imam maturidi`nin kitabüt tevhid adlı eserindeki itikadı ayetlerin yorumu

advertisement
T.C.
Cumhuriyet Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Kelam Bilim Dalı
İMAM MATÜRİDİNİN KİTABÜ’T-TEVHİD ADLI ESERİNDEKİ
İTİKADİ AYETLERİN YORUMU
Fatih KÜÇÜK
Cumhuriyet Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin Temel İslam Bilimleri
Anabilim Dalı Kelâm Bilim Dalı İçin Öngördüğü
YÜKSEK LİSANS
Olarak Hazırlanmıştır.
SİVAS
Haziran 2011
İMAM MATÜRİDİNİN KİTABÜ’T-TEVHİD ADLI ESERİNDEKİ
İTİKADİ AYETLERİN YORUMU
Fatih KÜÇÜK
Cumhuriyet Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin Temel İslam Bilimleri
Anabilim Dalı Kelâm Bilim Dalı İçin Öngördüğü
YÜKSEK LİSANS
Olarak Hazırlanmıştır.
SİVAS
Haziran 2011
KABUL VE ONAY
Fatih KÜÇÜK’ün hazırlamış olduğu “Maturidi’nin Kitabü’t-Tevhid Adlı
Eserindeki İtikadi Ayetlerin Yorumu” başlıklı bu çalışma 23. 05. 2011 tarihinde
yapılan tez savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından “Temel
İslam Bilimleri Anabilim Dalı Kelam Bilim Dalı” ında yüksek lisans tezi olarak
kabul edilmiştir.
Prof Dr. Metin BOZKUŞ, (Başkan)
Prof Dr. Metin ÖZDEMİR, (Üye)
Doç Dr. Mehmet BAKTIR, (Üye), (Danışman)
Yukarıda imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. 23/05 /2011
Prof Dr. Mehmet ARSLAN
Enstitü Müdürü
Bu çalışmamı merhum babam Recep KÜÇÜK’ün ruhuna ithaf ediyorum.
i
ÖZET
KÜÇÜK, Fatih, Matüridi’nin Kitabü’t-Tevhid Adlı Eserindeki İtikadi
Ayetlerin Yorumu, Yüksek lisans tezi, Sivas 2011
Biz bu çalışmamızda Ebu Mansur el-Matüridi’nin Kelam sahasındaki en
önemli eseri olan ve aynı zamanda Ehl-i Sünnet kelamının sistematik bir yapıya
kavuşmasında da büyük rolü olan Kitabü’t-Tevhid adlı eserinde kelamı konuları
işlerken kullandığı itikadî ayetleri ne şekilde yorumladığını inceledik.
Çalışmamız, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde te’vil ve
tefsir kavramları ile Matüridi’nin tefsir metodu ve yöntemi üzerinde durulmuştur.
Ayrıca Matüridi’nin kısaca hayatı ve Kitabü’t-Tevhid’in tanıtımı yapılmaktadır.
Diğer bölümlerde ise, Ulûhiyet, Nübüvvet, Ahiret, Kaza ve Kader konuları ile ilgili
meselelerin izah ve ispatı bağlamında kullanılan ayetlerin yorumu incelenmiştir.
Anahtar Sözcükler: Matüridi, Kitabü’t-Tevhid, İtikad, Ayet, Yorum
ii
ABSTRACT
KÜÇÜK, Fatih Interpretation of verses on belief in the work called Kitabü’tTevhid by Matüridi, Master Thesis, Sivas 2011
In this study we examined how Abu Mansur al- Maturidi comments the
verses he uses in his masterpiece, Kitabü't-Tawhid which is his most important
masterpiece in Kalam area and at the same time which has an important role to
obtain a systematic structure for Islamic theology of the Ahl al-Sunnah.
Our study consists of introduction and two parts. In introduction, it was
emphasized on the interpretation method and form of Maturidi with the concepts of
commenting verses (te’vil) and interpretation. Furthermore, it is also shortly
presented life of Maturidi and his masterpiece Kitabu’t-Tevhid. In other parts, the
comment of verses used in the context of explanation and proof related to the issues
of the Problem of God, Prophecy, Hereafter, Fate was examined.
Key Words: Maturidi, Kitabu't-Tavhid, Belief, Verse, Comment
iii
İÇİNDEKİLER
ÖZET....................................................................................................................... İ
ABSTRACT .......................................................................................................... İİ
İÇİNDEKİLER .................................................................................................... İİİ
KISALTMALAR ...................................................................................................V
ÖNSÖZ ................................................................................................................. Vİ
GİRİŞ ..................................................................................................................... 1
1. İMAM EBU MANSUR MATURİDİ’NİN KISACA HAYATI ........................ 4
2. MATURİDİ’NİN KİTABÜ’ T-TEVHİD ADLI ESERİNE KISACA BAKIŞ . 6
BİRİNCİ BÖLÜM
1. ULÛHİYETLE İLGİLİ MESELELERİN İZAH VE İSPATI BAĞLAMINDA
KULLANILAN AYETLERİN YORUMU ....................................................... 8
1.1. ÂLEMİN YARATILMIŞLIĞI VE ALLAH’IN VARLIĞI ........................... 8
1.2. TEVHİD..................................................................................................... 12
1.3. TEŞBİHİN NEFYİ ..................................................................................... 15
1.4. “ŞEY” KELİMESİNİN ALLAH’A NİSPETİ ............................................. 18
1.5. ALLAH’IN SIFAT VE İSİMLERİ ............................................................. 20
1.6. ALLAH’IN ARŞA İSTİVA ETMESİ ......................................................... 33
1.7. NÜBÜVVETİN İSPATI ............................................................................. 40
1.8. HZ. PEYGAMBER’İN NÜBÜVVETİNİN İSPATI .................................... 43
İKİNCİ BÖLÜM
2. AHİRET, KAZA VE KADER KONULARI İLE İLGİLİ
MESELELERİNİZAH VE İSPATI BAĞLAMINDA KULLANILAN
AYETLERİN YORUMU..................................................................................... 55
2.1. RÜ’YETULLAH ........................................................................................ 55
iv
2.2. GÜNAHLARIN DİNDEKİ KONUMU VE GÜNAH İŞLEYENLERİN
DURUMU .................................................................................................. 61
2.3. BÜYÜK GÜNAH VE ŞEFAAT ................................................................. 92
2.4. KULLARIN FİİLLERİ VE FAİLLERİN BELİRLENMESİ ......................100
2.5. ECEL ........................................................................................................123
2.6. RIZIK ........................................................................................................129
SONUÇ ................................................................................................................132
KAYNAKÇA ...................................................................................................... 136
v
KISALTMALAR
age.
: Adı geçen eser
Ank.
: Ankara
AÜİFD
: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
b.
: bin
bkz.
: Bakınız
CÜİFD
: Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
çev.
: Çeviren
D.
: Doğumu
DİB
: Diyanet işleri başkanlığı
H.
: Hicrî
Hz.
: Hazreti
İst
: İstanbul
md.
: Madde
MEB
: Milli Eğitim Bakanlığı
neşr
: Neşreden
R.a.
: Radiyallahu anh
s.
: Sayfa
TDV
: Türkiye Diyanet Vakfı
ts.
: Tarihsiz
Ü.
: Üniversitesi
v.
: Vefatı
vb.
: Ve benzeri
vd.
: Ve devamı
vi
ÖN SÖZ
Hicri I. yüzyılın ikinci yarısında Müslüman toplumun kendi içinde meydana
gelen dini içerikli siyasi, sosyal olaylar ve aynı zamanda gayrimüslim toplumlar ile
kültürel iletişim neticesinde yapılan tartışmalar Müslümanlar arasında farklı görüş ve
ihtilaflara yol açmış, daha sahabe döneminde farklı isimler altında siyasi ve itikadi
gruplaşmalar ortaya çıkmıştır.
Kelam ilmi, Müslüman düşünürlerin eski Yunan felsefesi ve Aristo
mantığıyla tanışmaları neticesinde bir yandan değişik inanç ve dinlere karşı tevhid
inancına dayalı yeni düşünce ve tefekkür tarzını alternatif olarak ortaya koyarken,
diğer yandan tercüme hareketi ile tevhid düşüncesine gelebilecek menfi tesirlere
karşı bir kalkan olmuştur. Öyleyse kelamı şöyle tarif etmek mümkündür:
Kelam; İslam dininin iman ve eyleme ilişkin esaslarını, Ku’ran’dan hareketle
belirleyen, bunları sahih hadislerle izaha çalışan ve yine bunları aklen temellendiren,
karşıt fikirlere karşı savunan bir disiplindir.
Yapılan bu ve buna benzer tanımlara baktığımızda kelamın konusunun iman
olduğunu anlıyoruz. Kelam, imanın üç temel alanı olan Allah, nübüvvet ve ahiret
konularını nakli delillerle izaha kavuşturup akli delillerle temellendirmektedir.
Kelam ilminin ameli konusu ise imanın gerektirdiği bütün hayırlı iş ve
davranışlardır. Bunu eyleme dönüştürerek insanın kendine, yakınlarına, topluma,
insanlığa doğaya karşı nasıl bir tutum takınması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Kelam, hem aklı hem de nakli vazgeçilmez kaynaklar olarak görmüş, Kur’an
ve sünneti birer referans kabul etmekle birlikte, hür bir akıl yürütme ile meseleleri
te’vil yoluna gitmiştir.
Kelam’ın
kendine
özgü
yöntemi
vardır.
Diğer
İslam
bilimleriyle
kıyaslandığında, yöntem yönünden Kelam’ın öne çıkan farkı, ilk olarak, metinlerin
ortaya çıkmasından daha çok, bunları normatif hükümler çıkaracak tarzda yoruma
tabi tutmasındadır. İkinci olarak da bu normatif hükümleri çıkarırken takip ettiği
yöntemdir. Örnek verecek olursak; Tefsir, Kur’an ayetlerinin anlamlarını ortaya
koyarken, Kelam bu ayetlerin içeriklerinin oluşturduğu sistemi ve içeriğin inanan
insanda hangi davranışlara sebep olduğunu tespit etmeğe çalışır.
vii
İtikadi ayetlerin yorumlanması ve diğer kelâmi konular başta olmak üzere
alanında mütehassıs kelamcıların ortaya çıkıp fikir beyan etmeleriyle kelâmi ekoller
ortaya çıkmıştır. Eş’ariler ve Mâturidiler başta olmak üzere birçok “fikir okulu”
meydana çıkıp Kur’an’a ve Hadise gelen şüphe oklarını bertaraf etmek için olanca
güçlerini sarf etmişlerdir. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi İmam Matüridi’dir.
İmam Matüridi, Kitabü’t-Tevhid adlı kitabında doğrudan itikâdi ve imani konuları
derinlemesine çözümlemiş ve bu ayetlere yorumlar yapmıştır. Biz de bu
çalışmamızda Kitabü’t-Tevhid’deki itikadî ayetlerin yorumunu inceleyeceğiz.
Bu çalışmanın meydana gelmesinde başta değerli zamanlarını bana ayırarak
desteğini esirgemeyen danışman hocam Doç. Dr. Mehmet BAKTIR Bey’e, her türlü
katkıları için Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR Bey’e, maddi ve manevi hep yanımda olan
değerli arkadaşım Abdülhamit KIRICI Bey’e şükranlarımı bildiririm.
Fatih KÜÇÜK
Sivas 2011
1
GİRİŞ
Fetihlerle birlikte İslam coğrafyasının genişlemesi, farklı dil, din ve kültürlere
mensup insanların İslam’la tanışması, İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in
yeni Müslüman olmuş bu kitleler tarafından daha doğru anlaşılması ve yaşanması
için tefsir ve te’vil faaliyetlerini zorunlu hale getirmiş ve hızlandırmıştır.
Bundan dolayı vahyin ilk muhataplarından sonra büyük ölçüde bir tefsir
faaliyeti başlamıştır. Ancak bu döneme ait tefsirler günümüze kadar ulaşmamıştır.
Günümüze ulaşan en eski tam tefsir ise, hicri 150 yılında vefat eden Mukatil b.
Süleyman’a aittir.1
Şüphesiz ki Tefsir ve Te’vil ilminin konusu Kur’an ayetleri olmakla birlikte
aralarında anlam ve metodolojik yöntem açısından farklar vardır. Konunun daha iyi
anlaşılması için bu iki kavramın lügat ve terim anlamlarının bilinmesi lazımdır.
Tefsir kavramının lügat manası, f-s-r kökünden taf’il vezninde bir masdar
olup, aslında “örtülü veya kapalı bir şeyi meydana, açıklığa çıkarmak, izah
etmektir”2 Terim anlamında ise, ayetlerin indirildikleri zaman kastettikleri anlamları
ortaya koyan bir disiplinin adıdır.3
Te’vil, lügat manası itibariyle, “dönmek, yerine varmak, yerini bulmak” olan
e-v-l kökünden türemiş bir kelimedir.4
Te’vil, Kur’an ayetlerini veya bu ayetleri oluşturan bazı kelimelerin ilk nazil
oldukları zamanki kastettikleri anlamı ortaya çıkarmak ve onlara doğru ve tatminkâr
açıklamalar getirmek için yeterince kesin ve güvenilir rivayetler bulunmadığı
durumlarda müfessirlerin başvurdukları bir yöntemdir. Te’vilde ayetlerin ve
kelimelerin kesin olarak ne anlam ifade ettikleri çeşitli nedenlerden dolayı tam
anlaşılamayabilir. Çünkü ayetlerdeki kelimeler birkaç anlamı aynı anda taşıyabilirler
ve müfessir de hangi anlamın ayette kullanıldığını belirten kesin bir delil
bulamayabilir. Bundan dolayı müfessir elindeki delilleri değerlendirir ve bunlar
arasında seçim yaparak bir yoruma gitmek durumunda kalır. Fakat bu delillerden
1
Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsiri, DİB. Yayınları, Ank. 2006,II, s. 8.
Yazıcı, Tahsin, Tefsir mad. M.E.B İslam Ansiklopedisi, İstanbul,1979,XII/I, s. 117.
3
Paçacı, Mehmet ve Esra Gözeler, Kur’an ve Hadis İlimleri, Ankara Üniversitesi Uzaktan Eğitin
Yayınları, Ank. 2007, s. 5.
4
M.E.B İslam Ansiklopedisi, XIII, s. 96.
2
2
yola çıkarak ulaşılan bilgiler müfessiri bir kesinliğe götürmez. İşte müfessirin
kesinlik ifade etmeyen bu yorumuna te’vil denir. İmam Maturidi’ye göre tefsir,
ayetlerin ilk indiği zamanki anlamlarını herkesten daha iyi bilen Sahabe’nin işidir.
Çünkü Kur’an’ın indiği zamanı sadece onlar yaşamışlardır ve ayetler hakkında net
bilgiler vermişlerdir. Te’vil ise Maturidi’ye göre âlimlerin işidir. Te’vil, bir konunun
varacağı nihai noktayı açmak demektir. Tevilde sözü çok farklı anlamlara çekmek
söz konusudur. Te’vilde söze şu ya da bu anlam verilebilir.5
Bir müfessirin Kur’an ayetlerini te’vil yaparken tefsirden farklı olarak bilgisi
ve muhakeme gücü nispetinde kendi yorum ve görüşlerini yansıtması doğal kabul
edilmelidir. Çünkü her insanın içerisinde doğup yaşadığı bir kültür dünyası vardır.
Müfessirin yorumunun da içerisinde doğup büyüdüğü bu kültür dünyasından izler
taşımaması elbette ki düşünülemez.6 Bu yönüyle tefsir te’vilden tamamen farklıdır.
“Bir kısım kişiler tefsiri rivayetlere hasrederken, te’vili de içtihatlara,
naslardan hüküm istinbatına, dirayete hasretmişlerdir. Zerkeşi’nin, el-Burhan’da
temsilcileri hakkında isim vermeksizin “bazıları” diyerek zikrettiği bu yaklaşımda,
Maturidi’nin tefsir – te’vil ayrımına bir benzerliğin mevcudiyetinden bahsedilebilir.
Ancak Maturidi’de bu ayrım, belli bir sistematiğe ulaşmıştır.”7
Maturidi, İslam akidesi ve kelamı üzerinde nakille birlikte akla da gereken
önemi veren, gerektiğinde cedel ve münazara üslubunu da ustaca kullanmaktan
kaçınmayan, bununla beraber müteşabihatın te’vili mevzuunda tıpkı Ebu Hanife’ de
olduğu gibi Kur’an ayetlerinin ruhuna ve ilk muhataplarının görüş ve akidesine ters
düşebilecek te’vil ve yorumlardan uzak durmaya çalışan bir âlimimizdir.
İmam Maturidi’nin İslam düşünce tarihi içerisindeki konumunu ve otoritesini
sağlıklı bir şekilde tespit edebilmek için onun eserlerini incelemenin yanı sıra
metodolojisinin de iyi bilinmesi lazımdır. Bizim çalışmamız olan “Kitabü’tTevhid’deki İtikadî Ayetlerin Yorumu” konusunun da daha iyi anlaşılması için
Maturidi’nin te’vil yönteminden kısaca bahsedeceğiz.
İslam akidesinde her türlü aşırılıktan ve toleranstan uzak durarak mutedil bir
yol izleyip Ehl-i Sünnet yolunun temel prensiplerini Kur’an’dan hareketle yerine
5
Paçacı, Mehmet ve Gözeler, Esra, a.g.e. , Ünite I,s. 6.
Paçacı, Mehmet ve Gözeler, Esra, a.g.e. , s. 6.
7
Özdeş, Talip, İmam Matüridi’nin Te’vilatu Ehli’s-Sünne Adlı Eserinin Tefsir Metodolojisi Açısından
Tahlil ve Tanıtımı, Doktora tezi, Kayseri, 1997,s. 70.
6
3
oturtmaya çalışan İmam Matüridi’yi ve onun itikadî ve ameli konularda takip ettiği
yöntemi iyi anlamak bugünkü dini problemlerin çözümünde bir çıkış noktası
olacaktır.8
Maturidi’nin Kur’an ayetlerini tefsirdeki hareket noktası, Kur’an’ın yüce
Yaratıcı tarafından kullarına yol gösterici ve hidayet rehberi olarak gönderdiği,
kendisin de asla şüphe olmayan yegâne bir kitap olması, Kur’an’da insicamı bozacak
gerçek anlamda bir çelişki ve ihtilafın olmayacağıdır.9 Kur’an’ın ayetleri baştan sona
bir bütün olarak ele alınıp incelendiğinde görülecektir ki Kur’an’da çelişki ve ihtilaf
şöyle dursun anlam ve mana bütünlüğü bakımından tam bir insicam vardır. İşte
Maturidi’nin te’vil ve tefsirinde metot olarak bu insicamı görmek mümkündür.
Maturidi’nin tefsir metodolojisine baktığımızda onun takip ettiği iki farklı
hareket noktasının olduğunu görmemiz mümkündür. Birincisi, tamamen naslara
bağlı kalarak Kur’an ayetlerinin manalarının, klasik anlamda lügat ve rivayetler
bağlamında ele alınarak kavranılmasıdır.10
İkincisi, herhangi bir ayetin yorumunu yaparken kendi zamanındaki yaygın
kanaat ve düşüncelere, kelâm ekollerinin o ayet ve mesele hakkındaki görüşlerine,
“ehl-i te’vil” olarak adlandırdığı kimselerin değişik yönlerden getirdikleri te’villere,
itikadi ve fikhi yorumlara giderek onların delil ve iddialarını analiz etmesi, kritiğini
yapmasıdır.11
“Maturidi, ayetlerin tefsirinde mümkün olabilecek bütün vecihlere işaret
ederek onlar üzerinde yorumlar yapmakta, muhkem-mütaşabih, nasih-mensuh,
umum-husus, mutlak-mukayyet, mücmel-mübeyyen gibi noktalara işaret ederek
ayetleri ilgili oldukları alanlara sevk etmektedir.”12
Maturidi, ayet-i kerimelerin te’vilinde zaman zaman yalnızca ayet hakkındaki
farklı görüşleri vermekle yetinmiş, kendisi bir görüş beyan etmediği gibi tercih de
8
Özdeş, Talip, Maturidi’nin Fıkhı Yönü ve Metodu Üzerine Bazı değerlendirmeler, C.Ü.İ.F.D, sayı 2,
Sivas, 1998, s. 344.
9
Özdeş, Talip, İmam Maturidi’nin Te’vilatu Ehli’s-Sünne Adlı eserinin Tefsir Metodolojisi Açısından
Tahlil ve Tanıtımı, Doktora tezi, s. 70.
10
Özdeş, a.g.e. s. 59.
11
Özdeş , a.g.e. , s. 60.
12
Özdeş , a.g.e. , s. 61.
4
yapmamıştır “Allahu a’lem” (Allah en iyisini bilir) diyerek meseleyi bağlama yoluna
gitmiştir.13
“Maturidi, tefsirinde genel olarak İsrailiyata fazla yer vermez, gereksiz
teferruata girmez. Yorumları sade ve yalındır.”14 Çoğu kez yorumlarını
“Muvaffakiyet Allah’tandır”, “Allah’tan, bizi haktan sapmaktan korumasını dileriz”,
“Allah en iyisini bilir”, “Sözde israfa girmekten ve haktan sapmaktan Allah’a
sığınırız”, gibi dua ve ifadelerle bitirir.15
Bu çalışmamızda, Maturidi’nin tefsir ve te’vil yönteminin kelam sahasındaki
en önemli eseri olan “Kitabü’t-Tevhid” inde muarızlarıyla yaptığı tartışmalarda nakli
delil olarak kullandığı itikadî ayetlere nasıl yansıdığını ve bu ayetleri nasıl
yorumladığını izah etmeye çalıştık.
“İmam Maturidi’nin Kitabü’t-Tevhid Adlı Eserindeki İtikâdi Ayetlerin
Yorumu” adını verdiğimiz bu çalışma bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır.
Kitabü’t-Tevhid’de yer alan itikadî konuları işlerken önce konunun başlığını
oluşturan kavramların lügat ve terim manalarını vermeye çalıştık. Sonra konu
hakkında kelamcıların tartışmalarını ve görüşlerini kısaca verdik. Daha sonra ise
konunun içerisinde geçen itikadî ayetlerin tespitini yaparak İmam Maturidi
tarafından nasıl yorumlandığını anlatmaya çalıştık.
Bu çalışmamızdaki hedefimiz, İslam bilim dünyasında siyasi, coğrafi ve ilmi
nedenlerden dolayı uzunca bir sure ihmal edilen ve yeterince ilgi ve alaka
göremeyen, fakat son yüzyılda sempozyumlarla, akademik çalışmalarla bilim
dünyasında hak ettiği yeri almaya çalışan İmam Maturidi ve onun kelâm sahasındaki
en önemli eseri olan “Kitabü’t-Tevhid” ini anlama ve anlatmaya çalışmak, ayrıca
Maturidi ve Kitabü’t-Tevhid’i konu alan akademik çalışmalara imkânlar ölçüsünde
ulaşabilmektir.
1. İMAM EBU MANSUR MATURİDİ’NİN KISACA HAYATI
Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmut bugünkü Özbekistan’ın
Semerkant şehrine nispetle Semerkandi, onun bir mahallesi olan Matürid’e nispetle
13
Özdeş , a.g.e. , s. 61.
Özdeş , a.g.e. , s. 64.
15
Özdeş , a.g.e. , s. 69.
14
5
Matüridi diye anılır.16 Matüridi’nin hayatından bahseden eserler, onun doğum
tarihini belirtmezler. Ancak hocalarından Muhammed b. Mukâtil er-Razi’nin ölüm
yılı olan 248/862 yılı dikkate alındığında, onun bu tarihten daha önce muhtemelen
238/853 yılında Matürid kasabasında doğduğunu göstermektedir.17
Matüridi’nin bazı geç dönem âlimleri tarafından Ensari nisbesiyle anılmasına
ve Kitabü’t-Tevhid’in tek yazma nüshasının sayfa kenarında bilinmeyen biri
tarafından kaydedilen nota istinaden günümüzde yazılmış bazı eserlerde soyunun
Ebu Eyyub
el-
Ensari’ye uzandığı
yolunda
ileri
sürülen
iddia
isabetli
görünmemektedir. Zira bu iddianın mesnedi bulunmadığı gibi Zebidi, bu nisbenin
sahih olması durumunda tıpkı künyesinin çağrıştırdığı gibi dini desteklemede açtığı
çığırdan dolayı verilmiş olacağını söyler ve bu nisbe ile onun soyu arasında bir ilişki
kurmaz.18
Matüridi’nin eserlerindeki dil ve üslup da bu eserlerin ana dili Arapça
olmayan bir müellifin kaleminden çıktığını kanıtlar niteliktedir. Onun teliflerinde
kullandığı dilin girift ve zor olduğu eski kaynaklardan ifade edildiği gibi günümüze
kadar gelen eserleri de bu hususu açıkça göstermektedir. Öte yandan eserlerindeki
birçok cümlenin kuruluşuna, bilhassa bazı fiillerin bağlaçlarına bakıldığında Arapça
gramere aykırılığı yanında Türkçe gramere uygunluğu görülmektedir. Gerek dil ve
üslup özellikleri gerekse yaşadığı Semerkant ve çevresinin Türklerin çoğunlukta
bulunduğu bir bölge olması göz önüne alındığında Matüridi’nin Türk asıllı olduğunu
söylemek gerekir.19
Matüridi’nin bilinebilen hocaları Ebu Nasr Ahmet b. Abbas b. Hüseyin elİyazi, Ebu Bekr Ahmet b. İshak b. Salih el- Belhi ve Kadulkudat Muhammed b.
Mukatil er-Razi’dir.20
Matüridi hem akli hem de nakli ilimleri derinlemesine tahsil etmiş; onların
temel ilke ve inceliklerine vakıf olduktan sonra fıkıh, tefsir ve kelam alanlarında
önde gelen bir âlim ve imam mevkiine yükselmiştir. Matüridi hocalarına ait sözlü ve
16
Topaloğlu, Bekir, Kitabü’t-Tevhid Tercümesi, İsam yayınları, Ank, 2005, önsöz,XVIII.
Aydın, Ömer, Türk Kelam Bilginleri, İst, 2004 s.21; Topaloğlu. a. g. e, önsöz, XIX.
18
Topaloğlu, Bekir, “Matüridi” md. TDV İslam Ansiklopedisi, İst, 1991, XXVIII,s.146; Fetullah
Huleyf, “Ebu Mansur Matüridi Hayatı ve Eserleri”, Tercüme, Mustafa öz, Diyanet ilmi Dergisi,
XIII, (1974), sayı 5, s. 316–319.
19
Topaloğlu, TDV İslam Ansiklopedisi, a. g. md, s. 146.
20
Topaloğlu, Bekir, Kitabü’t-Tevhid Tercümesi, önsöz, XXII.
17
6
yazılı birikimleri ilkeli bir âlim olarak talebelerine intikal ettirmenin yanında, onları
geliştirip sistemleştirmiştir. Böylece o, Ehl-i sünnet akidesini ortaya koyma görevini
yerine getirmiş, akli ve nakli delillere dayanmayan ve inanılması doğru olmayan
hususları açığa kavuşturmuştur.21
Matüridi’ye izafe edilen eserleri muhtevalarına göre üç grupta toplamak
mümkündür: Kelam ve Mezhepler tarihi, Usul-i Fıkıh, Tefsir ve Kur’an ilimleri.22
Matüridi’nin kesin olarak kendisine ait olduğunu bildiğimiz ve bize kadar gelen iki
önemli eseri vardır bunlar: “Te’vilatü’l Kur’an” ve “Kitabü’t-Tevhid”dir. 23
Matüridi hicri 333 yılında Semerkant’ta vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.24
2. MATURİDİ’NİN KİTABÜ’T-TEVHİD ADLI ESERİNE KISACA
BAKIŞ
Eserin adı ve müellifine nispeti konusunda herhangi bir tereddüt yoktur.
Kitabü’t-Tevhid’i en iyi şekilde anlayıp şerh eden nitelikte bir eser kaleme alan Ebü’l
Muin en- Nesefi de kitabı aynı isimle Matüridi’ye nispet etmiştir.25 Kâtip Çelebi bu
eserin adını “Kitabü’t –Tevhid ve İsbati’s sıfat” olarak kaydetmiştir.26
Kitabü’t-Tevhid’in tek yazma nüshası İngiltere’de Cambridge Üniversitesi
kütüphanesinde bulunmaktadır.27 Kitabü’t-Tevhid, Fetullah Huleyf tarafından neşre
hazırlanmış ve Beyrut Doğu Edebiyatı Enstitüsü’nce yayımlanmıştır. Aynı baskı
İstanbul, Beyrut ve İskenderiye’de ofset yoluyla tekrarlanmıştır. Kitabü’t-Tevhid’in
Hüseyin Sudi Erdoğan tarafından başarısız bir tercümesi yapılmıştır. Son olarak
Bekir Topaloğlu ve Muhammed Aruçi’nin neşre hazırladığı eser Bekir Topaloğlu
tarafından Türkçeye çevrilmiştir.28
“Kitabü’t- Tevhid, kelâmi görüşleri açısından Matüridi’nin en önemli
eserlerinden biri olmakla birlikte aynı zamanda Matüridiyye akidesinin hem temel
21
Topaloğlu,a.g.e. önsöz, XXII.
Topaloğlu,a.g.e. önsöz, XXII.
23
Yazıcıoğlu, M. Sait “Matüridi Kelam Ekolünün İki Büyük Siması: Ebu Mansur el- Matüridi ve
Ebu’l- Muin en Nesefi”, A.Ü.İ.F.D, XXVII,s. 286–289.
24
Fığlalı, E. Ruhi “Çağımızda İtikadı İslam Mezhepleri” Selçuk yayınları, Ank, 1996, s. 76; İzmirli
İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelam, Hazırlayan, Sabri Hizmetli, Ank,1985, s.67.
25
Topaloğlu, Bekir, “Kitabü’t-Tevhid” md. TDV İslam ansiklopedisi, XXVI, s.117.
26
Kâtip Çelebi, Keşfü’z-Zunun an Esmai’l Kütüb ve’l Fünun, Beyrut-Lübnan, II, s. 1406.
27
Topaloğlu, TDV İslam Ansiklopedisi, a. g. md, s. 118.
28
Topaloğlu, TDV İslam Ansiklopedisi, a. g. md, s. 119.
22
7
kaynağı hem de Mu’tezile başta olmak üzere çeşitli İslami fırkalar, bazı dinler,
inançlar ve felsefi görüşler açısından en eski kaynaklardan biri durumundadır. Eser,
Ebü’l-Yüsr el- Pezdevi’nin de belirttiği gibi, anlaşılması zor bir kitaptır; çünkü kapalı
ifadeleri, kastedilen manaları açık olmayan lafızları ve benzeri güçlükleri
içermektedir. Matüridi’nin yakın ve uzak talebeleri Kitabü’t-Tevhid’e atıflar
yaptıkları halde, eserin yazma nüshalarının yaygınlık kazanmamasının ve şerhlerinin
bulunmamasının en önemli sebebi de bu olmalıdır. Ayrıca kitap akla ve serbest
düşünceye fazlaca önem veren yarı felsefi bir ekol niteliği taşır.”29
29
Topaloğlu, Kitabü’t-Tevhid Tercümesi, önsöz, s. XXV.
8
BİRİNCİ BÖLÜM
1. ULÛHİYETLE İLGİLİ MESELELERİN İZAH VE İSPATI
BAĞLAMINDA KULLANILAN AYETLERİN YORUMU
1.1. ÂLEMİN YARATILMIŞLIĞI ve ALLAH’IN VARLIĞI
Âlem, Allah’tan başka var olanların adıdır; çünkü (alamet kökünden gelen)
âlem Yaratıcısının varlığını gösteren bir belirtidir.30
Âlem kelimesi Kur’an-ı Kerim’de, gerek kâinatı gerekse özel olarak insanlar
topluluğunu ifade etmek amacıyla ve hepsi de “âlemin” şeklinde çoğul olmak üzere
yetmiş üç defa kullanılmıştır. Bunların kırk ikisinde “rabbü’l-âlemin” terkibiyle
zikredilerek
Allah Teala’nın canlı cansız
bütün
varlıkların
ilahî olduğu
vurgulanmıştır. Bunun yanında gelmiş geçmiş bütün insan türü anlamında31
ayrıca,”Size verdiğim nimeti ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın”32
mealindeki ayette olduğu gibi “çağın insan toplulukları” manasında da kullanılmıştır.
Hz. Muhammed için kullanılan “âlemlere rahmet”33 tabirindeki “âlemin” kelimesiyle
bütün yaratıkların kastedildiği yolunda umumi bir kanaat vardır.
Âlem muhdestir; muhdes ise varlığı zorunlu olan değil, başkası tarafından icat
edilendir. Eğer vacibü’l vûcud olsaydı elbette ki onun yokluğu muhal değil kadim
olurdu. Oysaki sabit olmuştur ki âlem hadistir ve yaratılmadan önce de ma’dumdur.34
“Âlem, bütün parçalarıyla muhdestir. O ayan ve arazdır.”35 Zamanı gelince
yok olacaktır. Kâinatın, kendi kendine var olduğuna inanmak, yani maddenin öncesiz
ve sonrasız olarak var olduğunu söylemek, küfürdür. Bu telâkki, maddeye Allahlık
sıfatlarını yakıştırmaktır. Kâinat, objektif olarak var olan, sınırlı bir varlıktır. İnsan
beyninin icat ettiği bir varlık değildir. İnsandan evvel ve İnsandan müstakil olarak
vardır. Kâinatta görülen sonsuz intizam ve ahenk, ancak, sonsuz bir iradenin
30
es-Sâbûni, Nûreddin, Matüridiyye Akaidi, Tercüme, Bekir Topaloğlu, DİB. Yayınları, Ank.2005, s.
61.
31
el-Ankebut, 29/10.
32
el-Bakara, 2/47.
33
el-Enbiya, 21/107.
34
en- Nesefi, Ebu’l Muin Meymûn b. Muhammed, Tabsıratü’l Edille fi Usûli’d-din, hazırlayan
Hüseyin Atay, I, Ank.1993. s.105.
35
Taftazânî, Şerhu’l Akâid, Haşiyetü’l Kestelli, Fazilet neşriyat, İst, s. 46,47.
9
kudretiyle mümkündür. Bu İlahi kudret kâinatın nizam ve düzeninin bozulmasını
irade ettiğinde azametle duran dağlar, taşlar, atılmış pamuk gibi olur. Güneş, ışığını
veremez olur. Sema, kâğıt parçası gibi dürülür. Bu, kâinatın sonudur. Bu akıbet,
bizim bilemediğimiz bir zamanda kâinatın yaratıcısı olan Allah'ın kudretiyle
gerçekleşecektir. Şu halde; kâinat, Allah (C.C.) tarafından ve yoktan var edilmiştir.
Yine, Allah (C.C. ) tarafından tayin edilmiş bir vakte kadar devam edecektir. Zamanı
gelince de yaratıcısı tarafından yok edilecektir.
“Âlem a’yân ve a’râz olmak üzere ikiye ayrılır”36
Ayan, zatiyla kaim olan şeydir. Ya mürekkep olur ki, cisimdir. Yahut cevher
gibi, gayri mürekkep olur ki, bölünmez en küçük parçadır.37
Araz; sözlükte, “sonradan ve tesadüfen ortaya çıkan, ansızın baş gösteren,
varlığı devamlı ve zorunlu olmayan durum; hastalık, felaket”38 renkler, (kımıldama,
durma, birleşme ve ayrılmadan ibaret olan) kevnler, tadlar, kokular gibi kendi zatiyla
kaim olmayan; cisimlerde ve cevherlerde sonradan olan şeydir. 39
Ebu Mansur el-Matüridi’de Kitabü’t-Tevhid’inde âlemin yaratılmış olduğunu,
nesne ve olaylar hakkında bilgi edinme yöntemlerinin doğrudan buna delil teşkil
ettiğini ifade ettikten sonra haber yöntemi kapsamında âlemin hudusünu beyan eden
ayeti kerimelere işaret ederek hem bu ayetlerin yorumunu ve hem de âlemin
sonradan yaratılmışlığını ispata çalışmıştır. Konuyla ilgili olarak Kitabü’t-Tevhid’de
işaret edilen ayet-i kerimeleri sıralayıp daha sonra İmam Matüridi’nin bunları nasıl
yorumladığına bakalım.
Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.40
O, her şeyin yaratıcısıdır.41
(Yoksa O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca
birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır ve O, birdir, karşı
durulamaz güç sahibidir.42
36
es-Sâbûni, Nûreddin, Matüridiyye Akaidi, Tercüme, Bekir Topaloğlu, s. 61.
en Nesefi, Ömer, Metn-i Akâid-i Nesefi, Tercüme, Bekir Sırmabıyıkoğlu. Yasin yayınevi, İst,
2004,s.16.
38
Yavuz, Yusuf Şevki, “Araz” md, TDVİslam Ansiklopedisi, II, s. 337.
39
es-Sâbûni, Nûreddin, a.g.e. , s. 62.
40
ez-Zümer, 39/ 62.
41
el-En’am, 6 / 102.
42
er-Ra’d, 13/ 16.
37
10
(O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece
"Ol!" der, o da hemen oluverir.43
O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu
olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O'dur.44
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter.45
Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir" diyenler andolsun ki kâfir
olmuşlardır.
De
ki:
Öyleyse
Allah,
Meryem
oğlu
Mesih'i,
anasını
ve
yeryüzündekilerin hepsini imha etmek isterse Allah'a kim bir şey yapabilecektir
(O'na kim bir şeyle engel olabilecektir)! Göklerde, yerde ve ikisi arasında ne varsa
hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir. O dilediğini yaratır ve Allah her şeye tam manasıyla
kadirdir. 46
Yahudiler ve Hristiyanlar "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. De
ki: Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor? Doğrusu siz de O'nun
yarattığı insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder. Göklerde,
yerde ve ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah'a aittir. Sonunda dönüş de ancak
O’nadır.47
Göklerin, yerin ve içlerindeki her şeyin mülkiyeti Allah'ındır, O, her şeye
hakkiyle kadirdir.48
Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir;
dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkiyle kadirdir.49
İnsanlık tarihi boyunca ne kendisinin ezeli olduğunu, aynı zamanda ölümsüz
ve sonsuza kadar da var olacağını iddia eden ne de bu iddiasını delillendirebilecek
biri çıkabilmiştir. Eğer insan böyle bir iddiada bulunacak olsa, bunun tamamen
gerçek dışı olduğunu hem kendisi hem de onun dünyaya gelişine tanık olan herkes
bilecektir. Bundan da canlıların yaratılmışlığı sonucu çıkmaktadır.50
İnsan kendisinin dünyaya gelişinden ve var oluşundan habersiz olduğu gibi
güç ve ilme sahip olduğu dönemlerinde de kendi bedeninde yıllar içerisinde meydana
43
el-Bakara, 2/ 107.
el-En’am, 6 / 101.
45
el-Bakara, 2 / 117.
46
el-Maide, 5/ 17.
47
el-Maide, 5/ 18.
48
el-Maide, 5/ 120.
49
el-Maide, 5/ 40.
50
Topaloğlu, Kitabü’t-Tevhid Tercümesi, s. 21.
44
11
gelen olumlu veya olumsuz değişimlere engel olamamıştır. Bu da gösteriyor ki
Sonuç olarak canlı cansız her şeyin varlığı ancak kendi dışındaki bir kudretle
mümkün olmaktadır. Kendi dışındakine bağımlılık olunca da yaratılmışlık gerekli
hale gelir, çünkü kıdem başkasına bağımlılığa engel teşkil eder.51
İmam Matüridi Kitabü’t-Tevhid’de âlemin yaratılmışlığı ve Allah’ın varlığı
ile ilgili olarak ayetleri yorumladıktan sonra akli deliller ile de konuyu izaha
çalışmıştır ki bu bağlamda âlem hadistir; çünkü dünyada kendi kendine toplanması
ve ayrılması vuku bulan hiçbir şey bulunmamaktadır. Bunun böyle olması yani,
bizzat kendisinin bir araya toplanma veya ayrı ayrı bulunmaya gücü, kuvveti
yetmemesi, bu halinin kendisinden başka bir fail tarafından gerçekleştirildiğini
gösterir ki o fail de Cenâb-ı Allah’tır.
Maturidi gibi bazı kelamcılar ve İslam filozofları da âlemin sonradan var
edildiğini yaratılmışlık ve hudüs delilleriyle ispat etmeye çalışmışlardır.
Âlemin yaratılmışlığını ispat etmeğe yönelik olarak ortaya çıkan Hudûs
deliliyle bir yandan İslam dışı gruplara cevap verilirken diğer yandan âlemin
kıdemini savunan filozofların görüşlerine karşı anti tez olarak getirilmiştir. Böylece
de kelam ilmi içerisinde yerini almıştır. Cevher ve araz formülüne dayanan Hudûs
delili, daha iyi anlaşılması için kısa öncüllerle kolaylaştırılmaya çalışılmıştır. Bu
delili ilk defa âlemin yaratılmışlığından hareket ederek kullanan kelam ekolü
Mu’tezile olmuştur. Daha sonra Ehl-i sünnet kelamcıları da bu delile sahip çıkıp
kullanmışlardır.52
Tereddüt etmeden iddia edebiliriz ki gerek insanoğlu gerekse içerisinde
yaşadığı bu tabiat mutlak yokluktan kendi güç ve kudretleriyle varlık sahasına çıkmış
değillerdir. Bütün mahlûkatın bir başlangıcı vardır. Kesin ve bağlayıcı bir mantıkla,
hiç bir maddi varlığın kendi kendisini var edemeyeceği hükmüne varabiliriz. Her
başlangıcın bir başlatıcısı bulunduğuna göre kâinatın da bir var edicisi vardır ki o,
Allah’tır.53
“Çoğu delilde olduğu gibi hudüs delilinin birinci öncülü olan “âlemin hadis
oluşu” konusundaki bilgilerimiz, duyu organlarımızın gözlem ve verilerine; ikinci
öncülü olan “her hadisin bir muhdisinin bulunacağı” hususu (nedensellik prensibi)
51
Topaloğlu, a.g.e. s. 22.
Özervarlı, M. Sait , Kelâmda Yenilik Arayışları, İSAM yayınları, İst, 1998. s.78
53
Topaloğlu, Bekir, İslamKkelamcılarına ve Filozoflarına Göre Allah’ın Varlığı (İsbât –i Vacib) DİB
yayınları, Ank. 2001.
52
12
aklın verilerine; ispatlamak istediğimiz “âlemin muhdisinin Allah Teala olduğu”
hususu da sadık habere (vahy) dayanmaktadır. Geçmiş âlimler ve kelamcılar
yaşadıkları dönemin ilim ve kültür anlayışı ve birikimleri doğrultusunda âlemin hadis
oluşunu (birinci öncülü) açıklamaya çalışmışlar, başta cevher ve araz metodu olmak
üzere çeşitli yöntemler geliştirmişlerdir.”54
Dünyamızdaki bazı maddelerin hızlı veya yavaş bir şekilde yok olmaya yüz
tuttukları inkâr edilemez bir gerçektir. Bu gerçek bize maddenin kesinlikle sonsuz
olamayacağını, sonsuz olamayan maddenin ise ezeli olmasının aklen kabul edilebilir
bir yönünün olmadığını ispat etmektedir. O halde âlem yokken varlık sahasına
çıkmış muhdes bir varlıktır. Her muhdesin zaruri olarak bir muhdisi olduğuna göre
âlemin muhdisi de hiç şüphesiz Allah’tır.
1.2. TEVHİD
Sözlükte “bir şeyin tek olduğuna hükmetmek ve onun böyle olduğunu
bilmek” anlamına gelen tevhid; ıstılahta, Allah’ın zatinı bütün tasavvurlardan,
zihinlerdeki hayal ve evhamdan tecrit etmektir. Tevhid üç şekilde olur; Yüce
Allah’ın ulûhiyetini tanımak, birliğini tasdik etmek ve O’na hiçbir eş ve ortak kabul
etmemektir.55
Kitabü’t-Tevhid’de kâinatın yaratıcısının bir olduğuyla ilgili olarak aşağıdaki
itikadî ayetler kullanılmıştır:
De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o
takdirde bu ilâhlar, Arş'ın sahibi olan Allah'a ulaşmak için çareler arayacaklardı.56
Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların
nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların
yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.57
Allah evlât edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Aksi
takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri
diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden
54
Kılavuz, A. Saim, Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş, Ensar neş. İst, 2010.s.89.
Karaman, Fikret, Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB yayınları, Ank. 2007. s. 660; Kılavuz, a.g.e. s. 390.
56
el-İsra, 17/ 42.
57
el-Enbiya, 21/ 22.
55
13
münezzehtir.58
O ki, birbiri ile ahenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahman olan Allah'ın
yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk
görebiliyor musun?59
Müellif Kitabü’t-Tevhid’de bu ayetleri yorumlarken kâinatın yaratıcısının
birden fazla olmadığını nakli ve akli delillerle açıklamanın yanı sıra kâinatın
yaratılışındaki eşsiz ahenk ve nizamın hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde
buna tanıklık ettiğini ifadeyle yorumuna başlıyor.
“Allah ile birlikte bir tanrı bulunsaydı, bu beriki, kudreti ve hükümranlığının
fark edilebilmesi amacıyla yerli yerinde söz ve icatlarını mutlaka ortaya koyacak ve
kendi fiilini hak mabud olan Allah’ın fiillerinden ayıracaktı. Yapmadığına göre
uluhiyyetle birlenen rububiyyetle yegâneleşenin sadece Allah olduğu ortaya
çıkmıştır. O’nun şu kelamının manası da bu olmalıdır:”60 “O’nunla beraber hiçbir
tanrı yoktur. Aksi takdirde her bir tanrı kendi yarattığını sevk ve idare ederdi”.61 Yine
Allah’ın şu sözü : “Yoksa müşrikler O’nun yaratışı gibi yaratan ortaklar mı
buldular”.62
Kâinatın yaratıcısının bir tek yaratıcı olduğu mevzusunda buraya kadar
anlatılanlar nakli delillendirmeler çerçevesinde ele alınarak izaha çalışılmıştır.
Bundan sonrası ise kâinatın bizzat yaratılışında sahip olduğu eşsiz ahenk ve nizam
içerisindeki yaratılış özelliğinin bu mevzuya nasıl delil teşkil ettiği yönündeki
yorumlarıdır:
“Evrenin
sahip
olduğu
yaratılış
özelliğiyle
yaratıcının
birliğini
delillendirmeye gelince, şayet tanrı birden fazla olsaydı mahlûkatın yönetimi altüst
olurdu. Mesela kış ve yaz türündeki zamanların değişmesi, ayrıca ekinlerin çıkış
mevsimlerine ve olgunlaşmalarına, gök ile yerin biçimlendirilmesine, güneş, ay ve
yıldızların yürütülmesine, yaratıkların gıdalarına ve canlıların hayatiyetini sağlayan
mekanizmaya ait düzenleri bozulurdu. Bunların hepsi aynı minval üzere bir nevi
yönetime bağlı olarak sürdüğüne ve bir sistem çerçevesine girdiğine göre bu nizam
58
el-Mü’minun, 23/ 91.
el-Mülk, 67/ 3.
60
Topaloğlu, Bekir, Kitabü’t-Tevhid Tercümesi, s.21.
61
el-Mü’minun, 23/ 91.
62
er- Ra’d, 13/ 16.
59
14
birden fazla yöneticiyle oluşup devam edemez. Bu sebeple de yaratıcının tekliğine
hükmetmek gerekir.” 63
“Tabiatı oluşturan varlık grupları - gök, yer, yerin çeşitli kıta ve bölgeleri
gibi- farklı olmalarına, birbirlerinden uzak bulunmalarına ve içindekilerinin
gıdalarının da başka yerlerde yetişmesine rağmen menfaatleri açısından karşılıklı
münasebetler içinde yaratılıp düzenlenmiştir. Öyle ki yerden çıkan her türlü bitki
(yağmur ve güneş gibi) göğe ait mekanizmalarla oluşturulmuş, bütün ülkelerde
yaşayan canlıların hayati ihtiyaçlarının karşılanması yeryüzünün her tarafına
yayılmış, insan türünün geçimi de çeşitli çalışma alanlarına bağlı kılınmıştır. Her
varlığın statüsü söz konusu mekanizma çerçevesinde düzenlenmiştir. Şayet bütün bu
düzenlemeler birden fazla tanrının eseri olsaydı, tabiattaki farklılaşmaya rağmen
bunlara ait esasların içlerinden tabiatı yaratmayı üstlenen birine varıp toplanması
ihtimal dâhilinde bulunmazdı. Binaenaleyh bunların hepsini yönetenin bir olduğu
ortaya çıkmıştır. Gece ile gündüze ait vakit ve saatlerin konumu, beşer ihtiyacına
göre uzayıp kısalmaları da zikrettiğimiz prensibe bağlıdır. En doğrusunu Allah bilir
ya, şu İlahi kelâmın manası da bu olmalıdır:”64 ‘Rahman olan Allah’ın yaratışında
hiçbir uygunsuzluk göremezsin’.65
Kelam âlimleri Allah’ın birliği konusuna genellikle iki açıdan bakmışlardır:
Zati itibariyle tek ve ortaksız olması, sıfatları açısından O’nunla yaratılmışlar
arasında her hangi bir benzerliğin bulunmaması.66 Matüridi’ye göre ezeli ve ebedi
olan, her şeyi yokluktan varlık sahasına çıkaran Allah hiç şüphesiz birdir. O’nun iki
veya daha fazla olduğu düşünülemez. Allah Teâlâ, gerek zati, gerek sıfatları, gerekse
fiilleri yönünden birdir. O’nun birliğinin tarihi, akli ve kozmolojik delilleri vardır.
İslam düşünce tarihinde gerek ehl-i sünnet arasında gerekse diğer İslami fırkalar
arasında Allah’ın zatiyla ilgili tevhid anlayışında ciddi manada bir fikri ayrışma göze
çarpmazken, O’nun sıfat ve fiilleriyle ilgili tevhid anlayışında İslami fırkalar arasında
birbirlerini tekfir edecek kadar tartışma ve ayrışma yaşanmıştır.
63
Topaloğlu, a.g.e. s. 34; M. Saim Yeprem, “Matüridi’nin Akide Risalesi ve Şerhi” İst, 2000,
s. 66–67.
64
Topaloğlu, a.g.e. , s. 34
65
el- Mülk, 67/ 3.
66
Topaloğlu, Bekir, “Allah” mad. TDVİslam Ansiklopedisi, II, s. 480.
15
1.3. TEŞBİHİN NEFYİ
Teşbih, sözlük manası itibariyle, “benzer, mümasil saymak, bir şekil bir suret
izafe etmek”67 anlamına gelmektedir. Terim manası ise Allah’ı tecsimden
sakınmayan bir tarzda tasvir suretiyle, O’na bir yüz, gözler, eller izafe etmek, O’nu
konuşur, oturur olarak kabul etmektir.68
“Allah’ın sadece zihinde değil gerçekte de mevcut olduğunu belirtmek ve
insan aklının soyut bir varlığı tasavvurdaki aczi karşısında zihinde bir fikir
uyandırmak üzere Allah’a istiva, gelmek gibi fiillerle el, yüz, ayak gibi organlar
nispet eden naslar sebebiyle ilk dönemlerden itibaren ulûhiyet konusunda çeşitli
anlayışlar ortaya çıkmıştır. İlâhî sıfatları, inkâra götürecek şekilde te’vile tabi tutan
Mu’attıla’ya karşılık O’na cismani nitelikler izafe eden Mücessime de aşırı bir grup
olarak zuhur etmiştir. Bu anlayışın doğmasının sebepleri arasında nasları hakikat –
mecaz ayrımına gitmeksizin zahirine göre yorumlama, koyu bir teşbih anlayışa
dayalı ulûhiyet fikrine sahip bulunan Yahudiliğin tesirinde kalma ve Kur’an’ın tevhit
ilkesini akli bakımdan yeterince temellendirmeme şeklinde üç ana faktörden söz
etmek mümkündür.”69
Kur’an-ı Kerim’de haberi sıfatlarla ilgili ayetlerin ilk dönemlerden itibaren
çok farklı anlamlarda tevil edilmeleri70 bazı aşırı grupları teşbihe götürürken bunlara
tepki olarak ortaya çıkan bazı grupları da Allah’ın sıfatlarını inkâr anlamındaki ta’til
anlayışına götürmüştür.
“Mücessime’nin en önemli temsilcisi Hişam b. Hakem’dir. Cisim terimini var
olan her şey için kullanan Hişam, Allah’ı da genişliği, derinliği ve uzunluğu bulunan
bir cisim şeklinde düşünmüştür. Ona göre Allah rengi, kokusu ve dokunma
özellikleri bulunan bir varlık olup hareket eder, durur, oturur ve kalkar. Ebü’l Hüzeyl
el-Allaf, Hişam’ın Ebukubeys Dağı’nın Allah’tan daha büyük olduğunu söylediğini
belirtir.”71
67
Karahan, Abdülkadir, M. E. B. İslam Ansiklopedisi, XII/ I, s.193.
Karahan, a.g.e. s. 193.
69
Üzüm, İlyas, “Mücessime” mad. TDVİslam Ansiklopedisi, XXXI,, s. 449.
70
et- Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Taberi Tefsiri, Tercüme Kerim Aytekin, Hasan
Karakaya, Hisar Yayınevi, İst, 1996. s. 113.
71
Üzüm, a.g.e. , s. 450.
68
16
Hicri V1. asrın büyük kelam tarihçisi al-Şahrastani Mu’attıla’yı, umumiyetle,
Allah’a her hangi bir sıfat izafesini reddettiklerini kaydetmektedir.72
Mu’attıla içerisinde Ta’til fıkrini benimseyip savunan fırkalardan biri
Cehmiyye fırkasıdır. Cehmiyye fırkasının kurucusu olan Cehm b. Safvan’ın hocası
Cad b. Dirhem, Allah’ın sıfatlarını nefyeden (ta’til görüşünü savunan) bir kişidir.
Cehmiyye fırkası bu konudaki görüşlerini ondan almıştır.73 Bunun yanında tenzih
ilkesine fazla yer veren ve bunun sonucunda bazı isimlerle manevi sıfatları kabul
etmeyen Mu’tezile’nin yaklaşımı kısmi ta’til, Berâhime’nin nübüvvetin inkârı da bir
tür ta’til olarak değerlendirilmiştir.74
İmam Maturidi konuyla alakalı Ku’ran’ı ve sahih hadisleri referans alarak
Allah’a isim ve sıfat verme konusunda her hangi bir kaygı duymayıp, yöntem olarak
evrenin aklın ve naklin kılavuzluğunda gözetilmesiyle, dilin ve mantığın
imkânlarının kullanılmasıyla tecsim ve ta’til fikrine sapmadan meselenin mutedil bir
çözüme kavuşacağını ispat etmiştir. Şimdi Maturidi’nin konuyla ilgili itikadî
ayetlerin yorumuna bakalım.
“Hiçbir şey O’nun benzeri değildir”.75
İmam Maturidi Allah Teala’dan teşbihin nefyi konusunda bu itikadi ayetten
hareketle yüce yaratıcının bütün yaratılmışlık özelliklerinden münezzeh olduğunu
ifade etmiş ve cisim, cevher veya araz olması, suret ve şekil taşıması, bir yönde veya
bir yerde bulunmasının kâinatın yaratıcısı hakkında muhal olduğunu kesin bir şekilde
belirtmiştir.
“Allah birdir, benzeri yoktur, sureklidir, rakibi ve dengi mevcut değildir. Bu
‘Hiçbir şey O’nun benzeri değildir’76 mealindeki kelâmının yorumudur. Bu
meselenin temeli şudur: Dengi ve benzeri bulunan her şey çokluk statüsüne girer ve
iki sayısı ile başlar. Zıddı bulunan her şey de yok oluş statüsüne girer, çünkü rakibi
onun varlığını ortadan kaldırabilir. Binaenaleyh Allah’tan başka her şeyin, zevaline
sebep teşkil edecek bir zıddı ve çift statüsüne girmesini sağlayacak bir benzeri ve
dengi vardır. Tam bu açıklamalar Cenab-ı Hakk’ın “vâhid” olduğunun delilidir.
72
Furat, Ahmet Subhi, M.E. B. İslam Ansiklopedisi, XII/ I, s. 62.
Öğük, Emine, Maturidi’nin Düşünce Sisteminde Şer-Hikmet İlişkisi, Doktora tezi İst, 2007,s.49.
74
et- Temimi, Muhammed b.halife b. Ali, Makâletü’l –Ta’til ve’l-Ca’d b. Dirhem, Riyad 1997,s.1617.
75
eş-Şura, 42/ 11.
76
eş-Şûrâ, 42/ 11.
73
17
Buradaki birlik O’nun azameti, büyüklüğü, kudreti ve hükümranlığı konularında
olduğu gibi dengi ve karşıtı olan benzerlerden münezzeh bulunuşunu da kapsar. Bu
sebepledir ki O’nun hakkında cisim ve araz kavramlarını kullanmak temelden yanlış
kabul edilmiştir, zira bunlar nesnelere benzemenin sonucudur.”77
İmam Maturidi Kitabü’t-Tevhid’de yukarıdaki ayeti delil getirerek genelde
Allah Teâlâ’yı cisimle, cevherle, arazla, suret ve şekille, yön ve mekânla niteleyen
bütün mezhep ve fikirlere, özelde ise “Allah’ı cisim olarak düşünen ve O’na cismani
özellikler nispet eden Mücessime’ye”78 yine “Allah’ı yaratıklara veya yaratıkları
Allah’a benzeten”79 Müşebbihe’ye cevap vermiştir.
İmam Ebu Mansur “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir”80 ayeti kerimesinde
geçen “benzeri” kelimesini Allah’ın zati, sıfatları, isimleri itibariyle yaratıklara
benzememesi olarak yorumlamıştır.
Maturidi Allahın sıfatlarının Onu tanımak için gerekli olduğunu ama bunun
mahlûkla bir benzerlik teşkil etmeye sebep olmayacağını vurgulamaktadır. “Zira
duyular ötesinde olanı bilmek ancak duyular âleminin kılavuzluğu ile mümkündür,
hem de Allah’ın yücelik ve azametle nitelendirmesi şartıyla. Duyulur âlemde bir
mevcudu tanımanın yolu ve anlatma imkânı bundan ibarettir. Biz insanların gücü bir
şeyi sadece isimlendirmek suretiyle tanımaya yeterli olmadığı gibi duyu ve
müşahede ile algılamadığımız nesneyi göstermeye de müsait değildir.”81
Maturidi “‘Allah âlimdir, fakat diğer âlimler gibi değil’ türünden sözle
oluşabilecek herhangi bir benzerliği ortadan kaldırmak istemektedir. Bu anlatım
O’na ait bütün isimlendirme ve nitelendirmelerinde geçerlidir.”82
Maturidi “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir”83 ayetinden hareketle Allah’ın
sıfatlarının da ismen insan sıfatlarına benzese de mahiyet itibariyle benzemeyeceğini
vurgulamaktadır.
77
Topaloğlu, Kitabü’t-Tevhid Tercümesi, s. 36–37.
Üzüm, a.g.e. , s.449.
79
Yavuz, Yusuf Şevki “ Müşebbihe” mad. TDVİslam Ansiklopedisi, XXXII, s.156.
80
eş-Şûrâ, 42/ 11.
81
Topaloğlu, a.g.e. s. 38.
82
Topaloğlu, a.g.e. , s. 38.
83
eş-Şûrâ, 42/ 11.
78
18
Bu
ayet-i
kerimenin
yorumundan
anlaşılan
Allah’ın,
özelliklerinden olan “cevher”, “cisim”, “küll” ve “ba’z”
84
yaratılmışlık
olmadığını ispata
çalışmaktır. Dolayısıyla Allah maddi bir varlık değildir, cisim olması da
düşünülemez, zira cisim iki veya üç cevherin bir araya gelip birleşmesinden var
olur.85
1.4. “ŞEY” KELİMESİNİN ALLAH’A NİSPETİ
Şey kelimesi, sözlükte maddeten veya hükmen mevcut herhangi bir nesne, bir
muadele de meçhule delalet eden işaret. Bu ifade ilk defa Muhammed b. Musa elHaverizmi’nin (ölm. M. 850 ?) cebre ait eserinde yer almıştır.86
İslam düşünce tarihinde tartışılan ilk konulardan biri de Allah hakkında “şey”
kavramının kullanılıp kullanılamayacağı meselesidir. Allah’ın sıfatları konusunda
olduğu gibi bu konuda da tartışmanın fitilini ateşleyen Ca’d b. Dirhem ve öğrencisi
Cehm b. Safvan’dır. Bunlara göre, Allahtan başkası için kullanılan “şey” kavramının
Allah için kullanılması caiz değildir. Çünkü onlara göre “şey”, benzeri olan
mahlûktur; hâlbuki Allah hiçbir şeye benzemez. Dolayısıyla Allah’a “şey” demek,
O’nu eşyaya benzetmektir.87
Cehmiyye’nin aksine,88 Matüridi’ye göre Allah Teala’ya “şey” denmesi
caizdir. Matüridi, Allah Teala’ya “şey” adının verilmesinin caiz olduğunu iki yol ile
ispatlamanın mümkün olduğunu söylemekte ve bunları şu şekilde sıralamaktadır:
“Birincisi “Şey”in isim kabul edilmesidir. İsimlerdeki benzerlik teşbih
gerektirmez. Çünkü bazen söz konusu beraberlik mana ve muhteva açısından
beraberliğin olmadığını ifade edecek yerde kullanılır. Mesela “Filan, devrinin tek
insanı ve milletinin tek adamıdır denilir ve devrinde yaşayanlarla milletini
oluşturanların her biri “tek” diye anılmakta ortak ise de bu ifade içinde yer alan vahid
kelimesiyle o kişinin amaçlanan belli bir açıdan aralarında dengi ve benzeri olmadığı
kastedilir. Eğer isimdeki beraberlik benzeşmeyi gerektirseydi beraberliğin yokluğu
84
el- Ûşi, Sirâceddin Ali b. Osman, Emâli, Tercüme, Bekir Topaloğlu, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı
Yayınları. , İst, 2008,s. 35.
85
Yörükan, Y.Ziya, İslam Akaidine Dair Eski Metinler, Milli eğitim basımevi, İst,1953,s.13.
86
J Ruska, “Şey” mad, M.E. B. İslam Ansiklopedisi, XI, s. 449.
87
Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, neşr. Muhammed b. Fetullah Bedran, Kahire.1953, I, s. 86–87.
88
El- Ûşi, Sirâceddin Ali b. Osman, Emali Şerhi, çev, Şahver Çelikoğlu, Marifet yayınları, İst, 2007,
s,300.
19
amaçlandığı bir yerde kullanılma imkânı bulunamazdı. Yine “küfür ve “İslam”
kelimelerinden her birine “isim” lafzının nispet edilişini isabetli görürüz, ancak
buradaki beraberlik sadece söyleyiş yönünden olup mana tamamen birbirinin
zıddıdır. Hareketler fiiller ve benzeri konularda da durum bunun gibidir.”89
Maturidi, Allah için “şey” kelimesini kullanmanın meşruiyeti hakkında hem
akli hem de nakli delillerin olduğunu ifade etmektedir.90
Nakli delil, Cenab-ı Hakk’ın “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir”91
mealindeki ayet-i kerimesidir. Şayet Allah için “şey” kelimesinin kullanılması caiz
olmasaydı diğer şeyleri “şey” yapan nitelikler Allah’tan nefyedilmezdi. Yani “şey”
kelimesi kendisi için şey denilmeyecek bir varlığa yönelik olarak ayet-i kerimede
kullanılmazdı. Yine Allah’ın şu sözü: “De ki hangi şey şahitlik etme açısından en
büyüktür? De ki o şahit Allah’tır.”92 Yine aynı şekilde “Şey” ismi Allah için
kullanılan bir kelime olmasaydı İlahi ifadenin bunu içermesi ve O’na nispet edilmesi
ihtimal dâhiline girmezdi.93
Bu konudaki Akli delile gelince, “şey” kelimesi örfi açıdan da sadece varlık
ifade eden bir isimdir. Çünkü “şey değil” demek eğer basite almak, yok saymak
kastedilmiyorsa “mevcut değil” demektir. Bu da gösteriyor ki şey bir ispat ismidir,
boşluğu ve yokluğu nefyetme kavramıdır.94
İmam Maturidi Allah Teala’ya “şey” kavramının nispet edilebileceğini fakat
“Cisim” kavramının Allah için kullanılamayacağını izah etmiş ve “Şey” demeyi
gerektiren sebebin cisimde bulunmadığını ifade etmiştir. Allah (cc) hakkında “Şey”
demeyi gerektiren sebepleri akli ve nakli delillerle ispat etmeye çalışmıştır. Nakli
delillerde Ku’ran-ı Kerim’in konuyla alakalı itikadi ayetlerini delil getirmiş ve bu
itikadi ayetleri akli deliller çerçevesinde yorumlamıştır. Delil olarak getirip
yorumladığı şu ayetlerde, “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir”95 “De ki hangi şey
şahitlik etme açısından en büyüktür? De ki o şahit Allah’tır”.96 Allah’a şey
89
Topaloğlu, a.g.e. s. 55.
Topaloğlu, a.g.e. s. 55.
91
eş-Şura, 42/ 11.
92
el- En’am, 6/ 19.
93
Topaloğlu, a.g.e. s. 55.
94
Topaloğlu, a.g.e. s. 56.
95
eş-Şura, 42/ 11.
96
el-Enam, 6/ 19.
90
20
denilebileceğini şayet “Şey” kavramının Allah hakkında kullanılması mümkün
olmasaydı Ku’ran’daki bu İlahi ifadelerin O’na nispet edilmesinin ve bu ifadeyi
içermesinin asla söz konusu olamayacağını izaha çalışmıştır. İmam Maturidi Kitabü’t
Tevhid’ine almış olduğu bu itikadi ayetlerdeki “şey” kavramını bir ispat ismi,
boşluğu ve yokluğu nefyetme kavramı olarak yorumlamıştır.
1.5. ALLAH’IN SIFAT VE İSİMLERİ
Allah’ın sıfatlarına ilişkin tartışmalar İslam’ın erken dönemlerinden itibaren
başlamıştır. Özellikle Allah’ın kelam sıfatı üzerindeki tartışmalar siyasi bir boyut
kazanmış ve bu mesele İslam düşünce tarihinde çokça tartışılan Mihne97 olayları
olarak tarihe geçmiştir.
Sıfatlar ve kellamullah konusunu akılcı bir metotla açıklamaya çalışan
Cehmiyye, en çok bu konu üzerinde durduğundan, onlardan bahsedilirken daha çok
akla gelen şey, İlahi sıfatları nefyetmeleri olmuştur. Onlar, sıfatlar konusunda aşırı
tenzihe varan ilk akılcılardır. O kadar ki onlar, zatından başka Allah’ın hiçbir
sıfatının olmadığını söylemişlerdir.98
Matüridi ise, Allah’ın ilim, kudret, hayat vb. sıfatlarının var olduğunu kabul
etmiş ve bunları hem akli hem de nakli deliller çerçevesinde ispat etmeye çalışmıştır.
Şimdi Matüridi’nin Kitabü’t- Tevhid’indeki konuyla ilgili görüşlerine ve itikadî
ayetleri nasıl yorumladığına bakalım:
“Hiçbir şey O’nun benzeri değildir. O, semi ve basirdir”99
Ebu Mansur Maturidi Kitabü’t-Tevhid’inde Şura suresindeki bu ayet-i
kerimeye işaret ederek Allah Teala’nın farklı isim ve sıfatlarla nitelendirilebileceğini
bunun ise başka varlıklarda bulunan isim ve sıfatlardan dolayı bir benzeşme meydana
getirmeyeceğini nakli delillerle ispat etmeye çalışmıştır. Karşıt görüşte olup da salt
isim ve sıfatların yaratıklarda da bulunması ve bundan dolayı da bir benzeşmenin
meydana gelebileceğinden Allah’ı bütün isim ve sıfatlardan soyutlayarak ta’til
görüşünü benimseyenleri eleştirmiş, bunların görüşlerinin tutarsızlığını çeşitli deliller
getirmek suretiyle ortaya koymuştur.
97
Bkz. Yücesoy, Hayrettin, “ Mihne” mad. TDV İslam, Ansiklopedisi, XXX, s. 26.
El-Kasımi, Cemalettin, Tarihu’l –Cehmiyye ve’l-Mu’tezile, Müessesetu’r Risale, Beyrut 1981, s.19.
99
eş-Şura, 42/ 11.
98
21
“Allah’ı kadir, âlim, hay, kerim, cevad olmakla vasıflandırmak ve bunlarla
isimlendirmek nakli ve akli delillerin her ikisiyle de sabittir.”100
Allah’ın isimleri ve sıfatları konusundaki nakli delil, gerek Kur’an-ı Kerim’in
konuyla ilgili onlarca ayeti gerekse önceki semavi kitapların getirip sunduğu ilgili
mesajlarıdır. Peygamberlerin ve diğer insanların hepsi ayetlerde zikredilen isimlerle
Allah’ı isimlendirmişlerdir. Oysaki bazı kelamcılar Allah’a herhangi bir isim veya
sıfat nispet etmenin, Allah’ın zatiyla benzer vasıfları taşıyan diğer her bir varlık
arasında teşbih meydana getireceğini zannederek Kur’an ayetleriyle sabit olan
isimleri O’ndan başkasına izafe etmişlerdir. Oysaki bu isim ve sıfatlarla benzerlik
meydana gelseydi zat-ı İlahiyyeyi bütün sıfatlardan soyutlamak suretiyle de ta’til
hâsıl olurdu. Kaldı ki isimlendirmenin teşbihten dolayı kabul edilmemesi halinde zati
İlahiyye ile herhangi bir isim altına girmeyen yani hâlihazırda mevcut olmayan
şeyler arasında da benzerlik meydana gelir. Şu halde Allah, kendini tesmiye ettiği
isimlerle gerçek manada isimlendirilmiş, zatinı nitelediği sıfatlarla da aynı şekilde
vasıflandırılmıştır.101
Aklıselim de Yüce Allah’ın bazı isim ve sıfatlarla nitelenebileceğine
tereddütsüz hükmeder. Çünkü yüce Allah’ın, cevherleri ve arazlarıyla birlikte
birbirlerinden farklı özelliklere sahip bulunan nesneleri yarattığı sabit olunca, bu
yaratma fiilinin huy, alışkanlık değil de mutlak bir irade ile gerçekleştiği hiçbir
şüpheye mahal bırakmadan kanıtlanmış olur.102
Maturidi Allah Teala’nın isimlerinin sözlük anlamı itibariyle yapılacak
yorumların üç kısımda ele alınabileceğini ifade ederek konuyu şu şekilde
yorumluyor:
İlk olarak Allah Teala’yı sözlük anlamları itibariyle birbirlerinden farklı
isimlerle isimlendirmekteyiz. Yani Allah’ın “âlim” “kadir” isimleri gibi; Maturidi
burada “âlim” deyişimiz “kadir” deyişimizden farklıdır diyerek şu örneği de
vermektedir: “Allah falan rahmeti yarattı; yani Allah Teala söz konusu rahmeti
100
Topaloğlu, a.g.e. s. 58.
Topaloğlu, a.g.e. s. 58.
102
Topaloğlu, a.g.e. s. 59.
101
22
yaratana kadar gayri rahim değildi yoksa Allah o yaratılan rahmet sayesinde rahim
olmuş değildir. Aksine O’nun rahim oluşu sayesinde o rahmet yaratılmıştır.”103
Maturidi isimlerin ikinci kısım manalarını ise doğrudan Allah Teala’nın
zatina dönen isimler olarak yorumluyor. İnsanların bu isimler sayesinde Cenâb-ı
Hakk’ın mübarek zatinın ne olduğunu anladıkları aksi takdirde Allah Teala
bildirmedikten sonra O’nun mübarek zatinın anlaşılmasının mümkün olamayacağını
ifade ederek yorumlamıştır.
Üçüncü kısım manalara gelince; Maturidi Allah Teala’ya ait bazı isimlerin
sıfatlardan türediğini bildirdikten sonra bu isimlerin gerçek manada Allah’ın gayrı
olması durumunda Allah’ın değişime maruz kalacağını bunun ise Allah için muhal
olduğunu ifade ediyor. Yok, “eğer kelimelerden anlaşılan asıl mana kastedilmeksizin
Allah’ın isimlendirilmesi caiz olsaydı o zaman mana kastedilmeksizin yaratıkların
isimlendirildiği bütün kelimelerle Allah’ın isimlendirilmesi caiz olurdu”104 şeklinde
yorumlamaktadır.
Maturidi’nin Kitabü’t Tevhid adlı eserindeki İlahi isimlerle ilgili olarak
yaklaşımı şudur: Matüridi, Allah’ın isim ve sıfatlarını inkâr edip bunların zat-ı
İlahiyye ile kadim olmayıp hadis olduğunu ileri suren Cehmiyye ve Mu’tezile’nin
fikirlerinin temelden yanlış ve sakat olduğunu ifade etmiş, Allah’ın ezelden âlim,
kadir ve söz konusu diğer isimleriyle müsemma olduğunu delilleriyle ispata
çalışmıştır. Ayet ve hadislerde zikredilen isim ve sıfatları zat-ı İlahiyyenin ne
olduğunu ve ne olmadığını insanlara bildiren manalar olarak yorumlamıştır. Yine
Maturidi söz konusu eserinde İlahi isimleri yorumlarken; Allah’ın birer rahmet
vesilesi olan şeyleri yaratmasının, O’nun yaratma fiilinden sonra rahim olması
anlamında yorumlanamayacağını aksine O’nun ezelden rahim olduğu manasının
anlaşılması gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Çünkü ona göre Allah’ın rahim oluşu
yarattığı rahmet ifade eden şeyler sayesinde değil de, yaratılıp da rahmet ifade eden
şeylerin Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olarak vücut bulduğu anlamına gelir. Bunun
aksini iddia etmek ise Allah’ın rahmetinin eseri olan cennet, yağmur, sevgi ve
benzerlerinin yaratılmasından önce Allah’ın gayri rahim olduğu manasını ortaya
çıkarır ki bu da Allah hakkında muhaldir demektedir. Ayrıca İlahi isimleri hadis
103
104
Topaloğlu, a.g.e. s. 83.
Topaloğlu, a.g.e. s. 84.
23
kabul ederek zatinın gayrı olduğu fikrini kabul etmenin tevhid ilkesini de
bozabileceği yorumunu yapmaktadır.
Kitabü’t-Tevhid’de sıfatlar meselesi anlatılırken özellikle “tekvin”ve “kelam”
sıfatları üzerinde tartışmalar yoğunlaşmıştır. Matüridi bu sıfatlar hakkında kendi
görüşünü akli ve nakli delillerle izah ettikten sonra karşıt görüşte olan muarızlarıyla
fikri bir mücadele içerisine giriyor. Biz de çalışmamızın bu kısmında “tekvin” sıfatı
üzerine yapılan yorum ve tartışmalara değineceğiz.
“Var etmek, varlık sahasına çıkarmak, yaratmak manalarına gelen tekvin
Cenab-ı Hakk’ın fiili sıfatlarını ifade eder. Ehl-i Sünnet’in Matüridiyye mezhebi
tekvinide sübuti sıfatlar gibi ezeli kabul etmiş ve onu sübuti sıfatlar dizisine ilave
etmiştir.”105
“Eş’ari ve Mu’tezili kelamcılara göre fiili sıfatların kadim sayılmasının
doğurduğu bazı problemler vardır. Çünkü bunlar Allah’ın yaratılmışlarla olan
münasebetini dile getirir. Yaratılmışların hepsi sonradan vücut bulduğundan hadistir,
yani bir zamanlar yokken bilahare varlık kazanmıştır. Buna göre mesela “yaratan,
yaşatan, rızıklandıran, canlının hayatına son veren “gibi sıfatları, bunlara konu teşkil
edecek varlıklar, canlılar henüz yokken zât-ı İlahiyyeye nispet etmek dil ve mantık
açısından isabetli değildir. Yahut da bu tür sıfatların taalluk edeceği varlıkların
kadim olduğunu söylemek gerekir ki bu, Tevhid ilkesini bozan “taaddüd-i kudema”
ya (kadim varlıkların birden fazla oluşuna ) götürür.”106
“Matüridiyye âlimleri ileri sürülen sakıncaların “yaratma”nın (tekvin)
“yaratılmışın” (mükevven) aynı olduğunun kabul edilmesi halinde söz konusu
olabileceğini söylemek suretiyle problemi çözmeye çalışmıştır. İmam-ı Azam Ebu
Hanife’nin temel kuralı vazettikten sonra ilk defa imam Ebu Mansur el- Maturidi
tarafından tatminkâr bir şekilde izah edilen bu anlayışa göre tekvin Allah Teala’nın
zatiyla kaim kadim bir sıfattır. Mükevven ise, ezeldeki planına göre zamanı gelince
halk edip meydana getirdiği nesne ve olay olup hadistir.”107
Buraya kadar “tekvin ve mükevven” konusunun daha iyi anlaşılması
açısından bazı itikadî mezheplerin görüşünü vermeye çalıştık. Bundan sonra da
105
Topaloğlu, Bekir, İslam’da İnanç Esasları, Çamlıca yayınları, İst, 2008, s. 132.
El- Ûşi, Sirâceddin Ali b. Osman, Emâli, Tercüme, Bekir Topaloğlu, s. 121.
107
El- Ûşi, a.g.e. s. 121.
106
24
Kitabü’t-Tevhid’de yer alan konuyla ilgili ayeti Matüridi’nin nasıl yorumladığına
bakacağız.
“Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı ‘ol’ demekten ibarettir,
hemen oluverir”108
İmam Matüridi tekvin sıfatı konusunda yukarıdaki ayete işaret ederek bu
sıfatın en kolay anlatımının “ol” emriyle yapılabileceğini çünkü Allah’ın ezeli
ilminde konumu belli olan her şeyin O’nun “ol” emriyle vücut bulduğunu ifade
etmektedir. Eş’ariyye ve Mu’tezile’nin hilafına tekvin sıfatı Maturidi’ye göre
Allah’ın zati ile kaim ve ezelidir. Tekvin ile mükevven birbirinin aynı değil gayrı,
birincisinin ezeli ikincisinin ise hadis olduğunu çeşitli örnekler getirerek Kitabü’tTevhid’de ispat etmeğe çalışmıştır.
Yine Matüridi; “Ezelde Allah vardı fakat yaratma (veya yaratıklar) yoktu,
sonra tekvinin aracılığı bahis konusu olmaksızın yaratıklar vücut buldu, zaten tekvin
yaratılmışın (mükevvenin) gayridir” diyen kimsenin sözü, kâinatı, nispet edileceği
yaratıcısını söze katmadan zikreden kimsenin sözü gibidir.”109 yorumunu
yapmaktadır.
Maturidi, varlıkların vücut bulmasında tekvinin aracılığını söz konusu
etmeyen ve tekvinle mükevvenin birbirlerinin gayri olduklarını iddia edenlerin
görüşlerini şiddetli bir şekilde eleştirerek yaratmayı tabiatlara ve gıdalara nispet eden
tamamen İslam ve izan dışı olanların görüşlerini bunlarınkinden daha mantıklı
bulmaktadır. Bu ağır eleştirisini de şöyle savunmaktadır: Çünkü onların
düşüncelerine göre, sayesinde başkasının vücut bulacağı bir sistemin ortaya
konulması söz konusudur. Tekvin sıfatının kıdemini kabul etmeyenler ise ezelde
bulunmayan yaratmayı, bu yaratmanın oluşumundan başka hiçbir İlahi sıfattan söz
etmeden Allah’a izafe etmektedirler. Onlara ait nispetin kendilerine göre bir
temellendirmesi varken, bunlar tarafından ortaya konan herhangi bir temellendirme
mevcut değildir. 110
Yine, duyularla algılanabilen bu fiziki âlemde herhangi bir engelle
karşılaşmamış, fiil işleme güç ve kudretinde olan hiçbir kimse yoktur ki fiili
108
Yasin, 36/ 82.
Topaloğlu, a.g.e. s. 60.
110
Topaloğlu, a.g.e. s. 61.
109
25
bulunmasın ve söz söyleme kudretine sahip kimse yoktur ki söz söylemesin. Bu
maddi âlem manevi âlemin güçlü bir delilidir. Şu halde bu husus her iki âlemin
sahibi ve yaratıcısı olan Allah hakkında da gerekli olmuştur.111
Allah’ın Kur’an’da kendisine nispet etiği diğer sıfatların mahiyetlerinin
kavranmasında olduğu gibi tekvin sıfatının da tam olarak mahiyetini beşer idrakinin
kavraması mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki beşer idrakinin anlama ve
anlatımının en kolay yolu İlahi ifade ile “ol” demekten ibarettir. Zira Allah’ın ezeli
ilminde konumu belli olan her şey bu “kün” emriyle varlık sahasına çıkar. Allah
yarattığı ve yaratacağı her şeyi nasıl ve ne zaman olması gerekiyorsa meydana
getirme kudretine sahiptir. Yüce Yaratıcının bütün İlahi emir, nehiy, va’d ve vaidler;
bu “kün”emrine dâhildir. Ayrıca bu “kün” emri, meydana gelecek şeylerin zamanları
ve mekânları surekli olarak değişmesine rağmen olmuş ve olacak her şeyi de haber
vermektedir. Ne var ki bu duyulur, âlemdeki varlıklar içerisinde yalnızca düşünme
yeteneğine sahip olan insanoğlunun anlama ve kavrama gücü, failini meşgul edip
yormayan bir tekvin eylemini anlamaktan acizdir.112
İmam Matüridi, insan aklının tekvin sıfatının mahiyet ve işleyişini tam
anlamıyla kavrayıp tarif edebilmesinin mümkün olamayacağını dolayısıyla tekvinin,
insan idrakindeki en basit anlatımının ilahî beyandaki “kün” emri olduğunu ifade
etmektedir. Çünkü ilahî irade neticesinde meydana gelen yaratma eylemi failine ne
bir meşguliyet ne de bir yorgunluk olarak etki edebiliyor. Böyle harikulade bir
yaratma eylemini anlayıp tarif edebilmek de insan idrakinin kapsam alanı dışındadır.
Yine Matüridi konuyu anlatımında tekvin sıfatının ilim ve kudret sıfatı gibi Allah
Teala’ya ait kadim ve müstakil bir sıfat oluğunu beyan etmektedir. Aksini iddia
edenleri yani tekvin sıfatının müstakil ve kadim değil de hadis olup rızık vermek,
yaşatmak, öldürmek ve diğerleri gibi fiili sıfatlardan biri olduğu fikrini kabul edip
savunanları çok ağır ifadelerle eleştirmiş hatta daha da ileri giderek yaratma fiilini
tabiatlara ve çeşitli gıdalara nispet edenlerin fikir ve görüşlerinin bunların fikir ve
görüşlerinden daha mantıki olduğunu ifade etmiş, gerekçesini farklı örneklerle ve
soru cevap şekli bir anlatım tarzıyla ispat etmeye çalışmıştır. Bütün bu yorumlarının
111
112
Topaloğlu, a.g.e. s. 61.
Topaloğlu, a.g.e. s. 64.
26
sonunda nakli delil olarak şu ayet-i kerimeyi getirmiştir: “Bir şey yaratmak istediği
zaman O’nun yaptığı ‘ol’ demekten ibarettir, hemen oluverir”113
İmam Matüridi ayette geçen ‘kün’ kelimesini Allah’ın bütün emir, nehiy,
va’d ve vaid bağlamında bir İlahi emir olarak yorumlamıştır. Ayrıca bu İlahi emri
meydana gelecek şeylerin zaman ve mekânlarının izafi olmalarına rağmen bugüne
kadar olmuş ve olacak her şeyi haber veren bir kavram olarak da yorumlamıştır.
Matüridi Kitabü’t-Tevhid’de kelam sıfatı üzerinde de ayrıntılı bir şekilde
durmuş, konuyla ilgili fikir ve düşüncelerini muarızlarına karşı birçok nakli ve akli
delille savunmuştur. Şimdi Maturidi’nin yaptığı bu tartışmalara geçmeden “kelam”
sıfatı ve bu sıfat hakkındaki bazı itikadî mezheplerin görüşlerine kısaca bakalım.
Kelam; sözlükte “maddi ve manevi açıdan etkilemek, yaralamak”
anlamındaki kelm kökünden masdar ismi olup “konuşma, söz söyleme, sözlü etkiyi
algılama” manasına gelir. Dini bir terim olarak da “Allahın konuşma yetkinliğine
sahip bir varlık olduğunu bildiren sıfatı” diye tanımlanır.114
Bütün itikadî mezhepler Allah Teala’nın kelam sıfatının varlığında ittifak
etmişlerdir. Allah’ı konuşan bir varlık olarak kabul ederken O’nun kullarıyla
konuşmasının en büyük delili olan ilahî kelamın yaratılmış olup olmadığı hususunda
ihtilafa düşmüşlerdir.
İslam’da Allah’ın kelam sıfatını, dolayısıyla Kur’an’ın mahlûk olduğunu ilk
dile getiren kişinin Ca’d b. Dirhem olduğu söylenmektedir.115
“Selef’e göre Kur’an, Allah kelamıdır, mahlûk değildir. Allah’la kaimdir.
O’ndan ayrı değildir. Kur’an yalnız harflerden ve lafızdan veya yalnız manadan
ibaret değildir. Hem harflerden hem de manadan oluşmuştur. Bu sebeple Kur’an’ın
harfleri de lafızları da yaratılmış değildir.”116
“Mu’tezile ise, Kur’an’ın, ses, harf, ayet, sure ve cüzlerden müteşekkil
olduğunu, te’lif, tanzim, tenzil, inzal gibi hudüs alametleriyle nitelenmiş
bulunduğunu söyleyerek, O’nun mahlûk olduğunu iddia etmiştir. Mu’tezile’ye göre
113
Yasin, 36/ 82.
Yavuz, Yusuf Şevki, “Kelam” mad. TDV İslam Ansiklopedisi, XXV, s.194; Fikret Karaman,
“Kelam” mad. Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 370.
115
Esen Muammer, Sistematik Kelam, Ankara Üniversitesi, Uzaktan Eğitin Yayınları, Ünite II, s. 31.
116
Kılavuz A. Saim, Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş, s. 135.
114
27
Allah’ın
mütekellim
olması
demek,
kelamı
mahallinde
yani
Cebrail’de,
peygamberde, Levh-i Mahfuz’da, şahsın okuyuşunda yaratması demektir.”117
“Ehl-i Sünnet kelamcılarına göre, Allah Teala kelamı yarattığı için değil,
kelam sıfatıyla muttasıf olduğu için mütekellimdir.”118
İmam Matüridi ise, “Selef’le Mu’tezile’nin görüşü arasında bir yol izleyerek,
kelamı, nefsi ve lâfzî kelam olmak üzere ikiye ayırmıştır. Nefsi kelam, Allah’ın zati
ile kaim, mahiyetini kavrayamadığımız ezeli bir sıfattır. Allah bu kelam ile
mütekellimdir. Lâfzî kelam ise, nefsi kelamın varlığını gösteren, ses ve harflerden
oluşmuş bulunan Kur’an’ın lafzıdır. İşte bu lafzı kelam ezeli değildir. Çünkü hadis
özelliklerine sahiptir.”119
“Allah’ın sıfatı olan ezeli ve kadim mana Eş’ari’ye göre işitilebilir. Çünkü var
olan bir şeyin işitilmesi de mümkündür. Allah Teala da Kur’an’da “Ve eğer
müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah’ın kelamını işitip dinleyinceye kadar
ona aman ver, sonra onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır.”120 buyurmuştur.
Matüridi’ye göre ise nefsi kelam işitilemez. Ayette geçen “Allah’ın kelamını işitsin”
ifadesi, “Allah’ın kelamına delalet eden şeyi(lafzı kelamı) işitsin” demektir.”121
Yukarıda
bazı kelam ekollerinin görüşlerini
verdiğimiz kelamullah
meselesinde İmamı Matüridi de Kitabü’t-Tevhid’inde konu bağlamında pek çok
itikadî ayetlere doğrudan ya da dolaylı olarak işaret etmiş ve bunları konunun akışı
içerisinde yorumlamıştır.
Ebu Mansur, Allah’ın kelam sıfatını eserinde anlatırken genelde Mu’tezile
ekolüne özelde bu ekolün önde gelen âlimlerinden Ebu’l Kasım el-Ka’bi’nin kelam
sıfatının hadis olup bunun sonucu olarak da Kur’an’ın sonradan yaratılıp mahlûk
olduğu görüşüne en sert eleştirilerini yapmıştır. İmam Ebu Mansur bu eleştirilerini
akli ve nakli delillerle desteklemiştir.
İmam Matüridi, fiili sıfatların zati sıfatlardan olduğunu kabul etmeyip onların
yaratılmış olduklarını iddia eden ve dolayısıyla kelam sıfatının zati sıfatlardan biri
olarak kabul edilmesi halinde ise fiili sıfatların zati sıfatlar statüsüne gireceğini
117
Kılavuz, a.g.e. s. 135.
Kılavuz, a.g.e. s. 135.
119
Kılavuz, a.g.e. s. 136.
120
Tevbe, 9/ 6.
121
Kılavuz, a.g.e. s. 137.
118
28
söyleyen Mu’tezililere şöyle cevap veriyor: “Doğrudur, Allah Teala’yı kelam, ilim
ve fiil ile nitelendirip övmek O’nu, bunların zıddı olan kusurlardan münezzeh
olmakla vasıflandırmak ve ayıplardan yüceltmek demektir. Allah ezelden beri
böyledir. Şayet O, bizzat olmayarak halik, rahman ve mütekellim olsaydı bunlarla
vasıflanmaması da imkân dâhiline girerdi. Hâlbuki “ey rahman, rahim ve halik
olmayan Allah!” demek O’nu yermek ve diğer yaratıklar seviyesine indirmektir. Şu
halde Allah’ın, bizatihi rahman, rahim ve halik olduğu ortaya çıkmıştır”122
Allah Teala’nın, kullarının yaratılıştan veya sonradan sahip oldukları
herhangi bir isim ya da sıfatla isimlendirilmesi doğru olsaydı zati dışındaki
nesnelerde oluşan her bir kavramla da isimlendirilmesi gerekli hale gelirdi ki o
zaman maddi âlemde yaratıcıyla aynı özelliği taşıyan birinin de bulunması gündeme
gelirdi. Her an somut veya soyut değişebilen yaratılmışlarda bu durumun imkânsız
oluşunda yüce Allah’ın bundan münezzeh bulunuşunun ispatı vardır.123
İmam Matüridi, Allah Teala’nın kelam sıfatıyla nitelenmesinin hem akli hem
de nakli delille ispatlanabileceğini ifade edip nakli delil olarak şu ayet-i kerimeyi
getiriyor: “Allah Musa ile basbayağı konuştu”. Cenab-ı Hak Musa ile konuşmasının
masdarla tekit etmiştir. Bundan dolayı İslam âlimleri arasında Allah’ın kelamı
konusunda bir görüş ayrılığı yoktur. Yani Allah’ın mütekellim olduğu ve hakikat
manasında onun kelamının bulunduğu hususunda oy birliği mevcuttur. Bu konudaki
fikir ayrılıkları, Allah’ın kelam sıfatının mahiyeti hakkında söz konusu edilmiş ve bu
mesele etrafında çok ciddi tartışmalar yapılmıştır. Cenab-ı Hak, Allah bizimle
konuşmalı değil midir?” diyen inkârcıları temelden reddetmemiş, sadece kibirlenmek
ve hadlerini bilmemekle vasıflandırmıştır. Yine O’nun şu ayeti nakli bir delil teşkil
eder:”124 “Onlardan bir zümre vardı ki Allahın kelamını dinler…125
Maturidi’nin bu konu hakkında ileri sürdüğü akli delile gelince, bildiği ve güç
yetirdiği halde konuşma eyleminde bulunmayan kimse ya acziyeti sebebiyle ya da
birilerinin engellemesi sebebiyle konuşmamış olur. Bildiği ve kadir olduğu halde
konuşmayan herkes, aciz bulunmak veya engel olunmak türünden bir afet sebebiyle
konuşmamış olur. Allah Teala bundan münezzeh bulunduğuna göre O’nun
122
Topaloğlu, a.g.e. s. 71.
Topaloğlu, a.g.e. s. 71.
124
Topaloğlu, a.g.e. s. 74.
125
el-Bakara, 2/75.
123
29
mütekellim olduğu ortaya çıkar. Şu da bir gerçektir ki duyulur âlemde konuşmayan
kimse, işitmemesine ve görmemesine sebep olan bir özürden dolayı konuşmamış
olur. Allah ise her türlü acizlikten ve eksikliklerden münezzehtir.126 Bu da gösteriyor
ki Allah’ın kelam sıfatıyla nitelenmesi aklın zorlanmadan kabul edebileceği bir
hakikattir.
İmam Matüridi, Allah’ın kelam sıfatının hadis olduğu fikrini savunan
kelamcılara ise şöyle yanıt veriyor:
“Allah’ın kelamı hadis kabul edildiği takdirde başkalarının kelamı statüsünde
bulunmaktan kurtulamaz. Bu durumda da benzeşme ortaya çıkar. Hâlbuki “Hiçbir
şey O’nun benzeri değildir”127 mealindeki ayet gerek sıfatında gerek zatinda
benzeşme olamayacağını dile getirmiştir. Ayrıca “Yoksa O’nun yarattığı gibi yaratan
ortaklar buldular da yaratma işi onlarca birbirine benzer mi göründü?”128 mealindeki
ayet de bunu destekler mahiyette fiil benzerliğinin zat benzerliğini gerektirdiğine
işaret etmiştir. Buna mukabil bütün yaratıklar bir araya gelse onun (Kur’an) bir
mislini meydana getiremeyecekleri yönünde İlahi beyan vardır;129 böylece de
misliyet unsuru taşıyan benzerlik ortadan kalkmıştır. Netice olarak zat-ı İlahiyyeye
mahsus olan kelamın bütün yaratıklara ait kelamdan farklı olduğu sabit olmuştur.”130
Şimdi İmam Maturidi’nin konuyu izah ederken ve muarızlarıyla tartışırken
nakli delil olarak getirip kullandığı itikadî ayetleri nasıl yorumladığına bakalım.
“Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak
(ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her
şeye kadirdir”131
“De ki: Öyle ise Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği kitabı kim
indirdi?” 132
“Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya
çıkacaktır)”133
126
Topaloğlu, a.g.e. s. 74.
eş-Şura, 42/ 11.
128
er-Ra’d, 13/ 16.
129
el- İsra, 17/ 88.
130
Topaloğlu, a.g.e. s. 75.
131
el- Bakara, 2/ 106.
132
el-En’am, 6 / 191.
133
el-Fecr, 89/ 22.
127
30
“Onlardan öncekiler de (peygamberlere) hile yapmışlardı. Sonunda Allah da
onların binalarına ta temellerinden gel(ip gir)miş…”134
Yukarıdaki ayet-i kerimelerde yer alan “gelmek” kavramını Mu’tezile âlimi
Ka’bi, kelam sıfatının hadis oluşuna bir delil teşkil ettiği yorumunu yapmıştır. İmam
Maturidi Ka’bi’nin bu yorumunu isabetli bulmamış, ayetlerde sadece kelamla ilgili
olarak “gelmek” kavramının kullanılmadığını, bu kavramı Allah Teala’nın kendine
de nispet etmiş olduğunu hatırlatmıştır. Nasıl ki Allah’ın “gelmek” kavramını
kendine nispet etmesinden dolayı O’nun yaratılmış olma neticesi çıkarılmamışsa aynı
şekilde kelam sıfatı için de hadis olma anlamı çıkarılamaz. İmam Maturidi Kitabü’tTevhid’de nasta Allah’a nispet edilen “ıtyan” kavramını ulûhiyete yaraşır bir manaya
yorumlamıştır. Yine nastaki “meci” kavramını da tanrılığa uygun bir manaya
yorumlamıştır. Ondan yaratıklar için söz konusu olan değişiklik ve yok oluş manası
anlaşılmamıştır. Aynı şekilde fiili sıfatlarla kelam sıfatının konumu da bunun gibidir.
“Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi.
Yıldız batınca, batanları sevmem dedi. 135
İmam Maturidi yukarıdaki ayetlerde Cenab-ı Hak için nispet olunan “ıtyan”
ve “meci” kavramlarının yaratıklar için kullanılan gelmek ve gitmek gibi değişkenlik
ifade eden anlamlarıyla yorumlanamayacağına bu ayette yer alan “Ben böyle sönüp
batanları sevmem” ifadesini delil getirmiştir. Bu ayeti de bir hal üzere iken başka bir
hale bürünen kimse gerçekte değişip yok olanlar zümresindendir diye yorumlamıştır
“(Bu alış verişi yapanlar); tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç
tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve
Allah'ın sınırlarını koruyanlardır. O müminleri müjdele!”136
“İşte size vâd edilen cennet! Ki o, daima Allah'a yönelen,(O'nun buyruklarını)
koruyan…”137
Ka’bi, Kur’an-ı Kerim’in insanlar tarafından hıfzedilebilir olmasını onun
yaratılmışlığına bir delil olarak getirmiştir. Çünkü Ka’bi’ye göre hıfzedilen şey aynı
zamanda sınırlandırılmış olmaktadır.
Dolayısıyla
sınırlandırılabilen şey de
mahlûktur. İmam Maturidi bu görüşü reddetmiş ve “hıfz” kavramının Allah’a da
134
en-Nahl, 16 / 26.
el- En’am, 6/ 76.
136
et-Tevbe, 9/ 112.
137
Kaf, 50/ 32.
135
31
nispet edildiğini hatırlatarak yukarıdaki ayetleri buna delil getirmiştir. Ayetlerde
geçen “hıfz” (koruyan) kavramını da O’nun çizdiği sınırları ve kelamının ihtiva ettiği
talimatı korumak tarzında yorumlamıştır.
“Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahit (emir ve vahiy) vermiştik “138
“Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım
eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.”139
“Şüphesiz münafıklar Allah'ı aldatmaya kalkışırlar, Allah da onları
aldatır.”140
İmam Maturidi ayetlerde geçen “Allah’la ahitleşme,” “Allah’a yardım etme,”
“Allah da onları aldatır” ifadelerini mecazi anlamda yorumlamıştır. Nasıl ki Kur’an
metni Allah’ın sıfatı olan kelamın tanınmasına vesile olması ilgisiyle mecazdan
ibaretse bu ifadeler de aynı şekilde birer mecazdan ibarettirler diye yorumlamıştır.
“Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları (çekip) ateşe
götürecektir. Varacakları yer ne kötü yerdir!”141
İmam Maturidi, Mu’tezile imamlarından Ka’bi’nin sıfat, mevsuf, mecaz,
hakikat konularındaki bilgisini ve yorumlarını eleştirmiştir. Tevhid ehlinin en
cahilinin bile rıza göstermeyeceği bu bilgi ve yorumlara rağmen Mutezile’nin imam
diye peşinden gitmesini, “kıyamet gününde kavminin önüne düşer de kendilerini
yolunun tavsifi bu söylenenlerden ibaret olan yere (cehennem) götürür”142 diyerek bu
ağır ifadeleriyle yukarıdaki ayete işaret etmiştir.
“Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana
anlatmadık. Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu.”143
“Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysaki
onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu
tahrif ederlerdi”144
Matüridi, “Allah, Musa ile gerçekten konuştu” “Allah’ın kelamını işitirler”
ayetlerini Allah’ın kelamla nitelenişine nakli delil olarak getirmiştir. Ayette geçen bu
138
Taha, 20/ 115.
el Hac, 22/ 40.
140
en Nisa, 4/ 42.
141
Hud, 11/ 98.
142
Topaloğlu, a.g.e. s. 73.
143
en-Nisa 4/ 164.
144
el- Bakara, 2/ 75.
139
32
ifadeleri hakikat manasında yorumlamıştır. Cenab-ı Hak Hz. Musa ile konuşmasını
maf’ul-i mutlak ile kuvvetlendirmiştir diyerek bu ifadeleri Allah’ın mütekellim
oluşuna birer delil olarak getirmiştir.
“O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir”145
Ebu Mansur (r.h.) Allah kelamının hadis, Kur’an’ın mahlûk kabul edilmesi halinde
başkalarının kelamı statüsüne gireceğini dolayısıyla bir benzeşmenin kaçınılmaz
olacağını ifade ederek yukarıdaki ayeti kerimeyi delil getirmiştir. Ayette geçen
“benzeri değildir” ifadesini Allah’ın gerek zatinda gerekse sıfatlarında benzeşme
olamayacağı şeklinde yorumlamıştır.
“Yoksa O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma onlarca
birbirine benzer mi göründü? De ki: Allah her şeyi yaratandır ve O, birdir, karşı
durulamaz güç sahibidir.”146
İmam Maturidi ileri sürdüğü, İlahi kelamın hadis kabul edilmesi halinde
başkalarının kelamıyla benzeşme olacağı fikrine karşı çıkanlara yukarıdaki ayeti delil
getirmiştir. “Yaratma onlarca birbirlerine benzer mi göründü?” ifadesini ise fiil
benzerliğinin zat benzerliğini gerektirdiği şeklinde yorumlamıştır.
“De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins ü cin
bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya
getiremezler”147
İmam Maturidi zat-ı İlahiyyeye ait olan kelamın bütün yaratıklara ait olan
kelamlardan her yönüyle tamamen farklı olduğuna bu ayeti delil getirmiş ve ayetteki
“onun benzerini ortaya getiremezler” ifadesini de eşitlik unsuru taşıyan benzerliğin
ortadan kalkması şeklinde yorumlamıştır.
“Nihayet Karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar!
Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi” 148
“Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi
öğrendim. Sebe'den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim.”149
145
eş- Şura, 42/ 11,
er- Ra’d, 13/ 16.
147
el-İsra, 17/ 88.
148
en-Neml, 27/ 18.
149
en-Neml, 27/ 22.
146
33
“Kuşları ve tesbih eden dağları da Davut’a boyun eğdirdik. (Bunları) biz
yapmaktayız150
İmam Maturidi Allah’ın kelam sıfatını bütün incelikleriyle bilmenin mümkün
olmadığına dikkat çekerek kelamın çeşitliliği konusunda yukarıdaki ayetleri örnek
vermiştir. Zira farklı yaratıklara ait kelamın alfabe sistemiyle bir şeylerin
anlaşılmasına ve beşer kelamıyla karşılaştırılmasına insanın güç yetiremeyeceği kaldı
ki bütün mahlûkatı yaratan yaratıcının kelamının bütün yönleriyle bilinip üzerinde
yorum yapılmasının tamamıyla mümkün olmadığı üzerinde durmuş, yukarıdaki
ayetleri de bu bağlamda yorumlamıştır.
1.6. ALLAH’IN ARŞA İSTİVA ETMESİ
Kur’an’ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde geçen, sadece işitme ve haber yoluyla
sabit olan, ancak zahiri manalarıyla aşkın varlık için kullanıldığında teşbih ve
tecsime düşürebileceği için zahiri olarak Allah’a nispet edilmeleri mümkün olmayan
ilahî sıfatlara haberi sıfatlar denmektedir.151
Arş konusundaki itikadî tartışmalar kelam ilminin teşekkül ettiği hicri II. asrın
başlarına kadar gitmektedir. Kelami konular içerisinde haberi sıfatlardan olup
üzerinde çokça yorumlar yapılan konulardan biri de “Allah’ın arşa istiva etmesi”
meselesidir. Farklı itikadî ve felsefi gruplar bu mevzuda değişik fikirler ve yorumlar
ortaya koymuşlardır. Cehmiyye ve Mu’tezile fırkalarının ortaya çıkıp arş konusunu
kabul edilen inanışın dışında yorumlamasıyla birlikte Ehl-i sünnetin ilk
kaynaklarında “arşa iman” konusuna önemli yer verilmeye başlanmıştır.
Konu hakkında kelamcıların görüşlerine ve Matüridi’nin yorumlarına
geçmeden “arş” ve “istiva” kavramlarının anlamlarına bakalım.
Arş, sözlükte “yükseklik, tavan, çadır, çardak, ayağın tümsek yeri ve taht”
anlamına gelmektedir. Istılahta, gerçek mahiyetini, ölçü ve sınırını insan aklının
kavrayamayacağı, gerçek içeriğini sadece yüce Allah’ın bildiği, bütün âlem denilen
150
151
el- Enbiya, 21/ 79.
Yurdagür, Metin, Allah’ın Sıfatları, Marifet Yayınları, İst, 1984, s. 234; Yüksel, Emrullah,
Sistematik Kelam, İz Yayıncılık, İst, 2005, s. 240.
34
yeri, gökleri, cenneti, cehennemi, sidreyi, kürsiyi kaplayan ilahî taht ve hükümranlık
demektir.152
İstiva kelimesi de lügat bakımından: Karar etmek, müsavi bulunmak, üzerine
oturmak, galip olmak, kastetmek gibi manaları ifade eder. Allah’ın arşa istivasının
gerçek mahiyetini insan, bilip idrak edemez. Çünkü bu konuda Kur’an’da bilgi
verilmemiş sadece Rahman’ın arşa istiva ettiği bildirilmiştir.153
Selef dönemi âlimleri istiva ayetini zahiri manada ele alıp te’vil ve yoruma
gitmemişler, metotları gereği ayetin verdiği bilgiye akıl ve fikir yürütmeden
tartışmasız bir şekilde inanmış ayetin asıl manasını Allah’a havale etmişlerdir.
Nitekim İmam Malik, “İstiva malum, keyfiyeti gayr-i ma’kul, buna iman vacip ve
bundan sual etmek bid’attir.” demiştir.154
İstiva ayetini lâfzî manada yorumlayan Cehmiyye, Mu’tezile ve bazı Şia
kelamcıları Allah’la arş arasındaki münasebeti izah etme güçlüğünden kurtulmak için
arşın Allah’a nispet edilen müstakil varlığını inkâr edip naslara muhalif
düşmüşlerdir. 155 İstiva ayetinin asıl manası ise Allah’ın arşa hâkim olmasıdır.156
Kerramiyye, Müşebbihe ve Mücessime mensupları arşın Allah’ın mekânı
olduğunu, aksi takdirde melekler tarafından taşınması ve etrafında dönülmesine bir
mana verilemeyeceğini söylemişlerdir.157
Ebü’l- Hasan el-Eş’ari, Allah’ın, yaratıklarından ayrı olarak arşın üstünde
olduğuna inanmayı gerekli görüp arşı Allah ile yarattıkları arasında bir sınır kabul
etmiştir.158
Allah’ın arşa istiva etmesi meselesindeki itikadî mezheplerin bu görüşlerini
kısaca verdikten sonra Matüridi’nin görüşüne ve konuyla ilgili itikadî ayetleri nasıl
yorumladığına bakalım.
152
Karaman, Fikret, “Arş” mad. Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 31; Yavuz, Yusuf Şevki, “Arş” Mad.
TDV İslam Ansiklopedisi, s. 406; Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, II, s. 536;
Bilmen, Ömer Nasuhi, Kur’an’ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, Bilmen Basım veYayınevi,
İst, tarih yok, II, s. 1030.
153
Karagöz, İsmail, “İstiva” mad. Dini Kavramlar sözlüğü, s. 341; Es-Sabuni Muhammed Ali,
Saffetü’t – Tefasir, Beyrut – Lübnan, 2010, I, s. 383.
154
Karagöz, “Zü’l-Arş” mad, a.g.e. s. 721; İbn Kudame, Lüm’atü’l-İ’tikad, (giriş) nşr. Bekir
Topaloğlu, damla Yayınevi, İst, 1981, s. 15.
155
Yavuz, a. g. m. s. 408.
156
Gölcük, Şerafettin, “Cehniyye” mad. TDV İslam Ansiklopedisi, s. 235.
157
Yavuz, a. g. m. s. 409.
158
Yavuz, a. g. m. s. 409.
35
Ebu Mansur el- Matüridi’ye göre Allah-arş ilişkisi naslarda belirtildiği şekilde
ispat edilmeli, ancak teşbihte nefyedilerek gerçek manasının bilinemeyeceğine
inanılmalıdır.
İmam Maturidi Kitabü’t-Tevhid’in de arş konusunu işlerken İslam âlimlerinin
bu konudaki farklı görüşlerine işaret etmiş ve o âlimlerin kendi görüşlerini
ispatlamak için nakli delil olarak getirdikleri itikadî ayetler çerçevesinde konuyu ele
alıp yorumlamıştır.
İmam Maturidi Allah’ın arşa istiva etmesi meselesini şu şekilde yorumluyor:
Yaratılmış olan her şeyin Allah’a ve Allah’ın da yarattıklarına olan ilgi ve
alakası kendisini yücelik ve yükseklikle niteleme manasında, yine O’na tazim ve
aşkınlık izafe etme konumunda olur. Nitekim bu hususu “Göklerin ve yerin
hükümranlığı O’na aittir”159 mealindeki ayetle göklerin ve yerin rabbi,160 yaratmayı
kendisine munhasır kılan ilah161 olduğunu, tüm âlemlerin rabbi162 ve her şeyin
fevkinde bulunduğunu
163
bildiren ve daha başka ayetler ispat etmektedir. Yaratılmış
objeler içinden özellikle bazılarının Allah’a izafe edilmesi, o nesnelerin Allah’ın
katında başka bir değer kazanması konumuna getirir. Manevi değerleri, mertebeleri
ve kendi türlerinden olanlara üstünlükleri açısından farklılık kazandırır.164
Maturidi, Allah’ın arşa istiva etmesini fiili bir birleşme olarak yorumlayanlara
şöyle cevap vermektedir: Allah’a her hangi bir mekân nispet etmek ve O’nu zatiyla
her mekânda bulunmakla niteleyenler Cenab-ı Hakk’ı durup yerleşeceği bir mekâna
muhtaç göstermektedirler. Bu düşünce aynen varlığına mekânlar sayesinde sahip
olabilen ve birinden diğerine intikal eden, karar kılan bütün cisim ve arazlarda
olduğu gibi yaratıcıyı da böyle bir nitelemeye götürür. Cisim ve arazları ilk defa
varlık sahasına çıkaran ve onları tamamen herhangi bir mekâna mensubiyetleri
olmadan nizamında tutan Allah ise elbette mekâna muhtaç olmaktan münezzehtir.
Bunun yanında bütünüyle mekâna mensubiyeti söz konusu olmayıp içerisindeki
nesneleriyle ayrı ayrı yer işgal eden âlemin statüsüyle de nitelenmekten uzaktır. Buna
göre Cenab-ı Hakk için bir mekân düşünülecek olunsaydı âlemin bir ünitesi
159
el- Bakara, 2/ 107.
er- Rad, 13/ 16.
161
el- En’am, 6/102.
162
el- Fatiha, 1/ 2.
163
el- En’am, 6/18.
164
Topaloğlu, Kitabü’t-Tevhid Tercümesi, s. 88.
160
36
statüsünde tutulmuş olunacaktı, bu ise bir eksiklik alametidir. Bununla birlikte
âlemin tamamı bütünüyle mekânlara nispet edilmeksizin var olabildiğine göre
Allah’ın da bu statüde mevcudiyeti daha uygun ve gerçeğe daha yakındır.165
Yine İmam Maturidi’nin istiva konusunda yaptığı bir başka yorum da
şöyledir: “İstiva kelimesi “hâkimiyet altına alma” manasına alındığı, arş da mülk
olarak anlaşıldığı takdirde, Allah bütün yaratıklarını hâkimiyet ve yönetimi altına
alandır. Aslında başka manaya çekilecek yorumlar da bu esasa dayanmaktadır, der.
Şu ayet-i kerime her ikisine de delalet etmektedir: “O büyük arşın rabbidir,”166 büyük
mülk anlamındaki bu manalandırmada başka arşlar da söz konusudur. Buna göre
“büyük arş” meleklerin taşıyıp etrafını sardığı arş olmalıdır.”167
Yine İmam Maturidi istiva ve benzeri haberi sıfatlar konusunda şöyle
demektedir:
Bütün bu yorumlara rağmen istivanın tevilini yaparken kesin olarak istiva
şudur şeklinde bir yorum yapmayız. Bu konu yapılan başka yorumlara müsait
olabileceği gibi teşbihe ve tecsime kaçmayan fakat bize ulaşmayan başka bir yoruma
da müsait olabilir. Biz Allah’ın istivadan muradı ne ise ona iman ederiz. Aynı şekilde
Allah’ın ahirette görülmesi ve buna benzer konularda olduğu gibi müteşabih
ayetlerde benzerliğin nefyedilip Allah’ın bu beyanlarında kastettiği her ne ise
inanılması
ve
ihtimallerden
birini
bırakıp
diğerine
kesinlik
verilmemesi
görüşündeyiz.168
Şimdi arş ve istiva konusuyla alakalı olarak Kitabü’t-Tevhid’de geçen ayet-i
kerimeleri İmam Matüridi’nin nasıl yorumladığına bakalım:
“Göklerin ve yerin hükümranlığı ona aittir”169
“Göklerin ve yerin rabbi,170 yaratmayı kendisine munhasır kılan ilah171 bütün
âlemlerin rabbi172 her şeyin fevkinde bulunan173 “Allah kötülüklerden sakınanlarla
165
Topaloğlu, a.g.e. s. 89.
et- Tevbe, 9/ 29.
167
Topaloğlu, a.g.e. s. 93.
168
Topaloğlu, a.g.e. s. 94.
169
el- Bakara, 2/ 107.
170
er- Rad, 13/ 16.
171
el- En’am, 6/102.
172
el- Fatiha, 1/ 2.
173
el- En’am, 6/18.
166
37
beraberdir.”
174
“Şüphe yok ki camiler Allah’ındır”
175
Allahın devesi,176 Allah’ın
evi.177
İmam Matüridi bu ayetlerde de ifade edildiği gibi nesnelerin içinden özellikle
bir kısmının Allah’a izafe edilmesini onları manevi değerleri, mertebeleri ve kendi
türlerinden olanlara üstünlükleri açısından nezd-i İlahide ki ayrıcalık ve üstünlükleri
olarak yorumlamıştır.178
“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı
koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada
bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar
takdir etti. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya
istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler. Böylece onları, iki günde
yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semayı
kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, aziz, âlim Allah'ın
takdiridir.”179
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva
edendir.”180
“O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı”181
“Geceyi ve gündüzü istifadenize verdi”182
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından bir lütuf olarak size
boyun eğdirmiştir.”183
İmam Matüridi bu ayetlerde geçen yerin göğün yaratılmasını, gece ve
gündüzün insanların istifadesine verilmesini, göklerde ve yerde olanların insanlara
boyun eğdirilişini; mükellefler için mülkün kemale ermesi, yüceltilip yükselmesi, ait
olduğu mükellefe ulaşması olarak yorumlamıştır. İmam Matüridi mülkün yaratılıp
kemale erdirilmesinden sonra Allah’ın arşa istiva etmesini ise mükellefi yaratandır
174
en- Nahl, 16/128.
el- Cin, 72/18.
176
eş- Şems, 91/13.
177
el- Hac, 22/ 26.
178
Topaloğlu, a.g.e. s. 84.
179
Fussilet, 41/ 9–12.
180
el- A’raf, 7/ 54.
181
el- Bakara, 2/ 29.
182
İbrahim, 14/ 33.
183
el- Casiye, 45/ 13.
175
38
manasında yorumlamış. Zira Matüridi’ye göre insanın yaratılmasıyla birlikte İlahi
mülk ve hükümranlık kemale ermiş ve doruk noktasına ulaşmıştır.184
“Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”185
Matüridi bu ayeti, kâinatta yaratılan her şeyin insanoğlunun istifade etmesi
için yaratıldığı, insanoğlunun ise yüce Yaratıcıya kulluk etmek için var edildiği ve
cinlerinde kulluk statüsüne alındığı şeklinde yorumlamıştır.186
“Biz ona şah damarından daha yakınız”187
Matüridi Allah’ın mekân kavramını ilgilendiren beyanlarından olan bu ayeti
Allah’ın kudretini dile getirmesi ve O’nun hükmediciliği ile gücü olarak
yorumlamıştır.188
“O, gökte de yerde de ilah olandır”189
Bu ayeti, Allah’ın ibadet edilebilecek yerler olan bütün mekânlar da
ulûhiyetinin hükümran olduğunu ifade etmesi şeklinde yorumlamıştır.190
“Göklerin ve yerin hükümranlığı ona aittir”191
Bu ayet-i kerimeyi de Allah’ın göklerde ve yerde olan canlı cansız her şey
üzerine yegâne malik olması diye yorumlamıştır.192
“O, kullarının üstünde yegâne tasarruf sahibidir”193
“O, her şeyi bilicidir”194
“O, her şeye güç yetirendir”195
Bu ayetleri de Allah Teala’nın yücelik ve azametini dile getirmesi, başka
ayetlerde ayrı ayrı dile getirdiği şeyleri bu ayetlerde bir araya getirmesi O’nun
isimlendirilip nitelendirildiği her şeye yaratıklarının aracılığı ile değil bizzat sahip
olduğu bilinip anlaşılsın biçiminde yorumlamıştır.196
184
Topaloğlu, a.g.e., s. 93.
ez- Zariyat, 51/ 56.
186
Topaloğlu, a.g.e. , s. 94.
187
Kaf, 50/ 16.
188
Topaloğlu, a.g.e. , s. 91.
189
ez- Zuhruf, 43/ 84.
190
Topaloğlu, a.g.e.
191
el- Bakara, 2/ 107.
192
Topaloğlu, a.g.e.
193
el- En’am, 6/ 18.
194
el- En’am, 6/ 101.
195
Hud, 11/ 4.
196
Topaloğlu, a.g.e.
185
39
“Sizin rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istiva eden…
Allah’tır”197
İmam Matüridi istiva ayetinin yani azamet ve yüceliğin söz konusu edildiği
ayetin manasını maddi yüksekliğe hamletmenin doğru olmadığı, bu İlahi beyanın arşı
yüceltme amacı güttüğü şeklinde yorumlamıştır. Ayrıca arşın nurdan ve cevherden
oluşan ve insan bilgisinin ulaşamadığı, yaratılmış mekânların en yücesi, akılların
onun ötesinde bir şeyi tasavvur edemediği, Allah’ın arşa atıf yapmak suretiyle bütün
mekânlardan yüce ve ihtiyaçtan müstağni olduğu şeklinde yorumlamıştır.198
“Kullarım, beni sorduğunda (söyle onlara):Ben yakınım.”199
Ayette geçen “yakınım” ifadesini İmam Matüridi, Allah’ın kulların yapmış
olduğu dualarına icabet etmesi olarak yorumlamıştır.200
“Allah kötülükten sakınanlar ve güzel amel edenlerle beraberdir”201
Matüridi, Allah’ın itaatli kullarıyla beraber olmasını mekân beraberliği olarak
değil de O’nun kullarına olan yardımı ve ihsanı diye yorumlamıştır.202
“Secde et ve yaklaş”203
“O’na yaklaşmaya yol arayın”204
Ayetlerde geçen “yaklaşmak” ifadeleri Kitabü’t- Tevhid’de bir yere ve
mahalle yaklaşmak şeklinde yorumlanmıştır.205
“Rabbin her şeyi koruyandır”206
“O her şeye vekildir”207
“Herkesin yapıp kazandığını gözetleyip muhafaza eden”208
Bu ayetlerde Allah’ın kullarına olan yakınlığının koruyup hıfzetmesiyle
gerçekleşmesi şeklinde yorumlanmıştır.209
“O, gizli davranışınızı da açık hareketlerinizi de bilir”210
197
el- A’raf, 7/ 54.
Topaloğlu, a.g.e. s. 93.
199
el- Bakara, 1/ 186.
200
Topaloğlu, a.g.e. s. 96.
201
en- Nahl, 16/ 128.
202
Topaloğlu, a.g.e. s. 97.
203
el-Alak, 96/ 19.
204
el- Maide, 5/ 35.
205
Topaloğlu, a.g.e. s. 97.
206
Sebe, 34/ 21.
207
el- En’am, 6/ 102.
208
er- Ra’d, 13/ 33.
209
Topaloğlu, a.g.e. s. 97.
210
el- En’am, 6/3.
198
40
Bu ayeti de Matüridi yine Allah’ın yakınlığının ilimle gerçekleşmesi şeklinde
yorumlamıştır.211
İmam Maturidi Kitabü’t-Tevhid’de Allah’ın Arşa istiva etmesi konusunu
yukarıda anlatmaya çalıştığımız şekliyle yorumlarken; önce bu konu hakkında
yorumda bulunmuş bazı Kelam âlimlerinin görüşlerini ele almış daha sonra bu
yorumların odak noktasının Allah Teala’yı yücelik ve yükseklikle niteleme manası
taşıdığını ifade etmiş, istiva ayetini teşbihe ve tecsime kaçacak şekilde zahiri
manasıyla te’vil edilemeyeceğini, Allah’ın mükellefleri müteşabih ayetlerin
te’vilinde ve anlama isteklerinde fazla ileri gitmeyip bir noktada durmaları
konusunda bir imtihana tabi tutulmuş olduklarını özellikle vurgulamıştır. Bu
görüşünü Konuyla alakalı pek çok ayet-i kerimeyle de delillendirmeye çalışmıştır.
Daha sonra Mu’tezili âlim olan Ka’bi’nin görüşlerini eleştirerek çeşitli delillerle
çürütmeye çalışmıştır.
İmam Maturidi kelamın ana konusu olan Allah’ın zat ve sıfatlarıyla ilgili
ayetleri böyle yorumlarken aynı üslubunu diğer konularda sürdürüp sürdürmediğini
görebilmek için kelamın diğer önemli bir konusu olan nübüvvetle ilgili ayetlerin
geçtiği yorumlara bakalım.
1.7. NÜBÜVVETİN İSPATI
Sözlükte “haber vermek” manasındaki neb yahut “konum ve değeri yüksek
olmak” anlamındaki nebve (nübu) kökünden masdar ismi olan nübüvvet kelimesini
Ragıb el-İsfahani, “Allah ile akıl sahibi kulları arasında dünya ve ahiret hayatlarıyla
ilgili ihtiyaçlarının giderilmesi için yapılan elçilik görevi” 212 diye tarif etmiştir.
Düşünce tarihi içinde nübüvvetin imkân ve ispatı konusunda insanlar farklı
görüş ve düşüncelere sahip olmuşlardır. Bazı düşünürler Allah’ın kulları için
peygamber
göndermesini
gerekli
görürken,
bazıları da
gerekli
görmeyip
peygamberlik müessesesini reddetmişlerdir. Allah’a inanmayanların nübüvveti kabul
etmeleri onlardan zaten beklenemez. Ancak Allah’a inandıkları halde, Allah’ın
211
Topaloğlu, a.g.e. s. 98.
İbn-i Manzur ebu’l Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükerrem, Lisanü’l Arab, “Resül” Mad. I.
Baskı, Mısır 1300/1882, XIII, s.301- 303; Yavuz, Yusuf Şevki, “Nübüvvet “ mad. TDV İslam
Ansiklopedisi, XXXIII, s. 279; Ayrıca bk. Özbek Durmuş, Teftazani ve Nübüvvet Görüşü, Sebat
Ofset, Konya 2002, s. 97.
212
41
kulları için emir ve yasaklarının olabileceğini kabul etmeyerek, bu emir ve yasakları
insanlara ulaştıracak peygamberlik makamını da reddetmişlerdir. Bir grup da emir ve
yasakların olabileceğini kabul edip bu konuda yol gösterici olarak aklı tek başına
yeterli görüp nübüvveti reddetmişlerdir.
Hâlbuki Allah, tekliflerini elçileri aracılığıyla kullarına ulaştırır. Bu durumda,
Allah’ın varlığına ve O’nun insanlara teklifte bulunabileceğine inanan kimse,
Allah’ın peygamber göndermesini de kabul etmiş olur. Çünkü Allah’ın emir ve
nehiylerini insanlara ulaştırabilecek olanlar peygamberlerdir.213
“Allah Teala’nın şuurlu bir canlı olarak yarattığı insanı sorumlu tutmaması
hikmetle bağdaşmadığı gibi sorumlu kıldığı halde ona yol göstermemesi de O’nun
zikredilen isim ve sıfatlarıyla çelişir. Kelamcıların çoğunluğu da bu görüştedir.
Mu’tezile ile bir kısım âlimler bunu Allah için bir zorunluluk olarak görürken
Matüridiyye ve Selefiyye mensupları hikmet ve lütfunun sonucu diye açıklamıştır.
Eş’ariler’e göre hikmet ve lütuf çerçevesinde de olsa Allah’a herhangi bir gereklilik
veya zorunluluk nispet edilmez. Kelamcılar nübüvvetin beşeri açıdan da gerekli
olduğu görüşündedirler.”214
“Kelamcılara göre peygamberler bilerek günah işlemekten korunmuş, akıllı,
zeki, güvenilir, bedeni ve ruhi arızası bulunmayan üstün ahlaklı insanlardır.”215
İmam Matüridi Kitabü’t- Tevhid de nübüvvetin ispatı konusunu işlerken ilk
önce nübüvvetin varlığını gereksiz gören veya temelden reddeden fikirleri özet
olarak eserine almıştır. Daha sonra bu görüşlerin geçersizliğini ortaya koymak için
bunlarla fikri mücadeleye girişmiştir. Matüridi nübüvvetin ispatı ve nübüvvete olan
ihtiyaç konularını akli deliller çerçevesinde ispat etmeye çalışmış çok az nakli delil
kullanmıştır. Fakat Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinin ispatı konusunda
muarızlarına cevap verirken ve onların görüşlerinin yanlışlığını ortaya koyarken
nakli delil olarak pek çok ayet-i kerimeyi ve bazı tarihi olayları kullanmıştır.
İmam Matüridi bu meselede yine başka bir Mu’tezili âlim olan Verrak’ın
nübüvvet ve mucize hakkındaki fikirlerini eleştirmiş bu görüş ve düşüncelerin
213
Akbulut Ahmet, Nübüvvet Meselesi Üzerine, Birleşik yayıncılık, Ank. 1992, s. 9–12.
Yavuz, a. g. m, s. 282.
215
Yavuz, a. g. m. s. 281.
214
42
yanlışlığını ortaya koymak için onunla akli ve nakli deliller çerçevesinde fikri
mücadeleye girmiştir.216
Biz de bu çalışmamızda Matüridi’nin genelde nübüvvet özelde ise Hz.
Muhammed
(s.a.v.)’in
peygamberliğinin
ispatı
mevzusundaki
görüşlerini,
muarızlarıyla yaptığı fikri tartışmaları, görüşlerini ispat için nakli delil olarak hangi
ayetleri kullandığını, itikadi ayetleri ne şekilde yorumladığını ele alarak anlatmaya
çalışacağız.
İnsanlar peygamberlik müessesesi konusunda çok farklı fikirler ileri
sürmüşlerdir. Aklıselim ve objektif düşünenler bu müesseseyi kabul ederken,
tamamen seküler düşünenler, yaratıcıyı kabul edipde İlahi emir ve nehyin
olabileceğini kabul etmeyenler, İlahi buyrukların da olabileceğini kabul edip fakat bu
konuda aklı tek başına yeterli görüp peygambere gerek olmadığı fikrini ileri surenler
nübüvveti inkâr etmişlerdir. Bir grup inkârcı kesim de peygamberlerin gösterdikleri
mucizeler; illüzyonistlerin, kâhinlerin ve gözbağcıların fiil ve gösterilerine denk
tutmak suretiyle inkâr yoluna gitmişlerdir. 217
İmam Matüridi buraya kadarki açıklamalarında nübüvvet müessesesi
konusunda doğrudan yaratıcıyı inkâr eden inkârcıların, yaratıcıyı kabul edip de
O’nun emir ve nehiy konusunda herhangi bir emrinin olamayacağını iddia ederek
iman dairesinden çıkan gurubun veya hem Allah’ı hem de O’nun emir ve yasağının
olabileceğini kabul edip fakat bu emir ve yasağın bilinmesinde insan aklının yeterli
olacağını iddia edip nübüvveti inkâr etmelerinden dolayı inkârcı konumuna düşen
insanların görüş ve düşüncelerini eleştirmiş ve bu düşüncelerin geçersizliğini akli ve
mantıki delillerle ispat etmeye çalışmıştır. Bundan sonraki eleştirisini daha sert bir
şekilde Allah’ı, Onun emir ve yasağının olabileceğini, bu emir ve yasağın sadece
akılla bilinmesinin yeterli olamayacağını, nübüvvet müessesesinin varlığını kabul
edip fakat mucizevî olayları eleştirerek bunları şaşırtıcı oyunlar sergileyen
gözbağcıların ve büyücülerin hareketlerine indirgeyen Bağdatlı Mu’tezili bir âlim
olan Verrak’a yapmıştır.
İmam Matüridi buraya kadar nübüvvetin ispatı konusunda farklı fikir ve
görüşler etrafında yorumlar yapmış, eleştirilerini nübüvvet münkirlerinin konu
216
217
Topaloğlu, a.g.e. s. 233.
Topaloğlu, a.g.e. s. 231.
43
hakkındaki iddia ve yorumlarına yöneltmiştir. Daha sonra ise peygamberlerin
nübüvvetlerini ispat eden kendi kanıtlarını ortaya koymuş ve bu kanıtları nakli
delilerden ziyade ilmi ve akli metotlarla yorumlamıştır.
Şimdi İmam Matüridi’nin nübüvvetin ispatı konusunda dolaylı olarak işaret
ettiği “De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size
bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde kalmıştım. Hala akıl
erdiremiyor musunuz?”218 mealindeki ayet-i kerimeyi; “Peygamber kendi kavmi
içinde ve malum beşeri yapısı çerçevesinde doğup gelişir. Onun soydaşları kendisi
gibi birinin sahip bulunduğu beşeri yapısıyla sunduğu mucizeleri icat etmesinin
ihtimal dâhilinde bulunmadığını pekâlâ bilirler.”219 şeklinde yorumlamıştır.
Kitabü’t-Tevhid de nübüvvete olan ihtiyaçla alakalı müstakil bir başlık
kullanılmamış
”Nübüvvetin
İspatı”
başlığı
altında
konu
ele
alınmış
ve
yorumlanmıştır. Konuyla alakalı sadece aklı delillere başvurulmuş nakli delil olarak
itikadi ayetlere yer verilmemiştir.
1.8. HZ. PEYGAMBER’İN NÜBÜVVETİNİN İSPATI
İmam Matüridi, Kitabü’t- Tevhid’de nübüvvetin ispatı mevzusunda göstermiş
olduğu bütün kanıtlar ve mucizelerin aynı şekilde Hz. Muhammed (s.a.v)’in
nübüvvetinin ispatı konusunda da kanıt olacağını beyan etmiştir. Bunun yanında
Maturidi konuyla alakalı birçok itikadî ayeti Hz. Muhammed’in nübüvvetinin nakli
delilleri olarak ele almış ve konunun akışı içerisinde bu ayetleri yorumlamıştır.
İmam Matüridi Hz. Peygamber’in nübüvvetinin ispatının önce Peygamber'in
kendi şahsı, sonra hissi ve aklî mucizeleriyle, daha sonra da ona olan ihtiyaçtan
doğan sosyolojik realitelerin ortaya çıkmasıyla sabit olduğunu ifade ettikten sonra
sırasıyla bunları eserinde izah etmiştir. Biz de çalışmamızda Matüridi’nin bu
düşüncelerine ve kullandığı itikadi ayetleri nasıl yorumladığına bakacağız.
“Nübüvvetin ispatı konusunda sözünü ettiğim bütün kanıtlar ve mucizeler
Muhammed (s.a.v) için de mevcuttur, ona ait olmak üzere suregelen, nübüvvetinin
ispatını ve peygamberlerin sonuncusunu teşkil ettiğini vurgulayan başka mucizeler
de vardır. Onlardan biri elimizde bulunan Kur'an'dır. Hz. Peygamber bununla bütün
218
219
Yunus, 10/ 16.
Topaloğlu, a.g.e. s. 233.
44
inkârcılara meydan okumuş ve onun bir benzerini oluşturmalarını hatta bunun için
cinlerin ve insanların kendilerine yardımcı olmasını istemiştir. Kur'an'ın benzerini
meydana getirmeye, beyinsizliği yüzünden soydaşlarınca terk edilen bilgisiz ve aptal
kimseden başka teşebbüs eden bulunmamıştır. Kur'ân-ı Ke-rîm'de kıyamet gününe
kadar ortaya çıkacak olan hadislere ve ihtiyaçlara ait hükmün açıklaması vardır, ta ki
onun gaybı ve ebediyete kadar olacak şeyleri bilen zâtın nezdinden geldiği anlaşılmış
olsun. Yine Kur'an'da, ileride ülkelerin fethedileceğine, Cenâb-ı Hakk'ın İslâmiyet'i
diğer din mensupları arasında yayacağına ve tarihte vuku bulmuş olaylara dair haberlerin beyanı vardır. Bununla birlikte herkes bilmektedir ki Hz. Muhammed bu
hususlara vâkıf olan herhangi biriyle görüşmemiş ve hiçbir kitabı mütalaa etmemiştir
ki sözü edilen mucizeler bu yolla kendisine sağlanmış bulunsun. Hz. Peygamber’ in
vasfı geçmiş semavî kitaplarda da zikredilmiş ve kendisi Ehl-i kitap ile fikri
tartışmada bulunmuştur. Kitap ehli helak edilmelerinden endişe ettikleri için (haklı
olduğunu bildikleri) Peygamber'i apaçık inkâr edememişlerdir. Hatta Resul-i Ekrem
Ehl-i kitabı “haksız olan kahrolsun!” (mübâhele) duasına çağırmış; Yahudileri “Eğer
haklı olduğunuza inanıyorsanız ölümü isteyin” Hristiyanları da “Geliniz bizim
oğullarımızı ve sizin oğullarınızı yanımıza alıp birlikte dua edelim de Allah'tan
yalancılar üzerine lanet dileyelim” şeklinde mübâheleye davet etmiştir. Ayrıca bütün
muhataplarına “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, sonra da mühlet vermeyin” âyetinde
belirtildiği biçimde meydan okumuştur. Hz. Peygamber'in mucizelerinden biri de
muarızlarının korkusundan emin olduğunu ve Allah'a güvendiğini ilân etmesidir.”220
Yine Matüridi, Hz. Peygamber’in nübüvvetinin ispatı konusunda O’nun gerek
fiziki yapısının gerekse psikolojik yapısının risaleti için yeterli bir delil teşkil ettiğini
savunmuş, O’nun bazı bedeni özellikleriyle yaşadığı bazı olağanüstü hadiseleri
zikrederek bu konudaki delilini güçlendirmiştir. 221
Matüridi, Hz. Peygamber'in risâletini ispat eden hususlardan birisinin de hissi
mucizeler olduğunu söyleyerek, sahabenin bizatihi şahit olup naklettiği ve
kaynaklarda yer alan bütün mucizelerini sayarak delil göstermiştir.222
220
Topaloğlu, a.g.e. s. 239.
Topaloğlu, a.g.e. s. 239.
222
Topaloğlu, a.g.e. s. 256.
221
45
“Hz.
Peygamber'in
aklî
mucizesine
gelince,
bu
(benzerinin
yapılamayacağıyla ilgili olarak) Allah'ın Kur'an hakkında beyan ettiği husustan
ibarettir. Kur'an'ın yaratıkların gücünü aşan bir eser olduğunu ancak edebî ilimlerde
maharet kazanan, sözün temel özelliklerine ve türlerine vâkıf olan biri anlayabilir.
Yine Kur'an'da kâinatın yaratıcısı ve yöneticisinin birliği ile âhiret hayatının delilleri
konusunda bulunan ilmî istidlaller; öyle ki o günün dünyasında böyle çıkarımları ileri
surecek biri mevcut değildi. Sonra Kur'an'da bulunan (geçmişe ait) haberler ve sonsuza dek vuku bulacaklar, ayrıca ileride meydana gelecek felâket ve musibetler; öyle
ki bu tür bilgilere muttali olmak akılların yeteneği dâhilinde bulunmamaktadır.”223
Buraya kadar İmam Matüridi’nin Hz. Peygamber’in nübüvvetinin ispatı
konusundaki delileri olan; Hz. Peygamber’in kendi şahsi ve kişiliği, O’nun hissi
mucizeleri ve akli mucizeleri konusundaki düşünce ve yorumlarını vermeye çalıştık.
Maturidi akli mucizeleri anlatırken kendi anlatım ve yorumlarıyla yetinmeyip Ebu
Zeyd’in224 bu konudaki nübüvveti inkâr edenlere karşı yaptığı istidlallere genişçe yer
vermiştir. Fakat biz burada Ebu Zeyd’in bu istidlallerine ayrıca yer vermeyip, onun
anlatımı içerisinde işaret ettiği itikadi ayetleri Maturidi’nin nasıl yorumladığına yer
vereceğiz. Dolayısıyla Maturidi’nin bu konudaki görüşlerini benimseyip eserine
aldığı Ebu Zeyd’in de görüşlerine yer vermiş olacağız.
“Onlar için üzülerek kendini helak etme”;225 “Onlar iman etmiyorlar diye
neredeyse kendine kıyacaksın!”226 İmam Matüridi bu ayetleri Hz. Peygamber’in
hiçbir zaman yaranma politikası gütmemesi, insanlarla anlamsız tartışmalara
girmemesi, insanları rencide edecek ve üzecek kötü söz konuşmaması, kendi adına
intikam almaması kısacası şefkat ve merhametli olması olarak yorumlamıştır.227
“Onlardan dolayı kedere kapılma;”228 “... Sizin sıkıntıya uğramanız ona çok
ağır gelir.”229 Matüridi bu ayetleri Hz. Peygamber’in insanlığın mahvına sebep teşkil
eden acıklı durum karşısında duyduğu elemin Allah tarafından ifade edilmesi,
223
Topaloğlu, a.g.e. s. 257.
Ebû Zeyd Saîd b. Evs b. Sabit el-Ensârî el-Basrî (ö. 215/830) olmalıdır. Dil ve edebiyat
mütehassıslarından olup Basra'da bulunmuş ve orada vefat etmiştir. Kaderiyye düşüncesini
benimsemiştir.
225
Fatır, 35/ 8.
226
eş- Şuara, 26/ 3.
227
Topaloğlu, a.g.e. s. 254.
228
en- Nahl, 16/ 127.
229
et- Tevbe, 9/ 128.
224
46
samimiyet ve masumiyetine işaret buyurduğu bir mertebeye ulaşmış olması olarak
yorumluyor.230
“…Büsbütün eli açık da olma.”231 Bu ayet Hz. Peygamber’in nübüvvetinin
bir delili olan üstün ahlak ve kişiliğinin bir yönü olan cömertliğine işaret etmiş,
Matüridi de bu ayeti Peygamber (s.a.v.)’in cömertlikte İlahi uyarıya muhatap olacak
dereceye gelmesi diye yorumlamıştır.232
“Allah seni insanlardan koruyacaktır”233 Matüridi bu ayeti Hz. Peygamberin
Allah uğrunda güç odaklarıyla, hükümdar ve iktidar sahipleriyle mücadelesini
sürdürürken
Allah’ın
insanların
kalbine
korku
düşürerek
peygamberini
mükâfatlandırması olarak yorumlamıştır.234
“Onlar ölümü asla temenni etmezler.”235 “De ki putlarınızı çağırın, sonra bana
istediğiniz tuzağı kurun ve bana göz bile açtırmayın.”236 “Münafıklar, kalplerinde
olanı kendilerine haber verecek bir surenin müminlere indirilmesinden çekinirler. De
ki: Siz alay edin! Allah o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır.”237
İmam Matüridi bu ayetleri lâfzî manalarıyla yorumlamış ve aynı zamanda bu
ayetlerin peygamberimizin nübüvvetine delil teşkil eden hissi mucizelerden
olduklarını beyan etmiştir. Zira Allah’ın dostlarının yalnızca kendileri olduğunu
iddia eden Yahudilerin sözlerinde samimi iseler ölümü temenni etmeleri istenmiş
fakat Yahudiler buna yanaşmamışlardır. Bu da gösteriyor ki gerçek, Yahudilerin
iddia ettikleri gibi değildir. Onların ölümü temenni edemeyişleri Hz. Peygamber’in
nübüvvetinin hak ve hakikatini ispat ediyor. Diğer iki ayet-i kerime de bu bağlamda
yorumlanmıştır.238
“Muhammed ölür ya da öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?”
“İçinizden kim dininden dönerse…” 240
230
Topaloğlu, a.g.e. s. 255.
el- İsra, 17/ 29.
232
Topaloğlu, a.g.e. s. 255.
233
el- Maide, 5/ 67.
234
Topaloğlu, a.g.e. s. 255.
235
el- Cum’a, 62/ 6.
236
el A’raf,7/ 195.
237
et- Tevbe, 9/ 64.
238
Topaloğlu, a.g.e. s. 256.
239
Al-i İmran, 3/ 144.
240
el- Maide, 5/ 54.
231
239
47
Kitabü’t- Tevhid’de bu ayetler lâfzî manasıyla ve peygamberimizin hissi
mucizeleri olarak yorumlanmıştır. Aynı zamanda Matüridi bu ayetlerin Hz. Ebu
Bekir ve diğer ashap hakkında nazil olduğunu ifade etmektedir.241
“De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins ü cin
bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya
getiremezler.”242
İmam Matüridi bu ayet-i kerimeyi Hz. Peygamber’in nübüvvetinin ispatı
konusundaki akli mucizeye delil olarak sunmuştur. Kur’an’ın yaratıkların gücünü
aşan bir eser olduğunu ancak edebi ilimlerde maharet kazanan, sözün temel
özelliklerine ve türlerine vakıf olan birinin daha iyi anlayabileceği, Kur’an’daki
kâinatın yaratıcısı ve yöneticisinin birliğinin delilleri ile ahiret hayatının delilleri
konusunda bulunan ilmi istidlaller, geçmiş milletlerden ve gelecekten haber vermesi;
öyle ki bu tür bilgilere muttali olmanın akılların dâhilinde bulunamayacağı şeklinde
yorumlamıştır.243
“Her ümmet için mutlaka bir uyarıcı bulunmuştur.”244 “Her toplumun bir
rehberi vardır.”245 “Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik.”246
Matüridi bu ayetleri, Resulullah’ın konumunun yadırganmayacak bir nitelik
taşımaması gerektiği, Onun konumunun benzeri diğer milletlerde bulunması
sebebiyle alışılagelen bir çizgi üzerinde bulunduğu, bu açıdan da ilk bakışta onu
reddetmenin mantıki bir dayanağının bulunamayacağı şeklinde yorumlamıştır.247
“Size açıklamada bulunan elçimiz geldi”248
Matüridi bu ayeti insanlığın, Resulullah’ın gönderilmesine en çok ihtiyaç
duyduğu fetret dönemine ve ilmin silinip ortadan kalktığı zamana denk gelmesi,
hidayete muhatap olan toplumun O’nun yolundan ayrılması halinde hidayet
sebeplerini yeniden yaratıp göndermesi şeklinde yorumlamıştır.249
241
Topaloğlu, a.g.e. s. 257.
el- İsra, 17/ 88.
243
Topaloğlu, a.g.e. s. 257.
244
Fatır, 35/ 24.
245
er- Ra’d, 13/ 7.
246
el- Mü’minun, 23/ 44.
247
Topaloğlu, a.g.e. s. 258.
248
el- Maide, 5/ 19.
249
Topaloğlu, a.g.e. s. 558.
242
48
“O, ümmi toplumlara kendilerinden bir elçi göndermiştir.”250
Maturidi bu ayeti milletlere gönderilen peygamberin Allah’a muhtaç olma
konumunda bulunması, çünkü onun hem cinsleri bu tür İlahi bilgilerden yoksundur
diye yorumlamıştır.251
“Şehirlerin anası (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve
asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir
Kur'an vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli
cehennemdedir.”252
İmam Matüridi bu ayeti Hz. Peygamberin nübüvvetinin ispatı konusunda akli
mucizeler arasında kabul ederek Resulullah’ın insanlar için en belirgin mekân olan
ve civardaki toplumların tanıyıp haberdar oldukları Mekke’de bulunması olarak
yorumlamıştır. 253
“Eğer biz, bundan (Kur'an'dan) önce onları bir azapla helâk etseydik,
muhakkak ki şöyle diyeceklerdi: Ya Rabbi! Bize bir elçi gönderseydin de, şu
aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce ayetlerine uysaydık!”254
“Kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir milletten daha çok
doğru yolda olacaklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi. Fakat onlara
uyarıcı (Muhammed) gelince, bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi
arttırmadı.”255
Matüridi bu ayetleri Hz. Peygamber’in gönderildiği toplumun bunu temenni
etmesi ve bu konudaki isteğini açıklaması dolayısıyla istek sahibi rabbinden
ihtiyacının giderilmesini talep etmesi ve isteğinin doğal olarak yerine getirilmesi
şeklinde yorumlamıştır.256
“Yoksa Peygamber’lerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr
ediyorlar?”257
“Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.”258
250
el- Cum’a, 62/ 2.
Topaloğlu, a.g.e. s. 558.
252
eş Şura, 42/ 7.
253
Topaloğlu, a.g.e. s. 558.
254
Taha, 20/ 134.
255
Fatır, 35/ 42.
256
Topaloğlu, a.g.e. s. 258.
257
el- Mü’minun, 23/ 69.
258
el- Hud, 11/ 49.
251
49
Matüridi, nübüvveti inkâr edenlere karşı yaptığı istidlallerin bir kısmının da
Nebi (s.a.v.)’nin kendi halleri alanında olduğunu beyan etmektedir. Yukarıdaki iki
ayet-i kerimeyi de Hz. Peygamber’in, kitapları, eğitim ve öğretimleri bulunmayan bir
toplum içinde yetişmiş olup onlardan hiç ayrılmaması, söz konusu toplumun kitap
geleneği bulunmadığından Hz. Muhammed’in kendi kendine bir mütalaada
bulunmasından söz edilemeyeceği, bunun bir sosyolojik realite olduğu, söz konusu
topluma dışarıdan bir âlim veya filozof gelmiş olsaydı böylesinin tesirlerinin tarihte
meçhul kalmayacağı şeklinde yorumlamıştır.259
“Sana Kur’an’ı okutacağız; artık Allah’ın dilediği hariç, sen hiç
unutmayacaksın”260 “Onun… İçin dilini kımıldatma.” 261
Matüridi bu ayetleri şöyle yorumlamıştır: Ümmi olan kimse kitaplardan bilgi
alamadığı gibi ağızdan nakledilecek malumatı da tam olarak zapt edemez. Böylesinin
kavrayışı ancak akli-ruhani suretlerle gerçekleşir. Bunun en belirgin ispatı da
yanlışlık ve birbirine karışma ihtimalinden dolayı öylesinden şiir rivayetlerinin
bulunmayışıdır. Bunun içindir ki Hz. Peygamberin muhatapları onun Kur’an’ı
ezberleyişine hayret ediyorlardı.262
“Sen bundan önce yazı okur… değildin”263
Matüridi bu ayeti Hz. Peygamber’in nübüvvetten önceki hayatında söz
söyleme sanatıyla meşgul olmadığı ve edebi türlerle ilgilenmediği dolayısıyla bu
konumda olan birinden, edebi tecrübe ve birikimleriyle şöhret kazanmış kişilerin bile
aciz kaldığı bir eseri vücuda getirmesinin söz konusu olamayacağını bunun kanıtının
ise Hz. Peygamber’in nübüvvetinden önce “edebiyatla meşgul olduğu” şeklinde
muhataplarından herhangi bir eleştirinin gelmemiş olmasıdır diye yorumlamıştır.264
“Peki, siz de benzeri bir sure üretip sunun”265 “De ki: Eğer Allah dileseydi
onu size okumazdım.”266
259
Topaloğlu, a.g.e. s. 259.
el- A’la, 87/ 6–7.
261
el- Kıyame, 75/ 16–17.
262
Topaloğlu, a.g.e. s. 259.
263
el- Ankebut, 29/ 48.
264
Topaloğlu, a.g.e. s. 260.
265
el- Bakara, 2/ 23.
266
Yunus, 10/ 16.
260
50
İmam Matüridi bu ayet-i kerimeleri vahyin muhataplarının Kur’an’ın Hz.
Peygamber’in kendi sözünden ibaret olabileceği iddiasında bulunmaları karşısında
Kur’an’ın onlara bütün destekçilerini toplayarak benzer bir sure oluşturmaları
konusunda meydan okumasıyla birlikte muhataplarının susma mecburiyetinde
kalması şeklinde yorumlamıştır.267
“(Resulüm! Onlara) de ki: Size bir tek öğüt vereceğim: Allah için ikişer ikişer
ve teker teker ayağa kalkın, sonra da düşünün! Arkadaşınızda (peygamberde) hiçbir
delilik yoktur! O ancak şiddetli bir azap gelip çatmadan evvel sizi uyaran bir
peygamberdir.”268
Matüridi bu ayeti Allah Teala’nın Hz. Muhammed’in muhataplarına, Onun
hallerini inceleyip ilgi göstermemelerini mazur sayacak bir durumun bulunup
bulunmadığını tespit etmelerini emretmiş, fakat onlar hiçbir şey bulamamışlardır
şeklinde yorumlamıştır.269
“(Resûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben
olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.”270
Matüridi bu ayeti söz söyleme sanatıyla sivrilmiş kimselerin dünyalık elde
etmek amacıyla hükümdarların ve toplumun ileri gelen varlıklı kimselerin huzuruna
çıkmaları gibi muhataplarının Hz. Peygamber’den böyle bir şeyi müşahede
edemeyişleri, aksine, onun davasından dönmesi karşılığında herkesçe arzu edilen ve
beşer türünün güç ve iktidar kazanmasına vesile olan servet ve riyasetin kendisine
arz edilmiş olmasına rağmen onun bunu tereddüt etmeden reddetmesi olarak
yorumlamıştır.271
“Uyarıcı peygamber şöyle dedi: Ben size atalarınızı üzerinde bulduğunuz
dinden daha doğrusunu getirmişsem (yinemi bana uymazsınız)”272
“Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin”273
İmam Maturidi bu ayetleri Ebu Zeyd’in nübüvvet karşıtlarını susturmak için
kullandığı istidlallerden olduğunu beyan etmiştir. Hz. Peygamber’in inkârcıları
267
Topaloğlu, a.g.e. s. 260.
Sebe, 34/ 46.
269
Topaloğlu, a.g.e. s. 260.
270
Sad, 38/ 86
271
Topaloğlu, a.g.e. s. 261.
272
ez- Zuhruf, 43/ 24.
273
Al-i İmran, 3/ 64.
268
51
muhtelif dinleri incelemeye davet etmek suretiyle ilzam etmiş bulunması; ta ki onlar
Hz. Muhammed’in akıllarca en güzel diye beğenilen ve tercihine lüzum hissedilen
bir dine çağırıp bağlandığını anlamış olsunlar şeklinde yorumlamıştır.274
“De ki: Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins ve cin
bir araya gelse…”275
“O, bir şair sözü değildir.”276
“Önce gelen kitaplardaki açık delil onlara gelmedi mi?”277 “Resulüm! Sana
bu mübarek kitabı indirdik.”278
“Resulüm! De ki: Allah katından bir kitap getirin…”279
Maturidi bu ayetleri şöyle yorumlamıştır: Kur’an-ı Kerim’in kendisine has
söz dizisiyle şairlerin eserlerinden, manalarıyla da kâhinlerin sözlerinden üstün
olduğu tespit edilmiş bu suretle de Kur’an’ın insan sözü olmadığının gereği ortaya
çıkmıştır. İnkârcıların O’nun bir benzerini ortaya koyamaması da bunun en bariz
kanıtıdır.280
“Allah'ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler
hoşlanmasalar da Allah, nûrunu tamamlamaktan asla vazgeçmez. O (Allah),
müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü
hidayet ve Hak Din ile gönderendir.”281
“Şüphesiz biz elçilerimize… Yardım ederiz;”282
“Allah: ‘Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz.’283
Matüridi bu ayet-i kerimeleri şöyle yorumlamıştır:
Hz. Muhammed'in nübüvvetini kanıtlayan aklî delillerden biri de Cenâb-ı
Hakk'ın onu destekleyeceğine dair vaadidir. Bu vaad sayesindedir ki Peygamber'in
daveti yaygınlık kazanmış ve davası başarıya ulaşmıştır, zira Allah, düşmanlık
besleyen ve direnenlere karşı Peygamber'ine yardım etmiştir. Şöyle ki Allah Teâlâ
274
Topaloğlu, a.g.e. s. 261.
el- İsra, 17/ 88.
276
el- Hakka, 69/ 41.
277
Taha, 20/ 133.
278
Sad, 38/ 29.
279
el- Kasas, 28/ 49.
280
Topaloğlu, a.g.e. s. 261.
281
et- Tevbe, 9/ 32–33.
282
el- Mü’min, 40/ 51.
283
el- Mücadele, 58/ 21.
275
52
Muhammed aleyhisselâmı hidayet belirtilerinin ortadan kalktığı ve dinî izlerin
silindiği bir zamanda kullarına göndermiş ve bununla onları mahvolmaktan
kurtarmasını murad etmiştir. Cenâb-ı Hak bu yüce makama oturttuğu ve çok önemli
bir işle görevlendirdiğinde Peygamberini yardım ve desteğinden yoksun bırakmamıştır, ta ki getirdiği yüksek mevki ve çetin görevinde (desteksiz bırakmayıp)
lütuflarını kendisine yağdırsın.284 İşte yukarıdaki ayetlerde buna işaret etmektedir.
“Rabbin seni fakir bulup zengin etmedi mi?”285
Matüridi bu ayeti Hz. Muhammed’in bütün insanlara hitap eden bir
peygamber olarak gönderildiğini, kendine üstünlük ve zafer vaad edilmiş olduğunu;
böylelikle de onun gücünün beşerî bir desteğe, dünyevi iktidarlar peşinde koşanların
arzularına ulaşabilmek için başvurdukları hanedan saltanatına veya harcayacağı bir
servete bağlı olmadığının anlaşılmış olması gerektiğinden onun nübüvvet öncesi
servet ve iktidar sahibi biri olmadığı gerçeğinin bir ifadesi olarak yorumlamıştır.286
“Andolsun size kendinizden… Bir peygamber gelmiştir.”287
“Siz ona yardım etmezseniz (bu önemli değil) Allah ona yardım etmiştir.”288
“…ve Huneyn Savaşı’nda size yardım etmişti; hani kalabalık oluşunuz size
kendinizi beğendirmişti…”289 “Allah’ın… Verdiği ganimetler…”290
Matüridi bu ayeti kerimeleri Hz. Muhammed (s.a.v)’in nübüvvet görevini
sürdürürken yardım alacağı bir akrabasının olmadığı, aksine 0’nun yakınları insanlar
içinde kendisine karşı en acımasız davranan ve nurunu söndürmeye en çok gayret
gösterenler oldukları, hatta onu kimsesiz bir sürgün konumunda aralarından
çıkardıkları Bununla birlikte (ilk zamanlarda) nefsin arzu edeceği hiçbir şeyi eksik
bırakmadan ona cazip tekliflerde bulundukları, ancak Hz. Muhammed (s.a.v.)’in
akrabalarının önerilerine iltifat etmediği, onlardan ve başkalarından gelen her türlü
eziyete katlandığı, her zorluğa göğüs gerdiği, yakınlarının gerçeği benimsemekte
284
Topaloğlu, a.g.e. s. 262.
ed- Duha, 93/ 8.
286
Topaloğlu, a.g.e. s. 262.
287
et- Tevbe, 9/ 128.
288
et- Tevbe, 9/ 40.
289
et- Tevbe, 9/ 25.
290
el- Haşr, 59/ 6.
285
53
kendisiyle beraber olmaktan başka hiçbir davranışına rıza göstermediği, onun sadece
Allah sayesinde tutunup zafer kazandığı şeklinde yorumlamıştır.291
“Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?”292
Matüridi bu ayet-i celileyi kâhinlerin verdikleri bilgileri şeytanların gayb
âleminden kapıp yalanla karıştırdıkları haberlerden elde ettikleri ve hakkın
parıltılarından sadece bir tanesinin üzerine birçok yalan söz ve temelsiz iddia
kondurdukları, kâhinliğin çoğu yalan ve aldatmaca, sihir de şüphe, benzetme ve
hayal ettirme üzerine bina edildiği, Peygamberler ise vahiy yoluyla sundukları
bilgileri melâike-i kiramın dillerinden aldıkları, bunların dillerinde de doğru ve
gerçek olandan başkasının bulunamayacağı bu hususun tecrübe ve sınama ile de
uyum halinde olduğu, peygamberlerin fiili günlerin ve zamanın uzayıp gitmesiyle
gerçekliğini kaybetmeyip sabit kaldığı bu hususun geçmişte de böyle olduğu şeklinde
yorumlamıştır.293
“O, Resulünü hidayet… ile gönderendir…”294 Allah’ın nurunu ağızlarıyla
üfleyip söndürmek istiyorlar…”295 “Yoksa ‘Biz, intikam almaya gücü yeten bir
topluluğuz mu diyorlar?”296 “Seninle alay edenlere karşı biz sana kâfi geliriz”
297
“Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın…”298 “Bizim,
yeryüzünü etkileyip onu uçlarından eksilttiğimizi görmediler mi?”299 “İnkârcılara
ansızın büyük bir belâ gelmeye devam edecek...”300 “Hatırlayın ki Allah size... vaad
ediyordu ...” 301 “Allah size olan vaadini yerine getirmiştir.”302
Yukarıdaki ayet-i kerimeleri Matüridi şöyle yorumlamıştır:
Allah kitabında kendi dinini diğer bütün dinlere hâkim kılacağını açık bir
şekilde ifade buyurmuştur. Ayrıca ileride vuku bulacak birçok hadise ve oluşumu da
haber vermiştir. Kur'an'da belirli bazı kişilerin iman etmeyip cehennemlik oldukları
291
Topaloğlu, a.g.e. s. 263.
eş- Şuara, 26/ 221–223.
293
Topaloğlu, a.g.e. s. 264.
294
et- Tevbe, 9/ 33.
295
et- Tevbe, 9/ 32.
296
el- Kamer, 54/ 44.
297
el- Hicr, 15/ 95.
298
et- Tevbe, 9/ 14.
299
er- Ra’d, 13/ 41.
300
er- Ra’d, 13/ 31.
301
el- Enfal, 8/ 7–8.
302
Al-i İmran, 3/ 152.
292
54
haber verilmiş, sonra da bu kişiler kâfir olarak ölmüşlerdir. Ve bunlardan başka
gayba dair bütün haberler. Bu tür haberler iyice incelendiğinde bunların ancak Allah
sayesinde bilinebilecek şeyler oldukları ve kendileriyle Hz. Peygamber için mucize
teşkil etmeleri amaçlandığı ortaya çıkar.303
Kitabüt’t-Tevhid’de Hz.
Muhammed (s.a.v)’in
nübüvvetinin
ispatına
baktığımızda İmam Matüridi, Kur’an’ın kendisinin, Kur’an’daki geçmişe ve
geleceğe ait bazı haberlerin, Hz. Peygamber’in vasıflarının geçmiş semavi kitaplarda
zikredilmesi, Hz. Peygamber’in Ehl-i kitabı mübahele etmeye çağırması ve Ehl-i
kitabın buna yanaşmaması, Hz. Peygamber’in muhataplarına korkmadan meydan
okuması, fiziki ve psikolojik yapısındaki farklılıklar, nesilden nesile intikal eden
Muhammedi nur, herkes tarafından bilinen göğsünün açılıp yıkandıktan sonra tekrar
kapatılması, gerek nübüvvetinden önce gerekse nübüvvetinden sonra yüksek bir
ahlaka sahip olmasını Hz. Peygamber (s.av)’in nübüvvetinin ispatı olarak saymıştır.
Konunun başından buraya kadar anlatılanlar İmam Matüridi’nin Kitabü’tTevhid adlı eserindeki; genelde nübüvvetin ispatı özelde Hz. Muhammed’in
nübüvvetinin ispatı konusunun itikadî ayetler çerçevesindeki yorumundan ibarettir.
303
Topaloğlu, a.g.e. s. 264.
55
İKİNCİ BÖLÜM
2. AHİRET, KAZA VE KADER KONULARI İLE İLGİLİ
MESELELERİN İZAH VE İSPATI BAĞLAMINDA
KULLANILAN AYETLERİN YORUMU
2.1. RÜ’YETULLAH
Allah’ın ahirette görülebilmesi meselesi kelamcılar arasında tartışma konusu
olmuş kimi kelamcılar rü’yetin ahirette mü’minler için mümkün olduğunu
savunurken
kimi
kelamcılar
da
bunun
mümkün
olmadığı
görüşünü
savunmuşlardır. 304
Eş’ari ve Matüridi gibi Sünni kelamcılar Allah’ın ahirette görülmesi
meselesini aklen caiz naklen vacip olarak savunmuşlardır.305
Mu’tezile kelamcıları Allah’ın dünyada olduğu gibi ahirette de görülmesinin
imkân dâhilinde bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.306
İmam Matüridi, Kitabü’t-Tevhid’in de Allah Teala’nın ahirette görülmesi
meselesini yorumlarken konuyu sadece nakli deliller çerçevesinde işlemektedir.
Önce Allah’ın görülmesinin gerekli ve hak olduğunu, ancak bu rü’yetin idraksiz ve
tefsirsiz olacağını beyan etmektedir. Sonra Kur’an’dan getirdiği çok sayıdaki delilleri
maddeler halinde izah etmektedir. Konunun sonuna doğru Mu’tezili bir âlim olan
Ka’bi’nin rü’yet hakkındaki fikirlerini eleştirerek bu fikirlerin tutarsızlığını, konuyla
ilgili itikadi ayetlerin yorumu çerçevesinde ortaya koymaktadır.307 Biz de
çalışmamızın bu kısmında Matüridi’nin konuyla ilgili yorumlarına ve eleştirilerine
kısaca değindikten, sonra onun bu konuda kullanmış olduğu itikadi ayetleri nasıl
yorumladığına bakacağız.
304
Kadı Abdulcebbar, el-Muğni fi Ebvabi’t-Tevhid, tahkik, Mahmut Muhammed Kasım, Kahire 1962,
s. 34; Ebu Bekr Muhammed b. Tayyib el- Bakillani, Temhidü’l Eva’il ve Tenhisü’d – Dela,Beyrut
1987, s. 127; Yörükan Y. Z. İslam Akaidine Dair Eski Metinler, s. 14.
305
Es-Sabuni Nureddin, Maturidiyye Akaidi, Tercüme, Bekir Topaloğlu, s. 92.
306
El- Uşi siraceddin Ali b. Osman, Emali Şerhi, Tercüme, Bekir Topaloğlu, s. 51.
307
Topaloğlu, a.g.e. s. 104.
56
“Bütün âlimler ahirette Allah’ın bilineceği, tereddüde mahal bırakmayan bir
ilimle bilineceği noktası üzerinde ittifak etmiştir, bu, istidlale değil, müşahedeye
dayanan bir bilgi olacaktır.”308
Matüridi,
ahirette
Allah’ın
görülmesi
anlamına
gelen
rü’yetin
gerçekleşmesinin birkaç şekilde olabileceğini ifade ederek şöyle diyor:
Görülebilecek olan bu şekillerden her birine ait mahiyetin bilinmesi sahip
olduğu türün bilinmesine bağlıdır. Ta ki bilinen türün görülmesi söz konusu edilince,
bu görüntü tekrar kendisine özgü şekle döndürülür. Herhangi bir varlığı idrak etmek
ise onu bütün yönleriyle görmek ve tanımak manasına gelir. Bunun en basit örneği
herhangi bir şeyin gölgesidir. Zira gölge görülebilir fakat onun idrak edilmesi elbette
ki güneş sayesinde olur. Eğer güneşin bunda bir etkisi olmasaydı onun batması
halinde de önceden olduğu gibi görülmesi gerekirdi. Ne var ki gölgenin rü’yet
yoluyla idrak edilmesi ancak kendisi için beliren sınırlılık yoluyla olabilmektedir.
Gündüzün aydınlığı ve gecenin karanlığı da aynen bunun gibidir. Çünkü karanlık da
aydınlık da görülebilir; fakat sınırlılıkları kendi başlarına bilinemez. Alanı ve
sınırlılığı tam olarak görülemeyen somut veya soyut varlıklar algılanıp ihata
edilemezler.309
İmam Matüridi rü’yet hakkındaki görüş ve eleştirilerini ağırlıklı olarak itikadi
ayetlerden, kısmen de akli delillerden istidlalde bulunarak ispat etmeye çalışmıştır.
Son olarak Matüridi, Allah’ın nasıl görüleceğinin faraza sorulması halinde cevabının
ne olacağını yanıtlayarak konuyu bitiriyor. Biz de çalışmamızda konuyla ilgili
kullanılan itikadi ayetlerin yorumuna geçmeden Maturidi’nin ve aynı zamanda bu
ekolün rü’yet konusundaki resmi görüşünü yansıtan bu cevabını ifade ederek
konunun yorumunu bitiriyoruz.
“Denilirse: Allah nasıl görülür”310?
Matüridi kendi sorduğu soruya yine kendisi şöyle cevap veriyor: Allah
“Nasıl”sız görülür, çünkü sınırlı ve hacimli varlıklar ancak nasıllık sorusuna muhatap
olabilir. Böyle bir soru Allah hakkında muhaldir. Dolayısıyla Allah ayakta olmak
veya oturmak, bir yere yaslanmak veya tutunmak, birleşik veya ayrışık olmak,
308
Topaloğlu, Kitabü’t-Tevhid Tercümesi, s. 102.
Topaloğlu, a.g.e. s. 104.
310
Topaloğlu, a.g.e. s. 109.
309
57
yüzünü veya sırtını çevirmek, kısa veya uzun olmak, aydınlık veya karanlık, duran
veya hareket eden, temas eden veya uzak duran, dışarı çıkan veya içeri giren
kavramlarıyla nitelendirilmeden görülür. Çünkü Allah altı cihetten münezzehtir.
O’nun rü’yeti konusunda insan tasavvurunun kavrayacağı veya insan aklının
şekillendirebileceği hiçbir özellik yoktur, çünkü O, bunlardan münezzehtir.311
Rü’yet hakkında Kitabü’t-Tevhid’de kullanılan itikadi ayetlerin yorumu:
“Gözler O’nu göremez, fakat O, gözleri görür.”312
Matüridi bu ayeti, rü’yetin bir delili olarak eserine almış ve şöyle
yorumlamıştır: Şayet Allah prensip olarak görülmez olsaydı burada gözle idrakinin
nefyedilmesinin bir hikmeti kalmazdı, çünkü O’nun dışındakiler zaten rü’yetsiz
algılanamaz. Allah’tan başkasının yani yaratıkların ancak rü’yetle algılanabilmesi
gerçeği karşısında O’nun (diğer nesnelerin algılanmasına vesile olan dünya gözüyle)
algılanmasının nefyedilmesi durumunun başka bir manası yoktur.313
“Rabbim! Bana kendini göster de seni göreyim… Eğer (dağ) yerinde
durabilirse sen de beni görürsün”314
Matüridi delil olarak aldığı bu ayeti de şöyle yorumlamıştır: Eğer Allah’ın
görülmesi mümkün olmasaydı Hz. Musa’nın bu talebi Rabb’ini bilmeyişinin bir
ifadesi olacaktı. Allah’ı bilmeyenin ise O’nun elçiliğine layık ve vahyi için güvenilir
bir kişi olması mümkün değildir. Şayet Allah’ın görülmesi caiz olmasaydı Hz.
Musa’nın talebi küfre varırdı. Matüridi ayette geçen “Eğer dağ yerinde durabilirse
sen de beni görürsün” ifadesini Allah’ın Hz. Musa’ya bir ümit vermek olduğu
şeklinde yorumlamıştır.315
“Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da
ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin. Allah buyurdu
ki: Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde
hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı
tavsiye ederim. Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi
311
Topaloğlu, a.g.e. s. 109.
el- En’am, 6/ 103.
313
Topaloğlu, a.g.e. s. 98.
314
el- A’raf, 7/ 143.
315
Topaloğlu, a.g.e. s. 99.
312
58
istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ben ziyana
uğrayanlardan olurum!”316
“Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri
kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri
onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır,
demedim mi? diye nidâ etti.” 317
İmam Matüridi yukarıdaki iki ayet-i kerimeye konu bağlamında dolaylı
olarak değinmiş doğrudan eserinde zikretmemiştir. Hz. Musa’nın Allah Teala’yı
görmek istemesi karşısında Allah Teala’nın bu isteğe vermiş olduğu cevaptan bunun
bir haddi aşmak olmadığı anlaşılmış ayrıca Hz. Musa’yı bu talebinden menetmemiş
ve onu ümitsizliğe de düşürmemiştir. Oysaki yukarıdaki ayet-i kerimelerde Allah
Teala Hz. Nuh’un talebini geri çevirmiş, Hz. Âdem’e ve diğer bazı peygamberlere
itapta bulunmuştur şeklinde yorumlamıştır.
“Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi.
Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi. Ay'ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi.
O da batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan
topluluklardan olurum, dedi. Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira bu
daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak
koştuğunuz şeylerden uzağım.”318
İmam Matüridi rü’yet konusunda Hz. İbrahim’in Allah’ın birliğiyle ilgili
olarak kavmiyle, yıldızları konu edinerek yaptığı fikri tartışma ve ayrıca bu sırada
sözünü ettiği yıldızın kayboluşu, ayın ve güneşin batışı gibi hususları da delil olarak
ileri sürmüştür. Matüridi ayeti Hz. İbrahim’in, kavmiyle görülebilen bir Rabbi
sevmediği şeklinde değil, batıp kaybolan Rabbi sevmediği şeklindeki tartışması
olarak yorumlamıştır.319
“Yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parıldayacaktır, Rablerine bakacaklardır.”320
İmam Matüridi bu ayeti şöyle yorumlamıştır:
316
Hud, 11/ 45–47.
el- A’raf, 7/ 22.
318
el- En’am, 6/ 76–78.
319
Topaloğlu, a.g.e. s. 100.
320
el- Kıyame, 75/ 22–23.
317
59
“Bu İlahi beyan şu sebeplere bağlı olarak intizar (İlahi mükâfatı bekleme)
manasına gelmez. Birincisi, ahiret bekleme zamanı değil - bu statüde olan dünyadırneticelerin hemen olup vuku bulma âlemidir, ancak dehşet vakti müstesna. Ayetin
manası, mü’minlerin kendi benliklerinde rü’yetin gerçek manada vuku bulduğu
hissini duymalarıdır.”321
“İkincisi, Allah’ın “yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parıldayacaktır” mealindeki
beyanıdır, bu ise sevap ve mükâfatın gerçekleşmesi demektir.”322
“Üçüncüsü “Rablerine bakıcıdırlar” ayetidir. Buradaki “ila” edatı “beklemek”
değil, “bir şeye bakmak” anlamında kullanılır.”323
“Dördüncü olarak ayete “rü’yet” manası vermek müminlerin nail oldukları
nimetlerin azametini dile getirmek bağlamında müjdeleme konumu alır, intizar ise bu
türden değildir.”324
İmam Matüridi ayette geçen “Rabbe nazar etme” kavramını lâfzî manada
yorumlamıştır. Bu kavramı asıl manasından çıkarıp mecazi manalarda yoruma tabi
tutmak Allah hakkında hüküm vermektir. Dolayısıyla İlahi beyana uygun düşmek ve
yüce Allah’tan bütün benzeme unsurlarını nefyetmek suretiyle ayete Allah’a bakma
manası vermek gerekli olmaktadır, şeklinde yorumlamıştır.325
“Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır.”326
İmam Matüridi ayette geçen “bir de fazlası vardır” ifadesini Allah’a bakmak
olarak tefsir edildiğini, tefsirde belirtildiği üzere “ziyade” başka manaya da alınabilir,
fakat rü’yet manası vermek ilk akla gelen bir durum olmasaydı, ayeti, isabetli
sayılacak bu alternatife yormak mümkün olmaz ve rivayet edilen söz konusu haber
reddedilirdi, diye yorumlamıştır.
“Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde hoşunuza gitmeyecek şeyleri
sormayın”327
İmam Matüridi bu ayeti; Allah’ın müminleri, menedildikleri şeyleri
sormaktan sakındırması, olarak yorumlamıştır. Şöyle ki “Hz. Peygamber’e: “Rabbini
321
Topaloğlu, a.g.e. s. 100.
Topaloğlu, a.g.e. s. 100.
323
Topaloğlu, a.g.e. s.100.
324
Topaloğlu, a.g.e. s. 100.
325
Topaloğlu, a.g.e. s. 101.
326
Yunus, 10/ 26.
327
el- Maide, 5/ 101.
322
60
gördün mü?” diye sorulmuş, o da “kalbimle” diye cevap vermiştir. Hz. Peygamber
soru sahibinin bu tür bir şeyi sormasını yadırgamamıştır, hâlbuki soruyu soran,
kalbin görmesinin bilmekten ibaret olduğu, Resulullah’ın zaten Allah’ı bildiği,
kendisinin de aslında bunu sormadığının pekâlâ bilincindeydi.”328 Matüridi
yukarıdaki ayeti delil getirerek, eğer rü’yetin imkânsızlığı sabit olmuş olsaydı kimse
böyle bir soruyu Hz. Peygamber’e sorma cesaretini gösteremez veya Hz. Peygamber
bu konuda müsamahakâr bir üslup kullanmazdı ve bunun gerçekleşmesinin uzak bir
ihtimal olmadığını sergileyen bir tavır takınmazdı diye yorumlamıştır.329
“Eğer biz onlara melekleri indirseydik…”330 “Biz dünyada sadece günün bir
saati kadar kaldık”331
İmam Matüridi yukarıdaki ayetleri, müşahede ile oluşan bilginin istidlali bir
bilgi istidlali bir yöntemle oluşan bilginin de müşahede bilgisi gibi olamayacağına bir
delil olarak getirmiştir. Çünkü bütün âlimler ahirette Allah Teala’nın tereddüde
mahal bırakmayacak bir ilimle bilineceği noktası üzerinde ittifak etmişlerdir. İşte bu
herhangi bir delile dayanan bir bilgi değil, müşahedeye dayanan bir bilgi olacaktır.
Oysaki inkârcılar ahirette hakkın tam anlamıyla anlaşılıp kabul edebilmelerine dair
yeterli derecede ayetlerin kendilerine gelmediğini söyleyecekler, peygamberlerin ise
kâfi derecede uyarıda bulunmadıklarını ileri sureceklerdir. İşte bu da istidlali bilginin
dünyada tüm insanlar tarafından kesinlik ifade etmediğinin göstergesidir. Şu halde
rü’yetin müşahede bilgisini gerektirdiği, dünyada istidlali bilgiyle bilinen Allah
Teala’nın ahirette rü’yetle de bilineceği ortaya çıkmış oluyor.332
“Gözler O’nu idrak edemez”333 “İnsanların ilmi O’nu kapsayamaz”334
İmam Matüridi bu ayetleri şöyle yorumlamıştır: Allah’ın bir hacimli varlık
gibi her cephesiyle algılanıp idrak edileceğini söyleyemeyiz. Çünkü kendisi, “Gözler
O’nu idrak edemez” buyurmuş ve rü’yeti değil, idraki nefyetmek suretiyle zatinı
övmüştür. Bu, “İnsanların ilmi O’nu kapsayamaz” şeklindeki İlahi beyana benzer;
burada ilmin kabullenilmesi fakat kapsayışın (ihata) reddi vardır. İdrak hakkında da
328
Topaloğlu, a.g.e. s. 101.
Topaloğlu, a.g.e. s. 102.
330
el- En’am, 6/ 111.
331
Yunus, 10/ 45.
332
Topaloğlu, a.g.e. s. 103.
333
el- En’am, 6/ 103.
334
Taha, 20/ 110.
329
61
durum aynıdır. Bir de “idrak” sınırlı ve hacimli bir şeyi kapsayıp ihata etmek
demektir, Allah ise sınır ve hacimle nitelendirilmekten münezzehtir.335
“O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları
da şahitlik eder.”336
İmam Matüridi bu ayeti Ka’bi’nin rü’yet
konusundaki fikirlerinin
tutarsızlığına bir delil olarak getirmiştir. Ka’bi bu konuda fikir yürütürken Allah’ın
görülmesini kendi beşeri yapısının görülebilmesi şeklinde anlamıştır. Hâlbuki kendi
görülebilen cevheri dışında bulunan ve bir konumda görülebilen cevherler de vardır,
öyle ki Ka’bi beşeri yapısı içinde onları gözüyle algılaması şöyle dursun bilgisiyle
bile kuşatamaz; mesela melekler, cinler ve diğerleri gibi. Biz onları görmediğimiz
halde onlar bizi görmektedir. İşte Matüridi de bu ve buna benzer gayb âlemi
hakikatlerinin varlığına dikkat çekerek ahirette dillerin susturulup uzuvların
konuşturulmasının da bu dünya şartları içerisinde alışılmış bir şey olmadığı, ahirette
ise şartların oluşmasıyla bunun mümkün olduğu gerçeğinden hareketle rü’yetin de
ahirette gerçekleşeceğini, bunun imkânsız olmadığını, yukarıdaki ayetleri delil
getirerek yorumlamıştır.337
İmam Matüridi’ye göre mü’minler Allah Teala’yı ahirette nasılsız
göreceklerdir. Zira O vardır, her var olanın görülmesi ise mümkündür. Var
olanlardan görülmeyen şeyler varsa da bunların görülmemesi Allah’ın, kanunları
onları görmemize elverişli yapmamış olmasından ileri gelmektedir.338
2.2. GÜNAHLARIN DİNDEKİ KONUMU VE GÜNAH
İŞLEYENLERİN DURUMU
Kitabü’t-Tevhid’de Matüridi’nin konu hakkındaki görüşlerine ve itikadî
ayetlerin yorumuna geçmeden önce “günah” kavramının lügat ve terim manalarına
bir bakalım.
“Günah, Farsça bir kelime olup sözlükte suç anlamına gelmektedir. Dini bir
kavram olduğu için kutsal ve tabiatüstü varlık alanlarıyla bağlantılıdır. Kutsallığına
inanılan tabiatüstü varlık veya varlıklar din müessesesinin temel unsurları arasında
bulunduğundan bütün dinlerde günah kavramı mevcuttur. Kutsalın söz konusu
335
Topaloğlu, a.g.e. s. 103.
Yasin, 36/ 65.
337
Topaloğlu, a.g.e. s. 105.
338
Topaloğlu, a.g.e. s. 105.
336
62
olduğu her yerde kutsalla ilgili emir ve yasaklar manzumesinin bulunması da tabiidir.
Günah, bu emirlerin yerine getirilmesi veya yasakların çiğnenmesiyle ortaya çıkan ve
dini, ahlaki ve vicdani açıdan sorumluluk gerektiren bir olgudur.”339
Kelamcılar arasında daha çok büyük günah işleyenlerin dindeki konumu
tartışma konusu olmuş, her mezhep kendi savunduğu görüş etrafında muarızlarıyla
fikri mücadelesini yapmıştır. Biz de çalışmamızda mezheplerin konu hakkındaki
farklı görüş ve yorumlarını “Büyük Günah ve Şefaat” başlıklı bölümde ele alacağız.
İmam Matüridi’nin Kitabü’t-Tevhid adlı eserinde “Günahların Dindeki
Konumu ve Günah İşleyenlerin Durumu” başlığıyla yer alan günah meselesinde
onlarca ayet gerek Matüridi tarafından gerekse görüşlerini zikrettiği âlimler
tarafından konuyla ilgili görüşlerine delil olarak getirilmiştir. Biz de bu konu
içerisinde kullanılan ayeti-i kerimelerin hepsini tespit ederek Maturidi’nin bu ayetleri
nasıl yorumladığını anlatmaya çalıştık.
Matüridi bu konuyu işlerken önce farklı yorumlara yer veriyor sonra da kendi
yorumunu yapıyor. Şimdi Matüridi’nin konuyu nasıl yorumladığına bakalım:
“İslâm âlimleri günahların dindeki konumu ve günah işleyenlerin dinî
durumunun belirlenmesi hakkında çeşitli fikirler beyan etmişlerdir.”340
Âlimler içerisinden bazısı büyük küçük günahların hepsinin sahibini imandan
çıkarma noktasında aynı statü içinde olduğu yönündeki düşüncelerini ortaya
koymuşlardır.341 Bu âlimler içerisinde bir grup bütün günahların kişiyi imandan
çıkardığını iki delille ispat etmeğe çalışmışlardır. Bu grubun birinci delili nakli
deliller olup şu ayet-i kerimelerdir: “O ateşe ancak dinî gerçekleri yalanlayıp yüz
çeviren kötüler girer”;342 “Biz nankör olanın dışındaki kimseyi hiç cezalandırır
mıyız?”;343 “Kim bir kötülük yaparsa cezasını görür”;344 “Kim kötülükle gelirse o
sadece onun dengiyle cezalandırılır”;345 “Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu gö-
339
El-İsfahani, Rağib, Müfredat, mütercimler, Abdulbaki Güneş, Mehmet Yolcu, Çıra yayınları, İst,
2010, s. 402; Harman, Ömer Faruk, “Günah” mad. TDV İslam Ansiklopedisi, s. 278; Canbulat,
Mehmet, “Günah” mad. Dini kavramlar sözlüğü, s. 204.
340
Topaloğlu, a.g.e. s. 417.
341
Topaloğlu, a.g.e. s. 417.
342
el-Leyl, 92 / 15–16.
343
Sebe, 34 / 17.
344
en-Nisa, 4 / 123.
345
el-En’am, 6 / 160.
63
rür.”346 Bu gruba göre Cenâb-ı Hak bu ayetleriyle büyük küçük ayrımı yapmadan
bütün günahlara ceza vereceğini ifade buyurmuştur. Bununla beraber sadece nankör
olanı (kefûr) cezalandıracağını ve cehenneme söz konusu ettiği kişilerin gireceğini de
haber vermiştir. Bir de O, “Allah ve Resulü'nü incitenler...”347 buyurmuştur; her
mâsiyet işleyende Allah ve Resulünü incitmiş olur.348
Bu grubun ikinci delilleri ise, bütün müminlerin Allah’ın emrettiği ve
yasakladığı konularda O’na karşı gelmeyeceklerine dair kesin söz vermiş olmalarıdır.
Buna rağmen Allah’a karşı günah işleyen kişi verdiği sözü yerine getirmemiş olur.
Şu da var ki kişinin elest bezminde ikrar ettiği inancın değeri imtihan âleminde
yansıyacak şekline bağlı olmuştur. Şu âyet-i kerîmelerin işaret ettiği üzere: “Eliflâm-mîm. İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece ‘inandık’ demeleriyle kendi
hallerine terk edileceklerini mi sandılar? Andolsun ki biz onlardan önce gelenleri de
imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah sadakat gösterenleri de bilecek, yalancıları
da belirleyecektir.”349 Aynı surenin başka bir yerinde de “(elbette Allah iman
edenleri de bilecek) münafıkları da belirleyecektir”350 buyrulmuştur. Nakledilen bu
ayetlerle kişinin açığa vurduğu inancında beliren samimiyetsizliği sebebiyle küfür
damgasını yemeye hak kazandığı sabit olmuştur. Burada sözü edilen hususu aklî
istidlal de gerekli kılmaktadır, çünkü kişi işlediği günah sebebiyle Allah'a karşı
gelmekte; şeytanın davetine uymak ve emrine boyun eğmek suretiyle de ona icabet
etmektedir. Bu niteliği taşıyan kimse şeytana tapınmaktadır, ona tapınan da kâfir
statüsüne girmektedir.351
İslam âlimlerinden bir grup da günahkârı kâfir değil müşrik diye
vasıflandırmaktadırlar, çünkü günahkâr bu duruma sözle değil fiilen girmiştir; Allah
Teâlâ “Artık Rabbine kavuşmayı arzu eden kimse iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette
hiçbir kimseyi ortak koşmasın”352 buyurmuştur. Bunlara göre bu ayet-i kerimede
Cenâb-ı Hak sadece sözle değil fiille de şirk oluşabileceğini ifade buyurmuştur.
Zaten şirk ehline bu ismin verilmesinin sebebi ibadetlerinde Allah'tan başkasını ortak
346
ez-Zilzal, 99/ 8.
el-Ahzap, 33 / 57.
348
Topaloğlu, a.g.e. s. 418.
349
el-Ankebut, 29 / 1–3.
350
el-Ankebut, 29 / 11.
351
Topaloğlu, a.g.e. s. 419.
352
el-Kehf, 18 / 110.
347
64
tanımalarıdır, Cenâb-ı Hakk'ın “Onların çoğu ancak ortak koşarak Allah'a iman
ederler”353 mealindeki beyanının manası da bundan ibarettir. Yine O, “Allah
kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz”354 buyurmuştur.355
Âlimler içerisinde başka bir grup da işlenen günahları büyük küçük olmak
üzere iki gruba ayırmışlardır. Küçük günahların büyüklerinden kaçınmak suretiyle
affa uğrayacağı, ceza olarak karşılık göreceği veya bazı farklı nedenlerden dolayı bağışlanacağını kabul etmişlerdir. Büyük günahlar hakkındaki kanaatleri de iki ayrı
yoruma yönelik olarak belirtmişlerdir. Bu da büyük günah sahibini ya kâfir ya da
müşrik olarak nitelemektir. Matüridi küçük günahlar hakkındaki bu grupların
görüşlerini kabul ederek kendi görüşünün de bu yönde olduğunu bildiriyor ve
görüşünü şöyle açıklıyor: Onların küçük günahlar hakkındaki görüşleri -ki bizim de
kanaatimiz aynı mahiyettedir- sahiplerini imandan çıkarmayacağı yolundadır. İmanın
devamı halinde de cehennemde ebediyen kalmak isabetli bir görüş değildir.356
İmam Matüridi bundan sonra Mürtekib-i kebire hakkında âlimlerin farklı
değerlendirmeleri ve yorumları üzerinde duruyor. Bu mesele hakkındaki tartışmalar
İslam düşünce tarihinin ve fırkaların oluşmasına temel teşkil etmiş, hatta İslam
düşünce tarihinin omurgasını oluşturmuştur. Matüridi, eserinde bu konudaki
tartışmalarda Mu’tezile ve onlar gibi düşünen kelamcıların fikirlerine eleştiriler
yöneltmiş, bu fikirlerin tutarsızlığını çok sayıda ayet-i kerime ve akli yorumlarla
ortaya koymuştur.357
Şimdi konunun başında işaret edilen ayet-i kerimeleri Matüridi’nin nasıl
yorumladığına bakalım.
“Kim Allah’a ve Resul’üne karşı isyan ederse…”358 “İnanmış bir mümin ve
kadına…”359
İmam Matüridi yukarıdaki ayetleri şöyle yorumluyor: Bir grup, bu ayetleri,
günahların hepsinin kişiyi imandan çıkarma konusunda aynı statü içinde olacağı
şeklinde anlamıştır. Oysaki ayette böyle bir durum için -büyük veya küçük bir
353
Yusuf, 12 / 106.
en-Nisa, 4 / 48,116.
355
Topaloğlu, a.g.e. s. 419.
356
Topaloğlu, a.g.e. s. 420.
357
Topaloğlu, a.g.e. s. 420.
358
en- Nisa, 4/ 14.
359
el- Ahzap, 33/ 36.
354
65
günahtan söz edilmeksizin- cehennemde ebedî kalış zikredilmiştir. Ayetten bu
hükmü çıkarmak yoruma bağlıdır. Gerçi aynı paralelde olmak üzere Cenâb-ı Hak
“Allah'ın
indirdiği
vahiyle
hükmetmeyenler
kâfirlerin
ta
kendileridir”360
buyurmuştur. Bu da İlâhî sınırları aşma hakkındadır. Bununla birlikte Kâ'bî bu
beyanın tekfir içerdiğini kabul etmeyip ayeti hükmetmemeyi helâl telakki etmekle
yoruma
tâbi tutmuştur;
şu
halde
yukarıdaki ayetler
de
aynı konumda
yorumlanmalıdır.
“Eğer yasaklanan büyük günahlardan sakınırsanız küçük günahlarınızı örter
ve sizi şerefli bir yere koyup yerleştiririz.”361
“Orada değersiz bir konumda tutularak devamlı kalır, ancak tövbe edenler...
müstesna”;362
“Ey iman edenler! Samimi bir tövbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz
kötülüklerinizi örter”363
Matüridi bu ayetleri lâfzî manada anlamış küçük günahların tövbe ile
örtülmesine delil olarak getirmiştir. Sonra yorumunu şöyle sürdürmüştür:
Allah Teala’nın birçok ayet-i kerimesinde tövbe etmesi gereken kişiler için
“Ey iman edenler” hitabıyla seslenmesi, Müslüman olup da günah işleyenlerin iman
dairesinden çıkmadıkları fikrini doğruluyor. İşte Matüridi bu gerçeğe dikkat çekerek
Yorumunu şöyle sürdürüyor: “Ey iman edenler! Samimi bir tövbe ile Allah'a dönün.
Umulur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter” “…Ancak tövbe edenler… müstesna”
buyurmak suretiyle insanlara imanın mevcudiyetiyle birlikte tövbe etmeyi gerekli
kılmış ve tövbe yoluyla kendilerini bağışlayacağını haber vermiştir. Bu tür ayetlerde
iki ayrı hüküm mevcuttur. Biri kendilerince ancak tövbe yoluyla bağışlanabilecek
günahlar sebebiyle kişiden iman vasfını izâle edişleri konusunda Mu'tezile'ye cevap
mahiyetindedir, zira bu âyetler imanın var olduğunu ifade etmektedir; diğeri de
günah işleyenleri kâfir ve şirk ehli diye vasıflandıran Haricîler’e cevap niteliğindedir;
çünkü böyle olsaydı iman kavramının onlara nispet edilmesi ve buna bağlı olarak
bazı şeylerin kendilerine emredilmesi imkân dâhiline girmezdi.364
360
el- Maide, 5/ 44.
en- Nisa, 4/ 31.
362
el-Furkan, 25/ 68–70.
363
et-Tahrim 66/ 8.
364
Topaloğlu, a.g.e. s. 421.
361
66
“Yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız küçük günahlarınızı
örteriz” mealindeki İlâhî beyan Haricîler’in anlayışına göre “küfür ve şirkten
sakınırsanız”; Mu'tezile'nin anlayışına göre ise “İmandan çıkmaktan sakınırsanız
sözü edilen günahlarınızı örteriz” manasına gelmektedir. Bu grupların telakkisine
göre imandan çıkıştan başka büyük günah bulunmamakta ve ayet hususi bir içerik
taşımaktadırki o da dinden ve imandan çıkaran şeyden ibarettir.
Matüridi, ayetleri yoruma devam ederek diyor ki: “Ey iman edenler! Samimi
bir tövbe ile Allah'a dönüş yapın.” İlâhî beyanı kebire işleyenlere tövbeyi emretmiş
ve bunu bağışlanmalarının şartı kılmıştır, bunun yanında onların iman vasfını da
korumuştur.
Tahrim suresinin sekizinci ayetini Mu’tezili bir âlim olan Ka’bi ise şöyle
yorumluyor:
“Ey iman edenler! Samimi bir tövbe ile Allah'a dönüş yapın” mealindeki bu
ayeti bize karşı delil getirip tövbenin mutlaka herhangi bir günah neticesinde
yapılacağını iddia edenlere biz iki şekilde cevap veririz. Birinci cevabımız ayette
zikredilen tövbe her ne kadar bağışlanma konumunda ise de küçük günahlar içindir.
İkinci cevabımız burada söz konusu edilen tövbe ibadet mahiyetinde bir nitelik taşır.
Tıpkı kelime-i tevhidin tekrar edilmesi ve ayrıca “Tövbe edenleri bağışla!” ayet-i
kerimesinde olduğu üzere meleklerin duada bulunması gibidir.365
“Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden sorumlu tutmaz”366 “Yanılarak işlediğiniz
günahlardan size bir vebal gelmez”367
Matüridi bu ayetleri, hata ve gaflet
yüzünden işlenen günahların
affedileceğini, hatanın bağışlanmaya konu teşkil edecek bir günah olmadığı şeklinde
yorumlamıştır.
“O ateşe ancak dinî gerçekleri yalanlayıp yüz çeviren kötüler girer”368 “Biz
nankör olanın dışındaki kimseyi hiç cezalandırır mıyız?”369 “Kim bir kötülük yaparsa
cezasını görür”370 “Kim kötülükle gelirse o sadece onun dengiyle cezalandırılır”371
365
Topaloğlu, a.g.e. s. 462.
el-Bakara, 2/ 225.Ayrıca bk. el-Maide, 5/ 89.
367
el-Ahzap, 33/ 5.
368
el- Leyl, 92/ 15–16
369
Sebe, 34/ 17.
370
en- Nisa, 4/ 123.
371
el-En’am, 6 / 160.
366
67
“Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”372 “Allah ve Resul’ünü
incitenler...”373
İmam Matüridi yukarıdaki ayet-i kerimeleri yorumlarken görüşlerini şu
şekilde açıklıyor: Büyük küçük bütün günahların kişiyi imandan çıkardığını iddia
eden bir zümre bu ayetleri delil olarak getirip günah işleyene küfür ismini nispet
etmiştir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak bu beyanlarıyla küçük günahlara da ceza vereceğini
ifade etmiş, bunun yanında sadece nankör olanı (kefûr) cezalandıracağını ve
cehenneme söz konusu ettiği kişilerin gireceğini de haber vermiştir. Bir de O, “Allah
ve Resul’ünü incitenler...” buyurmuştur.374
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle
bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan
geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya
koyacaktır.”375
“(Elbette Allah iman edenleri de bilecek) münafıkları da belirleyecektir”376
İmam Matüridi bu ayetleri şöyle yorumluyor: “Nakledilen bu ayetlerle kişinin
açığa vurduğu inancında beliren samimiyetsizliği sebebiyle küfür damgasını yemeye
hak kazandığı sabit olmuştur. Burada sözü edilen hususu aklî istidlal de gerekli
kılmaktadır, çünkü kişi işlediği günah sebebiyle Allah'a karşı gelmekte; şeytanın
davetine uymak ve emrine boyun eğmek suretiyle de ona icabet etmektedir. Bu
niteliği taşıyan kimse şeytana tapınmaktadır, ona tapınan da kâfir statüsüne
girmektedir.”377 Yine Cenâb-ı Hak bu ayetlerinde dillerin sunduğu ifadelerin gerçek
veya yalan oluşunun sınanmakla meydana çıkacağını haber vermiştir.
Matüridi bu ayetleri, Mürcie ve Hariciler’in şöyle yorumladığını ifade ediyor:
Söz konusu gruplar iman veya küfür ismini dilin gerektirdiği şekilde tespit etme
noktasında oy birliğine varmışlardır. Şu kadar var ki Haricîler mükellefin kebire
işlemesi halinde izhar ettiği tasdik noktasında yalancı olduğu sonucuna varmıştır.
Onlar “Elif-lâm-mim. İnsanlar şunu mu sandılar...” mealiyle başlayan ayeti de delil
372
ez- Zilzal, 99/ 8.
el-Ahzap, 33/ 57.
374
Topaloğlu, a.g.e. s. 418.
375
el- Ankebut, 29 / 2–3.
376
el- Ankebut, 29 / 11.
377
Topaloğlu, a.g.e. s. 419.
373
68
getirmişlerdir. Mürcie ise şöyle düşünmüştür: (Mükellefin fiilleriyle) istidlalde
bulunmak genelde onun samimiyet veya yalancılığının ortaya çıkmasına yöneliktir.
“Artık Rabbine kavuşmayı arzu eden kimse iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette
hiçbir kimseyi ortak koşmasın”378| “Onların çoğu ancak ortak koşarak Allah'a iman
ederler”379 “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz”380 “Mümin olarak
iyi davranışlarda bulunan kimsenin…”381
Matüridi bu ayetleri şöyle yorumluyor: Bu ayetlerde Cenâb-ı Hak amel
yoluyla da şirk oluşabileceğini beyan etmiştir. Zaten şirk ehline bu ismin
verilmesinin sebebi ibadetlerinde Allah'tan başkasını ortak tanımalarıdır. Bu
ayetlerde büyük günah küçük günah ayrımı yapılmamıştır. Nihaî gerçeği Allah bilir
ya, murâd-ı ilâhî şöyle olmalıdır: Şirk ancak tövbe ile bağışlanır, diğer günahlar ise
Allah'ın lütfuyla bağışlanabilir yahut da işlenen sevaplar sayesinde örtülür. Konunun
mantığı bu takdirde yerine oturmuş olur ve Kur'an'ın küçük-büyük ayrımı da bir
anlam kazanır.
Sözü edilen Nisa ayeti,382 bağışlanma ihtimali bulunan ve bulunmayan
günahları birbirinden ayırmaya yöneliktir. Ayet küçük günahlara münhasır kılınınca
(bağışlanmaz diye) şirk kavramının belirlenmesinin bir anlamı kalmaz ve mağfirete
konu teşkil eden günah muhatapça meçhul kalır. Aslında İlâhî beyanın geldiği Nisa
ayetinde anlatılması istenen şey azap konusu değildir, orada açıklanması amaçlanan
husus af ve günahları örtme kapsamında bağışlanmanın gerçekleşebileceğidir. Af ve
günahları örtme de ya işlenen sevapların mükâfatı olarak veya bir sure azap edilmek
suretiyle tahakkuk eder.
Cenâb-ı Hakk'ın “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, (bundan
başkasını dilediği kimse için bağışlar)” mealindeki beyanına yönelik olarak Havâric'e
ait “hatayı bağışlar” yolundaki yorum isabetsizdir; çünkü hata günah değildir ki
bağışlanmaya konu teşkil etsin. Hâlbuki ayette bağışlamadan (mağfiret) söz
edilmektedir. Bu ayette tövbe şartının saklı tutulduğu ihtimali de bahis konusu
378
el- Kehf, 18/ 110.
Yusuf, 12/ 106.
380
en- Nisa, 4/ 48, ayrıca bk. en-Nisa, 4/116.
381
el-Enbiya, 21/ 94.
382
Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan(günah)ları ise
dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira
etmiş olur. 4/ 48.
379
69
değildir; zira tövbe halinde şirk bile bağışlanır, ayet ise şirk ile diğer günahların ayırt
edilmesi konusundadır.
“Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mümin
erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip
dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.”383
Matüridi bu ayeti şöyle yorumluyor: Bu ayet-i kerime küçük veya büyük
günah işleyen kimseye gerçek manada küfür veya şirk kavramını nispet etmeyi
engelleyen açık bir delil hükmündedir. Çünkü Allah Teâlâ, Peygamber'ine hem
kendisinin hem de kadın ve erkek müminlerin günahları için istiğfarda bulunmasını
emretmektedir. Diğer bir yorum da Allah’ın iyi kullarının mürtekib-i kebire hakkında
şefaatçi olmasıdır. Cenâb-ı Hak bu kulların müminler adına yaptıkları istiğfara
olumlu cevap verir ve bağışlanma talebini günahkâr müminlere yöneltir.
Kâ'bî ise peygamberlerin ve velilerin istiğfarını zaten Allah tarafından
bağışlanmış olan günahlar manasında yorumlamıştır.
“Allah'a ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber'e yaraşır ne de inananlara.”384 “Sefere çıkmaktan geri kalmış bedeviler sana diyecekler ki...”385 “Onlar
için mağfiret dilesen de (dilemesen de) birdir.”386 “Onlardan ölmüş olan hiçbirine
asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü
inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.”387
Matüridi yukarıdaki ayetleri şöyle yorumlamıştır: Bu ayetler, günahkâr
müminlerde küfür veya şirk niteliği mevcutken onların bağışlanması yolunda dilekte
bulunmanın emredilmesinin ihtimal dâhilinde olmadığının bir kanıtıdır. Şüphe yok ki
Allah’ın onlardan zail olmuş iman adıyla af dilemesini emretmesi imkân dâhilinde
değildir, çünkü bu gerçek dışı bir durum arz etmektedir. Düşünülmelidir ki söz
konusu âyet-i kerîmelerde görüldüğü üzere Cenâb-ı Hak, Peygamber'ini müşrikler
için af dilemekten sakındırmıştır; O'nun nifak ehli için af dilemekten men edişi de şu
âyetlerle sabittir: “Sefere çıkmaktan geri kalmış bedeviler sana diyecekler ki...”,
383
Muhammed, 47/ 19.
et-Tevbe, 9/ 113.
385
el-Feth, 48/ 11.
386
el-Münafikun, 63/ 6.
387
et-Tevbe, 9/ 84.
384
70
“Onlar için mağfiret dilesen de (dilemesen de) birdir.” Bundan başka Allah Teâlâ
Peygamber'ini münafıkların cenaze namazını kılmaktan da men etmiştir.
“Ey müminler! Hepiniz Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz”388
İmam Matüridi bu ayeti, Allah Teala insanların imanının mevcudiyetiyle
birlikte tövbe etmeyi gerekli kılmış ve tövbe yoluyla kendilerini bağışlayacağını,
ayrıca müminin iman vasfını muhafaza etmesi halinde müminlerin tövbe ile
bağışlanıp
örtülecek
günahlarının
bulunduğunu
haber
vermiştir,
şeklinde
yorumlamıştır.
“Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse...”389
İmam Matüridi bu ayeti, Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanı icbar altında küfrü
telaffuz eden kimseye küfür vasfını gerçek manada değil sadece lâfzî-lügavî olarak
nispet etmiştir; çünkü bu kişinin kalbi imanla doludur. Şu halde bazı arızî sebeplere
dayanılarak kişinin mecaz yoluyla küfürle vasıflandırılması mümkündür. İşte bir
kısım ameller sebebiyle yapılan vasıflandırma da aynı konumdadır, şeklinde
yorumlamıştır.
“Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de...”;390 “İnkâr edenlere
tutumlarından vazgeçerlerse geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle”391
Matüridi bu ayetleri şöyle yorumluyor: Malûm olduğu üzere şirkin
mevcudiyeti halinde, kişi işlediği hayrın kendisini ve mükâfatını göremediği gibi
onun küfür halinde iken işlediği bir şerrin cezasını iman ettikten sonra görmesi de
söz konusu değildir; bunun delili ise yukarıdaki ayet-i kerimelerdir.
Şimdi ayette sözü edilen vazgeçme ve kendini sakındırma (intiha) eylemini
gerçekleştirecek hususların, Havâric'in dediği gibi sınırsız kapsamlı olması mümkün
görünmediği gibi bütün taatlere ulaşmanın ve gerekli görevlerin hepsini yerine
getirmenin yolunu bulmak -hayatın elvermemesi sebebiyle- imkân dâhilinde bulunduğunu söylemek de isabetli değildir. Zaten bu durumda kötülükten sakınılamaz bir
sonuç doğmaktadır; Mu'tezile'nin anlayışı da Havâric paralelindedir. Şu halde
sakınma denen şeyin herkesin her vakitte gerçekleştirebileceği bir eylem niteliği
388
en-Nur, 24/ 31.
en- Nahl, 16/ 106.
390
en-Nisa, 4/ 110.
391
el- Enfal, 8/ 38.
389
71
taşıdığı ortaya çıkmış oldu ki o da küfür ve mâsiyetlerin bütün türlerinden uzak
kalmak, Allah Teâlâ'ya ve kişinin iman ettiği her şeye inanmaktan ibarettir.
“Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da
ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin…”392
“Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli
kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar), insanlardan
birçoğunun sapmasına sebep oldular…” 393
“Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin
en merhametlisisin" diye niyaz etmişti.” 394
“Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim
kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden
başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!"
diye niyaz etti. Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık.
İşte biz müminleri böyle kurtarırız.395
“Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla
dedi, Allah da onu bağışladı. Çünkü çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan ancak
O'dur.”396
İmam Matüridi: Küçük günahlar sebebiyle bile tekfir cihetine giden
Haricîlerin telakkisini reddeden bir husus da peygamberlerle velilerin de bu tür bazı
günahları işlemiş olmalarıdır. Tekfire sebep teşkil eden bir günah ise nübüvvet ve
velayet mertebesini iskat eder, yorumunu yaparak yukarıdaki ayetlerde işaret edilen
peygamber dualarını buna delil getirmektedir. Ayeti kerimeleri ise şöyle yorumluyor:
“Mu'tezile'nin günah konusundaki telakkisine bağlı kalındığı takdirde şöyle bir
durum ortaya çıkmaktadır: Allah (muhtelif ayetlerinde) peygamberlerini kendisine
yalvara yakara gizlice dua etmek, ümit ve korku ile niyazda bulunmak, kendilerinden
sâdır olan zelleler sebebiyle gözyaşı dökmek ve makam-ı ulûhiyete arz-ı hâl etmekle
vasıflandırmış; onların dualarına icabet olunduğu ve taleplerinin yerine getirildiği de
haber verilmiştir. Peygamberlerin günahları hikmet açısından azaba sebep teşkil
392
Hud, 11/ 45–47.
İbrahim, 14/ 35–41. ayrıca bk. eş-Şuara 26/83–89.
394
el- Enbiya, 21/ 83–84.
395
el- Enbiya, 21/ 87–88.
396
el-Kasas, 28/ 16.
393
72
edebilir olmasa veya bu yüzden kendilerini azap endişesi sarmamış bulunsaydı onlar
bu dua ve niyazlarında haddi aşmış, Allah'ı zulüm ve haddi aşmakla nitelemiş
olurlardı. Bu ise zelle işlemekten daha büyük bir günahtır. Bu anlattıklarımız, küçük
günahların bağışlanacağı ve bunlardan dolayı cezalandırma eyleminin hikmet dışında
tutulmasının gerektiği yolunda Mu'tezile tarafından ileri sürülen görüşle aynı
günahlar sebebiyle kişiden iman vasfının kalkacağı şeklindeki Havâric telakkisini
reddetmektedir.”397
Ka’bi, peygamberlerin ve velilerin istiğfarını zaten Allah tarafından
bağışlanmış olan günahlar manasına yorumlamıştır.
“Kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.”398
İmam Matüridi bu ayeti şöyle yorumlamaktadır: Küçük günahları abartan
kimsenin bu telakkisinde güç yetirilemeyecek şeyle mükellef tutma problemi
bulunmaktadır. Aslında böyle birinden korku ve ümit kalkar ve nihaî tutumu İlâhî
azaptan emin olma veya rahmetinden ümit kesme durumuna düşer; hâlbuki Allah
bunun dalâlet ve küfür olduğunu haber vermiştir. Bir de küfür, şirk ve benzeri suçlara
ait cezaların zikredilmesi bir grubun görüşüne göre şirk isminin, diğerine göre de
küfür vasfının nispet edilmesini icap ettirmiştir. Bu hükmü şu İlâhî beyanlar teyit
etmektedir: “Kâfirler topluluğundan başka hiçbir kimse Allah'ın rahmetinden ümit
kesmez”, “Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit keser?”
“Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu
büyük günahtır (fasıklıktır), Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele
etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak
koşanlar olursunuz.”399
Matüridi bu ayeti, büyük günah işleyen bir mümini bazıları kâfir, bazıları
müşrik, bazıları ne mümin ne kâfir, bazıları münafık kabul etmiş, bir kısım âlimler de
onun mümin vasfını koruduğunu benimsemekle birlikte işlediği günah sebebiyle asi
ve fasık konumunda bulunduğunu söylemiş; fakat kendisine fısk ve fücur vasfını da
nispet etmemiştir. Yukarıdaki ayette açıkça ifade edildiği gibi fısk ve fücur ile
nitelendirilebileceği günahını bildiği kimseler müstesna. Bu sonunculara göre Allah
397
Topaloğlu, a.g.e. s. 424.
Yusuf, 12/ 87. ayrıca bk. el- A’raf, 7/ 99, el-Hicr, 15/ 56.
399
el- En’am, 6/ 121. ayrıca bk. el-En’am, 6/ 145.
398
73
Teâlâ'nın böylesini, günahı miktarınca cezalandırması mümkün olduğu gibi kulluk
samimiyeti ve diğer iyiliklerinin mevcudiyeti sebebiyle doğrudan affetmesi de
ihtimal dâhilindedir, şeklinde yorumlamıştır.
“Allah'ın indirdiği vahiyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir”400
Matüridi bu ayet-i kerimenin, İlahi sınırları aşma hakkında olduğunu ifade
etmektedir.
Kâ'bî bu beyanın tekfir içerdiğini kabul etmeyip ayeti hükmetmemeyi helâl
telakki etmekle yoruma tâbi tutmuştur.401
“Sizi yaratan O’dur, kiminiz kâfir kiminiz mümindir”402 “Dileyen iman etsin
dileyen inkâr etsin”403
“Allah kimi doğru yola iletmek isterse...”404 “Allah dileseydi hepinizi bir tek
ümmet yapardı. Fakat O dilediğini saptırır...”405 “Mümin olan fâsık olan gibi midir?
Elbette eşit olamazlar.”406
İmam Matüridi, “Sizi yaratan O’dur, kiminiz kâfir kiminiz mümindir” ayetini
Ka’bi’nin, Allah muhtemel bölünmeler açısından iman merkezli hükümleri üçe
ayırmıştır: Küfür hali, iman hali, ne küfür ne de iman olan hal; öyle ki ilk ikisi
bulunmayınca ikisi arası (vâsıt) gerçekleşir görüşünü reddetmek için delil getirmiştir.
Hâlbuki Allah din ve iman umurunu bilme yeteneğini taşıyan insanı hem dünya hem
âhiret işleri çerçevesinde sadece ikiye ayırmıştır, bunun delili ise söz konusu ayettir.
Matüridi dışındaki farklı grupların yukarıdaki ayetleri yorumları ve
Matüridi’nin bunlara verdiği cevap: Mürtekib-i kebire Allah'ın kâfirlere nispet ettiği
fısk, fücur ve zulüm gibi kavramlarla da isimlendirilmiş, bu sebeple küfür onun da
bir vasfı olmuştur. İşte söz konusu ayetler buna işaret etmektedir.
Görüşlerini sıraladığımız gruplara göre ise küfür vasfını taşımayan kimseye
de ilâhî rahmetten ümit kestirmek gerekmektedir. Şu da belirtilmelidir ki salt isim ve
vasıflar onları taşıyanlara ne bir yarar sağlar ne de herhangi bir zarar getirir. Zarar ve
faydalar isimlerin ait bulunduğu gerçek ve mahiyetlerdedir. Cehennemde ebedî kalış
400
el- Maide, 5/ 44.
Topaloğlu, a.g.e. s. 452.
402
et- Teğabün, 64/ 2.
403
el-Kehf, 18/ 29.
404
el-En’am, 6/125.
405
en- Nahl, 16/ 93.
406
es-Secde, 32/ 18.
401
74
gerçekleşince ister mümin ister kâfir olsun isim veya vasfın bir yararı kalmaz. Ne var
ki küfrün cezasına çarptırılan kimseyi bu vasıfla anmaya da engel olunamaz.
“Nice yüzlerin ağardığı... gün.”407 “Kitabı sağ tarafından verilen...”408
“…Yakıtı insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kâfirler
için hazırlanmıştır.”409
İmam Matüridi, farklı grupların yukarıdaki ayetleri büyük günah işleyen için
tehdidin mevcudiyeti sabit olduğuna göre onun kâfir olarak kabul edilmesi
kaçınılmaz hale gelmiştir, şeklindeki görüşlerine delil getirdiklerini söylemektedir.410
Oysaki tehditler iman edip de günah işleyenler için birkaç şekilde yorumlanabilir: a) Sözü edilen kötü halleri tercih etmekten sakındırma amacı. b) Vaîdin
içerdiği hususlar başka iyilikleri olmasaydı günahlarının cezasını oluşturacağı
manasında. Yukarıdaki ayetler de buna işaret etmektedir.
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz…”411
“Müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa…”412
İmam Matüridi’nin ayetler hakkındaki yorumu: Yüce Allah mürtekib-i
kebîreye kendi hükmündeki cezaî müeyyideyi nispet etmekle birlikte şu ayet-i
kerimede görüldüğü üzere onun iman vasfının devam ettiğini beyan etmiştir: “Ey
iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” Cenâb-ı Hak bu
beyanında iman vasfının yanında gazabın mevcudiyetini gerekli kılmış ve bunu,
günahın işlenmemesi durumunda kullanılamayacak bir sitem üslubuyla, “Niçin
söylüyorsunuz?” şeklinde dile getirmiştir. Burada yer alan “makt” hikmet
çerçevesinde bağışlanması beklenen türden bir günahı nitelememektedir. Yine Allah
“Müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa...” buyurmuştur. Allah Teâlâ burada
her iki gruba da iman vasfını nispet etmenin yanında ikisinden birine savaş statüsü
çerçevesinde “bağy” sıfatını izafe etmiş ve olaya tanık olan Müslümanlar’a saldırganın İlâhî hükme rıza göstermesi noktasına kadar saldırıya uğrayana yardım etme
görevini yüklemiştir. Eğer bağy eylemi iman dairesinden çıkma anlamına gelseydi
böyle bir yerde başka bir anlatımın kullanılması gerekirdi. Ka’bî, “Ey iman edenler!
407
Al-i İmran, 3/ 106.
el-Hakka, 69/ 19. Ayrıca bk. el-Hakka, 69/ 25–26.
409
el-Bakara 2/ 24. Ayrıca bk. Al-i İmran, 3/ 131.
410
Topaloğlu, a.g.e. s. 427.
411
es-Saf, 61/ 2.
412
el-Hucurat, 49 / 9.
408
75
Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” mealindeki ayet hakkında şöyle
demiştir: Bu, kişinin kendi fiili olmayan konuda geçerlidir. Meselâ insan asi
arkadaşlarının kötü bir fiil işlemeye davet ettiği birini görür ve onu sakındırmak
amacıyla “Dindarlığına zarar getirecek ve Rabbinin gazabını celbedecek şeyi niçin
yapıyorsun kardeşim?" der. Bu uyarı kişinin o fiili işlediğinden dolayı olmayıp
sadece işlememesi içindir.
Kâ'bî, Cenâb-ı Hakk’ın “Eğer müminlerden iki grup birbirini öldürmeye
kalkışırsa...” diye başlayan beyanını şöyle yorumlamıştır: Bu beyan şu âyet-i
kerîmenin konumundadır: “İçinizden kim dininden dönerse...” Bilindiği üzere Allah
Teâlâ bu kişiyi daha önce mümin diye vasıflandırmıştı. İkincisi sözü edilen ayetteki
karşılıklı çekişmenin, birbirini itip kakma tülünden silâhsız olması yahut da bir
içtihada dayanarak bunu yapmış bulunmalarıdır, bu durumda iman dairesinden
çıkmış olmazlar.413
Matüridi: Ayette birbirini öldürmeye kalkışan grupların barıştırılması
emredildiği ve bunlar kardeş diye nitelendirildiğine göre irtidad manasının söz
konusu olmadığı anlaşılmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın “Saldıran tarafı öldürün” şeklindeki
beyanı da saldırganın bilindiğini ve ortada ictihad diye bir fonksiyonun
bulunmadığını gösterir, diyerek Ka’bi’ye cevap veriyor ve ayeti yorumluyor.
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılınmıştır...”414
İmam Matüridi bu ayeti; Bilindiği üzere kısas sadece kasten öldürme
durumunda gereklidir. Cenâb-ı Hak bu ayetin baş tarafında muhataplarına iman
vasfını nispet etmiş, aralarındaki insaniyet ve İslâmiyet kardeşliğinin devam ettiğine
işaret etmiş ve bu tazminat (fidye) yönteminin “Rabbinizden bir hafifletme ve
esirgeme” olduğunu haber vermiştir. Bu vasıfların işledikleri fiilin kendilerini
imandan çıkardığı kimseler hakkında düşünülmesi ihtimalden uzak olan bir şeydir,
diye yorumlamıştır.415
413
Topaloğlu, a.g.e. s. 465.
el-Bakara, 2/ 178.
415
Topaloğlu, a.g.e. s. 466.
414
76
Kâ’bî ise kısastan bahseden ve içinde kardeşlikten söz edilen yukarıdaki ayet
hakkında şöyle demiştir: Allah salt bir kardeşliğe herhangi bir mükâfat veya övgü
izafe etmemiştir, bu hususlar din kardeşliği için söz konusudur.416
Matüridi Ka’bi’nin bu yorumunu eleştirerek şöyle cevap veriyor: Kendisine
denir ki Allah âyet-i kerîmenin başında onları mümin diye nitelemiştir. Aynı ayetin
sonunda kardeşlik vasfını kendileri için sürdürmüştür, kardeşlik kaydının
bağlanacağı başka bir kavram da bu ilâhî beyanda yer almamıştır. Şu halde bunun
dinî bir kardeşlik olduğu ve iman vasfının da sürdürüldüğü sabit olmuştur.417
“Eğer din hususunda sizden yardım isterlerse...”418
Matüridi bu ayeti, Allah “İman edip de hicrete katılmayanlara gelince,
kendileri hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur”
buyurduktan sonra “Eğer din hususunda sizden yardım isterlerse...” diye beyanlarına
devam etmiştir. Burada da O, hicrete katılmayanlara iman vasfını izafe etmiş, onları
hicrete katılmamalarına rağmen İslâmiyet'e intisap konusunda katılanlarla bir
tutmuştur, diye yorumlamıştır.
“Kendilerine yazık eden kimselere, melekler, canlarını alırken ...”419 “Ey
iman edenler! Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin”420
“Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber'e hainlik etmeyin”421
İmam Matüridi, yukarıdaki ayet-i kerimeleri: “Hicret etmemenin günahına
dair varit olan vaidin büyüklüğünü ortaya koymakta ve ayrıca Cenâb-ı Hak bu
ayetlerde sözü edilen kişilere, fiillerinin çirkinliğine rağmen iman vasfını nispet
etmiştir.” diye yorumlamaktadır.422
“Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler, evet onlar benim
rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir.”423
İmam Matüridi, Havaric ve Mu’tezile mensuplarının büyük günah işleyen
birinin iman dairesinden çıktığını ve onun ebedi cehennemde kalacağını iddia etmek
416
Topaloğlu, a.g.e. s. 466.
Topaloğlu, a.g.e. s. 466.
418
el-Enfal, 8/ 72.
419
en-Nisa, 4/ 97.
420
el-Mümtehine, 60/ 1.
421
el-Enfal, 8/ 27.
422
Topaloğlu, a.g.e. s. 432.
423
el-Ankebut, 29/ 23.
417
77
suretiyle Allah’ın rahmetini mürtekibi kebireden nefyettiklerinden dolayı küfre
düştüklerini, yukarıdaki ayet-i kerimenin delaletiyle Allah’ın rahmetinden ümit
kesmenin ise bir küfür alameti olduğu şeklinde yorumlamıştır.424
“... Onu tercih ettiği yöne sevk eder ve cehenneme atarız.”425
İmam Matüridi’nin yukarıdaki ayet hakkındaki yorumu: Allah'ın ayetlerine
iman edenler O'nu affedici, bağışlayıcı ve esirgeyici olarak nitelemiş ve bunu gerçek
manada düşünmüşlerdir; işte Allah’ın rahmetini ummak onların hakkıdır. Böyleleri
hakkında küfür ve cehennemde ebedî kalış sonuçlarından herhangi biriyle
hükmetmek mümkün değildir. Neticede her zümre kendi kanaat ve hükmünün
gereğini üstlenmiş oldu, işte yukarıdaki ayetin ifade ettiği hakikat budur.426
“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile
peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip “Bir kısmına iman ederiz ama bir
kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak
isteyenler yok mu; İşte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap
hazırlamışızdır.”427
İmam Matüridi bu ayeti, Mu’tezile mensuplarının “Mürtekib-i kebire ne iman
ne de küfür ismiyle nitelendirilebilir” şeklindeki iddialarının yanlışlığına bir delil
olarak getirmiştir. Yani Mu’tezile, mürtekib-i kebîrenin imanın gereklerinden bir
kısmını yerine getirdiğini söyleyecek olursa, şunu hatırlatalım ki Allah iman
konularının bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr eden ve “Bir kısmına inanır, bir
kısmına inanmayız” diyen kimselerin tamı tamına kâfir olduklarını haber vermiştir.
Bu durumda Mu'tezile mensuplarına mürtekib-i kebîreye kâfir demeleri lâzım gelir ki
bu, Havaric'in kanaatidir.428
“Allah mı size izin verdi, yoksa Cenâb-ı Hakk'a iftira mı ediyorsunuz?”429
“Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?”430 “Onlar artık mümin değillerdir”431
424
Topaloğlu, a.g.e. s. 433.
en-Nisa, 4/ 115.
426
Topaloğlu, a.g.e. s. 433.
427
en-Nisa, 4/ 150–151.
428
Topaloğlu, a.g.e. s. 435.
429
Yunus, 10/ 59.
430
el- Bakara, 2/ 140.
431
el-Maide, 5/43.
425
78
İmam Matüridi, Mu’tezile’nin insanları dünya ahiret hükümleri çerçevesinde;
mümin, kâfir, ne mümin ne de kâfir diye üç kısma ayırmasının yanlışlığına tepki
olarak yukarıdaki ayeti kerimeleri delil olarak getirmiştir.432
Mu'tezile'nin bu ayrımı üçe çıkarması Allah'ın belirlediği sınırlamanın ötesine
geçiştir. Böylesine lâyık olana bunu söylemeye “Allah mı size izin verdi, yoksa
Cenâb-ı Hakk'a iftira mı ediyorsunuz?” demek yahut da Yahudiler’e denildiği gibi
“Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” sorusunu sormaktır. İkincisi Allah Teâlâ
Kur'ân-ı Hâkim’inde biraz önce sözü edilen gruba tam manasıyla küfür nispet ederek
imanı nefyetmiş ve “Onlar artık mümin değillerdir ” demiştir. Dengesi yerinde hiçbir
insan yoktur ki aklına “Onlar belki de kâfir değillerdi” diye bir fikir gelmiş olsun.
Aksine kendisinde inanma eylemi bulunan birinden iman nefyedilince bu, küfür
sebebiyle yapılmış olur (ve o kişi artık kâfir diye vasıflandırılır).İşte Matüridi
yukarıdaki ayetleri bu şeklinde yorumlamıştır.433
“Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir
öğüt vardır.”434
Matüridi’nin ayet hakkındaki yorumu: Şunu belirtmek gerekir ki ümmetin
uleması -bazı konularda farklı görüşler benimsemelerine rağmen- kebire işleyen
kimsenin şirk, küfür veya İslâm olmak üzere dinî vasıflardan birini taşıdığı
noktasında ittifak etmiştir. Şüpheli bir beyanda bulunma endişesiyle bu vasfı inkâr
eden kimse ulemanın ittifak ettiği bir hususu hiçe saymış olur; ulema, benimsedikleri
görüşün Kitap ve Sünnet tarafından haber verildiğini de şüphe bırakmayacak şekilde
delillendirmiştir. Evet bütün benliği ile konuya yönelip kulak veren yahut da aklı ve
fikri olan kimsede hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde. Matüridi bu anlatımında
yukarıdaki ayet-i kerimenin üslubunu kullanarak yorum yapmaktadır.435
“
... Size manevî bir kazanç yolunu göstereyim mi?”436 “Eğer Allah yolundaki
harcamalarınızı açıktan yaparsanız...”437 “İyilikler kötülükleri giderir”438
İmam Matüridi söz konusu ayetleri şöyle yorumlamaktadır:
432
Topaloğlu, a.g.e. s. 435.
Topaloğlu, a.g.e. s. 435.
434
Kaf, 50/ 37.
435
Topaloğlu, a.g.e. s. 436.
436
es-Saf, 61/ 10–11.
437
el-Bakara, 2/ 271.
438
Hud, 11/ 114.
433
79
Yukarıdaki ayet-i kerimelerde “günahların örtülmesi”nden söz edilmektedir.
Günah bulunmayan yerde onu örtmek bahis konusu olamaz, hata ise günah statüsüne
girmez. Hâlbuki günahın örtülmesi cezaya konu teşkil eden bir davranış için
gündeme gelir. Bu ayetler Mu'tezile'nin vermek istediği manaya da alınamaz; çünkü
onların telakkisi problemin nirengi noktasını oluşturan kebire-sagire ayrımı
prototipine uymamaktadır. Şöyle ki küçük günah büyük günahlardan sakınan
kimseden -Mu'tezile anlayışına göre- bağışlanmış olarak vaki olur, hâlbuki yorumuna
çalıştığımız ayetlerde günahın oluşması, sonra da örtülmesi söz konusudur. Mu'tezile
ise bunu örtülmüş değil bağışlanmış statüsünde tutmaktadır; zira Mu'tezile'ce
“bağışlanmış” diye nitelenen günah ayette “örtülen” diye zikredilen günahtır.
Günahın örtülebilir statüsüne girmesi için varlığını bir sure sürdürmesi onun
“bağışlanmış” olma konumunu ortadan kaldırır. Örtülecek günah, onu işleyenin
güzel bir davranışta bulunması yoluyla silinen günahtır, Cenâb-ı Hakk'ın şu
beyanlarında dile getirildiği gibi: “... Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir”;
“... Size manevî bir kazanç yolunu göstereyim mi?”; “Eğer Allah yolundaki
harcamalarınızı açıktan yaparsanız...” yine Allah Teala’nın “... Samimi bir tövbe ile
Allah'a dönün”439 mealindeki ilâhî beyanı da aynı konuya delil teşkil eder. Bu meselenin temel dayanağı da Cenâb-ı Hakk'ın “İyilikler kötülükleri giderir” mealindeki
beyanıdır.440
“Kim imanı kabul etmezse...”441 “Kim İslâm'dan başka bir din ararsa...”
442
“Sizden kim dininden dönerse...”443
İmam Matüridi’nin Ayetler hakkındaki yorumu:
İslâmiyet'i din olarak kabul etmeden belli bir ibadeti yerine getirmek isteyen
kimsenin bu ameli elbette kabule şayan değildir, şüphe yok ki her ibadet ancak İslâm
dinini benimsemekle kabule mazhar olur.444
Şaşılacak bir şeydir ki Mu'tezile mensupları büyük günah işleyenlere "ehli
salât ve ehli kıble" ismini nispet ederler. Sözü edilen zümreye bu adı izafe etmenin
sebebi ise imandır. Şüphe yok ki ehli salât, ehli kıble adının kalmasına rağmen
439
et-Tahrim, 66/ 8.
Topaloğlu, a.g.e. s. 437.
441
el-Maide, 5/ 5.
442
Al-i İmran, 3/ 85.
443
el-Bakara, 2/ 217.
444
Topaloğlu, a.g.e. s. 441.
440
80
imanın yok olması mümkün değildir; evet bu isimler, sayesinde var oldukları esas
ortadan kalksın da kendileri mevcudiyetlerini sürdürsün! Bu olacak bir şey
değildir.445
“Ey iman edenler! Samimi bir tövbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz
sizin kötülüklerinizi örter. Peygamber'i ve onunla birlikte iman edenleri
utandırmayacağı günde, Allah, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere kor”446
Bu ayet hakkındaki Ka’bi’nin yorumu:
Kâ'bî, içinde “Allah'ın, Peygamber'i ve onunla birlikte iman edenleri
utandırmayacağı gün” ifadesi geçen ayetle kebire işleyen hakkında istidlalde
bulunmak istemiştir: Böylesi şayet mümin sayılsaydı azaba maruz bırakılmaz ve
tehdit edilmeye lâyık görülmezdi.447
İmam Matüridi’nin ayet hakkındaki yorumu:
Sözü edilen ayet birkaç türlü yorumlanabilir. Birincisi kebire işleyeni
Resulullah’ın şefaatinden mahrum etmemesi, Cenâb-ı Hakk'ın şefaatini kabul etmesi
ve o sayede kendini kurtarmasıdır. İkincisi bu hususun, Cenâb-ı Hakk'ın müminlere
“Birbirinize yönelik haklarınızı bağışlayın, bu takdirde mazeretinizi kabul edip sizi
affetmek de benim işim” diyeceği gün gerçekleşeceğidir. Üçüncüsü büyük günah
işleyenleri kâfirler gibi utandırmayacağıdır, meselâ cehennemde ebedî kalış gibi; zira
kâfirlerin perişanlığı çeşit çeşittir. Azap onu hak edenlerin manevî düşüş derecelerine
ve çeşitli zamanlara göre değişiklik arz eder. “Utandırmayacağı”nın bir manası da
muhtemelen “rezil edip iç yüzünü herkese göstermeyecek” şeklindedir; bu, aynı
zamanda her bir mümin için söz konusudur.448
“Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde
Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları
Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile
ısrar etmezler.”449
Matüridi bu ayeti şöyle yorumluyor:
445
Topaloğlu, a.g.e. s. 441.
et-Tahrim, 66/ 8.
447
Topaloğlu, a.g.e. s. 460.
448
Topaloğlu, a.g.e. s. 422.
449
Al-i İmran,3/ 135.
446
81
Bazı ayetlerde yer alan vaîd ifadelerinin, kötülükleri helâl telakki edenlere has
olması ihtimal dâhilindedir. Ayrıca va'd için tahsis söz konusu olacaksa vaîd için de
olması gerekir. Aslında vaîd kendi başına bir kavram durumundadır, bu sebeple de
tahsis edilmeye daha elverişlidir. Bir de vaîdin gerçekleşmesi için günahta ısrar etme
faktörü şart koşulmuştur, bu da bir nevi husus ifade ediş belirtisidir; oysaki bu,
va'dde yoktur. Bu yüzden de vaîdin kötülükleri helâl telakki edenlere hamledilmesi
gereklilik kazanmıştır.450
“Biz Allah’a… iman ettik deyiniz”451 “Peygamber… İman etti”452 “Size
selam verene ‘Sen mümin değilsin’ demeyin.”453
İmam Matüridi’nin ayetler hakkındaki yorumu:
Allah Teâlâ, kişiye işlediği günahı irtikâp etmeden önce iman vasfını nispet
etmiş, küfür vasfını da ondan nefyetmiştir. Verdiğimiz bu hükmün delili de şu
ayetlerdir: “Biz Allah'a... iman ettik deyiniz”, “Peygamber... İman etti.” Cenâb-ı Hak
bu ayetlerinde kişinin hangi şartlar çerçevesinde iman etmiş olacağını beyan etmiş ve
böylesine “Sen mümin değilsin” diyecek kimsenin bu davranışını şu ayetiyle
yasaklamıştır: “Size selâm verene 'Sen mümin değilsin’ demeyin. Resulullah da
Cebrail'in kendisine imanın neden ibaret olduğunu sorması münasebetiyle İlâhî
beyan paralelinde açıklama yapmış ve bu ilkeleri benimseyenlere mümin vasfını
vermiştir. Ayrıca Resul-i Ekrem'in “İnsanlara karşı savaşmaya memur edildim...”
şeklindeki beyanı da aynı mahiyettedir. İşte ayet ve hadislerde sözü edilen ilkelere
inanan kimse bu konumunda Kitap ve Sünnet'in beyanı, ümmetin ittifakı ve dil
mütehassıslarının şahadetiyle mümindir. Şeklinde yorumlamıştır.454
“Nimet olarak sizde bulunan her şey Allah'tandır”455
İmam Matüridi’nin bu ayet hakkındaki yorumu: Burada sözü edilen
nimetlerin Allah'ın kendisi olması söz konusu değildir. Şu da bir gerçektir ki sözü
edilen taat mahiyeti belirlenmiş bir ibadetin adı olup her türlü ibadet onun varlığı ile
makbul, yokluğu ile de reddedilmiş olur. İşte herkesin dinden saydığı taatların
450
Topaloğlu, a.g.e. s. 443.
el-Bakara, 2/ 136.
452
el-Bakara, 2/ 285.
453
en-Nisa, 4/ 94.
454
Topaloğlu, a.g.e. s. 444.
455
en-Nahl, 16 / 53.
451
82
manası bundan ibarettir. Başka bir şeye “ondandır” diye nispet edilen her şeyin onun
ismini alması gerekli değildir.456
“Söyledikleri sözden dolayı Allah onları cennetlerle mükâfatlandırdı” 457
İmam Matüridi bu ayet-i kerimeyi şöyle yorumluyor: Bu tür ayetler çeşitli
tutum ve davranışların varacağı ve doğuracağı sonucu haber vermektedir; aslında her
müminin nihaî durumu bundan ibarettir. Naslarda yer alan vaad ve müjdenin, imanın
gerektirdiği bütün ahlâkî erdemleri ve imanın göstergesi sayılan davranışlarla birlikte
gerçekleştirenlere ait olmasıdır. Bütün Müslümanların kanaatine göre sadece söze
mukabil böyle bir mükâfatın verilmesi söz konusu değildir.458
“... Beşinci defa da yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetinin (koca olarak)
kendi üzerine olmasını dilemesidir...” 459
“Beşinci defa da eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının
kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.”460
“Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar
dünya ve âhirette lanetlenmişlerdir ve onlar için büyük bir azap vardır”461
“Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup bunu ispat edecek dört şahit
getiremeyenlere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul
etmeyin. Onlar fasıkların ta kendisidir.”462
“(Hz. Ayşe’ye yönelik) bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin,
kendi vicdanlarında hüsnü zanda bulunup da ‘Bu apaçık bir iftiradır' demeleri
gerekmez miydi? İftiracıların bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi?
Mademki şahitler getiremediler öyleyse onlar Allah nezdinde yalancıların ta
kendisidir”463
İmam Matüridi, Ka’bi’nin kazf ayetiyle istidlalde bulunarak “Allah iffetli
kadına zina isnadında bulunanların -bu isnadı helal telakki etme ve benzeri herhangi
bir kayıt zikretmeden- lanetlenmiş olduklarını haber vermiştir, oysaki İlahi lanete
456
Topaloğlu, a.g.e. s. 447.
el-Maide, 5/ 85.
458
Topaloğlu, a.g.e. s. 448.
459
en-Nur, 24/ 7.
460
en-Nur, 24/ 9.
461
en-Nur, 24/ 23.
462
en-Nur, 24/ 4.
463
en-Nur, 24/12–13.
457
83
uğrayan kişi mümin olamaz.”464 şeklindeki yorumuna karşı çıkarak kendisi bu
ayetleri şöyle yorumlamaktadır:
İlgili ayette yer alan husus, sözü edilen günahı işlemişse Allah'ın lanetine
uğrayacağı gerçeğinden ibarettir, ayette Allah'ın böylesini melun diye isimlendirdiği
zikredilmemektedir. Senin istidlalinde göze çarpan ilk sakatlık Kur'an'a iftira
etmendir. Bir de sen eşine zina isnadında bulunan kocaya İlâhî beyanın “Şayet
yalancılardan biri ise üzerine lanet gelecektir” demesiyle ne hakla laneti hemen
yapıştırdın da Kur'ân-ı Kerim söyleyip durduğu halde iman vasfını bir türlü
yakıştıramadın? Şu da var ki İlâhî beyan başkasına ve kendi eşine zina isnadına
yönelik iki lanetten birincisini kazf haddine çevirmiştir, ikincisi de aynı statü
içindedir (dolayısıyla buradaki günah küfürle değil, mümine verilen bir ceza ile
sonuçlanmıştır). Bir de belirtmek gerekir ki ilgili ayet münafıklar hakkında nazil
olmuştur. Zira “Onlar Allah katında yalancıların ta kendisidirler” buyrulmuştur.
Hâlbuki her iftiracı böyle değildir. Meselenin özü şudur ki Kâ'bî'ye ait bir iddiayı
pervasızca ileri suren, Allah'ın gazabını ve lanetini hafife alan kimseye ilâhî lanet
isabet eder. Aslında lâ'n “kovmak, uzaklaştırmak” demektir. Her günah işleyen kimse
ilâhî rahmetten kovulmuş değildir. İşlediği günahın cezasını çeken kimse için lanet
kavramı artık kullanılamaz. Ayrıca hakkında “Allah'ın lanetine uğrasın!” denilen
herkes de buna lâyık olmuş değildir. Sözü edilen kazf (ve liân) ayetindeki lanet ise
(caydırma amacına yönelik olup) fiilen gerçekleşme statüsünde değildir.465
“Allah'ın koyduğu cezayı uygularken onlara acıyacağınız tutmasın”466
“İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin. Eğer tövbe eder, uslanırlarsa
artık
onları
cezalandırmaktan
vazgeçin.
Allah
tövbeleri
kabul
eden
ve
esirgeyendir.”467
İmam Matüridi bu ayetin, büyük günah işleyenin iman vasfını koruduğunun
açık bir delili olduğunu beyan ettikten sonra ayeti şöyle yorumluyor:
Eğer kebire işleyenin imanı ortadan kalkmış olsa cezayı uygulayacak kimseye
acıma hissi gelmezdi; demek ki iman merhametidir ki cezayı infaz edecek kişiyi
sarar ve nerede ise onun uygulanmaması sonucuna götürür. İlâhî beyan bu konuya
464
Topaloğlu, a.g.e. s. 451.
Topaloğlu, a.g.e. s. 451.
466
en-Nur, 24/ 2.
467
en-Nisa, 4/ 16.
465
84
dikkat çekmiştir. Bizim bu yorumumuzu zina fiilini işleyenin tövbesine dair ayet de
teyit etmektedir. Aslında şer’i cezayı infaz etmek İlâhî bir rahmettir; çünkü ceza
günahı örter ve sahibinden azabı kaldırır.468
“... Namazı zayi ettiler...”469
“... Eğer tövbe edip namaz kılarlarsa...” 470
Matüridi’nin bu ayetleri Yorumu: Allah Teala’nın bu beyanlarında zikrettiği
din kardeşliği ve serbest bırakılma hükümleri savaş sırasında müşriklerin fiiliyle
değil sadece namazı ve zekâtı kabul etmeleri yoluyla gerekli hale gelir. İşte önceki
ayette sözü edilen namazın zayi edilmesi de onu kılmayıp kazaya bırakmak değil
vücûbunu reddetmekle oluşur.471
“Kim bir mümini kasten öldürürse”472
“Ey iman edenler! Mallarınızı haksız yollarla aranızda paylaşıp yemeyin”473
“Yetimlerin mallarını haksızlık ederek yiyenler şüphe yok ki karınlarına
sadece ateş tıkamış olurlar. Zaten onlar alevli bir ateşe gireceklerdir.”474
Ka’bi yukarıdaki ayetlere istidlalde bulunarak İlahi sınırların aşılarak büyük
günah işleyenlerin cehennemde ebedi kalacaklarını iddia etmiştir. İmam Matüridi
buna itiraz ederek Ka’bi’ye cevap niteliğinde ayetleri şöyle yorumlamaktadır:
Şimdi kasten öldürme olayını üç açıdan değerlendirmek mümkündür.
Birincisi dininden dolayı öldürmeyi gerçekleştirmiş olmasıdır; bu, katletmede
işlenebilecek cinayetlerden biridir.
İkincisi ayette zikredilen sonuç ilke olarak katlin cezası olmasıdır; ancak
Allah'ın af lütfunda bulunması ve katile ait iyiliklerle denkleştirmesi de söz
konusudur.
Üçüncüsü ayetin kâfir katiller hakkında olmasıdır, nitekim ayetin sebeb-i
nüzulünde buna ışık tutan delil vardır. Bizim bu açıklamamızın kanıtı da Cenâb-ı
Hakk'ın “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılınmıştır”
mealindeki beyanıdır. Müminlere kısasın farz kılınması kasten katl fiilini işlemeleri
468
Topaloğlu, a.g.e. s. 456.
Meryem, 19/ 59.
470
et-Tevbe, 9/ 5. ayrıca bk. et-Tevbe, 9/ 11.
471
Topaloğlu, a.g.e. s. 452.
472
en-Nisa ,4/ 93.
473
en-Nisa ,4/ 29.
474
en-Nisa, 4/ 10.
469
85
halindedir. İlâhî beyan (“Ey müminler!” demek suretiyle) katl fiilini işleyenler için
iman vasfını sürdürmüştür. Allah Teâlâ beyanının devamında “Kimin cezası
(maktulün velisi olan) kardeşi tarafından bir miktar bağışlanırsa...” buyurmak
suretiyle katil için din kardeşliği kavramını da sürdürmüştür. Ve nihayet Allah “Bu,
Rabbinizden bir hafifletme ve bir rahmettir” buyurarak katili yüce ve aşkın zâtının
rahmetine ümit bağlamaya sevk etmiştir. Bütün bunlara rağmen katilin ebediyen
cehennemde kalması isabetli olmaktan uzaktır.475
Konuyla ilgili olarak Mu'tezile'nin görüşü ise kısasa tövbeden sonra
hükmetmek, böylece uhrevî cezayı ortadan kaldırmak ve ayeti -her ne kadar katile
iman nispet edilişini içeriyorsa da- katl fiiliyle imandan çıkma sonucuna
hamletmektir.476
Malların haksız yollarla yenmesine gelince; bu tür nasların hepsi tahsis
işlemine tâbi tutulmaktadır, zira tahsis dar bir sahayı içeren bir kavramdır, hâlbuki
burada amaçlanan o değildir. Yetimlere ait malların yenmesi meselesi de aynı
konumdadır. İkinci olarak malların haksız yere yenmesini konu edinen ayette
“düşmanlık ve zulüm” kavramları kullanılmıştır. Buradaki düşmanlık Allah'ın
koyduğu sınıra karşı, zulüm de malın sahibine yönelik olabilir; daha önce katil için
söylediklerimiz de bu ayette söz konusu olabilir.477
“O, rahmetini dilediğine has kılar. Allah, büyük lütuf sahibidir.”478
İmam Matüridi bu ayeti şöyle yorumluyor: Marifet iman demek değildir.
Gerçi marifet zaman zaman mecaz yoluyla iman diye isimlendirilmiştir, tıpkı imanın
Allah'ın lütuf ve rahmeti diye isimlendirilmesi gibi. Bunun sebebi de marifetin
tasdike çağrı yapmasıdır.479
“... Suda boğuldular, ardından da ateşe atıldılar.”480
Matüridi’nin ayet hakkındaki yorumu: Aslında şer’i cezayı infaz etmek İlâhî
bir rahmettir, çünkü ceza günahı örter ve sahibinden azabı kaldırır. Bunun yanında
küfrün sebep olduğu dünyevî cezalar sahibini arındırmaz, aksine onu ebediyet
azabına teslim eder. Cenâb-ı Hakk'ın “... Suda boğuldular, ardından da ateşe
475
Topaloğlu, a.g.e. s. 454.
Topaloğlu, a.g.e. s. 454.
477
Topaloğlu, a.g.e. , s. 454.
478
Al-i İmran, 3/74; ayrıca bk. en-Nisa, 4/ 83, el- Maide, 5/ 54, en-Nur, 24/ 21.
479
Topaloğlu, a.g.e. s. 454.
480
Nuh, 71/ 25.
476
86
atıldılar” şeklindeki beyanında olduğu gibi. Dinin koyduğu hadler ve kısas cezaları,
günahların kefareti olarak kabul edilmiştir. Kanıtlanmış oluyor ki bunların kefaret
kılınması cezaları gerektiren günahları işleyen kimsede imanın hâlâ devam etmesi
sebebiyledir.481
“Münafıklar bunların arasında bocalayıp durmaktadır. Ne onlara bağlanırlar
ne bunlara.”482
İmam Matüridi bu ayeti, Allah Teâlâ kendilerinden söz edilebilecek üç
zümreyi beyan etmiştir: Kâfirler, müminler ve münafıklar. Bu sonuncular kâfirlerle
müminler arasında bocalayanlardır. Allah bunların müminlerden de kâfirlerden de
olmadıklarını haber vermiştir. Şimdi nassın haber verdiğinin dışında olmak üzere ara
zümreyi belirlemek isteyen ve Allah'ın ara zümre için esas aldığı nifak gerçeğini yok
sayarak kendi fikrini nassın alternatifi yapmayı hedefleyen kimse gruplandırma
işleminin statüsünü değiştirmiş, Kur'an'ın getirdiği tertibi bozmuş ve bu sebeple de
bütün İslâm müntesiplerinin gazabını üzerine çekmiş olur,” 483diye yorumlamaktadır.
“Onlara kum dikenden başka yemek yoktur.484 “O gün cehennemde kişinin
candan bir dostu ve irinden başka bir yiyeceği yoktur.”485
İmam Matüridi’nin ayetler hakkındaki yorumu:
Allah Teala büyük günah işleyenleri kâfirler gibi cezalandırmayacaktır.
Meselâ cehennemde ebedî kalış gibi; zira kâfirlerin perişanlığı çeşit çeşittir. Nitekim
Allah Teâlâ: “Onlara kuru dikenden başka yemek yoktur buyurmuştur. Yine Allah
bir yerde: “O gün cehennemde kişinin candan bir dostu ve irinden başka bir yiyeceği
yoktur” demiştir. Azap onu hak edenlerin manevî düşüş derecelerine ve çeşitli
zamanlara göre değişiklik arz eder. İşte yukarıdaki ayetler kâfirlerin cehennemdeki
ahvalini bize haber vermektedir.486
“Ey iman edenler! Birinize ölüm gelip yaklaşır ve vasiyette bulunmak isterse
içinizden dürüst iki insan şahitlik etsin.”487
“Ey iman edenler.' Birbirinize borçlandığınız vakit”488
481
Topaloğlu, a.g.e. s. 456.
en-Nisa, 4/ 143.
483
Topaloğlu, a.g.e. s. 458.
484
el-Ğaşiye, 88/ 6.
485
el-Hakka, 69/ 35–36.
486
Topaloğlu, a.g.e. s. 461.
487
el-Maide, 5/ 106.
488
el-Bakara,2/ 282.
482
87
“İçinizden dürüst iki kişiyi de şahit tutun”489
“Eğer yetimlerde akıl ve din açısından bir erginlik (rüşd) gözlemlerseniz
mallarını kendilerine verin.”490
İmam Matüridi bu ayetleri şu şekilde yorumlamaktadır:
Bu ayeti kerimeler “iman vasfının “adalet”491 niteliğinin yok olmasıyla
ortadan kalkmadığını kanıtlayan delillerdir. Eğer her mümin “adl” niteliğine sahip
bulunsaydı Cenâb-ı Hak “içinizden iki insan” derdi, çünkü ayetin başlangıcı
müminlere hitap tarzında idi. Demek ki mümin dürüst (adl) olabileceği gibi gayri adl
de olabilir. Yine Allah Teâlâ'nın “Ey iman edenler! Birbirinize borçlandığınız vakit”
diye başlayıp “rızâ göstereceğiniz şahitler” kısmına kadar' beyan buyurduğu
hususlar. Şayet her mümine (dürüst yani kebire işlememiş, dolayısıyla) rızâ
gösterilebilir olsaydı bu şartın koşulmasının bir yararı olmazdı. Yine Cenâb-ı Hakk'ın
“İçinizden dürüst iki kişiyi de şahit tutun…” mealindeki beyanı. Bu yolla da müminin dürüst olması ve olmamasının imkân dâhilinde bulunduğu anlaşılmıştır. Yine
Allah'ın şu beyanı: “Eğer yetimlerde akıl ve din açısından bir erginlik (rüşd)
gözlemlerseniz mallarını kendilerine verin.” Buna göre bulûğ çağına eren insanların
içinde reşîd olanlar ve olmayanların bulunduğu anlaşılmaktadır. Eğer her mümin
dürüstlük (adl) vasfına sahip bulunsaydı ve dürüst olmayan herkes mümin vasfını
taşımıyor olsaydı, soruşturma sonucu fıskla vasıflandığı anlaşılan kişinin şahitliği
reddedilmez, hatta dürüstlüğü veya aksinin tespit edilebilmesi için hakkında
soruşturma yapılması da meşru sayılmazdı. Aksine, bulunduğu yerde şahidin mümin
olup olmadığı sorulur ve dava konusunda şahitlik görevini yerine getirebileceğine
bakılarak hüküm verilirdi. Sonuç olarak durumu sorulmadan, davranışları
incelenmeden her müminin şahitliğinin kabul edilmesi gerekirdi. Oysaki şahidin
halini araştırma ve salt beyanlarla yetinmeme noktasında ümmetin icmâı söz
konusudur, öyle ki bu beyanlar bir şeyin helâl veya haram oluşu, miras ve ibadetler
gibi imanın şart olduğu konularda pekâlâ yeterli görülebilmektedir. Evet, sözü edilen
icmâ imanın ve kişinin mümin olmasını sağlayıp mümine ait ahkâmı gerekli kılan
489
et-Talak, 65/ 2.
en-Nisa, 4/ 6.
491
Buradaki adalet erdemli ve dürüst yani kebire işlememiş olmak demektir.
490
88
halin fısk ve isyan nevilerini ortadan kaldıran şeylerden ibaret olmadığını beyan eden
bir delil konumundadır.”492
“Allah'ı anmak ve O'ndan gelen Kur'an'dan etkilenmek suretiyle iman
edenlerin kalplerinin ürperme zamanı henüz gelmedi mi?”493
İmam Matüridi’nin ayet hakkındaki yorumu:
Sözü edilen ayet Allah'ı anmaktan doğan huşu hakkındadır. Zikr-i ilâhînin
etkisiyle kalbi ürpermeyen kişi ise yerilmiş bir fasıktır. İmanın huşu derecesi Cenâb-ı
Hakk'ın yücelik ve büyüklüğünün bilinmesiyle oluşur, bu derece müminden hiçbir
zaman ayrılmaz. Aradan uzun zamanın geçmesi kalplerin sertleşmesi ve yergiye
konu teşkil etmesine rağmen kişi yine mümin diye isimlendirilmiştir. Ayette bunun
uzun sürdüğünün ispatı da bulunmaktadır. Bu ise Mu'tezile'ye göre “kebire” diye
nitelendirilmesini gerektiren bir haldir; hâlbuki ilâhî beyan bu bilgiler için iman
vasfını sürdürmüştür. Bu durum karşısında Mu'tezile'nin telakkisi temelden yıkılmış
olur.494
“Allah'a ve peygamberlerine iman edenler, evet bunlar sözü özü doğru
olanlardır.”495
“Allah'a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerinden
ayırmayanlara gelince, (Allah onların mükâfatını verecektir)”496
“Kulun yaptığı iş iyilik olursa Allah onu katlar, kendinden de büyük mükâfat
verir.”497
İmam Matüridi, Ka’bi’nin “Karşılığında mükâfat vaad edilen kabul ve ikrarın
bulunmasına rağmen yine de İlahi uyarının gelmesi mümkündür.” sözünü
hatırlatarak “İşte mutlak manada müminin durumu da bunun gibidir” diye ifade edip
yukarıdaki ayetleri de delil getirerek şöyle yorumlamıştır: Kebire işleyen kimse için
pekâlâ “Allah'a ve peygamberlerine iman etmiş ve elçilerinden hiçbirini diğerinden
ayırmamıştır” denilebilir. Bununla birlikte bu durumda da korkutma ve azabı
hatırlatma ifadesi kullanılabilir. Yine Cenâb-ı Hak “Kulun yaptığı iş iyilik olursa
Allah onu katlar, kendinden de büyük mükâfat verir” buyurmuştur. Kebire sahibi de
492
Topaloğlu, a.g.e. s. 461.
el-Hadid, 57/ 16.
494
Topaloğlu, a.g.e. s. 464.
495
el-Hadid, 57/ 19.
496
en-Nisa, 4/ 152.
497
en-Nisa, 4/ 40.
493
89
mutlaka iyilik yapmıştır, başka bir deyişle onun güzel bir davranışı iyilik (hasene)
ismini almaya hak kazanmıştır.498
“Bu muttakilere göre bir iştir”499
“Bu muhsinlere göre bir iştir”500
Kâ'bî, iman vasfına bağlı olarak gerçekleşen hukukî vecibeleri ve o sayede
helâl kılınan şeyleri ileri surerek, bu çerçeveye kebâir sahipleri de girer fakat kebâir
işleyenlerin bu çerçeve içinde mütalaa edilmesinin mümin vasfını taşıdığından değil,
icmâa dayandığından diyerek yukarıdaki ayet-i kerimeleri delil getirmiştir.501
İmam Matüridi ise Ka’bi’ye cevap vererek ayetleri şöyle yorumlamıştır:
Cenâb-ı Hakk’ın “filân zümreye göre bir davranıştır” yolundaki beyanına
gelince, sözü edilen beyanlar “Bu konuda takva derecesini arzu eden kimseye göre
bir davranıştır” manasına gelmektedir ve bu ayetlerde görev yükleme yoktur. Şunu
da söylemek mümkündür ki söz konusu ayetlerde umumi hitap çerçevesinde takva
kavramına özellik kazandırma amacı da bulunabilir. Daha önce sözünü ettiğimiz,
Allah'a ve peygamberlerine inanmayı konu edinen ayetlerde ise Cenâb-ı Hak, takva
(ve ihsan) faktörüne -sayesinde hitabın vaki olduğu tipin vasfını zikretmeden- umumi
hitap çerçevesinde yer verir, ne ıtlak ne de tahsis bahis konusu olmaksızın.502
“Fakat gerçek şu ki kendi veballerini ve onunla birlikte nice veballeri
taşıyacaklardır.”503
“Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!”504
Matüridi bu ayetleri şöyle yorumluyor: “Yüce övgüye lâyık bulunan Allah,
küfre saplanan ve başkalarını haktan saptıran kimselere tertip edilen cezanın, küfürde
kalmakla birlikte başkalarını saptırmayanın cezasından bir kat daha fazla olduğunu
haber vermiştir. Eğer saptırma eyleminde bulunmayan kâfire, saptırma eylemine
benzer bir ceza uygulanacak olursa her bir kâfirin cezasının katlı olması gerekirdi;
çünkü küfürle birlikte kebâir işlemeyen bir kâfir yoktur. Hâlbuki Allah şu
beyanından anlaşılacağı üzere iki kat cezayı saptıranlara tahsis etmiştir: “Fakat
498
Topaloğlu, a.g.e. s. 466.
el-Bakara, 2/ 180.
500
el-Bakara, 2/ 236.
501
Topaloğlu, a.g.e. s. 467.
502
Topaloğlu, a.g.e. s. 467.
503
el-Ankebut, 29/ 13.
504
el-A’raf, 8/ 38; ayrıca bk. en-Nahl, 16/ 25; el-Azhab, 33/ 67.
499
90
gerçek şu ki kendi veballerini ve onunla birlikte nice veballeri taşıyacaklardır” bir de
kötülere tâbi olanların âhirette vuku bulacak şu talepleri: “Ey Rabbimiz! Bizi işte
bunlar saptırdılar!” Cenâb-ı Hak da her birine bir kat daha azap tertip edeceğini
beyan etmiştir. Buna göre sözü edilen farklı cezanın kebîreye mahsus olması
imkânsız hale gelmiştir; şayet böyle bir ceza küfür halinde de mevcut olsaydı İslâm
halindeki benzerinden kat kat fazla olması gerekirdi. Görmez misin ki kâfir küçük
büyük bütün günahlardan ötürü cezalandırıldığı halde İslâm dinine bağlanan kişinin
durumu böyle değildir.”505
“Kendinizi temize çıkarmayın”506
İmam Matüridi bu ayeti ‘Mu’tezile ve İmanla Vasıflanma Olayı’ başlıklı
Mu’tezile mensuplarını eleştirisinde kullanmıştır. Matüridi’nin eleştirisi ve ayeti
yorumu: Sizce endişe taşımakla birlikte iman vasfını nispet etmek caiz olduğuna göre
-oysaki Allah müminler için korkunun söz konusu olmadığını haber vermiştirkendinizi müminler diye isimlendirmenizden neden endişe etmediniz? Muhtemelen
büyük günah statüsünde bulunan yalan iman vasfını sizden kaldırır, bu durumda
kendinizi mümin diye nitelemeniz kibrinizin eseri olur, hâlbuki siz Cenâb-ı Hakk'ın
“Kendinizi temize çıkarmayın” mealindeki beyanıyla şahıslarınızı tezkiye etmekten
sakındırılmış bulunmaktasınız.507
“İtaatkârlar muhakkak cennettedir”508
“Ruhumuzu iyilerle beraber al!”509
Matüridi’nin yorumu:
İmam Matüridi yine Mu’tezile’yi eleştirisinde onlara hitaben: “Bir” ve
“takva” kavramlarının sizde bulunduğunu iddia ediyor musunuz etmiyor musunuz?
Eğer Mu'tezile mensupları bunların kendilerinde bulunduğunu kabul ediyorsa,
onların muttaki ve itaatkâr (ebrâr) kimselerin bile İlâhî gazabı celbettikleri ve
cehennemde ebedî kalacakları yolunda endişe taşımaları gerekir. Bu durumda
cehennem fasıkların değil, muttaki ve itaatkârların yeri olur, hâlbuki Allah Teâlâ
“İtaatkârlar
505
muhakkak
Topaloğlu, a.g.e. s. 470.
en-Necm, 53/ 32.
507
Topaloğlu, a.g.e. s. 473.
508
el- İnfitar, 82/ 13.
509
Al-i İmran, 3/ 193.
506
cennettedir”
buyurmuştur.
Ayrıca
Cenâb-ı
Hakk'ın
91
“Ruhumuzu iyilerle beraber al!” şeklindeki beyanında yer alan dua isabetsiz bir
konuma düşer. Şayet Mu'tezile mensupları kendilerini itaatkâr ve muttaki olmakla
vasıflandırmaktan imtina ederlerse aynı şey iman konusunda da kendileri için
kaçınılmaz hale gelir, çünkü iman da tıpkı birr ve takva gibi kişinin İlâhî gazaptan
kurtulmasına vesile olan bir kavramdan ibarettir.510
“Onlar hayır işlerine koşarlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı. Onlar
bize derin bir saygı içindeydiler”511
İmam Matüridi Mu’tezile’nin “Bizim telakkimize göre küçük ve büyük günahları birbirinden ayıran sınır açık değildir, bunun sebebi de kişinin daima Allah'ın
azabından korkan fakat rahmetini de uman bir çizgide seyretmesi ve azaptan emin
olmamakla birlikte rahmetten de ümit kesmemesidir.”512 Görüşünü eleştirerek
yukarıdaki ayete işaret etmiş ve ayeti şöyle yorumlamıştır:
Peygamber ve elçilerin umarak ve korkarak, endişe taşıyarak ve ümit
bağlayarak Allah'a dua ettikleri sübut bulmuştur, Mu'tezile mensupları ise
peygamberlerin kebire işleme sınavına tâbi tutulmadıklarını kabul ederler. Buna göre
onların taşıdığı korku işlenebilecek bir günahtan ötürü değildi. Peki, neden bu durum
şu gerçeği anlamanız için yeterli bir delil teşkil etmemiştir ki küçük günahla büyük
günah arasındaki sınırın beyan edilmemesinin hedeflediği amaç, korku ve ümit
duygularının oluşturulması değil, Cenâb-ı Hakk'ın, dilediği kimseyi küçük günahları
sebebiyle de cezalandırabileceği hususudur.
“Müminler Allah'a ve Resulü'ne iman eden, sonra da şüpheye düşmeyen...
Kimselerdir”513
Matüridi, yukarıda işaret ettiğimiz Mu’tezile’nin görüşünü eleştirisine devam
ederek söz konusu ayeti delil getiriyor ve şöyle yorumluyor:
“Allah Teâlâ “Müminler Allah'a ve Resulü'ne iman eden, sonra da şüpheye
düşmeyen... kimselerdir” buyurmuştur. Size göre mümin Allah'ın azabından
korkmaz, rahmetini de ummaz. Çünkü kişi mümin ise İlâhî rahmete hak kazanmıştır,
mümin iken Allah'ın onu azaba tâbi tutması mümkün değildir; iman, kendisine sahip
bulunan kimseleri bu sonuca sevk etmiştir. Peki, size göre gerçekte müminde
510
Topaloğlu, a.g.e. s. 474.
el- Enbiya, 21/ 90.
512
Topaloğlu, a.g.e. s. 474.
513
el-Hucurat, 95/ 15.
511
92
bulunmayan korku faktörünü ne hakla müminlere nispet ettiniz ve ne hakla imanda
kuşku duymaları yüzünden iman vasfını kendilerinden kaldırdınız? Hâlbuki söz
konusu kuşku korku duymasından kaynaklanmaktadır. Sizin bu tutumunuz apaçık bir
çelişkiyi aksettirmektedir.”514
2.3. BÜYÜK GÜNAH VE ŞEFAAT
Şefaat birinin bağışlanmasına delalet etme,515 yardımcı olma ve aracılık
yapma gibi manalara gelir. Istılahta, ahirette günahkâr mü’minlerin affedilmesi,
günahı olmayanların daha yüksek derecelere erişmeleri için peygamberlerin, Allah’a
yalvarmaları, dua etmeleri ve günahlarının bağışlanmasını istemeleri demektir.516
Ehlisünnet kelamcılarına göre, büyük günah sahiplerine Hz. Peygamber’in
(a.s.) şefaati haktır. O, ümmetinden günah işleyenlere şefaat edecektir.517
Havaric ve Mu’tezile’ye göre amel imanın bir parçası olduğu için amelde
kusuru bulunan kimse (mürtekib-i kebire gibi) imandan çıkmış olur. Böylesi tövbe
etmeden (tövbesi kabul olunmadan) öldüğü takdirde kâfir muamelesi görür. Özellikle
Mu’tezile’ye göre büyük günah işlemeyen kimsenin küçük günahları prensip olarak
affedilir. Şu halde sözü edilen mezheplerce şefaatin “günahların affedilmesi”
biçiminde bir muhtevası bulunmamaktadır. Bunun yanında iman ve ameli sayesinde
ahirette kurtuluşa erişen kimsenin oradaki derecelerinin yükselmesi anlamında şefaat
vardır.518
İmam Matüridi büyük günah ve şefaat konusunu Kitabü’t-Tevhid’inde
işlerken önce bazı İslam düşünürlerinin: “Kebire şefaat edilebilecek günahlardan
olsaydı, sayesinde şefaate hak kazanacak bir fiil işlemeye yemin eden kimseye kebire
işlemesinin tavsiye edilmesi mümkün olurdu.”519 sözlerini eleştirerek başlamaktadır.
Biz de bu çalışmamızda konu içerisinde kullanılan itikadî ayetlerin müellif tarafından
nasıl yorumlandığına geçmeden önce Matüridi’nin eleştirilerini ve konuyu yorumunu
kısaca ele alacağız.
514
Topaloğlu, a.g.e. s. 474.
A. J. Wensınck, “Şefaat” mad. M. E. B. İslam Ansiklopedisi, s. 382.
516
Karaman, Fikret, “Şefaat” mad. Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 614.
517
Esen Muammer, Sistematik Kelam, s. 31.
518
El- Ûşi Sirâceddin Ali b. Osman, Emâli Şerhi, Bekir Topaloğlu, s. 142.
519
Topaloğlu, a.g.e. s. 474.
515
93
Matüridi bazı İslam düşünürlerinin yukarıdaki yorumlarını kastederek şöyle
yorum yapmaktadır: “Bunun isabetsiz bir düşünce olduğunu belirtmeliyiz; çünkü
şefaate konu teşkil edecek davranış (günah), sayesinde şefaate hak kazanılacak
davranışın aynısı değildir. Aksine kişi iyilikleri vesilesiyle şefaate hak kazanır, İlâhî
buyrukları ihmali sebebiyle kaybettiği manevî değerinin yeniden oluşmasını sağlayan
iyilikleri. Sözü edildiği şekilde yemin edenin konumu, kendisine “Asi ol!” değil,
“İşlediğin günahlarda şefaate mazhar olabilmen için itaatkâr ol!” denilmesidir.
Bunun gibi “Bağışlanmaya hak kazanacağım bir fiil işleyeceğim” diye yemin eden
kimseye
“Şu halde küçük günahlar işle!” şeklinde tavsiyede bulunulmaz,
aksine bağışlanabilmesi için büyük günahlardan sakınması ve tövbe etmesi istenir;
işte şefaat konusu da bunun gibidir.”520
İslam düşünce sisteminde üzerinde çokça tartışılan ve hakkında çeşitli akli ve
nakli deliller ileri sürülen konulardan biri de şefaat kavramı ve içeriğidir. Bu konuda
Kur’ân’ın birçok ayeti ve Resûlullah'ın nakledilen hadisleri vardır. Kabul edilen
görüşe ve intikal eden bilgilere göre şefaat İlâhî gazap ve cezaya sebep teşkil eden
küçük günahlar (zellât) için söz konusudur. Bu tür günahları işleyen kimse iyilerin ve
Hakk’ın rızasına mazhar olanların şefaatiyle bağışlanır. Büyük günah işleyenlerin
cehennemde ilelebet kalacaklarını iddia edenlerin görüşüne göre mü’min işlediği
küçük günahlar sebebiyle herhangi bir azap çekmeyecek, kâfire ise şefaat söz konusu
olmayacak. Bunların bu telakkilerine göre Kur’an’la hadislerin İlâhî lütuf
çerçevesinde beyan ettiği birçok bağışlama müjdesi ortadan kalkmakta, ilim ehlinin
Allah'a ve rahmetine yönelik fıtrî ümitleri suya düşmekte, ayrıca Peygamber'in
şefaatine ümit bağlamış Müslümanların duası geçersiz hale gelmektedir.521
“Mu'tezile mensupları “Küçük günah işleyen kimse, ısrar ettiği takdirde
büyük günah işleyenin konumuna girer”522 demiştir.
Oysaki küçük günah denebilecek bir fiilde ısrar etmek o fiili hiç terk
etmemek anlamına gelmez, zira devamlı işlenebilecek bir fiil demek failinin ondan
hiç ayrılmaması demektir. Şu halde günahta ısrar etmek, tövbe etmemek ve
pişmanlık duymamak demektir. Kaldı ki ister şirk gibi en büyük günah olsun ister
520
Topaloğlu, a.g.e. s. 475.
Topaloğlu, a.g.e. s. 475.
522
Topaloğlu, a.g.e. s. 479.
521
94
başka çeşit bir günah olsun pişmanlık duyup samimi bir kalple tövbe edildikten sonra
failin bağışlanması söz konusu olabilir. Netice olarak Mu'tezile'nin iddiasına göre
Nisa suresindeki 48. âyetin şirk ile onun aşağısında kalan günahları, yine aynı
sûrenin 31. âyetinin büyük günahlarla diğerlerini ayırma konumları ortadan kalkar ve
söz “Tövbe edilmeyen her günah ebediyen cehennemde kalma sonucunu doğurur”
şeklindeki bir hükme bağlanır, bunun isabetsizliği ise konuya vâkıf olan herkes için
apaçıktır.523
Şimdi konu içerisinde geçen itikadî ayetlerin yorumuna bakalım.
“Arşı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunan melekler... Bu en büyük
kurtuluştur”524
“(Melekler) Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat etmezler.”525
İmam Matüridi şefaat hakkındaki bazı âlimlerin görüşünü naklederken bu
görüş içerisinde kullanılan yukarıdaki ayet-i kerimelere de değinerek şöyle
demektedir:
“Bazıları şöyle demiştir: Şefaat iki şekilde olur: Birincisi, birinin konum ve
derecesini başkasının yanında tasvir etme amacıyla iyiliklerini dile getirmek, ikincisi
de onun için dua etmektir. Birinci şekil şefaate zemin hazırlayan bir statü
taşımaktadır. İkincisi ise Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanlarında nitelendirilen kimseler
hakkındadır: “Arş'ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler),
Rablerini hamd ile tespih ederler, O'na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını
isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe
eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).
Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da
kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz aziz ve hakîm olan sensin!
Bir de onları, her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan
muhakkak ki onu rahmetine mazhar etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.”526 Bir
de şu sözü: “(Melekler) Allah'ın razı olduklanndan başkasına şefaat etmezler.” Bu
ayet-i kerimedeki ifade şekli söz konusu edilen şefaatin her iki şekline de delâlet
etmektedir. Zira Yaratıcının rızasına nail olan O’nun katında derece ve değer
523
Topaloğlu, a.g.e. s. 479.
el-Mü’min, 40/ 7–9.
525
el-Enbiya, 21/ 28.
526
el-Mü’min, 40/ 7–9.
524
95
sahibidir demektir, aynı kişi meleklerin şefaatinden söz eden ayetin de kapsamı
içindedir.527
“Allah'ın peygamberleri toplayıp da 'Size ne cevap verildi?' dediği gün,
'Bizim hiçbir bilgimiz yok' derler.”528
“Şahsen onlara sadece bana emrettiğini söyledim…”529
İmam Matüridi bazı âlimlerin “şefaat iki şekilde olur: Birinin konum ve
derecesini başkasının yanında tasvir etme amacıyla iyiliklerini dile getirmek…”
ifadelerine karşı çıkarak bu görüşün tutarsızlığını yukarıdaki ayetlerin delaletiyle
ortaya koymakta ve şöyle demektedir:
“Buradaki yorum gerçeği bilmeyen biri hakkında şekillendirilmiştir. Yüce
övgüye sahip bulunan Allah ise işin iç yüzünü hakkıyla bilendir. O'ndan başkası
kendisinden gerçeklerin gizli kaldığı kimse durumundadır. Şu İlâhî beyanda olduğu
gibi: “Allah'ın peygamberleri toplayıp da 'Size ne cevap verildi?' dediği gün, 'Bizim
hiçbir bilgimiz yok' derler.” İsa da şöyle demiştir: “Şahsen onlara sadece bana
emrettiğini söyledim.” Görüldüğü üzere sözü edilen konularla ilgili ilim sadece Allah
nezdinde olmuş, peygamberler ise bu hususu bilmekten teberrî etmiş ve bu tür
bilginin Allah'a mahsus olduğunu dile getirmiştir.”530
“Allah'tan başka biri tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık
bulurlardı.”531 “Ona önünden de ardından da tutarsızlık gelmez.”532 “Şüphe yok ki
Kur'an'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız”533
İmam Matüridi’nin yukarıdaki ayet-i kerimeleri yorumu şöyledir: “Hüküm
verirken nassın umumundan çıkarılabilecek sonucu peşinen kabul etmeye gelince
önce şunu söylemek gerekir: Konuyla ilgilenen kişi pekâlâ bilmektedir ki bu tutum
hikmet açısından isabetli veya siyaset-i şer'iyye bakımından gerekli olsaydı ilhad ehli
Kur'an'a dil uzatmanın en açık delilini ve Kur'an'ın Allah nezdinden indirilmediği
iddiasının en kolay yolunu bulurdu; çünkü Allah Kur'an'ı bu önemli özellikle
niteleyerek “Allah'tan başka biri tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık
527
Topaloğlu, a.g.e. s. 476.
el-Maide, 5/ 109.
529
el-Maide, 5/ 116–117.
530
Topaloğlu, a.g.e. s. 476.
531
en-Nisa, 4/ 82.
532
Fussilet, 41/ 42.
533
el-Hicr, 15/ 9.
528
96
bulurlardı” buyurmuş, yine Allah, “Ona önünden de ardından da tutarsızlık gelmez”
ve “Şüphe yok ki Kur'an'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız” demiştir.
Bir de kişi Kur'an'da bulunan hükümlerin çoğunun zahirî sonuçlarının dışında
yorumlandığını, ayrıca umum ve husus açısından lafzın tabii mecrasından başka yöne
hamledildiğini de görmektedir. İşte nassın umumundan çıkarılabilecek sonucu
peşinen benimsemek, yapılan bu açıklama çerçevesinde onu hikmet yolunun dışına
çevirmek ve siyaset-i şer'iyyenin gereğini ihlâl etmektir. Allah, hüccetine bu niteliğin
gelmesinden veya delilini bu çelişkinin çürütmesinden münezzehtir.”534
“İyiler muhakkak cennette, kötüler de cehennemdedir.”535
“Doğrusu günahkârların yazısı muhakkak siccîndedir”536
“Mümin kimse fasık gibi olur mu? Bunlar elbette eşit olamazlar”537
“İman ettikten, Resul'ün hak olduğuna şahit olduktan ve kendilerine apaçık
deliller geldikten sonra inkârcılığa sapan bir topluluğa Allah nasıl hidayet verir?
Allah zalimler grubunu doğru yola iletmez.”538
“(Mücrimler) şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik.”539
“Âhireti inkâr edenler de onlardır”540
“Kim tekrar faize dönerse,işte böyleleri cehennemliktir ve orada devamlı
kalıcıdır.”541
“Men edildikleri halde faiz almaları ve haksız yollarla insanların mallarını
yemeleri yüzünden… İçlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.”542
“Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler
idiniz...”543
“İnsanların bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehennemde.” 544
İmam
Matüridi
yukarıdaki
ayetleri
şöyle
yorumlamaktadır:
Şunu
söyleyebiliriz ki her türlü övgüye lâyık olan Cenab-ı Hakk İlahi kelamında ceza ve
534
Topaloğlu, a.g.e. s. 482.
el-İnfitar, 82/ 13–14.
536
el-Mutaffıfın, 83/ 7.
537
es-Secde, 32/ 86.
538
Al-i İmran, 3/ 86.
539
el-Müddessir, 74/ 43–47.
540
Fussilet, 41/ 7.
541
el-Bakara, 2/ 275.
542
en-Nisa, 4/ 161.
543
Al-i İmran, 3/ 103.
544
eş-Şura, 42/ 7.
535
97
mükâfata ait vasıflara yer vermesine paralel olarak mutlak ifadenin kendi
konumundan çıkarılmasını gerektirecek kriterleri beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“İyiler muhakkak cennette, kötüler de cehennemdedir.” Sonra iyiler ile kötülerin
vasıflarını
şöyle
açıklamıştır:
“Doğrusu
günahkârların
yazısı
muhakkak
siccîndedir”… Allah Teala bu ayetlerde İlâhî tehdidin hedef aldığı tüccarı ve ticareti
esnasında söylediği yalanı ifade etmiş, günahkârın karşıtı olan itaatkârı ise başka
birçok ayette açıkladığı için burada söz konusu etmemiştir. Allah “Mümin kimse
fasık gibi olur mu? Bunlar elbette eşit olamazlar” buyurmuş ve başka ayetlerde
müminden ne kastedildiğini ve kendisi için nasıl bir sonuç hazırlandığını, fasıktan da
ne kastedildiğini ve onu nasıl bir akıbetin beklediğini beyan etmiş, ayrıca fasıkın
âhiret gününe inanmadığını da haber vermiştir: “İman ettikten, Resul'ün hak
olduğuna şahit olduktan ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkârcılığa
sapan bir topluluğa Allah nasıl hidayet verir? Allah zalimler grubunu doğru yola
iletmez.” Yine şöyle buyurmuştur: “(Mücrimler) şöyle cevap verirler: Biz namaz
kılanlardan değildik.” Cenâb-ı Hak zekâtını ödemeyenler hakkında “Âhireti inkâr
edenler de onlardır” buyurmuştur. Ribâ hakkında da Kur'an'da zikredilen şu beyanları vardır: “Kim tekrar faize dönerse...” ayrıca “Men edildikleri halde faiz
almaları...” Çünkü onlar “Alım satım da ribâ gibidir” demek suretiyle ribâyı helâl
telakki etmişlerdir. Yine yetimlerin malları hakkında varit olan İlâhî tehdit de aynı
konumdadır, zira Araplar henüz savaşma çağına gelmemiş yetim gençlere mallarını
vermiyor ve kendilerine ganimetten pay ayırmıyorlardı. Katil olayı da bunun gibiydi.
Cahiliye Arapları haksızlık ve taşkınlık statüsünde ayrıca helâl kabul ederek adam
öldürüyordu; nitekim Kur'an'da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah'ın size olan
nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz...” 545
Matüridi’ye göre birçok ayette ifade edilen İlâhî tehdidin ve bu tehdidin
içeriğindeki iman vasfının izale edilmesinin nedeni, yukarıda ifade edildiği gibi
cahiliye Araplarının Allah’ın haram kıldığı birçok fiiliyatı helal kabul eden
işlemelerinden dolayıdır. Ahirette vuku bulacak gruplandırma da bu esasa dayanır:
“İnsanların bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehennemde” kitabı
sağından verilen, solundan verilen, mümin ve kâfir diye. Yine “Kâfirler için ha-
545
Topaloğlu, a.g.e. s. 483.
98
zırlanmış bulunan ateşten sakının” mealindeki ayet de aynı konumdadır. İlâhî vaîd
burada zikredilen gruplar için söz konusu olmuş ve doruk noktasında çirkin olan
kâfir ve benzeri vasıflar bunların ayrılmaz özelliği olmuştur.546
“Matüridi şefaati, Kur’an’ı Kerim’deki kullanımını da dikkate alarak şöyle
tanımlamaktadır: Ceza ya da nefreti gerektiren bir fiil işleyen kişinin Allah’ın
kendilerinden razı olduğu iyi kimseler aracılığı ile affedilmesidir.”547
“Matüridi’ye göre şefaat günahkârlar içindir. Çünkü günahsız bir kimsenin
affa, dolayısıyla aracıya ihtiyacı yoktur. Matüridi, şefaati Allah’ın iznine bağlı olarak
peygamberler için caiz görür, bunu reddetmek için ayetleri gereksiz şekilde te’vil
etmenin manasız olduğunu söyler. Mu’tezile’nin delili olarak ayetlerin aslında
onların nakzettiğini ifade eder.”548
Sonuç olarak Matüridi, şefaatin günahkârlar için olması gerektiğini, günahı
olmayan bir kimsenin esasen buna ihtiyacı bulunmadığını söylemekte ve ayette de
geçtiği gibi, “Allah, tövbe ve istiğfar edenleri affedeceğini bildirdiğine göre, niçin
Peygamber’in şefaati üzerine onları affetmesi mümkün olmasın” demektedir. Buna
göre büyük günah işleyenler, Müslüman olup, imandan çıkmış değillerdir. Allah’ın
varlığına ve birliğine inandıklarına ve bütün iman esaslarını kabul ve tasdik
ettiklerine göre elbette ahirette Hz. Peygamber’in şefaatine nail olacaklardır. Bunun
aksini ileri sürmek; gerçeği inkâr etmek ve Allah’ın lütuf ve ihsanından yüz
çevirmektir. “Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez” anlamındaki ayet ise,
kâfirler için olup bunun günahkâr olan mü’minlerle bir ilgisi yoktur.
Matüridi’nin, büyük günah ve şefaat ile ilgili Kitabü’t-Tevhid’inde farklı
görüşlere getirdiği eleştirilerini ve konuyla alakalı olarak delil getirilen ayetlerin
yorumlarını aktardıktan sonra şimdide müellifin kaza ve kader konularını ve bu
bağlamda kullandığı ayetleri nasıl yorumladığına bakacağız.
Kitabü’t-Tevhid’deki kaza ve kader ile ilgili konulara geçmeden önce bazı
kelam ekollerinin kaza ve kader kavramları üzerine yapmış oldukları tanımlara bir
bakalım;
546
Topaloğlu, a.g.e. s. 484.
Topaloğlu, a.g.e. s. 475; ayrıca bkz. , Can Mustafa, Matüridi’de Nübüvvet Anlayışı, M.Ü. Sos. Bil.
Enst. İst. 1997. s. 114. (Doktora Tezi, Basılmamış)
548
Topaloğlu, a.g.e. s. 481; ayrıca bkz. , Işık Kemal, Matüridi’nin Kelam Sisteminde İman Allah ve
Peygamberlik Anlayışı, Fütüvvet yayınları. Ank. 1980. s. 131.
547
99
Kaza; yaratma, yazma, farz kılma, hüküm verme, bir şeyin oluşundan haber
verme anlamındadır. 549
Eş’ari’ye göre kaza, Allah’ın ezeli kararı ve hükmü oluyor. O’nun yüce
iradesine göre bütün varlıkları kuşatıyor. Allah’ın ilminde varlıkların durumları
biliniyor. Bu ezeli hüküm, yani kaza, varlığın akışı içinde gerçekleşir. Buna da kader
denir. 550
Kader ise, her şeye ait özel karardır, hükümdür. Varlıkların birer birer
yokluktan varlığa gelmeleridir. Bu da ilm-i İlahi’nin zaman içinde onların her birinin
ölçü ve sınırını tespit ederek onları teferruatıyla ortaya koymasıdır. 551
Matüridi ve ona mensup olanlar, kaza ve kader kelimelerine Eş’ari ve
mensuplarının verdiği manaların tersini veriyorlar.552
Kaza, sözlükte “Hükmetmek; muhkem ve sağlam yapmak; emretmek ve
yerine getirmek” gibi manalara gelir. Terim olarak ise, varlıkların Allah tarafından
hikmet ve kemalle meydana getirilişidir.553
Kader, “gücü yetmek; planlamak, ölçü ile yapmak, rızkını daraltmak” gibi
anlamlara gelir. Terim olarak, Allah’ın ezeli olarak yaratıkların zararlı, çirkin, iyi ve
güzel niteliklerini bildiği ve tespit ettiği ezeli takdir, hüküm ve tehdittir.554
Mu’tezile’ye göre kaza; haber verme, bildirme; kader, beyan anlamlarına
gelir. Fakat kaza ve kader hiçbir zaman yaratma anlamına gelmez. Bu takdirde
insanın kusur ve arzularına göre meydana gelen fiillerinin ve onların sorumluluğunun
Allah’a isnat edilmesi gerekir ki, bu kabul edilemez. Mu’tezile Allah’ın kaderini
inkâr ediyor, ayrıca insanda kudret olduğunu ileri sürüp yaptıklarının faili ve
sorumlusu olduğunu söylüyor.555
Mezheplerin kaza ve kader kavramlarına yaklaşım ve tanımlarına bakınca bu
kavramların anlamları üzerinde bir mutabakatın olduğunu söylemek mümkün
değildir. Dolayısıyla her mezhep kendi inanç ve görüşü doğrultusunda bir tanım
yapmaktadır.
549
El-İsfahani, a.g. e. s, 251; Gölcük Şerafettin, Toprak Süleyman, Kelam, Selçuk Üniversitesi
yayınları, Konya 1988, s. 236; Özdemir, Metin, İslam Kelamında Kötülük Problemi (Doktora tezi)
Ankara 1998, s. 152.
550
El-İsfahani, a.g.e. s,282; Gölcük, Toprak, a.g.e. s. 238.
551
Gölcük, Toprak, a.g.e. s. 238.
552
Gölcük, Toprak, a.g.e. s. 238.
553
Gölcük, Toprak, a.g.e. s. 238.
554
Gölcük, Toprak, a.g.e. s. 238.
555
Gölcük, Toprak, a.g.e. , s. 239.
100
2.4. KULLARIN FİİLLERİ VE FAİLLERİNİN BELİRLENMESİ
Fikri sahada, İslam coğrafyası içerisinde tartışılan hatta Temel İslam Bilimleri
içerisinde çok büyük öneme sahip Kelam ilminin doğuşuna556 kaynaklık ettiği kabul
edilen ilk ciddi tartışmaların Allah’ın adaleti ve bu İlahi adalet karşısında insanın
sorumluluğu bu sorumluluk içerisinde de onun irade ve kudret problemidir.
Problemin ortaya çıkış sebeplerine baktığınızda bu sebeplerin hem dini hem
de beşeri yönlerinin olduğunu görüyoruz. Dini sebepten kasıt, İslam’ın temel
kaynakları olan Ku’ran ve Hadistir. Zira bu sebep insanın irade ve kudretini
doğrudan ya da dolaylı olarak konu edinen Ku’ran ayetlerinin bazen insana seçme
hürriyeti bazen de onun bu hürriyetine müdahale ettiği yönündeki algılardan
kaynaklanmaktadır. Hadislerdeki durum da bundan farklı değildir. Kısacası ilgili
nasların İslam bilginleri tarafından faklı yorumlanmalarının bir sonucudur. Beşeri
kaynaklı sebep ise, Müslümanlar’ın insan olarak sahip oldukları farklı ruhsal yapıları
ve içerisinde bulundukları siyasi ve sosyal içerikli tartışmalardır.
Kulların fiilleri ve faillerinin belirlenmesi meselesindeki itikadî mezheplerin
görüşlerini kısa kısa belirtikten sonra Matüridi’nin Kitabü’t-Tevhid’deki konu
hakkındaki görüşüne ve delil olarak kullandığı ayetleri nasıl yorumladığına
bakacağız.
“Mu’tezile; insanın fiillerini, yaratmaya ilişkin olan İlahi iradeden bağımsız
olarak tamamen kendi iradesiyle yaptığı düşüncesindedir. Çünkü onlara göre, insani
özgürlüğün bundan başka türlü izah edilmesi mümkün değildir.”557
“Eş’ari’ye göre, insan seçebilen, ancak seçimini aslına uygun olarak
gerçekleştirebilecek gücü olmayan bir varlık durumundadır.”558
“Cebri ve kaderi görüşe göre, gerçekte Allah’tan başka hiçbir kimsenin
(varlığın) fiili yoktur, yalnız O faildir, insanlara fiilleri mecaz olarak nispet edilir.”559
İmam Matüridi’nin konu hakkındaki görüş ve yorumları:
İmam Matüridi kulların fiilleri konusunda şöyle der: “Allah Teala insanları
mükellef olarak yaratmıştır; şöyle ki onları iyiyi kötüden ayırmasını bilen temyiz ehli
556
Turhan Kasım, Kelam ve Felsefe Açısından İnsan Fiilleri, M.Ü. İlahiyat fakültesi vakfı Yayınları,
II. Baskı, İst. 2003, s. 33.
557
Özdemir, Metin, a.g.e. s. 207.
558
Özdemir, a.g.e. s. 223.
559
Turhan, a.g.e. s. 46.
101
kılmış, aklî idraklerine kötü davranışı çirkin, iyi davranışı da güzel göstermiş, yine
onların zihnî kapasitelerine çirkini güzele tercih etmeyi; yergiye lâyık olanı
övülmeye değer bulunana üstün tutmayı kabul edilmez bir davranış olarak
yerleştirmiştir.” 560
Bunun sonucu olarak da Maturidi, “Allah’ın insanları -bünyelerine
yerleştirilen özelliklere ve kendilerine lutfedilen hasletlere paralel olarak- bir
davranışı diğerine tercih etmeye çağırdığını ve bunun dışındaki bir hareket tarzına
ağırlık
vermeyi,
bu
kuruluşa
sahip
bulunan
şuurlu
canlıların
aklen
benimseyemeyeceği kadar çirkin gösterdiğini ifade etmektedir.”561
Maturidi, “Allah’ın davranışlara bağlanan sonuçların arzu edilen veya
sakınılan türden olduğu hususu insanlar tarafından açıklığa kavuşsun diye insanların
dolaşım alanına giren bütün hususları sakınılacak zarar ve arzulanacak fayda
konumuna getirdiğini düşünmektedir.”562
Yine Maturidi insanın yaratılış özelliklerine atıfta bulunarak şöyle yorum
yapmaktadır: “Allah insan türünü bazı şeylerden nefret eden, bazılarına da temayül
gösteren özelliklere sahip kılarak yaratmış; bunun yanında insan tabiatının nefret
ettiği fakat iyi sonuçlar verecek bazı davranışları akıllara güzel; tabiatın temayül
gösterdiği bazı davranışları da kötü sonuçları sebebiyle çirkin göstermiştir. Böylece
O, insanları tabiatlarına zor gelen şeye zevk verici sonucu uğruna tahammül gösteren
ve yine aynı amaçla onun külfetlerine katlanan bir konuma getirmiştir.”563
İmam Maturidi, insanın fiillerinden sorumlu tutulmasını ve bu sorumluluğun
sınırlarının insan aklıyla doğrudan ilişkili olduğunu ifade edip konuyla ilgili
yorumunu şöyle sürdürüyor: “İnsan, aklının zorluklara göğüs germeye karşı
direneceği bir gerçektir onun içindir ki, Cenâb-ı Hak mükellefleri imtihana tâbi
tutmuş, bu amaçla güzel davranışlara ve iyi ahlâka teşvik ederek meşru amelleri
tercih etmeyi ve meşru, olmayanlarından sakınmayı emretmiştir. Allah insanların
mükellef tutuldukları konuları zor ve kolay, düz ve sarp olmak üzere iki kategoride
yaratmıştır. Aslında insanlar bunların her ikisine de fazla zorluk çekmeden
560
Topaloğlu, a.g.e. s. 282.
Topaloğlu, a.g.e. s. 282.
562
Topaloğlu, a.g.e. s. 282.
563
Topaloğlu, a.g.e. s. 282.
561
102
ulaşabilirler; zira onların yaklaşıp giriştikleri veya uzak durdukları davranışlar bu
alternatiflere varıp dayanır.” 564
Matüridi, kulların fiillerinin sebepleri konusunu da şöyle yorumluyor: “Allah
sebepleri de bir sisteme bağlamıştır; bu sebepler sayesindedir ki insanlar her
dereceye yükselten ve her erdemin elde edilmesini sağlayan temel ilkeye ulaşmaya
imkân bulurlar. Bu temel ilke de iki yöntemle bilgiye ulaşmaktan ibarettir: Açık olan
zahir yöntem ve örtülü bulunan gizli yöntem. Bunun da amacı akıllarını kullanacak
kişilerin, sarf edecekleri gayret ve insan tabiatının hoşlanmayıp nefsin nefret ettiği
hususlara gösterecekleri tahammül derecesine bağlı olarak elde edecekleri
üstünlüğün ortaya çıkmasıdır.”565
Maturidi kulların fiilleri ve faillerinin belirlenmesi hakkındaki görüşünü
yukarıda anlattığımız şekilde ortaya koyduktan sonra son olarak konuyu şöyle izah
etmiştir: “Bu meselenin nirengi noktası şudur ki Allah Teala insan türünü dünya
lezzetlerine meyleden bir karakterde yaratmıştır. Beşeri karakter kişiyi bu lezzetlere
davet eder ve onları kendi gözüne cazip gösterir; çünkü insanın yapısına yaratılışına
meyli bulunduğu şeylere karşı kuvvetli arzular yerleştirilmiştir. İnsan tabiatı kişinin
acı ve meşakkat hissedeceği şeylerden de kaçar. Bu suretle tabiat, bir şeyi güzel veya
çirkin görme noktasında aklının düşmanlarından biri haline gelir. Şu da var ki aklın
güzel veya çirkin gördüğü şeyde herhangi bir değişiklik yahut da halden hale geçiş
söz konusu değilken tabiatın güzel yahut çirkin bulduğu şey değişim ve halden hale
intikal statüsünde bulunur. Bu sonuncu durum eğitim, alışageldiği şeyden
alıkoymaya özen gösterme ve yapmak istemediği şeye fıtratın benimseyebileceği
güzel bir yöntemle sürekli olarak yönlendirme suretiyle gerçekleşebilir; tıpkı
kuşlarda ve diğer hayvanlarda olduğu gibi. Bu canlılar kendilerinden beklenen beşeri
hizmet türlerinden fıtratları gereği kaçar. Fakat tecrübeli kimselerin münasip eğitim
faaliyetleri
sonunda
onlardan
her
biri
yaratılıştan
mütemayil
bulunduğu
davranışlardan ürker hale gelirken tab’an kaçması gereken hareketleri de fıtratın
icabı imiş gibi benimser bir durum alır. İnsan türünün fıtraten adam öldürmek ve
hayvan kesmekten kaçışı, sonra da bunların kendisine normal görülmesi de bu temele
dayanır. Güzelliği veya çirkinliği akıl yoluyla idrak edilebilen hususlardaki aklı tespit
564
565
Topaloğlu, a.g.e. s. 282.
Topaloğlu, a.g.e. s. 284.
103
ise çeşitli tecrübelerin doğurduğu vuzuhla giderek güçlenir. Bu sebepledir ki Allah
fıtri temayülleri değil, akılları hüccet kabul etmiştir.” 566
Matüridi’nin kulların fiilleri konusundaki yorumlarına baktığımızda kısaca
şunu anlamamız mümkündür: “Cenab-ı Hakk kalemini hakkı batıldan ayırt
edebilecek kapasitede yaratmış olduğu selim akıl sahipleri için yürütmüş ve
insanoğlunu, fıtri tabiatı hoşlanmasa da akıllarının güzel gösterdiği şeye uymak,
fıtraten kabul edilir olsa da aklen çirkin olan şeyden sakınmakla yükümlü tutmuştur;
zira akıl kişiye bir şeyin mahiyetini gösterdiği halde tabiat –fıtri tabiat- bunu vuzuha
kavuşturmaz.”567 Yani kulların fiillerinden doğrudan sorumlu olmalarının nedeni
insanoğlunun selim bir akla sahip olmasıdır. Zaten yaratılıştan veya sonradan
herhangi bir nedenden dolayı yükümlülük ehliyetini kaybeden akıl hastalarından her
türlü sorumluluk kaldırılmıştır ki bunu hem beşeri hukuk hem de İlahi hukuk kabul
etmektedir.
İmam Matüridi, böyle kısa bir giriş yaptıktan sonra konuyu İslam âlimlerinin
farklı görüşleri ve delilleri çerçevesinde yorumlamaktadır. Önce muarızlarının
‘kulların fiillerinin Allah’a veya kulun kendisine izafe edilişi’ konusundaki fikirlerini
ve ileri sürdükleri delillerini ifade ettikten sonra kendi eleştiri ve yorumlarını akli ve
nakli deliller dâhilinde çok kapsamlı bir şekilde yapmaktadır. Bizim konumuz
Matüridi’nin söz konusu eserindeki İtikadî ayetlerin yorumu olduğundan Kitabü’tTevhid’deki bu fikri tartışmalara yer veremiyoruz.568
Bundan sonra konu hakkında nakli delil olarak kullanılan ayet-i kerimelerin
Matüridi ve diğer İslam bilginleri tarafından nasıl yorumlandıklarına bakacağız.
“O yaptığından sorumlu tutulmaz ama insanlar sorguya çekilirler.”569
İmam Matüridi bu ayeti şöyle yorumlamaktadır: “Çünkü insanların isabetli ve
isabetsiz iş yapmaları imkân dâhilindedir. Allah Teala ise böyle çelişkilerden
münezzehtir. Bununla amaçlanan hedef onların sorguya maruz kalacakları ve yanlış
davranışlarına mukabil cezalandırılacakları düşüncesiyle kötülükten sakınmaya ve
hikmete sarılmaya özen göstermelerinden ibarettir.”570
566
Topaloğlu, a.g.e. s. 285.
Topaloğlu, a.g.e. s. 285.
568
Fikri tartışmalar için bak, Topaloğlu, a.g.e. s. 286–360.
569
el-Enbiya, 21/ 23.
570
Topaloğlu, a.g.e. s. 282.
567
104
“Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı içinde birçok tutarsızlık
bulurlardı.”571
İmam Matüridi, bu ayeti yorumlarken şöyle ifade ediyor: “Allah nakli de
muhkem-müteşâbih, müfesser-mübhem olmak üzere iki gruba ayırmıştır. Bunun da
amacı bilgilerin nihaî noktalarını beyan etmesidir; yani gerektiği yerde durmak,
gerektiğinde de ileri merhalelere doğru yürümek, mübhemi müfesserin ışığı altında
anlamaktır. Öyle ki her bir İslâmî fırka, kendisinin, Kur'an'ın muhkem ayetlerini
isabetli olarak tespit edip esas aldığına, karşı fikirdeki fırkaların tespitlerinde ise ya
tevakkuf etmesinin veya kendi inancına göre tespit ettiği muhkem ayetlerin ışığı
altında
yorumlamasının
gerekli
bulunduğuna
hükmetmiştir.
Bu
fırkaların
ihtiyaçlarının farklı oluşu, her birini, muhkemi müteşâbihten ayırmaya ve Kur'an'ın
muhkem ayetleriyle çelişmemeleri için müteşâbih ayetleri de anlamaya mecbur
etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki herkesin bildiği üzere Kur'an'ın çelişkiye
ihtimali yoktur.”572 Matüridi bu yorumuyla ayeti, zahiri manada anlamış ve Kur’an
ayetlerinin birbirleriyle çelişmesinin söz konusu olamayacağını ispat etmiştir.
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ülülemre
(idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a ve ahirete
gerçekten inanıyorsanız onu Allah'a ve Resul’e götürün (onların talimatına göre
halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”573
İmam Matüridi, “İslami fırkalar arasındaki farklı anlayışlar ve yorumların
Kur’an’ın kendisinden veya Kur’an’da yeterli açıklamanın bulunmayışından
kaynaklanmadığını aksine anlaşmazlıkları Kur’an’a arz etmenin emredilmesi ve
Kur’an’a uymanın gerekliliğinin vurgulanması Kur’an’da konular hakkında yeterli
açıklamanın bulunduğunu göstermektedir.”574 İşte yukarıdaki ayet-i kerimeyi de
bunun en açık delilidir şeklinde yorumlamaktadır.
İşte Rabbiniz Allah O'dur. O'ndan başka tanrı yoktur. O, her şeyin
yaratıcısıdır. Öyle ise O'na kulluk edin, O her şeye vekildir (güvenilip dayanılacak
tek varlık O'dur).575
571
en-Nisa, 4/ 82.
Topaloğlu, a.g.e. s. 283.
573
en-Nisa, 4/ 59.
574
Topaloğlu, a.g.e. s. 284.
575
el-En’am, 6/ 102; ayrıca bk. el-Furkan 25/ 2.
572
105
İmam Matüridi bu ayeti şu şekilde yorumlamaktadır: Bazı alimler kulların
fiillerini mecazi anlamda kendilerine, hakikat manasında ise Allah’a izafe
etmişlerdir. Çünkü bir nevi buna mecbur kalmışlardır. Zira Allah Teala yukarıdaki
ayet-i kerimede ve daha başka pek çok ayette her şeyin yaratıcısının kendisi
olduğunu açıkça ifade etmektedir. “Bu durumda fiillerin Allah'a nispetinin mecazi
olması isabetli değildir. Aslında gerçek fail ve hiçbir şeyin âciz bırakamayacağı kadir
O'dur. Fiillerin hakikat manasında kullara ait olduğunu söylemek onları Allah'ın
kudret alanının dışına çıkarmak ve fiilinin mahiyetinden istisna etmektir. Bununla
birlikte yaratıcısının Allah olduğundan şüphe edilmeyen birçok fiil kullara izafe edilmiştir; ancak bu, fiilleri dile getirme üslûbundan başka bir şey değildir; ölüm-hayat,
uzunluk-kısalık, hareket-sükûn, toplanma-ayrılma gibi.”576
“Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O’na aittir”577
Kulların fiillerini mecazi olarak kendilerine, hakikat manasında ise Allah’a
izafe eden alimlerin Allah'ın, kötü fiillere mukabil kullarına azap uygulayışı ve
benzeri problemlerin çözümünde ise yukarıdaki ayet-i kerimeye işaret ederek şöyle
yorum getirmektedirler: “Yaratmak da emretmek de tamamıyla kendisine aittir. O bu
konuda dilediğini yapma hakkına sahiptir; tıpkı her hükümranlık ve mülk sahibinin
mülkünde dilediğine tasarruf etmesinin tabii karşılanması gibi.”578
İmam Matüridi bu yorumu eleştirerek şöyle ifade ediyor: “Ne var ki bu
grubun anlayışına göre Allah'tan başka her mâlikin mülkiyet ve tasarrufu mecazi
mânadadır. İkincisi fiilin Allah'tan başkasına hakikat mânasında nispet edilişi İlâhî
fiilde benzeşmeyi doğurur; halbuki bu da Allah hakkında muhaldir.”579
“Yoksa O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da yaratma eylemi
onlarca birbirine benzer mi göründü?”580
İmam Matüridi, fiilin Allah'tan başkasına hakikat manasında nispet edilişi
İlâhî fiilde benzeşmeyi doğurur fikrini savunarak buna da yukarıdaki ayet-i kerimeyi
delil getiriyor ve şöyle yorumluyor: “Nesnelere ve onlara ilişkin tasarruflara hakikat
manasında sahip oluş nispet edilmeyince hükümranlıkta ortaklık meydana gelir,
576
Topaloğlu, a.g.e. s. 286.
el-A’raf, 7/ 54.
578
Topaloğlu, a.g.e. s. 286.
579
Topaloğlu, a.g.e. s. 286.
580
er-Ra’d, 13/ 16.
577
106
fiillerde de durum bunun gibidir. Eğer kula icat etme ve yoktan meydana getirme
eylemi izafe edilecek olursa bu “yarattı” anlamına gelir, bundan da ona "halik" deme
gibi bir sonuç doğar. Bu ise herkesin reddettiği bir husustur, çünkü bütün
Müslümanlar “Allah'tan başka yaratıcı yoktur” inancını taşımaktadır.”581
Yine Matüridi: “Allah bu ayet-i kerimesinde herhangi birinin kendisi gibi
yaratabileceğini reddetmiş ve puta tapanların, putlarının Allah'ın yaratışına benzer
yaratma
eylemleri
olsaydı
kendilerine
ibadette
bulunmalarında
mazur
sayılabileceklerini beyan etmiştir. Ayrıca Cenâb-ı Hak yukarıdaki ayet-i kerimedeki
beyanını sürdürmüş ve “De ki: Allah her şeyin halikıdır” buyurmak suretiyle
“halk”ın hakikat manasıyla kula nispet ediliş ihtimalini ortadan kaldırmıştır; ta ki bu
yolla herkes şunu bilmiş olsun: Kim herhangi bir şeyi (Allah'tan başka) birine “Onu
yaratmıştır” diye nispet edecek olursa iyi bilsin ki o kişi buna güç yetiremeyecektir;
zira yaratıcı rolünde bulunacak kişinin öyle kaçınılmaz ihtiyaçları olacaktır ki bunlar
başkasının o şey üzerinde tasarrufta bulunmasını gerekli kılacaktır.”582 diye yorum
yapmaktadır.
Aynı ayet-i kerime hakkında Mu’tezili bir âlim olan Ka’bi ise şöyle yorum
yapmaktadır: “Muarızlarımız “Yoksa O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar mı
buldular ...” ayet-i kerimesiyle istidlalde bulunarak ve “Sizin düşüncenize göre
fiiliniz Allah'ın yaratmasına benzemektedir” diyerek bizi eleştirmişlerdir. Böyle bir
şeyden Allah'a sığınırım! Aksine bizim fiilimiz yersiz, hikmetsiz, aynı zamanda
boyun eğiş ve teslimiyetten ibaretken O'nun fiili hikmet, isabet, lütuf ve ihsanın ta
kendisidir. Kâ'bî sözüne şöyle devam etmiştir: Allah'tan sâdır olan ile kuldan sâdır
olan ve varlık alanına çıkan fiiller arasında -ilgileri farklı olduğundan-hiçbir
benzerlik yoktur, tıpkı Allah'ın âlim, hay, kadir olmasıyla kulun aynı nitelikleri
taşıması arasında benzerliğin bulunmayışı gibi; zira her birinin muhtevası farklıdır.
Kâ'bî açıklamalarına şunu da ilâve etmektedir: Bizim fiilimiz zâtı itibariyle Allah'ın
fiilinden ayrıdır. Fakat icat ve ihdas kavramlarının her birinde halik ile kula nispeti
açısından benzeşmeyi gerektiren bir mana vardır, bu da ancak ayanlara gelen
arazlarda söz konusu olur.”583
581
Topaloğlu, a.g.e. s. 287.
Topaloğlu, a.g.e. s. 318.
583
Topaloğlu, a.g.e. s. 317.
582
107
“Dilediğinizi işleyin”584 “Hayır işleyin”585 “Allah onlara amellerini,
pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir”586 “Amel ettiklerinin mükâfatı
olarak”587 “Kim zerre kadar bir hayır işlerse”588
İmam Matüridi bazı İslam alimlerinin “Allah’tan başka her malikin mülkiyet
ve tasarrufu mecazi manadadır” görüşlerine karşı çıkıp; “Bize göre kullara hakikat
manasında fiil nispet etmek gereklidir, bu husus da akli ve nakli delillerle sabittir”
diyerek yukarıdaki ayet-i kerimeleri delil olarak getirmiş ve şöyle yorumlamıştır: Bu
konuda nakli deliller iki gruptur: Birincisi fiilin emredilmesi veya yasaklanması,
ikincisi de fiile azap veya mükâfat bağlanması. Bütün bunlar beyan edilirken
kendilerinden fiil (amel) diye söz edilmiştir. Meselâ “Dilediğinizi işleyin,” “Hayır
işleyin” gibi. Ceza ve mükâfat hakkında ise şu ayet-i kerimeler örnek verilebilir:
“Allah onlara amellerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir”, “Amel
ettiklerinin mükâfatı olarak”, “Kim zerre kadar bir hayır işlerse” ve bunlardan başka
birçok ayet ki bu ayetler insanları “amel edip fonksiyonel olanlar” diye
isimlendirmiş, yaptıklarına da “fiil” kavramlarını nispet etmiştir. Bu isimlendirme ve
nispet ediş; emir nehiy, vaad ve vaîd üslûbunda cereyan etmiştir. İhtiyari fiillerin
yüce Allah'a da izafe edilişi onların kullara aidiyetini ortadan kaldırmaz. Fiiller,
mahiyetleri itibariyle Allah tarafından yaratılmaları ve bir zamanlar yokken O'nun
tarafından icat edilmeleri açısından Cenâb-ı Hakk'a, kesbedilmeleri ve işlenmeleri
(kesb, fiil) açısından da insanlara aittir.”589
“Şüphe yok ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin
işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir”590
İmam Matüridi, “Allah’tan başka her malikin mülkiyet ve tasarrufu mecazi
manadadır” görüşüne eleştirilerini devam ettirerek; Allah insanlara emirler ve
yasaklar yöneltmiştir. Kullarda her hangi birine, kendisine ait fiili bulunmayacak
yerde emir ve yasak yöneltmek imkânsızdır diyerek yukarıdaki ayet-i kerimeyi delil
getiriyor ve şöyle yorumluyor: “Muhatapta hakikat manasında fiil işleme fonksiyonu
584
Fussilet, 41/40.
el-Hac, 22/77.
586
el-Bakara, 2/167.
587
es-Secde, 32/17.
588
ez-Zilzal, 99/7.
589
Topaloğlu, a.g.e. s. 287.
590
en-Nahl,16 / 90.
585
108
olmadığı halde ona bir şey emretmek mümkün olsaydı dün veya bir yıl önce yapılmış
olması gereken bir işi yahut da yaratıklar icat etmeyi emretmek de imkân dâhiline
girerdi, bununsa yaratma konusunda tutarlı bir yönünün bulunmadığı açıktır.”591
“Herhangi bir sure indirildiği zaman onlardan bir kısmı der ki: “Bu sizin
hanginizin imanını artırdı?” İman edenlere gelince (bu sûre) onların imanlarını artırır
ve onlar sevinirler. Kalplerinde hastalık (kâfirlik ve münafıklık) olanlara gelince,
onların da inkârlarını büsbütün artırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler.”592
“(Sonra Nuh:) Rabbim! dedi, doğrusu ben kavmimi gece gündüz (imana)
davet ettim; fakat benim davetim, ancak kaçmalarını arttırdı.”593
“Zira kullarımdan bir zümre: Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi affet,
bize acı! Sen, merhametlilerin en iyisisin, demişlerdi. İşte siz onları alaya aldınız,
sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni yâd etmeyi unutturdu, siz onlara
gülüyordunuz.”594
“Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: "Rabbim! Bu şehri (Mekke'yi) emniyetli
kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar), insanlardan
birçoğunun sapmasına sebep oldular. Rabbim! Şimdi kim bana uyarsa o bendendir.
Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek esirgeyensin.”595
İmam Matüridi bazı âlimlerin ihtiyarî fiilleri hakikat manasında kullara nispet
etmelerini, bunun yanında Allah'ın bu fiillere tasarrufunu ve bunları yaratma
kudretini benimsememiş olmalarını, O'nun kulların fiilleri hakkındaki iradesini de
bazen arzuları dışında olayların vuku bulduğu kimselerin temennileri konumunda
tuttuklarını ifade ettikten sonra yukarıdaki ayet-i kerimelere işaret ederek şöyle
diyor: “Onlar hakikat manası dışında fiillerin Allah'a nispetinin iki şekilde olduğunu
söylemişlerdir. Birincisi fiillerin kendisinden neşet ettiği sebep anlamındadır; buna
ek olarak Allah'ın iyilikleri emretmesi ve kötülüklerden sakındırması da göz önünde
bulundurulmalıdır. Bazen fiiller hakikat manasında kendisine ait olmasa da
sebeplerine sahip bulunana nispet edilir. İkincisi fiillerin bir sınanma anında Allah'a
izafe edilmesidir, bu durumda O'nun tasdik veya tekzip edilmesi söz konusudur.
591
Topaloğlu, a.g.e. s. 288.
et-Tevbe, 9/ 124–125.
593
Nuh, 71/ 5–6.
594
el-Mü’minun, 23/ 109–110.
595
İbrahim, 14/ 35–36.
592
109
Tıpkı Kur'an'a müminlerin imanını ve münafıkların manevî kirliliğini arttırmasının,
Hz. Nuh'un davetine kavminin kaçışını arttırmasının, kavme Allah'ı hatırlamayı
unutturmasının ve
putlara,
kendilerine
tapınılmak
suretiyle
birçok
insanı
saptırdıklarının nispet edilişi gibi. Evet, bu sıralanan eylemler zikredilen varlıkların
fiilleri diye anılmıştır. Kullara ait ihtiyarî fiillerin de Allah'a izafe edilmesi bu
anlamdadır.”596
“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı
kimseleri bir tarafa bırak!”597
“Yahut görmedin mi o kimseyi ki evlerinin duvarları çatıları üzerine çöküp alt
üst olmuş bir kasabaya uğramıştı”598
“(Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: 'Hüdhüdü niçin
göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Ya onun canını iyice yakacağım yahut
onu keseceğim veya bana mazeretini gösteren apaçık bir delil getirecektir.' Çok
geçmeden Hüdhüd gelip: 'Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim; Sebe'den
sana çok önemli bir haber getirdim”599
İmam Matüridi ihtiyari fiillerin hakikat manasında kullara nispet edilişi
konusunda Mu’tezile’nin görüşlerini ifade ederken bu ayet-i kerimelere dolaylı
olarak işaret etmiş ve Kitabü’t-Tevhit’inde şöyle demiştir: Mu’tezile’ye göre:
“Fiillerin Allah'a nispeti bazen da hal ve duruma delâlet edebilir, meselâ dünyaya ve
ayrıca onun ziynetine aldatma fiilinin izafe edilmesi gibi; çünkü dünyanın
cazibesinin gerçek manada bir eylem yeteneği yoksa da aldanmaya vesile olan
görünümler arz ettiğinden fiil ona aitmiş gibi gösterilir. Yine çatıları üzerine çökmüş
beldelere, konuşan kuşlara ve eğer söz şeklinde konuşmuşsa halinden şikâyet eden
hayvanlara nispet edilen fiiller gibi. Allah'a izafe edilen fiiller de bu konumdadır. Şu
açıdan ki Cenâb-ı Hak kulların kötü davranışlarının karşılığını vermede o kadar
mühlet tanımış ve o kadar nimet lutfetmiştir ki insanlar, bunu nerede ise yaptıklarına
rıza gösterdiği yolunda delil olarak kullanacaklardır. Bu sebeple onlar, Allah’ın,
596
Topaloğlu, a.g.e. s. 290.
el-En’am, 6 / 70. ayrıca bk. el-Kehf, 18/ 28, 46 el-Kasas, 28/ 60.
598
el-Bakara, 2/ 26.
599
en-Neml, 27/ 20–22.
597
110
yapmakta oldukları kötü fiillerin dini sonuçlarını değerlendirmeyip ahirete
ertelemelerini emrettiğini zannetmişlerdir.”600
“Allah yardım ederse artık size üstün gelecek kimse yoktur. Eğer kendi
halinize bırakıverirse (hızlan) O'ndan sonra size kim yardım eder?”601
“Azgınlıklarında onlara fırsat verir (med)”602
“
Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını
çoğaltmıştır”603
“Doğru yolu bulanlara gelince, Allah onların hidayetini arttırır ve
sakınmalarını sağlar”604
“Aksine, küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek
azı müstesna artık iman etmezler”605
“
Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu kolaya
hazırlarız. Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, onu da
en zora hazırlarız”606
“
Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar. Kimi de
saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların
üstüne işte böyle murdarlık verir”607
İmam Matüridi bir kısım İslâm âliminin de ihtiyarî fiilleri hakikat manasında
olmak üzere kullara nispet ettiklerini ve kulların bu sebeple asi ya da itaatkâr
olduklarını söylediklerini, bunun yanında aynı fiilleri yaratılmaları açısından da
Allah'a izafe ettiklerini bildirmiş ve onların bu hükmü verirken fiillerin naslarla yer
yer yüce Allah'a yer yer de kullara nispet edilişini göz önünde bulundurduklarını
ifade etmiştir.
İşte bu tür fiillerin yukarıdaki ayet-i kerimelerde geçmesinden dolayı
Matüridi bu ayetleri konu bağlamında zikretmiş ve şöyle yorumlamıştır: Kur’an
ayetlerine baktığımızda kullara mahsus kılınan bazı fiillerin aynı zamanda Allah’a da
600
Topaloğlu, a.g.e. s. 290.
Al-i İmran, 3/ 160.
602
el-Bakara, 2/ 15.
603
el-Bakara, 2/ 10.
604
Muhammed, 47/ 17.
605
en-Nisa, 4/ 155.
606
el-Leyl, 92/ 5–10.
607
el-En’am, 6 / 125.
601
111
mahsus kılındığını görmekteyiz. Fakat bu o fiillerin nispet ediliş yönündeki
konumlarının farklı olması anlamına gelir. Meselâ “saptırmak” manasındaki “idlâl,
izâğa”; “yol göstermek, korumak” manasındaki “hidayet, ismet”; “maddî ve manevî
lütuf ve ihsanlarda bulunmak” anlamındaki “in'âm, itminan”; “kendi haline terk
etmek, kötülük yapmasına fırsat vermek” anlamındaki “hızlan, med”; bunlardan
başka hidayet veya dalâletini arttırmak, ayrıca “kalbini mühürlemek” manasındaki
“tab”; “iyilik veya kötülük yolunu kolaylaştırmak” manasındaki “teysîr” ; “gönlünü
imana açmak” anlamındaki “şerh” ve “daraltmak” anlamındaki “tazyik” gibi. Şimdi,
burada sayılan vasıfların kendileriyle nitelenebilen zıtlarıyla birlikte hem Allah'ta
bulunması, hem de ihtida, dalâlet, rüşd, gay, istikamet ve zeyğ kavramlarının kullara
nispet edilmesi mümkün değildir. Matüridi anlatmaya çalıştığımız yukarıdaki
yorumunu yaptıktan sonra konunun iyice anlaşılması için şöyle devam ediyor: Şunu
bir kez daha tekrar edelim ki alternatif iki kavramdan birinin bulunması (meselâ
hidayet veya idlâl) diğerinin de mevcudiyetini gerektirir, çünkü Allah'a izafe edilen
bir kavramın zıt manalısı olmaksızın tek başına O'na nispeti söz konusu değildir.
Yapılan bu açıklamalardan anlaşılmıştır ki kesb açısından ve hakikat manasında
kullara ait bulunan ihtiyari fiil aynı zamanda yaratmak (halk) açısından ve hakikat
manasında Allah'a da ait bulunmaktadır.608
“Her şeye gücü yeten”609 “Senin Rabbin kullara asla zulmedici değildir”610
“Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup
giderdiniz.”611
İmam Matüridi bu ayet-i kerimeleri şöyle yorumluyor: “Kulların fiilleri
konusunda isabetli olan görüş, fiilleri, hakikat manasında hem Allah'a hem de kula
nispet etmektir. Ta ki Allah “her şeyin yaratıcısı” ve “her şeye gücü yeten”
şeklindeki beyanlarında görüldüğü gibi kendi zatinı vasıflandırdığı kavramlarla
nitelendirilmiş ve bunlarla övülmüş olsun ve ta ki hak ile batılı birbirinden ayıran adi
sıfatı belirginleşsin. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Senin Rabbin kullara asla
zulmedici değildir”; “Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna,
şeytana uyup giderdiniz.” Şimdiye kadar söylediklerimizde yeterli açıklamalar
608
Topaloğlu, a.g.e. s. 291.
el-En’am, 6/ 17.
610
Fussilet, 41/ 46.
611
en-Nisa, 4/ 83.
609
112
bulunmakla birlikte bu görüşün doğruluğunun delili şudur: Kulların fiilleri içinde
tasavvurlarının ulaşamadığı ve akıllarının takdir edemediği haller bulunduğu gibi
hedef ve planlarının ulaştığı, akıllarının İdrak ettiği haller de mevcuttur. Demek ki bu
fiiller birinci açıdan kendilerine ait değildir, ikinci açıdan ise onlara aittir. Birincisi
bir şeyin yokluktan varlık alanına çıkışını bütün detaylarıyla zihninde şekillendirip
planlama ve bir fiili oluşacağı çevre, mekân ve belirleyici boyutlarıyla biçimlendirip
gerçekleştirme olayı gibidir, öyle ki insan bu fiili işledikten sonra aynen tekrar etmek
istese bunu gerçekleştirmeye imkân bulamaz. İkincisi ise yasaklanan veya emredilen
şeye yönelik olarak harekete geçmek yahut da geçmemek gibidir. Şu halde kullara ait
bir fiilin birinci açıdan onların ürünü değilken ikinci açıdan kendilerinin ürünü
olduğu ortaya çıkmaktadır.”612
“Hiçbir şey O’nun benzeri değildir”.613
İmam Matüridi kullara ait fiillerin aşkın bir yaratıcısının bulunduğunu bu
gerçeğin vurgulanması için de yüce Allah’ın yukarıdaki ayet-i kerimeyi ifade
buyurduğunu söyleyerek ayeti şöyle yorumluyor: “Bu İlâhî beyan, kulların fiillerini
hakikat manasında gerçekleştirmeleri imkân dâhilinde bulunsaydı şu andaki şekliyle
tabiatın, kudreti ve ilmi olmayan ve her şeyin yapısal özelliklerinden haberdar
bulunmayan birinin eseri olarak vücut bulması da mümkün olurdu. Bunun yanında
sahip bulundukları mahiyetleriyle birlikte birçok mucize bunlara dair bilgisi ve
kudreti olmayan sıradan insanların eylemi olarak da oluşabilirdi. İşte sözünü ettiğim
açıdan bir benzerliğin hâsıl olması Allah'ın mislinin mevcudiyeti manasına geldiğini
ifade etmektedir.”614 “Âlemin mevcudiyeti Allah'la birlikte (kendi fiillerini yaratan
kulların bulunuşu gibi) bazı ortakların da fonksiyonel olmasıyla sübut bulacaksa, bu
takdirde, “hiçbir şeyin kendisine benzer olamayacağı” ilkesine “birçok şeyin
kendisine benzer olması” ilkesinden daha yakın ve daha lâyık olamaz.”615
“Allah evlât edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Aksi
takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri
diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden
612
Topaloğlu, a.g.e. s. 292.
eş-Şura, 42/ 11.
614
Topaloğlu, a.g.e. s. 293.
615
Topaloğlu, a.g.e. s. 297.
613
113
münezzehtir.”616
İmam Matüridi, hem Allah’ın hem de kulun hakikat manasında fail olması
gerekir fikrini kanıtlamak için çeşitli akli istidlallerin yanı sıra nakli delil olarak
yukarıdaki ayet-i kerimeye işaret ederek şöyle diyor: Cenâb-ı Hak “Allah evlât
edinmemiştir, O'nunla beraber hiçbir tanrı da yoktur” buyurmuş ve beyanına şöyle
devam etmiştir: “Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare etmeye
yönelirdi”. “Buna göre Allah Teâlâ'nın halk ile vasıflandırdığı muhtevadan bir pay
herkese ayrılır ve her biri kedine ait olanı müstakillen sahiplenirdi. Bu durumda da
her biri kendi yarattığını yöneten tanrıların mevcudiyeti benimsenmiş olurdu. Şunun
da belirtilmesi gerekir ki Allah'tan gelip kula yönelen en önemli fiil ve tesir O'nun
icadının sonucu olan vücuttan ibarettir, bu olgu da aynıyla ortadadır.”617
Matüridi’ye göre Allah yarattığı her bir araza mutlaka o arazın
yaratılmışlığını bildiren bir delil yerleştirmiştir.
“Yaratmayı başlatan sonra da onu tekrarlayan O’dur ki bu O’nun için pek
kolaydır”618
İmam Matüridi anlatımı içerisinde bu ayeti doğrudan ifade etmemiştir.
Muarızlarına bir takım sorular yönelterek ayet-i kerimeye şöyle değinmiştir: “Kullara
ait fiiller gibi aslında kudret statüsüne dâhil bulunan bir şeyin iddia ettiğiniz gibi İlahi
kudretin dışında kalması mümkünse Allah'ın va'd ve vaîdine nasıl inanabiliriz? O'nun
vuku bulacağını haber verdiği kıyamete ve dilerse yarattıklarına benzer âlemler de
yaratabileceğine bu haberi duyan kişi nasıl bel bağlayabilir? Oysaki O, fikrî
rakiplerimizin anlayışına göre daha kuvvetli bir şeyi yaratmak şöyle dursun bir
sivrisinek bile icat etmeye güç yetiremezmiş.”619
“Yine, Allah her şeyin maliki olup O'nun nesne ve olaylara yönelik mülkiyeti
kulda olduğu gibi sonradan kendisine kazandırılmış değildir, aksine O, her şeyin
yaratıcısı olduğundan bizatihi maliktir. Şimdi, Allah'ın, kulların fiilinin mâliki ve
Rabbi olmayışı fiilin kullara ait bulunması sonucunu doğurur. Bu durumda da O'nun
rubûbiyyet ve mâlikiyyeti eksik ve sınırlı kalır. Söz konusu fiil ise her bir yaratığa ait
olur. Böylece yaratıklar birçok şeye sahip bulunurlar, zira onların her biri hem kendi
616
el-Mü’minun, 23/ 91.
Topaloğlu, a.g.e. s. 319.
618
er- Rum, 30/ 27.
619
Topaloğlu, a.g.e. s. 296.
617
114
fiiline hem de başkasınınkine mâliktir, Allah ise bunlara mâlik olamamaktadır. Ne
var ki Allah'ın her şeye mâlik oluşu sübût bulunca O'nun her şeyi yarattığı hükmüne
varmak da kaçınılmaz olmuştur; çünkü kul bu yetkiye sahip bulunmamaktadır. Zaten
varlıklara mâlik olmak, ya onlara güç yetirmekle veya buna sahip bulunanın
temlikiyle mümkündür.”620
“Kim (Allah'ın huzuruna) bir iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı
vardır”621
Matüridi bu ayeti şöyle yorumlamaktadır: “İbadetlerin ve iyi davranışların
sevabının güzelliği hissî, imanın güzelliği ise aklîdir. Hissen güzel olan aklen güzel
olanın aşağısında kalır, çünkü yukarıda da açıklandığı üzere birinci güzelliğin başka
bir hale dönüşmesi mümkünken diğerinin nitelik değişikliğine uğraması imkân
dâhilinde değildir. Durum böyle olunca hissî güzelliğe verilecek mükâfat
gerçekleştirilen amel kadar olacaktır; hâlbuki Allah bir iyiliğe on misli mükâfat vereceğini vaad etmiştir. Şu halde iman olgusunun güzel niteliğiyle birlikte yaratma
fiilinin Allah'a ait olduğu sübut bulmuştur.”622
“Sanma ki ettiklerine sevinen, yapmadıklarıyla övülmek isteyenler, evet,
sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır. Gerçekte onları elim bir azap
beklemektedir”623
İmam Matüridi, kullara ait fiillerin Allah Teala tarafından yaratılmış
olduğunu çeşitli nakli delillerle ispat etmeye çalışmıştır. Getirdiği bu nakli
delillerden birisi de yukarıdaki ayet-i celile olup onu da şöyle yorumlamaktadır:
“Allah Teâlâ yapmadıklarıyla övülmek isteyen kimseleri yermiştir. Allah ayrıca
kullarına iman olgusundan dolayı kendisine şükretmelerini ve lütufkârlığına hamd ve
sena ile mukabelede bulunmalarını da farz kılmıştır. Şimdi O'nun imanı ve manevî
nimetleri yaratmamış olması mümkün değildir; çünkü bu takdirde yapmadığı işten
dolayı övülmesini ve kimseye lütufkârlıkta bulunmadığı halde kendisine teşekkür
edilmesini talep edenin durumuna düşer.”624
620
Topaloğlu, a.g.e. s. 296.
el-En’am, 6 / 160.
622
Topaloğlu, a.g.e. s. 299.
623
Al-i İmran, 3/ 188.
624
Topaloğlu, a.g.e. s. 299.
621
115
“De ki: Gökleri ve yeri yaratan, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan
başkasını mı dost edineceğim?”625
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer
siz yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin”626
İmam Matüridi, Kitabü’t-Tevhid’de “Kulların Fiilleri Hakkında Kâ'bî'nin
Görüşleri ve Bunların Tenkidi” başlığı altında Mu’tezile’nin görüşlerini özellikle de
Ka’bi’nin “Bir eylemin gerçek manada benim fiilim ve Allah’ın halkı oluşunun
imkân haricinde bulunmadığı” görüşünü eleştirirken yukarıdaki ayet-i kerimelere de
dolaylı olarak şöyle değinmiştir: “Tartışmakta olduğumuz konunun bir ilkesi de
şudur ki insanlar aynı fiili hem Allah'a hem de kula ait eylemin ürünü (mülk) olarak
kabul ederler. Yine insanoğluna ait bulunan her mülk hem Allah'ın hem de kulun
mülküdür. Gerek fiillerde gerekse nesnelerdeki bu mülkiyet Allah ile kul arasında
herhangi bir ortaklık doğurmamıştır. Peki, bizim tartıştığımız konuda nasıl olmuş da
ortaklık meydana getirmiştir? Bir de şu: Yedirmek, giydirmek, rızıklandırıp
beslemek Allah'a olduğu gibi aynen kula da izafe edilmekte fakat hiç de ortaklık
gerektirmemektedir; işte bizim meselemiz de buna benzemektedir.”627
“Sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı”.628
“Yonttuğunuz şeylere ibadet mi ediyorsunuz?”629
“... Sihirbazların uydurduğu büyü vasıtalarını yakalayıp yutuyor”630
Bu ayet-i kerimeleri Ka’bi fikri rakiplerine karşı delil olarak kullanmıştır.
Şöyle ki Ka’bi, fikri rakiplerinin “Kulların fiilleri dâhil her şeyin yaratıcısı Allah’tır”
fikrine karşı kendi görüşü olan “Kul, kendi fiilinin yaratıcısıdır” tezini savunmak ve
delillendirmek için yukarıdaki ayet-i kerimelerle istidlalde bulunmak istemiştir.
Ka’bi şöyle demiştir: Allah “yapmakta olduklarınızı” ifadesiyle kulların fiillerini
kastetmemiş bilakis bu kelamıyla onların tanrılarını yani elleriyle yaptıkları putlarını
kastetmiştir. Bu, “Yonttuğunuz şeylere ibadet mi ediyorsunuz?” ve “... Sihirbazların
625
el-En’am, 6/14.
el-Bakara, 2/172.
627
Topaloğlu, a.g.e. s. 307.
628
es-Saffat, 37/ 96.
629
es-Saffat, 37/ 95.
630
el-A’raf, 7/ 117.
626
116
uydurduğu büyü vasıtalarını yakalayıp yutuyor” mealindeki İlâhî beyanlara
benzemektedir.”631
İmam Matüridi ise bu ayetleri şöyle yorumlamaktadır: Bu ayetin zahirî
manası amelin yaratılmışlığının zikredilmesi şeklindedir, başka bir beyan olmaksızın
âyeti bu mânasının dışına kaydırmak isabetli değildir. Şu da var ki zikredilen İlâhî
beyanların bütünü içinde onların put yontmaları da dâhildir. Zikredildiği üzere
uydurdukları büyü vasıtaları da; onlar sadece puta tapmaktan dolayı değil, ayrıca
bunlarla da ayıplanmalarıdır; şöyle ki önce put yapmışlar, sonra tapmışlar, sanki
kendi fiillerine tapmışlar; bizim tartıştığımız mesele de buna benzemektedir. Yine
yukarıda geçen ilk âyette putperestlerin tanrıları yapılmış nesneler diye anıldıktan
sonra açıkça zikredilse bile, Mu'tezile'ce Allah yapıp etme (amel) eylemini
yaratmadığından O'nun “yapılmış”ı (ma'mûl, putların kendileri) yarattığını söylemesi
de mümkün değildir; çünkü put bu yolla Allah'ın mahlûku değildir. Bu anlatılanlar
çerçevesinde “amel”in mahlûk olduğu ortaya çıkmıştır. Ta ki onların âyette
zikredildiği gibi yaratılmış ve yontulup yapılmış (mahlûk, ma'mûl) puta taptıkları
anlaşılmış olsun.”632
“Allah bahire, sâibe, vâsile ve hâm diye bir şey (meşru) kılmamıştır. Fakat
kâfirler, yalan yere Allah'a iftira etmektedirler; zaten onların çoğu akıllarını
kullanmaz”633
İmam
Matüridi,
Mu’tezile’nin
bu
ayeti,
fiiller
hakkındaki
kendi
düşüncelerinin haklılığını ortaya koymak için delil getirdiğini ifade etmiş ve şöyle
yorumlamıştır: “Mu'tezile'nin isabetsiz düşüncesinin vardığı ileri boyutların örneklerinden biri de Cenâb-ı Hakk'ın “Allah bahire... diye bir şeyi meşru kılmamıştır”
mealindeki beyanıyla -ki burada sayılanlar belli konumdaki hayvanları ifade eden
isimlerdir- ihtiyarî fiillerin O'nun tarafından yaratılmadığına istidlal etmeye
kalkışmalarıdır, ayetteki “mâ ca'ale” (kılmamış, yaratmamıştır) beyanına dayanarak.
Hâlbuki burada sayılanlar kullara ait fiiller olmayıp maddî varlıklardır ve şüphesiz ki
Allah tarafından yaratılmışlardır.”634
631
Topaloğlu, a.g.e. s. 316.
Topaloğlu, a.g.e. s. 316.
633
el-Maide. 5/ 103.
634
Topaloğlu, a.g.e. s. 317.
632
117
“Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun; O, kalplerinizde olan her şeyi
bilmektedir. Yaratan bilmez mi hiç? O, en ince işleri görüp bilen ve her şeyden
haberdar olandır”635
Matüridi, kulların fiillerinin yaratılmışlığı hakkında nakli delilleri anlatırken
bu ayet-i kerimeye de işaret etmiş ve şöyle yorumlamıştır: “Yüce övgüye lâyık
bulunan Allah açık ve gizli işlenen bütün fiillerin yaratıcısı olmasaydı bununla kendi
ilminin mevcudiyetine istidlal etmezdi. Birinin, yapmadığı bir işi bilmemesinin tabii
olduğu herkesçe malûmdur. Şu halde başkasının fiili ile istidlalde bulunmasının bir
anlamı yoktur. Bize göre kullara ait fiillerin yaratılmışlığına hükmetmeyi gerekli kılan Kur'ânî delil Allah Teâlâ'nın işte bu beyanıdır.”636
“Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur”.637 “... Ve bu kasabalar arasında
yürümeyi konaklara ayırdık. Oralarda geceleri, gündüzleri korkusuzca gezin dolaşın,
dedik”638
Matüridi’nin ayetler hakkındaki yorumu: “Allah burada yürümeyi belirlemenin ve yürütmenin kendi fiili olduğunu haber vermiştir, yürüyüp gezinme fiili de
yürüyen kimsenin mevcudiyeti de bununla gerçekleşmektedir.”639
“Size kendi türünüzden eşler yaratması da O'nun delillerindendir”.640
“Uyumanız
O'nun
ayetlerindendir”
ayetlerindendir,
O'nun
lütuf
ve
ihsanından
istemeniz
641
İmam Matüridi, fiillerin Allah tarafından yaratıldığının delilleri olarak
getirdiği bu ayet-i kerimeleri şöyle yorumluyor: “Bu İlâhî beyanlarda, Allah'ın sevgi
ve merhameti kendi ayetlerinden kıldığının haberi vardır; ayrıca “uyumanız O’nun
ayetlerindendir, O’nun lütuf ve ihsanından istemeniz ayetlerindendir” ifadeleri de
mevcuttur. Şimdi başkalarının Allah için ayetler icat etmesi ihtimalden uzak olan bir
şeydir; çünkü bu takdirde fail ayetin kendisine ait olmasına öncelikle hak kazanmış
bulunur, burada sözü edilen fiillerin hepsi de insanlara aittir.”642
635
el-Mülk, 67/ 13–14.
Topaloğlu, a.g.e. s. 317.
637
Yunus, 10/ 22.
638
Sebe, 34/ 18.
639
Topaloğlu, a.g.e. s. 317.
640
er-Rum, 30/ 21.
641
er-Rum, 30/ 23.
642
Topaloğlu, a.g.e. s. 326.
636
118
“İsa’ya uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik”643 “İşte onların
kalbine Allah imanı yazmıştır”644 “... Sizin için davar derilerinden evler yaptı”645 “...
Kalplerini katılaştırdık”646 “dilediğini yapandır”647
İmam Matüridi bu ayet-i kerimeleri şöyle yorumlamaktadır: “Şüphe yok ki
kulların fiilleri içinde Allah'ın diledikleri vardır ve O, murad ettiğini yapacağını vaad
etmiştir. Ayrıca Allah yapmadığı şeyden ötürü kişinin övülmesini yermiş ve
müminlere iman nimetinden dolayı hamd etmelerini gerekli kılmıştır. Artık bunların
O'nun fiiliyle gerçekleştiği sabit olmuştur.”648 “Evet, insan, fiilinin kendisinin
belirlediği hedefin dışında gerçekleşmesi ve yine kendisinin çizdiği sınırı aşması,
ayrıca fiilinin, gücünün belirleyip şekillendiremeyeceği bir çerçevede oluşması
sebeplerine bağlı olarak zaruri bir şekilde şu sonuca varır ki kendi elinde gerçekleşen
fiili Allah Teâlâ planlayıp iradesi gereği gün yüzüne çıkarmaktadır.”649
“... Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyurur”650 “Gücümüz yetseydi
mutlaka sizinle beraber sefere çıkardık”651 “Zayıflara... Bir sorumluluk yoktur...
Sorumluluk zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir”652
İmam Matüridi “Kula Ait Fiilin Kudret veya İstitaatı” başlığı altında kulun
kendi fiilinin oluşumuna güç yetirebilmesi demek olan “kudret” isminin ikiye
ayrıldığını bunun delilinin ise yukarıdaki ayet-i kerimeler olduğunu ifade ederek
şöyle demektedir: “Bu ayetlerde yer alan istitâatin, fiilin gerçekleşmesini sağlayan
değil, nesneye ait sebeplerin ve faile ait hallerin müsait olması manasında bir istitâat
oluşunun ispatı birkaç çeşittir. Birincisi Cenâb-ı Hakk'ın “gücü (istitâati) yetmeyen”
tarzındaki beyanıdır. Burada sözü edilen şey iki ay oruç tutmaktan ibarettir. Bu
müddet içinde fiili gerçekleştiren kudretin ilgili kişiye gelmeyeceğini düşünebilecek
bir kimse yoktur. Demek ki buradaki istitâatten maksat sebep ve vasıtaların
bulunmasıdır. Yukarıdaki ikinci ayette sözü edilen nifak ehli de bunun gibidir.
643
el-Hadid, 57/ 27.
el-Mücadele, 58/ 22.
645
en-Nahl, 16 / 80.
646
el-Maide, 5/ 13.
647
Hud, 11/ 107; ayrıca bk. el-Buruc, 85/ 16.
648
Topaloğlu, a.g.e. s. 326.
649
Topaloğlu, a.g.e. s. 327.
650
el-Mücadele, 58/ 4.
651
et-Tevbe, 9/ 42.
652
et-Tevbe, 9/ 91–93.
644
119
Onların, fiillerin gerçekleşmesini doğrudan etkileyen istitâatten haberleri yoktu.
Münafıklar “gücümüz yetseydi” demekle hastalık veya malî imkânsızlığı kastetmişlerdi. Nitekim Allah Teâlâ şu ayetlerinde bu hususu bize açıklamıştır:”653
“Zayıflara... Bir sorumluluk yoktur... Sorumluluk zengin oldukları halde senden izin
isteyenleredir”
“Diğer bir delil benimsenegelen şu husustur ki fiilin (orucun) kendisinden
oluştuğu istitâat iki ay devam etmez, yine cihad fiilinin istitâati de münafıkların
Medine'de bulunuşlarından Allah düşmanıyla karşılaşacakları zamana kadar sürmez.
Aksine kudret surekli olarak yok olup yeniden oluşur. Aslında münafıklara gereken,
kudretin oluşmasını hesaba katmadan sefere çıkmaktı. Onlar, "Gücümüz yetseydi
sizinle beraber sefere çıkardık" demek suretiyle hilâf-ı hakikat beyanda bulunmuş ve
daha başlangıçta kudretin yokluğunu delil olarak kullanmışlardı. Bu anlattıklarımızla
yukarıdaki ayetlerde geçen istitâatten fiillerin değil, hal ve sebepler manasındaki
kudretin kastedildiği sonucu sübut bulmuştur.”654
Ka’bi’nin yorumu: “Sefere katılmayanların bahane ettiği fakirlik mazeretinin
geçerli sayılması, ancak kendileri için fiil gerçekleştirmenin mümkün olmayışıyla
izah edilebilir; bu espri ise kudretten yoksun olmakta da mevcuttur.”655
“İçinizden imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin
altında bulunan imanlı kızlarınızdan (cariyelerinizden) alsın” 656
“Yoluna gücü yetenlerin o evi hac amacıyla ziyaret etmesi Allah'ın insanlar
üzerindeki bir hakkıdır”657
“Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef tutar”658
“Allah her şahsı ancak verdiği kudret ölçüsünde mükellef tutar”659
“Onların (çocuklarını emziren annelerin) örfe uygun olarak beslenmesi ve
giyiminin sağlanması baba tarafına aittir. İnsan ancak gücü yettiğinden sorumlu tutulur”660
653
Topaloğlu, a.g.e. s. 329.
Topaloğlu, a.g.e. s. 329.
655
Topaloğlu, a.g.e. s. 345.
656
en-Nisa, 4/ 25.
657
Al-i İmran, 3/ 97.
658
el-Bakara, 2/ 286
659
et-Talak, 65/ 7.
660
el-Bakara, 2/ 233.
654
120
İmam Matüridi yukarıdaki ayet-i kerimeleri şöyle yorumluyor: “Bu ayetler de
fiillerin gerçekleşmesi değil sebep ve hallerin söz konusu edilmesi sırasında
zikredilmiştir.” Bu ayetlerin oluşturduğu istitâat türü, bulunmayışı halinde hitabın
oluşmayacağı ve kendisine tam olarak sahip olmamak manasında bundan yoksun
bulunan kişinin fiili işlememekle ayıplanamayacağı, hatta bu fiile muhatap
tutulamayacağı noktalarında ittifak edilen bir istitâattir. “Aslında kullara fiil nispet
eden bütün âlimlerin kanaati de aynı esasa dayanır. Bu da konuya iki açıdan bakmayı
gerektirir. Birincisi, bulunmayan bir imkâna dayanarak emir vermenin -hâlbuki fiil
için birden fazla imkânın mevcudiyeti söz konusudur- ve meselâ gözü olmadığı halde
“gör!” veya eli bulunmadığı halde “elini uzat!” denilmesinin muhal oluşu. İkincisi,
emirle nehiy şükrün yerine getirilmesini istemeye ve nankörlükten sakındırmaya
yöneliktir. Dolayısıyla nimetin bulunmadığı veya bilinmesine güç yetirilemediği
yerde emir-nehiy hitabının gerçekleştirilmesi söz konusu değildir.” 661
“Bilindiği üzere kişi azık ve bineği bulmadan hacca dair fiilleri işleme
imkânını elde edemez. Eğer gerçek manadaki kudret yani fiil kudreti olmadan haccın
vücûbiyeti gerçekleşmemiş olsaydı hac görevi kimseye farz olmazdı. Çünkü fiillere
ait kudret zaman birimlerinin tazelenmesiyle vücut bulan bir kudrettir, hac ise o
olmadan farz olmaz, söz konusu kudret de sefer merhalelerini aştıkça oluşur, böylece
hac görevi dinî bir vecibe niteliği almadan geriden takip eder duruma düşer.”662
“Onlar (kâfirler) gerçekleri ne işitmeye güç yetirebiliyor ne de görebiliyorlardı”663
“Sen benimle beraber olmanın gerektirdiği sabra güç yetiremezsin”664
“Ben sana 'benimle beraber olmanın sabrına güç yetiremezsin' demedim
mi?”665
661
Topaloğlu, a.g.e. s. 330.
Topaloğlu, a.g.e. s. 331.
663
Hud,11/ 20.
664
el-Kehf, 18/ 67.
665
el-Kehf, 18/ 72.
662
121
“İşte sabrına güç yetiremediğin şeylerin iç yüzü!” 666
“Gücünüz yettiğince Allah'a karşı saygısızlık göstermekten sakının”667
İmam Matüridi konunun başında kudreti ikiye ayırmıştır. Birincisi, fiilden
önce bulunan kudret yani sebeplerin müsait ve vasıtaların sağlıklı bulunması
anlamındaki istitaattır. Kul buna güç yetiremediği takdirde sorumlu değildir. İkincisi
ise fiil kudretinin gerçekte bulunmayışı halinde yine de mükellefiyet mevcudiyetinin
söz konusu olduğu kudrettir. Bunun da hem akli hem de nakli delili vardır diyerek
yukarıdaki ayet-i kerimeleri nakli delil olarak getirmiş ve şöyle yorumlamıştır:
“Hz. Musa’ya yolculuk yaptığı arkadaşı “İşte sabrına güç yetiremediğin
şeylerin iç yüzü” demek suretiyle hal ve sebepler manasındaki kudretin mevcudiyetine rağmen fiillerin gerçekleşmemesi yüzünden diğer kudreti nefyetmiştir. Sözü
edilen türden kudretin (fiil kudretinin) gerçekte bulunmayışı halinde yine de
mükellefiyetin mevcudiyetine ait hem naklî hem de aklî delil vardır. Naklî delil
yukarıda istitâati nefyeder mahiyette kaydettiğim ayetlerdir.”668
“Ben gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir amaç taşımıyorum”669
Matüridi’nin yorumu: “Emrettiği ibadetlerin ifası için Allah'tan yardım ve
güç dileme konusunda hem nassın sübutu hem de ulemanın ittifakı vardır. Eğer fiil
kudreti surekli olarak mevcut olsa veya bulunmayışı sebebiyle ibadet mükellefiyeti
düşseydi Allah'tan böyle bir istekte bulunmak yersiz bir talep konumuna düşer ve bu
konudaki naslar Cenâb-ı Hakk'ın zaten lütfedip verdiği kudret nimetine karşı
nankörlük yapmayı emreder bir mahiyet alırdı. Bu söylediklerimizle de fiil kudreti
olmaksızın mükellefiyetin gerekleştiği hususu kanıtlanmış olur. Hz. Şuayb'ın “Ben
gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir amaç taşımıyorum” tarzındaki beyanı
da aynı niteliktedir. Hz. Şuayb sözünü ettiği ıslahın gerçekleşmesini kudrete
bağlamıştır.”670
“Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaç olan varlıklarsınız, her şeyden müstağni ve
bütün övgülere lâyık olan ise sadece Allah'tır”671
666
el-Kehf, 18/ 82.
et-Teğabün, 64/ 16.
668
Topaloğlu, a.g.e. s. 331.
669
Hud,11/ 88.
670
Topaloğlu, a.g.e. s. 332.
671
Fatır, 35/ 15; ayrıca bk. Muhammed, 47/ 38.
667
122
İmam Matüridi bu ayet-i kerimeyi şöyle yorumluyor: “Fiillerin kendileriyle
gerçekleştiği kudretler şayet ortaya çıkan şartlar çerçevesinde kendi başlarına
teşekkül edecek olsa, kişi, bütün fiillerinden önce daha bu fiiller oluşmadan bu
kudretlerle yetinecek ve Allah'a muhtaç olmayacaktı. Hâlbuki yüce övgülere lâyık
bulunan Allah bütün yaratıkları kendisine muhtaç kılmıştır; her şeyden müstağni ve
övülmeye lâyık olan sadece kendisidir. Dolayısıyla ihtiyacın en çok lâzım olduğu bir
noktada yaratıkların Allah'tan müstağni kalması mümkün değildir. Bu meselenin
nihaî konumu şudur ki kudretler sureklilik arz etmediğine göre beka ihtiyacı ortadan
kalkar, fiil ise henüz mevcut değildir, netice olarak kişi daha fiili oluşturmadan önce
Allah'tan müstağni kalır, bu ise nas açısından kabul edilemeyecek bir şeydir.”672
“Şayet borçlu sefih, aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdırmaya güç
yetiremiyorsa velisi doğru olarak yazdırsın”673
Matüridi’nin yorumu: “Bu İlâhî beyan “yazdırmayı tam olarak beceremeyen”
manasına da gelebilir. Bu da bir nevi eksik kudret sayılır. Bu telakkimizin delili ise
fiilin gerçekleştirilmesi için gerekli olan tam kudretin o fiile başlamadan önce hâsıl
olmayışıdır; ayette ise borçluya kudretin tamamı izafe edilmiştir.”674
“Kulların Fiilleri ve Faillerinin Belirlenmesi” konusuyla alakalı Kitabü’tTevhid’de yer alan ayet-i kerimelerin, Matüridi tarafından yapılan yorumlarını yine
Kitabü’t-Tevhid’e bağlı kalarak tespit etmeye çalıştık. Bundan sonra ise konu
hakkındaki Matüridi’nin resmi görüşünü belirtikten sonra, ecel konusundaki yorum
ve görüşlerine bakacağız.
“Matüridi’ye göre, fiilin bütün yönleriyle Allah’a ait olması durumunda
insanın sorumluluğu tehlikeye girecek, bütün yönleriyle insana ait olması durumunda
da Allah’tan başka müstakil bir yaratıcının varlığını kabul etme durumu ortaya
çıkacaktır. İşte o, muhtemelen bu güçlüğü aşmak için, fiilde “çeşitli yönler”in
bulunduğu fikrini ortaya atmıştır. Buna göre, fiil hem Allah’a hem de insana izafe
edilir, dolayısıyla fiilde iki ayrı etkinin varlığı kabul edilmiş olur. Fiil, yaratma ve
yoktan var etme bakımından Allah’a, kesb ve işleme bakımından insana aittir.”675
672
Topaloğlu, a.g.e. s. 332.
el-Bakara, 2/ 282.
674
Topaloğlu, a.g.e. s. 348.
675
Özdemir, a.g.e. s. 247.
673
123
Kulların fiilleri ve faillerinin belirlenmesi konusu hemen hemen bütün
dinlerin ilgi alanına giren ve bu dinlere ait olan temel din bilimlerinin hakkında
çeşitli yorum ve fikir yürüttükleri oldukça karmaşık bir konudur. Bu karmaşıklık,
Allah’ın yaratma sıfatı ile insan fiillerinin meydana gelmesi ve insanın özgürlüğü
arasındaki ilişkiyi anlama ve yorumlama farklılığından kaynaklanmaktadır. İnsanın
fiilleri ve insanın özgürlüğü sorunu felsefe ve diğer disiplinler tarafından kader
konusu içerisinde farklı yönleriyle incelenirken kelamcılar “insan fiili” açısından
incelemişlerdir. Maturidi ise Kitabü’t-Tevhid adlı eserinde konuyu itikadi ayetler
çerçevesinde ve İslam âlimlerinin farklı yorumları etrafında incelemiştir. Daha
ziyade Mu’tezile’nin kulların fiilleri hakkındaki görüşünü tenkit etmiş, eserinde
muarızlarının fikirlerini soru cevap şeklinde çürütmeye çalışmıştır. Maturidi kendi
görüşünü ise kısaca şöyle açıklamıştır: İnsanın yaptığı herhangi bir işteki özgürlüğü,
onun sorumluluğunun sınırını da tayin etmektedir. Zira insan iyilik ve kötülük
işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine selim akıl, irade ve yapabilme gücü
verilmiştir. Kısaca Allah insanı, bilinçli, sorumlu ve özgür bir varlık olarak
yeryüzünde görevlendirmiştir. Dolayısıyla da insan, iradesiyle yaptığı her türlü
fiilinden sorumludur.
2.5. ECEL
Sözlükte “mutlak vakit, belirlenmiş zaman veya muayyen bir müddetin sonu”
gibi anlamlara gelen ecel, dini literatürde, Allah tarafından her canlı için önceden
takdir edilen hayat suresi ve bu surenin sonu olan ölüm vakti demektir.676
Ecel konusu kaza ve kader bağlamında Kelam ilmi içerisinde tartışma konusu
olmuştur. İlk olarak Mu’tezile âlimleri konuyu gündeme getirip farklı şekillerde
yorumlamışlardır. Diğer İtikadî mezhepler de konuyla ilgili kendi görüş ve fikirlerini
çeşitli akli ve nakli istidlallerle destekleyerek savunmuşlardır. Biz de çalışmamızın
bu kısmında Kitabü’t-Tevhid’deki Matüridi’nin konuyla ilgili itikadî ayetlerin
yorumuna bakacağız. Fakat önce kelamcıların ecel hakkındaki görüşlerine kısaca bir
bakalım.
676
Karaman, Fikret, “Ecel” mad. Dini Kavramlar Sözlüğü, s.131; Kılavuz, A.Saim, İslam Akaidi ve
Kelama Giriş, s. 215; Tunç, Cihat, “Ecel” mad. TDVİslam Ansiklopedis, s. 380; Çanga, Mahmut,
Kur’an-ı Kerim Lügati, Timaş Yayınları, İstanbul 2010, s. 47; İbn Manzur, Lisanu’l Arab, “ecel”
Mad. Beyrut 1955.
124
Mu’tezile kelamcıları, ecel konusunda farklı fikirler ortaya koymuşlardır. Bu
kelamcılardan Kadı Abdulcebbar Ehl-i Sünnet kelamcılar gibi düşünmektedir. O’na
göre ecel, insanın ölüm vakti ve vadesidir. Kişi ister doğal yollarla ömrünü
tamamlayıp ölsün isterse bir katil tarafından öldürülsün fark etmez. Vefat eden kişi
eceliyle ölmüş demektir. Ka’bi ve Bağdat Mu’tezilesi ise maktülün öldürülmemesi
halinde, kesinlikle hayatını devem ettireceği fikrini ısrarla savunmuşlardır. Katil,
maktülü öldürüp onun yaşamasına engel olarak ecelini kesintiye uğratmış ve büyük
bir zulüm işlemiştir.677
Eş’arı kelamcıları ile Matüridi kelamcıları ecel konusunda hem fikirdirler.
Eş’ariliğe göre, katilin öldürdüğü kimsenin ecelini öne almak veya ertelemek gibi bir
güce sahip olması, başka bir ifadeyle öldürdüğü kimseyi yaşatmaya ve öldürmeğe
muktedir olması gibi bir düşünce asla kabul edilemez. Bunun yanında her ne kadar
öldürülen kimse hakkında, öldürülmeseydi daha fazla yaşayacaktı şeklinde
düşünmek mümkün olsa da, geriye kalan surenin onun için ecel olması imkânsızdır.
Zira bir kimsenin eceli, onun ölüm vaktidir.678
İnsanın bir tek eceli olduğu fikrini savunan Ehl-i Sünnet kelamcıları kendi
fikirlerini savunmak için Kur’an’da açıkça ifade edilen “eceli kaza”, “eceli
müsemma” kavramlarından birincisini bireysel ölüm; ikincisini ise daha çok kıyamet
ve ölüm sonrası olarak yorumlamışlardır.
İmam Matüridi, Kitabü’t-Tevhid’inde ecel konusunu anlatırken genelde
Mu’tezile’nin özelde ise Ka’bi’nin konu hakkındaki görüş ve yorumlarını eleştirerek
ve daha sonra da kendi görüş ve yorumunu yaparak konuyu tamamlıyor. Matüridi
diğer konuların aksine bu mevzuda fazla nakli istidlalde bulunmamış daha ziyade
akli istidlallere ağırlık vermiştir. Bunun içindir ki konuda pek fazla itikadî ayet yer
almamış, doğrudan veya dolaylı olarak yalnızca üç ayete işaret edilmiştir.
Matüridi, konuya Ka’bi’nin fikri rakibi adına kendi kendisine yönelttiği sonra
da cevabını yine kendisinin verdiği soruyla başlıyor. Biz de yine bu çalışmamızda
konunun daha iyi anlaşılması için bu yorumlara kısaca yer verip sonra kullanılan
itikadî ayetlerin taraflarca ne şekilde yorumlandığını tespit etmeye çalışacağız.
677
Kadı Abdulcebbar, Şerhu Usuli’l Hamse, Kahire 1988. s. 780–7803.
Eş’ari, el-İbane an Usuli’d-Diyane, Beyrut (Trsz), s.53–54–59; Bakillani, et-Temhid, Beyrut 1957.
S. 332–334.
678
125
“Kâ'bî, fikrî rakibi adına kendisine yönelen ve tatminkâr cevap vermesine
imkân vermeyen bir soru sordu. Sorunun özü şudur: Mu'tezile'nin anlayışına göre
Allah Teâlâ kişinin ömrü için nihaî bir sure belirler. Onu bu surenin bitimine kadar
yaşatmak Allah'ın filidir ve O, bu fiilini icra etmeyi diler. Allah bu müddet içinde o
kul için belli bir rızık da tayin eder. Bunun yanında Cenâb-ı Hakk'ın kullarından
birine öyle bir kuvvet verilir ki bu kul O'nun söz konusu kişi için belirlediği ömrü
yaşayıp bitirmesine engel olur; dolayısıyla kâinatın rabbini vaadini yerine
getirmekten alıkoyar, kendisiyle kişinin hayatını dünyevî bedeninde sürdürme fiili
arasına İlâhî iradeye rağmen perde çeker. Sonuç olarak güçlendirilen kulun,
düşmanını öldürme yolundaki fiili Rabbine engel teşkil etmektedir. Bu durumda
Allah'ın vaadinden cayması, yenilgiye uğratılması ve fiilinden alıkonması söz
konusudur; fakat bütün bunlar da Allah'ın o kulu öldürmeye muktedir kılması
sebebine bağlıdır. Bu konum bir acz ve aklî çerçevedeki kanuna aykırılık mıdır, değil
midir”?679
“Kâ'bî, kendisine yönelik düzenlediği bu soruya önce Müslümanlar’ın (Sünnî
âlimlerin) cevabına benzer bir karşılık vermiştir. Şöyle ki sözü edilen mesele vuku
bulan her bir olay hakkında söylenegelen şu söz çerçevesine girer: “Şayet vuku
bulmasaydı Allah'ın (ezelî) ilminde 'gerçekleşecek' diye nasıl yer alabilirdi?”
Müslümanlara göre bu söz “Allah'ın ilminde olan vuku bulmuştur” şeklindeki
gerçeği yansıtır. Bununla birlikte dileseydi başlangıçta o kişi için başka bir ömür
biçeceği hususu da Allah'ın ilim ve kudretinin haricinde değildir, şayet öyle bir ömür
biçseydi ilm-i İlâhîsinde şu anda gerçekleşen değil, o bulunurdu. Kâ'bî daha sonra
şahsî kanaatine dönüş yaparak şöyle demiştir: Katil o kişiyi eceli geldiği için
öldürmüş olsaydı kınanıp cezalandırılmaması gerekirdi. Hatta kişi başkasının
koyununu kesmek suretiyle teşekküre bile hak kazanır, çünkü kesmeseydi hayvan
ölecekti. Sonra “Demek ki sen adamı öldürmeseydin ecelinin gelmemiş olacağını
kabul ediyorsun” şeklinde Kâ'bî'ye itiraz yöneltilmiş, o da “Böyle bir telakkiden
Allah'a sığınırım, adamı ya başkası öldürür veya tabii eceli gelirdi” diye cevap
vermiştir.”680
679
680
Topaloğlu, a.g.e. s. 360.
Topaloğlu, a.g.e. s. 360.
126
“Ka’bi bu tezinin geçerliliğini ortaya koymak için ayet ve hadisten delil
getirerek şöyle demektedir: “Ayet-i kerimede “Canlıya ömür verilmesi de ömründen
azaltılması da mutlaka bir kitapta kayıtlıdır”;681 Hadis-i şerifte de “Sıla-i rahim ömrü
uzatir” buyrulmaktadır o halde; kişinin belli bir ömrü mevcut olup o, bu sureyi sıla-i
rahimle arttırma imkânına sahiptir. Buna göre de levh-i mahfuzda “Sıla-i rahim
yaparsa ömrü şu kadar, yapmazsa bu kadar olacaktır” diye kayıtlıdır. Denilirse ki bu
naklettiğinizde sadece imkânsızlığı ortadan kaldırmak vardır, kudrette ise fiili
gerçekleştirmek söz konusudur? Cevap olarak “Kudrette de sadece aczi ortadan
kaldırmak vardır” dedikten sonra sözüne şöyle devam etmiştir: Kudret fiili
gerçekleştirmiş olsaydı ben kudretimin eseri olan fiile sürüklenmiş ve zorlanmış
olurdum, bu takdirde de fiil bana değil başkasına ait olurdu.”682
Matüridi bundan sonra Ka’bi’nin bu fikirlerini sert bir dille eleştirip O’nun
bütün bu açıklamalarının Allah hakkındaki bilgi seviyesinin ne kadar yersiz ve
yetersiz olduğunun bir göstergesidir diyerek Ka’bi’ye şöyle cevap veriyor: “Kâ'bî'ye
sorarız: Allah sözü edilen kişinin öldürüleceğini biliyor muydu, yoksa bilmiyor
muydu? Eğer “biliyordu” derse, kendisine “Kişinin öldürülmesi hayatını yok edip
ömrünü tüketiyor mu, yoksa tüketmiyor mu?” diye sorulur. Tüketmiyor, derse realite
tarafından yalanlanmış olur. Tüketiyor, derse şöyle karşılık verilir: Allah nihaî
gerçeği biliyor idiyse, maktulün ömrünün sona ermesini ve ruhunun cesedinden
ayrılmasını başkasının icrasına nasıl havale etmiş; levh-i mahfuzuna “Kişi şöyle
şöyle yaparsa şu sonuç, böyle böyle yaparsa bu sonuç gerçekleşecektir” diye nasıl
yazmış olabilir? Aslında bu, gelecekte olacağı bilmeyenin durumudur. Olacağı bilen
kimse ise şöyle yazar: Şöyle olacaktır, şayet öyle olmayacak olsaydı şöyle olurdu;
yine filân kişi küfre düşüp Allah'ın gazabını hak edecektir, şayet küfre düşmeseydi
iman edip Allah'ın muhabbetine nail olacaktı. Buna mukabil olacak hakkında
kesinlik belirtmeksizin “şöyle, değilse şöyle olacaktır” demek ileriki gelişmeleri
bilmeyenlerin sergileyeceği bir tavırdır. Bir de şu: İlâhî ilim Kâ'bî'nin anladığı
şekilde ise, tartışma konusu edilen katil olayını Allah'ın bilmesi vukuundan önce ilmi İlâhînin tespit ettiği bir haber nasıl olabilir? Hâlbuki bütün insanlar şu kadarını
bilirler ki filân ya öldürülecek veya ölecek, ya iman edecek veya küfrü tercih edecek,
681
682
Fatır, 35/ 11.
Topaloğlu, a.g.e. s. 361.
127
filân zamanda ya hareket veya sükûn halinde bulunacak. Bu konumdaki bir tahta
(levh) her geminin tahtasından farksız olup levh-i mahfuz değildir, aksine
korunmamış bir yazı gerecidir.” 683
“Maktulün eceli, öldürülmesi sebebiyle İlâhî ilmin çerçevesinin dışına çıkmış
değildir, maktul yine de Allah'ın ilminde “öldürülecek” diye yer aldığı konumdadır.
Ne var ki bu katil ilm-i İlâhîye uygun olarak dinen ya yasaklanmış veya emredilmiş
bir durum arz eder, aynen bunun gibi kişi Allah'ın ilminde yer aldığı şekilde mümin
veya kâfir olur, bu da O'nun ilminde mevcuttur. Bütün bunlar Allah'ın, neye varacağı
şeklindeki akıbete dair ilminin dâhilindedir. Bunun yanında kişi bu fiili işlemeseydi
akıbetinin neye varacağı hususu da O'nun ilminin dâhilinde bulunmaktadır, işte ecel
de buna benzemektedir. Bu esasa bağlı olarak, Allah kişinin sıla-i rahimde
bulunacağını bilmiş ve ömrünü, sıla yapmayacak olsa O'nun ilmi çerçevesinde
olabileceğinden daha fazla yapmıştır.”684
Matüridi ile muarızı Ka’bi’nin arasında geçen bu fikri tartışmalardan sonra
konuda geçen ayet-i kerimelerin yorumlarına bakalım.
“Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir
kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah'a kolaydır.”685
Bu
ayet-i
kerimeyi
Ka’bi,
kulun
tabii
ömrünün
dışında
uzayıp
kısalabileceğine, Allah’ın kul için belirlediği ömrü yaşayıp bitirmesine bazı
sebeplerin engel olabileceğine dair delil getirmiştir.
İmam Matüridi ise bu ayet hakkında şöyle diyor: “Sözü edilen ayet hakkında
tefsir ehlinin şöyle bir yorumu vardır: Ayet kişinin ömrünün sona erişini açıklamakta
ve ömründen geçen her zaman biriminin meydana getirdiği eksilmeye işaret
etmektedir. Bir grup âlim de şöyle demiştir: Bu İlâhî beyan insanların uzun veya kısa
tutulmuş birbirlerinden farklı ömürleri hakkında olup bilgisiz ve işlerinde mütereddit
kişilerin yaptığı gibi Allah'ın birine bir ömür biçtikten sonra fikir değiştirip onu
uzatması veya kısaltması manasına gelmez.”686
“Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.”687
683
Topaloğlu, a.g.e. s. 361.
Topaloğlu, a.g.e. s. 362.
685
Fatır, 35/11.
686
Topaloğlu, a.g.e. s. 362.
687
Yunus, 10/ 49.
684
128
İmam Matüridi bu ayet-i kerimeyi şöyle yorumluyor: “Kâ'bî'nin iddia ettiğine
göre katledilenlerin ecelleri gelmemekte, bundan önce öldürülmektedirler. Yine ona
göre Allah herhangi birinin ömrünü arttırmamaktadır. Sıla-i rahim görevini yerine
getirmesi sebebiyle birinin ömrünü arttırmaya nasıl muktedir olsun? O ki maktulün
ömrünü filân zamana kadar sürdürme taahhüdünü yerine getirmeye güç yetirememiş,
buna mukabil düşmanı buna muktedir olmuş ve O'nun işine engel teşkil etmiştir (!)
Allah böyle bir nitelemeden münezzehtir.”
688
İşte bu ayet-i kerimede Ka’bi’nin bu
görüşünü reddetmekte ve kulun ezelde tayin edilen ömrünün hiçbir şekilde uzayıp
kısalmadığına delil teşkil etmektedir.
“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın,
onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tövbe eder,
namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah
yarlığayan, esirgeyendir.” 689
Matüridi, Ka’bi’nin bu ayet-i kerimede geçen serbest bırakma fiilinin kulun
iradesine terkedilmiş olmasıyla muhtemelen kendi tezini kanıtlamayı amaçlamış
olmalıdır diyerek ayeti şöyle yorumluyor:
“Bu İlâhî beyan üç şekilde anlaşılabilecek bir kelâmdır: Güçlüğün ve yasağın
kaldırılması, bunun emredilmesi yahut da mubah kılınması. Bu tür alternatiflerin
hepsi hayır fiillerinde mutlak ise de şer fiillerinde böyle olmayıp kayda bağlıdır:
“Kul cebir ve zorlanmaya tâbi tutulmamıştır” diye, Allah Teâlâ önce yasakladıktan
sonra (kayıtlar koymak suretiyle) “... Müşriklerin yolunu serbest bırakın”
buyurmuştur. Bir de insanların “Allahım! Sana itaat etmek konusunda bizi
güçlendir!” tarzındaki sözü övgüye lâyık görüldüğü halde “Allahım! Sana itaat etme
konusunda bizi serbest bırak!” şeklindeki bir ifade övülmeye değer bulunmaz. Şu
halde bu iki fiilden birinde diğerinde bulunmayan bir özelliğin mevcut olduğu
anlaşılmaktadır. Yine, kul kendi kudretinin sona ermesi ve artık kudretsiz kalması
halinde bile (Allah'ın kudretiyle) fiilin vuku bulabileceğini kabul eder. Bunun
yanında böyle bir fiilin vukuu sırasında kendi fiil işleme serbestliğinin ortadan
688
689
Topaloğlu, a.g.e. s. 362.
et-Tevbe, 9/ 5.
129
kalktığına da hükmetmez, o bununla güç yetirebildiği konulardaki dolaşım alanını
belirlemiş olur.”690
Buraya kadarki yorumlara bakacak olursak konuyu şöyle özetlememiz
mümkündür: Kelamcılar ecel konusunu genellikle ayet ve hadislere dayanarak, kaza
ve kader meselesi bağlamında ele almışlardır. Maturidi Kitabü’t-Tevid’inde ecel
konusunu işlerken konuyu daha ziyade Mu’tezili âlim olan Ka’bi’nin ecel hakkında:
“Maktul eceli kesilmiş yani ömrünü bitirememiş kişidir, şayet öldürülmemiş olsaydı
ömrünün sonuna kadar yaşayacaktı, onun katl ve ölüm olmak üzere iki eceli
vardır.”Şeklindeki görüşlerine çok sert eleştiriler yönelterek kendi düşüncesini şöyle
ortaya koymaktadır: Maktul kendi eceliyle ölmüştür, onun başka bir eceli yoktur.
“Katl” katilin bir fiili olup onunla kaimdir, ölüm ise katilin fiili sonunda Allah
Tealanın icat etmesi suretiyle ölmüş kimse ile bulunan bir şeydir.
2.6. RIZIK
Sözlükte, azık, yenilen, içilen, faydalanılan şey anlamına gelen rızık, dini bir
terim olarak Yüce Allah’ın canlılara, yiyip içmek ve yararlanmak üzere sağladığı her
türlü imkân demektir.691
Kelam ilminde “rızık” tartışma konusu olurken bu tartışmanın odağında
haram ve helal şeylerin kul için rızık olup olmadığı meselesi bulunmaktadır. Yine
konunun daha iyi anlaşılması açısından Kelami mezheplerin görüşlerini kısaca
hatırlamakta fayda vardır.
“Mu’tezile’ye göre kulun bu dünyadaki nasibi ve rızkı, fakirlik ve zenginliği,
kazanç ve kaybı tamamen kendi elinde olan bir şeydir. Bu konuda İlahi müdahale söz
konusu değildir. Aksi halde İlahi adaletle çelişki oluşturacak bir görüş benimsenmiş
olur. Mu’tezile’ye göre haram rızık değildir. Çünkü onlar rızkı, “Kişinin mülkiyet
altında bulundurup meşru yoldan yediği şey veya kendisinden yararlanılması
yasaklanmamış olan şey” diye tanımlamışlardır.”692
“Cebriyye ve Eş’ariyye’ye göre, insanların bu dünya hayatındaki rızıkları,
kazanç veya kayıpları, fakirlik veya zenginlikleri önceden Allah tarafından
690
Topaloğlu, a.g.e. s. 364.
Kılavuz A. Saim, a.g.e. s. 221; Karaman, Fikret,”Rızık” mad. Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 554.
692
Kılavuz A. Saim, a.g.e. s. 222–223.
691
130
belirlenmiştir. Eş’ariler’e göre, kul her ne kadar seçme ve girişim özgürlüğüne sahip
olsa da, bu seçimin, kendi rızkıyla ilgili olarak Allah’ın ezelde belirlediği şeye
yakınlaşmaktan başka bir rolü yoktur. Rızkı genişletecek ve daraltacak olan
Allah’tır.”693
Kitabü’t-Tevhid’de rızık konusu detaya girilmeden son derece yüzeysel
olarak ele alınmıştır. Matüridi yine bu konuda da Ka’bi’nin ve Verrak’ın görüşlerini
eleştirmiş onların iddialarını çürütmeye çalışmıştır. Mevzu rızık konusundan daha
ziyade kudret ve irade ekseninde tartışılmıştır. Fikri ispat ve savunmalarda nakli delil
olarak sadece bir ayet-i kerimeye müracaat edilmiş, konu muğlâk bir şekilde
bırakılmıştır. Diğer pek çok kelami eserlerde rızık konusu işlenirken haramın rızık
olup olmadığı hararetle tartışılırken burada bu mevzua hiç değinilmemiştir.
Şimdi, İmam Matüridi’nin konuyu ve ilgili ayeti nasıl yorumladığına
bakalım:
“Cenâb-ı Hak “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkını vermek
Allah'a ait olmasın”694 beyanıyla rızkı tekeffül(kefil) ettiğine göre artık rızık O'nun
temlik etmesi veya yedirmesiyle elde edilebilir bir konum kazanmıştır. Şimdi;
a) Tekeffül ettiği rızkı tekeffül ettiği yoldan vermesi hususunda Allah'a engel
olacak biri varsa, bu durumda O'na vaadinden caymak ve tekeffül ettiği şeyi yerine
getirmekten aciz olmak gibi bir nitelik gelir. Dolayısıyla Allah kendi fiilinde
başkasının kudreti altında bulunan, vaadini yerine getirmeye, verdiği sözü ifa etmeye
kendi dışından gelecek kudrete muhtaç olan bir konum kazanmış olur. Bu ise
önemsenecek bir husustur,
b) Engel olacak biri yoksa bu takdirde gerçekte başkasına ait olan bir rızıkla
birinin o statü içinde rızıklandırılmış olması veya onun buna muktedir bulunması
imkân dışında kalır. Eğer bu rızık konusunda kudret kulun elinde olsaydı yukarıdaki
birinci şıkta anlatılan gayri münasip durum Allah'a arız olacaktı, çünkü O, başkasının
malını yiyen kulun rızkını o alanda arayacağını bilememişti.” 695
693
A.g.e. , s. 221.
Hud, 11/6.
695
Topaloğlu, a.g.e. s. 364.
694
131
“Kâ'bî şöyle dedi: Verrak’a rızık konusu sorulmuş, o da böylelerine şöyle
cevap verilir demiştir: Kötülük yapma kudretine sahip bulunan birinin Allah'tan
haşyet duyduğu için mâsiyetten korunduğu varit midir? “696
“Eğer “hayır” derlerse peygamberleri böyle bir davranışta bulunmamakla
nitelemek suretiyle vebali ağır olan bir söz söylemiş olurlar. “Evet” derlerse rızık
aramaya başlamadan önce Allah'tan talepte bulunmaları kendileri için gerekli
olur.”697
Matüridi, Verrak’ın bu görüşüne söyle cevap veriyor: “Kudret kavramıyla
sebepleri yani kul tarafından zayi edilmediği takdirde mutlaka kudrete gelip eşlik
eden halleri kastetmişsen doğrudur, bütün peygamberler ve hayırlı insanlar böyleydi.
Şayet fiille beraber olan kudreti kastetmişsen soruyu değiştirmiş ve şöyle diyene
benzemiş olursun: Günahları işlemekte iken onları sürdürmesi konusunda Allah'tan
korkan biri var mıdır? Bu tür bir sorunun ise anlamı yoktur. Bu noktada fikrî rakibin
sana mukabil bir soru yöneltebilir: Peygamberlerden herhangi biri Allah'tan
öğrendiği veya O'ndan alıp haber verdiği bir günahı sürdürmek konusunda İlâhî
haşyet duymuş mudur? Buna vereceği cevap önceki meselenin de cevabını teşkil
eder.”698
Sonuç olarak rızık konusu Kitabü’t-Tevhid’ de muğlâk ifadelerle Maturidi
tarafından muarızlarının görüşlerine eleştiriler getirilerek sonlandırılmıştır. Fakat asıl
kelami bir tartışma konusu olan haramın rızık kabul edilip edilmediği mevzusuna
üstü kapalı bir şekilde değinilmiştir. Ehl-i sünnet genel olarak rızık konusunda
“İnsanın yediği şey, ister helal olsun ister haram olsun onun rızkıdır” görüşünde iken
Mu’tezile ise haramı rızıktan saymamıştır.
696
Topaloğlu, a.g.e. s. 365.
Topaloğlu, a.g.e. s. 365.
698
Topaloğlu, a.g.e. s. 365
697
132
SONUÇ
İslam düşünce sisteminde bilginlerin karşılaştığı herhangi dini içerikli bir
problemde başvurulan en temel kaynak Kur’an olmuştur. Dini meselelere Kur’an
ayetlerinden çözüm aranırken her âlim başta karşılaşılan problemin içeriği, olayları
kavrama gücü, bilgi donanımı, akli ve zihni yetkinliği, içerisinde yaşadığı çevrenin
sosyal ve kültürel yapısı, coğrafi konum olarak siyasi otoriteye yakınlığı ve uzaklığı
nispetinde çözüm bulmaya çalışmıştır. Bir grup âlim Kur’an ayetlerini yoruma tabi
tutmadan olduğu gibi lâfzî manalarıyla olaylara hamlederken, bazıları tamamen aklı
ön plana çıkararak ayetleri aklın öncülüğünde yoruma tabi tutmuşlardır. Bir başka
grup da akılla nakli bağdaştırarak aklın kavrayabildiği ölçüde yoruma tabi tutmuşlar,
gerektiğinde ise ayetlerde geçen bazı kavramların ve olayların mahiyetinin duyulur
âlemdeki imkân ve kabiliyetle anlaşılmasının mümkün olamayacağı fikrini
savunmuşlardır. Bu son grup içerisinde ve Ebu Hanife’nin akılla nakli dengeleyen
çizgisinde, münazaralarında Kitap ve Sünnete bağlı, anlayışlarında Ashab ve Tabiin
yolu olan Selef metoduna yakın, Ehl-i sünnet kelamının en önemli temsilcilerinden
olan Ebu Mansur Matüridi yer almaktadır.
Matüridi Kitabü’t-Tevhid’de işlediği konuları sadece akli yoruma tabi
tutmamış, akılla birlikte nakli de sistematik bir şekilde kullanmıştır. “Âlemin
yaratılmışlığı ve Allah’ın varlığı” konusunda cevherlerin yaratılmışlığına bilgi
edinme kaynaklarının (Duyu organları, Haberi sadık, Akıl) delil teşkil ettiğini ifade
ederek haberi sadık bağlamında âlemin yaratılmışlığını ifade eden birçok itikadi ayeti
delil olarak kullanmıştır. Bu konuda kullandığı ayetleri lâfzî manasıyla yoruma tabi
tutmuştur. Cisimlerin görünüm ve özelliklerinin (araz veya sıfat) isimlendirilmesi
meselesinde delil olarak kullandığı Enfal (8/67) ve Tevbe (9/42) surelerindeki “araz”
ifadesiyle cisimlerin kendi varlıklarının kastedildiği şeklinde yoruma tabi
tutmaktadır. Matüridi “Allah’ın Varlığı ve Birliği” konusunda kullandığı ayet-i
kerimeleri hiçbir zorlama yoruma gitmeden lâfzî manalarıyla yorumlamaktadır.
Matüridi “Teşbihin Nefyi” meselesinde Müşebbihe mensuplarının görüşlerine
karşı nakli delil olarak ileri sürdüğü Şûrâ (42/11) suresindeki “Hiçbir şey O’nun
benzeri değildir.” ayetini Allah’ın birliğiyle, benzerinin, rakibinin ve denginin
olmayışıyla, surekliliğiyle yorumlamaktadır.
133
Matüridi “Allah’a Şey Kavramının Nispet Edilmesi” hususunda fazlaca ayet
kullanmamış, Allah’a şey denilebileceği yönündeki görüşünü iki ayetle desteklemiş
ve ayetleri kastettikleri manalarıyla yorumlamıştır.
İmam Matüridi “Allah’ın Sıfat ve İsimleri” meselesinde özellikle Tekvin ve
Kelam sıfatları konusunda Mu’tezili âlimlerin görüşlerine çok ağır eleştiriler
getirmiş, “Tekvin” sıfatının en kolay anlatımının Yasin suresindeki (36/82) “kün”
emriyle olabileceğini savunmuştur. Ayeti yorumlarken Tekvin sıfatının mahiyetinin
insan idrakinin fevkinde olduğunu ifade ederek zorlama yorumlardan kaçınmıştır.
Matüridi’nin kelam konusunda çok sert eleştiriler yönelttiği Mu’tezili bir âlim
olan Ka’bi bazı ayetlerde Allah’a nispet edilen “gelmek” kavramını lâfzî manasıyla
yorumlayarak bundan kelam sıfatının hadis olduğu fikrini savunmuştur. Matüridi ise,
ayette geçen bu ve buna benzer kavramların yaratıklar için kullanılan anlamlarıyla
değil ulûhiyete yaraşır bir manaya yorumlanması gerektiği fikriyle karşı çıkmıştır.
Matüridi kelam sıfatının da diğer ilahi sıfatlar gibi kadim olduğu görüşünü savunmuş
ve bu konuda da birçok nakli delil ileri sürmüştür.
“Allah’ın arşa istiva etmesi” konusunda bazı âlimler Kur’an’da arşla alakalı
ayet-i
kerimeleri
zahiri
manada
anlayarak
Allah’ı
mekân
tutmakla
nitelendirmişlerdir. Söz konusu âlimler “Sonra arşa istiva etti” ayetini farklı
yorumlayıp Allah’ın arşta bulunmuyorken bilahare orada mekân tuttuğu fikrini
savunmuşlardır. Matüridi bu görüşlere karşı çıkarak ayetlerde bazı nesnelerin Allah’a
ve Allah’ın da nesnelere nispeti, kendisini yücelik ve yükseklikle niteleme, aynı
şekilde O’na tazim ve aşkınlık izafe etme, Allah’a izafe edilen nesnelerin O’nun
katında ayrıcalıklı bir konuma gelmeleri manasında yorumlanması gerektiği fikrini
savunmuştur. Dolayısıyla Matüridi konuyla ilgili ayetleri zahiri manalarının dışında
farklı bir yoruma tabi tutmuştur.
İmam Matüridi “Nübüvvetin İspatı” konusundaki eleştirilerini, nübüvvet
müessesesini inkâr eden ve bu müesseseyi gerekli görmeyen fikirlere karşı sert bir
şekilde
yapmıştır.
Kitabü’t-Tevhid’de konuyu
işlerken
nakli delillere
hiç
başvurmamış, fikirlerini akli delillerle ispat etmeye çalışmıştır. Matüridi, Hz.
Muhammed (s.a.v) ‘in nübüvvetinin ispatı konusundaki görüşünü hem akli hem nakli
delillerle savunmuştur. Bu konuda çok fazla ayet-i kerimeyi delil olarak göstermiş ve
onları lâfzî manada yorumlamıştır. Hz. Peygamber’in fiziki ve psikolojik yapısının
134
bizzat peygamberliğine delil teşkil ettiğini ve aynı zamanda hissi mucizelerinin de
bunu kanıtladığını ifade etmiştir.
Allah’ın görülmesi meselesinde Matüridi, bunun gerekli ve hak olduğunu
ancak bu rü’yetin idraksiz ve ihatasız olacağını savunmuştur. Karşıt görüşte olanları
eleştirmiş, onların fikirlerinin tutarsızlığını akli ve nakli delillerle ispat etmeye
çalışmıştır. Nakli delil olarak ileri sürdüğü “Gözler O’nu göremez, fakat O, gözleri
görür.” (En’am 6/103) “Rabbim! Bana kendini göster de seni göreyim.” (A’raf) ayeti kerimelerini Allah’ın görülebileceğinin delili olarak yorumlamıştır. Matüridi, eğer
rü’yet
mümkün
olmasaydı
gözle
idrakin
nefyedilmesinin
bir
hikmetinin
kalmayacağını, Hz. Musa’nın da Allah’ı görme isteğinin Rabbini bilmeyişi anlamına
geleceğini iddia etmiştir. Bunun ise bir peygamber için asla söz konusu olamayacağı
yorumunda bulunmuştur.
Matüridi, “Günahların Dindeki Konumu ve Günah İşleyenlerin Durumu”
meselesinde âlimlerin bu konu hakkındaki farklı görüşlerini zikrettikten sonra küçük
veya büyük günah işleyenlerin küfür ve şirkle nitelendirilemeyeceğini iddia etmiştir.
Allah’ın, Peygamber’ine hem kendisi için hem de müminler için istiğfarda bulunması
emrini nakli delil olarak getirmiş, şayet bazı âlimlerin iddia ettikleri gibi günahkâr
müminler küfür veya şirkle nitelenmiş olsaydı Allah, Peygamber’ine böyle bir şeyi
emretmezdi yorumunu yapmıştır. Matüridi bu konuyu daha birçok ayet-i kerimeyle
izah etmeye çalışmış ve bu ayetleri kendi görüşünü destekler mahiyette
yorumlamıştır.
“Büyük Günah ve Şefaat” konusunda Matüridi bazı âlimlerin görüşlerini ve
delillerini açıkladıktan sonra onları eleştirmiş, nakli delil olarak getirdikleri ayetler
için yapmış oldukları yorumları isabetsiz bulmuştur. Matüridi şefaatin günahkâr
müminler için söz konusu olacağını bunun ise Kur’an’ın birçok ayetiyle sabit
olduğunu savunmuş ve bu ayetleri konu bağlamında yorumlamıştır.
Matüridi, “Kulların Fiilleri ve Faillerinin Belirlenmesi” meselesindeki
görüşlerini Kur’an ayetlerine dayandırmış ve ayetlerde fiillerin hem Allah’a hem de
kullara nispet edilişini şöyle açıklamıştır: “Fiiller, mahiyetleri itibariyle Allah
tarafından yaratılmaları ve bir zamanlar yokken O’nun tarafından icat edilmeleri
açısından Allah’a, kesbedilmeleri ve işlenmeleri açısından insanlara aittir.”
135
Kitabü’t-Tevhid’de “Ecel” konusu Matüridi ile Mu’tezili bir âlim olan
Ka’bi’nin görüş ve yorumları etrafında şekillenmiştir. Matüridi; Ka’bi’nin “Katil,
maktulü eceli geldiği için öldürmüş olsaydı sorumlu tutulup cezalandırılmaması
gerekirdi.” görüşüne çok sert çıkmış maktulün de eceli ile öldüğünü savunmuştur.
Matüridi bu görüşünü “Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri
giderler” (Yunus 10/49) ayetiyle delillendirmiş ve karşıt fikirlere karşı savunmuştur.
Matüridi “rızık” konusunda da Ka’bi ile fikri bir mücadele içerisine girmiş
mesele rızık konusundan daha çok kudret kavramı etrafında şekillenmiştir. Matüridi,
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkını vermek Allah’a ait olmasın” ayeti kerimesiyle rızık konusundaki düşüncesini Ka’bi’ye karşı savunmuştur.
136
KAYNAKÇA
Kur’an- Kerim
Ankara 2001.
Aydın Ömer, Türk Kelam Bilginleri, İstanbul,2004 s.21.
Bakillani, et-Temhid, Beyrut 1957, s. 332–334.
Bilmen Ömer Nasuhi, Kur’an’ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, Bilmen
Basım ve Yayınevi, İstanbul, Tarih yok, c. 2, s. 1030.
Can Mustafa, Matüridi’de Nübüvvet Anlayışı, M.Ü. Sos. Bil. Enst. İstanbul 1997.
(Doktora tezi, Basılmamış)
Çanga Mahmut, Kur’an-ı Kerim Lügati, Timaş Yayınları, İstanbul 2010, s. 47.
Çelebi Kâtip, Keşfü’z-zunun an esmai’l kütüb ve’l fünun, Beyrut-Lübnan, C.II, s.
1406.
el- Bakillani, Ebu Bekr Muhammed b. Tayyib, Temhidü’l eva’il ve tenhisü’d – dela’i
Beyrut 1987.
el- Ûşi Sirâceddin Ali b. Osman, Emâli Şerhi, Tercüm, Bekir Topaloğlu, M.Ü.
İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay. , İstanbul, 2008,s. 35.
el- Ûşi Sirâceddin Ali b. Osman, Emali Şerhi, Tercüme, Şahver Çelikoğlu, Marifet
Yayınları, İstanbul,2007,s.300.
el-İsfahani Rağib, Müfredat, Mütercimler, Abdulbaki Güneş, Mehmet Yolcu, Çıra
Yayınları, İstanbul 2010, s. 402.
el-Kasımi Cemalettin, Tarihu’l –Cehmiyye ve’l-Mu’tezile, Müessesetu’r Risale,
Beyrut 1981,s.19.
En- Nesefi Ömer, Metn-i Akâid-i Nesefi, Tercüme, Bekir Sırmabıyıkoğlu. Yasin
Yayınevi, İstanbul–2004,s.16.
Esen Muammer, Sistematik Kelam, Ankara Üniversitesi, Uzaktan Eğitin Yayınları,
Ank. 2006,Ünite 2, s. 31.
Es-Sabuni Muhammed Ali, Saffetü’t – Tefasir, Beyrut – Lübnan, 2010, c.I, s.383.
Es-Sabuni Nureddin, Maturidiyye Akaidi, Grup Mat. AŞ. Ankara 2005
Eş’ari, el-İbane an Usuli’d-Diyane, Beyrut (Trsz), s.53–54–59;
137
Et- Taberi Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Taberi Tefsiri. Tercüme Kerim Aytekin,
Hasan Karakaya, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1996. s.113.
Et- Temimi Muhammed b.halife b. Ali, Makâletü’l –ta’til ve’l-Ca’d b. Dirhem,
Riyad 1997,s.16–17.
Fığlalı E. Ruhi, “Çağımızda İtikadî İslam Mezhepleri” Selçuk Yayınları, Ank. 1996,
s. 76.
Gölcük Şerafettin, Toprak Süleyman, Kelam, Selçuk Üniversitesi Yayınları, Konya
1988, s. 236;
Huleyf Fetullah, “Ebu Mansur Matüridi Hayatı ve Eserleri”, Tercüme, Mustafa Öz,
Diyanet İlmi Dergisi. C. 13 (1974), sayı 5, s. 316–319.
Işık Kemal, Matüridi’nin Kelam Sisteminde İman Allah ve Peygamberlik Anlayışı,
Fütüvvet Yayınları, Ankara 1980. s. 131.
İbn Kudame, Lüm’atü’l-i’tikad, (giriş) nşr. Bekir Topaloğlu, Damla Yayınevi,
İstanbul 1981, s. 15.
İbn Manzur, Lisanu’l Arab, “ecel” mad. Beyrut 1955.
İbn-i Manzur ebu’l Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükerrem, Lisanü’l Arab, Resül
Mad. I. Baskı, Mısır 1300/1882, c.XIII, s.301–303.
İlmihal, Heyet, Divantaş Yay. Ankara, 2004.
İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlm-i Kelam, Hazırlayan, Sabri Hizmetli, Ank. 1985, s.67.
Kadı Abdulcebbar, el-Muğni fi ebvabi’t-Tevhid, tahkik, Mahmut Muhammed Kasım,
Kahire 1962,s. 34.
Kadı Abdulcebbar, Şerhu Usuli’l Hamse, Kahire 1988. s. 780–7803
Kılavuz A. Saim, Ana Hatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş, Ensar neş. İstanbul,
2010.s.89.
Komisyon, Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB Yayınları, Ank. 2007, s. 370.
Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsiri, DİB Yayınları, Ank. 2006, c.1,s. 8.
Mâtüridi Ebu Mansur İmam Muhammed, Kitabü’t-Tevhid Tercümesi, Bekir
Topaloğlu, İSAM Yay. Ankara, 2005
MEB İslam Ansiklopedisi, cilt.12/1,İstanbul,1979,s.193.
Nesefi Ebu’l Muin Tabsiratü’l edille fi usûli’d- din, DİB, Ankara,1993.
Öğük Emine, Maturidi’nin Düşünce Sisteminde Şer-Hikmet ilişkisi, Doktora tezi,
İstanbul 2007,s.49.
138
Özbek Durmuş, Teftazani ve Nübüvvet Görüşü, Sebat Ofset, Konya 2002, s. 97.
Özdemir Metin, İslam Kelamında Kötülük Problemi , (Doktora tezi), Ankara 1998,
s.207.
Özdeş Talip, Maturidi’nin Fikhi Yönü ve Metodu Üzerine Bazı Değerlendirmeler,
Cumhuriyet Ü. İlah. Fak. Dergisi, sayı 2, Sivas, 1998, s.344.
Özdeş, Talip İmam Maturidi’nin Te’vilatu Ehli’s-Sünne Adlı Eserinin Tefsir
Metodolojisi Açısından Tahlil ve Tanıtımı, Doktora tezi, Kayseri, 1997,s. 70.
Özervarlı Sait, Kelâmda Yenilik Arayışları, İSAM Yay. İstanbul, 1998.
Paçacı Mehmet ve Gözeler Esra, Kur’an ve Hadis İlimleri, Ankara Üniversitesi
Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal, neşr. Muhammed b. Fetullah Bedran, Kahire.1953,
c.1,s. 86–87.
Taftazânî, Şerhu’l Akâid, Haşiyetü’l Kestelli, Fazilet Neşriyat, İstanbul, s. 46,47.
Topaloğlu Bekir, İslam Kelamcılarına ve Filozoflarına Göre Allah’ın Varlığı, DİB.
Topaloğlu Bekir, İslam’da İnanç Esasları, Çamlıca Yayınları, İstanbul 2008, s. 132.
Turhan Kasım, Kelam ve Felsefe Açısından İnsan Fiilleri, M.Ü. İlahiyat Fakültesi
Vakfı Yayınları, II. Baskı, İstanbul 2003, s. 33.
Uzaktan Eğitim Yayınları, Ünite 1. Ank. 2007, s.5.
Yazıcıoğlu M. Sait, “Matüridi Kelam Ekolünün İki Büyük Siması: Ebu Mansur elMatüridi ve Ebu’l- Muin en Nesefi”, AÜİFD, C. 27,s. 286–289.
Yeprem M. Saim, “Matüridi’nin Akide Risalesi ve Şerhi” İstanbul, 2000, s.66–67.
Yörükan Y. Z. İslam Akaidine Dair Eski Metinler, Milli Eğitim Basımevi,
İstanbul,1953,s.13.
Yüksel Emrullah, Sistematik Kelam, İz Yayıncılık, İstanbul 2005, s. 240.
Download