle, kent işlevi gelişecek yerleşim alanlarının ilk ana çekirdeklerini
oluşturmuş ve yaygın bir iskân politikası olarak uygulanmıştır (Alada, 2008: 64).
Selçuklu’lardan beri gayrimüslim mahalleleri ile Türk mahalleleri ayrı
kurulmuş ve kaynaşamamışlardır. Ama özellikle Ermeni nüfus ile Türkler çok iyi
anlaşmaktaydılar (Doğru, 1995: 106). Osmanlı Devleti’nin kentlerinde Ermeni,
Rum ya da Yahudi mahallelerine rastlanıldığı gibi bazı mahallelerde MüslümanTürklerle birlikte diğer dinlere mensup kişilerde birarada yaşayabilmekteydi.
Örneğin 1522 yılında Ankara’da Kale hariç, 81 mahalle bulunmaktaydı ve bu
mahallelerin 69’unda Müslümanlar, 3’ünde Hıristiyanlar, 1’inde Yahudiler ve
8’inde de Müslüman ve Hıristiyanlar birarada yaşamaktaydı (Alada, 2008: 140).
Bu örnek göstermektedir ki Osmanlı Devleti’nde Müslüman ve gayrimüslüman
halk mahalleler ölçeğinde ayrı ayrı yaşarken bazı bölgelerde yan yana da
bulunabilmekteydiler. Farklılaşmış sosyal yapı özelliği, mahallenin iç bünyesine
hakim olduğu gibi, mahalleler arası ilişkiler de geçerlidir. Din veya etnik yapı ya
da bazı ekonomik uğraşların yoğunluk kazanmasıyla belirginleşen ayırıcı
özellikler dışında, ayrı bir sınıfsal tanımlamaya yer verilmemiştir. Ancak kent
faaliyetlerinin yoğun olduğu merkezi bölgelerde bulunan mahalleler diğerlerine
göre daha kalabalık ve canlı bir yapıya sahiptir (Alada, 2008: 150).
Cerasi’ye (1999: 64-65) göre, Osmanlı Devleti’nde çarşı sadece bir mahalle
niteliği taşımıyor, devletin ihtiyaç duyduğu üretim potansiyelini harekete geçiren
123
vazgeçilmez bir kurum niteliği taşımaktaydı. Çarşıda küçük ve orta dükkan
sahipleri ile zanaatkârların çevresinde başka toplumsal sınıflar da mevcuttu.
Yeniçeri askeri elitinin alt ve orta tabakaları, din adamları sınıfının en gösterişsiz
üyeleri ve medrese öğrencileri bulunmaktaydı. Büyük kentlere nereden geldiği
belli olmayanlar ile fakir işçilerden, perişanlık içindeki köylülerden, hamallardan,
Çingenelerden, seyyar satıcılardan, işsiz güçsüzlerden oluşan bir kitle de mevuttu.
Bekarlar ve belirli bir evi olmayıp tek başına yaşayanlar hanlarda, kahvelerde, oda
diye adlandırılan, ayrı olarak veya dükkanların üst katlarına inşa edilmiş
mekânlarda barınırlardı.
1839’dan itibaren Osmanlı Devleti’nde modernleşme ve batılılaşma
çabaları, Tanzimat Fermanı olarak bilinen reformları gündeme getirmiştir.
Tanzimat Fermanı’ndan 6 ay önce Mayıs 1839’da hazırlanan ve Osmanlı kent
alanını modernleştirme yönündeki ilk resmi belge niteliği taşıyan metinde, geniş
cadde ve rıhtımların açılması, dar sokak ve çıkmazların kaldırılması, başkentin
kentsel alanında köklü bir değişiklik öngören konular yer almaktadır. 1840’lardan
itibaren de sokakları genişletme ve sıralama doğrultusunda şehircilik kuralları ve
mülkiyet rejimini esnekleştirecek kamulaştırmalara olanak sağlayacak yasal
düzenlemeler kabul edilmiştir. Bu yasal düzenlemelerden en önemlileri, Ebniye
Nizamnamesi (1848), ilk İstimlâk Nizamnamesi (1856), Nizamname-i Umumi
(1857) ve Arazi Kanunnamesi (1858)’dir (Doğan, 2002a: 125-126).
Osmanlı Devleti döneminde birçok Anadolu kentinde varsıl ile yoksul
kesimlerin mekânda sert bir şekilde ayrıştığını görmek mümkün olmasa da yer yer
bunun örneklerini görmek mümkündür. Örneğin Faroqhi’nin (akt. Doğru, 1995: 111)
Ankara ve Kayseri için yapmış olduğu araştırmada zengin-fakir evi arasında büyük
fark olmadığı gibi bunların yan yana inşa edildiği görülmektedir. Yazara göre 1600
yılında Ankara’da İmaret Mahallesi çoğunlukla fakirler, Hacı Musa Mahallesi ve
Kale yöresi ise zenginler tarafından iskân edilmiştir. 1600’lerde Kayseri’de
Debbağlar Mahallesi’nin en fakir mahalle olduğu ve burada zenginlerin oturmadığı
belirtilmiştir. Tanzimat ve sonrasının yenileşme hareketleri çerçevesinde ortaya
çıkan çok yönlü değişimler, Osmanlı Devleti’nde kentsel mekânı sınıf ve statü
124
farklarına göre ayrışmaya başlamıştır. Toplum, servete ve buna bağlı olarak
değişen yaşam biçimlerine göre keskin sınıfsal farklılaşmaya doğru yönelirken,
kentlerin fiziki dokusu da söz konusu ikilemi yaşamaya başlamıştır. Vapur,
tramvay, atlı araba gibi kent içi mekânları yakınlaştırıcı vasıtaların günlük hayata
girmesiyle birlikte, varlıklanan sosyal sınıflar için ikinci bir yaşam alanının
doğmasına yol açmıştır. Mahallenin zengin kesimi için konaklar, kışlık konutu
ifade ederken, sayfiye yerlerinde bir yazlık konut edinmeye başlamışlardır. Bu
durum Alada’nın (2008: 193-194) belirttiği gibi 1990’lı yılların başlarına
gelindiğinde artık eskinin dil ve din birliğine dayalı yerleşim mahalleleri yerlerini,
sadece gelir düzeyinin belirleyici olduğu toplumsal ortam içinde her çeşit dil ve
dine mensup zengin sakinlerin birarada yaşadığı apartman modeli konutlardan
oluşan yeni yerleşim birimlerine bırakmıştır.
4.1.2. 1923-1950 Döneminde Türkiye’de Kentleşme Süreci ve Mekândaki
Yansımaları
Cumhuriyetin ilânı olan 1923 yılı kentleşme süreçlerinin analizinde
genellikle başlangıç yılı olarak kabul edilmektedir. Bunun nedeni ise hem mevcut
sınırların büyük ölçüde çizilmiş olması hem de ulus devletin kurulmasıyla ulusal
bir ekonominin inşa edilmesi yönünde adımlar atılmasıdır (Ataay, 2004: 12).
1923-1950
dönemi
Cumhuriyet
Türkiye’sinde
birtakım
dinamikler
mevcuttur. Cumhuriyetle birlikte temel güdü, yeni bir ulus devlet yaratmak ve
modernite projesi kapsamında dönüşümü başlatmaktır. Yeni bir ulus devlet
yaratabilmek için ulusal bir ekonominin oluşturulması, sanayi ve altyapının
ülkenin değişik bölgelerine dağılımının sağlanması, ülkenin farklı yörelerinin yeni
ulaşım sistemleri ile birleştirilmesi gerekmektedir. Ayrıca bu dönemde
gerçekleşen nüfus mübadelesi sebebiyle bazı yörelerin işgücü kaynağını
kaybetmesi ile yeni ulus devlet sınırları içindeki bölgelerin göreli konumları yer
değiştirmiştir (Eraydın ve Tekeli, 2010: 11).
1923’te %24.2 olan kent nüfusu 1950’de ancak %25.0’a çıkabilmiştir. Bu
durum Çizelge 4’de de açıkça görülmektedir.
125
Çizelge 4: 1927-1950 Döneminde Kent ve Kır Nüfusu, Kent ve Kır Oranı (%) ve Kentli Nüfus
Artış Hızı (%)
Yıllar
Kentsel
Yüzde
Nüfus(10.000+
yerler)
3.305.879
24.22
1927
3.802.642
23.53
1935
4.346.249
24.39
1940
4.687.102
24.94
1945
5.244.337
25.04
1950
Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu, 2012.
Kırsal Nüfus
Yüzde
10.342.391
12.355.376
13.474.701
14.103.072
15.702.851
75.78
76.47
75.61
75.06
74.96
Kentli Nüfus
Artış Hızı
(%)
17.50
26.72
15.10
22.47
Devlet İstatistik Enstitüsü’nün yapmış olduğu bir çalışmada ise bölgeler
bazında kır-kent nüfusu dağılımı ise Çizelge 5’de verilmiştir:
Çizelge 5: Bölgelerin Yıllık Nüfus Artışları: Kır-Kent (%)
1936
1940
KENT
KIR
KENT
2.9
63.1
23.9
Trakya
16.3
14.0
16.3
Karadeniz
19.9
12.5
19.9
Marmara
ve Ege
64.3
49.5
64.3
Akdeniz
15.7
9.7
15.7
Batı
Anadolu
23.1
12.2
23.1
İç Anadolu
24.8
12.7
24.8
Güneydoğu
Anadolu
54.8
22.4
54.8
Doğu
Anadolu
Kaynak: İçduygu ve Sirkeci, 1999: 251.
1945
1950
KIR
63.1
14.0
12.5
KENT
3.3
18.2
15.4
KIR
-21.0
10.7
9.7
KENT
16.8
23.0
17.5
KIR
16.8
17.9
22.0
49.5
9.7
20.2
19.7
14.5
14.4
36.9
21.8
28.4
16.4
12.2
12.7
32.1
0.3
11.5
-5.9
30.3
22.6
21.6
26.8
22.4
-1.0
10.5
16.6
29.6
Çizelge 5 incelendiğinde en fazla değişikliğin 1945 yılında gerçekleştiği
görülmektedir. Trakya bölgesinde 1945 yılında hem kent hem kır nüfus
dağılımında büyük bir düşüş yaşanmıştır. II. Dünya Savaşı sırasında 1941-1944
yılları arasında Trakya’nın Bulgaristan işgali altında kalması bu nüfus düşüşünün
kaynağı olabilir. Karadeniz Bölgesi’nde 1945 yılında kır nüfusunda bir azalma
varken, kent nüfusunda bir artış vardır. Marmara ve Ege Bölgesi ayrı başlıklar
altında incelenmediğinden nüfus artış veya azalış oranlarının hangi bölgeden
kaynaklandığı belirsiz kalmıştır. Akdeniz Bölgesi’nde yine 1945 yılında hem kır
hem de kent nüfusunda yoğun bir düşüş yaşanmıştır. 1945 yılında Batı Anadolu
Bölgesi’nde ise kır ve kent nüfusunda bir artış vardır. İç Anadolu Bölgesi’nde
126
1945 yılında kır nüfusunda azalma varken kent nüfusunda bir artış söz konusudur.
Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde ise 1945 yılında kır ve kent nüfusunda
yoğun bir düşüş yaşanmıştır. İlhan Tekeli (1986: 253) daha sonra Türkiye’de
görülecek olan %6’lık kentleşme hızının, bu dönemde sadece Ankara’da
görüldüğünü belirtmiştir. Ayrıca uygulanan devletçi politikaların etkisiyle bazı
liman kentleri İç Anadolu’daki kentlere nispeten önem kaybetmiştir.
Türkiye’nin 1930’lu yıllardaki kentleşme deneyimi, dönemin devletçilik ve
halkçılık gibi oldukça önemli toplumsal ve iktisadi politikalarının etkisi altında
gerçekleşmiştir. Bu dönemdeki kentleşme uygulamalarının dayandığı temel ilke
ve politikalar, milli iktisadın oluşturulması, kır-kent bütünleşmesi ve kırsal
emeğin özgürleştirilmesi, bölgelerarası bütünleşme, sanayileşme ve sanayi-kent
bütünleşmesi,
merkezi planlama ile tutarlı yerel yönetim örgütlenmesi,
kamulaştırılan topraklar üzerinde kentsel gelişme ve Cumhuriyet yurttaşının
kamusal
mekânlarının
yaratılması
amacına
hizmet
etme
güdüsündedir
(Keskinok, 2006: 25-26). Bağımsızlığı tüm alanlara yayma arzusunda olan bu
politikalar ile ülkenin topyekun kalkındırılması amaçlanmaktadır.
1923-1950 dönemi Şengül (2009: 103) tarafından ulus-devletin kentleşmesi
şeklinde tanımlanmaktadır. Ulus-devlet oluşturmanın en önemli mekânsal öğesi
bir anavatan düşüncesidir. Anavatan düşüncesi, Osmanlı Devleti’nin yayılmacı
politikasına ters düşmesine karşılık Cumhuriyet döneminde yoğun bir biçimde
kullanılmıştır. Eski düzenin sembolü olan İstanbul’a karşı Anadolu, ulus
oluşturulma sürecinde önemli bir rol oynamıştır (Şengül, 2009: 113-114). Tabiî ki
Ankara’nın başkent olması, Kurtuluş Savaşı’nın mekânsal bir stratejisi olduğu
savı doğru olmakla birlikte, Anadolu’yu kalkındırmak ve hizmetleri en akılcı
biçimde dağıtmak stratejisi de, İstanbul dışında bir başkent fikrini önemli bir
siyasal karar olarak ön plana çıkarmıştır. Bölgesel geri kalmışlığın giderilmesinde
yeni kentlerin hatta yeni bir başkentin yaratılması önemli bir bölgesel gelişme
kararıdır. (Keskinok, 2006: 27). 1929 Büyük Buhran sebebiyle başvurulan ithal
ikameci sanayileşme politikalarının yerleşim düzenine etkisi, temelde, yatırım
yeri olarak demiryolu hattı üzerindeki bazı Anadolu kent ve kasabalarının
127
seçilmesi şeklinde olmuştur (Ataay, 2004: 14). Bu dönemde Anadolu kentleri
kırsal alandan aldığı ürünleri diğer bölgelere ulaştırmakta, sınai ürünleri ise kırsal
alana dağıtmaktadır. Burada kentler, temelde tarımsal üretimden sağlanan artığa
ticaret yoluyla el konulmasına dayanan, artığın sermaye birikimine dönüştüğü
alanlardır (Ataay, 2004: 13-14).
Yeni kurulan devletin söylemleri, eskiye dair her şeyin geri kalmışlığın bir
sebebi olduğu yönündedir. Bu bağlamda eski sistemin toprak sistemi üzerine
kurulu olmasından dolayı yeni sistemin kentler üzerine kurulması gerekliliğinden
hareketle devletin modern bir kent yaratma projesi Ankara’da somutluk
kazanmıştır (Tekeli, 2001: 23). Cumhuriyetin ilk yıllarında modern bir ulus devlet
oluşturma belli bir mekânda ve zamanda gerçekleştirilmiştir. Ulus devlet bu
mekân ve zamanın özelliklerine göre biçimlenmiş ve yeni içerikler kazanmıştır
(Tekeli, 2001: 61). Ankara’da gerçekleştirilmek istenen model, ülkenin diğer
kentlerine sirayet edecek “muasır medeniyetler seviyesine” ulaşma amacını
taşımaktaydı. Bu çerçevede İstanbul eskiyi, geleneği temsil ederken Ankara
yeniyi ve çağdaşı temsil ediyordu (Cantek, 1996: 120). Ankara’nın modern bir
kent olarak kurulması Cumhuriyet Rejimi için bir prestij projesi olarak
görüldüğünden dolayı çok sınırlı olanaklara sahip olan bütçeden büyük bir pay bu
amacı gerçekleştirmek için harcanmıştır (Sey, 1998: 26). Bu amaçla gerektiğinde
eski yapılar yıkılmış yerine yeni dönemin modern anlayışı çerçevesinde uygun
girişimlerde bulunulmuştur (Tekeli, 2001: 74).
Bu dönemde Ankara göç almaya başlamış ve 1939’da nüfusu 125.000
olmuştur. Bu hızlı nüfus artışı beraberinde hız kazanan bir konut ihtiyacı
doğurmuştur. Fakat yaşanan kriz hem ithal inşaat ürünlerinin alımını kısıtlamış
hem de iç piyasada bulunan ürünlerin fiyatlarını arttırmıştır. Bu nedenle özellikle
İstanbul, Ankara, İzmir gibi hızlı bir büyüme sürecinde olan kentlerde kriz
boyutuna
varacak
bir
konut
sorunu
hakim
olmaya
başlamıştır
(Şenyapılı, 2004: 80). Ankara’da Eski Kent diye tanımlanan kale eteklerinden
başlayıp batıda bugünkü Atatürk Bulvarı, güneyde ise tren yoluna dek uzanan
yaklaşık 140 hektarlık yerleşme alanında 1923-1930 yıllarında apartmanlaşma
128
eğilimi başlamıştır. Bunun nedeni ise çarşıları ve altyapısı olan bu bölgede arazi
fiyatlarının yüksek olmasıdır. Bu apartmanlar, büyük, sağlam, zengin görünüşlü,
cepheleri süslü ve pahalı inşaatlardı. 1950’lerin ilk yarısından önce kat mülkiyeti
olmadığı için binaların sahibi ya tek kişi ya da aile sermayesiydi ve diğer katlar
kiraya veriliyordu. Lüks ve pahalı yapılar olan bu apartmanların kiracıları da üst
ve üst-orta gelir gruplarındandır (Şenyapılı, 2004: 51-53). Bu yapıların varlığıyla
birlikte yoksul kesimler ise altyapı imkânlarının henüz olmadığı konutlarında
barınmaya devam etmekteydi. Yani bu ikili yapı Cumhuriyetin ilan edildiği
tarihlerden itibaren hakim bir gerçek olmaya devam etmiştir. Şenyapılı
(2004: 77), Ankara’da baraka şeklinde filizlenmeye başlayan gecekonduların,
1950’li yıllara kadar resmi kaynaklarca yok sayıldığını ve varlığı kabul
edildiğinde de gerektiğinde planlama ya da şiddet önlemleri ile çözülebilecek
geçici bir sorun olarak algılandığını belirtmiştir.
1923-1950
döneminde
kırdan
kente
önemli
bir
nüfus
hareketi
gerçekleşmemiştir. Ama 1930’ların sonlarında muhtemelen tarımdaki güçlükler ve
kentlerde görülmeye başlanan ekonomik büyümenin bir seçenek oluşturması
nedeniyle kentlere doğru bir miktar göç olmuştur. Ekonomik kaynak olarak
işgücünün belirli biçimde tarımdan kopması ancak 1950’lerde görülmüştür
(Shorter, 1986: 353). Bu dönemde belli başlı küçük gruplar göç etmeye başlamış,
kitlesel göçler yaşanmamıştır. Şenyapılı (2004: 73-74) kitlesel göçlerin
yaşanmamasını iki nedene bağlamaktadır. Bunlardan ilki, kırda değişmeyen emek
yoğun teknoloji ile nüfusun topraktan büyük ölçülerde kopmaması; ikincisi ise
kentlerde istihdam olanaklarının son derece kısıtlı olmasıdır. Şenyapılı’ya
(2004: 114-117) göre göç eden küçük grupların göç etme sebebi ise kırın itici
koşulları ile kentteki inşaat sektörünün çekiciliğinin birleşmesinden doğan bir
göçtür. Bu dönemde ekonomiden en düşük payı alan kırsal alan nüfusu, kentli
nüfusun aldığı payın dörtte birini elde etmektedir. Hem Osmanlı döneminden
kalma toprak sisteminin devam etmesi hem eski toprak işleme araçlarının
kullanılıyor olması hem de sanayileşme çabasında olan ülkede bu alanlara yönelik
yatırımların yapılamaması gibi sebeplerden ötürü tarımsal üretimde verimlilik
sağlanamamaktadır.
129
1923-1950 döneminde kentlerin gelişimine planlama çerçevesinde yön
verilmiş, en önemli planlama deneyimi ise Ankara’ya ilişkin olmuştur.
1930 yılında çıkartılan 1580 sayılı yasada belediyelerin görevi olarak imar
planlarının, nüfusu 2000’nin üzerinde olan her yerleşim yeri için hazırlanması
zorunlu kılınmıştır. İmar planları aracılığıyla, siyasal merkez, hem kentsel mekânı
düzenlemiş olacak hem de kentler üzerinde denetim sağlayacaktı. Yalnız,
Belediyeler Yasası’nda birçok kentsel hizmetin sağlayıcısı olan belediyeler,
yeterli mali kaynak ve personelden yoksun olduğu için, çok temel görevlerini bile
yerine getiremez duruma gelmiştir (Şengül, 2009: 117-119). Bu dönemde
kentleşmenin etkileriyle belediye yönetimi ve imar mevzuatı yenilenmiş, Belediye
Kanunu ile her belediyeye imar planı yapma zorunluluğu getirilmiştir. Bu
dönemde, 1930 yılında 1580 sayılı Belediye Kanunu ve 1593 sayılı Umumi
Hıfzıssıhha Kanunu, 1933 yılında 2033 sayılı Belediye Bankası Kuruluş Kanunu,
1934 yılında Belediye İstimlâk Kanunu ve 1935 yılında Belediyeler İmar Heyeti
Kuruluş
Kanunu
çıkarılarak
planlamanın
yasal
çerçevesi
oluşturulmaya
çalışılmıştır (Erkut, 2006: 294).
Bu dönemde devletin elinde büyük bir arazi stoku bulunmaktadır. Devlet,
bu arazileri planlı bir kent kurmak için kullanmak yerine satarak gelir elde etmeye
çalışmıştır. Bu dönemdeki sermaye birikiminin ana kaynağını toprak geliri
oluşturmaktadır. Devletin konut politikası, sadece devlet bürokratlarının konut
politikaları ile sınırlı kalmıştır. Devletin bu dönemdeki dar gelirli aileleri konut
sahibi yapma amaçlı yeniden dağıtım politikası da memura ucuz konut sağlamak
amacıyla kurulan Emlak Kredi Bankası ve Sosyal Sigortalar Fonu ile sınırlı
kalmakla birlikte buradan sağlanan krediler, daha çok orta ve üst sınıf konut
projeleri için kullanılmıştır (Bozkulak, 2005: 239-240). Kırsal alanda üretim
araçlarına sahiplik noktasında var olan eşitsizlik, kent ve kır arasında da
yaşanmakta,
bu
durumdan
da
en
çok
mülksüz
olan
emek
gücü
etkilenmektedir. II. Dünya Savaşı ile kırsal alanda var olan eşitsiz ilişki,
kente taşınmaya ve daha da derinleşmeye başlamıştır.
130
II. Dünya Savaşı yıllarında kentleşme hızı, dönemin olağanüstü koşulları
nedeniyle oldukça yavaşlamakla birlikte savaşın bitmesiyle kentleşme hızı
artmaya başlamıştır (Keleş, 2012: 61-62). 1940-1945 yılları arası, Türkiye için
kentleşme hızının düşük ancak modernleşme projesi dahilinde modern kent
planlaması uygulamalarının yoğun olduğu bir dönemdir. Osmanlı Devleti’nden
devralınan tarımsal topraklar ve kentsel alanlarda temel sorun, Kurtuluş Savaşı
sonrasında Anadolu’da kalan nüfus ile mübadele ile gelenlerin iskânı ve devlet
eliyle kurulacak sanayilerin yer seçim kararlarıdır (Kurtuluş, 2005a: 84).
1923-1950
döneminde
Türkiye’de
güçlü
bir
kentleşme
hareketi
görülmemektedir. Bunun sebebi Sencer’e (1979: 74) göre her şeyden önce
tarımdışı sermayenin kentlerde yoğunlaşmasının zayıflığı, doğal nüfus artış
hızının düşük olmasından dolayı kır kesiminde bir nüfus yığışmasının henüz
olmamasıdır. Ayrıca henüz tarıma açılmamış olan alanların varlığı, tarımda
makineleşmenin başlamamış olması ve kır-kent arasında toplumsal, ekonomik ve
fiziksel bir ilişkinin kurulmamış olması gibi nedenler kırdan kente doğru önemli
bir göç hareketini henüz doğuracak boyutlara ulaşmamıştır.
4.1.3. 1950-1980 Döneminde Türkiye’de Kentleşme Süreci ve Mekândaki
Yansımaları
1950’li yıllar, Türkiye için kapitalist dünya ile bütünleşme yıllarıdır. Bu
bütünleşmenin ana unsurları ise büyük kentlerdeki ticaret burjuvazisi ile feodal gerici
güçler ve aralarında oluşturdukları ittifaktır. Bu ittifak, merkezlerin gelişmesini
hızlandırırken, bölgesel gelişme farklarını büyük kentlerin lehine çevirmiştir. Kırsal
kesime ve köylülüğe yönelik kültürel, iktisadi ve toplumsal gelişme hedefleri yavaş
yavaş terk edilmiştir (Keskinok, 2006: 16).
Türkiye 1950’li yıllarda kırlardan kentlere doğru büyük kitlesel göçler ve buna
bağlı gerçekleşen hızlı kentleşme olguları gibi yeni olgularla tanışmıştır
(Aslan, 2010: 67). Bu dönemde kırsal Türkiye büyük bir dönüşüm yaşamış,
1940’lı yılların kendi içine kapalı, pazardan çok kendi ihtiyaçları için üretim yapan
kırsal alan toplulukları geride kalmıştır (Akşit, 2006: 145). 1950-1980 dönemindeki
131
kentleşme hareketini bir önceki dönemden ayıran en önemli fark, kentlerin
büyümelerinin doğal nüfus artışından çok kırdan yönelen göçlerle meydana
gelmesidir. 1950 öncesi dönemde toplam nüfus artışıyla kentsel nüfus artışı arasında
belirgin bir fark yok iken, 1950’li yıllardan sonra kentsel nüfus artışı, toplam nüfus
artışını bir hayli geride bırakmıştır (Işık, 2005: 62).
1950 yılında % 25.0 olan kent nüfusu 1980 yılında % 74.9’a çıkmıştır. Bu
durum Çizelge 6’dan da açıkça görülmektedir.
Çizelge 6: 1950-1980 Döneminde Kent ve Kır Nüfusu, Kent ve Kır Oranı (%) ve Kentli Nüfus
Artış Hızı (%)
Yıllar
Kentsel
Yüzde
Nüfus(10.000+
yerler)
5.244.337
25.04
1950
6.927.343
28.79
1955
8.859.731
31.92
1960
10.805.817
34.42
1965
13.961.101
38.45
1970
16.869.068
41.81
1975
19.645.007
43.91
1980
Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu, 2012.
Kırsal Nüfus
Yüzde
15.702.851
17.137.420
18.895.089
20.585.604
21.914.075
23.478.651
25.091.950
74.96
71.21
68.08
65.58
61.55
58.19
56.09
Kentli Nüfus
Artış Hızı
(%)
22.47
55.67
49.21
39.71
47.33
41.75
30.47
Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırmaya göre bölgeler arası
kır-kent nüfus dağılımı Çizelge 7’de verilmiştir:
Çizelge 7: Bölgelerin Yıllık Nüfus Artışları: Kır-Kent (%)
1955
1960
1965
1970
1975
KENT
KIR
KENT
KIR
KENT
KIR
KENT
KIR
KENT
KIR
Trakya
52.6
26.5
-8.0
29.1
71.9
25.9
35.1
43.1
25.7
46.9
Karadeniz
77.8
25.6
27.4
61.5
42.2
16.7
46.5
8.0
34.0
7.0
Marmara ve
38.1
0.4
69.9
18.8
7.4
16.8
40.4
12.6
42.5
18.9
Akdeniz
65.5
24.2
62.6
22.5
46.3
21.5
46.1
18.6
55.9
22.5
Batı
59.2
13.1
54.6
13.4
28.6
10.7
38.3
18.8
33.2
-6.3
İç Anadolu
61.9
18.1
63.9
16.3
41.5
15.2
54.5
8.4
49.7
8.7
Güneydoğu
47.0
20.0
110.6
6.7
39.4
34.5
73.1
14.8
51.3
9.0
65.5
21.8
45.5
23.6
48.5
19.9
66.4
12.8
37.8
14.7
Ege
Anadolu
Anadolu
Doğu
Anadolu
Kaynak: İçduygu ve Sirkeci, 1999: 251.
132
1950-1955 döneminde kent ve kır nüfusu artan Trakya’nın 1960 yılında kent
nüfusunda ciddi bir azalma görülürken, kır nüfusunda bir artış yaşanmıştır.
1965 yılında ise kent nüfus oranı artarken, kır nüfus oranında bir düşüş yaşanmıştır.
1980’li yıllara doğru ise kent nüfusunda sürekli bir azalma görülürken, kır nüfusu
artmıştır. Karadeniz Bölgesi’nde 1950-1955 döneminde kent nüfusu artarken,
1960 yılında ciddi bir azalma olmuştur. 1975 yılına kadar yaşanan artış ise 1980’li
yıllara doğru tekrar azalma yönünde ilerlemiştir. Kırsal alan nüfusu ise 1960 yılına
kadar artış gösterirken, 1960’lı yıllardan sonra bir düşüş yaşanmıştır. Marmara ve
Ege Bölgesi’nde 1950-1955 döneminde kent nüfusunda meydana gelen artışa karşın,
kır nüfusunda ciddi bir düşüş yaşanmıştır. 1960 yılında ise hem kent hem de kır
nüfusunda bir artış söz konusudur. 1965 yılında ise kır ve özellikle kent nüfusunda
ciddi bir düşüş yaşanmıştır. 1970’li yıllardan sonra ise bu bölgelerde kır nüfusu
azalırken kent nüfusu artmaya başlamıştır. Akdeniz Bölgesi’ne bakıldığında kır
nüfusunda devamlı bir azalmaya karşın kent nüfusunda görece bir artış yaşanmıştır.
Batı Anadolu’da kent nüfusu 1950-1955 döneminde artarken daha sonraki
dönemlerde azalma eğilimine girmiştir. Kır nüfusu ise sadece 1975 yılında bir artış
göstermiş, diğer dönemlerde ise azalmaya devam etmiştir. İç Anadolu Bölgesi’nde
ise artma eğilimi gösteren kent nüfusu 1965 yılından sonra azalmaya başlamış,
özellikle 1980’li yıllara doğru ciddi bir düşüş yaşamıştır. Bölgedeki kır nüfusu ise
sürekli bir azalma eğilimi göstermiştir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 1950-1960
döneminde ciddi bir kentli nüfus artışı yaşanırken, aynı dönemde kırsal alan
nüfusunda bir azalma yaşanmıştır. Buna karşın 1965 yılında kent nüfusunda bir
azalma söz konusu iken kır nüfusunda artış söz konusu olmuştur. Bundan sonraki
dönemde ise kırsal alan sürekli nüfus kaybetmiştir. Doğu Anadolu Bölgesi’nde ise
hem kır hem de kent nüfusu bakımından sürekli bir azalma görülmüştür.
Türkiye’de 1927 ile 1965 arasında 10.000 ve daha fazla nüfuslu yerleşim
alanlarının kentsel nüfusunun %409 arttığı tahmin edilmiştir. 1955 yılında toplam
%10.5 olan iç göç oranı 1965 yılında %11.8’e yükselmiştir. Bu artış, nüfusu 100.000
ve daha fazla olan kentlerde diğer küçük yerleşim alanlarından daha fazla olmuştur
ki bu artışın büyük bir kısmı kırsal göçten kaynaklanmıştır (Karpat, 2003: 33).
1950’li yıllardan sonra pazar için üretim başlamış, tarıma karasaban yerine atla
133
çekilen demir pulluk ve daha sonra da traktör girmiş, kırsal alanlara eğitim, sağlık
gibi hizmetler götürülmüş ve ölüm oranları kesin bir inişe geçmiştir. Tüm bu
oluşumlar var olan dengeleri dönüşüme uğratmış ve tarımsal kopmalar başlamıştır.
Başlarda tarımsal bölgeler arasında mevsimlik göçler başlamış ardından bu durum
kırdan kente göçe dönüşmüştür. 1950’li yıllardan önce bu durum çok az kırsal alanda
gözlemlenirken, 1950’lerden sonra birçok kırsal alanı etkisi altına almıştır19
(Akşit, 2006: 127).
Bu dönemin kendine özgü birtakım dinamikleri mevcuttur. Bu dinamikler,
hızla artan kırdan kente göç, büyük kentlerde gecekondulaşmanın başlaması,
kentlerde ortaya çıkan konut sorunları, mevcut kapasitenin ve yeni oluşturulan
kurumlaşmanın20 sorunlar karşısında yetersiz kalması, demografik geçiş süreci ve
hızlanan demografik artış, Marshall yardımıyla tarımsal mekanizasyonun başlaması,
tarımda emek gereksiniminde düşüş, hızlı kentleşme sürecinin yarattığı sorunlar
(Eraydın ve Tekeli, 2010: 14). 1960’lı yıllardan 1980’li yıllara kadar ise demografik
geçiş süreci ve hızlanan demografik artış, tarımda dönüşüm, az gelişmiş yörelerin
pazar için üretime başlaması, bölgesel dengesizlikler, ekonomik gelişme ve
sanayileşme çabalarının hızlı kentleşme karşısında yetersiz kalması, süregelen iç göç,
dış göç, tarımda açığa çıkan nüfusun kırsal alandan kopuşu, göçlerin büyük kentlere
yönelimi, metropoliten alanların ortaya çıkışı, kalkınmanın planlanmasına yönelik
çabalar,
bölge
planlamanın
gündeme
gelmesi
ve
bölgesel
dengesizlikler
(Eraydın ve Tekeli, 2010: 16-17).
19
Kırsal alanda yaşanan kapitalist dönüşüm, Kıray ve Hinderink (akt. Akşit, 2006: 129) tarafından
1970 yılında Çukurova üzerine yapılan çalışmada izlenebilmektedir. Çukurova’da yeni bir pamuk
türünün meta olarak üretilmeye başlanması, traktörleşme ve kapitalist çiftliklerin ortaya çıkmasıyla
ortakçıların bir kısmı kente göçmüş, kırda kalanlar ise ücretli işçilere dönüşmüştür. Bu dönüşüm tüm
Çukurova bölgesi için aynı anda yaşanmamıştır. Bazı köylerde toprak kutuplaşması ve toplumsal
farklılaşma çok ileri düzeylere ulaşırken bazı köylerde hâlâ geçimlik üretim devam etmiştir. Bu örnek
göstermektedir ki, kapitalist üretim ilişkileri bir kentin farklı bölgelerine dahi eş zamanlı sirayet
etmemektedir.
20
Yapılan düzenlemeler ve kurumlaşma: İller Bankasının kurulması (1945), Belediye Gelirleri Yasası
(1948), TMMOB Yasası (1954), İmar Yasası (1956), İmar ve İskân Bakanlığının kurulması.
134
Emek gücünün kentleşmesi olarak nitelenen 1950-1980 döneminde, tarım
sektöründe Marshall Yardımı 21 ile başlayan modernleşme çabaları ile tarım
temelli ihracat ile gelişme stratejileri, kırsal alanlarda fazla nüfusun ortaya
çıkması ile sonuçlanmıştır (Şengül, 2009: 122). Basit bir teknoloji kullanarak
toplumsal zenginliği (tarımsal üretimi) üreten kırsal alan nüfusu ya kiracı
(ortakçı) ya da küçük toprak sahibi olarak modernleşme öncesi toplumlarda
varlığını sürdürmekteydiler. Kısıtlı bir artı ürün elde eden bu nüfus elde ettiğini ya
pay olarak ya da vergi olarak büyük toprak sahiplerine veya lord-bürokratlara
devretmekteydiler. Modern teknoloji, yeni ürün çeşitleri ve bunlarla ilgili
tarımsal-ekonomik değişiklikler sebebiyle birkaç yıl içinde kiracı, ortakçı olarak
kalma şanslarını yitiren kırsal alan nüfusu ya tarımda ücretli işçiye dönüşmekte ya
da kente göçmek zorunda kalmaktadır (Kıray, 2007: 95; Özdemir, 2005: 212).
1950-1980 döneminde yaşanan kentleşme süreci, özellikle 1960’lı yıllarda
hız kazanan ulusal kalkınmacı politikaların sanayileşmeyi hızlandırmasıyla yeni
bir ivme kazanmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan iç göç, ağırlıklı olarak kırdan
kente dönük olarak, bölgesel değil ulusal ölçekte gerçekleşmiştir. Tarım
sektöründe modernleşme çabaları bu sektörde ihtiyaç fazlası emeğin ortaya
çıkmasına yol açmıştır. Kırsal alanda geçimini sağlayamayan kesim, 1950’lerin
başlarından itibaren ve 1960’larla 1970’lerde hızlanan bir biçimde kentlere
yönelmişlerdir (Şengül, 2009: 122).
Bu dönemde yaşanan kentleşme devlet eliyle de desteklenmiştir ki bunun
kanıtı İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda yer alan ifadede görülmektedir
(DPT, 1968: 263): “Şehirleşme desteklenecek ve şehirleşmeden ekonomiyi itici bir
güç ve bir gelişme aracı olarak yararlanılacaktır”. Kentleşme devlet eliyle her ne
kadar desteklenmiş olsa da sanayileşme ile doğru orantılı gerçekleşmediği için
kentlere göç edenleri istihdam gibi bir sorun karşılamış ve bu durum da onları
marjinal sektöre yöneltmiştir. Sanayi sektörünün gelişmesinin getirdiği bir
21
1948-1950 yılları arasında Türkiye’ye Marshall Yardımı kapsamında toplam 164 milyon dolar
girmiştir. Bu yardımın %22’si tarımsal mallar ve makineler için harcanacaktır. Bu pay, yardım
fonundan faaliyet kolları için ayrılan en büyük yüzdedir. Ayrıca sulama tesisatı için de bir milyon
dolar civarında ödenek ayrılmıştır (Şenyapılı, 2004: 118).
135
çekicilikten ziyade kırsal alanın iticiliği ile gerçekleşen göç hareketlerinde 1950’li
yıllarda sanayide 120 bin kişilik bir istihdam artışı görülse de bu süreç içerisinde göç
edenlerin tamamı istihdam edilememiş ve kentlerde açık işsizlik ortaya çıkmıştır
(Kepenek ve Yentürk, 2005: 133). 1950’li yıllarda başlayan sanayileşme süreci ve
yatırımlar pahalı yabancı teknoloji ve kapitalin ithaline dayanmaktadır. Bu
girdilerin pahalı olması sebebiyle kâr elde edebilmek için bir başka girdi olan
emeğin ucuz olması gerekmektedir. Buradaki ucuz kavramı ile sadece emeğin
ücreti kastedilmemektedir. Aynı zamanda emeğin yeniden üretiminin devlete
veya işverene mali yük getirmeden karşılanabilmesini kapsamaktadır. Bu
bakımdan göç edenler ucuz emek olarak görülmektedir (Şenyapılı, 2004: 186;
Bozkulak, 2011: 108; Şengül, 2009: 128).
Türkiye’de gecekonduların ortaya çıkışı 1945’li yıllara kadar uzanmaktadır. Bu
yapılaşmanın başlarda geçici olduğu düşünülse de zamanla kentlerin asli unsurları
halini almıştır. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda kentlerde oturulabilen konut
sayısı 1.175.000 ve gecekondu sayısı da 240.000 olarak belirlenmiştir
(DPT, 1963: 430). Ankara’da nüfusun %61’i, İstanbul’da %45’i ve İzmir’de %43’ü
gecekondu semtlerinde yaşamaktadırlar (Kıray, 2007: 91)22. II. Dünya Savaşı
yıllarında ortaya çıkan gecekondu, 1948 yılında büyük kentlerde 15-30 bini buluyor
iken, 1953 yılında bu sayı 80 bine çıkmıştır (Keleş, 2012: 509). 1950’li yıllardan
itibaren hızla artan gecekondu adı verilen konutların sayıları 1980’li yıllara kadar
yüzbini bulmuştur. Hatta dünyada gecekondu nüfusunun en fazla olduğu ülkeler
sıralamasında Türkiye onuncu sırada yer almaktadır (Davis, 2010: 40).
Önemli politik, ekonomik değişmelerin olduğu çok partili dönemde
özellikle 1950’den sonra uygulanan liberal ekonomi politikaları hızlı ve plansız
bir kentleşmeye, bu durum da hızla artan bir konut ihtiyacına yol açmıştır
(Sey, 1998: 285). Bu konut ihtiyacı devlet nezdinde de birtakım adımların
atılmasına yol açmıştır. 1950’lerin sonunda İmar ve İskân Bakanlığı kurulmuş,
22
Göçle birlikte sayıları hızla artan gecekondular sosyal bilimcilerin ilgisine mazhar olup birçok
çalışmaya da konu olmuşlardır. Literatürde İstanbul merkezli gecekondu bölgeleri ağır basmış olsa da
diğer kentlerle ilgili çalışmalar da mevcuttur. Örneğin, Türkdoğan (1974), Erzurum’daki
gecekondularla, Yörükan (1966), İzmir’deki gecekondularla, Yasa (1966) ise Ankara’daki
gecekondularla ilgili çalışmalar gerçekleştirmişlerdir.
136
1960’larda DPT oluşturulmuş, 1966’da 775 sayılı Gecekondu Yasası çıkartılmış,
daha sonra Arsa Ofisi kurulmuş, 1970’lerin sonlarında Yeni Kentsel Gelişme
Alanları ve Milli Konut Politikası ilkeleri yayınlanmış, 1981’de de Toplu Konut
Yasası çıkartılmıştır. Ama tüm bu kamu etkinliklerine rağmen konut sorunu ve
kentlerin planlı gelişmesiyle ilgilenen devlet, özellikle büyük kentlerde sadece
%30’luk bir kısmı denetleyebilmiş, bu kentlerin geri kalan %70’i ise kırdan gelen
göçmenlerin kendi kurallarıyla şekillenmiştir (Kartal, 1983: 101).
Kentsel mekânda içgöçle aynı hızda artan gecekonduları Latife Tekin
şöyle betimlemiştir23:
“Bir kış gecesinde, gündüzleri kocaman tenekelerin şehrin çöpünü getirip boşalttıkları
bir tepenin üstüne, çöp yığınlarından az uzağa, fener ışığında, sekiz kondu kuruldu… Öğlen
olmadan tepeye kar gibi insan yağmaya başladı… O gece fener ışığında, kar altında, karın
üstüne yüz kondu daha kuruldu… Çiçektepe adı verildikten sonra, adının güzelliğine kanan,
yıkımın durduğunu duyan yüzlerce insan bu tepeye geldi. İnsan akınını durdurabilmek için çöp
yoluna derin çukurlar kazıldı. Kocaman kamyonlarla taşınıp kum, çakıl yapıldı. Tepeye akan
insanlar küreklere yapışıp kumu, çakılı çukurlara doldurdular. Yolu aşıp tepeye çıktılar. Bir
gecede Çiçektepe’ye fener ışığında yüz kondu daha kuruldu. Sabah konduların çevresindeki
boş yerler paylaşıldı. Paylaşılan yerler ufak ufak taşlarla, tellerle çevrildi... Çiçektepe'de
çiçekler açılmadan, kimi sırt sırta küs gibi duran, kimi yüzyüze bakan kondulardan üç ayrı
mahalle oluştu."
Kırsal yoksulluğun kente taşınarak kentin çeperinde yoğunlaşması kentsel
mekânda bu alanların yoksulluk mekânları ile anılmasına yol açmıştır. Herhangi
bir destek almaksızın kendi ihtiyaçları uyarınca konutlarını inşa eden göçmen
kitle, emeğin yeniden üretimi için gereken kamusal ve kentsel hizmetleri ya kendi
olanakları ile sağlama girişiminde bulunmuş ya da kimi zaman talepkâr bir tavır
izlemiştir24.
23
TEKİN, Latife (2010), Berci Kristin Çöp Masalları, İstanbul: Everest Yayınları, ss.1-2.
Örneğin Aslan (2010), bir gecekondu mahallesi olan 1 Mayıs mahallesinin kuruluş hikayesini
anlatırken, halkın mahalleyi meşru bir zemine oturtmak için nasıl çaba harcadığına değinmiştir.
Çavuşoğlu (2008) de yine bir gecekondu mahallesi olan Gülensu mahallesinin kuruluş öyküsünü
anlatmakla birlikte, İstanbul’da gerçekleştirilmek istenen kentsel dönüşüme karşı nasıl bir dayanışma
sergileyerek, konut hakkını savunduklarını anlatmıştır. Bozkulak (2005) ise Gülensu mahallesinin
24
137
1950’li yıllarda meydana gelmeye başlayan gecekondu mahalleleri kullanım
değeri ön planda olan yerleşim alanlarıdır. 1960’lı yıllarda ithal ikameci
sanayileşme ile kendini gösteren gelişmeci devlet anlayışı ile devlet, kentsel
alanlara yatırımını minimum düzeyde tutma politikaları izlemiştir. Kentsel
alanları devlet müdahalesinden yoksun kılmakla kentleşme süreci, yerel
toplulukların inisiyatifine bırakılmıştır (Şengül, 2009: 123). 1960’lı yıllardan
itibaren uygulanan ithal ikameci birikim modeli sürecinde kentsel rantlar sanayi
birikimine bir engel olarak görüldüğü için sermaye kentsel rantlarla ilgilenmemiş,
kaynaklar daha çok sanayi sektörüne aktarılmıştır. Bu dönemde kentsel gelişim
daha çok küçük sermayenin ve gecekonduların önderliğinde şekillenmiştir
(Bozkulak, 2010: 1).
Kent merkezlerinin gelişmesi ve araba sahipliğinin artması ile orta sınıf ve
yüksek gelir grubu kent dışına yerleşmeye başlamış, merkeze yakın gecekondu
mahalleleri ise müteahhitler tarafından orta sınıf için toplu konutlar ve tek tek
apartmanlara dönüştürülmüştür (Bozkulak, 2005: 241). Eski kentsel mahallelerin
çevresinde, metropoliten çeperde ve eski merkez-sayfiye banliyö hattı üzerinde bağ,
bostan, tarla, çiftlik gibi kırsal araziler parselasyon yoluyla bölünerek orta sınıf için
yeni konut alanları oluşturulmuştur (Yılmaz, 2010: 4). Özellikle 1950’li yıllardan
sonra kentin sosyal ve kültürel coğrafyasında orta sınıfın vazgeçilmez unsuru olan
apartmanlar ile kenti çevreleyen gecekondu mahalleleri arasında çarpıcı farklar
bulunmaktadır. Bir
tarafta kentin seçkin kültürü bir
taraftan da henüz
kentlileşememiş göçmen nüfusu simgeleyen avam/melez kültür arasındaki uçurum
mekânda da somutlaşmıştır (Öncü, 1999: 32). Kısacası gecekondu kadar
apartmanlarda bu döneme damga vurmuş bir diğer unsur ve aynı zamanda mekânsal
ayrışmanın da bir göstergesidir. Türkiye’de apartmanlaşma olgusu, kentleşme
sürecinin yarattığı sorunlarla başetmek isteyen orta sınıfın geliştirdiği bir güç birliği
ve bir dayanışma ilişkisidir. Gecekondunun tam karşıtı olan ilişki ve değerlerin
mekânı olan apartmanları diğer ülkelerdeki benzerlerinden ayıran en önemli fark, bu
ilişki tarzının yaygınlığı ve tüm kentleşme sürecinde oynadığı önemli roldür. Bu tür
kuruluş öyküsünü, mahallede yaşayanların dilinden anlatmıştır. Özdemir (2005) Karanfilköy
mahallesinin öyküsü ile birlikte yine kentsel dönüşüm karşısında mahallenin tavrını incelemiştir.
138
formel yapılar sayesinde hızla gelişen orta sınıfların yarattığı konut talebi
karşılanmış, 1960’lı yıllarda “Kat Mülkiyeti” olarak bilinen yasa ile de destek
bulmuş ve yaygınlaşmıştır25 (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 103-107).
4.1.4. 1980 ve Sonrası Dönemde Türkiye’de Kentleşme Süreci ve
Mekândaki Yansımaları
1980’li yıllardan sonra kentleşme sürecine bakıldığında artık kırsal alan
nüfusunun kentsel alan nüfusundan çok geride kaldığı görülmektedir. 1980-1990
yılları arasında kentsel nüfus 19.645.007’den 33.326.351’e yükselirken, kırsal nüfus
25.091.950’den 23.146.684’e gerilemiştir (TÜİK, 2012).
Çizelge 8: 1980 ve Sonrası Dönemde Kent ve Kır Nüfusu, Kent ve Kır Oranı (%) ve Kentli
Nüfus Artış Hızı (%)
Yıllar
Kentsel
Yüzde
Nüfus(10.000+
yerler)
19.645.007
43.91
1980
26.865.757
53.03
1985
33.326.351
59.01
1990
44.066.274
64.90
2000
Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu, 2012
Kırsal Nüfus
25.091.950
23.798.701
23.146.684
23.797.653
Yüzde
56.09
46.97
40.99
35.10
Kentli Nüfus
Artış Hızı
(%)
30.47
62.61
43.10
26.81
Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırmaya göre bölgeler arası
kır-kent nüfus dağılımı Çizelge 9’da verilmiştir. Bu çizelgeye göre 1975-1980
döneminde kentsel alanda ciddi bir nüfus azalması yaşayan Trakya, 1985 yılında
büyük bir yükseliş yakalamış, 1990’da ise tekrar azalma eğilimi göstermiştir. Kırsal
alan nüfusu ise 1985 yılında büyük bir azalma yaşamıştır. 1980’li yılların ikinci
yarısından sonra ise her iki yaşam alanı azalma eğilimine girmiştir. Karadeniz
Bölgesi’nde ise kırsal alan nüfusu azalmıştır. Kentsel alan nüfusu 1985 yılı haricinde
azalma eğilimi göstermiştir. Marmara ve Ege ile Akdeniz, Güneydoğu ve Doğu
Anadolu Bölgesi’nde kır nüfusu azalırken kent nüfusu artmıştır. İç Anadolu
Bölgesi’nde ise 1985 yılı hariç diğer dönemlerde kır ve kentsel alan nüfusunda bir
azalma söz konusudur.
25
Yapsatçılık ile ilgili daha geniş bilgiye ulaşmak için bakınız IŞIK, Oğuz, M. Melih Pınarcıoğlu
(2009), Nöbetleşe Yoksulluk, İstanbul: İletişim Yayınları, ss. 102-110.
139
Çizelge 9: Bölgelerin Yıllık Nüfus Artışları: Kır-Kent (%)
1980
1985
1990
KENT
KIR
KENT
KIR
KENT
KIR
9.2
49.5
115.6
-183.1
32.1
32.0
Karadeniz
28.4
9.6
65.3
-11.5
23.8
-6.2
Marmara ve Ege
38.4
25.4
90.0
-50.2
40.4
23.2
Akdeniz
39.3
23.2
65.2
-1.5
41.9
16.5
Batı Anadolu
33.2
0.4
53.4
-8.7
27.6
7.7
İç Anadolu
29.7
2.9
51.5
10.7
26.3
-1.6
Güneydoğu
30.6
0.7
48.9
0.5
50.4
16.8
35.7
9.0
56.4
8.8
35.3
-4.0
Trakya
Anadolu
Doğu Anadolu
Kaynak: İçduygu ve Sirkeci, 1999: 251.
1980 ve sonrası döneminin kendine özgü birtakım dinamikleri mevcuttur.
Bunlar süregelen sorunlar, göç, bölgesel dengesizlikler, yeni kentsel gelişme
dinamikleri ve dönüşümler, liberalleşen ekonomi, küreselleşme eğilimleri, dünyadaki
fırsatların değerlendirilmesi, yeni toplumsal dinamikler, yeniden tanımlanan kent ve
insan, bölgeler arasındaki dengesizliğin ekonomik ve siyasal niteliği ile gündeme
gelmesi, kentsel kalitenin yükseltilmesi, gecekondu alanlarındaki dönüşüm, toplu
konut alanlarının oluşturulması, küreselleşen ilişkiler/küresel kentlerin ortaya çıkışı,
yeni sanayi merkezlerinin ortaya çıkışı gibi (Eraydın ve Tekeli, 2010: 30).
1980’li yıllarda dünyada yaşanan büyük değişim Türkiye’yi de etkisi altına almıştır.
Küreselleşme ile birlikte küresel pazara dahil olan Türkiye’de ekonomik anlamda
büyük değişimler yaşanmıştır. Ekonomik yeniden yapılanmanın gerçekleştiği ülkede
toplumsal sınıflar arasındaki farklılaşmalar da kendisini fazlasıyla hissettirmeye
başlamıştır. 1980’li yıllarda mekânsal anlamda yoğun farklılaşmalar yaşanmıştır.
1980 yılında alınan 24 Ocak Kararları, her alanda olduğu gibi kentlerde de
önemli dönüşümlere kaynaklık etmiştir. Bu kararların temelinde ekonomik
politikalar üzerinde kamu yararı kavramının etkisinin azaltılması, rant geliri
önündeki ülke ve toplum çıkarlarını gözeten engellerin kaldırılması, ulusal değerlerin
korunmasını öngören anayasal ilkelerin aşılması gibi unsurlar yatmaktadır
(Ekinci, 1998: 195). Korkut Boratav (2004: 148) ise 24 Ocak Kararları’nın istikrar
programı diye anılmasından dolayı aslında böyle bir hedefinin olmadığını, iç ve dış
140
piyasada gerçekleştireceği serbesti ile yerli ve yabancı sermayenin emeğe karşı
güçlendirilmesi gibi iki temel hedefi olduğunu belirtmiştir.
Büyük bir politika dönüşümünün yaşanmasına ve neoliberal politikaların
uygulanmaya başlanmasına yol açan 24 Ocak Kararları’nın uygulanması 12 Eylül
askeri darbesi ile sağlamıştır denilebilir. 24 Ocak/12 Eylül dönüşümünde
vurgulanması gereken temel nokta devlet ve toplum ilişkilerinde bir dizi değişimi
beraberinde getirmiş olmasıdır. Devlet böylelikle hem ekonomi alanında daha pasif
bir konuma geçmiş hem de toplumsal ilişkilerdeki hakem rolünden çekilmiştir. Refah
devleti uygulamalarının önemli bir bölümünün devletin küçültülmesi tezinden
hareketle sona erdirilmesi, toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizliği arttırmıştır
(Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 124-125). Bu dönemde sermaye daha önce giremediği
bütün alanlara girmiş ve kent mekânının belirleyiciliği tamamen sermayenin eline
geçmiştir (Bozkulak, 2011: 108; Şenses, 1998: 39).
Keskinok’a (2006: 17) göre neoliberalleşme politikaları ile gündeme gelen ve
kent planlamasıyla ilgili tüm yetkileri belediyelere devreden yasal düzenlemeler imar
felaketlerine de yol açmıştır. Birçok kent, yabancı sermayeyi kendine çekmek için
birçok şeyden vazgeçebilmektedir. Yabancılara mülk satışına izin veren yasal
düzenlemeler
ise özellikle kıyı
bölgelerinde hızlı
bir
el değiştirme
ve
mülksüzleşmeye yol açmaktadır. Bu durum ise turizme veya tarıma dayalı yerel
ekonomileri yıkıma uğratmaktadır26.
Özellikle büyük kentlerde kamusal olarak
yaratılan her değer, üretimleri sona erdirilen kamu iktisadi teşekküllerine ait arsa ve
araziler, dünya sermayesi için cazip rant alanları haline getirilmektedir.
1980’li yıllardan sonra kentte tutunabilmenin neredeyse tek yolu, kentsel
rantlar elde etmek haline gelmiştir. Kentlerin büyümesi ile kent içinde kalmaya
başlayan gecekondu alanları bu mekânların değerini arttırmaya başlamış ve bu değer
artışı ile birlikte gecekondunun yapısı da hızla değişmeye başlamıştır. Gecekondu
26
Bu duruma iyi bir örnek teşkil eden kentlerden biri İzmir’dir. Coğrafi güzellikleri, denizi ve iklimi
ile cazibe merkezi olan İzmir’de 1989’da yapımına başlanan Çeşme Otobanı ile kooperatiflerin
belediye üzerindeki baskıları artmış ve baskılar karşısında art arda yapılan mevzi planlarla tarımsal
nitelikteki araziler imara açılmaya başlanmıştır. Boş alan sıkıntısının arttığı kentte tarımsal aktiviteler
yavaşlamış, otoban nedeniyle arsa spekülasyonu artmış ve belediye teşviki ile büyük ölçekli yapı
kooperatifleri başlamıştır (Altun, 2012: 45).
141
bölgeleri artık büyümeye hatta apartmanlaşmaya başlamıştır ki bu oluşum,
gecekondu afları ile desteklenmiştir (Bozkulak, 2011: 108). Bu döneme kadar
çıkartılan gecekondu afları belli zaman ve mekânla sınırlı olarak yapılmış olan
gecekondulara yasallık kazandırırken bu dönemde çıkartılan gecekondu afları hem
tüm kentteki kaçak yapıları affediyor hem de gecekondulara bir güvence olmaktan
çok gecekondulara yapılaşma hakları vererek kentsel ranttan pay almaya
yönlendiriyordu (Tekeli, 2001: 84). Kentsel rantlar yeni mekânsal ayrışmalarla
ortaya çıkmaktadır. Sermayenin ve emeğin değişen konumları ve sınıf içi bölünmeler
yeni mekânsal ayrışmalara zemin oluşturmaktadır. Ayrıca değişen ekonomi
politikaları ile kentsel yatırımların bir gelişme sektörü olarak desteklenmesi ve
birikim sürecinin yeni aktörlerinin sahneye çıkması yeni mekânsal ayrışmalara yol
açmaktadır (Kurtuluş, 2005a: 86).
Theodore, Peck ve Brenner (2012: 33), bu dönemi “neo-liberalizmin
kentleşmesi” diye adlandırmaktadır. Bu süreçte kentlerin yaşayan kurumsal bir
rejim olarak neo-liberalizmin yeniden üretiminde kuluçka makineleri ve doğurgan
düğüm noktaları olduklarına dair ifadeleri, kentlerin metalaşarak içine girdiği
değişim ve dönüşümü anlatması bakımından iyi bir tespittir. Kentler artık kendi
geleceklerini büyük ölçüde değiştirecek bir sermaye akımı ile karşı karşıyadır. Bu
sermaye akımını kendilerine çekmek isteyen kentler arasında bir yarışın ve
rekabetin yaşanması da artık kaçınılmaz olmuştur. Büyük yatırımcılar için
gayrimenkul önem kazanmış, büyük finansal kaynaklar kent arsalarına yönelmeye
başlamıştır (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 63).
Dünyanın birçok kentini etkisi altına alan ekonomik, sosyo-kültürel, toplumsal,
mekânsal ve politik gelişmeler Türkiye kentlerini de etkisi altına almıştır. Ekonomik
yeniden yapılanma, üretimin değişen örgütlenme biçimleri ve bilgiye dayalı yeni
dalların hizmet sektörüne eklemlenmesi emek sınıfının yapısında değişikliklere yol
açmıştır. Artık toplum içinde gitgide birbirinden kopan ve farklılaşan sınıfların farklı
yaşam alanları tercih etmeye başlaması ile özellikle ekonomik faaliyetlerin
yoğunlaştığı kentlerde yaşam alanları dönüşmeye ve farklılaşmaya başlamıştır
(Uzun, 2006: 340). Neoliberal yeniden yapılanma kent ve bölge anlamında yerel
142
düzeydeki sermaye ile uluslararası sermaye arasında kurulan yeni kapitalist
ilişkiler, çalışan sınıflar aleyhine eşitsiz ilişkiler doğurmuştur. Neoliberal
politikalar sermaye dolaşımının önünü açarken, işgücünü hareketsiz kılmıştır.
Bunu da işgücünü sendikasızlaştırarak gerçekleştirmeye çalışmıştır. “Dünya
kenti”, “yarışan yerellikler” gibi yeni oluşumlarla neoliberal dönemle birlikte
kentler arasında bir hiyerarşilenme söz konusu olmuştur (Doğan, 2001: 99).
Özellikle ekonomik faaliyetlerin yığıldığı bu büyük kentlerde yaşam alanlarında
dönüşüm ve farklılaşma yoğun olarak yaşanmıştır.
Üretimin dünya ölçeğinde yeniden örgütlendiği bu aşamada farklılıkların
tüketilmesi bazı mekânların artan trafik içinde yeniden yapılanmanın tüm
olanaklarından yararlanmasına yol açarken bazı mekânları bu trafiğin dışında
bırakmıştır. Özellikle sermayenin kriz döneminde spekülatif bir nitelik kazanan
kapitalist ilişkiler neticesinde “keşfedilen mekânlar” bir yandan ticarileşirken diğer
yandan da yerel özellikler artan ölçüde ön plana çıkmaktadır (Ercan, 1996: 65-66).
Kentler
arasında
büyük
eşitsizlikler
yaratan
neoliberal
politikalar,
Türkiye’de özellikle hem İstanbul ile diğer kentler arasında hem de büyük kent
merkezleri ile taşralaşan diğer merkezler arasında bir uçurumun doğmasına yol
açmıştır. Türkiye’nin büyük kentleri [Burada bahsi geçen kent İstanbul’dur]
dünya kenti olma yolunda epey bir yol almıştır. İstanbul’un daha doğrusu
İstanbul’un gelişmiş çekirdeğinin globalleşme performansına göre Türkiye’nin
geri kalanın taşralaştığını söylemek mümkündür (Bora, 1996: 102).
Neoliberal dönemden önce kolektif tüketimin örgütlendiği mekân olarak ön
plana çıkan “yerel”, emeğin yeniden üretiminin mekânı olarak işlev görürken,
neoliberal dönüşümlerle birlikte çokuluslu sermayenin kârlılığını arttıracak bir
mekân olarak işlev görmektedir (Doğan, 2001: 100). Yerel yönetimler, kentler ve
uluslararası sermaye arasında sermaye birikimi adına bir aracılık görevi
üstlenmiştir (Şengül, 2007: 98). Dünya ölçeğinde sermaye dolaşımının önündeki
engelleri kaldırmak amacıyla yönetişim, katılımcılık gibi ilkelerle ulus devleti
işlevsizleştirerek yerelliklerin ön plana çıkartılması şeklinde politikaların
benimsenmesine kaynaklık eden 24 Ocak Kararları ile devlet sosyal alanlardan
143
çekilmiştir. Özelleştirmelerin olduğu bu dönemde ekonomik anlamda toplumsal
sınıflar arasındaki ayrışma daha da derinleşmiş oldu.
Girişimciliğin öneminin artması ile birlikte mal, hizmet ve sermaye, ulus
devlet sınırlarının dışına taşmaya başlamış bu durumda kentleri ve yerel
yönetimleri ön plana çıkarmıştır. Artık kentler yerel gelişmenin motoru halini
almıştır. Küreselleşmenin ulus devleti aşabilmesi artık yerel yönetimlerden ve
kentlerden geçmektedir. Küresel ağlara katılan kentlerde göze çarpan en önemli
gelişme ise varsıllık ve yoksulluk arasındaki kutuplaşmanın artmasıdır. Ayrıca
küreselleşmenin getirdiği olanakları kullanarak zenginleşen kesimlerin ofis,
konut, alışveriş merkezleri gibi talepleri, kârlı bir inşaat sektörünün doğuşuna ve
bu sektöre yatırım yapmak isteyen finans çevrelerinin kentlerde sürekli bir
değişim dinamiği yaratmasına yol açmıştır (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 62).
1980’li yıllar Türkiye kentleşmesine damga vuran, farklılaşma ve
çeşitlenme dinamikleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan ayrışma eğilimleridir.
Bir yandan kent çeperinde kalmış ve eski ağ türü ilişkilerden yoksun olan kent
yoksulları, bir yandan kooperatifler yoluyla kentteki paylaşım kavgasına katılan
ve kent çeperindeki geniş arazilere göz diken orta sınıflar, bir yandan da kentin en
prestijli alanlarında özel güvenlik sistemleri ve yüksek duvarlarla kendisine
korunaklı bir alan yaratan üst sınıflar (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 128).
1980 yıllarından sonra toplum içindeki ayrışma dinamikleri artmış ve kentsel
ilişkilerin aktörlerinin kent içindeki yaşam alanları arasında oldukça görünür bir
şekilde ayrışmaya başlamıştır.
1980’li yıllarda uygulanan ekonomi politikalarından fayda görenler
işadamları ile olağanüstü bir büyüme göstermiş olan ticaret ve sanayi şirketlerinde
yüksek ücretler karşılığında çalışan çoğunluğu yurtdışında eğitim görmüş
profesyonel yöneticilerdir. Böylece toplum içinde çok yüksek düzeyde harcama
imkânına sahip olan bir kitle ortaya çıkmış oldu. Bu kitlenin mensupları yeni
sosyal konumlarına uygun bir yaşam tarzı sürmek istediklerinden lüks konut
arayışına girmişlerdir. Kendileri gibi olanlarla aynı ortamda yaşamak isteyen bu
seçkin kitlenin isteği villalardan hemen sonra lüks sitelerin doğmasına neden oldu
144
(Bali, 1999: 35-36)27. Hızla büyüyen finansal endüstride ve dünya ölçeğinde
süregelen trafiği kontrol etmek için gerekli uzman hizmetlerde çalışan yüksek
gelirli bir kesimin varlığı, beraberinde düşük ücretli ve vasıfsız birçok mesleğin
doğmasına yol açmıştır (Sassen, 1986: 86). Tüketim kalıplarının toplumsal
statüleri belirlediği günümüz toplumunda statünün en önemli öğelerinden biri
konut tipi ve konut çevresi olmuştur 28. Özellikle 1990’lı yıllarda toplumun bir
kesiminin gelirinin çok artmasıyla “ben”in ön plana çıktığı “keyif alma”nın
öncelikler arasında yer aldığı ve bireylerin “taşradan kopup gelen kırolar” ile
birlikte bulunmak istemedikleri bir dönem oldu (Bali, 1999: 43). Kürşad Oğuz’un
Aktüel’de yayınladığı “Yok Öyle Beyaz Türkiye!” isimli yazısında da bu
kutuplaşma açık bir şekilde görülebilmektedir (akt. Yumul, 2000: 37):
“Mekânları, konuşma tarzları, söylemleri farklı ama, artık her yerde “siyah Türkler”
var. “Light” pop starların oturduğu koltuklar şimdi onların. Adları İbrahim, Mahsun,
Hakan, Mükremin… İmajları “delikanlı doğmak, harbi olmak”. Dizileri reyting patlatıyor,
kasetleri yok satıyor, konserlerinde hep izdiham var. Önce kentleri, sonra kültürü, şimdi de
Türkiye’yi ele geçirdiler. Doğu ile batı arasında sıkışmış “Beyaz Türkler” de kalelerine
çekildi.”
Sürekli işsizlik, artan oranda yoksulluk, önemli bir kesimin potansiyel
tüketim olanaklarıyla gerçek tüketim gücü arasındaki uçurumun giderek
büyümesi gibi nedenler bugün hemen hemen tüm kapitalist toplumlarda çok ciddi
bir banliyö/varoş sorununu gündemde tutmaktadır. Bir yanda apartman semtleri,
güvenlikli site “kasabaları” gelişirken, diğer yanda ise gecekondu mahalleleri
büyümelerini sürdürmektedirler (İnsel, 1999: 23-25). Kentsel alanların kullanım
biçiminin değişmesi ve altyapı yatırımlarının yapılması kent toprağının rantını
27
Güvenlikli siteler özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’de dikkat çekici bir sosyal ve
mekânsal olgu haline gelmiş ve birçok çalışmaya da konu olmuştur. Öncü (1997), Bali (1999), Bartu
(2002), Levent ve Gülümser (2004), Ayata (2005), Kurtuluş (2005a) ve (2005b), Öncel ve Özaydın
(2012), Perouse (2012), Aydın (2012), Tanülkü (2012), Doğan (2012), Berkoz (2012), Kurultay ve
Peksevgen (2012) yapılan çalışmalardan sadece bazılarıdır. Bu çalışmalar güvenlikli sitelerin
İstanbul’da daha çok mevcut olması sebebiyle İstanbul’a dönük çalışmalar olmuşlardır. Tabi diğer
kentlerle ilgili yapılan çalışmalar da mevcuttur. Örneğin Altun (2012) İzmir’deki kapalı konut
sitelerini inceleyen bir çalışma yapmıştır. Ankara için Ayata (2005), Güzey ve Özcan (2010) ve de
Ertuna (2003) çalışmalar gerçekleştirmişlerdir.
28
Konut ve statü arasındaki ilişkiyi inceleyen bazı çalışmalar için bakınız Kıray (2007), Ayata (1988),
Mağgönül (2005).
145
arttırıcı bir etki yapmaktadır. Bu yüzden kentin her alanına meta değeri kazandıracak
politikalar yaygınlaşmaktadır. Çok hızlı bir şekilde büyüyen kentlerde altyapı
kapasitesinin yetersiz oluşu kent toprağının gelişimini zorlaştırdığından toprak
fiyatlarında bir artma yaşanmaktadır. Bu nedenle eskiden kent çeperinde yer alan
gecekondu bölgeleri kentin gelişimi ile birlikte artık kentin merkezi haline gelmekte
ve coğrafi olarak da avantajlı duruma geçmektedirler (Bozkulak, 2010: 2). Bu
noktada kamu otoritelerinin kent mekânı ile ilgili geliştirdiği politikaların aslında
sermayenin istek ve beklentilerine göre şekillendiği görülmektedir.
Nüfus hareketleri bakımından durağan olan geleneksel toplumlarda konut,
barınak olarak algılanan ve kullanım değeri ön planda olan bir yapıya sahipken;
piyasa ekonomisi ve özel mülkiyetin yaygınlaştığı toplumlarda spekülasyon, gelir,
yatırım, birikim gibi birçok anlamların yüklendiği değişim değerinin ön planda
olduğu bir yapıya sahiptir. Bu ortamda piyasa koşulları tarafından belirlenen konut
değeri, toplumda yeni tür eşitsizliklere ve kutuplaşmalara yol açmaktadır
(Erder, 1999: 68). 1980’li yıllardan önce küçük yatırımcının etki alanında olan kent
mekânı artık yüksek rant getirisi sebebiyle büyük sermayenin ve devletin ilgisini
çekmeye başlamıştır. TOKİ ve belediyelere verilen olağanüstü yetkilerle uygulamaya
konulan kentsel dönüşüm projeleri özellikle gecekondu mahallelerini dönüştürmeyi
öngörmüş, bu bölgeler kent yönetimi ve sermaye tarafından anlamlı yatırım alanları
olarak değerlendirilmiştir (Poyraz ve Aslan, 2011: 11). Kentsel mekânda sermaye
lehine gerçekleştirilen bu değişim ve dönüşümler özellikle kent içindeki işlevini
yitirmiş ve köhneleşmiş bölgeleri, kârlı olmayan kullanımları ve yoksulların
kullandığı alanları hedef almıştır (Yalçıntan ve Çavuşoğlu, 2011: 129). Küresel
sermayenin kentleri yeniden biçimlendirmeye çalıştığı bu dönemde kent için
gecekondu alanları bir “ur”, gecekondularda yaşayan bireyler ise “toplumsal bir
tehdit” unsuru olarak ele alınmaya ve bu yönde toplumsal bir kabul yaratılmaya
çalışılmıştır. Varoş gibi dışlayıcılığı söylemler mekânsal, sınıfsal veya kültürel
ayrışmalara yol açmaktadır (Aslan, 2007: 1). Mekândaki ayrışmanın billurlaşmasına
karşılık gelen varoş kimliği, planlı ve düzenli konut bölgelerinde yaşayan orta sınıfa
karşılık gelmektedir. Gecekondu kimliği ile özdeşleştirilen ve tepki ve şiddet
146
unsurlarını içeren varoş kimliği karşısında orta sınıf, alt sınıflarla mekânsal ilişkisini
azaltmak isteyen dışlayıcı bir kimliğe dönüşmüştür (Kurtuluş, 2003: 80).
1980’li yılların ikinci yarısından sonra özellikle gecekondu bölgeleri kentsel
dönüşüm sürecinde önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle İstanbul gibi metropoliten
alanlarda bazı gecekondu bölgeleri, bulundukları yere bağlı olarak kentsel dönüşüm
uygulamaları ile yapılı çevre olarak kalıcı bir dönüşüm sürecine girerken, bazı
gecekondu bölgeleri, orta sınıfların konut talebine yönelik düşük maliyetli
apartmanlaşma ile büyümekte, bazı gecekondu bölgeleri ise bulundukları yere bağlı
olarak varoşlaşma sürecine girmektedirler (Türkün ve Kurtuluş, 2005: 19). Üretimin
mekânı olan kent, kapitalist kent dinamiğinin yasası ile bizzat bir üretim ve yeniden
üretim birimi olarak toplumsal işlevlerin mekânsal olarak ayrışması ile karşı
karşıyadır. Kentler artık eşitsizlikleri büyüterek uçurumları derinleştirmekle birlikte
mekânlar bu eşitsizliği de gizler bir mahiyete kavuşmuşlardır. Böylece birtakım
yerler ve oralarda yaşayan insanlar gözden kaybolmakta, akıldan çıkmaktadır. Buna
en
iyi
örnek
İstanbul’da
varoş
olarak
nitelenen
kimi
mahallelerdir
(Bora, 1996: 102-103).
Bu noktada kentsel mekânda var olan ayrışmaları “gecekondulu”lar ve
“gecekondulu olmayanlar” şeklinde iki tabakaya ayırmak, kentteki ayrışmayı
açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Toplumsal sınıflar arasında var olan gelir
farklılaşmasından kaynaklanan ayrışmayı başka faktörler de etkileyebilmektedir. Bu
faktörler kırsal kesimlerden kentlere yönelen göç hareketleriyle birlikte çeşitlenmiş
ve daha da belirginleşmiştir. Bu faktörlerden biri hemşeriliktir. Hemşeri ilişki ağları,
kente uyum sağlayabilmenin bir yolu olarak görülmüştür. Diğer faktörler ise dinselmezhepsel veya ırka bağlı farklılıklardır. Aynı dine veya mezhebe mensup veya aynı
ırktan gelen toplulukların kentin belirli mekânlarında kümelendiğini görmek
mümkündür (Yılmaz, 2004: 260-263).
Bu dönemde sosyo-ekonomik temelli bir mekânsal ayrışma mevcuttur. Sencer
Ayata ve Ayşe Ayata’nın (2000: 153) Ankara üzerine yapmış oldukları çalışma bu
durumu kanıtlar niteliktedir. Ankara’da kendi içinde farklılıklar gösterse de
gecekondu bölgeleri en düşük gelire sahip olanları yerleşim alanlarıdır. Çoğu imarlı
147
ve gecekonduya göre gelişmiş altyapıya sahip olan orta-alt gelire sahip olanların
yerleştiği semtler ise alt idari ve teknik kadrolarda çalışan kimseleri ve küçük
girişimcilerin yerleşim alanlarıdır. Orta ve orta üst gelire sahip olanlar ise uydu
kentlerin gelişmesiyle birlikte yeni bir ayrışma sürecine girmiş durumdadır.
Türkiye kentleşmesinden bahsederken 1990’lı yıllardan sonra yaşanan zorunlu
göç olgusunu da ele almak gerekmektedir. Bu dönemdeki göç dalgasının en önemli
sebebi Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşanan etnik kökenli
çatışma ortamıdır. Bu göç sürecinden yaklaşık 3.500.000 kişi etkilenmiştir. Buradan
göç eden halk özellikle Adana, Mersin, İstanbul, Diyarbakır, İzmir kentlerine
yönelmişlerdir (Bozkulak, 2011: 109)29. Sema Erder (2002: 144), eski göç dalgasının
gönüllü olduğunu ama bu dönemde yaşanan göçlerin ise zorunlu olduğunu belirterek,
gönüllü ve zorunlu olmak üzere iki farklı göç türünden söz etmektedir. Gönüllü göç,
her ne kadar göç edilen yerdeki değişikliklerden kaynaklanmış olsa da göç
kararındaki gönüllülük hem göç edilen çevreyle hem de eski çevreyle ilişki
biçimlerini önemli ölçüde etkilemektedir. Zorunlu göçte ise gönüllülüğün olmayışı
hem yeni gelinen çevre ile hem de eski çevre ile ilişkilerin kesintiye uğramasına yol
açmakta ve kentlerde karşılaştıkları en önemli problem işsizlik olmaktadır. Kente
zorunlu göç ile gelen bireyler genellikle ucuz işçi olarak görülmekte, eğitim, sağlık
gibi hizmetlerden de çoğunlukla mahrum kalmaktadırlar. Zorunlu göç ile kentlere
gelenler ya kentlerin çeperlerinde dönüşemeyen eski gecekondu mahallelerine kiracı
olarak yerleşmiş ya da kent merkezinde varsılların çeperdeki yeni konut alanlarına
yerleşmeleri ve ticaret, küçük imalatın dışa kaçması ile boşalan çöküntü alanlarına
yerleşmişlerdir.
Bu dönemde yaşanan göç olgusunu sadece çatışma ortamının varlığına
bağlamak tek taraflı bir yaklaşım olacaktır. Bu dönemde yaşanan göç olgusunu, diğer
29
İçişleri Bakanlığı ise bu dönemde 945 köy ve 2021 mezrada yaşayan 358.335 kişinin zorunlu göç
ile yerinden edildiğini belirtmiştir. Bununla birlikte uluslararası kuruluşlar ve yerli ve yabancı sivil
toplum kuruluşları ise bu rakamın 1 ile 4 milyon arasında olduğunu belirtmişlerdir (Kurban, Çelik ve
Yükseker, 2006: 13). BM Kalkınma Programı tarafından desteklenen Türkiye Göç ve Yerinden
Olmuş Nüfus Araştırması ise köy boşaltmanın yaşandığı Tunceli, Bingöl, Elazığ, Muş, Ağrı,
Adıyaman, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Van, Mardin, Şırnak, Hakkari, Siirt ile bu illerden en fazla göç
alan Malatya, Adana, İçel, Ankara, Antalya, İzmir, Manisa, Bursa, Kocaeli ve İstanbul’da yapılan alan
araştırmasında ise 14 ilde 20 yıl boyunca zorunlu olarak yer değiştirenlerin sayısının 800 bin ile 1
milyon arasında olduğu belirtilmiştir (Sarıoğlu, 24.07.2006).
148
dönemlerde yaşanan göçten farklı kılan bir özelliği elbette ki çatışma ortamı ve
zorunlu köy boşaltmaları uygulamaları olmakla birlikte ekonomik sıkıntıların da
etkisi göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. TMMOB (1999: 344) tarafından
Diyarbakır kentine yönelen göç hareketlerini değerlendiren bir çalışmada kente kırsal
alanlardan göç eden 689 hanenin göç etme nedenleri irdelenmiştir. 1990 öncesi ve
1990-1996 arası dönemi ayrı ayrı değerlendiren çalışmada, 1990 öncesinde göç
edenlerin
%15.94’ü
köylerinin
yakılmasından
dolayı
kente
göçerken,
1990 sonrasında bu nedenden kaynaklanan göç oranı %58’dir. Bölgede yaşanan
çatışma ortamı sebebiyle göç edenlerin oranı 1990 yılından önce %4.68 iken,
1990’dan sonra bu oran %43.63’e çıkmıştır. En önemli göç etme sebebi olan
ekonomik sıkıntıların bölgedeki göçü teşviki 1990’dan önce %43.13 iken,
1990’dan sonra bu oran %18.70’e düşmüştür. Görüldüğü gibi ekonomik sıkıntılar bu
bölgede 1990’lı yıllardan sonra diğer etkenlere göre göç olgusunun etkili olmakla
birlikte asıl kaynağı olma niteliğini kaybetmiştir.
1950-1990 yılları arasında Türkiye kentleşmesine damga varan göç süreci hem
kentlerdeki endüstriden dolayı bir çekimden, hem de tarımda artan nüfusa cevap
veremeyen üretkenlik sorunlarından dolayı bir itişten kaynaklanırken, 1990’lı
yıllardan sonra yeni göç dalgası siyasi alanda belirlenmiştir. Yeni gelen göçmen
nüfus kent içi yoksul mahallelere yerleşmişlerdir. Zorunlu göçün İstanbul, Diyarbakır
ve Adana’nın yoksul ve harap mahallelerinde yoğunlaşarak, kentlerde yaşanan
yoksulluğun en derininin bu bölgelerde yaşandığını söylemek mümkündür
(Adaman ve Keyder, 2006: 23). 1980’li yıllardan önce göç ile kente gelenler arasında
kimliğe veya kökene bağlı bir ayrışma pek fazla gözlemlenemez iken, 1990’lı
yıllardan sonra zorunlu göç ile gelenler arasında bu tarz bir ayrışmayı görmek
mümkündür30. 1980’li yıllardan önce dayanışmacı ilişki ağları, 1990’lı yıllardan
sonra cemaatler üzerinden ya da etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden
gerçekleşmiştir. Erder’in (2002: 177) İstanbul’daki Pendik ilçesi ile ilgili yapmış
olduğu çalışmada gündelik yaşama sorunlarına hemşehri ilişkileri üzerinden çözüm
arayan 1980’li yıllardan önceki göç sürecine karşın, 1990’lı yıllardan sonra zorunlu
30
Kentsel mekânda etnik kimliğe dayalı ayrışmaları inceleyen çalışmalar için bakınız Erder (2002),
Kaygalak (2009) ve Işık ve Pınarcıoğlu (2009).
149
göç ile gelenlerin böyle bir çözüm yolundan mahrum kaldığını belirtmiştir. Üstelik
bu şekilde kente gelenlerin ise diğerleri tarafından dışlandığını da belirtmiştir.
Bu dönemde merkezleri eriterek vergi temelinin zayıflamasına, kentsel imajın
yıpranmasına ve altyapıyı mekânda yayarak pahalı kentsel gelişmelere yol açan
mekânsal yayılmalar meydana gelmiştir. 1990 sonrasında özellikle merkezleri
yeniden yapılandırma ve seçkinleştirme projeleri gündeme gelmiştir. Bu projeler
neticesinde ise toplumsal sınıflar kimliklerini mekânsal ayrışma yoluyla fiziksel
mekâna yansıtmıştır (Şenyapılı, 2006: 113). Özellikle İstanbul’da yoğunlaşan bu
projeler, “çılgın kalabalıktan uzak” olan İstanbul çeperleri yerine artık kentin
merkezini pazarlamaya başlamıştır. Uluslararası turizmin gelişmesine koşut olarak
artık tarihi kent merkezleri yeni bir meta, yeni bir yatırım ve tüketim alanına
dönüştürülmüştür (Perouse, 2012: 93). Bu seçkinleştirme/soylulaştırma projeleri
daha çok kent merkezindeki çöküntü alanlarına yerleşen etnik kimlikleri ile ön
planda olan bireyler etkilenmiştir.
Türkiye’de modernleşme ve kentleşme modeli etnik, sınıfsal ve inançsal
çatlaklar içeren bir toplum yapısı üretmesine rağmen bu ayrışmaların 1980’li yıllara
kadar mekâna doğrudan yansıdığı ileri sürülemez. Farklı inançtan, etnik kökenden
veya sınıftan insanların yaşadığı evler, sokaklar, mahalleler yaygın bir durum
olmakla birlikte bu ayrışmalara rağmen birarada yaşamak mümkün olmuştur. Ama
1980’li yıllardan itibaren neoliberal politikaların etkisiyle toplumsal ayrışma
mekânsallaşmış ve ilişkilerin azaldığı bir toplum yapısı ortaya çıkmıştır. 2000’li
yıllardan sonra özellikle konut sahipliği üzerinden bir kimlik tanımlanmaya
başlamıştır. Konutun nerede olduğu ve nasıl bir konut olduğu artık temel statü
belirleyicisi olmuştur (Uğur, 2012: 3). Özellikle büyük kentlerde sosyal bakımdan
yaşanan ayrışma mekânda daha fazla yansıma bulmuştur.
Türkiye’de mekânsal ayrışma, kentleşme sürecine bağlı olarak hız kazanan
gecekondulaşma ile kentsel mekânda belirginleşme başlamış, 1980’li yıllarda
uygulanan neoliberal politikalar ve 1990’lı yıllardan sonra zorunlu göç ile kente
gelenler ile mekândaki ayrışma daha da görünür olmuştur. Türkiye’de mekânsal
ayrışmanın temelinde kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal sınıflar arasında
150
yarattığı eşitsizlik yatmaktadır. Üretim ve bölüşüm ilişkilerinde yaşanan bu eşitsiz
ilişki, toplumsal sınıfların kentsel mekândaki konumlanışını da etkilemekte ve her
geçen gün birbirinden daha fazla kopuk olmalarına yol açan ayrışmalarla
keskinleşmektedir. Etnik kimlik, mezhepsel ayrılıklar elbette ki kentteki konumlanışı
etkilemekle birlikte, gelir durumu iyileşen bireylerin kentin daha iyi bölgelerine göç
ettiği gözlemlendiğinden, Türkiye’deki kentlerde varolan mekânsal ayrışmanın
temelinin sınıfsal olduğu ön kabuldür.
4.2. Türkiye’de Kentsel Yoksulluk Bağlamında Mekânsal Ayrışmaya
Genel Bir Bakış
Bu alt bölümde Türkiye’de yaşanan kentsel yoksulluğun mekânsal ayrışmaya
etkisi irdelenmiştir. Kentsel yoksulluk olgusunun özellikle 1980’li yıllardan sonra
uygulanan neoliberal politikalar ile daha da keskinlik kazanmış olsa da 1980 öncesi
dönemi 1923-1950, 1950-1980 olmak üzere iki dönem altında incelemek
gerekmektedir. Ardından 1980’den günümüze kadar Türkiye’de yaşanan kentsel
yoksulluk ve mekânsal ayrışma ilişkisi irdelenmiştir.
4.2.1. 1923-1950 Döneminde Türkiye’de Kentsel Yoksulluk ve
Mekânsal Ayrışma
1923 yılından 1950’li yıllara kadar Türkiye kentleşmesine damga vuran tek
kent Ankara’dır. Bunun sebebi ise modernleşme projesini gerçekleştirmek isteyen
yöneticilerin bu isteği Ankara’da somutlaştırma eğilimleridir. Bu dönemde ülke
genelinde kentleşme hızı son derece yavaş bir seyir izlemiş, Ankara dışında hemen
hiçbir kentte kayda değer bir nüfus artışı yaşanmamıştır.
Bu dönemde var olan kentsel yoksullukla ilgili bilgiler Ankara kenti
üzerinden
okunabilmektedir.
Çünkü
1923-1950
döneminde
Türkiye’nin
kentleşmesine damga vuran kentin Ankara olması, birçok çalışmanın da Ankara ile
ilgili olmasına yol açmıştır. Üstelik Türkiye kentleşmesinin dönüm noktasının
1950’lerden sonra başlayan kırdan kente göç olgusu olması ve 1923-1950 dönemi
kentleşme hızının çok düşük bir seyir izlemesi nedeniyle bu dönemle ilgili literatürde
151
kentleşme adına Ankara kenti dışında bir kaynağa ulaşmak pek mümkün
olamamıştır. Ayrıca kentsel yoksulluğu, kırdaki yoksulluğun kente taşınması
şeklinde ele alırsak, bu dönem içerisinde sadece Ankara kentinde nüfus artışları
meydana geldiği için Ankara bu bölüm için önem kazanmaktadır. İşte bu
nedenlerden dolayı 1923-1950 dönemlerinde kentsel yoksulluk olgusunu Ankara
örneğinden ele almak gerekmektedir.
Ankara başkent seçildikten sonra kentin inşası modernite projesi üzerinden
gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. İstanbul’a karşı Ankara’nın başkent seçilmesi
beraberinde birtakım problemleri de getirmiştir. Çünkü 1920’li yılların ikinci
yarısında Ankara’nın altyapısı tam kurulmamıştı. Elektrik akşam saat 10.00’da
sönüyordu. Konutlarda su yoktu ve su mahallelerin çeşmelerinden elde ediliyordu.
Pis su arıtma sistemi de olmadığından dolayı yemek pişirme, hazırlama ve su ile
yapılan temizlik işleri iç avlularda sürdürülüyor, pis sular akıtılamadığı için avluda
ve
bu
suların
taştığı
sokaklarda
çevre
kirlenmesine
yol
açıyordu
(Şenyapılı, 2004: 21). Ankara nezdinde çizilen bu tablo aslında o dönemdeki tüm
kentlerimize hakimdir. Başkent olarak seçilen ve inşasına başlanan Ankara’ya yakın
kentlerden (özellikle Çankırı) ve köylerinden göç hareketleri yaşanmaya başladı31.
Ama göç edenlerden bazıları mevsimlik olarak bu göç hareketini gerçekleştirirken
bazıları kendilerine konut edinmeye çalışmışlardır. Ama bu dönemde kente gelen
düşük gelir grupları için barınacak bir yer yoktu.
1923 ortalarında Ankara’ya gelen Zekeriya Sertel anılarında, Ankara’ya gelen
köylülerin bir kısmının kendisinin kirada oturduğu konutun arkasındaki boş arazide
açıkta yaşadıklarını belirtmiştir32:
“Evimizin arka tarafında geniş, boş arsalar vardı. Ankara’ya gelen köylülerin bir kısmı
burada açıkta yaşarlardı, hayvanları ve çoluk çocuklarıyla beraber. Hayvanları bir kenara
bağlıyor, yere yırtık pırtık bir şeyler açıyor, günü geceyi onların üzerinde geçiriyorlardı.
Köylülerin arabaları ve hayvanlarıyla şehre girmeleri yasak edilmişti. Üstleri başları yamadan
31
Çankırı kentinin köyleri ile gecekondulaşmanın en yoğun olduğu Ankara arasındaki göç ve göç
edenlerin yarattıkları kaynak akımlarını inceleyen bir çalışma için bakınız Kartal (1992).
32
SERTEL, Zekeriya (1977), Hatırladıklarım, İstanbul: Gözlem Yayınları, s. 116.
152
görünmüyor, renkleri topraktan ve kilden anlaşılmıyordu. Yaşayışları fakirce olmaktan da
aşağıydı. Hani istatistiklerde asgari yaşam seviyesi diye bir deyim vardır. Bunlar bu yaşayış
seviyesinin de altındaydılar. Eğer buna yaşamak demek doğruysa… Arada sırada yanlarına
giderdi. Başka bir dünyadan gelmiş yaratıklar gibiydiler. Ben sefaletin bu kadar koyusunu, bu
kadar elle tutulanını görmemiştim…”
Bu dönemde Ankara’da inşaat, ticaret ve hizmet sektöründe istihdam
olanaklarının artmasıyla, kent yakın çevreden becerisiz, tarımsal işgücü çekmiştir.
Elbette ki savaşın daha da fakirleştirdiği kır ekonomisinin itici öğeleri de bu göçün
nedenleri arasındadır. Gelen nüfus, temelde inşaat becerisi özelleşmemiş, fakir bir
tarım nüfusu idi. Kent mekânı işçiler için hazır olmadığı gibi bu mekânda onlar için
yatırım da yapılamazdı. Üstelik işçilerin kiralık konut tutacak ya da yeni konut
üretecek parasal olanakları yoktu (Şenyapılı, 2004: 74). Ankara’nın Cumhuriyetin
prestijini sağlamanın somut bir örneği olabilmesi için çalışmalara başlayan yönetim,
Ankara’nın planlanması için Herman Jansen’i görevlendirmiştir. Jansen Planı’nın
amacı bir yandan modern bir kent yaratmak, kentsel gelişmeyi denetim altına almak,
diğer yandan da kent topraklarını kamuya kazandırmak ve özel kurumlar
(1926 Emlak ve Eytam Bankası, 1928 Ankara Şehri İmar Müdürlüğü) oluşturmaktır
(Keleş ve Duru, 2008: 30).
Kent yoksulları için bu planı önemli kılan, kuzeybatıda bir amele
mahallesinin kurulması önerisidir. Plana böyle bir mahallenin dahil edilmesi
göstermektedir ki o dönemde alt gelir gruplarının ciddi bir konut sorunu vardır. Bu
mahallenin, sanayiye yakın, düz ve bataklık bir alana kurulması planlanmaktaydı
(Şenyapılı, 2004: 62-66). Ama mahallenin tasarımı gelir durumu düşük olan gruplara
pek hitap edemediği için bu plan gerçekleştirilememiş ve bölge denetimden uzak
olduğundan dolayı bu alanda barınaklar yapılmaya başlanmıştır. Gecekondunun ilk
nüveleri de bu barınaklarla ilişkilendirilmiştir.
1950’lerde diğer kentlerde yaygınlaşan gecekondu tipi konutların Ankara’da
30
yıllık
bir
geçmişi
vardır
(Kıray,
2007:
93).
Kemal
Kurdaş
(akt. Şenyapılı, 2004: 95), Ankara’da gecekondulaşmanın ilk örneklerini şöyle
anlatır:
153
“1933 yazında Ankara’da ilk gecekondular yeşermeye başlamıştı. Bu gecekondular
ikinci Büyük Millet Meclisi Binası ve bitişiğindeki halk arasında ‘Meclis Bahçesi’ adıyla
tanınan parkın arkasındaki düzlükte ortaya çıkmıştı. O zaman bu mahalleye ‘Teneke
Mahalle’ derlerdi. Gecekondu deyimi sonradan yarattığımız saygıdeğer bir tasvirdir.”
Bu dönemde Ankara’daki gecekondularla ilgili bir çalışma yapan İbrahim
Öğretmen (akt. Geray, 1957: 182), Ankara Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler
Fakültesi arkasında yapılan 158 gecekondunun 140 tanesinin 1943-1952 yılları
arasında inşa edildiğini belirtmiştir. 1944, 1947 ve 1948 yıllarının en çok gecekondu
yapılan yıllar olduğunu belirten Öğretmen, 158 gecekondudan 93’ünün 1947-1948
yıllarında inşa edildiğini dile getirmiştir. İlk gecekondulaşmanın Ankara’da
yaygınlaşmasının doğal bir sonucu olarak sorunu çözmek için de ilk girişimler
burada yapılmıştır. İlk olarak 1948 yılında Ankara’da gecekondular için çıkarılan
yasa, hazine topraklarının uygun bir bedel karşılığında belediyeye geçmesini ve
böylece gecekondular için planlı arsa hazırlanmasını öngörmektedir. Ankara’daki
gecekondulara planlı arsa sağlamak amacıyla çıkarılan yasa sayesinde 2000’in
üzerinde konut yapılabilmiştir. Bu yasadan iki hafta sonrada yeni düzenleme ile söz
konusu yetkileri bütün Türkiye’ye yaygınlaştırılmıştır (Keleş ve Duru, 2008: 34).
II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar kentsel yoksulluk-göç-gecekondu
kavramları örtüşmüş, kırsal yoksulluk göç ile kentlere taşınmış, kentsel yoksulluğun
ise
kırsal
yoksulluğun
kentlere
taşınması
ile
oluştuğu
görülmüştür
(Şenyapılı, 2000: 177). Ankara’yı diğer kentlerden ayrı kılan, gecekondulaşma
olgusunun baraka şeklinde daha erken tarihlerde yaşanmış olmasıdır. İstanbul’da ilk
gecekondulaşma 1940’lı yılların ikinci yarısından sonra yoğun olarak yaşanmaya
başlasa da ilk gecekondu 1945 yılında Zeytinburnu Kazlıçeşme’de görülmüştür.
1947 ile 1948 yıllarında gecekondu yapımı hız kazanmış, 1948 yılındaki yıkım
kararlarından kurtulduktan sonra da sayıları giderek artmıştır. İstanbul’da 1949
yılında 3218’i Zeytinburnu’nda olmak üzere 5000 gecekondu bulunmaktaydı
(Evren, 2011: 196). Diğer kentlerde ise gecekondulaşma 1960’lı yıllarda
yaygınlaşmaya başlamıştır.
154
1945- 1950 yıllarında kırsal alandaki yapı değişikliğinin emek yoğun işleme
düzenindeki nüfusun önemli bir kısmını kente itmesine karşın, savaş ekonomisine
göre dağılan yatırımlardan fazla bir pay alamayan kentler bu işgücünü istihdam
edebilecek olanaklardan yoksundur. Ekonomik ve fiziksel açıdan kentlerin
marjinallerinde kalan bu gruplar uzun süre işsiz kalmakta, buldukları işler de sürekli
olmadığından dolayı belirli bir yaşam standardına ulaşamamaktadırlar. Böylesi bir
ekonomik yaşamın mekândaki yansıması da çoğu kez “sefalet” mahalleleri şeklinde
olmuştur (Şenyapılı, 2004: 125). Kırda yeterli iş imkânlarının olmayışı nedeniyle
kentlere
yönelen
nüfusu
hem
istihdam olarak hem de
barınma
olarak
içselleştiremeyen kentlerde bu nüfus, yoksulluklarını yeniden üreterek var olmaya
çalışmıştır.
4.2.2. 1950-1980 Döneminde Türkiye’de Kentsel Yoksulluk ve
Mekânsal Ayrışma
Türkiye’de kent yoksulluğu 1950’li yıllardan itibaren belirginleşmeye
başlamıştır. Çünkü Türkiye’de sanayileşme çabaları 1950’li yıllarda artmış ve kırsal
alanda meydana gelen kapitalist dönüşümle birlikte başta İstanbul ve Ankara olmak
üzere sanayileşen kentlere kırsal alandan yoğun bir göç başlamıştır. Bu yoğun göç ise
kentlerin yapılarında çarpık kentleşme, gecekondulaşma, altyapı sorunları gibi
önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Ancak bu dönemde var olan yoksulluk, her
ne kadar sosyal devletin varlığı pek hissedilmese de, geleneksel kurumlar ve manevi
değerler sayesinde fazla görünür hale gelmemiştir (Açıkgöz ve Yusufoğlu, 2012: 82).
Bu dönemde büyük kentlerin özelliği, yaşam ve kültür düzeyleri ile dünya
görüşleri bakımından birbirine zıt olan heterojen ve bütünleşmemiş bir toplumsal
yapının oluşmasıdır. Bu özelliğin sebebi ise hızlı kentleşmenin sanayileşmeye koşut
gitmemesi, kırsal yoksulluğun kentsel yoksulluğa dönüşmesidir. İstanbul, Ankara,
İzmir, Adana, Mersin ve Antalya gibi kentlerde, gecekonduların kent çeperlerini bir
yoksulluk kuşağı gibi sardığı bu dönem kentleşmesi “çarpık”, “sağlıksız” ve “aşırı”
“hızlı” gibi sıfatlarla anılır olmuştur. 1950’li yıllardan sonra devletin kentleşme
sürecini yönlendirmekten uzaktır. Kırsal alandan kentlere yönelen göçler karşısında
artan sayıda konut ihtiyacı devleti birtakım adımlar atmaya yöneltse de bu adımlar
155
belirli sınıfların lehine olmuştur. Örneğin dar gelirlileri konut sahibi yapmak üzere
kurulan Emlak ve Kredi Bankası’nın ürettiği konutlar, dar gelirlilerden çok üst gelir
gruplarına ve kendi mensuplarına hitap etmiştir. Aynı şekilde düşük gelirli ailelere
konut kredisi vermek üzere kurulan Sosyal Sigortalar Kurumu’nun konut kredileri de
benzer bir amaca hizmet etmiştir (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 111).
II. Dünya Savaşı’ndan sonra kentlerde yaşanan değişim ve dönüşüme karşı
devlet daha pasif bir tavır izlemiş, bu alanı kendiliğinden oluşan formel ve enformel
süreçlere terk etmiştir. Hızla büyüyen kentlerde orta sınıfların konut sorunlarına
buldukları yapsatçılık yöntemi konut sorununa piyasa ilişkileri ile çözüm getirmiştir.
Getirdiği iç düzenlemeler ne kadar yenilikçi olursa olsun bu yöntemin alt gelir
gruplarına konut üretmesi olanaksızdı. Dolayısıyla kırdan kente göç eden bireyler
açısından gecekondu, hem formel konut piyasasının hem de devletin dışladığı
kesimlere yönelik piyasa dışı bir çözüm olmuştur. Sınıfsal bir içeriğe sahip olan
gecekondu, kente yeni gelen ve kentte tutunmaya çalışan, devletin ve piyasanın yok
saydığı kesimlerin konutu olmuştur (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 112).
Kentsel yoksulluk olgusunun Türkiye’deki tezahürü olan “gecekondular”
(Laçiner, 2007: 320-321), ilk kez 1930-1940’lı yıllarda oluşmaya başladığı İstanbul
ve Ankara gibi büyük kentlerde, sistemin ihtiyaç ve beklentileri doğrultusunda
gerçekleştiği için tepkiyle karşılaşmamış ve yasallaştırılarak sisteme dahil edilmiştir
(Poyraz, 2011: 100). Sanayileşerek kalkınma hedefinde olan devletin ihtiyaç
duyduğu ucuz emek, devlet ve sermayeye herhangi bir yük getirmeden kendi konut
ihtiyaçlarını karşılayan bu gecekondu nüfusundan karşılanacaktır. Bu bakımdan
devletin gecekondulara tavrı, biraz da popülist politikaların da etkisiyle ılımlı olmuş
ve bu durum 1966 yılında çıkan 775 sayılı Gecekondu Kanunu ile somutlaşmıştır.
Türkiye’de kentsel toprak mülkiyeti de parçalı bir yapı sergilemektedir.
Kırdan kente göç ile toprak mülkiyeti iyice parçalanmış ve ortaya çok sayıda küçük
toprak sahibi çıkmıştır. Devlet yine en büyük toprak sahibi olmaya devam etmiştir.
Devletin kent içinde ve kentin çevresinde büyük toprak sahibi olması genişleyen
kentler
içinde
neredeyse
sınırsız
sayılabilecek
bir
kaynak
yaratmaktadır.
156
Kentleşmenin ilk dönemlerinde kente göç edenlerin yerleşecekleri alanlar bu stoktan
karşılanmıştır (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 115).
Özellikle ilk kuşak gecekondular olarak nitelenen 1950’li yıllardan sonraki
gecekondulaşmada iki öğe ön plana çıkmaktadır. Bunlar kırsal ve kentsel toprak
mülkiyetinin yapısıdır. Bu iki etmen Türkiye’deki kentleşme sürecinin seyrini
değiştirmekte kalmamış aynı zamanda kent yoksullarının toplumsal konumlarını
olduğu kadar kentte yaşadıkları deneyimleri de etkilemiştir. Kırsal toprak
mülkiyetinin küçük parçalara ayrılmış olması, kente göç eden bireylerin bir parça
toprağını elden çıkarmamasına yol açmış bu durumda kırdan kente azımsanmayacak
bir aynî gelir transferi yaratmıştır. Ayrıca kırsal alanda hâlâ bir parça toprağı olan
bireyler kente aşamalı bir şekilde gelebilmekte dolayısıyla edindikleri deneyimler ve
kentteki ilişkilerini ayarladıktan sonra tümüyle kente yerleşebilmektedirler
(Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 114-115). Ayrıca kırdan kente göç edenlerden
“birinci kuşak” göçmenler, ekonomik ve özellikle sosyal bakımdan, kır ile
bağlantılarını koparmadığı için bu durum bir tampon görevini üstlenmiş ve kırsal
alandan gelen nüfusun kentte yaşamını devam ettirici bir rol oynamıştır.
Kartal’a (1992: 61) göre kır ile bağlantılarını koparan “ikinci kuşak” göçmenlerdir.
İkinci kuşak göçmenler, birinci kuşağın kırsal alanda kalan az miktardaki varlığını
satarak, terk ederek ya da başka yollarla elden çıkartarak, kır ile bağlantılarını
koparmışlardır. Kent, ikinci kuşak göçmenler için artık hem sosyal hem de ekonomik
mekândır.
Türkiye’de yaşanan kentleşme süreci başından beri ağ türü ilişkiler içerisinde
gerçekleşmiştir. Sosyal ve ekonomik açıdan dezavantajlı olduğu ve kentsel kurum ve
örgütleşmenin yetersiz olduğu yeni çevresinde kent göçmenleri, kendisine destek ve
güvence verecek bir ilişki ağı oluşturma ihtiyacı güderek hemşehrilik bazında
örgütlenmişlerdir (Erman, 1996: 294). Bu ilişki ağları sayesinde barınabilecekleri bir
gecekondu edinip zamanla bunu büyüterek bir ek gelir elde etme imkânına sahip
olmaktadırlar. Mekânda tutunabilmenin yarattığı enformel iş olanaklarının33 yanı sıra
33
Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde 1962 yılında Ankara gecekondu bölgelerinde yaşayanlarla ilgili
yapılan bir çalışmada incelenen grubun %20’si becerili işçi, %10’u düz işçi, %3’ü beyaz yakalı,
%67’si ise diğer işçi kategorisine dahil edilmişlerdir. Diğer kategorisi ise, gezici satıcıları, çeşitli eşya
157
zamanla kendi işini kurmak ya da formel bir sektörde iş sahibi olmak da bu ilişki
ağları çerçevesinde sağlanmaktadır (Buğra ve Keyder, 2003: 18-19). Kente
tutunabilmek için hem sayıca hem de kültürel olarak kendi insanına ihtiyaç duyan
göçmenler özellikle kentin çeperindeki iskân edilmemiş arazilere konutlarını
yaparken, köylü veya akrabalarıyla ya da aynı yöreden geldikleri insanlarla aynı
yerde kümelenme eğilimi göstermişlerdir (Erman, 2002: 2). Dolayısıyla hemşehrilik
esasına göre oluşan gecekondu bölgeleri bazen içerisinde barındırdığı insanların
geldikleri yere göre anılmaktadır. Örneğin Sivaslılar, Trabzonlular, Bayburtlular
mahallesi gibi.
Geldikleri yöreden olan kişilerle kurulan bu ilişki ağlarının yanı sıra özellikle
1970’li yıllarda kent yoksullarının dayanışma örüntüleri zaman zaman radikal sol
siyasi hareketlerle kurulan temaslarla da sağlanmıştır. Kentsel toplumsal hareketler
olarak nitelenen bu gibi durumlarda kentsel yoksullar bu örgütlerin desteğiyle
emeğin yeniden üretimini sağlayan kentsel hizmetleri kendi imkânlarıyla
gerçekleştirebilmişlerdir. Şükrü Aslan (2010) tarafından 1 Mayıs Mahallesi
(Mustafa Kemal Mahallesi) üzerinden yapılan çalışma bu duruma en iyi örneklerden
biridir. İstanbul’da mülksüz halkın konut sorununu çözmek için oluşan Halk
Komitesi, mahallede bir gecekondu bölgesi inşa edilmesi sürecinde şekillenmiş temel
bir örgütsel yapı olmuştur (Aslan, 2010: 106-111). Ama gecekondu bölgelerinde
yaşayan kentsel yoksulların radikalleşmesini engelleyen birtakım unsurlar mevcuttur.
Bunlardan ilki, bu bölgelere göç edenlerin türdeş bir nitelik taşımamasıdır. Göç
edenlerin topluluk bilincinin gerisinde hemşehri ve akrabalık ilişkileri yatmakta,
kente yerleşme sürecinde izlenen yol da bu ilişkiler üzerinden gerçekleşmektedir. Bu
bakımdan kentlerde oluşan gecekondu mahalleleri birbirinden geldikleri yer, etnik
köken gibi farklılıklarla ayrışmıştır (Şengül, 2009: 127). Kentlere göç eden kır
yoksullarının kentteki eylemlerinin arkasında siyasal bir amaçtan çok, kendilerini
yeniden üretebilmenin imkânlarını yaratmak yatmaktadır. Göçle kente gelenlerin bu
eylemlerinin ardında sadece barınma hakkının devlet nezdinde tanınması arzusu
onarıcılarını, ayakkabı boyacıları gibi enformel sektör diye tabir edilen işleri kapsamaktadır
(Kıray, 2007: 97).
158
bulunmaktadır.
Bunun
dışındaki
ihtiyaçlarını
geliştirdikleri
ilişkilerle
gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.
Kentsel yoksullukla bir başetme stratejisi olan hemşehri dayanışma
örüntüleri, 1990’lı yılların başına kadar işleyebilmiştir. Çünkü son yıllarda
gecekondulaşma artık bitmiş sayılmaktadır. Arsa kalmamış, küreselleşmenin
getirdiği talep ile toprakta kapitalist mülkiyet pekişmiş ve ilçe belediyeleri kendi
bölgelerine yeni nüfusun gelmesini teşvik edici uygulamalardan vazgeçmiştir. Bu
bakımdan kente yeni gelen göçmenler kentleşme sürecini daha sancılı yaşamakta,
geldikleri yer ile de ilişkileri eski gelenlere nazaran daha zayıf olduğu için mal veya
para aktarımı veya geldikleri yere geri dönme umudunun getirdiği güvenden yoksun
oldukları için daha zayıf konumdadırlar (Buğra ve Keyder, 2003: 24). Ayrıca
Erder’e (1999: 70) göre günümüzde gecekondu eski vasfını kaybetmiş durumdadır.
Gecekondular başlangıçtan bu yana kent hukuku dışında yoksullar tarafından yapılan
ve kullanım değeri ön planda olan barınaklar olması sebebiyle toplumsal olarak
meşru kabul ediliyorken günümüzde bu süreç ticarileştiği için artık toplum nezdinde
meşruiyetini kaybetmiş ve hak sahibi yoksullar algısı gaspçı veya rantçı algısına
yönelmiştir.
4.2.3. 1980 Sonrası Dönemde Türkiye’de Kentsel Yoksulluk ve
Mekânsal Ayrışma
En basit tanımıyla ekonomik mahrumiyet olan yoksulluk aslında ekonomik
koşullardan daha fazlasını belirtmektedir. Bireysel yaşamın tüm yönlerine uzanan
yoksulluk, bedensel güçsüzlük ve hastalık, en temel hizmetlere erişim eksikliği, bilgi
eksikliği, kaynaklar üzerinde sınırlı denetim, daha yüksek sosyal ve ekonomik güce
karşı sömürülme, ani strese, aşırı tehdide açıklık, güvensizlik, sosyal ve kültürel
dışlanma gibi birçok durumu içermektedir. Güçsüzlük, gelişmiş veya gelişmekte olan
ülkelerde kentsel yoksulluğun en baskın karakteristiğidir (Gallopini, 1994: 9).
Dolayısıyla kentsel yoksulluk bireysel başarısızlıklardan çok yapısal olarak meydana
gelen değişmelerden kaynaklanmaktadır.
159
1980’li yıllardan itibaren Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası tarafından
uygulanan ekonomik programlar ve Dünya Ticaret Örgütü’nün politikaları, gelişmiş
veya gelişmemiş tüm ülke toplumlarında kutuplaşmaya ve servetin bir elde
yoğunlaşmasına zemin hazırlamıştır34. Zaten kırılgan üretim kapasitesi ve dağıtım
mekanizmalarına sahip olan ve küreselleşmenin etkisiyle daha da istikrarsız ve
dengesiz hale gelen Türkiye’de de benzer süreçler yaşanmıştır. Sosyal devlet
uygulamalarının Batı toplumlarına göre tarihsel olarak zayıf olduğu Türkiye’de,
1980 sonrası izlenen neoliberal politikalar toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiş,
varsıl ile yoksul arasındaki uçurumu arttırmış ve genelde yoksulluğu özelde de
kentsel yoksulluğu daha görünür kılmıştır (Dinçer ve Enlil, 2002: 415).
Devleti,
sermayenin
yeni
gereksinimleri
doğrultusunda
yeniden
yapılandırmayı hedefleyen neoliberal politikalar aynı zamanda sermayeye yeni
yatırım alanları yaratmak amacıyla kamu hizmetlerini de yeniden düzenleyerek,
emeğin yeniden üretimi için gerekli olan bu hizmetleri sermayenin kâr
maksimizasyonu dahiline almıştır (Ataay, 2005: 1). Bu durum da artık piyasa
koşulları içerisinde olan kamu hizmetlerini metalaştırarak farklı toplumsal sınıfların
bu metalara ulaşması noktasında ayrışmalar yaşanmasına yol açmıştır. Konut,
eğitim35, sağlık, iletişim, ulaşım, kentsel altyapı gibi hizmet alanlarından eşit bir
biçimde faydalanamayan toplumsal sınıflar arasında var olan eşitsiz ilişki ile ilgili
herhangi bir düzenleme gerçekleştirmeyen devlet, daha çok sermayeden yana taraf
alan piyasayı düzenleyici bir konuma itilmiştir.
34
1980-1988 yılları arasında, IMF programları çerçevesinde Dünya Bankası’ndan yapısal uyum
kredisi alan 59 ülke, ekonomi politikalarını bu iki kuruluşun şartlılık kriterleri doğrultusunda
düzenlemek zorunda kalmıştır (Levitt, 2003: 521). Taylor (1997: 145), ülkelerin üçte ikisinin ekonomi
politikalarını Washington merkezli düzenlediklerini belirtmiştir. Ravenhell (akt. Şenses, 1998: 30), bu
politikalarla sanayileşmiş ülkelerin, Afrika, Latin Amerika ve Güney Asya’daki azgelişmiş ülkeler
üzerindeki etkilerinin sömürgecilik döneminden bile daha fazla olduğunu dile getirmiştir.
35
Emeğin yeniden üretimi için çok önemli bir sacayağı olan eğitim sisteminde özellikle yoksul
çocukların aleyhine işleyen bir süreç başlatılmıştır. Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi uyarınca her
aile, ikamet ettikleri bölgedeki okullara çocuklarını gönderme zorunluluğuna tabi tutulmuştur.
Özellikle yoksul halkın yoğun olduğu bölgelerde ise eğitimin gerek içerik bakımından gerekse fiziksel
koşulları bakımından ne denli kaliteli olduğu tartışmalıdır. Bu bakımdan yoksul aile çocuğu, içinde
doğup büyüdüğü mekânın vasat koşulları sebebiyle yoksulluğunu yeniden üretmek zorunda
bırakılmaktadır. Bu konuda yapılmış bir çalışma için bakınız, Kiraz (2009) ve Ünal vd. (2010).
160
1980 öncesinde toplumdaki yeniden dağıtım mekanizmalarını elinde tutan
devlet, toplumsal sınıfların hangisinin refah düzeyinin ne hızla geliştirileceğini
belirleyici bir konumdadır. Ayrıca ekonomik teşvik mekanizmaları sayesinde hangi
kent veya yörenin nasıl bir hızla gelişeceğini de belirleyebilecek bir konumdadır.
1980 sonrasında ise toplumsal sınıflar arasındaki ilişkilerde hakem rolünü ve toplum
içindeki uzlaşmanın devamı için çoğu kez alt sınıfların lehine müdahale etmeyi terk
etmiştir. Böylelikle gerçek ücretlerdeki düşüşlerle durumu iyice bozulan kitleler,
dolaylı ücretlerin de bir kısmından yoksun kalınca toplumda daha önce görülmeyen
bir gelir kutuplaşması yaşanmıştır (Yılmaz, 2004: 259). Bu dönemde sınıflar
arasındaki ilişkiler de yeniden şekillenmiştir. İthal ikameci sanayileşme döneminde
var olan geniş tabanlı sınıflar arası ittifak yerini çalışan sınıfların dışlanmasına
bırakmıştır. Refah devleti uygulamalarının kaldırılması, toplumsal sınıflar arasındaki
gelir uçurumlarının artmasına yol açmıştır. Üstelik toplumsal sınıflar arasında oluşan
bu ayrışma ve kutuplaşma radikalleşerek daha önce olmayan yüksek duvarlarla
sınıfları ayırmıştır. Sınıflar arasında daha önce hiç olmadığı kadar kültürel ve
ekonomik duvarlar örülmeye başlanmıştır (Bozkulak, 2011: 109).
Yakın zamana kadar kentsel yoksulluk göçle gelip kentin çeperine yerleşen
gecekonduda yaşayan nüfus ile özdeş tutulmuştur36. Ancak, Türkiye’nin son 50 yıllık
göç tarihinde, sosyal refah devleti mekanizmalarının yerini alan enformel iş ve konut
piyasaları ve dayanışma ağları sayesinde kentte tutunan ve kısmen de olsa
yoksulluktan kurtulmuş olan bir kesimin varlığına karşın özellikle 1990’lı yıllardan
sonra yoksulluktan kurtulmayı sağlayan bu toplumsal ve mekânsal örüntü ve
dayanışma ağlarının dışında kalan ve yoksulluktan kurtulma ümitleri dahi olmayan
bir
kesimin
varlığı
da
yadsınamaz
bir
gerçeklik
halini
almıştır
(Dinçer ve Enlil, 2002: 416).
1980’li yıllardan sonra Türkiye’de kentsel yoksulluğun artmasında etkili olan
faktörler Kalaycıoğlu ve Rittersberger-Tılıç (2002: 201-202) tarafından şöyle
sıralanmıştır:
36
Sema Alıcı (2002) tarafından yapılan bir çalışmada kentsel yoksulluğun %79’u kent içindeki
gelişmemiş alanlar ve gecekondu bölgelerinden kaynaklandığı belirtilmiştir.
161
(1) İktisat politikalarındaki anlayışın ve yaklaşımların değişmesi; örneğin,
neoliberal ve bireysel girişimciliğe önem veren iktisadi anlayış ile
küreselleşmenin ortak etkileri,
(2) Özellikle, 1985 sonrası göç edenlerin değişmesi ve buna paralel olarak
kente yeni göçenlerin her anlamda eskilerden çok daha az şansa sahip
olmaları, örneğin kamu sektöründe “işe girmenin” zorlaştığı, özel
sektörde de büyük ve güvenceli iş yerlerinde iş bulma olanağının
azaldığı, buna karşılık enformel sektördeki işlerin hanehalkı gelirlerinde
egemen olduğu bir döneme girilmesi,
(3) Metropol kentlerde gerçek ücretlerin düşmesi ve gelir dağılımında ortaya
çıkan büyük kayıplara dayalı olarak eski orta sınıfın giderek sosyoekonomik konumunu kaybetmesi ve 1990 sonrasında kentlere göç edip
ancak eski göçmenler kadar kentteki olanakları kullanamayan yeni kent
yoksullarının ortaya çıkması,
(4) Sanayi sektöründe üretimin esnekleşmesi, örneğin işgücü pazarında ve
ücretlerde esneklik ve düzensizlik, emek yoğundan makine yoğuna
geçmenin yarattığı işsizlik,
(5) Eve iş verme, parça başı iş ve özellikle kadın ve çocuk emeğinin enformel
üretim biçiminde ağırlıklı olarak kullanımının artması.
Uygulanmaya başlayan neoliberal politikalarla birlikte kapitalizm ve
küreselleşmenin etkileri toplumda daha fazla hissedilmeye başlanmıştır. Dünya
pazarında üretilen ürünler ülkemizde de rağbet görmüş ve bunun sonucunda üretim
güçlerini ellerinde bulunduranlar daha fazla zenginleşmiştir. Zenginleşmenin önünde
herhangi bir engelin bulunmadığı bu dönemde gelir dağılımındaki bozukluk iyice
hissedilmeye başlanmış, küresel politikalardan en çok etkilenen yoksullar, toplumsal
ve kentsel mekânda daha görünür olmuşlardır (Açıkgöz ve Yusufoğlu, 2012: 89).
Gelir bakımından yaşanan bu farklılığın yanı sıra toplumsal sınıflar, kentte süregiden
günlük yaşamda birbirlerini görmemeye hatta temasa geçmemesini sağlayacak bir
162
yeniden
örgütlenmeye
giderek
birbirlerinden
kopmaya
başlamıştır
(Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 42). 1980 sonrasında kentler artık eşitsizliklerin
keskinleştiği mekânlar haline gelmiştir. Geç kapitalistleşen bir ülke olan Türkiye’de
toplumsal refah mekanizmaları tam anlamıyla oluşmadan 1980 sonrasında uygulanan
neoliberal politikalarla birlikte ortadan kaldırılmaya başlanmıştır. Böylelikle kentsel
mekânda yüksek refah düzeyindeki bir azınlıkla, sürekli yoksullaşan bir çoğunluk
yan yana gelmişlerdir (Ocak, 1996: 35).
1980’li yıllardan sonra kırsal alanda yaşayan bireylerin gelir dağılımında pek
fazla bir fark gözlemlenemez iken kentsel alanlarda yaşayan bireylerin gelir
dağılımında büyük farklar meydana gelmiştir. Türkiye genelinde en yoksul %20’lik
kesimin gelir payında bir düşüş yaşanırken, en zengin %20’lik kesimin payında ciddi
bir artış yaşanmıştır. Yani kentsel alanlarda en zengin %20’lik kesimin dışında
herkesin gelirlinde bir düşüş yaşanmıştır (DPT, 2000: 16). Buradan da görülmektedir
ki, küçük bir azınlığın geliri artarken, geniş toplumsal sınıflar bu artıştan bir pay
alamamışlardır.
Dünya Bankası’nın “Dünya Kalkınma Göstergeleri 2005” raporunda
ülkelerin en yoksul ve en zengin %20’lik nüfuslarının ele alındığı bölümde
Türkiye’nin, Tanzanya ve benzeri birçok Afrika ülkesinden daha kötü bir durumda
olduğu görülmektedir. Türkiye’de nüfusun en yoksul %20’lik kesimi gelirden
%6.1’lik bir pay alırken, en zengin %20’lik kesim ise %46.7 düzeyinde bir pay
almaktadır. Rapora göre 343 milyar dolar olan milli gelirden en altta yer alan
7 milyon kişinin kişi başı yıllık gelir oranı 985 dolar iken, en zengin 7 milyon kişinin
13 milyon dolar civarındadır (Altay, 2007: 354).
Türkiye’de yadsınamaz bir gerçek vardır ki o da kırsal alandaki yoksulluğun
kentlere kıyasla daha yaygın olduğudur. Ama kentsel alandaki yoksulluk daha derin
ve de daha yoğun yaşanmaktadır (DPT, 2001: 162). Türkiye ekonomisinde makro
ekonomik daralmanın yaşandığı 1987-1994 döneminde yoksulluk sorununun nasıl
etkilediğini araştıran bir çalışmada, minimum gıda maliyeti ve temel gereksinimler
maliyeti yöntemlerinin yoksulluk sınırları baz alınarak, yoksulluğun sayısal değişimi
irdelenmiştir:
163
Çizelge 10: Türkiye Ekonomisinde Yoksulluk Sorunu 1987-1994 Dönemi
Yerleşim Yeri
Yıllar
Minimum Gıda Maliyeti
Temel Gereksinimler
(Yoksul Kişi Oranı)
Maliyeti (Yoksul Kişi
Oranı)
1987
11.5
27.0
Türkiye
1994
11.5
29.5
1987
6.9
14.3
Kentsel Alan
1994
8.7
20.0
1987
21.2
41.5
Kırsal Alan
1994
20.2
42.5
Kaynak: Erdoğan, 2002: 25-26.
Bu çalışmada da görüldüğü gibi kırsal yoksulluk oranı kentsel yoksulluktan
fazla olmakla birlikte kentsel yoksulluk oranı daha fazla artmıştır. Bir diğer
çalışmada ise 2007-2009 döneminde kır ve kent yoksullarının sayıları belirlenmiştir.
Çizelge 11: 2007-2009 Döneminde Kırda ve Kentte Yaşanan Yoksulluk Oranları
2007
2008
2009
KIR
KENT
KIR
KENT
KIR
KENT
295
33
252
122
310
29
7.293
4.968
7.400
4.533
8.432
4.318
-
-
-
-
-
-
313
43
237
93
138
20
3.686
2.11
3.276
1.483
2.597
469
6.110
4.017
6.626
3.871
7.455
3.214
Gıda Yoksulluğu (açlık)
Yoksulluk (gıda + gıda dışı)
Kişi Başı Günlük 1 $’ın Altı
Kişi Başı Günlük 2.15 $’ın Altı
Kişi Başı Günlük 4.3 $’ın Altı
Harcama Esaslı Göreli
Yoksulluk
Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu, 2010.
Çizelge 11’de yoksulluk sınırı yöntemlerine göre Türkiye’de 2007-2009
yılları arasındaki yoksul kişi sayısı verilmiştir. Çizelgeden görüldüğü gibi 2007
yılında 328.000 kişi açlık sınırında yaşarken, 12.261.000 kişinin ise gıda ve gıda dışı
harcamalarını karşılayamadığı görülmektedir. 2007 yılında kentlerde 4.968.000 kişi,
kırda ise 7.293.000 kişi gıda ve gıda dışı harcamalarını karşılayamamıştır.
Günlük 1 ABD dolarının altında gelire sahip olanları yoksul olarak niteleyen Dünya
Bankası
analizlerine
göre
ülkemizde
2007-2009
yılları
arasında
yoksul
164
bulunmamaktadır. 2007 yılında günlük geliri 2.15 doların altında olan kişi sayısı
ülkemizde 356.000 dolayındadır. Kentlerde yaşayan 43.000 kişi ile kırsal alanlarda
yaşayan 313.000 kişinin günlük geliri 2.15 doların altındadır. 2009 yılında ise bu
oran 356.000’den 159.000’e gerilemiştir. Aynı şekilde kişi başı günlük geliri
4.3 doların altında olan kişi sayısı da yıllar itibariyle bir gerileme yaşamıştır.
Türkiye’de kır ve kent arasındaki dengesizliğin daha genel bir boyutunu
bölgeler arasında da görmek mümkündür. Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve
Karadeniz bölgeleri gerek gelir ve gerekse de insani yoksulluk açısından
bakıldığında göreli olarak daha yoksuldur. Bu bölgelerde yaşanan yoksulluk, iç göçü
tetikleyerek,
yoksulluğun
kentlere
taşınması
ile
sonuçlanmaktadır
(Gündoğan, 2008: 56). Örneğin Tarık Şengül ve Melih Ersoy (2003: 5) tarafından
yapılan alan araştırmasında Şanlıurfa ve Diyarbakır kentlerinde yoksulluk sorunu
Ankara ve Zonguldak kentlerine göre daha yoğun bir biçimde yaşanmaktadır. İşsizlik
oranının yoksulluk göstergelerinden biri olduğu kabul edilince, elde edilen oranlar
Türkiye’de bölgeler arasında olan dengesizliği daha net bir biçimde göstermektedir.
Örneğin, Ankara ve Zonguldak kentlerinde seçilen örneklem içerisinde işsiz olan
deneklerin oranı %12,4 ve %12,2 iken, bu oran Diyarbakır ve Şanlıurfa kentlerinde
%62,8 ve %65,8’dir.
Türkiye’de 1950’li yıllarda mülksüzleşerek kırları terk eden nüfus kentsel
alanlara hızla göç etmeye başlamış bu süreç 1980’li yıllara kadar devam etmiştir.
Ama 1980’li yıllardan sonra göç dalgası yeni boyutlar kazanmaya başlamıştır. 1980
sonrası uygulanan politikalar neticesinde kırsal refahı arttıran politikalardan
vazgeçilmiş, tarımsal üretimi destekleyici politikalar kısıtlanmış, çeşitli tarımsal
girdilere olan devlet desteği kaldırılmış ve kredi faiz oranları yükseltilmiştir. Kısacası
tarımsal nüfus piyasa koşulları ile baş başa bırakılmıştır. Bu durum karşısında da
kırsal
alan
nüfusu
kentlere
göç
etmek
durumunda
kalmışlardır
(Kepenek ve Yentürk, 2005: 352-354). Devletin küçültülmesini esas alan neoliberal
politikalar kırsal alan nüfusunu da etkileyerek yoksullaştırmış ve bu yoksulluğun
kentsel alanlara taşınmasına yol açmıştır.
165
Bu dönemde ayrıca kırda kalan küçük burjuvazi de uygulanan neoliberal
politikalar neticesinde mülksüzleşerek kentlere göç etmiştir. Bu durumun en açık
örneğini de tütün ve şeker üreticilerinin sayısındaki düşüş göstermektedir.
1998 yılında Türkiye’de 622.0 olan tütün üreticisinin sayısı, Tütün ve Alkol Piyasası
Düzenleme Kurulu’nun verilerine göre 334.3 bine, 2009 yılında da 80.8 bine
düşmüştür. Yani 1998-2009 döneminde tütün üretiminin dışına itilen 540 bin
civarında aile hızla mülksüzleşerek, önemli bir bölümü kentlere göç etmek zorunda
kalmıştır (Bağımsız Sosyal Bilimciler, 2011: 54). Aynı şekilde Şeker Kurumu’nun
verilerine göre Türkiye’de 2002 yılında şeker pancarı üreticilerinin 492.2 bin olan
sayısı, 2008 yılında 209.1 bin olmuştur. Yani 6 yıl içinde şeker pancarı üreticilerinin
%57’si üretim dışına itilerek mülksüzleştirilmiş ve kentlere göç etmek durumunda
bırakılmıştır (Bağımsız Sosyal Bilimciler, 2011: 55).
Uygulanan politikalar neticesinde 1960’lı yıllardan itibaren gündemde olan
kentsel yoksulluk bu dönemden sonra farklı boyutlara ulaşarak daha geniş bir kesimi
etkisi altına almıştır. Kentsel yoksullukla özdeş tutulan gecekondu, bu dönemde bir
dönüşüm yaşamış ve kullanım değeri yerine değişim değeri ön plana çıkmıştır. 1980
sonrasında uygulanan politikalar neticesinde apartmanlaşma yoluyla kentsel
yoksulların gecekonduları da kentsel ranttan pay almaya yöneltilmişledir. Kat
karşılığı müteahhitlerle anlaşan kentsel yoksullar bu şekilde kente daha sonra
gelenlere yoksulluklarını devredebilmişlerdir. Nihayetinde kentsel mekân artık
sermayeye kaynak aktarımının yollarından biri olmuştur. Bu bakımdan kentsel
mekân sermaye öncülüğünde ve devlet desteğiyle yeni bir dönüşüme/yapılaşmaya
gitmiştir. Bu dönüşümün/yapılaşmanın yegâne mekânı da kentsel yoksulların
barındıkları gecekondu alanları olmuştur. Gecekonduların tasfiyesini amaçlayan
uygulamalar başta devlet olmak üzere sermaye sahipleri ve medya öncülüğünde
gerçekleşmeye başlamıştır37. Kırdan kente göç sonucu oluşan imarsız yapılar
37
Türkiye’deki gibi gecekondular ile lüks konutların yan yana bulunduğu bir diğer ülke olan
Brezilya’da da benzer bir süreç yaşanmaktadır. Brezilya-Rio de Jeneiro’da varsıl kesim önceleri
okyanus kenarındaki düz yerleşim alanlarında yaşamaktaydılar. Yoksullar ise altyapı, kanalizasyon, su
tesisatı gibi kamusal hizmet statüsündeki hizmetleri devletin desteği ve sübvansesi olmadan kendi
emekleri ile gerçekleştirdikleri tepelerde yaşamaktaydılar. Ama zamanla güzel bir manzaraya sahip
olan tepelerdeki yerleşim alanları daha cazip hale gelerek değer kazandılar ve devlet tarafından
satılarak yoksul halk bu bölgelerden tasfiye edildi (Çelik, 2012: 13-14). Yine aynı şekilde hem Dünya
Futbol Şampiyonası hem de olimpiyatlara ev sahipliği yapacak olan Brezilya’da şu an var olan
166
devletin
emeğin
yeniden
üretimi
için
gerekli
kentsel
hizmetleri
yerine
getirmemesinin bahanesi olmuş durumdadır. DPT 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı
(2000: 173), İçme Suyu, Kanalizasyon, Arıtma Sistemleri ve Katı Atık Denetimi
bölümünde bu durum şu şekilde ifade edilmiştir: “Hızlı nüfus artışı ve köyden kente
göç plansız yapılaşmaya yol açmakta, altyapı tesislerinin yapımını zorlaştırmakta ve
maliyetlerini artırmaktadır.”
Değişim değeri ile ön plana çıkmaya başlayan gecekondular 1950’li yıllarda
göç ve yoksullukla ilişkilendirilirken 1980’li yıllardan itibaren rantçı, gaspçı, varoş
gibi söylemlerle anılır olmuştur. Olumsuz değer yargılarını barındıran bu ifadeler
özel
sektörün
kent
çeperlerindeki
gecekondu
bölgelerini
dönüştürmelerini
sağlayacak, bu bölgeleri ortadan kaldıracak bir yol olarak görülmüştür. Böylelikle
uzun yıllar kapitalistleşme süreci dışında bırakılan gecekondu bölgeleri artık sistemin
içerisine çekilebilirdi (Erman, 2004: 13). Yoksulluk mekânlarındaki dönüşümlerin
sermayeye kaynak aktarımının bir yolu olarak seçildiği bu dönemde, dönüşümleri
toplum nezdinde meşrulaştırmak için bu mekânlar özellikle medya desteği ile birer
suç deposu olarak tanıtılmıştır. Örneğin İbrahim Doğan’ın (14.03.2005) Aksiyon
dergisinde yayınlanan yazısında:
“Türkiye'nin aynası İstanbul'da işlenen asayiş suçları son 10 yılda yüzde 87.6 artarken,
gecekonduların yoğunlaştığı 14 ilçede bu oran yüzde 285'e tırmandı. Uzmanlar, gecekondu
kaynaklı suçların önümüzdeki yıllarda daha da artabileceğine dikkat çekiyor. Ne köylü
kalabilen, ne de kentli olabilen gecekondu sakinlerinin kendilerini üst gelir gruplarıyla
kıyaslaması, suçun ana sebebi olarak gösteriliyor…. Özellikle büyük şehirleri bir virüs gibi
kuşatan varoşlar, hiçbir ahlaki ve insani değeri tanımayan insanların yetişmesinde önemli bir
rol üstleniyor.”
Neoliberal esnek birikim döneminde artan çelişkilerin bir ürünü olarak
kentsel şiddet, kentsel yaşamın artan maliyeti karşısında yaşam kalitesinin her geçen
gün düşmesi ve kentin büyük bir kesiminin ayakta kalma mücadelesinin artmasından
favelalar kaldırılıp yerine yeni parlak ve yüksek binalar yapmak fikri 2020 yılı için olimpiyatlara ev
sahipliği yapmak isteyen Türkiye’nin de gündemindedir. Birçok yoksul hanenin iyileştirme adı altında
yerinden edildiği bu projelerde aynı zamanda kentin çevresel dokusu da bozulmaktadır. Olimpiyatlar
gibi turizm sektörünü canlandırıcı faaliyetler kentsel bir yıkıma yol açarken, bu durumdan sermaye
sahipleri nemalanmakta kentsel yoksullar ise evlerinden uzaklaştırılmaktadır.
167
kaynaklanmaktadır (Ercan, 1996: 80). Yukarıdaki alıntıda da görüldüğü gibi varoş
diye nitelendirilen yerlerde suç oranının fazla olması, varoşların ahlaki ve insani
değer tanımayan insanları yetiştirdiği ile ilişkilendirilmektedir. Varoşların oluşum
süreçlerini, üretim ilişkilerindeki eşitsiz dağılımı yok sayan bu yazı, bu alanlardaki
suçların kaynağını irdelemekten çok, bu alanları suçun kaynağı olarak nitelemekte ve
bu durumu toplum nezdinde kabul ettirmeye çalışmaktadır.
Bu dönemde rantçı, gaspçı, varoş gibi ifadelerle tasfiye edilmek istenen bu
yoksul mahallelerin yanı başına zengin komşular gelmeye başlamıştır. Her ne kadar
“yoksul mahallelerin yanı başına” gibi bir ifade kullanılsa da aslında varsılların
ikamet ettikleri yeni alanlar fiziksel olarak bir o kadar da uzak kalmışlardır.
Erman’a (2004: 13) göre tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de zengin ile yoksul
arasındaki uçurum artmış, toplumun avantajlı kesimi korunaklı, dışa kapalı, ileri
teknoloji ve özel güvenliklerle, özel hastaneler ve özel okullarla “ötekileri”
dışlayarak yoksullarla ilişkilerini en aza indirmiştir.
Murat Güvenç ve Oğuz Işık tarafından 1996 ve 1998 yılında, 1990 nüfus
sayımı verilerini kullanarak İstanbul üzerine yapılan çalışmada, kentin en yoksul
kesimlerinin kent merkezi ve yakın çevresindeki çöküntü alanlarında yaşadıkları
belirlenmiştir (Işık ve Pınarcıoğlu, 2009: 38). Türkiye’de yoksul mahallelerinin
iyileştirilmesine yönelik geliştirilen özel bir devlet politikasından bahsetmek
mümkün değildir. Daha ziyade toplumsal ve ekonomik akışın insafına bırakılan bu
bölgelerde ekonomik alandaki genel gelişmelerin etkileri zamanla görülse de,
yoksulluk koşulları ve onun getirdiği birtakım özellikler bu bölgelerin temel
karakteristiği olmaya devam etmektedir (Poyraz, 2011: 21).
Türkiye’de konut piyasasında çok fazla düzenleyici kurallar olması ve faiz
oranlarının da serbest pazar düzeyinin altında olması yatırımların bu alana
kaymasını engellemekteydi. Bu noktada devreye giren Dünya Bankası konut
finansmanı için yeni kurumlar önermiştir. Bu öneri Toplu Konut İdaresi’ni ortaya
çıkarmıştır. Ama bu proje kentin yoksul kesimlerine ulaşamamıştır. Bu dönemde
kâr getirecek yatırım alanı arayan özel sektör büyük çaplı ve lüks konut projeleri
ile konut piyasasına girmiş oldu (Şenyapılı, 2006: 112). 1980’li yıllarda
168
sermayenin hegemonyası altına giren kent mekânında özellikle gecekondu
bölgelerinin dönüşümünü hedefleyen projeler devlet desteği ile kentleri fiziksel
olarak yenilerken, toplumsal olarak ayrıştırmakta ve yoksul sınıfları kentin dışına
itmektedir (Poyraz ve Aslan, 2011: 11).
Dünya
Bankası
ve
IMF’nin
yönlendirdiği
tarımsal
politikalardan
etkilenerek kırsal yoksul haline gelip kırdan kopmak zorunda kalan nüfus ve
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşanan güvenlik sorunları
nedeniyle göç eden nüfus, ekonomik büyümenin yavaşladığı ve gelir dağılımı
eşitsizliklerin arttığı kentsel mekânda hem yoksulluğu arttıran hem de ondan en
çok etkilenen kesimi oluşturmaktadırlar. Üretim sürecinin esnekleştirilmesi ve
taşeron üretim biçimlerinin yaygınlaşması sonucu genişleyen enformel sektör
yine en çok göç eden bu nüfusu etkilemektedir. Çünkü yeni kentsel yoksulluğun
önemli boyutlarını oluşturan toplumsal ve mekânsal ayrışmalar ve dışlama
olgusu, kente daha sonradan gelen bu nüfusu ağ türü dayanışma ilişkilerinden
yoksun bırakarak iş ve gelir bakımından eski göçmenlerin sahip oldukları
imkânlara erişememelerine yol açmaktadır (Kaygalak, 2001: 163).
İstanbul-Tarlabaşı’nda yaşanan süreç de bu duruma iyi bir örnek teşkil
etmektedir. Tarlabaşı için yapılan bir çalışmada bu bölgeye gelenlerin geldikleri
bölgeler ve zamanına ilişkin Çizelge 12 aşağıda verilmiştir:
Çizelge 12: Tarlabaşı’na Göç Hareketleri
BÖLGELER
1960
Öncesi
%13
%12
-
19601969
%33
%13
%20
İç Anadolu
Doğu Anadolu
Güneydoğu
Anadolu
%38
%13
Karadeniz
Kaynak: Dinçer ve Enlil, 2002: 422.
GELDİKLERİ YILLAR
197019801990 ve
1979
1989
Sonrası
%44
%13
%15
%6
%20
%15
%13
%53
%44
%18
%7
%6
TOPLAM
%23
%14
%32
%13
Çizelge 12’den de görüldüğü gibi eski kent içi alanlara özellikle 1980’li
yıllardan sonra yoğun bir göç yaşanmıştır. Tarlabaşı’na göç eden nüfusun %39’u
1990 sonrasında yaşanan zorunlu göç ile gelmişlerdir. Bu oranın %59’u ise
169
Olağanüstü Hal Bölgesi illerinden olan Mardin, Siirt ve Diyarbakır’dan gelmiştir
(Dinçer ve Enlil, 2002: 423).
Türkiye’de özellikle 1990’lı yıllarda yaşanan zorunlu göç olgusu kentsel
yoksulluğu arttırıcı bir etki göstermiştir. Zorunlu göç ile köylerinden kopmak
durumunda bırakılan bu yeni göçmenler aynı zamanda kentteki yeni yoksulluğun da
unsurları haline gelmişlerdir. İkinci ve üçüncü kuşak göçmenler, kentlerde bir iş
bulma umudu olmayan ve köyleri ile bağlantıları kesilen göçmenler, kendileri gibi
olanlarla dayanışma ağı kuracak güçten de yoksun kalmışlardır (Türker, 28.02.2005).
Bu duruma iyi bir örnek, Tarık Şengül ve Melih Ersoy (2003: 4) tarafından
Diyarbakır üzerinden verilmiştir. Kentin en yoksul üç semtinde yapılan alan
araştırmasında görüşülen hanelerin yaklaşık üçte biri 1990 sonrası yaşanan zorunlu
göç ile kente geldikleri belirlenmiştir. Kırsal alanlardaki ev, tarla veya hayvan
varlıklarını tümüyle yitiren ya da satmak zorunda kalan bu kesim, hiçbir bireysel ya
da toplumsal uyum süreci yaşama fırsatı edinemeden bir anda kentte kendisini yoksul
konumda bulmuşlardır.
1980’li yıllardan sonra kente göç edenlerin dayanışmacı örüntülerden yoksun
kaldığını belirlemek isteyen Aksu Bora’nın (2007: 105) yaptığı çalışmada görüşülen
kişinin ifadesi bu durumu kanıtlamaktadır:
“Akraba
ya
da
komşularla
yardımlaşıp
yardımlaşmadıklarını
sorduğumuzda,
görüştüğümüz kişilerden pek çoğu, bir tür doğal durumdan söz edercesine, kimsenin kimseye
yardım edebilecek halinin olmadığını anlattı. Herhangi bir ortaklık, güç birliği ya da örgütlü
dayanışmayı hayal ettiklerine dair bir ipucu yoktu.”
1980 sonrası ekonomik yeniden yapılanma ile oluşan toplumsal ve mekânsal
dinamikler
çerçevesinde
soylulaştırma
Türkiye’de
özellikle
İstanbul’da
görülmektedir. 1950’li yıllardan sonra özellikle de 1960’larda kat mülkiyetine bağlı
etki ve orta sınıfın göreli olarak ekonomik açıdan iyileşmesiyle kent merkezinin
etrafında bir apartmanlaşma başlamış, kent merkezleri ise gerilemiştir. 1970’lere
gelindiğinde apartmanlaşarak gelişen orta sınıf semtlerine karşılık eski kent içi
alanlarda yoksullaşma eğilimi artmıştır. Eski kent merkezlerinde konutlar orta sınıf
açısından gerekli nitelikleri taşımadığından apartman dairesi aldıkça terk edilen bu
170
semtler sosyo-ekonomik açıdan gerilemekte olan bir kesimin yerleştiği daha ucuz
semtler haline gelmiştir (Şen, 2005: 146-149). 1980’li yıllardan sonra ise sermayeye
yeni bir yatırım alanı haline gelen bu semtler, kentsel dönüşüm, kentsel yenileme
gibi politikalarla eski sakinlerini yerinden etmiştir. Eski kent içi semtlerinin
soylulaştırılarak ayrıcalıklı konut alanlarının yapılaşması, mekândaki sınıfsal ve
kültürel ayrışmayı arttırmıştır (Şen, 2005: 151).
Üretim sisteminin içine düştüğü krizi aşabilmek için kentleri pazar yeri haline
getirmiştir. Türkiye’de de özellikle 1999 depreminden sonra hızla kentsel dönüşüm
alanı ilan edilen bölgelerde uygulanmaya başlanan dönüşüm projeleri sonucunda o
bölgelerde yaşayanlar ya bölgeden ayrılmak zorunda kalmışlar ya da kendi yaşam
biçimlerine uymayan bu yeni alanlardan gönüllü olarak ayrılmışlardır. Sulukule,
Fener-Balat,
Ayvansaray
gibi
projeler
bu
duruma
en
iyi
örneklerdir
(Köymen, 24.02.2013).
“Ömrünün son günlerini yaşıyordu Sulukule….Mahallenin yerinde, koskoca bir enkaz
yığını yükseliyordu. Yıkıntılar üzerinde hurda toplayıcıları hummalı bir faaliyet içinde; bu
evlerde tüketilmiş hayatların demirini kapısını çerçevesinden, bakırını kablosundan
ayırıyordu. İnsanlardan, kültürden ve tarihten para eden ne kalmışsa, bir bir kamyonların
üzerine istifleniyordu. Ne acıydı oysa. Tarih, anı, hayat… Hepsi bir kamyona sığar mı?
Yüzyıllık geçmiş, bir kamyonluk hayat yapar mı? Burada herkes bir şeyini kaybetti; kimisi
evini, kimisi çocukluğunu, kimisi ömrünün en güzel yıllarını. Yine de bu hoyratlık
mahallenin zenginlerine başka, yoksullarına başka türlü değdi. Yeryüzünden silinen tarihi
semt ile birlikte, yaşlıları, yalnızları ve muhtaçları esirgeyen, koruyan mahalle dokusu da yok
oldu gitti; insanlar birbirini kaybetti… (İşeri, 2010: 88-89)”
Bu alıntıdan da görüldüğü gibi kentsel dönüşüm, kentsel yenileme veya
soylulaştırma diye anılan projelerden yarar görmeleri beklenirken en fazla zarar
gören toplumsal kesim, kentsel yoksullardır. Kentin fiziki durumunu iyileştirmek
amacıyla yola çıkılan projelerde yoksulların yaşadığı plansız ve sağlıksız konutlar
yıkılarak yerine daha sağlıklı konutlar inşa edilmektedir. Bu tarz konutlara yerleşen
kentsel yoksullar bir süre sonra büyük bir borcun altına girdiklerinden dolayı
zamanla bu yerleşim alanlarını terk etmek zorunda kalmışlardır.
171
Kentsel ortamda yaşanan kargaşa, keşmekeş, gelir eşitsizliği gibi sorunlar
bazı sınıfların kendilerini sözde tehdit altında hissetmelerine yol açmıştır. Toplumsal
uzlaşma yerine toplumsal ve sınıfsal ayrışmanın mekânsal ayrışmayı körüklediği
günümüz kentlerinde, kent ortamının dışında ya da korunaklı bir bölgede yeni
mekânlar oluşturulmaya başlanmıştır. Seçkinlik ve statü ile ön plana çıkan, küresel
sürecin yeni mekânsal biçimleri olan bu güvenlikli siteler, abartılı bir güvenlik
algısını da tesis etmektedir (Alver, 2010: 100). Bu kapalı yerleşmeler her ne kadar
güvenlik arzusu ile ön plana çıksa da aslında liberal politikaların eğitim, sağlık,
konut
edinme
gibi
alanlarda
yarattığı
yeni
ayrışmaların
bir
sonucudur
(Kurtuluş, 2005b, 162).
Türkiye’de özellikle büyükşehirlerde son yıllarda gözlemlenen üst ve orta
sınıfların kentin merkezinden çevreye doğru yönelmesi yeni bir olgu değildir. Bu
durumu, bir zamanlar Chicago’da ve Sydney’de yaşanan banliyöleşme sürecinin
bugün Kahire’de, Jakarta’da ya da İstanbul’da tekrarlanması olarak yorumlamak
mümkündür (Öncü, 1999: 27). Dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin kentlerinde
yaşanan bu süreci küreselleşme süreci ile uygulanan neoliberal politikalarla
bağdaştırmak mümkündür. Çünkü bu politikalar ile gelir dağılımı arasındaki
eşitsizliğin daha da artması, varsıl ile yoksul arasındaki uçurumu keskinleştirmiş ve
varsıllar kent merkezinin kendileri için güvenli olmadığı gerekçesiyle yoksullarla
aralarında olan mekânsal/toplumsal ayrışmayı derinleştirmişlerdir.
1980’li yıllarla uygulanan neoliberal politikalar ve küçülen devlet, bir
zamanların eğitimli, hali vakti yerinde orta sınıflarının büyük bir kısmını, kamu
sektörü çalışanlarını ve birçok köylüyü, emek ve konut pazarlarında kentsel yoksul
mevkiine itmiştir. Artık gittikçe artan sayıda işsiz, geçimini sokaktan kazanan işçi,
sokak çocuğu ve yeraltı dünyası mensubu mevcut olmaya ve bunlar “kent
marjinalleri”, “kent yoksunları” ya da “kentsel yoksullar” diye tanımlanmaya
başlamıştır. Toplumdan dışlanan bu gruplar tarihsel olarak yeni bir olgu olmamasına
karşın, küresel yeniden yapılanma ile yoğunlaşan ve derinleşen bir sayıya ulaşmıştır
(Bayat, 2006: 29). 1980’lerden sonra proje yönetiminden genel kentsel politikalar
kurgusuna yönelen Dünya Bankası fonlarını da konut stokunu arttırma amacıyla
172
finans sistemlerine yöneltmiştir. 1990’lı yıllardan sonra da yoksulluk ve arazi
politikaları üzerinde politikalar geliştirmiş olsa da bu dönemin yoksulluğu
umudun yitirildiği bir yoksulluk boyutuna ulaşmıştır. Işık ve Pınarcıoğlu (2009)
tarafından ileri sürülen “Nöbetleşe Yoksulluk” kavramında yaşanılan yoksulluğun
bir nöbet süresi içinde bitebileceği inancı 1990’lı yıllardan sonra kaybolmuştur.
Çünkü bu dönemde emek piyasası daralmış, ihtisaslaşmış ve parçaları arasında
geçirimi çok aza inmiştir. Emek piyasasının bu örgütlenmesi karşısında birçok
kişi emek pazarına katılamamıştır (Şenyapılı, 2006: 113-114). Metropol alanlara
ve büyük kentlere göçle gelen ve yaşam alanı olarak kenar mahalleleri seçen ve
kentin en düşük gelir grubuna dahil olanlarda var olan yoksulluk yerleşik hale
gelerek kendi kendini üreten bir boyut kazanmıştır (Altay, 2007: 350).
Sonuç olarak denilebilir ki 1980’li yıllardan sonra uygulanan politikalar
kentteki sosyo-mekânsal eşitsizlikleri arttırırken aynı zamanda yoksulluk
olgusuna yeni bir içerik kazandırmıştır.
Yoksulluğun daha geniş toplumsal
kesimleri etkilemesi ve daha kalıcı hale gelmesi, yoksulluğa “yeni” bir boyut
eklemiştir. İşçi sınıfının örgütlülüğünün zayıflatılması suretiyle ücretlerin
düşürülmesi, dolaylı ücret kapsamındaki kamu harcamalarının azaltılması ve
ücretli çalışanlar arasındaki gelir dağılımı arasındaki uçurum kentsel mekân
içinde yoksulluğu daha kapsamlı ve çok boyutlu bir sorun haline getirmiştir
(Kaygalak, 2001: 163). Özellikle de 1990’lı yıllardan sonra yoksulluk geniş
yığınlar için daha ağır ve kalıcı hale gelmiştir (Buğra ve Keyder, 2003: 59).
173
5. TOPLUMSAL VE MEKÂNSAL YAPISIYLA TOKAT VE
SULUSOKAK
Bu bölümde Tokat ve Sulusokak bölgesini tarihsel açıdan ele aldıktan sonra
Tokat ve Sulusokak bölgesinde toplumsal ekonomik yapının mekânda yerleşimine
değinilmiştir. Ardından Tokat kent merkezi ile Sulusokak bölgesinde kentsel
yoksulluk bakımından meydana gelen mekânsal ayrışma olgusu irdelenmiştir.
5.1. Geçmişten Günümüze Tokat İli
Orta Karadeniz bölümünün iç kesimlerinde, 39 derece 51 dakika, 40 derece
55 dakika kuzey enlemleri ile 35 derece 27 dakika, 37 derece 39 dakika doğu
boylamları arasında yer alan Tokat ili, Sivas, Yozgat, Amasya, Samsun ve Ordu
yönetim alanları ile çevrelenmiştir. Tokat, nüfus artışına paralel olarak, ekonomik
yapısındaki değişiklik ve gelişmelerle çok fonksiyonlu bir kent yerleşmesine
dönüşmüştür (Ünal, 2004: 1). Tokat’ın merkez ilçesi Behzat Deresi civarında,
güneyde yüksek kesim, orta kesim ve kuzeyde aşağı kesim olmak üzere üç bölüm
halinde kümelenmiştir. Son yıllarda şehir kuzeye doğru genişlemektedir. Şehirde
güneyden kuzeye doğru bir tek ana cadde, “Gazi Osman Paşa Bulvarı” uzanmaktadır.
Tokat ili tarihinde birçok devlete ev sahipliği yapmıştır. Sahip olduğu coğrafi
konumuna rağmen zamanında ticaret yollarının kesişim noktasında bulunan Tokat,
üretim ilişkilerinde yaşanan değişim ve dönüşümle birlikte sahip olduğu konumu
kaybetmiş ve günümüzde bir taşra kent niteliğini taşımaktadır. Ama üretim
sisteminin tüketim toplumu yaratma arzusunun büyüklüğü bugün Tokat’ta da
yansıma bulmuş, prekapitalist üretim ilişkileri varlığını sürdüremez bir hale
gelmiştir.
Tokat’ın M.Ö. 5500’lere kadar inen bir tarihi geçmişinin olduğu
bilinmektedir. M.Ö. 2000’lerde Hitit egemenliğinde olan bölge, Frig, Pers,
Kapadokya ve Makedon krallıklarının egemenliği altına girmiştir. M.Ö. 4. yüzyıl
başlarında Pontus, M.Ö. 1. yüzyılda ise Roma egemenliğine giren bölge, 395 yılında
Bizans’a bağlanmıştır. 11. yüzyıla kadar Bizans egemenliği altında kalan Tokat’a 11.
174
yüzyıldan itibaren Türkmen akınları başlamıştır. Malazgirt Savaşı’ndan sonra
Danişmentli topraklarına katılan bölge, 1175 yılında Selçuklulara bağlanmış, 1243
Kösedağ Savaşı’ndan sonra İlhanlı, 1335 sonrasında Eretna, 1388’de Kadı
Burhanettin yönetimine giren şehir, 1392’de Osmanlı topraklarına katılmıştır
(“Tokat: Zamana Kök..”, 2010: 18).
Tokat kentinin tarihi devirlerde, farklı dillerdeki isimleri şunlardır; Antik
çağda Komana, Bizanslılar döneminde Evdoksia, Dokeia gibi isimlerle anılan
Tokat’ı Araplar Dokat, İranlılar Kah-cun, Selçuklular Darün-Nusret, Moğollar
Sobaru, Osmanlı Devleti dönemi’nde (Yıldırım Beyazıt) ise Dar-ün Nasr ve Tokat
diye isimlendirmişlerdir (Ünal, 2004: 32). Sargon Erdem (1987: 13) Dokeia kent
adının çanak memleket anlamına geldiğini, etrafını çevreleyen dağlar arasında,
gerçek bir çanak görünümünde olan ve devamlı surette içine su dolmak yani sel
gelmek tehdidi altında yaşayan bu memleket için verilebilecek en uygun ismin bu
olduğunu belirtmektedir.
Tokat, 14 devlet ve birçok beyliğin yaşadığı ve egemen olduğu Yeşilırmak
Havzası içinde yer alan, Selçuklular zamanında Anadolu’nun altıncı büyük kenti, 12.
yüzyılda Bizans ve Haçlı orduları, 1243 yılından itibaren de Moğol baskısı altında
olmasına rağmen İlhanlı egemenliği sonuna kadar gelişimini sürdürmüş, antik
dönemlerde olduğu gibi ekonomi ve ticaret gelişmiş, doğu-batı yönündeki büyük
ticaret kervanlarının konakladığı hanlar, kervansaraylar ile düzenli yol ve köprüler
inşa edilmiştir. Moğolların yaptığı büyük tahribattan sonra 14. yüzyılın sonunda
Osmanlı egemenliğine giren Tokat, devletin yükselme döneminde bölgenin tarım ve
sanayi merkezlerinden biri olmuştur. Bağ, bahçe ve ovaları ile Osmanlı ordularının
konaklama ve gıda ambarı olmuş, bakırcılık, ipekçilik, pamuklu dokuma ile çeşitli
sanayi ve el sanatları gelişmiş, iş hanları ve çarşıları Bağdat, Bursa ve Halep’tekiler
ile kıyaslanır olmuştur (“Tokat Tanıtım Rehberi”, 1998: 9).
Suraiya Faroqhi (akt. Beşirli, 2005: 148), 16. yüzyılda Tokat’ta kayıtlara
geçmiş 5-6 hanın bulunduğunu, Tokat’ın aynı zamanda Afyon’la birlikte
bölgelerarası ticaret merkezi olduğunu belirtmektedir. Ayrıca Tokat’ın İran’ın ipek
üreten bölgelerinden Bursa ve İstanbul’a uzanan kervan yolu üzerinde önemli ambar
175
niteliğinde olduğunu vurgulamıştır. Tokat, Anadolu, İran, Bağdat, Şam ve Halep’ten
gelen anayolların birleştiği kavşaklar Sivas, Tokat ve Amasya’dan geçmekteydi. Bu
bakımdan kent, ticaret yollarının kesiştiği bir uğrak yeri olduğundan, gelişmiş bir
ticari potansiyel özelliğini sürdürmüştür. Tokat, yerli ipek ticareti, pamuklu ve basma
imalatı, deri imalatı ve bakır ve bakır işçiliği en gelişmiş kentlerden biridir.
Kuruluşu Ortaçağ’a kadar giden ve Roma ve Selçuklu dönemlerinde yaklaşık
bin yıllık bir süreç içinde sınır kenti olarak kalan Tokat, başlarda savunulmasını
kolaylaştırması bakımından bir kale kent görünümünde iken daha sonraki süreçte yol
kavşağında bulunmasından dolayı bir ticaret kenti olarak sivrilmiş, bu özelliğini 19.
yüzyılın ikinci yarısına kadar sürdürmüştür (Beşirli, 2005: 8). Selçuklu döneminde
önemli bir kent olan Tokat, Osmanlı döneminde ise Halep, Şam, Bursa ve
İstanbul’dan sonraki beşinci büyük şehirdir. Ama 1890’lı yıllarda çivit’i, köseleyi
Marsilya’dan, mumu Almanya’dan, şekeri Trieste ile Marsilya’dan, kibriti, fesi
Trieste’den,
kumaşı
ise
Almanya’dan
ithal
eder
duruma
gelmiştir
(Tamer ve Müftüoğlu, 1987: 29). Yani değişmeye başlayan üretim ilişkileri Osmanlı
Devleti’nin son dönemlerde yarı sömürge bir devlet haline getirerek, dışa bağımlılık
bu dönemlerde başlamış denilebilir.
Tokat’ın nüfus bilgisi ile ilgili en eski bilgi, 1455 tarihli Tokat Tahrir
Defteri’ndeki kayıtlardan edinilebilmektedir. Bu kayıtlara göre yaklaşık 200
Müslüman ve 1000 Hıristiyan hane olmak üzere 3000 kadar vergi yükümlüsünün
bulunduğu Tokat’ta hane başı 5 kişinin olduğu varsayıldığında, kent nüfusunun
15.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir (Çelik, 2000: 46). Ardından yapılan
1485, 1520, 1554 tahrirleri sonuçlarına göre zaman zaman artıp zaman zaman da
azalan Tokat nüfusunun, 1574 tarihinde yapılan son tahririne göre ise 14.089 kişi
olduğu görülmektedir. Bu nüfusun artma yerine azalma göstermesinin çeşitli
nedenleri vardır. Bunlardan ilki 1470 yıllarında Uzun Hasan’ın kuvvetlerinin
saldırısına maruz kalmasından sonra yapılan tahrirde vergi veren nüfusun yarısının
olmadığına bakılırsa şehir nüfusunun önemli bir kısmının katledildiği söylenebilir.
Ayrıca, 1498 yılında meydana gelen depremden dolayı da şehir nüfusunda bir azalma
yaşanmıştır. 1620-1640 yıllarında Tokat şehir merkezinin nüfusu 19.290 olduğu
176
belirlenmiştir (Eken, 1997: 156-157). Şehir nüfusunda deprem, iç karışıklıklar gibi
sebeplerden dolayı meydana gelen azalmalar, 16. yüzyılın sonlarından itibaren tekrar
değişmiş ve hızla artmaya başlamıştır. 1646’daki Osmanlı kayıtlarına göre kentte
toplam 3.858 aile bulunmaktadır (Beşirli, 2005: 296). 1851 yılında Tokat
mahallelerindeki hane sayıları ile ilgili bilgilere bakıldığında Camii Kebir
Mahallesi’nde 42 Müslüman, 16 Ermeni, birer Rum ve Yahudi hanesi, Cemalettin
Mahallesi’nde 46 Müslüman, 26 Ermeni hanesi, Kabe-i Mescid Mahallesi’nde
23 Müslüman, 84 Ermeni hanesi, Seyit Necmettin Mahallesi’nde ise 58 Müslüman
hanesi bulunmaktaydı (Beşirli, 2005: 304). 1800’lü yıllarda Tokat’ta Ermeniler,
Rumlar ve Müslümanlar birarada yaşamışlardır. Osmanlı Devleti’nde İslam
hukukunun yanında örfi hukuk kurallarına uyularak gayri Müslimler için bir asimile
politikası uygulanmamış, kendi dinlerini muhafaza etmiş ve asgari müştereklerde
uzlaşarak barış içinde yaşamışlardır (Asıl, 2006: 4).
Tokat, 1878’e kadar Sivas’a bağlı bir bucak merkezi konumundadır. Nüfusu
da 29.890 kişidir (Aktüre, 1975: 115). 1878 yılında Sivas’a bağlı sancak beyliği
statüsünde olan Tokat’ın dört tane kazası vardı: Erbaa (Herek), Reşadiye (Eskefser),
Zile ve Niksar, Turhal ve Artova o günlerde merkez kazaya bağlı birer nahiye
konumundadır (“1984-1988 Yıllarında Tokat”, 1988: 31). 1920’de müstakil liva ve
cumhuriyetle birlikte de il statüsüne ulaşmıştır (Asarkaya, 1936: 47).
Resim 1: 1932 Yılında Albert Louis Gabriel Tarafından Çizilen Resim (Tokat Kalesi)
Kaynak: “Bir Asırda Tokat…”, 2000: 16.
177
Tokat, 1923 yılında il olmuş; Erbaa, Niksar, Reşadiye, Zile ilçeleri bağlanmış,
1943 yılında Taşova, 1944’te Artova ve Turhal, 1954 yılında Almus, 1987 yılında
Pazar ve Yeşilyurt, 1990 yılında Sulusaray ve Başçiftlik ilçeleri kurulmuştur. Tokat’a
bağlı olan Taşova ilçesi, 1953 yılında Amasya’ya bağlanmıştır. Tokat ilinde merkez
ilçe dahil olmak üzere 12 ilçe, 54 belediye ve 634 köy bulunmaktadır
(“Tokat Tanıtım Rehberi”, 1998: 20).
Tokat ilinde nüfus hareketleri ile ilgili bilgiler geçmiş belgeler üzerinden
genellikle tahmin üzerine yapılmış olsa da periyodik nüfus sayımlarının yapılmaya
başlandığı 1927 yılını referans almak mümkündür. İlk nüfus sayımının yapıldığı
1927’den günümüze kadar olan nüfus hareketleri şöyledir:
Çizelge 13: 1927-2012 Döneminde Tokat İli Şehir ve Köy Nüfusu
Yıllar
Şehir Nüfusu
Köy Nüfusu
48.758
213.864
1927
52.275
257.588
1935
51.756
266.163
1940
60.301
280.448
1945
67.888
321.035
1950
84.434
304.293
1955
99.447
338.143
1960
123.403
371.949
1965
146.623
394.232
1970
175.446
423.720
1975
200.231
424.277
1980
246.126
432.945
1985
308.304
410.947
1990
401.762
426.265
2000
350.914
269.808
2007
346.058
271.100
2008
356.246
268.193
2009
363.944
253.858
2010
358.872
249.427
2011
358.494
255.496
2012
Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu, 2012
Toplam
Şehir
Nüfusunun
Toplam
Nüfus
İçindeki
Oranı
Köy
Nüfusunun
Toplam
Nüfus
İçindeki
Oranı
262.622
309.863
317.919
340.749
388.923
388.727
437.590
495.352
540.855
599.166
624.071
679.071
719.251
828.027
620.722
617.158
624.439
617.802
608.299
18.57
16.87
16.28
17.70
17.46
21.72
22.73
24.91
27.11
29.28
32.06
36.24
42.86
48.52
56.53
56.07
57.05
58.90
58.99
81.43
83.13
83.72
82.30
82.54
78.28
77.27
75.09
72.89
70.72
67.94
63.76
57.14
51.48
43.47
43.93
42.95
41.10
41.01
613.990
58.39
41.61
Çizelge 13’den de görüldüğü gibi Cumhuriyetin başlarında Tokat’ın kırsal
alan nüfusu, kent nüfusunun çok üstünde bir orana sahiptir. 1927-1945 yılları
arasında nüfus oranları, çok ciddi bir artış göstermemiştir. Kırsal alan nüfusunda
178
kimi zaman artış kimi zaman da azalış görülse de 2007 yılına kadar, kent nüfusundan
hep fazla olmuştur. 2007 yılında kırsal alan nüfusunda ciddi bir düşüş yaşanmaya
başlamış ve bu düşüş günümüze kadar da seyrini devam ettirmiştir. Buna karşın
kentsel alan nüfusunda yıllar itibariyle sürekli bir artış söz konusu olmuştur. Ama
kentsel alan nüfusunda en fazla artış, 93.458 kişi ile 1990-2000 yılları arasında
olmuştur. Kırsal alanda nüfus sürekli düşüş eğiliminde olsa da Tokat ilinde kırsal
alan nüfusu yine de önemli bir paya sahiptir.
Çizelge 14: Tokat İlçe Merkezindeki Nüfus Oranları (1927-2012)
Yıllar
Şehir Nüfusu
Nüfus
Artan
Nüfus
21.890
21.676
-214
21.447
-229
20.078
-1.369
21.661
4.995
26.661
4.995
32.654
5.993
37.368
4.714
44.110
6.742
48.588
4.478
53.612
5.024
60.855
7.243
83.058
22.203
99.437
16.399
113.100
13.643
1927
1935
1940
1945
1950
1955
1960
1965
1970
1975
1980
1985
1990
1997
2000
132.300
19.200
2011
132.437
137
2012
Kaynak: Ünal, 2004: 35; TÜİK, 2012.
Köyler Nüfusu
Nüfus
Artan
Nüfus
54.734
61.021
6.287
73.743
12.722
42.665
-31.078
36.884
-11.914
36.884
-11.914
52.107
15.223
56.764
4.660
59.571
2.807
63.888
4.317
66.686
2.798
66.949
260
67.714
768
61.124
-6.590
61.600
-476
Toplam
76.624
82.697
95.190
62.743
63.545
63.545
84.761
94.132
103.681
112.476
120.298
127.801
150.772
160.481
174.700
50.071
-11.529
182.371
49.788
-0.283
182.225
Çizelge 14’den görüldüğü gibi Tokat’ta en düşük nüfus artış hızı 1945 yılında
görülmüştür. Bu dönemde Türkiye’de, II. Dünya Savaşı’na girilmemesine rağmen,
seferberlik ilan edildiği için genç nüfus silah altına alınmış, dolayısıyla da doğum
oranlarında bir düşüş yaşanmıştır. Ayrıca bu dönemde bebek ölümlerinin yüksek,
sağlık ve beslenme şartlarının yetersiz olması gibi sebeplerin yanı sıra şehir dışına
göçler de yaşanmıştır. Ticaret, tarım ve hayvancılıkla geçinen halk, geçim sıkıntıları
baş gösterince, Ankara, Bursa, İstanbul ve İzmir gibi büyük illere göç etmiştir. Göç
eden bu grupların içerisinde, 1877-1878 Rus işgali sebebiyle Erzurum, Ardahan ve
Kars gibi Doğu illerinden göç eden aileler de yer almıştır (Ünal, 2004: 34). Kırsal
alan nüfusu en büyük artışı 1955-1960 yılları arasında yaşarken, 1940-1945 yılları
179
arasında en düşük artışı yaşamıştır. 1980-1985 döneminde kırsal alan nüfusunda pek
bir değişiklik olmazken, kent nüfusunda ise sürekli bir artış yaşanmıştır.
1950’li yıllar Türkiye için olduğu gibi Tokat içinde önemli bir dönem
olmuştur. Çünkü bu dönemden sonra Tokat nüfusu artış eğilimi göstermiş, en büyük
artış ise 1990’lı yıllarda yaşanmıştır. 1985-1990 yıllarında nüfus 22.203’lük bir artış
göstermiştir ki bunun nedeni şehir merkezinde kurulan büyük ve küçük çaplı sanayi
işletmelerinin sayısının artmasıdır. Bu dönemden sonra Tokat, çevredeki kırsal
yerleşmelerden göç almaya başlamıştır. Ayrıca şehir merkezinde oturan ve tarımla
uğraşan ailelere birtakım kredilerin verilmesi, kırsal nüfusu buraya çekmiştir. Bu
dönemde şehir ile kırsal kesim alanlarında mevsimlik göçler yaşanmıştır. Kış
aylarında şehir merkezinde oturan bu aileler, yazın ekip-dikme faaliyetleri için tekrar
köylerine dönmektedirler (Ünal, 2004: 37). Ayrıca 1992 yılında Gaziosmanpaşa
Üniversitesi’nin kurulması da kent nüfusunun artması yönünde bir etkide
bulunmuştur. Tokat’ta kent nüfusunun artmasının mahalleler bakımından dağılımına
bakıldığına bazı mahallelerin öne çıktığı, bazı mahallelerin ise eski dokusunu
kaybettiği gözlemlenmektedir.
180
Çizelge 15: Tokat Merkez İlçesindeki Mahallelerin Nüfus Oranları (2000-2011)
Mahalle Adı
Nüfus
2000
Mahalle Adı
Nüfus
2011
2000
Akdeğirmen
2063
2087
Karşıyaka
Ali Paşa
2517
3080
Altıyüzevler
4762
Bahçelievler
2011
4136
13820
Kaşıkçıbağları
575
1092
4089
Kemer
436
498
5047
7280
Küçük Beydağı
1424
1748
Bedestenlioğlu
1043
1085
Kümbet
3059
3532
Büyük Beybağı
5048
3061
Mahmutpaşa
3504
4104
Camiikebir
2554
922
Mehmetpaşa
3307
3060
Cemalletin
1815
1913
Oğulbey
1798
1441
Çay
3374
3227
Örtmeliönü
2238
2468
Derbent
1815
2449
Perakende
1509
2135
Devegörmez
2164
3215
Semerkant
2443
2214
484
3593
Seyit Necmettin
1307
1162
3340
2768
Soğuk Pınar
4321
4863
12165
12930
Topçam
4217
4716
Geyras
465
478
Topçubağı
1573
1826
Gezirlik
1440
780
Yarahmet
999
1213
Gülbaharhatun
6666
6251
Yeni
6417
3762
Güneşli
1762
1544
Yeniyurt
1040
1237
Hocaahmet
1667
1745
Yeşilırmak
7483
7306
Kabe-i Mescid
1052
1042
Yeşilova
538
672
Kaleardı
4447
2106
Doğukent
-
3786
Doğancı Bağları
Erenler
Esentepe
Kaynak: Tokat Belediyesi Verileri
Çizelge 15’e bakıldığında nüfus oranlarında kimi mahallelerde çok ciddi
düşüşler yaşanırken, kimi mahallelerde ise artış görülmektedir. Kimi mahallelerde ise
nüfus
oranları
açısından
2000-2011
döneminde
çok
ciddi
değişiklikler
yaşanmamıştır. Öncelikle nüfus kayıplarına bakıldığında 2.655 kişilik nüfus kaybıyla
Yeni Mahallesi göze çarpmaktadır. Bu mahalleyi 2.341 kişilik nüfus kaybı ile
Kaleardı Mahallesi takip etmektedir. Ardından ise 1.632 kişilik nüfus kaybı ile Camii
Kebir Mahallesi gelmektedir. Nüfus oranları bakımından Altıyüzevler Mahallesi’nde
673, Gezirlik Mahallesi’nde 660, Erenler Mahallesi’nde 572, Oğulbey Mahallesi’nde
357 ve Mehmetpaşa Mahallesi’nde 247 kişilik bir düşüş yaşanmıştır. Nüfus artış
oranları dikkate alındığında 9.684 kişi ile Karşıyaka Mahallesi önde gelmektedir.
181
3.109 kişilik nüfus artışı ile Doğancı Bağları Mahallesi ikinci sırada yer almaktadır.
Onu 1.054 kişi ile Devegörmez, 597 ile Mahmutpaşa mahalleleri izlemektedir.
5.1.1. Tokat’ta Toplumsal Ekonomik Yapının Mekânda Yerleşimi
İlk Tokat yerleşmesinin, Tunç çağından sonra, tüm yöreye yayılmış Hitit ve
Frig yerleşme merkezlerinden biri olarak kurulduğu tahmin edilmektedir.
Yerleşmenin, doğu ve güneye giden yollar üzerinde, Tokat’ın batısındaki Kazova’ya
veya doğusunda yer alan Tozanlı vadisine hakim bir yerde olabileceği
düşünülmektedir. Ancak çevredeki höyük yerleşmelerinde, bilimsel araştırmalar tam
olarak sonuçlanmadığı için Tokat’ın bu tarihlerde kurulduğuna dair kesin bir bilgi
mevcut değildir. Tokat’ın bilinen ilk yerleşim alanı Komana’dır. Komana, bugün
Tokat’ın 9 km kuzeydoğusunda Gümenek köyü civarında, kesin olmamakla birlikte
M.Ö. 4 yüzyılda kurulmuş, önemli bir antik kenttir. Çok tanrılı dinlere ait olan birçok
tapınaktan oluşan kent, M.S. 12. ve 13. yüzyıllarda Selçuklu Türkleri ve Haçlı
orduları tarafından işgale uğramış ve terk edilmiştir (Ünal, 2004: 55).
Resim 2: Komana Kenti (Tokat)
Kaynak: Yavi, 1987: 15.
182
Hıristiyanlığın Anadolu’da yayılmaya başladığı dönemlerde putperestlerle
Hıristiyanlar arasında kanlı çatışmalar olmuş, Komana’da bulunan Hıristiyanlar kenti
terk etmiştir (”Tokat İl Yıllığı- 1967”, 1968: 86). Komana’dan ayrılan halk, daha
güvenli olan, bugünkü Tokat kalesinin bulunduğu kayalık tepe üzerinde yeni bir
yerleşim merkezi kurmuşlardır. Kent, 11. yüzyılda Türklerin Anadolu’ya gelmelerine
kadar bir Hıristiyan kenti olarak varlığını sürdürmüştür.
11. yüzyıldan 12. yüzyıl ortalarına kadar Danişmentliler egemenliğinde,
ondan sonra da Anadolu Selçuklu döneminde yönetimsel kademelenmede önemli bir
yere sahip olan Tokat, kalenin bulunduğu tepenin doğu ve güneydoğu eteklerine
doğru büyüme göstermiştir (Açıkel ve Sağırlı, 2005: 13). Şehir merkezi kalenin
bulunduğu tepenin doğu eteklerinde yer almaktadır. Şehrin yerleştiği alan, Osmanlı
egemenliğindeki 15. yüzyıl başında Selçuklu zamanındaki yerleşme sınırının dışına
taşmaya başlamıştır. Güneye doğru gelişmeler ise bu dönemdeki topoğrafik engeller
yüzünden gerçekleştirilememiştir (Aktüre, 1975: 112). Selçuklular döneminde
büyüyen kente birçok medrese, kervansaray, şifahane, yol ve cami yaptırılmış,
Osmanlı Devleti sınırlarına dahil edildiğinde [1392 yılında] ise Tokat kalesi içerisine
mescit yaptırılmıştır. Osmanlı Devleti’nin yükselme döneminde ise yerleşme, dini,
askeri yapıların yanında hanlar, saraylar ve medreselerle hızlı bir şekilde gelişmeye
başlamıştır (Ünal, 2004: 56). Kent bu dönemde surların dışında, kalenin güney ve
doğu eteklerinde yerleşmeye başlamıştır. Kentin fiziksel gelişimi, kuzeydeki
sulanabilen toprakların tarımsal eylemler için kullanılmasından dolayı, güneye ve
güneydoğuya doğru olmuştur (Aktüre, 1975: 113).
Tokat kentinin mekânsal yapısını ve kent ekonomisini etkileyen en önemli
etmen, önce Roma İmparatorluğu, sonra da Selçuklular dönemlerinde bin yıldan
fazla bir süre sınır kent olarak varlığını sürdürmüş olmasıdır. Bu süre içinde bölge
ölçeğinde kentin temel işlevi doğu-batı ana ticaret yollarından birinin, İstanbul’dan
başlayıp Tebriz’e kadar uzanan ticaret yolunun üzerinde bulunan bir ticaret kenti
olmasıdır. Tarihsel değişim süreci içinde kentin mekânsal yapısını etkileyen ilk
işlevsel farklılaşma, kentin temel işlevinin kolay savunulur bir kale olmaktan çıkıp
ticaret kenti niteliği kazanmasıdır. Kentsel işlevlerdeki bu farklılaşma kentin
183
mekânsal yapısına da yansımaktadır (Aktüre, 1981: 143). 17. yüzyılda şehri ziyaret
eden seyyah Tavernier (akt. Genç, 1988: 36), Tokat’ın bu dönemlerdeki öneminin
nedenini şu sözlerle ifade etmektedir:
“Tokat’ın en dikkate değer yanı, Doğunun büyük transit merkezlerinden biri olmasıdır.
İran’dan ve Diyarbakır, Bağdat, İstanbul, İzmir, Sinop vs. yerlerden hiç ardı arkası
kesilmeden akan kervanlar buradan geçerler. İran’dan gelen kervanın, İstanbul ile İzmir
yönüne gidecek kollarının birbirinden ayrıldığı yer de burasıdır.”
Anadolu’daki yol ağı farklı dönemlerde önemli değişikliklere uğramış ve
önem kazanan veya kaybeden yollar üzerinde bulunan yerleşim alanları da
bulundukları konumla doğru orantılı olarak ya önem kazanmışlar ya da önemini
kaybetmeye başlamışlardır. Aktüre’nin (1975: 104) verdiği örneğe göre Roma ve
daha önceki dönemlerde çok önemli bir kültür ve ticaret merkezi olan Apameia,
Bizans döneminde üzerinde bulunduğu büyük doğu ticaret yolunun önemini
kaybetmesi üzerine gerileyerek bölge ölçeğindeki işlevsel kademelenmede de geriye
düşmüştür. Aynı şekilde doğu-batı ticaretinin gelişmesi kimi kentlerin de önemini
arttırmıştır. Örneğin Manisa, Kütahya, Çorum ve Tokat gibi kentlerin önemi
arttığından nüfusu artmış ve kentsel alan genişleyerek tepe üzerindeki etrafı surlarla
çevrilmiş küçük yerleşme, ticaret yolunun geçtiği düzlüğe doğru yayılmıştır.
Kıray (1964-1965: 10), feodal toplumlarda kentlerin, pazar ve mübadele
merkezi işlevi gördüğünü belirtmektedir. El sanatlarının ve zanaatlarının toplandığı,
çeşitli eşyaların insan ve hayvan enerjisi ile üretildiği kentlerde ekonomik ve hayat
bakımından çok az ihtisaslaşma vardır. Feodal kentlerde mekânın aldığı şekil
toplumun sosyal düzenine uygundur ve sert bir sosyal ayrım vardır. Etnik gruplar ve
çeşitli zanaatkârlar kentin ayrı kısımlarında yerleşmiştir.
Osmanlı döneminde kentteki dükkânlar, çoğunlukla üzerinde bulundukları
sokağın adıyla belirtilmektedirler. Belirli sokaklarda kümelenen bu meslek erbapları
aynı zamanda kentin diğer kesimi ile her türlü organik ve sosyal bağlarını
sürdürmekteydiler (Doğru, 1995: 108). Sokakların ve pazaryeri olarak kullanılan açık
alanların adları, bazen kişi adlarından ama çoğunlukla yörede yaygın olan zanaattan
184
türetilirdi. Ayrıca bir yere adını veren esnafın, o bölgeyi terk etmesinden sonra bile
ad değişmeyebiliyordu (Faroqhi, 2004: 39).
Sanayi öncesi kentlerin temel özelliklerini 18. yüzyıl Tokat’ında da görmek
mümkündür. Tokat kentinde de mahallelere verilen isimlerin, mahalledeki
işyerlerinde halkın ne işle uğraştığının bir kanıtıdır. İplik Pazarı, Keçeciler,
Sabunhane, Eski ve Yeni Dabakhane mahalleleri, belirli iş kollarının adını
taşımaktadırlar. Ayrıca aynı zanaatla uğraşan dükkânlar da aynı sokakta
bulunmaktaydılar. Bakırcılar, kalaycılar Tokat Sulusokak bölgesinde yoğunlaşırken,
dabakçılar Behzat deresi civarında yoğunlaşmıştır (Aktüre, 1981: 159). Bu sert
ayrımları arazi kullanımında görmek pek mümkün değildir. Sanayi öncesi kentlerde
konut ile işyeri farklılaşması yoktu. Konutlar aynı zamanda iş yeri, dinsel binalar,
eğitim hatta alışveriş merkezi fonksiyonunu görmektedir. Tokat’ta da genellikle iki
katlı evlerin alt katlarında zanaatkârlar, sanatlarını yaparlardı.
1701 yılında İstanbul’dan Karadeniz yoluyla Erzurum’a giden ve oradan da
kervanla Tokat’a ulaşan Joseph Pitton de Tournefort (akt. Beşirli, 2005: 8), Tokat
kentinin evlerinin Erzurum’a göre daha iyi yapılmış ve çoğunun iki katlı olduğunu
belirtirken şu ifadeleri kullanmıştır:
“Dünyada bu kentin ki kadar özel bir konuma sahip başka bir kent yok. Hatta çok
ürkütücü, dimdik ve dümdüz yontulmuş iki mermer kayayı bile boş bırakmamışlar ve her
birinin tepesine birer kale yapmışlar. Tokat’ın sokakları oldukça iyi kaldırımlanmış: Bu
duruma Doğu’da ender rastlanmakta. Sanırım varlıklılar, fırtınalar sırasında yağmur sularının
evlerinin bodrumlarına dolmaması için kaldırımları yapmak zorunda kalmışlar ve sokaklarda
akan sular için arklar açtırmışlardır. Kentin üzerinde yer aldığı tepeler de o kadar su kaynağı
var ki her evin kendi çeşmesi var…”
Tokat kentinde 17. yüzyılda ticaret oldukça gelişmiştir. 18. yüzyılda kentten
geçen gezgin Tournefort tarafından çizilen gravürde (Resim 3), doğu-batı
doğrultusunda yer alan kent merkezindeki hanların ölçeği oldukça belirgindir.
Resmin tam ortasında bulunan Voyvoda Hanı, güneyde Horozlu Han,
doğuda
Hatuniye Camii ve Medresesi ile çevreli olan “meydan”, kuzey-güney doğrultusunda
uzanan bölgelerarası ticaret yolu üzerinde yük yükleme ve indirme işlevlerini gören
185
bir kervan konaklama noktası olmalıdır. Meydan Çarşısı ağırlıklı olarak köylülerin
ihtiyaç fazlası ürünlerini satıp kendi gereksinimlerini karşıladıkları bir alan
niteliğindeydi (Dutoğlu, 2012: 87). Behzat Cami ile Mevlevihane çevresinde
gelişmiş olan üçüncü bir ticaret merkezi de Behzat Çarşısı’dır. 19. yüzyıl sonlarında
hükümet konağı, adliye, belediye, vali konağı gibi yapıların Behzat’ta yer alması
kent merkezinin Behzat’a doğru kaydığını göstermektedir (Dutoğlu, 2012: 79).
Resim 3: Joseph Pitton de Tournefort Tarafından Çizilen Resim
Kaynak: Aktüre, 1981: 148.
Sulusokak ve Meydan Çarşısı dışında üçüncü ticaret merkezi niteliği taşıyan
Behzat Çarşısı, Albert Louis Gabriel tarafından çizilen ve 20. yüzyıl başlarında Tokat
kentini gösteren haritada da (Harita 1) çok belirgindir (Aktüre, 1981: 146).
186
Harita 1: A. Gabriel Tarafından Çizilen Harita (20. yüzyılın başlarında Tokat)
Kaynak: Aktüre, 1981: 149.
19. yüzyılda Tokat’ta kazancılık, dericilik, basmacılık gibi işkolları oldukça
gelişmiştir. İnce dokumalara kalıpla desen basan esnaf grubu olan basmacıların yanı
sıra,
kentteki
evlerin
çoğunda
bulunan
tezgâhlarda
ise
ince
dokumalar
dokunmaktadır. Ayrıca kentte basma işlemek veya boyamak amacıyla kurulmuş
büyük işyerleri (kârhaneler) de bulunmaktadır. Tokat basmacılığı kent ekonomisinde
önemli bir yer tutmaktadır. Bu durum, Rusya ile yapılan ticaret anlaşmalarından
birinde, Rusya’ya gönderilecek eşyalar arasında “Tokat yorgan yüzü”nün yer
aldığından anlaşılmaktadır. Her ne kadar kent ekonomisinde önemli bir paya sahip
olsa da 19. yüzyıl sonunda Avrupa’nın ucuz fabrika kumaşları ile rekabet edememiş
ve çökmeye yüz tutmuştur (Aktüre, 1981: 155).
Tokat kentinin mekânsal yapısında 19. yüzyıl sonlarında dış etmenlerle ortaya
çıkan göçmen mahalleleri etkide bulunmuştur. Bu dönemde Anadolu, Kafkasya,
Kırım ve Balkanlardan 1785’te başlayıp 1912’ye kadar yoğun göç almaya
başlamıştır. Bu göçmenlerin büyük çoğunluğu devlet tarafından eski yerli köylülerin,
Türkmenlerin ve Yörüklerin geçim alanlarının dışında kalan, devlete ve vakıflara ait
topraklar üzerinde yerleştirilmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar
işlevini sürdüren İskân-ı Muhacirin komisyonu tarafından Anadolu’ya yerleştirilen
187
Kafkas göçmenlerinin sayısı 600.000 kişidir. Bunların büyük kısmı Amasya, Tokat,
Sivas, Çankırı, Adana, Aydın, İçel, Bursa, Adapazarı ve İzmit çevresine
yerleştirilmişlerdir. Tokat’a dışarıdan gelip yerleşenler sadece Kafkasya ahalisinden
ibaret değildir. Değişik sebeplerden dolayı Livane (Artvin), Ardahan, Kars ve
Erzurum’dan gelerek Tokat’a yerleşenlerin sayısı da az değildir (Özkan, 2002: 333).
19. yüzyıl sonlarında, bölgenin tarımsal ürünlerini Avrupa pazarlarına daha
kolay aktarmak için bölgedeki karayolu ağının şose tipi düzgün bir yapıya
kavuşmasını amaçlayan hızlı bir yol yapım eylemine girilmiştir. Samsun-Bağdat
karayolu, Bağdat-İstanbul karayolundan daha kısa olduğu için bağlantının
kurulmasına
Fransızlar
ve
Almanlar
çok
büyük
destek
vermişlerdir
(Cinlioğlu, 1973: 34). Kuzey-güney doğrultusunda uzanan bu yolun güneyde Behzat
Deresi’ne ulaştığı noktada yönetim merkezini oluşturan yapılar yer almaktadır.
19. yüzyılın sonunda kentte geleneksel esnaf çarşılarının oluşturduğu eski merkezin
dışında, gördüğü işlevler yönünden farklı yeni bir merkez ortaya çıkmıştır
(Harita 2). Eski merkezin odak noktası bedesten ve etrafındaki hanlar iken, yeni
merkezin çekim noktası yeni gelişen bölgelerarası yol ve onun yakınında yer alan
yönetici merkezidir. Eski ve yeni kent merkezinde doğan bu ikililik konut dokusunda
da ortaya çıkmıştır. 18. yüzyıl sonunda yerleşme sınırları içinde yer alan sık ve
yüksek yoğunluktaki konut alanının yanı sıra, bu alanın güneyinde bahçeler içine
dağılmış, seyrek ve dağınık konut alanları bulunmaktadır (Aktüre, 1981: 162-163).
188
Harita 2: 19. Yüzyıl Sonunda Tokat Kentinde Arazi Kullanımı ve İşlevsel Alanlar
Kaynak: Aktüre, 1981: 164.
Tokat’ın yıllar itibariyle mekândaki gelişimine bakıldığında eski merkezin
gözden düştüğü, yeni merkezin ise hem iş alanları (çoğunlukla ticaret ve hizmet) hem
de konut alanları bakımından yükseldiği görülmektedir. Özellikle tarım alanları
konumunda bulunan bölgelerde bugün çok katlı yapılaşmalar söz konusudur
(Harita 3).
189
Harita 3: Tokat Kentinin Tarihsel Gelişimi
Kaynak: Aktüre, 1981: 186.
Tokat kent merkezinin tarihi gelişimine bakıldığında, 15. ve 16. yüzyıllarda
kente yapılan cami, mescit, hamam ve medrese yapılarının yerleri de kentin bu
yüzyıllarda kalenin eteklerinden, kuzey-güney doğrultusunda uzanan kervan yoluna
paralel bir gelişme gösterdiğini kanıtlamaktadır. Ancak bu gelişme sürekli olmayıp
önemli duraklamalar göstermiştir. Örneğin 15. yüzyıl sonlarında bazı mahalleler
önemli ölçüde nüfus kaybetmiş, bazıları ise boşaltılmıştır. Yerleşmenin gelişimini
olumsuz yönde etkileyen en önemli etmen depremler olmuştur. Bölgede 1415
ve 1498 yılında büyük depremler meydana gelmiş ve nüfusun yarıya yakın bir
bölümü göç etmiştir (Ünal, 2004: 58). Harita 3’deki kalenin güneyinde başlayan
yerleşmeler, ticaret merkezi niteliğinde olan Sulusokak bölgesinin etrafında
yoğunlaşmıştır. Zamanla genişlemeye başlayan yerleşme alanı, 19. yüzyılda kuzeygüney doğrultusunda yeni açılan şose ile de genişlemeye başlamıştır.
190
Cumhuriyetin ilanından sonra artan nüfusla birlikte, kent gelişmeye başlamış
ve yeni yerleşim alanları oluşmuştur. Tokat’ta 1530’da 60 mahalle, 1600 tarihli bir
avarız defterinde mahalle sayısı 73, 1642 tarihli bir avarız defterinde 71, 1772 tarihli
Şer’iyye Sicili defterine göre 75, 1814 tarihli Şer’iyye Sicili defterine göre 73,
muhtarlık teşkilatının kurulduğu dönemde (1834 yılında) 49, 1844 tarihli Temettüat
Defteri’ne38 göre ise 72’dir (Atam, 2013: 78). Günümüzde ise 277 mahalle, merkez
ilçede ise 42 mahalle bulunmaktadır.
Tokat’taki ilk yerleşimlere bakıldığında kentteki düz alanlar ticari tesislere
ayrılmış olduğundan dolayı konutlar daha çok engebeli alanlarda yapılmıştır. Ayrıca
kentin ortasından geçen Yeşilırmak zaman zaman seller meydana getirerek büyük bir
iskân alanının tahribine yol açtığı için, konutların büyük bir kısmı, meyilli ve sarp
yerlerde yapılmıştır. Kent, Ortaçağ’dan kalma kale ve kent surlarına ihtiyaç
duyulmadığı 16. ve 17. yüzyıllarda gelişmiş, mükemmel konaklar, kente doğal
zenginliği sunan bahçeler arasında yapılmaya başlanmıştır. Yeşilırmak da ıslah
edildikçe iskân alanı genişletilmiş ve hatta 20. yüzyıl başlarında kentin ticaret
merkezi de yer değiştirdiğinden, eski ticaret tesisleri olan hanlar, bedestenler ve
bunun gibi yapılar metruk bir hale gelmiştir (Akok, 1957: 129).
Tokat kenti Cumhuriyetin ilanından 1990’lı yıllara kadar durağan bir gelişme
göstermiştir39. Kentin ilk yerleşkesi olan Sulusokak zamanla nüfusun artması ile
birlikte genişlemeye başlamış, Meydan ve Behzat ise yol güzergâhının değişmesi ile
birlikte önem kazanmış ve nüfusu artmaya başlamıştır. 80’li yılların sonunda Tokat
merkez ilçesi küçük bir kasaba görünümündedir.
“Ben küçükken 9-10 yaşlarında gelmiştim Tokat’a. Tokat’ta Niksar Yolu Kavşağı’ndan
aşağısı yoktu. 600 evlerde sadece tek tük evler vardı. Gerisi hep bağ bahçeydi. İlçe terminali
şehir merkezindeydi.”
(Y. A., 30, memur)
38
Temettüat Defterleri araştırmacılara bulunduğu döneme ve ait olduğu bölgeye ilişkin
sosyo-ekonomik ve demoğrafik yapı hakkında daha mükemmel ve teferruatlı bilgiler sunar.
Temettü,
mal,
eşya,
kazanç,
kâr
etme,
fayda
görme
anlamına
gelmektedir
(“Temettüat Defterleri”, 2002).
39
Cumhuriyet döneminde toplumsal ekonomik yapının mekândaki yerleşimine dair literatürde var
olan veri eksikliği nedeniyle bu dönem daha çok görüşmelerden elde edilen notlar üzerine
şekillendirilmiştir.
191
“O otobüsler Sulusokak’tan kalkardı. Sulusokak’tan kalkan Artova’ya, Meydan’dan
kalkan da Turhal’a giderdi. Tokat 95’ten sonra gelişmeye başladı. Eski belediye başkanı
birşeyler yaptı [Nizamettin Aydın-Refah Partisi]. Eski belediye başkanı ilçe terminali yaptı,
sonra merkez terminalini yaptı.”
(O. D., 34, memur)
1990’lı yıllar Tokat ilçe merkezindeki görünümün oldukça değişmeye
başladığı yıllar olmuştur. Kentin kuzeyinden akan Yeşilırmak nehrinin kuzeyinde
kalan bölgede var olan bağ ve bahçelik alanlar yavaş yavaş yerleşime açılmaya
başlamıştır.
“89 yılında 2 tane apartman vardı. 600 Evler Kavşağı diye birşey yoktu. Asfalt bile
yoktu. Orası hep bağlık bahçelikti, parsel parseldi. Her bağın etrafı kerpiç duvarlar ya da
ağaçlarla çevriliydi. Hemen hemen hepsinin içinde ahşap evler vardı. Bağların içinde su
kuyuları vardı. Her türlü sebze meyve vardı. Ekebilen ekiyordu ama boş duran da vardı. 90’lı
yıllarda diyelim bağ alacaksın, fiyatı alıcı belirlerdi. Sahibi üç kuruşa beş kuruşa satabilirdi.
Çünkü kimse almıyordu.”
(A. K., 31, memur)
“1966’da Almus’ta baraj yapılmış. Barajın altında kalan köyler istimlâk edilmiş. Millet
göçmüş merkeze. Dedemler de gelmişler. Şimdi ki Kentmar’da [Niksar Yolu Kavşağı’nda]
dedemlere 20 dönümlük arsa vermişler dedem almamış, hep bağ bahçelikmiş. Karşıyaka’da
ya da Malkayası’nda arsa alınca enayi gözüyle bakıyorlarmış. Şimdi en değerli yerler oralar.
Taşlık, kayalık yerde napıcaksın araziyi diyorlardı. Ama orada çok güzel üzüm bağları vardı.
Biz çocukken hep üzüm toplamaya giderdik. Malkayası’nın ordaki Doğum Hastanesi’nin
orada Antep fıstığı, fındık ağaçları vardı. Ama 90’lı yılların başlarında ağaçlar kesilmeye
başlandı. Asıl kentleşme 90’lı yılların sonunda hızlandı. Bağ bahçe kalmadı. Yollar önceden
Arnavut kaldırımlarıyla döşenmişti tabi bazı yerleri. Karşıyaka’da 80’li yıllarda altyapı
yeterli değildi. Yağmur yağdığında her yere su basardı. 1980’li yıllarda ara yolların hepsi
Arnavut kaldırımlıydı, böyle pürüzsüz hafif yuvarlak taşlardı. Oradaki çoğu yol topraktı,
90’lı yılların sonunda asfalt döküldü.”
(A. B., 34, memur)
Kentin kuzey yamaçlarında kalan Karşıyaka, Malkayası, Kaşıkçıbağları
1990’lı yıllara kadar bağ ve bahçelik alanlar iken, 1990’lı yıllardan sonra hızlı bir
yapılaşmaya gidilmiştir. Ama bugün bakıldığında, bu bölgelerde yapılaşma sonradan
olmasına rağmen çarpık bir kentleşme söz konusu olmuş ve altyapı düzeyi yeterli
192
değildir. Günümüzde ise bu hızlı yapılaşma toplu konutların da eşliğiyle (Resim 4)
devam etmektedir.
Resim 4: Karşıyaka’da Henüz Yapım Aşamasında Olan Toplu Konutlar
5.1.2.Tokat
Merkez
İlçesinde
Kentsel
Yoksulluk
Olgusundan
Kaynaklanan Mekânsal Ayrışma
Üretim ilişkileri, toplumsal sınıfların mekânda konumlanışı üzerinde etkide
bulunmaktadır. Bu durum Tokat’ta da yansıma bulmuştur. Osmanlı Devleti’nin
kapitalist Batılı ülkelerle girdiği ilişkiler neticesinde, o zamana değin devleti ayakta
tutan unsurlar yapısal değişime girmiştir. Üretim ilişkilerinde meydana gelen
değişimler ise nüfusun bir kısmını ihya ederken, diğer kısım ise sistemin
devamlılığını sağlayıcı bir rol üstlenmiştir. Örneğin 19. yüzyılın sonunda kentin
güneyinde Aktüre’nin (1981: 179) deyimiyle “burjuva mahalleleri” ortaya çıkmaya
başlamıştır. Bu mahalleler, kentte bu dönemde küçük ölçekte de olsa sosyal
hareketliliğin bir göstergesidir. Eski ve çok yoğun konut dokusu içinde zenginlerin
193
boşalttıkları yerlerin sosyal tabakalaşmada daha alt tabakalarda yer alan kesimler
tarafından doldurulduğu görülmektedir. Örneğin 1883-1884 yıllarında Tokat
sancağına 858 göçmen yerleştirilmiş, yerleştirilenlerin büyük bir kısmı ise
yerleştirildikleri ormanlık bölgeleri terk ederek, Tokat kentinde eski merkez
çevresinde yer alan mahallelerdeki konutlara yerleşmiş olmalıdır. Çünkü bu
dönemde Tokat kentinde devlet tarafından yaptırılan bir göçmen mahallesi
bulunmamakla birlikte kent halkı arasında çok sayıda göçmene rastlanmaktadır.
Meral’e (1938: 137) göre Tokat’ta Cumhuriyetin kurulmasından sonra
zengin, orta halli ve yoksul tabakaların her üçü de bulunmaktadır. Varlıklı, gelirleri
bol ve her türlü refaha kavuşmuş ailelerin sayısı bellidir. Ama halk, zengin sınıfa
göre daha basit bir hayat sürmektedir. 1930’lu yıllarda da her yerde görüldüğü gibi
yoksul mahalleler, kentin kıyı semtlerini işgal etmektedir. Genellikle evler iskelet
direkleri aralarının kerpiçle doldurulması suretiyle inşa edilmiştir. 1939 yılında
yaşanan depremden sonra zaten bozuk olan kentin mimari karakteri daha da
bozulmuştur. Çoğu yoksul ve orta halli olan insanlardan oluşan nüfusu ile Tokat,
devlet eliyle yeni baştan inşa edilinceye kadar sağlık ihtiyaçları dahi evlere
ulaşamamıştır. Tokat’ta toplumsal sınıfların gelirleri bakımından da pek fazla bir
değişim görülmemiştir. Daha önce 100 aile zengin iken, 1940’lı yıllarda bu aileler
içerisinde 40 veya 50 aile daha da zenginleşmiş ve zengin aile sayısında bir düşüş
yaşanmıştır. Savaş sebebiyle yoksul nüfus, oran olarak arttığı gibi ihtiyaçları da
artmıştır (Acunsal, 1947: 100-101). Zengin ailelerin oranında yaşanan bu düşüşün
sebebi yaşanan depremler olabilir. Örneğin 1942 depreminin Erbaa üzerindeki
etkilerini araştıran bir çalışmaya göre, depremde yıkılan 4 otel, 4 fırın, 127 dükkân,
8 kahvehane, 13 depo, bir parti binası, bir mezbahane ve belediye binası kentin
ekonomik olarak neden bir kayba sahne olduğunu kanıtlar niteliktedir. Ayrıca
deprem nedeniyle yaşanan yangın sebebiyle tutuşan evlerin depolarında saklanan
tütünlerin yanması da ilçede başlıca geçim kaynağı olan tütüncülüğü ağır sekteye
uğratmıştır (Yılmaz vd., 2013: 420-421).
Tokat’ın mekânsal olarak gelişimi, kentte varsıl ile yoksulun ayrışmaya
başlaması ile sonuçlanmıştır denilebilir. Tabiî ki bu ayrışma metropol kentlerde
194
olduğu gibi çok keskin değildir. Metropol kentlerde daha geniş bir alana sahip olan
nüfus, mekânı kendi kullanım alanlarına göre bölebilirken, Tokat gibi henüz
metropol niteliğe
sahip
olmayan
kentlerde
bu
ayrışma
daha
yumuşak
yaşanmaktadır.
“Kent merkezini yenileme Tokat’ta da var. Şehrin gürültüsünden, pisliğinden kaçanlar
Karşıyaka ve üstüne gidiyorlar. Kaşıkçıbağları ve Malkayası civarında yeni ve lüks konutlar
var. Bunlar büyük şehirlerdeki güvenlikli siteler gibi olmasa da benziyorlar. Bazılarının
kapısı var, hatta bazılarında güvenlik görevlileri de var. Yoksul kesim ise daha çok
Sulusokak’ta ve bir de Gıjgıj’ın eteklerinde (Resim 5) var. Buralar da eski yerleşimler.”
(Y. A., 30, memur)
Resim 5: Gıjgıj Dağı’nın Eteklerinde Cirik Mahallesi
Tokat’ta GOP Bulvarı’nın yapılması ile birlikte cadde boyunca inşa edilen
konutlar genellikle Tokat’ın varsıl ailelerine aittir. Ama kentin Karşıyaka’ya doğru
genişlemesi ile bulvarda nispeten daha eski olan konutlarını terk eden bu aileler,
konutlarını kiraya vererek yeni yapılan lüks konutlara yerleşmişlerdir.
“Tokat’ın ilk zenginleri Endüstri Lisesi’nin karşısındaki apartmanda oturuyordu. Sivri
Tekke’nin karşısında Beleneliler [Belene soyadına sahip aile] oturuyor. Onlar da zengindir.
Yapıkredi Bankası ile Garanti Bankası’nın üstünde hep zenginlerin apartmanlarıdır [Tarif
edilen yerler GOP Bulvarı boyunca olan yerler, bankalar ise yan yanadır]. Şimdi de Marka’ya
[AVM] doğru kaydılar. Marka’nın üstündeki dairelerde kalıyorlar. Şimdi Marka’nın arkasına
yeni apartmanlar yapmışlar, lüks yerler, şimdi çoğu oralarda yaşıyorlar.”
(O. D., 34, memur)
195
Tokat’ta özellikle günümüzde çok hızlı bir yapılaşma söz konusudur. Ama bu
yapılaşma var olan eski konutların yıkılıp yerine yeni yapıların yapılması şeklinde
olmamaktadır. Daha çok bostan mahiyetinde kullanılan alanların müteahhitler
aracılığı ile en az 5-6, en fazla ise 11-12 katlı apartmanların yapılması suretiyle
oluşan bu yeni yapı, varsıl ile yoksulu ayrıştırıcı bir rol üstlenmektedir.
“15-20 yıl önce Taşköprü’nün ötesi yoktu. Tokat’ın genişlemesi 20 yıllıktır. O zamana
kadar küçücük bir yerdi. Her yere yürüyerek gidilirdi. Sonra Karşıyaka gelişmeye başladı,
Tokat da yavaş yavaş büyüdü işte. Tokat’ta şu an zengin kesim Kaşıkçıbağları’nda oturuyor.
Ama zenginler kentin merkezini terk etmemişlerdir. GOP Bulvarı boyunca oturuyorlar. Esnaf
Kefalet Sitesi var, Sivas Caddesi’ne doğru olan. Orada mesela 10 tane apartman falan var.
Orası kooperatifle yapılmış. Çarşıya yakın gibi ama çoğu yere uzak olduğu için çok tercih
edilmiyor. Orada orta düzey aileler oturuyor.”
(O. D., 34, memur)
Tokat’ın en yoksul bölgesi Sulusokak olarak tanımlanmakla birlikte Cirik,
Oğulbey, Çay Mahallesi, Devegörmez Mahallesi de yoksul bölgeler arasında
sayılmaktadır.
“Tokat’ın en yoksul bölgesi Sulusokak’tır. Sonra Sulusokak’ın üstü Kışla mahallesi,
Erenler, Kaledibi. Buralar en yoksul bölgelerdir. Bir de Gıjgıj’ın eteklerinde Cirik var.
Şimdiki adı Gülbaharhatun. Sonra Çay Mahallesi, Devegörmez Mahallesi var. Buralara hep
köylerden göç etmişler. Gıjgıj’ın alt tarafında Hasanbabalılar derler. Onlar da çok yoksuldur.
Hasanbaba köyünden gelenler hep orada otururlar. Belediyenin üst tarafından başlayıp
Büyükbeybağı, Geyras’ta hep eski konutlar var. Ama en yoksul yer Sulusokak’tır. Konutlar
olarak da oldukça yoksul gözükmektedir burası. Oradaki evler nereden baksan 150-200
yıllıktır. Hiçbirini yıkmamışlar. Hâlâ içinde yaşayanlar bile var.”
(A. K., 31, memur)
196
5.2. Tarihsel Kent Merkezi Olarak Sulusokak
Yaşlanan Tokatımızın yaşlı ve yozlaşmaya yüz tutan bir mahallesinde
kalıyorum. Sulusokak’ta… Bir tarafta bakırcılar çarşısı tarihin tozlu
sayfalarına karışmış. Bir tarafı tamamen betonlaşmış. Ama gönüller öyle
değil. Sevecen komşularımız, güler yüzlü çocuklarımızın sesi hâlâ;
dedemin anlattığı mahalle tipini andırıyor. Ama nerde o eski Sulusokak.
Kış yeni gelmişti. Her şeyiyle ak olan mahallemizin dış görünüşü de karla
bembeyaz olmuştu. Gönüllerdeki sevgi gibi tertemiz ve apak. Bu temizliği
kimse değiştiremedi. Çünkü burada hepimiz birbirimizi biliriz…..
Satıcılarımız bile farklıdır. Geleceği saatleri dahi bilirdik. Sütçümüz saat
onda; sebzecimiz öğleden sonra saat ikilerde gelirdi… Hele bir simitçimiz
vardı. Onun yanık sesini, bembeyaz sakalını ne çok severdim…
Çatak (1996: 36).
Alıntıdan da görüldüğü gibi bir zamanların ticaret merkezi olan Sulusokak,
zamana yenik düşerek eskimeye yüz tutmuş ve birçok özelliğini de zamanla
yitirmiştir. Birçok esnafın yer aldığı Sulusokak’ta sabahın erken saatlerinde açılan
dükkânlardan gelen sesler, bir bir kaybolmuştur. Bakırcılığın üretim merkezi olan
Sulusokak, alüminyuma, çeliğe yenik düşmüş ve artık yapılamaz olmuştur. Aynı
şekilde traktörlerin çıkmasıyla birlikte saraççılık mesleği yok olmuştur. Üretim
ilişkilerinde meydana gelen değişimler ve teknolojinin gelişimi Sulusokak’ın eski
dokusunun kaybolmasına ve bakırcılık, kalaycılık, saraççılık, semercilik, nalbantçılık
gibi birçok mesleğin de yok olmasına yol açmıştır.
Çalışma alanı olan Sulusokak, Tokat’ın ilk yerleşim alanlarından biridir.
Tokat kalesinin eteklerinde yer alan Sulusokak bölgesinin tarihi Tokat kentinin tarihi
ile eşdeğer gitmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki Sulusokak, bir sokaktan ibaret
değildir. Tokat kalesinin eteklerinin güney kesiminde yer alan bölge günümüzde
resmi kayıtlarda bir cadde ismi olarak anılsa da, halk arasında 6 mahalleyi
(Kabe-i Mescid Mahallesi, Camii Kebir Mahallesi, Erenler Mahallesi, Cemalettin
Mahallesi, Seyit Necmettin Mahallesi ve Ali Paşa Mahallesi) kapsayan bir semtin
ismi olarak anılmaktadır ve ismini tepelerden gelen kaynak suyunun yol boyunca
197
akmasından almıştır. Bu durum Camii Kebir Mahallesi muhtarı tarafından da dile
getirilmiştir:
“Yok, böyle bir mahalle yok. Semt olarak Sulusokak var. Şimdi Sulusokak diyince tabiî
ki su kaynaklarından da kaynaklanıyor. Birçok su özellikle sular gelirmiş. Bağımsız böyle
gelgeç sular. Mesela bizim eve dahi varmış. Sular, içme suları ve günlük kullanma suları
hepsi oradan insanlar kullanırmış. Bir güzergah belirleniyormuş o güzergahtan gelir belli
evlere girer. O evde küp varmış yerde o küpte dolar ondan sonra diğer eve gider onların küpü
dolar, işte oradan oraya oradan oraya gidermiş. Böylelikle suların içme suları ve kullanma
suları her eve sağlamışlar.”
(M. G., 48, muhtar)
“Şimdi Sulusokak’ın ismi şeyden Oğulbey suları var. Erenlerin yukarısından geliyor. O
bölgede pek çok çeşme var. O çeşmeler su taşıyor, hamamlar var taksim ediliyor. Borular var
küçüklerine güle derler, toprak borular kırmızı topraktan, kiremit toprağı var ya. Büyüklerine
künk deniyor. Oğulbey suları aynı zamanda vakıftır, o çeşmelere kaynağından büyük
künklerle taksim ediyorlar, hamamlara, çeşmelere. Herkesin evlerinde yok o zamanlar büyük
evlerin var sadece [Hamam].
(A. A., 47, öğretim üyesi)
Sulusokak üzerindeki hanlar Selçuklu ve Osmanlı Devleti dönemlerinde
yapılmakla birlikte bölgedeki han geleneğinin daha eskiye dayandığı bilinmektedir.
Çünkü o zamanlarda henüz bir sokak niteliği taşıyan Sulusokak üzerinde Türklerin
Anadolu’daki 800 yıllık mimarlık serüveni izlenebilmektedir. Danişmentlilerden 20.
yüzyıla kadar bütün dönemlerin eserlerini Sulusokak’ta görmek mümkündür (“Tokat
Tanıtım Rehberi”, 1998: 48). Ulu Camii (12. yüzyıl), Ali Tusi Türbesi (1233),
Yağıbasan Medresesi (1247), Takyeciler Cami (1400’lü yılların ilk çeyreği),
Arastalı Bedesten (15. yüzyıl), Ali Paşa Camii (1572), Taşhan (1631-1632),
Deveciler Hanı (17. yüzyıl), Paşa Han (1752), Sulu Han (19. yüzyıl) gibi yapılar
Sulusokak’ın tarihselliğini gözler önüne seren yapılardan bazılarıdır.
Çukur Medrese, Alaca Mescit, Sultan Hamamı, Bedesten, Ulu Cami,
Takyeciler Cami, Sulu Han, Deveci Han, Pervane Hamamı, Paşa Hanı ve Hamamı
gibi yapıların özellikle bu alanda yoğunlaşmasından da kentin ilk ticaret merkezinin
Sulusokak bölgesinde olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. Sağlam zemini ve üzerinde
198
kalenin konumlandığı kayalıkların kuzey rüzgarlarından koruma sağlaması ve kente
ulaşan üç ana yolun kavşağında yer alması gibi özellikleriyle avantajlı bir yaşam
alanı olan Sulusokak, iki yanında arastasıyla birlikte, ülkenin sayılı bedestenlerinden
biri olan Tokat bedesteni ve büyük ölçekli hanlar bölgedeki ticari zenginliğin de en
önemli kanıtları arasındadır (Dutoğlu, 2012: 77-78).
Sulusokak bölgesi, 16. yüzyılın sonlarından itibaren bakır eşya yapımı ile ön
plana çıkmaya başlamış ama bu alandaki asıl gelişimini 18. yüzyılın son çeyreğinden
itibaren göstermiştir. Sulusokak’ta Çukurmedrese civarında faaliyet gösteren, daha
sonra
bugünkü
sanat
okulunun
olduğu
yere taşınmış
olan
kalhanelerde
(Cinlioğlu, 1951: 205) Ergani’den gelen ham bakır tasfiye edilir, ardından
Sulusokak’taki imalathanelerde mamul hale getirilirdi (Acunsal, 1947: 199).
Kalhaneler hem Osmanlı Devleti’nin askeri tesislerinin bakır ihtiyaçlarını
karşılamakta hem de gerektiğinde eşya üretimini kolaylaştırmak için iç piyasaya yani
tüccarlara bakır satışına izin vermekteydi. Ergani’de saflaştırma işlemini iyi şartlarda
gerçekleştirebilecek teknik elemanlar ve tecrübe olmadığında, eskiden beri bakır
işleme tesisi olan Tokat kalhanesi, devlet için vazgeçilmez görülmüş ve ham bakırın
tümüyle Tokat’a gönderilmesi yönünde emir çıkartılmıştır. Kalhanelerde mamul
haline getirilen Tokat bakırı kısa süre içinde tüm ülkeye yayılmış ve Kastamonu ve
çevresindeki bakır üretimini tehdit eder duruma getirmiştir. Bu bakımdan devlet, bu
bölgelerde
Tokat
bakırının
satılmasını
yasaklamak
zorunda
kalmıştır
(Beşirli, 2004: 10).
Ticaret merkezinin odak noktaları olan çok sayıda hanın ve esnaf çarşılarının
çoğunun Sulusokak’ta yer almış olması Tokat’ta bu bölgeyi diğer yerleşim
alanlarından ayırmaktadır (Aktüre, 1981: 145). Ayrıca hanların Sulusokak mevkiinde
toplanmış olması, bu mahallelerin gerek halkın yoğun olarak yaşadığı gerekse
kervanların gelmesiyle birlikte bu bölgede ticari canlılığı arttırdığını ortaya
çıkarmaktadır (Çiçek, 2006: 32). Bakırcılığın merkezi olan Sulusokak’ta bakır işi
yapan birçok esnaf burada yer almaktaydı. Bakır eşya, renkli dokuma ve maroken
deri ihraç eden Tokat, 18. yüzyılın sonlarında oldukça önemli seviyede ticaretin
gerçekleştiği bir alandı. 1827-1828 tarihli ihtisap rüsumu verilerine göre 62 çeşit
199
esnafın olduğu Tokat’ta ödedikleri vergilere bakıldığında bunlar arasında en önemli
ve ilerde olanların kazancılık ya da bakır işiyle olduğu ortaya çıkmaktadır
(Beşirli, 2005: 159).
Sulusokak’ta bakırdan mamul üretimi o kadar fazlaydı ki bu durum Tokat’a
gelen seyyahlar tarafından da dile getirilmiştir. Örneğin Tokat’a gelen Charles Texier
(2002: 167), kasaba halkı tarafından bakırdan kazan, mangal ve mutfak ile kervanlara
yarayacak kaplar yapıldığını ve bu ürünlerin İstanbul’a kadar ihraç edildiğini
belirtmiştir.
“Eskiden burası Tokat’ın en güzel çarşısıydı. Sanayi idi burası. Eskiden sanayi
buradaydı. Mutaflar buradaydı. Eğiriyorlar dokuyorlardı. At torbası dokuyorlardı, her çeşit
dokuma yapılıyordu burada. Arkasında iplikçiler vardı, İplik Mahallesi. Kadınlar
dokumacılık yapıyorlardı, tezgah dokuyorlardı. Kooperatife, askeriyeye hükümete yani bez
dokuyorlardı. Annem de dahil. Burada bıçakçılar vardı. Demirciler, kalaycılar, bakırcılar,
mutafçılar, urgancılar40, püskülcüler41, lüleciler42, tarakçılar (bit tarağı), yani sanayiydi
burası. Burada her şey yapılıyordu, ustalar hep buradaydı. Tokat’ın eşrafları hep burada
oturuyorlardı.”
(C. B., 67, seyyar satıcı)
Kalhanenin ve imalathanenin çalışmaları I. Dünya Savaşı’na kadar devam
etmiş, yolların askeri sevkiyata tahsis edilmesi, üretken erkek nüfusun da askere
alınması gibi sebeplerden dolayı durmuştur. Savaş bittikten sonra tüm dünyada
olduğu gibi Türkiye’de sanayileşme hareketinin başlaması ve makinenin insan gücü
yerine kullanılması bakırcılığa darbe vurmuştur. Bu yüzden küçük sanat olarak
bakırcılık hem eski önemini kaybetmiş hem de eski el işi güzelliğini seri imalata
bırakmıştır (Acunsal, 1947: 201-202). II. Dünya Savaşı’ndan sonra sadece 40
bakırcının kaldığını belirten Asarkaya (1936), bunlardan üç dört tanesinin büyük işler
yaptığını, diğerlerinin ise çırak ve kalfaların emeğine bakan usta bakırcılar olduğunu
belirtmiştir.
40
Urgan denilen ince halatları yani kalın ipleri yapıp satan kişilerdir.
Bir ucundan bazı şeylere süs olarak takılan, diğer ucu ise serbest saçak biçimindeki iplik demetini
yapan kişilerdir.
42
Çubuk, pipo, nargilede kullanılan lüleyi yapan kişilerdir.
41
200
Tokat’ta bakır üretiminin merkezi olan Sulusokak, uzun yıllar bu özelliği ile
ön plana çıkmış ve Tokat kentinin ticari merkezi niteliğini korumuş olsa da üretim
ilişkilerinde ve teknolojide meydana gelen değişim ve dönüşüm Sulusokak’ı da
etkilemiş ve bölge bakır üretimi yönündeki avantajını kaybetmeye başlamış ve
1980’li yıllardan sonra da tamamen kaybetmiştir.
“Zaman ilerledi, ilim büyüdü, sanatlar değişti fabrikalaştı, el sanatlarının çoğu gitti,
satılmaz kurtarmaz hale geldi fiyatlar konusunda. Her şey pahasını arttı, ellerinde kaldı,
satamadılar, yapamadılar, üretemediler, götürüp satamadılar, pazarlayamadılar. Derken
söndü. Mesela bakırcılık, kalaycılık sanatını alüminyum söndürdü. Fabrikalar çıktı, el
dokuma halıları öldürdü. Halıcılar, hasırcılar, mutafçılar vardı. Hasırda oturan adamlar şimdi
çula düştü. Mutaf çuluna düştüler yani. Kıl çula düştüler. Kıl çulunu bıraktılar kilime
düştüler. Kilimi de bıraktılar halıya düştüler. Kademe kademe gittikçe yükseliyor. Böyle
şeyler bu durumdan kaybetti işte. Herkes zenginlikten aşağıya kaydı. Şimdi iş yok. Mutaflar
burada kapandı. Bakırcılar burada söndü. Kalaycılar burada öldü. Demirciler hepten
kayboldu.”
(C. B., 67, seyyar satıcı)
“Tokat teknolojiyi biraz erken mi yakaladı ne, eskiden beri Doğu’ya gönderiyoruz.
Ağrı, Erzurum, Kars. Ben çocuktum 30 sene önce rahmetli babam gönderiyordu, hala da az
da olsa gönderiyoruz. Bayağı bir düşüş var tabi eskiye nazaran. Bu zamana kadar bizi getirdi
işte, idare ettik. Bizim meslek eski sanat yani. Bizden sonra olmayacak. Benim mesela oğlum
var, okuyor, bu işi yapmaz. Yap desem de yapamaz. Yani öğrenmek istemiyor gibi de birşey
yani. Çünkü malzeme farklı. Bursa’dan geliyor, Yalvaç’tan geliyor ne bilim yani değişik
yerlerden malzememiz geliyor. Tabiî ki zorluğu da var. Ölmüş bir meslek aslında şimdi.
Örneğin toptancı bir bakkal olsanız, toptancıya gidip siparişinizi yazdırırsınız. Ama bizim
deri istiyorum ben, benim kullandığım deriyi sadece sanayi kullanıyor. Adama sipariş
veriyorum gönderiyor. Yalnız şöyle olabilir. Ayakkabı üzerine olsa ayakkabıyı herkes
giyiyor. Deri anında gelir. Ama benim kullandığım deri, en az 1 ay 2 ay siparişle geliyor.
Misal koyun derisi kullanıyoruz, manda derisi kullanıyoruz. Adam biz almazsak kime
satacak. Ama ayakkabı derisini, deri mont derisini satıyor. Malzemede baya bir sıkıntı
yaşıyoruz.”
(H. Y., 49, saraç)
Sulusokak
bölgesi
Osmanlı
Devleti
zamanında
kentin
ekonomik
faaliyetlerinin merkezi iken (Abacı, 1994: 79), günümüzde kırsal alandan göç eden
nüfusun yerleşim alanıdır. Kabe-i Mescid Mahallesi, Camii Kebir Mahallesi,
201
Erenler Mahallesi, Cemalettin Mahallesi, Seyit Necmettin Mahallesi ve Ali Paşa
Mahallesi’nden oluşan Sulusokak bölgesinin nüfusu, 2010 adrese dayalı nüfus kayıt
sistemine göre 10887’dir.
5.2.1. Sulusokak’ta Toplumsal Ekonomik Yapının Mekânda Yerleşimi
Yukarıda da belirtildiği gibi Sulusokak, Tokat’taki ekonomik faaliyetlerin
merkezi konumundaydı. Dönemin özellikleri göz önüne alındığında Sulusokak’ın
sadece ticarethanelerden oluşmadığını, genellikle alt katı işyeri olarak kullanılan iki
katlı evlerin çoğunlukta olduğunu bilmek çok şaşırtıcı değildir. Bu özelliği nedeniyle
Sulusokak 19. yüzyılın sonuna doğru orta tabakayı oluşturan esnaf ve zanaatkârların
yoğun olarak yaşadığı bir mekân görünümündedir (Aktüre, 1981: 165).
Bakırcılığın merkezi niteliğindeki Tokat,’ta 18. yüzyıl başında en büyük
ticaret kaynağı bakır mutfak eşyası üretimidir. Tencere, kazan, şamdan gibi eşyalar,
çok temiz ve ince bir ustalıkla yapılmakta ve İstanbul başta olmak üzere memleketin
diğer yerlerine sevk edilmektedir. Charles Texier (akt. Beşirli, 2005: 150) de
Tokat’ta halkın büyük çoğunluğunun bakır aletler, büyük tencereler, mangallar,
mutfak kapları yaptığını ve bunu İstanbul’a ihraç ettiğini belirtmektedir. Uzun yıllar
Ergani’den getirilen ham bakır Tokat’ta kalhanede işlenir, Sulusokak’ta bulunan
atölyelerde kap kaçak haline dönüştürülürdü. Osmanlı Devleti döneminde Tokat
bakırcılığının ünü imparatorluğun her yanına dağılmıştı.
Tokat’ta bakır eşya imalatının uzun süre canlı kalmasının nedeni, kalhanenin
kente ucuz, bol ve kaliteli girdi sağlamış olmasıdır. Kalhane, saf bakır üretimi ve
sağladığı istihdam imkânı ile kentin iktisadi hayatında önemli bir yere sahip
olmuştur. Bu tesis 19. yüzyılın ilk yarısında 1000 kadar işçi çalıştırmakta, yıllık 5000
ton çam kömürü kullanarak 1000 ton civarında bakır üretmekteydi. 19. yüzyılın ilk
yarısında, Osmanlı Devleti dış ticareti ilk defa açık vermeye başladığı zaman, bakır
ihracatı daha da önem kazanmış, devlet 1841 yılında Tokat kalhanesinin ıslahı için
1.000.000 kuruş harcayarak su kuvveti ile çalışan yeni ve modern bir metalürji
tesisine dönüştürmüştür. Ama 19. yüzyılın ikinci yarısında iktisadi ve teknolojik
gelişmelerin
hızlanması,
1880’lerin
sonuna
doğru
kalhanenin
faaliyetini
202
durdurmasına yol açmıştır (Açıkel ve Sağırlı, 2005: 37). Dünyanın birçok yerinde
maden yataklarının keşfedilmesi ve teknolojinin hızla değişmesi sonucu, bakır
üretimi büyük bir artış göstermiş ve çok büyük sermaye gerektiren bir saha haline
gelerek uluslararası faaliyet gösteren entegre dev firmaların kontrolü altına girmiştir.
Dünya pazarlarına hakim olmak isteyen bu dev firmaların kendi aralarında
giriştikleri rekabete dayanamayacak olan Tokat kalhanesi, 1880’lerin sonlarına doğru
kapanmıştır (Genç, 1988: 55). Bakırcılığı ile ön plana çıkan Tokat, dünya ölçeğinde
yaşanan bu gelişmelerden etkilenmiş ve 20. yüzyıla Anadolu’nun küçülen bir kenti
olarak girmiştir.
Kentteki temel işlenmiş mal üretim kollarından biri olan bakırcılığın
çökmesinin diğer bir nedeni, 19. yüzyılın ikinci yarısında, bakır işlenmeye hazır hale
getirildikten sonra İstanbul’a gönderildiğinden Tokat’taki bakırcılar için dağıtılan
siparişlerin yeterli olamamasıydı. Dolayısıyla dükkânlardaki üretimin sürekliliği
sağlanamamıştır. Ayrıca Tokat’a Elazığ yakınındaki Keban ve Ergani ile İnebolu
yakınındaki Küre ve Gümüşhane’deki bakır yataklarından gerekli hammadde
sağlanmaktaydı. Madenler deve ile Tokat’a taşındığından özellikle kış aylarında
ulaşımın güç olması, sürücülere çok düşük taşıma ücretlerinin ödenmesi ve düzenli
ödeme yapılmaması gibi nedenlerle, taşınılabilen ham bakır miktarı dökümhaneyi
ancak yılın yarısında çalıştırabilecek miktarda olmaktaydı (Aktüre, 1981: 58-59;
Açıkel ve Sağırlı, 2005: 35). İşte bu gibi sebeplerden ötürü hem Sulusokak için hem
de Tokat için önemli bir gelir kaynağı niteliği taşıyan bakırcılık, çökmeye yüz
tutmuştur.
Tokat’ın Sulusokak bölgesinde yoğun olarak yapılan bakırcılığın çökme
süreci 19. yüzyılın sonlarında hızlanmıştır. Bu durum 19. yüzyılın ikinci yarısında
birçok kente hakim olan bir süreç halini almıştır. Örneğin Amasya, Diyarbakır,
Bursa43 gibi kentlerde önceleri pek çok ipekli kumaş dokuyan imalathaneler
bulunduğu halde bu imalathanelerdeki tezgâh sayıları gittikçe azalmaktaydı.
Mordman (akt. Aktüre, 1981: 60) bu düşüşün nedenini şöyle açıklamaktadır:
43
Bursa’da 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar ipekli kumaş ticaretinde yaşanan dönüşümün ayrıntılı bir
incelemesi için bakınız Kaygalak (2008).
203
“Uzun yıllardan beri, gerek Amasya’da gerek Türkiye’nin diğer kentlerinde kozalar
Avrupa şirketleri tarafından satın alınmaktadır. Bu durum, Türkiye’deki endüstri açısından
sakıncalı ise de, üretici, koza satmakla, ipeği iplik halinde satmaktan daha fazla kâr ettiği ve
Avrupa iplikçisi Türk üreticisine Türk iplikçisinden daha yüksek fiyatlar ödediği sürece,
bunun önüne geçilemez. Bundan anlaşılıyor ki Avrupa iplikçisi Türk iplikçisinden daha
ucuza çalışmaktadır. Bu nedenle, diğer birçok endüstri kolunda olduğu gibi, ipekçilik de
Türkiye’de çökme halindedir.”
Yani sadece Tokat Sulusokak örneğindeki bakırcılık için değil birçok kentte
endüstri kollarının çökmeye başlamasının temel nedeni Osmanlı Devleti ile kapitalist
Avrupa devletleri arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesidir. Ayrıca Aktüre’nin
(1981: 68) belirttiği gibi 19. yüzyılda endüstrileşmiş Batı ülkelerinden gelen işlenmiş
malların
kolaylıkla
gümrük
duvarlarını
aşabilmesini
amaçlayan
“Ticaret
Anlaşmaları” [1832-1862] ile yabancılar ile yerli tüccarlar eşit hale getirilmiştir.
Böylelikle Anadolu toprakları Batılı tüccarlar açısından açık bir pazar halini almıştır.
Bu durum Osmanlı Devleti’nde 17. yüzyıl başlarından 19. yüzyıl sonlarına
kadar olan dönemde sosyo-ekonomik yapıda meydana gelen değişmelerin etkisi
altında gerçekleşmiştir. Aktüre (1981: 62), 15. yüzyıl sonlarında Avrupa’da ortaya
çıkan para darlığı ve bunun sonucu olarak 16. yüzyılın ilk yarısından sonra başlayan
fiyat artışlarını izleyerek altın, gümüş gibi kıymetli madenlerin bollaşması üzerine
ortaya çıkan zengin alıcıların bütün pazarlara yayılmasıyla Osmanlı Devleti’nin
Kanuni Süleyman’ın son dönemlerinde dahi kendi ihtiyacı olan gıda ve
hammaddeleri zengin ülkelere satan bir ülke konumuna düştüğünü belirtmiştir
(Aktüre, 1975: 124).
19. yüzyılın ikinci yarısında yönetimsel ve işlevsel kademelenmede meydana
gelen değişmelerin kentlerin mekânsal yapısındaki yansıması kentsel nüfus yığılması
ve kentteki konut, yönetici merkez ve ticari merkezde farklılaşmanın ortaya çıkması
şeklinde olmuştur. Örneğin feodal Osmanlı toplum yapısı içinde Manisa, İzmir’e
karşı yerel merkez olma üstünlüğüne sahip iken, Tokat da Samsun’a karşı yerel
merkez olma üstünlüğüne sahiptir. Ama 19. yüzyıl ortasından sonra Batılı ülkelerle
yapılan ticaret anlaşmalarıyla, dış pazarlara açılma politikasının bir sonucu olarak bu
denge liman kentleri lehine bozulmuştur ve daha önce yerel merkez niteliğindeki
204
yerleşmeler
nüfus
kaybetmeye,
diğerleri
ise
nüfus
çekmeye
başlamıştır
(Aktüre, 1975: 124). Ayrıca 1710 yılında Tokat’ta kurulmuş olan kara gümrüğünün
1846’da kaldırılması, Tokat’taki ticaretin gerilemesinde önemli bir paya sahiptir
(“Ekonomik Yapı”, 2005: 3).
Sulusokak’ın Tokat’ın kent ekonomisi bakımından önemli bölgelerinden biri
olması 19. yüzyıla kadar sürmüştür. Doğu-batı yolunun önemini kaybedip kuzeygüney hattının önem kazanması ile birlikte yeni gelişen merkeze daha yakın olan
Yaş Meydan Mahallesi’nde çoğu 19. yüzyılın sonunda inşa edildiği tahmin edilen
konutlarda Ermeni tüccarlar ve zengin Türkler yaşamaktaydı. Konutların büyüklüğü,
bahçelerin düzenlenişi, yapıların mimari nitelikleri gibi göstergeler mahallenin bir
zengin mahallesi olduğunu kanıtlar niteliktedir. Buna rağmen merkezden uzakta ve
Behzat Deresi’ne yakın tabakhanelerin bulunduğu Muslahattin Mahallesi’ndeki
konutların genel mimari nitelikleri açısından Sulusokak’taki konutlara göre daha az
gösterişli ve işçilik açısından daha az özenilerek yapılmıştır. Bu durum da orta
kesimi oluşturan esnaf ve zanaatkârlar arasında da bir kademelenmenin oluştuğunu
göstermektedir (Aktüre, 1981: 165). Yani kent geliştikçe mahalleler bulundukları
konuma göre önem kazanmakta veya kaybetmektedirler. Bununla birlikte işlevsel
farklılaşmalar da mahallelerin konut dokusunda etki göstermektedir. Örneğin
Muslahattin Mahallesi’nde temel işkolu olan tabakhaneler, konutla işyeri
farklılaşmasına yol açmıştır. Sulusokak’ta ise böyle bir ayrışma söz konusu değildir.
Alt katı işyeri olarak kullanan Sulusokak sakini, üst katında barınırken, Muslahattin
Mahallesi sakini, işyerinin uzağındaki konutunda barınmaktadır.
19. yüzyıl sonunda Tokat’taki konut dokusuna bakıldığında, Sulusokak
üzerindeki yapıların genellikle daha sade, az gösterişli ve küçük olduğu
görülmektedir. Buradaki yapıların çoğunluğu iki katlı olup, alt kat çoğunluğunu
Ermenilerin oluşturduğu kazancılar tarafından işyeri olarak, üst kat ise konut olarak
kullanılmaktadır. Sulusokak’ın bu kesimi zemin kat kullanımı açısından bir esnaf
çarşısı görünümündedir ve kullanım yoğunluğu da oldukça yüksektir. Konut alanı
olarak taşıdığı nitelikle Sulusokak’ın sosyal tabakalaşmada ortadaki büyük kesimi
205
oluşturan esnaf ve zanaatkârların oturduğu ve işyeri olarak kullandığı bir mahalle
olduğunu kanıtlamaktadır (Aktüre, 1987: 165).
Bölgedeki mevcut konutların çoğu Osmanlı devrini temsil eden yapılardır.
Tokat’taki
konutlardan
hiçbirisinin
yapılış
tarihi
19.
yüzyılı
geçmez
(Akok, 1957: 129). Sulusokak’ta bulunan konutların bazıları yüzyıllardır varlığını
korumaktadır. Tokat’ta zengin ve yoksul mahalleleri arasında bugünkü gibi keskin
bir ayrışma olmamakla birlikte evlerin dış görünüşünde bir ayrım olmasa da
büyüklüklerinde ya da içindeki ahşap oyma ve kalem işi süslemelerde bu farklılık
algılanabilirdi (Resim 6). O dönemlerde her türlü ihtiyaç evlerde üretilmekteydi.
Bulgur kaynatma, etlik kesimi, erişte ve çorbalık hamur yapımı, şehriye dökme gibi
işler komşular arasında yardımlaşarak yapılmaktaydı (Dutoğlu, 2012: 31-32).
Seyyah ve tarihçi Bore (akt. “Tokat İl Yıllığı- 1967”, 1968: 87), 1840 yılında yazdığı
bir eserde eski konaklardan şöyle bahsetmektedir:
“… Eski konaklardan bugün pek azalmış olan bu evler yüzyıl önceleri pek çoktu.
Birçok konak ve oteller, az bulunur süslerle bezenmiştir. Öncümüz Agop bizi öyle bir yere
misafir etti ki, alçı ve ağaç üzerine süslü iki salon, fıskiyeli çeşmeli bahçe ve iki kısma
ayrılmış bir köşkle nihayet bulan yayvan koridor bizi hayret ve takdire boğdu…”
Resim 6: Eski Tokat Evlerinden Bir Görünüm
Kaynak: “Tokat Kültür Evi”, 2010.
206
Tokat, 1970’li yılların ortalarına kadar bahçeli iki katlı ahşap evlerin hüküm
sürdüğü bir kent iken zamanla müteahhitlerle birlikte betonarmenin yaygınlaştığı bir
kent halini almıştır. Dolayısıyla betonarmelere taşınan halkın geride bıraktıkları bu
ahşap evler ya kiracılar tarafından hoyratça kullanılmış ya da boş bırakılarak yok
olmaya terk edilmişlerdir (Dutoğlu, 2012: 35-36). Kendi kendine yeten ve büyük
aileler için ideal olan bu evler zamanla elektrik ve su tesisatlarıyla donatılmaları,
uygun yerlerine banyo ve mutfak ilavelerinin yapılmasına rağmen çekirdek aileler
için çok büyük gelmeye başlamıştır. Bu bakımdan zamanla iki ya da üç bazen de
daha fazla evlere bölünerek kiraya verilmeye başlanmıştır (Dutoğlu, 2012: 41).
Resim 7: Sulusokak’taki Konutlardan Bir Görünüm
Resim 8: Sulusokak’taki Konutlardan Bir Görünüm
“Oooo çok eski [Konutlar]. 100 yıllık vardır valla. Ama işte sonra içine sıva yapmışlar.
Eskiden tuvalet arka bahçedeymiş, onu içeriye almışlar. Geliştirmişler yani. Ben geldiğimde
de çatıyı boşalttım. Oradan toz toprak dökülüyordu. Ziftli bir kağıt var, sen bilirsin Nuran
abla, onu serdik. Şimdi toz moz gelmiyo. Yoksa öbür türlü hergün süpür süpür insanın canı
çıkıyordu valla.”
(F. Y., 53, ev hanımı)
207
150-200 yıllık bir tarihi geçmişe sahip olan bu konutların birçoğu hâlâ
yerleşim yeri olarak kullanılmaktadır. Çok eski yapılar olmaları nedeniyle kiraların
oldukça düşük olması, özellikle kırdan göçen aileler tarafından kiralanma nedenini
açıklamaktadır. Yine konutların ucuzluğu kırdan göç eden ailelerin belirli bir
birikimi varsa bu bölgedeki konutları satın almalarına da yol açabilmektedir.
5.2.2. Tokat’ta Kentsel Süzülme ve Sulusokak
Osmanlı Devleti döneminde bir ticaret merkezi niteliği taşıyan Sulusokak,
üretim ilişkilerinin kapitalistleşmesi ve teknolojinin gelişmesi ile birlikte eski
önemini kaybetmiştir. Mutafçılık, oymacılık, işlemecilik, nalbantlık, saraççılık,
semercilik, dericilik, bakırcılık, kalaycılık, dokumacılık gibi birçok meslek koluna ev
sahipliği yapmış olan Sulusokak, teknolojiye yenik düşmüş ve makine ürünleri ile
rekabet edemez hale gelmiştir. Sulusokak’ın önem kaybetmesi ile nüfus kaybı
yaşaması neredeyse eşdeğer yürümüştür. Bu nüfus kaybı ile birlikte Sulusokak aynı
zamanda çevre köylerden de göç almıştır.
“Birazcık burada rahatlayan taşındı. Hem dükkanı varsa aşağı taşıdı, evi varsa sattı,
üstüne koydu aşağıda ev aldı. Biraz daha şey yükseldi, kültür yükselince mecburen aşağıya
doğru gidiyorlar. Tabiî ki sattığı yeri de adam 100 bin liraya daire alamaz ama 15-20 bine
alabiliyor. Vatandaş da geliyor buraya taşınıyor işte. Genelde köylerden geliyorlar buraya.
Gidenler Karşıyaka’ya taşındı zaten. Köyden gelen de hem köy yakın diyor hem Tokat yakın
diyor. Burayı yani kullanıyorlar.”
(H. Y., 49, saraç)
Üretim ilişkilerinin değişmesi toplumsal yapıyı da etkilemiştir. Sulusokak’da
görece gelir bakımından daha iyi konumda bulunan ailelerden ikinci kuşağın istek ve
beklentileri değişmiş, Sulusokak ise bu istek ve beklentileri karşılayamaz olmuştur.
İkinci kuşak, Sulusokak’tan taşınıp çoğunlukla zemini sağlam olmayan Karşıyaka’ya
göç etmektedirler. Tokat bir deprem bölgesidir. Zemini oldukça sağlam olan
Sulusokak’tan taşınıp zemini sağlam olmayan ama kapitalist üretim ilişkilerinin
toplumsal yapıya dayattığı tüketim formlarına uygun bir yaşam alanını tercih
etmeleri, statü göstergesi olarak algılanabilir. Çünkü özellikle Karşıyaka’da lüks
konutların varlığı buraya yönelik talebin de artmasına yol açmıştır (Resim 9).
208
“Burası şeyi yakalayamadı. Ekonomik yönden mi kültür yönünden mi bilmiyorum ama
işte bir moderenleşmedi yani bu taraflar. Durumu iyileşen gitti hemen. Mükemmel bir zemini
var, 10 katlı apartman yaparsın. Ama tesadüf Karşıyaka zemin daha da zayıf. Kazova
geçiyor, Irmak yatağı var, orası sıkıntılı. Ama ne hikmetse vatandaş orayı tercih ediyor.”
(H. Y., 49, saraç)
“Biliyoruz tabi [Karşıyaka’daki zeminin sağlam olmadığını]. Bizim burada bağımız
vardı. Müteahhide verdik. 5 kattan iki kat aldık. Evi de beğendik oturduk işte. Valla deprem
olursa alnımıza yazılmışsa kader deriz razı geliriz. Ölüm bu, kimi nerde yakalayacağı hiç
belli olmaz ki.”
(S. K. 46, veznedar)
Resim 9: Karşıyaka’da Bulunan Lüks Konutlar
Sulusokak’ta yoğun bir nüfus sirkülasyonu yaşanmaktadır diye bir tespit
yapılabilir. Bölgede yaşayan ailelerden gelir durumunda iyileşmeler olanlar yeni
yapılaşmanın olduğu Karşıyaka’ya göç etmektedir.
209
“Sulusokak’ın eski sakinlerinin çoğu ölmüş, çoluk çocuk evlerini satıp gitmiştir. Şimdi
bölgede yaşayanların çoğu yabancı. Onlar da hısım akrabalarının bölgede olmasından ya da
düşük gelirli olmalarından dolayı Sulusokak’a gelmişlerdir.”
(K. Ö., 43, memur)
“Şu an Tokat yerlileri Sulusokak’ın sadece yüzde 5’ini oluşturuyor. Sulusokak
bölgesinden göç eden halkın yüzde 60’ı il dışına göç etmiş, yüzde 5’i hâlâ Sulusokak’ta
oturmakta, geri kalan kısmı ise Tokat’ın yeni cazibe merkezlerine [Karşıyaka Mahallesi
özellikle] evlerini satarak göç etmiştir.”
(H. E. 57, bakkal)
Sulusokak bölgesinden kentin diğer bölgelerine olan göç hareketlerinin
çoğunlukla evin hanımı öncüllüğünde gerçekleştiği görülmektedir. Bunun nedeni ise
görüldüğü kadarıyla bölgede bulunan konutların çok eski olmasıdır.
“Hocam, biz hanımın peşine düştük, o bizi nereye götürürse ben oraya gidiyorum. O
böyle moderenliği seviyor, ben eskiyi seviyorum, kerpiçi seviyorum, eski karyolada yatmayı
seviyorum. O da böyle buraya geliyor, nerdeyse beni eve sokmayacak. Üstün müstün toz
oluyor diyor.”
(H. A., 61, antikacı)
Görünürde bölgedeki eski konutlardan duyulan rahatsızlıktan kaynaklanan
göç hareketlerinin arkasında aslında alım gücü artan toplumsal kesimin tüketim
olanaklarında meydana gelen değişiklikler yatmaktadır.
“Şimdi eskiye bakmak çok zor. Bir de yani şimdi sadece geçim kaynağı zayıf olunca.
Zayıf diyince kendini kurtarıyor, kendini geçindiriyor ama belli sabit geliri olan insanları
ekstralar yorar. Ahşap dökülür, bakım ihtiyacı vardır. Ahşap yaşadığı zaman yaşlanır da.
Yapmak lazım. Bir de lüks bizi bitirdi. Türkiye’yi bitiren lüks, Türkiye’yi bitiren tüketim.
Lüks ya, marka ve lüks olayı. Tüketim, tamamen tüketim toplumu olmuşuz. Şimdi bak
burada babasının evinde, yıllarca dedesinin nenesinin evinde kalmış. Babası anası burada
kalmış, kendisi burada doğmuş. Gelmiş burada neymiş geçerken ahşabın tahtası gıcırdamış.
Aaa ses çıkartıyor. E ne olcak ahşap işte, ses çıkartır. Mesela sen normalde bir dairede
oturuyorsun en az iki tondan aşağıya kömür yakmazsın. Kaloriferlidir amma soba da yaksan
bir tondan aşağıya kömür yakmazsın. Ben 500 kiloyla evimi ısıtıyorum. Niye? Ahşap. Nefes
alıyor. Sıcak. İçeriye girdiğin zaman yüzüne bir alev vurur.”
(M. G., 48, muhtar)
210
Sulusokak’tan Tokat’ın diğer yerleşim alanlarına göç edenler genellikle
sonraki (genç) kuşaklardır. Onun dışında bölgede eski Sulusokak’ın sakinlerinden
yalnızca yaşlılar kalmıştır. Yaşlıların bölgeyi terk etmeyişinin nedeni ise yeni
toplumsal ilişkilere duydukları yabancılıktır.
“30-35 sene Sulusokak’ta yaşadıktan sonra 2008 yılının sonunda Yazıcıoğlu’na [Yeni
ve lüks blokların yapıldığı Karşıyaka diye anılan bölgede yer almaktadır] taşındık. Annem
bizimle gelmedi. O apartman hayatına alışık olmadığı için çocuklarının evlerine gitmeyip
bahçesinde domates, tere, maydanoz ekip semaverini yaktığı kendi ahşap evinde kalmayı
tercih etti.”
(K. Ö., 43, memur)
5.2.3.Sulusokak’ta
Kentsel
Yoksulluk
Olgusundan
Kaynaklanan
Mekânsal Ayrışma
Daha öncede belirtildiği gibi Tokat Sulusokak bölgesi Osmanlı Devleti’nin
kapitalist Batılı ülkelerle girdiği ticari ilişkilerin de etkisiyle önemini kaybetmiştir.
I. Meşrutiyet’in ilanından sonra kuzey-güney doğrultusunda, Sivas valisi Halil Rıfat
Paşa tarafından, 1886’da kentin ortasından geçen, bazı tarihi yapılar da yıkılarak
bugün Gaziosmanpaşa Bulvarı olarak anılan bir kilometre uzunluğunda ki Bağdat
Caddesi açılmıştır. Kentin güneyinden gelen bu yol doğrudan kuzeye bağlanarak
Ünye sınırına kadar yapılmıştır. Dolayısıyla kentin doğu-batı aksı önemini
kaybederken,
kent
günümüzde
olduğu
gibi
kuzey-güney
doğrultusunda
Gaziosmanpaşa Bulvarı üzerinde gelişmeye başlamıştır (Cinlioğlu, 1973: 38).
Sulusokak bölgesi, mutafçılık44, oymacılık, işlemecilik, nalbantlık, saraççılık,
semercilik, dericilik, bakırcılık, kalaycılık, dokumacılık gibi birçok meslek koluna ev
sahipliği yapmakta, halk bu esnaflardan ihtiyacı olan malları aracısız olarak temin
edebilmekteydi. Ama 1980’li yıllara kadar çarşı özelliğini koruyan bölge 1980-1990
yılları arasında 160 dükkânın kapatılması ile birlikte bu özelliğini kaybetmiştir.
44
Keçi kılından kilim, çuval, heybe, yem torbası, urgan, kolan ve benzeri eşyaların dokunarak
üretilmesidir.
211
“Şimdi burada çok dükkân vardı. Şu cadde boyunca vardı. Dükkân şu karşıda araba bir
tane zor geçebiliyordu. Şimdi eskinin düzenine göre yapılmış. At arabaları, faytonlar,
affedersiniz eşekler, atlar. Şimdi buradan 20 sene önce gelmiş olsaydınız ben Tokat’ta çok şey
gösterirdim. Niye adam gelmiş eşeğiyle affedersiniz. Yukarıda nalbantlar vardı. Bir nalbant da
şurada vardı. Bir nalbant arkada vardı. Atını nalbanta eğer…, yani otopark parasını da veriyor.
Ahıra koyuyordu ama park vardı. Kaç lira buranın parası? Bir lira. Bir lirasını da verir atını
merkebinin ihtiyacı varsa bir bakım işi, onları yaptırır onların ücretini verir. Ama park ücreti
ayrıdır. Köyden gelmiş veya bağdan bahçeden gelmiş. Eski kültürden bahsediyorum, şu anda
yok da.”
(M. G., 48, muhtar)
Sulusokak’ın öneminin azalıp diğer yerleşim alanlarının öneminin artması ile
birlikte, Tokat’ın diğer yerleşim alanlarının konut dokusu yeni teknolojilere uyum
sağlarken, Sulusokak bölgesinde böylesi bir durum söz konusu olamamıştır.
Gelirlerinde iyileşmeler yaşanan Sulusokak sakinleri, bölgeyi terk ederek yeni
yerleşim alanlarına taşınmışlardır. Bu bakımdan Sulusokak bölgesi eski dokusundan
pek birşey kaybetmemiştir.
“Tabi zenginlerin çoğu gitmiş. İş değişikliği yaptılar. Mesela adam buranın sanayisini
küçük gördü, İstanbul’a gitti, sanayisini büyüttü. Benim arkadaşlarım var böyle, havlu
fabrikası kurdu. Merter’de bilmem nerede. Tekstilciler oldu. Hep zenginleştiler. Mesela
Gençağalar vardı, gittiler İstanbul’a.”
(C. B., 67, seyyar satıcı)
Bu bölgedeki konutların çoğunluğu ahşap karkas olarak inşa edilmiştir. Bunu
sebebi ise tarih boyunca yaşanan büyük depremlere ahşap binaların dayanıklılık
göstermesidir. Ama son yıllarda kargir45 ve betonarme karkas46 binalar daha çok köy
ve kasabalarda yapılmaya başlanmıştır. Tokat’taki yerleşimler üzerinde önemli rol
oynayan faktörlerden birisi mevcut ovalardır. Yerleşim birimleri daha çok bu
bölgelerde yoğunlaşmaktadır. Arazinin düz ve geniş olması ve kırsal alanlardan
kente büyük oranda göçlerin olması, bu ovaları yerleşim merkezi konumuna
sokmuştur (“Ekonomik Yapı”, 2005: 4). Sulusokak ise eski dokusunu korumakta,
eski ahşap evlerin yanı sıra genellikle tek katlı yapılar göze çarpmaktadır. Hatta kimi
45
Temeli taş, diğer kısımları ise tamamen tuğladan yapılan konutları tanımlamak için
kullanılmaktadır.
46
Taşıyıcı kısımların çimento, çakıl, demir ve özel karışımlar kullanılarak yapılmış bina iskeleti.
212
zaman ailenin bütünlüğünü bozmamak amacıyla evler yan yana dizilmektedir.
Apartmanlaşmada dikey olan yapılar, Sulusokak’ta yatay genişleme şeklinde
yaşanabilmektedir. Ama günümüzde çoğunlukla gelir durumu düşük olan ailelerin
yer seçiminde öncelik tanıdığı Sulusokak bölgesinde, bu aileler kiraların ucuzluğu
nedeniyle eski konutlarda yaşamaktadırlar.
Tokat’ın en yoksul bölgesi niteliği taşıyan Sulusokak bu özelliğini yıllarca
koruyarak hep yoksulların mekânı olmuştur. Özellikle yakın köylerden göç alan
bölge, ucuz konutların varlığı nedeniyle tercih edilmektedir. Tokat merkez ilçesinde
bir tarafta kirası 1000-1600 TL arasında değişen birçok konut bulunurken,
Sulusokak’ta kira oranları 150-350 TL arasında değişmektedir. Ama Sulusokak’taki
bu kira oranları dahi bölge sakinleri tarafından yüksek bulunmaktadır. Bu durumda
yoksulluğun bölgede derin yaşandığının bir kanıtıdır.
“Buradaki kiralar o kadar ucuz değil. En kötü evde oturan 160-175’e oturuyor yani.
150’ye oturan azdan az. Hepsi fakir. Ben de dahil fakirim. Bir haftalık yiyecek veriyorlar
bize. Valla şimdi burası köy gibi oldu. Buraya şehir demek için bin tane şahit lazım. Ölü yer
burası. Ben bile kafa dinlemeye geliyorum buraya. Tespih satıyorum, yüzük satıyorum.
Yalandan oyalanıyorum. 938 lira maaş alıyorum. Onla geçiniyoruz.”
(C. B., 67, seyyar satıcı)
Bölgede yaşayan kadınların çoğu ev hanımı iken, erkeklerden emekli dahi
olanlar bir iş peşinde koşmaktadırlar.
“Kadınların çoğunluğu ev hanımı. Çalışanlar da tabi maddi kaynaklı. Yetiştiremeyenler.
Naspın şimdi 3 tane çocuğu var, 4 tane çocuğu var. Çocuklar okuyor. 4 çocuğu okutmak
kolay mı? Mecbur napsın çalışacak. Genelde gençlerden çalışanlar. Mesela Has Özgenler var
duymuşsundur. Hepsi bizim mahalleden yani. Sulusokak’ı yani. Şu bölgede en az 50-60 hane
orada çalışıyor. Fakat iş isteyenlere de evlere iş veriyor. Has Özgenler buradan çıktı. Evleri
hala burada vardır. Yani böyle bir sosyal dayanışma var.”
(M. G., 48, muhtar)
“Beyim TOKİ’de bekçilik yapıyor. Ama hep geceleri yapıyor. Öyle anlaşmışlar başta. E
zor oluyor tabi gece. Köyde hayvanlar vardı. Onları sattık burada ev aldık. Emekli olamadı o.
En iyisi kira vermiyoruz. Ben de önceden merdiven siliyordum. Haftada bir gidiyordum
213
Karşıyaka’da bir apartmana. Ama artık gücüm yetmiyor. Dizlerim ağrıyor. Anca bu kapı
önünde konu komşu oturuyoruz işte.”
(A. D., 54, ev hanımı)
Sulusokak bölgesinde yaşayan halkın bir kısmı yardıma muhtaçtır. Eğitim
durumlarının da oldukça düşük olduğu bölgede, eğitimsizliğin sebebi hane üyelerinin
geçim sıkıntısını giderebilmek adına çalışmak zorunda kalmalarıdır.
“Buradaki insanların %90’ı, şöyle diyim ben sana %90 değil, %30’u biraz zayıf. Yani
yardım ihtiyacı olan, %30’u yardım ihtiyacı alan insanlar. Bugün kendi mahallemden [Camii
Kebir Mahallesi] ben örnek veriyorum çünkü benim 300 haneye yakın bir hanem var, %30
bile demek çok gelir, 60-70 tane haneye yardım yapıyoruz. Bu yardımlar nasıl yardımlar?
Kömür yardımları, gıda yardımları ramazanda, mesela devlet sağolsun Sosyal Hizmetler
Müdürlüğü tarafından da nakdi yardımlar. Fakat hep çoğu burada çalışan insanlar. Yevmiyeli
çalışır mesela işçi olarak çalışır, dışarıda çalışır ama çalışan insanlar. %90’ı da çalışır.
Çalışmayan kim, emeklidir maaşı vardır, ihtiyardır ya da çok gençtir, askerliğini
yapmamıştır, okul, iş, askerlik arasında kalan birkaç tane böyle vardır. Çoğunluğu çalışır.
Eğitim durumu düşük. Niye düşük. Dışarıdan gelmişler. Mesela ihtiyarların çok düşük. Son
dönemlerde ama çok iyi. Yani okula gitmeyen sayısı çok az. Fakat en fazla ortaokul ve liseye
kadar. Üniversiteye durumları biraz zor. Niye? Çünkü çocukları okutmakta biraz sıkıntı
yaşıyorlar. Aynı zamanda çalışmak zorunda kalıyor çocuklar. Şimdi çalışan çocuk biraz zor
okur.”
(M. G., 48, muhtar)
“Benim mahallemde [Cemalettin Mahallesi] 1200 hane var. Bu 1200 hanenin, 200’ü
yardım almakta. Bu yardımlar kömür veya para şeklinde oluyor. Bu yardımları belediyeden,
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nden alıyorlar.”
(M. D., 42, muhtar)
5.2.4. Tokat Halkının Sulusokak’ı Marjinalleştirme Eğilimi
Tokat’ta orta ve üst düzey gelir mensuplarının Sulusokak’ı ayrıştırıcı
söylemleri genellikle suç olgusu üzerine şekillenmiştir. Bölgede yaşamayan Tokat
halkında var olan bu algının oldukça yaygın olmasına karşın geçmişte ve halen
bölgede yaşayanlarda böyle bir algı mevcut değildir.
214
Toplumdan topluma veya kültürden kültüre farklılık gösteren suç olgusu her
zaman için günlük ve toplumsal yaşam içinde önemli bir problem alanı olmuştur. Suç
olgusu üzerinde etkili olan faktörler çeşitli olduğu için birçok disiplin tarafından ele
alınmıştır. Sosyolojik, kriminolojik, ekonomik, psikolojik nedenleri ve sonuçları olan
suç olgusu aynı zamanda mekânsal ilişkileri de içermektedir (Aksak, 2010: 246).
Suçun mekândaki dağılımına bakıldığında en çok kentsel alanlarda var olduğu ve bu
alanlardaki suç oranlarınınsa artma eğiliminde olduğu bir gerçektir. Özellikle nüfus
miktarının
ve
yoğunluğunun
arttığı
alanlarda
suç
miktarları
artmaktadır
(Uzun ve Aliağaoğlu, 2009: 431). Alpaslan Aliağaoğlu ve Faruk Alaeddinoğlu
(2005: 39) Erzurum şehrinde mala karşı işlenen suçları ele aldıkları çalışmalarında
şehirdeki suçun dağılımında yoksulluk kültürünün, sosyo-ekonomik süzülmenin, inşa
edilmiş çevrenin ve şehir içi arazi kullanışının etkili olduğunu belirtmişlerdir.
Suç ile yoksulluğu ilişkilendirmek genel geçer bir kabuldür47. Özellikle
azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşanan hızlı kentleşme hareketinin
sanayileşmeye koşut gitmemesi, kentlerde birçok işsizin varlığı ile sonuçlanmıştır.
Kırsal alandan kente göç eden nüfus genellikle ucuz konut arzı nedeniyle eski kent
merkezleri ile kent çeperlerine yerleşmişlerdir. Kent nüfusunun heterojen olmasının
yanı sıra aynı toplumsal sınıflar, aynı kentsel mekânda konumlanmaktadır. Bu
bakımdan en fazla suç oranlarının alt gelir grubuna ev sahipliği yapan kentsel
mekânlardan çıktığı düşünülmektedir. Ama şunu da belirtmek gerekir ki yoksulluk
mekânlarındaki suç oranı her ne kadar sayısal olarak fazla olsa da ekonomik
büyüklükleri
düşüktür.
Bu
bakımdan
suç
olgusunun
sadece
yoksullarla
ilişkilendirilmesi genel olarak varsıl kesimin hiçbir suça bulaşmadığına dair bir
varsayımın da gelişmesine yol açabilir. Oysa ki varsıl ile yoksulun işlediği suçların
ekonomik büyüklükleri arasında oldukça büyük farklar olabilmektedir.
Kentlerdeki bazı bölgelere ilişkin suç algıları bölgeyi ayrıştırıcı bir rol
oynamaktadır. Elbette ki bu yargıyı tüm kentlere uygulamak mümkün değildir.
Çünkü her kent kendi tarihsel ve toplumsal koşulları ile varolmaktadır. Tokat’ın en
47
Suç ve yoksulluk arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmaların genel bir değerlendirmesi için bakınız
Kızmaz (2003). Ayrıca suçu ve yoksulluğu ilişkilendiren diğer çalışmalar için bakınız Cömertler ve
Kar (2007), Dinler ve İçli (2009), Kaya ve Bozkurt (2011).
215
eski yerleşim alanlarından biri olan Sulusokak da İstanbul’da Tarlabaşı gibi eski kent
merkezi olmasına karşın bir çöküntü alanı halini almamıştır. Çöküntü alanlarında
yoksulluk zincirinin kırılması artık mümkün değildir. Sulusokak ise hâlâ kırsal
ilişkilerin, geleneksel toplumsal ilişkilerin sürdüğü bir mekân olarak literatürde
sınıfaltı diye tanımlanan bir sınıfsal yapıya sahip değildir. Suç oranlarına
bakıldığında ise Tarlabaşı ile karşılaştırılamayacak bir örnektir Sulusokak. Tokat
halkı geneli için bir suç yuvası olarak algılanan Sulusokak, kendi sakinleri tarafından
böyle tanımlanmamaktadır.
Bu araştırmada bölgeyi tanıma aşamasında Sulusokak’ta hiç yaşamamış
kişilerden, “Sakın tek başına Sulusokak’a gitme”, “Sulusokak’a gece girilmez”
şeklinde duyulan ortak ifade, Sulusokak’ın neden böyle algılandığına dair bir merak
uyandırmaktadır.
“Hayır hiç gitmedim. Korktuğum için gitmedim hiç. Tehlikeli bir yer, diyor herkes. O
bakımdan ben de hiç gitmedim. Belki eskiden kalma bir algıdır ama merak da etmedim. Halk
Eğitim Merkezi’nden yukarıya hiç çıkmadım. Halk Eğitim Merkezi’ne geçen sene bilgisayar
kursuna gitmiştim.”
(F. E., 23, öğrenci)
“Ben birinci sınıftayken gitmiştim arkadaşlarımla. Bana da sakın gitme oraya, dediler.
Ama ben merak ettim gittim, hiçbir şey de olmadı. Yani oradakiler böyle bakıyorlar sana ama
kimse birşey dememişti. Ama yine de üst taraflara hiç gitmedim. Yani biraz da korku vardı
yine de.”
(N. H., 22, öğrenci)
Sulusokak ile ilgili var olan bu algı, bu araştırmanın yazarında dahi birtakım
çekincelerin oluşmasına yol açmıştır ve bunun üzerine bir müddet araştırma amacıyla
Sulusokak’a gidilirken başkalarının eşliğine ihtiyaç duyulmuştur. Ama Sulusokak’a
olan ziyaretlerin sayısı arttıkça “suç yuvası” algısının büyük bir yanılsama olduğu
anlaşılmıştır. Ondan sonra sık aralıklarla ve herhangi bir güvenlik sorunu ya da
rahatsız edici bir durum yaşanmadan tek başına da ziyaretler gerçekleştirilmiştir.
216
Sulusokak’ta yaşayanlara, çevredeki bu algının varlığından söz edildiğinde
ise, bölgedeki halkın konukseverliği ve yardım severliği öne sürülmekte ve dışarıdan
algılandığı gibi bir suç oranının var olmadığına dair bilgiler sunulmaktadır.
Gerçekten de yaklaşık bir yıldır bölgeye yapılan ziyaretler esnasında herhangi bir suç
mahiyetindeki olaya tanıklık edilmemiştir. Suç ile birlikte anılan bölgede gerçekten
suç potansiyelinin yüksek olup olmadığını öğrenmek amacıyla bölgede bulunan
karakol amiri ile de görüşülmüş ve buradaki suç oranı bakımından Tokat’ın diğer
bölgelerinden pek bir farkı olmadığına dolayısıyla suç potansiyeli ile diğer
bölgelerden bir ayrışmanın söz konusu olmadığına dair bilgiler alınmıştır.
“Suç oranı Sulusokak bölgesinde olduğu gibi Tokat merkezdeki diğer semtlerde de
yoğundur. Bu bakımdan Sulusokak’ı öne çıkaran bir suç oranı mevcut değildir. Örneğin
Tokat Oğulbey’de suç oranı daha fazladır. [Merkeze 7 km uzaklıkta olan] TOKİ’de de suç
oranını fazla. Aynı şekilde Tokat Yeşilırmak Mahallesi’nde de suç potansiyeli yüksektir. Bu
mahalledeki suçların çoğunluğu da alkol sebebiyle işlenmekte ve her yıl 100 civarında olan
bir suç oranı vardır bu bölgede. Sulusokak’taki suç oranının nedeni de yoksulluk, cahillik,
aile içi şiddettir. Burada en çok da hurda hırsızlığı yapılmakta.”
(H. G., 51, polis amiri)
Uzun ve Aliağaoğlu (2009: 437) tarafından yapılan çalışmada 2006 yılında
mala karşı işlenen suçların ve nüfusun mahallelere göre dağılımı incelendiğinde, suç
oranlarının en fazla olduğu mahallelerin Yeşilırmak, Alipaşa, Esentepe, Karşıyaka,
Gülbaharhatun ve Yeniyurt mahallelerin olduğu görülmektedir. Kişi başına düşen
suç oranları (suç miktarı/mahalle nüfusu*1000) incelendiğinde (35.8) ile Yeniyurt
Mahallesi suç oranının en yüksek olduğu mahalledir. Alipaşa Mahallesi (27.1),
Yarahmet (25.8), Kabe-i Mescit (18.2), Karşıyaka (17.5) ve Hocaahmet (17.4)
mahalleleri de suç oranının yüksek olduğu diğer mahallelerdir. Küçük sanayi
sitesinin yer aldığı Yeniyurt Mahallesi dışında şehirde suç oranı yüksek olan
mahallelerin, şehrin merkezinde ve yakın çevresinde kümelendiğini söylemek
mümkündür. Şehrin kenar mahallelerinin hepsinde (Yeniyurt Mahallesi hariç) suç
oranları düşük değerlerdedir. Örneğin Derbent (1.04), Oğulbey (1.2) Erenler (1.4),
Kaleardı (1.4) ve Topçam (1.7) mahalleleri suç oranları şehir ortalamasının (6.8)
oldukça altındadır.
217
Sulusokak bölgesi sınırları dahilinde olan Alipaşa Mahallesi, Erenler
Mahallesi, Camii Kebir Mahallesi, Cemallettin Mahallesi, Seyit Necmettin Mahallesi
ve Kabe-i Mescid Mahallesi üzerinden bakılacak olursa, Sulusokak’taki suç
potansiyelinin yüksek olduğuna dair halktaki bu algının yersiz olduğu görülmektedir.
Halk arasındaki bu genel kanı Tokat’ta öyle hakim hale gelmiş ki, Tokatlı olup da hiç
bölgeye gitmemiş kişilerle dahi karşılaşılmıştır.
Bu algı Sulusokak’ta yaşayanlar tarafından ciddi şekilde yalanlanmaktadır.
Bölgede yaşayan halkın suç olgusunun abartıldığı kadar olmadığını hatta tam tersine
bölgenin oldukça güvenli bir yer olduğuna işaret etmektedir.
“Şu saatte geldin [Akşam 8:00-9:00 saatleri arası]. Gece 11-12’ye kadar elini cebine
koy, kimseye dalaşma kimseye güreşme kimse senlen dalaşamaz. Ben 48 yaşındayım. 48
senedir burada kimse kimseye kaşının üstünde gözün var, demez, kimse kimseye karışmaz.
Bunların zararı kendinedir. Yabancıya bişey yapmazlar. Bir lokma ekmeği varsa paylaşırlar.
Ben burada yıllarca esnaflık yaptım. Benim daha burada bir tane taşım kaybolmadı. Bir şey
kaybolmaz. Ben şimdi Karşıyaka’da oturuyorum. Kapını iki kere beş kere kitlersin. Burada
ben daha duymadım biri benim kapımın önünden şu çalındı diye. Bırakın evin içinden
kapının önünden bile.”
(M. G., 48, muhtar)
“O izlenim artık bitti aslında. Her zaman yani böyle gece gündüz gezersin, hiç sorun
olmaz. O öncedendi. Eskidendi o yani. Ama şimdi öyle bir şey yok. Kavga olurdu eskiden,
argo çoktu. Ama şimdi daha o bitti. Yüzde bir bile diyebilirim yani. Hatta yok da diyebilirim
yani. Şimdi örneğin Karşıyaka’da daha fazla olabilir yani ama bizim burada pek yok. İşte
buranın izlenimi eskiden biraz daha sıkıntılı olduğu için adı çıkmış. Nerde oturuyorsun?
Sulusokak’ta. Aman aman. İşte oralara gitme gezmeyin. Öyle bir izlenim vardı. Ama şimdi
yok gibi bir şey. Böyle duydukları için gelmiyorlar, hareket de olmuyor burada. Vatandaş
gelmiyor buraya. Çıkıyor şuraya ben bazen görüyorum, aile geliyor gidiyor. Oysa gezebilir.
Ama bir atasözü vardır: adın çıkana kadar canın çıksın, diye.”
(H. Y., 49, saraç)
Tokat halkının Sulusokak ile ilgili bu algısının bölgeyi tanımamalarından
kaynaklandığı belirtilmektedir. Tanımış olmaları halinde böyle bir algının da
mümkün olmadığı dile getirilmektedir. Sulusokak pre-kapitalist üretim ilişkilerinin
hüküm sürdüğü zamanlarda varsıl ve yoksul kesime aynı anda ev sahipliği yaparken,
218
üretim ilişkilerinde yaşanan dönüşümle birlikte sadece yoksullara ev sahipliği
yapmaya başlamıştır. Toplumsal sınıfların mekânda ayrışması ile sonuçlanan bu
üretim ilişkileri değişikliği, aynı zamanda toplumsal sınıfları da ayrıştırıcı bir etki
göstererek, yoksul ile varsıl kesimin birbirine yabancılaşmasına yol açmıştır.
Toplumsal ve mekânsal ayrışma, toplumsal sınıfların birbirini tanımasına olanak
vermediğinden dolayı, varsıl kesim yoksulları mal varlıklarına bir tehdit olarak
algılamaktadır. Tokat halkının Sulusokak’ı bir suç yuvası olarak algılamasının belki
de temel nedeni, üretim ilişkilerinin toplumsal sınıflar arasına koyduğu bu
uçurumdan kaynaklanmaktadır.
“Burayı bilmeyen adamlar buraya gelip çarşıda çay içmezler, esnafı ile sohbet etmezler,
insanı ile birşey paylaşmadığı zaman anlamazlar. Neden. Çünkü ben şöyle düşünüyorum.
Burasını bir varoş görüyorlar. Fakat ana yerleşkenin burada olduğunu bilmiyorlar. Burada
kimse kimseyi doğramaz. Ben görmedim. Kimse kimseyi vurmadı. Görmedim. Burada biri
birine bazı sıkıntılardan dolayı ikili diyaloglardan dolayı sıkıntı vardır, ikisinin arasında olur.
Burada bir adam bir adamı dövüp göndermiş mi? Ben duymadım. Varsa öyle bir adam ben
çenesini burda kopartırım, açık konuşayım. Bu adam yaşamaz burada. Ben mesela
Karşıyaka’da oturuyorum. Ben kapımı kilitlemeden yatmam. Buradaki evlerin yüzde 6070’inde bahçe vardır. Bu bayramda başımıza geldi. Kapıyı açık unutmuşuz, çekmiş gitmişsiz.
Geldik kapı ardına kadar açıktı. Ayakkabı bile oynamamış yerinden.”
(M. G., 48, muhtar)
5.3. Tokat ve Sulusokak’ta Ötekiler
Osmanlı Devleti zamanında Tokat farklı ırk ve dine mensup insanların
birarada yaşadığı bir kent olmuştur. Çoğunlukla Müslüman ailelerin yanında,
15. yüzyılda İspanya’dan gelen Yahudiler, Hıristiyan, Ermeni ve Rumlar, Çerkezler
kent nüfusunun ana unsurunu oluşturmaktaydı (Kodaman, 1988: 176). Etnik
bakımdan farklı olan bu nüfus, kent hayatı içinde hep ilişki halinde olmuşlardır. Bu
durum ise Müslüman halk ile gayrimüslimlerin kimi zaman aynı mahallelerde
yaşamalarından anlaşılmaktadır.
Örneğin, 1455 tarihli Tokat Tahrir Defteri’ndeki kayıtlara göre, Tokat
kentindeki mahalle sayısı 56’dır. Bu mahallelerden 48’inde Müslümanlar, 8’inde
Hıristiyanlar, 2’sinde ise Müslüman ve Hıristiyanlar birlikte yaşamakta idi. Tokat
219
nüfusunun üçte birini oluşturan Hıristiyanların toplam 56 mahalle içinde yalnızca
6’ında oturuyor olmaları ve bu mahallelerin genellikle kentin merkezini oluşturan
mahalleler olması kentteki gayrimüslimlerin çok yüksek yoğunlukla merkezdeki
konutlarda, buna karşılık Müslüman Türklerin kentin dış halkasını oluşturan, yeni
kurulan, az yoğun mahallelerde oturduklarını göstermektedir (Aktüre, 1981: 144).
1772 yılı Şer’iyye Sicili kayıtlarında kentteki mahallelerin sayısının 73’e çıktığı
görülmektedir (Açıkel ve Sağırlı, 2005: 17). Yani kentin Osmanlı Devleti’nin
yönetimine girmesi ile yeni mahallelerin kurulduğu, bu mahallelerde ise çoğunlukla
Müslümanların kaldığı görülmektedir.
Tournefort, 18. yüzyıl başında Tokat’ın kent nüfusunu 20.000 Türk, 4.000
Ermeni ve 300-400 Rum ailesi olmak üzere toplam 24.000 hane, 18. yüzyıl sonunda
İnciciyan 13.200 Türk, 2.500 Ermeni ve 300 Rum hanesi olmak üzere toplam 16.000
hane olarak vermektedir. 1844-1845 yılında yapılan sayıma göre Tokat nüfusu
tahmini olarak 10.685 kişi ile Tokat kent nüfusunun %54.4’ünü Müslümanlar,
%34’ünü Ermeniler, %5.7’sini Rumlar, %4.5’ini Katolikler ve 110 kişi ile Kıptiler
(Çingeneler) oluşturmaktadır (Beşirli, 2005: 297-298). Burada dikkati çeken nokta,
Tokat kentinde Ermeni nüfusunun fazla olmasıdır.
19. yüzyılda kent ölçeğinde mahallelerin dağılımına bakıldığında 1851 yılına
ait Şer’iyye Sicilleri kaydında, mahallelerin etnik kimliğe dayalı ayrıştığı
görülmektedir. Bu dönemde 72 mahallede bulunan 3.956 konuttan %57’si Müslüman
Türklerin, %36’sı Ermenilerin, %5’i Rumların ve geriye kalan %2’si ise Yahudilerin
oturduğu konutlardır. Mahallelerin etnik yapıları incelendiğinde büyük çoğunlukla
etnik kutuplaşmanın çok belirgin olmadığı, Müslüman ile Ermenilerin mahallelerin
% 80’inde birarada oturdukları, mahallelerin ancak %20 gibi küçük bir bölümünde
etnik kutuplaşmanın olduğu görülmektedir. Kent merkezindeki en kalabalık
mahallelerde Ermenilerin çoğunlukta olması kent merkezinde yer alan üretim
eylemlerinde onların daha etkin olduğunun kanıtıdır. Örneğin Sulusokak’ta
bakırcıların çoğu Ermenidir. Müslümanlar ise çoğunlukla tarımsal eylemler ile,
dericilik, keçecilik gibi hayvan ürünlerini hammadde olarak kullanan üretim kollarını
denetim altına almışlardır (Aktüre, 1981: 159).
220
19. yüzyılın ikinci yarısında yaklaşık 20.000 kişi olan kent nüfusu 19. yüzyıl
sonlarında az da olsa bir artış göstermekle birlikte, bu artışın kaynağını Müslüman
Türkler oluşturmaktadır. Nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan Rum ve
Ermenilerin ise kentten ayrıldığı gözlenmiştir. Örneğin 1881 yılında kent nüfusunun
% 38’ini oluşturan gayrimüslimlerin 1886-1887 yılında toplam nüfusa oranı % 23’e
inmiştir. Gayrimüslim halk, bölge içinde ticaret olanakları daha gelişmiş olan
Samsun veya İstanbul’a göç etmiştir. Bölgedeki nüfusun Müslümanlar lehine
olmasının nedenlerinden biri 1876 yılında Osmanlı-Rus savaşından sonra kente gelen
göçmenler, diğeri ise 1879 yılında yönetimsel kademelenmede “liva” olması ve kent
yönetiminin yeniden örgütlenmesi sonucu kente gelen devlet memurları ile subay ve
askerlerin kente gelmesidir (Aktüre, 1981: 161-162).
Tokat’ta bulunan farklı etnik ve dini kimlikler farklı uğraşlarla meşguldürler.
Tokat’ta 1900’lü yılların başında yaşamış olan Yetvart’ın belirttiğine göre nüfusu az
olan Yahudiler çok yoksuldu ve kendi gettolarında izole yaşamışlardır. Yahudilerin
ise akraba evlilikleri nedeniyle dejenere ve anormal insanlar olduğunu belirten
Yetvart, Tokat Ermenilerinin büyük kısmının kente yakın kırsal alanda yazlık
villalarının olduğunu dile getirmiştir. Toprak sahipleri Ermeni veya Rumlar iken,
toprak işçileri, ırgatlar, ortakçılar ise Kürtler ve Lazlardı. Tokat’ta Yunanlıların da
olduğunu belirten Yetvart, sayılarının fazla olmadığını ve Ermeniler kadar zengin
olmadıklarını belirtmiştir. Türklerden ise ticaret yapan kimsenin olmadığını ve
Hıristiyanların
fabrikalarında,
bakır
dökümhanelerinde
işçilik
yaptıklarını
belirtmiştir. Ama Yetvart her türlü meslek erbabının Ermeni olduğunu, aralarında
doktorların ve avukatların da bulunduğunu dile getirmiştir (Sernin, 2009: 16-19).
Pek az bir miktar sayılabilecek olan askerden muafiyet vergisine karşılık,
kendilerine verilen askeri muafiyetten dolayı gayrimüslim halk, iş gücünün
değerlendirilmesi hususunda
Müslümanlara göre avantajlı konumda
idiler.
Müslümanlar, devletin savunmasında hayatlarını yitirmemişlerse, evlerine dönünce
yerel koşulların değiştiğini görmüşlerdir (Çiçek, 2006: 43). Tarihte birçok savaşa
sahne olan Anadolu’da erkek nüfusun küçük yaşlarda silah altına alındığı
savaşlardan biri de Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı’dır.
221
“Şimdi babam 12 sene savaşmış. Atatürk babamı bol parayla göndermiş. Nüfus kağıdını
da kendisi doldurmuş. Bizim lakabımız şöyleydi, Hüseyin oğullarından Rıza oğlu Mirza,
babamın ismi. Yok demiş Atatürk, öyle değil senin ismin. Senin ismin Mirza, soyadın Biter
demiş. Babama nüfus kağıdını doldurmuş, eline vermiş Atatürk. Öyle zaman gelecek ki sizi
camekanların içine koyup öyle gezdirecekler demiş babama. Bol madeni para vermiş
babama. Demiş ki bu parayı niye veriyorum biliyor musun Mirza demiş. Siz demiş küçük
yaşta askere geldiniz, sanat belleyemediniz, gidince bu parayla sanatkâr olursunuz, birine
ortak olursunuz, iş kurarsınız diye bu parayı veriyorum demiş. Babam askerden geliyor,
kimsesi kalmamış. Bir babam bir de babaannem kalmış. O da cami köşesinde kalmış
kadıncağız. Hepsinin kara haberi gelmiş. Babam da Yunanlılara esir düşmüş, iki sene. Onun
da kara haberi gelmiş. Durum böyle. O annesini almış eve getirmiş, mahallenin büyükleri bu
nenemgillerin evi boşmuş. Eve kim bakıyor, bağ bahçeye kim bakıyor, tarlaya kim bakıyor.
Adam az, tarla bol, bağ bahçe dolu.”
(C. B., 67, seyyar satıcı)
Ayrıca gayrimüslim halk, devlet politikası nedeniyle tam anlamıyla mülk
sahibi olmalarına getirilen engeller nedeniyle tarımla uğraşma noktasında sıkıntı
yaşamışlar, dolayısıyla da kendi iktisadi kalkınmalarını ticarette bulmuşlardır. Tokat
Şer’iyye Sicil Defteri kayıtlarında görülen mal miktarları açısından gayrimüslim
halkın iktisadi olarak daha büyük bir güce sahip oldukları görülmektedir
(Çiçek, 2006: 45).
“Bizimkiler de askere gidince hep Ermeniler kalmış, sanatkârlar da onlar olmuşlar.
Kuyumculuğu onlar bellemişler, terziciliği onlar bellemişler, demirciliği, kalaycılığı onlar
bellemişler. Babam Atatürk’ün verdiği parayla gelmiş bir kalaycıya ortak olmuş. O zaman en
güzel sanatmış, kalaycılık, bakırcılık. Tokat’ın nüfusu 7000 falan iken 4000’i gayrimüslim
ise geriye kalanı Müslümandı. Hemen hemen yarı yarıyaydı. Ermeni çoktu. Ne ustalar vardı,
Ermeni. Terzilerden, kalaycılardan, bakırcılardan, semercilerden, saraççılardan vardı. Ben o
zaman çocuktum. Buranın parlak zamanını ben çok iyi biliyordum. Mağazalar vardı, bakır
mağazaları. Babamgiller at arabasına yükler, köylere satmaya giderdi. Bakır satmaya giderdi.
1950’lerde.”
(C. B., 67, seyyar satıcı)
“Ermeniler zanaatkârdı. Bizim bu çarşıda 10 tane Müslüman varsa 20 tane de Ermeni
vardı. 1941-1943 senelerinde. Bunlar çekildiler. Ermenilerin çoğu İstanbul’a gitti. Burayı terk
ettiler. 1941-1948 yıllarında gittiler artık Ermeniler kalmadı. 1950’de askerden geldim ben.
1953’de dükkan açtım. O zaman bakırcı Ermeni yoktu sadece demirci vardı. Marangoz
222
birkaç tane vardı. Onlar hep gittiler İstanbul’a. Şu an sadece bir tane Ermeni var, sanayide
sandıkçı. Nazar. Ceviz sandık yapar. Çok meşhurdur Tokat’ta. Ermeniler gidince Türklerin
eline kaldı sanat. Biz kendi ustamız Türk, Müslüman. Biz ustamızdan gördüğümüzle
kalmadım. Ben daima ileri gittim. Çoğunun yaptığını beğenmedim kendim yaptım. Neler
yaptım neler. Şu an dükkanımız sanayide. 20 senedir ben bu sanatı Tokat’a yerleştirdim.”
(M. Y., 85, bakırcı)
1915 yılında şehri terk eden Ermenilerin bir kısmı sonraları geri dönmüş ve
1970’li yılların sonlarına kadar şehirdeki varlıklarını sürdürmüşler, daha sonra
çocuklarını evlendirebilmek, geniş bir cemaat içinde ibadetlerini yapabilmek gibi
çeşitli sebeplerden dolayı bir kısmı İstanbul’a, bir kısmı da yurt dışına göç etmiştir.
Günümüzde ise sadece birkaç Ermeni aile Tokat’ta kalmıştır (Dutoğlu, 2012: 152).
“Ermeniler göçtü 1963-1968’de. Ermenilerden benim arkadaşlarım vardı. Nuray filan.
Ya Nuray biz size ne yapıyoruz da gidiyorsunuz? dedim. Dedi ki dini vazifelerimizi
veremiyoruz, çocuklarımız okuyamıyor. Evlenme şekline gelince Müslümanlardan kız
alamıyorlar, Müslümanlara kız vermiyorlar. Artık çocuklar büyüyor, kızlar gelinlik çağa
geliyor satamıyoruz. Okuma çağına geliyorlar okutamıyoruz. Ölümüz oluyor cenazeyi
kaldıracak papazımız yok.”
(C. B., 67, seyyar satıcı)
Ermenilerin kentten göç etmesinin temel nedenleri, kendi dini görevlerini
yerine getirebilecek ve yine kendi geleneklerine göre çocuklarını yetiştirebilecekleri
bir ortamdan yoksun olmalarıdır. Ama Ermeni nüfusunun, Tokat’ı hâlâ kendi
memleketleri olarak benimsediği görülmektedir.
5.4. Göç ile Şekillenen Bir Kent Olarak Tokat/Sulusokak
Osmanlı Devleti ve Türkiye başlangıçtan beri yoğun nüfus hareketlerine
maruz kalmıştır. 15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Osmanlı Devleti yeni fethedilmiş
topraklar üzerinde koloni oluşturmak, toprağı işlemek ve vergi gelirlerini arttırmak
için Balkanlar ve Anadolu’ya aşiretler yerleştirmiştir. Osmanlı Devleti 18. yüzyılda,
özellikle Rusya ve Avusturya’ya ve 19. yüzyılda yeni oluşmuş Balkan devletlerine
karşı toprak kaybetmeye başlayınca, büyük sayıda Müslüman ve Türk göç etmeye
223
başlamıştır. 1783 ile 1913 yılları arasında altı milyon Türk ve Müslüman, Türkiye’ye
göç etmiştir (Karpat, 2003: 91-92). Bu göçlerin bir kısmı da Tokat’a olmuştur.
Sürekli değişiklik gösteren nüfusun hareketliliğini sağlayan unsurlardan biri
de göç olgusudur. Tokat’ın nüfusunun tarihin belirli dönemlerinde arttığı belirli
dönemlerinde de azaldığı görülmektedir. Örneğin Selçuklular döneminde yapılan
kervansaraylar, medrese, şifahane, yol ve camiler de Tokat’ın nüfusunu arttırıcı etki
göstermiştir (Yavi, 1986: 10-14).
Tokat, 1877-1878 Rus işgali sebebiyle Erzurum, Ardahan ve Kars gibi doğu
illerinden göç almıştır. Doğu illerinden göçlerin sadece bu dönemde olmadığı
Cinlioğlu’nun (1951: 117) eserinde görülmektedir. 1238-1823 dönemlerini inceleyen
eserde şöyle bir ifade vardır:
“Kumanat nahiyesine bağlı İncesu köyü senelerden beri boş kaldığından Kars
ahalisinden Ahmet, Ali, Seyit, Memiş, İbrahim, Memiş, İsmail, Hasan, Yusuf ve aileleri
yerleştirilmiştir. Yılda iki taksitte ödenmek üzere yüz kuruş vergi vermeleri şart
koşulmuştur”.
1876 Rus Harbi’nden sonra gelen göçmenler çeşitli yerlere, özellikle
ormanlık bölgelere yerleştirilmişlerdir. H. 1301 yılı Sivas salnamesinde Tokat
sancağına yerleştirilen göçmen sayısı Çizelge 16’da gösterilmektedir:
Çizelge 16: Tokat Sancağına Yerleştirilen Göçmenlerin Sayısı
Hane
2.237
Merkez İlçe
450
Erbaa
1.180
Zile
65
Niksar
Kaynak: Cinlioğlu, 1973: 42.
Nüfus
11.858
2.026
6.868
200
“93 Harbi” diye bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra
Kafkaslardan gelen halk, Tokat’ın Dereyaka ve Güyümlü köylerine yerleşmişlerdir.
Dereyaka Köyü Cumhuriyetten önce 45 hanelik bir Ermeni köyüdür. Anadolu’nun
kurtuluş yıllarında Ermeniler köyden kentte göç etmişlerdir (“Dereyaka Köyü
224
Tarihçesi”). Ermenilerden boşalan köylere ise Kafkaslardan gelen Müslüman halk
yerleşmiş, daha sonra burada yaşayan halk Sulusokak bölgesine göç etmiştir.
93 Harbi’nden sonra Tokat’a göçmen aileler gelmeye devam etmiştir. 1903
yılında 215 hane göçmen gelmiş ve Tokat sancağının birçok bölümüne
yerleştirilmişlerdir (Cinlioğlu, 1973: 48). Bu göçler sadece 93 Harbi’nden sonra
yaşanmamıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra doğudaki Rus işgali sebebiyle, buradaki
halk göç etmiştir. Göç edenlerden Tokat’ta kalanlar çok olmuş ve Ermenilerden
boşalan ticaret hayatını doldurmuşlardır (Cinlioğlu, 1973: 63).
“Biz 93 maciriyiz, Kars’tan gelmişiz. Babamgil de anne babamgil de gelmişler. Bizim
yerimiz huduttaymış, Ermeniler almış. Merhali Bey diye biri bizi Sivas’a getirmiş. İlk olarak
da Sivas valisi bize o Rum köyünü vermiş, Porsuk köyünü, havaalanının oradaki. Orada 6-7
sene durmuş dedelerim, beğenmemişler köyü. Soğuk, verimli değil beğenmemiş. Dedem de
zenginmiş. Tokat’ta bir yer varmış, güllük gülistanlık bir yermiş, demişler dedeme. Kılavuz
tutmuşlar, kağnılara yüklemişler sonra buraya gelmişler. O zaman Tokat’ın en iyi yeri burası.
İki kardeş ev almışlar. Ama savaş çıktığı için sadece 5-6 sene oturmuşlar. Sanatkârların, en
iyi eşrafların, Osmanlı ağalarının oturduğu en iyi muhit burasıydı. Hanlar, hamamlar hep
burada.”
(C. B., 67, seyyar satıcı)
Erzurum, Kars, Artvin illerinden göç eden ailelerin Tokat’ı tercih
nedenlerinin, sahip olduğu coğrafi konum ile ilişkili olduğu görülmektedir. Ayrıca,
göç eden ailelerin ekonomik faaliyetleri ile doğru orantılı olan bir göç politikasının
izlenemediğini söylemek de mümkündür.
“Biz şimdi Artvin’den geliyormuşuz ya 1000 tane [Baş] sürümüz varmış, koyun olarak.
Bize önce Kazova tarafını veriyorlar. Bizimkiler de hayvan yayıyorlar ya, orada da üvez
böcüğü çok varmış. Bizimkiler de orayı kabul etmiyorlar, bura bizi yiyor demişler. Bizi
yüksek bir yere götürün, diyorlar. Biz burada zamanında Ermenilerin başı olan, kilise olan bir
köye bizi veriyorlar. Ermeniler gittikten sonra. Orada yaylacılığa devam ediyorlar. İşte
babalarımız çiftçilik, yaylacılık, malcılık yapmış. Biz de Tokat’a doğru gelince yaylacılık
bitiyor.”
(M. D., 46., Servis Şoförü)
225
Tokat’a yönelen bu göçler aşamalı olarak gerçekleşmiştir. Başlarda çevre
köylere yerleşen göçmenler zamanla kent merkezine yerleşmişlerdir. Sulusokak
bölgesine göç eden aileler tıpkı büyük kentlerde yaşanan göç sürecine benzer bir
yapıda, tanıdıkları vasıtasıyla göç etmişlerdir. Aleviler, Romanlar, Lazlar, Kürtler
gibi azınlık grupların bulunduğu Sulusokak bölgesinde günümüzde Ermeni nüfus
kalmamıştır. Bunun da sebebi 1915’li yıllarda yaşanan tehcir uygulamasıdır.
Tokat’taki yoğun göç hareketlerini 20. yüzyılın başlarına kadar götürmek
mümkündür. 1910-1955 yılları arasında Tokat’ta göç oldukça yoğun yaşanmıştır.
1908 tarihli Sivas Salnamesi’nde Tokat kent merkezinin nüfusu 106.893 iken,
1927’de
yapılan
Cumhuriyetin
ilk
nüfus
sayımında
21.890
olmuştur
(Ünal, 2004: 40). 1975 öncesi göç hareketlerini sayısal verilere dayandırmak zor olsa
da 1975-1980 dönemlerinde net göç miktarı 16.772 kişi, 1980-1985 dönemlerinde ise
net göç miktarı 16.782 kişidir (TÜİK, 2000). 1980’li yıllardan itibaren Tokat’ta
yapılan yatırımların artması, kırsal yerleşmelerden ve çevre illerden yoğun bir göçün
gelmesine yol açmıştır. Göçler yalnızca Tokat’a bağlı köy ve ilçelerden değil
Amasya, Sivas gibi çevre illerden de gelmiştir (Ünal, 2004: 41).
“Sulusokak’a göç edenler, Gürcüler, Çerkesler, Lazlar, Lezgiler48, Karapapaklar
(Terekemeler)49,
Bayburtlular,
Ahıskalılar50,
Trabzonlular,
Karslılar,
Romanya,
Artvinliler,
Bulgar,
Erzurumlular,
Makedonya,
Gümüşhaneliler,
Selanik
ve
Arnavut
göçmenleridir. Yakın dönemde ise Afgan Türkmenleri ve Iraklılar geldi.”
(E. A., 55, müdür)
Tokat’a özellikle son dönemlerde yoğun bir mülteci göçü yaşanmaktadır.
Mültecilerin ise çoğu Irak ve Afganistan’dan gelmişlerdir.
“Tokat’a 2005’ten itibaren Irak mültecilerinin geldiğini belirten müdür, 2013’ten
itibaren de İran üzerinden Afgan kökenlilerin geldiğini belirtmiştir. Bu bölgelerden gelen
mültecilerin ülkelerini terk etmelerinin sebebi ekonomik değil çoğunlukla can güvenliklerinin
tehlikede olmalarındandır. Bu bölgelerden gelen mültecilerin ya Türkiye’ye ya da Ürdün’e
48
Kuzeydoğu Kafkasya'da Azerbaycan'ın kuzey ve Dağıstan'ın güney kesimlerinde yaşayan halktır
(Kalafat, 2008).
49
Terekeme adıyla anılan Karapapaklar Kuzey Anadolu’da, Kuzey Kafkasya’da, Gürcistan’da ve
Azerbaycan’da yaşayan halktır (Yıldız, 2012).
50
Ahıska, Ermenistan’ın Batum limanına uzanan güzergâhında yer almaktadır (Topal, 2008).
226
güvenli ülke olmaları sebebiyle gelirken, daha sonra bir başka ülkeyi tercih etme hakları
vardır. Tokat’ta şuan 1600 civarında mülteci/sığınmacı bulunmaktadır.”
(H. U., 54, müdür)
Tokat göç alan bir kent olduğu kadar göç veren de bir kenttir. Kırsal
alanlardaki altyapı yetersizliği, toprak ve gelir dağılımındaki dengesizlikler, tarımda
makineleşmenin yaygınlaşması ve uygulanan liberal politikalarla kentlerde özel
girişimciliğin teşvik edilmesi ile Türkiye’de 1950’lerde belirginleşmeye başlayan
kırdan kente göç, Tokat kentinde de gözlemlenmiştir. İstihdam olanaklarının
yetersizliği ve genç nüfusun özellikle eğitim ve çalışma amaçlı olarak hem kırdan
kente hem de kentten kente göçe yol açmıştır (Ünal, 2004: 40).
“E gitmesinler de naspınlar. İş yok. Aha benim kardeşim İstanbul’da. Burada iş mi var.
Yani 300-500 liraya çalışırsan var. Onunla da napıcaksın. Geçinemez ki insan. Kiradır,
elektriktir, sudur, ne bileyim kömürdür, doğalgazdır. Benim burada durduğuma bakma.
Annemler gitmek istemiyor. Yoksa ben de giderim kardeşimin yanına hemen.”
(O. D., 34, memur)
Tokat’ta 1966 yılında yapılan Almus Barajı da bölgeye göçün artmasına yol
açmıştır. Baraj suları altında kalan köylerin istimlâk edilmesi ile birlikte nüfusun bir
kısmı merkez ilçeye göç etmiştir. Örneğin Lezgi Köyü (Resmi kayıtlarda Oğulcuk
Köyü diye geçiyor.) Almus’ta yapılan baraj nedeniyle göçen ailelerin yerleştiği bir
köydür (F. E., 23, öğrenci). Tokat kentinde kentten kente göç miktarı yüksek olmakla
birlikte, kırsal alandan kentin merkez ilçesine de yoğun miktarda göç yaşanmıştır. Bu
göçlerin nedenin de kırsal alanda yaşanan yapısal dönüşümün izlerini görmek
mümkündür.
“90’lı yıllarda Almus’un köylerinden biriyle görüşmüştüm. 90’lı yıllarda 50-60 tane
kamyon kurbanlık gidermiş İstanbul’a. Sonra o adamla 2008 yılında bir daha görüştüm. O
yılda hiç İstanbul’a mal götürülmemiş. Çünkü artık köylü, köy yerindeki üretimden çok
kentte farklı geçim araçları arıyor ve göç ediyor. Tokat’ta, Tokat domatesi diye birşey vardı.
Şu an ne tohumu, ne fidesi, ne de kendisi kaldı. Tokat biberi diye birşey vardı. Artık ticari
değil. Benim kayınbabamlar domates, biber ekerler. Ama yaptıkları iş sadece amelelik. Şimdi
fideyle üretim yapıyorlar. Tohumla yetiştirseler, masraf çok, zaman da yok. Bu yüzden o da
yok oldu. Artık fideyle üretim yapanlar da diğer illerle rekabet edemiyorlar.”
(A. B., 34, memur)
227
Göç sadece merkez ilçeye olmamış aynı zamanda başka illere de yönelmiştir.
Bu göçler ise çoğunlukla istihdam oranlarının yüksek olduğu İstanbul, Ankara,
Kocaeli gibi kentlere olmuştur.
“Biz Reşadiye Öküzlü Köy, eski adı, şimdiki adı Özen Köyü’nden göç etmişiz. 45
senedir buradayız. Dedemin hayvanları varmış, bahçeleri varmış ama herkes şehre göç edince
dedem de göç etmiş. Akrabalardan bir kısmı İstanbul’a, Ankara’ya göç etmişler. Orada
hamamcılık yapıyorlar. Bir kısmı da Tokat’a gelince dedemler de Tokat’a gelmişler. Şimdi
köyde çok az kişi kaldı.”
(F. E., 23, öğrenci)
“Tokat genelinde, başka kentlere merkezden çok küçük, köylerden ise çok büyük göç
yaşanmaktadır. Köylerden göç şehir merkezine de olmakta, diğer şehirlere de olmakta.
Kocaeli, Ankara, İstanbul’a giden çoktur. Ama 2000’li yıllara kadar köyden Tokat merkeze
olan göçler yavaşlamış ve daha çok kent dışına olmuştur. Burada sigara fabrikasının
kapatılması ve Turhal Şeker Fabrikası’nın özelleştirilmesi ile Tokat çok göç vermiştir.”
(A. B., 34, memur)
Tokat’ın merkez ilçesinde iş imkânlarının diğer ilçelerine göre daha fazla
olması, buraya yönelen göçün sebeplerinden biridir. Yani genel anlamda kentin
çekici özelliklerinin göç üzerinde etkili olduğunu söylemek mümkündür. Bunun yanı
sıra kırın da itici özellikleri, göç olgusunu doğuran bir başka etkendir.
“Kızım, şimdi köyde nereye kadar. Çoluk çocuk okuması lazım. Bende üç tane erkek,
iki tane kız var. En büyük kızım evli. Onun da iki çocuğu var. Bir oğlum da evli. E
okumadılar. Aha kızım koca eline bakıyor. Oğlum TEKEL’de çalışıyordu çıkardılar. O şimdi
Amasya’ya gitti, üniversiteye. Bizden uzakta şimdi. Ortanca oğlum liseye kadar okudu. O da
evlendi daha yeni. Köylük yerde olmazdı ama bak şimdi karı koca ikisi de çalışıyor, zor
geçindiriyor evi. Küçük kızım Sivas’ta üniversitede okuyor. O inşallah kendisini kurtaracak.
En küçük oğlum da aşağıda Atatürk Lisesi var ya orada işte. İnşallah eli ekmek tutar
onun da.”
(A. D., 54, ev hanımı)
Tokat’taki göç hareketlerinde Sulusokak bölgesinin oynadığı rol önem
taşımaktadır. Çünkü kent içinde göç alan ve aynı zamanda göç veren bir bölge olarak
Sulusokak hareketli bir yapıya sahiptir. Sulusokak Kafkasya’dan gelen göçlerle
228
birlikte özellikle Dereyaka, Güyümlü (Harita 4) gibi bulunduğu bölgenin batısında
yer alan köylerden göç almaktadır.
Harita 4: Tokat Merkez İlçesi’ne Bağlı Köyler
Sulusokak bölgesindeki ucuz kira evleri, yoksul halk için bölgeyi bir çekim
merkezi niteliğine bürümektedir.
“Anneannem Turhal’da oturuyordu. Turhal’da dedem vefat edince artık Turhal’da niye
kalsınlar? Annem almış Tokat’a getirmiş onları da. Tokat’ta zaten ilk önce tabi Sulusokak’a
bir yer bulmuşlar. Para tek nolur o maaşla. Kirada oturmuşlar. Anneannem üç ev değiştirdi
Sulusokak’ta. Biri teyzeme yakın bir yerde oturdular. O da Sulusokak’taydı. Ondan sonra bir
ev daha değiştirdiler Sulusokak’ta. Ondan sonra da tekrar bir Sulusokak’ta ev buldular. Tabi
o zaman dayım filan daha küçük, ortaokula filan gidiyorlar. Bi anneannemin aldığı para,
ondan da ne olacak, anca orada oturursun.”
(O. D., 34, memur)
229
“Sulusokak’ta ev sahibi çoğunluktu. Karşıyaka’ya gidenlerin çoğu evlerini sattı.
Köyden gelmiş, oradaki evi yıkık zaten, bir para biriktirmiş. Napcak bu adam. O zamanlar
burası açık konuşalım hesaplı, ucuz, mesela hemen örnek vereyim. Ben 95’te benim
oturduğum evi 450 liraya aldım. Yani normal bir fiyatta Karşıyaka’da o zamanlar 450 liraya
bir ev alma şansım sıfırdı. Benim babamın evi burada, babamın dükkanı burada. Köyden
geldiği için ucuz pahalı dememiş, buradan ev almış. Evler iki katlı olduğu için biri aşağıda
kalmış, biri yukarıda kalmış. O ilk dönemlerde beraber otururduk. Sonradan tabiî ki
ayrılmalar olmuş, gençler gitmiş. Biliyorsun Tokat çok göç veren bir ilimiz. Bu da bazı
sebepleri var tabiî ki. Özellikle imkân meselesinden kaynaklı. Çalışma işyerleri yok. Gençler
evleniyor ayrı bir iş. Artık ticari boyutunu demeyelim de artık emeklilik de hayal olduğu için
insanlar bir an önce sigorta başlangıcım olsun diye başka yerlere gidiyor yani. Başka
çaresi yok.”
(M. G., 48, muhtar)
Bölgeye yönelen göçlerin genellikle aynı köylerden olması, hemşehri
dayanışma örüntüsünün bir örneği sayılabilir. Elbette ki metropol kentlerdeki ilişkiler
gibi, dışarıya kapalı bir ilişki ağı söz konusu değildir. Ama yer seçimi üzerine
bölgenin hem ucuz konut arzı hem de tanıdıkların var olması, bölgeye göçü çeken bir
etkendir.
“Genelde zaten buraya arkadaşları oluyor, akrabaları, komşuları oluyor. Yani bir
öncesinden gelen tanıdıkları oluyor. Yani kaynı oluyor, kaynatasının bacısı oluyor, bacısının
çocukları oluyor öyle gelmişler.”
(M. G., 48, muhtar)
230
DÖRDÜNCÜ KESİM
GENEL DEĞERLENDİRME
6. SONUÇ
Günümüzde kentler gelir ve dil, din, ırk, toplumsal cinsiyet kimlikleri
üzerinden şekillenen bir ayrışmaya sahne olmaktadır. Sanayi toplumlarının ortak bir
özelliği
gibi
görünen
mekânsal
ayrışma
sanayi
öncesi
toplumlarda
da
gözlemlenebilmektedir. Çünkü kentsel mekânlar ortaya çıktıkları ilk zamanlardan
itibaren toplumsal ve mekânsal eşitsizlikleri bünyesinde barındırmaktadır. İlk
kentlerde artı ürünün kontrolünü elinde tutan sınıflar, sonrasında ticaretin gelişmesi
ile birlikte tacirler sahip oldukları toplumsal ve ekonomik avantajlar nedeniyle, hem
toplumsal hem de mekânsal olarak diğer sınıflardan ayrışmıştır. Kapitalist üretim
ilişkilerinin gelişmesi ile birlikte toplumsal sınıflar arasındaki farklılaşmalar daha da
artmış ve dolayısıyla mekânsal ayrışma daha keskin bir hal almıştır.
Kentsel mekân, üretim ilişkilerinden bağımsız sadece bir mekânsal birim
olarak ele alınmamalıdır. Çünkü kentsel mekân ve toplumsal sistem arasında
diyalektik bir ilişki vardır. Mekânın morfolojisi, ekolojik özellikleri, ulaşım yolları
ile olan bağlantıları toplumsal sistemi etkilediği gibi toplumsal sistem de mekânın
oluşumunu ve gelişimini etkilemektedir. Bu bakımdan toplumsal, siyasal, ekonomik
ve kültürel etkilerle yeniden üretilen mekân, toplumsallığını ön plana çıkaracak bir
yaklaşımla ele alınmalıdır.
Her üretim biçimi, belli yerleşim biçimlerini ve kendine özgü bir kent tipini
yaratmakta,
üretim
biçiminde
meydana gelen dönüşümler
kent
mekânını
etkilemektedir. Üretim ilişkilerinde meydana gelen değişim ve dönüşümler bir anda
gerçekleşmemektedir. Her değişim tarihsel bir zeminde gerçekleştiği için eski
dönemden izler taşımaktadır. Dolayısıyla belirli bir tarihsel birikimin üzerinde
gerçekleşen bu değişim ve dönüşüm, eskiye dair olan toplumsal ilişkilerin varlığı ile
yürüyebilmektedir. Yani kapitalizmle etkileşime geçen toplumlarda feodal düzenden
kalan tortul öğeler varlığını sürdürebilir, ortadan kaldırabilir ya da dönüşüme
231
uğrayabilir. Ayrıca toplumsal yapıda meydana gelen bu değişimler gerek dünya
ölçeğinde, gerek ülke ölçeğinde, gerek bölge ve gerekse de kent ölçeğinde aynı anda
etkide bulunmayabilir.
Üretim ilişkilerinde yaşanan değişimler mekânsal yapı üzerinde etkide
bulunduğu gibi toplumsal sınıfların sosyo-ekonomik yapıları üzerinde de etkide
bulunmaktadır. Sosyo-ekonomik seviyesi yükselen toplumsal sınıflar kapitalist
üretim ilişkileri tarafından şekillenen yaşam alanlarında yaşama arzusu içerisinde
olduklarından dolayı, bu sınıflar tarafından boşaltılan ve çoğunlukla kentin eski
merkezinde bulunan ve eski üretim ilişkisinin izlerini taşıyan alanlara ise sosyoekonomik açıdan düşük seviyede olan sınıflar yerleşmektedir. Yani üretim
ilişkilerindeki değişimler süzülmeyi hızlandırıcı bir rol üstlenmekte, toplumsal
sınıflar ise daha fazla ayrışmış mekânlarda yaşamaktadırlar.
Toplumsal yapı ile mekânsal ayrışma üzerine çeşitli teoriler geliştirilmiştir.
Mekânın oluşumu ve meydana gelen dönüşümleri inceleyen bu teorileri üç başlık
altında toplamak mümkündür. Bunlardan ilki Chicago Okulu kenti ekolojik sistemin
işleyişine benzeterek fiziksel çevrenin toplumsal grupların ve bireylerin rekabeti ile
şekillendiğini belirtmektedir. Chicago Okulu bireylerin yer seçim kararlarında
bağımsız olduklarını ve toplumda ve kentsel mekânda bulunacakları konumu da
kendilerinin seçeceklerini belirtmiştir. Ama toplumsal işleyişe bakıldığında,
bireylerin
farklı
mekânlarda
konumlanmaları
tercih/zorunluluk
noktasında
ayrılmaktadır. Orta ve üst düzey gelir grubundakiler açısından bir tercih söz
konusuyken, alt gelir grubundakiler için bir zorunluluktan söz edilebilir. Bir diğer
teori olan Neo-Klasik Yer Seçim Teorisi’nde de en az maliyetle en fazla kârın
peşinden koşan rasyonel birey söz konusudur. Ama mekândaki ayrışma yine sistemin
öncülüğünde belirlendiği için özellikle alt gelir grubundakiler için mekân seçimi bir
zorunluluk sonucu olmaktadır. Geliştirilen bu teorilere ise eleştirel bir bakış açısı
geliştiren teorisyenler ise mekânda yaşanan ayrışmanın sistemin devamlılığını
sağlayıcı rolü üzerinde durulmuştur. Kentsel mekâna bakıldığında gerçektende
kapitalist üretim sisteminin mekânı kullanarak ayakta kaldığı görülmektedir. Kriz
eğiliminde olan sistem, kentleşme ve kentleşme ile ilgili yatırımlarını sürekli
232
genişleterek sermaye birikimi krizinin önüne geçmiştir. Bu noktada yaratılan kentsel
rant belirli bir zümrenin yararına olurken, özellikle toplumsal tabakalaşmanın en
altında bulunan geniş kesimi ise giderek yoksullaştırmaktadır. Buradaki yoksulluk
gelirden, sosyal ve kültürel alanlara, kentsel kamusal hizmetlerin niteliğinden emeğin
yeniden üretimi için gereken hizmet alanlarına kadar kendisini göstermektedir.
Toplumsal eşitsizlik, her sınıflı toplumun en belirgin göstergelerinden biridir. Üretim
sistemleri farklı olsa dahi, ürünün toplumsal sınıflar arasındaki bölüşümü toplumsal
eşitsizliği doğurmaktadır. Kapitalist toplumlarda kentsel sorun olarak ifade edilen
toplumsal ayrışma, hem ekonomik düzlemde hem de ortak tüketim alanlarında
meydana gelen çelişkilerden kaynaklanmaktadır.
Sanayi sonrası kentlerde üretim sisteminin dayattığı mekân algısı, toplumu
tanımlama ve bireyin konumlanma biçimini derinden etkileyerek, bireyin sınıf
bilincini çözümlemesini engellemektedir. Sınıf bilincinin dışındaki odaklar üzerinden
bireylerin kendini tanımlaması neticesinde, sınıf bilincinin oluşması engellenerek,
sistemin devamlılığını sağlamak hedeflenmektedir. Örneğin emeğin bölünüşüne yol
açan göç hareketleri belli mahalle ve yerleşmelere olduğu gibi aynı zamanda
mesleksel tabakalaşmaya da yol açtığından, farklı kimlikler üzerinden yaşanan
ayrışma sınıfsal konumu gizlemekte ve mekânsal ayrışmayı belirleyen faktör
olmaktadır. Sınıfsal çelişkiyi gizlemesi ve dolayısıyla üretim sisteminin devamlılığını
sağlayabilmesi bakımından mekânsal ayrışma önem taşımaktadır.
Kapitalist üretim sisteminin yayılma ve örgütlenme biçimleri, mekânsal
engelleri ortadan kaldırıp, tüm dünyayı tek bir mekâna dönüştürmektedir. Mekânsal
farklılıklar da sermayenin dolaşımında çok farklı roller üstlenmektedir. Toplumsal
sınıflar arasındaki eşitsiz ilişkinin derinleşmesine yol açan üretim sistemindeki
değişiklikler, kentsel mekânlar arasında da bir hiyerarşiye neden olmaktadır. Coğrafi
konum ve kentsel işlevler nedeniyle sahip olduğu potansiyel ölçüsünde önem
kazanan mekânlar, diğerlerinin aleyhine bir büyüme göstermektedir. Bu yüzden, ülke
sınırları içerisinde kimi bölgeler gelişirken, kimi bölgeler ise gelişmeden bir pay
alamamaktadırlar. Bu durumda geri kalmış kentlerden veya bölgelerden, gelişmiş
kentlere veya bölgelere doğru yoğun bir göçe neden olmaktadır. Bu durumu Türkiye
233
kentleşmesinde de görmek mümkündür. Kapitalist üretim ilişkilerinin etkisi altına
giren ve her türlü yatırımı da kendisine çeken metropol kentlerin kentleşmesi, yoğun
bir göç ile şekillenmektedir. Sanayileşmeye koşut gitmeyen kentleşme ise bu
kentlerde bir tarafta güvenlikli, her türlü ihtiyacı bünyesinde bulunduran yaşam
alanlarının, diğer tarafta ise yoksulluğun ve yoksunluğun oldukça derin yaşandığı
gecekondu bölgelerinin oluşmasına yol açmıştır.
Günümüz kentlerinin ortak bir niteliği halini alan kentsel yoksulluk ile göç
arasında sıkı bir etkileşim mekânsal ayrışma üzerinde de etkilidir. Göç olgusu
yoksulluğun mekânsal olarak yoğunlaşmasına yol açmaktadır. Geliştirilen ilişki
ağları belirleyiciliğinde kentin belirli bölgeleri sürekli göç olarak yoksulluğun bu
bölgelerde yerleşik hale gelmesine yol açmaktadır. Ayrıca gelirlerinde yaşanan
iyileşmelerle birlikte yaşadıkları yoksul bölgeleri terk eden aileler, yoksulluğun
mekânsal olarak yoğunlaştığı bu bölgelerde bu yoğunluğu arttırıcı etkide
bulunmaktadır. 1980’li yıllardan önce göç ile kente gelenlerin kentsel mekânda
kurdukları ilişki ağları kente tutunabilmenin bir aracı iken, neoliberal politikalarla
birlikte bu ilişki ağlarının önemsizleşmesiyle yoksulluklarını yeniden üreten bir
pozisyona düşmüşlerdir. Yani daha önce sistem içi bir yoksulluktan söz edilirken
Refah Devleti uygulamalarına son verilerek yoksulluğun sistem içinde kalanların
değil sistem dışında kalanların bir sorunu olduğu görülmüştür.
Daha öncede belirtildiği gibi her üretim tarzı kendi özgül mekânını
yaratmakla birlikte her gelişme dönemi bir önceki dönemin yapısal özellikleri
üzerine binmekte ve toplumsal düzeyde daha önceden ortaya çıkan katmanlardan
etkilenmektedir. Yani kapitalist üretim sisteminin hüküm sürdüğü bir ülkede hala
feodal üretim sisteminden kalan tortul öğeler olabilmektedir. Bir toplumda birden
fazla üretim tarzını görmek mümkündür. Bir Doğu kenti olarak Tokat, doğal yapısı
sebebiyle ekonomisi tarıma dayalı olmakla birlikte sanayi, ticaret ve hizmet
sektörlerinin de gelişim gösterdiği, kapitalist üretim ilişkilerinin yanı sıra prekapitalist üretim ilişkilerinin de hüküm sürdüğü bir kenttir. Pre-kapitalist üretim
ilişkileri ile kapitalist üretim ilişkilerinin eklemlendiği Tokat kent merkezinde her iki
üretim tarzının da izlerini görmek mümkündür. Bir önceki üretim sisteminden kalan
234
tortul öğeler ise eski ticaret merkezi olan Sulusokak’ı kentin diğer bölgelerinden ayrı
kılmaktadır.
Bir semt ismi olarak anılan ve adını kuzeyinden yol boyunca akan Oğulbey
sularından alan Sulusokak, günümüzde yoksulluğun mekânı olarak Tokat’ın merkez
ilçesinde bulunan diğer bölgelerinden ayrışmıştır. Osmanlı Devleti zamanında
bakırcılık başta olmak üzere kalaycılık, dokumacılık, mutafçılık, saraççılık,
semercilik, nalbantçılık gibi birçok zanaata ev sahipliği yapan ve ticaretin merkezi
niteliğinde olan Sulusokak, üretim ilişkileri ve teknolojinin gelişimi ile birlikte eski
hareketliliğini ve önemini kaybetmiştir. Osmanlı Devleti döneminde ticaret yollarının
kesiştiği bir alan niteliğinde olan Sulusokak, zamanla üretim ilişkilerinde meydana
gelen değişimlerle yükselen yeni bölgeler karşısında eski önemini kaybetmiştir. 20.
yüzyıl boyunca sahip olduğu zanaatları sürdürmeye çalışan Sulusokak nihayetinde
teknolojinin gelişimine yenik düşerek günümüzde sadece yoksulluğu ile ön plana
çıkan bir bölge halini almıştır. Sulusokak geçmişten günümüze birçok göç hareketine
sahne olmuş, birçok etnik kimliğe de ev sahipliği yapmıştır. Osmanlı Devleti
zamanında çoğunlukla Müslüman ailelerin yanında Yahudiler, Hristiyanlar,
Ermeniler, Rumlar, Çerkesler kent nüfusunun ana unsurlarıydı. Günümüzde bu
kozmopolit yapısını sürdürmese de Alevi, Kürt, Laz, Roman gibi etnik kimliklerin
yanı sıra Afganistan ve Irak’tan gelen mültecilerin yerleşim alanlarından biri
olmuştur. Şu an bölgede yaşayan halkın çoğu Erzurumlu, Karslı, Ardahanlı veya
Artvinlidir. Bunun nedeni ise 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’dır. Önce çevre
köylere yerleştirilen bu halk zamanla Sulusokak’a yerleşerek hala varlıklarını
bölgede sürdürmektedirler.
Sulusokak, varsıl kesimin uzaklaştığı ama aynı zamanda yoksul kesimin de
kentte tutunabilmenin bir aracı olarak görüldüğü bir yerleşim alanı olarak göç
olgusundan önemli ölçüde etkilenmektedir. Bölgedeki nüfusun bir kısmı başka
kentlere göç ederken, bir kısmı da kapitalist üretim ilişkileri ile şekillenen Tokat
merkez ilçesinde bulunan diğer bölgelere göç etmiştir. Sulusokak’ta bulunan kendi
kendine yeten ve büyük aileler için ideal olan iki katlı ahşap konutlar özellikle ikinci
kuşağın çekirdek ailesi için büyük ve iç donanım bakımından yetersiz gelmiş ve
235
müteahhitler tarafından yapılan betonarme binalara göç hızlanmıştır. Onlar
tarafından boşaltılan ucuz konutlar ise çoğunlukla kırsaldan göç edenlerin yaşam
alanı haline gelmektedir.
Üretim ilişkilerinin kırsal alanda meydana getirdiği yapısal dönüşümle birlikte
kente göç eden kesimler öncelikle kentin merkezinde yer alan ucuz konut alanlarında
yaşamlarını idame ettirirken zamanla gelir durumlarında gerçekleşen iyileşmelerle
kentin çeperlerindeki çok katlı konut alanlarına yerleşmişlerdir. Bu bakımdan kent
merkezi fiziksel olarak eski tarihsel dokusundan pek birşey kaybetmemiştir. Ama
gelirlerinde yaşanan artış ile bölge halkının Sulusokak’ı terk etmesi, zaten var olan
yoksulluğun daha da yoğunlaşmasına ve Sulusokak’ın yoksullukla birlikte
anılmasına yol açmıştır.
Üretim biçimlerinin örgütlenmesinde yaşanan değişimler toplumsal yapıyı
hemen değiştirse de fiziksel mekâna yansıması biraz zaman alabilmektedir. Tokat’ta
da bu durumu görmek mümkündür. Geç kapitalistleşen bir çeper kent niteliğinde
olan Tokat’ın mekânsal gelişimi 1980’li yıllara kadar durağan bir seyir göstermiş,
1980’li yılların sonunda da hızlı bir yapılaşmaya sahne olmuştur. 1980’li yıllarda
merkez ilçesi küçük bir kasaba görünümündeyken, 1990’lı yıllara doğru eskiden bağ
bahçe olarak kullanılan alanların yerleşime açılarak, toplumsal sınıflar arasındaki
eşitsizliği perçinlediği söylenebilir. Yeni üretim ilişkisinin belirleyiciliğinde oluşan
bu yeni yerleşim alanları modern yapılarla orta ve üst düzey gelire sahip olanlara
hitap ederken, alt düzey gelir grubuna dahil olanlar Sulusokak’da bulunan 150-200
yıllık konutlarda eski üretim ilişkileri belirleyiciliğinde yaşamaktadırlar. Günümüzde
ise toplumsal sınıflar arasındaki bu ayrışma daha görünür bir niteliğe bürünmüştür.
Tokat’ın kuzeyinde yer alan Karşıyaka, Malkayası ve Kaşıkçıbağları gibi yeni
yerleşim alanlarında oldukça lüks çok katlı apartmanlar hatta yer yer güvenlikli
sitelerin varlığı söz konusudur. Buna karşın Sulusokak’da ise ahşap karkastan
yapılmış konutların sayısal oranı hâlâ fazladır. Kentin konutsal dokusuna
bakıldığında kent merkezinden çeperlere doğru gidildikçe konutlarda niteliksel
olarak iyileşmeler görülmektedir ki bu yapı toplumsal sınıflar arasında eşitsiz ilişkiyi
yansıtmaktadır. Elbette ki toplumsal yapıda bulunan bu eşitsiz ilişki sadece
236
günümüze özgü değildir. Geçmiş üretim sistemlerinde de toplumsal eşitsizlik söz
konusuydu. Ama bu eşitsizlik mekâna bugünkü gibi derin yansımamıştı. Örneğin
Sulusokak’ta daha önceden varsıl ile yoksul aynı mekânda yaşarlardı. Tokat’ta
zengin ve yoksul mahalleleri arasında bugünkü gibi keskin bir ayrışma yoktu.
Toplumsal sınıflar arasında ki ayrışma konutların dış görünüşünden çok
büyüklüklerinde ya da içindeki ahşap oyma ve kalem işi süslemelerde kendini
göstermekteydi.
Tokat’ın ilk yerleşim ve ticaret merkezi olan Sulusokak günümüzde yoksulluk
ve yoksunluk mekânı olmuştur. Bölgede yaşayan halkın azımsanmayacak bir bölümü
yardıma muhtaçtır. Yani kentsel yoksulluk bakımından diğer bölgelerden ayrışmıştır.
Sulusokak bu özelliğinin yanı sıra günümüzde suç potansiyeli olarak algılanma ile de
ön plana çıkmaktadır. Kentlerdeki bazı bölgelere ilişkin suç algıları bölgeyi
ayrıştırıcı bir rol oynamaktadır. Sulusokak’ta hiç yaşamamış olanlarda bölgeyle ilgili
mevcut algı bir suç yuvası olması yönündedir. Tokat’ta bulunan diğer bölgelerle
Sulusokak arasındaki suç oranları dağılımına bakıldığında aslında böyle bir yargının
yanılsama olduğu görülmektedir. Üstelik Sulusokak’a yönelik bu yargıyı taşıyanlar
bölgeyle hiç ilgisi olmayanlardır. Yani gündelik yaşamdaki etkileşimler neticesinde
ortaya çıkan belirli önyargılar çerçevesinde temsil edilen deneyimlenen öteki’den çok
gündelik yaşamın gerçekliğinden kopuk olan muhayyel öteki ile şekillenen bir
önyargı söz konusudur. Tokat halkının Sulusokak bölgesini marjinalleştirerek
ötekileştirme eğiliminde bir tanıyarak dışlama söz konusu değildir. Bu noktada
belirtilmesi gereken toplumsal sınıflar arasındaki bu yabancılaşmanın asıl kaynağı
sistemin devamlılığını sağlayıcı rol üstlenen mekânsal ayrışmadır. Üretim
ilişkilerinde yaşanan değişim mekânsal ayrışmaya yol açtığı gibi toplumsal sınıflarda
da ayrıştırıcı bir etki yaratmakta ve yoksul insanın varsıl gözünde bir tehdit olarak
algılanmasına sebep olmaktadır.
Üretim biçiminin örgütlenmesinde meydana gelen değişiklikler toplum ve
mekân arasındaki ilişkiyi etkilemektedir. Ama üretim biçiminin örgütlenmesi eski
üretim ilişkileri unsurlarını hemen yok edemediği için her iki üretim tarzını toplum
yapısında görmek mümkündür. Tokat da hem pre-kapitalist hem de kapitalist üretim
237
ilişkilerinin mekâna yansıdığı bir çeper kent niteliğindedir. Tokat merkez ilçesinde
özellikle yeni yapılaşmanın olduğu bölgeler ile eski ticaret merkezi olan Sulusokak
arasında üretim ilişkilerinin belirleyici olduğu bir toplumsal yapı söz konusudur.
Tokat’taki diğer bölgelerdeki toplumsal ve mekânsal yapı yeni üretim biçiminin
etkisiyle örgütlenirken, Sulusokak yeni üretim biçiminin etkilediği ve eski önemini
kaybettirip yoksullaştırdığı bir bölge olarak varlığını sürdürebilmiştir. Bu bakımdan
mekânsal ayrışma sadece metropol kentlere özgü değildir. Üretim tarzlarının
eklemlendiği metropol niteliği taşımayan kentlerde de mekânsal ayrışmayı görmek
mümkündür.
238
KAYNAKÇA
ACUNSAL, Ferit (1947), Gerçeklerin Diliyle Tokat, İstanbul: Tanin Basımevi.
AÇIKEL, Ali, Abdurrahman Sağırlı (2005), Osmanlı Döneminde Tokat Merkez
Vakıfları-Vakfiyeler I. Cild, Tokat: Gaziosmanpaşa Üniversitesi Matbaası.
AÇIKGÖZ, Reşat, Ömer Şükrü Yusufoğlu (2012), “Türkiye’de Yoksulluk Olgusu
ve Toplumsal Yansımaları”,
İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları
Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, ss. 76-117.
ADAMAN, Fikret, Çağlar Keyder (2006), Türkiye’de Büyük Kentlerin
Gecekondu ve Çöküntü Mahallelerinde Yaşanan Yoksulluk ve Sosyal
Dışlanma,
http://ec.europa.eu/employment_social/social_inclusion/docs/2006/study_turk
ey_tr.pdf, Erişim Tarihi: 03.09.2012.
AKGÜR, Zeynep Gökçe (1997), Türkiye’de Kırsal Kesimden Kente Göç ve
Bölgelerarası
Dengesizlik
(1970-1993),
Ankara:
Kültür
Bakanlığı
Yayınları.
AKKOYUN, Nazım (2004), Kentsel Yoksulluk ve Süleymaniye Örneği,
İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir
ve Bölge Planlama Bölümü, (Lisans Bitirme Tezi),
http://www.planlama.org/index.php/aratrmalar/tezler/29-kentsel-yoksullukve-sueleymaniye-oernei, Erişim Tarihi: 04.09.2012.
AKOK, Mahmut (1957), “Tokat Şehrinin Eski Evleri”, Yıllık Araştırmalar Dergisi,
Sayı: 2, ss. 129-151.
AKSAK, Pervin (2010), “Çanakkale Kentinde Mala Karşı İşlenen Suçların Coğrafi
Dağılış Özelliklerinin İncelenmesi, 2007”, Marmara Coğrafya Dergisi,
Sayı: 22, ss. 245-275.
AKŞİT, Bahattin (1998) “İçgöçlerin Nelsnel ve Öznel Toplumsal Tarihi Üzerine
Gözlemler: Köy Tarafından Bir Bakış” Türkiye’de İçgöç, İstanbul: Türkiye
Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları, ss.22-37.
239
AKŞİT, Bahattin (2006), “Köy, Kırsal Kalkınma ve Kırsal Hanehalkı/Aile
Araştırmaları: 1923-2002 Yılları Arası Eleştirel Bir Yazın Taraması”,
Ayda Eraydın (der.), Değişen Mekân, Mekânsal Süreçlere İlişkin
Tartışma
ve
Araştırmalara
Toplu
Bakış:
1923-2003,
Ankara:
Dost Kitabevi, ss. 123-163
AKTÜRE, Sevgi (1975), “17. Yüzyıl Başından 19. Yüzyıl Ortasına Kadarki
Dönemde Anadolu Osmanlı Şehrinde Şehirsel Yapının Değişme Süreci”,
ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, ss. 101-128,
http://jfa.arch.metu.edu.tr/archive/0258-5316/1975/cilt01/sayi_1/101-128.pdf,
Erişim Tarihi: 01.05.2013.
AKTÜRE, Sevgi (1981), 19. Yüzyıl Sonunda Anadolu Kenti Mekânsal Yapı
Çözümlemesi, Ankara: ODTÜ Mimarlık Fakültesi Basım İşliği, 2. Baskı.
ALADA, Adalet Bayramoğlu (2008), Osmanlı Şehrinde Mahalle, İstanbul:
Sümer Kitabevi.
ALAGH, Yoginder K. (1992), “Growth Performance of the Indian Economy,
1950-89: Problems of Employment and Poverty”, The Developing
Economies, Vol: 30, No: 2, pp. 97-116,
http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1746-1049.1992.tb00007.x/pdf,
Erişim Tarihi: 15.04.2013.
ALİAĞAOĞLU, Alpaslan, Faruk Alaeddinoğlu (2005), “Erzurum Kentinde Mala
Karşı İşlenen Suçlar: Coğrafi Bir Yaklaşım”, Polis Bilimleri Dergisi, Cilt: 7,
Sayı: 1, ss. 17-41.
ALICI, Sema (2002), “Türkiye’de Yoksulluğun Sosyo-Ekonomik Analizi”,
Coşkun
C.
Aktan
(der.),
Yoksullukla
Mücadele
Stratejileri,
Ankara: Hak İş Konfederasyonu Yayını.
ALKAN, Ayten (2000), Yerel Politika ve Kadın, Ankara: Ankara Üniversitesi
Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi,
http://www.sehrinuzerindekieller.org/wp-content/uploads/2010/08/1.pdf,
Erişim Tarihi: 17.04.2013.
ALTAY, Asuman (2007), “Bir Kamu Malı Olarak Sosyal Sermaye ve Yoksulluk
İlişkisi”, Ege Akademik Bakış Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1, ss. 337-362.
240
ALTUN, Didem A. (2012), “İzmir’de Yeni Bir Konut Üretim Süreci Olarak
Kapalı Konut Siteler”, İdealkent, Sayı: 6, ss. 40-61.
ALTUNPOLAT, Remzi (2012), Mekânda Cins(iyet)in İzini Sürmek ya da Cins
Cins Mekân,
http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=10630, Erişim Tarihi: 11.05.2013.
ALVER,
Köksal
(2010),
Steril
Hayatlar,
Kentte
Mekânsal
Ayrışma
ve Güvenli Siteler, Ankara: Hece Yayınları, 2. Baskı.
ANDERSEN, Hans Skifter [Tarihlendirme 2006], “Excluded Places on the
Interaction
Between
Segregation,
Urban
Decay
and
Deprived
Neighbourhoods”, Housing and Urban Research Division, Danish
Building and Urban Research,
http://www.sbi.dk/boligforhold/boligomrader/teorier-om-befolkningenslokalisering-i-byer-96-segregation/excluded-places-on-the-interactionbetween-segregation-urban-decay-and-deprived-neighbourhoods/,
Erişim Tarihi: 10.12.2012.
ARLI, Alim (2012), “Şehir Sosyolojisi: 1970 Öncesi Tartışmalar Hakkında Bir
Yeniden Değerlendirme”, Köksal Alver (der.), Kent Sosyolojisi, Ankara:
Hece Yayınları, ss. 107-150.
ASARKAYA, Halis (1936), Ulusal Savaşta Tokat, Tokat: Tokat Basımevi.
ASIL, Harun (2006), 18 Numaralı (H. 1229/ M. 1813-1814) Tokat Şer’iyye Sicili
Transkripsiyon ve Değerlendirmesi, Kayseri: Erciyes Üniversitesi Sosyal
Bilimler
Enstitüsü
İslam
Tarihi
ve
Sanatları
Anabilim
Dalı,
(Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
ASLAN, Dilek Gümüş (2005), Kentsel Yoksulluk ve Kentlileşme Sürecinde İki
Örnek: Karanfilköy ve Derbent Mahalleleri, Ankara: Gazi Üniversitesi
Fen Bilimleri Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
ASLAN, Şükrü (2007), Kentsel Dönüşüm Projeleriyle Resmi Söylemde Yeniden
İnşa Edilen Gecekondu ve Gecekondulu İmgesi,
http://konuthakki.blogspot.com/2012/06/kentsel-donusum-projeleriyleresmi.html, Erişim Tarihi: 12.03.2013.
ASLAN, Şükrü (2010), 1 Mayıs Mahallesi, 1980 Öncesi Toplumsal
Mücadeleler ve Kent, İstanbul: İletişim Yayınları, 3. Baskı.
241
ASLANOĞLU, Rana (2000), Kent, Kimlik ve Küreselleşme, Bursa: Asa Kitabevi,
2. Baskı.
ATAAY, Faruk (2004), “Türkiye’de Kentsel ve Bölgesel Gelişme Dinamikleri
(1923-2000)”, Muharrem Güneş (der.), Küreselleşme Kıskacında Kent
ve Politika, Ankara: Detay Yayıncılık, ss.5-63.
ATAAY, Faruk (2005), “Kamu Hizmetlerinin Metalaştırılması ve Sağlıktaki
Yansımaları”, Toplum ve Hekim, Cilt: 20, Sayı: 1,
http://www.sendika.org/2005/09/kamu-hizmetlerinin-metalastirilmasi-vesagliktaki-yansimalari-faruk-ataay/, Erişim Tarihi: 21.03.2013.
ATAM, Şenay (2013), “1834 Yılında Tokat’ta Mahalle Yapılanması ve Muhtarlık
Teşkilâtının Kurulması”, The Journal of Academic Social Science Studies,
Vol: 6, No: 2, pp. 73-90,
http://www.jasstudies.com/Makaleler/1994947544_06atam%c5%9fenay-7390.pdf, Erişim Tarihi: 16.05.2013.
AWAD,
Yaser,
Nirit
Israeli
(1997),
“Poverty
and
Income
Inequality:
An International Comparison, 1980s and 1990s”, Luxembourg Income
Study Working Paper Series, No: 166, pp. 1-38,
http://www.lisproject.org/publications/liswps/166.pdf#search=%22poverty%
20and%20income%20inequality%3Aan%20international%20comparison%22
Erişim Tarihi: 17.01.2013.
AVAR, Adile Aslan (2009), “Lefebvre’nin Üçlü –Algılanan, Tasarlanan, Yaşanan
Mekân- Diyalektiği”, Fehmi Doğan (der.), Mimarlık ve Mekân Algısı,
Ankara: TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, ss. 7-17.
http://www.mimarlarodasiankara.org/dosya/dosya17.pdf,
Erişim
Tarihi:
30.01.2013.
AYATA, Sencer (1988), “Kentsel Orta Sınıf Ailelerde Statü Yarışması ve Salon
Kullanımı”, Toplum ve Bilim, Sayı: 42, ss. 5-25.
AYATA, Sencer, Ayşe Ayata (2000), “Toplumsal Tabakalaşma, Mekânsal Ayrışma
ve Kent Kültürü”, Fulya Atacan vd. (der.), Mübeccel Kıray İçin Yazılar,
İstanbul: Bağlam Yayıncılık.
242
AYATA, Sencer (2005), “Yeni Orta Sınıf ve Uydu Kent Yaşamı”, Deniz Kandiyoti
ve Ayşe Saktanber (der.), Kültür Fragmanları: Türkiye’de Gündelik
Hayat, İstanbul: Metis Yayınları, 2. Baskı, ss. 37-56.
AYDIN, Derya (2007), Küreselleşme ve Yoksulluk Sosyolojik Analizi, Elazığ:
Fırat
Üniversitesi
Sosyal
Bilimler
Enstitüsü
Sosyoloji
Bölümü,
(Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
AYDIN, Seda (2012), “İstanbul’da Orta Sınıf ve Kapalı Siteler”, İdealkent, Sayı: 6,
ss. 96-123.
BAĞDADİOĞLU,
Enis
(2003),
“Yoksulluk
Sınırı
ve
Asgari
Ücret”,
Yoksulluk Sempozyumu, İstanbul: Deniz Feneri Yayınları, Cilt 3.
BAĞIMSIZ SOSYAL BİLİMCİLER (2011), Derinleşen Küresel Kriz ve
Türkiye Ekonomisine Yansımaları: Ücretli Emek ve Sermaye,
http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org/Yazilar_BSB/BSB2011.pdf,
Erişim Tarihi: 26.03.2013.
BAL, Hüseyin (2008), Kent Sosyolojisi, Isparta: Fakülte Kitabevi.
BALBO, Marcello (1993), “Urban Planning and The Fragmented City of Developing
Countries”, Third World Planning Review, Vol: 15, No: 1, pp. 23-35.
BALİ, Rıfat N. (1999), “Çılgın Kalabalıktan Uzak”, Birikim, Sayı: 123, ss. 35-46.
BALİ, Rıfat N. (2011), Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a: Yeni Seçkinleri,
Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar, İstanbul: İletişim Yayınları, 9. Baskı.
BALOĞLU, Filiz (2005), “Kentsel Yoksulluk: İstanbul’dan Küçük Bir Kesit”,
Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı: 31, ss. 231-249,
http://journals.istanbul.edu.tr/tr/index.php/iktisatsosyoloji/article/view/5957/5
481, Erişim Tarihi: 10.03.2013.
BARTU, Ayfer (2001), “Kentsel Ayrışım: İstanbul’daki Yeni Yerleşimler
ve Kemer Country Örneği”, Firdevs Gümüşoğlu (der.), 21. Yüzyıl
Karşısında Kent ve İnsan, Ankara: Bağlam Yayınları, ss. 145-150.
BARTU, Ayfer (2002), “Dışlayıcı Bir Kavram Olarak Mahalle”, İstanbul Dergisi,
Sayı: 40, ss. 84-86.
BAUMAN,
Zygmunt
(1999),
Çalışma,
Tüketicilik
ve
Yeni
Yoksullar,
Çev. Ü. Öktem, İstanbul: Sarmal Yayınevi.
243
BAYAT, Asef (2006), Ortadoğu’da Maduniyet: Toplumsal Hareketler ve
Siyaset, İstanbul: İletişim Yayınları.
BAYAT, Asef (2008), Sokak Siyaseti: İran’da Yoksul Halk Hareketleri,
çev. S. Torlak, Ankara: Phoenix Yayınevi.
BAYIRBAĞ, Mustafa Kemal (2010), “Devletin Yeniden Ölçeklenmesi, Dışlanma ve
Neoliberalizmin Zamansallığı”, Besime Şen, Ali Ekber Doğan (der.), Tarih,
Sınıflar ve Kent, Ankara: Dipnot Yayınları, ss. 271-308.
BAYRAM, Necmi (1996), “Özgürlük Sokaktadır”, Birikim, Sayı: 86-87, ss. 48-61.
BEKEN, Hikmet Gülçin (2006), Yoksulluk Olgusuna Kavramsal Bir Bakış,
İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Bölümü,
(Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
BEN-DAVID, Amith, Adital Trosh Ben-Ari (1997), “The Experience of Being
Different: Black Jews in Israel”, Journal of Black Studies, Vol: 27, No: 4,
pp. 510-527,
http://www.jstor.org/stable/2784728?seq=12, Erişim Tarihi: 15.04.2013.
BERKOZ, Lale (2012), “Güvenlikli Yerleşimler: Konut Kullanıcılarının Yaşam
Tercihlerindeki Değişim”, İdealkent, Sayı: 6, ss. 172-189.
BEŞİRLİ, Mehmet (2004), “Tokat Bakır Kalhanesinde Tasfiye İşlemler ve İstanbul’a
Sevkiyat (1793-1840)”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt: 19, Sayı: 1,
ss. 9-39.
BEŞİRLİ, Mehmet (2005), Orta Karadeniz Kentleri Tarihi 1, Tokat (1771-1853),
Tokat: Gaziosmanpaşa Üniversitesi Matbaası.
BİLDİŞ, Aslıhan (2006), Kentsel Koruma Bağlamında Eski Kentlerin
Geliştirilmesine
Yönelik
Bir
Araştırma:
Tokat-Zile
Örneğinde
İrdelemeler, İstanbul: Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü
Mimarlık Anabilim Dalı Mimari Tasarım Bilim Dalı, (Yayımlanmamış
Yüksek Lisans Tezi).
“Bir Asırda Tokat: Nesilden Nesile Bir Miras”, 2000, İzmir: Çözüm Ajans Basın
ve Yayıncılık.
244
BIÇKI, Doğan (2004), Küreselleşme Sürecinde Mekânsal Yarılma ve Kentsel
Yoksulluk
Olgusunun
Kuramsal
ve
Uygulamalı
Bir
Analizi:
Bursa-Işıktepe Örneği, Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü, (Yayımlanmamış Doktora Tezi).
BIÇKI, Doğan (2011), “Küreselleşme Sürecinde Kentler: Mekânsal Yarılma,
Yoksulluk ve Türkiye”, Memet Zencirkıran (der.), Dünden Bugüne
Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Bursa: Dora Basım, 2. Baskı, ss. 361-379.
BORA, Tanıl (1996), “Taşralaşan ve Taşrasını Kaybeden Türkiye”, Birikim,
Sayı: 86-87, ss. 101-106.
BORA, Aksu (2007), “Olmayanın Nesini İdare Edeceksin: Yoksulluk, Kadınlar ve
Hane”,
Necmi
Erdoğan
(der.),
Yoksulluk
İstanbul:
Halleri,
İletişim Yayınları, ss. 97-132.
BORATAV, Korkut (2004), Türkiye İktisat Tarihi 1908-2002, Ankara: İmge
Kitabevi.
BORGEGARD, Lars-Erik, Eva Andersson, Susanne Hjort (1998), “The Divided
City? Socio-Economic Changes in Stockholm Metropolitan Area, 19701994”,
Sako
Musterd,
Wim Ostendorf (ed.),
Urban
Segregation
and the Welfare State, London: Routledge, pp. 206-222.
BOZKULAK, Serpil (2005), “Gecekondu’dan Varoş’a: Gülsuyu Mahallesi”,
Hatice
Kurtuluş
(der.),
İstanbul’da
Kentsel
Ayrışma,
İstanbul:
Bağlam Yayınları, ss. 239-266.
BOZKULAK,
Serpil
(2010),
“Sermaye,
Kentsel
Dönüşüm
ve
Varoş:
Fakirin Malı, Zenginin Hazinesi”, Birgün,
http://www.mimdap.org/?p=34845, Erişim Tarihi: 27.03.2012.
BOZKULAK, Serpil (2011), “Eski Şişeye Yeni Şarap: Gecekondudan Varoşa”,
Toplum Bilim Dergisi, Sayı: 26, ss. 107-115.
BRYANT-TOKALAU, Jenny J. (1995), “The Myth Exploded: Urban Poverty in the
Pacific”, Environment and Urbanization, Vol: 7, No: 2, pp. 109-130,
http://eau.sagepub.com/content/7/2/109.full.pdf+html,
Erişim
Tarihi:
19.02.2013.
245
BUCKINGHAM, Shelley (2010), “Examining the Right to the City from a Gender
Perspective”, Ana Sugranyes ve Charlotte Mathivet (ed.), Cities For All:
Proposals and Experiences Towards the Right to the City, Santiago:
Habitat International Coalitionss, pp. 57-62.
BUĞRA, Ayşe, Çağlar Keyder (2003), “Yeni Yoksulluk ve Türkiye’nin Değişen
Refah Rejimi”, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı İçin Hazırlanan
Proje Raporu, Ankara: Ajans-Türk A.Ş.
BUĞRA, Ayşe (2009), Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika,
İstanbul: İletişim Yayınları, 3. Baskı.
BYRNE, Peter J. (2003), Two Cheers for Gentrification,
http://scholarship.law.georgetown.edu/cgi/viewcontent.cgi?article=1936&con
text=facpub, Erişim Tarihi: 07.02.2013.
CALDEIRA, Teresa P. R. (1999), “Sao Paulo’da Yeni Mekânsal Ayrımlaşma
Yapısı: Duvarlar İnşa Etmek”, Birikim, Sayı: 123, ss. 87-96.
CALDER, Allegra, Rosalind Greenstein (2001), “Land Policy, Land Markets
and Urban Spatial Segregation”, Land Lines, Vol: 13, No: 6, pp. 4-6,
https://www.lincolninst.edu/pubs/dl/211_LLI0111.pdf,
Erişim
Tarihi:
12.09.2012.
CAN, Kemal (2007), “Şanlıurfa’da Yoksulluk”, Necmi Erdoğan (der.), Yoksulluk
Halleri, İstanbul: İletişim Yayınları, ss. 293-306.
CANTEK, Levent (1996), “Hacettepe ile Yenişehir ve Saireye Dair Hikâyat”,
Birikim, Sayı: 86-87, ss. 120-125.
CASTELLS, Manuel (1997), Kent, Sınıf, İktidar, çev. A. Erendil, Ankara:
Bilim ve Sanat Yayınları.
CERASI, Maurice M. (2001), Osmanlı Kenti: Osmanlı İmparatorluğu’nda 18. ve
19. Yüzyıllarda Kent Uygarlığı ve Mimarisi, çev. A. Ataöv, İstanbul:
Yapı Kredi Yayınları.
CHARLES, Texier (2002), Küçük Asya: Coğrafyası, Tarihi ve Arkeolojisi,
çev. A. Suat, Ankara: Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı
Yayını.
CHOLDIN, Harvey M. (1985), Cities and Suburbs: An Introduction to Urban
Sociology, New York: McGraw Hill.
246
CHOSSUDOVSKI, Michel (1991), “Global Poverty and New World Economic
Order”, Economic and Political Weekly, Vol: 26, No: 44, pp. 2527-2537,
http://www.jstor.org/discover/10.2307/4398253?uid=3739192&uid=2129&ui
d=2&uid=70&uid=4&sid=21102164165977, Erişim Tarihi: 15.04.2013.
CÖMERTLER,
Necmiye
(2004),
“Kadın
Penceresinden
Yoksulluk”,
Rahime Beder Şen (der.), 4. Aile Şurası Aile ve Yoksulluk Bildirileri,
Ankara: Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayınları.
CÖMERTLER, Necmiye, Muhsin Kar (2007), “Türkiye’de Suç Oranının
Sosyo-Ekonomik Belirleyicileri: Yatay Kesit Analizi”, Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: 62, Sayı: 2, ss. 2-18.
CİNLİOĞLU, Halis (1951), Osmanlılar Zamanında Tokat: Üçüncü Kısım,
Tokat: Tokat Matbaası.
CİNLİOĞLU, Halis (1973), Osmanlılar Zamanında Tokat: Dördüncü Kısım,
Tokat: Barış Matbaası.
ÇATAK, Gülşen Rabia (1996), “Yaşadığım Tokat’tan”, Tokat: Kültür Araştırma
Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 9, ss. 36-37.
ÇAVUŞOĞLU, Erbatur (2008), “Gülensu: Bir Kentsel Toplumsal Hareket”,
İstanbul Dergisi,
http://www.mimdap.org/?p=3944, Erişim Tarihi: 12.05.2013.
ÇELİK, Aysun (2000), Tokat Kenti Mevcut Alan Kullanım Kararları ve AçıkYeşil
Alan
Verilerinin
Saptanması
Üzerine
Bir
Araştırma,
Ankara: Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, (Yayımlanmamış
Doktora Tezi).
ÇELİK,
Zafer
(2012),
“Neoliberalizm
ve
Kentsel
Eşitsizlikler
Üzerine
Prof. Dr. Nezar ElSayyad ile Söyleşi”, İdealkent, Sayı: 7, ss. 10-20.
ÇETİN, İhsan (2012), “Kentsel Ayrışma ve Mekânsal Kümelenme Biçimleri”,
İdealkent, Sayı: 7, ss. 160-186.
ÇİÇEK, Harun (2006), Tokat Merkez Sancağı’nın Sosyo-Ekonomik Konumu
(1800-1850), Samsun: Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Tarih Anabilim Dalı, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
247
DANIŞ,
Didem
(2001),
“İstanbul’da
Uydu
Yerleşmelerin
Yaygınlaşması:
Bahçeşehir Örneği”, Firdevs Gümüşoğlu (der.), 21. Yüzyıl Karşısında Kent
ve İnsan, Ankara: Bağlam Yayınları, ss. 151-160.
DAVIS, Mike (1996), “Kentsel Denetim: Blade Runner’ın Ötesinde, Birikim,
Sayı: 86-87, ss. 62-74.
DAVIS,
Mike
(2010),
Gecekondu
Gezegeni,
çev.
G.
Koca,
İstanbul:
Metis Yayıncılık.
DELİKTAŞ, Ertığrul (2001), “Malthusgil Yaklaşımdan Modern Ekonomik
Büyümeye”, Ege Akademik Bakış, Cilt: 1, No: 1.
DEMİR, Sırma (2006), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı İnsani Gelişme
Endeksi ve Türkiye Açısından Değerlendirme, Ankara: Devlet Planlama
Teşkilatı Sosyal Sektörler ve Koordinasyon Genel Müdürlüğü.
DEMİRVURAN, Gamze Kılınç (2007), Kentsel Ölçekte Mekânsal Ayrışma:
Edirne- Çingene Mahallesi Örneği, Ankara: Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri
Enstitüsü Şehir ve Bölge Planlama, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
DİNÇER, İclal, Zeynep M. Enlil (2002), “Eski Kent Merkezinde Yeni Yoksullar:
Tarlabaşı-İstanbul”, Yoksulluk, Kent Yoksulluğu ve Planlama: Dünya
Şehircilik Günü 26. Kolokyumu, Ankara: Türk Mühendis ve Mimar Odaları
Birliği Şehir Plancıları Odası, ss. 415-424.
DİNLER, Veysel, Tülin İçli (2009), “Suç ve Yoksulluk Etkiselliği: Isparta Cezaevi
Örneği”, Uluslararası Davraz Kongresi: Küresel Diyalog,
http://www.veyseldinler.com/YuklenenDosyalar/Yayinlar/veysel_dinler_davr
az_kongresi_bildiri.pdf, Erişim Tarihi: 23.05.2013.
DOBB, Maurice (2007), Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler: Geçiş
Tartışmaları, çev. F. Akar, İstanbul: Belge Yayınları.
DOĞAN, İbrahim, 14.03.2005, “İstanbul’a Suç Gece Kondu”, Aksiyon,
http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-14401-26-istanbula-suc-gecekondu.html, Erişim Tarihi: 17.03.2013.
DOĞAN, Ali Ekber (2001), “Türkiye Kentlerinde Yirmi Yılın Bilançosu”, Praksis,
Sayı: 2, ss. 97-123.
DOĞAN, Ali Ekber (2002a), Birikimin Hamalları: Kriz, Neo-Liberalizm
ve Kent, İstanbul: Donkişot Yayınları.
248
DOĞAN, Ali Ekber (2002b), “Yeni Bir Uluslar arası Göç Dalgasının Eşiğinde:
Dünya Kentlerine Göç”, Ahmet Alpay Dikmen (der.), Kentleşme,
Göç ve Yoksulluk, Ankara: İmaj Yayınevi, ss. 19-54.
DOĞAN, Ali Ekber (2007), “Mekan Üretimi ve Gündelik Hayatın Birikim
ve Emek Süreçleriyle İlişkisine Kayseri’den Bakmak”, Praksis, Sayı: 16,
ss. 91-122.
DOĞAN, Seda (2012), “Fiziksel Duvarlar, Sembolik Sınırlar ve Yamalı Bir Şehir
Olarak İstanbul”, İdealkent, Sayı: 6, ss. 154-171.
DOĞRU, Halime (1995), 18. Yüzyıla Kadar Osmanlı Kentlerinin Sosyal ve
Ekonomik Görüntüsü, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları.
DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), 1963, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 19631967,
http://ekutup.dpt.gov.tr/plan/plan1.pdf, Erişim Tarihi: 25.03.2013.
DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), 1968, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 19681972,
http://ekutup.dpt.gov.tr/plan/plan2.pdf, Erişim Tarihi: 01.12.2012.
DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), 2000, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı
2001-2005,
http://ekutup.dpt.gov.tr/plan/viii/plan8str.pdf, Erişim Tarihi: 15.03.2013.
DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), 2001, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı
2001-2005: Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadele
Özel İhtisas Komisyonu Raporu,
www.dpt.gov.tr/DocObjects/Download/3089/oik610.pdf,
Erişim
Tarihi:
25.03.2013.
DPT (Devlet Planlama Teşkilatı), 2006, Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı
2007-2013: Yerleşme Kentleşme Özel İhtisas Komisyonu Raporu,
http://plan9.dpt.gov.tr/oik17_yerlesmesehirlesme/17sehirles.pdf,
Erişim Tarihi: 15.03.2013.
EKEN, Galip (1997), Tanzimat Dönemi Osmanlı Toplumunda Nüfusun Mesleki
Yapılanması: Tokat Örneği,
http://www.egeweb2.ege.edu.tr/tid/dosyalar/XV_2000/TIDXV-2000-10.pdf,
Erişim Tarihi: 06.05.2013.
249
EKİNCİ,
Oktay
(1998),
“Kaçak
Yapılaşma
ve
Arazi
Spekülasyonu”,
Yıldız Sey (der.), 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık, İstanbul:
Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, ss. 191-198.
“Ekonomik Yapı”, 2005, http://www.tokat.bel.tr/icerik.asp?id=15, Erişim tarihi:
05.04.2013.
ELLIN, Nair (1997), “Shelter from the Storm or Form Follows Fear
and Vice Versa”, Nair Ellin (ed.), Architecture of Fear, Princeton: Princeton
Architectural Press, pp. 13-46.
ENGELS, Friedrich (1994), İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, çev. O. Emre,
İstanbul: Sosyalist Yayınlar.
ERAYDIN,
Ayda,
İlhan Tekeli (2010), Kentleşme-Kalkınma ve Nüfus
Üçgenindeki Dinamikler, Tartışma Başlıkları ve Araştırmalar,
http://tr.scribd.com/doc/94300944/Kentlesme-Kalkinma-Nufus-Makaleler,
Erişim Tarihi: 05.03.2013.
ERCAN, Fuat (1996), “Kriz ve Yeniden Yapılanma Sürecinde Dünya Kentleri ve
Uluslararası Kentler: İstanbul”, İdealkent, Sayı: 71, ss. 61-96.
ERCAN, Fuat (2000), “Küreselleşme Sürecindeki Yerellikler: Homojenleşme
ve Farklılaşma/ Güç ve Eşitsizlik İlişkileri Üzerine”, Fulya Atacan vd. (der.),
Mübeccel Kıray İçin Yazılar, İstanbul: Bağlam Yayıncılık, ss. 195-234.
ERDEM, Sargon (1987), “Tokat Kelimesi Üzerine Düşünceler”, Hayri Bolay,
Mehmet Yazıcıoğlu, Bahaeddin Yediyıldız, Mehmet Özdemir (der.),
Türk Tarihinde ve Türk Kültüründe Tokat Sempozyumu, Ankara:
Gelişim Matbaası, ss. 11-16.
ERDEMİR, Halil (1995), 183 Numaralı Isparta Şer’iyye Sicili 1246-1254 (18311838), Konya: Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yakınçağ Tarihi
Anabilim Dalı, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
ERDER, Sema (1999), “Göç, Yerleşme ve Çok Kültürel Tanışma”, Birikim,
Sayı: 123, ss. 68-75.
ERDER, Sema (2002), Kentsel Gerilim, Ankara: Uğur Mumcu Araştırmacı
Gazetecilik Vakfı, 2. Baskı.
ERDER, Sema (2006), Refah Toplumunda Getto, İstanbul: İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları.
250
ERDOĞAN, Güzide (2002), “Türkiye’de ve Dünyada Yoksulluk Ölçümleri Üzerine
Değerlendirmeler”, Coşkun C. Aktan (der.), Yoksullukla Mücadele
Stratejileri, Ankara: Hak İş Konfederasyonu Yayını.
ERKAN, Rüstem (2010), Kentleşme ve Sosyal Değişme, Ankara: Bilimadamı
Yayınları, 3. Baskı.
ERKUT,
Gülden
(2006),
“Toplumsal
Değişme
ve
Planlama
Eğitimi”,
Ayda Eraydın (der.), Değişen Mekân, Mekânsal Süreçlere İlişkin
Tartışma
ve
Araştırmalara
Toplu
Bakış:
1923-2003,
Ankara:
Dost Kitabevi, ss. 289-306.
ERMAN, Tahire (1996), “Kentteki Göçmenin Bakış Açısından Kent/Köy Kimliği:
Niçin Köylüyüz Hala, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
Dergisi, Cilt: 51, Sayı: 1, ss. 289-304.
ERMAN, Tahire (2002), “Mekânsal Kümelenme, Siyaset ve Kimlik”, Ahmet A.
Dikmen (der.), Kentleşme, Göç ve Yoksulluk: 7. Ulusal Sosyal Bilimler
Kongresi, Ankara: İmaj Yayıncılık.
ERMAN,
Tahire
(2004),
“Gecekondu
Çalışmalarında
Öteki
Olarak
Gecekondulu Kurguları”, European Journal of Turkish Studies,
http://ejts.revues.org/85, Erişim Tarihi: 08.01.2013.
ERSEL, Birsen (2002), “Türkiye’den Yurt Dışına İşçi Göçü Akımı ve Ortaya
Çıkardığı Sosyal Politika Sorunları”, Ahmet Alpay Dikmen (der.),
Kentleşme, Göç ve Yoksulluk, Ankara: İmaj Yayıncılık, ss. 55-80.
ERSOY, Melih (1998), “Kentleşme ve Metropoliten Gelişme”, Metropoliten
Alanlarda Planlama Sorunları, İstanbul: Yıldız Teknik Üniversitesi
Yayınları, ss. 361-367.
ERSOY, Melih, Tarık H. Şengül (2001), Sanayisizleşme Sürecinin Kentsel
Yaşama Etkileri, Zonguldak Örneği, Ankara: Orta Doğu Teknik
Üniversitesi Kentsel Politika Planlaması ve Yerel Yönetimler Anabilim Dalı
2000 Yılı Stüdyo Çalışması.
ERSOY, Melih (2007), “Türkiye’de İç Göçler, Kentle Eklemlenme ve Barınma
Sorunları”, Mimarlık ve Kent Buluşmaları,
http://www.melihersoy.com/wp-content/uploads/2012/04/MersinSunuşu.pdf, Erişim Tarihi: 07.02.2013.
251
ERTUNA, Can A. (2003), Gated Communities as a New Upper-Middle Class
“Utopia” in Turkey: the Case of Angora Houses, Ankara: Ortadoğu
Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kentsel Politika Planlaması ve
Yerel Yönetimler Anabilim Dalı, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
ERTÜRK, Hasan, Elif Karakurt Tosun (2009), “Küreselleşme Sürecinde Kentlerde
Mekânsal, Sosyal ve Kültürel Değişim: Bursa Örneği”, Uludağ Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 16, ss. 37-53.
ES, Muharrem, Tuncay Güloğlu (2004), “Bilgi Toplumuna Geçişte Kentlileşme
ve Kentsel Yoksulluk: İstanbul Örneği”, Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi,
Cilt: 6, Sayı: 1, ss. 79-93.
“European Charter for Women in the City” (1994),
http://www.cityshelter.org/03.charte/charter_en/charter.html, Erişim Tarihi:
17.04.2013.
EVREN, Burçak (2011), Suların Öte Yanı, Zeytinburnu, İstanbul: Zeytinburnu
Belediyesi Kültür Yayınları.
FAINSTEIN, Norman (1993), “Race, Class and Segregation: Discourses About
African Americans”, International Journal of Urban and Regional
Research, No: 17, pp. 384-403.
FALAH, Ghazi (1996), “Living Together Apart: Residential Segregation in Mixed
Arab-Jewish Cities in Israel”, Urban Studies, Vol: 33, No: 6,
http://business.highbeam.com/437075/article-1G1-18601146/living-togetherapart-residential-segregation-mixed, Erişim Tarihi: 19.12.2012.
FARLEY, John E. (1987), “Segregation in 1980: How Segregated are America’s
Metropolitan Areas?”, Gary A. Tobin (ed.), In Divided Neighborhoods:
Changing Patterns of Racial Segregation, Beverly Hills: Sage, pp. 95-114.
FIRMAN, Tommy [Tarihlendirme 2005], Large-Scale Housing and New Town
Development in Jakarta Metropolitan Area (JMA): Towards an Urban
Spatial Segregation,
http://www.gla.ac.uk/media/media_132462_en.pdf, Erişim Tarihi: 28.09.2012
FAROQHI, Suraiya (2004), Osmanlı’da Kentler ve Kentliler, çev. N. Kalaycıoğlu,
İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 4. Baskı.
252
FRIEDRICHS, Jürgen (1998), “Social Inequality, Segregation and Urban Conflict:
The
Case
of
Hamburg”,
Sako
Musterd,
Wim
Ostendorf
(ed.),
Urban Segregation and the Welfare State, London: Routledge,
pp. 168-190.
GALLOPINI, Gilberto (1994), Impoverishment and Sustainable Development: A
Systems Approach, Canada: International Institute for Sustainable
Development,
http://www.iisd.org/pdf/impoverishment_and_sd.pdf,
Erişim
Tarihi:
15.03.2013.
GALLINO, Luciano (2007), Küreselleşme ve Eşitsizlik, Ankara: Dost Kitabevi.
GENÇ, Mehmet (1988), “17.- 19. Yüzyıllarda Sanayi ve Ticaret Merkezi Olarak
Tokat”, Hayri Bolay, Mehmet Yazıcıoğlu, Bahaeddin Yediyıldız, Mehmet
Özdemir (der.), Türk Tarihinde ve Türk Kültüründe Tokat Sempozyumu,
Ankara: Gelişim Matbaası, ss. 145-169.
GENİŞ, Şerife (2007), “Producing Elite Localities: The Rise of Gated Communities
in İstanbul”, Urban Studies, Vol: 44, No: 4, pp. 771-798.
GERAY, Cevat (1957), “Ankara’da 158 Gecekondu”, Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: 12, Sayı: 1, ss. 181-186.
GIDDENS, Anthony (2008), Sosyoloji, çev. M. A. Sarı, İstanbul: Kırmızı Yayınları.
GOTTDIENER, Mark (2011), Mekân Kuramı Üzerine Tartışma: Kentsel
Praksise Doğru, çev. H. Ç. Keskinok,
http://www.praksis.org/wp-content/uploads/2011/07/002-Gottdiener.pdf,
Erişim Tarihi: 28.01.2013.
GÖKA, Şenol (2001), İnsan ve Mekân, Yörtürk Yörük Türkmen Vakfı Yayınları,
Yayın No: 2.
GÜNDOĞAN, Naci (2008), “Türkiye’de Yoksulluk ve Yoksullukla Mücadele”,
Ankara Sanayi Odası Dergisi, ss. 42-56,
http://www.aso.org.tr/kurumsal/media/kaynak/TUR/asomedya/ocaksubat2008/Dosya.pdf, Erişim Tarihi: 17.03.2013.
GÜRBÜZ, Mehmet, Murat Karabulut (2008), “Kırsal Göçler ile Sosyo-Ekonomik
Özellikler Arasındaki İlişkilerin Analizi”, Türk Coğrafya Dergisi,
Sayı: 50, ss. 37-60.
253
GÜVENÇ, Murat (2000a), “Kent Araştırmasına İlişkisel Yaklaşım; İşyeri-Statü
Farklılaşması ve Mekânsal İzdüşümleri”, Fulya Atacan vd. (der.),
Mübeccel Kıray İçin Yazılar, İstanbul: Bağlam Yayıncılık.
GÜVENÇ, Murat (2000b), “Kent Yoksulluğu”, A. Halis Akder, Murat Güvenç
(der.), Yoksulluk, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı
Yayınları, ss. 91-94.
GÜZEY, Özlem, Zuhal Özcan (2010), “Gated Communities in Ankara, Turkey: Park
Renaissance Residences as a Reaction to Fear of Crime”, Gazi University
Journal of Science, Vol: 23, No: 3, pp. 363-375,
http://www.gujs.gazi.edu.tr/index.php/GUJS/article/viewFile/331/169, Erişim
Tarihi: 03.04.2013.
HARVEY, David (1993), “Postmodernizme Bir Bakış”, Birikim, Sayı: 49, ss. 55-59.
HARVEY, David (1997), Postmodernliğin Durumu, çev. S. Savran, İstanbul:
Metis Yayınları.
HARVEY, David (2002), “Sınıfsal Yapı ve Mekânsal Ayrışma Kuramı”,
Bülent Duru, Ayten Alkan (der.), 20. Yüzyıl Kenti, çev. B. Duru, A. Alkan,
Ankara: İmge Kitabevi.
HARVEY, David (2003), Postmodernliğin Durumu, çev. S. Savran, İstanbul:
Metis Yayınları.
HARVEY, David (2009), Sosyal Adalet ve Şehir, çev. M. Moralı, İstanbul:
Metis Yayınları, 3. Baskı.
HARVEY, David (2011), Umut Mekânları, çev. Z. Gambetti, İstanbul:
Metis Yayınları, 2. Baskı.
HUOT,
Jean
Louis,
Jean
Paul
Thalmann,
Dominique
Valbelle
(2000),
Kentlerin Doğuşu, çev. A. B. Girgin, Ankara: İmge Kitabevi.
IMRE, Aniko (2006), “Play in Ghetto: Global Entertainment and the European Roma
Problem”, Third Text, Vol: 20, No: 6, pp. 659-670,
http://schwarzemilch.files.wordpress.com/2009/02/imre-e28093play-in-theghetto-global-entertainment-and-the-european-e28098roma-problem.pdf,
Erişim Tarihi: 12.03.2013.
IŞIK, Oğuz, Melih Pınarcıoğlu (1999), “Sultanbeyli Notları”, Birikim, Sayı: 123,
ss. 47-52.
254
IŞIK,
Şevket
(2005),
“Türkiye’de
Kentleşme
ve
Kentleşme
Modelleri”,
Ege Coğrafya Dergisi, Sayı: 14, ss. 57-71.
IŞIK, Oğuz, M. Melih Pınarcıoğlu (2009), Nöbetleşe Yoksulluk: Sultanbeyli
Örneği, İstanbul: İletişim Yayınları, 7. Baskı.
İÇDUYGU, Ahmet ve Turgay Ünalan (1998), “Türkiye’de İçgöç: Sorunsal Alanları
ve Araştırma Yöntemleri”, Türkiye’de İçgöç, Bolu-Gerede, İstanbul:
Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, ss. 38-55.
İÇDUYGU, Ahmet, İbrahim Sirkeci (1999), “Cumhuriyet Dönemi Türkiye’sinde
Göç Hareketleri”, Oya Baydar (der.), 75 Yılda Köylerden Şehirlere,
İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, ss. 249-259.
İNSEL, Ahmet (1999), “Yaşam Alanlarımıza Sahip Çıkmak”, Birikim, Sayı: 123,
ss. 23-25.
İSBİR, Eyüp G. (1991), Şehirleşme ve Meseleleri, Ankara: Gazi Büro Yayınları,
Geliştirilmiş 2. Baskı.
İŞERİ, Gülşen (2010), “Renklerin Müzikle Dansından Son Buluşma: Sulukule”,
Gülşen İşeri (der.), Metropol Sürgünleri, İstanbul: Su Yayınları, ss. 81-89.
JACOBS, Jane (2011), Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı,
çev. B. Doğan, İstanbul: Metis Yayınları.
K’AKUMU, Owiti A., Washington H. A. Olima (2007), “The Dynamics and
Implications of Residential Segregation in Nairobi”, Habitat International,
No: 31, pp. 87-99.
KALAFAT, Yaşar (2008), Türk Kültür Coğrafyasında Lezgi Halk İnançları,
http://www.yasarkalafat.info/index.php?ll=newsdetails&w=1&yid=151,
Erişim Tarihi: 23.05.2013.
KALAYCIOĞLU, Sibel, Helga Rittersberger Tılıç (2002), “Yapısal Uyum
Programlarıyla Ortaya Çıkan Yoksullukla Başetme Stratejileri”, Ahmet Alpay
Dikmen (der.), Kentleşme, Göç ve Yoksulluk, Ankara: İmaj Yayıncılık,
ss. 197-246.
KARADUMAN, Serdar (2002), “Yoksulluk, Kent Yoksulluğu ve Planlama”,
Dünya Şehircilik Günü Bildirgesi, Ankara: 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü
26. Kolokyumu.
255
KARPAT, Kemal H. (2003), Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm, çev. A. Sönmez,
Ankara: İmge Kitabevi.
KARTAL, Kemal (1983), “Kentlileşmenin Ekonomik ve Sosyal Maliyeti”, Amme
İdaresi Dergisi, Cilt: 16, Sayı: 4, ss. 92-110.
KARTAL,
Kemal (1992),
Ekonomik ve
Sosyal Yönleriyle
Türkiye’de
Kentlileşme, Ankara: Adım Yayıncılık, 2. Baskı.
KATZ, Michael B. (1993), The Underclass Debate: Views From History, New
Jersey: Princeton University.
KAUFMAN, Jerame L. (1998), “Chicago: Segregation and the New Urban Poverty”,
Sako Musterd, Wim Ostendorf (ed.), Urban Segregation and the Welfare
State, London: Routledge, pp. 45-63.
KAYA, M. Veysel, İbrahim Bozkurt (2011), “İşsizlik, Kişi Başına Milli Gelir
(Yoksulluk), Suç Oranı ve Yeşil Kart: 1993-2009 Türkiye Örneği”,
Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 30, ss. 133-140.
KAYGALAK, Sevilay (2001), “Yeni Kentsel Yoksulluk, Göç ve Yoksulluğun
Mekânsal Yoğunlaşması: Mersin/Demirtaş Mahallesi Örneği”, Praksis,
Sayı: 2, ss. 124-172.
KAYGALAK,
İrfan
(2006),
“İzmir
Karşıyaka-Çiğli
Periferisinde
Göçün
Sosyo-Ekonomik Boyutları”, Ege Coğrafya Dergisi, Sayı: 15, ss. 87-103.
KAYGALAK, Sevilay (2007), “Kır, Kent ve Kapitalizme Geçiş: Bursa Örneği”,
Mülkiye, Cilt: 31, Sayı: 257, ss. 185-203.
KAYGALAK, Sevilay (2008), Kapitalizmin Taşrası: 16. Yüzyıldan 19. Yüzyıla
Bursa’da
Toplumsal
Süreçler
ve
Mekânsal
Değişim,
İstanbul:
İletişim Yayınları.
KAYGALAK, Sevilay (2009), Kentin Mültecileri: Neoliberalizm Koşullarında
Zorunlu Göç ve Kentleşme, Ankara: Dipnot Yayınları.
KELEŞ, Ruşen, Bülent Duru (2008), “Ankara’nın Ülke Kentleşmesindeki Etkilerine
Tarihsel Bir Bakış”, Mülkiye, Cilt: 32, Sayı: 261, ss. 27-44.
KELEŞ, Ruşen (2012), Kentleşme Politikası, Ankara: İmge Kitabevi, 12. Baskı.
256
KEMPEN, Van, Gideon Bolt, Pieter Hooimeijer (2002), “Ethnic Segregation in the
Netherlands: New Patterns, New Policies”, Tijdschrift voor Economische
en Sociale Geografie, Vol: 93, No: 2, pp. 214-220.
http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/1467-9663.00196/pdf. ,
Erişim Tarihi: 02.10.2012.
KEPENEK, Yakup, Nurhan Yentürk (2005), Türkiye Ekonomisi, İstanbul:
Remzi Kitabevi, 18. Baskı.
KESKİN, Zülfiye (2007), İstanbul’da Arazi Değerlerinin Mekânsal Dağılımının
Nüfus, İstihdam ve Ulaşım Açısından Analizi, İstanbul: İstanbul Teknik
Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
KESKİNOK, Çağatay H. (1998), “Kentsel Mekânın Üretiminde Rastlantısallık
Sorunu Üzerine”, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi, Cilt: 18, Sayı: 1-2,
ss. 91-102.
KESKİNOK,
H.
Çağatay
(2006),
Kentleşme
Siyasaları,
İstanbul:
Kaynak Yayınları.
KEYDER, Çağlar (1999), İstanbul: Küresel ile Yerel Arasında, çev. S. Savran,
İstanbul: Metis Yayınları, 3. Baskı.
KIRAY, Mübeccel (1964), Ereğli: Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası,
İstanbul: İletişim Yayınları.
KIRAY, Mübeccel (1964-1965), “Modern Şehirlerin Gelişmesi ve Türkiye’ye Has
Bazı Eğilimler”, 1964-1965 Dönemi İ.T.Ü. Mimarlık Fakültesi Şehircilik
Kürsüsü Konferanslarından,
http://dergi.mo.org.tr/dergiler/4/319/9330.pdf, Erişim Tarihi: 11.05.2013.
KIRAY, Mübeccel (1972), “Gecekondu, Azgelişmiş Ülkelerde Hızla Topraktan
Kopma ve Kentle Bütünleşememe”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler
Fakültesi Dergisi, Cilt: 27, Sayı: 3, ss.561-573.
KIRAY, Mübeccel (2007), Kentleşme Yazıları, İstanbul: Bağlam Yayıncılık,
Üçüncü Baskı.
KIZMAZ, Zahir (2003), “Ekonomik Yapı ve Suç: Bazı Araştırma Bulguları Üzerine
Genel Bir Değerlendirme”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,
Cilt: 13, Sayı: 2, ss. 279-304.
257
KİRAZ, Zafer (2009), Kent İlköğretim Okulları Arasındaki Ayrışmanın
Dinamiklerinin Çözümlenmesi: Ankara İli Çankaya İlçesi Örneği,
Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve
Politikası Anabilim Dalı, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
KLEINHANS, Reinout (2004), “Social Implications of Housing Diversification in
Urban Renewal: A Review of Recent Literature”, Journal of Housing and
the Built Environment, No: 19, pp. 367-390.
KOÇ, Taylan (2009), “Kapitalist Kent Olgusu ve Kentsel Siyaset Üzerine
Yaklaşımlar”, Eğitim Bilim Toplum Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 29, ss. 39-52.
KODAMAN, Bayram (1988), “XX. Yüzyıl başlarında Sivas vilayeti (1901)”, Hayri
Bolay, Mehmet Yazıcıoğlu, Bahaeddin Yediyıldız, Mehmet Özdemir (der.),
Türk Tarihinde ve Türk Kültüründe Tokat Sempozyumu, Ankara:
Gelişim Matbaası, ss. 170-189.
KORAY, Meryem (2008), Sosyal Politika, Ankara: İmge Kitabevi, Genişletilmiş
3. Baskı.
KÖYMEN, Esin, 24.02.2013, “Kentler Metalaşıyor”, Evrensel.
KULE, Hüner (2004), Kentsel Yoksulluk ve İzmit’te Yoksulluk Yansımaları,
Kocaeli: Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış
Yüksek Lisans Tezi).
KUPPINGER, Petra (2012), “Dışlayıcı Yeşillik: Kahire’de Yeni Güvenlikli
Siteler”, İdealkent, Sayı: 6, ss. 10-39.
KURBAN, Dilek, Ayşe Betül Çelik, Deniz Yükseker (2006), Güvensizlik
Mirasının Aşılması: Devlet ve Yerinden Edilmiş Kişiler Arasında
Toplumsal Mutabakata Doğru, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Sosyal
Etüdler Vakfı,
http://www.tesev.org.tr/Upload/Publication/aa8b3b9c-23bb-4726-952e01d365476cde/Guvensizlik%20Mirasinin%20Asilmasi%2006_2006.pdf,
Erişim Tarihi: 08.04.2013.
KURŞUNCU, Hatice (2006), Kentsel Yoksulluk: Diyarbakır Aziziye Mahallesi
Örneği, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu
Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı Kent ve Çevre Bilimleri,
(Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
258
KURTULUŞ, Hatice (2003), “Mekânda Billurlaşan Kentsel Kimlikler: İstanbul’da
Yeni Sınıfsal Kimlikler ve Mekânsal Ayrışmanın Bazı Boyutları”, Doğu
Batı Düşünce Dergisi, Sayı: 23, Ankara: Felsefe Sanat ve Kültür
Yayınları, ss. 75-96.
KURTULUŞ, Hatice (2005a), “Bir Ütopya Olarak Bahçeşehir”, Hatice Kurtuluş
(der.), İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Mekânsal Dönüşümde Farklı
Boyutlar, İstanbul: Bağlam Yayınları, ss. 77-126.
KURTULUŞ, Hatice (2005b), “İstanbul’da Kapalı Yerleşmeler: Beykoz Konakları
Örneği”, Hatice Kurtuluş (der.), İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Mekânsal
Dönüşümde Farklı Boyutlar, İstanbul: Bağlam Yayınları, ss. 161-186.
KURTULUŞ,
Hatice
(2010),
“Kent
Sosyolojisinde
Değişen
Kavrayışlar
ve Türkiye’nin Kentleşme Deneyimi”, Örgen Uğurlu, Nihal Şirin Pınarcığlu,
Ayşegül Kanbak, Makbule Şiriner (der.), Türkiye Perspektifinden Kent
Sosyolojisi Çalışmaları, İstanbul: Örgün Yayınevi, ss. 177-226.
KURTULUŞ,
Hatice
(2011),
“İstanbul’un
Banliyöleşme
Deneyiminde
Metropoliten Çeperdeki Tarihsel Çiftliklerin Rolü”, Toplum Bilim
Dergisi, ss. 87-97.
KURULTAY, Ayşe B., Burcu Peksevgen (2012), “Markalı Güvenlikli Site
Reklamlarında Türk Orta Sınıf Hayali”, İdealkent, Sayı: 6, ss. 190-207.
LAÇİNER, Ömer (1996), “Kentlerin Dönüşümü”, Birikim, Sayı: 86-87, ss. 10-16.
LAÇİNER, Ömer (2007), “Bir Süreç ve Durum Olarak Yoksullaşmayı Sorgulamak”,
Necmi Erdoğan (der.), Yoksulluk Halleri, İstanbul: İletişim Yayıncılık,
ss. 313-325.
LADANYI, Janos [Tarihlendirme 2006], Changing Patterns of Social and Ethnic
Residential Segregation in Budapest,
http://katarsis.ncl.ac.uk/ws/ws5/Presentations/WP13Szegregacio_angol_0585
.pdf, Erişim Tarihi: 12.03.2013.
LAI, On-Kwok (2007), “Urbanization and Social Segregation in Chinese Cities
Under Globalizing Forces: China’s Rapid Urban Transformation in
Question”, Ranvinder S. Sandhu ve Jasmeet Sandhu (ed.), Globalizing
Cities: Inequality and Segregation in Developing Countries, New Delhi:
Rawat Publications, pp. 230-270.
259
LEFEBVRE, Henri (1991), The Production of Space, Oxford: Blackwell
Publishing.
LEVENT, Tüzin B., Aliye A. Gülümser (2004), “Production and Marketing of Gated
Communities in İstanbul”, 44th European Congress of the Euoropean
Regional Science Assocation: Regions and Fiscal Federalism, Portekiz.
LEVITT, Kari Polanyi (2003), “Debt, Adjustment and Development: Looking to the
1990s”, Canadian Journal of Development Studies, Vol: 24, No: 4,
pp. 521-539,
http://www.tandfonline.com/doi/pdf/10.1080/02255189.2003.9668943,
Erişim Tarihi: 06.04.2013.
MACKENZIE, Suzanne (2002), “Kentte Kadınlar”, Bülent Duru, Ayten Alkan
(der.), 20. Yüzyıl Kenti, çev. B. Duru, A. Alkan, Ankara: İmge Kitabevi, ss.
249-283.
MAĞGÖNÜL, Zeynep A. (2005), Teşvikiye-Nişantaşı: Seçkin Semtin Seçkin
Sakinleri, İstanbul: Kitabevi Yayınları.
MARCUSE, Peter, Ronald Van Kempen (2000), “Conclusion: A Changed Spatial
Order”, Peter Marcuse, Ronald Van Kempen (ed.), Globalizing Cities: A
New Spatial Order, Oxford: Blackwell Publishers, pp. 249-275.
http://neighbourhoodchange.ca/wp-content/uploads//2011/06/Marcuse-vanKempen_2000_Globalizing-Cities_Chap-12_Conclusion-Changed-SpatialOrder.pdf, Erişim Tarihi: 05.02.2013.
MARCUSE, Peter (2005), “Enclaves Yes, Ghettos No, Segregation and The State”,
David
P.
Varady
(ed.),
Desegregation
The
City,
Ghettos,
Enclaves&Inequality, Albany: State University of New York Press,
pp. 15-30.
MARX, Karl (2009), Kapital: Birinci Cilt, çev. A. Bilgi, Ankara: Sol Yayınları.
MARX, Karl, Friedrich Engels (2009), Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri,
çev. M. Belli, Ankara: Sol Yayınları.
MEEK, Ronald L. (1976), Malthus- Geçmişte ve Bugün: Bir Tanıtma Denemesi,
http://www.solyayinlari.com/pdf/nu_meek.pdf, Erişim Tarihi: 12.05.2013.
MERAL, Şükrü (1938), Tokat Vilayeti: Sıhhî ve İçtimaî Coğrafyası, Ankara:
Hapisane Matbaası.
260
MUKUL, İrfan (2013), Mekânın Yeniden Üretimi: Küresel Sermayenin
Türkiye’de Nükleer Santral Kurma Çalışmaları,
http://www.sosyalhizmetuzmani.org/mkurnukler.htm,
Erişim
Tarihi:
29.01.2013.
MUMFORD, Lewis (2007), Tarih Boyunca Kent, çev. G. Koca, İstanbul: Ayrıntı
Yayınları.
MUSTERD, Sako, Wim Ostendorf (1998), “Segregation, Polarisation and Social
Excluson in Metropolitan Areas”, Sako Musterd ve Wim Ostendorf (ed.),
Urban Segregation and the Welfare State: Inequality and Exclusion in
Western Cities, New York: Routledge, pp. 1-14.
MUSTERD, Sako (2003), “Segregation and Integration: A Contested Relationship”,
Journal of Ethnic and Migration Studies, Vol: 29, No: 4, pp. 623-641,
http://dx.doi.org/10.1080/1369183032000123422, Erişim Tarihi: 07.02.2013.
NAIK-SINGRU, Ramola (2007), “Mumbai: Spatial Segregation in s Globalizing
City”, Ranvinder S. Sandhu ve Jasmeet Sandhu (ed.), Globalizing Cities:
Inequality and Segregation in Developing Countries, New Delhi: Rawat
Publications, pp. 131-170.
OCAK, Ersan (1996), “Kentin Değişen Anlamı”, Birikim, Sayı: 86-87, ss. 32-41.
OCAK, Ersin (2007), “Yoksulun Evi”, Necmi Erdoğan (der.), Yoksulluk Halleri,
İstanbul: İletişim Yayınları, ss. 133-175.
OMENYA, Alfred O. (2003), “Theoretical Conceptualisations of Urban Segregation
and Their Relevance to Housing in Postapartheid South Africa”,
Gated Communities: Building Social Division or Safer Communities?,
pp. 10-28,
http://yachigusaryu.com/people/mm/private/SOA/548_DS/StrataProposal/res
earch%20doct's/world_urban/omenya.pdf, Erişim Tarihi: 16.12.2012.
ÖKTEM, Binnur (2010), “Küresel/Dünya Kenti”, Örgen Uğurlu vd. (der.), Türkiye
Perspektifinden Kent Sosyolojisi Çalışmaları, İstanbul: Örgün Yayınevi,
ss. 103-138.
ÖKTEN, Mehmet Salih (2004), Türkiye’de Kentsel Yoksulluk Şanlıurfa Örneği,
Şanlıurfa: Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensitüsü Sosyoloji
Anabilim Dalı, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
261
ÖNCEL, Ayşe D., Gülşen Özaydın (2012), “Kapalı Site Olgusunun Değişim
Sürecine Bir Bakış: Beykoz Soğuksu Örneği”, İdealkent, Sayı: 6, ss. 62-83.
ÖNCÜ, Ayşe (1997), “The Myth of the Ideal Home Travels Across Cultural Borders
to İstanbul”, Ayşe Öncü ve P Weyland (ed.), Space, Culture and Power:
New Identities in a Globalising Cities, Londra: Zed Books, pp. 56-72.
ÖNCÜ, Ayşe (1999), “İdealinizdeki Ev Mitolojisi Kültürel Sınırları Aşarak
İstanbul’a Ulaştı”, Birikim, Sayı: 123, ss. 26-34.
ÖNGEN, Tülin (1994), "Tekelci Kapitalizm ve Sınıf Yapısı", Siyasal Bilgiler
Fakültesi Dergisi, Cilt: 49, Sayı: 3-4, ss. 303-349.
ÖNGEN, Tülin (2003), “Küresel Kapitalizm ve Sermayenin Yeni Hegemonya
Stratejileri”, Küreselleşme Koşullarında Kapitalizm ve Sendikal Hareket,
Petrol-İş 2002-2003, İstanbul: Petrol-İş Yayını.
ÖZCAN, Füsun Kocatürk (2006), “Konut Alanı Yer Seçimi ve Hanehalkı
Hareketliliğine Yönelik Kuramsal Bir İnceleme”, Erciyes Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 2, ss. 73-95.
ÖZDAĞ, Abdullah (2009), 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Tokat’ta SosyoEkonomik Yapı, Niğde: Niğde Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih
Anabilim Dalı Yakınçağ Tarihi Bilim Dalı, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans
Tezi).
ÖZDEMİR, Maya Arıkanlı (2005), “Kentsel Dönüşüm Sürecinde Eski Bir
Gecekondu Mahallesi: Karanfilköy, Kentlere Vurulan Neşterler”, Hatice
Kurtuluş (der.), İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Mekânsal Dönüşümde
Farklı Boyutlar, İstanbul: Bağlam Yayınları, ss. 187-238.
ÖZDEMİR, Eylem (2012), “Kentin Tanımlanmasında Sosyolojik Yaklaşımlar”,
Köksal Alver (der.), Kent
Sosyolojisi,
Ankara:
Hece Yayınları,
ss. 151-178.
ÖZGÜR, Ebru Firidin (2006), “Sosyal ve Mekânsal Ayrışma Çerçevesinde Yeni
Konutlaşma Eğilimleri: Kapalı Siteler, İstanbul, Çekmeköy Örneği”,
Planlama, Sayı: 4, ss. 79-95.
262
ÖZKAN, Salih (2002), 80 Numaralı ve (H. 1296. 1301; M. 1878-1884) Tarihli
Tokat Şer’iyye Sicil Defteri’nin Transkripsiyonu ve Değerlendirmesi,
Niğde: Niğde Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yakınçağ Tarihi
Anabilim Dalı, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
ÖZSOY, Esin (2003), Kalkınma-Yoksulluk İkilemi ve Türkiye, Cilt: 5, Sayı: 1,
Sıra: 6,
http://www.isguc.org/?p=article&id=44&cilt=5&sayi=1&yil=2003,
Erişim Tarihi: 10.10.2012.
PEROUSE, Jean-François (2012), “Kapalı Dikey Rezidanslar ve Üst Sınıfların
Merkeze Koşullu Dönüş Eğilimi”, İdealkent, Sayı: 6, ss. 84-95.
PHILLIPS, Deborah (1998), “Black Minority Ethnic Concentration, Segregation and
Dispersal in Britain”, Urban Studies, Vol: 35, No: 10, pp. 1681-1702,
http://intl-usj.sagepub.com/content/35/10/1681.full.pdf+html, Erişim Tarihi:
13.03.2013.
PICKVANCE, Chris (2003), “From Urban Social Movements to Urban Movements:
A Review and Introduction to a Symposium on Urban Movements”,
International
Journal
of
Urban
Regional
Research,
Vol: 27, No: 1, pp. 9-102.
http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/1468-2427.00434/pdf,
Erişim Tarihi: 10.05.2012.
PIRENNE, Henri (2010), Ortaçağ Kentleri, çev. Ş. Karadeniz, İstanbul: İletişim
Yayınları.
PINARCIOĞLU, Nihal Şirin, Ayşegül Kanbak, Makbule Şiriner (2010),
“Kent Kuramları”, Örgen Uğurlu, Nihal Şirin Pınarcığlu, Ayşegül Kanbak,
Makbule Şiriner (der.), Türkiye Perspektifinden Kent Sosyolojisi
Çalışmaları, İstanbul: Örgün Yayınevi, ss. 71-102.
POYRAZ, Mustafa (2011), “İstanbul ve Paris’in Yoksul Kenarları ile Merkez
Arasındaki Bağlar ve Kopma Noktaları”, Toplum Bilim Dergisi, Sayı: 26,
ss. 15-30.
POYRAZ, Mustafa, Şükrü Aslan (2011), “Giriş”, Toplum Bilim Dergisi, Sayı: 26,
ss. 9-13.
263
REYHAN, Cenk (2008), Osmanlı’da Kapitalizmin Kökenleri: Kent-Kapitalizm
İlişkisi Üzerine Tarihsel-Sosyolojik Bir Çözümleme, İstanbul: Tarih Vakfı
Yurt Yayınları.
RUIZ, Paul (2012), Urbanism and Gay Identity,
http://www.sppa.udel.edu/sites/sppa.udel.edu/files/pdf/NVPA_Ruiz_2012.pdf
Erişim Tarihi: 11.05.2013.
SADRİ, Hossein (2011), “Kadınların Kent Hakkı”, TMMOB Mimarlar Odası
Ankara Şubesi Bülten, Sayı: 87, ss. 48-51.
SAĞLAM, Serdar (2006), “Türkiye’de İç Göç Olgusu ve Kentleşme” Hacettepe
Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Sayı:5, ss.33-44.
SALTMAN, Juliet (1991), “Theoretical Orientation: Residential Segregation”,
Elizabeth D. Huttman (ed.), Urban Housing Segregation of Minorities in
Western Europe and the United States, Durham: Duke University Press,
pp. 1-20.
SANDHU, Ranvinder S., Jasmeet Sandhu (2007), “Introduction”, Ranvinder S.
Sandhu ve Jasmeet Sandhu (ed.), Globalizing Cities: Inequality and
Segregation in Developing Countries, New Delhi: Rawat Publications,
pp. 1-28.
SARIOĞLU, Bülent, 24.07.2006, “En Az 800 Bin Kişi Terör Göçmeni”, Milliyet.
SASSEN, Saskia (1986), “New York City: Economic Restructuring and
Immigration”, Development and Change, No: 17, pp. 85-119,
http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/j.1467-7660.1986.tb00232.x/pdf,
Erişim Tarihi: 05.04.2013.
SCHELLING, Thomas C. (2004), “Models of Segregation”, The American
Economic Review, Papers and Proceedings of the Eighty-first Annual
Meeting of the American Economic Association (May-1969), Vol: 59,
No: 2, pp. 488-493.
SENCER, Yakut (1979), Türkiye’de Kentleşme: Bir Toplumsal ve Kültürel
Değişme Süreci, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.
SENNETT, Richard (2010), Kamusal İnsanın Çöküşü, Çev. S. Durak ve
A. Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
264
SERNİN, Andre (2009), Tokatlı Yetvart’ın Anıları, çev. A. Martin, İstanbul:
Pencere Yayınları.
SERTEL, Zekeriya (1977), Hatırladıklarım, İstanbul: Gözlem Yayınları.
SEY, Yıldız (1998), “Cumhuriyet Döneminde Konut”, Yıldız Sey (der.),
75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve
Toplumsal Tarih Vakfı, ss. 273-300.
SHORTER, Frederic C. (1986), “Cumhuriyetin İlk Yıllarında Nüfus Yapısı ve
Sosyo-Ekonomik Değişmeye Etkisi”, Sevil Atauz (der.), Türkiye’de Sosyal
Bilim Araştırmalarının Gelişimi, Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği,
ss. 365-388.
SİPAHİ, Esra Banu (2005),Yoksulluğun Küreselleşmesi ve Kentsel Yoksulluk:
Ekonomik ve Sosyal Boyutlarıyla Konya Örneğinde Yoksulluk,
Konya: Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış
Yüksek Lisans Tezi).
SJOBERG, Gideon (2002), “Sanayi Öncesi Kenti”, Bülent Duru, Ayten Alkan (der.),
20. Yüzyıl Kenti, çev. B. Duru, A. Alkan, Ankara: İmge Kitabevi, ss. 37-54.
SÖNMEZ, İpek Özbek (2002), “Yoksulluğu Sürekli Kılan Faktörler Üzerine
Gözlemler”, Ahmet Alpay Dikmen (der.), Kentleşme, Göç ve Yoksulluk,
Ankara: İmaj Yayıncılık, ss. 247-268.
SÖNMEZ, Erol (2005), Türkiye’de Küreselleşmenin Yoksulluk Üzerine Etkileri,
İstanbul: Yıldız Teknik Üniversitesi, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
SÜALP, Z. Tül Akbal (1999), “Mevzini Savun Diyor, Sefil Fare”, Birikim,
Sayı: 123, ss. 76-82.
ŞEN, Besime (2005), “Soylulaştırma: Kentsel Mekânda Yeni Bir Ayrışma
Biçimi”, Hatice Kurtuluş (der.), İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Mekânsal
Dönüşümde Farklı Boyutlar, İstanbul: Bağlam Yayınları, ss. 127-160.
ŞEN,
Besime
(2011),
“Kentsel
Mekânda
Üçlü
İttifak:
Sanayisizleşme,
Soylulaştırma, Yeni Orta Sınıf”, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler
Fakültesi Dergisi, Sayı: 44, ss. 1-21.
ŞEN, Besime, Abdullah Tunç (2011), “Kanarya Mahallesi: Zorunlu Göç,
Enformellik ve Siyaset”, Toplum Bilim Dergisi, Sayı: 26, ss. 117-128.
265
ŞENGÜL, Tarık (2000), “Radikal Kent Kuramları Üzerine Eleştirel Bir
Değerlendirme: Alternatif Bir Yaklaşıma Doğru”, Amme İdaresi Dergisi,
Cilt: 33, Sayı: 1, ss. 27-58.
ŞENGÜL, Tarık (2001), “Sınıf Mücadelesi ve Kent Mekânı”, Praksis, Sayı: 2,
ss. 9-31.
ŞENGÜL, Tarık, Melih Ersoy (2003), “Kentsel Yoksulluk ve Geçinme Stratejileri:
Ankara, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Zonguldak Kentlerine İlişkin Karşılaştırmalı
Bir Değerlendirme”, Sosyal Hizmetler Sempozyumuna Sunulan Bildiri,
http://www.melihersoy.com/wp-content/uploads/2012/04/KentselYoksulluk-ve-Ge%C3%A7inme-Stratejileri.pdf, Erişim Tarihi: 17.01.2013.
ŞENGÜL, Mihriban (2007), “Kentleşen Dünya, Küreselleşme ve Yoksulluk:
Türkiye Kentleşmesine Bir Bakış”, Ayşegül Mengi (der.), Kent ve
Politika: Antik Kentten Dünya Kentine, Ankara: İmge Kitabevi.
ŞENGÜL, Tarık (2009), Kentsel Çelişki ve Siyaset, Ankara: İmge Kitabevi,
Gözden Geçirilmiş 2. Baskı.
ŞENKAL, Abdülkadir (2007), Küreselleşme Sürecinde Sosyal Politika,
İstanbul: Alfa Basım, 2. Basım.
ŞENSES, Fikret (1998), “Kriz, Dış Yardım ve Neoliberal Politikalar”, Toplum ve
Bilim, Sayı: 77, ss. 29-44.
ŞENSES,
Fikret
(2009),
Küreselleşmenin
Öteki
Yüzü:
Yoksulluk,
İstanbul: İletişim Yayınları, 5. Baskı.
ŞENYAPILI, Tansı (2000), “Enformel Sektör: Devingenlikten Durağanlığa,
Gecekondulaşmadan Apartmanlaşmaya”, A. Halis Akder, Murat Güvenç
(der.), Yoksulluk, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı
Yayınları, ss.161-183.
ŞENYAPILI, Tansı (2004), Barakadan Gecekonduya, Ankara’da Kentsel
Mekânın Dönüşümü: 1923-1960, İstanbul: İletişim Yayınları.
ŞENYAPILI, Tansı (2006), “Gecekondu Olgusuna Dönemsel Yaklaşımlar”,
Ayda Eraydın (der.), Değişen Mekân, Mekânsal Süreçlere İlişkin
Tartışma
ve
Araştırmalara
Toplu
Bakış:
1923-2003,
Ankara:
Dost Kitabevi, ss. 84-122.
266
TAMER, Erdoğan, Sadrettin Müftüoğlu (1986), Altın Yıllarında Tokat:
Bir Toplum Kalkınması Örneği, Ankara: Ünal Ofset.
TAMER, Meral, 22.10.2002, “Yeni Yoksulluk ve Değişen Sosyal Politika”,
Milliyet,
http://www.milliyet.com.tr/2002/10/22/yazar/tamer.html,
Erişim
Tarihi:
Rekabet:
Ahlaki
21.04.2013.
TANÜLKÜ,
Başak
(2012),
“Güvenlikli
Siteler
Arası
Kapitalizmin Kimlik Üzerindeki Etkisi”, İdealkent, Sayı: 6, ss. 124-153.
TAYLOR, Lance (1997), “Editorial: The Revival of the Liberal Creed: the IMF and
the World Bank in a Globalized Economy”, World Development, Vol: 25,
No: 2, pp. 145-152,
http://eco.ieu.edu.tr/wp-content/taylor%20washington%20consensus.pdf,
Erişim Tarihi: 17.04.2013.
TEKELİ, İlhan, Leila Erder (1978), Yerleşme Yapısının Uyum Süreci Olarak İç
Göçler, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları.
TEKELİ, İlhan (1986), “Türkiye’de 19. Yüzyıl Ortalarından 1950’ye Kadar
Kentsel Araştırmanın Gelişimi”, Sevil Atauz (der.), Türkiye’de Sosyal
Bilim Araştırmalarının Gelişimi, Ankara: Türk Sosyal Bilimler Derneği,
ss. 239-268.
TEKELİ, İlhan (1998), “Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Kentsel Gelişme ve
Kent Planlaması”, Yıldız Sey (der.), 75 Yılda Değişen Kent ve Uygarlık,
İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, ss. 1-24.
TEKELİ, İlhan (2000), “Kent Yoksulluğu ve Modernite’nin Bu Soruya Yaklaşım
Seçenekleri Üzerine”, A. Halis Akder, Murat Güvenç (der.), Yoksulluk,
İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı Yayınları, ss. 139-159.
TEKELİ, İlhan (2001), Modernite Aşılırken Kent Planlaması, Ankara:
İmge Kitabevi.
TEKELİ, İlhan (2007), “Türkiye’nin Göç Tarihindeki Değişik Kategoriler”, Ayhan
Kaya, Bahar Şahin (der.), Kökler ve Yollar: Türkiye’de Göç Süreçleri,
İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
TEKELİ, İlhan (2011), Kent, Kentli Hakları, Kentleşme ve Kentsel Dönüşüm,
İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
267
TEKİN, Latife (2010), Berci Kristin Çöp Masalları, İstanbul: Everest Yayınları,
13. Baskı.
“Temettüat Defterleri”, 2002, http://www.os-ar.com/print.php?sid=81, Erişim Tarihi:
23.05.2013.
THEODORE, Nik, Jamie Peck, Neil Brenner (2012), “Neoliberal Kentçilik: Kentler
ve Piyasaların Egemenliği”, İdealkent, Sayı: 7, ss. 21-37.
TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği), 1999, “Zorunlu Göçün
Diyarbakır Örneğinde Araştırılması”, Oya Baydar (der.), 75 Yılda
Köylerden Şehirlere, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, ss. 342-352.
“Tokat İl Yıllığı- 1967”, 1968, Ankara: Doğuş Matbaacılık ve Ticaret Ltd. Şirketi
Matbaası.
“Tokat Tanıtım Rehberi”, 1998, İzmir: Esna Basın Yayın.
“Tokat: Zamana Kök Salan Kent”, 2010, Yeşilırmak Havzası Kalkınma Birliği,
İstanbul: Sanat Çevresi.
TOPAL, Coşkun (2008), “Güney Kafkasya’da İstikrar ve Ahıskalıların Vatana
Dönüş Sorunu”, Turkish Studies, Vol: 3, No: 7, pp. 619-631.
TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu), 2000, İllerin 1995-2000 Dönemi Net Göç
Hızına Göre Sıralanışı,
http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?alt_id=38, Erişim Tarihi: 23.05.2013.
TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu), 2012, Şehir ve Köy Nüfusu,
http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?alt_id=39, Erişim Tarihi 25.02.2012.
TUİK (Türkiye İstatistik Kurumu), 2010, Fertlerin Yoksulluk Oranları,
http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?alt_id=23, Erişim Tarihi: 25.02.2012.
TÜMTAŞ, Mim Sertaç (2012), “Toplumsal Ayrışmada Refleks Kent İzmir mi?”,
http://www.yurtsuz.net/News.aspx?newsid=1112, Erişim Tarihi: 05.09.2012.
TÜRKER, Yıldırım, 28.02.2005, “Hırsızlarla Mülküne Uyananlar”, Radikal,
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=144941,
Erişim
Tarihi:
25.03.2013.
TÜRKDOĞAN, Orhan (1974), Yoksulluk Kültürü: Gecekonduların Toplumsal
Yapısı, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Yayınları.
TÜRKDOĞAN, Orhan (2003), Çağdaş Türk Sosyolojisi, İstanbul: IQ Kültür Sanat
Yayıncılık.
268
TÜRKÜN, Asuman, Hatice Kurtuluş (2005), “Giriş”, Hatice Kurtuluş (der.),
İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Mekânsal Dönüşümde Farklı Boyutlar,
İstanbul: Bağlam Yayınları, ss. 9-24.
UĞUR, Can (2012), “Mekân Sahipliği Üzerinden Yeni Bir Kimlik Şekilleniyor”,
Birgün,
http://www.birgun.net/sunday_index.php?news_code=1355044467&year=20
12&month=12&day=09, Erişim Tarihi: 12.04.2013.
UĞURLU, Örgen (2010), “Kentlerin Tarihsel Gelişimi”, Örgen Uğurlu vd. (der.),
Türkiye
Perspektifinden
Kent
Sosyolojisi
Çalışmaları,
İstanbul: Örgün Yayınevi, ss. 25-70.
UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı), 2001, Human Development
Report 2001: Making New Technologies Work For Human Development,
Oxford: Oxford University Press,
http://hdr.undp.org/en/media/completenew1.pdf, Erişim Tarihi: 18.04.2013.
UZUN, Nil C. (2006), “Kentsel Dönüşümde Yeni Bir Kavram: Seçkinleştirme”,
Ayda Eraydın (der.), Değişen Mekân, Mekânsal Süreçlere İlişkin Tartışma
ve Araştırmalara Toplu Bakış: 1923-2003, Ankara: Dost Kitabevi
Yayınları, ss. 340-360.
UZUN, Alper, Alpaslan Aliağaoğlu (2009), “Tokat Şehrinde Mala Karşı İşlenen
Suçlar”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 8,
ss. 430-444.
ÜNAL,
Çiğdem
(2004),
Şehir
Coğrafyası
Açısından
Tokat,
Erzurum:
Aktif Yayınevi.
ÜNAL, Işıl, Seçkin Özsoy, Ahmet Yıldız, Sabri Güngör, Ebru Aylar, Dilek Çankaya
(2010), Eğitimde Toplumsal Ayrışma, Ankara: Ankara Üniversitesi
Basımevi.
WEBER, Max (2003), Şehir: Modern Kentin Oluşumu, çev. M. Ceylan, İstanbul:
Yarın Yayınları.
WIRTH, Louis (2002), “Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme”,
Bülent Duru,
Ayten Alkan (der.), 20. Yüzyıl Kenti, çev. B. Duru, A. Alkan, Ankara: İmge
Kitabevi.
269
WOOD, Ellen Meiksins (1997), “Küresel Kapitalizmde Emek, Sermaye ve UlusDevlet”, çev. A. Erhanlı, Monthly Review, Vol: 49, No: 3,
http://www.urundergisi.com/makaleler.php?ID=1791,
Erişim
Tarihi:
11.05.2013.
WORLD BANK, (2000), World Development Report 2000/2001: Attacking
Poverty,
http://203.131.219.245/oldbranches/n_puey/News/world%20bank/Attacking
%20poverty.pdf, Erişim Tarihi: 15.04.2013.
VAN PAMPUS, Mirko (2012), “İstanbul’da Mekânsal Dönüşümler”, Türkiye Siyasi
Analiz ve Araştırma Merkezi (Analiz Türkiye), Cilt: 1, Sayı: 6,
Londra: Analiz Türkiye, ss. 28-35,
http://researchturkey.org/?p=1764%lang=tr, Erişim Tarihi: 30.01.2013.
YALÇINTAN, Murat Cemal, Erbatur Çavuşoğlu (2011), “Sulukule’den Arda Kalan:
Yenileme
Sürecinin
Öğretileri
ve
Yenilikçi
Muhalefet
Pratikleri”,
Toplum Bilim Dergisi, Sayı: 26, ss. 129-145.
YASA, İbrahim (1966), Ankara’da Gecekondu Aileleri, Ankara: Sağlık ve Sosyal
Yardım Bakanlığı Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü Yayınları.
YAVAN, Nuri (2006), Türkiye’de Doğrudan Yabancı Yatırımların Lokasyon
Seçimi Üzerine Uygulamalı Bir Araştırma, Ankara: Ankara Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Coğrafya Anabilim Dalı Beşeri ve İktisadi
Coğrafya Bilim Dalı, (Yayımlanmamış Doktora Tezi).
YAVİ, Ersal (1986), Tokat, İstanbul: Güzel Sanatlar Matbaası.
YAVİ, Ersal (1987), Yağlıboya Resimlerle Tokat İlinin 5000 Yıllık Medeniyet
Tarihi, İstanbul: Güzel Sanatlar Matbaası.
YERASIMOS,
Stefanos
(2007),
Azgelişmişlik
Sürecinde
Türkiye:
II. Tanzimat’tan 1. Dünya Savaşı’na, çev. B. Kuzucu, İstanbul: Belge
Yayınları, 8. Baskı.
YILDIRMAZ, Sinan (2010), “Kente Yönelen Köylüler: Kırsal Yapının Dönüşümü,
Göç ve Gecekondu”, Besime Şen, Ali Ekber Doğan (der.), Tarih, Sınıflar ve
Kent, Ankara: Dipnot Yayınları, ss. 398-464.
270
YILDIZ, Mehmet Zeydin, Faruk Alaeddinoğlu (2011), “Göç ve Yoksulluk: Hakkari
Örneği”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 1,
ss. 437-462.
YILDIZ, Muharrem (2012), Karapapak (Terekeme) Türkleri,
http://www.terekemekarapapakturkleri.com/FileUpload/ds73376/File/karapap
ak...pdf, Erişim Tarihi: 23.05.2013.
YILMAZ, Nail (2004), “Farklılaştıran ve Ayrıştıran Bir Mekanizma Olarak
Kentleşme”, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Sayı: 48, ss. 249-267.
YILMAZ, Bediz (2008), “Türkiye’de Sınıf-altı: Nöbetleşe Yoksulluktan Müebbet
Yoksulluğa”, Toplum ve Bilim, Sayı: 113, ss. 127-145.
YILMAZ,
Evrim
(2010),
Türkiye’de
Kentsel
Dönüşüm
Politikaları
ve TOKİ’nin Önlenemez Yükselişi,
http://www.tr.boell.org/web/103-1538.html, Erişim Tarihi: 11.04.2013.
YILMAZ, Ali, Kemalettin Şahin, M. Hazım Şahin (2013), “Depreme Bağlı Yeri
Değiştirilen Bir Şehir: Erbaa, Tokat”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar
Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 24, ss. 414-425.
YIRTICI, Hakkı (2009), Çağdaş Kapitalizmin Mekânsal Örgütlenmesi, İstanbul:
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2. Baskı.
YÖRÜKAN, Ayda (1966), İzmir Gecekonduları, Ankara: İmar ve İskân
Bakanlığı Mesken Genel Müdürlüğü Sosyal Araştırma Dairesi.
YUMUL, Arus (2000), “Bitmeyen Bir Proje Olarak Beden”, Toplum ve Bilim,
Sayı: 84, ss. 37-50.
YUMUL, Arus (2001), “Yahudilik, Ötekilik ve Kimlik”, Aliye F. Mataracı (der.),
Dışarıda Kalanlar/Bırakılanlar, İstanbul: Bağlam Yayıncılık.
ZENGİN, Eyüp, Ayhan Şahin, Salih Özcan (2012), “Türkiye’de Sosyal Yardım
Uygulamaları”, Yönetim ve Ekonomi, Cilt: 19, Sayı: 2, ss. 133-142.
“1984-1988 Yıllarında Tokat”, (1988), Tokat Belediyesi.
271
KAYNAK KİŞİLER LİSTESİ
SULUSOKAK’TA YAŞIYOR OLANLAR
İsim
Yaş
Meslek
Görüşme Tarihi
A. D.
54
Ev Hanımı
02.05.2013
M. Y.
85
Bakırcı
27.02.2013
C. B.
67
Seyyar Sayıcı 27.02.2013
F. Y.
53
Ev Hanımı
30.04.2013
N. G.
46
Ev Hanımı
30.04.2013
F. İ.
45
Ev Hanımı
23.04.2013
E. B.
51
Ev Hanımı
23.04.2013
H. Y.
49
Saraç
19.04.2013
M. D.
42
Muhtar
19.04.2013
M. D.
46
Servis Şoförü
14.04.2013
SULUSOKAK’TA YAŞAMIŞ AMA ŞU AN TAŞINMIŞ OLANLAR
İsim
Yaş
Meslek
Görüşme Tarihi
M. G.
48
Muhtar
11.09.2012
H. A.
61
Antikacı
14.04.2013
K. Ö.
43
Memur
16.04.2013
O. D.
34
Memur
20.04.2013
S. K.
46
Veznedar
20.04.2013
272
SULUSOKAK’TA HİÇ YAŞAMAMIŞ OLANLAR
İsim
Yaş
Meslek
Görüşme Tarihi
A. A.
47
Öğretim Üyesi
24.04.2013
F. E.
23
Öğrenci
23.04.2013
N. H.
22
Öğrenci
23.04.2013
H. E.
57
Bakkal
18.02.2013
E. A.
55
Müdür
18.02.2013
H. U.
54
Müdür
22.04.2013
H. G.
51
Polis Amiri
19.04.2013
Y. A.
30
Memur
17.05.2013
A. B.
34
Memur
17.05.2013
A. K.
31
Memur
17.05.2013
273
Download

kentsel yoksulluk bağlamında mekânsal ayrışma