ilkçağ ve Ortaçağ felsefe Tarihi Ord. Prof. Dn Ernst von Aster

advertisement
Bu Kitabın
İ(0İ,
yeni
dengeleri
fAbamza
Huzur
meniz
bîlffı
İTaytn
Amacı...
ve sev£(i hissettiğiniz
her
keşfetme,
ve
destek
^eliftirme
ulundu,
pa-ylaşma
olmaktır.
ve neşe if inde
kendinizi
£erf
ekleştir­
dileğiyle...
imyaytn tasartm
ilkçağ ve Ortaçağ
felsefe Tarihi
Ord. Prof. Dn Ernst von Aster
Günümüz
Diline
Vural
v/v/vı
Uyarlayan
Okur
imbooks.net
^liûşiiııcebii-İm
lıitapiarıl iriYw.tA'a tmcetul. ''nbooiıs.ı\e t
YayfRBVf
tSflna/
İ'T: yayın
İbrahim Emir
Yayın Yönetmem
dOşOncebil
DiziAdf
Dizi Ysytn
tasafim
- im
kitaptarı
Yönetmeni
Dizi Adresi
Kitap
İlHçsğ ve Ortsçağ Felsefe Tarihi
Adı
1 ^
Yazar
Günümüz
DSÎne
ve Kapak
im yayın tasarım
©
im yayın tasarım
Tasanm
tSBN
Rank Aynm
Vural Okur
Uyaıtayani
Yayın Haklan
Sayfa
Ord. Prof. Dr. Emst von Aster
ve Film
1
975-7270-09-1
Seval Gf3iii<:
Çıkıç
Barış Matbaası
Baskı
Yaym
Tarihi
Şubat 2005-3.
>ft^
H
TEL
FAKS
DATA
SMS
ICO
E-MA İL
WEB
im yayftt
CC 237
34650
-
Basiii
tfnavtm
ACİBADEM
İSTANBUL
0 532
213 99 Î7
0.533
219 C1 37
0.532
2lâ 51 32
*90^3S21393.l
7
5 5 6 7 3 3 7 3
infotSiımbocks
net
tvtvw
imbaoksnel
tfindekiler
Yazar Hakkında
13
Önsöz
3/
Girfş
4»
1) İfkçağ Felsefesi
47
Felsefe Nedir?
47
Felsefenin Alanı
49
Felsefe Tarihi Nedir?.
5i
Hint Felsefesi
Mısır ve Mezopotamya'da
53
Felsefe
55
İran'da Felsefe
57
Yunan Felsefesinin Doğuşu
56
Milet Okulu
Miletli Thales
Anaksfmandras
Anaksimenes
-
Milat Okulu Sonrası Yunan'da Düşünce
Dionysios ve Orphik Din
Pisdgor (Pythagoras)
Pisagorculuk
Ksenofanes ve Elaa Okulu
Efesli Heraklit (Herakleitos)
64
B4
-67
72
76
78
- 79
-SO
Ö7
90
Elea Okulu Devam Ediyor:
Parmenides
Zenon.
Empedakles
Anaks^goras
Demokrit
96
96
102
108
' 14
123
Tahtı Felsefecileri
HeredCt
Thukydidss
Hesiod.
134
^34
135
137
XVin. Yüzyif Aydtnfanma
Felsefesine
Kısa Bir Bakış
... Ve Son Pisagorcular.
Archytas
Sofistler.
Protagoras
Gorglas
-
139
uo
140
144
148
tSI
Yunan Dramacılan ve Sofistler
Aiskhylos
SopfîOkles
Euripides
-
155
155
156
'56
Devlet Teorileri ve Son Sofistler
158
... VeSokrat
166
Kyrene Okulu.
130
Arisüppos
Kynikler (Kelöiler) Okulu
Antishenes
180
132
184
... Ve Eflâtun (Platon)
190
... Ve Aristo (Aristoteles)
244
Peripatos Okulu
Theophrast.
Slraton
Aphrodisias'lı Alehsandros
Aristo Sonrası Yunanda Felsefenin Konumu
Stoa Okulu ve Epikürcüler
Kıbrıslı Zenon
Kleanttıes
Chrysippos
273
273
279
230
281
283
285
287
287
Stoa Okulu
283
Bpihur.
Septisizm (Şûpheciiik-Kuşkuculuk)
Pyrrhon (Piron)
Timon
Arkesilaos
Karneades
İskenderiye'de Felsefe
Ainesidemos
Sekstus Eıvpirîkus (Sextus Empricus)
292
302
303
304
305
305
308
309
313
ona Stoa Okulu
CicBra
Panaitios
317
317
313
Roma Stoası
Seneca
Epiklet
Marcus Aurelius
Poseidanios
Apollonios
Philon....
320
320
320
320
322
327
329
Yeni EHâtuncufuk
Plotinos
Jamblikos (Jambiichos)
Prokios
Hıristiyanhk Felsefesi
Paulas
Tertuifianus (Tenuflian)
İskenderiye'n Clemens
332
332
343
345
347
352
355
356
Kiüse Babalan (Patristİk) Dönemi
Origenes
Augustinus
357
359
361
2) Ortaçağ Feisefesi(Skû!astih
Felsefe)
Johannes Enugena
379
384
İslâm Felsefesi
Farabi
İbniStna
Gazan.
hniRûşö.
Moses Maimuni (Maimonides. İbnİ Me'mun)
İbni Haldun
Anseimus.......
Roscelinus (Roscelin)
Abelard
Gilöerl de la Porrâe
Fransisken ve Domîniken'ler
Brabant İl Siger
Bonaventura
Aquino'lu Thomas
Duns Scolus
Occam'lı William
387
388
388
390
39)
393
394
397
403
403
405
407
406
409
4W
415
416
9
Tdzar Hfikktnda
Felsefe Arkivi Der^isi'nde
Ölümü Hakkında Çıkan Yazt
Dergimizin kurucularından
İstanbul Üniversitesi
Felsefe Ord. ProfesÖrii Ernst von Aster 22 Ekim 1 9 4 3
günü Stockiıolm'de hayata gözlerini kapamıştır.
Yurdumuzda bulunduğu on iki yıl İçinde yalmz
öğretici vc düşünür olarak değil, İnsan olarak da genç
Türk felsefesine unutulmaz bir örnek olan E m s r von
Astcr'in aramızdan ayniması, geriye doldumlmasj güç
büyük bir boşluk bırakmıştır. E u boşluk onun düşün­
ce mirasını ileriye doğru geliştirerek doldurulabilir.
B u n u sağlamak. Felsefe Arkivi için dc bir ödev
olacaktır.
Felsefe Arkip% Haziran
1949
Çıkaranlar; K Por^Astcr, W. Krtınz,
Macİt Gbkberbf T^kiyettin
Men^ü^oğlu,
Mazhur Şevket Ip^iroğlıt
13
İLKÇAĞ Vft ORTAÇjiıC F E I . 5 E F E TARİHİ
İstanbul Üniversitesi Rektörü'nün
Konulması
üniversitemiz çok değerli ve sevimli bir öğretim
üyesini Ordinaryüs Profesör von A s t e r ' i kaybetmiş
bulunuyor.
Astcr'in çalışmaları yalnız bağlı olduğu Edebiyat
Fakültemiz ile sınırlı kalmamış, H u k u k v c İktisat Fa­
kültelerimiz dc bu saygıdeğer hocanın nuru ile aydın­
lanmıştır. Bugün Edebiyat Fakültemizde olduğu gibi
İktisat ve H u k u k Fakültelerinde de yctij-tirdİği genç
öğretim üyeleri onun yolunda yürümektedirler.
Ernst von Aster'in aziz anısı Üniversitemizin kal­
binde daima yaşayacakar.
Ord. Prof. Stddık
14
Sami
Onar
Edebiyat Fakültesi Dekam'ntn
Konulması
O n be^ yıldan beri, İstanbul Üniversitesi ile uzakran ya da yakından ilgisi olup da, Aster admı tanıma­
yan bir kimseyi ben tasavvur edemiyorum. Aster, fikir
hayatınm olgunluk çağını Üniversitemize ayırmış bu­
lunan bir profesördü.
S o n günlerinde, yetişmekte olan genç insanlardan
güç alarak yaşıyormuş gibi b i r iıâli vardı. A g ı r hasra
olduğunu hepimi?, biliyorduk. Yalnız öğrencisine bu­
nu inandırmak m ü m k ü n olamıyordu. Sınıfe girdi mi,
öğrencinin karşısında, gür ve sıcak sesi, zayıf bedeni­
nin çektiği maddî acıyı hiçbir zaman belli etmiyordu.
Hiçbir otorite iddiasında bulunmadığı halde, da­
ima onun fikrini sorar, daİma ondan yararlanır, ona
danışmadan bir şeyi yapmak istemezdik. Aramızdan
ayrılması ile Fakültemizin bünyesinden bir t e m c i taşı­
nın koptuğunu
duyuyoruz.
H e r zaman hazır ccvap^ zarif, şakacı, özel görüş­
melerinde tadına doyulamayan bir İnsandı. O n u ya­
kından tanıyanlar, başka bir şeyin daha farkına varır­
lardı, ahlâkının dürüstlüğü ve ruhunun içtenliği.
15
ILKÇftĞ va OflTAÇAÖ F E L S E F E TAflIHİ
O son derece yumuşak, sevgiye ihtiyacı olan bir
insandı. Kendisine karşı gösterilen her ilgiye, insanı
âdeta mahcup bırakacak şekilde teşekkürle karşılık ve­
rirdi.
Vrof. Dr. Mitzhar
1$
Şevket
îpfiroğlu
VAZAR HAKKI I^DA
Ernst von Aster'in Kişiliği
Ernst von Aster'in en yakın meslek vc b ö l ü m ar­
kadaşlarından birine, t^mın kişiliğini canlı olarak gös­
termek gibi güzel bir görev düşüyor. Rize göründü­
ğ ü , içimizde yaşayadurduğu şekliyle onu hayalimizde
canlandırırsak bİr eski H e l e n bilimcisi vc bilgesi ile
aym zamanda bir "philosophos"
vc bir "sophos'id.
karşr
karşıya olduğumuzu düşünebiliriz.
Aster, kendisinin bir bans insanij daha yüksekteki
bir görüş nokrasından zıtlıkları uzlaştırnuya çalışan
bir sentcz'in insanı olduğunu söylemekten hoşlanırdı.
Bir Demokritos ile bir Aristo, bir H o b b c s ile bir
Spinoza, bir Freud ile bir Brentano gibi birbirlerin­
den pek ayn, hatta birbirine zıt filozoflan tasvir yete­
neğinin kaynağı, o n u n zekâsının uyma y e t e n e ğ i vc
eğilir-bükülürlüğü
idi; söyledikleri daima
birleşip
canlı bir tablo oluştururdu. Bütün bİr donemin ka­
rakterini göstermek, ya da mantığın, ahlâkın, bilgi te­
orisinin öğretileri üzerine toplu bir bakış vermek gibi
daha büyük ve güç bir görev ile karşılaştığı zaman,
zekâsının aydınlığı ona ana çizgileri seçmek vc iyice
anlaşılır şekilde tasvir etmek için gerekli gücü vcriyor-
t7
İLKÇAĞ we O R T A Ç A Ğ PELSEFE TARİHİ
du, Astcr: "Her filozofun
rünebilirim^
rılmam"
düşüncelerine
bü­
nokramdan
ay­
derdi. Sık kullandığı sözlerden bİri şuydu:
"Amacımız^
diğince
kipliğine,
yine de kendi felsefî ^örüf
yalnızca,
feptli^orii/
apık-sepih olarak
ortaya
noktalarının
olabil­
ptkmandır."
Kendisinin yapısına tabiat bilimi g ö r ü ş ü uygun
düştüğü haldc^ onun İstanbul'daki Protestan Kilisesi­
ne içtenlikle bağlı olmasa, ayinlerine gitmcsme ve son
günlenne kadar para yardamlannda bulunmasına şaş­
mamalıyız. Dindar bir insandı^ yalnız bundan söz et­
mezdi.
T ı b b ı n yardımıyla yeniden güçlenmek için, kendi­
si için tehlikeli hava yolculuğunu göze alıp eşinin ya­
nına gitmiş, onun yakınında ölmüştür.
Profesör Dr. Wftlther
18
Kranz
VAZAfI HAKKIhPA
Ernst von Aster'in
Felsefedeki Teri
Aster "Şimdiki
Zaman
Felsefesi"
adlı eserinin ön­
sözünde, felsefeyi nasıl anladığını şöyle dile getiriyor:
"Gerpek felsefe
bı, daima,
bir konulma,
bir soru ve cevaptır;
en derin yerinden
yen bir
yakalayıp
ceva­
pürütmek
iste­
şüphedir."
Astcr, bir filozof olarak, nasıl bir diyalog yapmış*
tır? Neler sormuş, ne gibi cevaplara varmış, başkaîannın vermiş oİduğu cevaplardan hangisini b e ğ e n m e ­
miştir?
1 8 8 0 yılında d o ğ a n E r n s t von A s t c r , yirminci
yüzyılın hemen başlarında M ü n i h Üniversite sı ^nde
felsefe ile tanışıyor. B u yy\\?ız, felsefenin
yeniden
ketzandtğt,
say^tnlığtnı
X I X , yüzyıhn ortalannda yıkılan
Alman İdealizm felsefesinin geride bıraktığı boşluğun
yeniden doldurulmaya başlandığı dönemdir. A s t c r bu
dönemi şöyle anlatıyor: "XIX. yüzyılın
daki pllarda
felsefe say^tnhğmt
lim ideali£epmi}ti.
manlarımızı
kıyorlar;
yıyorlardı.
pikiiğin
Filozofa,
penlendiren
kötü niyetliler
He^el
nedeni
bir şair,
ve sonucudur,
19
yarısın­
Terine
İyi niyetli kimseler
bir sanatpt
ise onu, gereksiz
Okulu'nun
ikinci
yitirm^tİ.
diye
bir uğraşı
hızla pözülmesiy
bi­
hop za­
bu
H'e£fel Okulu'nun
ba­
sa­
değiba-
İLKÇAĞ ve DRTAÇAÛ F E L S E F E TARİHİ
ğimstz
düşünen son kafaları
cepheye^Efiyordti.
sefesini
baft üstüne oturtuyorlardı.
ayakları
üstünde
felsefenin
ysrine
Felsefeyi
çeyreğinde
limi
Feuerhach^
manya'nın
tabiat
bilimini
karfi
TeniKantcılık
olan
hâkim
Evreni
durduruyorlardı.
aşağılamaya
ile ilcisi
Marx da
Bunlar^, kendi deyifleriyU,
de
Bu
tepki,
XIX.
son filozoftu.
yeniden
istiyordu.
yüzyılın
Kant,
son
tabiat
Teni-Ka^ntfihk
bir felsefe dönemi
fel­
materyalizm,
^ftfirmek
ile hakladı.
karfi
He^ei
bi­
Al­
olmuşu."
Aster'in aktardığı bu durum, Yeni Kantçılığın Al­
man fe İse fesi nd eki bu hâkimiyeti X X . yüzyıhn hemen
başlarında gevşemeye başlamıştır. E d m u n d
Hus-
scrl'in felsefî görüşü. Alman felsefesinde, hâkimiyeti
g ü n ü m ü z e kadar süren F c n o m c n o l o j i için bir çıkış
noktası olmuştur. Önceki felsefeler K a n t ' a dayandık­
ları halde, Fcnomenoloji Eflâtun, Aristo vc Skolastiğe
geri döner, İşte Astcr felsefe çahşmalanna başladığın­
da, böyle bir durum ile karşılaşmıştı. Aster
noloji
Fenome-
ile olan tartışmasında, Fenomcnolo)i ile hiç uz­
laşmayan bir düşünür olarak felsefe tarihinde ycrİnİ
alır. Derslerinde "değerler"
konusunu işlerken, de­
ğerlerin ayrı bir varlığı olmadığını, bunların insan ta­
rafından o b j e l e r e e k l e n m i ş birer sıfat olduklarını,
'^Msei"diyc ayrıca bir şeyin olmadığını, yalnızca "^Üzel bir resimin"
ya. da "^üsiel
bir manzaramn"
ol­
duğunu öyle ısrarcı bir tutum ile vurgulardı ki, genç­
liğinde Fenomenoloji'ye karşı yapmış olduğu pt>lemiğin ateşinin o n d a hâlâ tüm canidığı ile sürdüğünü
duyar gibi olurdum.
Şimdi dc "felsefe tarihçisi"
olarak yaptığı çalışma­
ların karakteristiğini sergilemek İsliyorum. O n u n ça20
VAZAR
HAKKİNDA
Jışmalannın ağırlık merkezini felsefe tarihi çalışmaları
o l u ş t u r u r . O n u n I . D ü n y a Savaşı'nda yayımladığı
eserleri hep "tarih"
çahşmalarıdır ve yanılmıyorsam,
o n u n gerçek değerini de bu "r^W*" çalışmasında ara­
malıyız. Nitekim
"Teni
Bilgi
Teorisinin
Tarihî"
(Descartcs'dcn H c g e l ' c kadar) adlı yapırının bugün
için değerinin eşsiz olduğunu söyleyebilirim.
Aster, felsefe tarihindeki çalışmaJannda ne gibi bir
"metod"
kullanıyordu? B u , felsefe sistemlerini tarih
Çevresine yerleştiren, bir felsefe görüşünü, İçinde yetiş­
tiği d ö n e m i n manevi dokusundan türetmek isteyen
"kültür
tarihi
metodu"
değildir. Sonra.: D ü ş ü n ü r ü
ağırlık merkezi olarak alıp o n u n kendi alın yazısını,
dünya görüşünü ve felsefi yaratmalarını anlamaya çalı­
şan "biyografik
bir metod"
da değildir. B u , daha çok,
larih içinde şekillenen felsefî
yöneldiğij
isteyen
bunları
£eliştne
bir meîoddur.
sek: "Felsefe tarihi,
kâyelerinij.
dirmek
değildir.
gelişmesini
kavrar.
Bundan
sefe disiplinidir.
nu, insan
necibi
bilinç
üzerine
birtakım
ardarda
yürümek
ve kültürünün
0'sterir.
gelişmesinde
bir felsefe yapmak
düzenini
kendisi de bir
bİze, felsefenin
Bununla
hibil­
problematiğinin
mantıksal
böyle felsefe tarihinin
Felsefe tarihi
hayat
sıralayarak
felsefe
ve bu gelişmenin
yeri olduğunu
hiy felsefe
olayları,
görü/leri
Felsefe tarihi,
gösterir
kendisine
boyunca
Astcr'in kendi deyişiyle söyler­
birtakım
hirtaktm
düşüncelerin
fizsisi
ne
olduğu­
felsefenin
da felsefi:
olur."
fel­
tari-
Göriildüğü
gibi Astcr için felsefe tarihi, günümüzde bazı kimsele­
rin sandığı gibi, gerçek felsefenin dışında kalabilecek
bir şey değildir; aksine: O felsefenin tam içindedir.
Astcr felsefenin tarih içindeki gelişme çizgisini b c 21
İLKÇAĞ
lirlerken "objektif"
V9 OFlTAÇAG FELSEFE
olmayı
TAPİHİ
kendisine başlıca kaygı bil­
mektedir. Ancak bu da bir" filozof için kolay bir şey
değildir. Ç ü n k ü filozofun kendine göre bir görüşü
vardır; bu görüşü de fîlozofij tek yanlı yapabilir, ona
bir felsefe anlayışım çarpık ve yanlış gösterebilir. Filo­
z o f bu tehlikeden, ancak^ objektif kalarak kurtulabilir.
Bu objektiflik, Aster'in dediği gibi "yalmzca
aractmn,
ttttkusuz
anlama
isteğidir.'^
objektifliği
olmayıp,
bir
kaytt
tutkulu
bir
V o n Aster bu m e t o d u nasıl k u l l a n d ı ğ ı m şöyle
açıklar: "Tarihi
"^Örüfümiin
da,
anlamğtm
ğince
ipten
adtmlarım
kayıt
tasvir
filozofun
yaşayarak,
birlikte
aracının
objektifliğin",
pizilmiş
kendi
olabildiğince,
kurtulmaya
problemi
böylece
yürüyerek
objektifliği
"tarihi
ne
ederken,
" etkisinden
Bunu
koyusunu,
onun
olabildi­
düşüncesinin
side etmeye çahfttm.
ile hiçbir
sımrlan
"görüşümüz"
kendi
palı^tım.
Bir
ilgisi olmayan
acık
ile pekâlâ
ve kesin
bu
olarak
uzlaşabileceği­
inanıyorum."
V o n Aster'in bu "objektiflik"
ve "açıklık"
idealini
büyük bir başarıyla gerçekleştirmiş olduğuna, yapıtla­
rı da, dersleri de, bu derslerini dinlemiş olan yüzİcrcc
ö ğ r e n c i s i de tanıktır. O n u n bu o b j e k t i f l i ğ i , g e n ç
T ü r k felsefecilerine ışık tutacak güçteydi. G ü n ü n bi­
rinde felsefede, Türk İnsanının da söyleyebileceği birşey olursa, o zaman Aster'in adı içten bir şükran duy­
gusuyla anılacaktır.
Macit
22
Gökberk
YAZAR HAKKIMDA
Öğrenci Gözüyle Ernst von Aster
B e n onu, uzun yıllar yanında çalışmış bîr öğrenci­
si olarak görmeyi vc göstermeyi deneyeceğim.
Öğrenciye göre hoca, ya çok şey bilen, ya da bil­
gisi kendi alanı içinde bile sınırlı olan bîr kimsedir.
Profesör von Astcr, bize hiçbir zaman bilgisi sınırlı
bir hoca olarak görünmemiştir. Kendisine ne sorsak,
mutlaka cevap alacağımızı bilirdik. B u y ö n d e n o, öğ­
rencilerinin tam güvenini kazanmış bir Öğretici idi.
ikinci olarak öğrenci, hocasının öğretme yetene­
ğine dikkat eder. Ç o k şey bilen, fakat öğrencisine pek
az şey veren hoca vardır. Oysa öğrenci, az ş e y bİldİği
halde, bilgisini kendisine ustalıkla veren hocaya daha
çok değer verir. Profesör von Aster bu y ö n d e n eşine
az rastlanır bir öğretici idi.
Hemen her zaman bİr hoca, az ya da ç o k sayıda,
fakat yalnızca bir kısım öğrenci tarafmdan sevilir ve
tutulur, Ya karakteri, ya verdiği dersin kotlusu ya da
başka nedenlerden ötürü, mutlaka öğrencilerinden bir
kısmını kendisinden uzaklaştmr. Oysa Aster, hemen
her hocadan daha çok öğrencisine uzak durduğu hal­
de, her öğrencinin kendisini o n a yakın duyduğu vc
23
İLKÇAĞ Y6 O B T A Ç A â F E LS E F E T A Fil. 11
mutlaka sevdiği bir hoca idi. En çok yararlandığımız
ve haz duyduğumuz seminerler onun seminerleri idi.
Ülkesinin k o r k u n ç yenilgiye uğradığı
günlerde
derslerini biraz daha isteksiz anlatsa, seminerlerinde
biraz hırçınlaşsa, ya da bir gün gelmese onu elbette
haklı bulacaktık. Fakar o her ders, odasından içeri gi­
rişinde, yine aynı Astcr olarak kaldı.
Bedia
24
Akarsu
VAZAR
H,\«INDA
Ernst von Aster'den Antlar
Ernst von Asicr vc b e n aynı alın yazısını paylaştık.
1 9 3 3 yılının siyasal devrimi s o n u n d a
Almanya'da
profesör]üklerimizi kaybettik. Bizi birbirimize yaklaş­
tıran rastlantı bir mektuplaşma oldu. İstanbul Ünİvetsitcsi'ndc o n bir yıl birlikte çalıştık.
Aster'in kansı Dixelius tsvcç'li bir yazardır. Biri
müzikçi, öteki sekreter olan iki kızı vardı. Bana bazen
kızlarmın mektuplarından parçalar okurdu.
Kendisi Frusya'lı bir asker ailesinin ç o c u ğ u olup,
büyük dedesi S a k s o n y a o r d u s u n d a n d ü ş m a n t a r a f
olan Prusya cephesine geçmiş. Ailesinin
Prusya'da
asalet kazanan { "von" asalet sembolüdür) b o l ü m ü İle,
Saksonya'da kaybolan asil (soylu) olmayan
bölümü
arasında, sürekli bir sürtüşme yaşamıştır. B ü t ü n bun­
lar onun bana anlattığı anılandır.
Astcr bilgi teorisİcİ olarak psikolojizmi temsil eder.
O n u n incelemelerinin psikolojik nitelik taşımasında
şaşılacak bir şey yoktur.
Siyasal devrimin kurbanı olan A s t c r Almanya vc
İsveç'teki çalışmalarla, mektuplaşmalarla vc yabancı
ülkelerde konferanslarla dolu üç yıl daha geçirdi. Al25
llJÇÇAĞua ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ
manya'da kovuşturmaya uğrayan b i r ç o k profesörü
konuk eden İngiltere'ye Aster'in getirilmesi tasarısı
bit rastlantı sonucu gerçekleşemedi. O sırada İstan­
bul Üniversitesi'nce davet edildi. Berlin^n pozitif bi­
limler felsefesi eski profesörü H a n s R e i c h e n b a c h ' ı n
yanında felsclc tarihi okutacaktı. İki yıl sonra R c i c hcnbach Amerika'ya gidince Aster sistematik
fcisefe
derslerini dc üstlendi. Hukuk Fakültesinin daveti so­
nunda H u k u k 1-elsefcsi derslerini okutmaya başladı.
İstanbul Ünivcrsitcsi'ndeki yabancı profesörler ara­
sında en verimlisi oldu, Ancak onun sıkıntıları vardı.
Ö n e m l i meslek dergilerini vc Idtaplannı içeren bir kü­
tüphanesi yoktu vc olamazdı. Batı üniversitelerindeki
yüzyıllardır toplanmış yayımlar biraraya getirilemezdi.
O n u n çok sayıdaki öğrencilerinden doktoraya kadar
gidebilen ancak iki kişi çıkmıştır. Bunun nedeni ye­
tersiz çevre ve okul eğitimiyle gelen yanlışlardır. ŞöyIc ki;
Okul, öğrencilerin eksiklerini gidermiyor. O k u l
genç insanları yalnızca öğretilenleri almak içİn eğiti­
y o r , fakat öğretilenleri işlemek ve b u n u n üzerinde
düşünmek için eğitmiyor. O k u l , öğrencileri İçinde
Üniversitedeki ö ğ r e t i m için bir fikir o l g u n l u ğ u n a
erinmiş olanları ayıklayanııyor. Bunlara: Öğrencilerin
çoğunun Üniversiteyi yalnızca lisenin bir uzantısı ola­
rak görmeleri, orada olduğu gibi, burada da öğretile­
ni cn az çalışarak "öğrenmek"
İstemeleri vc yaygın ya­
pıtları okumayı güçleştiren ana dillerine yeterince hâ­
kim olamayışları, y e t c r h yabancı dil b i l m e m e l e r i ,
Türkçe kaynakların yetersizliği dc eklenmelidir. Böy­
lece yalnızca ders kitaplarında yazılan vc derslerde an26
YAZAR HWKIN:JA
latılanları bilim olarak görüyorlar. Bunların ders ki­
taplarına niçin vc nasıl girdiği onları ilgilendirmiyor.
E Q nedenle araştırma yapmak için gerekli tüm koşul­
lar yetersiz kalıyor.
Sağlık durumu kötüleştiği ve aynca eski bir kalp
hastas] olduğu anlaşılınca, üniversiteyle olan sözleş­
mesini ancak kısa bir süre için yenileyebildi. Almanya^nın yıkılmasıyla sona eren savaş sonrasında Alman
üniversitelerinde görev almayı düşünüyordu. İkİ yıl
ö n c e , Berlin Üniversitesi'nden davet aldı. Sağlık ne­
deniyle istemeye istemeye daveti reddetti. 1 9 4 8 yaz
sömestrinin sonunda uçakla İsveç'e gittiği zaman yol­
culuğu sağlıkla bitirebilmesi kuşkuluydu. Yolculuğu
yaptı fakat, ekim ayında S t o c k h o l m ' d e n uçakla îstanbuPa dönmek istediği sırada ölüm onu yakaladı. Şim­
di, şu anda, Ernst von Astcr'in Rcichcnbach ve arka­
daşları Nusret Hızır vc M ü m t a z T u r h a n
tarafinda.n
istasyonda nasıl karşılandığı çok canlı olarak gözüm­
de canlandı.
Prof. I^r. Walter
27
P^urs
İLKÇAĞ v s ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ
Ernst von Aster ve Bil^i Teorisi
üniversitemizde on iki yıldan fezla felsefe, felsefe
tarihi, ahlâk, hukuk felsefesi dersleri o k u t m u ş olan
Ernst von Aster'in bilgi teorisi konusundaki düşünce­
lerini aktaracağım.
Alman yeni Kantçı felsefe geleneğine bağh olarak
yetişmiş bir filozoftur. O ülkemize geldiği zaman fel­
sefe derslerini Hans Reichenbach okutmaktaydı. Yaşamınm büyük kısmını feJsefe tarihi araştırmalarına
vermiş olan Aster son yıllarda yeniden sistematik fel­
sefeye dönmüştür. O n u n bilgi tcorisinia cn ö n e m l i
sorunu "hakikat"
sorunudur. Doğru ve yanlış bizim
önermelere verdiğimiz sıfatlardır, Esiddenberi haki­
kat, uygunluk diye tanımlanmıştır. B u uygunluk ya
bir ö n e r m e n i n bir objeye uygunluğudur, ya da bİr
önermenin başka önermelere uygunluğudur. Bu iki
görüş tüm felsefe tarihinde tartışma konusu olarak
sürüp gitmiştir. Yakın zamanlarda Carnap vc Neurath
gibi yeni pozitivistler bu ikİncİ görüşü inceleyerek
protokoler önermeler dedikleri bir görüşü ileri sür­
mektedirler. Bunlar güzleyicilerin d u r u m u n a bağlı­
dırlar ve ancak iğreti olarak bazı kayıdar ile doğru
ol­
dukları kabul edilir. Protokol önermelere dayanarak
28
VAİrtH HAKKINDA
genel önermelere ulaşılabilir. H e r önermenin hakikati
öteki önermelerle olan tuîarhğindan ibarettir. O hal­
de doğru oİan tek bir önerme değil, büım diliyle formüllenmiş olan bütün önermelerin mantıksal sistemi­
dir. İğreti olarak doğru diye kabul edilen bir protokol
önerme başka protokol önermelerin çoğunlukla uzlaştınlmadığı ortaya çıkmca, yanlış olabilir. V o n Aster'e göre b u teori değersiz değildir.
V o n Aster hakikat ile ilgili görüşünü şöyle açıklar:
Bir önermeyi
ampirik
mektir?
bana
doğru
Biri
olarak
olup olmadijğmi
den bakıyorum:
na gibi
"evet doğru-, yağıyor"
menin
doğrulanması
lanmasîdîK
lemeler"
zaman
Doğru
yağiyor"
öğrenmek
Gökyüzünü,
parladtğmı,
yor" dediğim
doğru çıkarmak
"yağmur
ne de­
diyor t
bunun
istiyorum.
Pencere­
bulutları,
kaldırımın
ay­
açık şemsiyeleri
görüyorum
ve
diyorum.
"Evet, yağmur
bir feyUr bekiiyorum.
daima
yağı­
Bir
bir beklemenin
re yanlış çıkanlar
daima
öner­
doğru-
bu
"bek­
dir.
H e r önerme algılanan bir işarettir. B u işaret da­
ima olacak olan b i r şeyi, b e k l e n e n gelecek
b i r şeyi
gösterir. Burada önerme tıpkı yoldan geçmeyi işaret
eden kırmızı ya da yeşil ışık gibidir. O , bu işareti an­
layana b i r şey bekletir. A n l a m a , b e k l e n e n işaretin
d o ğ r u o l d u ğ u n u gösterir. Y a n i , işaretin anlamı bu
bcklcmclerdir.
E e k l e m c nedir^ V o n Aster'e göre:
1) Bir yapının cephesine bakarız. B u cepheyi biz bir
obje
oX^iskgörürüz.
2 ) D ü n gördüğüm bu cepheyi / j m j J ı hatırlanın. B u 29
İLKÇAÛ va ORTAÇAĞ f ELSEF& TARİHİ
rada obje değil, onun imajı,
ammsajımast
var­
dır.
3 ) Binanın cephesini ararken, onu hayal g ü c ü m l e ta­
sarlarım. Gelecekte
\^â\^ym\
beklerim.
ovtzy2^ çıkacak olan şeyİ, tasarB u bekleme g e r ç e k l e ş i r . B u
gerçekleşme tasarladığım ile algıladığım arasında
bir uyuşmazdır.
Biz bilinçsiz olarak birçok şeyler
beklemekteyiz. Bunların bir kısmı bilinçte ortaya
çıkar. Beklenmedik bir şey karşıma çıkınca yanıldı­
ğımı anlanm. Doğru diye kabul edilen her işaret
h a r e k e t l e r i m i z i d o ğ r u d a n y ö n e t e n ç o k sayıda
"beklemeler"\
uyandırır. Düşünerek beklediğimizi
tahmin edebiliriz. Beklemelerimiz davranışlanmızı
yönetir. H e r bekleme bir davranışa bağlıdır. S ö z ­
gelişi dışan çıkmak istediğimde, ıslanmamak için
havanın açık olmasını beklerim. B e k l e m e l e r i m i z
yargılanmızı ya d o ğ m l a t ya da yanlışlar. D o ğ r u ya
da yanlış demek için bir önermenin doğrulanabilir
ve yanlışlanabilir olması gereidr. Bu
"doğrulama"
şimdi uygulanamayabilir. Ancak o n u n m ü m k ü n
vc hayal cdilcbihr olması yeterlidir. B i r bekleme­
nin ortaya çıkması daima tek bir beklemenin ger­
çekleşmesidir, V o n Astet'e göre tek b i t bekleme­
nin çıkışı hiçbir zaman bir önermenin tam doğru­
lanması değildir. Çünkü biliyomz ki h e r önerme
yalnızca iğreti olarak d o ğ m d u r . Bununla birlikte
her önerme "fi!ö^rw" olabilir.
Haklı olarak denilebilir kİ bilimin tüm önermeleri
d o ğ m değildir; yalnızca mümkündür. Onlar hakikat
değil olasılık ifade ederler. Ancak bu yeni görüş Ait c r ' c göre hakikat problcmindcki ana fikri değiştir30
YA^AR HAKKINDA
m c z . M ü m k ü n önermeler dc doğru önermeler kadar
doğrulanmaya muhtaçtırlar ve doğrulanma cmpirikür. Biricik farkı, mümkün bir önermenin
doğrulan­
ması biraz daha karmaşıkEir. D o ğ r u bir ö n e r m e aynı
deneyde doğru ya da yanlış çıkabilir. Gerçi h e r doğ­
rulama önermenin doğruluğunu
kanıtlamaz. Ancak
mümkün bir önermenin doğrulanması ya da yanlışlanması için b i r ç o k d e n e y l e r , istatistikler g e r e k i r .
Ç ü n k ü mümkün ö n e r m e bir ölçüde, bir olgunun fre­
kanslarından bilgi verir. M ü m k ü n önerme de ötekiler
gibi doğrulanmaya muhtaç olan bİr önermedir. Yanİ
O da bir "he&leme"nm gerçekleşmesidir.
Aster'e göre felsefede problemleri birbirinden ayı­
ran önemli "simr
kavmmlart"
lerden en önde geleni "varltk'Xii.
vardır. B u problem­
"Bir fey nifin
var­
dır?" sorusuna cevap veremeyiz^ onu olduğu gibi ka­
bul etmek zorundayız. S ö z gelişi "Bilinç
dır?",
"Bilincimizin
özü nedirV
iouAzn^ıhi.
nifin
var­
B i z süje
vc o b j e ikiliğinin ancak bilinç yoluyla tasavvur edildi­
ğini biliyoruz. Ancak bilincin kendisini çözemiyoruz.
Von
Aster'e göre insanda doğuştan olan biricik
şey insanın geleceğe dönük "bekleme" gücüdür. T ü m
düşünce yolları buradan yaşama geçer. B u y c ı c n c k ,
yalnız uygar insanbrda değil, çocukta ve hayvanlarda
da ortak olarak var olan bir yetenektir. Aster'in bİlgi
teorisinde "bekleme" psikolojik vc tarihsel bir deneyle
elde edilmiş bilinç verileridir. B u veriler deneyin doğ­
rulanmasını vc önermeler arasındaki mantıksal tutarlı­
lığı açıklar. Aster'in şüpheci yapısı, felsefesinin birçok
problemlerde tam d ö n ü m noktasında durmasına ne­
den olmuştur.
31
İ L K Ç A C ve ÖHTAÇAĞ F t L S E F E TAHJHJ
V o n Aster'in bilgi teorisinde yer alan konulardan
biri de "sebepîiHk
problemieleştirisidir.
O n u n bu
konuda, bilimsel felsefede, Kant'a karşı yapılan eleşti­
rilerden üzüntü duyduğunu biliyoruz
V o n Aster bu konuda "bafkastntn
bilinci"
ile il­
gili aşın görüşü eleştirmekle birlikte, birbirine karşı
kapaE; olan bilinçlerin ancak benzeyişler ve analoji yo­
luyla ve yapılacak yorumlarla anlaşılabileceğine inanır.
V o n Aster'in bilgi ve ahlâk felsefesi t ü m yenileş­
melerine karşın Kantçı geleneğin genel eğilimleri dı­
şına çıkmamıştır. Bir yandan m o d e m bilimin yeni ge­
lişmelerini izlerken, öte yandan zengin bir felsefe kül­
türüne sahip olan Aster, bütün problemlere ölçülü ve
şüpheci adımlarla yaklaşmıştır. A u g u s t c C o m t c ve
Herbert Spencer felsefelerine karşı dirsek çevirmiş, bu
sîstemci ve soyut "soy^oloji"[crt
karşî olumsuz tutum
almıştır,
Ord. Prof. Hilmi
32
Ziya
Ülken
YAZAB HAKKINDA
Von Aster'in Tuytmlart
1) Prinzipien der Eckcnntnisiclırc
(Vcrsuch zu cincr Ncubcgründung
Leipzig
dcs Nominalismus)
2) Immanucl Kant
3) Geschiclite derAntiken
Philosophic
4 ) Geschichtc der neucrcn
Erkennmistheorie ( V o l i Descartes
bis He gel)
5) Einfühmng in die Philosophic
Descanes
6) Raum und Zeit İn der
Geschichtc der Philosophic
7) Grossc Denkler (Lockc vc
Hume makaleleri)
8) Die Französische Revolııdon in
der EnnvickJung ihrer
politischcn İdcen
9 ) Gcschichre der Hnglischcn
Philosophic
10) Marx und die Gegcnwact
11) Naturphilosophie
12) Geschiclite der Philosophic
13) Die Philosophic dçr Gegcnwart
*• Bi±
L I S T T TATFL
Leipzig
Berlin ıı.
Leipzig
1913
1918
1920
Bedin u,
Leipzig
1921
Müııchen
1921
Mlinchcn
1921
Leipzig
1923
Leipzig
Bielefeld u.
Leipzig
Tiirbingen
Berlin
l^cipzig
Leiden
1926
1927
1929
1932
1932
193S
dtğilılir. Ancak elde bulunaci vc hjtırla.nabiİL-n
z e m e y e g ö r e düzenlenıııişTir.
33
MAL­
İLKÇAĞ vo O R T A Ç A Ğ F E L 3 E F 6 TAR^Kİ
14) Bilgi Teorisi vc Mantık,
Çcv. Macİî Gökberk
İstanbul
1945
Die Türken in der Geschichtc der
Phüosophie {Felsefe Tarihinde Türkler)
(Belleten 5-6)
İstanbul
1938
Felsefe ve İstanbui Üniversitesinde
Felsefe Tedrisatı
(Vtlitft Seminer Dergisi)
İstanbul
1940
Felsefe Tarihinde Tekâmül
Mefhumu (Feliefe Semineri Dergisi) İstanbul
1940
4}
Philosophise El e Anthropologie
(Zum dcnktn an den früh
gestorbcncn Professor der Ethik,
Mclımct İzzet) (îf 23-24)
İstanbul
1940
5)
Mimesis
(Felsefe Arkivi, Cilt 2, Sayı I)
Bİfejnim ve Uyum FilOSûfiı
I^ibniz (Leibniz, der Philosoph
der Synthcse und der Harmonic)
(Felsefe Arkivi CİU 2, Sayt 2)
İstanbul
1947
İstanbul
1947
Makaleleri
1}
2)
3}
6)
Ko nferansla
1)
rt
Hcgcl Sisteminin
Felsefe Tarihindeki Yeri,
1936 1937
2)
Zamanımızın Felsefi Cereyan ve
Doktrinleri,
1937 1938
3}
Nietzsche
1937-1938
4)
Aristoteles vc Galilei,
193S1939
5)
Faust,
1939-1940
6)
Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi,
1940-1941
7)
Kant'ın Ahlakı,
1941-1942
8}
İrade Hürriyeti,
1942-1943
9)
Sokrat,
1943-1944
34
önsöz
insan ve Dünya
Felsefe evreni bir bütün olarak kavramak için ya­
pılan bir denemedir. B u d e n e m e her yerde, evreni
kuşatan derin bİr zıthktır. Bu zıtlığın ortaya çıkardığı
sorun şudur: Biz onda aşılamaz bir zıtlık mı görece­
ğiz, böylece evren ikiye mi ayrılacak; yoksa b u görü­
nen zıtlığın arkasmda bİr birlik mi saklıdır. T ü m zıthklar süje ile obje zıtlıklarıdır. Felsefenin evreni bir
bütün olarak kavramak İçin yaptığı denemede ortaya
konulan temel soru şudur: Ben ile evren, süje ile obje,
iman
ite eşyanın arasındaki
ilişki
nedir?
B u üç teorinin (düali:;m, materyalizm v e ide­
alizm) zıtlığı, felsefe tarihini bugüne kadar meşgul et­
miştir. Eski çağda en büyük zıtlık, canlı tabiatla can­
sız tabiat arasındaki zıtlıktır. XVTI, ve X V I i l , yüzyıl­
lar için ise; bilinçli tabiat ile bilinçsiz tabiat arasındaki
zıtlıktır. X I X . yüzyılda Fichte ve Maine de Biran ile
üçüncü bir zıtlık öne geçiyor. Şimdi ele aldığımız zıt­
lık, süje obje zıtlığı, süjelcrin çokluğu zıtlığıdır. Bu,
h e r süjcnin kendini "ben" olarak bildiği, Öteki süjcyi
"sen" olarak gördüğü ve içinde "biz"\\n
algılayan, is­
teyen, iş gören süjdcr olarak birbirimize bağh oldu­
ğ u m u z ortak obje evreninin zıtlığıdır.
37
İLKÇAÛ va ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ
Felsefe konularındaki sorunlar hiç dc sonu gelen,
kanıttanmış sorunlar değildir. Bunlar d o ğ r u çözümü
bulunmayan, bizi daima birçok mümkün çözümlerle
karşı karşıya bırakan sorunlardır.
İnsan nedir? B u , felsefenin daima üzerinde yeni­
den durduğu bir sorundur. Kuşkusuz bu somya bir
yanıt verebiliriz; İnsan,
tan vazgeçmeyen
kendi
kendini
sorun
yapmak­
varlıktır.
Ord. Prof. Ernst
36
pon
Aster
Girif
Modem Fizik ve Felsefe
Tabiat biliminin, daha doğrusu teorik fiziğin, son
elli yılda şaşılacak bir gcHşme gösterdiğini bilirsiniz.
Relativite vc Kuant teorileri, bu konulara y a b a n c ı
olanlardan belki de daha büyük bir çaba istemektedir.
B u teorilerin bize getirdikleri altüst edici yenilikler­
den ç o k , bunların fizik vc felsefe tarihinde nasıl haztrlandîklarmî
dile getirmek istiyorum.
Fizikte, diyor Newton,
üç şey kabul edilmelidir:
1) S o n s u z ve her yerde aynı, üç boyutlu mekân,
2 ) Aynı şekilde akan, sonsuz zaman ve,
3 ) Mekâna yayılmış, boş mekân İçinde birbirlerini
belli bir güçle çeken somut noktalar.
B ü temel üzerine Newton, yıldızların hareketi ka­
nunu ile Galİle'nin düşme kanununu aynı ilkeye bağ­
lamak olanağı veren mekaniğini kuruyor.
Leibniz,
N e w t o n ' u n benimsediği mutlak mekân
ve mutlak zamana hücum ediyor. Mutlak mekân ile
mutlak zaman var ise, mutlak bir hareket dc vardır.
Ancak güneşin, dünyanın, insanın mekâna g ö r e hare­
ket edip etmediğini belirleyemeyiz. B e l i r l e n e n h e r
hareket relativ'Ğit,
bir cisme
41
göredir, mekârıa göre
İLKÇAĞ ve OflTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ
değildir. Böylece bir cismin bulunduğu yeri, mekân­
da bir yer olarak belirleyemeyiz, ancak öteki cisimlere
göre belirleyebiliriz. Oysa mtıîlak mekan her cisme
mekânda böyle mudak bir yer belirleme olanağı verir.
Einstein's,
dönelim: H e r hareket belirlemesinde
relatİvite ilkesi, tüm fizikte değil, yalnız mekanikte
geçerlidir. Mutlak bİr hareket hiçbir zaman belirlcnem e z yargısı, tüm fizik alanında doğrudur. Bundan şu
sonuç çıkar: H e r yer için geçerli zaman ölçüleri yok­
tur, belki de yalnızca belli bir nokta için geçerli olan
zaman ölçüleri vardır. Evren zamanı y o k t u r , yalnız
her yerin bir zamanı vardır.
Zamanımızda şaşılacak bir yenilik sayıUn ikinci fi
zik teorisine, kuant teorisine gelince:
[şık, zamanda mekân boyunca yayılan b i r hareket­
tir. Fakat ne çeşit bir harekettir? Daha başlangıçta iki
teori bu noktada birbiri ile karşılaşmış bulunuyor.
Newton emission
teorisini
ileri sürdü; bu teoriye gö­
re, ışık veren cisimden küçük parçaların saçılmaları
gerekiyordu; Hollandalı H u g g h e n s dal^n
îeorisVm
ortaya attı. B u teoriye göre ışık, ışık veren cisimden
çıkan bir dalga hareketi idi. B u iki teoriden zaman
içinde benimseneni dalga
teorisi
o l d u . Işık ile ışık
birbirine rastlayînca, yalnız daha parlak b i r ışık halin­
de birbirini kuvvetlendirmekle kalmaz, bcİki kararta­
bilir, söndürebilir dc. D a l g a tepesi dalga tepesine
rastlaymca, dalgalar birbirini kuvvetlendirir, dalga te­
pesi dalga çukuruna rastlaymca birbirlerini giderir,
X X . yüzyıhn başmda, dalga teorisinin kesin üstünlük
kazanmış gibi göründüğü bir sırada emission
teorisi
ile anlaşılması m ü m k ü n olan başka olayların da var
42
GİRİŞ
olduğu keşfedildi. Bazı cisimler, sözgelişi alü^or duru­
muna gelen gazlar ışık saçarlar vc ışığı emerler. Işık
saçmalan vc emmeleri ilk kuantum tam kadarı şeklin­
de sıçramalardır, sürekli değişmeler değildir. İki te­
oriden de vazgeçemeyiz; bunu mümkün yapan bîr
deney olmadıkça, bİri ya da öteki lehinde karar ver­
menin olanaksızlığını modern fizik dc kabul etmiş
bulunuyor.
H e r iki teori -cisimcikler
teorisi
ile dalga
teori­
si- aynı ölçüde gereklidir. Fakat onları birbirine nasıl
bağlamalı? B i r hareket aynı zamanda nasıl hem parça­
lardan hem dalgalardan oluşabiliyor? B i z y a l n ı z c a
şöyle söyleyebiliriz: Iftmalar
bazen
parpalardan,
zen dalgalardan
hareket
ediyor,
olufmupğibi
Mach doğru bir şeyi sezmiştir: Atomların,
antumların
biteceği
^erpekten
bir sınır vardır,
örneğinde
bugeperli
di özelliklerini
ile
fakat
hareket
olmuyor, pünkü
de eklemek
eden parçacığın
imap
henüz gösterilebileceği
ıpıma
imajı
ilk kuv£
eden
bu parpacığa
zorundayız^
ile değil,
ba­
bunlar
ancak
ölpüleparpacık
ken­
hareket
dal^a
anlatılahilir.
M o d e m fizik bİze, içinde yaşadığımız vc tanıdığı­
mız evrenin, yani tabiatın; bizim kendi evrenimiz ol­
d u ğ u n u , merkezinde, araçlarıyla gözlem yapan, öl­
çen, ölçü sonuçlarını toplayan insanın bulunduğunu
açıkça gösteriyor. Nasıl her hayvan kendi evreninde,
duyularmın kurduğu ve içinde organlarının çalıştığı
evrende yaşıyorsa, insan da böyledir, İ n ş a m a evreni,
içinde yaşadığımız vc tanıdığımız bu evren, çeşidilik
gösterir. Bize has büyüklük oranları evreni, bize her
tarafinda aynı görünen mekân evreni vc aynı şekilde
43
İLKÇAĞ vfl O R T A Ç A Ğ F E L 5 E F E TARİHİ
akan bîr zaman içinde görünebilen ve dokunulabilcn
cisimler evreni. B u evren moleküîler evreninden yıl­
dızlar evrenine kadar uzanır. B u e v r e n b i r yanda
atom biiyüldüklcn oranı evreniyle, öte yanda astro­
nomik büyüklükler oranı evreniylc sınırlanır.
Ord. Prof. Entst
44
von
Aster
tlkpağ Felsefesi
Felsefe Nedir?
BiJgelik sevgisi, hakikat sevgisi anlamına
"phİlosopkİe"
gelen
YunAr\.Q^ bir kelimedir. Philosophic ke­
limesinin ilk kez ortaya çıktığı zaman diliminde iki
düşünür tipi vardı: Bunlardan bir bölümü
"philosop­
hos" bilgeliği anyor vc hakikati elde etmeye çaJışıyordu; ötekiler "sophos"
İse, bilgeliğe ve hakikate sahip
olduklanna inanıyorlardı. O halde ^philosophos^',
keli­
mesi insanın hakikate ulaşmak İçin çaba göstermesi
gerektiğini ifade eder. B u özel anlamını bir yana bıra­
kırsak, felsefe genelde bilim anlamına gclir. Yalnız bu
görüşü belli bir biçimde smırlamak gerekir.
H e r bilimin meydana gelmesinde belli başlı iki se­
bep etkili olur: Birinci sebep, bİr şeyİ bilmeye çahşmamız, yani evrenin yapısmm nasıl olduğunu bilmek
için gösterdiğimiz çabadır. A m a c ı yalnızca b i l m e k
olan bu teorik birinci sebepten başka bir dc pratik bir
m o t i f olan ikinci bir sebep vardır. Biz yalnızca evreni
bilmek istemek ile yetinmeyiz, ayrıca bîr de o n a hâ­
kim olmak isteriz.
Eski Yunanlılar felsefe kelimesinin karşıtı olarak
"teknik"
kelimesini kullanıyorlardı, h'clsefc, evreni
47
İLI^ÇAtS ve QRTACAO f e l s e f e TAflİHi
kavramaya çalışan teorik araştırmalanmızın bir bütü­
nüdür. Teknik ile tüm zcnaat vc geleneklerdcki fhürfetlerdcki)* pratik yetenekler ve metotlar anlaşılır. Fel­
sefe evreni kavramak çabası, teknik İse eşyaya pratik
amaçlarımıza yarayacak bir biçim vermek çabasıdır.
G ü n ü m ü z d e felsefe daha özel ve de daha sınırh
bir
anlam kazanmıştır. Btıgün bİr yandan felsefe ile
felsefe disiplinlerini, öte yandan da bağımsız bİlimScrin her birini tek tek diğerinden ayırıyoruz. Felsefe
d e n i l i n c e , evreni bir b ü t ü n olarak anlama çabasını
kastedeceğiz. Evreni bir bütün olarak anlama çaba­
sından, daha İlkçağda var olan bir felsefe disiplini,
"Metafizik"
d o ğ m u ş t u r . Metafiziği ilk kez kuran
Aristo'dur. Aristo metafiziği kurmuş olduğu halde, o ,
bu kelimeyi kullanmamıştır. Aristo, bu felsefe disipli­
ninin kendisine konu olarak aldığı alana "İlk
Felsefe"
adını vermiştir. İlk felsefe tüm varlıkların özünü, son
nedenlerini araştınr ve özellikle de evtenitı yapısmı ve
ö z ü n ü bilmek ister. Evrenin özünü bir bütün olarak
kavramak isteği^ tarihin başlangıcından beri vardır.
B u g ü n , metafiziğe ya da A r i s t o ' n u n ilk felsefesine
karşılık, evrenin çeşitli alanlarını kendilerine k o n u
alan bağımsız bilimler vardır. Evrenin özü ve aslı
probleminde, metafizik, zaman bakımından bağımsız
bilimlerden daha öncedir. Ö z e d e : Ö n c e felsefe var­
dır, bağımsız bilimler sonradan felsefeden ayrılarak
ayrı birer bilim dah haline gelmişrirlcr.
Hürfet KELIMESIRIIR t a m karşıl!.ğını b u l m a k liim ç a ö a l a r a r a ğ m e n mümkün OLMATİJ.tV.Ûkjr)
48
İLKÇAÖ F E L S E F E S İ
Felsefenin Alam
Evreni bİr bütün olarak kavramak çabası yanmda,
filozofları sürekli ilgilendirmiş olan başka problemler
de vardır; Evrenin
na-sıldtr?
Evrenin
aslı nedir? Evrtnin
Ben kimim?
yaslısı
insanın
nedir? insanın
ya-pısı ve
aslı ve anlamı
yaslısı
nedir?..
tipimi
nedir?
Görül­
düğü gibi, felsefede; başlangıcından bugüne^ evreni
bilmek problemi yanmda bİr de kendimizi bilmek, ta­
nımak problemi yer almıştır. Aynca, felsefenin meta­
fizik disiplini yanında, ö t c d c n b c r i , bir dc
(etik)
"ahlâk"
disiplini bulunur. Metafizik var olanı, hakikat
olanı bilmek ister, bunlann kaynağını araştırır. Ahlâk
ise olanı değil, olması gerekeni araştırır, İyİ ve kötüyü
kendisine konu yapar. Şöyle de denilebilir: Evrenin
kaynağını ve iç yüzünü bilmek isteyen teorik felsefe
yanında, bir de insanın yürüyeceği yolu gösteren pra­
tik felsefe, yani ahlâk vardır. Buradaki "pratik"
mesi, sözünü ettiğimiz "teknik"
keli­
kelimesinden tama­
men farklı bİr anlam taşır. T e k n i k , İnsanın kendisinin
koyduğu birtakım amaçlara ulaşmak için hangi yolları
izlemesi gerektiğini gösterir. Pratik felsefe ise yaşamın
anlamını vc kendimize ne gibi amaçlar koymamız ge­
rektiğini araştırır.
^'7yj" kavramından başka bu kavrama yakın olan bir
de "güzel"
kavramı vardır. îyi ve kötünün ne olduğu
49
İLKÇAÖ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TABİHİ
yanında güzel ve çirkinin ne olduğu da sorgulanır.
Böylelikle, '^ws*/'l kendisine konu atan "estetik",
ah­
lâk disiplini içinden ayrılarak bağımsız bir disiplin
olufFelscfcnin bu iki ana disiplini -metafizik
lâk-
ve ah-
yanında bİr üçüncü disiplini daha vardır; B u da
"manttk"
(îqgik)x.\v. Mantık doğru olan bilginin bili­
midir. Metafizik ve ahlâk da dahil her bilgi mutlaka
hakikate ulaşmak ister, h e r bilim sürekli olarak doğru
bilginin peşindedir. Burada "hakikat
sıl elde ederiz'?"
"acaba
hakikate
mdir,
bunu
na­
problemi ortaya çikar. Yine burada,
ulaşmak
bizim
için
mümkün
mü­
dür'?" sorusunu kendimize sorarız.
Felsefe denilen düşünüş, sözünü ettiğimiz bu ana
problemlerden oluşan bir dokumaya b e n z e r . Acaba
felsefeyi oluşturan bu üç ana problemin arasmda ne
türden bir bağ vc İlişki vardır? B u soruyu bize yalnız­
ca tarihi bir gözlem açıklayabilir. Yani ancak düşünce
tarihinin akışını izleyerek felsefenin bu üç ana disipli­
ni arasındaki ilişkiyi açıklamak m ü m k ü n d ü r . Felsefe
b a ğ ı m s ı z bilimlerden özellikle bir n o k t a d a ayrılır;
herhangi bir bağımsız bilim ile, bu bilimin tarihi geli­
şimi dikkate ahnmaksızm, bu bilim disiplini içinde ça­
lışmalar yapmak m ü m k ü n d ü r . S ö z gelişi matematik
ile uğraşan İnsanın, matematiğin tarihini, dc bilmesi
gerekmez. Kuşkusuz bununla, bağımsız bilimlerin ta­
rihînin gereksizliğini söylemek istemiyoruz. Bağımsız
bilimlerin tarihî gelişimini araşurmak ve bilmek elbet­
te yararlıdır. Ancak felsefede bu tarihi gelişmeyi bil­
m e k yalnızca yararlı değil aynı zamanda zorunludur.
Çünkü felsefede derinleşmek isteyen, felsefe tarihi ile
uğraşmak zorundadır. Felsefe
50
tarihsiz
felsefe
olmaz.
I L K Ç A S FELSEFESI
Felsefe Tarihi Nedir?
Felsefe problemlerinin anlamını kavrayabilmek,
bu problemlerin tarihini izlemeyi gerektirir. Bunun
içindir ki, felsefe tarihi bir felsefe disiplinidir, hem dc
felsefenin çok önemli bir disiplini!.. Felsefe problem­
leri tarihi akışları içinde dikkate ahnır. B ö y l e c e on­
ların birbirine ne kadar bağh olduğunU;, birinin öteki­
lerden nasıl çıktığım g ö r m e k mümkün olur. Felsefe
tarihi bize bağımsız bilimlerin felsefe çerçevesi içinde
nasıl oluştuğunu ve sonradan felsefenin ana kucağın­
dan ayrılarak nasıl bağımsız bir disiphn oluşturduğu­
nu gösterir. B u nedenledir kİ felsefe tadhi, felsefeye
girişi çok kolaylaştırır. Felsefe tarihînin Özünü daima
felsefe problemlerinin kendisi oluşturmuştur,
F e b e f c tarihi konusuna böylece değinince karşı­
mıza şu soru çıkacaktır: Felsefe
man
ve nerede
tarihi
acaba
ne za­
başladt?
Felsefe; insanın evrenin yazgısı, evrenin yapısı ve
bir de kendisinin aslı ve anlamı üzerinde düşünmeye
başlaması ile ortaya çıkmıştır. İnsan bu problemleri
düşünmeye başlayınca bunların en azından bir kısım
cevaplarının var olduğunu hemen sezinler. Bu cevaplar
insanın bağlı olduğu dinde ve bu dinin efsanelerinde
51
İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ
(mitos) vardır. Bu nedenledir ki din, söziinü ettiği­
miz problemler üzerinde düşünürken her zaman fel­
sefeye öncülük eder. Felsefe insanın bİlİnçlİ düşün­
melerinin ürünü olduğu halde, din insanın bilinç dışı
yaşamının, fantezilerir^in bir yaratmasıdır. Felsefe,
başlangıcından günümüze, daima eleştiricidir. Felsefe
bir sorunun cevabım daima eleştirici bir g ö z l e araştınr, oysa dindeki fanteziler (mitler) her şeyden önce
bir inanç konusudur, dînde yalnızca İnanılır. Olaya
felsefenin eleştirici düşüncesi karışınca, bu efsaneler­
den ( m i t l e r d e n ) kuşku duyulmaya başlanır. Felsefe
din^ efsane (mit) ve törelerin eleştirisi ile başlamışur.
52
İLKÇAÛ F E L S E F E S İ
Hint Felsefisi
Sözünü ettiğimiz eleştiriyi çok eski zamanlardaki
bir örnek ile açalım. Ru örnek Hİnt felsefesinden ola­
cak. Eski bir H i n t dini olan "Brahma"
lan "veda"
dininin kural-
denilen kitaplarda toplanmıştır, V e d a ' l a r ,
farklı zamanlarda yazılmış olan çcşİriİ eserlerden olu­
şan bir çeşit ansiklopedidir. Bn din kitabının daha es­
kiye ait bölümleri binakım ilâhilerden vc beyitlerden
oluşur. D a h a yenİ bölümleri ise bu ilâhi ve beyitlerin
felsefi yorum ve açıklamalandır. Fakat "B.İ£vedft"
de­
mlen cn eski bölümlerinde bİlc bazı felsefi düşüncele­
re rastlanır. S ö z gelişi bu en eski bölümlerde bLilunan
ünlü bir beyitte "Tanrılar
vs ınsanlur
hu evrende
sorusu sorulur. Beyiri ya­
acaba
ne vardt?"
h^Tiüz
yokken
zan. Tanrıların varlığından hiçbir zaman kuşkulan­
maz, fakat Tannlan evrenin bir parçası olarak kabul­
lenir vc onları evrenin yapısına dahil eder. Tanrıların
da içinde bulunduğu bu evrenin elbette bir başlangıcı
olacaktır. Acaba ilk sebep nedir? Bu soruyu Rigveda'nın yazarı, açık olmayan bulanık birtakım fikirler
öne sürerek, şöyle cevaplar: "Evren var olmazdan
ce ne var olan ve ne de yok olan, yani varhk
arasmda
bir feyin bulunması
S3
gerekir.
ön­
ile yokluk
Bu ne var ve ne
İLKÇAĞ «9 ÛRTAÇAÛ F E L S E F E TARİHİ
de yok olan şeyin yaratıcı
bir güp olman gerekir.
" Ya­
zar bu gücü doğanın yaratıcı g ü c ü ile karşılaştırdıktan
sonra beyit şöyle son bulur; "Herhalde
duğunu
yok
bilen bir kimse vardır.
evrenin
Yoksa bunu
ne ol­
bilen
biri
mu?.."
Bu türden düşünceleri i!k felsefî açıklamalar olarak
benimseyebiliriz. Bunlar felsefe alanındaki İlk adım­
lar, ilk denemelerdir. B u sorular ile evrenin başlangıcı
problemine bir biçimde cevap aranmış oluyor. Görül­
düğü gibi b u türden konular üzerinde
düşünmeye
başlayan insana artık dinin kuralları yetmemektedir.
İnsan bunları cicşürmck, bunların dsşına çıkmak ge­
reksinimi duyar İlk kez Veda'larda belirsiz ve bulanık
bir biçimde ortaya çıkan bu anlayış, ilk felsefe anlayı­
şıdır. Felsefi düşünce her yerde dinin inanç vc mit'lcrindcn, tıpkı VedaUarda karşılaşıldtğı biçimde, ayrıl­
maya başlar. "Felsefi düşünce
lamıştır?"
nerede ve ne zaman
baş­
sorusunun cevabı ancak şu olabilir:
insan
nerede kendi düşüncesiyle dinsel inanpiara karşı bir re­
aksiyon göstermiş vc inancın dışına
mi duymuşsOy o anda
pek anlamda,
pıkmak
orada felsefî düşünce,
gereksini­
saf ve ger-
başlamış olur.
Hint felsefesiyle ilgili b u örneklemeyi yctcrii say­
malıyız. G e r ç i H i n t felsefesi ç o k dikkat çekicidir.
H i n t felsefesi hiçbir zaman kendisini dinden tam an­
lamıyla soyutlayamamıştır. B u n u n içindir kİ Hint fel­
sefesi, özellikle bir rahip felsefesi o l a r a k kalmıştır.
Kendisini dinden tamamen soyutlayarak bilimsel bir
biçimde gelişen felsefe, eski Yunan felsefesidir.
54
İLKÇftfi F £ L S E F £ S İ
Mtstr ve Mezopotamya'da Felsefe
T ü m tarihi araştırmaların asıl amacı kendimizi an­
lamak, bizi vc zamanımızı oluşturan nedenlere açıklık
kazandırmaktır. B u n u n içindir ki, her tarihi araştır­
manın kültür tarihi çerçevesi içinde yapılması gerekir.
Yalnızca birtakım bağımsız tek tek uluslar ve ırklar
yoktur, bir de uluslann ve ırkların ait oldukları kültür
çevreleri vardır. Bizim mensubu o l d u ğ u m u z
kültür
çevresi Avrupayı, batı Asyayı ve kuzey Afrikayı kapsar.
Bizim kültür çevremizden başka öteki kültür çevreleri
de vardır. Söz gclişİ H i n t ve Çin kültür çevreleri gibî.
Ancak bunlar bizim kültür çevremiz ile yalnızca gev­
şek bir ilişki içindedir.
Bizim kültür çevremizin tarihi milâttan aşağı yukan 4 - 5 bin yıl önce Mezopotamya'daki Dicle ve Fırat
nehirleri boyunca, öteki de Mısır'da Nil nehri vadisin­
de kurulmuş olan S ü m e r ve Mısır devletleri ile başlar,
Külrür tarihimizin başlangıcında bulunan b u iki dev­
l e t , e k o n o m i k , siyasal ve b i l i m s e l b a k ı m d a n ç o k
ö n e m l i şeyler yapmıştır. B u iki devletin e k o n o m i k
alanda en büyük başarılan, kıyılarında yaşadıktan ne­
hirleri iyileştirmeleri, büyük bir kanal sistemi ile bataklıklan kurutmalan, böylelikle daha çok ürün alarak
55
İLKÇAĞ V 9 ORTAÇAĞ f E L S E f E TaRJJHİ
daha çok nüfusu beslemek olanağına kavuşmuş olnıalandır. Siyasal alanda ise bunlar, t a m a m e n kapalı ve
tekdüze olan tutarlı bir devlet sistemi kurmuşlardır.
Eu tutarlı sistem, her şeyden ünce, başta hükümdann
bulunduğu bir bürokrat sınıfına dayanıyordu. Bu İki
devletin ekonomik alandaki başanlajı bu güçlü birliğe
dayalı devlet yapısıyla mümkün olmuştur. Matematik,
geometri vc astronomi bilimleri bu devletlerde oluş­
muştur. İlk kez bu devletlerde görülen rasyonelleşmİş
ranmm, sözünü ettiğimiz bilimler yardımıyla oluştu­
ğunu söyleyebiliriz. Yıldızlann gözlemlenmesi takvim
açısmdan önemlidir. Takvim İse tanmda ç o k önemli­
dir. Kapalı ve düzenli devlet sistemi, bürokradar smıfimn oluşmasma neden olmuştur. Bürokradar sınıfı ra­
hipler ile sıkı ilişki içindeydi. Sümedcrin ve Babİllilerin
tapınakları aynı zamanda birer gözlem evi (rasathane)
idi. B u tapınaklarda ilk kez güneş vc ay tutulmalanmn
çizelgeleri düzenlenmiştir. Buradaki astronomi henüz
din ile sıkı bir bağlılık içindedir ve daha ç o k astroloji
niteliği taşır. B u nedenledir ki bu eskİ toplumlarda
g e r ç e k anlamda bilim ve felsefeden söz e d i l e m e z .
Çünkü her türlü bİlgi din etkİsindcdir. Özellikle Mısır
geometriyi yaratan ülkedir. Mısır'da geometri doğal
gereksinimlerden oluşup gelişmiştir. Bu gereksinimle­
rin başında Nil'İn her yıJ su taşnıalanna sebep olması
gelir. Su taşkınlanndan sonra bataklık haline gelen ta­
rım alanlarım yeni baştan düzenlemek
zorunluluğu,
Mısır'da geometrinin ortaya çıkmasının başlıca nedeni
sayılır. Mısır'da pratik gereksinimlerden doğan bu bi­
lim tamamen yöneticilerin tekelinde idi. Mısır ve M e ­
zopotamya ilkçağın İkİ muhteşem iş alanıdır. Bu iş
alanları sıkı bir disiplinle örgütlenmiş olup, görevler
arasında işbölümü vardır.
56
İLKÇAÛ F E L S E F E S İ
İran 'da Felsefe
ilkçağın bu en eski kapalı devletlerinden, büyük
imparatorluklar d o ğ m u ş t u r . B u n l a r ı n ilki İ r a n ' d ı r .
İran hükümdarları İran'dan başka M ı s ı r , M c z o p o
tamya ve Küçük Asyaya hakini olmuştur. İran topraklannda ç o k özel bir din olan Zerdüşt dinİ d o ğ m u ş ­
tur. B u din, sürekli bir çelişki içinde bulunduğu var­
sayılan iyi ile kötünün çatışmasına dayanır. B u dinle
ahlâkî motifler birer metafizik güç haline gelmiştir.
Evren ise büyük bir dramatik olay olarak algılanır.
T ü m insanlık tarihî kötü güç ile iyi gücün, karanhkla
aydınlığın çatışmasından oluşur ve b u çatışmanın ya­
pıldığı alan ise insan ruhudur. B u çatışmanın sonun­
da iyi k ö t ü y e , aydınlık karanlığa üstün g e l e c e k t i r .
İran dinindeki bu evren görüşü çok çarpıcıdır, ancak
yalnızca rahiplerin malı olarak din çerçevesinde sıkışıp
kalmıştır.
57
İLKÇA5 va O R T A Ç A 6 FELSEFE TARİHİ
Yunan Felsefesinin Doğuşu
Milâddan 5 0 0 - 6 0 0 yıl ö n c e l e r i n d e İ r a n devleti
Avrupayı da hâkimiyeti altına alıp etkinliğini yaymaya
çaba harcamıştır. B u girişimleri, özgürlük âşığı küçük
bir ulus olan Yunanlıların direnişi ile karşılaştı. Yunanhlar İranhiann çok güçlü, donanmasını yok etmeyi
vc ordusunu denize dökmeyi başardı, Böylece kültür
çevremizin tarihinde yeni bir ulus olarak Yunanlılar
sahneye çıkmış oldu.
Yunanlıların İranhian bozguna uğratmaları, ulusal
birliklerini belgeleyen tek görüntü olarak kalmıştır.
Çünkü bu özel karakterli ulus, Babil, Mısır vc İranh­
iann aksine, sürekli olarak dağınık bir yaşam sergile­
miştir, Yunanhlar tarihlerinin hiçbir döneminde sis­
temli ve bütüncül bir devlet kuramamışlardır. Sürekli
biri ötekiyle çatışmış ve iç savaşlar ile kendilerini yıp'
ratıp bitirmiştirler. Y u n a n c a d a "polis"
kelimesinin
hem kent hem de devlet anlamına gelmesi dikkat çe­
kicidir. Yunanda her kent bağımsız bir devletti, Çaüşmalar yalnızca bu bağımsız kent devletleri arasında
olmaz, aynı kent içindeki sınıflar ve bireyler arasında
da sürdiiriilürdü, Eski Yunanlılar tam anlamıyla sen-ben
çekişmesi içinde yaşayan insanlardı. Onlann örgüdü ve
56
İ L K Ç A C FELSEFESİ
sistemli bir devlet kuramamış olmalannm ö n e m l i ne­
denlerinden biri bu kişilik yapılarmdan kaynaklanır.
Siyasal açıdan büyük sakıncalar taşjyan bu özellikleri,
bir bakıma olumlu sonuçların da hazırlayıcısı olmuşrur. Şöyle ki; Yunanlılarda rahipler sımfinın oluşması
bu karakter yapjlanmn bJr sonucu sayılmalıdır. Yuna­
nistan'da zamanla rahipler sınıfının yerini düşünürler
topluluğu almıştJr, Yunan dinini rahipler değil şairler
yaratmıştır. B u dinin babasının H o m e r
olduğunu
söyleyebiliriz. B u sanat çeşnili dine karşı, daha dinin
kuruluşunda, fikir eleştirileri başlatılmıştır.
Eski Yunanlılar üç büyük kabileden oluşnrıuştur;
Köy kökenlilerin oluşturduğu EoHa'hlar,
güneyde
oturan vc asker kökenlilerin oluşturduğu
Doria'hlar
(Ispartablar bu boydandır), tüccar ve denizci kökenli­
lerin oluşturduğu Jonia'Hlar.
Denizci ve tüccar her
ulus gibi İ o n i a ' l ı l a r da meraklı vc araştırıcı idiler.
Aristo'nun dediği gibi, bilimin temelinde m e r a k ve
araştırmacılık ruhu ve yeni bir şey karşısında duyulan
şaşkınlık vardır. G e r ç e k felsefenin yaratıcısı Yunanlı­
lardır. A n c a k felsefeyi İ o n i a ' l ı Yunanlar yaratmıştır
demek daha doğru olur. ionia'lılar çeşitli yerlerde vc
dc özellikle Anadolu sahillerinde koloniler kurmuş­
tur. Yunan kültürünün yüksek düzeyli ürünlerini ilk
kez M . Ö . 6 0 0 yıllarında bu İonia kolonileri oluştur­
muştur. B u gelişme uzun sürmemiş, kuruluşlarından
yarım yüzyıl sonra kolonileri İranldar işgal ermiştir.
Bundan sonra Iranlılann Yunanistan'ın Avrupa yaka­
sına saldınlan başlar. Bilindiği gibi, Yunanlıların bir­
leşmesiyle bu Saldın sonuçsuz kalmıştır. Zafer ile so­
nuçlanan İran savaşları Yunanistan'ın gerek siyaset,
99
İLKÇA6 tfaOHTAÇA<^ F E L S E F E TAHİHİ
gerek kültür bakımından yükselmesine yol açmıştır.
Söz gelişi M Ö - 4 0 0 - 3 0 0 yıllan arasında Atina'da Ef­
latun vc Aristo gibi iki büyük düşünürün yaşamasına
tanık oluruz. Fakat Atina'nın siyasal üstünlüğü fazla
sürmemiştir. Atina ile İsparta arasında » t u z yıl süren
bir savaş Atina'nın siyasal üstünlüğünün y o k olmasına
neden olmuştur.
M . O . 3 0 0 yıllannda Yunanistan'ın kuzeyinde yeni
bir güç ortaya çıkmıştır; Makedonya. H ı z l a gelişen
bu devlet sonralan İskender'in yönetiminde büyük ve
efsanevi Asya seferlerine başlamıştır, iskender'in Asya
seferleri kültür tarihi bakımından ö n e m l i sonuçlar
doğurmuştur.
B u seferler sayesinde D o ğ u ve Batı
kültürleri arasında karşılıklı diyalog kurulmuştur. B u
iki kültürün karşılaşmasında "Hellenizm"
adı altında
bir akım oluşmuştur. HcUcnizmin karakteristik özel­
liği, bir yandan Yunan kültür ve düşüncesinin o za­
manki Doğuya yayılması, öte yandan D o ğ u n u n dini
düşüncelerinin Batıya girmesidir. Hellenizm, b u kar­
şıt yönlerden gelen akımların birbiriyle karışıp birleş­
mesinden oluşmuştur.
Hellenizm çağının siyasi alandaki cn büyük olayı.
R o m a imparatorluğunun
kurulmasıdır. R o m a batıda
güçlü bir devlet sistemi kurmayı başarmıştır. R o m a ,
kültür çevremiz için çok önem taşıyan "Romu
kuku"nun
Hu-
yaratıcısıdır. R o m a ' n m büyümesi sonunda
Yunanistan, M . Ö . 1 4 6 yılında, siyasi bağımsızlığını
yitirmiş ve bir R o m a eyaleti durumuna gelmiştir. An­
cak Yunanistan kültür rehberliğini korumuş, Romah1ar kültür yönünden Yunanlıların öğrencisi olmaktan
kurtulamamıştır. Dini etkiler konusunda D o ğ u hem
60
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
rehber ve hem de hâkim olmuştur. Nitekim b u Hellenistik dönemde Doğudan gelen çeşitli din etkileriy­
le büyük monoteist dinler d o ğ m u ş , ö n c e Hıristİyanhk, sonra da İslâmiyet görülmüştür.
Böylece kültür çevremizin ilk dönemine ait tarihin
ana hatlanm belirlemiş olduk. Yunan felsefesi de bu
tarihî çerçeve içinde yerini almış vc sonraları
niştik felsefe
Helle-
adını alarak oluşumunu sürdürmüştür.
A c a b a Y u n a n felsefesini ve onun tarihini
hangi
kaynaklardan öğreniyoruz? Yunan felsefesini, öncelik­
le bize kadar kalan çok sayıdakj meünferden öğreni­
yoruz. Söz gelişi bugün Eflatun'un eserlerinin h e m e n
tamamı, Aristo'nun eserlerinin ise büyük bir b ö l ü m ü
ehmizde bulunuyor. Eflatun'dan önceki vc sonraki fi­
lozoflardan da pek çok bilgiler bize kadar ulaşmıştır.
Bu bilgilerin sentezi dc hemen hemen yapılmış du­
rumdadır. Yunanlîlar özellikle Aristo'dan beri, felsefe
tarihi ile ilgilenmişlerdir. Yunanlı felsefe tarihçilerini
iki kümede toplamak gelenek olmuştur:
ve dûksograflar.
Bİyograflar inceledikleri
Biyograftar
filozoflann
özellikle ö z geçmişlerini tasvir ederler. B i z e kadar
ulaşan biyografik yapıtların önemlilerinden b i r i de,
M . S . I I . yüzyılda yazılan Laerî'li
Diogenes'inkSâ'n.
Diogenes bu yapıtında bildiği filozoflan sırası ile sa­
yar ve bunlann ö z geçmişleri ve yapıtlan ile ilgili bilgi
verir. D i o g e n e s ' i n söz konusu yaptığı tüm yapıtları
kendisinin g ö r m ü ş olabileceğini var saymak oldukça
güçtür. Olsa olsa o , bugün bizim tarafimızdan bilin­
meyen bazı felsefe tarihi kaynaklarından yararlanmış
olabilir. Doksograflar ise, sözgelişi evrenin ya da yaşa­
mın başlangıcı gİbİ, yalnızca belirli tek bir felsefe
61
İLKÇAĞ vfl ORTAÇAĞ F E L S E F E TARfHİ
problemini ele alır ve bu problem ile ilgili çeşidi filo­
zofların görüşlerini, kanaatlerini (doksa) tasvir eder­
ler. D o k s o g r a f l a r m başında Arisîo^d3.n
söz e t m e k
haklı bir davranıştır, i l k bilimsel çalışmayı başlatan
Aristo, ele aldığı konu ile İlgili olarak kendinden ön­
cekilerin neler söylediğini, neleri b u l d u ğ u n u ortaya
koymaya özen göstermişrir. Bunun içindir ki Ansto,
Yunan felsefe tarihi açısından, çok önemli doksografık bir kaynaktır. Aristo'dan sonra da doksografik
araştırma yapanlar olmuştur. Bunlann içinde, özellik­
le, Aristo'nun takipçisi olan Theophrastos
öncmMır.
Theophrastos'tan sonra yazılmış olan bazı doksogra­
fik yapıtlar bize kadar ulaşmış ise dc bunların hangi
kaynaklardan yararlanılarak yazılmış olduklarını kesin
olarak bilememekteyiz. Antik felsefe konusundaki bil­
gilerimizi işte bu sözünü ettiğimiz kaynaklardan elde
etmiş bulunmaktayız. Biz özellikle Aristo'nun verdiği
bilgüerden hareket edeceğiz.
Aristo, haklı olarak, felsefede ilk kez evrenin kay­
nağı konusunu ele almıştır, O , "evrenin
kaynağı"
konusunun, kendisinden önce, yalnızca teolojik açı­
dan ele alındığmı haber veriyor. Daha sonralan İse te­
ologlara karşı olan fizikçilerin ortaya çıktığından sÖz
ediyor. Teologlar törelerle gelen Mitolojiden hareket
ettikleri halde, fizikçiler gözlemleri t e m e l almıştır.
Teologlardan da ö n c e şair Hesiod
bu konuyla ilgilen­
miştir. M . Ö . yaklaşık 7 0 0 yjlında yaşamış olan, Hesi­
o d , kuzey Yunanistanlı bir çiftçi ailesinin çocuğudur.
Kendisinden bize "Teogoni"
adlı yapıtından birkaç
bölüm kalmıştır. Hesiod bu yapıtında eski Veda yazıtlannda ortaya atılan soruyu yineler: Tanrüar yokken
62
İLKÇAâ FELSEFESİ
actfbtf
m rardt?
Tanrıların
kaynağı
nedir?
Hesİod'a
göre hcrşcyin başlangıcında kaos vardır. Buna yaraucj
gücün sembolü olan Eros ve toprağı simgeleyen Gaia
katılır. Hcsiod'un herşcyin başlangıcına yerleştirdiği
bu ilk güçler hem somut vc h e m de soyutlaşarılmış
şeylerdir.
H e s i o d evrenin başlangıcında ne tam anlamıyla
somut ve ne de tam anlamıyla soyut olan, fakat bu
ikisi arasmda aracılık yapan variıklan kabul etmekle,
T a n n l a n n yalnızca somut olarak benimsenmesi görü­
şünden uzakîaşır, bunlan kavram olarak anlamak yo­
lunu benimser. B u tür düşünen, Hcsiod'dan başkalan da vardır. Biz onlan dikkate almayacağız ve yalnız­
ca A r i s t o ' n u n "fizikfi"
dcdİğİ d ü ş ü n ü r l e r d e n söz
edeceğiz.
Fizikçiler, T a n n l a n n kaynağı ve onlann var oluşla­
rı İle ilgili efsanelerden ve problemlerden değil de
doğrudan yapılan gözlem ve deneysel olaylardan ha­
reket ederler. H e s i o d ' u n yapıtının adı olan
ni'\
"Teogo-
Tanrılarm meydana gelişi anlamım taşır. Fizikçi­
lerin yapıtlan ise "Doğa
Konusunda"
idmı
taşar. T e ­
ologlar T a n n l a n n kökünü araştırdıklan halde; fizikçi­
ler, doğaran nereden geldiğini, doğanın kökünün ne
olduğunu araşürir. Bunlarla ügilİ sorular sorar, Onla­
rın d o ğ a dedikleri İse hepimizin bildiği denizlerin,
karaların, bitkilerin, hayvanlarm ve insanların dünyası
olan doğadır.
63
ILKÇAĞ
QHTACAQ FELSEFE
TARIHI
Milet Okulu
MHet'İi Thates (M.Ö, 640 - 550)
Aristo bu fizikçilerin, ilki olarak MiletMi T h a l c s ' t c n
söz eder. Eskİ bir İonia kolonisi olan M i l e t , Batî AnadoJu kıyilanjiın zengin bİr ticaret kentidir. Bir söylen­
tiye göre Tlıales M . Ö . 5 8 5 yılında güneşin tutulaca­
ğını önceden haber vermiş. Eğer söylenti doğru ise,
Thales'in düşünüş biçimiyle ilgili bir kaynak bazı ge­
ometri konularmı Thales'İn bulmuş olduğunu haber
verir. B u söylenti, bizi Thales'in Mısırlılann g e o m e t ­
risini bildiği vc belki de Mısır'da bulunduğu düşün­
cesine götürüyor. T ü m bu bildirilenlere inanmak ge­
rekirse; Thales'i, pek çok geziler yapmış ve bu gezile­
ri rastgcle değil de bİlgi edinmek için yapmış bir in­
san olarak benimsemek gerekir. Belki de bu gezilerin­
de Thales, zamanının İki büyük bilim merkezine, yani
geometrinin vatam olan Mısır'a ve zengin astronomi
gözlemleri olan Babil'e de gezi yapmış olabilir. Mısır­
lılann geometrisi ile BabiUilerin astronomisi. Yunanlı­
ların eski D o ğ u kültüründen miras olarak aldığı iki
önemli bilimdir. Yunan düşüncesinin
bu iki bilimin çok büyük etkisi vardır.
64
gelişmesinde
T h a l e s ' i n felsefesi ile ilgili olarak Aristo tek bir
yargıdan söz eder: "Herfcyin
kaynağı
su'dur."
Bir
başka deyişle: Herşey ıslak bir maddeden çıkmıştır.
T h a l e s acaba bu yargıya nasıl ulaşmıştır? A r i s t o bu
konuda bazı taluninlerde bulunuyor. Çünkü o T h a ­
les'in yapıtlarını kendisi görmüş değildi. A r i s t o ' n u n
tahminine göre Thales b u tezini doğanın gözlemle­
rinden çıkarmış olsa gerekir. Aristo'nun bu tahmini
büsbütün yanlış sayılmaz. Çünkü Thales, bliyük bİr
olasılıkla, Mısır'da bulunmuştur, Mısır'daki t ü m yaşam, bilineceği gibi, her yıl yinelenen NiPin raşkınlanndan etkileniyordu. Belki dc Thales Nil'in taşkınla­
rından sonra bitki ve hayvan yaşamlanmn nasıl bir­
denbire fışkırdığına kendisi tanık olmuştur, işte bu
gözlemdir ki Thales'e suyun yaratıcıhğım ilham etmiş
olabilir. Ayrıca T h a l e s ' i n kendisi de bir sahil kenti
olan Milet'lidİr. Bu vc benzeri tezlerin eski d ö n e m ­
lerden beri var olduğunu da dikkate almak zorunda­
yız. Nitekim Homer,
herşeyin temelinde
b u l u n d u ğ u n u savunuyordu.
okyanusun
B a ş l a n g ı ç t a y a l n ı z su
vardı, karalar sonradan oluşmuştur. İşte eskiden beri
var olan bu düşüncelere, Mısır'daki gözlemlerini de
eklersek Thales'in herşeyin ashnın "su " olduğu tezine
nasıl ulaştığını anlamak daha bir kolaylaşır.
Burada şu noktaya dikkat etmelidir: T h a l e s tüm
varlığı, temel görevim üstlenen tek bir temel unsura
"Archeyc,
yani suya dayandırmaktadır. B u t e m e l un­
sur yalnızca herşeyin başlangıcında b u l u n m a z , aynı
zamanda tüm varhkları da oluşturur. T h a l e s ' c göre
herşeyin başlangıcı belirli bir unsurdur. Gerek sonra­
ları ve gerekse g ü n ü m ü z d e bu m a d d e , bu unsur,
65
İ L K Ç A Ğ v e Q R T A C A 5 F E L S E F E TARİHİ
edilgen bifşey olarak, anlaşılmaktadır. Edilgen madde­
nin karşîU olan etken maddeyi, "cflw/i" olarak benim­
seyebiliriz. Ancak Thales için maddenin karşısına ko­
nacak başka birşey yoktur. Çünkü ona g ö r e , madde­
nin kendisi, doğal olarak canlıdır. Nasıl canlı bir var­
lık hareket eder ve biçimini dcğişdrirsCj canh olan bu
madde de hareket eder ve değişim halinde bulunur.
Bunun içindir ki 'l'hales; "Nasıl
oluyor da sudan
varlıklar
sorusunu sorma ge­
meydana
gelebiliyor?"
reksinimi duymaz. Çünkü temel olan unsur
tüm
"su"dur
vc dc su canhdır. H e r canlı gibi o da ö t e k i varlıkları
kendisinden yaratmak gücüne sahiptir. D a h a sonrala­
rı bu maddeyi canlı vc yaratıcı var sayma görüşüne
"Hylosoİzm"
denmiştir. Aristo'nun aktardığına göre
b u görüş, aynı zamanda, her şeyde Taunların gizli ol­
duğuna da inanır. Yani herşey Tanrılarla d o l u demek,
herşey canh demek oluyor.
Thales'de farklı olan şey; birtakım g ö z l e m ve dü­
şüncelere dayanarak evrenin kaynağını açıklamak için,
bir denemeye girişmiş olmasıdır. B u açıklama, suyun
organik yaşam İçin gerekli ligiyle ilgili g ö z l e m vc de­
neylere dayanır. B u dönemde yapılan gözlemlerden
başka, Thales'in kendine ait, tümüyle teorik olan dü­
şünceleri vardır. B u teorik görüşler, evrenin bir baş­
langıcı olması gerektiği d ü ş ü n c e s i n d e n
"Hiften
hifbirşey
meydana
gelmez"
hareketle:
kuramına dayanır.
H i ç t e n hiçbir şey meydana g e l m e y e c e ğ i n e göre bu
evrenin başlangıcında yaratıcı bir varlığın bulunması
gerekir. Thales'in evrenin oluşumu ile ilgih başhca
görüşleri bunlardır. O n u n bu görüşlerini b i r yana bira
kirsak, Thales'in evren düşüncesi eski şairlerinldndcn
66
ILKÇAĞ
FELSEFESI
pek farkİL değildir. Thales'te de, aynı eski şairler gibi,
evreni bir okyanusun kapladığı ve dünyanın b u okya­
nus ortasında düz bir tekerlek (kurs) gibi y ü z d ü ğ ü
görüşü, güçlü bir olasılık olarak vardır.
Anahifnandros
(M.Ö. 610 - 54S)
Yunan felsefesinin başlangıcında yaşamış olan ikin­
ci düşünür Anaksimaııdros ile felsefe ileri bir adun at
mıştır. Aristo'nun anlattığına bablırsa, Anaksîınandros ThaJes'in öğrencisidir. Aristo Anaksimandros'un
eserini g ö r m ü ş
ve b u e s e r i i n c e l e m e
imkanı
bulmuştur. Anaksimandros'un coğrafyaya a ş ı n ilgi
duyduğunu, dünya ve gûk>lizünün haritasını yapmayı
denediğini, dünyanın büyüklüğünü ve yer ile gÖk ara­
sındaki uzaklığı belirlemeye çalıştığını biliyoruz. B u ­
nun için, Anaksimandros'un yapıtına "Doğaya
Dair"
adını vermesini çok haklı buluyoruz. Ç ü n k ü o n u n
öğrenmek istediği doğamn kendisidir, Anaksimandros
ile Babİllilerin d o ğ a görüşleri arasındaki farklılığa
özellikle dikkat e t m e k gerekir. EabİUiler kuşkusuz
mükemmel astronom idiler. Güneş vc ay tutulmalanna ait çizelgeleri çok dikkadi gözlem ve hesaplar so­
nunda düzenlemişlerdi. Fakat Eabilliler hiçbir zaman
evrenin yapısı vc biçimi İle ilgili bir görüş elde etmeye
çaba göstermediler. G ö z l e m ve hesap konusunda B a biUi astronomlar kesinkes Yunanlılardan çok ileridey­
diler, Ancak Yunanlılara göre eksiklikleri ve yetersiz
kalışları; bu gözlem ve hesaplardan evrene ait b i r gö­
rüş çıkarmamaları vc bunlardan yararlanma y o l u n a
gitmemiş olmalarıdır. Oysa Yunanlılar sürekli olarak
İ L K Ç A Ğ VB O R T A Ç A A F E L S E F E
TAJ1IHI
evren konusunda somut vc canlı bir görüş cidc etme­
ye çalışmışlardır.
Yunan düşünüşünün özelliği de burada gizlidir.
Babillilcrde matematik bilgisi yalnızca bir hesap ola­
rak kalmış olmasına rağmen, Yunanlılarda matematik
bilgisi geometri biçimine dönüşmüştür. B u konuda
Yunanlılar kuşkusuz M]5irhlardar> ç o k yararlanmışlar­
dır. Ancak Mısırlılarda geometri pratik gereksinimlere
bağlı olan bir teknik olmaktan öte gidememiştir. O y ­
sa Yunanlılar geometriyi teorik bir bilim haline getir­
mişlerdir,
A n a k s i m a n d r o s ' u n felsefesine ait bilgileri Aris­
to'dan ö ğ r e n i y o r u z . T h a l e s her şeyin temeline
"su"y\ı^ okyanusu koymuştu. O n u n bu düşüncesinde,
kuşkusuz denizin büyüklüğü ve uçsuz bucaksız olma­
sı önemli rol oynamıştır. Okyanus sonsuz ve sınırsız
olduğundan sonsuz sayida yenİ varlıklar yaratmak gü­
cüne sahiptir. Anaksimandrus okyanusun b u özelliği­
ni ele alıyor ve özellikle bu niteliğinden yararlanıyor.
O n a göre herşeyin başlangıcında bitmez
sınırsız birşeyin, "Apeiron"un
bulunması
tükenmez
gerekir.
Herşeyin kendisinden çıktığı temci madde, hiçbir za­
man soyut birşey olarak düşünülmemelidir; onun lek
bir özelliği vardır: Sonsuz ve sınırsız olması.
Anaksimandros'un bu görüşü bİr başka görüş ile
ilgidir: Spinoza'ya
göre birşeyİ tam olarak belirlemek
istersek, sürekli bu şeyin olumsuzu İle karşılaşırız. B u
durumu somut bir örnekle açıklayalım: B i r şeye kır­
mızıdır derken, bu şeyi yeşilden ve sarıdan ayırmış
oluruz. B i r şeyin sıcak olduğunu söylemek^ onun so­
ğuk olmadığını da söylemek demektir. S o n u ç olarak,
66
İLKÇAâ
FELSEFESI
bir şeyi belirlemeye kalkıştığımızda karşımıza sürekli
olarak onun karşıtı çıkar, B u şeyin olumsuz olarak da
belirlenmesi gerekir. B i r başka deyişle; H e r nitelik
zorunlu olarak karşıtı bir niteliğin de varlığını gerekli
kılar. Yanİ bir şeyin var olabilmesi için bunun karşıtı­
nın da var olması gerekir. Anaksimandros felsefesinin
kaynağını İşte bu göriiş oluşturur. O n a göre: Suyun
var olması için mudaka kara parçasının da var olması
gerekir. Çünkü bunlar karşıttırlar. B u nedenledir ki
h e r şeyin başlangıcında var olan temel maddenin son­
suz olması gerekir. Aksİ halde bu t e m e l m a d d e n i n
kendisi de bir nitelik olarak kalır vc her nitelik gibi onun da bir karşıtı bulunur.
Anaksimandros'a Apciron'u ana madde olarak ka­
bul ettiren, bu türden soyut düşünceler o l m u ş t u r .
Çeşidi maddelerin Apciron'dan nasıl meydana gcldi^
ğini de A n a k s i m a n d r o s açıklamak d u r u m u n d a d ı r .
O n a g ö r e : T e k tek şeylerin meydana gelmesi için
Apeiron o şeylerin karşıtlarına bölünür. B u b ö l ü n m e
olayından önce karanlık ile soğuk olanlar ve aydınlık
ile sıcak olanlar ayrılmıştır. T o p r a k karanlık ve soğuk,
hava aydınlık vc sıcaktır. Anaksimandros'a göre dün­
ya evrenin merkezindedir. Dünya durgun ve düz ol­
mayıp, eni boyundan daha büyük olan bir silindir bi­
ç i m i n d e d i r . H a v a b o k l u ğ u n d a h i ç b i r şeye dayan­
maksızın yüzer. Evrenin merkezini oluşturan şeyin
h i ç b i r şeye dayanmaması g e r e k t i r . Aristo A n a k s i mandros'u fizikçilerden saymakta, onu eski din bilim­
cilerin karşıtı bir düşünür olarak benimsemekte haklı­
dır, Anaksimandros'un yapıtlanndan pek azı bize ulaş­
mıştır. Yine dc onun evren konusundaki görüşünün
69
ILKÇAĞ
ORTAÇAĞ FELSEFE
TARIHI
deneye dayandığını düşünmek m ü m k ü n d ü r . O n u n
evren görüşü içinde eski dinî düşüncelerden hemen
hiçbir iz yoktur. Dünyanın haritası İle birlikte g ö k ­
yüzü biçiminin bir modelini yapmaya çalışan AnaJ<simandros aym zamanda ilk kez şimşeğin, yer sacsınularının, ay ve güneş tutulmalarının n e d e n l e r i n i de
bulmaya çalişmişUr. O n u n zamanına kadar şimşek.
T a n r ı tarafindan firlatılıp aulan bir silah, yer sarsıntı­
sı ise T a n r ı n ı n kızmasıyla oluşan bir c e z a l a n d ı r m a
olarak algılanıyordu. Ay ve güneş ise birer Tanrı ola­
rak kabul görüyordu. Anaksimandros güneşi, ayı ve
yıldızlan havanın sıkışmasından oluşan, içleri ateş ile
dolu birer tekerlek olarak düşünmüştür. B u hava te­
kerleklerinde İçinden ışık vc ateş fışkıran delikler bu­
lunur. E u delikler tıkandığı zamanlarda güneş vc ay
tutulmaları olur. Anaksimandros'un b u görüşü basit
ve ilkel düşünüştür. Aitcak d o ğ a olaylarını bilimsel
olarak açıldamak açısından ileri bir adım sayılır, çün­
kü bu düşünceye mitoloji hiç mİ hiç karıştırılmamıştır.
Bir silindir gibi olan vc hava boşluğunda hiçbir şe­
ye dayanmaksızın özgürce yüzen dünya, başlangıcın­
da tümüyle sularla kaplıydı. Bu düşünceden hareketle
Anaksimandros yürekli bir sonuca ulaşır: Başlangıçta
tüm yaratıklar, suda yaşayan varlıklardı. Sonradan su­
ların çekilmesi, kara parçalanmn oluşması ile b u su­
larda yaşayan yarauklar karada yaşayan canhlat biçi­
minde değişim geçirdi. B u teori, evrim teorisinin ilki
ya da başlangıcı sayılabilir. Nitekim Anaksimandros'a
göre insan başlangıcında bu suda yaşayan hayvanlara
dönüştürülebilir. İnsanın tüm öteki hayvanlara göre
70
ILKÇAĞ
peLStFESI
e n son gelişimde ortaya çıkmış olması, evrimin en
son yaranğı olduğunun kamL sayılmalıdır. Görüldü­
ğü gibi bu d ü ş ü n c e dinî bİr d ü ş ü n ü ş t e n t ü m ü y l e
farklıdır, bunun içindir kİ, haklı olarak, bilimsel düşü­
nüşün başlangıcı sayılabilir.
Anaksimandros'un metafizik düşüncelerine gelin­
c e , bunlar arasında özellikle iki tanesi önemlidir; B i ­
rincisi, herşeyin
Apeiron
belirli
vardtr,
bir madde
başîangıctnda
sonsuz
ikincisi, bu Apeiron
olamaz.
olan
bîr şey,
belirli
birşey,
Çünkü bu belirli şey olur­
sa, zorunlu olarak karşıtının da olmasını gerektirir.
B u n u n içindir ki başlangıçta, tüm niteliklerden annmiş birşey vardır. Ancak sonralan bu belirli olmayan
şeyden zıtlar halinde tüm varlıklar ve nitelikler oluş­
m u ş t u r O bu düşünceleriyle, oluş halinde bir evren
kavramı elde etmek istemiştir.
Evrenin bu oluş aşamasında ilk basamak; karanlık
ile soğuk olanın ve aydınlık ile sıcak olanın ayrılması­
dır. Anaksimandros'un karanlık vc soğuk dediği şey
toprak, aydınhk vc sıcak dediği şey havadır. Karanlık
ve soğuk olan toprak, aydınlık ve sıcak olan hava ile
çepeçevre kuşatılmıştır. Bunun içindir ki dünya evrenin
merkezinde yer alır ve bir ateş küresi ile kuşatılmıştır.
Dünya üzerindeki toprak vc su sonradan birbirinden
ayrılmıştır. Sulardan yayılan buharlar dünyayı kuşatan
ateş küresine de sokulmaya olanak bulur vc böylece
onu çeşidi parçalara böler. Gökteki cisimler böylece
oluşurlar. Anaksimandros'un bu düşüncelerine, ken­
disinden günümüze kadar ulaşan bir yazıtta bulunan
görüşicrini de eklemeliyiz, Apciron'un
oluşturduğu
hcrşcy günün birinde yok olmak zorundadır. Ancak
71
İ L K Ç A Ğ Vfl
oniaÇAĞ
FELSEFE
TARIHI
bazı varlıkların ApeironMan oluştuktan s o n r a yok olmalan belirli bir yasaya göredir. Anaksimandros b u
görüşünü açıklamak İçin devletin yapısıyla ilgili dikkat
çekici bir karşılaştırma yapmıştıt: Sup işleyen biri
^örür,
pünkü
tir. Nasıl
vardır,
zorunlu
yin yine Apeiron
bunu böyle
varsa^ evrenin
ceza
belirlemiş­
de bir
yasası
var olmuş ne varsa hepsi yok olur ve
zorunlu
"kosmos",
mos'da
yumlan
devlette yasalar
Evrende
Apeiron'a
bir
devletin
olarak
yani
yeniden^eri
düzenli
bir bütündür.
olan yasa, Apeiron'dan
'a^eri
Anaksimandros'un
döner.
dönmek
zorunda
Evren
Bu
oluşan
koz-
her şe­
olmasıdır.
felsefesi, aslında bİr fiziktir.
O n u öncelikle ilgilendiren şeyler fizik v c astronomi
problemleri olmuştur. Aynı ilgiyi A r i s t o ' n u n M i l e t
okulunun üçüncü önemli düşünürü olarak sunduğu
Anaksimcncs'tc de görüyoruz.
Anaksimenes (M.Ö. 550 - 495) *
M . O . 5 0 0 yılından biraz önce ölen A n a k s i m c n c s ,
Anaksimandros'un öğrencisidir vc Miler Okulunun
sonuncu
filozofudur.
Ondan sonta İranlılar tarafın­
dan alınarak yakılıp yıkılan Milet ( M , O . 4 9 4 ) İle bir­
likte Y u n a n felsefesinin bu en eski d ü ş ü n ü ş ü sona
ermiştir.
Anaksİmenes'in kendisinden sûnrakLIcrc ulaşan
yapıtı, fizikçilerin geleneğine uygun olarak:
Üzerine"
"Doğa
adını taşır. A r i s t o ' n u n aktardığı bilgilere
göre, Anaksİmenes'in düşünceleri daha ç o k T h a l c s ' c
•
Daria yeni bilgilere göre {H.Ü. 535-525). Bki. fiSorome
Cemil Sana, Ram^i Kllabavi, 1974, C'\K 1, Sayfa 55.
72
AnslktopeHlat.
İLKÇAĞ
FELSEFESI
yakındır. B u durum, Anaksimandros'a göre b i r geri­
leme sayılabilir, T h a l c s ' r c olduğu gibi, Anaksimencs
de dünyanın düz bir tekerlek (kurs) olduğunu varsa­
yar. Ancak Anaksimencs'e göre, dünya hiçbir şeye dayanmaksızm havada durmaktadır. Ayrıca T h a l e s ' i n
ana maddesinin yerini Anaksimenes'te
"hava"
alır. Böylece Anaksimandros'un aksine, ana maddeyi
Sınırlandırır, yani b e l i r l i b i r m a d d e ile b i r t u t a r .
Anaksimenes'in, T h a l e s ' t e k i su yerine neden havayı
koyduğunu anlamak güç değildir. Thales'in ana mad­
de olarak suyu alması, su^oın yaşam açısından taşıdığı
ö n e m d e n kaynaklanır. Aynı şeyler ve hatta daha da
çok, hava için de söylenebilir. E i r kere havanın kapla­
dığı alan sudan daha geniştir. Havanın fırtınalan suyunkindcn daha şiddetlidir. S o n olarak, yaşayan var­
lıklar için hava sudan ç o k daha önemli ve gereklidir.
Anaksimenes havayı suyun yerine koymakla ana mad­
deyi yine bclirh bir şeye dönüştürmüş oluyor v c Thales'e yaklaşıyor. Bununla birlikrc öreki bazı noktalar­
da Anaksimandros'tan da ileride olduğunu söyleyebi­
liriz. "Ruh" kavramı ile ilk kez Anaksimencs'tc karşı­
laşıyoruz. "Tüm canlıların
ruhu vardır"
6Xyzı\ Anak­
simenes, doğada canlı-cansız ayırımım ilk kez yapan
düşünürdür. O n a göre canlı olanı ayakta tutan ruh­
tur. R u h bedenden ayrılınca bedenin çürümesi bu­
nun kanıtıdır. Ruh ncdİr? Ruh solunan havadır. S o n
nefes ile birlikte m h bedenden ayrılır. B u görüşü ilk
kez Anaksimenes bulmadı, ç o k önceleri biliniyordu.
Eski dillerin çoğunda ruh ile soluk aynı anlamdadır,
İnsan yaşadığı sürece solunum yapar. Solunum yapıldı­
ğı sürece ruh bedende kalır. İnsanın sokık alışı bitince
73
İ L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A C F E L S E F E TARİHİ
ruh ve yaşam o n u t c r k e d e r , o n d a n ayrılır. B u n u n
içindir ki hava yaşatan, yaşamı sağlayan unsurdur.
Anaksimandros varhklann Apeiron'dan çıkışlannı be­
lirsiz bir biçimde açıklamıştı, yalnızca zıt niteliklerin
oluşumuna dikkat çekmişti. Oysa Anaksimtncs doğa­
nın oluşumuyla ilgili çok daha somut, ç o k daha açık
olan düşünceler üretmiştir. O n a göre herşey havadan
oluşur. Hava hem gevşeyen ve hem de sıkışabilcn bir
şeydir. Hava gevşeyince yukarıya doğru yükselen ateş
olur. Hava sıkışınca önce buhar ve d u m a n olur. B u
duman ve buhar bulutları daha çok sıkışırLca yağmur
olur, su olur. Suyun sıkışması sonunda Önce çamur,
sonra toprak, cn sonra da taş olur. O halde ateş-sutoprak öz olarak hava ve onun gevşeyip sıkışmasının
dereceleridir. Böylece Anaksimenes, Anaksimand­
ros'un doğa olumuşunu belirsiz ve yetersiz açıklayışı
yerine s o m u t ve net bîr açıklama şeklİ getirmiştir.
Doğanın oluşumunun bir yasaya bağlı olduğu nokta­
sında ise iki düşünür de aynı görüştedir. Anaksimcn c s ' e g ö r e d e , tek tek m a d d e l e r i n ana
maddeden
oluşması ve belirli bir biçim kazanması olayı bir yasa­
ya uygun olarak tamamlanır,
Anaksİmenes'in düşünceleri İlkçağda ç o k etkili ol­
muştur. O n u n düşüncelerinin izlerini, kendisinden
sonraki pckçok düşünürde görüyoruz. B u düşüncelerin geniş bir alana yayılmasında, Milet'in İranlılarca
alınması ve tahrip edilmesi sonucu öğrencilerinin her
yöne dağılmaları etkili olmuştur.
Anaksimcncs, aynı Anaksimandros gibİ bir fizikçi,
bir doğa bilginidir, O n u n da öncelikle d o ğ a olaylarıy­
la ilgilendiğini görüyoruz. O da doğa olaylarım, bir
74
ILKÇAÛ
FELSEFESI
doğa bilimcisi gibi açıklamak istemiştir. B u n u n için­
dir ki, onun açikİamalannda da dİnî yorumlara rast­
lanmaz. O da eserim, ölçülü ve yansız bir anlatımla
yazmıştır. B u n d a n sonra g ö r e c e ğ i m i z filozoflar ise
özellikle bu açıdan farklıdırlar. B u n l a n izleyen dö­
nemlerdeki filozofların, özellikle mitolojik ve dini dü­
şüncelere yöneldiğine, dim ve mitolojik düşünceye
büyük önem verdiklerine tanık oluyoruz.
Milet Okulunun üç filozofuna Aristo, haklı ola­
rak, "fizikçiler"
adını vermiştir. Çünkü bu üç düşü­
nür de, yalnızca doğa ile ilgili konulara eğilmiştir. U ç
düşünür, doğa olaylarım yine doğaİ nedenlere bağlı
kalarak açıklamak istemiştir. Kuşkusuz bunlar zaman
zaman Tanrılardan da söz etmişlerdir. Onlar Tanrılar
ile doğadaki yaratıcı ve yapıcı gücü anlamıştır. Gerçi
A n c k s İ m c n e s ruhtan da s ö z etmiştir, fakat o n d a k i
ruh, yaşamı ayakta tutan^ yaşamı sürdüren
"nefes\f:.n
başkası değildir. B u üç düşünürde din ve ahlak prob­
lemleri önemli yer tutmaz. Nitekim bunlann yapıdannda şiirsel bîr anlatım yerine ölçülü bir düzyazı kullanmalan bunu doğrular.
75
I L K Ç A Ğ VS Q R T A C A 6 F E L S E F E TARtHİ
Milet Okulu Sonrası
Tunan 'da Düzünce
M . Ö . V. yüzyılda dikkat çekici bir değişme olur.
Bu yüzyılda din, ahJâk, psikoloji problemlerine büyük
İlgi duyulur. Aym zamanda ifade biçiminde de bir de­
ğişme başlar. Fizikçilerin kuru ve ölçülü difi, yerini
edebi bir deyiş bİçimİnc, düşüncede şiirsel bir anlatı­
ma ya da Heraklit'tc görülen karanlık
aphorizm'icr
biçimine dönüşür, B u d o n e m , Yunan edebiyatında
dram sanatının doruğa ulaştığı bir dönemdir. Yunan
dram sanatının en büyüklerinden olan Aischylos,
din
vc ahlâk konularını işlediği yapıtlarını b u d ö n e m d e
yazmıştır. AischyEos, H o m c r ' d c karşılaştığımız, T a n nlar konusundaki eski görüşleri derinleştirerek bunla­
ra boyut kazandırmayı amaçlayan bir sanatkârdır. Ni­
tekim H o m c r ' i n Tanrıları insan niteliklerinden pckçoğunu üzerlerinde taşır. B u Tannfar gerek iyi ve g e ­
rekse k ö t ü olmaları ile insanlara çok benzer. Ancak
Onlann insanlardan daha güçlü, daha mutlu vc dert­
siz bir yaşamları vardır. T a n r ı l a r ı n b a ş k e n t i olan
"Olymp'\
bir Yunan sarayından pek de faridı değildir.
Eir Yunan sarayında d ö n e n tüm dalavereler, hileler
aynen burası için dc geçerlidir.
MÖ,
V , yüzyılda Tanrılar üzerine b u basit dü76
ILKÇAÛ
FELSEFESI
şünceleri derinliğine İşlemek;, bunlara ahlakî b i r temel
vc boyut kazandırmak eğilimi uyanmıştır. Bu yüzyıl­
da Tanrılar kötülüklerden uzak, ahlâklı ve erdemli
varlıklar olarak algılanmaktadır. İşte Eşilos'un
dramla­
rı da bu yüzyılın eğilimine uygun nitelikte kaleme
ahnmıştır. B u yüzyılın fılozoflannın düşünüşleri de
bu eğilime uygun olmuştur.
Fakat bu yüzyılda bu konulara bir başka k o n u da­
ha eklenmiştir. B u da; ruhun anlamı, niteliği vc özel­
likle ö l ü m Sonrasındaki durumudur. H o m e r , ölüm­
den sonra ruhun var olmaya devam ctdği görüşünü
bcnimscmişür. Ancak H o m e r ' e g ö r e , insanlar öldük­
ten sonra ancak gölge türünden yarı bilinçli bir yaşam
süreder. Ölülerin ruhlan karanlık yeni yederindc, ya­
ni ö b ü r yaşamları olan ahircttc, birer gölge gİbİ yan
bilinçli yaşariar ve ölüm öncesi yaşamlannın yalnızca
silik bir gölgesini burada devam ettirirler. O n u n için­
dir ki, H o m e r ' e g ö r e , gerçek yaşam bu dünyadaki bİr
bedene bağımh olarak yaşananlardır. H o m e r ;
dünyada
şullarda
tir kral
palışan
olacağıma^
bir i/fi olmayı
bu dünyada
yeğlerim"
"öbür
en a^tr ko­
diyerek, bu
görüşünü vurgular.
M . Ö . V. yüzyılda tümüyle yeni olan bir düşünce
akımının ortaya çıkışma tanık oluyoruz. H e r yerde
geçerli olmasa bile, sınırlı ortamlarda geçerli sayılan:
"Beden
ruh ifin
bir zindandır",
görüşü taraftar bul­
muştur. Bunun İçindir kİ b u yüzyıl; ruhun amacını,
bedenden bağımsız yaşama çabasında g ö r m e k ister.
Eskilerin tam aksine bu yüzyıl, bu dünyadaki yaşamı;
eski bir yaşamda işlenmiş suçların cezalarının çekildiği
yer olarak düşünür. Ruh göçü olayı, yanİ ruhun gerek
77
İLKÇAĞ «9 C f l T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARIHI
doğum öncesi ve gerekse doğum sonrası birtakım bi­
çimlere girdiği görüşü, bu yüzyıl düşünürlerinin baş­
lıca pr()blemi olmuştur. Ruh gÖçü kuralı H i n t felsefe­
sinde de önemli rol oynamıştır. Ruh g ö ç ü kuralı ol­
maksızın H i n t dinlerini anlamak ç o k z o r d u r , hatta
mümkün değildir-
Dionysos ve Orphik Din
Ruh g ö ç ü Yunanistan'da "Orphik"
denilen dini
bir akıma paralel olarak ortaya çıkmıştır. Orphik keli­
mesi efsanevî bir şarkıcı olan Orpheus'un adından ge­
lir. Ancak bu akımın adından ç o k , asıl kendisi dikkat
çekicidir. Orphik dininin Tanrısı Yunanistan'a kuzey­
den, Trakya'dan gelmiş olan Dionysos'tur.
Tanrı hu­
zurunda, bağ kütüğü (asma) kutsaldır. B J r başka de­
yişle: Dionysos kendinden g e ç m e ve sarhoşJuk dunımlannı kutsar. E u dinin inananlan kendinden geç­
me ve sarhoşluk durumunda Tannya tapınırlar. Oysa
H o m e r döneminin Tanrıları, herşcyden ö n c e , karşı­
mıza ideaUcştirilmiş insan biçimlerinde
görünürler.
B u klâsik d ö n e m d e Tanrılara tapınmak için muhte­
şem ve aydınlık tapmaklar yapılır ve tapınmalar ölçülü
törenler biçiminde olurdu. Yunanistan'ın klâsik dö­
nemindeki tapınma biçimleri ile Dionysos dininin ta­
pınma biçimleri, biri ötekinden kesinkes ayndır. Dionysos'a özellikle geceleri fener alayları düzenlenerek
büyük bir coşku ile tapınılır. B u tören sırasında özel­
likle kadınlar kendilerinden geçer (cezbe hali). Bu di­
nî inanışa göre, insan ancak kendinden geçerek D i ­
onysos ile bİrleşebilir.
78
ILKÇAÛ
FELSEFESI
Orphik dinin bu tipik niteliğine birşey daha ekle­
meliyiz: Mythos'a göre Dionysos ölmüş ve sonra da
yeniden ditilmiş olan bİr Tanrıdır. Yani D i o n y s o s ,
Önce ölüme baş e ğ e n , sonra da ölümün kucağından
yaşam fışkırtan bir Tanndır. Ölen vc yeniden dirilcn
T a n r ı kavramına tarih boyunca sürekli tanık oluyo­
ruz. Ayrıca, dinler tarihinde bu kavram ile birlikte,
böyle ölüp diriİen bir T a n n y a inanan kişilerin, kendi­
lerinin de Tanrının ulaştığı sona ortak olacağı görüşü
hâkimdir. Yani, bu kişilerin dc öldükten sonra yeni­
den, dirileceği inancı vardır. İşte bu inanç Orphik di­
ninin ana kavramını oluşturur. B u din aynı zamanda
ruhun evrimine dc İnanmayı gerektirir. Ç ü n k ü İnsan
ölümden sonra yeniden dirildiğinde; İnsan, hayvan,
bitki olarak çeşitli kılıklarda dünyaya gelebilir.
Pisa^or (Pythagoras) (M.Ö. 570 496)
Bizi Orphik dininin Tanrılar ve ruh konusundaki
görüşlerinden ç o k , zamanındaki felsefe akımla.n üze­
rinde yaptığı etkiler ilgilendirir. B u etkileme gerçek­
ten derin olmuştur. B u etkiyi, c n belirgin b i ç i m d e ,
özellikle Pisagor (Pythagoras)'da buluruz. Pisagor'un
yaşamı vc kişiliği konusunda pek az şey biliyoruz. Bil­
gilerimiz yarı efsane biçimindedir. Gerçi b u g ü n eli­
mizde Pisagor'un adını taşıyan bazı yapıtlar bulun­
maktadır. Fakat bunlar, Pisagor'un yapıdan olmayıp,
özellikle M . S . aynı görüşü izleyenlerce yazılmış yapıt­
lardır. Pisagor ile İlgili kesİn bİrşey bile mey işimiz, ki­
şiliğinin gerek kendi sağlığında vc gerekse öldükten
sonra bir efsane biçimine dönüşmüş olmasındandır.
79
İLKÇAĞ v e O B T A Ç A S F E L S E F E TARİHİ
Nitekim onun ölümünden uzun zaman sonra, Milat­
tan sonraki ^-üzyıUarda Pisagor'un kişiliği vc düşünce­
leri yeniden güncelleştirilerek dinî bir akimin cemcli
yapdmıştır.
Pisagor'un yaşamıyla ilgili kesin bilgilerimiz şun­
lardır: Pisagor Sisam adasında doğmuştur. G e n ç ya­
şında güney İtalya'ya göç etmİşrir, O sıralarda güney
İtalya'da bakımlı ve zengin Yunan ktjlonilcri bulunu­
yordu. Pisagor güney italya kentlerinden bİr koloni
olan K r o t o n ' d a yedeşmiş ve burada tarikatını kur­
muştur. Onun okulu Mifet okuluna b e n z e d l e m c z , onun kurmuş olduğu okul daha çok bir tarikattır, bir
din cemaatidir. Bu cemaat taraftarları belli bir yaşam
biçimini garanti ederler. Bunlar et y e m c z , keren elbi­
se giyer vc kurban kam sunmazlar, yani hayvan öldür­
mekten kaçınırlar Bu yasak, ruh göçü kuralı ile ilgili­
dir. Nedeni ise, kesilen hayvanın bu kılığa girmiş bir
akraba ruhu olasılığı taşımasıdır. Böylece bilmeyerek
bir akrabanın kanına girilmemiş olunur. Bununla bir­
likte cemaat üyelerinin kesinlikle dikkat etmeleri ge­
reken birtakım ahlâk kuralları vardır. Sözgelişi somut
bazlardan olabildiğince kaçınmak, temiz v e namuslu
bir yaşam sürmek, somut gereksinimlerden sakınarak
ruhun bedene olan bağımlılığını önlemek gİbi...
Pisagorculuk
Pisagorculann amacı; insanın kendisini, beden ve
ruh g ö ç ü n e k ö l e o l m a k t a n kurtarmaktır. İnsan nc
denli kötü vc günahkâr bir yaşam sürerse, öldükten
sonra ruhunun aşağılayıcı bir hayvan bedenine girme
olasılığı o denli yüksek olur.
BO
ILKÇAÛ
FELSEFESI
Pisagorcu cemaat yalnız dini nitelik taşımakla kal­
mamış aynı zamanda siyasî bir nirdik sergilemiş ve si­
yasî amaçlar belirlemiştir. Bu anlamda Pisagorculuk,
K r o t o n ve öteki bazı güney ttalya kentlerinde uzun
zaman iktidarı elinde tutmuştur. Pisagor siyasette c c
maati ile uzlaşabilmrş değildir. Belki dc o K r o t o n ' d a n
bu nedenle uzaklaştı vc gittiği yerde de Öldü. Pisagorcuların siyaset ile ilgilenmeleri kendilerinin felake­
ti olmuştur. Çıkan bir isyanda cemaatin merkezî yıkı
lıp yağmalanmış ve cemaat dağılmıştır. Buna rağmen
bu okulun bilim vc sanal alanındaki etkileri daha
uzun bir zaman kendini hissettirmiştir. Pisagorcular
özellikle bilim ve sanattan yararlanmışlar, bir başka
deyişle belli bİlim vc sanat çeşitleriyle, yanİ matematik
vc müzik İle ç o k yakından İlgilenmişlerdir, Pisagor'un
bunlarla ne ölçüde İlgilenmiş olduğunu, ona aİr oldu­
ğu söylenen fikirierin gerçekten onun olup olmadığı­
nı belirlemek güçtür. B ü t ü n bunlara rağmen Pisagor
tarikatının bir felsefe, bir bilim vc bir sanat o c a ğ ı ol­
duğundan kuşkulanamayız.
Pisagor konusundaki bilgilerimiz yetersizdir. O nun ile İlgili bilgilerden; o n u n filozoftan çok b i r din
adamı, bir din iyileştiricisi olduğunu biliyoruz. Aristo
bile hiçbir zaman bir Pisagor felsefesinden söz e t m e z ,
sürekli Pisagorculann felsefesinden s ö z eder. T ü m
bunlara karşın Pisagorun zamanında etkili olduğunu
vurgulamalıyız. O n u n din yenilikçiliğinin temelinde,
ruhun ölüm sonrasındaki durumu problemi vardır.
O n a göre ruh bedene zinciricnmiştir, beden ruh için
bir hapishanedir. Ölüm sonrası ruh başka bir b e d e n e
g ö ç eder. Bu g ö ç , ruhun dünyadaki yaşamına bağlı
81
\LKÇAĞ
ve O R T A Ç A Ö J ^ E L S E F E T A R I H I
olarak sonuçlanır. İyi vc temiz, bir ruh yüksek bir be­
dene g ö ç eder. Fakat ruhun gerçek çabası; özgür )'aşamak, yani bedene bağımlı olmaksızın mutlak ruh
durumuna ulaşabilmek olmalıdır, Bu amaca ulaşabil­
m e k için, Pisagor öğrencilerine bazı yollar gösterir;
E t y e m e m e k , yalnızca bitkisel gıdalarla beslenmek,
kanlı kurbanlardan kaçınmak. Ruhun annması ve be­
denden ayn bir yaşama ulaşabilmesi içİn bilim v c sa­
nattan yararlanılır.
Pisagorculann öncelikle uğraştıkları sanat
"musi­
ki"^ bilim ise "matematik'Wr.
Bir g e o m e t r i proble­
minin, "FİSASorprobîemi"nyn,
haklı ya da haksız Pi-
sagüi'a dayandırıldığı herkesçe bilinir. Pisagorcular
müzik ile matematik arasında sıkı bir bağ kurmuş ve
bu iki bilimde önemli buluşlar yapmışlardır. Özellikle
telli sazlaria uğraşan Pisagorcular, telin u/-unluğu ile
sesin yüksekliği arasında belli bir oran bulunduğunu
ortaya koymuşlardır. Teli uzatıp kısaltarak sesin çeşidi
perdelerini yakalamışlardır. Uyumlu ses telin uzunlu­
ğu ile, yanj bir takım sayısal oranlarla ilgilidir.
Felsefe tarihinin başlangıcındaki fılozotlann ge­
nelde ortak noktalan vardın B u n l a r başlangıçta tek
tek birtakım gözlemlerden yararlanırlar vc sonra da
bunlan gcnellcştirirlcr. Sözgelişi Thales, suyun gerek
bedensel ve gerek beden dışı doğa içİn taşıdığı değe­
rin büyüklüğünü görmüş ve böylece herşeyin sudan
oluştuğu sonucuna varmıştır. Anaksimenes havanın
d:.ğeri ve ö n e m i n i , gözlemlerden hareketle belirle­
miş, herşeyin temelinin hava olduğu s o n u c u n a var­
mıştır. Pisagorcular uyumlu seslerle sayısal oranlar
62
ILKÇAĞ
FELSEFESI
arasındaki bağlantıdan harekede ederek^ herşeyin te­
melinin sayı olduğu, evrendeki tüm oranlann sayısal
olduğu sonucuna ulaşmEşür. Böylece Pisagorctılar da
hilj daha önceki fdozoflarda, arche
(maddenin
asit)
kavramına tanık oluyoruz. Pisagorcular arche olarak
sayıyı b e n i m s e m e k l e ileri bir adım atmış o l d u l a r .
Çünkü onlar maddenin aslının, su vc hava gibi somut
birşey değil d e , tam tersine, soyut bİrşcy o l d u ğ u n u
ileri sürmüştür.
Pisagorcular başka bakımdan da öteki fdozoflardan aytıhriar. Pisagorculara gelene kadar m a d d e n i n
kaynağı olarak tek bir ilke benimseniyordu. Pisagor­
cular ise maddeye biçim veren, maddeyi sayılabilir ya­
pan ilke yanında bir de bu ilkenin, üzerinde etkili ola­
cağı biçimi o l m a y a n birşeye gereksinim d u y a r l a r .
Böylece Pisagorcular, Milet okulu fdozollari g i b i mo­
nist (tekçi) olmayıp dualisttirler (ikici). Yanİ hcrjcyin
başlangıcına bir ikilik koyarlar. Sözkonusu o l a n bu iki
ilkeden birisi biçim verendir, ikincisi ise sınırsız ve biçimsiz olandır. Pisagorcular evrenin her yerinde; bir
yanda sınırsız bir ilke ile Öte yanda belirleyici b i r ilke­
nin arasındaki zıtlığı bulmuşlardır. B u zıdık sayılarda
da vardır; Tck-çift sayılar gibi. Aynca bu ikilik öteki
birçok oranlarda da vardır. Sözgelişi sağ-sol, kadınerkek, karc-dikdörEgen gibi. Pisagorcular, yaptıkları
analojilerle ( b e n z e t m e l e r ) bu görüşlerini sonunda bir
uyun şekline getirmişlerdir. Nitekim "adalet"
re saytlar"m
ile "ka­
ilişkili görülmesi oyundan başka ne ola­
bilir? B u , düşünce tarihinin garip oluşumlanndan yalmzca biridir. Sayılar ile uğraşanlar, bu uğraşılarının çok
sınırlı olmasına rağmen, bunlardan gizemli (mistik) bir
83
I L K Ç A Ö VB O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARIHI
sonuç çıtanriar. Gerçi insanlarda, madde'nin arkasın­
da gizennli bİr oranın gİzlı olduğuna inanma eğilimi
çok güçlüdür. Sözgelişi bugün bile içinde yaşanılan
savaşın" ne kadar süreceğini matematiksel olarak he
saplamak isteyenler vardır.
Batının düşünce tarihinde sayı gizemciliğini (misdsizmini) en ilen götürenler Pisagorcular olduğu hal­
de, sayılarla ilgili bilime kesinlik kazandıranlar da on
•ardır. Yunan bİhmindc matematik biliminin gerçek
kuruculan Pİsagorculardır. Onların matematiği kur­
muş olmaları ç o k ilgi çekicidir. Ç ü n k ü bu buluşla.
Yunan düşüncesinin karakteristik bİr yanı da açığa
çıkmıştır.
Bugün sayı denilince aklımıza sayılar dizisi gelir.
Oysa Pisagorcular sayı dizisiyle hiç ilgilenmemişler­
dir. Zaten onlar
"bir"
"stftr"\
bilmiyorlardı. Sayı dizisini
ile başlanyorlardı. Sıfirı sonradan Hintliler bul­
du vc onlardan Araplara g e ç t i . M a t e m a t i k t e sıfırın
bulunması önemli bir ileri adımdır. B u n u n l a sayıları
basit bir biçimde göstermek olanağı sağlanmıştır. Pi­
sagorcular sayılan birtakım geometrik küreıelerc ayıra­
rak inceliyorlardı. B u g ü n böyle kullanılan sayılann
"kare"
ve "kiip"ü
deyimleri Pisagorculara aittir. O n ­
lar sayıları h e p g e o m e t r i k ş e k i l l e r e g ö r c kıyas­
lıyorlardı. Sözgelişi:
Kare sayılar dedikleri 4^ü (::) ile, 9 ' u (::•) ile gös­
teriyorlardı. Daha da ileri götürerek dikdörtgen sayılar
diye bir küme kabul ediliyordu. Çünkü, sözgelişi 6 sa­
yısı ancak şu şekilde gûstcriiebiiiyordu: ( : : : ) . Aynca pi­
li. Dünya savaşından SÖZ ediliyor. (V. Okur}
84
1LKÇAĞ
FELSEFESI
ramit sayılar vb. söz konusuydu. İşte Pisagorcular ka­
re, dikdörtgen, piramit vb. sayılar dedikleri sa)T dizile­
rinin özellitderinİ bu sayılara karşdık geometrik şekille­
rin özelliklerinden çıkarmaya çalışıyorlardı. Böylelikle
sayıların özelliklerini geometrik bİr biçimde canlandır
mak ya da matematik bilimim doğrudan doğruya ge­
ometriye dayandırmak istemişlerdi.
Pisagorculann bu girişimi bize Yunan düşüncesi­
nin ç o k belirgin bir niteliğini açıklar: Yunanlılar herşcydcn ö n c e gözlemci insanlardır. O n l a r herşeyi can­
lı şekiller halinde görür, bu konuda ç o k y c t c n c k ü bir
ulustur. Sözgelişi Anaksimandros'un evren düşünce­
si, evrene en yüksek derecede s o m u t bİr b i ç i m ka­
zandırmış bir tasarımdır. Buna karşın, her türlü şekil
vc somutluktan yoksun olan soyut bir düşünce biçi­
mi Y u n a n karakterine hiç uymaz. İşte bu y ü z d e n
tam anlamı ile soyut olan ve somutlaştınlamayan sıfir
sayısını Yunanlılar bulamamışlardır. Yine bu
neden­
le. Yunan düşüncesi sayıları geometrik şekiller biçi­
m i n d e anlamak yolunda ilerlemiştir. Oysa X V I . X V I I . yüzyıldan bu yana modern matematik bunun
tam aksi yönde gelişmiştir. M o d e r n matematiğin ba­
şında yer alan analitik matematik, özellikle d e , g e
ometriyi aritmetik şekline dönüştürmek ister. S ö z g e ­
lişi daireyi analitik geometriye, düz doğrulara ve bir­
takım matematiksel eşitliklere dönüştürmeye çalışır.
Kısacası m o d e r n m a t e m a t i k , g e o m e t r i k şekillerin
özelliklerini belirlemeye çaba gösterir. Yani, Yunan­
lıların aksine, geometriyi matematiğe dayandırır. Yi­
ne m o d e r n matematiğin temelini sayılar sistemi vc
bunun genişletilmesi oluşturur. Oysa Yunanlılar, ta...
BS
İ L K Ç A Ğ «eOFlTAÇAiS F E L S E F E T A R İ H İ
başlangıcından bu yana, sürekli somut b i r gcomctrİci katâsına sahiptirler.
Pisagorcular sayılann özelliklerini geometrik vc so­
mut bir yolla incelerken, özellikle dc bİr noktada bü­
yük güçlükle karşılaşmışlardır. Bu güçlük, onlann keş­
fedip de sonuna kadar götüremedikleri irrasyonel
ran
dm)
(o-
sayılardan kaynaklanıyordu. B u keşİf Pisa­
gorculann lüm düşüncelerini altüst etmiştir. Çünkü
onlara göre maddenin özü olan sayılar, tam sayılardır.
Oysa, özellikle geometri alanında bu düşünüş her za­
man d o ğ r u çıkmıyordu. Karenin k e n a r l a n m n köşe­
genlerine olan oranırıı araştırırken, Pisagorcular bu
oranın, bir tam sayıyla belirtilebileceğini var sayıyor­
lardı. Karenin kcnan ' 7 " olsun, köşegenleri ' V 2 " o l u r ,
Pisagorcular b u "'^2"
ifadesini henüz bilmiyorlardı.
Bugünkü matematik dilinde bu " ^ 2 " , irrasyonel bİr
sayıdır. Yani» hiçbir tam sayı ya da kesir ile, bu kesir ne
kadar büyükte olsa, ifade edilemeyen ve Sıkat sonsuz
bir ondalık kesir sistemi ile yaklaşık olarak ifade edile­
bilen bir niceliktir. B Ü gerçek, Pisagorculann düşün­
celerini çıkmaza sokmuştur. Zira bu yüzden karenin
kenarlannm köşegenlerine olan oranın, bİr tam sayı ile
ifade etmenin olanaksızlığı ortaya çıkmışor. E u güçlü­
ğü aşabilmek için Pisagorcular matematiğe
"sonsuz
j&ü^uj^" kavramını sokmuştur. Onlar: Karenin köşege­
nini vc kenannı sonsuza bölerek, bu işlemin sonunda,
bir yerde uyumlu sona ulaşacaklarına İnanıyorlardı.
Oysa böylece yeni birtakım güçlüklere yol açan bir
kavram işin içine kanşmış oluyordu. Sonsuz küçük ve
sonsuz büyük kavramlannda gözlenen çatışkılarla (antİnomiUr),
sonradan özellikle Z c n o n uğraşmıştır.
86
İLKÇAS FELSEFESI
Siyaset alanından çekilerek cemaaüeri dağılan Pi­
sagorcular çeşitli yerlere dağılarak oknllannı, bilimsel
etkinliklerini sürdürdüler. B u sonraki Pisagorcular
daha ç o k astronomi ile uğraşmıştır. Dünyanın evre­
nin m e r k e z i n d e o l m a d ı ğ ı n ı , b i r yıldız ç e v r e s i n d e
döndüğünü var saymakla Kopernik'itı
görüşüne yak­
laşan ileri bir hamle yaptılar. B u son Pisagorculann
en önemlilerinden birisi, Eflâtun zamanında yaşayan
ünlü matematikçi "Archytos"
ile hekim olaıa
"Alkma-
ion" dur. Alkmaion'un önemli tıbbî bİr kcşİf yaptığı
var sayılır. Söylentilere göre: Beyin ve sinirlerin öne­
mini ve algının oluşması için dıştan gelen bir uyarıcı­
nın sinirler aracılığı ile beyne aktarılması gerektiğini
keşfetmiştir.
Ksenofanes (Xmophams) (M.O. 575-490)
ve
Elea Okulu
Pisagor, Anaksimandros vc A n c k s İ m c n e s ' i n g ö ­
rüşlerini Anadolu'dan Y u n a n i s t a n ' a ve g ü n e y İtal­
ya'ya taşıyanlardan biridir. Pisagor'un yurdu olan Si­
sam adasından ayrılarak Güney İtalya'ya yerleşmesine,
Anadolu'nun İranlılar tarafından işgal edilmesi sebep
olmuştur. Pisagor gibi yurdunu terkedenler arasında,
çağdaşı olan filozoflardan Ksenofanes de vardır. Kse­
nofanes Ban Anadolu kıyılarında doğmuş ve g e n ç yaşmda yurdundan ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Bize
kadar ulaşan yazılarından anlaşıldığına g ö r e ; o da
Anaksimandros ve Anaksimenes gİbi filozofların ya­
pıtlarını biliyordu. Ksenofanes aynı Pisagor gibi, bîr
bilgin olmaktan çok bir yenilikçidir. Yaşamı konusunda
87
tLKÇAC v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
bildiklerimiz ise: Güney İtalya'da çok gezmiş ve gitti­
ği yerlerde öğretici vc eğitici nitelikteki şiirlerini oku­
yarak dikkadcri üzerine çekmiştir. Yaşammm sonlanna d û ğ m , günümüze ancak yıJsıntıları kalmjş olan " £ lea" kentine yerleşmiştir. B u Elea kenti sonradan ün­
lü bir felsefe okulunun merkezi olmuştur.
Herşcyden ö n c e bir din yenilikçisi olarak tanıdığı­
m ı z Ksenofanes, özellikle, kökleri H o m c r ve H e s i o d ' a kadar i n e n , halkın T a n r ı kavramı ile savaşır.
H a l k dini, Tanrıları insanlaştırıyordu. B i r yazısında
Ksenofanes, H o m e r ' d e n şikayet eder. Çünkü H o m c r
Taunlara İnsanlann çirkin ve kötü davran ısların t yük­
lemiştir. H o m c r ' i n şiirlerindeki Tanrılar biri ötekini
aldatır, entrikalar çevirir, hırsızlık yapar, ö z e t l e insan­
lardaki tüm kötülüklere sahiptir. Buna karşı Ksenofa­
nes T a u n kavramına ahlâki bir temel kazandırmak is­
ter. O n a g ö r c ; bir yandan Tanrılara saygı duymak,
öte yandan onlar için bu tür çirkin masallar uydur­
m a k , biri öteki ile uyuşmaz. Aynca Ksenofanes, T a n ­
rıyı insan biçiminde tasarlamaya da karşıdır.
Onun
verdiği ö r n e k ile b u d u r u m u açıklarsak: Z e n c i l e r
T a n n l a n n siyah renkli, kıvırcık saçlı, kalın dudaklı ol­
duğunu düşünür. Güney Trakyalılar ise T a n r ı l a n n ı
mavi g ö z l ü , sarı saçlı olarak tasavvur e d e r . Şayet
öküzler de resim yapmasını bilebilselerdi T a n n l a n n ı
herhalde öküz şeklinde çizeceklerdi, O halde herkes
T a n n y ı kendi biçiminde ta sar Uyacaktır. G e r ç e k t e ise
T a n r ı ne insan vc ne de hayvan biçiminde olamaz.
Tanrı birdir, her şeyi görür, her şeyi işitir, hareket er­
m e z . Sabittir, değişmez, ölümsüzdür, soyut gücüyle
evrendeki tüm davranışları ve değişmeleri düzenler.
86
fUKÇAÖ F E L S E F E S İ
B u düşünceleri ile Ksenofanes daha sonralan Eflâtun
ve Aristo'da gördüğümüz T a n n kavramınm hazırlayı­
cısı olmuştur.
Görüldüğü gibi Ksenofanes monoteist
(tek
Tanrı)
bir görüşe sahiptir. Ancak ondaki monoteizm Hristiyanlık ve M ü s l ü m a n l ı k t a n farklıdır. Ç ü n k ü
Tanrı kavramı, aynı zamanda panteisttir
evreni
özdeftirmek).
(Tanrı
onun
ile
Yani Hrİs ti yanlıktaki ya da Müs­
lümanlıktaki gibi, T a n n bir yaratıcı olmayıp evren ile
aynıdır, özdeştir, evrene eşittir. Tanrıya bir biçim ver­
mek gerekseydî^ her halde evren biçiminde, yanı küre
gibi düşünmek gerekirdi. Hareketini kendinden yara­
tan b u evren. T a u n u m kendisidir. D e m e k ki, Kseno­
fanes bir yandan T a n n kavramına ahlâkî bir ö z kazandınrkcn, halkm kaba görüşlerinden arındırır, ö t e yan­
dan T a n n ile evreni aynı vc özdeş sayar.
Ksenofancs^in üzik anlayışında, ondaki bu panteist
dini görüş etkili olmuştur. Ksenofanes"ten b i z e ula­
şan yazılardan o n u n Anaksimandros vc A n a k s i m c nes'teki doğa kavramını bildiğini görüyoruz. Bu yazı­
larında, evrendeki en ö n e m l i unsurun hava olduğu,
ruhun insan bedenini kavrayan canlı bir soluk oldu­
ğu, güneşin ise yanan bİr bulut olduğu vurgulanır.
B u anlayış Anaksimenes'i anımsatır. Ksenofanes
Anaksimondros gibi dünyanın başlangıçta t a m a m e n
sularla kaph olduğunu ileri sürer. B u n a kanıt olarak
da, dağlarda gezinirken rastlanan balık fosillerini gös­
terir. Başlangıçta bir bütün olan bu evren sonradan
zıtlıklara ayrılmıştır. B u zıdıklar bize kendisini unsur­
lar halinde tanıtır.
Kscnofanes'in yaşamının sonlanna doğru yerleştiği
89
İ L K Ç A Û v s O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
E l c a kentinde sonradan kurulmuş o l a n bİr felsefe
okulu Yunan felsefesi tarihinde ilk gerçek felsefi tar­
tışmayı başlatmıştır. Bu taruşmayı başlatan Efcs'li Heraklit'ûe.
Heraklit; okulun kumcusu Parmenides'ten
yaşlı, onun çağdaşı Ksenofones'ten gençtir.
Bfes'li Heraklit (Herakhitos)
(M.Ö. 540-475)
Ban Anadolu'da kurulmuş olan ancak bugün yı­
kıntıları oldukça içerlerde kalan Efes, Heraklit'in za­
manında, aşağı yukarı M . Ö . 5 0 0 yıllarında zengin bir
kıyı kentiydi. O zamanlardaki bu tür ticaret kentleri­
nin çoğu gibi Efes'te dc siyasî bir huzursuzluk ortamı
vardı. O dönemin tüm Ban Anadolu'daki Yunan ko­
lonileri, batı yönünde genişleyen Iranlılann sürekli
tehdidi vc baskısı altındaydı. Kent içinde ise
rat Parti
İle Demokrat
Parti
Aristok­
arasında b i r tüdü sonu
gelmeyen tartışmalar yaşanıyordu. Bİr süre Efes H e
raklit'in yakın dostlarından bir aristokrat
tarafından
yönetildi. Bu aristokrat yönetimin, demokratlarca zor
kullanılarak dciTİlmcsi Heraklit'in İç yaşamında derin
izler bırakmıştır. Hcrafclit'ien bİzc kalan b i r yazısında
onun demokrat yönetimi şiddetli bir şekilde eleştirdi­
ğine tanık oluyoruz. B u devrimden sonradır ki H e ­
raklit'in yaşamı içe kapalı bir g ö r ü n ü m almış vc bu
durum onun düşüncelerini etkilemiştir. Öyle ki, bu
durumu onun yapıdannda açık bir şekilde görebiliyo­
ruz, Heraklit'in yaptülatında g u r u d u , İnsanları kü­
çümseyen, kendine aşırı güvenen, kcndİ yeteneklerine
İnanmış bir tutum sergilenir. Yapıdarım özellikle güç
anlaşılacak biçimde yazmıştır. O , küçümscdiği halk
90
İLKÇAĞ
FELSEFESI
tabakası tarafından anlaşılmak istemiyordu. Yalnızca
kendi düzeyindeki insanların yapıtlarını anlayabilme­
sini istiyor vc onlar için yazıyordu. B u durumu o ka­
dar ileri götürmüştür ki, sonunda kendisi
"karanhk"
t a k m a adıyla anılır o l m u ş t u r . O , yapıtını A n a k s i ­
mandros ve Anaksimcncs gibi k u m bİr düz yazı biçi­
minde değil, kısa vc anlamlı vecizeler biçiminde kale­
me almıştır,
Hcraklit yapıtında "cokşey
bildiği"ni
yazdığı Pisa-
gor'dan da söz etmiştir. Gerçi Pisagor matemadk ve
müzik alanlannda başarılı olmuştur fakat, uğraşılması
gereken konu; evrenin temeli ve anlamı problemleri
olmalıdır. Eu anlamda Heraklit Milet okulu fılozoflan ile aynı görüşü paylaşır. Hareket noktası onlannkin e parelcUik g ö s t e r i r . Yalnız Heraklit ana m a d d e
(Arche)
olarak "atef'\
alır. M a d d e n i n var oluşu vc
yok oluşu probleminde dc Milet okulu ile uyum için­
dedir. O n a göre tüm evren ateşten var olmuştur vc
bir süre sonra yine ateşe dönecektir. Evrenin var olu­
şu vc yok oluşu olayı periyodik olarak sonsuz kere yi­
nelenecektir. Evren, belirli dönemlerde var olan vc
yine belidi bir dönemde yok olan bir olgudur. H c raklit'te yeni olan taraf; evrenin
birden
yok oluş olcusu oturak^örulmesidir.
bire bir oluş ve
Milet okulvma g ö ­
re evren özü somut olan bir şeyden^' sudan ya da
dan yapılmıştır,
nur
her şeyin özünde
Heraklit İse ateşi ana madde
rın özde bir madde
çekmiştir.
bu maddeler
yapmakla^
değil-, bir ol^u olduğunu
hava­
bulu­
varlıkla­
dikkat
Heraklit'e göre sabit bir şey yoktur, her şey
aynı ateş gibi, sürekli bir değişim içindedir. Gerçi ona
ait olduğu var sayılan "Herşey
91
akıyor" cümlesini onun
I L K Ç A Ğ vfl O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARJHİ
yapıdannda bulamayız. Heraklit'in görüşünü, sonraki
dönemlerde, bu cümle ile çok güzel bir biçimde dile
getirmişlerdir. Heraklit'in evren olgusu dediği şey;
bir yandan ateşe, öte yandan da bir nehirİn akışına
benzer. Onun ünlü deyişiyle; "Bir nehirde
kanüamaZy fünkü
aym
nunla
nehir
değildir,
birlikte
nı sayarız."
dün girdiğim
dünkü
biz dünkü
nehir
sular
nehiri
İki kez yî-
bugün
artık
akıp gitmiştir.
bugünkü
mhir
Bu­
ile ay­
A c a b a g e r ç e k böyle midir? Kesinlikle
böyle değildir. Biz nehirin dış görünüşüne aldanıyoruz. Heraklit'e göre: Nerede
inanırsak,
bu inancımız
aldanmaya
dönüşecektir.
bir sabit fey
her zaman
olduğuna
bir kuşkuya,
bir
Nitekim, her şey gibi, İnsa­
nın kendisi de, bedeni de, mİıu da sürekli değişim
içindedir. Çünkü bugünkü bedenim, dünküne görc
tümüyle başka unsurlardan oluşmuştur. Çevresinde­
kilere dikkatle bakmayı bilen kişi, h e r şeyin sürekli
değiştiğini görecektir. Ancak yüzeysel bakış ile bu de­
ğişim kavranamaz, Gök cisimleri dc bu değişimin dı­
şında olamaz. Anaksimandros'un "güneşin dünya
resinde döndüğü"
çev­
görüşüne karşı çıkar. Heraklit'e g ö ­
rc güneş kendisini her gün yeni baştan yaratır. Ak­
şamları sönen bu ateş sabahları yeniden yakıhr. S ü ­
rekli hareket ve değişim içinde olan evrende, sabit kah n bir şey, bir yasa vardır. Sabit kalan, değişmeyen
şey "madde" değil, tüm değişimi yöneten "yasa"<ivt.
Anaksimencs'e göre dc evrendeki
yasaya
bağh
olarak
meydana
tüm oiaylctr belli bir
gelirler.
B u görüş H e ­
raklit tarafından daha net, daha kesin bir biçimde ileri
sürülmüştür. B u yasa anlayışını aydınlatmak için H e ­
raklit alışverişi örnek verir. Biz para verir karşılığında
92
İLKÇAÛ
FELSEFESİ
mal alırız. Soxira bu mail, dilersek, yeniden satara.k
paraya dönüştürebiliriz. Paranın mala, malın paraya
dönüşmesi olayı sonsuz kez yinelenebilir. B u deği­
şimde tek sabit kalan şey, para karşılığı mal ve mal
karşılığı para edinebilme "yasa"sıd\T.
Aynen bunun
gibi, evrendeki oluşu yöneten bir yasa vardır: E u ya­
sa, maddenin karşıtına dönüşümü yasasıdır. Sıcağın
soğuğa, sıvının katıya vb. dönüşü. B u düşünce şekli
Anaksimandros içİn de gcçeriidir.
Milet okulunun gelişmesi M . Ö . V L
V . yüzyıllar
arasında olmuştur. Heraklit'in olgunluk çağı da M . Ö .
5 0 0 yıllanna rastlar. Heraklit de Milet okulu gibi, ev­
renin yaratılışı probleminden hareket etmiştir. Ancak
o , ana madde olarak atcşİ almıştır. A n a k s i m a n d r o s
ise, her şeyin sonunda
ashna
döneceğim
savunur. He­
raklit de b u k o n u d a Anaksimandros gibi d ü ş ü n ü r .
Ateşten meydana gelen her şey, en sonunda, dönüp
dolaşıp yine ateş olacaktır. Sonra ateş, yeniden her şe­
yi yaratacaktır. Bir "devri
daİm",
bir kısır d ö n g ü olan
bu oluş ve yok oluş sonsuz bir olgudur. Heraklit'in
ana madde olarak aldığı ateş de, su ve hava g i b i , du­
ran bir şey değildir. Sürekli değişen bir unsurdur, sü­
rekli değişen bir oluştur, sürekli değişen bir olgudur.
B u nedenle, evren de sürekli bir değişim içindedir.
Bu evrende sabit oian, aynı kalan bir şey arayan yanı­
lır. Sabit sanılan h e r şey yalnızca bir görünüşten baş­
kası değildir. Evrendeki bu sürekli oluşum, maddenin
karşıtlarma dönüşmesi biçimindedir: Sıcağın değişerek
soğuk olması, sıvının değişerek katı olması gibi. Oluş,
karşıdarın var olmasını gerekli kılar. H e r a k l i t ' e göre
her şeyin başlan^ıctnt,
varUklar
93
arasındaki
karştthk
İLKÇAĞ v e O H T A Ç A Û F E L S E F E T A R İ H İ
oluşturur.
B u sürekli mücadele, variıklan n var olma
nedenidir. Evrende var olduğunu
gözlemlediğimizi
sandığımız şeyler, aslında varlıkJar arası zıtlığın bir sü­
re İçin var olmayışıdır. Heraklit bu zıtlığın, evrenin
her yerinde etkili olduğunu savunur. D ü n y a vc onu
çevreleyen ateş küresi arasında da zıdık vardır. Canlı­
lık ilkesi olan erkek ve dişi arasında da zıtlık bulunur.
B u zıtlıktan evrendeki sürekli oluş doğar. Evrende
her şey akış halindedir. T ü m varlıklar bir nehrin akışı­
na benzetilebilir. Bir nehirc iki kez girilemez, çünkü
sular her an akıp gitrnekledir. Bunun için evrende sa­
bit bir şey aramaya kalkarsak hata ederiz.
Bu görüş bizi ilk kez Heraklit'tc rastlanan önemli
bir düşünüşe ulaştırır; "Görünüş
(reel)
evren"\n
evreni"
ile
"gerçek
birini ö t e k i n d e n ayırma gerekliliği.
Görünüş evreni, duyularımızla algıladığımız evrendir.
Eu evrenin gerisinde gizlenen gerçek (reel) evreni ise
ancak akıl ile kavrayabiliriz. Görünüş evreni sabit ve
sürekli maddelerden oluşuyor gibi görünür. Oysa ger­
çek evren sürekli akış halindedir. Duyulanmız bize bir
nehiri hep aynı nehir olarak gösterir vc bizi yanıltır.
Fakat akıl bize gerçeği, evrenin gerçek görünüşünün
nasıl olduğunu gösterir. B u n u n İçİndİr ki her zaman
alda uymalı, duyumlanmızın bizi aldatmalanna kendi­
mizi kap t ırm amaliyiz. Bu evrendeki sonsLiz değişme­
ler içinde tek sabit kalan şey, bu değişmeleri yöneten
yasadır. H e r değişme, bir ölçüye göre olur, B u n u n
içindir ki "Epfende
hipbirşey
kaybolmaz'\
her şey yal­
nızca belli bir oran İçinde yeniden oluşur. Bu genel
yasaya Heraklit "logos" adını verir. L o g o s ; söz, kelime
demektir. Kelime, harflerin birbirlerine bağh olmadan
yanyana duruşlannın aksine, ilişkili vc anlamh bir söz
94
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
oluşturmasıdır. O halde logos anlamk ve ilişkili bir
S Ö 7 . , daha genel anlamda olmak üzere de, cümle ya da
nutuk anlamına gelir. B u kavrama daha geniş bîr an­
lam verilerek,
anlamında da kullananlar olmuş­
tur. Bir kitap birçok cümlelerden oluşur vc arka arka­
ya gelen bu cümleler arasında bir ilişki vardır. B i r ki­
tap gibi ya da bir nutuk gibi, evren dc anlamlı ve iliş­
kili bir varlıktır. Evrendeki tüm olaylara l o g o s (akıl)
hükmeder. B u akılın bir parçası da insandaki akıldır.
İnsandaki akıl, Heraklit'in Tanrı dediği ve ateş ile eş
saydığı, evrendeki oluşu yöneten "tümel
aktl
"in bir
parçasıdır. B u görüşü daha açık bir duruma getirmek
istersek, diyebiliriz kİ: Evren,
ipinde aklın
duğu
Sanki
canh bir organizmadır.
ma gibi bu evren de belli bir amaca^öre
maksızın
yeniden
yaratır.
Biz insanlar
ma olan bu evrenin pocuklarıyız.
lımız,
evrenin kutsal aklının
bir
sgcmen
canlı bir
kendisini
ise bir
ol­
organiz­
dur­
organiz­
Gerpeğİ kavrayan
ak­
parçasıdır,
Dine karşı aşın bir İlgİ gösteren filozoflara Heraklit'İ de katabiliriz. B u filozoflar, içinde yaşadıklan ça­
ğın ahlâkî ve dinî görüşlerini düzeltmeye çahşmışlardır, Ksenofancs'te olduğu gİbİ, Tanrıların insanlara
benzetilmesi ile savaşmışlardır. Heraklit'in T a n n anla­
yışı, Ksenofanes gibi, monoteisttir. Ancak yinc dc aralannda önemli aynlıklar vardır, Ksenofanes tüm evrene
egemen olan kutsal gücün, sabit vc değişmez bİr varhk
olduğuna inanır. T a n n ile evreni aynılaştırarak panteist
bir görüşün savunucusu olur, O n a göre T a n n da ev­
ren gibi, küre biçimindedir. Heraklit'te de panteizm
vardır. Fakat Heraklit, Kscnofanes'in aksine, T a n n n ı n
değişmeyen sabit bir varlık değil, evrendeki tüm değiş­
melerin düzenleyici yasası olduğunu savunur.
»5
f L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
Elea Okulu Devam Ediyor:
Parmenides (M.Ö. 529 - 440)*
Ksenofanes'in yerleştiği g ü n e y İtalya'daki Elea
kentinde, Heraklit'e karşıt bir görüş ortaya koyan ün­
lü bir felsefe okulu kurulmuştur. Elea o k a l u denilen
bu okulun ünlü temsilcisi ise Parmcnidcs'tir. Parme­
nides Heraklit'tcn daha gençtir. Ö l ü m tarihi konu­
sundaki görüşler aym olmamakla b i d i k c c , Amerika
M . Ö . 4 5 6 yılını benimsemiştir. O bize kadar ulaşan
eğitsel (didaktik) yazdarındaj adını söylemeden H c raklit'i cleşühr.
Heraklit ile Parmenides ya da Hcrakütçilcr île E lea okulu arasındaki tanışma, felsefe tarihinin gerçek
anlamda ilk vc de bilinçli görüş aynhğı sayılır. Nite­
kim Eflâtun kendinden önceki felsefenin tarihini ya­
zarken; bu iki ekol arasındaki karşıtlığı önemli ilk fikir
ayrılığı olarak gösrcrir.
Parmenides, o zamanlar töre olduğu İçin, görüşle­
rini şiirsel olarak yazmıştır. O n u n yapıtı eğitsel (di­
daktik) nitelik taşır. B u yapıtın bize kadar da ulaşmış
olan önsözünde Parmenides, bir araba ile T a n n y a nasıl
Yen görüj (M.Ö.
540-450)
96
ILKÇAĞ
FELSEFESI
girtiğİni vc ondan felsefi düşüncelerini nasıl öğrendi­
ğini anlatır. B u sanatsal girişin aksine yapıtın kendisi
çok soyut düşünceler içerir. Parmcnidcs felsefe taritıİnin İlk ve gerçek mantıkçısı dır. Öteki filozoflar, Mİlet
okulu ve Pisagor, öncelikle deneyimlere ö n e m verir­
l e r Parmenİdes ise, evren konusundaki düşüncelerini
yalnızca akıl yoluyla elde etmeyi deneyen ilk düşü­
nürdür. O felsefe tarihinin ilk rasyonalist
filozofudur
{Rasyonalizm Empirİzmin karşıtıdır. Empirist felsefe
yalnızca deneye, rasyonalist felsefe ise yalnızca akıla
dayanır),
Parmenİdes felsefesinin temeline, öteki t ü m
dü­
şüncelerin kendisinden türetilcbilcceği kilit nitelikteki
şu kuralı yerleştirmiştir: "Variık
vardır^
yokluk
y&k-
tur". O n a göre bu kurala aykırı olan, var olmayanı
var yapmaya kalkışan her felsefe daha ilk adımda yanhş yola sapmış olur. Kir başka deyişle: B u kurala karşıt
bir düşünceye yer veren her felsefe mantıksal b i r yan­
ks yapmış olur. Var olmayan bir şeye var demeye kal­
kışmak çelişkidir. H e r çelişkili düşünce ise yanhştır. O
halde, doğru düşünmek istiyorsam, çelişkisiz düşün­
meliyim, çelişkisiz düşündüğüm sürece düşüncelerim
d o ğ r u d u r . D e m e k ki çelişki, yanlış d ü ş ü n d ü ğ ü m ü n
bir göstergesidir. Çelişkisiz düşünmek, var olanı dü­
şünmektir. Var olmayanı düşünmek ise çelişkinin tâ
kendisidir,
Parmenides'e göre, kendisinden önceki rüm filo­
zoflar bu ilkeye ters düşmüşlerdir. B u konuda c n bü­
yük suçlu da Heraklit'tir. Çünkü Heraklit değişmeyi
vc hareketi ana ilke yapmıştır. Oysa böyle bir ilkeyi
İ L K Ç A Ğ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARİHİ
benimseyen çelişkiye düşer. Değişmeyi ilke olarak be­
nimsemek demek; bİr şcyİn önce belirli bir şey, sonra
da başka bir şey olduğunu düşünmek demckLİr. Eu
ise İmkânsızdır. Çünkü bir şey hem var hem de yük
olamaz. Değişmeyi, çelişkiye düşmeden
düşüneme­
yiz. Değişme olmadığı için hareket de yoktur, çokluk
da yoktur. Diyelim ki çokluk, bir şeyin kısımlarından
oluşsun. O zaman bu kısımlar hem var olacaklar,
hem de birbirlerinden ayrı oldukları için, var olmaya­
caklardır. Böyle düşünmek bir çelişkidir. B u yüzden
değişme ve hareket kavramları gİbi, çokluk kavramını
da çelişkisiz düşünmek imkânsızdır. Parmcnides'in
b u anlayjşmı ters çevirirsek, onun bir ana ilkesini or­
taya çıkannz: Var olan hiçbir zaman
kendi
kendisiyle
ayni kakr.
dsğifmcz,
sürekli
Böylece Parmenides Ksc-
nofanes'in Tanrı vc vadık anlayışına d ö n m ü ş oluyor.
B u n u n içindir ki, geleneklerin onu Kscnotancs'in ö ğ ­
rencisi olarak göstermesi haklıhk kazanır.
Biz değişmenin^ hareketin ve çokluğun olduğuna
inanınz. Eu inancımız nereden kaynaklanıyor? Parmenidcs'c güre bu İnancımızın kökünde bizi sürekli
yanıltan duyumsal algılarımız bulunur. B u görüşüyle
o , karşı olduğu Heraklit İle aynı uokcada buluşmuş
oluyor. Heraklit dc gerçek (reci) evren ile görünüş­
teki evreni birbirinden, ayırmıştı. H e r a k l i t için d e ,
görünüşteki evren bize duyımılarımızın tanıttığı ev­
r e n d i r Gerçek evren i&c akıl yokıyla kavradığımız ev­
r e n d i r B u görüş, Heraklit ile Parmcnides'in buluş­
m a noktasıdır. Ancak bu İki evrenden hangisinin ger­
ç e k hangisinin görünüşten ibaret olduğu
98
konnsunda
İLKÇAÛ FELSEFESİ
İki filozofun görüşleri blrbirindcQ kesinlikle farklıdır.
Heraklit'e göre aldatıcı olan evren, içinde varlıklann
sabit kaldığını sandığımız evrendir. Oysa Parmenİdes
farklı görüş sergiler. O n a göre aldatıcı olan evren, de­
ğişme durumundaki evrendir. Değişmeyen, sabi: du­
ran vc bir olan evren gerçek evrendir. B u gerçek olan
evreni Parmenİdes, Ksenofanes gibi, küre biçiminde
düşünmüştür,
Heraklit ile Elea okulunun başı olan Pamnenidcs
şu iki noktada birleşiyor: İkisi dc evreni gerçek vc g ö ­
rüntü evren olarak ikiye ayırıyor. İkisi de gerçek evre­
ni akıl ile, görünüşteki evreni duyumlarla tanıdığımızı
görüş olarak paylaşıyor. Ancak bu iki evrenden hangi­
sinin gerçek evren, hangisinin gerçek varhk olduğu
konusunda zıt görüşleri savunuyorlar.
Gerçek evren İle görünüşteki evren arasındaki bu
ayırımı, ilk kez bu ikİ filozofta görürüz. H e r a k l i t ' e
g ö r e , İçinde varlıkların bulunduğu evren görünüşten
başka birşey değildir. Gerçek evren sonsuz b i r değiş­
me ve hareket hali gösterir. "Hiçbir
durmaz,
çey kalmaz
her şey bir ohtç vc bir akıç içindedir"
ve
anlayışı
Heraklir^n temel fikridir. Parmenİdes böyle düşün­
m e z . B u n u n karşın bİr g ö r ü ş ü savunur. P a r m e n i ­
des'e göre değişen,
tıcıdır
ve gerçek
mez ve bütünlük
£erçek
akan,
çokluğa
bölünen
değildir.
Gerçek
evren sabittir,
içinde
varlığı çelişkiye
bulunur.
düşmeksizin
evren
Bİz ancak
düşünebiliriz.
alda­
değiş­
işte bu
Par-
manides'e göre kendisinden öncekilerin büyük yanıl­
gısı, var olmayan bir şeyi var olarak göstermeye kalkışmalandır. E u yüzden onlar çelişkiye, mantıksal bir
yanılgıya düşmüşlerdir. Oysa, yalnızca çelişkisiz bir
9»
İLKÇAĞ V E OFlTflÇAĞ F E L S E F E t A R İ H I
düşünüş g e r ç e ğ i kavrayabilir, çelişkili d ü ş ü n ü ş ü n
gerçeği kavraması imkânsız olup mutlaka bizi yanıl­
gıya düşürür.
Parmenides kendisinden önceki tüm felsefelerin
çelişkiye nasıl düştüklerini g ö s t e r m e y e çalışır. O n a
göre nesnenin değiştiğini kabul etmekle, b u nesnenin
hem kendisi ve hem de kcndisindetı başka b i r ş e y ol­
duğu kabul edilmiş olunacaktır. E u karşı çıkışında
Parmcnides'in, Anaksimcncs'i h e d e f aldığım düşüne­
biliriz. Çünkü Ajıaksimenes, su ve toprağın yoğunlaş­
mış hava olduğunu savunuyordu. Böyle b i r düşünüş
Parmenides'e göre çelişkidir. Çünkü; hava hem hava,
hem de su vc toprak gibi kendisi olmayan, yani ken­
disinden başka bir şey oluyor. Aynı şekilde; belli bir
yerde bulunan nesne, bulunduğu yeri değiştirmekle
başka bir nesne olacaktır. O halde yer değiştirmeyi
kabullenmek bizi zorunlu ularak çelişkiye götürür.
B u n u n içİn, gerek değişme ve gerekse hareket yalnız­
ca aldatmacadır. Bu nedenledir ki bunlan
düşünmek
çelişkidir. Heraklit bunları evrenin ilkesi olarak dü­
şünmüş olmakla büyük yanılgıya düşmüştür. Aynı şe­
kilde, çokluk, parça, bütün kavramları da insanı çeliş­
kiye götürür. Çünkü bİr nesne bİr yandan parçalar­
dan oluşmuştur^ öte yandan da bir b ü t ü n d ü r demek,
bu nesne hem kendisi ve hem dc kendisinden başka
bir şeydir demek ile aynıdır. B u ise açık seçik bir çe­
lişkidir. Bu görüşü sonunda Parmenides, felsefesini
bir tek kurala bağlamak z o n m d a kalmıştır; Değişme­
yen, hareket etmeyen, bölünmeyen şey varlıktır. D e ­
ğişmeyen vc bölünmeyen "BİR" Tanrıdır, Tanrı ile
özdeştir. O n u n dışındaki her şey yalnızca bir görünüş,
100
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
yalnızca bir aldatmacadır. Parmenides bu aldatmaca­
nın nasıl oluştuğuna ise değinmez,
Oysa Parmenides'e kadarki filozoflar evrenin nasıl
o l u ş t u ğ u n u açıklamaya çaba g ö s t e r d i l e r . S ö z g e l i ş i
Anaksimandros dünya ve yıldızlann oluşumunu, yer
sarsıntılarının n e d e n i n i , A n a k s i m e n e s ise havadan
toprak ve suyun nasıl oluştuğunu açıklamak için çaba
harcamışlardı. Elca okulu için İse bu tür açıklamalann
n c bir anlamı ve ne dc bir Önemi vardır. Ç ü n k ü onla­
ra g ö r c evren bir görünüşler evrenidir. EvrcJi açıklamalannı uzun süre ortadan kaldırmak çabası boşa çık­
tı vc Parmenides bile tclsctcnin bu gidişinden hoş­
n u t s u z l u k duydu. N i t e k i m eğitici şiirsel yapıcının
ikinci b ö l ü m ü n d e , açık seçik bir biçimde, b i r görü­
nüşler evreninin varlığından ve bu görünüşler evreni­
ni de dikkate almak gerekliliğinden söz eder. Eu ko­
nuda Parmenides, kendinden önceki filozofların.
Özellikle dc Pisagor'un yolunu izler. Aydınlık ile ka­
ranlık, gündüz ile gece arasındaki zıtlıktan yararlana­
rak, görünüşler evreninin oluşumunu açıklamaya ça­
lışır, Elca okulunun doğa açıklamalan özel b i r önem
taşımadığı için sonradan gelenler tarafından
önem­
s e n m e m i ş ve izlenmemiştir, Elca okulunun
gerçek
ö n e m i , mantık açıklamalarında saklıdır. Sözgelişi Par­
menides önemli manük kavramlarını bulmuştur. Elea
okulu mantığa verdikleri önem vc mantığa yaptıkları
katkılardan ötürü, kendinden sonra gelenler üzerinde
etkili olmuşlardır. B u okulun, mantıksal düşünceye
verdikleri önem yanında, bir başka dikkat çekici yan­
lan ise, kendilerinden önceki hlozoflan eleştirmeleri­
dir. Özellikle mantık konusunda yaptığı eleştiriler ile
101
i l KÇA(5 ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARİHİ
Parmcnides'in öğrencisi olan Z e n o n , hocasmı geride
bırakmıştır.
EleaU Zenon (M.Ö. 495 - 430)
Eflatun'un diaJoglanndan, Parmcnides'in vc 2 e n o n ' u n M . Ö . 4 5 0 yıllarmda Atina'ya geldiklerini,
Parmcnides'in o zamanlar epeyce yaşlı, Z e n o n ' u n ise
4 0 yaşlannda olduğu anlatılır. Z e n o n hocası Parmcnides'İ daha ç o k yapıtlarından t a n ı m ı ş t ı r . Z e n o n
önemli bölümleri bize kadar ulaşan yapıtlannda, do­
ğa açıklaması yapmak yerine eleştirici bir yorum yap­
mayı yeğlemiştir, Z e n o n ' u n yapıtı ç o k keskin bir
m a n n k yaklaşımı olup, düşünceleri geliştirerek ç o k
kesin sonuçlara ulaşmıştır.
Z e n o n yapıtında çelişkiye ç o k yatkın olan
"son­
suz" kavramını araştırır. S o n s u z kavramına ilk kez
Anaksimandros'ta rastlamıştık. Anaksimandros son­
suz ve sınırsız olan "Apeiron"u
evrenin temel ilkesi
olarak düşünmüştü. Aynı şekilde, matematik çalışma­
lar yapan Pisagorcular sonsuz kavramı ile tanıştılar.
Pisagorcular özellikle; sonsuz
da bir düzlemin
kiipük
sonsuz bölünebilmesi
ile bir doğru
ya
ile ilgilendiler.
İ ş t e Z e n o n , Pisagorculardaki bu s o n s u z küçük ve
sonsuz bölünebilme kavramlarını eleştiri konusu yapmışur. Bu kavramlarda gözlenen güçlülcleri göster­
meye çalışmıştır. S o n s u z kavramının içinde taşıdığı
"aporİe"
vc "antonomie'lcn
ilk kez Z e n o n bulmuş­
tur. O günden bu güne felsefe tarihi b u kavramlar ile
ilgisinden bir şey yitirmiş değildir. M o d e r n matema­
tik, sonsuz küçük kavramı ile çelişkiye düşmeden he­
saplamalar yapabilmiştir. Ancak, b u n a rağmen bu
102
İLKÇAĞ FELSEFESİ
kavramlardaki güçlükler çözüm! en em em iştir. B u kavramlardakİ güçlükleri İlk kez Elea'lı Zenon bulmuş­
tur. Z c n o n bunları hocası Parmenİdes'in
fikirlerini
doğrulamada kullanmıştır. S o n s u z b ö l ü n m e , değiş­
ine, hareket, çokluk gibi kavramlann, kendilerinin dc
aporieler içeren yer ve zaman kavramlan yardımı ile
açaklanabileccğini öne sürmüştür. Yer ve zaman, biri
ötekinden ayrılmayan parçalardan oluşmuştur. B u n u n
içindir ki sonsuz bölünme çclişlöli bir kavramdır. Ni­
tekim hareket ve değişme kavramlan da ancak yer vc
zaman içinde düşünülebilir. Çünkü hareket, zamanın
içindeki yerde olan bİr değişmedir. D e ğ i ş m e ancak
zaman içinde olabilir. Çokluk da yer içinde b İ r dağıl­
ma olduğundan, zorunlu olarak yer ile ilgili filmak
durumundadır. Yer ve zaman kavramlarınm kendileri,
çözümsüz güçlükleri içlerinde taşıdıkları İçin; onlara
bağlı olan sonsuz bölünme, değişme, hareket v c çok­
luk gibi kavramlarda birtakım çelişkiler olması doğal­
dır. Bu çelişkiler yüzünden, bu kavramların t ü m ü bir
gerçeklik olmayıp birer görünüştür.
Z c n o n , hocası Parmenidcs'İ doğrulamak İçin yapoğı açıklamalarda şu kanıtlan öne sürer:
ki bir cisim parpalardan
başka parpalardan
palara
sun. Biz bundan
iki olanak
Bu durum
şu sonucu
da yeniden
böyle devam
ptkarmiş
küpük parpalar
ya uzayda
da bir yer kaplamaz.
er kaplamıyorsa,
Bu sonsuza
kadar
bir yer kaplar
bunlardan
103
ne kadarım
par­
Uzayda
Böyle
Şayet bu parpalar
da
ediyor ol­
olaitm:
her cisim sonsuz bölünebilir.
söz konusudur:
Varsuyakm
ve bu parpalar
oluşuyor ve bunlar
bölimebiliyor.
yer kaplayan
oluşuyor
olunca
hölünen
ya da
uzay­
uzayda
bir y-
bir
araya
İ L K Ç A Ğ IFFL O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
^stirirsem
olmaz.
^erireyint)
Gerpekten
rı toplamaktan
yine de bir şey meydana
de parpaların
ne kadar
bilen parpalardan
O halde
oluşmuş
yer kaplamak
suz büyüklükte
ye
uzayda
gelmiş
stftr İse,,
bir yer kaplıyorsa,
ha­
büyüklük-
bir cismi sonsuz
saydığımızda,
bakımından,
olacaktır.
sıfırla­
0 + 0+ 0 + ... + 0^
küpük olursa olsun, sonsuz
te bir pey oluşacaktır.
uzayda
hacmi
bir sonup pıkmaz:
0. Tok payet bu parpalar
cimleri
TAHİHİ
bölüne-
bu
cisim,
ya sıfır ya da son­
Her iki durumda
da
pelişki-
düşülür.
Z e n o n ' u n , hareketin gcrçcidiğine yaptığı eleştiri,
bunun için verdiği örnek önemlidir ve ç o k da önlü­
dür. Zamanındaki en hızh koşucu olan Aşil
(Arschy-
los) Yunan ordusunda görevliydi. Aşil bir kaplumbağa
ile yansır. Ancak Aşil kaplumbağaya bir miktar avans
verir ve yanş başlar. Ö n c e Aşil'in kaplumbağaya avans
olarak verdiği uzaklığı koşması, yani kaplumbağaya
yetişmesi için bir zamana gereksinim vardır. Fakat Aşil
koşarken kaplumbağa da durmamış, o da belli bir yo­
lu yürümüştür. Şimdi AşiI'İn kaplumbağanın bu geri­
de bırakuğı uzaklığı koşması için yemden bir zamana
ihtiyacı vardır. Fakat bu arada kaplumbağa yeniden
İlerlemiştir,.. B u n u dilediğim kadar u z a t a b i l i r i m .
Aşil'in kaplumbağaya hİçbİr zaman yetişemiycccğİnİ
kavrarım. A ş i l ' i n k a p l u m b a ğ a y ı g e r ç e k t e g e ç m e s i
manüğa aykındır. Z c n o n bu kanıtı ile, uzay ve zamamn sonsuz bölünebileccğr tezinin İçinde taşıdığı çeliş­
kileri eğlenceli bir biçimde sergilemek istemiştir.
Z e n o n ' u n tüm kanıdarımn tek bir amacı vardır:
Değişme, hareket, çokluk kavramlannın çelişkiye dü­
şürdüğünü göstermek. Bunun içindir ki Z e n o n sonsuz
104
İLKÇAÛ FELSEFESİ
kavramının içinde taşıdığı aporie ve a n t i n o m i e l e r i
keşfetmiş o l a n ilk d ü ş ü n ü r d ü r . B u k a v r a m l a r d a k i
mantıksal güçlüklere s o n r a k n ilgi duyulmaya devam
edilmiştir. N i t e k i m K a n t da bunlarla İlgilenmiştir.
Hatta û kadar kİ günümüzde de bu ilgi sürmektedir.
Gerçi modern matematik sonsuz küçük kavramı ile
bazı matematik işlemleri yapma olanağına kavuşmuş­
tur. Yani, sonsuz kavramındaki güçlükleri teknik yön­
den y e n m i ş t i r . S ö z gelişi m o d e r n m a t e m a t i k , İlkçağ'da kısmen bilinen, sonsuz dizi kavramını oluştur­
m u ş b u l u n u y o r . B u n a r a ğ m e n s o n s u z kavramının
içerdiği felsefi güçlükler tümüyle ortadan kaldınlabiİm i ş değildir. İşte Z e n o n ' u n ö n e m İ , bu g ü ç l ü k l e r e
dikkat çekmiş olmasıdır.
Z e n o n ' u n kanıtlarından ö t e k i ikisini aktaralım.
Bunlardan birisi şu paradoks
ket eden
ok durgunluk
ile gösterilmişür:
halindedir.
Hare­
Z e n o n b u tezini
şöyle temellendirmiştir: U ç a n b i r oku ve b u okun
çizdiği doğrunun her noktasını ayrı ayn gözlemler­
sek, okun hareketi sırasmda h e r an hedefe y ö n e l e n
yolun bir noktasında bulunduğunu görürüz, Yani bu
ok h e r an belli bir noktada bulunur, başka bir nokta­
da bulunmaz. Uzayın bir noktasında bulunan ve fa­
kat öteki noktalarda bulunmayan bir cisim sabit du­
rumda olacaktır. Hareketinin belli bir anında durgun
durumda olan ok, hareketin t ü m anlarında da dur­
gun durumda bulunur. O halde uçan bir ok durgun
durumdadır, Z e n o n ' a göre, hareket kavramını düşü­
nürken zorunlu olarak böyle güçlüklerle karşılaşılır.
İlkçağ için fazla dikkat çekici bulunmayan ikinci
kanıt daha da Önemlidir:
105
İ L K Ç A Ğ v ^ O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TAHİHİ
a b c d,
a(l) b(ı) c(ı) d(l)
vc
a(2) b(2) c(2)
d ( 3 ) nesnelerinden oluşan üç dizi olsun. B u diziler­
den birincisi ve üçüncüsü zıt yönlere doğru hareket
e t m e k t e olsun, ikincisi İse durgun durumda bulun­
sun. Birinci diziye yüklenecek
^
hız, ikinci ya da
üçüncü dizi ile yapılacak olan karşılaştırmalara göre
değişecektir İkinciyi değil de öteki dizilerden birini
durgun var sayarsak, dizinin hareket oranı ycnİ baştan
değişecektir. Nitekim bir nehirdeki g c m İ üzerinde
yürüyen bir insanın hareketi dc bunun gibidir. B u in­
sanın hareketi; geminin, dünyanın, güneşin vc geze­
genlerin hareketlerine göre farklı oranlarda olacaktır.
O halde hareket görelidir. B i r başka şeye oranla an­
lam kazanır. Mutlak bir hareket olmadığına göre vc
her şeye dilediğimiz hareketi yüklediğimize göre, ha­
reketi düşünmek çelişkiden başka bir şey değildir.
M o d e r n fizikte de güncel bir sorun o l a n hareketin
göreliliğini ilk kez ve de kesin olarak algılamış olan
düşünür Zenon'dur.
T ü m bu anlatımlardan Z e n o n ' u n n c kadar keskin
zekâlı bir düşünür olduğunu anlıyoruz. Yunan felse­
fesinde gerek Parmcnidcs, gerekse öğrencisi Z e n o n
özellikle keskin zekâlan ve mantık anlayışları ile ünlü­
dürler. İkisinin dc tek amaçları vardır: Çelişkisiz, açık
seçik, kesin kavramlar elde etmek. Çünkü onlara göre
çelişkili düşünme ile yanılma aynı şeydir. Nerede bir
yanılma varsa, orada kcsin bir çelişki söz konusudur.
Kavramlann kesin vc çelişkisiz olmasını istemekle Elea
okulu, düşünce tarihine kuşkusuz büyük katkılarda bu­
lunmuştur. Bununla bidiktc bu okulun önemli bir ku­
suru olmuştur. Gerçeği açıklayabilmek için; verimsiz,
106
İLKÇAÛ
FELSEFESİ
kjSjr ve çıkmaz b i r yol izlemişlerdir. N i t e k i m Elea
okulu değişme, hareket, çokluk gibi kavramlara karşı
Çıkmış vc "var alurî vardır,
yok olan yoktur"
diyerek
tüm gerçekleri tek ve soyut bİr kuraEa sıkıştırmış. Oy­
sa Yunan felsefesi gerçeği anlaşılır bir şekle getirmek
tedirginliğinden doğmuştur. Elea okulu ise gerçekleri
aydınlatmaya yanaşmak şöyle dursun onu yok sayma­
ya kalkmış, onu bir görünüş olarak düşünmüştür. Fa­
kat bu görünüşün nasıl oluştuğu konusunu
ortada
bırakmıştır. Elea okulundan sonraki felsefelerin ger­
çekleri aydınlatma konusunda yeni girişimlerde bu­
lunması doğal sayılır. T ü m bunlara karşm Elea okulu­
nun felsefeye katkıları yadsınamaz. Elea okulu, felse­
fenin ileri aşamalarında etkili olmuştur. Özellikle de
M . S . 4 0 0 - 4 5 0 yılları arasındaki tüm felsefeler vc filo­
zoflar, açık biçimde, Elea okulundan etkilenmiştir. E lea okulu sonrası filozofları, verimli bir doğa felsefesi­
ne döndüler ve Milet okulunun bıraktığı yerden yeni­
den işe koyuldular. B u dönemin filozofları arasında
özellikle üçü önemlidir: Empedokles,
Demokritos.
Anakm^ûrus
ve
Milet okulunun törelerine dönen bu üç
filozof, Pisagor^ Fîcraklit vc Parmcnidcs'ten b i r nok­
tada aynhrlar. Milet okulu öncelikle doğayı k o n u al­
mıştır. B u okulun ünlülerinden Anaksimandros vc
Anaksimenes özellikle meteoroloji ile ilgilendiler. O
zamanlar "meteor"
kelimesiyle yer ile g ö k arasındaki
şeyler; ay, güneş, yıldızlar, bulutlar, hava dile geririliyordu. Anaksimandros vc Anaksimcncs öncelikle işte
bu meteorları bilmek istiyordu. Buna karşın Pisagor,
Heraklit ve P a r m e n İ d e s daha ç o k din ile i l g i l e n i ­
yordu, Sözgelişi ruh göçü kurah ve mhun ölüm sonrası
1D7
İLKÇAĞ v a ORTAÇAĞ F E L S E F E T A R f U l
konulan Pisagor'un ilgi odağı olmuştur. Ksenofanes,
H e r a k l i t vc P a r m e n i d e s ö n c e l i k l e din
düzenleyi­
cileridir, Bu düşünürler halk dinini monoteist görüş­
lere göre düzenlemek istemişlerdir.
Empedokles (M.Ö. 490 - 430)
E m p e d o k l e s , A n a k s a g o r a s ve D e m o k r i t o s aym
Milet okulu filozofları gibi, doğa bilginidirler. Ancak
bunlar dİnî konularla da ilgilenmekten geri durmadı­
lar. Bu bilginlerden özcllikJe Empedokles tam anla­
mıyla bir geçiş fılozofhdur. Empedokles, Elealılar gi­
bi, güney tcalya'daki Yunan kolonilerinden birinde,
Sicilya'nın güney kıyılarında yaşamıştır. D e m o k r a t
Partinin başkanı olarak ülkesinin siyasî yaşammda
önemli bir rol ü&ticnmiştir. Kendisi hekim idi. Bize
kadar ulaşabilen şiirsel iki yapıtından birisinde o n u
Pisagor'a yakın bir f ı b z o f olarak görebiliriz. B u yapı­
tında o , Pisagor'da görüldüğü gibi, b u n d a n önceki
yaşamını bildiğini; kuş, balık vb. olduğunu hatırJadığını savunur. Yine Pisagor gibi, ruh için cezaevi olan
bedenden kurtulmayı salık verir ve bunun için yapıl­
ması gerekenleri sıralar. Pisagor gibİ o n u n da dinde
yeniden yapılanma denemesi olmuştur. E t yemeye ve
kanlı kurbanlara o da karşıdır. Yunanistan'da o za­
manlar din düzenleyicilcn fezlaca önemsenmemiştir.
Nitekim bunlann nerede öldükleri bile bilinmemek­
tedir. Yandaşları ise bunlann Allah tarafından
göğe
alındığına inanırlar, B u inanç Empedokles için de ge­
çerlidir. E m p e d o k l e s ' e karşı olanlar ise yalnızca ün
kazanma düşüncesi ile onun "£twa" yanardağına atıl­
dığım savunurlar.
108
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
E m p e d o k l c s ' i yalnızca bir dİn düzenleyicisi, bir
peygamber olarak g ö r m e k yanlıştır. Çünkü o aynı za­
manda bir doğa bilginidir. Nitekim kendisinin Sicilya'daki bir tıp okulunun kurucusu olduğunu vc doğa
üzerine kendine Özgü görüşleri olduğunu biliyoruz.
Bu üç filozof doğa bilginidir ve fakat Elea okulu­
nun da etki sindedirler. B u n u n böyle o l d u ğ u n u , iıcr
üç filozoftın da aynı görüşü paylaşnğj şu varsayımda
g ö r e b i l i r i z : Evrende
özünde
sonu
değişmeyen^
olmayan
soyut bir oluş yoktur.
sürekli
sabit kalan,
bir unsur vardır.
Evrenin
başlangıcı
ve
B u görüş Elealıların
görüşüdür. Fakat bu görüşten sonra, bu üç düşünür,
Elealılardan ayrılıriar. Onlara g ö t e ; Evrende
oluş, soyut bir değişme
dır.
Yani
miş olan
evrende
başlangıcından
ve de hip değişmeyecek
vardır.
Bu unsurlar
rasında
ya birbirleriyle
ayrılırlar.
yoktur., fakat
hareket
bu yana
derişme­
ve hareketleri
ya da
geliyor
unsur
sı­
birbirlerinden
Bunun içindir ki biz; bazı şeyler yok
bazı şeyler meydana
bir
var­
olan pek pak
ederler
birleşirler
soyut
bir hareket
oluyor,
gibİ bir yanılgıya düşeriz.
B u durumlar gerçek değildir. Ancak başlangıcı ve so­
nu olmayan unsurlar gerçektir. Bir nesnenin y o k ol­
ması, onun sonsuz küçük parçalara ayrdması, görün­
meyen roz tanecikleri olacak bİçİmde dağılması de­
mektir. Meydana gelmesi ise, bu sonsuz küçük par­
çaların birleşerek s o m u t bir varlık oluşturmasıdır.
Nedir evrenin birleşimini oluşturan bu unsurlar? Ya
da nelerdir? B u noktada üç filozof da biri ötekilerden
farJdı görüşlere sahiptir.
E m p e d o k l e s k e n d i n d e n ö n c e k i filozofların bu
yönde öne sürdülderi görüşleri ele alır. Kendisinden
1 0 9
İ L K Ç A Ğ Ve O R T A Ç A S F E L S E F E
TARİHİ
Önceki dönemde ö n e sürülen ana unsurlar: Su,
hava,
flffjf'tir vc bunların toprak ile ilişkileri araştuılmıştır,
Empedokles ise bunlara bİr de "toprak"
ana unsuru­
nu ekler, Böylece onda ana un&ur sayısı dörde ulaşır:
Su, hava,
ateş, toprak.
E u dört unsur baştan beri var­
dır. Bunlar n c değişir vc nc dc yok olur. Yani başlan­
gıcı ve sonu yoktur, Evrende bunlann nicelikleri, sa­
yıları vc miktarları, hep aynı kalır. H e r şey bu dört
unsurun belirli birleşmelerinden oluşur. S ö z gelişi
insanın yaratılışındaki katı yanı olan et ve kemiğin
ö z ü topraktır. İnsanın sıvı yanı ise kandır, B u n u n
içindir ki insanın bileşiminde su bulunur. Sonra so­
lunum yoluyla insanın bileşimine hava da katılır. Son
olarak insan bedeninde bulunan ısı, onun bileşimin­
de ateşin dc var olduğunu doğrular. Empedoklcs'in
tıp varsayımı da bu düşüncesine dayanır. Hastalık,
bu dört unsurdan birinin bedende azalması ya da çoğalmasıdır.
Empedokles'e göre, tüm evren bu d ö n unsurun
birleşmesi vc ayrılmasından oluşur. Ancak Empedok­
les çok yeni bir soru ortaya atar: Acaba
run
birleşme
nelerdir^
ve ayrılmasını
Önceki
sağlayan
filozoflardan
bu dört
sebepler,
umu­
^iifler
T h a l e s , yalnızca ana
unsurun hangisi olduğu konusunu araştırmış ve bu­
nun "su" olduğunu söylemekle yetinmişti. Aynı şe­
kilde Anaksimcncs'e göre ana unsur "hava"â\T.
Öte­
ki şeylerin havanın sıkışması vc gevşcmesiylc oluştu­
ğunu ileri sürer. Ancak o, maddenin oluşumunda et­
kili olan sebebi araştırıp soruşturmustur. Empedokles
ise önce ana unsuru araştırır, bunun sebebini dört
unsurda belirler, Aynca evrenin oluşumunun nedenini
110
İLKÇAâ
FELSEFESİ
araştırır vc bunu dört unsurun sıkışması vc gevşeme­
si ile açıklamaya çalışır. Empedokles o zamaria kadar
hiç işlenmemiş bir konuyu ele almıştır: Evrendeki
oluşumun
nedeni
vegüflerin
ne olduğu.
bu
Cevap olarak
da Empedokles, açıklamasına iki yeni kavramı, sevgi
(sempati) ve nefret (antipati) kavramlarını sokuyor.
Sevgi, uttsurlan
den
birleştirir,
nefret ise bunlan
birbirin­
ayırır.
Empedokles ç o k yönlü bir kişiliktir. O bir yandan
Pisagor ve Ksenoftıncs gibi bir din yenilikçisi, ruh gö­
çüne inanmış bir düşünür, öte yandan da d o ğ a île İl­
gili görüşleri bilen, bunları ileri götüren doğa bilgini­
dir. S ö z gelişi güneş ve ay tutulması konusunda doğ­
ru bir gözlem yapmış, ayın ışığını güneşten aldığını
kanıtlamıştır. S o n u ç t a tüm evren ile ilgili metafizik
bir açıklamada bulunmuştur. Nesnenin özündeki ana
unsurlar konusunda Empeklodes, toprağı ana unsur
olarak benimseyerek^ "dört unsur teorisi
"ni kurmuş­
tur. Elealı düşünürler ile birlikte, gerçek bir var oluş
ve yok oluşun olmadığını savunur. E m p e d o k l e s ' e g ö ­
re evrende
soyut bİr değişme
yoktur.
özü olan dört unsur sayıca sürekli
ne var olur^ ne de yok olur, yalnızca
birleşerek
bu dört
peşitli nesneleri
unsurun
dir. Her türden
oluşturur.
birleşmesi
hareket
Tüm
nesnelerin
aynı kalır.
Bunlar
belirli
oranlarda
Evrendeki
her oluş,
ya da ayrılması
uzay içinde oluşur.
hareketi­
Empedok­
les'e göre bu dört unsur uzayı tamamen doldurur,
boş yer bırakmaz. Yani boşluk yoktur. Umurları
birine yaklaştıran
ya da uzaklaştıran
güçler
bir­
nelerdir?
B u soru Empedokles'in felsefesinin orijinalliğidir. Bu
güçler Empedokles'e göre sevgİ vc nefretedir.
111
Sevgi
İ L K Ç A Ğ VB O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARİHİ
insanlan birlcşrirİr, nefret ise uzaklaştırır, İnsanlar için
geçerli olan bu kuraî, tüm varlıklar için de geçerlidir.
Böylelikle E m p e d o k l e s t ü m doğaya, b i r anlamda,
"cff-n" ve "ruh" ekliyor. Böylece sevgi vc nefret gibi
iki psikolojik etkeni felsefesine yerîeştirmiş oluyor.
E m p e d o k l e s ' i n bu açıklayış biçimine şaşmamak
gerekir. Çünkü her amatör görüş doğayı canlandır­
mak eğilimi taşır. Bu eğilime tüm tarih akışı içinde
rastlanabilir. Öyle ki bugün bile sebep-sonuç ilişkisin­
den ya da doğadaki güçlerden söz e d e r k e n , kendi­
mizde duyduklanmjzı doğaya da yaymak İsteriz. D o ­
ğa bilimleri doğayı İnsanlaştırma eğiliminden ancak
uzun bir evrim sonunda kurtulmuştur. Doğayı insanlaştırmak eğilimi İle h e r şcyi maddclcştirinek eğilimi
hep yanyanadır. Amatörce yapılan doğa açıklamaları,
h e r şeyi madde ile açıklama eğilimindedir, B u neden­
ledir ki ilk Yunan filozoflarının rümü, bir anlamda,
maddecidir. Yani onîar tüm gerçekleri maddî bir şey
olarak anlamak isterler. O kadar ki, Pisagorcular sayı­
lardan bölünebilen cisimîeri oluşturmak ister. Aynı
şekilde Ksenofanes başlangıcı ve sonu olmayan tek
Allahı küre b i ç i m i n d e düşünür. Yani K s e n o f a n c s ' e
g ö r e , Allah madde olan evren biçimindedir. E m p e dokles'te ise sevgi vc nefret dc maddîdir.
Empedokles'e göre unsurları birleştiren ve ayıran
sevgi ile ncfi'et her zaman aynı şiddette etkili değildir.
Aksine evrende sevginin ya da nefretin hâkim olduğu
dönemler vardır. Evrende periyodik bir akışın olduğu
düşüncesini Anaksimandros ve Heraklit'te de görü­
rüz. Şayet evrende yalnız sevgi egemen olsaydı^ evren
112
İLKÇAĞ FELSEFESİ
kapalı ve birlikte bir küre olurdu. E m p e d o k l e s ' e g ö r e ,
evren başlangıçta gerçekten de böyle tekli bir durum
sergilemekteydi. Evren sevginin e g e m e n o l d u ğ u bir
d ö n e m d e başlamıştır. Eakat sonraları, her şeyin birlik
içinde ve uyumlu olduğu bir zamanda, işin içine nef­
ret karışarak h e r şeyi biribirinden ayırmaya başladı.
Ç o k uzun bir zaman aralığında evrene nefret hâkim
oldu. B ü yüzden başlangıçta birleşik olan dört unsur
birbirinden ayrı düştü. Nefretin egemenliği tam ve
mutlak biçime ulaşınca yeniden bir sevgİ d ö n e m i n e
olanak doğdu. S o n u ç olarak evrende bu iki d o n e m sı­
rasıyla birbirini izler. Empedokles kendi yaşadığı dö­
n e m i , nefretin hâkim olduğu bir d ö n e m olarak de­
ğerlendirir.
Bu düşünceler, kuşkusuz, metaRzİğin iskeleti sayı­
lır. Ç ü n k ü evren konusunda salt fanteziye (hayale)
dayanan bir görüş elde edilmek istenmiştir. Felsefe­
nin bu ilk amatör döneminde fantezi ürünü olan bu
tür görüşlerin, eleştirsel araştırmalardan üstün tutul­
masına şaşmamak gerekir. Empedokles, ayrıca, hem
gözlem ve hem de hayal gücüne dayanan özel açıkla­
malar da yapmıştır. O , "nasü
ötekine
etki edebiliyor?"
nesnelerden
nesnelerin
nasıl ıpklar
de birtakım
bu tşmlart
deni gibi, gözeneklere
sahip
kir.
Tani
gözeneklerine
girebilecek
yayılır.
be­
nesne­
işin, bu iki
nesne­
ışınlar,
konumda
113
Ancak
Bir
uyum içinde
çıkan
aym
için, aynı insan
olmast gerekir.
birbiriyle
bir nesneden
yaytltyorsa^
îşmlur
yayabilmesi
nin bir başka nesneye etki edebilmesi
nin gözeneklerinin
biri
sorusunu soruyor ve yanıtım
şöyle açıklıyor; Güneşten
şekilde
oluyor da nesneler
olması
öteki
gere­
nesnenin
bulunmalıdır.
İ L K Ç A Û v f l ORTAÇAÖ F E L S E F E TARİHİ
Empedokles algı olaylarını da bu görüşe daya.narak
açıklamak ister. S ö z gelişi, gözün gözenekli olması ve
dışardakİ nesnelerden yayılan ışınların, g ö z ü n göze­
neklerine kadar gelerek içeri girmeleri sonucu görme
olayı meydana gel İr.
Ancak, gözden de birtakım ışmlar çıkar, ç ü n k ü
g ö z ateşten yapılmıştır. Nasıl ki bir nesnenin sertliğini
algılamak için parmaklan m ızın da sert olması gerekir­
se, bunun gibi bir nesneyi görebilmek için, gözün dc
nesneler ile birlikte ışınlar yayması gerekir. Daha ge­
nel bir deyişle: Biz evreni
aynı yaptdaytz.
tuğumuz
biliriz^ çünkü
Biz ds hava,
toprak,
ipin, aym umurlardan
biz de evrenU
m vc ateşten
oluşan evreni
oluş­
algıla­
yabiliyoruz.
Empedokles'in bİr de solunum olayı
konusunda
görüşü vardır. Gerçi bu açıklama yanlıştır, fakat iyi
bir gözlemin ifadesidir. Empedokles kanın bedenimizdcki dolaşımında gösterdiği ritmi nabız üzerinde
gözlemlemiştir. O , solunumun da
ritmik
olduğunu
gözlemlemiştir. B u iki oİay arasında ilişki olduğunu
savunur. Ona göre kan, son derece ritmik
denin
İçine doğru gider
dan yüreğe
içinden
doğru
dışan
ve döner. Kan, bedenin
akarsa
doğru
biçimde
soluk alırız.
akarsa,
Kan
soluk veririz.
be­
dışın­
bedenin
B u açıkla­
ma yanlıştır. Ancak bedendeki iki olay arasında bir
İlişki kurması ç o k önemli vc dikkat çekicidir.
Anaksagoras (M.Ö. 500 - 429)
Sözünü cidğİmiz dönemin İkinci önemli
filozofu
Anaksagoras'tır. Empedokles güney İtalya'daki Yunan
kolonilerinden birindendi. Anaksagoras ise İonya'lı,
114
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
yani Batı Anadoluludur. B u filozof İonyah düşünür­
ler arasında özellikle düşüncelerindeki netlik, açıklık
ve bİJimscliik ile ö n e çıkrnıştır. S ö z gelişi ( o r p h i k
inançlara dayanan) ruh göçü kııralı onda yoktur. Yal­
nız bunun için bile onun Antik dünyanın ilk gerçek
bilgini olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca o dikkatleri
felsefe açısından ilk kez Atina'ya çeviren filozoftur.
Geleneklere uyarak o , M , Ö , 4 6 2 yılında Atina'ya ge­
lerek yerleşti. A t i n a ' d a o t u r d u ğ u sıralarda, büyük
devlet adamı Perikles'in
yakın çevresinde b u l u n d u .
Perikles, Yunanhiarın zaferiyle sonuçlanan I r a n seferi­
ni izleyen dönemde Atina'nın gerek siyaset v c gerek­
se kültür açısından yükselişini sağlayan devlet adamla­
rının başında yer alır. BLI devlet adamı, Atina'yı gü­
zelleştirmek için, çevresine, aralannda ünlü heykeltraş
Fidiashn
da bulunduğu değerli sanatkârları toplamış­
tı. Ayrıca zamanın ünlü bilgin ve düşünürlerini
dc
Atina'ya davet etmişri. Bunların içinde Anaksagoras
da vardı. Perikles Atina'yı Yunan dünyasının
kültür
merkezi yapmaya çalıştı. Kendisi büyük b i r devlet
adamı olduğu kadar, değerli bir hatip ve üst kültürlü
bir insandır. Böyle bir insanın düşmanlarının olması
doğaldır. Nitekim Perikles'in yaptığı yeniliklerden ve
getirdiği olanaklardan rahatsız olan Muhafazakâr Par­
ti, yeni kültür akımlarını Atina törelerine ters ve top­
lum için tehlikeli buluyordu. Atina oldum olası, mu­
hafazakâr bir parti ile ilerici bİr pardnin sonu gelmez
çekişmelerine sahne olmuştur. İşte bu kez d e Muha­
fazakâr Parti, d o ğ r u d a n Perikles'in kendisiyle baş
edemediğinden, hep onun yakın çevresindeki eri e uğ­
raşmış vc hep onları eleştirmiştir. Bu cümleden olarak
115
iLKÇA5 ve ORTAÇA6 F E L S E F E T A R I H I
Anaksagoras^ dİnc aykın hareket etmekle suçlanan ve
hakkında dava açılan İlk filozof olmuştur. Sonraları
Sokrac'ın başına gelen sona o da sürüklenmek isten­
miştir. Şunu unutmamak gerekir ki, Antik dönemde
dine aykın davranmak devlete karşı gelmekle aynı sa­
ydırdı. Yani dini suçlar aynı zamanda siyasî suç sayılı­
yordu. Bir kişinin taşıdığı eğilim Atinayı p e k ilgilen­
dirmezdi, fakat din, tam anlamıyla siyasî bİr uğraştı.
Çünküj Tannlar, aynı zamanda devletin d e Taunları
idi. Bunun içindir kî dine karşı davranışta bulunan ki­
şi, aynı zamanda devlet varlığının temellerini de sars­
mış sayılıyordu. En güçİü yaklaşıma göre, Anaksagoras'ı mahkeme huzuruna çıkaran sebep, güneşin yan­
makta olan bir taç kitlesi ile kaplı olduğunu savunmasıydı. Anaksagoras'ın bu görüşüne neden olan şey, o
sıralarda Atİna yakınlarına düşen bir gök taşının araş­
tırılması olduğu sanılmaktadır. Oysa o sıralarda Yu­
nanlılar güneşi bir Tanrı sayıyordu. Tanrı sayılan bİr
şeyin, yani güneşin, bir taş kitlesi olarak anlaşılması
siyasî bir suç sayılmıştır. B u dava, Anaksagoras'ın Ati­
na'dan aynimasına vc yaşamının geri kalanını başka
bir yerde geçirmesine neden olmuştur.
Anaksagoras'ın felsefesine g ö r e : Kendisinde d e ,
Empedoktcs'te de görülen düşünce şudur; bu
dey^erfek
nünden
dır.
anlamıyla,
bir değişme
evren-
bir olm, bir yok oluş, nicelik yö­
yoktur, yalmzca
bir hareket
var­
Bu konuda Anaksagoras, E m p e d o k l e s ' e oranla
ileri bir adım atmıştır, Empedokles, nesnelerin dötl
temel unsurdan oluştuğunu düşünür, Oysa Anaksa­
goras, unsurların dört tane olduğu görüşüne karşı­
dır. O n a g ö r e , ne kadar varhk varsa o kadar da unsur
116
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
vardır. S ö z gelişi c t yalnızca ettir, hiçbir zainan dört
unsurdan o l u ş m u ş değildir. Aynı şekilde a l t ı n da,
yalnızca aJtmdır, çeşitli unsurlardan o l u ş m u ş değil­
dir. Aksi halde etin ct olmayan, altının altın olmayan
şeylerden oluştuğu nasıl açıklanabilir? A n c a k unsur­
lar sonsuz sayıda parçalardan oluşmuştur vc bu par­
çacıklar görünmeyccck kadar küçük olana d e k bölü­
nebilir. Bunların görünür bir durum kazanabilmeleri
için bir araya gelmeleri, birleşmeleri gerekir. Ancak
bu şekilde algılanmalarına olanak sağlanır. B u parça­
cıklar evrenin her yerinde vardır. İnsan besin alır ve
bu besinle bedeni oluşur. Bu besinde insan bedeni­
nin h e r yanını oluşturacak unsurların bulunması ge­
r e k t i r . S ö z gelişi b e s i n d e , b e d e n i n c t k ı s ı m l a r ı n ı
oluşturan et unsurlarının, saçları oluşturacak saç un­
surlarının bulunması gerekir. O halde her şeyde her
şey içcrilmiştir. Evrenden bir parçayı ayırarak bunu
en son parçalarına kadar ayırabil şeydik, b u n u n evreni
oluşturan tüm unsurları içerdiğini görürdük. Görün­
meyen sonsuz küçük parçacıkların başlangıcı ve sonu
yoktur, n c var olmuşturlar vc ne dc yok olacaklardır.
Evren b u sonsuz küçük parçacıkların birtakım nesne­
ler b i ç i m i n d e b i r l e ş m e l e r i n d e n oluşur. E v r e n d e k i
oluş, ateş atomlarının ateş olarak, et atomlarının et
olarak vb. birleşmeleri ile oluşur. Evrenin başlangı­
cında her şey karmaşa içindeydi. Yani b u parçacıklar
arasında bir kaos d u m m u bulunuyordu. B u durum,
parçacıkların bir araya gelerek evreni oluşturmalarına
engel oluyordu.
Şimdi şu somyu sormamız gerekir:
btf. ko-rmafft
nusU oldu da düzenli
117
Başlangiftaki
bir evrene
dönüfe-
İ L K Ç A Ö VB O R T A Ç A Ğ
FELSEFE
TARİHİ
^ 7 ^ 1 ? Bir başka deyişle: Bir kaostan
kosmoz
(düzenli
evren)
P/MJJJM?
nasıl
oldu da bir
Anaksagoras'ın bu so­
rusunu E m p e d o k l e s de s o r m u ş t u . O da evrendeki
düzeni oluşturan sebepleri araştırmıştı. Ancak bu so­
ru Anaksagoras'ın gözünde çok özel bir önem taşı­
yordu: Acaba bir miktar çamurdan, kendi kendine bir
heykel oluşabilir mı? Kuşkusuz bu olanaksızdır. Birheykclin olması için, bir heyfccitraşın bulunması ve onun bu çamura^ belli bir plâna g ö r e , bir biçim verme­
si gerekir. B i r taş yığımndan cv yapabilmek için, mi­
marın bu [aşları, bir plâna göre, birleştirip şekillendir­
mesi gerekir, işte, aynı bunun gibi, evrenin başlan­
gıçtaki karmaşadan bir düzene geçebilmesi, bir kaos
tan bir kosmoza dönüşebilmesi için, bunu düşünebi­
len bir yaratıcının varolması gerekir.
S ö z ü n ü e t t i ğ i m i z üç
filozofun;
Empedokles^
Anaksagoras, D e m o k r i t ' İ n ortak yanları şunlardır;
Ö n c e onlar Elealılar gibi, var olanın bir ve değişmez
olduğunu, gerçeğin özünde; yaratılmamış, yok olma­
yacak vc dc değişmeyen bir şeyin bulunduğunu kabul
cdcHer. Daha sonraki filozoflann kullandığı bir de­
yimle söylemek istersek: Onlara göre gerçeğin özün­
de değişmeyen, aynı kalan unsurlar vardır. Cevher ya
da unsur kavramım b u anlamda ilk kez Elcahlar kul­
lanmıştır. Elcahlar gibi düşünen bu üç filozofa göre,
n e s n e , g ö r ü n m e y e n s o n s u z k ü ç ü k parçacıklardan
oluşmuştur. Nesnenin oluşumu vc yok oluşu yalnızca
bir görünüştür. Bir şeyİn yok olması d e m e k , kendisini
oluşturan sonsuz küçük parçacıkların dağılması d e ­
mektir. Nesnenin oluşması ise görünmeyen parçacık
ların yeniden, bir biçime g ö r e birleşmesi demektir.
118
İLKÇA6 F E L S E F E S İ
Bir başka deyişle; Aynı cinsten parçacıkların b i r araya
gelerek bir bütün oluşturmasıdır. S ö z gelişi büyük öl­
çüde su unsurlartnm birleşmesiyle nehirler, denizler
oluşur. Ç o k sayıda ateş unsurlarmın birleşmesiyle,
yan yana g e l m e s i y l e , s ö z gelişi g ü n e ş o l u ş u r . E t
atomlannın bir araya toplanmasıyla bedensel yaşam,
söz gelişi insan bedeni var olur.
U ç filozofun birleştikleri ikinci nokta, üçünün de
bu unsurlan birlcşdren vc ayıran güçlerin ne olduğu­
nu aramalan, bununla ilgili soruyu ortaya koymuş ol­
malarıdır. Ü ç ü dc bu güçlerin s o m u t olduğunu savu­
nur. B u d ö n e m Y u n a n felsefesinde gerçek, s o m u t
olarak düşünülmüştür. E m p e d o k l e s oluşun
nedeni
olan güçleri sevgi ve nefret olarak ele alır. Anaksago­
ras birleştirici gücü başka türlü düşünmüştür. Evren
bir kaostan bir düzene, bir kosmoza doğru gelişmiş­
tir. Acaba kör ve kendiliğinden hareket
eden güçler
yalnız başlanna bu düzeni sağlayabilirler mİ? Anaksagoras'a g ö r c böyle bir şey olanaksızdır. Nasıl ki bir
taş yığını kendiliğinden bir ev; bir çamur yığını ken­
diliğinden bir heykel d u r u m u n a gelemezse, b u n u n
gibi evren de kendi başına kaostan k o z m o s a geçe­
m e z . Bir taş yığınının bir bina şekline gelmesi içİn bir
mimara, bir m e r m e r kayasının heykel haline gelmesi
için bir heykeltraşa, yani bİr plâna görc çalışan yaratıcı
bir zekâya gereksinim vardır. Bir atomlar karmaşasın­
dan düzenli bir evrenin oluşması için, bu evrende
plâna göre hareket eden ve etkili olan bir g ü c ü n var
olması zorunludur. Anaksagoras evrenin bir rür miman olarak değerlendirdiği bu g ü c e "Nus" adım verİr.
Nus ruhtur; yalnız düşünen ve bir plâna göre hareket
119
İ L K Ç A Ğ «s O H T A Ç A C t^ELĞETE TAflJHİ
eden bir ruhtur. B u N u s , Anaksagoras'ın g ö z ü n d e
kutsal varhktır, Tanrıdır. Yalnız onun Tanrısı, evrenin
bir miiTiarı ve yapıcısı olup, yaratıcısı değildir. Ç ü n k ü
evreni oluşturan ana unsurlar, b u yapıcı g ü ç olan Nus
kadar geçmişe sahiptirler. Anaksagoras Nus'u somut
vc de nesnel bir şey olarak düşünür. Nasıl ki Empe­
dokles'in sevgi vc nefretinin de s o m u t olması gibi.
Yalnız Nus variıkların en ince vc en hassas olanıdır.
Öteki tüm şeylerin karışık olmalarına karşın, Nus salt
andır. T ü m hareketler Nus'tan çıkmıştır. Nus tüm
atomlara hareken kendisi gönderir.
Anaksagoras'tan kalan yazıların incelenmesinden,
o n u n Nus'u evrendeki oluşun başlangıcı için gerekli
ilk vuruş etkisi yapan güç olarak düşündüğünü anla­
rız. Yani Nus başlangıçta evrendeki t ü m olayları bir
vuruş ile h a r e k e t e g e ç i r m i ş t i r . O bu ilk vuruştan
sonra sahneden çekilmiş, artık işe karışmayarak evre­
nin oluşunu kendi haline bırakmışnr. N u s ' u n nesne­
ye kattığı hareket, birbirine benzeyenlerin birbidcrine yaklaşmasını, birbirlerine zıt olanların uzaklaşma­
larım sağlayan bir harekettir. Böyle bir hareketi, an­
cak plân sahibi bir güç yaratabilir ve bu hareket bir
kez başlayınca artık kendiliğinden devam eder. B u ­
nun içindir ki Anaksagoras, özel olayların açıklanma­
sında bu N u s ' t a n yararlanma g e r e ğ i d u y m a m ı ş t ı r .
O n a yalmzca ilk hareketi yaratmış o l m a k niteliğini
vermekle yetinir.
Anaksagoras evreni dinsel bir görüşle açıklayanla­
rın İlki sayihr. Yunancada "uhs" kelimesi; amaç, he­
d e f anlamına gelir. Evreni teolojik açıklamak demek,
evrenin b a ş l a n g ı c ı n d a n g ü n ü m ü z e b e l l i bir a m a ç
120
ILKÇAĞ
FELSEFESI
doğrultusunda hareket ettiğini kabul etmek d e m e k ­
tir. B u açıklama şekline göre; evrende, belli amaçlar
yönünde ilerleyişini sağlayacak birtakım sebepler bu­
lunmaktadır, işte Nus, evrenin ve nesnenin bclH bir
amaca gÖre ilerlemesi İçin İlk vuruş etkisi yapmışür.
B u vuruştan sonra evren ve nesne, kendiliğinden, bu
amaca doğru ilerler,
Anaksagoras'ın bir amaca doğru etki eden doğal
nedenlerden yeterince söz etmemesi Eflâtun vc Aris­
t o ' n u n kendisini eleştirmelerine ortam hazırlamıştır.
G ü n ü n birinde Sokrat'ın eline Anaksagoras'ın yapıtı
geçmiş. Sokrat evrenin yeterli bir güç tarafindan yönctiidiğiyle ilgili açıklamalara ilk kez burada tanık ol­
muş. Sokrat'ın öğrencisi olan Eflâtun'a göre Anaksa­
goras bu görüşüyle kendisine kadar ki d ü ş ü n ü r l e r
İçinde tek g e r ç e k düşünür sayılabilir. Y a l n ı z , diyor
Eflâtun, Anaksagoras bu düşüncesini yalnızca söyle­
mekle yetinmiş, b u n u n uygulanışına hiç d e ğ i n m e ­
miş. O y s a o n u n , h e r olayda bu yeterli varlığın, etkin­
liğini göstermesi gerekirdi. O bunu yapacağına, aynı
kendinden önceki filozofların yaptıkları g i b i , birta­
kım kasırga olaylarından filân s ö z ediyor. Anaksago­
ras'ın eksik bıraktığı noktadan işe başlayan Eflâtun vc
ArisKî, evrenin gerçek ceolojik açıklamasını yapmaya
çalışmışlardır.
Anaksagoras'ın görüşleri ile ilgili çok az şey biliyo­
ruz. Ancak bize ulaşan belgelerden, onun çok dikkatli
bir d o ğ a gözlemcisi olduğunu anlıyoruz. O n a göre,
düz vc yassı (kurs biçiminde) bir daire biçiminde olan
dünya, toprak atomlannın sıkışmasından meydana gel­
miştir ve kendisini taşıyan bir hava tabakasına dayanır.
121
İLKÇAÛ v a O f l T A Ç A Ğ F E L S t F E T A H İ H İ
G ö k , her biri birer ateş küresi olan yıldızlan ile dün­
yayı çevreler. Anaksagoras bu konuda bir d c şu soru­
yu soran Nasıl oluyor da bu g ö k yüzü yıldızları ile
bidikte dünyanın üstüne düşmeden durabiliyor? O n a
göre bunun nedeni, gökyüzünün çevresinde sürekli
hareket halinde olmasıdır. S ö z gelişi, içi s u dolu bar­
dağı bir ipe bağlayarak hızla çevirirsek su dökülmez.
Bunun gibi gök dc dünyanın çevresinde hızla döndü­
ğünden dünyanın üzerine yıkılmaz ve yıldızlar dün­
yanın üzerine düşmez. Anaksagoras'ın b u konudaki
birtakım kişisel gözlemlerini, evrenin açıklamasında
nasıl kullandığına tanık oluyoruz.
Empedokles'in organizmalan araştırdığım biliyo­
ruz. Aym konuyla Anaksagoras da uğraşmıştır. O da
algının, işitmenin, görmenin vb. kaynağının ne oldu­
ğunu araştırır, Ancak Anaksagoras bu konuda E m p e dokles'ten tamamen farklı bİr sonuca varmıştır. E m ­
pedokles'e göre bız, ancak bizimle aynı yapıda olan
şeyleri görebiliriz. Süz gelişi ateşi g ö r ü y o m z , çünkü
g ö z ü m ü z dc ateştendir. Oysa Aııaksagoras, b u n u n
tam karşıtını savunur. O n a göre her algı bir seçme,
bir ayırma olgusudur. Nesneyi, benden ayrı, benden
tamamen farklı oldukları İçin algılayabiliyorum. O
halde biz, bize benzeyen şeyleri değil d e , aksine biz­
den farklı olan, bizden ayırabildiklerimizi algılarız.
Anaksagoras^ın cn büyük başansı, hiç kuşku yok
ki, doğayı açıklarken kullandığı teolojik görüştür. Bu
görüşün tam zıddım ise D e m o k r i t o s savunmuştur.
122
İLKÇAÛ
FELSEFESİ
Demokrit (M.O, 460 - 371)
D e m o k r i t ( D e m o k r i t o s ) teolojlk g ö r ü ş ü n
zıddı
bir evren açıklamasının tipik temsilcisidir. R u h s u z vc
hareketli evren görüşüyle; evrende yalmzca kör vc
ruhsuz, ancak hareketli güçlerin e g e m e n
olduğunu
benimseyen bir varsayım anlaşılır. B u ruhsuz vc hare­
ketli ancak kör güçlerin kendisi de nesnelerin birbiri­
ne çarpmasından oluşan baskı güçleridir. D e m o k r i t
evrendeki tüm olaylan, nesnelerin birbirine çarpması
ve bu çarpma sonunda birbirlerine yaptıklan baskı ile
açıklar. Bu kör, ruhsuz ve de harekeüı güçlere karşı,
belli bir amaca çevrilmiş, beUi bir plâna görc hareket
eden ve etki yapan güçler vardır. E u güçler, ruhsuz­
dur, hareketlidir ve de geçerli z o r u n l u l u k t u r .
De-
mokrit'in çok ünlü bir sözü vardır: Bu evrenden
iki
şeyi kaldtrmukgerekir-,
ne bir amaf,
suz ve hareketli
"ruhsuz
"amaç
m de bir rastlantı
bir zorunluluk
ve hareketli"
ve rastlantı"-
Evrende
vardır; yalm:sca
vardtr.
ruh­
D e m o k r i t , bu
kavramlarıyla, doğa açıklamala-
nna son derece önemli bir ilke getirmiştir.
Geleneklerin vc dc Aristo'nun aktardıklarına gö­
re, D e m o k r i t Leukippos
adındaki bir
filozoftan
ders
almıştır. Leukippos Milet'liymiş ve ç o k genç yaşta E ica'ya gelmiş. Bunların doğruluk derecesini bilemi­
yoruz. Ancak şunu kesin olarak biliyoruz: Leukippos
ve öğrencisi D e m o k r i t , bir yandan Milet okulunun
ö t e yandan Elea okulunun etkisinde kalmıştır. L e ­
ukippos Trakva'daki Abdcra'ya gelmiş vc bu
kentte
kendi okulunu kurmuştur. Anaksagoras da Atina'ya
gelmiş ve yaşamının önemli bir kısmını burada geçir­
miştir. Böylelikle Anadolu'nun bau kıyüannda başlayan
123
İ L K Ç A Û V9 O R T A Ç A Ö F E L S E F E
TARİHİ
felsefe, ö n c e güney İtalya'ya sonra da Y u n a n i s t a n ' a
geçmışür
D e m o k r i t , L e u k i p p o s ' u n yerleştiği ve de kendi
okulunu kurduğu Abdera kentinde d o ğ d u , bu okulda yetişti. Dalıa ilkçağda bile b u iki filozofiın yapıda
nnı ve düşüncelerini birbirinden ayırmamak kural olmuşmr. Ancak D e m o k r i ı ' i n , hocası Leuldppos'u ün
olarak gölgede bıraktığmdan kuşku duyulmaz. D e mokrit'İn yapıdanndan bize ancak bazı parçalar ula­
şabilmiştir. Bununla biriiktc kendisinin tipik bir bilİm
adamı olduğunu ve pek ç o k gezi yaptığını biliyoruz.
Bu gezilere, yabancı ülkelerdeki bitkileri, hayvanlan
ve insan yaşamını incelemek için çıkmış olduğunu sa­
nıyoruz. B u gezilerden birinde Demokrit Atina'ya da
uğramıştır. Atina'da kendisini hiç kimsenin tanıma­
ması onu hoşnut etmiştir.
Anaksagoras da tipik bir bilgindi, fakat bu konuda
D e m o k r i t ondan ilerdedir. B u iki bilginin ilkçağın en
büyük bilgini olan Aristo'yu hazırlamış olduklarına
inanıhr.
Leukippos ve D e m o k r i t , g ü n ü m ü z e kadar ö n e ­
mini koruyan vc bugün de yeniden ö n e m s e n e n bir
teoriyi, atom teorisini ilk kez ortaya koyan düşünür­
lerdir. Gerçi Empedokles ve Anaksagoras da evreni
birtakım en son parçacıklardan oluşmuş saymışlardı.
Anaksagoras bu parçacıklann sonsuz küçük olduğu­
nu bile dile geürmİşti. A n c a k , b u g ö z l e görüleme­
yen, sonsuz küçüklükteki unsurlara, m o d e r n anlam­
da, "fltûm" özelliğini kazandıran D c m o k r i t ' t i r . O n a
göre atomların, yani nesnelerin artık bölünemeycn en
son unsurlarının birtakım özellikleri vardır: Bunlar
124
JLKÇAÖFELSEFESİ
Öncelikle kandırlar. Yani kendisine (nüfuz e d i l e m e z )
etkide bulunulamaz, biçimleri ve büyüklükleri söz
k o n u s u d u r . A n c a k a t o m l a r ı n rengi ve sesi y o k t u r .
Bunlar sıcak vc soğuk da değildirler. Çünkü renk, ses,
sıcaklık, soğukluk duyumsallığı olan olgulardır. B u n ­
lar, atomlar duyulanmıza etki cttİği zaman oluşan ni­
telikleridir, atomların doğrudan kendilerine ö z g ü ni­
telikleri değildir. R e n k yalmzca görcn bir g ö z içİn, ses ancak işiten bir kulak için, sıcak ile soğuk da doku­
nan ve duyan bir el için vardır. B u unsurlar insanın ve
hayvanın duyu organlarına bağlıdırlar ve ancak bunlar
aracılığıyla var oluHar. Oysa belli bir biçim, büyüklük
ve serdiğe atomlar kendiliğinden sahipdrlcr. B u n l a n n
başlangıcı da sonu da yoktur, yani başlangıçtan bu
yana vardırlar. Ne var olmuşlardır ve nc de y o k ola­
caktırlar. Bunlar d e ğ i ş m e z l e r vc yalnızca b o ş uzay
İçinde h a r e k e t e d e r l e r . B ö y l e l i k l e D e m o k r İ t d o ğ a
açıklamasına yeni bir unsuru, "boş uzfty"
unsurunu
eklemiştir.
Anaksagoras'ın 4 6 2 yılında Atina'ya geldiği yıllar­
da Demokrit'İn doğduğu varsaydır. D c m o k r i t , Anaksagoras'a göre bir sonraki kuşağa aİcrir. Dcmofcrit ba­
zı filozoflardan etkilenmiştir. B u n a rağmen kendisin­
den öncelikle söz edeceğiz, çünkü onun düşünceleri
"Ptat'itfî" adı verilen filozofların sınıfına girer.
D e m o k r İ t bazı yönlerden Anaksagoras ile karşıt
görüştedir. S ö z gelişi Anaksagoras, evreni b İ r plâna
göre hareket eden ve etkin olan bir T a n n n m yaraiüğına inanır. D e m o k r i t ' e göre ise, evrende h e r şey
kendiliğinden kör bir zorunlulukla oluşur. Baskı ve
vuruş ( d a r b e ) , evrendeki her şeyi var eden tek güçtür.
125
İLKÇAĞ v e Û f t T A Ç A Ğ f e l s e f e
tarihi
Evrende ne bir amaç vc ne de bİr rastlantı vardır. Ev­
rene, h e r yerde aynı olan, kendiliğinden ve kör bir
zorunluluk hükmeder. Evrende kesin bir zorunluluk
bulunduğu vc olaylara s e b e p - s o n u ç İlişkisinin e g e ­
men olduğu görüşü, açık bir biçimde ilk k e z D e m o k ­
rİt tarafindan ileri sürülmüştür.
Demokrit'İn ayrıca Elcalılann etkisinde kaldığını
da açık-seçik bilmekteyiz. D e m o k r İ t ve hocası L e ukippos atom teorisini ortaya atmış ilk düşünürlerdir,
Onlara göre nesne, artık bölünemez olan sonsuz kü­
çüklükteki parçacıklarda]! oluşur. Nasıl ki dİldc her
kelime birtakım harflerin b i r l e ş m e s i n d e n meydana
geliyorsa, bunun gibi, nesne de atomların birleşme­
sinden meydana gelir. Ayrıca bir kelimedeki harfler,
şekil vc yer olarak bin ötekilerden ayrılabilir. Aynı şe­
kilde atomlar da, şckİl ve durumlan bakımından bir­
birlerinden ayrılırlar. Ancak atomların b i r dc ortak
yanlan vardır: B u da sertlikleri ve hareket halinde olmalandır, Evrendeki tek değişme atomların bu hare­
keti olup başkaca bir değişme söz konusu değildir.
Evrendeki rek değişme olan atomların hareketi
için b o ş bir uzayın var olması gerekir. Ç ü n k ü atomlar
ancak boş bir uzay içinde hareket edebilirler. D e m o k ­
rit'e göre evrende, başlangıcından bu yana boş ve do­
lu şeyler vardır. D o l u olanlar a t o m , boş olan ise uzay­
dır. B u boş uzay düşüncesine ilk kez D c m o k r i t ' t e
rastlanır. Gerek Elealılar için, gerekse Demokrİt için
boş
bir uzay vardır. Ancak, Demokrİt bu boş uzayın
gerçek olmadığmı, bir "hip" olduğunu kabul ediyor.
Başka bir deyişle boş olan uzay, bİr varlığa sahip de­
ğildir. Dcmokrir bu görüşünü böyle açık olarak ortaya
126
I L K Ç A Ğ FELSEFESİ
koymaz, Vılnızca; "Bir yanda
öte yanda
yokluk, yani
varUk, yani
bûş uzay vardır"
atomlar;
diyor. Böyle­
likle yalnız atomlara değil, boş uzaya da varlık veril­
miş oluyor. Elealıların düşüncelerine karşı olan D e ­
mokrit, yokluğun da var olduğunu bilinçli olarak sa­
vunmuştur.
Burada özel bir durumla karşılaşıyoruz: D e m o k r i t
kendisine kadar olan filozofların en maddecisi (matcryalisd)dir. Ondan önceki fılozoflann hepsi az ya da
çok maddecidir. S ö z g e l i ş i , E m p e d o k l e s ; nesneyi
oluşturan iki ana g ü ç olan sevgi ve nefreti madde ola­
rak düşünür. Aynı şekilde Anaksagoras, bir plâna gö­
rc çalışan yapıcı gücü, "Nus"u
maddî bir güç olarak
anlar. Ancak bu filozoflardan hiç biri D e m o k r i t kadar
bilinçli bir maddeci sayılamaz. Ç ü n k ü
Demokrit'e
göre gerçek, madde olan atomlardan oluşur. D e m o k ­
rit tek gerçek olarak benimsediği maddeyi, maddî ol­
mayan bir Şeye, boş uzaya bağlar. Bit maddeci (ma­
teryalist) için ancak s o m u t olan bir şey gerçektir, so­
mut olmayan şey gerçek değildir. Demokrit, somut
olan atomların varlığı içİr, somut olmayan b o ş bir
uzayı gerekli g ö r m e k l e , garip bir d u r u m yaratmış
olur. Buna bir dc şunu eklemek gerekdr: Z c n û J i ; "ev­
renin
bölünmesinin
zümlenmesi
karşılaşacağımızı"
"evren
sonsuz olduğunu
olanaksız
sınırsızdır
bulunan
^zyunnv.
benimsersek,
mantıksal
çö­
güçlüklerle
B u n a karşı D e m o k r i t ;
ve bölünmez",
diyor. Ç ü n k ü o n a
görc evren; sınırh olan son unsurlardan, yani atom­
lardan meydana gelir. Nesnelerin içinde bulunduğu
uzay ise, sonsuz bölünebilcn bir şeydir, Böyle olun­
ca, boş uzay, çok garip bir anlam kazanmış oluyor.
U z a y bir yandan bir "hiç" tir, varlıktan
127
yoksundur,
İ L K Ç A Ğ ve Û R T A Ç A S F E L S E F E
TARİHİ
Öte yandan gerçek olanın var oluşunun
koşuludur,
Bu garip durum, bundan sonraki felsefe tarihinin sü­
rekli ilgi odağı olmuş vc Kant'a kadar p c k ç o k düşü­
nürü uğraştırnuşor.
Demokrit atom teorisi ile modern teorilerden bi­
rini daha Öne süren ilk düşünür olma sıfatım kazan­
mıştır. Gerçi Anak&agoras'da bir atom teorisi ileri
sürmüştür, fakat onun atomlarının nitelikleri vardır:
Bu atomlar ncak, sojuk,
ise baştan beri; sıcaklığın,
atomlarla
bipbir bağlantısı
renkli
ve seslidir.
soğukluğun,
olamaz,
Demokrit
rengin
ve sesin
der. T ü m bunlar,
ancak atomlar duyu organianna bir etkide bulununca
var olurlar, Heraklit gerçek evren İle görüntü evreni­
ni birbirinden ayırır, Değişme ile hareketin, gerçek
evrene mİ yoksa duyu organlarımıza m ı bağlı olan
durumlar olduğunu sorgular, Demokrit b u ayırmaya
daha kcsİn bir biçim kazandırmış vc gerçekten bize
ait olan nitelikler ile evrene ait nitelikleri tam olarak
birini ötekinden ayırmaya çalışmıştır. O n a göre sıcak­
lık, soğukluk, renk, ses vb. şeyler yalnızca görünüşte
olan, olgusal (fenomenal) evrene ait olan şeylerdir.
B u atom teorisi ve atoma ait niteliklerin öznel (süb­
jektif) olduğu düşüncesi, modern felsefe tarafından
da kabul edilmiştir. Oysa Ortaçağda hiç kimse bu gö­
rüşe ilgi duymanuştır. Çünkü bu düşünüş, bu çağın
en büyük otoritesi kabul edilen Aristo tarafindan be­
nimsenmemişti. Demokrit'in bu görüşü Epikür tara­
fından beğenilmiş, Epikür aracıhğı ile dc Yeniçağ bu
teoriden haberdar olmuştur. S o n u ç olarak, D e m o k ­
rit'in attım teorisi ile modern atom teorisi arasında
doğrudan bir bağlantı vardır.
128
IIKÇAC FELSEFESİ
D e m o k r i t ' İ n ; sıcağın, s o ğ u ğ u n , rengin, sesin vb.
şeylerin öznel durumlar olduğu sonucuna nasıl ulaştı­
ğını tam olarak anlamış değiliz. O n u n , bu gibi du­
rumların kişiye bağlı oldukiarmı gözlemleyerek, bu
düşünceyi öne sürmüş olması mümkündür. Nitekim
aynı su bir kişiye sıcak, başka birine ise soğuk gelebi­
lir. Aynı g ö z , ışığa bağlı olarak, nesneleri başka başka
renklerde görebilir. O y s a bir nesnenin ö l ç ü l e b i l e n
kısmı sabit kalıyor. İşte D e m o k r i t ' e öznel (sübjektif)
ve nesnel (objektif) durumlan ayırt ettiren, b u göz­
lem olsa gerektir.
B u ayırma bizi Demokrit'İn bilgi teorisine ulaştı­
rır. Heraklit ve Parmenİdes, evreni duyumlarımızla
mı yoksa akıl ile mi kavradığımızı araşürmişlardı. D e ­
m o k r i t ' İ n bu iki filozofun görüşleri arasındaki ara
yerde bulunduğunu söyleyebiliriz. O n a göre bilgileri­
miz duyu organlarımız aracılığı ile bize ulaşır, fakat
duyu organlarımızın ulaştırdığı bu bilgilerin güvenir­
liği konusunda bizi ancak akıl aydınlatır, akıl yönlen­
dirir. Aklın en ç o k güvenilir bulduğu duyum, dokun­
ma duyumudur. Demokrit'İn evreni, her şeyden ün­
ce, dokunma duyumuzun bİzc tanıttığı evrendir. Bu
evren atomlardan oluşur. Atomlar sertür, şekli vardır
ve uzayda yer kaplar. B i z nesnelerin sertlik vc şekille­
rini dokunarak aİgilanz. D o k u n m a duyumu bLze nes­
nelerin gerçek niteliklerini lanstır. G ö r m e v c işitme
duyumlarımız bize ancak görünüşler evrenini tanıurlar. G ö r m e duyumu konusundaki Demokrit'İn ortaya
koyduğu varsayım Ortaçağın önemli bir bölümünde
etkili olmuştur, Demokrit; gözde, dışındaki nesnelerin
görüntülerinin oluştuğunu görmüş vc bu görüntünün
129
İ L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A Ğ F E L 5 E F E TARJIIı
nesnelerden ayrılarak göKc girdiği kanısına varmıştır.
Nesnelerin kendisinden koparak göze gelen şey, nes­
nelerin imajı (haya!İ)dır. Oysa d o k u n m a d u y u m u z
doğrudan nesnelerin kendisini algılar. G ö r m e duyu­
muz ise, nesnelerin kendisini değil dc ancak onlann
görüntülennİ algılamamızda aracılık yapar.
Demokrit'İn en önemli varsayımı, d o ğ a d a kendili­
ğinden bir Zûrunluğun geçerli o l d u ğ u d u r . Evrenin
oluşumu konusunda aynı Anaksagoras g i b i , şu soruyu
sorar; Ea/langıçtaki
da bir diizen^
kargaşadan,
kaostan
bir kozmos oluşmuştur?
nasti
oluyor
Bir başka konu­
da da Demokrİt Anaksagoras ile aynı görüşü paylaşır:
H e r şey aynı cinsten parçalardan oluşmuştur, güneşin
ateş. Suyun su atûmlanndan oluştuğunu kabul eder.
Anaksagoras, evrenin
olmaz,
bir düzen
düzene
sağlayıcı
kavuşması
^üş
kendiliğinden
olmalıdır,
diyordu.
D e m o k r i t ' e göre bu düzenin kendiliğinden oluşması
mümkündür. Demokrit bu tezini savunurken şu ör­
neği verir: Harman
ayırmak
istersem
yaparken
havaya
duklarından,
buğday
rı ifin saman
tanecikleri
buğdayı
savururum.
taneleri
samandan
Böylece, ağır
bir yana,
başka bir yana
hafif
ol­
oldukla­
ayrılırlar.
İş­
te, diyor D e m o k r i t , evrendeki her şey b ö y l e kendi
kendine olan bir yasaya göre olur. Ağır atomlar aşağı
düşer, hafif olanları yukarıya yükselir, Ya da deniz kı­
yısındaki dalgaları izleydim: B u dalgalar bazı taşlan
kıyıya atar. Bu sırada dikkat edilince aynı cinsten taşlann, söz gelişi düz taşların hep bir araya yığıldığı g ö ­
rülür. B u olay da gösterir ki, aynı cinsten şeyler ken­
diliğinden daima bir yerde toplanırlar. O halde evreni
düzenleyen bir gücün aynca gerekliliğini savunmaya
130
İ L K Ç A Û FELSEFESİ
gerek, yoktur. K e n d i l i ğ i n d e n yasalar aynı şeylerin,
kendiliğinden bir yerde toplanmasını sağlar. D e m o k ­
rit organik yaşamın da kendiliğijıden oluştuğunu sa­
vunur. Canlılarda küre şeklinde vc ç o k h ı z l ı olan
atomlar vardır. Yaşamı sağlayan, ruhu oluşturan bu
atomlardır. E u atomlar dağıldığında, bedenden aynldığında ölüm söz konusu olur.
T ü m bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi D e ­
m o k r i t , kendisine kadar adı geçen lüm filozofların
hepsinden çok daha bilinçli bir maddecidir (materya­
list). Demokrit'in bir çok konuya değindiğini, çeşitli
olayların açıklamasına giriştiğini düşünebiliriz. Ancak
kendisinden bize yeterli belgeler kalmadığı için bu
konudaki bilgilerimiz eksikur. Eizc kadar ulaşan yazı­
larından ahlâk ile ilgili olanlar vardır. Ahlâk konusu
ile kendisinden önceki filozoflar da uğraşmıştır. An­
cak bu dönemde ahlâk problemleri dİn içinde işlen­
miştir. Ayrıca ahlâk görüşlerini özdeyişler şeklinde
formu 11 end irmek yaygındı. Demokrit de ahlâk anlayışmın büyük bir bölümünü özdeyişler şeklinde kaleme
almıştır. Fakat bunların içinde kendisinden sonraki
dönemin ahlâk problemlerine olanak sağlayın görüş­
ler vardır. D e m o k r i t ' t e n sonraki Yunan felsefesinde
ahlâk İle İlgili düşüncelerde özellikle bit kc>nu etkili
olmuşmr: B u da gerçek mutluluk kavramıdır.
pekun
mutlu, saytiactık
birystşam
le bir yaşam nerede bulunabilir?"
netsii kaznnütr?
"GerBöy­
Daha sonraki Yunan
felsefesinin ahlâk konusundaki temel s o r u n u , temel
kuşkusu bu soruda düğümlenmiştir. T ü m Öteki ahlâk
konuları daima bu ana konuya dönüştürülmüştür. B u
d ö n e m d e ahlâk, mutlu bir yaşama ulaşmak için bir
13t
İLKÇAÛ v a O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARİHİ
araç, bir yol gösterici olarak algılanmıştır. B u anlayışı
Demokrit'ten kalan yazılarda da görebiliyoruz, ikinci
özellik ise, mutluluğa götüren yola ancak tutkulara
egemen olmakla ulaşılabileceğinin benimsenmesidir.
Tutkularına tutsak olan, tutkularını kendisine üstün
tutan insan, er ya da geç mutsuz olacaktır diye düşü­
nülüyordu. Aynca böyle b i r insan akıllı da saydamaz,
çünkü akıl ile tutkular biri ötekine zıt olan yetilerdir.
Ancak tutkulannı aklı ile dizginleyebilcn, ölçülü yaşa­
yabilen kimse mutlu olabilir. Yunan felsefesi ölçülü
olmayı, serinkanlı olmayı dalma cn yüksek erdem say­
mış ve bu nedenle tüm istekleri; insanın kendine hâ­
kim olmak, ölçülü bir yaşam sürmek gereksinimine
dönüştürmüştür. Demokrit'İn ahlâk anlayışını da bu
çizgiler içinde İrdelemek gerekir.
D e m o k r i t ikİ insan tipini karşılaştırır: B i r yanda
tutkularının arkasında sürüklenen insan^ ö t e yanda
ılımlı vc sakin yaşayan insan. B u sakin yaşam, yani öl­
çülü yaşam, yaşamı ve ruhu oluşturan atomların fizikî
ve fizyolojik durumları ile aynilcşir. D c m o k r i t ' t e iki
kavram ahlâkın temelini oluşturur: B u n l a r d a n biri
zenginlik, yani para tutkusudur.
Demokrit, "zenginlik P£yoksulluk nedir?" diye so­
ruyor. Zenginlik bİr fazlalık, yoksulluk ise bir yokluk­
tur. Zenginlik, elde edilmesi gereken şeylerin aşırı de­
recede olması demektir ki, bunun için çaba harcama­
ya değmez. Yoksun olmakla yoksul olunur, fakat bİr
şeyden yoksun olmak, yalnız dışardaki nesnelere bağlı
olmayıp, bana da bağlı olan bir şeydir. B e n kendimi
bîr şeyden yoksun b ı r a b r ı m ya da bırakmam. Şayet
yoksunluğa katlanmayı bilirsem, dışardaki belli nesneler
132
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
eksik diye kendimi hiçbir zaman yoksul saymam, De­
mokrit'in vurguladığı ablâkm temelini oluşturan ikin­
ci kavram, genel çıkarların Özel çıkarlardan ö n c e gel­
mesidir. O bunu şu örnekle açıklar; Bir inmntn
rumu
man
kötü ise, ötekilerin
mümkündür.
Ancak
kimse kimseye yardım
genel
pozum
olması
bulmak
daha
ona yardım
herkesin
edemez
kötüdür.
etmesi
durumu
kötü
olur. O halde
Felâket
if in her zaman
İse,
felaketin
özel oluna,
olanaklar
du­
her za­
buna
vardır.
So­
nuç olarak, D e m o k r i t ' i n ahlâk İle ilgili düşünceleri bir
sistem halinde toplanmış değildir. Daha çok, birta­
kım erdemli, özlü sözler ve muduluğa nasıl ulaşılaca­
ğını gösteren yol gösterici açıklamalar şeklindedir.
133
İLKÇAĞ V 9 O H T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
Tarih Felsefecileri
Beredot (M.Ö. 484 - 424)
Antik felsefenin ilk dönemi, her şeyden ö n c e , bir
d o ğ a felsefesidir. B u d ö n e m i n felsefesi, ö n c e l i k l e ,
nesneler evrenini tanımak ister. B u n u n için olacak,
bu dönemde sorulan başlıca sorular şunlardır: B M ev­
renin
yapîst
olaylar
nnîtldır?
ortaya fikar?
leyen şeyler nelerdir?
nelerdir?
Bu nesneler
Bu olayların
Olayları
evreninde
ortaya fikışım
doğuran
sebepler,
ne
tür
etki­
güçler
Bu d ö n e m d e felsefe, insana vc o n u n tarihi­
ne ait konularla geçici olarak ilgilenmiştir. Nitekim
Demokrit'ten kalan yazılardan yalnızca birinde insan­
lık tarihi konusu ele alınmıştır.
Eski Yunan'da tarih ile ilgilenme çok eskilere ka­
dar gider. Yunan tarihçilerinin gerçek babası
dof^wr.
Here-
Çeşitli geziler yapan H c r c d o l , gictiği yerlerin
İnsanları ve tarihleri ile ilgilenmiştir. O , daha çok bir
öykücüdür. Dolaştığı yerlerde gördüklerini, kendisine
anlanlanları aktanr ve bu yerlerin insanlarını, onların
özelliklerini, tarihlerini tasvir eder. H e r e d o t ' a bugüne
kadar bir eleştiri yapılmamıştır, çünkü o yalnızca ak­
tarmıştır.
134
I L K Ç A 6 FELSEFESİ
Thukydides (M.Ö. 460 - 400)
H e r c d o t ' t a n sonra Yunanlıların ikinci büyük ta­
rihçisi Thukydidcs'tir. O , Atina ile İsparta arasındaki
3 0 yıl süren ve M . O . 4 0 4 yılında sona eren ünlü Pelopponncs savaşları sırasında yaşamış ve b u savaşlan
tasvir etmiştir. Thukydidcs, tarihi her şeyden ö n c e , si­
yasî açıdan inceler ve tarih ile bunun İçİn ilgilenir.
"Peloppones
Savafİartnın
Tarihi"
adlı yapıtında, özel­
likle bu savaşların nedenlerini ve sonuçlanın ele alır.
O bu yapıtını, vatandaşlarına siyasî bir eğirim kazan­
dırmak, onlan siyasî açıdan bilgilendirmek için yaz­
mıştır. Görüleceği gibi Thukj'didcs, H e r e d o r ' a göre,
ç o k farklı bir tarihçidir. Hercdût yalnızca bir öykücü­
dür, oysa Thukydides tarihi, siyasî açıdan ele alan bir
tarihçidir. Aralarındaki farklılığa rağmen, her İkisi de
tarihçidir ancak tarih filozofu değildir. Bir başka de­
yişle, her İkisi dc tarihî olaylarla ilgilenmişler, tarihin
anlamı vc amacım, insanın tarih içindeki rolünü dik­
kate almamışlardır.
Oysa Demokrir tam b i r tarih filozofudur.
Onu
öncelikle, İnsanı tarih çerçevesinin, bütünü içine yer­
leştirmek konusu ilgilendirir. Demokrit'İn bilmek is­
tediği: İnsanhk nasıl bir başlangıçtan bugünkü dunıma gelmişdr, yani insanlık tarihinin evrimi nasıl oluş­
muştur? D o ğ a filozoftan, doğa olaylarının başlangıcı­
nı, doğanın özünü, doğanın yapısını öğrenmek iste­
mişlerdi. D e m o k r i t ise, tarih filozofu olarak, ayrıca
insanlık tarihînin başlangıcını vc bu tarihe temel olan
gerçekleri de bilmek istemiştir. Demokrit'İn b u konu­
yu gözlem vc deneylere dayanarak cevaplandırması,
kabul edilemez. O , insan toplumunun ilk durumuyla
135
İ L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
İlgili olarak, yalnızca bir tasavvur öne Sürer; iman,
rihin başlan^mnda
müştür.
lenmiş,
Doğanın
mağara
hayvanlam
sunduğu
benzer bir yaşam
meyveleri
ya da ağaç kovukiannda
toplayarak
ta­
sür­
bes­
bannmtşttr
Özetle; Başlangıçta insanların bir kültürü y o k t u . Kül­
tür, yani insanların aletler yapması ancak sonraki bir
gelişimin ürünüdür. Hastalık ve ölüm konusunda da
insanlar bu İlk dönemde aynı hayvanlara benzer bir
yaşam sürmüştür. Hastahblar karşısında çaresizdiler.
T o p l u m u n bu ilk ve ilkel şcklİnİ yaşayan insan çare­
sizlikler, korkular içindeydi. Çaresizlikler içinde yaşa­
mak, insana bu çaresizliği ç ö z m e y e , bunut^ için bİr
şeyler bulmaya yöneltti. Başka bir deyişle çaresizlikler
İnsanı buluşlar yapmaya zorladı. S ö z gelişi insan top­
ladığı mey\'eleri, bu meyvelerin bulunmadığı zamana
kadar koruyup, saklamak zorunda kaldı. S o ğ u k t a n vc
sıcaktan korunmak için evler yapıldı. D e m o k r i t ' e gö­
re bu buluşlar yapılırken, hayvanların yaşamlanndan
çok fazla şeyler öğrenilmiştir. S ö z gelişi kuşlar da )aıva yaparlar. Hay\'anlara korunmaları için doğanın ver­
diği silahlar, insanda korunmak için silah yapma dü­
şüncesini doğurmuştur. B u türden çaresizlikler vc sı­
kıntıların neden o l d u ğ u buluşlar yardımıyla insan,
hayvan yaşamını andıran ilkellikten kendini kurtar­
mış, kültür yaşamına geçmiştir. B u gelişmede insanın
en büyük başarısı sayılması gereken buluş kuşkusuz
V J 7 " olmuştur. Dil aracılığı ile insan ö t e k i insanlarla
anlaşabilme olanağına kavuşmuştur.
Demokrit'e göre tanh, insan kültürünün, insan bu­
luşlarının tarihinden ibarettir. İcaüar tarihi sürekli ola­
rak artan bir gelişmeyi belgeler. Demokrit, gelişmeyi^
136
İLKÇAS
FELSEFESİ
tarihin odak noktası yapan düşünürdür. O , ttıtumuyla, kendisine kadar olan Yunan düşüncesine ters düş­
müştür. Pek çok ulusun efsanelerinde, tarihin başlang ı c m d a bir m u d u d ö n e m yaşandığı, t o p l u m u n bir
c e n n e t yaşamı sürdüğü görüşü yaygındır. Eski Yuna­
nistan'da bu görüşü ilk kez Hesiod belirlemiştir.
Hesiod (M.Ö. VIII. yüzyıl)
Yukardaki s ö z ü e d i l e n g ö r ü ş ü n Y u n a n d a k i ilk
temsilcisi şair H e s i o d ( M . Ö . 8 0 0 ya da 7 0 0 ) ' d u r .
Sonradan E m p e d o k l e s bu görüşe katılmıştır. O da
başlangıçta insanlarm mutlu bir yaşam sürdüklerine
inanır. Hesiod'a görc insanlar altın d ö n e m i n d e basit
ve tekdüze bir yaşam sürdüler, fakat buna rağmen
ç o k mutiuydular. B u mutluluk döneminde henüz çe­
lişme vc savaş yoktu. İnsanların başkalarına baskısı da
söz k(îmısu değildi. B u d ö n e m , insanlar arasında tam
bir sessizliğin hüküm sürdüğü, doğa nimetlerinden
rahatlıkla yararlanıldığı altın bir dönemdir. Hesiod'a
g ö r e , bu başlangıç dönemi, tam anlamıyla bir barış vc
huzur dönemidir. Dcmûkrit ise bu ilk d ö n e m i n bİr
sıkıntı ve çaresizlik d o n e m i o l d u ğ u n a inanır. Hesi­
od'a g ö r e , İnsanın en tehlikeli buluşu ve icadı olan
para, yani s e n c t i n ortaya çıkması, insanların güçlügüçsüz diye iki sınıfa ayrılmasma neden olmuştur. Al­
tın dönem sona ermiş, demir dönemi yani çekişme ve
kavga dönemi başlamıştır. Bundan sonra insanlar ara­
sında para, servet, güç uğruna bir çekişme başlamış­
ur. Böylece adaletin bulunmadığı, bir baskı, bir zor­
lama dönemi yaşanır oldu. Fakat zamanla insanda ilk
duruma gcrİ dönme, o mutlu dönemi yeniden yaşama
137
İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ
İsteği doğdu. İnsanlık, şimdi yaşadığı k ö t ü koşullar­
dan kurtularak ilk mutlu döneme döncbilnne tutkusu­
nu sürekli içinde taşıdı. Hesiod'un bu g ö r ü ş ü , D e ­
mokrit'in gelişme görüşü ile çatışır. D e m o k r i t ' e göre
insanlık tarihi, sürekli bir gelişimdir. İ n s a n , tarihinin
akışt içinde, başlangıçtaki hayvan yaşamından sürekli
uzaklaşarak daha iyi bir yaşama kavuşmuştur. Hesi­
od'a göre tarih, sürekli bir dönüşüm harekcridir. Yani
tarih, altın dönemden başlayarak demir döneminden
geçtikten sonra yeniden altın dönemine d ö n e n bir yol izler. Empedokles bu altın dönemi pek parlak, pek
hayalci bİr biçimde canlandırır: B u döne mdc insan­
larla hayvanlar arasmda bile düşmanhk y o k t u , doğa
canlılara nimetlerini bol bol sunuyordu. Tarihin ak(şıyla ilgili birbiriyle çatışan bu iki görüşe, felsefe tari­
hinin akışı içinde sık sık rastlayacağız. B u n u doğrula­
mak için büyük bir sıçrama yaparak X V I I I . yüzyıla bir
göz atalım.
136
İLKÇAĞ FELSEFESİ
XVIIL Tüzyti Aydınlanma.
Felsefesine Kısa Bir Baktf
XVin.
ma"
yüzyılın yaygın felsefesi olan
"Aydınlan­
akımı gelişime inanır. İnsanlık tarihinin sürekli
bir gelişme olduğunu., tarih boyunca İnsanın sürekli
ilerlediğini savunur. B u felsefe, özü dikkate almınca,
D e m o k r i t ' i n görüşlenni yineler. Rousseau, Aydınlan­
m a felsefesinin, insan tarihinin sürekli gelişmeyi i û d c
ettiği görüşüne karşı çıkar. Rousseau, Aydınlanmacılann aksine, İnsanlığın uygar durumundan duyduğu
rahatsızhğı dile getirir ve insanlığın doğal durumunu
över. Doğal durum İnsanın altın dönemidir. Uygarlı­
ğın gelişmesi ancak baskı ve zorlamanın artmasına
neden olmuştur. Kültür ve uygarhğı bu şekilde suçla­
yan Rousseau'nun n c denli bü^mk bir etkiye sahip ol­
duğunu biliyoruz. Yeniçağda ç o k etkili olan b u birbi­
rine karşı iki tarih anlayışına, çekirdek halinde, ilkçağ­
da rastlıyoruz. D e m o k r i t , insan ve İnsanlık tarihini,
kendine ana kuşku konusu yapmış bir d ö n e m i n düşü­
nürüdür. Ancak özellikle insan ile ilgili olan bu done­
me geçmeden önce zamanın doğa felsefesine bir kez
daha döneceğiz.
139
İLKÇAĞ
ORTAÇAĞ F E L S E F E lAFtİHİ
,„ve Son Pisagorcular
Demokrit'İn, İlkçağın en büyük d o ğ a bilginlerin­
den biri olduğuna hiç kuşkn yoktur. Fakat, onun bize
kadar pek az yapıtı ulaşabilmişdr. Bu donemin doğa
bilimi alanında Demokrit'İn yanında ö t e k i bİr kısıra
düşünürler vardır ki, bunlar özellikle İlkçağın astro­
n o m i İ n c e l e m e l e r i n d e ö n e ç ı k m ı ş t ı r . B u n l a r daha
sonraki Pisagorculardır. Bunların içinde c n önemlile­
rinden biri matematikçi Archyras'nr.
Archytas (MA 430 - 34S)
Pisagorculann cn önemli basanlarının, evreni ma­
tematiksel düşüncelerle açıklama çabası olduğunu bi­
liyoruz, Ancak, hatırlanacağı gibi, Pisagorcular mate­
matiği sonunda bir sayılar sezgiciliği (mistiği) haline
getirdi. Onlara göre nesneler arasındaki t ü m oranları
sayılarla göstermek olasılığı vardır vc dc b u gereklidir.
Pisagorcular sayılar evreninin gerçek evrenin örneği
olabileceğine İnanırlar. Bu gerçek örneği incelemekle,
onun bir görüntüsü olan doğayı da kavramış oluruz,
E u anlayış, kuşkusuz abartılıdır. Ancak ilk düşünme­
lerde bu tür abartılara her zaman rastlanır. Gerçekte
140
İLKÇAâ FELSEFESİ
doğru vc yararlı olan bu düşünüş, hemen abartılarak
her alana uygulanmak istenmiştir. Pisagorculann bir
başka özelliği dc ikicilikleridir (düalizm). O n l a r ev­
rende biri ötekine zıt İki öğenin geçerli olduğunu be­
nimser. B u öğelerden biri "smtrstz"
ise b u sınırsız alanda bir "stnır"
alandır. Ötekisi
çizendir. Sınırsız
olan uzaydır. B u uzayda aralık yoktur, bİüşiktir. S ı ­
nırh olan, bu uzay içine konmuş olan noktalardır. İş­
t e b u görüşten hareket eden Pisagorcular D e m o k rit'inkinin tam karşıtı bir evren görüşüne ulaşırlar.
Demokrit'İn boş bir uzay varsaydığını biliyoruz. Oysa
Pisagorcular uzayı madde ile aynilcştirirler. Başka bir
deyişle, uzayın aynı cinsten olan sıvı bir madde oldu­
ğuna vc sıvı içinde dönüşüm yapan hareketlerde bu
lunduğuna inanırlar. Demokrit İse boş uzayda atom­
ları hareket ettirir. Pisagorcular ile D e m o k r i t arasın­
daki bu karşıtlığın yeni zaman felsefesinde yeniden
günceli eştiğine tanık oluyoruz.
XVn.
ve
XVIIL
yüzyıldaki
iki karşıt
fizik
anlayı­
şından biri, D c m o k r i t ' t e n hareket eder, öteki ise daha
ç o k Archytas'tan
(Descartesfiziği).
Archytas ve yandaşlan Demokrit'İn, özellikle do­
k u n m a duyumunu t e m e l alışını eleştirir. G e r ç e k t e n
Demokrit'e göre bize nesnenin gerçek yapısını tanı­
tan d o k u n m a d u y u m u z d u t . Ö t e k i d u y u m l a r
bize
nesnenin yalnızca görünüşlerini tanıtırlar. Oysa Pisa­
gorculara göre dokunma duyumuz da bizi, öteki du­
yularımız gibi, yanıltır. S ö z gelişi dışardaki şeyler gö­
zümüzde renk etkisi oluşmrur. Bir şeye dokununca da
elimizde sertlik etkisi oluşur. Bunun içindir ki dokun­
ma duyumuz, görme duyumuzdan kesinkes ^rksızdır.
141
İ L K Ç A Ğ V B ÛFITAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ
Şayet nesne gerçek yapısı yönünden renkten uzak-ara
yoksun ise, aynı zamanda sertlikten dc yoksundur.
Nesnenin yapısına dönük gerçek niteliği; uzayda yer
tutması, yer kaplamasidır.
Sonraki Pisagorcularla ilgili olarak özellikle Efla­
tun'un "Tİmmos"
diyalogundan bilgi ediniyoruz. Bu
Pisagorculann gerçek başansı astronomi alanındadır.
Onlann astronomisi, temelde, modern astronomiye,
yani Kopernİk'in astronomisine ç o k yaklaşır. Pisagor­
cular, her şeyden ö n c e , dünyayı evrenin sabit merkezi
olmaktan çıkaran^ o n u kendisi de hareket eden bir
yıldız olarak anlayan ilk astronomlardır. Pisagorcular
evrenin merkezinde bir ateşin bulunduğunu ve dün­
yanın da bu merkezdeki ateş çevresinde döndüğünü
kabul ederler. B u merkezî ateş çevresinde dünyadan
başka güneş vc beş gezegen dc dönmektedir. Oysa
İlkçağın ve özellikle de Aristo'nun bunun tam karşın
bir görüşü benimsediğini biliyoruz. Aristo'ya göre
evrenin merkezinde dünya vardır. Güneş vc öteki yıl­
dızlar dünyanın çevresinde hareket ederler. Pisagor­
culara g ö r e , dünyanın bir yüzü sürekli olarak merkez­
deki ateşe dönüktür. B u n u n içindir ki biz merkezdeki
ateşi göremeyiz ve dünyanın bu ateş çevresindeki ha­
reketi sırasında güneş ile yıldızlarm sanki dünya çev­
resinde döndüğünü sanınz. Oysa bu, dünyanın hare­
ketinden o l u ş a n , tamamiyle yanlış bir izlenimdir.
B u n d a n sonra dünyanın kendi ekseni etrafında da
döndüğünü kabullenmek İçin ancak b i r adım daha
atmak yeterli olacaktı ki, bil adım son Pisagorcular
tarafından atılmıştır. Sonunda Eflatun'un Akadcmisi'nden olan b i r Pİsagorcu b i l g i n , g ü n e ş i evrenin
142
İLKÇAâ FELSEFESİ
merkezi yapmış vc böylece Kopernik'e tümüyle yak­
laşmıştır.
Kopernİk'in İlkçağın astronomi varsayımlarına ya­
bancı olmadığım, bunları bildiğini, kendi varsayımına
öncülük edenleri ciddî bir şekilde incelediğini biliyo­
r u z . G e r e k İlkçağda, gerek O r t a ç a ğ d a ,
Aristo'nun
Otoritesinin egemen oluşu yüzünden, Pisagorculann
astronomi alanında vardıklan sonuçlar ilgi görmemiş,
her iki çağda dünya evrenin merkezi sayılmış ve öteki
tüm yıldızlann dünyanın çevresinde döndüğü görüşü
benimsenmiştir- Böylece Yunan felsefesinin İlk bölü­
m ü n ü , yani bu fcJsefcnİn doğa olaylarıyla İlgili olan
ilk bölümünü noktalamış oluyoruz.
Bu ilk dönem filozoi^lan Özellikle doğa konusuyla
ilgidendiler. B u n l a n n belirgin niteliği, doğa filozofu
olmalandır, Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz filozoflar
gerçekte doğa bilginleri olup, biraz da din alanında
yenileşme yanlısı düşünürlerdir. Bunlann h e m e n hep­
si, yalnızca bir konuya ilgi duymamıştır: Bu k o n u İn­
san ve insanın yaratılışı konusudur. Yalnız Demokrit
için, tarih konusunun bir problem oluşturduğunu bi­
liyoruz. D e m o k r i t bu kuşağın son örneğidir. Ancak
bu ilk doğa filozoflan ile D e m o k r i t arasında şimdi ele
alacağımız bİr düşünürier topluluğu vardır ki, bunlar
öncelikle insan konusu ile ilgilenmişlerdir. B u filozof
İar topluluğunu
belli bir isimle anmak g e l e n e k o l ­
muştur: BunJara "Softst'lcr
denir.
143
İLKÇAĞ V 3 OHTAÇAĞ F E L S E F E TABİHİ
Sofistler
Sofist kelimesinin öteden beri, biri gcnİş öteki dar
iki anlamı vardır. B u kelimenin geniş anlamıyla: İlk­
çağda, sofist denilince, genellikle şair vc filozof kişiler
anlaşılır. Dar anlamı ise: Belli bir filozoflar topluluğu­
na, yani M . O . 5 0 0 ' d e yaşamış olan filozoflar toplulu­
ğuna verilen isimdir. Bundan, başka
"sofist"
kelimesi,
özellikle Efiâtun'un etkisiyle özel bir anlam kazan­
mıştır. B u kötü anlamın haklılığı savunulamaz, çünkü
b u ismi taşıyanlar, felsefe tarihi b a k ı m ı n d a n hiç de
önemsiz kişiler değildir.
Bundan önce tanıttığımız filozoflar, ö z d e , doğayı
araştıran bilginlerdi. Sofistler ise birer bilgin, birer
araştırmacı olmayıp^ her şeyden önce birer Öğretmen­
dirler. S o f i s t l e r e , özellikle İran savaşından s o n r a ,
İranhiann yenilip Atina'nm siyasal vc kültürel alanda
büyük bir gcfişmc gösterdiği d ö n e m d e
rastlıyoruz.
B u d ö n e m d e Atina'da vc ona uyan öteki Y u n a n kent­
lerinde köklü (radikal) bir demokrasi iktidara gelmiş­
ti. B u demokrat idare şimdiye kadarkilerden çok daha
fazla insanın devlet yönerimine katılmasını sağlamış­
tır. İşte bir yandan kültürel gelişim, öte yandan demok­
rasi yönetiminin özellikleri o d ö n e m Yunanistan'da
144
[LKÇAÛ FELSEFESİ
eğitim yönünden geniş ölçüde bir gereksinimi o m y a
çıkarmıştır B u gereksinim, o zamana kadar ö z e l olan
ve daha çok kölelerce yönetilen eğitimin daha bir genclleşip genişlemesine neden olmuştur. Yeni siyasal
vc sosyal koşullar, özellikle, siyasal eğitimi sağlayan
genel bir öğretim gereksinimi doğurmuştur. Nerede
böyle bir gereksinim doğarsa, orada bu gereksinimi
karşılayacak birtakım kimselerin ortaya çıkması doğal­
dır. İşte Sofistler dc böyle bir gereksinimin ortaya çı­
kardığı öğreticilerdir. B u n u n içindir ki Sofisüer, ön­
celikle öğretmendirler. B u n l a r Y u n a n i s t a n ' ı n çeşitli
kcnderindc dolaşırlar, uğradıkları yerlerde para karşı­
lığında ders verirler. Ders vermeyi bir meslek haline
getirmek, hele derslerin para karşılığı verilmesi, o za­
m a n a kadar Y u n a n i s t a n ' ı n t a n ı m a d ı ğ ı bir o l a y d ı .
Özellikle tutucu çevreler için para karşılığında ders
vermek pek çirkin bir davranış sayılıyordu. B u döne­
mi Antik dönemden ayıran en büyük farklardan biri.
Antik dönemin işe az ö n e m vermiş olmasıdır. Eski
Yunan'da beden gücü ile çalışmak aşağılanan b i r dav­
ranış sayılıyordu. Beden işlerinde ancak köleler çalıştınlır. Aynı şekilde, mesleğiyle geçinen zcnaatkârlann
da toplumda saygınlığı y o k t u . İşte Sofistlerin ders
vermeyi bir meslek yapmaları ve derslerin para kaı^ılığı verilmesi, o dönemdeki Yunanistan'da hiç mi hiç
hoş karşılanmamıştır.
Sofistlere karşı olanların başında yer alan Eflâtun,
"Protagoras"
adlı diyalogunda Sofistlerin ne biçim in­
sanlar olduğunu ve bunların çalışma biçimlerini çok
canlı olarak tasvir ermiştir. Protagoras Sofistlerin en
eskilerinden vc en büyüklerin dendir. D i y a l o g şöyle
başlar: Eflatun'un hemen tüm diyaloglaanda birinci
145
İLKÇAĞ V B O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
konuşmacı olan Sokrat'ı bir gün sabah erkenden bîr
delikanl] yatağından uyandırır vc kendisine ünlü Protagoras'ın geldiğini coşkuyla anlatır, Dclikanh Protagoras'tan mudaka ders almak istediğini dile getirir.
Sokrat delikanlıya isteğinin erişilmez bir şey olmadı­
ğmı, yeterli parası varsa isteğinin kolayca yerine gele­
bileceğini söyler. Sonra kalkıp birlikte Protagoras'ın
konakladığı eve giderler. Burada Protagoras'tan baş­
ka bir kaç Sofist daha vardır. Eflâtun, Sokrat ile deli­
kanlının eve girdikleri zaman gördüklerini çok canlı
bir biçimde anlatır. Protagoras büyük bİr salonda bir
aşağı bir yukan dolaşıyor, arkasında öğrencileri ken­
disini saygıyla izlemektedir. Aynı salonun bir köşesin­
de öteki bir Sofist, Hippias
g ö k y ü z ü n ü göstererek
astronomi dersi vermektedir. Salona, bitişik odadan
birrakım sesler gelmektedir. B u odada da bir başka.
Sofist, Prodikos
y^XW'gi yerden d e r s veriyor, Salona gi­
ren S o k r a t ile delikanlı P r o t a g o r a s ' a yaklaşırlar ve
kendisine delikanlının isteği iletilerek ders verİp vere­
meyeceği, verebilecekse bunun hangi konuyla İlgili
olacağı sorulur, Protagoras delikanlıya: Benden
alirken
günden
^ünc
daha
erdemli
olduğunu
ders
görecek­
sin, ben sanu yararlı
olacak şeyler, işine yardımcı
cak şeyler öğreteceğim
der. Bununla da astronomi öğ­
ola­
reten Hippias'a taş atmış olur. Delikanlı dersin konu­
sunu sorunca, Protagoras bunun her şeyden önce bir
vatandaşa siyaset alanında gerekli olan şeyler konu­
sunda olacağını, kendisine her vatandaşın bu konuda
bilmesi gereken şeyleri öğreteceğini söyler.
O zamanki Atina'da her vatandaşın bilmesi gere­
ken şeylerin başında hitabet geliyordu. Sofistlerin eği­
tim uygulamalarının ağırlık merkezini hitabet oluştu146
ELKÇAâ P E L S t F t S i
ruyûrdu- B u da belli nedenlere dayanıyordu; O za­
manki Atina'da hitabet sanaünı bilmek kişiye ç o k bü­
yük saygınhk kazandırıyordu. Çünkü devlet ile ilgili
önemli kararların alındığı "Halk
Mcclisi"ı\dc
hitabet
çok etkili oluyordu. Ayrıca hitabet yargılama için çok
gcrckJiydi, çünkü davacı ile davalının yargı ö n ü n d e
söyledikleri nutuklar, yargıçların kararları üzerinde et­
kili oluyordu. T ü m bunlar söylenen sözlerin güçlü
olmasını gerekli kılıyordu. Ancak bu hitabet sanatının
bazı sakıncalı yanları da yok değildi. Sofistlerin yaptı­
ğı gibi, istemli bir biçimde öğretilen konuşma sanatı,
yalnızca karşısındakini inandırmayı temel alır. İ ş t e S o ­
fistlerin karşıtları onları özellikle b u yönden eleştir­
mekte vc sorgulamakla haklıdırlar. Sofistlerin kötü
ünlerinin başlıca nedenlerinden biri dc b u hitabet an­
layışlarıdır.
Sofistlerin öteki bir özelliği ise, özellikle insan konusuyla uğraşmalarıdır. O n l a r bu konuyu ele aldıkları
zaman, kuşkusuz, bazı şeyleri biliyorlardı. Kendilerin­
den öncekilere yabancı olmayan Sofistler, insan ile il­
gilendikleri için, tarih konusuna da yabancı değildi­
ler. B u konuda da kendilerinden önceki felsefe okul­
larından hiçbirine katılmadılar, onlar arasmda yalnız­
ca karşılaşnrmalar yapmakla yetindiler. B u karşılaşnrmalar sonunda şu sonuca vardılar: Şimdiye
felsefe,
evren konusunda
tutarlı
bir anlayış
kadar
elde
ki
edeme­
miştir. S ö z gelişi Heraklit ile Elealılar arasında b i r zıt­
lık vardır. Heraklit her şeyi oluş durumunda g ö r ü r vc
bu oluş içinde sabit olan, kalıcı bir şeyin var o l d u ğ u ­
nu reddeder. Elealılar ise, tam tersine, oluşu redde­
d e r G e r ç e k varlığın başlangıcı vc sonu olmayan bir
1 4 7
HKÇaĞ V4 O R T A Ç A Ğ
L 5 5 F E T*RJJHI
süreklilik, bir kalış olduğunu İleri sürerler. Unsurlar
konusunda da filozoflar bir uzlaşmaya varabilmiş de­
ğildir. Birisi ana unsurun su, birisi hava, bir başkası
ise ateş olduğunu savunur. E n sonunda bir
filozof
bunlara toprağı da katarak dört unsurun d a ilke oldu­
ğunu öne sürmüştür. Anaksagoras ile D e m o k r i t ara
smda da bir anlaşmazlık söz konusudur: Anaksagoras'a göre evrenin başlangıcında, belli bir plâna görc
yaratan bir ruh vardır. D e m o k r i t ise d o ğ a d a ancak
makina işleyişi cinsinden (mihaniki) bir zorunluluk
olduğunu savıuıur. Sofistlere göre: "Ne kadar
varsa, evrenin
yapısı hakkında
o kadar görüş
filozof
vardır."
Bu yüzdendir ki, bu filozoflar gerçeği Öğretemezler.
H e r filozof kendi düşüncelerinin doğru, başkalarınınkilerin yanlış olduğunu s a ^ n u r . Burada şu soru öne
çıkar: "Acaba^gerpek
rüşlerden
herbiri
diye bir şey kalır
diye bir şey var mıdır?
ötekiyle çeliştiğine
göre, geriye
Tümgögerpsk
mt?" Kanıtlanabilir bir gerçek karşı­
sında duyulan kuşku ile hitabette karşıdakini inandır­
mayı amaçlayan kuşku arasında bir uyum vardır. Fel­
sefe tarihinde, bilgi teorisi açısından, ilk şüpheciler
Sofisderdir. Sofistler, tümel bir gerçeğin varlığından
ilk şüphelenenlerdir. Sofistler teorik alanda şüpheci,
uygulama alanında öğretmen ve hitabet öğredcîleridir. Aynca onlar özellikle insan konusu ile İlgilenirler,
doğa konuları, bunların ilgi alanının dışında kalır.
Protagoras (M.Ö. 480 ^ 410)
Sofistlerle ilgili aktardığımız bu bilgiler, özellikle,
Sofısderin ilklerinden ve de en ü n l ü l e r i n d e n olan
Protagoras için uygun diişer. Protagoras Atina'nın
14B
ILKÇAĞ FELSEFESI
büyük devlet adamı Psrikk^'m
çevresinde olanlardan­
dır. O da, Anaksagoras gibi, Tanrıları reddetmekle
suçlanmıştır. Gerçekte o , T a n n l a n n varlığını reddet­
memiş, ancak düşüncesindeki genel şüpheci karakter­
den dolayı, "Tanrtlar
var tnj., yok Jnu, bilemeyiz"
de­
miştir. Bundan dolayı tutuklanmış, ancak yargı uygu­
lanmadan önce kaçmış ve Sicilya'ya giderken yolda
boğulmuştur. Geleneğe göre Protagoras'ın,
"Gerpek"
adında bir kitabı varmış, bu kitabın başında ç o k ünlü
şu kural bulunuyormuş: 'Tnsan
her peyin
ölpürüdür."
Bu kuralın anlamı: Protagoras için tümel geçerli bir
gerçek yoktur. Olsa olsa h e r insanın kendisine has
İnançları, görüşleri vardır. K e n d i l i ğ i n d e n o l a n b i r
g e r ç e k t e n söz e d i l e m e z , bir İnsanın k e n d i n e g ö r c
gerçek saydığı şeyler olabilir. Eflatun'un aktardığına
göre, Protagoras bu varsayımını duyumlarımızın bizi
yanıltmasına dayandırıyormuş. O , duyum ve algıların
Öznel (sübjektif) vc göreli (rclatifl olduklarına ilk kez
değinen düşünürdür:* Biri sıcak, öteki soğuk, üçün­
cüsü dc ılık su ile dolu üç kap olsun. O n c c bir elimi
sıcak. Öteki elimi de soğuk suya sokayım, s o n r a da
her iki elimi birlikte ılık suya koyayım. S o n u ç t a aynı
ılık su, bir elime daha soğuk öteki elime olduğundan
daha sıcak gelecektir, Acaba haklı olan elim hangisi­
dir? Acaba haklılık konusunda iki elimin kavgaya tu­
tuşmalarının bir anlamı var mıdır? Şüphesiz bir anla­
mı yoktur, olmamalıdır. Çünkü b u ılık SLL, yalnızca
cic geldiği gibidir. İşte sıcak ve soğuk İçin s ö z konusu
olan bu durum, her şey İçin dc böyledir. S o n r a du-
'
Bu gözlem bu9L;n modern psikolojide de geçerliliğini aynen sürdürüyor. (V.
Okur)
149
İ L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
yumlara bağlı algılarımızdaki bu durum, t ü m bilgile­
rimiz için de geçerlidir.
Yunan felsefesinin ilk dönemindeki filozoflar ger­
ç e ğ e ulaşmak için uğraşıyorlardı. Heraklit, Elealılar,
Pisagorculann tümü; tümel olarak geçerli olan kendi­
liğinden bir gerçeğin var olduğuna vc bu g e r ç e ğ i n in­
san tarafindan bilinebileceğine inanıyorlardı. Fakat ilk
kez Sofistler gerçeğe ulaşma çabasından caymış vc
yalnızca gerekli vc yaradı bilgiler edinmeyi kendileri­
ne amaç edinmişlerdir. Sofistleri öncelikle, İnsan vc
insanın evreni ilgilendirir. Onların gerçek amaçlart b u
evrene yararlı olmaktır. B u nedenle onlar kendilerin­
den önceki filozofların amaç bildikleri gerçeğe yaban­
cı kalmışlardır.
E u gerçek kavrammı ilk kez Protagoras eleştirmiş­
tir. Ona göre kendiliğinden gerçek diye bir şey söz
konusu olamaz, ancak insan içİn yararlı olan bazı bil­
giler vardır. Protagoras bu görüşünü şöyle temcllendİrir: Bilgilerimizi bize duytımlanmız sağlar. Duyumlanmızm oluşturduğu bu bilgiler, evreni birine bir bi­
çimde bir başkasına bîr başka biçimde gösterirler. Ay­
nı bir ısı bir İnsana sıcak öteki bİr insana soğuk gele­
bilir. Acaba bunlar üzerinde tartışmanın bir anlamı
var mıdır? Yoktur, çünkü evren, herkese kendi du­
yumlarının gösterdiği bİçİmdc vardın B u n u n içindir
ki bana böyle görünen bir şey, bir başkasına başka
türiü görünür. O halde herhangi bir şey konusunda
birbirinin tam karşıtı olan iki görüş öne sürmek olasıhğı her zaman vardır. B u karşıt görüşlerin hangisinin
doğru olduğunu kanıtlamak olanaksızdır. Bu karşıt
görüşlerin hangisinin d o ğ r u o l d u ğ u n u g ö s t e r m e k
150
^LKÇAĞfELEEFES[
İçin, olsa olsa bir tek yol vardır. B u da, bu görüşlerin
birinin daha doğru olduğunu karşımızdaki n e telkin
vc inandırma (ikna) yolu ile benimsetmektir. S o n u ç
olarak doğru ve yanlış düşünce yoktur, ancak insamn
düşüncesini karşısındakine beccrikülik göstererek be­
nimsetmesi vardır. Önemli olan, insanın kendi görü­
şünü savunma biçimidir, Bunun için tek araç vardır,
hitabet. Bunun içindir ki Sofısdcr düşüncenin dış gö­
rünümü ile yani dil İle ilgilenmişlerdir. Onların dil
konusundaki araştırmalan bize kalan başanlı çalışmalanndan biridir. Nitekim Sofistler dilbilgisi ( g r a m e r )
bilimini ilk ortaya koyanlardır. S ö z gelişi c ü m l e n i n
analizini yapmak, bazı dilbilgisi kurallarının konulma­
sı SoHstlere aittir, B u n a karşı tüm metafizik konular­
da, söz gelişi yer İle gökyüzünün ilişkisi, evrenin nite­
liği vb, konularda, Sofistler şüpheci bir görüşü sirngclerlcr. Protagoras'ın Tanrılar konusundaki düşüncesi­
ni anımsayalım: "Ona göre
mîlamak
Tanrılar
ipin elimizde
var olabilir
Tanrıların
varhğtm
ka-
bunun
ipin
bir arap yoktur,
de, olmayabilir
de."
Gor^ias (M.Ö. 483 - 376 ?)
Şüphecilikte çok ileri giden Sofist filozoflardan bi­
ri de Gorgias'tır. Gorgias Antik dönemin ünlü hariplerindendir vc tanınmış biçim sanatkândır Eflâtun onun adını taşıyan bir diyalogunda bize Gorgias'ı her
türlü felsefi;nin karşıtı olarak sunar. Anlatıya göre
G o r g i a s ' ı n "Doğa
Konusunda"
Konusunda
ya da Var
Olmayan
gibi acayip isimli bir yapıtı varmış. B u
yapıtta üç kökten görüş ileri sürülmüş: "Bir pey yok­
tur,
olsa bile bunu
bilemezdik,
151
bilsek
bile
bankasına
İLKÇAĞ v s OBTAÇAĞ F£LSEF£ TARİHİ
aktammazdtk."
Göcüldüpi
gibi, bilimin olanaklarım
yok etmek için Gorgias'îan daha ileri gidilemez. G o r gias birinci tezinde, 'fe^f^iV/^y_>iöj^fMr''diyerek Elcalılara yandaş o l u y o r . B u tezini İse şöyle savunuyor:
E ğ e r bir şey gerçekten var olsaydı; bu şey ya sınırsız,
oluşmamış, başlangıçsız vc sonu olmayan bİr şey ola­
caktı; ya da smırh, oluşmuş bir şey o l a c a k t ı . Şayet
ikinci şıkkı benimsersek, yani var olanı bir çokluk, sı­
nırlı ve oluşmuş oian bir şey olarak anlarsak, bu du­
rumda varlık sürekli kendisinden başka bir şey olacak­
tır. B u da bizi Elcalılann gösterdikleri İçinden çıkıl­
maz güçlüklere götürür. Çünkü bu şekilde, bir şeyin
hem var hem dc yok olduğunu benimsemek gerekir.
Fakat birinci şıkkı; yani var olanın uyumlu, sınırsız,
var olmamış bir şey o l d u ğ u n u d o ğ r u buinrsak^ bu
durumda böylc bir varlığın tüm uzay vc zamanı dol­
durması gerekecektir. Uzay ve zamanı dolduran bir
şey, aynı uzay ve zaman gibi, b ö l ü n e b i l e n bir şey
o l u r d u . Artık uyumlu olmaktan çıkar, parçalardan
oluşmuş olurdu. S o n u ç olarak konuyu hangi açıdan
düşünürsek d ü ş ü n e l i m , her zaman bazı çelişkilere
düşmek zorunda kahrız. Gorgias'm bu şıkları savun­
ma şekli, kendisinin sağlıklı bilimsel araştırma ile pek
ilgisi olmadığını gösteriyor. O n u n yaptığı, daha çok,
kavramlar ile oynamadır. "Bilim
değil
midir?"
mümkün
müdür,
konusu sağlıklı olarak araştırılacağına,
konu yalnızca bir oyun d u m m u n a sokuluyor. İkinci
şıkka geçelim: Bir şey var olsa da, bunu bilemezdik.
Çünkü biz evreni iki araç ilc^ yani ya algılarımızla ya
da aklimiz ile biliriz. Duyumlarımıza dayanan algıla­
rımız bizi tümel bir gerçeğe g ö t ü r e m e z ,
duyumlar
herkese evreni bir başka türlü gösterir. B u n u zaten
1&2
İLKÇAĞ F E L S g F g S l
Protagoras da göstermiştir. Akim işlevi olan düşün­
meye gelince: H e r çeşit şeyi düşünmek olasıdır. B e n
hiç var olmayan bİr İnsanı düşünebildiğim g i b İ SLI
üzerinde yürüyen bir arabayı da düşünebilirim. Dü­
şünme, aranılan şeyi bulmak açısından yüksek bir ye­
tenektir. D ü ş ü n m e , bize tasarlanan şeyin d o ğ r u olup
olmadığını anlamak için, kesin bir bilgi veremez. O
halde algılanmız olsun, düşünmemiz olsun btzi ger­
çekten benimsenen bir gerçekliğe ıılaşnramaz, Üçün­
c ü şık; Şayet b u şeyi bilseydik, b u d u r u m d a bunu
başkalanna bildiremezdik. Çünkü bildirme kelimeler
ile olur. Fakat bir kelimenin benim anladığım anlamı­
nı, başkalarının da anladığını nereden bilebilirim? Ke­
limelere yüklediğim anlamı ancak ben bilirim. Başka­
larının kelimelere yüklediği anlamı ben nasıl bilebili­
rim? Gorgias burada çok önemli bir konuya,
oluyor
İiyor?"
da bir bilgi
bir insandan
ötekine
"nasvl
aktıtrılabi-
konusuna değiniyor. B u üzerinde gerçekten
ö n e m l e düşünülmesi gereken bir konudur. G o r g i a s
bu konuya kesin bir cevap bulmaya çalışmak yerine,
yalnızca konunun güçlüğüne değiniyor, ç ö z ü m ü n ü n
olanaksızlığını söyleyerek konuyu geçiştiriyor.
Gorgias'm yapıtı Sûhst düşüncenin tipİk bLr örne­
ğidir. Burada konunun tiriz bir çözümü için girişim­
ler yerine, yalnızca zekânın zengin g ö r ü n ü m l e r i n i
sergilemek içİn olanak ve nedenler bulmak istendiği­
ne tanık oluruz. B u türden yapıtların titiz d ü ş ü n e n
kişilerce eleştirilmesi doğaldır. Nitekim Yunan kentle­
rinin tutucu çevrelerinde Sofısderin felscfclcrînc karşı
bir karşı çıkışın başladığını görüyoruz. B u tutucu çev­
reler genellikle zaten felsefeye karşıdır. Sofistlerin or­
taya çıkışı, bu karşı çıkışı güçlendirmiştir.
153
İ L K Ç A Û V B O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHJ
T ü m bunlara karşm Sofisrlerin külrür tarihi açısın­
dan önemleri büyüktür, Bunların kültür tarihine yap­
tıkları en büyük katkı, insanı ve insan toplumlarını in­
celemiş olmalarıdır. Sofistlerin yaşadığı d ö n e m e , yanİ
M . Ö , V , yüzyıla, Yunan Aydınlanma
Çajı
denir.
Nitekim X V l l - X V l l I . yüzyılda özellikle Batı Avru­
pa'da karşılaşnğunız bir düşünce akımına da
lanma"
Aydın­
denildiğini biliyoruz. B a t ı Avrupa'daki bu
aydınlanma akımının karakteristik yanı, b u a b m ı n ge­
leneklere karşı açtığı savaşnr. B u akım dinsel, ahlak­
sal, siyasal, sosyal tüm törelerin insanın eseri oldukla­
rını kanıdamaya çalışmıştır. İşte Sofi^sderîn dc amacı
budur. Onlar da rüm törelerin insan eseri olduğuna
inanırlar. B u konuda Sofistler bir farklılığı vurgula­
maya özel önem vermişlerdir: Toplumsal kurumlarda
insanın yaptığı ile doğanın yaptıklan hangileridir? S ö z
gelişi, ahlâk ve hukuk yasalarımızın kurallarının hangi
yanı insanın^ hangi yanı doğanın eseridir? Bu vc ben­
zeri konularda hangi düşünceler doğal, hangileri in­
sanın yaratmasıdır? B u tür ayırımlardan sonra İnsan
tarafindan yapılan bir şeyin, yine insan tarafindan de­
ğiştirilebilmesi kabul edilir. B u yönleri ile Sofistler ye­
nilikçidir. Özellikle bu tarafları ile Sofistler, o zaman­
ki Yunan aydınları üzerinde çok etkili olmuştur. Bu
etkileme özellikle sanat üzerinde çok belirgindir.
154
ILKÇAS
FELSEFESİ
Tunan Drama'ctlart ve Sofistler
Yunan sanat çevrelerinde özellikle dramaııın bü­
yük rolü olduğunu biliyoruz. Şİmdİ ele aldığımız dö­
nemde M . Ö . V . yüzyılda. Yunan tiyatrosu e n parlak
dönemini sergilemiştir. B u dönemde üç büyük drama
yazarıyla karşılaşırız: Aischyloi,
Sophokks,
Ett-ripİdes.
Bunlann ilk ikisi Sofistlerin önceki döncmincic yaşa­
mıştır. Euripides İse Sofistlerin çağdaşıdır ve tüm
eserlerinde Sofistlerin etkisi görülür. B u sanatçdarı il­
gilendiren konulara bakarsak, özellikle de ilk ikisinin,
insan ile "kader"
^ra.sında.ki ilişkileri çözmeye çalışnk-
lannı görürüz.
Aiskhylos (M. Ö. 525 - 456)
Aiskhylos^un en büyük yapın "Orestes
Telâketi"dır.
Orcstcs'in annesi, babasını öldürmüş ve sevgilisi ile
evlenmiştir.
O r e s t e s , babasının ö c ü n ü annesinden a l m a k ve
kaderin kendisine yüklediği bu görevi yapmış olmak
için annesini öldürüyor. Fakat bu kez de annesini öl­
dürdüğü için günaha girmiş oluyor. Aisklıylos'un bu­
rada işlediği konu bİr efsaneden alınmıştır. İşlenen
155
İ L K Ç A Ğ v a O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
konuda yapıtın ana teması kolayca görülebiliyor: İn­
san kaçamayacağı bir kader İlc karşı karşıyadır. E ğ e r
takdir edilmişse, insan istese de istemese d e bu kade­
rin onu suçlu yapacağı kesirdir. Ancak T a n n n m el
koyması ilc insan kaderin kendisine yüklediği kor­
kunç sondan kunulabilir.
Sophûkles (M.Ö. 496 - 406)
Sophokles'İn büyük dramı Ödipus'u
g ö z d e n geçi­
rirsek yine aynı şeyle karşılaşınz; Ödipus da kaderin
ağır yüklemesi akındadır. Kâhinler Ödİpus'a bir gün
babasını öldürüp annesi ile evleneceğini söylemişler.
Ödipus bu korkunç sondan kurtulmaya çalışır, fakat
başaramaz, sonuçta kaderin dediği olur. E u yapıtta
da irasan ve kader ilişkisi araştırılır. Burada da insan
kaderin dileğine terkedilmiş halde bırakılır.
Euripides (M.Ö. 484 - 406)
Kendisinden daha yaşh olan iki dram yazanmn ele
aldıkları konular, daha ç o k , din ve metafizik prob­
lemlerdir. Oysa Euripides'e gelince, tümüyle başka
bir evrene geldiğimizi görürüz. E u r i p i d e s , bugün,
anladığımız şekilde karakter drammi yazan ilk sanat­
kârdır, O n u n dramında belirli karakterleri temsil edcn insanlar vardır. B u insanları artık kaderleri değil,
kendi karakterleri yönlendirir. Bunlar yalnazca karak­
terleri gereği felâkete sürüklenir ya da akıllan yardı­
mıyla kurtulurlar. Akıl burada karakteri düzeltici bir
rol oynar. Eurİpîdes'in dramlarında insan üstü bir
gücün etkisini bulmak, hemen hemen olanaksızdır,
1S6
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
O n u n dramlarında tüm ölçüleri insanî olan bir dünya
İle karşılaşînz. B u dramlarda iyilikleri, kötülükleri vc
dc didişmeleri ile "İnsan"ı
buluruz.
Bu düşünüş, İlk olarak Sofısdcrce ortaya k o n m u ş ,
onlar sayesinde özel bir ilgi görmüştür. Sofistlerin
görüşlerine görc kader vc tüm Tanrılar evreni^ yalnız­
ca İnsanın bulduğu şeylerdir. T ü m Sofısderin çahşmalarmda Protagoras'ın şu dpik cümlesi hâkimdir:
"İnsan herşeyin
Ölfiisiidiir."
157
İLKÇAÛ v e O R T A ç ; \ Ğ F E L S E F E TARİHİ
Devlet Teorileri ve Son Sofistler
Sofistler öncelikle devlet, toplum vc hukuk alanlarmda insanm karşısına çıkan sorunlarla
uğraştılar,
insanlar topluluk hâlinde, bir devletin sınırları içinde
ve birtakım hukuk kurallarına uyarak yaşarlar. Sofist­
ler, sosyal koşulların, hukuk düzenlerinin, devlet şe­
killerinin zaman içinde değiştiğini vc b u n l a n n
her
devlette başka başka o l d u ğ u n u kavramışlardı. B u
g ö z l e m l e r d e n s o n r a Sofistler devlet v c h u k u k u n
Tannlarca yaratılmadığı, bunların insan eseri olduğu
sonucuna varmışlardı. Acaba insanları devlet ve hu­
kuku oluşturmaya zorlayan sebep ne olabilir? B u so­
runda birbirine karşıt iki görüş ile karşılaşıyoruz ki,
bunlann daha sonra felsefe tarihi boyunca sürdürül­
düğüne tanık oluyoruz. B u karşıt görüşlerden birine
bugünkü bir deyiş ile "sözleşme teorisi"
diyebiliriz.
B u görüş, devletin bir sözleşmeyle kurulduğunu var
sayar. Bunun karşıtı olan teoride ise devletin güç uğ­
runa yapılan bir çatışmadan doğduğu ve g ü c e dayan­
dığı savunulur.
Birinci teoriyi açıklayabilmek İçin P r o t a g o r a s ' ı n
yine karakteristik bir görüşünden yararlanabiliriz. Ef­
latun'un Protagoras adlı diyalogunda bir efsaneye yer
150
İLKÇAÛ FELSEFESİ
veriliyor. B u efsanede Protagoras, insanlann hayvan­
lardan bir özellikle ayrıldığını anlatır. B u , i n s a o m
hayvana göre ç o k g ü ç s ü z ve çaresiz bir d u r u m d a
doğduğudur. T ü m hayvanlar yaşam kavgasında, ayak
ta kalabilmek için doğa tarafindan bazı araçlar i l c do­
natılmışlardır. S ö z gelişi yırtıcı hayvanlann pençeleri,
keskin dişleri, güçleri vardır. Geyik hızh koşabilir. Ba­
zı hayvanlar kışın dehşetine dayanabilmek i ç i n kalın
posdar ilc donanmıştır. Oysa doğa insana bu araçlar­
dan hiçbirini vermemiştir. İnsamn ne gücü, n e hızı,
ne pençesi, ne de keskin dişleri vardır. İnsan hiçbir
hayvan ile karşılaş tınlamayacak biçimde kışın s o ğ u ğ u
na çırılçıplak bir şekilde bırakılmıştır. O halde insan,
yaşam kavgası ile başedebilmek için, tüm hayvanlara
oranla daha güçsüz vc daha eksik bir durumdadır. İş­
te bu nedenle insan yavrusu tüm hayvan yavruların­
dan daha ç o k korunmaya vc bakıma gereksinim du­
yar. Fakat yaşam kavgasmdakı bu eksikliklerini gider­
mek için insanların da başvuracakları bir ç ö z ü m var­
dır: Birlikte yaşayıp birbirlerini desteklemek, karşılıklı
olarak birbirlerini korumak.
"Devlet
ve hukuk
nasıl
oluşmuştur'?"
sorusunu ilk
kez Sofistlerin öne sürdüğünü görmüş ve bu soruya
birbirine karşıt iki cevabın verildiğini aktarmıştık. B u
cevaplardan biri devlet ve hukukun, insanlann birlikte
yaşamak için aralarında yaptıkları bir a n l a ş m a d a n
doğduğunu varsaymışlır. Bu düşünceyi Protagoras'ın
bir efsaneye dönüştürerek açıkladığını biliyoruz. İn­
san yaşam kavgasında cn eksik yaratılmış bir yaratıkür. D o ğ a , hayvanlara doğuştan bağışladığı araçlardan
irîsanı yoksun bırakmıştır. B u n u n içindir ki însun hay­
vanlann doğarken dünyaya birlikte geürdikleri araçlara
159
İLKÇAĞ V e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
cş değerdeki şeyleri, sonradan, yapay olarak yapmak
zorunda kalmıştır. Protagora&'tan ö n c e k i
dan Anaksagtjras, insanın hay\'anlarda
filozoflar­
bulunmayan
üstün bir araca sahip olduğunu söylemiştir. Bu araç
insanın elidir. El yardımı ile insan alet yapma olanağı
bulmuştur. İnsanm yaptığı araçlardan yararlanabilme­
si, ancak öteki insanlarla birlikte yaşaması İle müm­
kündür. İnsan her hay\-'andan çük daha fazla sosyal
yaşama gereksinim duyar. Çünkü, insaıı i ş bölümüne
uygun yaratılmıştır. İnsanlann bİr b ö l ü m ü n ü n silahla­
rı, öteki bölümünün toprağı işleyecek a_raçlan üret­
mesi, bir başka bölümünün evleri yapması, bir bölü­
münün dc giysileri dikmesi gerekir. Bunlardan başka
toplumun dış düşmanlara karşı korunmasını üstlenen
insanların da bulunması gereklidir. Ayrıca birlikte ya­
şamak ve biriikte çalışmak için düzeninin sorumlulu­
ğunu yüklenen, bu düzeni kurumayı kendisine görev
sayan insanlara da gereksinim vardır. P r o t a g o r a s ' a
göre insan tüm bunlar içİn hiçbir hayvanda olmayan
olanaklara sahiptir ki bunlar; birlikte yaşamanın anla­
mını vc değerini kavrama yeteneği ile karşılıklı anlaş­
mayı sağlayan bir dile sahip olmaktır.
O halde insanlann birlikte yaşama gereksinimin­
den oluşan bu düzenin amacı nedir? Kısaca: Herkesin
düzenden yararlanmasıdır. Çünkü bu düi^en olmadan
insan yaşayamaz. B u n u n içindir ki insan, devlet ve
hukuku yaratmıştır. Devler vc h u k u k u n , bireylerin
karşılıklı olarak yararlanmaları sonucu oluştuğunu sa­
vunmak bizi zorunlu bir sonuca götürür; Acaba dev­
let vc hukuk herkesin yararlanması için m İ kurulmuş­
tur? Gerçekten böyleyse, o zaman herkesin devlet ve
hukukun sağlayacaklarından aynı şekilde yaradanması
160
İLKÇAâ FELSEFESİ
gerekmez mi? Böylece devlete katılan herkes eşit hak­
lara sahip olur, toplum nimederinden eşİt olarak yararlanır ya da yararlanması gerekir. Bu sözü edilen
eşitlik doğal bir haktır. Çünkü h e r insan dünyaya aynı
şekilde gelir, yani h e r İnsan aynı olanak ve araçlardan
yoksun olarak doğar. B u açıdan insanlar arasında hiç­
bir fark yoktur. Birhkte yaşamaya, bİr toplum oluş­
turmaya her insan gereksinim duyar ve h e r insanda
topluluğun değerini kendisine tanıtacak bir yetenek
bulunur. İnsanlar arasındaki tek fark; bu bütünlüğü
sürdürmek ıçın birinin şu, ötekinin bu yönde çalışma­
sıdır. İşte tüm bu düşüncelerden, Sofistlerin g ö z ü n d e
d o ğ a l devlet biçiminin demokrasi o l d u ğ u s o n u c u ,
kendiliğinden görülecek kadar açıktır. Herkesin dev­
let düzenine bizzat katılması gerekir. Herkesin ortak
yaşamın ürünlerinden, nimetlerinden aym şekilde ve
aynı düzeyde yararlanması gerekir.
Tamşması günümüze kadar süregelen devletin bir
sözleşme sonucunda oluştuğu teorisini Sofistler açık
bir biçimde temsil etmişlerdir. Onlara göre, insanlar
yalnız başlanna yaşamanın güçlüğünü, tek başlarına
doğa ile kavgalannın olanaksızlığını gördüklerinden,
aralarında bir sözleşme yaparak, birlikte yaşama so­
rumluluğunu kabullenmişlerdir. B u sözleşme teorisi
b i z e h i ç de yabancı d e ğ i l d i r . B u deyimin
au'nun
Roaîse-
adıyla anıldığını biliyoruz, F a k a t R o u s s c -
au'nun "Toplum
Sözleşmesi"
devletin kuruluşunu bir
sözleşmeye dayandıran tek kitap değildir. X V I I - X V I I I . yüzyılların tüm devlet felsefeleri, bu düşünceyi sa­
vunur. Aynca bu teori ilk kez X V I I - X V T I I . yüzyıl da
ortaya çıkmış değildir. Anımsanacağı gibi bu görüşü
161
İL KÇf:C-, yv O ^ T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
İlkçağdaki Sofistlere kadar götürebiliriz. S ö z l e ş m e te­
orisini ilk kez ortaya atan Sofist düşünürler, bu teori­
den ç o k köklü birtakım sonuçlar çıkarmaktan geri
kalmamışlardır: Sözleşme teorisini temsil eden ve bu
nedenle kökten (radikal) demokrasiye taraftar olan
Sofistler, köleliğin doğal olmayan bir kurum olduğu­
nu savunmuşlardır. S ö z gelişi Antiphon
adlı bir S o ­
fistten günümüze kadar kalabilen bir yazıda, açık bi­
çimde; insanlann temelde eşit oldukları, tıüm insanla­
n n devlet içinde aynı haklara sahip oldukları savunu­
lur ve bundan da köleliğin doğal olmayan bir kurum
olduğu sonucu çıkardır. Zira aynı devlet çerçevesinde
bir kısım insanlann özgür, öteki kısım insanlann köle
olması, bazılarının devletin n i m e t l e r i n d e n rahatça,
bazılarının ise smırh olarak yararlanması doğa[ olma­
yan bîr durumdur. Sofistler tüm sosyal kurumlarda
doğal olan ile insanî olanı, yani bunlann hangi kısım­
larının doğadan geldiğini ve hangi kısımlarının da in­
sanlar tarafindan yapıldığını ayırt etmeye ö z e n göster­
mişlerdir. Hangi devlet şekli insanın eseridir? Hangi
devlet şcidl doğaldır, idealdir yani her yerde, her za­
man ve her dönemde geçedidir?.. Ö t e yandan İlkça­
ğın tüm ekonomik yaşamının kölelik kurumuna da­
yandığını da biliyoruz. İlkçağın ekûnonnik yaşamın­
dan köleliği soyudayamayız. Çünkü tüm b e d e n işleri­
ni köleler üstlenmiştir. Bunun içindir ki b u dönemde
köleleri olmayan bir devlet, yalmzca bİr ütopya, yani
temelleri havada asılı olan bir devlet sayılacaktır. O
d ö n e m i n tutucu çevrelerinin Sofistlerin b u kökten
(radikal) değişimci görüşlerine karşı çıkmaları, bu g ö ­
rüşlerini hayalci saymalarını doğal karşı la malıyız. As­
lında Sofistlere karşı olan bu tutucu çevrelerin karşı
162
İLKÇAÛ
FELSEFESİ
çıkmaları, Sofistlerin b u kökten değişimci görüşleri
yüzünden daha da güçlenmiştir.
S ö z ü n ü ettiğimiz sözleşme teorisi yanında, yine
Sofisdcrden bir bölümünün savunduğu, bir başka te­
ori daha vardır. B u teori, bir öncckirıe zıttır.
"Dep­
ict" adlı ünlü yapıtının birinci kitabında Eflâtun, ç e ­
şitli Atina vatandaşlarını devletin temeli üzerine ko­
nuşturur. Burada "adalet
nedir?"
sorusu ü z e r i n d e
durulur. K o n u ş m a sırasında Eflâtun
Thrasymachos
adlı bir Sofiste d c söz verir. B u Sofist, o zamana ka
dar bu konudaki tüm söylenenlerin anlamsızlığını sa­
vunur. O n a g ö r e adalet, yalnızca b o ş b i r s ö z d ü r .
Adalet diye bir şey yoktur, ancak iktidar içİn yapılan
bîr kavga vardır. B u n u n için d e ; adaletli insanlar,
adaletsiz insanlar yoktur, yalnızca daha güçlü ve da­
ha zayıf insanlar vardır, insanlar için en güçlü zorla­
ma, öteki insanları buyruğu altına almak ıçİn yapılan
zorlamadır. Adalet de yasalara uymaktan başka b i r
şey değildir. Yasa dcnİlcn şeyler, yalnızca hâkimlerin
tutuklulara karşı kullandıkları kendi güç ve iradeleri­
dir. O halde devlet, iktidar olma uğruna yapılan b i r
kavganın ürünüdür.
Aynı görüşü Eflâtun Gor^ias
adlı diyalogunda bir
başka Sofistin ağzından dile getirir. Devletin b i r ikti­
dar, bir güç göstermesinden başka bir şey olmadığını,
ünlü Sofist G o r g i a s ' m öğrencisi Kallikles
savunur.
Kallikles d c , T h r a s y m a c h o s g i b i , insanlar arasında
adaletli olanlar vc adaletli olmayanlar diye b i r sınıf­
landırma yapılamayacağını, olsa olsa, İnsanlarrn kur­
nazlar vc budalalar diye İki sınıfa ayrılabileceğini ileri
sürer vc görüşünü şöyle savunur: Ahlâk,
163
yalmzca
İLKÇAĞ ve Ü R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHf
güfsüüerin
mak
güflüleri,
ipin buldukları
sonunda
üstün olmak
ri yetersizdir.
başvururlar:
şey olduğu
ve ahlâk
ahlâk,
yapılan
güplerini
içindir
Güçlerini
ahkcty-
güçsüzler
ki güçsüzler
güçlüleri
da böylelikle
ortaya
insanlar
arasında
bitmez
tükenmez
yeterince
çıkmıştır.
kavgada
çalıprlar
Böyle
re üstünlük
olunca
uğrunda
güçsüzlerin
bir hileden
akıllı
hileye
ve kötü bir
kandırmaya
iktidar
de
güçle­
bir
kuilanmanmçirkin
konusunda
Güçlüler
Çünkü
isterler, ancak bu konuda
Bunun
lere karşı ileri sürdükleri
ğildir.
kuilanmaktan
bir araptır.
başka
güçlü­
bir şey de­
iseler bu hileye
kan­
mazlar.
Görüldüğü gibi devlet ve hukukun kaynağı konu­
sundaki bu görüş, sözleşme teorisine karşıttır. Eu gö­
rüş devlet vc hukukun doğuşunu, birlikte yaşamanın
nimetlerinden eşit olarak yararlanmak için yapılmış
olan bir sözleşmede değil, aksine acımasız bir kavgada
bulmaktadır. Böyİc bir hareket noktası oJan bu teori­
nin; dcvlen, herkese eşit haklar sağlayacak bir örgüt­
lenme olarak değil dc, aksine, güçlünün güçsüze her
zaman hükmetmek İsteyeceği bir örgütlenme olarak
algılaması doğaldır. B u görüşe taraf olanlar, herkesi
ortak yaşamın nimetlerinden aynı ölçüde yararlandır­
mak isteyen demokrasi yönerimini reddeder. Devlette
ancak güçlünün güçsüzü bazı haklardan yoksun bırak­
ması söz konusudur ve bundan da bir "efendi"
tİpi
hayat bulur. Güçlü olan kİşi efendidir vc efendiliğin
tüm haklanndan yararlanır. Güçsüz olan, efendi olma­
yan kişi, bu haklardan tümüyle yoksundur.
Bu ölçüsüz güç kaygısı vc baskı düşüncesinin uy­
gulanmasına Atina özellikle tanık o l m u ş t u . Bu da,
1G4
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
Atina'nın Peieponncs savaşlan sonunda İsparta'ya ye­
nilmesi yüzünden iktidarda kısa bir süre kalabilen
Aristokrat y ö n e t i m i n başında yetenekli bir
sayılan Kritias
bulunuyordu. "Dinin
filozof
kaynAği"]X^ ait
bir teorisi bulunan Kritias'a göre; yüce jjüflerc
ödül ya da ceza veren Tanrıların
san düşüncesinin
disine
baskı
uymalarını
uygulayan
devletin
başındaki
ürünüdür.
sağlamak
devlet
daha rahat yönetebilmesi
Tanrılar,
ifin,
adamlarını
süslülerin,
varlığı,
tapma,
tümüyle
kullarının
anlara
sağlam
türetmiştir.
güçsüzleri
için bulunmuş
daha
bir
in­
ken­
bir
Dm;
kolay ve
görüştür.
Görüldüğü gibi, son Sofist kuşak aşın varsayımla­
ra saplanmıştır. Oysa Ük Sofistler görüşlerinde ç o k
daha ılımlıydılar. B u aşın görüşlere Yunanistan'ın tu­
tucu çevrelerinin şiddetle karşı çıktıklannı düşünebili­
riz. Nitekim tutucuların bu tür aşın görüşlere karşı
olduklarının bir göstergesi olarak, bu dönemdeki fel­
sefenin belli başlı temsilcilerine karşı bir dİzi dava aç­
tıklarına tanık oluyoruz. B u cümleden alarak Anaksa­
goras T a n r ı l a r ı r e d d e t m e k l e suçlanarak A t i n a ' d a n
kaçmak zorunda bırakılmışnr. Yine Sofisdcrin en es­
kilerinden ve en ünlülerinden olan P r o t a g o r a s da
Tanrıların varlığından kuşkLilandığı için aynı son ile
karşılaştı vc Atina'dan kaçmak zorunda kalcii. Sicil­
ya'ya kaçarken yolda (suda) boğularak öldü. B u tür
davalann en önemlisi kuşkusuz, Sokrat'a karşı açılmış
olandır. M . Ö . 3 9 9 yılında görülen bu dava, Sokrat'm
ölüm cezasına çarpnnlması ile sonuçlanmıştır. B u da­
va, tutucu çevrelerin Sofistlere karşı bir tepkisidir.
Öğrencisi Efiâtun'un da çok iyi gösterdiği gibi, Sok­
rat bîr Sofist değildir. T a m tersine, Sohstlcrc karşı ol­
duğu halde aym sona Lığramıştır.
165
İ L K Ç A Ğ v a O F Î T A Ç A Ğ F E L S E F E TARIHI
(Sokrates)
(M.Ö. 470 - 399)
,,,ve Sokrat
Sokrat ile Yunan felsefesi, tarihinin Önemli bir aşa­
masına ulaşmıştır. Buraya kadar sözü edilen fdozollara
öteden beri, "Sokrat'tan
öncekiler"
d e m e k alışkanlık
olmuştur. B u deyiş bile Sokrat'ın Önemini vurgulamak
için yctcrii bir katut sayılabihr. Gerçekten dc Sokrat,
Yunan felsefesi tarihinin akışından ayırmaya olanak bu­
lunmayan bir kişiliktir. Bundan sonraki felsefe akımla­
rının ana konusunu "Erdem
likleri nelerdir?"
nedir? Erdem-liliffin
nite­
sorulan oluşturur. B u konuyu yakın­
dan incelersek g ö r ü r ü z ki, bu okulların vc felsefe
akımlarının tümü erdemli kişi İdealitie m o d e l olarak
hep Sokrat'ı gösterirler. Erdemli olan insajı, yaşamını
aklı İle yöneten, tüm karar ve davranışlarına aklı ile
yön veren insandır. E u ideali, benzersiz bir şekilde,
ancak Sokrat'ın gerçekleştirdiği kabul edilir. Bunun
içindir ki Yunan felsefesinin bundan sonraki akışından
Sokrat'ın kişiliğini vc insanlığım ayırma olanağı yok­
tur. Sükrat^n yaşamı vc ölümü ile ilgili ç o k net bilgile­
rimiz var. Ancak, düşünceleri konusundaki bilgilerimi­
zin böylesine net vc zengin olduğunu söyleyemeyiz.
Sokrat'ın yaşamına ait yapıtlanndan o n u n kişiliği
konusunda açık bir bilgi edinebiliyoruz. S ö z gelişi
166
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
Öğrencisi Efiâtun'un kaleminden çıkmış olan
Phaidon
diyalogunda ölümü ile ilgili geniş bilgi vardır. Buna
karşılık düşünce vc görüşüyle ilgili çok az şey bilin­
mektedir. O kadar ki; "Sokrat'm
belli bir g'ârüşü
filozoftan
var mtdır?
çok bir ahlâk
Acaba
felsefe
konusunda
o belli bir
Öğreticisi sayılmaz
görüşteki
mı? " soru­
lan bile öne sürülebilir. Buna rağmen S o k r a t ' a belirli
bir görüş yakıştıran bir yapıtı elimizde bulunmakta­
dır, Ancak S o k r a t i n ölümünden 2 5 yıl önce yazılan
bu yapıt onu yalnızca karikatürize etmiştir. Ü n l ü ko­
medi yazan Aristophanes^\t\
"Bulutlar"dır.
b u konudaki yapıtının adı
Aristophanes bu yapıtında. Sofistlerin
kişilikleri vc görüşleri ilc alay eder ve bunların elebaşı
olarak da Sokrat'a rol verir. Kitabın konusu şöyledir:
D o ğ a konusunda bazı garip düşünceleri olan bir S o ­
fist vardır. B u Sofiste göre her şeyin sebebi bulutlar­
dır. - B u göndermenin, havayı her şeyin ana maddesi
varsayan ilkenin savunucusu Anaksİmenes'in (>ğrencilerindcn biri için yapılmış olması güçlüdür.- İ ş t e Sok­
rat olarak tanıtılan bu garip düşünceli Sofiste g e n ç bir
adam başvuruyor. Ondan beyazı siyah, siyahı beyaz
yapma sanatını öğrenmek istiyor. Bu delikanlı Sokrat'tan bazı hilelerle bİr şeyin tam zıddına nasıl çevrİ
lebileceğini öğrenmeyi amaçlar. Onun böyle bir be­
ceriye gereksinimi vardır. Ç ü n k ü babasına karşı bir
dava açmak istemektedir. Sokrat babasına saygısızlık
eden delikanlıyı haklı bulur. Sokrat'm, Sofisdcrin ö ğ
retim biçimlerinden ahnmış olan metodlaHa, b u deli­
kanlıya ders anlauşı karikatürize edilir. Yapıtın sonun­
da, bunlardan canı sıkılan dclikanhnın babası sahne
alır ve Sofisdcrin oturduğu yeri ateşe verir.
Dikkat edilirse Aristophanes'in karikatürize ettiği
167
İLKÇAĞ ve OFITAÇAĞ f E L S E F ^
TAFİHİ
tipin Sokrat ile hiçbir ilgisi yoktur. Burada Sokrat'ın
yalnızca adı kullanılmıştır. Fakat onun gerçek kişiliği
ortada yoktur. Eflâtun, hocasına, yakıştınlan bu duru­
m u reddeder. Sokrat'ın doğa ile hiç uğraşmadığını,
doğa kanunlanyla İlgilenmediğim, aynca para karşıhğı
hiç ders vermediğini anlatır. Onunla İlgili böyle bir
karikatürün çizilmesi, S o k r a t ' ı n ö l ü m ü n d e n 2 5 yıl
önce de Atina'da ünlü bir kişi olduğunu gösterir. Atinalîlar Sokrat'ı çevresi hep öğrencileri i l e çevrilmiş
olarak görüyorlardı, Fakat onlar, Sokrat'ın çevresin­
dekilere neler öğrettiklerini bilemiyorlardı. B u n u n
için olacak Sokrat'ın bu çalışmalanm, Sofisderin bili­
nen belli çahşmalanna benzetiyorlardı. Ötekİ Sofist­
ler, arasıra ortalıklarda görünüyor, ders veriyor vc
sonra da başka ülkelere gidiyorlardı. Oysa Sokrat sü­
rekli Arina'da kalmış ve yetmiş yıllık ö m r ü n ü hep Ati­
na'da geçirmişti. Sofistlere yapılan karşı çıkışın, ne
yaptığı pek belli olmayan Sokrat'a çevrilmiş olmasını
doğal karşılamak gerekir,
Sokrat'ın çevresinde toplanan öğrencileri, kendisi­
ne karşı büyük bir saygı vc tavır sergiliyordu. Bu öğ­
rencilerin içinde her tipten, her çevreden insanlann
bulunması dikkat çekicidir. S ö z gelişi Antisthenes
gibi
yan yabancı ve yan kölenin yanında yüksek aristokra­
siye ait bir Eflâtun da bulunabiliyordu. B u farklı kay­
naktan öğrencilerin birleştikleri nokta, hocalanna kar­
şı duyduidan engin saygıdır- Nitekim öğrencileri ara­
sındaki bu uyum ancak hocalarının ö l ü m ü n e kadar
sürmüştür. Sokrat'ın ölümü ile birlikte "iistad"ın
ger­
çek fikrinin ne olduğu konusunda öğrencileri arasın­
da tartışma başlamıştır. B u kavga yazı çalışmalarına
168
İLKÇAĞ FELSEFESİ
yansımışür. Sokrat'ın kendisi hiçbir şey yazmamıştır.
Aynca uzun uzun nutuklar da söylemiş değildir. O
ders venrkcn, kendisine özgü olan diyalog m e t o d u n u
kullanmıştır. İşte Sokrat özellikle bu noktada Sofist
lerdcn aynlır. Sofistlerin çalışmalarında uzun nutuklar
söylemek esastır. Sokrat ise öğretiminde yalntzca bazı
sorular sorar ve karşısmdakinin bunları yanitlamastm
isterdi. B u arada, kendisinin hiçbir şey bilmediğini,
kendisinde yalnızca başkalannm bildiklerini b i l i n ç ' e
çıkarma yeteneği olduğunu söylerdi. Yani Sokrat çev­
resindekilere, her şeyden ö n c e , kendilerini tanımayı,
kendileri üzerinde d ü ş ü n m e y e çalışmalarını telkin
ederdi. Sokrat'ın bu metodundan, belli bir yazı biçi­
mi, Sokratib
âiya Loğlar
doğdu. O n u n ölümün­
den sonra öğrencilerinden bir çoğu Sokrat'ın kullan­
dığı metodu örnek alarak diyaloglar yazmayı denedi­
ler. B u Sokratik diyalogların t ü m ü n d e başrol S o k rat'ındır. Ele alınan b İ r k o n u üzerinde tartışma yapılır
vc konuşmayı Sokrat yönetir. B u diyaloglarda Sok­
rat'ın öğrencilerinin tek amacı, üstadın düşüncelerini
kendi anladıkları biçimde yorumlamaya çahşmalandırAncak bu diyalogiann ulaşukları sonuçlann birbirle­
riyle uyum içinde olmadıklannı görüyoruz. Sokrat'ın
düşüncelerini anlamada uyum sağlanamamıştır. B u
d u r u m öğrencileri arasında büyük bir t a r t ı l m a n ı n
başlamasına sebep olmuştur. B u yönüyle S o k r a t bü­
yük bir din kurucusuna b e n z e r . D i n kurucularının
d u r u m u da aynen böyledir: Onların da çevresinde
müritler toplanır, onlar da çevresindekiler üzerinde,
h e r şeyden ö n c e , kişilikleriyle, yaşam vc ölüm biçim­
leri ile etkili oludar. O n l a n n da kişlhklcri yanında dü­
şüncelerinin etkinliği hep ikinci planda kalmıştır. Dİn
169
ILKÇAĞ ve O R T A Ç A Ğ FELSEFE
TARIHI
kurucusu ölüncede, çevresindekiler arasmda bir tar­
tışma başlar, Onlann her biri, din kurucusunun şu ya
da bu yönde düşünceler taşıdığını savunurlar.
Sokrat'm kişiliği ve düşünceleri çevresindeki tar­
tışmalardan d o ğ a n diyaloglardan bize kadar ancak
pek azı ulaşabilmiştir. Bize ulaşan diyaloglar arasında
özellikle Efiâtun'un diyalogları önemlidir, B u n l a n n
İçinden dc Sokrat'm ölümünün hemen ardmdan ya­
zılmış olanları, üstadın yaşamı v c kişiliği yönünden
ö n e m l i birer belgedir. Bir de K s c n o f a n e s ' i n
lar"ı,
"Anı-
bu konuda önemli sayılmalıdır. Ksenofanes ön­
celeri askerdi. Sonradan yazarlığa başlamış, tanm ve
eğitim konulannda yazmıştır. B u yazann Anzlar
adlı
yapıtında Sokrat içİn tipik konuşmalara yer verilmişür. Önceleri bu konuşmaların, gerçekten Sokrat tara­
fından yapılmış konuşmalar olduğu kabul edilmişti.
B u yargı doğru olamaz. Çünkü Ksenofanes de, aynı
Eflâtun gibi, bu konuşmaları sonradan kaleme almış­
tır. O kadar kİ, Ksenofanes bu konuşmalan yazarken,
Eflatun'dan daha ö n c e yazılmış olan diyaloglardan
b i l e yararlanmıştır. B u n u n içindir k i , g e r e k Efiâ­
tun'un vc gerekse Kscnofanes'in Sokrat İle ilgili yaz­
dıklarını yazarların kendi görüşleri olarak algılamak
zorundayız. H e r ikisi de Sokrat'm çeşidi nedenlerle
yaptığı konuşmaları esas alarak, kendi anlayışlarına
göre özgürce yorumlamışlardır.
Sokrat savaşlara katılmış, asker olarak yararlık gös­
termiş, savaş sıkıntılarına katlanmakta özellikle dik­
katleri üzerine çekmiş biridir, O sİyasaİ yaşama karış­
mamış, siyasetten sürekli uzak durmuştur. Fakat için­
de yaşadığı siyasal yapı, yani Atina demokrasisi onun
170
İLKÇAfi FELSEFESİ
da bir vatandaş olarak, zaman zaman bir t u t u m alma­
sın] gerektirmiştir. Nitekim Peloponnes savaşlarının
felâketle sonuçlanmasından h e m e n ö n c e Atinalılar
düşmanlarına karşı parlak bir deniz zaferi kazanmış­
lardı. Ancak çıkan bir firtına Atinalıların zaferin mey­
velerinden yeterince yararlanmasını engellemışd. Fır­
tına ölülerin toplanıp götürülmesine izİn vermemişti.
B u olay Atina'daki tutucuları kışkırtnuş vc bunların
sorumlusu komutan aleyhine dava açmalanna sebep
olmuştu. Zaten heyecan içiııdeki batıl inançlara bağlı
Halk Meclisi ölüleri kaldırmayan kûmutanlann tutuk­
lanmasına karar verdi- Halk Meclisinde komutanları
savunan, onları haklı bulan tek İnsan Sokrat olmuş­
tur. B u olayda Sokrat'ın korkusuzluğu açık seçik gö­
rülmüştür. Korkusuzluğunu kanıtlamak için Sokrat
başka bir sebep dc bulmuştu. P c l o p o n n e s savaşları
kaybedilince Atina'da aristokrat b i r y ö n e t i m kurul­
muştu. B u yönetimin başındakiler, ki b u n l a n n içinde
Sokrat'ın öğrencisi de olmuş olan KrUias
da vardı,
hak vc yasayı gözetmeksizin diledikleri gibi hareket
etmişlerdi. E u baskıcı hükümetin haksız yere el attığı
kişilerden biri de Sokrat idİ, B u yönetim S o k r a t ' ı tu­
tuklamak istemiş, fakat Sokrat yaşamını riske sokarak
tutuklanmayı önlemişti. Aynı Sokrat, baskıcı yöneti­
min yerine ikddara gelen demokrasiyi de aynı cesaret­
le eleştirmekten geri kalmadı. A t i n a ' n ı n d e m o k r a t
bünyesindeki bir noktayı, memurluğun kur'a ile dağı­
tılmasını, Sokrat hoş karşılamadı, O n a g ö r c makamlan n dağıtılması basideştirilmemclidir. Herkes ehil ol­
duğu makama geçmelidir. Sokrat, hiçbir çalışma biçi­
mini çirkin ve aşağılayıcı g ö r m e z . İnsanın işİ hiçbir
171
İLKÇAĞ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TAHİHİ
zaman kendisi için bir ayıp sayılamaz. Sokrat, namus­
lu bir insamn zenaatlarım, ortalıkta boş boş dolaşan,
ara sıra HaJk Meclîsinde nutuklar atan politikacılar ilc
karşılaştırır ve blrincisimn çok daha saygın bir [ş yap­
tığını savunur. İşte M , Ö . 3 9 9 yıhnda Sokrat'm aley­
hine açılan davanın bu sebeplerden açıldığını düşünebilinz.
Sokrat; Tanrıları reddetmek ve dine karşı davra­
nışlar içinde bulunmakla suçlanmış ve yargı önüne çı­
karılmıştı. Bilindiği gibi İlkçağda dine aykırı davran­
mak devlere karşı davranmakla eş sayılıyordu. Bir baş­
ka deyişle, dinsel suç aynı zamanda siyasal suçtu. Sok­
rat'm Tanrıları reddetmekle suçlanması, özellikle bir
noktaya dayandınlıyordu.
Sokrat, yaşamının önemli
anlarında sürekli İçinden bir ses işittiğini vc bu sesin
kendisine şu ya da bu şekilde davranmasını emrettiği­
ni söyler. Bu uyarıcı içten duyduğu sese, bu alikûvucu duyguya, Sokrat, "benim
Daimon'um"
adını verir.
Acaba bu sesin arkasında gizli olan nedir? Uyaran,
alıkoyan, doğnı yolu gösteren bu ses, Sokrat'a göre,
Tanrının sesidir, kutsal bİr sestir. Sokrat, Tanrının se­
sini kendi içinde duyduğunu söyler. T a n n l a r bizimle
konuşurlar, onların söylediklerini biz de ].şİtebllİriz.
T a n n l a r bize yalnızca dışardaki araçlarla yani yalnız
rahiplerin ve falcıların dili İle değil, doğrudan doğru­
ya kendi içimizden, bilinçaltımızin scsi ilc seslenebilir.
Sokrat'm özellikle din konusundaki tutumu, tüm S o ­
fisti erin kinden ve özel olarak Protagoras'ın'finâzn
tü­
müyle başkadır, Protagoras'a göre, T a n n l a n n varlığını
bilemeyiz, belki dc Tannlann var olduğunu, belki de
var olmadıklanm söyleyebiliriz. Sokrat ise tam anlamıyla
172
İLKÇAÛ FELSEFESİ
dindar bir insandır, ü yaşamın yüksek bir g ü c ü n elin­
de olduğuna, yaşamın bu yüitsek g ü ç tarafindan yön­
lendirildiğine ve yönetildiğine sağlam bir inanç vc bifinçle inanıyordu. Sonraları Eflâtuncular ve Stoacılar
bu çeşit bir dindarlığa bağlanmışlar, onlar da din ko­
n u s u n d a böyle bir görüşü temsil e t m i ş l e r d i r . İşte
Sokrat bu yönden de kendisinden sonraki bazı fclscf'c
okullanna örnek olmuştur,
Sokrat, Atina'ya yenİ Tanrılar sokmak ve bir de
gençliği bozmakla suçlanmıştır. B u suçlamalarda Sok­
rat'ın arasıra içinde sesini işittiğini söylediği
imon"
"Da-
büyük rol oynamışür. B u uyaran, yol gösteren
ve içten gelen sesi, Atinalılar Sokrat'ın yeni T a n n s ı
sanmıştır. İsteseydi bu suçlamalardan Sokrat kendisi­
ni kurtarabilirdi. Ayrıca o, Atina'yı da terkedebilirdİ.
S o n u ç t a yargılamalarda alışılagcldiği gibi, yargıçlar­
dan bağışlanma dileseydi cezası daha azaltılabilirdi.
Fakat Sokrat bunların hiç birini yapmamış, aksine du­
ruşmada yargıçlara meydan okumuş, böylece cezalan n en ağınna çarpılmayı kendisi hazıdamıştır. Sokrat
bu sonu, içinden duyduğu sese uyarak sağlamıştır. B u
ses ona düşünceleri uğrunda ölmenin kendisi için İyi
olacağını uyarmıştı. Gerçekten de Sokrat düşünceleri
ve yaşam biçimi uğruna olmescydi, sonraki d ö n e m ­
lerdeki etkisi bu denli güçlü olmazdı, Sokrat, kendisi­
ne yüce bir güç tarafindan belirlenmiş olan ve gerçek­
leştirilmesi îstenen bir görevi ( m i s y o n u ) o l d u ğ u n a
inanmış ve bu görev u ğ m n d a ölüme gitmişrir. B u yü­
ce kutsal g ü ç o n u n dışında d e ğ i l , o n u n içindedir.
Uyancı ses onu yaşamının belli anlannda davranışları
ile ilgili hesap vermekle yükümlü saymıştır.
t73
İLI^ÇAĞ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E T A H İ H İ
Efiâtun'un "Küfüh
Kriton"
isimli diyalogu bizi
bu konuda ç o k iyi aydmlatmaktadır; D i y a l o g Sok­
rat'm ölümünden birkaç gün önceki cezaevini konu
alır. Sokrat'a çok bağlı olan cn eski öğrencilerinden
Kriton erkenden cezaevine gelir ve S o k r a t ' ı uykuda
bulur. Sokrat uyanınca Kriton kendisine cezaevinden
kaçabileceğini, bu konuda gerekli tüm önlemlerin
almdığını ve gardiyanlann göz yumacağını söyler. Fa­
kat Sokrat kaçmaya yanaşmaz. Ç ü n k ü içindeki ses,
D a İ m o n , onu kaçmaması konusunda uyarmıştır. B u
uyanyı ciddiye alan Sokrat düşüncelerini şöyle savu­
nur: T ü m yaşamımı Atina'da sürdürdüm. İsteseydim
bu kenti bırakıp gidebilirdim. A t i n a ' d a n ayrılmam
için hiçbir engel yoktu, &kat bunu yapmadım. Yetmiş
yıllık yaşamım boyunca Atina yasalannm korumasına
sığındım, bu yasaların tüm koruyuculuğundan yarar­
landım. Böylc davranmakla i ç i m d e n g e l e n b i r yü­
kümlülük altma girdim. B u yükümlülük, t ü m yaşamı­
mı bağladığım yasalara uymaktır. Şimdi b u yasaların
cam hakkımda uygulayacaklan {yasalar ister âdil olsun
ister olmasın) bir karara uymazsam, içimden vermiş
b u l u n d u ğ u m sözde d u r m a m ı ş o l u r u m . Başka bir
kente gitsem bu kentin insanlan bana, haklı olarak,
Atina'nın yasalarını bozduğum İçin bu kez kendi ya­
salarına uymayacağımı söyleyecekler vc bana iyi gözlc
bakmayacaklardır.
Burada Sokrat'm özellikle önemsediği şey, insanın
kendisine karşı dürüst olması, kendisiyle uyum içinde
olmasıdır, Atina yasalarına uymaya kendi kendine söz
veren Sokrat, bunları bozarsa kendisiyle çelişkiye dü­
şeceğinden çekiniyordu. Sokrat'm bu tutumunda İki
174
LLKÇAfi FELSEFESİ
Önemli
nokta,
vardır: Öncelikle insan her yaptığı şey­
de kendi kendisine hesap vermelidir. Sokrat^ın içinde
duyduğu ses, o n u yaşamınm her anmda kendine he­
sap vermesini buyuruyor. Sokrat'ın D a i m o n ' u
tüm yaşamı boyunca amacının ne olduğunu,
ondan
h a n g L
değerlere yöneldiğini sorgulamakta, ondan hesap sor­
maktadır.
Demokrit'in
bir ahlâk yasasından söz ederken, Yu­
nan ahlâk felsefesi içİn başlıca sorunun mutluluk so­
runu olduğunu görmüştük. Acaba mutluluk
nedir?
Muduluk, tüm çabalarımızın en son amacını oluştu­
ran en yüksek şeydir. Mutluluk nelerden oluşur? S o ­
fistlere göre bu sorunun doğru ccvaplanabilmcsi için
insanlann neye ulaşmak, neyi elde etmek istediklerine
dikkat etmek gerektir. Sofistlerin bazılanna g ö r e in­
sanların ulaşmak istedikleri amaçlan incelersek, bun­
ların her şeyden önce gücü yakalamak istediklerini
görürüz. O halde Sofistlerin bakış açısından
mutlu­
luk, olabildiğince güçlü olmaktır Öteki bazı Sofistler
ise mutluluğu, gereksinimlerin giderilmesiyle eşdeğer
saymıştır; Sokrat tüm bu görüşlere vc mutluluk için
izlenen yollara karşı çıkar. O n a göre muduluğun ne
olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını kavramak için tek
tek insanlann davranış ve çabalarını g ö z l e m e k yet­
m e z . "Mutluluk
nedir?"
sorusuna cevap verebilmek
İçin, bunun cevabım öncelikle kendimde aramam, bu
soruyu öncelikle kendime sormam gerekir- A c a b a ge­
reksinimlerim tamamen gidcrilsc, ya da yeterince güç
sahibi olsam, gerçekten mutlu olur muyum? Kendimi
gözlem altına aldığımda, kendime dikkatimi çevirdi­
ğimde, bu amaçlar gerçekleşse bile yine dc yeterince
1 7 5
İ L K Ç A Û v& O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
mutlu olmadığımı, aksine pekçok kes düş kınklığına
tanık olduğumUj ancak kendimde uyum içinde oldu­
ğum zaman gerçekten mutlu oldLiğLimu görürüm.
Kendisi ile uyum içinde olmayan bir insan hiçbir za­
man, tam anlamıyla, mutlu olamaz.
Sokrat'm mutluluk ilc ilgili görüşü böyledir. Yal­
nız o bu anlayışını bir görüş olarak değil dc, bizzat
yaşadığı yaşamı ilc anlatmıştır. Zaten Sokrat bir filo­
zoftan ç o k eğitimcidir. O n u n büyük etkisi, öncelikJc,
b u eğitici kişiliğinden kaynaklanmıştır, Sokrat'm ger­
çek gücü, düşüncelerini yaşamına uygulayış biçimin­
den gelir. Onun öğrencilerinde vc sonraki dönemler­
deki etkinliğinde bu yaşam biçimi yön vcricİ olmuş­
tur. Nitekim öğrencilerinin hocalannm kişilikleri ko­
nusunda birleşmeleri ve fakat onun düşünceleri ko­
nusunda birbirlerinden ayrılmaları bunun içindir.
Sokrat'a ait olduğundan kuşku duyulmayan yal­
nızca İki görüş vardır: Bil^î
erdemliliktir
bilerek
Sokrat erdem bilgidir di­
kötülükte
bulunmaz.
ve hip kimse
yor. Oysa genel yargı, erdemin bİr davranış biçimi ol­
duğudur, Sokrat hiç kimsenin bile bile kötülük yap­
mayacağını söyler. Fakat yine genel yargıya göre kö­
tülük, ancak bilerek yapılınca kötülük olur şeklinde­
dir, Acaba Sokrat'm bu ild görüşünde saklanan anlam
nedir^ Öncelikle bu İki görüşten biri ötekinden ayrıl­
m a z . Bunlardan biri ötekinin mantıksal sonucudur.
F,rdem gerçekten bîr bİlgi ise, erdemsizlik de gerçek­
ten bilgi noksanhğından, yani hatadan kaynaklana­
caktır. Ö t e yandan kimse bilerek, isteyerek hata yap­
mayacaktır. Hata her zaman bilmeyerek yapılır. Katil
suçunu bilerek değil, istemeyerek işler. S o n u ç t a bu iki
176
İLKÇAĞ FELSEFESİ
görüşten biri ötekine bağlanır. Kötülük bir hatadan,
bilgisizlikten doğar. Kötülüğü yapan nc çeşit b i r hata
yapmıştır.^ Sokrat'a görc kötülük, kişinin mutluluğu
yanlış yerde aramasından kaynaklanır. Kötülük yap­
mak, yani yanılmak, gerçek değerlerin yerine yalancı
değerleri koymaktan kaynaklanır. Değerlerin sahtele­
rini görüp anlayan vc bunların yerine gerçek değerleri
koyan insan hiçbir zaman kötülük yapamaz. İnsanı
erdemli yapan, aklını doğru kullanmış olmasıdır. Baş­
ka türlü söylersek; Gerçekten istenmesi g e r e k e n ile
kaçınılması gereken şeyi ya da korkulmayacak şeyle
korkulması gereken şeyi birbirinden ayırmayı bilmek
gerektir.
Bu görüşü aydınlatmak için karakteristik bir örnek
verelim: İnsanın tüm yaşamı boyunca süren korkulan
vardır, ölüm korkusu böyledir. Sokrat'ın ö l ü m konu­
sundaki görüşlerini Eflatun'un iki yapıtından,
(Sokrat'ın
Savunması)
ve Phaidon
Apoloji
diyaloglarından
öğreniyoruz, Apologİ'dc Sokrat, yargıçların ölüm ce­
zasına çarptırmasıyla kendisine hiçbir kötülükte bulunmadıktannı kanıdamaya çalışır. Ö l ü m korkulacak
bir şey değildir; çünkü ölüm ya bir hiç olmaktır, yani
yaşamın sona ermesidir. Böyle olunca ölüm, derin bir
uykuya dalmak türiinden bir şey olur. Ya da ölüm ye­
ni bir yaşama başlamak demektir. Böyle olunca yeni
yaşamımız bize yeni bazı görevler yükleyecektir ki
bunlann yerine geririlmesi başlı başına bir ıtıutluluk
sayılabilir. O halde ölüm ister hiçe d ö n ü ş m e k , ister
yeni bir yaşama başlamak olsun, korkulacak bir şey
olamaz. Aklımız bize bu gerçeği gösterir göstermez
artık ö l ü m d e n k o r k m a z o l u r u z , ölüm
177
korkusunu
İLKÇAÛ
O R T A Ç A Û F E L S E F E TAHİHİ
yenmiş oluruz. Phaidûn diyalogu da bize Sokrat'm
ölümünden önceki son saatlerini anlatır. Eflâtun b u
yapıtında Sokrat'a ruhun Ölmezliği konusunda bazı
kanıüardan söz ettirir. B u kanıüann t ü m ü n ü Sokrat'a
maletmek çok güçtür. Bunları daha ç o k Efiâtun'un
kendi düşünceleri olarak anlamak daha doğru olur.
Fakat Sokrat'm da ruhun ölmezliğine inandığım bü­
yük bir olasıhkla kabuUenmcliyiz. Bu konuda Sokrat
için karakteristik olan düşünce, ruhun beden karşısın­
da bağımsız vc güçlü bir durumda bulunduğu şeklin­
dedir. R u h , beden İle ilgili gereksinim v c zorluklann
baskısından kendini kurtarabilir ve bedene hükmede­
bilir. Gerçek mutluluk da ruhun beden karşısında ba­
ğımsız ve üstün durumda olmasıdır. Sokrat bu dü­
şüncesini bir varsayım olarak öne sürmüş değildir.
Aksine bunu tüm ömrü boyunca yaşamışnr.
Sokrat'm kişiliği konusunda tam bİr bilgiye sahi
biz. Oysa onun düşüncelerini açık seçik bilemiyoruz.
O n u n ö l ü m ü n d e n sonra öğrencileri değişik çeşitli
yollar izlemiştir. Kendi aralarmda çeşitli kümelenme­
ler olmuştur. B u kümelere aynima sonunda geniş öl­
çülü bir edebiyat akımı doğmuştur, S o k r a t ' m öğren­
cilerinden pek ç o ğ u aynı hocalarının yaptığı konuş­
malar biçiminde diyaloglar yazmıştır, S o k r a t ' m konuşmalari özellikle iki ana konu üzerinde toplanmışnr: Sokrat, "erdem bilgidir"
da: "Bi(0İ nedir?",
"insan
diyordu.
B u varsayımdan
neyi bilebilir?"
sorulan çı-
kartılabİlİr. B u genel bilgİ sorunu içinde S o k r a t ' ı
özellikle ilgilendiren özel sorun, insanın kendi kendi­
ni bİlmcsidir. Bilgide önemli olan dışanyı yani evreni
bilmek d e ^ l , kendimizi bilmek ve tanımaktır. Bu bakış
178
İLKÇAĞ FELSEFESİ
açısından S o k r a t Sofistler ile aynı görüşü paylaşmış
olur. Sokrat, eski doğa filozoflarının aksine, insanı in­
celeme konusu yapmıştır. Ancak buna rağmen S o k ­
rat'ın Sofistlerden kesinlikle ayrıldığmı vurgulamalıyız. Sofistlere göre insanı bilmek, çcşiüi insanlann amaç ve davranışlarını incelemekle gerçekleşir. Oysa
Sokrat için, İnsanm kendini bilmesi, kendini tanıması
önemlidir. B u durum Sokrat'ın öğrencileri için de
ana konu olmaya devam etmiştir. Öğrencilerinin ho­
calarına uyarak, ç ö z ü m l e m e k istedikleri ikinci konu
İse muduluk sorunudur. Sokratçıların tüm düşünce­
lerinin bu iki noktada yoğunlaştığını, yani bilgi vc
muduluk sorunlarına odaklandığını biliyoruz. Bu ilgi
nedeni ile Sokratçılar bir başka yönden de Sofistlere
yaklaşırlar: Onlara g ö r c dc her şey aklın eleştirisine
sunulmalıdır, aklın yargılaması sonunda
yan bir şey benimsenmemelidir.
179
doğrulanma­
İLKÇAâ va ORTAÇAĞ FELSEFE TABİHİ
Kyrene Okulu
Sokrat'm ölümünden sonra ö ğ r c n d l c r i Mcgara'ya
girdicr. Burada kurulan Megam
Okulu ilc ilgili ycrcrli
bilgilerimiz yok. SokratçLİarm kurdukları felsefe okul­
ları içinde bir dc Kuzey Afrika'daki K y r c n c kentinde
yerli bir filozof olan Arİstippos'un kurduğu
Kyrene
Okulu vardır.
Arîstîppos (MÖ. 435 366)
Aristippos S o k r a t ' m düşüncelerinden ç o k ustalık­
lı bir sentez oluşturmuştur. Bu f i l o z o f "mutlu
yaşam
ne demektir?"
dığı düşüncesini, "mutlu
ğince fazla,
bir
sorusunu ortaya koyarak başla­
bir yaşam;
elemi olabildiğince
hazzı
olabildi­
az olan bir
yaşamdır"
cevabını v e r e r e k k o n u y u a ç ı k l a m a k t a d ı r . Yaşamı
mutlu kılmak; yaşamımıza elimizden geldiğince faz­
la haz, olabildiğince az acı katmaktır. B u n u n için ya­
pılması gereken, gereksinimlerimizi azaltmak, yani
sınırlı gereksinimlerle yaşama alışmaktır. Çünkü ge­
reğinden fazla haz insanı düş kınklığına uğratır. O
halde elimizdekîlerlc yetinmek gerektir ve ancak bu
koşulla yaşamın tüm bazlarından yararlanılabilir. B u
130
İLKÇAÛ FELSEFESİ
düşünceleri ile Arisüppos, bize akıllıca yaşanması g e ­
reken bir yaşamı, bir çeşİt yaşam sanatını öneriyor.
B u yaşam sanatı ancak insanın kendisini tutkularının
köİcsi olmaktan kurtarmak İle kazanılır.
181
I L K Ç A â v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
Kynikler (KelbiUr) Okulu
Sokrat'ın ölümünün h e m e n ardından öğrencileri
bazı okullara aynidılar. B u okullardan birisi olan Ku­
zey Afrika'daki Kyrcnc kentinde Aristoppos'un kur­
d u ğ u Kyrene okuluna kısaca değinmekle yetinmiş
• k . B u okulun yanmda bir de yine Sokratçı olan Ati­
n a ' d a k i Antisthenes'ın
okula Kynikler
(Kelbiler)
okulu bulunmaktadır.
Bu
Okulu d e m e k alışkanlık ol­
muştur.
Sokratçıların ilgilendikleri başlıca iki k o n u vardı:
Sokrat'ın öğrencileri öncelikle mutluluğun ne oldu­
ğ u n u ve n e r e d e b u l u n d u ğ u b i l m e k i s t e m i ş l e r d i .
Hepsinin gözünde hocaları Sokrat bilge ve mutlu bir
insan modelidir. Fakat Sokrat'ın kendisinin yaşadığı
yaşam biçimiyle ulaştığı bu muüuluğun özelliği ne­
dir? Sokratçıların birinci ana sorunu budur, S o k r a t
gerçek mutluluğa erdem yolundan ulaşmıştı. O hal­
de erdem, bİr başka deyişle mutluluk gerçek bilgiye
dayanır. B u nedenle mutluluk, g e r ç e k t e n neyin is­
tenmesi ve neyin istenmemesi ya da gerçekten neden
korkulması vc neden korkulmaması gcrckriğini bil­
mektir. İşte Sokratçıları ilgilendiren ikinci konu da
bu bilgi sorunudur.
102
İ1.KÇAÛ F E L S E F & S İ
Aristippos ve Antisdıencs'in okulları bu iki soruyu
hemen hemen aynı yönde cevaplandırırlar: Evreni de­
ğil de insanı kendisine konu yapan bilginin gerçek bil­
gi olduğu görüşü, her iki okul tarafindan da benim­
senmiştir. H e r iki okul "kendini
&t/" varsayımını ken­
dilerine rehber edinmiştir. H e r iid okul için. dc mutlu­
luk, ancak bireyin muüuluğudur. Bir şeye bağlı olma­
yan, yalmzca kendine dayanan bir insan, gerçek mut­
luluğa ulaş:r. H e r iki okula göre de üstad Sokrar bu
İdeali kendi kişiliğinde tam anlamıyla gerçekleştirmiş­
tir. Öteki konularda bu iid okul biri ötekinden farklı
düşünür. S ö z gelişi Arisuppos mutluluğun, hazzı elde
etmek ve elemden kaçmakta bulunduğuna inanır. An­
cak bu sorunun kritik bir yani vardır Haz vc elemin
sınırlan birbirine çok yakındır. Bİr haz belli b i r dere­
cede hemen eleme dönüşebilir. O halde sonuçta ele­
m e dönüşmeyen, pişmanlık yaratmayan hazlan elde
etmeye çalışılmalıdır. H e r tutkuyla yaşanmış haz, so­
nunda eleme dönüşür ve böyle bir haz insanı eninde
sonunda tutkuya köle yapar. Bunun içindir ki erdemli
bir insanın ulaşmak istediği amaç, akıllıca yaşama be­
cerisidir. Sokrat'm yaşamı, bu ustalıklı yaşam sanatının
en canlı Örneğidir. Böylece Kyrene okulu S o k r a t ' m
mutlulukçuluğundan
(Hedonizm)
(Eudaimonİztn)
bir hazcılık
çıkarmıştır, Kyrene okulunun bu hazcılık
anlayışı sonradan Epikür tarafından da beniniscnnıİşdr. Dikkat çekici olan şey, Aristippos'un öğrencileri­
nin, s o n u ç t a hocalarının ulaşmak istediği amaçtan
kuşkuya düşmüş olmalarıdır. Nitekim Aristippos^un
öğrencileri arasında "Hsga-sias"
adlı birisi vardır ki,
ona ölümü bile inandırdığı için, "kandıran
et)"
(kandın-
ismi takılmıştır. Bu Hcgasias'ın hareket noktası
193
İLKÇAft v& OnTAÇAıS FgLŞgPg TARİHİ
şudur; Sonunda eleme dönüşmeyecek hiçbir haz yok
rur. Mutlu olmak için elemden fcaçm, hazza ulaşmaya
çaiışm. Fakat bunu sağlamaya olanak yoktur. Çünkü
yaşam böyle kurulmuştur. Bunun için yapılması gere­
ken tek şey, gerek hazza ve gerekse e l e m e karşı, mut­
lak bir duyarsızlık durumuna geçmeye çalışmaktır.
Antîsthenes (M.Ö. 455 - 365)
Aristoppus'u izleyen yandaşlannm ulaştığı bu k ö ­
tümserliğe, Antisthencs ve okulu da katılır. Anüsthcnes, Aristippos'un haz varsayımıyla ilgili şiddeüi bir
kavgaya girişmiştir. Antisthenes'e göre insan gerçek
mutluluğu, içindeki bağımsızlık ve özgürlük isteğin­
de aramalıdır. Gerçek mutluluğa gerçekten ulaşan in
san, gerek haz ve gerekse elem karşısında tam anla­
mıyla duygusuz, ilgisiz kalmayı bilir. H a z vc elem
karşısmda ilgisiz kalabilmek insana içten gelen özgür­
lüğü kazandınr. Antisthenes'in indinde dc Sokrat bu
ideali canlı biçimde yaşamıştır. Fakat nasıl Aristippos
okulunda bir Hegasias çıkmışsa, Antisthenes'in oku­
lundan da bir Diyojen
(Diûgenes)
yetişmiştir. Diyojen
felsefe tarihinin en p o p ü l e r kişilerindcndir. O n u n
kendisini nasıl her türlü gereksinimlerden uzaklaştırd]ğma ait öyküleri hemen herkes bilir. SÖz geliş: onun birgün fiçısında otururken İskender ile karşılaştı­
ğını, İskender kendisinden n c dilediğini sorunca: " Gölge etme
başka
ıhan
(yardım)
istemem"
dediğini
biliyoruz. İlkçağ bu tür öykülerden ç o k hoşlanıyor­
du. B u öykülerin anlattıklan gerçek olmasa bİle, bu
tür öykülerin ortaya çıkışı bu dönemde bunlara gös­
terilen İlgiyi kanıtlar. Ancak Diyojen'i yalnızca garip
ıa4
İLKÇAÛ FELSEFESİ
bîr insan olarak algılamak d o ğ m dcğİldİr. O , aynı za­
manda çok dikkat çekici düşüncelere de sahip bİr dü­
şünürdür. Diyojen özellikle sonrald Kynikler için çok
karakteristik bir örnektir. B u son d ö n e m Kynikler, bir
çeşit Rousseau^cuhiğu
simgelerler. Bunlar, tıpkı R o ­
usseau gibi, doğaya dönmekten yanadırlar. D o ğ a ilc
birlikte olmanın iyiliklerinden söz ederler. Kültür vc
uygarlığın insanlar üzerindeki kötü etkilerine dikkat
çekerler. Rousseau'nun, gereğinden ç o k ince bir uy­
garlık çocuğu olduğunu biliyoruz. Rousseau X V I I I .
yüzyıl Fransasınm aşın derecede incelmiş kültür ve
uygarlığına karşı çıkan bİr düşünürdür. B u aşırı uy­
garlaşmaya karşı çıkışlan yalnızca Rousseau'da değil,
kültür tarihimizin çeşidi dönemlerdeki
düşünürlerin­
de de g ö r ü y o r u z . B u çeşit karşı çıkışlara R o u s s e au'culuk denilirse, bu akımın ilk işaretlerini Kyniklerdc buluruz. Bunlann ortaya atuğı doğallık ve basidik
idealine, Antisthenes'den itibaren hemen t ü m İlkçağ
boyunca tanık o l u m z . Kynikler aslında gezici vaizler­
dir. Ç o k basit yaşamları vardır. Partal giysilerle dola­
şırlar. Bunlara vaiz dememizin nedeni, filozof olmak­
tan ç o k sürekli konuşmalannda, dinsel temalan işle­
meleridir. B u vaizlerin sonradan. Özellikle R o m a İm­
paratorluğu döneminde, yani Romanın olduğundan
daha çok uygarlaştığı bir dönemde yeniden sahneye
çıktıklarını görüyoruz.
Gerek Kyreneciler ve gerekse Kynikler tam anla­
mıyla filozof sayılmazlar. Ancak bu iki okulun kuru­
cuları olan Aristippos vc Antisthenes için aynı şeyler
söylenemez. B u ikisi dikkat çekici düşünürlerdir. Ni­
tekim her ikisinin de bilgi teorisi konusunda önemli
185
İLKÇAĞ v a O H T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
görüşleri vardır, H e r iki filozof da gerçek bilginin, in­
sanı kendisine konu yapan bİLgİ o l d u ğ u n u savunur.
Bu görüşte Sofistlerin de etkili olduğunu bir derece­
ye kadar kabullenmek gerekir. Nitekim Eflâtun bu iki
düşünürün tam Sokratçı olmayıp biraz da Sofist olduklanna inanır. Aristippos bilgi teorisiyle ilgili olarak
şu soruyu surar: Acsba
nıyabilir
biz nesneleri
olduk lan gibi
ta­
miyiz? B i r başka deyişle evrenin kendisini
bilmemize olanak var mıdır? O n a göre bİz evrenin
kendisini değil, ancak bize görünen şeklini algılarız.
Söz gelişi balın kendisinin tadı olup olmadığını bile­
mem. Bildiğim, balın yalnızca benim için tadı oldu­
ğudur. Acaba nesneler gerçekte renkli midirler? B u n u
bilemeyiz, yalnızca nesnelerin bana renkli olarak gö­
ründüğünü bilirim. Bunun için bizim nesnelerin ken­
disini değil, ancak onların bilincimizde oluşturdukları
imajları b i l m e m i z e olanak vardır, tşte b u n u n için
Aristippos, insanın ancak bilincini, bilincinin içeriğini
bilgi konusu yapabileceğine inanır.
Antisthencs ise bİlgİ konusunda farklı düşünür.
Ona güre de evrenin kendisini bilmemiz olanaksızdır
Ancak Antisthencs bilgimizin nelerden oluştuğu ko­
nusunda, Aristippos'tan farklı düşünür. O n a göre bil­
mek, objeleri son parçalanna kadar ayırmak demektir,
O halde saf bilgi ancak basit olan şeyler konusundaki
bilgiler olabilir. Yani artık bölünmesine olanak bu­
lunmayan objeler ile ilgili olursa bilgi g e r ç e k vc saf
bilgidir. Bilgi birçok parçalardan oluşur. Parçalar ara­
sındaki oranları açık seçik bilip ayıramadığımız nesne­
lerin ram bir bilgisi olamaz. Bunun içindir ki bilgi,
bir belirsizlikten, yani nesnelerin parçalarının birbirine
1&G
I.KÇAĞ
FELSEFESİ
g i r m e s i n d e n oluşur. Bilgi konusundaki
şekline X V I I . yüzyılda Descartes*â^ı
b u anlayış
da rasdanz. An­
tisthenes bu düşüncesinin uygulama alanında da ge­
çerli olduğunu düşünür. Tutkulanna uyan kişi, ahlik
alanında belirgin olmayan vc kanşık bir değere kendi­
ni bağlamış olur. O halde gerek tcorİk ve gerekse
pratik yaşamda ancak basit, açık seçik olan şeyler bİzc
g e r ç e k olan, s a f olan bilgiyi garanti edebilir. Fakat
n e s n e n i n bu basit olan son unsurlarını b i l e m e y i z ,
bunları yalnızca gözlemleyebiliriz. B i r nesneyi son
unsuruna kadar ayırabilsek, en sonunda, bu son par­
çadır diyebiliriz, başka bir şey söyleyemeyiz. Aristip­
pos bilgiyi yalnızca algılarla elde edilenlerden ibaret
saymaktadır. Oysa Antısthenes'c göre gerçek bilgiye
ulaşabilmek için, bir dc algıda verilenleri son unsurlanna kadar ayırmak gereği vardır. Eflâtun bilgi konu­
sunda bu iki okul arkadaşın] da eleştirmekten kendini
alamamıştır.
S o k r a t ç ı l a r l a Eflâtun arasında d a h a ö n e m l i bir
farklılık vardır. G e r e k Aristippos'un ve gerekse Antisthenes'in tam anlamıyla bİrcr indüvidualist
o\-
duklarını biliyoruz. B u n l a n n ikisinde dc aslolan bi­
reydir. Devlet, toplum, tarih gibİ bİrcy üstü olgularla
ikisi de ilgilenmez. Dahası, bunlara göre insan genel
yaşamdan, siyasal yaşamdan olabildiğince uzak olma­
lıdır. İnsan gerçekten mutlu olmak isliyorsa, yalnız
başına kalabilmcli, başka insanlara bağlı o l m a k t a n
kendisini kurtarabilmeÜdir, B u noktada Eflâtun, her
iki okul arkadaşından ayrılır. B u konuda Eflâtun ile
Sofisdcr arasında bir görüş çatışması vardır. Eflâtun'a
g ö r e insan hiçbir zaman tek başına olamaz, sürekli
187
İ L K Ç A Ğ ye O P T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARİHİ
Öteki insanlarla birlikte yaşar, onda; "insan siyasal
hayvandır"
bir
düşüncesi, ana düşüncesidir. Eflâtun'a
g ö r c bireyin devlete karşı o r a n ı , aynı b i r yaprağın
ağacına, bir organın bedene olan oram gibidir. Yap­
rağı ağacından koparırsak bu yaprak kurumaya, b e ­
denden koparılan bir el ölmeye m a h k û m d u r . Aynı
şekilde bireyi içinde yaşadığı toplumdan ayırırsak, bu
bireyi kendi kaynaJdanndan yoksun bırakmış oluruz.
Aynca devlet denilen kuruluş, büyük çaptaki bir in­
san gibidir. Sosyal b ü t ü n n c d u r u m d a y s a , b u n u n
içinde yaşayan birey dc aynı d u r u m d a d ı r . B u n u n
içindir ki insanın kendisi ile ilgili bilgisi aynı zaman­
da, içinde yaşadığı devletin bir bilgisidir. O halde in­
sanı anlamak için, bu insanın ait olduğu devlete bak­
mak gerekir. İnsanı tanımaya yarayan tek yol budur.
TnsanJar bir devletin sınırları içinde yaşadıklan için,
birtakım sorumluluklar taşır. Zaten insanın varlığının
nedeni de budur. B u n u n içindir ki Eflâtun, Sokratçılann Sokrat ile ilgili düşüncelerini reddeder. O n a gö­
r c , Sokrat yalnızca yaşama becerisinde ustalık göster­
mekle kalmamış, toplumsallaşmayı temel alan bir ah­
lâk idealinin dc ilk örneği olmuştur. B u n a Eflâtun ile
öteki iki Sokratçı arasındaki İkinci bİr ferkhhğı da ekJcyebilİrİz: Aristippos vc Antisthenes'e g ö r e dışımız­
daki evren ile ilgili bir bilgi edinmemiz olanaksızdır.
Eflâtun ise dış evrene ilgi duyar, B u evrende, yıldız­
lar evreni onun dikkatini çeker. Eflâtun gökyüzünde­
ki nesnelerin hareketlerinde ö n c c s i z vc sonrasız bir
düzenin ifadesini bulmak İster. D o ğ a , parlayan yıl­
dızların öncesiz ve sonrasız olan düzenli
harekeden
ile güzlerimizin önüne güzellik vc yüceliğin ne olduğu
1&&
İLKÇAĞ FELSEFESİ
konusunda mükemmel bir t a b l o sergiler. B u yıldızlar
evreni iyiliğin ve güzelliğin evrerüdir. Eflâtun iyi vc
güzel :1e düzenli vc yasalı olanı anlar. O n a g ö r e insan
toplunilannın da iyİ ve güzel olabilmesi için, doğa­
nın yıldızlar evreni ile bize gösterdiği öncesiz ve son­
rasız bir düzene sahip olan modelini g ö z l e m l e m e k
gcrckur.
1 8 9
I L K Ç A Ğ «e Û R T A Ç A Ğ F E L S E F E T A H İ H I
.ve Eflâtun (Platon)
(M.Ö.
427-347)
Eflâtun M . Ö . 4 2 7 yılında A t i n a ' d a
doğmuştur.
Kendisi Atina'nın eski aristokrat ailelerinden birine
mensuptur. İlk hocalarından biri H c r a k l i t ç i
Kraty-
/ ö j ' t u r . B ö y l e c e E t l â t u n g e n ç yaşında eski felsefe
akımlarından birini tanımış oluyordu. Öğretimi sıra­
sında Efiâtun'un P a r m c n i d c s ' i n yapıtlarını da oku­
muş olduğunu varsayabiliriz. Ayrıca diyaloglarından
o n u n Anaksagoras'ın evrenin varoluşu ile ilgili dü­
şüncelerini dc tanıdığını görüyoruz. Anaksagoras'ın,
evrenin oluşumunu belli plâna göre çalışan bir güç İle
açıkladığını biliyoruz. Bu görüşü Eflâtun çok benim­
semiş vc uygun görmüştür. Evrenin oluşumunu (mihaniki) makina işleyişi gİbi nedenlerle açıklamadığı
için, Anaksagoras'ı kendinden önceki
filozofların
en
akıllısı olarak nitelemiştir. Yalnız, ona g ö r e , ne yazık
ki Anaksagoras bu düşüncelerini mantıksal sonuçlara
kadar götürmüş değildir. Şayet bu düşünüşünü sonu­
na kadar g ö t ü r m ü ş olsaydı, ayrıntılarına kadar
uy-
gulasaydı, evrenin var olan evrenlerin en iyisi olduğu
sonucuna kolayca ulaşırdı. Eflâtun yirmi yaşında Sok­
rat'^
öğrenci o l d u ğ u zaman felsefeyi yeterince bili­
yordu. Fakat S o k r a t ' m öğrencisi olmak, kuşkusuz Ef­
iâtun'un yaşamında d ö n ü m noktasıdır. O ' n u n yaşam
İLKÇAÖ FELSEFESİ
ve kişiliği üzerinde Sokrat'ın ne kadar büyük bir ctlû
yaptığını anlamak için, eserlerinde Sokrat'a verdiği
ö n e m vc değere dikkat etmek yeterlidir. Eflatun'un
hemen tüm diyaloglarında başrol Sokrat'ındır. Aynca
Eflâtun Sokrat'ın kendi düşüncelerini söyletmekten
dc geri kalmaz. Zaten, Eflâtun
doğal ve de mantıksal
devamı
kendisini
Sokmt'm
sayar.
3 9 9 yılında, yani S o k r a t ' ı n ö l ü m ü n d e n
sonra,
Sokrat'ın ö t e k i öğrencileri gibi. Eflâtun da ö n c e M e gara'ya gitmiştir. D a h a sonra Eflatun'un b ü y ü k bir
inceleme gezisine çıktiğını biliyoruz. Bu g e z i , büyük
bir olasıhkla, Eflâtun'u ö n c e Kuzey Afrika'ya sonra
Mısır'a götürmüştür. Mısır o zamanki ülkeler arasın­
da c n tutucu olanıdır, Mısır'ın her yerde bilinen, ün­
lü dinsel bilgeliği binlerce yıldan b u yana tıep aym
şekliyle korunmuştur. O halde Mısır ölü ve donmuş
bir gelenek bakımından dikkat çekicidir. A n c a k Eflâ­
tun, bugün bizim bu geleneği ölü vc d o n m u ş göster­
memize katilmaz. O , aksine, Mısır'da değişmezliğin
kendini g ö r m e k ister. Eflatun'un b u isteğini, onun
gelişme düşüncesine pek sıcak bakmayışı, aksine yıl­
dızlar evreninin değişmeyen düzenini yeryüzünde de
görmek isteyişi ile açıklayabiliriz.
Eflâtun Mısır'dan Güney İtalya'daki Yunan kolo­
nilerine gitti. Burada Mısır'daki koşuHann t a m tersini
buldu. Mısır sonsuz bir değişmezlik içindeydi. Güney
İtalya ise sürekli bir değişim yaşıyordu. Mısır bir köy­
lü ve tanm ülkesiydi. Oysa Güney İtalya zengin kent­
leri olan bir ticaret merkeziydi. B u n u n için Yunan ko­
lonilerinde zenginliği ve iüksek kültürü bulmak ç o k
kolaydı. Bununla bidikte, bir de, siyasal koşullann hiç
191
İ L K Ç A Û VB O H T A Ç A Ö F E L S E F E TARİHİ
Önemsenmemesi de söz konusuydu. G ü n e y Italya'daki bu ticaret kenderi devrimlerin, ayaklanmaların aris­
tokratlar ile demokratlar arasmdaki bitip tükenmek
bilmeyen bölücü çekişmelerin de merkeziydi. Bunun
içindir ki Eflâtun buralarda zenginlik ve yüksek kül­
türün d o ğ u r d u ğ u sakıncaları inceleme olanağı bul­
muştur. Eflâtun bu gezilerinde bilİm ve düşünce ya­
şamı ile ilgili İncelemeler yapma olanağı da bulmuş­
tur. Bu cümleden alarak; Kuzxy Afrika'da Kyrene'dc,
Sicilya ve T o r o n t a ' d a : C e b i r , doğa ve tıp ilc uğraşan
bilginlerle tanışmayı, ilişki kurmayı unutmamıştır. O
zamanlar Güney italya'da özellikle cebir ve astrono­
mi ile ilgilenen Pisagor okulunun son temsilcileri ya­
şamaktaydı. Efiâtun'un bu Pisagorcn bilginler İle sıkı
bir ilişki kurduğunu kabul e t m e k zorundayız. Nite­
kim pek çok eserinde b u Pisagorcu la rdan edinilmiş
bilgilere rastlamaktayız. Eflâtundun G ü n e y İtalya'da
b u l u n d u ğ u d ö n e m d e Orphik
kurallar v c e r d e m l e r
canlı bir şekilde yaşamaktaydı. Orphik dininin özcilikJe ruh g ö ç ü n e , yani ruhun ö l ü m d e n sonra başka
şekillere girdiğine İnandığını biliyoruz. E f l â t u n ' u n
G ü n e y İtalya'da karşılaştığı O r p h i k kurallar, S o k rat'tan öğrendiği ruhun ölmezliği düşüncesinin özel
bir şeklini tcmsİt ediyordu. Yani Orphik kurallar nıhun bazı şekillerden geçerek temizleneceğine inanı­
yordu. Ayrıca Efiâtun'un Sicilya'da Syrakusa'ya da
gitmiş olması ve burada kralın kayınbiraderi Dion ilc
yakın bir dosduk kurması, Eflâtun'a siyasette etkin
rol alma olanağı saglamışnr.
Eflâtun'un gençlik dönemine dönersek: M . O .
4 2 7 yılında doğduğuna göre, d o ğ u m yılı Atina ile İs­
parta arasında h c m c n hemen o t u z yıl süren ( M . Ö .
192
İLKÇAĞ FELSEFESİ
4 3 1 - 4 0 4 ) Pclaponncs savaşlarına rastlar, Eflatun'un
ait olduğu ailenin sosyal düzeyi, aldığı ö ğ r e n i m vc
eğitim dikkate alınınca kendisi İçin cn doğal meslek
alanının siyaset olması gerekir. Ancak o siyasal yaşama
heveslenmem iştir. B u n u n da sebebi gençlik yıllannın
savaş içinde geçmesi vc demokrasi y ö n t e m i n d e n hoşlanmamasıdır. O d ö n e m d e Anna bir Halk Meclisi ta­
rafından yöncüliyordu vc bu meclis usta dcmagoglan n elinde kolayca oyuncak durumuna getiriliyordu.
Eflâtun böyle bir y ö n e t i m e sürekli karşı ç ı k m ı ş t ı r .
Aüna'nın ünlü devlet adamlarının dış gösterişe, şata­
fata ö n e m verdiklerini, halkın manevi değerlerini ta­
mamen unuttuklarını eserlerinde dile getirmiştir. Ati­
na Pelaponnes savaşları sonunda yenilmiş, İsparta'nın
korumasında olan bir aristokrat yönetim iktidan ele
geçirmiştir. Yöneticilerinin içinde yakın akrabalannın
da bulunduğu aristokrat iktidara Eflatun'un yardımcı
olması çok doğaldır. Ancak Eflâtun bu yönetimin iz­
lediği adaletsiz ve baskıcı politikası n e d e n i y l e , de­
mokratik yönetimden farklı olmadığı s o n u c u n a vardı.
B u nedenle yeni baştan özel yaşamına d ö n d ü . Nite­
kim b u yönetim kısa bir süre sonra devrildi. Yerini
jlımlî bir demokratik yönteme bıraktı. Eflâtun bu ye­
ni d ö n e m d e de siyasal etkinliklerde bulunmak iste­
miş, fakat bu kez de Sokrat'ın idam işine karışmak
z o m n d a kalmıştı. Hocası Sokrat'ı idam eden bir hü­
kümet ile Eflatun'un işbidiği yapması olanaksızdı. B u
olaydan sonra Eflâtun siyasal bir etkinlikte bulunma
hevesini tam olarak terkctmişiir. D o ğ a l siyasal yaşam,
onun yine ilgi alanı olmaya devam etmiştir. Ancak bu
ilgi, yalnızca teorik alanla sınırlı kalmıştır. Gerçi Eflâtun
193
İLKÇAâ ve OPTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
İdeal bir devlet plânı belirlemiş, fakat b u İdeal devle­
tin kendi ülkesinde uygulanabileceğine hiçbir zaman
inanmamıştır. Ö t e yandan, d o ğ u p büyüdüğü kente
karşı kavgayı sürdürmeyi de doğru bulmamıştır.
Eflâtun bir yandan siyasete girmek için uygun bir
ortam bulamamış, öte yandan bu alanda bir kavgaya
taraf olmak İstememiş, bu nedenle Atina'da etkjn si­
yasetten uzak bir yaşamı tercih etmiştir. Buna karşı
Syrakus'ta D i o n île kurduğu yakın d o s t l u k , kendi­
sinin orada etkili siyasal rol oynamasına olanak sağla­
mıştır. Ancak Eflâtun Syrakus'taki siyasal girişimlerin­
de başarılı olamamıştır. Kral onu tehlikeli bir yenilikçi
gibi davrandığından
tutuklamış ve ülkesinden kov­
muştur, Atina'ya d ö n e r k e n yolda uğradığı Aigina
kentinde, Aigİna İlc Atina savaş durumunda oldukları
için esir alınmış ve köle olarak satılmıştır. îyi bir rast­
lantı sonucu kendisini Kyrcneh bir filozof satın almış
vc Atina'ya dönmesini sağlamıştır. Sonradan Eflâtun,
Kyreneli fılozoiâ kendisim satın alırken ödediği parayı
geri vermek istemişse de, o bu parayı geri almamıştır.
Eflâtun da b u geri alınmayan para ile üıılü
"Aka.de-
»i("sinİ kurmuştur.
Daha sonraları Eflâtun yine siyasal etkinliklerde
bulunabilme ümidiyle Syrakus'a iki gezi daha yap­
mış, ancak b u iki gezi dc ümidinin gerçekleşmesine
yetmemiş, Syrakus'u yeniden terkctmck z o m n d a kal­
mıştır. E n sonunda bir gün dostu D i o n Syrakus'a tek
başına hükümdar olunca. Eflâtun hiç değilse dostu­
nun kendi düşüncelerini gerçekleştirmesini ümit et­
miş, ancak dostu bir akademi öğrencisi tarafindan öl­
dürülmüştür. Ola ki bu acınm etkisiyle Eflâtun bildiri
194
İLKÇAĞ FELSEFESİ
n i t e l i ğ i n d e bir yazıyı k a l e m e almıştır, E f l a t u n ' u n
'^£pîjfö/fli" (Mcktup!ar)mdan yedincisi olan b u mek­
tup, D i o n ' u öldürerek iktidan ele geçirenler için ya­
zılmıştır. B u mektubunda Eflâtun Syrakusa'nın yeni
yöneticilerine şimdiye kadar Syrakusa^da izlenen siya­
sal metûdlarn^ artık terkcdilmesini salık verir, Artık
idamlardan, yendikleri insanlara işkence yapmaktan
vazgeçilmeli, yargıcı da tutukluyu da aynı derecede
koruyan yasaların geçerli olduğu bir y ö n c r i m kurul­
malıdır. Herkesin çıkarlannı gözeten yasalar kişilere
güven verebilir ve bir süreklilik sağlayabilir. Bu dü­
şünceler, Eflatun'un son yapıtı olan "Nomoi"
{YiS2.-
Iar)'nın temelini oluşturur.
Eflâtun bu gezilerinden d ö n d ü k t e n vc b i r daha
siyasete karışmamaya karar verdikten sonra kendini
tümüyle eğirim çalışmalanna ve yazı yazmaya vermiş
tir, Eflatun'un kurduğu Akcıdemi'cıin
İlk
üniversite
olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi Eflâtun'dan ö n c e sö­
z ü n ü e t t i ğ i m i z filozoflar da S o k r a t ' ı n ö ğ r e n c i l e r i
olan düşünürlerdi. Ancak onlann hiç birisi b i r yüksek
okul kurucusu değildi. Sofistler dc ders veriyordu.
Fakat onlar gezici hocalardı. K e n t kent dolaşırlar ve
karşılarına çıkanlara ders verirlerdi. Oysa Akademi ile
Örgütlü bir ö ğ r e t i m k u r u m u ortaya ç ı k m ı ş t ı r , İlk
yüksek okul sayabileceğimiz Akademide çeşitli konu­
larda belli bir plâna göre dersler veriliyordu. Burada
felsefe, dialektik, müzik ve matematik ö ğ r e t i m i yapı­
lıyordu. A k a d e m i d e ders veren yalnız E f l a t u n de­
ğildi, onun görüşlerine az ya da çok uyan başka ho­
calar da öğretime katılıyorlardı. Akademi ile ilk kez,
k u m c u s u n u n ö l ü m ü n d e n sonra da devam e d e n bir
195
İLKÇAĞ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
okul ilc karşıla|iyoruz. Akademi
serveti ile kurduğu bir vabff
TARİHİ
E f l â t u n ' u n kendi
idi. Ö l ü m ü n d e n sonra,
vasiyeti üzerine, yönetimi yeğeni Speuiippos
ele aldı.
Bundan sonra çeşitli müdürlerin yönettiği Akademi
yüzyıllarca varlığını sürdürdü. Eflâtun seksen yaşına
kadar Akademinin başında kalmıştır.
Eflâtun Akademide hocalık yaparken sürekli yaz­
mıştır. Kendisinden önceki fîlozoflarm yapıtlarından
ancak pek azı bize kadar ulaşabilmiştir. Oysa Eflâ­
tun'un yapıtları konusunda ç o k mutlu b i r durumda­
yız. Çünkü bunların hcmcn h c m c n tamamı bİze ka­
dar ulaşmıştır. A n c a k E f l â t u n ' u n yapıtları arasına
sahteleri de karışmıştır. Eflâtun'un yapıtları arasında
sahtelerinin de bulunduğu daha i l k ç a ğ d a bile anla­
şılmıştır. B u nedenle "Eflatun'dan
bize kadar
gelen
yapıtların
hangileri
sahte­
ipinde
dir?" sorunu
hangileri
gerpek,
o n a y a çıkmıştır. Ayrıca yapıtların tarih
sıralanmasında da sorun vardır. KuHanıUn bazı öl
çütler yardımı ile bugün bu iki sorunda hemen he­
men uzlaşma sağlanmıştır. S ö z gelişi Eflâtun'un Öğ­
rencisi olan Aristo'nun bu yapıttan söz etmesi» sağ­
lam bir kanıt sayılıyor. Böyle bir yapıtın gerçekliğin­
den kuşku duyulmaz. Yapıtın yazıldığı tarih konu­
sunda da Aristo'nun tanıklığı, en güvenilir kanıt sa­
yılıyor. S ö z gelişi Aristo bize "Tasalar"
adlı yapıtın
Eflâtun'un en son yapıtı o l d u ğ u n u bildiriyor. Ayrıca
bu yapıtta, doğal olarak, Eflâtun'un yaşlılık dönemi­
ne ait dili bulmak olasıdır. S ö z gelişi yapıttaki anla­
tım dilini bir ölçü olarak alıp, öteki son dönem ya­
pıtlarını da belirlemekte kullanabiliriz. E f l â t u n ' u n
bir yapıtında, başka bir yapıtından söz etmesini de,
196
İLKÇAĞ FELSEFESİ
sözünü ettiği yapıtının daha önceden yazılmış oldu­
ğ u n u n kanın sayabiliriz,
Eflatun'un yapıtlarının h e m e n tajuamına sahibiz.
Yalnız bunların arasında doğrudan Eflatun'un kale­
minden Çıkmamış olan bazı yapıtlar da bulunmakta­
dır. Acaba E f l â t u n u n gerçek yapıtları hangileridir?
Bu taruşma kadar, hatta bundan da önemlisi;
ların
yazım
tarihlerine
görc
sıralanması
"yapıt­
nasıldır?"
sorunudur. Çünkü yapıtların yazım tarihlerini doğru
olarak bilirsek, Eflâtun'daki düşünce gelişimini sapta­
yabiliriz. Eflatun'un yapıtları dil, deyiş ve içerik yö­
n ü n d e n incelenmiş vc inandırıcı bazı sonuçlara da
ulaşılmıştır. Ulaşılan sonuçlara dayanarak, Eflatun'un
yapıtlarını dört kümede toplamak alışkanlık olmuştur.
Birinci küme Eflâtundun gençlik yapıtlarını kapsar.
Bu yapıdannda Eflâtun tümüyle Sokrat'ın öğrencisi­
dir. Eflatun'un, Apologİe'den
başka, tüm yapıriannm
diyalog biçiminde yazıldığını vc "Tasalar"
dışında,
tüm diyaloglarda konuşmayı Sokrat'ın yönlendirdiği­
ni biliyoruz. Kuşkusuz bu konuşmalardaki görüşlerin
tümünün Sokrat'ın görüşleri olması gerekmez. Eflâ­
tun, kendi görüşlerini dc Sokrat'a söylermiştir,
Eflatun'un düşünce yönünden açık seçik Sokrat'a
bağlı bulunduğu gençlik dönemi yapıriannm
tik diyaloglar)
(Sokra­
bir özelliği, özellikle dc ahlâk ile ilgili
konulan ele almasıdır. Bu diyaloglartla her zaman er­
dem ya da bazı erdemlerin içeriklerinin neler olduğu
sorulur. Bunun yanında bir de erdemin öğrenilip öğrcnilcmeycccği,^ öğrenilirse hangi yollardan öğrenile­
bileceği sorunu da dikkate ahnır. Sokrarik diyaloglann
bir başka özelliği dc izlediği mctodlardır. B u yapıdarda
197
İLKÇAÖ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Sokrat'ın metodu kullanılır. Sokrat karşısındakine ba­
zı sorular yöneltir vc onun cevaplamasını ister, bu sı­
rada kendisi hİç anlaşılmadan, karşısındakini belli bir
sonuca doğru ilerletir. Karakteristik olan nokta, hiç­
bir zaman açık vc keskin bir sonuca varılmamasıdır.
Gençlik diyaloglanmn hiçbirinde kesin bİr sonuç bu­
lunmaz. Ancak bu görüntü aldatıcıdır. S o n u c u , diya­
logda amaçlananı, oku^oıcuya bırakır. B u metod her
halde, özellikle Sokrat tarafindan kullanılmış olan bİr
metodun taklidi olsa gerekir,
Eflatun'un gençlik yapıtlarının başına
"Apologia"
(Savunma) vc "Xnfoft" diyaloglarını koyabiliriz. B u iki yapıtın Eflatun'un İlk yapıtları o l d u ğ u n u ve hemen
Sokrat'ın ölümünden sonra yazılmış olduklarını, bü­
yük bir olasılıkla, kabullenebiliriz. Cesareti inceleyen
"Lakhsi"
ile s e r i n k a n l ı l ı k ve n a m u s u
"Kharmides"
k o n u alan
diyalogları sıralanmadaki yerlerini alır­
lar. Bunlan dindarlık denilen erdemi aynı metod ile
inceleyen "Euthyphron"
diyalogu izler. "Devlet" { P o -
litda)'in birinci kitabını da gençlik diyaloglan küme­
sine sokmak gerekir. Çünkü, bu kitapta da bir erdem
olan "adalet"
aynı metod ile İncelenmektedir. B u kü­
meye bir de "Küçük
riz. "Büyük Hippi(ts"m
Hippias"
diyalogunu ekleyebili­
Eflâtun a ait olup olmadığı ise
henüz tartışılmaktadır. Hippias, bir Sofist İsmidir, B u
diyalogda b u Sofist, hiç de şerefli olmayan bir küme­
nin temsilcisi olarak sahneye çıkar. Son olarak gençlik
diyaloglan kümesine "Protagoras"
diyalogunu da ek­
lemek gerekir. Yapıta adını veren vc diyalogun başlıca
kişilerinden olan Protagoras, bilinen en ünlü Sofisttir.
B u diyalogda geneUiklc: Erdem
1 9 8
nedir?
Acaba
erdem
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
Öğretilebilir
m»? konulan incelenir. Eflâtun'un g e n ç l i k
yapıtlanndan oluşan birinci kümeye daha başka bazı
diyaloglar da dahildir, Bunlan aynca ele almaya gerek
görmemekteyiz,
Eflâtun'un yapıtlannın İkinci kümesine bizi "Gorgias"
diyalogu götürür. Gorgias ünlü Sofîsderden bi­
ridir. Gorgias bu diyalogda pek de şerefli olmayan bir
rol ahr. Bundan önceki diyaloglarda ele alman konu­
lar bu diyaloglarda da söz konusu edilir ve özellikle
dc adalcdn yapısı İncelenir, Gorgias diyaloguma bun­
dan öncekilerden ayıran şey, bu yapıtta sonucun kesin vc açık oluşudur. Sonuç artık okuytıcunun isteği­
n e bırakılmaz. S o n u ç okuyucuya açıkça verilir. B u
açık sonuçta, hitabetin şiddetle eleştirilmesi ve Sofist­
lerin eğitim biçiminin suçlanması yer alır. A n c a k G o r ­
gias diyalogu bundan önce sözii edilen diyaloglardan
öteki bir özellikle de ayrıhr; Yapitm sonunda ruhun
ö l ü m d e n sonra nasıl yargılanacağına ait bir efsane
( M i t h o s ) anlaülır. Ruhun ölmezliği düşüncesine da­
yandırılan bu efsanenin O r p h i k kaynaklı o l d u ğ u n u
Eflâtun açık biçimde vurgular. Yalnız Eflâtun b u efsa­
nenin uydurma bir masal olmayıp gerçek olduğuna
İnanır. Eflâtun bu efsanenin tüm ayrmtılan ile felsefî
bir önemi olduğunu savunmak istemez, fekat efsane­
nin mecazi anlamının doğruluğuna inanır. Gerçekten
bi:r benzetme İle bir se m b o l İle anlatılabilecek bazı
g e r ç e k l e r vardır. G o r g i a s ' t a bazı d ü ş ü n c e l e r i n bir
s em b o l çerçevesinde anlatılmasıyla, Eflâtun belli bir
kümeye ait yapıdan için karakteristik bir metoda baş­
vurmuş oluyor. Gerçekten dc Eflâtun'un ikinci kü­
meye ait yapıdan, hep belli felsefi gerçeklerin, mecazî
199
İLKÇAĞ v e ORTAÇAĞ F E L S E F E TABİHİ
bir anlatımı olan efsaneleri kapsar. Ru efsanelerin an­
latılışı bize Efiâtun'un büyük sonatını göstermek ola­
nağını da sağlamış oluyor. Doğrusu Eflâtun yalnızca
bir düşünür değil, aym zamanda bir sanatkârdır da.
B u n u n içindir ki Gorgias diyalogu bizi
Eflâtun'un
gelişiminde ikinci bir sonuca ulaştırmışur. Gorgias ile
başlayan bu ikinci d ö n e m d e Eflâtun, karşımıza yal­
nızca bir filozof olarak değil, aynı zamanda büyük bir
sanatkâr olarak çıkmaktadır.
Gorgias'tan sonra, büyük bir olasılıkla,
"Menon"
diyalogu kaleme alınmıştır. Eflâtun'un kendine has
bir görüşü olan "İdeler
Metafiziği"
ilc ilk kez bu di­
yalogda tanışıyoruz. Şu anda tahtaya tebeşir ilc çizdi­
ğim üçgen değil, aynı zamanda matematikçilerin anla­
dığı anlamda genel bir üçgen kavramı da vardır. Yal­
nızca güzel olan birtakım tek tek objeler değil^ bir de
tümel güzellik İdesi vardır. Aynı şekilde insanların iyİ
davramşlanndan başka, bir de tümel iyilik idesi vc ide­
ali vardır. Acaba genellikle tümel olan bir üçgen kav­
ramı olmasaydı, tek başına somut üçgen alabilir miy­
di? Bir ide olarak güzelliğin kendisi olmasaydı, güzel
şeylerin var olması mümkün olur muydu? Kuşkusuz
bunlar var olamazdı. Çünkü tek objeler ancak genel
kavramların var olması vc bu tümel kavramlara katıl­
maları ilc bir varlık kazanırlar. Tikel şeylerin oluştur­
duğu evren yanında bir de idelerin oluşturduğu bir
evren vardır. Bilmek de, bu ideleri bilmek dcmckür.
Zaten bilgi hiçbir zaman bireylere değil, her zaman
tümellere yöneliktir. İşte ilk kez Menon
diyalogunda
karşılaştığımız bu ide varsayımı, Eflâtun'un sonraki
tüm diyaloglarında az ya da çok bir yer tutacaktır.
200
İLKÇAĞ FELSEFESİ
M e n o n ' d a n sonra Eflatun'un büyük diyalogları
gelir ki, bu diyaloglarda Eflatun'un sanatkâr kişiliği­
nin cn parlak örneklerine tanık oluruz. Bu diyaloglar
dan olan "Phcıiciros"t:i yeniden ruhun ölmezliği ve ru­
hun esasının ne olduğu sorulan ile birlikte aşk sorunu
incelenir Fakat bu aşk sorunu, özellikle bundan son­
raki diyalogun, "Symposion"
konusunu oluşturur. Şökn
(Ziyafet, ş ö l c n ) ' n u n ana
Eflatun'un en güzel diya-
loglarmdan biridir. Diyalog bir şölen sahnesi île baş­
lar. H e n ü z genç bir ozan olan Agathon
ilk basansın:
kudamak için bİr şölen verir. Davediler arasmda Sok­
rat da bulunmaktadır. Sokrat'ın orada bulunması, ko­
nuşmaların dönüp dolaşıp felsefi bir niteliğe dönüş­
mesine neden olur. Şölene katılanlardan h e r birinin
aşk (Eros) konusunda bir söylev vermesi kararlaştınhr.
Bu söylevlerde anlatılan efsaneleri bize Eflâtun sanat­
kârlığının tüm zenginliği ile aktanr. E u efsanelerin
birini dc komedi yazan Aristophanes
kendine özgü
tuhaflığı ile anlatır: insanlar başlangıçla d ö n kollu ve
dürt bacaklı imişler; aynı zamanda ters yönlere bakan
iki de başlan varmış. Fakat sonralan Tannlar b u yara­
tıkları kendileri için tehlikeli bulduklarından,
onları
ikiye bölmüşler. İ ş l e o g ü n d e n b u g ü n e b u ayrılan
parçalar tekrar birbirini bulmaya, tekrar birbiriyle bir­
leşmeye arzu duyarlarmış. Bundan sonra sıra Sokrat'a
gelince sohbet felsefî bir nitelik kazanıyor. Sokrat an­
lattığı efsanede aşkı, insanda en derin zorlamanın bir
ifadesi olarak gösterir. Aşk, D a i m o n ' c a bir şeydir.
Sokrat'ın Daimon'dan anladığı anlam hatırlanırsa; aşk
insanın içinde bulunan bir Daimon'dur. Fakat içimizde­
ki bu güçlü zorlama çeşidi şekillerde kendini gösterir;
2Q1
İ L K Ç A Ğ Vfl O f l T A Ç A â F E L S E F E TARİHİ
Bazen ç o k somut, bazen tümüyle soyutlaşmış şekiller
alabilir. B u zorlama somut olduğunda belirli bir insa­
na karşı duyulan aşk şeklinde görülür. F a k a t , öte yan­
dan, kendiliğinden iyiye ve güzele karşı duyulan bir
aşk olarak da görülür ve bu yüce aşk, felsefe ilc aynı­
dır. Çünkü İyinin ve güzelin kendileri, var olan idele­
rin en yücesidir vc felsefenin ana amacı ideler evrenini
bümektİr. Aynî şeJdlde bu görüşler de efsane şeklinde
anlatılmıştır. Sokrat bu efsaneyi kendisinin uydurma
dığmı, b u n u Diotitna
adındaki falcı b i r kadîiı (kâ-
hİn)'dan öğrendiğini söyler. Diyalog Sokrat'm kendi­
siyle Jlgiİi dramaEİfc bir öykü ile sona e r e r : Şölende
bulunanlar fazla içtiklerinden sızmışlar, geride ayık
olarak yalnız Sokrat Üe komedi yazan Aristofanes kalmışUr, Sokrat Aristofanes'e iyi bir komedi yazanmn
aynı zamanda iyi trajediler de yazması gerektiğini, ya­
ni "gUseVm
ister komedide ister trajedide olsun^ hep
aynı '[^»zf/"olduğunu anlatır. İçkinin verdiği reha­
vetle Aristofanes de gevşediğinden, S o k r a t tüm şö­
lendeki tek ayık insan olarak, şölen yerini terkcderek
evine gider. Şölende yaşamasını bilen, insanlarla canh
ilişkiler kuran Sokrat'ı buluruz. Oysa "Phaidon"
dıys.-
logunda, artık ölümün eşiğinde vc etkisi altında olan
Sokrat ile karşılaşınz.
Phaidon diyalogu S o k r a t ' m idam edileceği gün
tutuklu olduğu yerde geçer. Böyle bir g ü n d e Sokrat,
ç o k doğal biçimde, öğrencileriyle "Ruhun
Ölmezli­
ği"
Varsayt-
konusunda konuşur. B u arada 'İdeler
w*"na da değinir. E s e n n sonunda biz, S o k r a t ' m bü­
yük bir cesaretle zehir kadehini nasıl s o n u n a kadar
içerek boşalttığına tanık oluruz.
202
Eflatun'un ikinci dönem eserlerine siyaset felsefesi
üzerine olan büyük eseri "Foletia"
{DcvlctYyı
da ek­
leyebiliriz. Ç o k detaylı olan bu diyalogun uzun yfllatda yazılıp tamamlanmış olması m ü m k ü n d ü r , Efla­
tun'un devlet felsefesini gösteren Poletia, düşünce ta­
rihinde
"İdeal
devlet"
konusunda yazılan eserlerin il­
kidir. Bu diyalog, özellikle ideal bir devlet imajım, bir
toplum ütopyasını içermesi bakımından, sonraki dö­
nemler üzerinde ç o k etkili olmuştur. B u eserde ayn­
c a ; İdeler varsayımı ve ruhun ölmezliği, y a n i Efla­
tun'un işlediği "ana konular"
da bulunmaktadır.
Eflatun'un csericrİnİn tarihsel sınıflamasında eser­
lerini iki öbekte toplamıştık. Bİrincİ öbekteki eserler,
Etlâtun'un doğrudan Sokrat'ın etkisinde yazdıkları,
yani Sokratik diyaloglardır. İkinci öbekte ise;
Varsaytmv",
"ruhun
ölmezliği",
"devlet
idesi"
"İdeler
gibi
Eflatun'un kendisine aİt olan görüşler yer ahr. Aynca
bu öbekteki eserler Eflatun'un sanat y ö n ü n d e n en
parlak düzeyli eserleridir vc bunlarda felsefî görüşler
bir imaj biçiminde açıklanmıştır,
Ü ç ü n c ü d ö n e m diyaloglarında, görüşlerini tam
anlamıyla bilimsel
"Theaitetfls"
bir biçimde anlatır. B u ö b e k t e k i
diyalogunda sensüalizme ve empirizmc,
yani bilginin temelini duyumlarda ve deneyde kabul
eden görüşlere karşı cleşrirsel bir tutum takınılır, adlan anılmaksızın Aristippos ile Antisthencs eleştirilir. E n
sonunda Heraklit ve Empedokles İle de hesaplaşılır.
Yine aynı öbekten "Parmenides"
atili diyalogda Eflâ­
tun, Elca Okulu karşısındaki durumunu belirler, bu
okulun uyumlu vc farklı yanlannı gösterir. Heraklit ile
Parmcnides'i, Eflâtun kendisinden önceki felsefelerin
2 0 3
İ L K Ç A Ğ we O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
cn büyük iki fiJozofu olarak kabul eder. Eflâtun'a gö­
rc felsefe tarihi genellikle bu İki filozof arasındaki kar­
şıtlık ile başlamişür. Ü ç ü n c ü öbeğe ait olan ötekİ iki
Önemli eser "Sophistes" (Sofist) ve "Politikos"
(DevJct
Adamı) diyaloglarıdır.
D ö r d ü n c ü ve son d ö n e m E f l a t u n ' u n
"yofhhk"
eserlerini kapsar. E u öbeğin eserleri arasında:
W 5 " , eksik kalan "Kritias"
"Tima-
vc "iV^owo*" (Yasalar) diya­
loglan bulunur, i l k iki diyalogda Pisagorculann ma­
tematik ve biyoloji ile ilgili görüşlerini
detaylarıyla
anlatan bİr Fisagorcu ile karşılaşînz. Eflâtun, Pisagor­
culann birçok görüşlerine karılır. B i z Eflatun'un G ü ­
ney İtalya'da Pisagorculan ziyaret etriğini, onlara ko­
n u k o l d u ğ u n u ve onların etkisinde kaldığını biliyo­
ruz Yaşammm son yıllannda ise Pisagorculuğa tüm­
den yaklaşmıştır. Aristo'nun anlattığına g ö r e Eflâtun
son yıllarında bir çeşit "suyv mistisizmi"r\c
yatkın gö­
rüşlere sahip o l m u ş t u r . A n c a k bİr p a r ç a halindeki
Kritias
diyalogunun konusu tarihtir. G e n i ş ve hacim­
li bir eser olan Nomûi
(Yasa]ar)'dc devlet konusu ye­
niden işlenir. Yasalar^
S o k r a t ' ı n sahneye çıkmadığı
Eflatun'un tek eseridir. Yaşlılık dönemi eserlerinin bir
özelliği de, diyalog biçiminin artık yalnızca bir şekil
olarak kalmış olmasıdır.
Eflatun'un gençlik eserleri Sokrat ile ilgili konuları
kapsar. Bunlarla ilgili bilgi sahibi olabilmek içİn iki ti­
pik diyalogunu ele alalım: "Lakhes" diyüogGndA "ce­
saret"
kavramı İşlenir. Diyalog ö n c e S o k r a t ' ı n pazar­
da tanıdık iki general ile nasıl karşılaştığını tasvir eder.
Gençlere silah eğitimi veren bir e ^ t i c i Atina'ya gclmişrir. Sokrat ile karşılaşan iki general L a c h e s ve Nİkias,
204
İLKÇAÖ FELSEFESİ
onlara oğulhnnın bu adamdan ders almalanmn doğ­
ru olup olmayacağını sorar. Sokrat: E ğ e r yalnızca tek­
nik bir beceri elde etmek söz konusu ise, sorun olma
dığım söyler. Fakat burada yalnızca bir silah eğitimi
değil, bütünüyle bir eğitim sorunu vardır. H e r eğiü m , bir ruh ve erdem eğitimi olmak zorundadır.
O
halde bu konudaki a m a ç ; gençlerin herşeyden ö n c e
bir e r d e m , bir cesaret edinmeleridir. A c a b a erdem
öğrenilebilir mi? B u kuşkudan sonra cesarcrin n c ol­
d u ğ u konusuna geçilir. Generallerden biri, Laches,
cesareti "düfmana
karş% direnmek"
olarak tanımlar.
Sokrat bu tanımı ç o k dar, ç o k kısıtlı bulur.
Çünkü
cesaret yalnız savaş için değil, yaşamın değİşİk alanlan
için dc söz konusudur. S ö z gelişi ahlâk açısından da
bir cesaret söz k o n u s u d u r . O halde cesaretin t ü m
alanlarda geçerli olacak bir tanımını bulmak gerektir.
Eflâtun'un gençlik dönemi diyaloglan hep b u şekilde
başlar. Bİr kavramın tümel özelliği belirlenir; bunun
için de kavramın İlgili olduğu tüm durumlann aralaundaki ortak yan bulunmak İstenir. B u tanım anlayı­
şı, Eflâtun'un ide varsayımının oluşması
yönünden
karakteristik özellik taşır. Laches de çeşitli durumlar
için cesarette ortak noktayj bulmak ister. L a c h e s cesa­
retin, genelde ruhun bir direnci olduğunu
savunur.
B u defa S o k r a t yeni tanımı fazla k a p s a m l ı
bulur.
Çünkü ruhun yalnızca bir inat niteliğindeki ve de ce­
saret sayılamayan bir direnci söz konusudur. O halde
İnat ile cesareti birbirinden nasıl ayıracağız.* Bunun
üzerine Laches, cesaret dayanıklılığın ölçülü durumu,
inat ise sınırsız biçimdeki durumudur yanıtını verir.
B u tanıma da Sokrat karşı çıkar: Karşıhklı savaşan iki
205
İLKÇAÖ VB OHTAgAfi FELSEFE TARİKİ
askerden birincisi kendi olanaklarının üstün olduğa
düşüncesiyle düşmanına karşı direnç gösteriyor, daya­
nıyor; ikincisi ise hiçbir şey düşünmeden yerini koru­
yor. Acaba bunlardan hangisi cesurdur? Ölçülü bİr
düşünceyle davranan mı, yoksa hiçbir şey düşünme­
den dayanan mı? Elbette sonuncusu cesurdur. Laches'in şaşırması üzerine öteki general, Nikias, konuya
başka bir açıdan yaklaşır ve cesaretin bir bilgi olduğu­
nu, nelerden korkulup nelerden korkulmayacağım
bilmekten başka bir şey olmadığını söyler. Burada ko­
nuya, görünüşle, yeni bir m o t i f eklenmiş gibidir. Oy­
sa diyalogun birinci b ö l ü m ü n d e n ikinci b ö l ü m ü n e
manüklı bir amaç güdülerek geçiliyor. Eflâtun burada
cesaret denilen erdemin nelerden oluştuğunu araştırı­
yor: Kendi olanaklarının, karşısındakinden daha elve­
rişli olduğunu düşünerek direnen, dayanan değil; ak­
sine ölümün korkulacak bir şey olmadığım, yaşamdan
daha değerli şeylerin olduğunu bilen insan daha ce­
surdur. Fakat bu durumda arslan ve kaplan gİbi hay­
vanlara cesur diyemezdik, diyerek karşı çıkan L a c hes'e; "Zaten hayvaniurtn
maz,
ancak
ne türden
bilen ve hu tehlikelere
cesur olması söz konusu
bir tehlike karşısında
karşı direnen
insan
ola­
olduğunu
cesur
olabi­
lir" yamtı veriliyor. Böylece cesaret; istenilen şeylerle,
sakınılması gereken şeylerle ilgili bir bılgİ, yani gerçek
ve görünen değerler hakkında bir bilgi oluyor. Acaba
bu tanım da ç o k kapsamlı o l m u y o r mu? B u tanım
yalnız cesareti değil her t ü r d e n e r d e m i kapsıyor,
çünkü cesaret için kullanılan "değerlerin
dizisini bitmek, korkulacak
birinden
ayırmak"
ve korkutmayacakş^ieri
sıralanma
bir­
tanımı, h e r erdeme uygulanabilir.
206
İLKpAâ FELSEFESİ
O halde cesaret konusunda yapılan bu araştırma ile
görünüşte bir sonuç elde edilmemiş gibi görünüyor.
Ancak gerçekte, diyalogun varmak istediği s o n u ç da
buydu. Diyalog bize bir erdemin yalnız başına göstcriİemiycccğİni,
çeşidi erdemlerin değil de tek bir er­
demin olduğunu, bununla da nelerin istenildiğini vc
nelerden kaçınılması gerektiğini bilmenin cesaret ol­
duğu anlatılmak istenir. A n c a k bu istek diyalogda
açıkça vurgulanmayıp, sonuç çıkarma okuyucuya bı­
rakılır. B u tutum Sokrat'ın kullandığı m e t o d u n bir
özelliğidir. S o n u c u ö ğ r e n c i bulup çıkarmalıdır. Bu
yöntemin amacı, insanı düşünmeye ve bulmaya yö­
neltmektir.
Eflâtundun gençlik yazılannın özelliklerini göster­
m e k için örnekleyeceğimiz ikinci eser ise
diyalogudur. Esere adını veren Hippias,
"Hippias"
ünlü b i r S o ­
fisttir. Pek onurlu olan ve kendisine çtjk inanan S o ­
fist, Sokrat'ın da dinlediği parlak ve tantanalı b i r söy­
lev vermiştir. Hippias bu söylevinde Homer'in
kahramanı olan Odysseius
ile Archilleus'M
iki
birbiriyle
karşılaştmr. Odysscius kurnazdır, dolambaçlı yollar
izler. Archilleus ise dürüsttür, dosdoğru bir yol izler.
İlki kötülüğü bilerek yapar, ikincisi hİç farkında ol­
maksızın kötülük yapar. O halde Archilleus, Odyssius'c kiyasla daha iyi ve daha karakter sahibi bir insan­
dır. Söylev bitince Sokrat Hippias ile konuşmaya baş­
lar. Sokrat görünüşte söyleve hayran olmuştur, fakat
bir noktayı anlayamamıştır. Gerçekten bilmeyerek kö­
tülük yapana görc, bilerek kötülük yapan daha mı kö­
tü bir insandır? Hippias'm görüşünü yeniden evetlemesi üzerine Sokrat ona: "Biri
207
iyi öteki kötü olan
ikİ
İLKÇAĞ v e Û R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
koşucudan
iyisi bikrek
zıyla koşuyor, acaba
cudur?"
şan"
yavaş koşuyor, öteki
bunlardan
hangisi
diye sorar. Hippias: "Elbette
ise tüm
hı­
dstha iyi koşu­
bilerek
yavaş ko­
der. Aynj şekilde iyi bir okçu hedefe bilerek isa­
bet ettirmiyor, beceriksiz bir okçu ise İstediği halde
hedefi bir türlü vuramıyor. Bunlardan hangisi daha
iyidir? E l b e t t e usta olan o k ç u . B u sonuçlar insanlann
davranjş alanlanna uygulanmca, kötülüğü bilerek ya­
panın, bilmeyerek yapana göre daha iyi bir insan ol­
duğu anlaşılıyor. Fakat bu sonucu ne Hippias ve nc
dc Sokrat kabul ediyor. Böylece diyalog h i ç b i r sonu­
ca ulaşamamış gibi görünür. Oysa gerçekte sorunun
ç ö z ü m ü n e , önemsiz gibi görünen bir c ü m l e Üe deği­
nilmiştir. Acaba bilerek kötülük yapmak İsteyen bir
İnsan var mıdır? Sokrat bunu kabul e t m e z , o n a göre
kimse bilerek kötülük yapmaz. Bilerek yavaş koşan
koşucu, bilerek hedefi vurmayan okçu n e d e n bunu
böyle yapar? Çünkü onların hızlı koşmaktan, oku he­
defe isabet ettirmekten daha yüksek oJan bazı amaç­
lan vardır. İşte, bunun gibi, kötülüğü bilerek yapan
bir insanın g ö z ö n ü n d e bulundurduğu d a h a yüce bir
amacı vardır. Değerlerin gerçek dereceler sıralaması­
nı bilen insan, buna bağlı kalmaktan başka bir şey ya­
pamaz. O halde kötülüğü tüm anlamı ile bilerek ya­
pan bir insan olamaz, çünkü kötülük b İ r hatadan,
değerlerin dereceler sıralamasını bilmemesinden kay­
naklanan bir hatadan doğar. Eflâtun'un b u diyalogda
savunduğu görüşün, S o k r a t ' m en tipik görüşü oldu­
ğunu biliyoruz.
Eflâtun'un doğrudan Sokrat'm etkisinde olduğu
gençlik dönemini gördükten sonra, şimdi onun asıl
208
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
kendi felsefesine geçelim. Eflatun'un kendine özgü
görüşleri içinde; "İdeler
metafiziği",
"ruhun
vffrsaytmt"
ölmezliği"
yA da
görüşü ve
"İdeler
"Devlet"
konusundaki düşünceleri yer aiır.
Ö n c e E f l a t u n ' u n t ü m felsefesi için t e m e l olan
"bilgi"
ile ilgili görüşlerini görelim: "Bi^i nedir?"
so­
rusu Sokrat'ın bağlı olduğu tüm okullarda önemli et­
kinliğe sahiprir. Eflâtun bilgi konusunu özellikle Theaitetas adlı diyalogunda ele alır. Diyalog Önce Arİsrippos'un bilgi konusundald sensualist anlayışmı incele­
yerek işe başlar. Arisrippos'a g ö r c bilgilerimizi du­
yumlar oluşturur. O halde bilgi; görmek, duymak,
koklamaktan ibarettir. B u n a karşı Eflâtun, şayet bu
görüş doğru olsaydı, yani bilgi yalnızca algılann bil­
dirdiklerinden başka bir şey olmasaydı, o zaman
san her şeyin ölfüsüdür"
"in­
diyen Protagoras haklı olur­
du, diyor. B u durumda o b j e k t i f bir bİlgi olamazdı,
çünkü algılarımız görelidir; b u nedenle aynı suyun
bir ele sıcak öteki cîe soğuk gelmesi, aynı şarabın biri­
sine ekşi öteki birine tadı gelmesi cinsinden güvenilir
olmayan bir bilgiye sahip olacakuk. Bunun içindir ki,
algılann oluşturduğu bilgilerle kesin bir yargıda bulu­
namazdık. B u tür bilgilerde "bana
öyle geliyor"
de­
mekten öte gidemezdik. Ç ü n k ü bana Öyle gelen bir
şey bir başkasına farklı görünebilecektir A y n c a Eflâ­
tun'a göre bilginin b u sensualist yorumunda yalnız
Protagoras değd, aynı zamanda Heraklit dc haklı ola­
caktır. Çünkü Heraklit'e görc evren sürekli değişmek­
tedir, evrende sabit bir şey yoktur. Algılanmız bize sü­
rekli hareket eden, içinde hiçbir şeyin düzenli ve sü­
rekli olmadığı, her şeyin yok olduğu vc de var olduğu
209
İLKÇAĞ ve O B T f t Ç A Û F E L S E F E TftRİHi
bîr evreni bildirmelc durumundadır. O halde duyum­
larımla elde ettiğim bir şey ile ilgili olarak
"huşudur"
diye kesin bir yargıda bulunamam. Ancak, "huşey
na göre
ve şu anda
böyledir"
ba­
diyebilirim. Çünkii bu
şey bir başkası için aynı anda başka türlü olabilir. Şa­
yet bilgilerimiz gerçekten yalnızca bizim algılanmıza
dayansaydı, o zaman objektif ve sürekli bir bilgi ola­
mazdı. Fakat Eflâtun'a göre gerçek bilgi, ancak ob­
jektif olan bilgidir ve böyle bir bilgi vardır. Yalnız gö­
reli, sübjektif ve sürekli değişme durumunda olan bir
bilginin değil, aynı zamanda objektif bir bilginin de
var o l d u ğ u n u anlamak için, yalnızca matematiksel
objelere dikkat etmek yeterli olur. S ö z gelişi
ya da "bir üçgenin
tir"
İç açıları
toplamı
"2x2=4"
iki dik açıya
eşit­
şeklindeki matematiksel gerçekleri ele alalım:
Bunlar genel olarak geçerli olan, kişiye ve zamana gö­
re değişmeyen, herkes ve her an için doğru olan bir­
takım bilgilerdir. Bu gerçekler, önce var olan ve sonra
yok olan objelere ait bilgiler de değildir. Matematiğin
konusu olan o b j e l e r yer vc zamandan soyutlanmış
öncesiz ve sonlu olmayan objelerdir. S ö z gelişi 2 vc 4
sayıları herhangi bir yerde ve zamanda var olan vc
sonra da yok olacak objeler olmayıp öncesiz vc sonlu
olmayandır ve birbiriyle öncesiz vc sonlu olmayan bir
ilişki İçindedir. Ancak, söz gelişi bir d e ğ n e k ile kum
üzerine çizdiğim bir üçgen, kuşkusuz, var olmuş vc
yok olacak objelerdir. Aym şekilde bir kağıda çizdi­
ğim daire de böyledir. Ancak, matematikçinin incele­
diği, bu türden tek tek şeyler değildir. O , genellikle
üçgen ve daireden söz eder. Benim şu anda çizdiğim
bir daire, tam vc gerçek bir daire olmayıp ancak gerçek
210
İLKÇAĞ FELSEFESİ
daireye bir ölçüye kadar yaklaşmış bir dairedir. B u ­
nun için matematikçinin öne sürdüğü bir varsayım,
benim bu dairem İçin yalmzca yaklaşık olarak geçerli
olabilir. Ya da Eflatun'un deyişiyle; Çizdiğimiz şekil
ancak matematikçinin "daire idesi"nc katıldığı ölçü­
de bir dairedir.
B u n u n içindir ki Sokrat'ın öteki iki Öğrencisine,
Aristippos ve Antisthenes'e bir kez daha kulak vere­
lim: Aristippos'a göre bilgi duyumlarla kazanılan algı­
lardan başkası değildir. Aynı şekilde Antisthcnes İçİn
d c objelere ait bilgilerimizde algılardan hareket ede­
riz. Yalnız, ona göre biİgİ, objeleri cLemanlanna ayır­
maktır ve bir objeyi son elemanına ayınnca artık bil­
giden söz edilemez, bundan öte gidilemez. O y s a Ef­
lâtun'a göre gerçek bilgi, tam Antisthenes'in bilgide
bundan öte gidilemez dediği yerde başlar. E i r objeyi
bilmek için sorulacak İlk soru "bu Me^ıri"'sorusudur.
B u soruya bir cevap vermek, bu objeyi bİr kavrama
dahil etmek Lİemcktir. S ö z gelişi bu insandır, bu attır
gibi. O halde bilgi, karşımızdaki objelerle ilgili yargı­
da bulunmaktır. Yargıda beİİi b i r objeyi genel b i r
kavram İçine koyanz. Eflâtun'a göre bilgi, h e r şeyden
ö n c e , genel ( t ü m e l ) kavramlar oluşturmak demektir.
Algılarımız bize yalnızca tek tek objeleri gösterir, fa­
kat algı karşısında düşünce yardımıyla bu tek tek o b ­
jeler genel bir kavram içinde toplanır. S ö z gelişi bu
sıcaktır, bu soğuktur, bu insandır derken, b u yargı­
larda karşımıza çıkan objeleri belli kavramlara dahil
etmiş oluruz.
"Bu insandır"
"İJM^yu "insan"
kavramı içine koymuş oluruz. Bu gibi
dediğimiz
zaman,
genel kavramları d ü ş ü n m e d e n hiçbir bilgi oluşmaz,
211
İLKÇAĞ VB ORTAÇAÛ FELSEFE TARİHİ
her biJgi zorunlu olarak gene] kavramları
düşünmek
demektir. İnsan iıayvandan fazla olarak düşünme ye­
teneğine, yeni kavramlar oluşturma yeteneğine sahip­
tir. S o n u ç olarak bilgide İlk adım genel kavramları
oluşturmaktır.
Bilgide atdan ikinci adım İse, genel kavramlar ara­
smdaki ilişkileri belirlemektir. ( 2 ) tahta parçası ( 4 )
tahta parçası olabilir, fakat bunları birleştirip ( l ) tahta
parçası da yapabiliriz, B u n l a n bölerek çok sayıda tah­
ta parçalan da yapabilirim. Ya da ( 2 } sayısı hiçbir za­
man ( 2 ) rakamından başka bir şey olamaz. Bu ( 2 ) sa­
yısı, söz gelişi ( 4 } rakamı ile hiç değişmeyen, öncesiz
ve sonrasız bir ilişkiye sahiptir. Aynı şekilde, sıcak
olan belli sayıdaki obje bİr süre sonra soğuyabilir. An­
cak sıcaklığın kendisi ile soğukluğun kendisi arasmda
hiç değişmeyen, sabit ve belli bir ölçü vardır.
Eflâtun'un doğadan seçtiği bir örnek ilc görüşünü
nasıl açıkladığını görelim: Phaidon diyalogunun so­
nunda Eflâtun kendisinden önceki tabiat felsefesinin
bir eleştirisini yapar. S ö z gefişt kar ateş ile karşılaşınca
neden erir? Şimdiye kadarki tabiat filozofları bu olayı
ateşten çıkan atomların kar atomları arasına girerek
onları birbirinden ayırması, bunun sonucu kann su­
lanması biçiminde açıklamışlardı. Oysa Eflâtun için
bu açıklama anlamsızdır. Çünkü öncelikle kar ve ate­
şin ne olduğunun açıklanması gerekir. Böylelikle ka­
rın yapısının soğuk olduğu, yani soğuk kavramına da­
hil edilen bir obje olduğu, ateşin de yapısı gereği sı­
cak olduğu ve sıcak kavramına dahİI bir o b j e olduğu
anlaşılır. Bundan başka bir de b u ikî obje, yani sıcak­
lık ilc soğukluk arasındaki ilişkiyi araştınrsak, bunların
212
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
biri öteki ile anlaşamayarij biri ötekini dışlayan iki o b ­
je olduklannı görürüz. S o n u ç olarak; birİ ötekini dış­
layan, yapısı gereği soğuk olan kar ile yapısı gereği sı­
cak olan ateşin yan yana gelemeyeceği bilgisine vann z . Eflâtun bu örneği, bir doğa olayının, kendi anla­
dığı anlamda nasıl açıklanması gerektiğini g ö s t e r m e k
için vermiştir. B u örnekte de görüleceği g i b i , ö n c e
tek tek olaylardan hareket edilerek, yavaş yavaş genel
kavramlar olan idelere yükseliriz. Ancak ideler arasın­
daki bu ölçüler tek olay için dc aynen gcçcriidir. Yani
tek olay idelere katıldığı ölçüde, bunların arasındaki
oranları taşır,
Phaidon diyalogundan, başka bir örnek daha ala­
rak incelemeyi sürdürelim: B u diyalogda Eflâtun'u
çok ilgilendiren "ruhun
ölmezliği"
konusu işlenir.
Eu konuyu kanıtlamak içİn özellikle şu ö n e m l i fikir
ileri sürülür: "Kıth
"Ruh yaşumm
nedir?"
ilkesidir"
sorusuna yanıt olarak
denilir. Beden ancak ruha sa­
hip olması, ruh tarafindan canlandırılması durLimunda yaşayabilir. O halde ruh ve yaşam biri ötekinden
ayrılmaz, bİri ö t e k i n e bağh kavramlardır, B a z ı ide­
lerin biri ötekini dışlar. S ö z gelişi sıcaklık ve soğukluk
ideleri gibi. Eazı ideler ise ayrılmaz biçimde biri öte­
kine bağlıdır. Yaşam ve ruh ideleri böyledir. İ ş t e bun­
dan da ruhun daima bİr yaşama sahip olduğu, hiçbir
zaman ölmeyeceği sonucu çıkar.
Görüldüğü gibi Eflâtun ıçİn bilmek, her alanda
rek tek olaylardan hareket ederek İdelere )âikselmek
ve ideler arasındaki değişmeyen ölçüleri bulnn aktan
ibarettir. Bu ideler başlangıçsız ve sonu olmayandır,
n c meydana getirilmiştir ve ne de yok olurlar. İki tahta
213
I _ < Ç A C « e O F l T f l Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
parçası meydana gelebilir vc bir süre sonra da y o k
olabilir. Fakat ( 2 ) ve ( 4 ) sayıları meydana da gelmemişür, yok da olmayacakur, Bunlar başlangıcı vc so­
nu olmayan, yani düşünülen varlıklardır. Çizdiğim
bir daireyi biraz sonra silebilirim, fakat daire idesini
yok etmeye olanak yoktur; bu daire idesi, yapısı gere­
ği başlangıçsız ve sonu olmayandır, i d e l e r aralarında
belli ölçülere sahip olduklarından^ belli bir düzeni
bulunan bu evrene, yani ideler evrenine yaşam verirJer. Eflâtun özellikle yaşamının son yıllarında, sayılar
evrenini ideler evrenine gerçek bir m o d e l olarak seç­
miştir, o kadar ki ideleri sayı olarak anlamaya yönel­
miştir. S o n u ç olarak Eflâtun'a göre b i l m e t , ideler ev­
renini vc b u evrende hüküm süren yasalan tanımakür. Duyular evrenini dc ancak İdeler evrenine katıldı­
ğı ölçüde bilmek mümkündür. Bİz bir objeyi, kendi­
sinde, idesinin varoluşu ölçüsünde biliri?., Çizdiğim
bir daire tam ve m ü k e m m e l olmayan, daire idesine
ancak bİr ölçüde yaklaşan bİr dairedir. Aynı şekilde,
algıladığım tek ve somut at da tam vc m ü k e m m e l ol­
maktan uzak ulan ve pekçok eksiklikleri olan bir attır.
Oysa at İdesi mükemmeldir, eksiksizdir v c bu açıdan
tek atın aynı zamanda idealidir. T ü m yaşayan atlar
için bir mükemmellik modeli olan bu ideye, tek at az
ya da çok yaklaşır. Böylece Eflâtun için ide, aynı za­
manda eşyanın da idesi oluyor. T e k eşya, bu idelere
göre, az ya da çok mükemmel olan biçimler kazanır.
Aynca ideler insanların isteklerine güre düşünüp bul­
duğu şeyler de değildir. İdeler kendiliğinden vardır.
S o n u ç olarak Eflâtun için iki evren vardır ve bu iki
evren gerçek evrendir. B u iki evrenden biri: Sürekli
2 1 4
İLKÇAÛ FELSEFESİ
var oian ve yok olan, algılanabilen, tek tek objelerin
sürekli değişmek zorunda olduğu evren; ötekisi baş­
langıcı vc sonu olmayan idelerin ya da ideallerin evre­
ni.
Bu noktada üflâtun özellikle Aristippos
vc
Arttist-
henes ile tam bir karşıtlık içindedir. Anristhenes Eflâ­
tun'a karşı çıkarak, İdelerin İnsan düşüncesinin buluş­
larından başka bir şey olmadıklarım savunur. Eflâ­
t u n ' u n ideleri reci saymasına da karşıdır vc Antisthe­
nes ideleri yalnızca bir "ad"dzn
ibaret sayar, bunlann
aynca b i r realiteye sahip olduklarını r e d d e d e r . S ö z
gelişi tüm tavşanlar birbirine b e n z e r ve bu n e d e n l e
biz bunlan aynı "ad" ile anarız. Antisthenes'e göre
ayrıca bir "top/flw" idesi yoktur, yalnızca bir
"tavşan"
kelimesi vardır, bu kelimeyi aynı cinsten o l a n tüm
hayvanlar için isim olarak kLilamnz. Antisthcncs'in bu
görüşüne "nominalizm"
(İsİmcilik) denir. N o m i n a ­
lizmin ana fikri, idelerin birbirine benzeyen canlılara
ve eşyaya verilen adlardan, kelimelerden ibaret olduk­
larıdır. Oysa Eflâtunca göre ideler birer kelime olma­
yıp^ reel birvarhğa sahip olan gerçeklerdir. Biz ideleri
düşünceyle görür ve kavrarız. İdelerin g ö r ü n ü p kav­
ranması, bilginin temelini oluşturur. Aynı şekilde bil­
gilerimizin ana konusu idelerdir. T e k objeler evreni,
ancak İdelerin silik bir kopyası olması y ö n ü n d e n bi­
linmeye, bilgimizin konusu olmaya lâyıktır.
Biz objeyi nasıl biliriz? Bilginin esası nedir? Eflâ­
tun'a göre bilgi öncelikle "obje nedir?"
sorusuna ce­
vap verir. Bilgi öncelikle algıdan hareket eder, fakat
algılananda kalmaz daha ileri giderek kavrama ulaşıhr.
"Bu bir insandır",
"bu bir tebeşirdir"
2 1 5
derken, algı ladığım
İLKÇAÛ v e ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ
şeyleri bir kavram içinde toplamış o l u r u m .
dairedir"
"Bu bir
dediğimde, karşımdaki kişi algıladığım o b ­
jeyi genel daire kavramına katıyor d e m e k t i r . Fakat
bilginin tam olarak oluşması İçin bundan sonra atıla­
cak bir adım daha vardır: Kavramlar arasındaki ölçü­
leri kurmak- S ö z gelişi ( 2 ) vc ( 4 ) kavramları arasmda
çok belirli bir ölçü vardır ve bu ölçüyü bİz ( 2 x 2 - 4 )
bilgisi ile dile getiririz. S o n r a sıcaklık ve soğukluk
kavramlan arasında da ç o k belirli bir ö l ç ü vardır: Sı­
caklık vc soğukluk biri ötekini dışlayan kavramlardır.
Aynı şekilde yaşam vc ruh kavramlan arasında çok behrli bir ölçü vardır; bu iki kavramdan biri ötekini çe­
ker, çünkü ruh mutlaka yaşama sahip bir varlıkta bu­
lunur. Duvıımlanmıza konu olan objeler sürekli bir
değişim İçindedir, bu objeler için Heraklit'in.
görüşü,
yani eşyanın bir akış vc oluş içinde bulunduğu varsa­
yımı doğrudur. B u n a karşılık tümel kavramlar başlangıçsız ve sonu olmayan bir evreni oluşturudar. B u ev­
ren ne meydana getirilmiştir ne de yok olacaktır. Ge­
nel kavramlar evreninde, aynı zamanda, son derece
belirli ölçüler, bir başka deyişle, başlangıçsız ve sonu
olmayan bir düzen geçerlidir. Genel kavramlar dü­
zenli bir sistem oluştururlar ve bu sistemde her kavra­
mın ötekine olan ölçüsü son derece kesin ve açıktır.
Eflâtun işte bu genel kavramlara "ideler"
adını verir.
İdeler arasındaki bu belirli ölçülerden bİr düzen doğ­
duğu için, bir "ideler
kosmom"nun
var olduğundan
söz eder. İdeler, mükemmel olan varlıklardır. S ö z ge­
lişi daire idesi, yani dairenin genel kavramı, kendili­
ğinden mükemmeldir Bu ide; çizilen, s o m u t daircJerdcn sürekli daha mükemmeldir, çünkü s o m u t daireler,
216
İLKÇAĞ FELSEFESİ
daire idesine ancak aşağı yukarı yaklaşabilirler. Aynı
şekilde, güzel olan rck şeyler, güzellik idesi karşısında
sürekli eksik ve çirkindir ve ancak güzelliğin tendlsine az ya da çok yakın olabilirler. S o n u ç olarak ideler,
aynı zamanda objelerin dc ideleridir. Bunun içindir k:
bir ob)eyi bilmek, o objenin idesini bilmek, dolayısıy­
la da idealini bilmek demektir.
Eflâtun'a göre ideler arasında ç o k belirli ölçüler
bulunduğundan, düzenli bir evreni, yani ideler koz­
mosunu oluştururlar. B u ideler sistemi bir piramide
benzetilebilir. Bu piramidin tepe noktasında e n genel
olan "Varlık
İdesİ"
bulunur. Eflâtun ideler sistemi­
nin bu cn yüksek İdesini "îyi"
İdcsİylc aynılaştırir.
Çünkü ona göre, kelimenin tam anlamıyla var olan
bir şey, aynı zamanda mükemmel olan, { ! ) olan şey­
dir. M ü k e m m e l olan bir şey ise, aynı z a m a n d a iyi
olan bir şeydir. İdeler evreni düzenli, sistemli bİr ev­
rendir, bir kozmosdur. Düzeni olan bîr şey kaos ha
lindc olana oranla daima daiıa iyidir, O zaman düze­
nin olduğu her yerde, aynı zamanda iyilik d c bulu­
nur. Bu nedenle düzenli olan ile iyi olanın sınırları bir
ve aynıdır. İdeler evreni de mükemmel bir d ü z e n e sa­
hip olduğu için, aynı zamanda iyinin dc güzelin de
evrenidir.
Eflâtun'a g ö r e , ideler
evreni
cansız, kaskatı v c
duran bir evren değildir. B u evreni Etlâtun E/cülılann
"Bir"\
gibi hareketsiz ve sabit olarak değil, aksine
"canlı pe yaratıcı"
bir evren olarak algılar, İdeler
tüm varlıklann sonu olmayan modelleridir ve bu ne­
denle tek tek objeleri sürekli etkilerler. S o n d o n e m
e s e r l e r i n d e n o l a n Timaios
217
diyalogunda
Eflâtun,
İLKÇAĞ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
"madiie"nm
TARİHİ
bir hiç olduğunu söyler. Aslında madde
h e r tür özellikten yoksundur. O n a var olandan çok,
var o l m a y a n d e m e k daha d o ğ r u o l u r .
"raifl^i^e" dediği "hoş mekân
(uzay)"d\T.
Eflatun'un
Nasıl güneş
ışıklarını uzaya gönderiyorsa, bunun g i b i , ideler evre­
ni dc etkilerini boş uzaya gönderir vc eşya bu etkilere
göre şekillenir. Eflâtun bu diyalogunda
"Demiurg"
adını verdiği evrenin bir yaratıcısından s ö z eder. B u
Tanrı
(mimar),
bir hcyfceltraşm ç a m u r d a n şekiller
yaratması gibi, eşyalan idelerin modeline göre yarat­
mıştır. Onun bu D c m i u r g ile neyi vurgulamak istedi­
ği, bunun gerçekten evrenin yaratıcısı b i r Tanrı mı,
yoksa yalnızca bir sembol vc mitos m u olduğunu tam
olarak anlamak güçtür. Eflâtun'da bu gibi durumlara
sıkça rastlarız. Onun sanatkâr ve bilgin yanları ç o k
kez biri ö t e k i n e karışmıştır. Böyle d u r u m l a r d a şa
irliğinin nerede sona erdiğini, bilginliğinin nerede
başladığını ayırt etmek gencide olanaksızdır.
Eflatun'un İki evren ayınmı yaptığında kuşku yok­
tur. Bir yanda başlangıçsız, sonu olmaysn, mükem­
mel olan bir ideler evreni; öte yanda ölümlü olan,
mükemmel olmayan eşyaların oluşturduğu bir evren
vardır. Eşya evreninin ideler evreni ile o l a n ilişkisi, ay­
nen bir şeyin gölgesi ile olan ilişkisi gibidir
bu görüşünü, Politeia'diki
anlatır: înmnlar
mağaranın
Bu insanlar
ğaranın
insan
bir mağarada
kapısına
dönük
ancak
önlerindeki
kapısını
neş vardtr
ünlü "mağara
göremezler.
ve herbiri
mağaranın
oturan
ve
duvarı
2T3
geçerler.
benzer.
görürler,
Mağaranın
dışında
olan
Bu
\İq
arkaları
olan tutuklulara
bir şeyler taşımakta
kapısından
Eflâtun
örneği"
ma­
gü­
pekşok
insanlann
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
herbirinin
ğara
gölgeUri
ifindekif
ancak
mağarnnm
yüzleri
bu gölgeleri
duvara
görürler.
duvanna
dönük
olan
yamtr,
Ma­
tutuklular
E f l â t u n ' a göre insanın
içinde bulunduğu ortamı, bu mağara benzetmesi çok
güzel anlatmaktadır. B i z insanlar gerçek şeyler evre
n i n d c değil, gölgeler evreninde yaşarız. A n c a k yine
de biz gerçek bir evrenin de var olduğunu biliriz, his­
sederiz vc bu gerçek evren ile ilgili az çok bir bilgi sa­
hibiyiz. Böylece Eflâtun'un insan ile ilgili, b i r başka
deyişle, insan ruhu ile ilgili görüşlerine ulaşmış bulu­
nuyoruz.
İnsan ya da insan ruhu, başlangıçsız ve s o n u ol­
mayan ideler evreni ile ölümlü olan eşya evreni ara­
sında bulunur. A n c a k insan, idelerin var o l d u ğ u n u
acaba nereden biliyor? Eflâtun bu sorunun yanıtını
çeşidi örnekler üzerinde araştmr. S ö z gelişi karşımda
duran bir objeyi güzel buluyorum. Acaba daha önce­
den güzelliğin n c olduğunu bilmeseydim, şimdi onu,
yani güzeli, tanıyabilir miydim? Şayet bende bir gü­
zellik ideali bulunmasaydı ve karşımda duran bu o b ­
jeyi bu ideale göre ölçmescydim, onun güzel olduğu­
nu kavrayabilir miydim? T e k tek eşyanın güzel oldu­
ğunu kavrayabilmem için mutlaka güzelin ne olduğu­
nu daha önceden bilmem gerekir, JCarşımdaki obje
bende güzellik düşüncesi uyandırabilir. Fakat bunun
için, benim daha önceden, uyku durumunda bile ol­
sa, güzellik idesini tanımam gerekir. İkİ objenin bir­
birine eşit olduğunu, birbirine benzediğini ya da bir­
birinden farklı o l d u ğ u n u söyleyebilirim. A c a b a bu
"eşitliği,
benzerliği
vefarkithğt"
objeleri g ö r d ü ğ ü m
gibi görebilir mİyim? Kuşkusuz g ö r c m c m , bunlan
219
İLKÇAĞ VB O R T A Ç A Ğ F E L S E F E T A R İ H İ
yalnızca bilirim. Ancak bu îki objenin eşit, benzer ya
da Farklı olduklarını kavrayabilmek için, daha önce­
den eşitlik, benzerlik ya da farklılık k o n u s u n d a b i r
fikre sahip olmam gerekir. Bu tür bilgiler dışımızdaki
objeler tarafindan uyanlabilirler, fakat bunların zihni­
mizde canlandırılabilıncsi için, bizde ö n c e d e n var ol­
maları gerekir. Sonra objeleri ( 2 ) ya da ( 1 0 ) diye sa­
y a r ı m . S a y a b i l m e k için de Ö n c e d e n ( 2 ) ' n i n ve
( l O ) ' u n nc olduğunu bilmem gerekir. Ş a y e t bende
önceden sayılar ile ilgili bir imaj bulunmasaydı, say­
mama imkân olmazdı. S o n u ç olarak her türden bil­
me, bende bilinç dışında bİlc olsa, birtakım bilgilerin
var olmasını şart koşuyor. Güzelin vc çirkinin, iyinin
vc kötünün n e olduklarını b i l m c s e y d i m , bir değer
yargısında bulunamazdım. Eşitliği, benzerliği, farkhlığı bilmcseydim, karşılaştırma yapamazdım. ( 2 ) ' n i n ,
{ 1 0 ) ' u n nc olduğunu
bilmcseydim, sayamazdım.
Böylece her türden bilgi için, belirli ka\Tamlar]n içeri­
ği konusunda önceden bilinçdışı da olsa bir bilgiye
sahip olmamız gerekir. Çünkü bilgide, algıladığımıza
başka bir şey ekleniyor; bu eklenen bizim
de taftdtğtmız"
Efiâtnn, doğuştan getirdiğimiz bilgiyi,
bil^i"y'\,
"kendimiz­
şeydir.
"doğupan
bilgi problemine temel yapan ilk düşünür­
dür. Eflâtun'a göre doğuştan bÜgi vardır. Şayet bu
tür bilgilerimiz olmasaydı, bilgi de o l m a z d ı . Efla­
tun'dan bugüne bu doğuştan bilgi konusu felsefe ta­
rihinde sürekli tarüşilmıştır. B u konuda fa.rklı iki eği­
lim daha vardır: Bilgiyi yalnızca algılardan ibaret sa­
yanlar, algılanana ya da deneye bir de doğuştan olan
şeyleri ekleyenler.
220
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Eflâtun'daki b u doğuştan bilgi konusu, başka bir
konuyla, "ruhun
duğu"
önceden
hofka
hir yaşama
sahip
el-
konusuyla, yakından ilgilidir. Efîâttın'a g ö r e ,
ruhun doğuştan getirdiği bilgileri başka bir zamanda
edinmiş olması gerekir. İnsan ruhunun iyi v e güzel
konusundaki bilgiyi, bir zamanlar iyi ve güzeli sej'retmesi sonunda kazanmış olması gerektir. R u h u n do­
ğarken birlikte getirdiği bilgi, idelere aİt b i l g i d i r .
R u h , İdeler evreninde yaşamış vc ideleri bizzat seyret­
miş olmalıdır. Ancak bu dünyadaki yaşamında ruhta
yalnızca karanhk ve bilınçdışı bir düşünce, bir duygu
kalmıştır. Ruh çevresindeki tek tek objeleri h e r görü­
şünde, kendisinde ideler ile ilgili birtakım sisli imajlar
uyanır. B u nedenle bilgi bir "hanrlama
"dır. R u h ,
çevresindeki tek tek objeler nedeniyle, sürekli ideler
evrenini hatırlamaktadır. B u hatırlama bize ruhun
bundan önce de yaşadığını kanıdar vc ruhun önceki
bir yaşama sahip olması, ölümden sonra da yaşamaya
devam edeceği görüşüne olanak verir.
R u h u n ölmezliği konusu Eflatun'un felsefesinde
önemlidir. Phaidon
diyalogunda ve ötckİ diyaloglarda
Eflâtun ruhun ölmezliği konusunda çeşitli kanıtlar
ileri sürer ve bu konuda "hatırlama"
önemli bir ka­
nıt olarak eserlerinde yerini ahr. Eflatun'un yaşam öy­
küsünde, onun Pisagorcularm vc bazı Orphik kuralla­
rın etkisi altında kaldığını vurgulamıştık. Pisagorcula­
ra g ö r c , ruh sürekli şekil değiştirir. S o n u ç olarak ruh
g ö ç ü (tenasüh)
ruhun ölmezliği için esastır. Beden
ise ruh için bir cezaevidir. Bunun İçindir ki ruh be­
denden sıynimayı ve bedenden uzaklaşmayı diler. İşte
Pisagorculann vc Orphik dinin ruh konusundaki bu
221
İLKÇAĞ VB OFrTAÇAĞ F E L S E F E TflUilrlİ
düşüncelerini Eflâtun, ideler varsayımında birleştir­
miştir, O n a göre ruh, bir zamanlar bedenden ayn bir
yaşam sürmüştür. Ruhun bu önceki yaşamı ideler ev­
reninde olmuştur. Sonradan ruh ideler evreninden bu
dünyaya düşmüştür. Bir tutuklanma olan b u durgun­
luk yüzünden ruh, bir bedene bağlanmaya, bir beden
içine sıkışıp kalmaya zorlanmıştır. İnsanın bedensel
sıkıntılara direnmesi, günün birinde ruhun bedenden
kurtulacağı umudunu güçlendirir.
B ö y l e c e Eflâtun felsefesinin ö n e m l i bİr k o n u ­
suna, "psikolojisi
"nt gelmiş bulunuyoruz. Eflâtun'a
g ö r e ruh b ü t ü n c ü l ( v a h d e t l i ) bir varlık d e ğ i l d i r .
R u h ; "aktty irade
ve zorlama"
olmak üzere üç b ö ­
lümden oluşur. Eflâtun ruh konusundaki
Phaidon,
Phaidros
vc Potiteia
görüşünü
( D e v l e t ) diyalogların­
da sergilemiştir.
İde varsayımı Eflâtun'un sağhğında tartışmaya ne­
den olmuştur. Bu varsayıma o zaman en çok karşı çı­
kanlardan biri dc Kynikler okulunun kurucusu
tisthenes'ûr.
An-
O n a göre, ancak bireysel olan, gerçek bir
varlığa sahip olabilir. S ö z gelişi tek daire gerçekte var­
dır, fakat daire idesi yoktur. Genel kavramlar, birbiri­
ne benzeyen objelere bir ad koyma s o n u c u oluşur
Söz gchşi çeşidi atlar, bir şekilde birbirine benzediği
için biz bunlara "aî" adını veririz ve sonra da bu adın
varlığı olan genel bir kavram olduğu düşüncesine kapılınz. Eflâtun'un genel kavramlann varlığını kabul
etmesine karşm Anristhenes, bunlann isimden başka
bir şey olmadığım savunmakla, tam b i r nominalist
olur. Nominalizm "geneV'i., dilin bir yaratması olarak
kabul eder. Oysa Eflâtun'a göre genel kavramlar reel
222
birer varlık olarak vardır ve bunlar ayn bir evreni,
"İdeler
eprem"ni
oluşturur. İde varsayımı, Eflâtun'u
iki ayn evreni kabui etmek zorunda bırakmıştır. B i r
yanda mükemmel olan ve eşyanın ideallerini oluştu­
ran başlangıçsız, sonu olmayan idelerin evreni vardır;
ûtc yanda eksik vc gelip geçici olan eşya evreni bulu­
n u r . B u İki evren ayırımı klâsik açıklamasını Efla­
tun'un "mağara
benzetmesi"ndc
bulur. İdeler, eşya­
nın yalnızca asıl modelleri olmayıp, aym zamanda ya­
ratıcı gücüdür dc. İdelerden boş uzayın i ç i n e giren
etkili ışınlar, maddeye bir bİçim kazandınr.
Ancak eşyanın idealleri olan idelerle tek tek eşya
arasında insan ruhu bulunur. İnsan doğarken, hiç ol­
mazsa belirli ideler ile ilgili bazı bilgileri dünyaya be­
raberinde gerirmîş olmalıdır. Bilgi; insanın sahip ol­
duğu bir olanaktan yaradanması, yani bir zamanlar
seyrettiği idelerin kendisinde yeniden uyanması, hatırlanmasıdır. insanda gerçekten doğuştan b İ r bilgi
vardır. Bu bilgi ö n c e bilinçdışıdır, sonra çeşitli etki­
lerle bilince çıkabilir. Bundan, Eflatun'un ruhun ön­
c e d e n var o l d u ğ u n u b e n i m s e d i ğ i s o n u c u çıkıyor.
Ç ü n k ü , madem ki biz bazı ideleri hatırlayabiliyoruz,
o halde bu bilgilerin bundan önceki bir yaşamımızda
elde edilmiş olmaları gerekir, Ruh, ideler evreninde
yaşamış vc İdelerin pekçoğunu görmüş, seyretmiş olmahdır. Ancak ruh biz doğmadan i'^arsa; bu durumda
onun biz öldükten sonra da var olacağını düşünebili­
riz demektir. B u dünyada bİr beden içinde tutuklu
bulunan ruh, ideler evreninde yaşarken, b e d e n d e n
tam anlamıyla bağımsızdı ve bu yüzden asıl gerçekleri
o zaman "soyut bir göz ile" tam olarak görebiliyordu.
223
İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
B u yüzden m h , beden zindanından kurtulup yeniden
saf ruh durumuna dönebilmek için, hİç tükenmeyen
vc sonu olmayan bİr hasret içindedir. B a ş l a n g ı ç u k i
bedenden bağımsız durumu ile, sonunda yine bu saf
durumuna yeniden d ö n e n e kadarki z a m a n d a , ruh
birçok "varhk
pekill£ri"ndtn
geçer. R u h bedene ne
kadar bağımh kalırsa, günün birinde saf durumuna ulaşmak ümidini o ölçüde yitirebilir. Eflâtun burada,
ide varsayımına Orphiklerden aldığı ruh ^öçü
(tena­
süh) görüşünü ekler. B u etkiyle olacak, ruhta çeşidi
güdülcnmcicr olduğunu düşünür. Daha açık bir de­
yişle; ruhta ancak tek bir ana güdülenme vardır: İyi­
ye, güzele, m ü k e m m e l e ve mutluluğa olan eğilim.
Fakat bu güdülenme yanılabilir dc; yani insan, ruhu­
nun ana güdüsü olan iyiyi, güzeli somut şeylerde bu­
labileceği kuşkusuna kapılabilir. S ö z gelişi ruhsal tut­
kuların kölesi olabilir; bu durumda İnsan kendisini
ölümlü olan eşya evrenine bağlamış olur. Ruh tutku­
lara uydukça, kendisini bedene köle olmaktan hiçbir
zaman ahkoyamaz ve sürekli yeniden b i r bedene ba­
ğımlı olarak dünyaya gelmek zorunda kalır. Tutkula­
ra hükmedilirsc, ruh sonraki dünyaya gelişinde, be­
dende tutuklu kalmaktan kendisini kurtarır.
Ruh varsayımı, Eflâtun'un "devlet"
konusundaki
görüşleriyle sıkıdan sıkıya ilgilidir. Kyrene
Kymkler
okulunun
okulu
ile
açık olarak, indüvidualist oldukla-
nnı biliyoruz. B u Sokratçı okullar yalnızca birtakım
insanı, yani "birey"İ
esas alır vc b u n u n içİn İnsana
kendisini devletten, toplumdan uzak tutmasını, her­
şeyden önce kendisini koruyup, kollamasını salık ve­
rir. Eflâtun bu görüşe karşıdır. Eflâtun'a göre
224
"insan
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
sosyal bir hayvandır."
Sonradan öğrencisi Aristo tara­
findan şekillendirilen bu görüşe göre uisan; öteki in­
sanlar ile birlikte yaşamak ve toplum oluşturmak zo­
rundadır. Eflâtun dalla da ileri giderek, insanın ancak
smırlan İçinde yaşadığı devlet ile tanımlanabileceğini
Savunur, insamn esası vc insanın amacı; ancak içinde
yaşadığı sosyal bütün ile kavranabilir. Tıpkı, bir ağa­
cın yaprağının anlamını, ağacı kavramışsak anlayabile­
ceğimiz gibi.
Eflatun'un devlet
teia
(Devlet)
varsayımı,
tam anlamıyla,
Foli-
diyalogunda yer almıştır, Çeşidi kitap­
lardan oluşan bu ünlü eser, Eflatun'un Sokratik dİyaloglannı hatıriatan bir konu ile başlar. B u diyalogun
başında da V r ^ m ' l n , "adalet"İn
ne olduğu sorgula­
n ı r İlerde görüleceği gibi Eflâtun için adalet, erdem­
lerin cn yücesidir. Yani adalet, tüm erdemleri kendi­
sinde toplayan cn yüce erdemdir. Kendisinde adalet
denilen erdemi gerçekleştiren İnsan, cn m ü k e m m e l
insandır, insan idesine cn ç o k yaklaşandır,
nedir?"
makos
sorusunu, "Devlet"
diyalogunda ö n c e
adlı bir Sofist yanıtlar. E u adam ç o k
(köktenci)
"Adalet
Trasyradikal
bir Sofisri temsil eder. Trasymakos adalet
denilen erdemin var olmadığını, bunun insanlar tara­
findan
uydurulduğunu, gerçekte yalnızca
"iktidar"
için bir kavga yapıldığmı savunur. Eflâtun b u görüşe
karşı çıkar ve böyle bir toplumun yaşama şansının bu­
lunmadığını kolaylıkla kanıdar. İnsan, ötcfcİ insanlarla
birlikte yaşama gereksinimi duyar. Başkalarına yar­
dımcı olan insan, böylelikle başkalarının da kendisine
yardım etmesine o n a m hazırlamış oEur. İnsanlann bir­
likte yaşaması, iş bölümünü gerekli kılar, [ş bölümü,
225
İ L K Ç A C v e O R T A Ç A Û F E L S E F E TAnlHl
çeşidi işlerin ve çeşitli görevlerin değişik kişilerce pay­
laşılmasına neden olur. T o p l u m yaşamı^ kişilerin bir­
birlerine güvcnmcJerini de gerekli kılar. Karşılıklı gü­
ven duygusu, öncelikle kişilerin yek diğerine karşı âdil
olduklan inancım zorunlu tıâle getirir. S o n u ç t a top­
lum yaşamı için, bireylerin adalet denilen erdeme sa­
hip olmaları gerekir. Ancak T r a s y m a k o s ' u n radikal
varsayımının böylece çürütülmesindcn sonra geriye
bir sorun kalır: Acaba adalet, yalnızca insanların bir­
birlerine güvenerek yaşayabilmeleri için mi gereklidir?
Adaletin a m a c ı , yalnızca güven d u y g u s u yaratmak
mıdır? Şayet böyle olsaydı, yani adalet y i i n ı z sosyal
yaşamda güvenin doğmasının nedeni olsaydı, bu du­
rumda yalnızca amaç olmaz aksine araç olurdu. T o p ­
lum olanaklarından yararlanma aracı olup kalınca, kişi
inanmadığı hâlde yapmacık davranışlarla inanıyormuş
gibi yaparak, toplum olanaklarını kullanabilirdi. As­
lında bunun böyle olmaması gerekir; adalet hiçbir za­
man yalnızca güven yaratan bir araç olarak düşünüle­
mez; aksine, o başlı başına bir amaçür. Adalet duygu
suna sahip olan ruh, kendiliğinden iyi vc güzel olan
bir ruhtur.
Ancak bunun d o ğ m olmadığını anlamak için insa­
nı ait olduğu bütünün İçinde düşünmek gerekir. B i z
insanı en iyi şekilde "devîet"tcn hareket ccicrek tanı­
yabiliriz. Devlet dcnİlcn kuruluş, birlikte yaşayan in­
sanlann bir toplamı değildir, aksine o bir organizma­
dır. Bir organizma olan devlet, insan ilc aynı yapıda­
dır, yani devlet büyük çapta bİr insandır. Aynı şekilde
insan da, küçük çapta bir devlettir. B i r d e birey ilc
devlet belirsiz bir ilişki içindedir: Yalnızca bireyler
226
İLKÇAÛ FELSEFESİ
devleti oluşturmaz, devlet dc bireylere "şekil"
verir.
Birey, içinde yaşadığı devlete benzer; devletin görü­
nüşü nasılsa, bireyin görünüşü de odur. M ü k e m m e l
devlet mükemmel bireyler oluşturur, eksik ve yapma­
cık bir yapıya sahip devlet ise kusurlu ve eksik yapılı
bireyler oluşturur. Eflâtun bu görüşünü kanıriamak
için yanlış devlet şekillerinden örneklemeler yapar.
"Yanitş
devlet
şekiileri"vidcf\
biri asker
(milita­
rist) devlet, yani askerler sınıfının e g e m e n olduğu
devlettir. B u devlet şekline Eflâtun
"tİmokratie"
nı verir, O n a göre btı devlet şeklini İsparta'da gör­
mek mümkündür, İsparta gerçekten askeri b i r sınıfin
yönetiminde olan militarist bİr devlctü. G e r ç i Eflâ­
tun Ispartahların yüksek özelliklerini hiçbir zaman
yok saymaz, aksine onların cesaret ve disiplinlerini
takdir edcr_ Bununla birlikte Eflâtun, Ispartahların
devlet yöneümİndeki sakmcalarım görmezlikten gel­
m e z , o bu devletin kaba ve haşin bir yanı o l d u ğ u n u
çok İyi belirlemiştir. Eflâtun'a göre böyle bir devlette
"şan
ve şeref"
doğal olarak, c n yüksek e r d e m , c n
yüksek değer olarak yorumlanır. Bu devlet
ripinde
savaş kendiliğinden bir amaç olur, çünkü e n yüksek
şan ve şerefe kİşi ancak savaş durumunda ulaşabilir.
Bu devlette bireylerin ruhlannda şan ve şeref gereksi­
nimi tüm öteki şeyleri İkinci plâna iter. B ö y l e olunca
bu devlet ç o k belirli bir insan tipi yaratmış olur; B u
insanda şan ve şeref tutkusu öteki t ü m değerleri göl­
gede bırakmıştır.
Yanlış devlet şekillerinden bir başkası, ö z ü n d e
"servet'\ı\
e g e m e n olduğu bİr devlettir
(plutokrasi).
Eflâtun'a görc bu devlet şcklİ, güney İtalya'daki zengin
227
İ L K Ç A Ğ v e Û f l T A ç A Û F E L 5 E F E TARİHİ
Y u n a n kolonilerinde görülür. Eflâtun'un
yakından,
gözlemlediği bu devletteki karakterisdk özellik, zen­
ginler ilc yoksullar arasmdaki nefrettir. Bir yanda çok
zengin olanlar, bir yanda İse zengin o l m a k isteyen
yoksullar vardır. B u ikİ sınıf arasında çok keskin bir
zıtlık vc kin vardır. Böylc bir devlette her şey servet
ve zenginliğe yönelmiştir. B u amaç, hem devlet ve
hem dc tek tek bireylerinde vardır. Bireyin ruhu içİn
tek değerli şey vardır, servet. Otckİ tüm değerler, ser­
vet karşısında ikinci plândadır. İşte bu devlette dc,
devlerin insana belli b i r şekil verdiğini görüyoruz.
Üçüncü yanlış devlet şeklini Eflâtun kendi mem­
leketi olan Atİna^da buluyor. Aüna bir "demokrasi"
İ-
di ve demokrat devletin tüm kaderini Halk
Meclisi vc
b u mecliste esen hava belirlemekteydi.
Demagoglar
tarafmdan ustalıkla yönetilen vc diledikleri yöne sü­
rüklenen bu Halk Mcclİsi'nin sürekli değişen görüş­
leri yüzünden Atına çok zarar görmüştür. C3 kadar ki,
bu Mcclis'in dizginsiz heyecanı Atina'yı b i r keresinde
s o n u felâket olan bir savaşa sürüklemişti. Yinc bu
Halk Meclisi'nin yersiz heyecanlara kapılması, haksız
davalann açılmasına neden olmuştur. Nitekim Sok­
rat'm da böyle bir davaya kurban gittiğini biliyoruz.
Böyle bir devlette yetişen vatandaşlar da, zorunlu ola­
rak, belirli bir tİp oluştururlar. B u şekildeki bir devlet
sürekli dalgalanan heyecan ve tutkulann elinde peri­
şan olduğu İçin, vatandaşlanna akıl değil, heyecan ve
tutkular egemen olur.
Eflâtun'a göre devlet, bireylerce kurulmuş yapay
bir kurum olmayıp, aynen bir canlı varhk g i b i bir or­
ganizmadır. Nasıl bir yaprağın ağaca, b i r organın
22a
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
organizmaya bağlı olmaksızm yaşamasını düşütıemezsck, bireyin de devlet dışmda var olabileceğini düşü­
nemeyiz. Bunun içindir ki birey,
letin
karakter
ve doğasını
içinde
taşır.
yaçadiği
dev­
Devletin bireyler
üzerindeki etkisine karşılık, bireyin de devlete etkisi
olabileceğini düşünebiliriz. Devlet ile birey arasmdaki
İlişkiyi, Eflâtun yanlış devlet şekilleri üzerinde açıkla­
mıştır, S ö z gelişi tek yanlı bir devlet şekli olan
ratie"
"timok-
{askeri devlet)'de bireyin ruhuna, tek yanlı ola­
rak, şan ve şeref tutkusu hükmeder, tüm öteki değer­
ler bu tutku karşısında geri plâna çekilirler. Paranın
egemen olduğu devlet şeklinde birey için yalnızca ka­
zanç tutkusu tek ölçüdür. Bu tutku tüm öteki değer­
leri y o k eder. Sürekli değişen heyecanlarla yönetilen
bir devletin vatandaşlan da değişken ruhlu, esen rüz­
gâr yönünde değişebilen insanlar olur, Eflâtun'a göre
sonuncu yanlış devlet şekli, tek yanlı devlet şckdİ olan
despotik
(müstebit-îyrannie)
devlettir, D e s p o t i k (ri-
ran) yönetimler ya zalim ya da köle tipi insanlar yetiş­
tirir. Çünkü zalim ruhlu ya da köle ruhlu olmak, biri
ötekine sıkı sıkıya bağlı bir doğadır. H e r köle zalim
bir ruh taşır; köle kölelikten kurtulur kurtulmaz he­
men bir zalim kesilir. Aynı şekilde zalimin de elinden
olanakları alınınca hemen köle ruhlu oluverir.
olarak
yanhş
has yanlış
devlet
bir insan
şekillerinden
tipi
oluşturur.
herbiri
Sonuç
kendine
Eflâtun^ a göre
tek yanlı devlet şekillerinin aynca, sürekli
hükümet
darbeleri vc sürekli devrimlere neden olmak gibi bir
sabncası da vardır. Yalmz asker sınıfimn e g e m e n oldu­
ğu bir devlette günün birinde bir darbe ile zenginler
iktidarı ele geçirirler. Zenginlerin devleti, bir devrin
229
İ L K Ç A Ğ Yfl O R T A Ç A Û F E L S E F E
TARİHİ
sonunda yoksullann eline geçer, Ölçülü olmayan, yal­
mzca esen rüzgâra göre şu ya da bu yönde sürüklenen
demokrasi bir gün zalimin eline düşebilir. İşte bu ne­
den ilc tek yanlı devlet şekilleri sürekli olmazlar, her
an değişme tehlikesi içindedirler.
Acaba bu yanhş devlet şekilleri karşısında doğru
olan devlet şekli hangisidir? B u soru ile Eflâtun'un
"Pûlitda%m\n
asıl konusuna gelmiş oluyc»ruz. Çünkü
bu diyalog öncelikle "ideal
devlet"
düşüncesini geliş­
tirir. Eflâtun'un amacının, her şeyin idesini, idealini
göstermek olduğunu biliyoruz. Ona göre bilimin gö­
revi, eşyanın şeklini değil idelerini, ideallerini göster­
mektir. Bihm bir şeyi olduğu gibİ değil, olması ge­
rektiği gibi göstermelidir. Devlet görüşünde de bu il­
keden hareket eden Eflâtun, bİzc devletin ideal şekli­
ni gösterir.
Devlet, öncelikle vatandaşlar arasında yaşanan bîr
"if bölünıü"nc
dayanır. Çeşitli organlann organİzma-
nm emrinde birtakım görevleri olduğu g i b i , bireyle­
rin de devlet e m r i n d e birtakım görevleri vardır ve
devlet içindeki görevlerin yerine getirilebilmesi için
birtakım sınıflar oluşur. Acaba devlette n c gibi züm­
reler vardır? Yani devlet denilen yapının devamı için
ne gibi önemli görevlerin yerine getirilmesi gerekir?
Öncelikle, yaşamımızın sürebilmesi için zorunlu işleri
yapacak "işfiler"
sınıfina gereksinim vardır. İşçiler sı­
nıfı; işçiler, köylüler vc zenaatkâdardan oluşur. Bun­
lar, aslında bedenleri ile çalışırlar vc işlerinin ürünü i k
maddi g e r e k s i n i m l e r i m i z i karşılarlar. İ k i n c i sınıf,
"bekfiler"
ya da "savaşfilar"
sınıfıdır. B u sınıf, içte
huzur ve güvenliği sağlar, dışardan gelecek tehlikelere
230
[L.KÇAG FELSEFESİ
karşı devletin varlığını korumakla görevlidirler. Eflâ­
t u n ' a g ö r e b e k ç i l e r sınıfı, işçiler s ı n ı f ı n d a n daha
önemlidir. Köylüler, işçiler ve zenaatkârlardan
oluşan
sınıfin üzerine düşen görevi yapmalan, aynca bekçile­
rin buyruklarına uymalan yeterlidir. B u sınıfin
erdejn-
leri:
hekfikr
"Çaltfkanitk
sinıh "bütün"ii
ve itaat
(uyma)"tıv.
Oysa
g ö z önünde tutmak zorundadır. B u ­
nun için devletin yapısını yakından bilmeleri gerekir.
B ü ise bekçiler sımfi üyelennin iyi bir eğitim ve öğre
timden geçmelerini gerekli kılar. B u sınıfin erdemi
"cesaret"\ix.
ise
Aııcak cesur olmak uğruna bu sınıf üye­
lerinin vahşi ve kaba olmaması gerekir. Bekçiler hal­
kın koruyucusu olacaktır, fakat efendisi değil. T ü m
bunların sağlanabilmesi için bu sınıf üyelerinin yeterli
eğitim ve öğrcrim görmeye gereksinimleri olacaktır.
O y s a işçiler sınıfinın okur-yazar olması yeterlidir.
Bekçiler sımfi uzun süren bir eğirim ve öğretim dö­
neminden geçmelidir. Bekçilerin ciddi olarak yetişti­
rilmesi iki açıdan önemlidir: Birincisi beden eğitimi
vc buna bağh olarak irade eğirimi, ikincisi ise müzik
eğitimi, yani teorik disiplinlerin eğirimi.
Jimnastik, yalnızca beden eğitimi değildir. Aynı
zamanda ruh eğitimini de şart koşar. M ü z i k eğitimi
insanm tüm ruhunu eğitip yetİşrirİr vc kişiye görev­
lerini yeterince başarma olanağı sağlar. J i m n a s d k İn­
sanı cesaret y ö n ü n d e n eğitir, müzik ise elde edilen
cesaretin g ü n ü n birinde kabalığa ya da vahşete dö­
nüşmesini engeller. Eflâtun müzik ile, hem bugün­
kü dar anlamıyla müziği ve hem dc edebiyatı anla­
maktadır. O n a göre musiki vc şiir başlı başına bit am a ç olmaktan çıkarılmalı, eğitimin emrinde bir araç
231
İ L K Ç A Û VB O R T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ
olmalıdır, Sanatın amacı estetik hazzı yaratmak ol­
mayıp, aksine ruhu eğitmektir. Kendisi sanatkâr ol­
masına r a ğ m e n sanat k o n u s u n d a böyle: bir g ö r ü ş e
sahip olan Eflâtun, sanatı b u g ü n k ü
anlayışlarımıza
g ö r e çok dar olan sınırlar içine sıkıştırmak ister. S ö z
gelişi dar anlamındaki musiki e ğ i t i m i n d e , açık olma­
yan vc rahatsızlık veren zevkleri y a r a t a n her çeşit
musiki yasaktır. B u noktada Eflâtun'un,
zamanında­
ki belli modern musiki akımlarından rahatsızhk duy­
d u ğ u n u sezmek mümkündür. G ü n ü m ü z ü n deyişiyle
söylersek: E t l â t u n sanatta klâsik akımdan yana tu­
t u m almıştır. A n c a k E f l â t u n e d e b i y a t
konusunda
büsbütün radikal (köklü değişimci) davranır.
H e r türden naturalist edebiyatı yasaklayan, kötü­
yü sanki iyi gibi tasvir eden ya da korkak İle cesur
olanı aynı duygusallık ile anlatan bir sanatın ideal
devlette yeri yoktur, E u sanat anlayışı Efiâtun'u, Yunanhlığın manevî eğitimine katkılan olan sanatkarlar
ilc, söz gelişi Hûmeri\c
kavgaya itmiştir. Eflâtun H o -
m c r ' i n şiirlerine özellikle bir noktada karşıdır: O n a
g ö r e bu şiirler Tanrılara yeterli saygıyı g ö s t e r m e z ,
Tannlar bu şiirlerde aynı bir insan gibi gösteriliyor, o
kadar kİ gereğinden ç o k insana benzetiLiyorlar. B u
anlayış Tanrılara karşı b o r ç l u o l d u ğ u m u z saygı ve
ululamaya tümden aykındır. T a n n l a n n insan şeklinde
değil d c , kesinkes gereken saygıya uygun b i r biçimde
tasvir e d i l m e l e r i g e r e k i r d i . T ü m b u n l a r d a n Eflâ­
t u n ' u n sanatı bir amaç olmaktan çıkararak yalmzca
eğirimin emrinde bir araç olarak benimsediğini açık
seçik görüyoruz.
232
İLKÇAÖ F E L S E F E S İ
Eflâtun'a güre hekfil&re, görevlerine uygun olabil­
mesi için yalnızca eğitim vermek y e t m e z ; b u s m ı f
üyelerinin bir dc çok İyi "sepilmeîeri"
gerektir. B u
n o k t a d a E f l a t u n ' u n devlet v a r s a y ı m m m b i r başka
kökten (radikal) görüşüne daha değinmiş oluyoruz.
Bu görüş "evlenme"
konusudur. İdeal devlette köy­
lüler, işçiler, zenaatkârlar kendi aralarında diledikleri
gibi evlenip çocuk sahibi olabilirler. Bekçiler ise an­
cak devletin izniyle evlenebilccckrir. Bekçiler sınıfinda
evlenecek kimselerin her yönden birbirlerine uygun
olmalanna, tümüyle birbirlerinin dengi olmalarma iti­
na edilecektir. Bunlardan doğacak çocuklarm da her
yönden "seçme insanlar"
olması gerekir. S o n u ç ola­
rak bedence güçlü ve sağlıklı, ruhça yetenekli vc de­
ğerli çocuklar ycüştirilcbilmek için, bu sınıf içi evlilik­
lerin seçerek yapılması gerekir. Eflâtun, bu seçim evli­
liğinin ürünü olan çocukların ailelerine bırakılmaları­
na karşıdır. Bu çocuklar doğar doğmaz anne ve baba­
larından alınarak devlet eliyle eğitilir. Eflâtun bekçiler
sınıfı için bir aile yaşamını gereksiz bulur, B u sınıf
üyeleri için ancak ortak bir yaşam söz k o n u s u d u r ;
bunlar bir çeşit ordugâh yaşamı sürdürecektir. Bekçi­
lerin kişisel çıkarlarından uzaklaşarak, kendilerini dev­
let çıkarlarına adamaları gerektir. Kendilerini tümüyle
devlete adamış olan bu ana-babamn niteliklerini, on­
ların çocuklan da sürdürecektir. Sonuçta Eflâtun bek­
çiler sınıfını kalıplaşmış bir ^^j&fl.rt^^ durumuna sokuyor.
O n a g ö r c , bu dışa kapah kast'a köylülerden, işçiler­
den ve zenaatkârlardan uygun olanlann katılması için
bir engel de olmamalıdır.
İdeal devlette bekçilerin aile yaşamı sürdürebilme
olanağının bulunmayışı yanında
233
"özel
mülkiyet"
ve
FLKÇAÛ v e O H T A Ç A Û F E L S E F E T A H İ l i
servete sahip olmaJanna da izin verilmez. Bekçiler için
özel aile çıkarlan benimsenmcdiği gibi, bunlann para
ve mal yönünden özel istekleri de giderilmeyecektir.
Bu bekçiler, devletteki en üst basamak olan üçün­
cü bir sınıfij "yöneticiler"
smifim oluşturur. Devletin
zorunlu uygulamalan ktjnusunda bu sınıf karar verir.
Bu kararlara öteki sınıfların boyun eğmesi doğaldır.
Sayıca az olan yöneticiler sınihnın tüm üyeleri özenle
ve titizlikle eğitilirler. Y ö n e t i c i l e r , bekçilerin aldığı
eğitim vc öğretimden başka felsefe öğrenimi dc göre­
cektir. Eflatun "felsefe"
ile, "İyi" idesinde sembolle-
şcn varsayımını vurgulamaktadır. Y ö n c d c i k r sınihnın
üyeleri, İdeler varsayımında ve diyalektikte uzun yıllar
alan ciddi bir öğrenimden geçirilirler. Eflâtun'a göre
ancak, "filozoflar
gerçeklepr."
hükümdar
olduğu gün
ideal
devlet
Eflâtun'un ideal devletini tek hükümdar
değil, bir "aristokratlar
zümresi"
yöneür. Yönetici­
ler gibi bu aristokratlar zümresi de, doğal olarak, özel
çıkar ardından koşmayıp kendilerini yalmzca devlete
adarlar. Böylece onların da ne aileleri, ne özel mülki­
yetleri ve n c de servederi olmayacaktır.
S o n u ç olarak Eflâtun ideal devletinde üç sınıhn
varlığını kabullenir. B u üç sınıftan onu c n az birinci
sınıf ilgilendirir. B u sınıfln görevi vc ona yakışan er­
dem, yalnızca ve tüm gücüyle çalışmak, "bof
(itaat)"tir.
eğmek
Bekçiler sınıfının sahip olması gereken cn
önemli erdem "cesaret"tir.
erdem "hilgi"dir.
Yöneticiler sınıfına has ana
Her sınıfın kendine ö z g ü erdemle­
rinden başka, bir dc her üç smıfa birden gerekli olan
bir erdem vardır: B u da herkesin üzerine düşen "j[erev"\
yapmasıdır.
234
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Eflâtun devleti, bireyin bü^Titülmüş şekli ve bireyi
dc devjciin küçültülmüş modeli olarak düşünür. B u ­
nun için Eflâtun insan ruhunu devlet ile karşdaştınr.
Çünkü insan ruhunda da üç yan vardır: R u h t a baş­
langıçta "zorlama
(ilea)"
vardır. Eflâtun'a g ö r e be­
denin alt kısmında toplanan bu "zorlama"\ar^
bireyi
her an kendi istekleri ardından koştururlar. A n c a k
ruhta bu zorlamalara yön veren, onlan ayarlayan, dü­
zenleyen vc merkezinde yüreğin bulunduğu b i r
de" vardır. Ruhta ü ç ü n c ü olarak "akil"
"ira­
vardır. Akıl
iradeye hükmeder vc başta bulunur, İnsan mhutıdakı
bu üç kısım, devletteki üç sınıfin karşıLğıdır.
Eflâtun, ideal devletindeki bekçilerin sayısını bin
kişi kadar olarak düşünür. Eflatun'un bu ideal devleti
ç o k küçüktür. Eflatun'un bu ideal devleti, o zamanki
Yunanistan'ın siyasi gerçeği olan, kent (şehir) devleti­
nin ctkisindedir. BLinun için olacak, ideal devlette vatandaşlann sayısı belli bir sayıdan öte geçmemelidir.
Devlet nüfiisu belli sayıyı aşma tehlikesi gösterirse, o
zaman koloniler kurmak gerekir. D e v l e t h i ç b i r za­
man, bütünüyle gözden kaçan vc bİr bakışta kavrana­
mayan bir büyüklüğe ulaşmamalıdır.
Özellikle bekçiler sımfi için ortak bir yaşam dü­
zenleyen Eflatun'un bu ideal devleti, aym zamanda
bir anlamda sosyalist
bir devlet
sayılır. Ancak b u dev­
let aristokrasi ile yötıetilmektedir. Çünkü ideal devle­
ti, sayıları kısıti: olan bir zümre yönetir ve tüm karar­
lan bu küçük aristokrat zümre verir.
Eflâtun en büyük eseri olan Politeia'da.
ideal devleti
bcliricrkcn gerçek (rcalhe) bir devletin nasıl olduğunu
235
İ L K Ç A Ğ y e O R T A Ç A Ğ FELSEFE T A R İ H İ
hiç dikkarc almamış, yalmzca hayalgücünü kullan­
mıştır. Yalnızca akı] ve fantazinin ürünü tılarak sunu­
lan bu devlet kavramına, sonraları Yunancada
ya" zd\ veriJmişîir. Ütopyanın anlamı "hip bir
"Ütop­
yerde
ûlmaya-rt" AcmcVAÂı. Felsefe tarihinde Eflâtun'un kine
benzeyen birçok ütopyalara rastlarız, insanlar devlet
ve toplum konusunda h e r zaman İdeal düşüncelere
sahip olmuş, bu konuda hayalı plânlamalar yapmak­
tan kendini alamamıştır. İşte Eflâtun'un "İdeal
leîi"\^
Dev-
felsefe tarihinde sonraları rasüayacağımız bir­
çok ütopyaların ilkİ vc dc cn etkili olanıdır. Eflâtun,
kendi devlet varsayımının bir fantazi ürünü oİduğunu hiçbir zaman kabullenmemiş, İdeal devletini, uy­
gulanabilir bir iyileştirme projesi olarak salık vermiş­
tir. Zamanla bu projenin uygulanabilirliği konusun­
da kuşkulan olmuştur. B u n a rağmen projenin doğ
ruluğundan kuşku duymamış, bunun olsa olsa mü­
k e m m e l insanlardan oluşan bir toplumda
uygulana­
bileceğine inanmıştır.
Eflâtun ideal devlet ile ilgili kuşkularının etkisiyle
yaşamının sonralannda yazdığı "Tasalar
Nofnoî)"
(Kanunlar,
eserinde, devlet anlayışında bazı değiş­
meler yaparak ycnİ bir devlet projesi önerilir. Yasalar­
da ideal devlet terkedİlerek yerine, hİç değilse olanla­
rın cn iyisi dciîcbilccek bir devlet şekli önerir. Eflâtun
bu son eserinde İdeal devlet anlayışını özellikle iki ko­
nuda yeniler: Öncelikle sosyalist devlet anlayışını terkeder. İdeal devlette; bekçiler ve yöneticiler aile, özel
yaşam ve servete sahip olmayacak, o n a k bir yaşam sü­
recekler ve kendilerini tümüyle devlete adayacaklardı.
Sonradan bu görüşün, insanın doğasına ve yapısına
236
İLKÇAÛ FELSEFESİ
tamamen aykın olduğunu ve uygulanabilidiğinin bulunmadLğmL anlayan Eflâtun, "Tamiar"d:ı
bu devlet
sosyalizmini tümüyle rerkcdcr. Ancak ona g ö r c , her­
kesin toplum çıkarlannı kendi özel çıkarlarından üs­
tün tutmayı bilmesinin, eğitim aracılığı ile sağlanma­
sından yanadır. Ayrıca özel mülkiyetin y e t e r i n d e n
fazla genişlemesinin engellenmesini de ister
Eflâtun yeni devlet projesinde, devletin temeline
g e n i ş b i r "orta
sınıf"
yerleştirir, Ayrıca ö z g ü r b İ r
köylü sımfi da bu devlette önemli etkinliğe sahip ola­
caktır. T i c a r e t konusu ile, devlette sürekli o t u r m a
hakkı bulunmayan yarı vatandaşlar uğraşacaktır. Altın
ve g ü m ü ş paraya özel kişiler değil, yalnızca devlet .sa­
hip olacaktır. H e r devletin kendine özgü bİr parası
olmalı ve bu para yalnız bu devletin sınırları içinde
geçerli sayılmalıdır. Dış ticaret, devletin t e k e l i n d e
olacaktır, Eflâtun "Tasalar"d3i^
Politeia'ya o r a n l a ,
e k o n o m i k yaşama daha fazla yer ayırmıştır.
"Dep-
lei"d<: Eflâtun her şeyin tepeden yöneulmesinc taraftı
ve bu yüzden ekonomik yaşam özel bir önem taşımı­
yordu. Zamanla Eflâtun ekonomik yaşamın ö n e m i n e ,
yeni denetimlerini eklemek gereksinimi d u y m n ş m r .
Yasalar'ı Dcvlct'ten ayıran ikinci önemli değişiklik
ise, devletin yönetim biçimiyle ilgili görüşlerinde o l ­
muştur. Politeia'da devletin yönetimi, özel olarak ye­
tiştirilmiş belli bir sınıfın eline bırakılmış vc b u küçük
sınıfı bağlayan hiç bir yasa vc kural da konulmamıştır.
E f l â t u n u n ilk devlet projesinde "yöneticiler"
kuralsız
vc koşulsuz (kayıtsız şartsız) bir egemenliğe sahiprir.
O n l a r uygun görecekleri b i ç i m d e karar v e r m e k ve
davranmak yetkisine sahiptir. Onların bu k3.rar ve
237
İLKÇA5 ve ORTAÇAI5 FELSEFE TAHİHİ
davranışlarını düzenleyecek yasalar da yoktur. Eflâ­
tun, hükümeti elinde bulunduranların doğru vc ciddi
bir e ğ i l i m ile yetiştirildiklerinden
sorumluluklarını
kötüye kullanmayacaklanna inanılmasını ister. Bekçi­
ler sımfi, kuralsız ve koşulsuz e g e m e n olan yöneticile­
rin elinde güvenle işleyen bİr araç görevini üstlenirler.
Eflâtun, daha sonraki gözlem ve deneyimleri sonun­
da, yöneticilere mutlak bir egemenlik yetkisi tanıma
nın türlü sakıncalar doğuracağmı görmüştür. B u de­
neyimler sonrası da Eflâtun şöyle düşünüyor; Şayet
insanlar bİr T a n n ya da melek olsaydı, ideal bir devlet
düşüncesi gerçek olabilirdi. Oysa insan ne Tanrıdır
n c de melek. B u yüzden, iktidar makamının kötüye
kullanılmasını önlemek için, yöneticileri belli yasalar
ile kontrol altında tutmak doğru olacakur. Eflâtun'un
devlet ile ilgili iki eseri arasındaki görüş ayrılığını, son
eseri olan "Titsaİitr"m
adından da çıkarmak m ü m
kündür. B u son eserinde "Tasa"
düşüncesi üzerinde
özellikle durur: H ü k ü m e t , yasalann üstünde değil, al­
tında olmahdır vc her tür kararda, her tür uygulama­
da kesinkes yasalara uygun davranmalıdır. Kuşkusuz
bu da birtakım adaletsizliklere neden olacaktir; çünkü
yasa denilen şey, katı vc geneldir, saptırılmaz bir gö­
rünüş sergiler. H i ç b i r zaman yaşamın t ü m incelikleri­
ni ve renkİenni kapsamaz. Yasalar nc kadar katı olsa­
lar da, bunlara uygun biçimde devleti yönetmek, ko­
şulsuz kuralsız hükümetten daha yararlıdır.
Son olarak "Tasalar"m
iki karakteristik durumuna
daha değineceğiz: Eflâtun'un bu son eserine derinliği­
ne bir dinsel duygu egemendir. Sofisdcrin ileri gelenle­
rinden Protogoras, "insan herşeyin
238
öîpüsüdür"
demişti.
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Eflâtun "TfîJiî/flîrMa, Protogoras'ııı aksine, "hsr şeyin
ölfüm
insan değil^ Allah'tır"
der. İnsan her şeyden ön­
ce, Allah'a karşı saygı vc ululama içinde olmalı ve in­
san üstü bir güce saygı duyacak biçimde yetiştirilmeli­
dir. Bu nedenle Eflâtun ycnİ devlet projesinde dinsel
duygulara ve törenlere geniş yer ayırmıştır.
Dinsel duyguların gelişiminde, k o z m o s u n g ö z ­
lemlenmesi ve bilinmesinin etkili olduğu kabul edilir.
Politeia'da, Eflâtun, bireyin içinde yaşadığı devlete
benzediğini söylemişti. Şayet devlette düzenin geçer­
liliği söz konusuysa, bireyin ruhu da düzenlidir. Kişi
ruhunda, içinde yaşadığı devleti yansıtır.
"Yitsalar"
da Eflâtun buna ikinci bir görüş daha ekler: Devletin
kendisi dc "Kozmas"M
yansıtan bir görüntü sergile­
melidir. Çünkü kozmos öncesiz ve sonu olmayan bir
düzenin ifadesidir. Yıldızların düzenini, öncesiz ve
sonu olmayan yörüngelerini gözlemleyerek, gökyü­
zünde her şeyin kesin yasalara bağlı olduğunu
görür
ve böylelikle tüm evrendeki düzen ve güzellik düşün­
cesine ulaşabiliriz. B u nedenle yasa kavramım, en iyi
şekilde yıldızlar evreninin yasasından anlayabiliriz. İn­
sanların kurduğu devler için de, gökyüzünün bu dü­
zeni bir m o d e l oluşturmalıdır. İ n s a n l a n n kurduğu
devlette de yıldızlar evreninin yasalarına benzer yasa­
lar geçcrii olmalıdır. O halde devlet, göksel evrenin
yeryüzündeki bİr yansıması olmalıdır ve devlet İçinde
yaşayan insan ruhunda bu düzeni yansıtmalıdır.
Şimdi dc Eflâtun'u öteki Sokratçılar ile ka.rşılaştiralım: "Tek yanh
Sokratçılar"
denilen kimseler, tam
anlamıyla individualist'tirler. Nitekim bir kısım Scifıstlerin dc individualist (bircyselci) olduğtinu biliyoruz.
2 3 9
İLKÇAÖ va O R T A Ç A Ğ F E L S E F E T A R İ H İ
T e k yanlı Sokratçılar için aslolan bireydir, reel bir var­
lığa sahip olan yalnızca bireydir. Bireyin içinde yaşa­
dığı devlet, bu düşünürleri hiçbir şekilde İlgilendir­
mez. Ayrıca bu tip Sokratçılar, dış evren
konusunda
bir bilginin mümkün olamayacağına inanırlar. Biz an­
cak bilincimizde olanları biliriz; bu yüzden, mümkün
olan bilgi, İnsanın kendisini bllmesidir, b u n u n dışın­
da bir bilgi mümkün değildir. O halde yapılması ge­
reken tek bir şey vardır, insanın kendini tanıyıp düzcltmcsidlr. Bu noktada Eflâtun, böylc düşünen Sokratçılaria aynı görüşü paylaşır; o n u n için de insantn
kendini bilmesi vc düzeltmesi çok önemlidir. Ancak
öteki Sokratçıların individüalizmi karşısında, Eflâtun
karşıt bir görüşü savunur. O n a göre insanı bilmek ve
iyileştirmek için, onu bir sınıf içine yerleştirmek vc
o n u , bu sınıfin çalışan canlı bir organı olarak, anla­
m a k gerekir. İnsanların aİt o l d u ğ u sınıfı anlamak
önemlidir. İnsanlann aİt olduğu sınıft anlamak ve iyi­
leştirme yapmak İçin, b u sınıfa g ö r e d a h a hacimli
olan uzaysal (astronomik) kozmosu inceleyerek tanı­
mak gerekir. Uzaysal kozmos, başka bir deyişle önce­
siz vc sonu olmayan düzene sahip bulunan gökyüzü
evreni, ideler evreninin aynasıdır. Işsk saçan yıldızlanyla g ö k k u b b c , görülebilen bir evrendir. Görülebilen
evrenin arkasında görülmeyen bir evren gizlidir. Bu
da, "i^ı"nin, ' ^ ü s f / ' i n vc dc eşyanın g e r ç e k modelle­
rinin bulunduğu ideler evrenidir.
İdeler vasayımı, Eflâtun'un orta yaşlannda yazdığı
eserlerinde önemli bir yer tutar. Eflâtun ideler varsa­
yımını tüm yaşamı boyunca hiç terke tm e m iştir. Bu
varsayım onun düşünce yapısının özünü
oluşturmuş
tur. Yaşamının sonlarına doğru Eflâtun'un ilgisini bir
240
İLKÇACS F E L S E F E S İ
bilim, gittikçe artan bir tutkuyla, kendisine çekmeyi
başarmıştır. B u bilim "matematikWt.
Eflâtun'a bu
konuda, özellikle Güney İtalya'da tanıştığı Pisagorcu­
lann etkili olduğunu söyleyebiliriz. Eflatun'un mate­
matiğe gösterdiği yakın ilgi nedeniyle son zamanlarda
"Aka'demi"yc
girmek isleyenlerden bazı m a t e m a t i k
bilgilere sahip olmaları şart koşulmuştur. E f l â t u n ' a
göre matematik ve astronomi, gerçek bilimin varlığı­
nı belgeleyen sağlam vc canlı kanıtlardır. B u n u n için­
dir ki felsefe ve dialcktiğin d e , gerçek bilim modeli
olan matematik gibi, bir bİlİm olması gerekir,
B u konuyla ilgili Eflâtun ile Protagoras arasında
geçen bir tartışma ç o k dikkat çekicidir. Protagoras da
matematik ile ilgilenmiş, fakat bu bilime karşı tam bir
güven duyamamış, matematiğin sonuçlarım her za­
man kuşku ile karşılamışür. S ö z gelişi bîr daireye çizi­
len teğetin, b u daireye ancak tek bir noktada temas
ettiğini savunan geometri görüşüne Protagoras karşı
çıkar: T e ğ e t olan doğrunun daireye tek bir noktadan
temas ettiğini savunmak, g ö z ile görüneni y o k saymaktir. Çünkü dikkat edilirse, teğet d o ğ r u n u n daire
ye tek noktadan değil, aksine birçok noktalardan te­
mas ettiğini görürüz. D e m e k oluyor ki varsayım, ma­
tematik algılarımıza ters düşmektedir. O halde teorik
matematik denilen bilim, tümden yanlış bir bilimdir.
E.flâtun'da da teorik matematiğin sonuçlan du3TJinlanmızla ve algıladıklarımızla uyum içinde değil aksine
bunlarla çelişki içindedir. Gerçekten d c , dikkade ba­
kan bir göz, teğet doğrunun daireye birçok noktalar­
dan temas ettiğini görür. A n c a k Eflâtun, b u nokta­
dan hareketle matematiğin yanlış bir bilim olduğu
241
İLKÇAĞ VB O f l T A Ç A Ğ F E L S E F E T A B İ H İ
görüşünü reddeder. O n a göre, bizi yanıltan duyumlarımızdır. Nitekim teorik matematik h i ç b i r zaman
duyumlanmız aracdığı İle elde edilenlerle ilgilenmez.
B u bilim her zaman "ideal"
olan şeylerle ilgilenir.
B e n i m şimdİ çizdiğim şu daire ve teğet, hiçbir zamar:
matematikçinin dairesi ve teğeti değildir. Matematik­
çinin düşündüğü daire ve teğet tamamıyla ideal otan
şekillerdir. B u ideal şekiller olmasaydı, algılanmızm
hiçbir şeyi bilmesi mümkün olamayacakti. Şayet ma­
tematiğin ideal şekillerini yok sayarsak, geriye ne say­
ma vc nc dc ölçme kalır. Bunun içindir ki Önce "ma­
nevi
(timel)
gözümüz"
ile ideal şekillerin bulunduğu
evreni görmek, sonra da orada gördüklerimizi s o m u t
şeylere uygulamak gerekir,
Efiâtun'un matematiğe ilgisiyle karakteristik nitelik
kazanan son zamanlanndaki felsefesi konusunda fazla­
ca bir şey bilmiyoruz. B u konuda kendi eserlerinden
çok hocasmı eleştiren, onunla tartışan Aristo'dan bilgi
edinmekteyiz. Aristo'dan edindiğimiz bilgilere göre.
Eflâtun felsefi çalışmalanmn son döneminde
ile "saytlar"
"ideler"
arasında ilişki kurmuştur Sayılar dizisini;
ideler evrenini cn güzel yansıtan, İdeler evreninin ilk
basamağmı oluşturan evren olarak düşünüyormuş. Ya­
şamının son yıllannda ise tüm ideleri sayılara dönüştü­
rebilecek kadar konuyu yönlendirmiş ve ideler birer
sayı olmuş. Böyle olunca Eflâtun Pisagorculara çok
yaklaşmış oluyor. B i z onun matematik ile olan İlgisin­
de Pisagorculann ctkifi olduğunu biliyoruz.
P i s a g o r c u l u k E f l a t u n ' u n ö l ü m ü n d e n sonra da
Akademi'ye egemen olmayı sürdürmüştür. Akademi
bir "vaktf
idi, kendine ait serveti ve geliri vardı. Bunun
242
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
için b u kunım, kumcusu olan Eflâtun'un
ölümünden
sonra da çalışmalannı sürdürmüştür. Yunanistan için
yeni bir okul, yeni bir cemaat tipini
oluşturmuştur.
Akademi bir çeşit üniversite idi. Burada çeşitli dereler
okutuluyordu. Yalnız tüm dersler birbiriyle birlik ve
beraberlik ruhu içinde bulunuyordu. Yani, aynı felse­
fi bir görüş çeşitli açılardan yorumlanıyordu. Felsefe
konularından başka matematik ve müzik dersleri dc
gösteriliyordu. Akademi yönetiminin başında bİr mü­
dür bulunuyordu. Ölen müdürün yerine yenisi seçim
ile işbaşına geüriliyordu. Eflâtun'un ölümünden son­
ra ilk müdürlüğü Spraizp^MJ yapmıştır, Bundan sonra
Akademi, çeşitli kişilerin yönetiminde taaa!.. İlkçağın
sonlarına kadar varlığını sürdürmüştür.
243
İLKÇAĞ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
...ve Aristo (Aristoteles)
(M.Ö. 384- 322)
Yunan felsefesinin klâsik dönemindeki ilk büyük
düşünür Eflâtun, İkinci büyük düşünür Aristo'dur.
Eflâtun'un etkisi İlkçağ ilc sınırlı kalmamış; Ortaçağ­
da, Yeniçağda vc zamanımızda da kendisini hissctdrmiştir. Aristo'nun etkisi İse Eflâtun'unkindcn çok da­
ha güçlü olmuştur. Denilebilir ki Aristo'nun düşün­
celeri 2 0 0 0 yıl süre ile Batı uygarhğına hâkim olmuş
vc bu uzun zaman kesitinde, Batı uygarhğmın temel
görüşlerini oluşturmuştur. A r i s t o ' n u n etkisi yalnız
Batı uygarlığı ilc sınırlı değildir; Aristo'nun temel g ö ­
rüşlerini göz önünde tutmaksızın büyük İslâm filo­
zoflarım da anlamaya olanak yoktur. Aristo felsefesi­
nin düşünceler üzerine koyduğu hâkimiyetin kırılışı
çok sonra, ancak X V E yüzyılda R ö n e s a n s ilc müm­
kün olabilmiştir.
Aristo Eflâtun'un öğrencisidir, A k a d c m i ' n i n ye­
tiştirdiği en dikkat çckicİ öğrenci Aristo'dur. Güçlü
bir şekilde Eflâtun'un etkisinde kalan Aristo'yu, Eflâ­
tun olmaksızın düşünmek olanağı yoktur. Buna rağ­
m e n Aristo kendisine ö z g ü bir felsefesi olan düşü­
nürdür. M . Ö . 3 8 4 yılında Kuzey Yunanistan'da, bu­
günkü Selanik yakmlanndaki StagcLra'da doğmuştur.
244
İLKpAÖ FELSEFESİ
Aristo'nun Ölüm yılı M . Ö . 3 2 2 M i r . Sülâlesinde ç o k
sayıda "hekim"\crm
bulunuşu dikkat çekici o l d u ğ u
kadar, önemlidir dc, Aristo hekimlik mcsleğmi sanki
kendilerine gelenek yapmış bîr ailenin üyesidir. H e ­
kim olmak; doğayı, hastalıkları, bedensel olayları ve
ilaçların etkilerini "gözlem "liycn
bir İnsan olmak de­
mektir. B u nedenle Aristo, içinde yeriştiği aile gele­
neğine uyarak, küçük yaşlarda gözlem yapmaya alış
m ı ş , c a n l ı d o ğ a karşısında dikkat e t m e alışkanlığı
edinmiştir.
A r i s t o her şeyden ö n c e , bir "doğa
bilgini"<Xıı.
Eserlerinde doğa üzerine yapılmış çok dikkat çekici
gözlemler yer alır. Aristo doğayı "olduğugibi",
yani
duyumlarımıza göründüğü biçimiyle bilmek ister. Bu
yönüyle Aristo, Eflâtun'dan lam anlamıyla ayrılır. Ef­
lâtun'a göre bilmek, eşyanın ideal şekillerini tanımak
demektir. S ö z gelişi, insanı incelerken; insanın nasıl
o l d u ğ u n u değil, nasıl olması gerektiğini araştırmak
gerekir. Aynı şekilde devleti kavramak, o n u n ideal
görünüşünü çizebilmek demektir. Yani Eflâtun için
bir şeyi bilmek İie bu şeyin İdesini bilmek cş değerde­
dir. Eşya, İdelerin silik birer kopyasıdır. Oysa Aristo,
tam tersine, özellikle de "tek tek (münferit)
peyler"
ile ilgilenir. Ancak b u n a r a ğ m e n o , yine de Eflâ­
tundun öğrencisidir. Onsckiz yaşında Akademi'ye gir­
miş ve Eflatun'un ölümüne kadar burada kalmıştır.
Aristo, hocasından özellikle önemli bİr şey öğrenmiş­
tir: "Kavramlar"m
bilgi yönünden önemi. Bilmek,
yalnızca objeleri tek tek tanımak olmayıp, bu tek ob­
jeleri bir de "genel bir kavram
altında
toplamak"
de­
mektir. Eflâtun gibi Aristo da bilginin, genel birtakım
245
İLKÇAĞ
v 9 O R T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ
bilgiler elde etmeye yönelmiş bir çalışma olduğuna
inanır, Aristo: "Bilgi
mesi, öte yandan
toplanmasidir"
bir yandan
da bu objelerin
objelerin
gözlemlen­
kavramlar
altmda
d e m e k l e , bir sistem kurucusu
olur.
Yani bilimin başlıca amaçlarından biri olan objeleri
"stmflara
ayırma"yı,
sonra bu sındlan bir
"sistem"
halinde toplamayı keşfetmiş ve dc uygulamıştır. Aris­
to, sınıflandıran ve sİstemleştiren bİlginİn en büyük
üstadıdır. O n u n sınıflandırma ve sistemleşrirmc çalış­
ması özellikle bitkiler ve hayvanlar dünyasında ç o k
önemli olmuş, o bu konuda nasıl büyük bir sistcmcİ
olduğunu açık seçik kanıtlamıştır. O n u n sistemleştir­
me çalışması aynı zamanda bir "manttk"
çalışmasıdır.
Çünkü mantık ilkeleri bizi eşyayı sınıflara ayırmaya,
bu smıfları da bir sistem içinde toplamaya yöneltir.
Bunun içindir ki Aristo "manîtk"\n.
gerçek
sudur. Aristo aynı zamanda büyük bİr
kurucu­
"toplayıcı"dır
da. Objeleri birtakım sınıflara ayırmadan ö n c e , bunla­
rı o l a b i l d i ğ i n c e t o p l a m a k g e r e k i r A r i s t o , p e k ç o k
alanda toplayıcı olarak çalışmalar yapmıştır. S ö z geli­
şi, kendisine kadarki felsefi görüşleri sistemli bir şekil­
de toplamaya başlayan ilk düşünürdür. Aristo felsefe­
de herhangi bir konuyu ele ahnca, kendisinden önce­
kilerin bu konuyla ilgili ne düşündüklerini tek tek sa­
yar. Böylece o, ilk felsefe
çisid\r.
tarihçisi
ilk bilim
tarih-
Aristo'nun felsefe tarihçisi olarak gösterdiği
çaba bizim için ç o k değerlidir. Çünkü b u g ü n ondan
önceki filozofların eserleri tam olarak elimizde bulun­
mamaktadır.
Aristo daha Eflâtun'un öğrencisiykcn de yazılar
yazmıştır. O n u n gençlik dönemine ait diyaloglanndan
246
İ L K Ç A â FELSEFESİ
bize ancak birkaç parça kalmıştır. Aristo'nun gençlik
eserleri üzerinde, yapılan araştırmalar; onun b u dö­
n e m d e , Eflatun'un etkisinde kaldığını gösterir. B u ilk
d ö n e m i n d e Aristo, İdeler varsayımına ve r u h u n öl­
mezliğine inanır. Ancak, kendi felsefesi yönünde ge­
liştikçe, Eflâtun felsefesinin özellikle dini karakterde
olan yanlarını dışlamıştır. S ö z gelişi Eflâtun'a g ö r c
yjldızlar kutsal (İlâhî) bir ruh taşıyan varlıklardır. Efla­
t u n ' u n etkisinde olduğu sürece Aristo da böyle düşü­
nüyordu. Oysa sonraları bu düşüncesinden uzaklaş­
mış, yıldızların yörüngeleri üzerinde m ü k e m m e l ha­
reketlerde bulunan somut yapıda varlıklar olduğu g ö ­
rüşüne ulaşmıştır.
Eflatun'un ölümünden sonra Aristo Anadolu kıyılanndaki bir kente gider. Burada Akademi'nin şubesi
gibi çalışan bir okul bulunuyordu. Aristo burada ya­
şarken, Makedonya Kralı Phİlipp'in oğlu
"İskender"]
e ğ i t m e k için Makedonya'ya davet edildi, Aristo İs­
kender'i yetiştirmek için yıllarım harcadı. Aristo'nun
e ğ i t i m c i l i k görevi bittikten sonra da h o c a ö ğ r e n c i
arasındaki dostluk ve ilişki uzun yıllar sürdü. İskender
o d ö n e m d e dünyayı fethetmeye kalkıştı. İran'ı işgal
ederek sınırlarını Hindistan'a kadar genişletti. B u As­
ya seferlerinde İskender; coğrafva, biyoloji... bilginle­
rinden
oluşan bir bilimsel kurulu da sürekli yanında
bulunduruyordu. Bu kurula, seferler sırasında rastla­
nan yenilikleri belirlemek görevi verilmişti, işte Aris­
t o ' n u n eserlerindeki coğrafyaya, bitkilere vc hayvanla­
ra ait birçok bilgiler, b u kurul tarafindan
toplanan
malzemelere dayanır. Aristo gibi büyük bîr toplayıcı
vc büyük bir gözlemci için, İskender ile yakın b i r iliş­
kiye sahip olmak, özellikle bu yönden, büyük bir şans
247
İLKÇAÖ veORTAÇAĞ FELSEFE TAHİHİ
oluşturmuştur. B u n u n l a birlikte İ s k e n d e r ' i n siyasal
eğilimleri ilc tam bir uyum
İçinde o l d u ğ u n u düşün­
mek çok g ü ç t ü r Gerçi Aristo da Yunanidann siyaset
olarak birleşmelerine olumlu bakıyordu ve bu birleş­
menin İskender'in eliyle olmasına elbette karşı değil­
di. Ancak İskender'in amaç olarak, içinde ulusal özel­
liklerin eriyip yok olduğu, bir dünya İmparatorluğu
düşüncesiyle Aristo banşık olamazdı. Aristo kent dev­
letlerinin aralarında kuracaklan bir federasyona taraf
olabilirdi. Aristo, Makedonya sarayı ilc olan ilişkileri
yüzünden, Atina'dakİ Makedonya karşıtı parti tarafın­
dan kuşkulu biri sayılmış ve İskender^in ölümünden
sonra Atina'dan uzaklaşmak zorunda bırakılmıştır.
İ s k e n d e r ' i yetiştirdikten sonra A t i n a ' y a d ö n e n
Aristo, ö l ü m ü n d e n on İki yıl ö n c e k e n d i
okulunu
kurdu. Bu okula, kurulduğu kentin adına saygı olarak
"Lykeion"
3.dı verilmiştir. Bugünkü 'Xwe " kelimesinin
kaynağıdır, Nitekim bugün kullanılan "Akad&mi"
limesi
dc Eflâtun'un Akademi'binden
ke­
gelmektedir.
Ancak Aristo'nun okuluna bir başka ad d a h a verilmiş­
tir: "Peripatos
Okulu".
Okula bu adın verilmesi, ders­
lerin ve bilimsel tartışmaların okulun gölgeli, ağaçlıklı
yollannda "gezinerek,
(/o/ff^ffrajb" yapılmasından kay­
naklanır. Atina'daki siyasal karşıtları Aristo'yu, ahşılageldiği gibi, dinsizlik ile suçlamışlardır. A n c a k Aristo
mahkemeyi beklemeden Atina'dan aynlmış vc göç et­
tiği Chalkis'rc bir süre sonra ö l m ü ş t ü r .
Aristo'nun
ölümünden sonra okul dağılmamış, aym
Eflâtun'un
Akademi'si gibi, yüzyıflarca bir bilim merkezi olmayı
sürdürmüştür,
Aristo eserlerini, büyük bir olasılıkla, yaşamının son
on iki yılındaki öğretim çalışmalan sırasında yazmışnr
248
HKÇAĞ
FELSEFESİ
A r i s t o ' n u n eserleri k o n u s u n d a , Eflatun'un eserleri
k o n u s u n d a k i o l u m l u d u r u m a sahip d e ğ i l i z . Aris­
t o ' n u n bazı eserleri kaybolmuştur, elde kalanları da,
Eflâtun'unkilere göre çok daha kötü bir durumdadır.
Bugün Aristo'ya ait olduğu ileri sürülen eserlerin ço­
ğu; öğrencilerin tuttuğu notlardan, Aristo'nun ders­
lerinde kullandığı metinlerden vc de sonradan yapılan
eklemelerden oluşmaktadır. A r i s t o ' n u n
eserlerinin
Eflâtun'unkilede karşılaştırılması bize bu iki düşünür
arasındaki dikkat çekici bir ayrılığı g ö s t e r i r Eflâtun
aynı esennde metafizik, ahlâk, siyaset vb. konularla il­
gili çeşitli sorunları hep birlikte ele alır. S ö z gelişi
"Devlet"
diyalogu bİr ahlâk sorunuyla başlar, siyaset
sorunlanna geçilir, ideler varsayımı vc ruhun Ölmezli­
ği gibi metafizik sorunlardan uzun uzadıya söz edilir.
Buna karşın Aristo'nun eserleri tam bir düzen v c tutaHılığa sahip bilimsel öğretici eserlerdir. Evreni çeşit­
li alanlara ayırıp her alan için ayrı bir ders kitabı su­
nan ilk insan Aristo'dur. Bunun içmdir kî Aristo ile
birlikte bilimde "uzmanlaşma"
başlamıştır.
Bilimde iş bölümünün ilk kez uygulandığı Peripa­
t o s okulunda A r i s t o ' d a n s o n r a k i l e r ç o k l u k l a
man"
"uz­
bilginlerdir.
Aristo'nun eserleri arasında ilk sırayı
"mantık"
konusu alır. Çünkü Aristo için mantık, bilimin bir çe­
şit girişi niteliği taşır. "Organon"
adı altında toplan­
m ı ş olan mantığa ait yazılar i ç i n d e en ö n e m l i l e r i ,
Aristo'nun ünlü "kıyas varsayımı
Analitik"
ile "İkinci
Analitik"xir.
ç ı k l a r h a l i n d e o l a n "Kategoriler"
önemlidir.
249
"t\\
"Birinci
Ayrıca küçük kitap­
i\c
"Topika"d^
İLKÇAâ va ORTAÇAÛ FELSEFE TAHİHİ
Aristo'nun d o ğ a bilimlerine ait ö n e m l i eserleri:
Doğadaki elemanlardan, bunlann etkinliğinden s ö z
eden "Fizik";
"Var Olmak
astronomi ile ilgili olan "Göğe
ve Sonra
"Meteoroloji"dır,
Bozulmak
(Kevn
Dttir"y
ve Fesat)"
vc
Doğa bilimlerine aynlan yazılar ara­
sında ayrıca hayvanlar ile ilgili eserleri vardır. Bunla­
rın içinde özellikle "Hayvanlar
Tarihi"
önemlidir,
Aynca hayvanların yaşam olaylarını inceleyen küçük
yazılar da yazmıştır. Hayvanlar Tarihi kadar değerli
vc ünlü olan "Bitkiler",
Aristo'nun kendisince değil
de, kendisinden sonrakilerden Theophrast
tarafından
kaleme alınmıştır. Aristo'nun bir çeşit psikoloji olan,
ancak daha çok karşılaştırmalı bir anatomi ve hzyolojiyi içeren "Ruha
Dair"
adh üç kitabı daha vardır.
Ahlâk ile ilgili üç eserinden en önemlisi
machos Ahlâki"dn,
"Niko-
Nikomachos Aristo'nun oğludur
vc eser Aristo'nun ölümünden sonra, g ü ç l ü bir olası­
lıkla, oğlu tarafindan yayınlandığı için bu adı almışnr.
Aristo'nun "Devlet
"Politik"
Felsefesİ"nc
ait düşüncelerini
^dh eserinde buluruz. Buna bir d c 1 5 8 dev­
letin temel kuruluşlarını içeren eseri ekleyebiliriz: An­
cak bu eserden bize kalan yalnızca Atina'nın örgütüy­
le ilgili bölümüdür.
Aristo'nun "S^^fffff" konusunda
bet) ve "Poeîik"
"Retorik"
(Hita­
(Şiir) adında ild eseri bulunmaktadır.
Aristo yapıtlarında, h c m c n hemen t ü m bilgi ko­
nularım ele alıp incelemiştir. B u kadar büyük bir ça­
lışma, kuşkusuz büyük bir çaba ve aşın okuma ile
m ü m k ü n d ü r . A r i s t o ' d a n sonra artık h i ç kimsenin
böylesine olağan üstü çalışma yapamayacağı, bilgi ala­
nını böylesine toptan kavraya m ayacağı açıktır.
2 5 0
İLKÇAĞ FELSEFtSt
A r i s t o ' n u n felsefî içeriği olan kitabı, kendisinin
"ilk Felsefe"
adını verdiği eseridir. Evrenin ilk vc son
nedenlerini araştırır. B u eser sonradan bir rastlantı
s o n u c u "Metafizik"
adını almıştır. E u isim, eserin
içeriğine dc uygundur. Aristo'nun kitaplan düzenle­
nirken "İlk felsefe"
dan "sonra"Y3
"Metafizik"
kitabının, fİzİk İle ilgili kitaplar­
konulması, bu kitabın fizikten sonra
adıyla anıirnasına neden olmuştur. Ö n ­
celeri bir rastlantı ile ortaya çıkan bu isim ile, sonra­
dan, fiziğin "ötesinde"^
evren ile İlgili görüşler anla­
şılır olmuştur.
Fizik, görülebilen, dokunulabilcn doğa ile ilgile­
nir. Aristo'ya görc bu görülebilen, dokunulabilcn do­
ğanın gerisinde bir dc görünmeyen ve de dokunula­
mayan bir d o ğ a vardır. İşte ilk felsefe, ya da daha
sonraki adıyla "Metafizik"
bu sonraki doğa ile ilgile­
nir, onun ilk vc son nedenini araştırır. A r i s t o ' n u n
Metafiziğinin bizim için ayrı bir önemİ daha vardır:
Eserin ilk başlarında "felsefe
tarihi"
ile karşılaşırız.
Aristo bu eserinde öncelikle ikİ şeyi; hayvanın yaptığı
denemeler ile İnsanin yapuğı gerçek deneyi birbirin­
den ayınr. O n a görc bir ilacın çeşitli hastalan iyi etri­
ğini gözlemlersem, b u ilacı öteki hastalara da uygula­
ma yetkisine sahip olurum. B u , bir deneydir ve ger­
çek bilginin ancak ilk basamağını oluşturur. A n c a k bu
ilk basamakta durmayıp daha İlerilere gidilir, yani bu
ilâçtan şifa bulan çeşitli hastalar arasında
ma"
yapûir.
yargı"y^
yakalanan
"karşılaştır­
Ancak; bu karşılaştırma sonunda
varmak mümkündür. S o n u ç t a "şu
hastalara
şu ilaşlar
İyigelir"
"genel
hastalığa
şeklindeki ge­
nel yargıya ulaşılır, İşte gerçek bilgi bu türden genel
251
İ L K Ç A Ğ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİH»
yargılara dayanır. Gcrçİ hayvanlar da birtalam dene­
meler yapar, ancak bunlar denemeden öre geçemez­
ler. İnsanj hayvandan ayıran en belirgin ferk, insamn
deneylere dayanarak genel yargılar kurabilme yetene­
ğine sahip olmasıdır. Aristo'nun bu bilgi anlayışında
hocası Eflâtun'un etkisi çok açık bir şekilde görül­
mektedir. Çünkü Eflâtun için dc gerçek bilgi genel
olan bilgidir. Yalnız bu noktada Eflâtun ile aynı gö­
rüşte olan Aristo, bundan sonra ondan farklı düşü­
nür. Aristo görüşünü şöyle sürdürür: A c a b a genel
yargılan neden kurarız? B u tür yargıların Önemi ne­
dir? Genel yargıların Önemi, bize kendilerinden
ka yargılar
türetme"
"baş­
olanağı vermesidir, Genel bir
yargı, yalnızca kendisinde durulacak bir yargı değil­
dir, aksine akıl yürütmeler için temel görevi yüklenen
bir yargıdır. S ö z gelişi "şu Hap şu çeşit bir babalığa
gelir"
iyi
temel yargısından, bu ilacın ilerde rastlayaca­
ğım bu gibi hastalan da iyileştireceğini çıkarabilirim.
Eflâtun'a göre idelerin bilinmesi gerektir. İdeler ger­
çek objelerdir, rck rck sonıut eşya idelerin yalnızca
solmuş bir kopyasıdır. Oysa Aristo için reel olan, ke­
sinkes "bireysel
olan"dır.
Yani tek tek insan vc tek tek
hastahk recidir. Aristo'nun genç yaşlarda tek tek eşya­
yı gözlcmletne eğidmİ kazandığını biliyoruz. B u ne­
denle genel varsayımlarla ilgili olarak }-^pılan araştır­
manın başında hastalık örneğinin seçilmesi bİr rast­
lantı değildir. Gerçi Aristo Eflatun'dan bilgide genel
kavramlar vc varsayımlar oluşturmanın esas olduğunu
öğrenmişti. Fakat o , Eflâtun'un aksine, g e n e l kav­
ramların bir realitesi olduğu vc başh başına bir alan
oluşturduğu görüşüne katılmaz. Aristo'ya göre genel
kavramlar rck objelerin kendisinde gizlidir.
252
İLKÇAĞ F E L S E F E S İ
Aristo için bilgide asıl rolü akli yürütme o y n a r .
B u n u n içindir ki akıl yürütme vc kıyas konusu Aris­
t o ' n u n bilime giriş olarak benimsediği mantığın en
önemli konusunu oluşturur Şimdi Aristo mantığının
başlangıç bölümünü biraz tanıyalım: Aristo'ya g ö t e
gerçek bilgi genel varsayımlar ile kurulur. Varsayım
nedir, varsayımda neler bulunura Ö n c e her varsayım­
da ikt d e ğ e r y e r ahr; B i r i n c i s i , o b j e y e İşaret eden
"kavram"j
ikincisi dc bu o b j e ile ilgili
"anlattm".
Kendisi ile ilgili bir anlatımda bulunan o b j e ; Aristo'ya
g ö r e , her zaman tek başına olan bir olaydır. Kendisi­
nin şu ya da bu hastalıktan şikâyetçi olduğunu söyle­
diğim insan, hep tek insandır. Bir madde için ölüm­
lüdür derken, sürekli tek bir maddeyi dile getiririm.
Acaba tek bir o b j e konusunda neler söyleyebilirim?
Öncelikle bu objenin belli bir genel kavrama katılabi­
leceğini söyleyebilirim. Karşımdaki bir obje için "hu
bir insandtr,
hayvandır,
yddtzdtr"
derim. B u n u n l a ,
b u tek objenin özü (cevheri) ile ilgili bir yargıda bu­
lunmuş oluyorum. İkinci olarak bir objenin
gu"
"poklu-
ile İlgili bir şeyler söyleyebilirim; S ö z gelişi bu
o b j e sayısal olarak şu kadar büyük ya da şu kadar kü­
çüktür derim. Ü ç ü n c ü olarak bir objenin ne gibi ni­
telikleri olduğunu söyleyebilirim. S ö z gelişi b u obje
serttir, kırmızıdır, sıcaktır vb. Dördüncü olarak o b j e ­
nin öteki objeler ile olan "oram"
ile ilgili bir şeyler
söyleyebilirim. Beşinci olarak objenin "uzafd^
bu­
lunduğu k o n u m u belirleyebilirim. Altıncı olarak o b ­
jenin "sffwian" içindeki yerini saptayabilirim, Yedinci
olarak objenin ne yaptığmı, yani "harek£t"'m\ açıkla­
yabilirim. Sekizinci olarak objenin "ne ile
gt"nı
karştlaştt-
(infial) dile getirebilirim. D o k u z u n c u
253
olarak
İ L K Ç A Ğ VB O f l T A Ç A Ğ F E L S E F E
objenin "durumtı"nu
objenin "neye sahip
TARİHİ
belirtebilirim. S o n olarak da
ol4uğu"Tiu
gösterebilirim, işte
Aristo'ya göre bir obje ile ilgili ancak b u "10
yargıda bulunabilir. Aristo bunlara
adını verir. Yunanca da kategori, "anlatmak,
mek, i/srfe
(on)"
"Kategoriler"
söyle­
anlamına gelir. Anlam ile ilişkili bir
varsayımda obje ilc ilgili ancak bu on kategoriye göre
bir şey söylenebilir, yani obje konusunda ancak bu
kategorilerin kapsamı içine giren sorular sorulabilir.
Kategoriler, Aristo mantığının en ö n e m l i bölümlerin­
den biridir.
Dikkat edilirse Aristo'nun b u açıklamalarında be
lİrli bir şeyden, yani ''dil"<\cn
hareket ctriğİ görüle­
cektir. Gerçekten de Aristo kategorilerin üstesini ya­
parken dildeki belli kelime çcşidcrine dayanmaktadır.
Söz gelişi birinci kategoriyi, dilde objelere işaret eden
adlara, ikincisini sayılan gösteren kelimelere, üçüncü­
sünü ise sıfatlara dayandmr. Ayrıca davranışı dile getiren kategoriler; dildeki davranışı gösteren kelime çe­
şitleri ve aktİf-pasif fiillere karşıhk olarak scçilmişdr.
Aristo mannğı, dile göre düzenlcmişrir. Başka bir de­
yişle; Aristo mantığı; "konuşma"
ile
birinin ötekine "karştlîk
(tekabül)",
olduğu
"düfilnme"nin
birinin
ötekine uygun olduğu görüşünden hareket eder. Aris­
to'ya göre dil, düşünmenin elbisesidir. Bunun içindir
ki elbisenin biçiminden, elbise İçindeki bedenin biçi­
mini çıkarmak; dilin kalıbından ( f o r m ) ,
düşüncenitı
kalıbını çıkarmak mümkündür. Buna şunu da ekleme­
liyiz; Düşünme objenin akılda yansıtılmalıdır. Konuş­
ma, düşünmeye uygun olduğuna göre diJ, eşyayı yan­
sıtmak için düşünmenin buyruğunda olan bir araçtır
Bunun içindir kl Aristo, dil vc düşünce kahplarının
254
İLKÇAĞ FELSEFESİ
aynı zamanda "eşyanın
da kalıpları"
olduğuna ina­
nır. Dilde neden adlar, sıfatlar ve fiiller (yüklem) vaıdır? Çünkü objeler bİrer t ö z (cevher)dür
Eşyada da
nitelikler vc harckcder vardır. S o n u ç olarak dil vc dü­
şünce eşyaya g ö r c düzenlenmiştir ve bize eşyanın bi­
çimlerini çıkarır.
Bu konu ile ilgİlİ Yeniçağ felsefesinin görüşlerine
kısaca değinelim: Aristo'nun düşünme, dÜ ve realite­
nin ilişkileri ile ilgili görüşleri tümüyle i l k ç a ğ a ege­
men olmuştur. Buna karşı Yeniçağ felsefesinde, özel­
likte dc Kant'm
felsefesinde, Aristo'nun bu görüşüne
karşı bir görüş benimsenmiştir. Kant'a g ö r e düşün­
mek, eşyayı düzenleme davranışıdır. D ü ş ü n m e obje­
leri yansıtmaz, aksine onları düzenler. Aklın b u fonk
siyonu belirli "düzen
kahpİart"rk^
göre oluşur. B u
düzen kalıpları eşyanın kendisinde bulunmaz, aksine
bunları "biz" eşyaya ekleriz. B u görüşü b i r örnek
Üzerinde açıklayalım: Coğrafyacı dünyayı
birtakım
enlem vc boylamlara ayınr. Acaba coğrafyacı bu en­
lem ve boylamdan dünyanın
"kendisinde"
bulabilir
mi? S ö z gelişi dünyanın kendisinde gerçekten bir ek­
vator var mıdır? Kuşkusuz coğrafyacı dünyanın ken­
disinde böyle bir şey bulamayacaktır. E n l e m ve boy­
lam smıflandırması, coğrafyacının "kendisinin"
dun-
yaya eklediği bîr düzen kalıbıdır. İşte K a n t ' a g ö r e
tüm ana kavramlar için aynı şey söylenebilir. Aklın
ana kavramlan eşyada yoktur, bunlar bizİm kendimizin
eşyaya eklediği düzen kalıplarıdır. Biz evreni bir töz
olan, birtakım nitelikleri olan ve de davranışlarda bu­
lunan objelerin toplamı olarak algılanz. Acaba bunu
neden böyle yaparız? Aristo bu soruyu şöyle cevaplar;
253
ll^ÇrtĞ va O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
"Eşyanın yapısı böyhdirde
onun ipin." Kant ise karşıt
görüştedir-. "Akim yapısı,
mıza zorlar."
evreni bizim böyle
algılama­
Kant da kategorilerden söz eder. Ancak
Kant'ta kategoriler, Aristo'ya göre, tümüyle ayn bir
anlam kazanırlar. Aristo'nun kategorileri o b j e n i n gö­
rünüşünü yansıtır. Eşya, kategorilerin kendisini gös­
terdiği biçimdedir. Kant İçİn kategoriler yalnızca dü­
şünce kalıplarıdır. Biz eşyanın kendisinin nasıl oldu­
ğunu bilemeyiz, ancak objeyi aklın kalıplarına yani
kategorilere göre düşünmek zorundayız.
Yeniden Aristo'ya dönersek: B i r o b j e karşısmda
sorduğumuz İlk soru, "bu nedir?"
sorusudur. E u so­
ruya cevap verebilmek için, bu objeyi genel bir
ram"
"kav­
içine koymak gerekir. Karşımdaki o b j e İçin "bu
bir insandır"
derken, bu objeyi bir kavrama dahil et­
miş ol*'rum. Buradaki genel kavrama Eflâtun'un de­
yişiyle "ide'dc
diyebiliriz. Yalnız Eflâtun'a g ö r e ide­
ler, tek başına olan şeylerin "dışında"
ayrı bir evren
oluşttîran varhklardır. Aristo Eflâtun'un etkisinden
kendisini kurtarınca, bu görüşten uzaklaşmıştır. O n a
göre kavramlar ayrı bir evren oluşturmazlar; İdeler
tek başına olan şeylerin "kendisinde"
buİLinur. B i r
objede, söz gelişi bir insandı ikİ şeyi ayırt e t m e k ge­
rekir: Birincisi, bir insanı İnsan yapan yanı, yani onun
öteki insanlar ile "ortak
öteki insanlardan
olan yam"; ikincisi, b u insanı
"ayıran
yani
". Aynı şekilde her
o b j e d e , bu o b j e n i n genel olan yapısını vc bireysel
olan yanını kesinlikle göstermek gerektir. Cjcrçektc
lıcr objenin bir genel yanı, bir de bunu çevreleyen bi­
reysel yanı vardır. S ö z gelişi akıllı oluşu, insanın saçı­
nın sarı ya da siyalı oluşu, boyunun kısa ya da uzun
256
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
oluşu, tümüyle geçici olan bireysel özelliklerdir. Yıl­
dızın gökle parlayan bir cisim olması, o n u n g e n e l ya­
pısını dile getirir, oysa şu anda gökyüzünün şu ya da
bu yerinde bulunuşu, bireysel olan yanını gösterir.
Aristo'ya göre bir objenin genel yapısını bilmekle, onun öteki objelere göre sahip olduğu belirli nitelikleri
ortaya çıkarmak şansı elde edilir. Karşımdaki objenin
bir insan olduğunu bilirsem, onun aym zamanda dü­
şünebilen bir yaratık olduğunu da bilirim, O halde
herhangi bİr obje için "zorunlu"
olan hareket biçim­
lerini, bu o b j e n i n ait olduğu kavramdan çıkarmak
mümkündür.
B u n u n içindir ki genel kavram ya da
ide; bir görünüş, bir neden olarak, objenin içinde bu­
lunan bir şeydir. Oysa o b j e n i n bireysel yanları, zo­
runlu olmayan, tümüyle rastlantısal ve g e ç i c i olan
yanlarıdır. B u noktada Aristo'nun Demokrit'ten
dc
ayrılmakta olduğunu görüyoruz. Demokrit evrende
her şeyin zorunlu olarak oluştuğunu savunur. O n a
görc, evrende rasdantı diye bir şey yoktur, ç ü n k ü bu­
rada her şey zorunlu olarak yasalara uyar. B i z ancak
nedenini bilmediğimiz bir şeyin bir rastlantı sonucu
olduğunu söyleriz. Oysa Aristo'ya görc evrende bir
yanda zorunluluk alanı, öte yanda ise rastlantılar alanı
vardır. Nitekim her objenin başka türlü o l m ı s ı n a ola­
nak bulunmayan zorunlu bir yanı, bir dc başka türlü
de olmasına olanak bulunan rastlantılı vc geçici bir
yanı vardır.
Aristo'ya göre bir objeyi bilmek İçin yapılması ge­
reken ilk iş, bu objeyi bir sınıfa dahil etmek olmalıdır.
O b j e y i b i r sınıfa y e r l e ş t i r m e k , o n u n ait
"cins'\
olduğu
belirlemek demektir. S ö z gelişi bir atın hay257
İ L K Ç A Ğ v a O f l T A Ç A Ğ F E L S E F E TAFtİHİ
van, bir kişinin insan, belli bİr cismin alun
olduğunu
bilmek gibi, Pakat bu sırada objenin sınıfını
"doğru"
olarak belirlemek çok önemlidir- B u d o ğ r u sınıflama
görüşünü Aristo Eflatun'dan almıştır. Ç ü n k ü Eflâ­
tun'a göre de bir objeyi bilmek, bu o b j e n i n hangi
obje cinsine aİt olduğunu belirlemekle miâmkündür.
Aynca hem Eflâtun ve hem de Aristo için b i r objenin
sınıfını belirlemek, aynı zamanda onun yapısını da
öğrenmek demektir. S ö z gelişi bİr yaratığın insan ol­
duğunu belirleyince, b u yaratığın akıllı bir yaratık ol­
duğunu da bilmiş olurum. Aynı şekilde, bİr cismin
ağır olduğunu belirlemem, bana onun serbest bıra­
kınca yere düşeceğini de öğretmiş olur. Ç ü n k ü ser­
best kalınca yere düşmek; tüm ağır cisimlerin yapısı
gereğidir. O halde bir objenin cinsini araştırmak, bu
objenin yapısını belirleyen nedenin dc ne olduğunu
araştırmak demektir. Ektiğim t o h u m u n n c cins bir
tohum olduğunu bİlirsem, bundan çıkacak bitkinin
de cinsini önceden bilmiş olurum.
Buraya kadar Aristo Eflâtun İle aynı görüştedir.
Buraya kadar anlatılanlar Aristo'nun o l d u ğ u kadar,
Eflâtun'un da olabilirdi. Fakat bundan s o n r a Aris­
to'yu Eflatun'dan ayıran önemli bir durumla karşıla­
şıyoruz; Eflâtun'a göre bireylerin aİt oldukları cİns,
onların dışında "başh
başına"
bir varlığa sahiptir.
Yalnızca tek rek adar yoktur; bir de bu atlann ait ol­
duğu genel bir "at idesi"
vardır. Yalnızca cck tek üç­
g e n l e r değil, aynı zamanda bu tek tek ü ç g e n l e r i n
kendilerine az ya da çok yaklaştıkları bir "üfgen
si" vardır. Bircylcnn dışında, aralannda "ayn bir
ide­
evren"
oluşturan ideler, boş uzay içindeki varlıklın içlerine
25a
İLKÇAĞ FELSEFEEf
alarak, kendilerine az ya da çok benzeyen tek tek var­
lıklara etkili olurlar. İşte Aristo, Eflatun'un bu yaklışımma, idelerin bireyler dışında kendiliğinden bir varlı­
ğa sahip olduklan görüşüne "karpdtr".
Ona göre ide
ya da cins, bireyin dışmda değil, aksine bireyin
disinde"
bulunur.
"ken­
S ö z gelişi tek rek her ar, at idesine
sahiprir, yani atın cins kavramı atın kendisinde gizli­
dir. H e r kan ve dc ağır cisimde, katı vc ağır olmak
idesi ya da cins kavramı gizli olarak bulunur. B u ne­
denle her bir objede, biri ötekine karşıt olan, iki yanı
ayırmak gerekir: Öncelikle "genel"
olan yanı, yani bu
tek başına ofan varlığı kendi cinsinden olan bireyler
ile "birleştiren"
yanı, sonra da b u bireysel varlığın
yalmzca kendisine aİt özellik olan "bireysel"yanı.
Söz
gelişi her ağacının tüm öteki çınar ağaçlan İle ortak
olduğu bir yanı vardır ki, bu yanı onun "cins" İcavramını oluşturur. Buna karşılık, yine her çınar ağacının
bireysel özellikleri vardır. Çınar ağacının bu yanı onu,
öteki çınar ağaçlarından ayırt etmemizi sağlar. H e r
"tekil"
o b j e d e b u l u n a n "genel"
nitelikler
"zorun-
/«^durlar. B i r çınar ağacının çınar ağacı olabilmesi
için, başka türlü, olmalanna olanak bulunmayan nite­
liklere mutlaka sahip olması gerekir. Oysa bir çmar
ağacını öteki çınar ağaçlanndan ayıran nitelikler zo­
runlu olmayıp tamamen rastfanndır. Bunların başka
türlü olması da mümkündür. İşte Aristo'ya g ö r c bil­
giye düşen en önemli görev, her tekil varlıkta bulu­
nan genci-zoruniu vc tikcl-cklcnrilİ (arızî) yanları bir­
birinden
"aytrma-k"uc.
Aristo'nun bu görüşünü daha yakından tanıyalım:
Bir çmar ağacı belli bir tohumdan var olur. Ekilen çınar
259
İ L K Ç A Ğ va O f l T A Ç A Ğ F E L S E F E T A R İ H İ
t o h u m u ; hava, su vc çcşİtH besinlerle beslenir. Za­
manla bu t o h u m d a n g ö v d e , yaprak v e mey^'clcrin
oluşması, tohumun kendisinde var olan b i r olanaktan
kaynaklanır. Ancak bLi t o h u m d a n şöyle ya da böylc
bireysel özellikleri olan; söz gelişi yapraklarının sayısı
şu kadar olan, gövdesi cğrİ ya da d o ğ r u ; bir çınar
ağacının ortaya çıkması; çevre şartlanna, tohumunun
toprak altından aldığı suya, gıdaya ve havaya az ya da
çok bağhdır, O halde bir şeyin oluşumunda iki etken
rol alır: Biri bu şeyin yapısı, cinsinde gizli bulunan et­
ken; öteki dc onun dışındaki etkenlerin sentezi olan
bir etken. Birinci etken bu şeyin genel niteliklerini
"zorunİH
olarak" belirler. S ö z gelişi b i r çınar tohu­
mundan hiçbir zaman çınardan başka b İ r şey ycdştirilemcz. Fakat ikinci nedenin etkisi, birincisi gibi "sorMMİM" değildir. B u iki nedenden birincisine Aristo
"bifimlendiren"
neden, ikincisine dc "jowMf" neden
der. Evrendeki her oluş, Aristo'ya göre, zorunlu ola­
rak yaratıcı bir gücün maddeyi biçimlendirmesi İle var
olur, S ö z gelişi bir tohumun içinde o n a biçim vere­
cek bir güç gizlidir. B u n u n içindir ki t o h u m toprağı
ekilir ekilmez, ondaki gİzU güç harekete geçer vc to­
humun çevresinden aldığı hava, su ve besinler onun
üzerinde etkili olur. Bitki, tohumun içindeki gücün,
çevreden aldığı etkilere göre tohumu biçimlendirmesi
sonunda var olur,
Aristo doğanın canlı bölümüyle özellikle İlgilenmiş­
tir. Ancak, cansız doğada bulduğu özellikleri "tüm"
evren için geçerli saymış ve evrendeki "her" oluşu "bir
canhmngelişmesi"
ûhyınA benzetmiştir. Bir başka de­
yişle: Cansız doğadaki "her" olayı, biç imi en dinci bir
260
İLKÇAĞ FELSEFESİ
gücün bir hammaddeyi etkilemesi olarak algılar. B u ­
nun içindir ki "çanlt
olmayan
doğa"d2.Vl
Aristo'nun kendi deyişiyle "unsurların
h&r olay,
doğasx"rA3^
her olay, zorunlu olarak biçim veren bir g ü c ü n mad
deyi ctfcilemcsİyle oluşur. S ö z gelişi ateş bİr tahta par­
çasını yakar. B u olayı nasıl açıklayacağız? T a h t a yanar­
ken ateş tahtaya kendi biçimini vermektedir, yani tah­
ta ateş olmaktadır, O halde yanma olayı, ateşin İçine
konulan bir şeyin ateş biçimini almasıdır. Aynı şekilde
suya atılan tuzun erimesini acaba nasıl açıklayabiliriz?
T u z u n suda erimesi, bir ana eleman olan suyun, tuzu
kendi biçimini almaya zorlaması, yani katı o l a n tuza
kendi sıvı biçimini vermesi demektir. Yalnız cansız
doğadaki unsurlar bazen biçim veren akrif güç^ bazen
de pasif gereç ( m a l z e m e ) olabilirler. S ö z gelişi ateşe
atılan bir tahta parçası yanar. Burada ateş etkin neden
durumundadır. Ancak, aksine bazen aynı tahta parça
sı ile ateşi söndürmek dc mümkündür. Cansız doğa­
daki aynı unsur gcrckdğindc biçim veren bir g ü ç , ge­
rekliğinde de biçim alan bİr madde o l a b i l i r . Oysa
canlı doğada organik g ü ç , t o h u m d a saklı o l a n g ü ç ,
her zaman aktif olan kısımdır^ unsurlar ise sürekli pa­
siftirler, yani ancak gereç ( m a l z e m e ) olabilirler. G ö ­
rüldüğü gibi Aristo tüm evreni bir "orgunih
olay"
olarak düşünür.
Aristo bu konuyla ilgili açıklamalarına başka bİr
görüşü de ekler: Aristo'nun gözünde doğa bİr "heykeltraş",
bir "mimar"
gibidir. Heykeltraş b i ç i m s i z
bir çamur yığınından belirli bir formu ( k a l ı b ı ) olan
heykel oluşturur. M i m a r biçimsİz taş yığınından be­
lirli bir düzene sahip vc belli bir biçimdeki evi yapar.
261
İ L K Ç A Û v« O H T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ
Doğadaki canh güçler, aynı hcykeltraş ve mimar gibi,
doğanm biçimden yoksun kısımları üzerine biçimLendirici bir cüd yapar. Aristo'nun canh g ü c ü açıklar­
ken hcykeltraş ve mimar b e n z e t m e s i n d e n yararlan­
masının
"özel" bir
anlamı daha vardır: G e r e k heykelt-
raş ve gerekse mimar belli bir plân ve amaca göre çahşır. M i m a r , nasıl bir ev yapmak istediğini evİ yap­
madan ö n c e bilir, yani yapacağı evin imajına ö n c e ­
den sahipdr. Kuşkusuz bir çınar t o h u m u , mimarın
imajı gibi, bilinçli bir imaja sahip değildir. Buna rağ­
men çınar t o h u m u n u n gelişimi, belli bir amaca d o ğ ­
ru gider, yani bir heykeİtraş, bir mimar g i b i belli bir
amaca dönük olur. Böylece Aristo'nun doğayı açıkla­
ması, tümüyle teolojik bİr açıklama kimliğine bürü­
nür. A r i s t o , d o ğ a n m belirli amaca g ö r e çalışan bir
süreç olduğuna inanır.
Eu "amaf"cı
görüşü ile Aristo, Demokrit'e
tam
karşıt bir düşünce içindedir. Demokrit d o ğ a açıkla­
masında canh doğadan değil de cansız doğadan yola
Çıkar. O n a göre doğadaki her oluş, cansız olan atom­
ların harekedndcn başka bİr şey değildir. Atomlar tü­
müyle "kendilisinden"
olan yasalara g ö r e birleşir,
aynlîr ya da dönmeye başlar. Bunun içİn doğada "kör
ve kendiliğinden"
bir zorunluluk yasası geçerlidir.
D e m o k r i t ' e göre doğa aç ıkJa mal arımızın yapıcı (müs­
pet) olmasını istiyorsak, iki kavramı; yani
ve "amap"
"rttstİantt"
kavramlarını hiç dikkate almamamız gere­
kir. D o ğ a d a b i r olayın rastlantı sonucu
oluştuğunu
söylemek, gerçekte bu olayın nedenini bilmemek de­
mektir. Oysa doğada rastlantıya yer yoktur, her şeyin
kesinkes bİr nedeni vardır. E u nedeni bilmediğimiz
262
İLKÇAĞ FELSEFESİ
zaman, olayın rastlantı sonucu olduğunu söyleyerek
işin içinden çıkmak İsteriz. Görüldüğü gibi D e m o k ­
rit, Aristo'dan ç o k ftrklı düşünüyor. Çünkü Aristo'ya
g ö r c her varlığın kesinkes iki yanı vardır: Biri genel vc
zorunlu, öteki bireysel ve rastlantısal yanı, D e m o k ­
rit'in aksine Aristo "amnf"
kavramına ç o k ö n e m ve­
rir. Demokrit için doğa açıklamalarında amaç kavra­
mını kullanmak, doğa olaylarını
"imtıntaşttrmak"
demekrir. Ona göre canlı doğaya bile yalnızca kör vc
kendiliğinden bir zorunluluk egemendir. O y s a Aristo
için doğanın her yerinde olaylar belli amaçlara göre
oluşurlar. B u , bir a m a c a yönelen olayları, t>zcllikle
canlı doğada açık biçimleri ile görebiliriz. B u oluşlar
cansız doğada da vardır. İşte olaylann bir amacı ol­
ması, bize tüm doğanın tek bir "akit"
tarafınelan yö­
netildiğini gösterir. Aristo^ya göre, gerçekte
doğada
"son" olan en yüksek bir nedenin bulunması gerekir.
T ü m olaylann, "hareket\
bu ilk nedenden almış ol-
malan mümkündür, Yani doğadaki tüm olaylan "İlk
kez" harekete geçiren bir nedenin var olması gerekir.
Aynca "hareketi
sağlayan
ne(kn"'m
yalmzca lıarckcd
aktaran değil, hareketi doğrudan "yaratan"
bir ne­
den olması da gcrekrir. Hareket veren n e d e n , aynı
zamanda, belirli bir amaca ulaşmak isteyen bir neden,
yani anlaşılır ve kutsal bir neden olmahdır. T i i m evre­
ne şekil veren bu en yüksek nedende artık sumut bir
şey, bir madde bulunamaz, o maddeden tümüyle soyutlanmışür, bİr s a f form'dur. B u saf form olan cn
yüksek nedenin karşısında ise "madde"
bulunur.
Eski Yunan dininin monoteist dinlere g ö r e farklı
bir Allah anlayışı vardır. M o n o t e i s t dinlerde, Allah
263
İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TAHİHİ
evreni "yok"t3n
lah'ı "maddeye
yaratmıştır. Oysa eski Yunanlılar Al­
biçim
p^rett" bîr varhk olarak anlarlar.
Yunanhlann Allah'ı, evreni yoktan yaratan bir AJlah
olmayıp, evrenin "yaptcm"vc
"tnimar'ıdtr,
Allah'ın
evreni yaratmak için kullandığı g e r e ç ( m a l z e m e ) ;
kendisi gibi, öncesiz olarak vardır; Allah bu gereçlere
yalnızca bİr form vermiştir.
Aristo her doğa olayında, biri ötekine sıkıdan s ı b ya bağlı bulunan "dort neden"varsAyât.
Öncelikle her
doğa olayında biçim almaya hazır bir g e r e ç (malze­
me) vardır. B u oîaym "somut"
nedenidir. S ö z gelişi
bitkilerin gelişimini ele alırsak, buradaki somtît ne­
den; bitkinin büyürken çevresinden aldığı hava, su,
ısı, gıda gibi unsurlardan oluşur. İ k i n c i olarak h e r
olayda "biçim
veren"
bir neden vardır; b u neden ör-
ncğimizdeki bitkinin t o h u m u n d a gizlidir. Ü ç ü n c ü
neden, "hareket
ettiren"
nedendir. H a r e k e t ettirici
neden, gerçekte, t o h u m u var eden d a h a önceki bir
bitkidir. S o n olarak h e r olayın ulaşmak istediği bir
"amap"
vardır. S ö z gelişi örneğimizde aldığımız bit­
kinin belli bir yönde büjaımcsİnİ bu amaç sağlar Ni­
tekim doğadaki her olay, belli bir amaca doğru yön
lenmiş olan bir olaydır. Aristo'nun dört nedeni: S o ­
mut neden, biçimlendiren neden, hareket ettiren ne­
den vc bir dc amaç nedenidir. S o n üç nedenden her
biri ötekine dahil edilebilir. Çünkü t o h u m u oluşturan
bitki İle bu tohumdan yaşam kazanan bitki aynıdır.
T o h u m d a gizli olan biçim verici g ü ç , sonradan bu
bitkiyi oluşturan güçtür.
Aristo bu görüşünü tüm evrene uygular. Tüm evren,
bu bitki gibi, bir "gelİfİm
süreci"
2G4
içinde yer almıştır,
İLKÇAÛ FELSEFESİ
Evrendeki b u oluşta ö n c e s o m u t bir unsur
vardır.
Ancak s a f maddeyi bulmak olanaksızdır. Ç ü n k ü b i z
sürekli bciii bir biçim aJmış bulunan madde ile karşı­
laşırız. S a f m a d d e , ya da A r i s t o ' n u n deyişiyle
matUle"
"ilk
her tür biçimden yoksundur. M a d d e n i n kar
şısmda evrene "bipim
veren"
güç bulunur. T ü m ev­
rende etkili olan bu bİçim verici güç, aynı z a m a n d a ,
evrenin oluş sürecinin "hareketine"
de n e d e n olan
g ü ç t ü r Evrene biçim veren g ü ç , evrendeki oluşu ilk
iıarcket ettiren güç "Allah"l\x.
Çünkü her şeyin baş­
langıcında bulunan bu yapıcı ilk güç, aynı zamanda,
her şeyin sonunda da bulunur. Evrendeki h e r şeyin
amacı yine Allah'tır. O halde evrendeki oluş, Allah'a
doğru yönelmiş bir oluştur. Evrenin tüm a m a c ı en
sonunda yeniden "Allah'a
ulafmak"tır.
Evren, amacı olan Allah'a doğru giderken birta
kim "basamaklar"
söz konusudur. Yalnızca b i r
"ola­
nak"
olan, hiçbir zaman gerçekl eşe meye n "ilk
de'Yı
bir yana bırakırsak, evrenin cn alt basamağında
"canstz
mad-
doğa"^ yani su, hava, ateş, toprak ana unsur-
lanndan oluşan "unsurlar
basamagt"
vardır.
Bunun
üstünde, daha yüksek bir basamak olan, sırası ile; bit­
kiler, hayvanlar vc insanları içine alan "canh
doja"
evreni bulunur.
Ö n c e unsurlar b a s a m a ğ ı n ı biraz açalım: A r i s t o
"dört
unsur
parsayımt"nı
kendisinden ö n c e k i filo­
zoflardan, özellikle de Empedokles'tcn
almıştır. Ancak
A r i s t o , bu görüşünde kendisinden ö n c e k i l e r d e n vc
özellikle dc Empedoklcs'ten çok açık bîr biçimde aynhı: Empedokles'e göre ana unsudar ne var olmuştur ve
ne de yok olacaktır, onlar yalmzca biri ötekiyle: birleşir
265
İ L K Ç A Ğ va O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARİHİ
ya da biri ötekinden ayrılır. Oysa Aristo'da bu dört
unsurdan hcrbiri ötekine "dönüşür";
yani her bir un­
surda, öteki unsurlar ilc birleşme yetcneğıi vardır. S a f
maddeler yanarak ateş olabilir. Aristo'nun deyişi ilc;
Toprak, ateş; su, toprak olabilir. O halde dört unsu­
run kendileri son değildir. Gerçekte b u niteliklerden
hcrbiri ötekine dönüşmek yeteneğinde d ir. Söz gelişi
ateş; kuru, sıcak ve hafif olan unsurdur. Euna karşı
toprak; kuru, soğuk ve ağır bir unsurdur. Hava, yaş,
sıcak ve göreceli oJarak da hafiftir. Ç ü n k ü , arcşe göre
daha ağır, su ilc toprağa göre ise daha hafiftir. Su ise,
yaş, soğuk ve biraz da hafif olan bir unsurdur. S u , ha­
fiflik yönünden hava ilc toprak arasında y e r alır. İşte
bunlar, Aristo'ya göre, unsuriann son nitelikleridir.
S o n nitelikleri esas olarak alması y ü z ü n d e n Aris­
to'nun fiziği "nİîclikfi"
bir fizikür. Bu nitelikçi (kali-
tatif) yapısı, Aristo fiziğini, Pisagorculann ve Eflâ­
tun'un fiziğinden kesin bir biçimde ayırır, Pisagorcu­
lar unsurları 'geometrik
şekiller"
île nitelendirmeye
çalışır. Çünkü her unsur birtakım atomlardan oluşur
ve bu aromJar da kendi aralannda belli geometrik şe­
killer ahr. B u n u n İçindir ki Pisagorculann fiziği, bir
çeşit matematiksel, geometrik fiziktir. Buma karşı sı­
caklık, soğukluk, yaşlık, hafiflik gibi nitelikleri Pİsagtjrcular yalnızca geçici nitelikler olarak düşünürler.
Aynı şekilde Pisagorculara göre ses vc renk dc doğru­
dan objeye ait olmayan, duyu organlanmizin oluştur­
duğu şeylerdir. Bu konuda da Aristo, Pisagorculara ters
düşer. Aristo'ya göre renk vc ses dc eşyanın
"objektif"
niteliklerindendir. Pisagorculann Aristo'ya göre m o ­
dern fizik anlayışına daha yakın olduklanm görüyoruz,
266
İLKÇAÛ
FELSEFESİ
B u n a rağmen Aristo'nun fizik anlayışı Ortaçağın so­
nuna kadar hâkim olmuştur,
A r i s t o ' y a g ö r e ana n i t e l i k l e r ayrıca u n s u r l a r ı n
"hareket
bif imleri"nİ
dc belirler. H e r unsunın ken­
dine has bir hareket şekİi ve uzayda özel bir yeri var­
dır. S ö z gelişi ağır olan u n s u n m hareket bİçİmi "daşmek'Yir,
Ağır bit cisim serbest bırakılırsa düşer. B u
düşme olayı nedir* Ağır cisimler evrenin merkezi yö­
nünde hareket eder, O halde ağır olan unsurun, yani
toprağın uzaydaki yeri evrenin "merkezİ"d\r.
Buna
karşılık hafif bir unsur olan ateşin hareketi, yukanya
doğru bir "yükselme
hare keti "âir. O n u n içindir ki
t ü m yanan ve ışıldayan cisimler, yıldızlar e v r e n i n
merkezinde değil de çevresinde yer alır. B u g ü n biz,
ağırlığın ve hafifliğin tümüyle
inanırız, Aristo ise unsurların
"göreceli"
olduğuna
"kendiliğinden"
ağır
ya da hafif olduklarını varsayar. Yalnız su vc hava g ö ­
reli olarak ağır ya da hafifÜr, Oysa ateş kendiliğinden
hafif, toprak kendiliğinden ağırdır. B u n u n İçindir ki
hafiflikleri vc ağırhklan g ö r e c e l i olan su ile hava,
ağırhk ve hafiflikleri kesin ( m u t l a k ) olan toprak ile
ateş arasında yer alır.
S o n u ç olarak Aristo b u d ö r t unsura,
unsur olarak "toz (esir)"ü
"beşinci"
ckiemİşrir. Evrenin merke­
zinde bulunan ve sabit olan dünyanın çevresinde ge­
zegenler bulunur vc bunlar hareket ederler. B u ge­
zegenlere görülmeyen küreler (felekler) bağlanmış­
tır. B u küreler, beşinci ımsur olan tözden oluşmuş­
tur. T ö z e ö z g ü hareket şekli; aşağıya d ü ş m e k , ateş
için ise yukarıya yükselmektir. Bunlann ikisi d c doğ­
ru ( m ü ş t e k i m ) harckeücrdir. Aristo'ya görc t ö z
2S7
"en
İLKÇAÛ «9 ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
mükemmel
unsur"duT.
Nitekim bu unsura has hare­
ket biçimi olan dairesel hareket de cn m ü k e m m e l harcketür. T ö z d e , öteki unsurlarda olduğu gibi, başkalarma dönüşme yeteneği bulunmaz. O başlı başjnadır
vc bağımsız olarak bulunur.
İlkçağda "astronomi"
alanında cn ö n e m l i sorun­
lardan biri, "gezegenlerin
hareketleri"
sorunudur,
Gezegenlerin gökteki harekedcrini gözlemlersek, bu
harekcderin en azından güneşte, oldukça eğri hare­
ketler olduğunu görürüz. Çünkü gezegenler bazen
ileri, bazen geri, b a z e n hızlı, bazen yavaş hareket
ederler vc ara sıra da duruyorlarmış gibi g ö r ü n ü r l e r
Bunun için gezegenlerin hareketlerinin birlik içinde
gösterilebileceği bir plâna dönüştürmek z o r gibi gö­
rünür. İlkçağdan itibaren astronomi u z ı y ı n bir za­
man diliminde, gezegenlerin çizdiği yörüngeleri "da­
iresel"
olarak anlama eğilimindedir. B u astronomi
anlayışına göre, sabit olan dünyayı tözden oluşan bir
küre çevreler, Hareketleri tutarlı ve düzgün olan sabit
yıldızlar evrenini de böyle bir kürenin çevrelediğini
varsaymak gerekir. Aynca gezegenler için de
"çeşitli"
küreler varsaymak gerektir. Böylelikle gezegenlerin
düzenli dairesel hareketten görünüşteki sapmaları,
birbirlerine g e ç m i ş kürelerin dairesel hareketlerine
dönüştürülmek isteniyordu. Gezegenlerin yörüngele­
rinin elipsrik olduğunu benimsemek çarpık bir sistem
oluşturuyordu. O kadar ki, gezegenin yörüngesini
açıklamak İçin, bazen yüzlerce küreyi işin İçine kat­
mak gerekiyordu. Ancak böylece gezegenlerin hare­
keti dairesel hareketlere dönüştürülebiliyordu. Pisa­
gorculann daha sonraki temsilcileri vc Eflâtuncular
2ee
İLKÇAĞ FELSEFESİ
b u çapraşık açıklama yerine ç o k daha basit bir açıkla­
mayı devreye soktular: Evrenin merkezinin güneş ol­
duğunu ve dünya ile birlikte öteki gezegenlerin gü­
neşin çevresinde d ö n d ü ğ ü n ü benimseyerek, bugün
bizim "Kopernik
sistemi"
adıyla andığımız sisteme
yaklaşmış oldular. A n c a k bu varsayım
gözümüzün
gördükleriyle pek u>T4m!u olmadığı için benimsen­
medi. B u açıklama biçimini X V Î . yüzyılda
Kopernik
ilk kez matematiksel formülle kanıtlayın caya kadar
Aristo sistemi hâkim oldu. Aristo gezegenlerin hare­
ketlerinin sonu olmayan bir düzgün daire ha.reketi
olduğunu Öngörür, G ö k t e tüm harekcdcr kesin olan
bir düzen içinde olur. B u düzende en küçük bir sap­
ma olmaz. Kopernik sisteminin b e n i m s e n m e s i n d e ,
göksel hareketlerin kesin bir düzgünlük içinde olmadığımn vc bilinmeyen bazı yıldızların var olduğunun
g ö z l e n m e s i etkili olmuştur. B u n u n l a birlikte daha
X V I . yüzyılda bile, Aristo yanhian, gökteki düzene
ayktn bir hareketin var olabileceğine şiddcdc karşı çı­
kıyorlardı.
Evren basamaklarındaki unsurlar alanı ü s t ü n d e
"canh
doja"
yükselir. Bitkileri, hay\'anları, insanları
içine alan bu evren, unsurlar alanına göre daha yük­
sek bir basamaktır. Canlılar, unsurlardan özellikle bir
"ruh"'^ sahip olmak, yani canlı olmak yönünden ayrı­
lırlar. Aristo'dalu ruh kavramı bugün bizim anladığı­
mızdan tümüyle başka anlam taşır. Aristo'nun
Dair"
"Kuka
3.dh bir eseri vardır. B u eser incelendiğinde bu­
gün bizim psikoloji dediğimiz bilimden çok fizyoloji­
ye girmesi gereken snrunlan kapsadığı görülür. S ö z ­
gelişi bu eserde solunumdan, beslenmeden vb... söz
269
İ L K Ç A Ğ ver O F l T A Ç A G F E L S E F E T A R İ H İ
edilir ve tüm bu gibi olaylarm ruhun y ö n e t i m i n d e
meydana geldiği söylenir. Ö z e t olarak diyebiliriz ki:
Aristo'ya g ö r c tüm önemJı olaylar kesinlikle ruhun
y ö n e t i m i n d e m e y d a n a gelir. Ç ü n k ü c a n h yaşamı,
maddesel olan doğadan ayıran ana neden
"rM^"tur.
A r i s t o ' j ^ göre "ruh", canlıyı canlı yapan, onu can­
sızdan ayıran başlıca nedendir. Genellikle İlkçağ fel­
sefesinde "yafam"
ve "ruh" kavramları biri ötekiyle
sıkı bir ilişkj içindedirler. Bunun içindir ki Aristo da
solunum, beslenme gibi fizyolojik hareketleri birer
psikolojik görev olarak benimser. Ayrıca ruh, canlıya
canlılığını vermekle ona "hipim"
dc kazandırmış olur.
Nitekim ölüm ile birlikte ruh bedeni terkedince, be­
den dc biçimini yitirir vc dağılır. O halde ruh aynı za­
manda bedene biçimini kazandıran görünüşteki
"ne-
rfenMır. B e d e n ile ruh ilişkisi, biçim veren aktif ne­
den ile biçim kazanan pasif madde ilişkisi ile aynıdır.
Böylece Aristo felsefesinin evrenin her aİanına uygu­
landığını, görünüşteki neden ile maddesel neden kı­
yaslamasının bcden-ruh ilişkisinde dc geçcrii olduğu­
nu görüyoruz. Bunun içindir ki Aristo ruh için, bir
şeyin olgunlaşmasını gerçekleştiren akrif ilke anlamı­
na gelen "Entelekya"
deyimini kullanır. Entelekya,
varlığın ulaşmak içİn yöneldiği olgunluk durumudur
Eflâtun ruhu; zorlamalar, irade vc akıl olmak üzere
üçe ayırmıştı. Aristo başka bir sınıflama yapar; o, Eflâ­
tun gibi ruhu "üp ktsma"
değil de "üp
basamağa"
ayınr: Ruhun alt basamağı; tüm bitkilerde, hayvanlar­
da ve insanlarda ortaklaşa bulunan "bitkisel
rH&"tur.
Bİrkiscl ruh, m h u besleyen yani bitkisel yaşamı sağla­
yan basamaktır. İkinci basamak "hayvansal
270
ruh"x.\ıı.
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Hayvansal ruha hayvanlar vc insanlar ortaklaşa sahip­
tirler. Bu ikinci basamak ruh "hareket",
"güf" ve "ft-
jfenr" özelliği taşır. Bitki yalnızca beslenir, oysa hayvan
vc insan hem beslenir hem de hareket etme becerisini
g ö s t e r i r , ayrıca çevrelerindeki etkileri algılayabilir.
Ü ç ü n c ü basamakta "insan
ruhu"
bulunur. B u basa­
maktaki ruh yalnızca insanda bulunur vc b u ruhun
Özelliği "flj&jr'yeteneğine sahip olmasıdır, İnşam bitki
vc hayvandan ayıran belirgin özellik, insanın hareket­
lerini aklı sayesinde belli bir amaca göre düzenlemek
yeteneğine sahip olmasıdır. Aristo^ya göre ruhun bu
üç basamağının aralanndaki iUski, maddenin,
görün­
tüsü ile ilişkisi gibidir. Hayvansal ruh bitkisel ruha, in­
san ruhu ise hayvan ruhuna hâkimdir. A k ı l ' a sahip
olan insan ruhu, aynı zamanda, "bilen"
bir ruhtur.
Aristo'ya göre insanı hayvandan ayıran başlıca fark, in­
sanın bilen bir yarauk olmasıdır. İnsan kavramlar oluş­
turabilir, yani insan yalmzca çevresindekileri algıla­
makla kalmaz, bir de bunlann "neden"
böyle olduğu­
nu belirler. Aristo, Eflâtun ile; insan ruhunun akılcı ve
bilen bir ruh olduğu görüşünde aym düşünceleri pay­
laşır. Eflâtun olsun Aristo olsun insanın algılarda du­
rup kalmadığını, daha ileri giderek düşünce ile kav­
ramlar oluşturduğunu kabullenirler. Kavramlarımızın
kaynağı konusunda bu iki filozofun görüşleri ise farkhdır, Eflâtun'a göre ruh doğum öncesinde d c vardır,
ölümden sonra da var olmaya devam edecektir. Ruh,
kavramlan d o ğ u m öncesi yaşamında bilmektedir ve
bunları doğarken dünyaya beraberinde getirmiştir. O
halde nıh İçin kavramlar "doğuftan'dıt.
Aristo ise Ef­
lâtun'un bu görüşüne karşıdır. Çünkü ona göre tüm
271
İ L K Ç A Ğ ıa
ORTAÇAĞ FELSEFE
TARİHİ
kavramlanmjz, kesinkes "deneme"Icr
iie ve aJgılaria el­
de edilirler. Akdda, aJgıiann izin vermediği hiçbir şey
buİLinmaz. Yalmz kavramların oluşmasj için, algılann
getirdiği şeyleri akün a k ü f bir şekilde İşlemesi, gerekli
olanlan gereksiz olanlardan ayıklaması gerekir. Bunun
İçindir ki akıl, algıya göre, ruhun dalıa a k d f uzmanlık
dalıdır. Aristo^ya görc ruhun çeşidi basamaklan birbi­
rinden "aktîflik"
dcıccdtn
İle dc aynhrlar. Ruhta aşa­
ğıdan yukanya doğru çıkıldıkça aktiflik artar. Hayv^an
ruhuna göre bitki ruhu çok pasiftir; oysa haj-van ruhu­
na göre insan ruhu İleri boyutta akriftir. İnsan ruhu en
yüî;sck derecesinde bİr çeşit akrivitc (mahs faaliyet)yc
dönüşür. B u en yüksek akrivite derecesinde ruh, aynı
zamanda, "ö/wwîKa"leşir, Aristo'nun
süzlüğü"
"ruhun
ölüm­
konusundaki bu görüşü pek açık değildir.
Yani Aristo bununla yalmzca "bireysel
sa "insunltjtn
ruhu'nu
rwj&w^mu, yok­
m u kastettiği pek açık değil­
dir. Nitekim bu konu Aristo yorumculan için de uzun
tartışma ve çekişmelere neden olmuştur.
Ortaçağda
bir ara Aristo felsefesi, Hıristiyan kilisesinin resmî fel­
sefesi yapılınca; Aristo'nun, bireysel ruhun da ölmezli­
ğini kabul ettiği savunulmuştur. Aynı şekilde Ortaçağ;
Aristo'nun Allah'ım da, evreni yoktan yaratan bir Al­
lah olarak anlamak istemiştir. Oysa Aristo; Allah'ı, ev­
renin bir mimarı olarak düşünmüştür. B u n u n gibi,
Aristo'nun bireysel ruhun ölmezliğine de inandığını
savunmak; o n u n felsefesinin genel karakterini g ö z
önünde btJİundurunca, pek doğru görünmemektedir.
A r i s t o ' n u n psikolojisinden sonra "ahlâk"\
T ü m İlkçağ, insamn yaşamındaki
"en yüksek
dejer"'m
"son amuç"m
gelİr.
ve
ne olduğunu sorgular. Yunan
272
İLKÇAĞ FELSEFESt
felsefesi insan yaşamının son amacının
"mutluluk"
olduğunu benimsemiştir. Ancak mutluluğun
duğu"
"w^ ol­
konusunda birbirinden ayniıriar. Mutluluğun
ne olduğunu tek bir neden ile açıklamak olanaksız
görülür. Aristo başka bir yol izler; H e r varlığın kendi­
ne ö z g ü bir "(iktivite"si
vardır. Ayrıca kendisinde do­
ğanın belirlediği bir "olgunluk
gayesi"
bulunur. O
halde bir varlığın kendine ö z g ü aktivitcsini bilirsek,
bu varlığın doğal amacını da keşfetmiş oluruz. İnsa­
nın özel aktivitesini bilmek, bize onun nc g i b i bir
amaca ulaşmak istediğini gösterir. Bunun yardımıyla
da İnsan için "gerpek
mutluluk"un
ne olduğunu öğ­
r e n m i ş o l u r u z . A r i s t o ' y a g ö r e insan yapısı g c r c ğ İ
"akil"
sahibidir, O halde b u akılcı varlık ne kadar
akılcı vc ölçülü davranırsa, o ölçüde doğasına uygun
davranmış olur. Bununla şu sonuca varıyor;
mek"
\Q "^j/mejfe" insanın en yüksek
"Düfün-
"etkinlik"\d\r.
Böylelikle teorik yaşam, Aristo'ya g ö r e , pratik yaşam­
dan üstündür. Nitekim Allah da, Aristo İçin, evreni
yalnızca seyreden bir varhktır. T e o r i k yaşamı pratik
yaşama üstün tutması nedeniyle Aristo Yeniçağ felse­
fesinden aynlır. O n a göre akla pratik yaşamda d a &zlaca yer verilmelidir. Pratik yaşam ne kadar akıl tara­
findan yönctilirsc, o kadar yüksek bir düzeye ulaşır.
Ancak aklın pratik yaşamdaki aktivitcsi n c olabilir?
H e r erdem, iki "apırılik"m
ortasıdır, ortalamasıdır.
S ö z gelişi cesaret dediğimiz erdem, korkaklık ile körü
körüne ataklık arasında bulunan doğru bir ölçüdür.
Cömertlik; cimrilik ile savurganlık (müsriflik) arasın­
daki orta yerdir. Aynı şekilde adalet dc bencillik ile
kendi çıkarlarını hiçe saymak arasındaki orta yerdir.
273
İ L K Ç A Ğ VB O R T A Ç A Ğ F E L . S E F E T A R İ H İ
Aristo'nun b u "doğru
olan ortak
yer" dediği şey, ma­
tematik orta olmayıp, akılla bulunan bİr sınırdır. Bu
"orta yer" kavramı lıem Aristo felsefesi, h e m de tüm
Y u n a n düşüncesinin karakteristiğidir. Y u n a n ruhu
hiçbir zaman aşınhğı sevmez, sürekli "uyum"u
arar.
Aristo'nun kendisi de her türden aşınlığm düşmanı­
dır. Bu nedenle Aristo dünya nimetlerini reddeden
akımların karşısındadır. Maddî gereksinimlerin hİç
değeri olmadığına inanan Kyniklef'm
cn çok (azamî)
gereksinimsizlik içinde yaşamayı salık verdiklerini bili­
yoruz. Fıçı içinde yaşayan Diyojeny gereksınimlcn en
aza indirmenin sembolüdür. B u gibi aşırılıkları red­
d e d e n A r i s t o , dünya n i m e t l e r i n i n g ö r e c e l i değeri
üzerinde özellikle durur. Ölçülü kullanmak şartıyla
maddî değerler, yaşamımıza bir anlam vc değer bile
ka2andınrlar. Aristo'nun bir başka özelliği dc, tutkulan tümden dışlamamış olmasıdır. Tutkulan tümüyle
yok etmeye çalışmamak, ancak bunları sürekli aklın
denetimi altında tutmalıdır. Sözgelişi ara sıra kızgınlı­
ğa kapılarak bağırıp çağırmak hiç de k ö t ü bir şey de­
ğildir, çünkü yaşamda kızmanın da bir yeri vardır; an­
cak kızgınhğı akıl ile sürekli denetlemek gerektir. Aşk
ve tüm öteki tutkular için dc aynı şey söylenebilir. Bu
noktada Aristo Scoalıların ahlak anlayışına tam anla­
mıyla karşıdır. Stûahlar tutkuların tümüyle susturul­
masını isterler; onlara göre "üstün" c\AT\
bir insan, n c
sevgi ve nc de kin duymaz. O halde Stoahlar
gusuzluk"i3tn^
Aristo ise "ölçülü
duygululuktan
"duyya­
nadır. Ayrıca Stoalıların sert vc disiplinh ahlâk anlayı­
şına karşı^ Aristo ahlâkta ıhmh vc yumuşak bir görüş
sergiler.
274
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Aristo ahlâkına temel olan "doğru
ramı, onun siyaset anlaytştna
"ahlâk"ıan
olan orta"
kav
da hâkimdir. Aristo'da
sonra, devlet felsefesi sıralamada yerini
ahr. Çünkü Aristo da, Eflâtun gibi, insamn bir top­
lum içinde yaşamaya zorlandığı inancındadır. O n a
göre de birey, gerçek varhğmr devlet İçinde algılar.
Buraya kadar aynı görüşte olan Eflâtun ve Aristo'nun
yolları, bundan sonra birbirinden aynlır. Eflâtun ger­
çek ilc ilgisi olmayan bir devlet varsayımı ö n e Sür­
müştü. Oysa Aristo devlet varsayımını her şeyden ön­
ce tarihsel 'ğerfek"tcn
çıkarmaya çalışır. O n a göre
yalnızca aklın ürünü olan ideal bİr devlet örgütü dü­
şünmenin hiç anlamı yoktur. Yapılması gereken tek
doğru davranış, gerçeklikten hareket etmektir. Gerçe­
ğe bakıldığında, belli başlı "üp devlet pekli"
şınz: Monarşi,
aristokrasi
ve demokrasi.
île karşıla­
Aristo ^ya gö­
re bu üç devlet şeklinden her biri, "kendince"
haklı
dır. Başka bir deyişle, bu devlet şekillerinden h e r biri,
kendine göre haklıdır. B u üç devlet şekli sağlıklı da
olabilir, sağlıksız da olabilir. S ö z gelişi
"monarpi"dic,
yani tek kişinin egemen olduğu devlette, hükümdar
sürekli kendi çıkarını dikkate alırsa, bu devlet şekli
kötüdür. Aynı şeyleri "aristokrasi"
İçin de söylemek
mümkündür. Devleri yöneten aristokrat kesim herkesin
çıkarını kendi çıkarlarından üstün tutarsa, bu devlet
şekli sağlıklıdır, aksi durum söz konusu ise devlet sağhksızdır, dağılır ve çöker. "Demokrasi"nin
de iyi bir
devlet şcklİ olması için, sağlam ve yüksek siyasal eğitim
almış bir halk meclisinin bulunması zorunludur. Halk
meclisi siyasal ahlaktan yoksunsa, dilediği gibi davranı­
yorsa, böyle bir devlet bozulmaya mahkûmdur. Sonuç
275
İ L K Ç A Û Y» O R T A Ç A Û F £ L S E F £
TARİHİ
oJarak devletin şekli o kadar önemli değildir, önemli
olan
"uygulamaşekli"dvc,
Aristo EOâtun'un ideal devletindeki
"komünist­
lik" eğilimlerini reddeder. Aristo^ya g ö r e ; Eflatun'un
öngördüğü gibi, devlette bir sınıfa, özellikle yönetici­
ler sınıfına aile ve mülkiyeti yasaklamak doğal değil­
dir. Çünkü aile sosyal sınıflarm "temeli^dn.
Aristo;
birbiri üzerine kümelenmiş olan üp sosyal sınıf v^vs,z
yar: Bunların ilki ve cn doğal olanı Vt/e"dir, Aristo
aile ile yalnızca ana-baba ve çocuklan anlamaz, aynı
zamanda hizmetçi vc köleleri dc aileden sayar. Çeşİriİ
ailelerin birleşmesiyle ikİncİ bir sınıf olan, ürerim ile
değişimi yönlendiren, "jfeöjy/H/er" sınıfı oluşur. Çeşitli
köylü sınıflannın birleşmesiyle, sosyal sınıflann sem­
bolü olan "devlet"
oluşur. Devlet kapalı bir birliktir.
Dışarıya karşı kendini savunmak, içeride dc düzeni
sağlamak görevidir. Aristo'ya göre aile, devletin do­
ğal temelidir. Aynı, hayvan ruhunun, t ü m ruhlar için
doğal bir temel olması gibi.
Aristo'nun köleleri de ailenin İçine alması, köleliği
çok doğal bir kurum saymasından kaynaklanır. Bazı
Sofisder.^ insanların eşit olduğunu öne sürerek, köleli­
ği reddeder. Aristo bu görüşü çok aşın bulur. Aristo,
o zamanın toplumunda tüm bedensel işlerde çalışan
kölelerin olmadığı bİr devlet düşünemez. B u konuda­
ki görüşünü şöyle açıklar: G ü n ü n birinde dokuma
tezgâhları dokuma işini "kendiliğinden"
dokumzyy
başarırsa, ancak o gün kölcHk ortadan kalkabilir. Aris­
to bunun gerçekleşmesini olası saymaz. Bununla, kö­
leliğin kalkınmasının olanaksızlığını anlatmak ister.
Olaylar Aristo'nun bu görüşünü çürütmüştür. Çünkü
276
İLKÇAĞ FELSEFESİ
kölelik gerçekten tezgâhlann kendi kendine çalışma­
sıyla, yani fabrikaların ortaya çıkmasıyla kalkmış bu­
lunuyor.
Aristo aileyi kölc olmaksızın düşünemediği gibi,
devleti dc ancak o dönemdeki Yunan devleti olarak
düşüncbilmiştir. Bu nedenle, Aristo'ya g ö r e , isken­
der'in kurmaya çalıştığı dünya devletî yalnızca bir
ütopyadır. Görüldüğü gibİ Aristo tüm konularda bİr
"rea-lite
insani"diî.
Onun için ancak görebildiği şey­
lerin bir realitesi vardır.
277
İLKÇA5 va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİKİ
Peripatos Okulu
A r i s t o ' n u n ö l ü m ü n d e n sonra P e r i p a t o s O k u l u
eğitim ve öğretime devam ctmİş ve Eflâtun'un Aka­
demi'si gibi, yüzyıHarea varlığını sürdürmüştüt.
Theophrast (M.Ö. 372 - 287)
Aristo'nun ölümüyle okulun y ö n e t i m i T h c o p h rast'ın eline geçmiştir, Theophrast her şeyden önce
bir "bilgin"d\r.
Aristo okukmdan böyle bir bilginin
ycnşmcsi doğaldır. T h e o p h r a s t İlkçağın en büyük
"botanikf("sidir.
Aristo hayvanlar dünyasını sİstemlİ
olarak sınıflandırmıştı, Theophrast ise bu klasik sınıf­
landırmayı bitkiler dünyasına uygulamıştır. O n u n
"Bitkiler"inden
başka, metafizik görüşlerini içeren,
bazı tanıtma yazılan günümüze kadar gelebilmiştir.
Bu yazılarda, Aristo İçin de Önemli bir konu olan,
"Doğada
bir amaca
yönelengüpltr
var mtdtr?"
soru­
suyla ilgili çalışmaları yer alır. T h e o p h r a s t ' ı n ayrıca
küçük ancak dikkat çeken bir psikoloji kitabı vardır.
Eu küçük kitapta Theophrast insan
"karakterler"ini
sınıflandınr ve bunlar için model örnekler gösterme­
ye çalışır. Ü s t a d ı Aristo da Poetik
278
adlı kitabında,
İLKÇAĞ FELSEFESİ
dramcjlardan söz etmiş vc karakterler konusuna de­
ğinmişti. Başka bir konuda da T h e o p h r a s t ,
üstadj
Aristo'nun izinden gider: O da değerli bir felsefe ta­
rihçisidir. Aristo bir felsefe konusunu incelerken, bu
konuyla ilgili kendinden öncekilerin neler düşündü­
ğünü belirlemeye çalışmıştı. Theoprast da aynı m c t o
du uygulayarak bir felsefe tarihi yazmıştır. B u felsefe
tarihinde filozofların çeşitli konularla ilgili görüşleri
sistematik bir biçimde düzenlenmiştir. İlkçağda bu
eser ç o k kullanılan bir "kaynak"
görç.\ı
üstlenmiştir.
Yunan felsefesinin belli bir dönemi İîe ilgili görüşleri­
mizin pek ç o ğ u ve şİmdi o k u d u ğ u n u z bu
kitaptaki
bilgilerin
bir bölümü,
Tarihine
dayanır.
Ancak onun eserine ait bilgilerimiz dolayh
Tbeophrast'm
Felsefe
yollardan elde edilmiştir. Çünkü onun eseri bize ka­
dar ulaşmış değildir. Biz ancak b u eserden yararlan­
mış olan öteki kaynakları tanıyoruz. Kaynak konu­
sunda eski Yunanlılar günümüze g ö r c farklı davran­
mışlardır. Eski Yunan metinlerinde kaynaklar genel­
likle belirtilrnez. Nitekim sonralan yazılan
um (Sepme Çipekler)"
"Florileqi-
denilen felsefe seçkileri doğru­
dan asıl merinlerdcn değil de, Tbeophrast't^n
ve on­
dan yararlanmış olan kaynaklardan derlenmiştir.
Straton (M.Ö. ? - 268)
Theophrast'ıan sonra Peripatos okulunun yöneti­
m i n e , kendisine "Fizikçi"
unvanı verilen Straton geti­
rilmiştir. Doğada gayeci nedenlerin varlığından kuşku
duyan S t r a t o n , A r i s t o ' n u n gayeciliğinden ayrılarak
daha ç o k Demftkrtfm
sebepHHk
2 7 9
ilkesine
yaklaşmıştır.
ILKÇAĞ " 6 ORTAÇAĞ F E L S E F E T A R İ H İ
Aphrodisipts'h Aleksandros (Alexandras)
(M.Ö.
iti.
T
T
- i l
T T )
Sonraki dönemdü Peripatos o k u l u n d a özellikle
"tarihsel
bilimler"t
önem verilmiştir. ELL dönemden
din ve müzik tarihine ait bazı metinler günümüze kadar gelebilmiştir. Daha sonraki dönemde ise, M . O . I.
yüzyılda, Pcripatos'çular Aristo'nun eserlerinin top­
lanması, bunlann açıklamaları ve yorumlan ile ilgilen­
mişlerdir. Özellikle dil çalışmalarını büyük bir dikkat­
le yapmışlardır. Aristo'nun bugün elimizde bulunan
eserlerini, bu Peripatos çuların titiz vc tutarlı çalışma­
larına borçluyuz. B u yorumcuların en ünlüsü
disias'lz
Aphro-
Alekmndrcs\ur.
Çeşitli yöndeki çalışmaları sayesinde Peripatos
o k u l u . Özellikle "bilim
dallart"
alanında yapılan
araştırmaların temelini oluşturmuştur. Aristo, Yunan
bilim ve felsefesinin gelişiminde bir dönüm noktası­
dır. Aristo'ya gelinceye kadar bilim ve felsefe birbiriy­
le kaynaşmış durumdaydı, Aristo ile birlikte bağımsız
bilimler, o zamana kadar genel bilim niteliğindeki fel­
sefeden ayrılarak, birer "uzmanUk
dah"^tVlmAt
ge­
lişme göstermiştir. Bu gelişme cn yüksek noktasına
Arina'da değil de iskenderiye'de ulaşmıştır. İlkçağın
sonlarına doğru İskenderiye bilimsel araştırmaların
merkezi olmuştur. O zamanki Mısır hükümdarının
yardım ve katkıları sonunda tüm bilimler atılım yaptı
1ar, ancak bu konuda aşırılığa kaçıldı, Uzmanhkra o
denli uç noktalara gidildi ki, sonunda "bütün"
göz­
den kaçınidı, bir sürü önemsiz ayrıntılar arasmda bo­
ğulup kalındı.
280
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
Aristo Sonrası
Yunan'da Felsefenin Konumu
Aristo'nun ölümünün hemen ardmdan felsefenin
durumunu incelemeyi yeniden sürdüreceğiz, Bilimle­
rin bir uzmanlık dalj biçimindeki gelişmesine paralel
olarak, bu dönemde felsefe, günümüzdeki felsefeden
anladığımız gerçek anlama sahipdr. B u felsefe üç ana
disiplinden oluşur; Mantık,
"Mantık";
fizik
(metafizik),
ahlâk.
felsefî düşüncenin izlemesi gereken doğru
yolu gösteren bir disiplin, felsefeye bir giriş, bir baş­
langıç olarak algılanıyordu. Fizik ( o zaman
henüz
metafizik kavramı yoktu) ise doğayı bütüncül olarak
kavrayan ve doğa içinde etkili olan güçleri irdeleyen
disiplin olarak düşünülmüştür. Bunun içindir ki Tan­
rıların var olup olmadığı konusu da fiziğin konusu
içinde sayılıyordu. Ahlâk ise, insan ile evren ilişkilerini
araştıran bir felsefe dalı olarak algılanıyordu. Ahlâk,
"İnsanın
anlamı
evrendeki
nedir? İnsan
ipin gelmiştir?"
konumu
dünyaya
nedir?
insan
yaşamının
hangi görevleri
yapmak
gibi sorulara yanıt arayacakü. Ahlâk,
o zamanki bir deyişle "en yüksek
iyi'yı
kendisine ko­
nu yapacak, yani; "En yüksek İyi nasıl elde ediliri'
so­
rusunun yanıtını arayacak vc yavaş vavaş gelişerek,
2S1
İLKÇAĞvfl ORTAÇAĞ FELSEFE
TARİHİ
felsefenin temel disiplini olacaktı. İnsanın yaşam kar­
şısında n c gibi bir tutum alması gerektiği, ne gibi gö­
revleri olduğu konularmı bilmek İçin felsefe ile uğra­
şılır olmuştu. Böylelikle ahlâk, felsefenin ^^flwacj" ol­
du, felsefe ahlâk ile olgunluğu yakalayabildi. Fizik İse,
felsefenin ana disiplini durumuna gelen ahlâka, yal­
nızca temel olma görevini üstlendi, Ç ü n k ü , insanın
evren karşısında nasıl bir tutum içinde olacağını bil­
mek için, öncelikle evrenin yapısını b i l m e k gerekir.
M a n n k ise, evreni bilmek İçİn, ne gibi bir yolun iz­
lenmesi gerektiğini gösterecekti.
Ancak, asıl amacını ahlâkta bulan felsefe, zamanla,
yavaş yavaş bir "din görüşü"
durumuna
dönüşmüş­
tür. Çünkü eski Yunan dinİ, Tanrıları, mitologyası ve
gelenekleri ile amk aydınları tatmin etmiyordu. İşte o
dönemin kültürlü insanları İçin gelenek vc dinin "baş
bırakttgt"
yeri felsefe doldurmuştur. B u gelişme, fel­
sefenin birbirine karşıt birtakım okullara ayrılmasına
neden olmuştur.
Bu dönemin felsefesinin karakteristik yanı: Kafalan uğraştıran ahlâk konulanna özellikle "ö7wwı" konu­
su eklenmiştir. Eski Yunanhlar ölümü ç o k doğal bir
olay olarak algılar. Ancak bu sözünü ettiğimiz dö­
nemde ölüm artık doğal bîr olay olmaktan çıkmış, bir
"sorun"
karşısında
olmaya başlamıştır. B u n e d e n l e ;
nasıl bir tutum
bir de "Ölüm karşısında
almalıyız?"
nasıl
"Tasam
sorusu yanında
bir tutum
almalıyız?"
sorusu ortaya atılmıştır. Böylece zorunlu olarak, ölü­
mü de içinde taşıyan hayat karşısında "en ttygun
tumun
ne olacağı".,
tu­
bu d ö n e m felsefe okullarını ilgi­
lendiren başhca konulardan biri olmuştur.
282
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Stoa Okuhi ve Epikürcüler
B u dönemdeki "felsefi
tun'un
Akademi'si
okulla-rt"^^
gelince; Efla­
ile Peripatos o k u l l a r ı n a , M . Ö .
yaklaşık 3 0 0 yıllannda, iki okul daha katılmıştır: Stoa
ve Epikür okulları. S t o a okulu, duvarları resimlcrie
süslü sütunların oluşturduğu
için, "Sütuntu
galeri"
bir yerde kurulduğu
anlamına gelen Stoa adını al-
mışur. Öteki okul ise kurucusu olan Epiküros'un adı­
nı taşır. Bu iki okul, yaşam vc bilgi konusunda karşıt
görüşleri savunur. B u biri ötekine karşı olan okullara,
bu dönem İçin üçüncü bir akım sayılan,
"pUphecilik"i
de eklemeliyiz. Açikİamalannda mudak şüpheden ha­
reket eden Ş ü p h e c i l e r e , M . Ö . I I . yüzyılda Eflâtun
Akademisi^nin dayanak olması dikkat çekicidir,
M . Ö . I I I . yüzyıldan itibaren bu üç okul, aralanndaki "sürtüpme"yi
sürekli canlı tutarak varhklarını
sürdürmüşlerdir. Yine de bu üç okulun ortaklaşa paylaştıklan bazı görüşler vardır. Ü ç ü n ü n de birleştikle­
ri ilk nokta, her üçü insanı felsefenin konusu saymış­
tır. H e r üç okul, öncelikle, "üstün
m j « n " ı n portresi­
ni çizmiştir. Ancak "üstün tip'\ her üç okulda değişik
yorumlanmıştır. Stoahlar için üstün insan, t ü m tutku
vc isteklerini yenmiş olan, yaşam karşısında olduğu
233
İLKÇAâ ^e O R T A Ç A Ğ FELSEFE TAFtİHİ
gibi ölüm karşısmda da İlgİsİz kalmayı bilen insandır.
Onlar "duygusuzluk
"u (apethie) insana amaç olarak
gösterirler. Buna karşL Epİkürcüler ve şüpheciler İnsa­
m n amacını "ruh derinliği"ndc
(atamksie)
buimhr.
Ancak dikkat edilirse mh dingiııliği durumu ilc duy­
gusuzluk d u m m u arasında pek büyük bir fark olma­
dığı görülür. B u ü ç okul yaklaşımlannı farklı temelle­
re dayandırmış bulunuyor.
Stoacılar ile Epİkürcüler arasında ortak olan bir
başka nokta, h e r iki okulun da E f l a t u n ' d a n ö n c e k i
felsefeye ' ^ ^ n rfJ'Mi^" yapmalarıdır. Bilindiği gibi, Ef­
latun'dan önceki felsefenin karakteristik yanı, evrenin
temeli olarak "maddi" bir şeyi benimsemesidir. S o ­
m u t olmayan b i r evren anlayışını, ilk k e z Eflâtun,
"ideler"\ ile ortaya koymuştu. Stoacılar vc Epİkürcü­
ler Eflatun'dan önceki felsefeye d ö n m e k l e , her şeyin
ö z ü n ü n maddi olduğunu yinelemiş oldular. E u görü­
şü savunan İki okulun dayanmak istedikleri temeller
birbirinden farklıdır. Stoacılar için Eflatun'dan önceki
felsefelerin cn büyük otoritesi "Heraklit"x\T.
tieraklİt
felsefesinin karakteristik görüşü, her şeyin bİr değişim
vc bir oluş içinde bulunduğudur, O n u n felsefesinin
ikinci karakteristik yanı, oluşun bir yasaya bağlı oldu­
ğu, akıl "logos" tarafindan yönetildiğidir. T ü m evrene
egemen olan akıl "logos", Heraklit'e göre maddî bir
şey olan "atef'ûv.
Heraklit bir panteisttir. B u görüş
Stoacılarca da benimsenir, Heraklit için bir başka ka­
rakteristik düşünce, her şeyin "sürekli devir" hareketi
içinde olduğudur. Gelmiş geçmiş bir şeyin bir süre
sonra yeniden görüleceğine inanılır. Stoacılar Herak­
lit'in bu görüşünü de sahİplcnmişür. Onlara göre de
2S4
İLKÇAÛ F E L S E F E S İ
evrenin evrimi sürekli yükselen doğru bir çizgi yerine,
dönüp dolaşıp aynı noktaya gelen dönüşümlü bir yol
izler. Oysa Epikürcüler Demokrit'in atom varsayımı­
nı felsefelerine temel alır. D e m o k r i t ' e göre gerçek,
boş uzay içinde hareket eden atomlardan
ibarettir.
Evrende her olay kor vc kendiliğinden (mihanikîruhsuz) olan yasalara göre olur. H e r şeyin, kendili­
ğinden olan zorunluklara göre oluştuğu bir evrende.
Tanrıların gereksiz variıklar olduğunu rahmin etmek
kolaydır. D e m o k r i t ' e bağlı kalan E p i k ü r c ü l e r , tam
anlamıyla, bir "din diişmanı
"âırhr.
Stoacılar pante­
isttir, yani evrenin dışardan değil d e , içten yönetildi­
ğini, Allah ile evrenin bİr vc d c aynı olduğunu varsa­
yar. Stoacılar ulusal din karşısında olumlu bir tutum
sergiler. Onlara görc halk dini bir gerçekliği içinde
taşır ve bu gerçeklik halka has bir biçimde dile geririlmiştir. T ü m dinlerin birtakım "sembolik"
imaj]an ol­
duğunu benimsemek gerekir. T a n n l a r birer sembol­
dür. B u sembollerin gerisinde doğa güçleri gizlidir.
Stoacılarla Epikürcüler din konusunda biri ö t e k i n e
karşı görüşler öne sürer. Bu iki karşıt görüş arasında
şüpheciler yer alır. Şüphecilere g ö r c ; Tanrılar
mıdır,
yok mudur?
Evrenin
özü nedir?
par
gibi sorulara
yanıt vermek, ilke olarak m ü m k ü n değildir.
Ktbrıs'h Zenon (M.Ö. 336 - 264)
Stoa okulunun kurucusu Kıbrıs'lı Z e n o n ' d u r . Bu
Kıbrıs'lı Z e n o n ' u bundan ö n c e k i sözünü e t t i ğ i m i z
Eleah Z e n o n ile karıştırmamak gerekir. Bir rivayete
göre Zenon zengin bir tüccarmış, tüm malını yükledi­
ği gemi Atrika kıyılannda batmış, Kendisi kurtularak
2 8 5
k K Ç A Ğ ve O R T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ
Atina'ya gelmiş, Atina'da ö n c e bir Kynik
filozoftanj
sonra da Eflâtun Akadcmisi'nc bağlı bir filozoftan fel­
sefe öğrenmiş, Felsefe öğrenimi ona servetini yitirme­
nin acısını unutturmuş. Geçirdiği kazadan sonra Ze­
non, "insan ifin önemli olan, basma gelenler
ranılan
kaza
ve talihsizliklere
dayanmaktır"
değil,
uğ­
dermiş.
Yani dışımızdaki koşullar, kaza vc kader değil de, tam
tersine, İnsamn bunlann karşısında takınacağı tutum,
kendisini mutlu ya da mutsuz yapar. E n hikâyenin
doğruluğunu burada tartışacak değiliz. Nitekim bu
türden hikâyelere İlkçağda sıkça rasdanır. Eu hikâye­
nin bizim için önemi, Zenon'un görüşlerini yansıtmasıdjr. Dikkat edilirse bu düşünce biçimi bize Kynikleri
haürlalır. Kynikler ilc Stoacılar arasında bazı bağlantı­
lar bulunur. O kadar ki; bir bakıma, KynikJcrin okulu­
nun daha dcnnleşnrilmiş vc bilimsellcştirilmiş bir şekli
gibidir S t o a okulu. Bu iki okulu birbirine yaklaşüran
temel noktalardan biri; her iki okulun da erdemi, in­
san ruhunun "özgürlüğü"nd^
bi. Stoacılar da "gerpek"
atamasıdır. Kynikler gi­
ve "sahte değerler"
arasında
bir ayınm yapar. İnsanın bağımsız ve ö z g ü r olması
gerçek değildir. Tutku ve isteklerine kölc olan insan,
biçimsel değerlere sahip bir yaranktır. E r d e m ; insanın
tutkulanna tam anlamıyla egemen olması, tutkularını
yok edebilmesidir. Erdemin dışında kalan, tutku ve
acılarımıza bağlı olan hiçbir değer gerçek değildir. Ya­
şam ve ölüm; karşısında "ilgisiz"
kalınabİlecek şeyler­
dir. Aristo'dan sonraki felsefe ölüm konusuyla ilgilen­
miş, insanın ölüm karşısında nasıl bir tutum alması
gerektiği konusu üzerine eğilmiştir. Stoacılar ölümün
korkulacak birşey olmadığından emindir. Bu görüşün
28e
İ L K Ç A Ğ FELSEFESİ
nasıl teme İlen diril dig i konusu ilerde ele alınacağı için,
şimdi üzerinde durmayacağız. Z e n o n , kurduğtı oku­
lun yöneriminde yaşamının sonlanna kadar kalmış ve
jnühar ederek Ölmüştür.
Kleanthes (M.Ö. 331 - 232)
Okul yönetimi Zcnon'dan sonra Klcanthes'e geç­
miştir. B i r rivayete g ö r e , Klcanthes köleymiş. G e c e l e ­
ri efendisinin işinİ görür, gündüzleri de Z e n o n ^ u n
derslerini izlcrmİş. İlkçağda beden işinin aşağılandığı­
nı biliyoruz. Bunun için, şimdi sözünü ettiğimiz dö­
nemde b i r düşünce değişimi olduğuna tanık o l u y o ­
ruz. Nitekim Stoacıların gözünde bu gibi ayırımlar
artık bir anlam taşımaz. Onlar, insanlar arasında yal­
nızca akıllılar ve budalalar diye bir ayınm yapar.
Chfysippös (M.Ö. 280 - 206)
Klcanthes'ten sonra Stoa okulunun yönetimi
Chrysippos'a geçmişrir. T ö r e l e r , C h r y s i p p o s ' u Z e non'dan sonra ve onun yanında Stoa okulunun
ci kurucusu"
"ikin­
olarak gösterir. Chrysippos Stoa^nın
özellikle bilgi teorisini işleyerek tanımlamış vc ç o k sa­
yıdaki eserlerinde özellikle septikleri clcşrirmİş, onlara
karşı tutum belirlemİşrir.
287
İLKÇAÛ va OSTAÇAÛ FELSEFE TAHİHİ
Stoa Okulu
G ü n ü m ü z e S t o a c ı l a r d a n ç o k az e s e r kalmıştır.
S o k r a t öncesi
filozofların
eserlerinde o l d u ğ u g i b i ,
bunların eserlerinden dc bazı sayfalar günümüze ka­
dar korunabilmiştir. B u belgelere dayanarak Stoa fel­
sefesiyle ilgili oldukça açık bir yargıya ulaşabiliyoruz.
Aristo'dan sonraki felsefelerin birbirlerine karşı olan
birtakım okullara ayrıldığını biliyoruz. B u okulların
ortak yanı, tümünde, bugün olduğu gibi, felsefenin;
mannk, fizik (metafizik) ve ahlâk olarak ü ç ana disip­
line ayrılmış olmasıdır. Mantık; "Doğrtf
bilginin
todu nedir?
gibi sorulara
Bilgimizin
sımrlan
nedir?"
me­
yanıt arar. Fizik, evrenin yapısı ve ana yasalan ile İlgili
SOrunlan çözümlemek çabasındadır. Ahlâk ise;
nı, mutluluğa
götüren
yol nedir? iman
ya.samtmn
ve ölüm karşısındaki
"insa­
an­
lamı nedir? insamn
yaşam
mu ne olmalıdır?"
soruları ile ilgilenir. Aristo'dan
tutu­
sonra ahlâk, felsefenin bir numaralı disiplini, bir çeşit
baş tacı olmuştur. B u n u n İçindir kİ, b u
dönemde
mantık ve metafizik yalnızca ahlâka bir giriş, ahlâka
bir yardımcı olarak algılanıyordu. B u iki felsefe dalına
yalnızca bu açıdan bir ilgi duyuluyordu. Ancak Özel­
likle Stoacılar, insan yaşamının anlamını ö ğ r e n m e k
2â8
İLKÇAĞ FELSEFESİ
îçin, bu yaşamı kesinlikle evrenin çerçevesi içinde dik­
kate almanın gerekliliğine inanıyorlardı. Bu nedenle
fiziğin Stoa felsefesinde her zaman önemli bir yeri ol­
muştur.
Stoacılara göre fizik önemliydi, çünkii; onlara g ö ­
re gerçek olan, kesinlikle "maddi
ola.n"âır.
Eflâtun'un
ideler varsayımına karşı olan bu anlayışa başka bir dü­
şünce daha eklenmiştir: Stoacılara göre; maddî ve so­
mut olan gerçeklik, "canh"
bir bütün oluşturur, tıpkı
bir organizma gibi. T ü m maddi varlıklara etki eden
bir "evren
ruhu"
vıtdıc.
Maddî bir şey olarak tasav­
vur ettikleri bu evren ruhunu Stoacılar, "gerçek
ate/"
olarak kabul ederler. Ateş en hassas unsurdur v c tüm
eşyayı etkisine alma yeteneğine sahiptir. Gerçek ateş­
len oluşan evren ruhu, evreni bir bütün olarak birleş­
tiren bir güçtür. Evren ruhu, sonradan tüm canhiarda
etkili olan bireysel ruhlara bölünür. Bitki, hayvan vc
insanda etkili olan yaşam gücü, gerçekte evren ru­
hundan kopup ayrılmış olan güçlerdir. Stoacüar
ren ruhuna, Heraklit
^\h\,
"Logos"
ev­
zdmv verir. Biline­
ceği gibi logos; "ws", daha genel anlamda, anlamh ve
tutarlı bir cümle demektir. Tutarlı bir cümle, anlamh
bir s ö z gibi, evren dc anlam ve tutarlılığa sahiptir.
Stoacılar tüm evrene egemen olan logos yanmda, bir
de tek tek varlıklara dağılmış olan ve onlarda etkili
olan " Z ^ p i ' l a r d a n söz ederler. Nasıl ki ayrı ayrı can­
lılarda etkili olan ruh, tek bir evren ruhunun
ları"
"parça­
ise, bunun gibi, tek tek İnsanda bulunan akıl da
tek bir "tümel
aktl"m
parçasıdır. Aynı şekilde, insan
bedeni dc evren bedeninin bİr parçasıdır.
Bu düşüncelerden Stoacılar şu sonuçları çıkarırlar:
2S9
İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Stoacılara göre "ölüm";
bedenin ve ruhtın, evrenin
beden ve ruhuna dönmesidir. B u n u n içindir kİ ölüm
korkulacak bir şey olamaz. Çünkü ölümle, beden ve
ruh aslına dönmüş olur- Bir evren ruhu ve bİr evren
bedeni kabul etmekle, Stoa metafiziği t a m anlamıyla
"panteist"
olmuş bulunuyor.
StoacLİann panteizminden başka bir sonuç daha
çıkar: Onlara göre h e r şey, ölçülü bir "amaf"^
göre
yapılmıştır vc bu amaca görc hareket eder. Öncelikle,
olan h e r ş e y ^'zorawii*" olarak olur. B u evrene zorun­
luluk hâkimdir. Evrende rastlantıya yer yoktur. Ancak
bu zomnluluk kendiliğinden bir zorunluluk olmayıp,
içten ve canlı bir zorunluluktur
B u , tohumdan bir bitkinin yetişip meyve vermesi
türünden, bir zorunluluktur B u canlı zorunluluk tek
tek insanlann yaşamına da hâkimdir. H e r insanın ka­
çınamayacağı, yaşamma zorunlu olarak hakim olan
bir "yazgısı"
(kader) vardır. Yaşamın şekli, insan için
Önceden belirlenmiştir. Nasıl kİ bir t o h u m u n vereceği
meyve önceden belidenmişse. B u n u n için insan yaz­
gısını (kader) olduğu gibi kabullenmelidir. insanm
yazgısından kaçmaya kalkışması t ü m ü y l e hatalı ve
yanlıştır. Ç ü n k ü yazgı, insan yaşamına zorunlu olarak
egemendir, İnsanın yazgısından şikayet etmesi, tıpkı
bir meşe ağacının "neden
da^ herhangi
bir başka
benim
meyvelerim
meyve değil"
palamut
diye şikayetçi ol-
masma benzer. İnsanın yazgısı ile ilişkisi, meyvenin
ağacıyla İlişkisi gİbİdir. Bunun içindir ki, insanın yaz­
gısından şikayet etmesi d o ğ r u değildir. Şikayet ç i ­
mekle dc insan yazgısından herhangi bir şeyi değişti­
remez. E u nedenle insan için tek "ötpülü
290
hareket"
İLKÇAĞ FELSEFESİ
(maktil) bİçimij yazgısını olduğu gibi kabullenmcsidir. Aksi lıaldc, elden bİr şey gelmeyeceği İçin, tü­
müyle üzüntü vc sıkıntıya düşülecektir.
B u tutum, özellikle her canlı içİn kaçımimaz olan,
"ölüm"
için gereklidir. Ölüm en genel bir yazgıdır.
Ö l ü m her canlı içİn kaçınılmazdır. B u n e d e n l e , en
genel yazgı olan ölüme karş] koymaya kalkışmak an­
lamsızdır. Sonraki
StoacıhrdaLn
zü ç o k ünlüdür, "Tıpkt
olan Epikür'ün
olgunlaşmtf
ve Ölürken de seni var eden ağaca
şu sö­
bİr meyve gibi
teşekkür
etl.J'
öl
Sto­
acıların ahlâk görüşlerine temel aldıklan bir başka il­
keye göre dcj insan "doğaya
göre"
y^^Ami[vdı<c,
Yani
insan, bedeni ve m h u ile bir parçası olduğu evren ko­
n u s u n d a bir bilince sahip olmalıdır. İnsan evrenin
bütünü içindeki yerini nc kadar kesin olarak belirler­
s e , o derece uyumlu bir yaşama kavuşur. S t o a ahlâkı
aslında, bu okulun fizik anlayışına dayandırılmıştır.
T e m e l d e panteist bir görüşe sahip olan S t o a ahlâkı,
insanın doğru vc anlamlı bir yaşam sürebilmesi için,
öncelikle bu evren içindeki yerini belirlemesini ister.
Stoacıların dİn anlayışına da yine b u açıdan bakıl­
malıdır. Stoacılar halk dinini olumlu karşılar. Ancak
onlara göre halk dinindeki birçok Tanrıları ö n e m s e ­
m e m e k , bunlan, dinin gösterdiği gİbİ değil d c , felsefî
bir yorumla anlamak gerekir. S ö z gelişi eski Yunan
dininin en büyük T a n n s ı Zeus, Stoacılara g ö r e
"Ev­
ren rMAM"ndan başka bir şey değildir. Öteki Tanrılar
da "Evren
ruhv"Tiun
çeşitli oluşumlarını dile getirir.
Stoacıları o dönemdeld halk dini ilc buluşturan asıl
nokta, onlann da, halk dini gibi, evrene bİr kutsal er­
demin hâkim olduğuna inanmalarıdır. Her şeyin evren
291
İLKÇAĞ VB O R T A Ç A S FELSEFE TARJHl
ruhunca yönetildiğini kabul eden Stoacılar, evrendeki
her oluşumun "zorunlu"
\'c "ö/f«/M" olduğuna İna­
nırlar, Stoacıların bu inancı, onlan sonunda yüzcysei
bir tcolojik görüşe götürmüştür. B u bakımdan Stoa
felsefesi bize X V I I I . yüzyıl felsefesini hatırlatır X V I I I . yüzyıl felsefesi de, insan da dahil olmak üzere, ev­
rendeki her şcyİn "mükemmel"o\i\u%\nıu
kanıtlamak
ister.
Gerek eski Yunan dininde, gerekse R o m a dininde
"kehanet"
(bilinmezi
bilmek)
büyük rol oynamıştır.
Eski Yunanlılar kesilen kurbanlardan, yıldızlardan, rü­
yalardan geleceği okumaya çalışırdı. Her önemli karar
ve uygulamadan ö n c e , özellikle devlete ait konularda,
atılacak adımın doğruluğunu anlamak için bazı sem­
bollere başvurulurdu. Stoacılar kehanete d e olumlu
yaklaşırlar. O kadar ki, ona bilimsel bir temel kazan­
dırmaya bile çalışırlar. Çünkü onlara g ö r e evrende
hiçbir şey tek başına değildir. H e r şey birbirine bağlı­
dır, her şey "bütün"
İle ilgilidir. Bu nedenle kurban
hayvanlarının bağırsaklan, kuşlann uçuşu v b . ile iler­
de olacak olaylar arasında bir ilişki vardır. B u n u n için­
dir ki, bunlardan yararlanarak geleceği okuyabilmek
mümkündür. Stoacılar astrolojiye de inanırlar, yani
yıldızlann insan yaşamı üzerinde büyük rolleri oldu­
ğu görüşüne coşkuyla katılırlar.
Epikür (Epiküros) (MÖ. 341 - 270)
Sokrat'ın izi ild okul tarafindan sürdürülmüştür;
b u n l a r Kynikler vc K y r e n e okuludur. B u iki okul
"ifhlâk"
k o n u s u n d a karşıt görüştedirler.
292
Kynikler
İLKÇAâ FELSEFESİ
"kahramanca"
bir yişam idealini temsil ederler. O n ­
lara göre ahlâk açısından ö n e m l i olan, tutkularımız
üzerinde tam bir hâkimiyet elde ctmckür. Ö n c e d e n
Kyniklerin ö n e sürdüğü bu ideal ahlâkın, sonradan
S t o a okulunda yinelendiğini görürüz. Stoacılar içİn
de heyecanlarımıza hükmetmek erdemi önemli sayıl­
mıştır. Çünkü bu erdem bize yaşam ve ölüm karşısın­
da ilgisiz kalabilme olanağı kazandırır. S o k r a t ' t a n
esinlenen Kyrene okulu, yaşamın gerçek amacını acı­
lardan k a ç m a k ve hazzı yakalamak olarak a l g ı l a r .
Kyrene okuluna göre felsefe; akıllı bİr yaşam becerisi­
dir, mümkün olduğunca acılardan uzaklaşma tekniği­
dir. Bu sanat yardımıyla insan ustaca yaşamayı, sonu
acılara gitmeyen vc de gelip geçici olmayan sürekli
bazlarla nasıl ilgilenmesi gerektiğini öğrenir.
Sokrat'tan sonra Kynikler ve Kyrene okulu arasın­
daki bu görüş aynlığı, sonradan Stoacılar ve üpikürcülcrdc dc görülür. Sisamh olan Epiküros
270),
(M.O. 341 -
Atina'ya gelerek ycrieşmİş vc burada 3 0 6 yılın­
da okulunu kurmuştur. Stoacıların ahlâk anlayışı gibi,
Epikür'ün ahlâk anlayışı da "fizik"<ı
lar üzlktc
Herakliî'tcn
ğinde Demokrit'e
dayanır.
hareket eder. Epikür
Stoacı­
İ&e fizi­
dayanır, f i e r iki okul da Eflâtun'a
karşı çıkarak, recli ( g e r ç e k ) maddî olarak düşünür.
Stoacılar gerçeği maddesel olarak düşünmekle birlik­
te, bir d c gerçeği panteizme bağlar, evrene bİr yaşam
ve ruh ekleyerek tüm evreni canh ve bütün bir orga­
nizma olarak görür. İnsan da bu canlı organizmanın
bir parçasıdır. Buna karşı Epikür, gerçeklerin (realite­
n i n ) sayıca sınırsız olan ve görünmeyen küçük kısım­
lardan oluştuğunu, ayrıca bunların boş uzay içinde
293
İLKÇAĞ
ÛRTAÇAĞ
FELSeFE TAPİKJ
hareket ettiklerini kabul eder. B u görünmeyen parçacLİdar^
yani "atom'1ar, birbiriyle birleşirler, çarpışırlar,
birbirine rakılıriar ya da birbirlerinden aynhriar. Böy­
lelikle atomların ilişkilerini tümüyle
olan"
"kendiliğinden
yasalar belirler. S o n u ç olarak S t o a evreni bir
birlik, bir bütün olarak anlar, oysa Epikür evreni son­
suz sayıda küçük parçacıklara böler. Stoaya göre ev­
rendeki herhangi bir olay; tıpkı bir t o h u m u n belli bir
bitkiyi var etme amacı taşıması gibi, belli bir amaca
yönelir. Oysa Epikür'e göre evren cansızdır. Evren
içindeki h e r şey "kendiliğinden
bir
zor^nluluk"un,
atomların birbirine çarpışmasının vc birbirine takıl­
masının bir ürünüdür.
Epikür, temelde kabullendiği D e m o k r i t ' i n a t o m
varsayımını bir noktada değiştirir. Demokrit'e
atomlar, başlangıçtan
beri
sonu olmaj^n bir hareket
halindedir. Oysa, atomların boş uzay İçinde
olarak düştüklerini kabul eden Epikür;
"düfey"
göre
"diişey"
atomlann bu
düşme hareketinden, çok güç hesaplanabile­
cek kadar küçük sapmalar yaptığını savunur. Epikür
dc Demokrit gİbi, evrendeki her şeyin kendiliğinden
olan bir zorunluluğa bağlı olduğuna inaııır. O n a gö­
r c ; bu kendiliğinden olan zorunluluk, D e m o k r i t ' i n
savunduğu gibi, kesin ve mudak değildir. B u zorun­
lulukta küçük sapmalar olur vc bu küçük sapmaların
tümüyle ölçülü olmasına olanak y o k t u r . Böylelikle
Epikür, "rastlantv"yi
bir dereceye kadar kabul et­
mekle, insanın davranışlarında belli bir
"özgürlük"
olmasına olanak bırakıyor Gerçi Stoacılar da evrende
bir zorunluluk olduğunu kabul eder. A n c a k onlara
göre bu zorunluluk, kendiliğinden olmayıp, canlıdır.
294
İLKÇAĞ FELSEFESİ
T ı p k ı ; bir tohumda ilerde oluşacak bİtkiyİ saklayan
cinsten bir zorunluluktur. Oysa canlı zorunluluk gö­
rüşünü reddeden Epİkür, yalnız kendiliğinden olan
bir ztırunluluğu ve b u n u n yanında
zorunluluktan
kurtulan küçük sapmaları, yani hesaplanması müm
kün olmayan rasüantılan kabul eder.
Stoacılar ile Epikür'ün doğa konusundaki bu karŞit görüşlerinden "ahlâk"
için dc bazı sonuçlar çıkar.
Stoacılara göre ilk ilke, insanın kendisini evren deni­
len b ü t ü n ü n b i r organı olarak anlaması gereğidir,
ikinci ilke, her şeyin en mükemmel biçimde oluştuğu
bu evrende insanın kendi ycrinİ bilmesi, yani kendisi­
ne uygun görülen yazgıyı benimsemesi gcrekdğidir.
Epikür'c göre İse evren kör ve kendiliğinden bir zorunluğa göre işler. Yazgı, bir yandan bu kör zorunluğun, öte yandan hesaplanamayan bir rastiantınm so­
nucudur. M a d e m ki insanın yazgısını, kendiliğinden
olan bir zorunluk ilc, önceden görülemeyen rasüantı1ar belirler, t ) halde insan kendi iradesinin ürünü olan
şeylere ilgi duyabilir. Bu n e d e n l e insan yaşam vc
ölüm karşısında ilgisiz kalacak ve akıllı davranarak
çevresindeki bİr yığın şeyden mutluluk verenleri ayırt
etmeyi bilecckür.
Epikür Kyrcnc okuluna uyarak, ahlâkta ideal ola­
rak, hazzı elde etmeyi vc elemden kaçmayı benimser.
Ancak Epikür'e göre İnsan bunu "aktlUca"
yapmalı­
dır. S o n u , elem getirecek şiddetli bazlardan kaçınma­
lıdır. Kuşkusuz insan bazı temel gereksinimlerim gi­
derecek biçimde davranacaktır. Böylc olmaksızın in­
sanın yaşamını sürdürmesi olanaksızdır. Ancak insan
hiçbir şeyde "gereğinden
f(izlası"n.ıı
295
ilgi duymamalıdır.
İ L K Ç A Û YB ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ
Çünkü aşınlık sürekli e k m e ncd.cn olur. Aynca insan
şan ve şeref gibi aldatıcı vc geçici değerlerden uzak
durmayı da bilmek zorundadır. Geçici değerler insanj
daha çoğunu elde etmeye yönlendirir. Bunlara hiçbir
zaman yeterince sahip olunamayacağı için, sonunda
İnsan sürekli bir huzursuzluk içine düşer, O halde so­
nu doyumsuzluk vc tiksinti yaratmayacak olan "ma­
nevi Afl^'lara ilgi duymalıdır. İnsan bir de uyuşabile­
ceği, kendisiyle aynı görüşte olan, benzer karakterde­
ki insanlar ile dosduklar kurmalıdır. B u görüşleri so­
nucu Epikürcüler, İlkçağda eşine gerçekten güç rast­
lanan, bir arkadafhİi
cemaati
(komiınote)
kurmuş­
lardır. Epikür^c g ö r c mutlu olmak için; ölçülü yaşa­
mak, insanı ruhen ve manen sürekli haz içinde bulun­
duracak şeylere yönelmek vc bunlara uygun düşecek
davranışlar İçinde olmak gerekir.
Aristo^dan sonraki felsefe okullarını ilgilendiren
ana konulardan biri dc, İnsanın "ölüm"
karşısında n c
gibi bir tutum içinde olması gerektiğidir. Ölümün bir
"sorun"
olarak İnsanın karşısına çıkması Aristo'dan
sonra olmuştur, Stoa vc Epİkür okulları ö l ü m konu­
sunda da farklı görüştedirler. Stoacılar ölümü
"doğal"
bir şey gibi düşünür. Onların g ö z ü n d e ö l ü m , h e r
canlı için doğal bir sondur. B u yüzden insanın ölüm
d ü ş ü n c e s i n e "alıfması",
bu d ü ş ü n c e y i y a ş a m ı n ı n
normal sınırlan içine katmayı bilmesi gerekir. Ölüm
düşüncesine insanı alıştırmak isteyen Stoacılar bu ko­
nuda çok aşın davranmışlardır. S ö z gelişi B o m a h Sto­
acılardan "Epiktet"^
h e r davranışımızda h e r zaman
ölümlü olduğumuzu, sonunda öleceğimizi hiçbir
zaman akhmızdan çıkarmamayı salık verir, Ç o k haz
2SE
İLKÇAĞ FELSEFESİ
duyulan bir heykel karşısında, onun bir g ü n kırıhp
dağılarak yok olacağını hep düşünmek gerekir ve an­
cak böylelikle gerçekten heykel kınldığında acı duy­
mamaya ö n c e d e n hazırlanmış oluruz. Aynı şekilde
ç o c u ğ u m u z u okşarkcn, onun ölümlü bir yaratık ol­
duğunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir. Ancak böy­
lelikle çocuğumuzun ölümünden acı duymayız.
Sroacılar ölüm konusunu anlamada aşırılığa kaç­
mıştır. Aynı aşırılıktan Epİkürcüler
de kendilerini kur-
taramamıştır. Onların ölüm konusundaki düşünceleri
şöyledir: Yaşadîğtm
sürece ölüm yoktur.
tık ben var değilim.
B u görüşün sonucu olarak: ÖKi-
Ölünce de ar­
mü "düfünmemek"
gerekir. Zaten ölümü düşünme­
ye n c gerek var? Yaşadıkça ölüm yok, ölünce dc, öl­
düğümüzün farkına varmayacağız. Ancak akla şöylc
bir soru geliyor: Acaba
akıldan
çıkarmaya
tüm yafam
olanak
boyunca
acılara şöylc karşı çıkılabİlir: Her an Ölümü
yaşayan
bir insan,
normal
ölümü
var mt? O t c yandan S t o ­
bir yaşam
düşünerek
sürmüş
olabilir
mi? Stoacılarla Epİkürcüler başlangıçta karşıt görüş­
lerden hareket ettikleri halde, sonuçta aynı düşünce­
de birleşirler; H e r iki okul için de ölüm konusunda
kazanılması istenilen tutum, ö l ü m d e n k o r k m a m a k ,
ölüm karşısında ilgisiz kalmaktır. Ancak bu sonuca
giden yollar, bu iki okula göre başka başkadır.
Stoacılar ile Epikür V i n " konusunda da tipik bi­
çimde biri ötekinden ayrı düşünür. Stoacılar halk di­
nine karşı olumlu bir tutum içindedir. Onlar halk di­
nini felsefi yönden "tcmellendirme"
girişiminde bu­
lundular. Söz gelişi Stoacılar kehaneti kabulleniyor vc
bunun açıklamasını yapmaya çalışıyorlardı. Oysa Epikür
297
İ L K Ç A Ğ va Û R T A Ç A Ğ F E 1 _ S E F E
bu gibi şeyleri "boş inanç"
TARİHİ
sayar, Epikür v c ona bağlı
olanlar için genellilde din boş inançtan başka bİr şey
değildir. Dinin en büyük sakıncası, insanı sürekli ola­
rak "korku"
içinde bulundurmasıdır.
D İ n ; insanı Al­
lah'tan, ölümden, öteki dünyadan sürekli
korkutur,
durur. B u korkudan kurtulmak gerektir. B u da an­
cak, din ile her tür İlişkiyi kesmekle mümkün olur.
Ancak Epikür
"Tanrılar""in
var o l d u ğ u n u
kabul
eder. Epikür'e göre, Tanrıların dünya ile, hele d c İn­
sanlar ile hiçbir İlişkisi yoktur. Tanrılar, "Ara
evren-
/fr"de yaşayan mutlu varlıklardır ki, dünya İşleri ile
hiç İlgilenmezler. Epikür'ün bu yaklaşımı Tanrılara
saygı vc onlara tapınmaya uygun değildir.
içindir ki Epikürcüler^
nımaz)
haklı olarak, ateist
Bunun
(Tanrı
ta­
sayılmıştır.
Stoacıların ve Epikür okulunun
"devlet"
konu­
sundaki görüşlerine gelince: Eflâtun ve Aristo için
insanın yapısı gereği, bir devlet içinde yaşamını sür­
dürmesi kaçınılmazdır. Eflâtun olsun A r i s t o olsun
devlet ile. Yunan şehir devletini g ö z ö n ü n d e tutar,
başka türden bir devlet düşünemezler. B u iki filozofa
göre her vatandaşın siyasal yaşama katılması gerekir,
bu katılım her vatandaşın görevidir. Aristo dönemin­
de Yunan şehir devletleri çökmeye başlamıştı. îskendcr'İn İmparatorluğunu kurması sonunda tüm Yuna­
nistan bu imparatorluğun
bİr eyaleti durumuna gel­
mişti. Böylece Yunanistan'ın siyasal ö z g ü r l ü ğ ü , bir
daha geri gelmemek üzere kaybedilmiş oldu. Nite­
kim İskender imparatorluğu dağıldıktan sonra Yuna­
nistan bu kez R o m a ' n ı n eline geçti. İşte bu tarihsel
görünüş, gerek Stoacıların ve gerekse Epikürcülcrin
298
İLKÇAĞ FELSEFESİ
devler felsefesini etkilemiştir, Stoacılar devlete karşı
değildir. Bireyin siyasal yaşama katılmasına engel ol­
mayı d ü ş ü n m e z l e r . A n c a k o n l a r k o z m o p o l i t t i r l e r .
Yani t ü m dünya için geçerli olan bir dünya devleti
düşünürler. Nasıl ki tek bir evren varsa, insamn da
kendini bu tek evrenin bir organı olarak algılaması
gerekiyorsa, bunun gibi dünya üzerinde dc "tek" bir
devlet olmalı ve insan da kendisini bu tek devletin
bir "vatandaş"^
olarak algılamalıdır.
G ö r ü l d ü ğ ü gibi, S t o a c ı l a n n devlet felsefesi için
belirgin olan şey, bu felsefenin "dünya
ği"n\
vatandafU-
( k o z m o p o l i t ) ileri sürmesi, dünyayı "tek" bir
devletten ibaret sayması ve tüm insanları bu t e k dev­
lerin "£^0^3^'halklan olarak göstermesidir. Oysa Eflâ­
tun vc Aristo için devlet, öncelikle kendilerinin de
içinde doğup yaşadığı "şehir
devleti"
demekti. S t o ­
acıların zamamnda bu bağımsız şehir devleri, Yunanistan'nın ö n c e Makedonya'nın, sonra da R o m a ' n ı n
bir eyaleti durumuna düşmesiyle yok olmuştur. Dün­
ya devleri düşüncesi Stoanm bir başka kolu olan "Or­
ta Stoa"
tarafından farklı bir yönde sürdürülmüştür.
R o m a ' n ı n baskısıyla Orta S t o a , dünya
ma İmparatorluğu
devletini
Ro­
ile aynileşririr. Bunun içindir ki
Eski S t o a n m ö n e sürdüğü dünya devleti, artık bir
ideal olmaktan çıkmış ve R o m a imparatorluğu örgü­
lüyle gerçekleşmiştir.
Oysa Eski Stoacılar, Eflâtun vc Aristo ile birleşe­
rek, insamn bir devlete aİt olmasını zorunlu bulurlar.
Ancak bu devlet, tüm insanları aynı çatı altında topla­
yan bir dünya devleri olacakür. Buna karşıhk Epikür
İçin devlet, yalnızca "büyük
299
kütle"
için yapılmış bir
İLKÇAÛ ™ O H T A Ç A Û F E L 3 E F E TARİHİ
Örgütlenmedir, B u n u n içindir ki üstün olan insan
kendisini siyasal yaşamdan uzak tutar. Ç ü n k ü üstün
insan, yığınlara has olan h e r tür çalışmadan, b u n a
b e n z e r bir yığın uğraşısı olan siyasetten kendisini
uzak tutar. Hpikürcülcrin ideali, sevilen vc uyumlu
arkadaşlar ile sınırh bir yerde birlikte sürdürülen bir
yaşamdır. Hpİkürcülcr dosduk ilişkisine çcjk değer ve­
rir. Eski Sfortcıların kozmopoliû'ığ^ıac
1er tam anlamı ile
karşı,
Epİkürcü-
bireycidxtXcr.
Bu iki akımın "bilgi
teorisi"
konusundaki görüş­
lerine g e l i n c e : H e r iki okul da "bilginin
ğt"n\r\
"deney"
o\Au^
kayna-
konusunda görüş birliği için­
dedir. Eflâtun'un düşündüğü gibi doğuştan bilgileri,
yani önceki bİr yaşamda bilgilere sahip o l d u ğ u m u z
görüşünü, bu iki okulun ikisi dc reddeder. A n c a k
bilgiyi deneyden çıkarma biçimmdc iki okul birbirin­
den ayrılır.
Epİkürcüler
k e l i m e n i n tam a n l a m ı y l a
"deney-
cj"dirler. Onlara göre her tür bilginin kaynağı
"al-
^ ı ' l a r d ı r . Ancak biz bu algıları, sonradan daha tutarlı
bir düzen içinde birleştirerek, bİlgİyi, bir bütün ola­
rak oluşturabiliriz. O halde bilgi, algılardan hareketle
bilinçte genel varsayımlara vüLselmc çabasıdır vc bu
nedenle bir bilgideki gerçekliğin ö l ç ü s ü , deneyden
gelen gerçeklerin derecesine bağlıdır. S o n u ç olarak,
Epikürcülere göre bİlgi elde etmenin yolu: O n c e algı­
lamak, sonra algılan dikkatle vc de düzenli bir biçim­
de birleştirmektir.
Stoacılar bilginin oluşunu farklı düşünür. Gerçi
onlar da deneyden hareket eder; fakat onlara g ö r e ,
bilgiden sonra "tümel"
birtakım inançlar kendiliğinden
300
İLKÇAĞ FELSEFESİ
oluşur. Kendiliğinden oluşan bu inançlar, bize kendi­
lerini "oftk-sepik"
bir biçimde zorla kabul ettirirler.
B u n u n içindir ki, bu tür genel inançlara her insanda,
her toplumda rastlanz. S ö z gelişi hiçbir insan, kendi
dışmda bir eşya evreninin var olduğunu reddedemez.
Bu hem deneye dayanan ve hem de bizde kendiliğin­
den doğmuş bir inançtır. Aynı şekilde Taunlara inan­
mayan hiçbir toplum yoktur. Acaba
deneyden
mi meydana
gelmiştir?
Allah
havramı
B u somya h e m evet
ve h e m dc hayır diye cevap verilebilir. Kuşkusuz Al­
lah kavramının deneyden çıkarılması, bir sesİn, bir
rengin deneyden cidc edilmesine benzemez; belki de
evrende yaptığımız gözlem ve deneyler bize
Allah
kavramını, genel bîr inanç olarak ve dc "zorunlu
ö/a-
raife"
kabul ettirir. Dış evren vc Allah gibi kavramlara
Stoacılar "ortak
"ortaklaşa"
kavramlar"
der. Bunlar insanların
sahip oldukları kavramlardır. Ancak S t o
acıların ortak kavramlan, Eflâtun'un anladığı gibi do­
ğuştan kavramlar değillerdir. Ortak kavramlar dene­
yin meiodlu ve bilinçli bir genelleştirmesi olmayıp,
h e r insan ve toplumda "kendiliğinden
ve apık
seçik"
meydana gelen kavramlardır. Stoacılara göre d c bilgi
lerimizin sağlam temelini b u ortak kavramlar oluştum r . Ortak kavramlar öyle açık seçik olarak kendilerini
bize kabul ettirirler ki, bizim bunları reddetmemiz
olanaksızlasın Ortak kavramlann her insanda vc her
toplumda bulunması, bunların gerçekleri taşıdığının
c n sağlam kanıtıdır. Stoacıların ahlakı da b u ortak
kavramlara dayanır. İşte özcHiklc bu noktada, Stoa
okulu çağdaşı olan öteki felsefe okulu ilc, Septikler
(Şüpheciler) ile, tam bir karşıtlık içindedir.
301
İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Septisizm
(Şüphecilik-Kufkuculuk)
M . Ö . 3 0 0 - 2 0 0 yılları arasındaki d ö n e m . Stoacılar
ile septikler (şüpheciler) arasında geçen felsefi tartjşmalarla doludur. Septikler Stoa okulunu dogmauklik
ile suçlamışlardı. Onlara göre Stoa okulunun temelle­
rinin rümü dogmatiktir. Septikler bu suçlamalarında
haklıdırlar, çünkü bir çeşit dogmatizm, S t o a felsefesi
için gerçekten karakteristiktir. S ö z gelişi Stoa okulu,
savunduğu panteizm'in (Tanrı ile evreni özdcşicşti
ren felsefe) tek doğru dünya görüşü olduğunda dİrc
nirler. Septikler öncelikle bu dogmatik görüşe savaş
açmışur. Sonra da. Stoacıların bir kavramın tüm top­
lumlarda bulunmasının, bu kavramın gerçekliği ko
nusunda bir kanıt olduğu yargısını eleştirirler. Onlara
göre ç o k yaygın gerçekler olduğu g i b i , ç o k yaygın
"hatft'l^c
da vardır.
Septik felsefe denince, bilginin
ke alarak
şüphelenen"
imkânından
"il­
bir felsefe anlaşılır. Septik eği­
lime Yunan felsefe tarihinin ilk dönemlerinde rastla­
nır. S ö z gelişi Sofisüer, açık açık, septiktider. Protago­
ras'ın "insan her şeyin ölfüsüdür"
bir gerpek
yoktur"
^'arsayımını,
"genel
anlamında anlamak pekâlâ müm­
kündür. Gorgias ise düşünmeyi, hoş zaman geçirten
302
İLKÇA&F^LSEf^Sl
eğlenceli bir çaba olarak düşünmüştür. Septisizmin
bir "sistem"
olarak ortaya çıktığı M . Ö . I I I . yüzyılda,
yaygın olarak ahlâk sorunlarıyla uğraşıldığını, evren
karşısında insanın nasıl bİr tutum alması gcrektiğin.in
ana konu yapıldığını görüyoruz. Septikler İle birlikte
ahlâkın temeline "şüpheyi
yerleştiren bir felsefe oluş­
muştur.
Pyrfhon (Piron) (M.Ö. 365
275)
Şüpheyi bir sistem olarak ortaya koyan düşünürler­
den ilki Pyrrhon'dur.
Bu ilk gerçek septiğin adına bir
saygı ifadesi olarak septik felsefeye "Pyrrhonizm-"
de
denilmiştir. Pyrrhon şu düşünceden yola çıkar; H e r
konuda biri ötekine tamamen karşı olan iki görüş öne
sürülebilir. S ö z gelişi evrenin tümüyle maddî olduğu
da savunabilir, ideal unsurlardan oluştuğu da savunu­
labilir. B u biri ötekinin karşıtı olan İki savunmadan
hangisinin gerçekten doğru olduğunu kanıdama ola­
nağı yoktur. Aynca Tannlann hem varbğı ve hem de
yokluğu savunulabilir. Bu yargılann h a n e s i doğrudur,
biJcmcyiz. O halde cn doğru davranış, bİr konu üze­
rinde herhangi bİr "yargıda
mek"ûr.
bulunmaktan
fekin-
Biz ancak yakın bir gelecekte olabilecek şey­
leri, az ya da çok bir olasılıkla biliriz. B u da pratik ya­
şam İçin yeterlidir. Bunun dışında kalan şeylerin bİIÎnmesİylc ilgili hiçbir güvenirlik ve kesinlik yoktur. O
halde yapılacak cn doğru şey, bir yargıda bulunmak­
tan Sakınmaktır. S ö z gelişi herkes evren konusunda
her tür yargıda bulunmaktan kaçınmalıdır. P y n h o n ' dan bu yana, yargıdan kaçmaya, derin düşünmekten
kaçınmaya, özel bir deyişle "epohe"
303
denilmiştir.
JLKÇAĞ
"Epohe"
va
OarAÇAĞ
FELSEFE
TARİHİ
ne kadar tam uygulanırsa^ huzursuzluk­
tan o kadar uzaklaşılıt ve "ruh h»zuru"v.a
o ölçüde
yaklaşılır. Üstün insan, bilmediği şeyler konusunda
her türlü yargıdan kaçınan İnsandır. E p o h e , aym za­
manda her türlü şeye, yani yazgısının hazırladığı her
şeye hazırhktı olmak demektir. Üstün insan, her şeyin
mümkün olduğunu, hiçbir şeyin kesin olmadığmı bi­
lir. Bu anlayış! kendisine rehber yapan İnsan, şansının
tüm oluşlannı olduğu gibi benimser ve böylece bü­
yük bir ruh huzuruna kavuşur. Epohe'yİ kullanan bir
kişiyi dünyada hiçbir şey, sarsmaz, ç ü n k ü o her şeye
hazırlıklıdır ve razıdır.
S o n u ç olarak Septiklere göre m h huzuruna
raxu)
(ata-
kavuşmak için tek doğru yol epohe'dir. Bura­
da yadırgadığımız bir durumla karşılaşmış bulunuyo­
ruz: Stoacılar, Epİkürcüler vc Septikler ruh huzuru­
na ulaşmanın şart olduğu ve bunun için d e yazgının
oluşmasına razı olacak bir ruh yapısına gereksinim
duyulacağı görüşünde birleşirler. Fakat Stoacılar in­
sanın iç huzuruna ulaşabilmesi için, evren konusun­
da belli bir bilgiye sahip olmayı şart koşarlar. Oysa
Septikler b u görüşe tamamen karşıdırlar. Onlara g ö ­
re ruh, tam bir "hilgUisHk"
ile ancak huzura ulaşa­
bilecektir.
Timon (M.Ö. 320 - 230)
Bir başka scptİk dc Pyrrhon'un öğrencisi olan T i mon'dur. T i m o n Atina'ya gelmiş vc Eflâtun'un Akademisi'nde büyük bir saygınlık kazanmıştır. O kadar
ki, T ı m o n ' u n etkisiyle Akademi bir süre şüpheci bİr
yol izlemiştir. B u ise garip bir görünümdür.
304
Çünkü
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
Eflatun'un Akademisi, hiçbir zaman şüphecilik eğili­
mi göstermemiştir. Eflatun'un kendisi dc hiçbir şckİl
de şüpheci sayılamaz. Aynca Eflâtun\ı İzleyenler şüp­
heci değil, daha ç o k mistik bir yola sapmışlardır. Fa­
kat Eski Akademinin
Akademi
şüpheci
"sayt misti$İzmi"nc
(septik)
karşı,
Orta
bir yol izlemiştir.
Arkesilaos (M.Ö. 316 - 241)
O n a Akademi düşünürleri
arasında, asd yapısı
septik olan önemli bİr düşünür Arkesilaos't\xr,
Orta
Akademide yöneticilik de yapmış olan bir düşünür­
dür. Yönetim ç o k daha sonra Karneades'ç
geçmiştir.
Karneades (M.Ö. 214 -129)
Karneades
O n a Akadcmİ'nin en ünlü yöneticisi
vc düşünürüdür. O n u aynı zamanda, siyasal tarih sayfalarmda da görüyoruz. O dönemde Atina'ya yükleti­
len ağır bir vergiyi azaltmak amacıyla R o m a ' y a bir
heyet gönderilmişti. Heyeti
Atinalılar, üç filozoftan
oluşturmuştu: Biri Karneades, biri Stoacı ve üçüncü­
sü de Pcripatoscu bir filozoftu. B u n u n l a Atinalılar
R o m a üzerinde belli bir etki yapmayı düşünmüşlerdi.
B u temsilciler R o m a ' d a gerçekten de etkiU oldular.
Atina lehinde olumlu bir heyecan uyandırmayı başar­
dılar. Ancak bu etki, temsilcilerin görevleri yönün­
den, az daha olumsuzlukla noktalanacaktı.
Çünkü
R o m a ' d a düşüncelerini açıklama fırsatı bulan Karne­
ades, "adalet"
konusunda iki gün süren nutuklar söy­
lemişti. İlk gün adaletin evrende hâkim bir ilke oldu­
ğunu kanıüayan Karneades, ikinci gün evrende, bunun
305
^LHÇAÛ va ORTAÇAÛ FELSEFE TARİHİ
tam karşıtı olan adalccsiîliğin hâkim ilke olduğunu
kanıtlamış vc "Eğer Romaltlar
tikleri
tüm yerleri
sahiplerine
adil olsalardı,
geri
verirlerdi"
işgal et­
diyerek
Romahlan eleştirmiştir. R o m a Senato üyeleri üzerin­
de şok etkisi yapan bu n u t u k , K a r n e a d e s ' i n R o ma'dan uzaklaştırılmasma neden olmuştur.
Eflâtun'un Akademisinde şüpheciliğin hâkim o l ­
masının çok garip bir olay olduğunu biliyoruz. Şüp­
heci olan O r t a Akademiciler, Eflatun'dan ç o k Sok­
rat'a dayandıkJannı vc şüpheciliğin temcilerini o n d a
bulduklarını söylerler. Onlara göre Sokrat^
bilmemenin"
"bir şey
gerçek üstadıdır. Aslında O r t a Akade­
micilerin b u görüşlerini, bîr bakıma haklı bulmak ge­
rekir. Ö t e yandan bu septik Akademiciler özellikle Stoa okulunun karşısmdadıriar. İki okul arasındaki an­
laşmazlık özellikle "din"
k o n u s u n d a dikkat çeker.
Stoacıların halk dininin pekçok inançlannı, bu arada
geleceğe dönük kehanetleri ve astrolojiyi olumlu kar­
şıladıklarını görmüştük. S e p t i k l e r ise b u inançlara
şiddetle karşı çıkarlar. Septiklere g ö r e halk dinine
karşı yapılan eleştirilerin büyük bir b ö l ü m ü , Karncades'c kadar götürülebilir. Karneades astrolojiye şid­
detle karşıdır. Yıldızların insan yaşamı üzerinde etkisi
olduğu inancına güçlü kanıtlar ile saldırır vc
astroloji
doğan
doğru
insanların
gerekirdi"
olsaydı,
o zaman
hepsinin
aym yıldız
aym sonlar
ile
"eğer
altında
karşılaşması
der,
Önce Arkesilaos'un sonra da Karneades'in yöneti­
minde bulunan vc tam anlamıyla şüpheci bir yol izle­
yen Orta Akademi tartışma ve kavgalannı özellikle Stoa
okuluna karşı yapmışur, Stoa felsefesi
306
"do!gmatik"t\.t.
ILKÇAÛ FELSEFESI
B u felsefe evren konusunda rümüyle doğru olduğunu
savunduğu bİr görüşün sahibi olduğuna ve bunun
kanıtlanabileceğine inamr. Stoacdar, tüm insanlarda
vc toplumlarda bulunan ortak düşünce ve inançlann
aynı zamanda gerçeği dc içinde taşıdığı görüşünden
yola çıkarlar. Oysa Septikler, Stoacılann karşısındadır1ar. Evren konusunda öne sürülen bu görüşü d o ğ r u ­
layıcı kanıdann bulunmadığını savunurlar. E v r e n ko­
nusunda çeşitli düşünce ve görüşler vardır. Bunlardan
biri doğru olabileceği gibi, ötekisi de doğru olabilir.
A y n c a , evren konusunda herhangi bir d ü ş ü n c e n i n
tüm insanlar arasında yayılmış olmasının da b i r anla­
mı yoktur. Çünkü yanlışlar da aynı derecede yaygın
olabilir.
Hazreti Isa^nın d o ğ u m u n d a n yüzyıl kadar ö n c e
Yunan felsefesinde yeni bir akımın başladığına tanık
oluyoruz. B u tarihe kadar ki felsefe okulları birbirle­
rinden kesin olarak ayrılıyorlardı. Ancak M . Ö . lÛÛ
yıllarında, biri ötekine karşı olan okulların
rine
yaklüftvklartnij
ladıkları"m
birbirleriyle
"birbirle­
kaynaşmaya
baş-
görüyoruz. S ö z gelişi Stoa o k u l u n d a ,
Eflatun'un ve Aristo'nun düşüncelerini kendi görüş­
leri ile karşılaştırma akımı başlıyor vc bundan d a
"Or­
ta SYoa" denilen akım doğuyor. Akademi ise şüpheci
karakterini yitiriyor. Ancak bununla şüphecilik orta­
dan k a l k m a m ı ş , yer d e ğ i ş t i r m i ş ve A t i n a d ı ş ı n d a
yeniden ortaya çıkmıştır.
307
İLKÇA6 ¥6 ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
İskenderiye 'de Felsefe
Septisizmin sonraki gelişmesine kısaca değinece­
ğiz; çünkü bu akım İlkçağın son dönemleri içİn özel­
likle karaktedstikdir. Aristo'dan sonraki d ö n e m i n fel­
sefe yazılanndan ancak bazı sayfalar bize kadar ulaşa­
bilmiştir. Ancak septisizmin tarihi k o n u s u n d a H z .
İsa'dan 2 0 0 yıl sonra yazılmış olan ö n e m l i bİr eser,
eksiksiz olarak g ü n ü m ü z e kadar ulaşmıştır. lİu da
"SextHi Emprikus"un
eseridir. Keskin bîr zekâ ve de­
rin bir bilgi ile yazılmış olan bu kitapta, özellikle sep­
tik felsefenin tarihini sonra da septiklerin kanıtlannı
detaylı olarak hazır buluyoruz. E u eserden öğrendiği­
mize göre: Akademi çevresinde kaybolan
"İskenderiye
şüphecilik
"Ac yeniden ortaya ç ı k m ı ş t ı r . İlkçağın
son dönemlerindeki düşünce yaşamında ö n e m l i rol
üstlenen İskenderiye'yi bİr kez daha ele alıyoruz,
İskenderiye kenti, İskender'in Asya seferleri sıra­
sında k u r u l m u ş t u r . İ s k e n d e r ' i n Asya s e f e r l e r i n i n
"Hellenizm"
döncmvnl
başlattığım biliyoruz. Helle­
nizm denince, İskender'in Asya seferleri sonunda do­
ğu vc batı kültürlerinin birbiriyle karışmasından oluşan
kültür akımı anlaşıhr. liu kültür hareketinin karakte­
ristik yanlanndan birİ, "irunanca"nm
3 0 &
t ü m Akdeniz
bölgesinde genci bir "kültür
dili"
olmasıdır. Akde­
niz bölgesi vc doğuya yaydan Yunanca, aynî zamanda
Yunan felsefesini, Yunan düşüncesini de birlektc Ak­
deniz'e ve D o ğ u ' y a taşımıştır. Ö t e yandan H c l i c n i z m
ile D o ğ u ' n u n
"dinsel
kurallart"ı
B a t ı ' y a taşınma
olanağı bulmuştur. Yunan düşünce, kültür ve sanal
ürünlerinin D o ğ u ' n u n dinsel kuralları ile
"Hellenizm
dönemi"nın
"sentez"\y
karakteristiğini oluşturur. B u
kültür hareketliliği, aynı zamanda, yeni kültür mer­
kezlerinin d o ğ m a s ı n a n e d e n o l m u ş t u r . B u k ü l t ü r
merkezleri özcIlikJc D o ğ u ile Batlının sının üzerinde
bulunur. Nitekim bu d ö n e m d e büyük bir kültür mer­
kezi durumuna gelen iskenderiye dc D o ğ u B a t ı sınırı
üzerindedir. Mısır hükümdar ailesi düşünce vc sanata
ilgi duymuştur. Bflf^^mrûi^'lardan da ilgi vc k o r u m a
gören kültür harckeriilİği sonunda İskenderiye-, İlkça­
ğın son dönemlerindeki tüm ünlü bilginlerinin top­
landığı ya da yetiştiği kent olmuştur. Bu d ö n e m d e İs­
kenderiye İlkçağın en büyük k ü t ü p h a n e s i n e , bitki
bahçelerine, hayvan bahçelerine sahip o l m u ş t u r Bitki
bilimlerinin büyük gelişme gösterdiği İskenderiye,
aynı zamanda o dönemin tıp merkezi olarak bilinir.
İskenderiye'deki ünlü tıp okulunun yetiştirdiği Sex­
tus EmpirikuSj
şüpheciliğin Eflâtun Akademisinden
kayboluşundan sonra İskenderiye'de yeniden ortaya
çıktığım haber veriyor ve bize Hazreri İsa döneminin
önemli bİr İsmini, J4^«^J((^£^J«ÖJ'U tanıtıyor.
Ainesidemos (Hz. Isa'lı yıllar)
Ainesidemos
[]c ilgili iâzla bir b i l i m i z yok. Yalnız o-
nım İskenderiye'de yaşadığım vc şüpheciliği bİr
309
"sistem"
İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
şekline getirdiğini öğrenİyuruz. Septik felsefenin esas­
ları bu düşünür tarafindan
"tropos"hT
denilen birta­
kım kısa yargılar şeklinde toplanmıştır.
Ainesidemos şu görüşten yola çıkıyor: Bilgimizin
kaynağı ya "al0ilar"d\v
"algıîar"m
ya da "akü'\
Ö n c e bilgi İçİn
esas olduğunu kabul edelim: H e r hayva-
nm kendine göre du>Ti organları vardır. S ö z gelişi in­
sanın gözü balığın gözüne göre başka yapıdadır. Ay­
nı şekilde balığın gözü böceğinkinden farklıdır, i n ­
san dünyayı insan gözüyle, balık dünyayı balık g ö ­
züyle, böcek ise dünyayı böcek gözüyle görür. Acaba
bu gözlerden hangisi evreni olduğu gibi görebiliyor?
Hangisinin gördüğü evren doğru ve g e r ç e k evrendir?
B u soruya kesin b i r yanıt vermek olanaksızdır. O hal­
de biz evrenin "gerpek
şeklî
"nin nasıl o l d u ğ u n d a n
söz edemeyiz, olsa olsa evreni "kendimizin"
n3sı\
gördüğünü söyleyebiliriz. G ö z İçin öne sürülen b u
yargı, öteki duyumlar için de geçerlidir. B i z cisimlere
katı ya da yumuşak derken, dokunma duyumuz bize
cisimleri böyle gösterdiği İçin bu yargıda bulunuruz.
Fakat dokunma organı kıllar İle örtülü olan bir hay­
vanın dokunma duyumu, dokunma organı yalnız de­
ri ile kaph olan insanınkİne göre elbette ki başka tür­
lü olacaktır.
Çeşitli hayvan cinsleri arasında görülen bu farklı­
lık, insanların kendi aralarmda da vardır. İnsanların
gözleri biri ötekinin tam aynı değildir. A c a b a hangi
insanın gözü evreni olduğu gibi görebiliyor? Aynı
şekilde bu sorunun da yanıtı yoktur. B u n u n için her
insana göre evren, kendi gözünün gösterdiği şekil­
dedir.
310
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Karşımda duran bir elmaya baktığımda, g ö z ü m
bu elmayı belli bir renk ve şekilde görür. B u n a karşın
dokunma duyumum aynı elmayı bana, g ö z ü m gibi,
renkli değil de, yalnızca sert ve yumuşak olarak gös­
terir. Aynı şekilde dİlim de bu elmanın renginden ba­
na hiçbir şey bildirmez, ancak ekşİ ya da tadı olduğunu bildirir. Şimdi acaba bu çeşidi duyumlardan han­
esi bana cimanm gerçek realitesini tanıtıyor? Bu da
yanıtı olmayan bir somdur. Nitekim daha başka du­
yumlarımız olsaydı elmayı, şİmdi farkına varmadığı­
mız, başka özelliklerde algılayacaktık. O halde duyumlanmıza güvenerek bir objenin gerçek nitelikleri­
ni ya da gerçek realitesini öğrenmek olanaksızdır.
Şimdi insan ile balığı bir daha karşılaştıralım: İnsa­
nın gözü ile obje arasında hava bulunur; oysa balığm
g ö z ü ile o b j e arasında su vardır. Acaba objeyi arada
hava varken mi, yoksa su varken mi gerçek şekli ile
görebiliriz? Ayni şekilde bunun da yanın yoktıır. Du­
yularımız bize objeleri olduklan şekilde göstermezler;
biz objeleri, ancak duyulanmızın bize onlan ramttığı
şekilde biliriz.
Şimdi de bir b o y n u z alalım. Bu b o y n u z çeşitli
renklerde olabilir- Fakat boynuzun üstünü kazırsam,
kazımazdan önce söz gelişi
ko>TJ
renkli olan b o y n u z ,
kazındıktan sonra açık renkli olur. E u boynuzun ger­
çek rengi hangisidir? Boynuz koyu renkli midir yoksa
açık renkli mi? Aynı şekilde buna da doğru b i r yanıt
verilemez. O halde du)'üml arı miza dayanarak eşyanın
gerçek yapışma ulaşamayız. DuvTjmlanmız biz:e ancak
eşyanın "g0riiniiş"[crmi
tanıur.
Bilginin kaynağı olarak gösterilen "akıf'a.
311
gelince:
İ L K Ç A â va O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARİHJ
Ö n c e , düşünce dediğimiz şey nedir? D ü ş ü n m e k , bir
akıl yürütmede bulunmaktadır. Akıl yürütmede
bu­
lunurken daha ö n c e bir yargının, bir görüşün bulun­
ması gerektir. S ö z gelişi matematikçi yaptığı akıl yü­
rütmeleri belli yargılardan, birtakım açık seçik v c dc
kesin bilgilerden çıkarır. Acaba bu açık seçik vc kesin
bilgiler nereden geliyor? B u açık seçik ve kesin bilgi­
ler de belki daha başka yargılardan çıkanlmışur. An­
cak bununla sorun çözülmüş olmaz. Ç ü n k ü açık se­
çik kesin bilgilerin son olarak çıkanidığı yargıların da
nereden geldiğini bilmek gerektir. O halde bu tür
düşünüldüğünde, ya sonsuza kadar b u akıl yürütme­
yi sürdürmek ya da herhangi bir yargıda durmak ge­
rekecektir.
Fakat bir de, sonuç elde ederken, temel aklığım
yargıların d o ğ r u l u ğ u n a
güvenebilir, İnanabilirim.
Ancak İnanmak bir bilgi değildir. İ n a n ç , hiçbir za­
m a n yargıların d o ğ r u l u ğ u n u
kanıtlamaz. Nitekim
Stoacıların felsefesi de inanmaya dayandınİmakta idi.
B u inanma ise tümüyle yanhş olarak kalmaya mah­
kûmdur. O halde akla dayanan düşünme, ya sınırsız­
lığa kadar uzayan bir düşünme olacak ya d a başlangıç
olarak ahnan yargının doğruluğuna inanmak z o m n ­
da kalacaktır.
S o n u ç olarak nc "algt" n c dc "akil"
bizi kanıt­
lanması mümkün doğru bilgilere ulaşüramaz. Algı ve
akıl bizi tek başlarına gerçeğe götürmeye yetmiyorsa,
ikisi birleşince de bizi gerçeğe ulaştıramazlar. Ç ü n k ü
iki yalancı tanıktan, hiçbir zaman, d o ğ m bir tanıklık­
ta bulunmalarım bekJeyerneyiz. A i n e s i d e m o s ' u n ka­
nıtlan işte bunlardır.
312
FELSEFESİ
İLKÇAĞ
Septikler eleştirilerini karakteristik olarak ikİ nok­
taya yöneltmişlerdir. Birinci olarak onlar evrenin ken­
diliğinden "bilinemiycceği"t\\
savunurlar. İkinci ola­
rak da nedensellik kavramını eleştirirler. Ö z e l l i k l e
sonraki septikler, nedensellik kavramında bilginin
ağırlık merkezini bulduklarına inanırlar. T ü m bilgile­
rimiz "neden"!
arar, bir başka deyişle, sebep-sonuç
arasmda bİr ilişki kurmaya çalışır. Evreni, bir sebepsonuç ilişkisi ile örülmüş olarak düşünür. Ancak Sep­
tiklere göre, işte özellikle de b u "her olaytn
olarak
sebep-sonup
ilişkisi
İpinde
oluştuğu"
zorunlu
varsayımı,
kanırianması olanaksız bir şeydir. Bunun için, b u dü­
şünceye inanmak zorunda kalırız, Oysa biz, ancak
olaylann akışında az ya da çok bir belirliliğin olduğu­
nu kabul edebiliriz. Çünkü olayların genellikle belli
kurallara görc oluştuğunu deneyimlerimiz bİzc doğ­
rulamaktadırlar. Fakat bu gözlem ve deneyimlerimi­
zin dışına çıkmaya, hiç ama hiç hakkımız yoktur.
Sekstus Empirikus (Sextus Empricus)
(M.S,
Sextus Empricus'un
m-250'O
doğum vc ölüm tarihleri ko­
nusunda farklı görüşler olmasına rağmen M . S , I I - I I E
yüzyıllarında yaşamış olduğu doğrudur. Kendisi bir
tıp okuluna bağlıdır. Bilindiği kadarıyla İlkçağda tıp
dikkat çekici bir gelişme göstermiştir. B u d ö n e m d e
tıp alanında üzerinde tartışılan nokta; hekimin, hasta­
lığın "sebebi"ni
mi, yoksa "belİrtileri"n[
mi bilmesi
gerektiği konusudur. Bazı tıp okulları önce insan be­
deninin yapısının bilinmesi gerektiğini, daha sonra da
hastalıkların bedende nasıl oluştuğunun belirlenmesi
3 1 3
İLKÇAÛ
O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARJMJ
gerektiğini öne sürüyordu. Hastalığa neden olan
son sebebi bulduktan sonra, bu hastalığı iyi edecek
ilacın aranması, bulunması isteniyordu. B u görüşe
deneyci hekimler, bunların içinde S c x t u s Empİrİcus
da vardır^ karşı çıkmıştır. Onlara göre herhangi bir
varsayımdan hareket etmemeli, aksine hastalığın be­
lirtileri hareket noktası olmalıdır. Ö n c e hastalığın
belirtileri dikkatle gözlenmeli, sonra da hastalığa şifa
verecek ilaçlar üzerinde d c n e m e J e r yapılmalıdır. Sextusbır
septik değildir. O n u n ikinci isminin,
cfif'un, anlamı g i b i , o bir "d£n£yci"â\t.
Empirİ-
Ona göre
h e r tür bilgimizin zorunlu olarak deneye dayanması
ve deney sınırları dışına hiçbir şekilde çıkmaması ge­
rekir. Ancak gözlem ve deneye dayanan açıklama ya
da öngörüş, ileride d o ğ m çıkma yeteneği taşır. D e ­
ney dışında kalan tüm varsayımlar, özellikle metaHzik varsayımlar, güven vermeyen bilgileri içerirler.
Şu halde yapılacak şey, deney ile elde ettiklerimizi
açıklamak ve buna dayanarak da gelecek ile ilgili öl­
çülü öngörüşlerdc bulunmaktır. B u n u n dışına çıkan
h e r davranış, yalnızca b i r inanç olur. i n a n ç ile bilgi
uyumlu olamaz. Scxtus Empİricus'un bağlı olduğu
okulun belli başlı görüşlerini böylece gösterebiliriz.
Dikkat edilirse bu okulun Stoacılardan bir ç o k yön­
den ayrıldığı görülür; çünkü S t o a ' y a g ü r e her tür
bilgi sonuçta bir inanca dayanır.
Bu dönemdeki okuUann, evren vc yaşam konusunda birbiriyle çatışan, üzcdcrınde tartışılan görüşle­
ri vardır. B u felsefe okullan, aym dünya görüşünü ta­
şıyanların "hirlikuHk"ıdir.
B u okullar b i r Yunanlı
için, dinin yerini mtacak görüş ve tutumlann da bİr
314
İLKÇAÛ
FELSEFESİ
yansımasıdır. B u da anlamsız sayılmaz, çünkü sözünü
ettiğimiz felsefe okullannın ortaya çıkttğı d ö n e m , Yu­
nan ulusal dininin güç vc etkisini artık yitirdiği bir dö­
nemdir. Son olarak ele aldığımız felsefe okulları ara­
sındaki rekabet, M . Ö . I . yüzyılda sona ermiş gibidir.
Bu yüzyıla kadar felsefe okullarının evren vc ya­
şam konusunda aynı görüşü taşıyan kişilerin oluştur­
duğu bir topluluk olmasına karşın, M . Ö . 1 5 0 yıllanna doğru felsefe okulları artık birer "Üniversite"
Au-
rumuna gelmeyi başarmışlardır. Yanİ felsefe okulları,
aynı görüşlerde birleşen insanların oluşturduğu bir
düşünce toplumu olmaktan çıkmış, g e n ç insanların
belli şeyleri öğrenmek için gittikleri birer eğitim ku­
rumu olmuştur. Özellikle "Roma'\\ gençler b u okul­
lara ilgi duymuştur. Varlıklı aile çocuklan o d ö n e m d e
felsefe ö ğ r e n m e k için Atina'ya gidiyordu. B u deği­
şim, çeşitli okullar arasındaki karşıtlığın şiddetini yi­
tirmesine neden oldu. E u değişim sonrasında felsefe
alanında "eklektizm"
(iktitafcıUk^seçmecilik)
başladı.
Eklektizm denince, tek vc belli bir yönü olmayan, çe­
şitli felsefe akımlarından gerekli gördüğü şeyleri ala­
rak bir araya toplayan bir felsefe anlaşılır. S ö z konusu
dönemin asıl amacı, "felsefî miras"\ korumaktır. Ger­
çi çeşitli felsefe okulları arasındaki karşıtlık (zıtlık) tü­
müyle ortadan kalkmadı, yalnızca ikinci plâna itilmiş
oldu. Buna karşılık, kaynağı nc olursa olsun - i s t e r Ef­
lâtun'dan, ister Aristo'dan, ister S t o a ' d a n , İsterse Epikürcülük'ten g e l s i n - felsefi mirasın korunması esas
alınmıştı. B u gelişmeyle ilgili olarak Atina'daki aşın
felsefe akımlarının, özellikle dc septisizmin, ö n e m i n i
vc gücünü yitirdiğine tanık oluyoruz. Bu d ö n e m d e ,
315
İ L K Ç A Ğ va O H T A Ç A Ğ F E L S E F E T A B İ H İ
Peripatos okulu çerçevesinde yazılmış o l u p sonraları
haksız olarak Aristo'ya ait olduğu söylenen
üzerine"
"Evren
isimli bir eser karakteristik ö z e l l i k taşır.
Çünkü b u eserde Aristo'nun ve S t o a okulunun
dü­
şüncelerini birleştirip uzlaştırmak için ö z e l çaba har­
candığına tanık oluruz.
316
İLKÇAâ FELSEFESİ
Orta Stoa Okulu
Dönemin en önemli felsefe okulu, kuşkusuz, "Orta Stoa"diir. Stoa okulu; Eski, Orta ve Son S t o a olarak
üçe ayrılır. Orta Stoa okulunun başında o d ö n e m i n
en dikkat çekici ismİ olan Panaitios
bulunur.
Panaitios'un önemi, onun, dönemindeki
filozoflar
ile R o m a arasmda ç o k sıkı ilişkiler kurmasıdır. Nite­
kim Panaitios'un R o m a ' d a yetiştirdiği öğrenciler ara­
sında ünlü "Oiceri?"d^
bulunmaktadır.
Cirero (M.Ö.
106-43)
R o m a ' n m siyasal tanhinde Konsül sıfatıyla büyük
bir rol oynayan C i c e r o , aynı zamanda, felsefe alanın­
da değerli bir yazardır. Yalnız Cıcero'nun eserleri tam
anlamıyla Romalıdır, yani bu eserin o r ı / V n » ' b i r yanı
yoktur. Bunlar herşeyden ö n c e , Yunan eserlerinin bİr
çeşit uyarlamah çevirisinden başka birşey değildir.
B u n a rağmen C i c e r o "lâtİnce felsefe
terimleri"m
toplamakla büyük bİr hizmette bulunmuştur. Ger­
çekte bu terimler Yunanca terimlerin bir çevirisidir,
F a k a t tam b i r R o m a karakteri taşırlar. C i c e r o ' n u n
eserleri Batı dünyası için, Ortaçağın ortalanna kadar
317
İLKÇAĞ vaOaTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
devam eden, büyük bir öneme sahiptirler. Birçok ku­
şaklar felsefeyi Cicero'nun eserinden öğrenmişlerdir.
Yunanca metinlerin elde bulunmadığı ya da bulunan­
ların da anlaşılamadığı dönemlerde tüm Batı dünyası
felsefeyi öğrenmek için C i c e r o ' n u n eserlerinden yaradanmıştır,
Panaitios (tahminen M.Ö. 180 -110)
Orta Stoa'nın kurucusu olan Fanaitİos
uzun süre
R o m a ' d a yaşamış, d ö n e m i n büyük k o m u t a n ı olan
Scipio'n.u.u
yakın çevresine katılmıştır. Kartaca fatihi
olan Scipio, R o m a dünya görüşünü Yunan dünya g ö ­
rüşü ile birleştirerek uyum sağlamaya çalışanlann ba­
şında yer alır. Scipio'nun etkisiyle Panaitios Roma'ya
karşı büyük bİr hayranlık duymuştur. Panaitios'un
felsefe ile ilgili düşünceleri, ö z ü n d e , S t o a görüşüne
dayanır, fakat bu görüş çoklukla Eflatun'un ve Aris­
to'nun görüşleriyle kanştırılıp "birleştirilir".
B u bir­
leştirme girişiminden başka Panaitios, Eski Stoa'ya üç
önemli noktada karşı çıkar. Öncelikle Eski Stoa'nın
ahlâk konusunda sert bir disiplinden yana olduğunu
biliyoruz. Eski Stoa'ya göre insanlar ya üstündürler,
ya aptaldırlar, insanlar arasında başkaca bir fark yok­
tur. Eski S t o a c ı l a r , ö n c e l i k l e , "üstünlük
idea-li"n\
açıklamak istemiştir. Üstünlük, kİşİnin kendini tutkularmdan kurtanp yaşamına aklı üstün kılmasıdır.
Panaiüos önce Eski Stoa'nın b u anlayışına karşı çı­
kar ve "ucaba
tiim instınlitr ipin 'aynt' olan bir
kabul
anlamı
etmenin
var mıdır?"
ideal
diye sorar. Bunun
mümkün olamayacağını kanıtlamak i ç i n , H o m c r ' i n
kahramanları içindeki iki tipi birbiriyle karşılaştırır,
318
İLKÇAâ
FELSEFESİ
B î r yanda doğru vc namuslu Archilleus,
ö t e yanda
zeki Odysseus, Acaba karakter olarak biri ö t e k i n d e n
çok farklî olan bu iki tipe "aym" bir yaşam ideali
göstermek doğru olur mu? D o ğ r u olmaz, çürıkü Panaiüos^a göre her insanm ideali "kendi
bulunur. Archilleus, Archilkus
kişilıği"ndc
olarak; Odysseus da,
Odysseus olarak kalmalıdır. Yani h e r insan kendisin­
deki gizli yapıyı geliştirmelidir. B u n u n İçin t ü m İn­
sanlar için geçerli olan tek bİr ideal göstermenin an­
lamı yoktur. Ç ü n k ü bİr insan için doğru ve uygun
olan bir davranış biçimi, bir başkası için yanlış ve ay­
kırı olabilir.
Panaitios'un Eski Stoa'ya yaptığı bir başka eleştiri:
Eski Stoa bir yanda tek insanı, öte yanda da h e r şeyi
kapsayan evreni kabul ediyordu. B u nedenle insanlar
arasmda ulus vc devlet ayniıklanna gerek kalmıyordu.
Oysa Panairiüs'a güre tek tek uluslar ve devleder haklı
vc geçerli kuruluşlardır. Aynca bunlann her birinin ta­
rih smırlan içinde belli görevleri vardır. Nasıl ki birey
kişiliğinde taşıdığı ideali gerçekleştihyorsa, bunun gibi
her ulus da tahh smırlan içinde kendine has olan göre­
vi yerine getirir. Panaitios bu düşüncesini R o m a y a
duyduğu hayranlıkla birleştiriyor. O n a göre: R o m a ' n m
tarihsel idesi, tüm dünyaya egemen olmaktır. Vatanı
olan Yunanistan'ın R o m a yüzünden bağımsızlığını yi­
tirmiş olmasına rağmen, Panaitios'un b u düşüncesi
dikkat çekicidir. İşte bu noktada Panaitios, Eski Stoacı­
lardan ayrılır. Eski Stoacılar dünya devletinden söz
ederken, bunun çok uzak bir gelecekte gerçekleşecek
bu- ideal olduğuna inanırlar. Oysa Orta Stoa bu idealin
R o m a devleti ilc gerçekleşmiş olduğunu savunur.
319
İLKÇAĞ va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Roma Stoast
Panaitios'tan çok şey öğrenen R o m a Stoası'ndan
ü ç düşünür ü z e r i n d e özellikle d u r m a m ı z
gerekir:
Bunlardan birincisi İmparator Neran'2 eğiticilik ya­
pan ve sonra N c r o n ' u n emriyle idam cdİlcn Sene­
ca'dır.
Seneca (M.S. 3 - 65)
S e n e c a aslında S t o a c ı g ö r ü ş l e r i savunan,
fakat
içinde Eflâtun ve Aristo^nun da düşüncelerinin yer al­
dığı çeşidi lâtince eserler yazmıştır,
Epikur (tahminen M.S. SO -130)
Romalı Stoacılardan ikincisi, bir köle olan Epiktct'tir.
Marcus Aurelius (M.S. 120 - 180)
Romalı Stoacılardan üçüncüsü ise, aym zamanda
bir imparator olan Marcus Aurelius'tur. iîöylece R o ­
malı Stoacılar arasında bir köle ile bir imparatoru
yanyana görebiliyoruz, Marcus Aurelius "Kendi Ken­
dine Düşünceler" mmiy eserinde Epiktec'ten sıkça söz
320
ILKÇAĞ F£L5EF£5İ
^
eder. B u son iki Romalı Stoacıda Eski Stoa ruhunun
bir daha canland:ğma tanık oluyoruz. Bunlar bireyin
amacmı, devlet İçinde bir hizmette bulunmak olarak
anlar.
Marcus Aurelius'a göre her bireyin kendisini gö­
rev başında bulunan bir asker gibi, yani k o m u t a n m
kendisine verdiği emri yerine getirmekte olan bir as­
ker gibi anlaması gerekir. Bir sipere belli bir görevle
yerleştirilen bir asker, üzerine düşeni, elinden geldi­
ğince yapmahdır. Kendisine verilen görevin d o ğ r u
olup olmadığım tartışmaya askerin hakkı yoktur. Aynı
bunun gibi her insana doğa ve devlet tarafindan belli
bir ' ^ ö w p " verilmiştir. Herkesin kendisine verilen gö­
revi elinden geldiğince yapması gerekir. Sonraki Sto­
acıların ahlâkında gİtükçe artan bir değer kazanan bu
görev düşüncesinin R o m a dünya görüşünde önemli
bir yeri vardır. R o m a cn parlak dönemlerine görev
düşüncesine dayanarak ulaşmıştır.
Stoacılık yanında Epikürcülüğün de, yani sert bir
görev ahlâkı yanmda bir haz felsefesinin de R o m a ' y a
girmiş olduğuna burada işaret etmeliyiz. B u n a , haz
felsefesini kolay anlaşılır bir biçimde dile getiren ünlü
Lâtin şairi Lecretius'tu örnek gösterebiliriz.
Jjccretius
(M.Ö. 91 - 55) şiirsel biçimde yazılmış bİr eğitim ese­
ri olarak anabileceğimiz "Eşynnın Doğasına
Dair"
ad­
lı eseriyle tanınır.
İşte Romahların felsefe alanındaki başarıları, he­
men hemen, bunlardır. Eski Stoacılar ulusal Yunan
dinini olumlu karşılarlar. Nitekim Eski Stoacılar gerek
astrolojiyi, gerek geleceği okumayı (kehancri) benim­
semişlerdi. Panaitios Eski Stoaya bu noktada eleşüri
321
İLKÇAĞ ve OHTAÇAÛ FELSEFE TARİHİ
yöneltir. O n a g ö r c astroloji (ilmi n ü c ı î m ) , geleceği
okumak ( k e h a n e t ) . . . birer uydurma inanç (batıl itikat)tan başka bir şey değildir. Panaitios'un bu karşı
çıbşı etkili olmamıştır. O kadar ki, Panaitios, bu gibi
inançlarla uğraşanların sonuncusudur. Ç ü n k ü b u tür­
den inançlar, özellikle astrolojiye İ n a n m a , bundan
sonraki dönemde daha da ö n e m kazanmıştır. B u dö­
n e m i ç i n , özellikle iki d ü ş ü n ü r d e n s ö z e t m e l i y i z ;
Bunlardan ilki Poseidonios'tur.
Foseidonios (tahminen M.Ö, 135 - 50)
PoseidonioSy
okulunu Atina'da değil d e , doğduğu
R o d o s adasında kurmuştur. Eserlerinden bize ancak
birkaç parça ulaşmıştır. Poscidonios'un İlkçağ sonlannın büyük etkiler yapan çok yönlü bir düşünürü ol­
duğundan kuşku duyulmaz. İlkçağın e n büyük kü­
tüphanelerinden birine sahip olan Foseidonios, aynı
zamanda astronom, fizikçi, coğrafyacı v c tarihçidir,
Dünyanın büyüklüğünü bulmaya çalışanlann ilki olan
P o s e İ d o n i o s , hesaplarında yanılmış, dünyayı oldu­
ğundan daha küçük hesaplamıştır. Ancak o n u n dünya
konusunda ulaştığı bu sonuç tarihsel bit etki oluştur­
muştur. Çünkü Kristof
Colomb,
Poscidonios'un he­
saplarına dayanarak küçük gemilerle bir dünya turn
yapabileceğini, Hindistan'a gidebileceğini sanmıştı.
Eğer Kristof C o l o m b bu hesaplara dayanmasaydı, ünlü
gezisine çıkmaz vc belki de Amerika bir zaman daha
keşfedilcmczdî. Poscidonios'un dikkate değer yanı, bi­
limsel düşüncelerini birtakım batıl inançlara kanştırmamış olmasıdır. B u çok yönlü bilgin, astrolojiye dc
inanır, geleceği okumaya da inanır. Aynca Foseidonios,
322
İLKÇAĞ FELSEFESİ
İnsan ilc Allah arasındaki alanın boş olmadığına İna­
nır, bu alanın birtakım insan üstü yaratıklarla,
"Da-
iWîö»'larİle dolu olduğundan kuşku duymaz. E u Daimon'larm {bedcnsiz olan bu yaratıklara ister melek
ister başka bir şey denilsin) Poscidonios'un evren dü­
şüncesinde önemli bİr yeri vardır. Aynca Poseidonios
evren düşüncesine çeşitli ulusların mitolojilerinden
alınmış olan unsurları da ekler. P o s e i d o n i o s çeşitli
dinlerdeki mitoslan İnsanın hayal gücünün bir yaratışı
değil de, doğa üstü evren konusunda bilimsel birer
görüş ve seziş olarak anlar. İşte bu düşünceleriyle Po­
seidonios, İlkçağ sonlannm gerçekten tipik t>ir tem­
silcisidir.
Orta Stoanın büyük temsilcisi olan P o s e i d o n i o s
ile biz, İlkçağın son d ö n e m i n e ulaşmış olduk. Aris­
t o ' n u n ölümünden sonra felsefenin çeşitli okullara
bölündüğünü ve bu okullar arasında kıyasıya b i r reka­
bet yaşandığını biliyoruz. Felsefe okullannın temsil
ettikleri metafizik ve ahlâk görüşlerinin, aydınlar İçİn
aynı zamanda bir din yerine geçtiğine tanık oluyoruz.
Çünkü Homer'İn Tanrıları artık Yunan ruhu üzerin­
de etkisini yitirmişti. Ayrıca İlkçağın sonlannda git­
tikçe artan bir din gereksinimi de yaşanmıştı. B u dö­
nemde ölümsüzlük ve ruhun ölümden sonraki sonu
konuları birçok insan için bir sorun olmuştu. Böyle­
likle p e k ç o k insanın dikkati "görülmeyen
"c, "doğa
üstü olan"A yöneldi. B u dönemde dine duyulan ge­
reksinim ve ilgi; bir yandan Yunan-Roma dünyasının,
öte yandan D o ğ u dünyasının birbirleriyle ilişkileri so­
nunda zenginleşti, İskender'in Asya Seferi ile başla­
yan kültür akımı "Hellenizm"
323
adı altında yayılma
İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
f^lanağı buldu. İ s k e n d e r İ m p a r a t o r l u ğ u
sayesinde
Yunan dili vc kültürü D o ğ u n u n içlerine kadar sokul­
du. Bu tarihsel oluş sonunda, Yunanca, t ü m Akdeniz
bölgesi vc gerilerine kadar uzanan alanm genel kültür
dili haline geldi.
Yunan kültürünün D o ğ u y u etkilemesine karşm,
Doğudan Barıya doğru birtakım dinsel akımlar yayıl­
mıştır. Doğudan gelen etkilerle Batıda ortaya çıkan
dinsel tapınmalara "Hellenistik dînler" denir. B u ta­
pınmalar çok çeşitlilik gösterir, h e r birinin kendine
görc bir Allah'ı vardır. B u n a rağmen, bunlar arasında
ortak yanlar da vardır. B u tür tapmmalardaki İlk ortak
n o k t a , bireysel ruhun "blmezlik"'mç. inanılmasıdır.
İkinci o n a k nokta ise ruhgöfü
(tenasüh), yani ruhun
ölümden sonra birtakım şekillere girerek evrim geçi­
receği inancı taşımalarıdır. Bunun içindir ki bütün bu
inançlar, amaçları yönünden ortak bir görüş sergiler­
ler. Hepsi için oldukça maddî olmayan bir yaşam sür­
m e k ve sonunda asıl ruha ulaşmak amaçtır. Eu amaç,
aynı zamanda, bcdensiz ve yalnızca ruh olan varlıkla­
rın gerçekten var olduğu düşüncesini
doğurmuştur.
B u tür varlıkların Allah ile insan arasında bulundukla­
rı ve birtakım derecelere ayrıldıkları d a düşünülür.
Yalnızca ruh olan varlıklar, yanİ "UaİMJOH "1ar konu­
sundaki anlayışlan, (bir çeşit daimonolojiyi) en açık
biçimde Poseidonios'ta buluruz.
Son olarak buna, bu dönem için karakteristik olan
bir başka düşünüşü de e k l e m e m i z gerekir; B u dö­
nemde evren, "iyi" ile "kötü"n\xn bİr savaş alanı ola­
rak düşünülür. Burada iyi ile körü "reel" güçler olarak
ele ahnır ve bunların arasındaki çatışmanın insanm
324
İLKÇAĞ FELSEFESİ
ruhunda meydana geldiği kabul edilir. B u d ü ş ü n ü ş
ç o k daha ö n c e , M . Ö . V I I - V I , yüzyılda
İran'daki
"Zerdüşt" dininde en açık şekilde ortaya konulmuş­
tur. Bu İran dininin kurucusu olan Zerdüşt'e g ö r e iyi
gücü temsil eden "Hürmüz" ı\c kötü gücün temsilcisi
olan "Ehrimen" arasmda sürekli bir savaş vardır. Zer­
düşt dininde rastladığımız bu İkicilik
(düalizm),
sonraları öteki dinler vc Özellikle de Sami dinleri üze­
rinde etkiler yapmıştır. Sami dininin etkilenme alanı­
na, aynı zamanda Batı da dahildir. Bu ctkilerimcnİn
cn açık biçimdeid Örnekledni, Roma'daki Hellenistik
tapınaklarda bulabiliyoruz. Zerdüşt dininin düşünce­
lerine, Yunan felsefesinin ilk düşünürlerinin, özellikle
Pisagorculann ilgi duyduklarmı biliyoruz. Pisagorcu­
lar; ruhun Ölmezliğine, ruh g ö ç ü n e , iyi-kötü güçler
arası savaşa inanıyorlardı. Aynı düşünceyi Yunan fel­
sefesinde, ikinci olarak da Eflâtun'da - s o n d ö n e m i n ­
d e - görüyoruz. Eflâtun'un özellikle son dönemlerin­
de görülen bu düşünceler, Pisagorculardan güçlü bİr
biçimde etkilendiğini gösterir. M . Ö . E yüzyıl ilc M . S .
H . yüzyıllarda, Pisagorculann ve Eflâtun'un
büyük
etki gücü olduğu d o ğ r u d u r . Bu d ö n e m d e , b i r d e ,
hem Eski Stoacılarda ve hem de Poscidonios'ta gör­
düğümüz gibi, "astrolojİ"yc inanılır. Aynı şekilde, bu
düşüncenin de kaynağı D o ğ u d u r , Doğudan gelmiş­
tir. B u düşünüşün g e r ç e k kaynağı, yıldızları b i r e r
T a n n sayan, S ü m e r ve Babil dinidir.
S o n u ç olarak: ilkçağ felsefesinin sonlarında büyük
ettdler yapan düşünceler, var olan derin dinsel gerek­
sinimi gidermek içİn D o ğ u d a n alınmış olan düşünce
vc görüşlerdir. B u görüşlerin esası ise; m h u n ölmezli­
ği, m h göçü ve astrolojiye inanmaya dayanır.
325
I L K Ç A Ğ vb O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARIHI
Bu dönem felsefesi için özellikle iki nokta karakte­
ristiktir: Ö n c e bu dönemde "bilgi"
kavramı bir baş­
kalaşım geçirmiştir. Aristo'dan bu yana bilgi, bir yan­
dan gözleme öte yandan da mantıksal düşünceye dayandırdmıştır. Oysa İlkçağın sonlarında yeni bir gö­
rüşe ulaşılmıştır. Öyle bazı gcrçekJer vardır ki, bunla­
ra nc gözlem ile n e de mantık yoluyla vanlabilir, diye
düşünülür oldu. S ö z gelişi, ruh göçü kuralını mantık­
sal çıkarımlar ile kanıtlamak nasıl m ü m k ü n olabilir?
Bu dönem düşüncesinde yaygın görüş o d u r ki; insan
ancak "ipten gelen
bir duyup"
birtakım gerçeklere
ulaşabilir. Ayrıca, birtakım en yüksek gerçeklerin var
olduğuna inanılır vc bu tür gerçeklere ancak özel ye­
teneklere sahip insanlann bİr seziş İle varabileceği ka­
bul edilir. Evren içinde yaygın vc etkili olan gizli güç­
lerle ilişki içinde olan insanlar, bu güçlerin sırlarını
keşfedebilirler. Bu sırlar, sıradan insanlara sonsuza
dek kapalıdır. Böyle "olağan
üstü" bir bilgi yeteneği­
ne sahip olan insanları, bu dönemdeki
"Pisagor"<:uhT
model olarak benimsemiştir. İnanışa g ö r e Pisagor,
bundan önceki yaşamlarında geçirdiği çeşitli değiş­
meleri biliyormuş. E u dönemde m o d a oJan bu çeşit
gizemli bilgiler, ancak Pisagor benzeri seçkin insanla­
ra has bilgiler olarak kabul görüyordu. O halde bu
d ö n e m d e gözlem vc mantıksal çıkarımlar değil d e ,
bir çeşit seziş, bilginin temeli yapılmıştır. Kendisinde
derin sezgi vc gizemli bilgiler bulunan Pisagor, done­
min ideali sayılmıştır. Bunun için bu dönemde
Pisagorculuk"^<\ı
"Teni
altında bir akım ortaya çıkmıştır.
Pisagor'un kendisine bir sürü eserler mal edilmiştir.
Bunlann tümünün sahte olduğundan kuşku duyıılamaz.
326
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Ç ü n k ü Pisagor ya hiç birşey yazmamıştır ya da yaz
mışsa bile eserlerinin bu d ö n e m e ulaştığı kabul edile­
mez. Pisagor'a mal edilen eserler, büinçh bir uydur­
macılığın (sahtekârlığın) ürünü dc sayılamaz. Çünkü
bu eserleri yazanlar, bunlan gerçekten Pisagor'un ru­
h u n u n dikte etdrdiğini sanıyorlardı.
B u dönem İçin karakteristik olan ikinci nokta, o
zamana kadar yaygın olan "Sokrat ideali"nın "Pisa­
gor ideali" tarahndan ikinci plâna itilmesidir. Sokrat
olmadan ne Stoacıları, n c Epikürcüleri vc nc de Seprikleri anlamaya olanak vardır, Çünkü bütün b u okul­
lar Sokrat'ı; tutkulanna akıl yardımıyla sahİp olan in­
san tipi, ideal İnsan olarak g ö r m ü ş l e r vc b u ideali
kendilerine rehber yapmışlardı. Ancak şimdi sözünü
ettiğimiz dönemde bu ideal artık yavaş yavaş etkisini
yitirmeye başlarnış ve yerini Pisagor ideali'ne bırak­
mıştır. Pisagor, "doğa üstü" sihirli güçlere h ü k m e t ­
mesini bilen insan idealidir. D o ğ a üstü güçler ilc an­
cak Pisagor gibi çok üstün yeteneklere sahip insanlar
ilişki kurabilirier. Böyle bir idealin yaygın olarak be­
nimsendiği b i r d ö n e m d e , g e r ç e k bir bilimden s ö z
edilemeyeceği doğaldır. Nitekim bu d ö n e m d e bilim­
sel düşünce yerini, sınırsız hayal ürünlerine (fantezile­
re) ve sihiricre inanmaya bırakmıştır.
Apollonios (M.S. I. yüzyılın ikinci yarısı)
B u d ö n e m için tipik bir ö r n e k o l a r a T y a n a ' l ı
Apolloniûî'u gösterebiliriz. Apollonios kendisine bir­
çok şeyler yakıştırılan "efsanevî" bir insandır. Nite­
kim o n d a n bir yüzyıl sonra yazılmış olan vc d ö n e ­
m i n d ü ş ü n ü ş ü n ü y a n s ı t a n r o m a n tipi b İ r e s e r d e
327
İ L K Ç A Û va O H T A Ç A â F E L S E F E TARİHİ
A p o l l o n İ o s ' u n yaşamı anJatılır. E u e s e r A p o l l o n i o s ' u n Mısır ve Hindistan'a yaptığı gezilerden, bura­
larda tanıştığı üstün kişilerden, onun mucizeyi andı­
ran davranışlanndan s ö z eder. B u arada Apollonİ­
os'un havada uçtuğu, Pisagor gibi önceki yaşamında
geçirdiği değişimleri bildiği, vebalı bir kentte hastalı­
ğın nedeni olan kütü ruhu nasıl tanıdığı anlatılır. B u
kitap gerçek dışı İnançlarla doludur. A n c a k eser, bu
anlatılanlar ile, bu döneme has olan dünya görüşünü
çok hoş yansıtmaktadır.
Bu gerçek dışı İnançlar yanında vc bunlardan ayrı
olarak bilim, kendi yolundaki gelişimini sürdürmüş­
tür. Ancak bu dönemin bilimleri artık tek başlannaydı. Yani genel bir evren düşüncesi ile İlişkileri kalma­
mıştı. Bunun içindir ki bu dönemde bir yajnda tek fek
bilimlerin uzmanları;
fizikçileri,
coğrafyacıları, fılo-
loglan öre yanda ise mucizelere ve gerçek dışı İnanç­
lara bağlanmış fdozoflan birlikte yaşamıştır.
Bu d ö n e m d e gerek bilime, gerek dini ve felsefi
akımlara D o ğ u - B a t ı sının üzerinde kurulmuş bîr ken­
tin, İskenderiye'nin kucak açtığını biliyomz. Gerçek­
ten de Doğu'dan Batı'ya geçen dinİ akımlar ö n c c İs­
kenderiye'de Batı düşüncesiyle tanışıp birleşmiştir.
Bettlatnyus'hnn
çabasıyla, muazzam
kütüphanesiylc,
bitki ve ha)'vanat bahçeleri ile İskenderiye, İlkçağın
s o n dönemlerinin gerçek bilİm merkezidir. Bu kültür
zenginliği ile o dönemlerdeki Atina'yı ç o k gerilerde
bırakan İskenderiye'de Apollonİos gibİ efeanevî kişi­
lerden çok daha üstün filozoflar yerişmişrir. İskende­
riye'nin yetiştirdiği ö n e m l i filozoflardan bİri olarak
Philon'u gösterebiliriz.
32Q
İLKÇAĞ
FELSEFESİ
Philon (tahminen M.Ö. 25 - M.S. 50)
Philon milât yıllannda p ş a m ı ş vc asicıı yalıudi olup
önemli etkinliği olan bir düşünürdür. B u
filozofun,
İskenderiye yahudilcrinc bazı kolaylıklar sağlaması için
R o m a İmparatoru Calİgula'ya
gönderilen heyette bu­
lunduğunu biliyomz. Philon; Yahudi dini ile Yunan
felsefesini, özellikle de Eflâtun felsefesini uzlaştırmaya
çaba göstermişrir. B u çalışmasıyla o, dönemin tipik fi­
lozofu sayılmıştır. Kendisi Yuııancayı eski İbraniccdcn
daha iyi biliyordu. Bize kadar kalan eserlerinde Philon,
Eflâtun'u H z . Musa'nın bir öğrencisi gibi görür. B u ­
nun için de Tevrat'ın görüşlerini Eflâtun'un görüşle­
riyle uzlaştırmaya çalışır. Philon'un esericri, özü yö­
nünden, Tevrat'ın yorumlandır. Yalnız bu yorumlar
Eflâtun'un felsefesi açısından yapılır. Philon'un bu uz­
laştırma çabasında en önemli nokta, Eflâtun'un ide
varsayımına bakışı ve bu varsayımda yapüğı değişiklik­
lerdir. Eflâtun'un, ideleri zamana bağımlı olmayan
varhklar olarak düşündüğünü biliyoruz. Oysa Philon,
Eflâtun'un idelerini "Allah'ın
ruhunda
gİzU
olan"
düşünceler şekline sokmuştur. İdeler, Allah'ın kendi­
lerini düşünmesi halinde var olurlar. Böylece Philon^
Eflâtun'un felsefesine "Taratan"
kavramını dahil et­
miş oluyor. Eflâtun için de, Aristo için de Allalı'ın ev­
renin yaratıcısı olmayıp yalnızca mimarı olduğunu, ya­
ni Allah'ın gerçekte var olan bir malzemeye ancak şe­
kil kazandırdığını hanriayabiliriz. Oysa Philon Allah'ı
evrenin yaratıcısı yapıyor ve Eflâtun'un idelerini Allah'm düşünceleri durumuna sokuyor.
Yunan felsefesi, kendisim dinin etkilerinden kurtar­
maya çalışan bir düşünce olarak başlamışn. Zamanla
329
i:.r;ÇAĞ us ORTAÇAĞ FELSEFE TAHİHİ
dini görüşlerin yerini bilimsel görüşler aldı. Yunan
felsefesi, dönüp dolaşıp başlangıçtaki amacının tam
karşıt] olan bir sona ulaşmış, yani son dönemlerinde
bu felsefeye yine dinsel görüşler hâkim olmuştur. İlk­
çağın son d ö n e m l e r i n d e
"dinsel
motifler"
gittikçe
daha ç o k g ü ç ve de etkinlik k a z a n m ı ş t ı r . B u d ö ­
nemde, öncelikle, İnsanın dinsel gereksinimlerini do­
yuma ulaştırmak için felsefeye başvurulmuştur. İlk­
çağda Yunanistan vc R o m a ' d a dinler devlet dini şekli­
ni alacak yol izlemiştir. İlkçağda Tanrılar, özel kişiler­
le ilgileri çok az olan "Devlet
şimin sonunda devletin
Tanrıları"
kendisi
İdî. B u geli­
de bir Tanrı
şekline
sokulmuş, s ö z gelişi R o m a ' d a İmparatorlara tapınıl­
mış vc kurbanlar sunulmuştur. İ m p a r a t o r devletin
temsilcisinden başka bir şey olmadığına g ö r c , gerçek­
te tapınma konusu yine devlettir.
R o m a ' d a bu resmî din yanında bir d e tamamen
"bireye"
ait bir din gereksiniminin ortaya sıktığına ta­
nık oluyoruz. B u kişisel dinin ağırlık merkezini de
"ruhun
'ölümsüzlüğü"
düşüncesi oluşturur. Ruhun
ölümden sonraki durumu konusu, İnsanı daima ilgi­
lendirmiştir. Resmi devlet dini bu gereksinime cevap
veremiyordu. İşte bu gereksinim, D o ğ u ' d a n gelen
dinlerin R o m a ' d a yerleşip cemaatlerini oluşturmasına
çok yardımcı olmuştur. B u n u n sonucu olarak R o ­
ma'da, özellikle son dönemlerde, küçük büyük çeşitli
Taunlara inanıldığını biliyomz.
İlkçağın sonlannda din gereksiniminin felsefeyi dc
etkilediğini, felsefede dc yer aJdığmı görüyoruz, B u
nedenle bu d ö n e m felsefesi m h göçüne inanıyor, Daİmonlara evrende önemli bir yer ayırıyordu, Çünkü
330
J L K Ç A Ğ FELSEFESİ
bu felsefe evrene yalnız maddesel güçlerin değil, aynı
zamanda ruhsal güçlerin dc hâkim olduğuna inanı­
yordu. B u felsefede, bilginin yalnızca bir g ö z l e m d e n ,
yalnızca mantıksal bir çıkarımdan oluşmadığı, bilgide
mistik moriflcrin de önemli rol oynadığı görüşü ağır
İlk kazanıyordu. Misdk bilgiler bir sezişin, bir gözle­
min ürünüdür ve sezgi de ancak olağanüstü insanlara
has bir yetenektir. İnsana son gerçekleri tanıtan bu
seziş yeteneğij Allah'ın bir hediyesi olup, herkeste de­
ğil, yalnızca bu bağışa kavuşmuş olanlarda bulunur.
B u tür düşünceler yanında bir dc çeşitli dinlerin mi­
tolojileri ije karıştırılmış ve bunların felsefî
yönden
yorumuna kalkışılmıştır. B u türden görüşlere sahip
olan bir felsefe, bdgün bİzim
değerlendirmemizde
uydurma inançlar (huralelcr)la dolu olan bir felsefe­
den başka bir şey değildir.
Din ilc iç içe girmiş bu felsefeden büyük bir so­
n u ç , önemli bir basan ortaya çıkmıştır: İlkçağın son
d ö n e m i , öteki büyük felsefe sistemleriyle haklı olarak
aynı ayarda sayılabilecek olan bir felsefe akımını, yani
"Teni Efîâtunculıtk"\i
yaratmıştır.
331
JLKÇAĞ «a OHTAÇrtâ FELSEFE TARİHİ
Teni Eflâtunculuk
B u d ö n e m i n Eflâtun'dan hareket e t m e k istemesi
doğaldır. Çünkü Eflâtun, o d ö n e m e kadirkİ
filozof­
lar arasında mistik yam en güçlü olan filozoftur. Ef­
lâtun felsefesinin özellikle son d ö n e m l e r i , ç o k açık
olarak, mistik bir karakter taşır. Yeni Eflatunculuk,
ismini taşıdığı Eflâtun'dan başka, Aristo v e Stao'dan
da düşünceler taşır. Ancak bu değişik çekilere rağ­
m e n , Yeni Eflâtunculuk "orijinal" olan büyük b i r
düşünce sistemidir.
Yeni Eflâtunculuğun, İlkçağın son dönemlerinin
en dikkat çekici filozofij, Mısır'da doğan vc ana dili
Yunanca olan Plotinos'tur,
Plotinos (204 - 270)
Ploünos\\(L yeniden İskendcriycVc, İlkçağın sonla­
rının bu en büyük m e t r o p o l ü n e d ö n m ü ş oluyoruz.
Plotinos, kendisiyle ilgili ç o k az şey bildiğimiz, bir
okulu ve pek ç o k öğrencisi olan, hoca olarak da bü­
yük etkiye sahip "Ammonios Sakkas"tnn ders almıştır.
Plotinos, zamanın modasına uyarak, D o ğ u d a bir ge­
ziye çıkar. O n c c İran'a, oradan da û dönemdeki mistik
332
I L K Ç A Ğ FELSEf^ESİ
bilgilerin kaynağı sayılan Hindistan'a gitmeyi tasarlar.
B u amacına ulaşmak için İ m p a r a t o r
Cordîanus'un,
İran'a karşı yaptığı sefere katılır. Fakat sefer başarılı
o l m a z , Gordianus mağlup o l u r ve öldürülür. Rı>ma
ordusunun geri kalanları ile, Hindistan'a gideceğine
Roma'ya gelir. Roma'ya yerleşen Plotinos, ö n c e yazar
olarak çalışır, sonra da bir felsefe okulu açar, Plotinos
M.S. 2 7 0 yılında ölünce, kendisine bağlı sevgili öğ­
rencisi Parphyrios,
hocasının eserlerini toplayarak ya­
yınlamıştır. Birtakım kısa incelemelerden ve ( 5 1 ) par­
çadan oluşan eserlerini, Porphyrios her biri alti konu­
dan oluşan ( 9 ) kitap lıalinde birleştirmiştir. B u n u n
içindir ki bu diziye "eraweWlar -Yunanca d o k u z de­
mektir- adı verilir. B u eser günümüze kadar geldiği
için Plotinos'un felsefesini doğrudan doğruya incele­
me olanağına sahibiz,
Plotinos felsefesinin hareket noktasını, h e r türlü
maddî olana karşı duyulan bir karşı çıkış oluşturur.
Aristo'dan sonraki felsefenin, gerek S t o a ' n ı n ve ge­
rekse Epİkürcü felsefenin, temelde maddeci olduğu­
nu bilivoruz. H e r iki okul, Sokrat'tan önceki felsefe­
de olduğu gibi, realiteyi "maddesel
oîan"
da. bulu­
yordu. Yalnız Stoacılar panteist materyalizme ( d o ­
ğacı maddeciliğe) taraftılar. Yani evreni içi ruh ilc
d o l u olan maddî bir şey olarak anlıyorlardi. Oysa
Epİkürcüler tam anlamıyla materyalisttirler. S t o a ile
Epİkürcü okul, maddi olmayan "ideler"i
benimse
yen Eflâtun ile tam bir karşıtlık içindedirler. Eflâ­
t u n ' u n idealizmine yeniden d ö n e n P l o t i n o s ' u n ha­
reket noktası olarak materyalizmle savaşmayı s e ç m e ­
si ç o k doğaldır.
333
İ L K Ç A Ğ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
Plotinos ilgisini öncelikle nıh-beden ilişkisine yö­
neltir. Ona göre "ruh" nc maddî, cisim gibİ bir şey, ne
dc bcdinin bir organıdır. Aksine ruh
bir yapı",
"kendiliğinden
görülebilmesi d c , başka türlü algılanması da
mümkün olmayan bir tözdür. Plotinos'a g ö r e ruh be­
dene üstündür, ona şekil verir, onu ayakta tutar. Nite­
kim ölüm ile birlikte ruh bedeni terkedince, beden de
çürüyüp dağdır. Ancak ruhun doğrudan doğruya ege­
menliği ve etkisi altında bulunan beden, varlığını ve
şeklini koruyabilir. Beden yan yana duran parçacıklar­
dan oluşur. Oysa ruh, parça parça olmayan bölünmez
bir "biitiin"AüT.
Fakat ruh aynı z a m a n d a
bedenin
"her" noktasında var olan bir tözdür de. Parmağımda
bir acı duyarım,, aynı zamanda kalbimin d c çarpuğını
duyarım. D e m e k kİ, ruh hem parmağımda hem dc
kalbimdcdır, yani bedenimin çeşidi ycrlcrindcdir. An­
cak bu durum, ruhun bir kısmı parmağında, bir kısmı
da kalbimde demek değildir. Aksine ruh bir bütündür,
fakat buna rağmen bedenin her tarafina yayılmıştır.
Ruh, aynı zamanda, bedeni güzel yapan
tözdür.
Plotİnos'un sisteminde güzellik bilimi, yani estetik,
önemli rol oynar. O , estetik konusunda, tam anla­
mıyla idealistür. Ona göre güze! olan yalnız ruhtur.
Bedenin güzelliği, ancak ruhun güzelliğinin bir yan­
sımasıdır. Bir beden yalnızca ruhun görüntüsü oldu
ğu ölçüde güzel sayılabilir. Oysa ruh kendiliğinden
güzeldir, beden ruhun bir aynası olması yönünden
güzeldir. Ç ü n k ü bedene biçim kazandıran
ruhtur,
beden ancak ruh sayesinde bir biçim kazanabilir.
Sonuç olarak ruh "öY^n«feB"dür, beden ise ölümlü­
dür. Plotinos ruh gîiçünc inanır. Bedenin ölümünden
334
İLKÇAĞ
FeLS£F£Sİ
sonra nıh kendisine yeni bir biçim arar. B e d e n an­
cak ruhun kendisini koruyabildiği sürece yaşayabilir
ve birlikte olabilir. Oysa ruh sonsuza kadar yaşar ve
kendiliğinden bİr birliktir. T ü m bu düşüncelerinden
P l o t i n o s ' u n ruh ile bedeni tam anlamıyla iki ayrı alan olarak anladiğını g ö r ü y o r u z . A n c a k o n a g ö r e
ruh yüksek ( y u k a n ) beden ve cisimler ise alçak (aşa­
ğı) bir alandır.
Plotinos için yalnızca bireysel ruhlar değil, bir dc
"Evren
RMJ&W"
vardır. Bireysel ruhların Evren Baıhuna
olan oranı, aynı dalların ağaca olan oranı gibidir. Var
oluşu ruha bağlı buiunan beden dc, başlı başına bir
varlık olan ruh, aynı zamanda iki ayrı "badem£"n[n
ifad esidirler.
Plodnos'a göre, ruhun ötesinde başka basamaklar
(kademeler) da vardır. Ruh evreninin ötesinde vc üs­
tünde, zaman dışı olan Eflâtun'un "ideler" evreni var­
dır. Ruh zaman içinde gelişir ve yine zaman içinde be­
dene biçim kazandınr. Bİr şeyi "istemesi", bir istek ta­
şıması, ruhun karakteristiğidir. Fakat bunlar zaman
içinde oluşan olaytardır. Bunun içindir ki ruh, beden
gibi, zaman içinde bulunan bir varlıktır. Yalnız şu fark­
la ki, nıh zaman içinde ölümsüzdür, beden İse ölüm­
lüdür. Şayet birtakım ideler olmasaydı, ruhta da iste­
mek diye bir şey olamazdı. Ruhta söz gelişi İyi vc gü­
zel idesi vardır. Bu idelerin varlığı yüzünden ruh iyiyi
ve güzeli ister. Bunun içindir kî, İstemek, idelere ulaş­
mayı istemek dcmckür. B u istek ruha biçim kazanma
olanağı verir. Ruh, bu biçim kazanma çabasını her za­
man belli bir " a m ö f "a göre düzenler. B u amacı da
ideler belirler. S ö z gelişi birçok insan bedenleri vardır;
335
İLKÇAfi ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
fakat bütün insan bedenleri bir ve aynı idenin çeşitli
oluşumlanndaıı başka bir şey değildirler. Çeşitli daire­
ler çizerken her zaman matematiksel daire idesini göz
Önünde bulundururuz, O halde bizim için "ideal"
gö­
revini üstlenen birtakım ideler vardır. Eflâtun'un bu
ideleri, oluşan ve sonra da yitcn şeyler değildirler. Bun­
lar zaman dışı^ yani öncesiz vc sonrasızdır. Gerçi ruh
da öncesiz ve sonrasızdır. Ancak ruhun sonrasızlığı za­
man içinde olan bir sonrasızlıkur, Oysa idelerin önce­
siz ve sonrasız oluşu, tam anlamıyla z a m a n dışıdır.
JVî.Ö. 2 5 - M S . 5 0 yıllannda yaşamış olan Yahudi filozofiı Phİlon'a göre Eflatun'un idelcn, Allah'ın düşün­
cesinde var olan, Allah'ın düşündüğü şeylerden başkası
değildir. Aym şekilde Plotinos'ta da ideleri düşünecek
olan bir süje gereklidir. Bu süjcye Plotinos, daha önce
Anaksagoras'ta rastladığımız bir deyişle, "Nus" der.
Nus,. mh gibi zaman içinde değİl, zaman
dışındadır,
Eflatun'un İdelerini düşünen soyut vc kutsal varlıkür.
Plorinos'a görc, Nus henüz tam Allah'ın kendisi
değildir. Nus un ötesinde ve üstünde en yüksek varlık
basamağı bulunur ki, bu da "AHab"ur
ya da - P l o ­
tİnos'un kendi deyişiyle s ö y l e r s e k - "Bir
o/anMır.
Acaba Allah'ı bilmemize olanak var mıdır? Allah'ı,
kchmenin tam anlamıyla, ne biliriz, nc d c onu keli­
melerle anlatabiliriz. Onunla ilgili söyleyebileceğimiz
tek şey, birlik'in tam kcndİsİ olduğu, yani kendi başı­
na (bizatihi) varlık olduğu ve sonunda h e r şeyin on­
dan meydana geldiğidir (sudur). O halde, Plorinos'a
göre, varlıklar birtakım basamaklara ayrılır; bu basa­
maklar, sırasıyla yukarıdan aşağıya şunlardır: Allah,
Nus (Eflatun'un ideleri), ruh evreni ve gelip geçici
eşyanın evreni.
336
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Plotinos'un yaratıcısı olan Yeni Eflâtunculuk siste­
mi, öncclikic, materyalizme karşı bir harekettir. Yeni
Eflâtunculuğa göre ruh, n c bir cisim nc de bİr güç
olup, kendine özgü bir yapı vc Tözdür. Bundan başka
ruhun maddeye biçim kazandırma gücü de vardır. Ni­
tekim ölümle, ruh bedeni tcrkcdince, beden biçimini
yitirir. Ruh, bedeni ayakta tuttLiğuna göre, ondan da­
ha yüksek bir realitedir. Sonra beden ya da cisim yan
yana bulunan birtakım parçalardan oluşur. Oysa ruh,
bölünmesi mümkün olmayan bir birliktir ve bedenin
her yerinde aynı zamanda vardır. Bedene güzelliğini
kazandıran da ruhtur. Ancak ruhun bir anlatırm olan
cisim güzeldir, yani beden, ruhun bir yansıması, bir
parıltısı olduğu sürece güzel sayılabilir. B e d e n çüriir
vc dağılır; daha doğrusu beden sürekli bİr yansıma
durumundadır. Çünkü her an bedenden birtakım par­
çalar ayrılır vc yenileri bedene katılır. Özede: Beden
geçici bir zaman İçin vardır vc sürekli bir dağılma du­
rumundadır. Buna karşılık ruh ölümsüzdür, sürekli
kendi kendisinin aynı olarak kalır. Plotinos İnsan nıhunun ölmezliğine inanır. Bireysel ruhun ölmezliğini
ruh göçü şeklinde
düşünür. Ruh bir bedenî tcrkcdin­
ce kendisine bir başka beden arar. Ancak ruhun ger­
çek amacı, bedenden tam vc mutlak şekilde soyudanmış olan bİr varhğa ulaşmakür. B u düşünüş salt ruh
olan birtakım yüksek yaratıkların, Daimonların var (ol­
duğuna Plorinos'u inandırmış görünüyor.
Plotinos'a göre bireysel ruhlardan başka bir de ge­
nci bir ruh, bir Bvren
Ruhu
vardır, İnsanlann birey­
sel nıhlan bir şekilde bu genel olan Evren Ruhu'nda
bulunurlar,
337
İLKÇAĞ ve DBTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Ruhlarm oluşturduğu
basamağın üstünde başka
bir basamak daha yükselir kİ, bu da idelerin, yani
Nus'un basamağıdır. Plotinos'a görc yalnız birîakım
iyi davranışlar yoktur, aynı zamanda bir İyilik İdesi dc
vardır. Yalnızca tek tek daireler değil, aynı zamanda
bu tikel dairelerin kendisine az ya da çok yaklaştıklan
bir daire idesi vardır. T ü m eşya için var olan ideler
zamanın İçinde değil, üstündedirler. E u n u n için ide­
lerin öncesiz oluşu vc sonu olmayışı, ruhun sonu ol
mayısına benzemez. İdeler salt düşüncelerdir. Ancak
bunlar insan aklının ürünü olmayıp Allali'a has olan
düşüncelerdir. Ya da, Plotİnos'un deyişiyle söylersek,
ideler, ruhun basamağının üstünde bir basamak olan
Nus'un düşünceleridir.
Plotinos için ideler basamağı varlığın son basama­
ğı değildir. Bu basamağın da üstünde başka bir basa­
mak, tam anlamıyla Allah'a has olan basamak yükse­
lir. Varlığın cn yüksek basamağını oluşturan Allah'a
Plotinos; "Bir olan",
"Var olan"
der. B i z Allah ko­
nusunda, onun ancak Allah olduğunu ve her şeyin
ondan çıktığını söylemekten başka bir davranışta bulunamayız.
Yeni Eflâtunculuğun ç o k sevdikleri benzetmeler
den biri de "Allah"
ıh " G ö « f / " arasında yapılan ben­
zetmedir. H e r tüdü ışık güneşten çıkmıştır. Kendile­
rinden ışık yayılan tüm cisimlerin bir şekilde güneş ile
ilgileri vardır. Işıklı cisimler gerçekte güneşten aldık­
ları ışığı tekrar yansıtmaktan başka bir şey yapmazlar.
Nasıl güneş her tür ışığın kaynağı ise, Allah da var olan
her şeyin kaynağıdır. Plodnos'un Allah'ı, büyük monoteist (tek T a n n l ı } dinlerdeki {Yahudilik, Hristiyanlık,
338
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Müslümanlık) evreni iradesi ilc yoktan yaratan Allah
değildir. Plotinos'a göre Allah, Eflâtun ve Aristo'nun
anladığı anlamda, aslında var olan malzemeye yalmz­
ca şekil veren bir varlık da değildir. Aksine P l o d n o s
için Allahy kendisinden her şeyin çıktığı
"baymık"Tir.
V a r olan her şey Allah'ın bir yaratmasıdır, Allah her
tür varlığın kaynağı olduğu için, bİr şcyİn var olması
Allah ilc mümkündür. B u nedenle "Allah
yemeyiz,
vardır"
çünkü o varlığın kendisidir, kcndİ kendine
var olandır. Sonra 'Allah
birdir"
dc diyemeyiz; çün­
kü Allah birliğin kendisidir. Allah için "etkendir
dendir"
di­
ve ne­
dc diyemeyiz, çünkü Allah etken (müessir)
ve neden (fail) olmanın tâ kendisidir.
Varlığın basamaklar zincirinde yukarıdan aşağıya
d o ğ r u İnersek, Allah'tan sonra ikinci basamak Nus
alanıdır. Bu ikinci alan artık Allah'ın sunduğu mudak
birlikten yoksundur, çünkü İdeler alanma artık "pok/«jfe" girmiştir. Yalnız ideler cvrcnindcki çokluk, uzay
vc zaman içinde yer alan bir çokluk değildir vc bu
yüzden ideler sabit kahr, öncesiz ve sonu olmayandır.
Aynı şekilde ideler de aktif ve etkilidirler, Yalnız ide­
lerin ctkih olması başka türlüdür: O n l a r h e r çeşit dav­
ranışın öncesiz vc sonu olmayan modellerini meyda­
na geürirler.
ideler alanından sonra aşağıya doğru üçüncü ba­
samakta "ruh evreni"
bulunur.
Ruhun varlığı zaman
içinde olan bîr varlıktır. Ruh bütüncüldür ve y o k ol­
mayan bir tözdür. Ruhun dağılmaması, ölmemesi an­
cak zaman İçindedir. Nitekim ruhun etkili olmasını
sağlayan irade, zaman içinde oluşan bir olaydır. Ruh
kendisinde gizli olan irade gücü yardımıyla hareket
339
İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
halindeki bir cismi durgun duruma, durgun durum­
daki bir cismi hareket dummuna geçirebilir. Yine ira­
de gücü yardımıyla ruh cisimlere organik şekiller ka­
zandırabilir.
Ruh basamağının altında maddî olan "eşya alanı"
bulunur. Cisimler öncesiz vc sonrasız olmayıp gelip
geçicidirler. Plotinos'a göre organik olmayan varhklar
da, tıpkı organik varlıklar gibi, var olurlar vc yok
olurlar. Ruh bedene olduğu gibi, maddî olan eşyaya
da biçim verir. Aynı şekilde cisimler de aktif ve etkin
olabilirler. Ancak cismin etkin olması, kendisinde bu­
lunan bir niteliği bir başka cisme "a&tetrmast" de­
mektir. S ö z gelişi hareket durumundaki bir cisim,
kendi hareketini bir başka cisme aktarmakla, onu ha­
rekete geçirebilir. Durgun olan bir cisim d e , sahip ol­
duğu bu durgunluğu başka bir cİsmc aktararak, onu
da durgunluk durumuna getirebilir. Aym şekilde, sı­
cak bir cisim, SiCaklığmı başka bir cisme aktarabilir.
Bunların hepsi birer etkileme örneğidir.
Şimdi çeşitli varlık basamaklarının "etkileme
fimleri"n\
bİ-
karşılaştıralım: Allah'ın clkin olması, ken­
di varlığını öteki varlıklara yaymak şeklinde olur. Al­
lah bir neden değildir, aksine o , var olan bütün şey­
lerin gerçek kaynağıdır. Allah'ın bu d u r u m u , kelime­
nin tam anlamıyla, bir " y a r a r m a " durumudur. İdeler
rsc tüm çalışma ve çabalarımızın kendilerine yönel­
mesi, kendilerinin model olarak alınması şeklinde et­
kili olurlar. Ruh da cisimlere şekil kazandırma yö­
nünde etkili olur. S o n olarak cisimlerin etkisi, bir cis­
min kendi niteliklerini öteki cisimlere geçirmesi şek­
linde olur.
340
İLKÇAĞ FELStF^Si
Plorinos'a göre cisimler alanı altında b i r d e
de basamağı"
vardıı.
"mad­
Gelip geçici olan eşya nereden
gelip nereye gidiyor? Cisimler maddeden oluşurlar ve
yine maddeye dönerler. M a d d e , her türden realite­
den yoksun olan, bir "hif" olan şeydir. M a d d e , olsa
olsa, Eflâtun'un boş uzayı ile karşılaşrınlabilir. Nasd
ki boş uzay bir varlığa sahip değilse, bunun gibi mad­
de de bir varlığa sahip değildir. Sonra madde birlik­
ten, bütünlükten yoksundur. Aksine o s o n s u z çok­
luktur. S o n u ç olarak maddenin hiçbir etkisi ve afctivttesi yoktur. Madde için bir "hif" diyebiliriz,
Plotinos'a göre varhklar kendiliğinden varhk olan
Allah'tan başlayıp bir "hif" olan maddeye kadar basa­
maklar oluşturur. B i r başka deyişle, Plotinos İçin re­
alite; Allah'tan başlayarak, var olmanın ifadesi olan
boş uzaya kadar uzanan bir basamaklar dizisidir.
Aristo'nun da realiteyi basamaklandırdığını bili­
yoruz. Aristo da ilk maddeden Allah'a kadar yükse­
len bir basamaklar dİzİsi kurmuştu. Aristo'nun basa­
maklar dizisi Plotinos'tan bir noktada ayrılır. Aris­
to'ya göre evren, sürekli bir gelişim İçindedir. B u ge­
lişimin son amacı Allah'a ulaşmaktır. B u n u n içindir
ki Aristo'ya göre realite, Allah'a doğru giden sürekli
bir gelişimin ifadesidir. H e r varlık basamağı, b u geli­
şim olayında, Allah'a yaklaştıran bir basamaktır. Oy­
sa Plotinos, Aristo'nun tam aksine, basamaklar dizi­
sini Allah'a doğru yükselten basamaklar olarak değil
d e , Allah'ın bir bilimi ve tecellisi olarak anlar. Yani
Plotinos'a göre evren Allah'tan yayılıp gelişir. Oysa
Aristo gelişimin aşağıdan yukanya doğru
olduğunu
var sayar. Plotinos, evrenin gelişimi konusundaki bu
341
İ L K Ç A Û «e
OflTAÇAĞ FELSEFE
TARİHI
görüşüyle, tikel varlıklardan etkilenme olanağını kal­
dırmış, tüm realiteyi Allah'a d ö n ü ş t ü r m ü ş t ü r .
Bu
noktada Plotinos sisteminin dinsel yapısıyla karşılaşı­
rız. Oysa Aristo felsefesinde reci olan tikel nedenler
b en imscn m iştir.
Acaba insan, varlığın bu çeşitli basamaklannı nasıl
"bilir"}
İnsan, cisimler evrenini duyum ve algılarla;
ruh alanını doğrudan doğruya ruhunu v c kendini al­
gılamakla; ideler evrenini ise b u evrene akıl gözüyle
bakarak t a n ı r Yani bir yanda, cisİm türünden şeyleri
algdayan duyumlanmız, öte yandan maddesel olma­
yan şeyteri gören bİr "kaİpgSsü"mÜ2.
vardır.
S o n u ç olarak insan h e r türden varlığın kaynağı
olan Allah'ı, "Bir"'ı
nasıl bilir? Plotinos'a göre İnsa­
nın Allah'ı bilmesi için mistik, bilgisinden yararlan­
ması gerekir. İnsanın yaşamında Allah'ı doğrudan
doğruya duyup bildiği anlar vardır. B u anlar, İnsanın
bilincini yitirip kendi dışına çıktığı, kendinden geçti­
ği (cezbe) durumlardır. İnsan kendinden geçme dunımundayken Allah ile birleştiğini duyar.
Porphyri-
oi'un anlattığına g ö r e , kendinden g e ç m e (cezbe) du­
rumunu Plotinos tüm yaşamında üç k e z , kendisi İse
tek bir kez yaşamış. Kendinden g e ç m e (trans hali)
durumunda ruh kendini bedenden kurtarır,
bunun
içindir ki kendinden g e ç m e ( t r a n s - c e z b e ) insanın en
yüksek amacıdır. Ç ü n k ü insan ancak kendisini soyut­
layarak Allah ile birleşme olanağı bulur. B u noktada
Yeni Eflâtunculuk tümden mistik bir yol izlemiştir.
Buna rağmen Yeni Eflatunculuk, Eflâtun ve Aristo
felsefeleri ile her zaman boy ölçüşebilecek büyük bir
sistemdir.
342
İLKÇAĞ FELSEFESİ
İlkçağın son büyük düşünürü olan Plocİnos'tan
sonra sistemi sürdürülmüştür. Fakat sonraki Y e n i Ef­
lâtunculuk gitgide hayalci şekiller almıştır. N i t e k i m
Plotinos'un cn yakın öğrencisi Porphyrios'un, Hıris­
tiyanlık çağmda yaşamış olan Jambiichos
mmVı bir öğ­
rencisinde hayalcilik özelliği açıkça görülür.
Jamblikos (Jambiichos)
(Tahminen 270 - 330)
Kendisinden kalan birkaç parça dokümanda, onun
felsefesinin tam anlamıyla hayalci birtakım görüşlere
dayandığını görüyoruz. B u dokümanlarda
Jambiic­
hos, görülen şeylerden ç o k g ö r ü l m e y e n şeylerden,
meleklerden, şeytanlardan, daımonlardan... s ö z eder.
O n u n öğrencileri Jamblichos'a "Kutsal"
unvanı ver­
miş ve hocalanna mucizeler yüklemiştir,
Sonraki gelişiminde Yeni Eflâtunculuk tümüyle
efsaneye dönüşmüştür. Yani bu felsefe bir süre sonra
çeşidi uluslann çeşidi zamanlarda İnandıkları bir yığın
efsane ilc dolu olan bir ilahiyat olmuştur.
İlkçağın son döneminde bir dinsel kaynaşma, yani
çeşidi dinlerin birbiriyle kaynaşması olayı karakteristik
bir görünüm kazanmışür. B u dönemde, özellikle R o ­
malılar, şu ya da bu dindeki T a n n l a n n reci bir varlığa
sahip olduklarına inanıyorlardı. B u arada bu T a n n l a ­
n n g ü ç l ü ya da güçsüz olduklan da b e n i m s e m e görü­
yordu. O kadar ki, bilinmeyen Tanrıların sayısının bi­
linen Tanrılardan fazla olduğu söyleniyordu. Nitekim
bu dönemde yazılmış olan bir Hıristiyan eserinden öğ­
rendiğimize göre Atina'da bir tapınma yeri yapılmış vc
343
İ L K Ç A Û ve O R T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ
Üzerine de "Bilinmeyen Tanrı 7 p « " yazısı yazılmışur.
Bu d ö n e m d e , Tanrdarın b e d e n i n e inanıldığı için,
T a n r ı l a r a saygıda kusur olmasın d i y e , bilinmeyen
Tanrılara ayrılmış tapınakların yalnız Atina'da değil,
hemen her yerde kurulmuş olduğunu
düşünebiliriz.
Sayısız Tanrıları kapsayan bir Pttntem'da
ilahiyat bili­
minin oluşması doğaldır. E u dönemde ilaliiyat için en
temel o n a m görevini Yeni Eflâtunculuk üstlenmiştir.
Yeni Eflâtunculuğun kendisinin de sonunda bir ilahi­
yat şekline geldiğini biliyoruz. T ü m dinlerin birbiri
içine girdiği İlkçağın son dönemi, sayısız Tannlardan
oluşan Panreon'un başına, en yüksek T a n r ı olarak,
Yeni Eflâtunculuğun ^Bir'lni
koymuştur.
Bu dönemin ç o k Tanncılık (politeizm) a b m ı yü­
nünden dikkat çekici ismi imparator JuUanus
Aposta-
ta'd\r. Konstanrin M . S . 3 0 0 yıliannda Hırisdyanlığı
resmen tamdı. Fakat o n u n yeğeni vc d e kendisine
R o m a tahtında halef olan Julianus, can çekişen R o m a
dinini yeniden canlandırma girişiminde bulunmuştur.
B u n u n için Hıristiyanlığın yayılmasına engel olmak
istemiş, bu yönde pekçok önlemlere başvurmuştur.
B u nedenle kendisine "apostata, Murted" denilen J u ­
lianus, teorik alanda Yeni Eflâtunculuk sistemine da­
yanır. Felsefî söylevlerinde JuUianus'u, hocası, J a m b likos'a bağlı bir öğrenci olarak görüyoruz, onda da
kanşık bir teolojiye rasdıyoruz.
Yeni Eflâtunculuğa dayanarak Hıristiyanlığın l a r şısma çıkmak isteyen R o m a dini başarısızlığa uğradı.
Çünkü Yeni Eflâtunculuk daha çok bilginlere, aydın­
lara seslenen bir dünya görüşü sunuyordu. Bu felsefe
sistemi bir yandan kurgucu bit hayal g ü c ü n ü n , öte
344
İLKÇAĞ FELSEFESİ
yandan skolastik bir zekânın ürünüdür. Yani b u felse­
fe içinde; bir kavramlar sistemi^ bu kavramlar sistemi
İle ilişkilendirİlcn vc hayalciliğin ürünü yapılan T a n n
kurgulan yanyana bulunurlar.
Yeni Eflâtunculuğun son dönemlerinin dikkat ç e ­
ken temsilcilerinden biri, tam vc mükemmel matcma
tikçi olan
Prohlos'ıur.
Prokios (410 - 485)
Soyut düşünceye olan yetenek ve eğilimini mate­
matik alanındaki başanlanyla kanıtiamış olan
Prokios^
bu katıksız matematikçi. Tanrılar konusunda hayal
ürünü olan düşüncelere de sahipur. Geniş bilgi sahibi
bir bilgin olan Prokios, çeşidi uluslann ç o k iyi bildiği
efsanelerini bir sistem halinde toplamaya vc sistemini,
nedenleri ilc birlikte açıklayacak biçimde kurmaya ça­
lışmıştır. B u sistemin karakteristik olan noktası, hep
üçlü gruplar oluşturmaya vc bunlar arasında ilişkiler
kurmaya çalışılmasıdır. Böylece ProkloSy sonradan
gel'âc
dc raslayacağımız, dialektİk
bir şema
He-
(fizeîge)
kurmuş olur.
P r o k l o s ' u n eksik yanı, tam ve eksiksiz ( c k z a k t )
gözlemler yapmamasıdır. Aristo ve okulunun temelde
benimsediği kesin gözlemler, artık Yeni Eflâtuncu­
lukta önemini tümden yitirmiştir. G e r ç e k , doğanın
kendisinde değil d c , "kitaplar"da
aranmaya başlan­
mıştır. Yeni Eflâtunculuğun s o n d ö n e m l e r i n d e ilgi
odağı olan konulardan bİri, Eflâtun vc Aristo'yu "yorumlama&'ar.
B u , gerçeği, yalnız kitaplarda aramaya
kalkışma akımına, tüm İlkçağın sonlarında, bir bakıma
tüm Ortaçağda rastlarız. Gerçeği kitaplarda değil de
345
İLKÇAĞ va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
g ö z l e m i yapılan olaylarda aramak düşüncesi ancak
Rönesans'ta yeniden ortaya çıkacaktır, Proklos Ati­
na'da yaşamış ve A k a d e m i ' d e m ü d ü r l ü k yapmıştır.
Proklûs'un zamanında Atina'da eski felsefe okulları­
nın devam ettiğini görüyoruz. M.S. 529 yılında Ati­
na'daki felsefe okulları Bizans İmparatoru
anus"
tarafından kapatılmıştır. B u olayı "Antik
"JustİniFelse-
_^"nin sona ermesinin dış imajı olarak düşünebiliriz.
Yeni Eflâtunculuğun, zamandaşı olan Hıristiyan­
lık üzerindeki etkilerine geçmeden ö n c e , Antik evre­
nin sonunda rastladığımız düşünce akımlarım bir da­
ha gözden geçireceğiz: Bu dönemde p o z i t i f bilimler,
felsefeden tam bağımsız olarak, kendi yollarında İler­
lemiştir. B u dönemin önem verdiği bilimler arasında
aritmetik, geometri ve astronomiyi sayabiliriz. Yalmz
astronomi, astroloji ile kanşık olduğu için, dinsel bir
niteliğe bürünmüştür. Gramer alanında da, bilimsel
filolojinin
bir çeşit başlangıcı sayılabilecek olan, çalış­
malar yapılmıştır. Oldukça gelişmiş ileri bir coğrafya
bilimi bulunan bu dönemde, temeli Aristo'ya daya­
nan bitkiler (botanik) ve hayvanlar ( z o o l o j i ) da ilgi
alanı içindedir.
Felsefeye g e l i n c e : İlkçağın bu son
döneminde
S e ı t u s Emprikus'un kişiliğinde rasriadığımız şüpheci­
likten başka, Stoa okulunun da variığım sürdürdüğü­
ne tanık oluyoruz. Ancak dinsel eğilimli Yeni Eflâ­
tunculuğu, dönemin felsefe akımı olarak algılamamız
gerekir.
346
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Htristiyanhk Felsefesi
D ü ş ü n c e akımlarının temel hatlarını ç i z d i ğ i m i z
İlkçağın bu son döneminde yeni bîr din, yeni bir Ör­
güt olarak "Hıristiyanhk"
ortaya çıkmıştır. H ı r İ s d -
yanlık, kaynağı yönünden, Roma'daki çeşitli hellenis­
tik tapınmalardan biridir. M . Ö . tahminen I. yüzyılda
hellenisdk dinlerin R o m a ' d a tutunmaya ve örgütleri­
ni kurmaya başladıklarını g ö r m ü ş t ü k . A n c a k D o ­
ğu'dan gelen bu dinsel akımlar, zamanla, R o m a ' n ı n
resmi diniyle uyuşmazlığa düşmüştür. Çünkü R o m a
dini gittikçe bir devlet dini durumuna gelmişti. Bir
hellenistik dine bağlı olmak aynı zamanda resmi di­
nin çerçevesinde kalmaya, imparatora karşı gerekli ta­
pınmalarda b u l u n m a y a bir engel
oluşturmuyordu.
Romalılann birçok T a n n l a n n varlığını benimsemesi,
çeşidi dinîere aynı zamanda bağlı olmayı kolaylaşnrıyordu. Ancak tüm hellenistik dinlerin temelini, "ru­
hun
ölümsüz
olduğu"
düşünüşü oluşturur. İşte do­
ğudan gelen dinlerin R o m a ' d a kazandıkları büyük et­
kinliğin nedenini. Özellikle b u noktada, yani bireye
ölmezliği vad et melerinde aramak gerekir. Oysa rcsmİ
R o m a dini, bireylerin gelecekleri ile hiç ilgilenmeyen
soğuk bir devlet dini idi.
347
İLKÇAĞ vs ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Hellenistik dinlerde ruhun Ölümlü olmadığı düşüncesij bir başka anlayışla da İlgili bulunmaktadır.
Bu dinlerde ö n c e ölen sonra da "tekrar dirİlen"
hır
Allah kabul edilir; yanİ ilkin ölüme yenilen Allah'ın,
sonradan ölümü yendiğine inanılır. Böyle bir Allah'a
inanan bir kişiye, bellİ törenlerden geçtikten sonra,
bu Allah'ın sonuna katılacağı, npkı o n u n gİbİ yeni­
den dirileceği vadedilir. İşte t ü m hellenistik dinler
için ortak olan bu görüşler, İlk Hıristiyanlığın da ka­
rakteristiğini oluşturur,
İlk Hıristiyanlığın başlangıcında iki ana fikir ile
karşılaşıyoruz: Ö n c e ölümün nedenini "gilnah"t3 ara­
mak gerekir. Ç ü n k ü insanlar g ü n a h işlemekle Al­
lah'tan uzaklaşmış, bu nedenle aLn yazısına (kadere)
kanlamaz olmuş ve ölüme mahkûm edilmiştir. İnsa­
nın ölümden kurtulabilmesi İçİn günah işlememesi
gerekir. Ne var ki insan yalnızca kendi olanakJanyla ya
da yalnızca kendi gücüyle günahtan uzak duramaz.
İnsanın günahtan kurtulması İçin, Allah'ın
"şefaat"
(bağışlanma) edip onu günahtan kurtarması gerekir.
Böylece hrisriyanlığın İkinci ana fikrine gcimîş oluyo­
ruz: Allah "îstt"nm varhğında insan şekline girmiştir,
Allah bir büyük kahraman, bİr büyiık imparator şek­
linde görünmcmiş, aksine aşağılanan, yoksul ve zavallı
bir insan biçiminde görünmüş (tecelli etmiş)tür. B u
zavallı İnsan biçiminde Allah, pek çok hakaredere uğ­
ramış, sonunda çarmıha gerilerek ölen bir insan olarak
kendi ölümünü algılamıştır. Fakat ölümünden üç gün
sonra yeniden dirilmesiyle, Allah ölmezliğini kanıttamıştır. İşte ö n c e ölen sonra yeniden ditilen bu Al­
lah'ın alın yazısına (mukadderatına) katılan bir insan,
aynı onun gibi, ölümden sonra yeniden dirilccekrir
348
İLKÇAÛ F E L S E F e s i
Eu görüşleri ile, öteki hellenistik dinlerle ortak
düşünmekte olan Hıristiyanlığın, onlardan
"ayrılan"
yanlan vardır. Hıristiyanlık öteki hellenistik tapınma­
lardan, Allah'ın büyük bir kİşi varlığında değil d e , Isa
gibi "zavalli bir İnsan"dz görünmesi (tecelli
etmesi)
ile ayrılır. B u düşünce Hıristiyanhğm geniş biçimde
yayılması için can alıcı bir nokta olmuştur. Bu görüş
yardımıyla Hıristiyanlık, İlkçağın son dönemlerinde
büyük ölçüde var olan "ifpi" smıflannm dini olmak
imkânını bulmuştur.
Hıristiyanlığı öteki hellenistik tapınmalardan ayı­
ran ikinci nokta, aslında yahudiİiktcn alınmış olan,
"ölümüngünahtn
hir sonucu olduğu"
düşüncesidir.
Evrenin iyi ve kötü güçlerin bir savaş alanı olduğu,
kötülüğün Allah'a karşı gelmekten doğduğu düşün­
cesine Hıristiyanlık öncesi d ö n e m l e r d e de rastlandığmi biliyoruz. Nitekim Yeni Eflatunculuk iyİ ilc kö­
tüyü karşı karşıya getirmiş, iyi vc kötüyü Allah ilc
hiçliğin bir karşıtlığı olarak düşünmüştür. Hıristiyan­
lık ise savaşın "Allah" ilc "^^yra»" arasında geçtiğini
kabul eder.
Hıristiyanlığı ö t e k i hellenistik d i n l e r d e n ayıran
üçüncü nokta, kökü yine Yahudilikle olan, Hıristiyan­
lığa bağlı bir kişinin "başka hir dîne girme
yasa-
gt-'dır. Yahudilik, İlkçağda inananları yalnızca kendisi­
ne bağlamak isteyen tek dindir. Yahudilik öteki dinle­
rin Tannlannı bir "put" olarak görür. Başka bir deyiş­
le; Yahudilik İlkçağda İnananlarından yalmz Yahudi
Allah'ma tapılmasını isteyen, onların başka Tanrılara
inanmalannı yasaklayan tek "tekelci dîn"dir. Yahudilik,
cemaati sınıdı olan vc inananlarına belli üstünlükler
349
İ L K Ç A C ve
DRTAÇA£ FELSEFE
TARİHİ
tanıyan dar bir dindir. Küçük bîr cemaate dayanan bu
din, misyonerlik yapmaya, yani Yahudiliğe yeni insan­
lar kazandırmaya girişmemiştir. Oysa Hıristiyanlık
başlangıcmdan itibaren "misyonerlik"
yâpAn bir din­
dir. Hıristİyanhk, aynı Yahudilik gİbi, inananlarının
başka Taunlara tapmmalarını kesinlikle yasaklar. B u
yasağm resmî R o m a dİnİnİ de kapsadığı, Hıristiyanlan n imparatora tapınmalarını yasakladığı açıktır. S o n ­
ralan büyük bir sorun olan R o m a devleti ile Hıristi­
yanlık arasındaki çekişmenin kaynağını bu
"Tasak"t^
aramak gerekir.
R o m a dininin son zamanlarında İmparatora tapın­
ma gittikçe artan bir önem kazanmış, böylece bu din,
devlcü, imparatorun kişiliğinde Allahlaştıran bir "im^^ « r « ( ı o r diwr'^ durumuna gelmiştir. Oysa Hıristiyan­
lık, kendi Allah'ı konusundaki tekelciliği yüzünden,
imparatora tapınma ve kurbanlar sunmayı başından
beri yasaklamışür. İki din arasındaki bu görüş ayrılığı.
R o m a devleti ile Hıristiyanlığın anlaşmazlığa düşme­
sine ve bunun sonunda Hıristiyanlarla ilgili "feopw/fttrmfl" yapılmasına yol açmıştır. Ancak b u uygulama
Hıristiyanlığı zayıflatacağı yerde büsbütün güçlendir­
miştir. Çünkü pekçok inatçı din mazlumlannın orta­
ya ç ı k m a s ı n a n e d e n olan b u u y g u l a m a
sonunda,
Hıristiyanlık direnç kazanmaya ve değerini, önemini
kanıtlamaya fırsat bulmuştur. Önemli olan, bu uygu­
lama sonunda hırisriyanlığın sağlam ve köklü bir "ör­
gütlenme"
yapmak zorunda kalmış olmasıdır. Oysa
öteki hellenistik dinlerden hiçbiri bir kilise, bir üm­
met örgütü oluşturamamıştır. Hıristiyanlık inananlanni cemaatler halinde örgüücmcklc sanki devlet içinde
350
İLKÇAĞ FELSEFESİ
devlet gibi bir güce kavuşmuştur. Ycnİ dinin tümüyle
bağımsız örgütü, devletin kendisine karşı çıkmasma
neden olmuştur.
Hıristiyanlığın örgütlenmesinin güçlendiği bu dö­
nemde, R o m a devlet örgütü gücünü yitirmeye başla­
mış bulunuyordu. Varlığını sürdürebilmek için ağır
girişimlerde bulunmak zorunda kalan imparatorlu­
ğ u n siyasal örgütü, birlik ve beraberliğinden ç o k şey
yitirmişti. R o m a devletinin çözülme
döneminde
Hıristiyanlık, günden güne büyüyen bir g ü ç olarak
belirmiştir. S o n u ç olarak öyle bir an gelmiştir ki. R o ­
ma imparatorları Hıristiyanlık örgütüyle boğuşmaktan
cayarak, bu örgüte yaslanma gereği duymuştur. Nite­
kim Hıristiyanlar konusunda en şiddctii ve en son uy­
gulamayı yapan Diochtion'm
Konstantin,
takipçisi (halefi) olau
3 0 0 ytllannda Hıristiyanların İzlenmesine
ait tüm yasakları kaldırmak ve Hıristiyanlığı resmen
tanımak zorunda kalmıştır. Konstantin'in takipçisi
Julianus
Ytai
Eflâtunculuğa dayanarak R o m a dinini
yeniden canlandırmak istemişse de, bu girişiminde,
bilineceği gibi, başanlı olamamıştır.
Yeni dinde "yaytncütk"
dikkat
çekici olmuştur.
Hıristiyanlık çerçevesinde yapılan ilk yayının henüz
felsefe ile ilgisi yoktur, ilk Hıristiyan eserleri
incil"
"dört
kadrosu içinde'yazılmış olup, aslında î s a ' n m
yaşam ve düşüncelerini açıklar. Birincisi İsa'nın ölü­
münden 3 0 , dördüncüsü 9 0 yıl sonra yazılmış olan
dört incil, kuşkusuz, İsa'nın düşüncelerini gerçekçi
biçimde ele almayan, daha ç o k İsa'nın kişiliğine vc
doktrinine duyulan inançtan kaynaklanan eserlerdir.
351
İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Paulus (10 - 67 ^
Aym şeyi dört incildcn sonra yazılmış olan Pattitts'an mektupları için de söyleyebiliriz. Kendisine,
haklı olarak, Hıristiyanlığın ikinci kumcusu diyebileceğinıjz Paulus, mektuplarında insanın günahtan arın­
ması için, İsa'nın yolunda yürümesi, yani ölüp sonra
yeniden dirilcn Allah'a İnanması gerektiğine dikkat çe­
ker. Ölüm günahın sonucudur, o halde ölümden kur
tulmak, ancak günahtan kurtulmakla mümkündür. Paulus mektuplarında bu nokta üzennde özellikle durur.
Bu mcktuplardaki ikinci önemli düşünce, insanın
"tek boftna" günahkâr yapısını hiçbir zaman ycnemiyeceği inancıdır. Paulus'a göre İnsan iyiliğin neyde
olduğunu bilir; fakat b u n a rağmen o n d a , bir türiü
ö n ü n e geçemediği, kötüye karşı bir eğihm vardır. Bu
görüş ile Sokrat'm görüşlerini bir karşılaştıralım: "Er­
dem
hinidir" ve
"hif kimse bilerek kötülük
yapmaz"
diyen Sokrat'm bu iki ana görüşünde; temelde güna­
hın vc suçun bir hatadan ileri geldiği düşüncesi gizli­
dir. B u n u n için, gerçek mutluluğun nerede ve neden
oluştuğunu bilen bir insan, hataya d ü ş m e z , bunun
sonucu olarak da hiçbir zaman kötülük yapmaz. Sok­
rat'm bu ana görüşü sonraları Stoacılara, Epikürcüle­
re ve dahası Y e n i E f l â t u n c u l a r a h â k i m o l m u ş t u r .
Özellikle bu noktada, kuruluş durumunda bulunan
Hıristiyanlık vc bu yeni dini kurmakta büyük rol üst­
lenen Paulus, Sokrat'm tam karşıtı bir inanç taşır. İlk
Hıristiyanlığa g ö r e insan
"iyİ"yi bilir; fakat
buna
rağmen iyi olamaz.
Yeni d o ğ m a k t a olan Hıristiyanlığın e n ö n e m l i
m isy one derinden biri olan Paulus, pekçok Hıristiyan
352
İLKÇAĞ FELSEFESİ
cemaatleri kurmuş vc sonunda N e r o n ' u n kovuşturma­
sına uğramış ve yaşamını yirirmişrir. Hıristiyanlığm ilk
müminleri; aydm insanlardan ç o k , yoksul halk fcitlelcrindeki cahil kimselerdi. Hıristiyanlığın Allah'ının aşa­
ğılanan bir insan biçiminde görünmesi (tecelli), özel­
likle işçileri kendine çekmiştir. Başlangıçta böylc olma­
sına rağmen, sonraları durum değİşmİş, öteki sosyal
tabakalar ve sonunda filozoflar da Hmstiyanhğa katıl­
mışlardır.
Milâdın aşağı yukarı (takribi) ilk ikİ yüzyılında,
yalnızca Hıristiyanlığın "savunması"
için yazılmış
olan birtakım cserierle karşılaşıyoruz. B u eserler H ı
ristiyanların R o m a devletinin resmî kulları ( t a b ' a ) ol­
madıkları konusundaki görüşleri yanıtlamaya çalışır­
lar. İkinci olarak da bu savunmalar, Hıristiyanları
ateistlik, yani Allah'ın varlığını reddetme suçlamala­
rına karşı dururlar Hıristiyanların Allahsızlıkla suç­
lanması, yeni dinin öteki dinlerin Tanrılarım bcnimsemeyişi yüzünden oluyordu. Ü ç ü n c ü olarak bu sa­
vunmalarda Hıristiyanhğın ahlâkına ait yapılan eleşti­
riler yanıtlanır. S o n u ç olarak bu savunma yazıları Hı­
ristiyanlığın, felsefenin cn yüksek görünüşlerine, söz
gelişi bîr Stoa ya da Yeni Eflâtunculuğa hiç de aykırı
olmadığını vurgularlar. Bu arada Hıristiyanlıkta ru­
hun ölümsüzlüğü düşüncesinin bulunduğuna değini­
lir vc aynı düşüncesinin, Hıristiyan dinindeki biçimde
olmasa bile, Stoa'da ve Yeni Eflâtunculukta da var ol­
duğu ileri sürülür. Birinci dönemdeki bu savunma ça­
balarından sonra, Hıristiyanlık düşünüşünün ikinci
döneminde, Hıristiyan dininin İlkelerini "felsefî
dan
temellendirmek"
apı-
denemelerinin başlatıldığına
353
İLKÇAÛ l/e ORTAÇAÛ FELSEFE TARİHİ
tanık û l u y o n j i . B u ikinci d ö n e m d e özellikle bir ko­
nu iie, "iman
ile bilgi"
arasmdaki, yani hıristiyanla-
rm dogmaları ile felsefe arasmdaki ilişki konusuyla
uğraşılır. Hıristiyanlık vahiy yolu ile indirilmiş olan
birtakım dogmalara dayanır, Eu dogmaların mümine
yakışan bir inançla, benimsenmesini ister. Acaba saf
bir inançla benimsenmesi İstenen bu dogmaların fel­
sefe ile ilişkileri nedir? işte bu d ö n e m , t e m e l d e , b u
konuyu ele alır.
Bu d ö n e m d e bu soruya "değişik"
yanıtlar veril-
mİşür. ilk yanıtı, M . S . I - I I . yüzyıllarda rastlanan vc
öleki hellenistik dinlerde dc görülen, "Gnods"
doktri­
ninde buluruz, Gnosis, (kelime a n l a m ı ) , dinsel bir
bilgi, yani scçkİn ve mistik yapılı insanlara has olan
bir bilgidir. B u nedenle Gnostİkler "doğa
üstü"
bir
bilgiye sahip olan ayrıcalıklı insanlardır, İşte bu G n o s
tikler dinin dogmalarına yalnızca inanmanın yetmedi­
ği, dogmalann Gnostik bir yorumlamasının şart oldu­
ğunu ileri sürerler. Böylece Gnostİkler, kişisel ve mis­
tik bilginin dogmadan üstün olduğunu benimsemiş
oluyoriar.
Bu Gnosis akım bütüncül (vahdet) olmayıp, çeşitli
kollara aynimıştı. Aynca Gnosisticr, sistemlerine Hı­
ristiy anhğınkinden başka dogmaları da almaya eğilim­
lidirler. Bu bakımdan Gnosis, dönemin eğilimlerine
uygun olan bir akımdır. Şayet bu akım üstünlük sağlanabilscydi, belki de Hıristiyanlık bu a b m ı n dinsel
eğilimleri içinde kaybolur giderdi. Gittikçe güçlenen
Hıristiyan kilisesi tehlikeyi görmüş ve Gnosis akımı
İle şiddetli hir kavgaya girişmiştir.
354
İLKÇAĞ FELSEFESİ
Tenullinnus (TertuHian)
(tahminen 155 - 220)
Hıristiyan kilisesi, Gıiosis'in tam karşıtı olarak,
dogmayı her zaman bilgiden üstiin saymıştır, Ancak
bu konuda da kilise çerçevesinde çeşidi eğilimler; fel­
sefeye dost olan, felsefeye düşman olan akımlar var­
dır. Felsefeye karşı olumlu bir tutum alanlara düşman
olanlardan birisi dc Tsrtullian'dır. O n a göre d o g m a ­
ları, içeriği ne olursa olsun, yalnızca "iman"
ile be­
n i m s e m e k gerektir. B i z dogmayı y o r u m l a m a k , ona
göre U r anlam vermek hakkına sahip değiliz. O kadar
ki Tcrrullian daha da ileri giderek, d o g m a n ı n
alula
tümüyle "aj'Aîrî" olabileceğini de savunur. S ö z gelişi
Hıristiyanlıktaki Allah'ın İnsan biçimine girdiği vc bir
insan olarak acı çektiği dogması, akla tümüyle aykırı
o l a n b i r d ü ş ü n c e , bir paradokstur.
Buna rağmen
dogmalara inanmak gerekir, çünkü dogmalar akh al­
çak gönüllü olmaya zorlar. Böylece TertullİaH, dog­
malann felsefi yorumunu tümüyle reddeder. O n a gö­
re dinî inanç Dc felsefî bilgi birbirinin karşıtıdır. "İm­
kânsız olduğu ifin inanıyorum"^ yani inandığını şeye,
akıla karşı olduğu için inanınm sözü, doğrudan doğ­
ruya Tertullian tarafından söylen m cm işse b i l e , onun
anlayışını ç o k güzel açıklar. Ancak tüm bu anlayışlar
Tcrtullian'ın, aynı zamanda. Antik felsefenin d e etkisi
altında kalmasına engel değildir. Nitekim T c r t u l l i ­
an'ın Stoa'nın etkisiyle yazılmış olan ruh ile ilgili bİr
kitabı vardır. Tertullian, imanı bilgiden
bir düşünce akımına önderlik etmiştir.
355
'^HJPHit^^
tutan
İLKÇAâ va ORTAÇAĞ F£LSEF£ TARİHİ
İskenderiyeli Clemens
(150 - tahminen 211 -215 arası)
Tertullian karşıtı bir görüşü, zamantiaşı olan İs­
kenderiyeli Clemens temsil eder. İskenderiye'de bir
Hıristiyan okulunun yöneticisi olan C l e m e n s , çeşitli
kitaplar yazmıştır. B u eserierden birisi "Haltlar"
gibi
dikkat çekici bir isim taşır. Halı, çeşidi renk vc şekil­
lerden oluşan bir dokumadır, C l e m e n s ' i n kitabı da
çeşitli felsefî görüşleri, tıpkı bir hah g i b i , renkli bİr
sistem halinde göstermiştir. Clemens de inancı bilgi­
den üstün tutar, yalnız ona göre inanç ile bİlgi arasm­
da b î r karşıtlık y o k t u r . Ö n c e d o g m a y ı yakın b i r
inançla benimser, sonra da felsefeye dönersek, o za­
man inancın felsefe tarartndan da doğrulanmakta ol­
duğunu görürüz. C l e m e n s sonradan bu görüşü şu
kural ilc dile getirmişrirı "Anlamak
ifin
inanıyorum"^
yani inandığım şeyin akıl tarafindan da onaylandığını
g ö r m e k İçin inanınm.
35
S
İLKÇAâ FELSEf ESI
Kilise Bahaları (Patristik)
Dönemi
Süzünii e t t i ğ i m i z bu d ö n e m e felsefe t a r i h i n d e
"Patristİk Dönem"
ya da "Kilise Babaları
Dönemi"
denir. B u dönemde kihse bir yandan sıkı bir şekilde
örgütlenmiş üie yandan da Hıristiyan dogması tartış­
maları son ve kalıcı şeklini kazanmıştır, "ör^füt" ilc
V O ^ H İ A " birbirleriyle sıkı ilişki içindedir. Ç ü n k ü dog­
m a kendisine inanılmasını İster vc bunu sağlamak
için de bİr otoriteye, bİr örgüte gereksinim vardır.
Dinî inançla felsefi bilgi vc bilimsel bilgi arasında
nasıl bir ilişki vardır? Acaba dogmayı bilim ilc açıkla­
mak mümkün müdür.* Bu dönemin
filozoflanınn,
ya­
ni Kilise Babalarının başlıca ilgi duydukları konu bu­
dur. Bu konu ile aynı zamanda, Gnosis akımına da
değinmiş oluyoruz. Bilgiye mistik vc kişisel bir gözle
bakan Gnosriklcr onu inancın üstünde görürler. On­
lara göre, dogmanın inanılmadan önce Gnosis açısmdan bir yorumu yapılmalıdır. Bilgiyi G r o s d k l e r i n ki­
şiliğine bağlayan bİr anlayışa Kilisenin karşı çıkması
doğaldır. Nitekim Kilisenin gittikçe ortodoks bir ka­
rakter kazanması, yani tutucu olması. Gnosis doktrini­
ne karşı tepkisi olarak açıklanabilir. Kilisenin G r o s i s ' c
357
i: KÇAĞ v e O B T A Ç A Ö F E L S E F E T A R İ H İ
karşı çıkışının ikinci ncdcnİ, bu akımın
olmayan"
mori^cn
"Hıristiyan
içine almaya kalbşmasıdır. Ger­
çekte Gnosis, dönemin genel eğilimine uygun olarak,
Hıristiyanlığı içe dönük durumdan kurtarıp dİnscl bir
çerçeve içine almaya çaba göstermiştir. T ü m bu ne­
denler, örgütünü geliştirmiş ve artık az çok istikrar
kazanmış olan Kiliseyi, Gnosis akımı İle şiddetli bir
mücadeleye yöneltmiş dr.
Bu mücadele ancak y i n c "felsefenin"
y^idinw ile
yapılabilirdi. Gnostikleri yok edip y e n e b i l m e k içİn,
aynı onlar gibi, akılcı kanıtlar kullanmak gerekiyordu.
Artık sertleşmeye başlayan Hıristiyan Kilisesi, özellik­
le "Gnosis" Az savaşma gereksinimi vc zorunluluğu
duymuş vc felsefe İlc uğraşmak zomnda kalmıştır.
Gnosis'e karşı cn şiddetli karşı çıkışa, dogmaya
körü-körüne inanılmasını isteyen Tertullian'di,
rastla­
rız. İnanç ile bilginin hiçbir ilgisi olmadığını söyleyen
Tertullian, akla aykırı bİle olsa dogmaya inanılması
gerektiğini, böylece aklın ölçülü olmak zorunda kala­
cağını savunur. Hıristiyan Kilisesi T c r t u l l i a n ' ı n bu
görüşünü reddetmiştir. Nitekim Tcrtullian'ın yaşamı
Kilise ile yaptığı kavga yüzünden sona ermişcir.
Buna karşı Kilisenin
deriyeli Clemens'in
"onayladtğtgörüşü"
kişiliğinde buluruz
İsken­
Clemens'in
doktrinini şu formül ile ifade e t m e k alışkanhk haline
gelmiştir: "Anlamak İfİn inanıyorum."
Y^m dogma­
yı bir kez inançla benimsedikten s o n r a , d o g m a n m
aynı zamanda aklımıza da "wy^M»" olduğunu
görü­
rüz. Çünkü dogma akla aykırı değil, tersine uygun­
dur. B u nedenle d o g m a , aynı zamanda, insanı doğru
358
aKÇAG FELSEFESİ
o k n a , kabul edilir olana götüren yetiştirici b i r eği­
timcidir.
B u dönemde "inanc-bilgi"
konusundaki görüşler
ile, "inanp-ahlâk"
ilişkisi konusunda da karşılaşırız.
Bu konuda, "ahlâk
tümüyle Allah'm
dayanır,
yoksa ayrıca
aklımızda
mak yeteneği
var mtdtr?"
tullian, "iyiyi
"Allah'ın
buyruklarına
mı
iyiyi ve kötüyü
ayır­
şeklinde soruluyordu. Ter­
buyurduğu
fsy" olarak anlar.
Şayet Allah'ın buyruğu temel olarak ahnmazsa.,
"iyi"
kavramının hiçbir anlamı kalmaz. Tcrtullian'ın bu an­
layışı Yunan felsefesinin iyilik konusundaki
görüşü­
nün tamamen karşıtıdır. Bir Sokrat, bİr Eflâtun, bir
Aristo için " ı y j ' \ aklımızın iyi olarak gördüğü ve an­
ladığı bir şeydir; yani Yunan filozofları "iyi"yt,
ile ulaşılan "doğal
bir htlgi"
akıl
Q.özüy\c bakarlar.
B u konuda da İskenderiyeli C l e m e n s , Kilisenin
benimseyip koruduğu bir ara görüşü simgeler. O n a
göre "iyi"önct
Allah'ın buyurduğu şeydir; iâkat son­
radan b u A l l a h ' ı n b u y r u ğ u n u n g e r ç e k t e n
"rvi"ye
" ö ; ) ^ » » " olduğunu aklımızla da görüp anlamak ola­
nağı bulumz.
B ü t ü n bu anlatılanlardan, M . S . 3 0 0 yılında bir
yandan Gnosis akımına karşı, öte yandan da Tcrtulli­
an'ın dogmalar konusundaki aşırı görüşlerine karşı
Kilisenin bir savaş başlattığını görüyoruz.
Orîgenes (185 - 254)
Yunan dünyasının D o ğ u bölümünde yetişmiş olan
Origenes
İskenderiye'de Clcmcns'in okulunda görev
almıştır. Hris ti yanlığın ilk dönemi için çok ö n e m l i vc
359
• • ^ ^ ^ A Ğ VB O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARİHİ
karakteristik bİr düşünürdür, Ammriniös
Sakkas'm
öğrencisi olan Origencs'in karakterisdk yanı,
yanith
ilc Tcnİ Eflâtunculuk
Nitekim bu "kararstzUğt"
Hırİsü-
arasında sallanmasıdır.
kendisini KiJise ile anlaş­
mazlığa düşürmüş ve sonunda Hıristiyan cemaatin­
den kovulmasına neden olmuştur.
Yeni Eflâtunculuk ilc Hıristiyanlık arasında başlıca
farklardan birini, "Allah
anlaytşı"
oinşıuvar.
Hıristi­
yanlık Allah anlayışını Yahudilikten almıştır, yani Al­
lah, Hıristiyanlığa göre de, evreni yoktan yaratmış
olan bir "Taratt-cî"dıv.
Oysa Yeni Eflâtunculuk evre­
ni Allah'ın bir görüntüsü olarak düşünür, Evren,
ğın güneşten çıkıp yayılması gibi, "kutsal
bir yayılmast"dıî.
ışı­
anlamın
Origenes de Allah anlayışında da­
ha çok Yeni Eflâtunculuğa yakındır.
Hıristiyanhk ilc Yeni Eflâtunculuk bİr dc
ve iman"
"Allah
ilişkisi konusunda farklı düşünürler. Hıris­
tiyanlığa göre insan Allah'ın "yaratttğt"
bir yaratık­
tır vc bundan dolayı Allah ilc insan arasında yaratan
ve yaratılan ilişkisi geçerlidir. Ku n e d e n l e ikisinin
arasında "aşüamaz
bir upurum"
bulunur. Oysa Ye­
ni Eflâtunculuk için insan, Allah'ın bir görünüşüdür.
İnsan kendinden g e ç m e ( c e z b e ) d u r u m u n d a yeni­
den Allah İle "birleşme"
imkânına sahip olur, ancak
bu kendinden geçmenin (cezbenin) kuEısal anlamda
olması şarttın
Sonuç olarak Hıristiyanlık evrenin "belli
man
ifinde"y
bir
za­
yani, zamanın başlangıcında yaratılmış
olduğuna inanır, Aynca Hıristiyanlığa göre Allah'ın in­
san biçimine ^ r m e s i , "bir kez" olmuştur ve bu belli bir
tarihte olmuştur, bir daha yincicnmeyccektir. Origenes
360
İLKÇAâ FELSEFESİ
İ&C Hıristiyanlığın bir kez olan olayını, "zamanın
tünde"
üs­
olan olay olarak vc dc sonsuz olay olarak an­
lama eğilimindedir. B u eğilim onu, evreni
bir ^elifim"
ohrak
"yinelenen
anlamaya g ö t ü r m ü ş t ü r .
Orige-
nes'c g ö r e Allah'ın yarattığı bir yaratık olan insan,
yalmzca zayıf olduğu için günah isteyip Allah'tan aynlmıştır. O halde '^wwa/;" Allah'a başkaldırmanın bir
sonucu olmayıp, yalnızca insanın zayıf olması yüzün­
den meydana gehr. Ancak Allah bu düşkün yaratığına
yardım e d e c e k , ona şefaat (bağışlama) e d e r e k onu
düştüğü günah çukurundan çıkaracaktır. Nitekim in­
san yalnızca c e z a olarak, daha d o ğ r u s u ,
"arınsın"
günahtan
diye bir bedenle yaratılmıştır. Ceza bir dü­
zelme (ıslâh) aracı olduğu için, günahkârların tümü
sonunda günahlarmdaıı temizlenerek Allah'a d ö n m e k
olanağına sahiptir. Nitekim tüm yaratıklar (şeytan da
dahil) sonunda kurtulacak ve yeniden Aîlah ile birleşecckdr. Ancak yaratılanların zayıf olmalan devam ede­
ceğinden, bunlar Allah'tan yeniden ayrılacaklar ve bu
hareket bu şekilde sajısız kez yinelenerek sürecektir.
ü r i g e n e s ' i n , evrenin sürekli bİr döngü İçİndc ol­
duğu görüşü, Hıristiyanlığa hiç uymayan, daha çok
Gnosis'e uyan bir düşünüştür. B u ve bunun gibİ H ı ­
ristiyanlığa aykın fikirleri, Origenes'in Kilise ile arası­
nın açılmasına neden olmuştur.
Augustinus (354 - 430)
Origenes^n karşılı ve aynı zamanda Kilise Babalannın cn büyüğü olan ve en önemli kİşi olarak kabul
edilen düşünür "Att^astmus"lur.
Denilebilir k i , İlk­
çağ ile Ortaçağın sınırı üzerinde bulunan Augustinus
3S1
İLKÇAĞ vfl ÜRTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
İle Patnstik d ö n e m hem olgunluğa ulaşmış, hem de
son bulmuştur. Augustİnus, politeist ( ç o k Tanrriı)
Komalı bir subay ile Hıristiyan bir anadan doğmuş­
tur. Ö n c e çeşitli etkilerde kalan Augusdnus, çok son­
ra Hıristiyan olmuştur. Hıristiyan o l d u k t a n sonra,
gerek teorik vc gerekse pratik yönden, t ü m yaşamını
Kiliseye ayırmış, Kuzey Afrika'da piskopos olarak öl­
müştür.
Augustinus'un yaşamını, en iyi şekilde, kendisinin
yazdığı bir eserden, "Confessiones"
isimli eserinden
ö ğ r e n i y o r u z . C o n f e s s i o n e s ' i n dünya e d e b i y a t ı n d a
özel bir önemi vardır. Çünkü bu eserin, dünya edebi­
yatında ilk gerçek otobiyografi
olduğu söylenebilir.
Eserinde Augustinus bize önce gençliğini nasıl geçir­
diğini anlatır. Bu gençlik, o d ö n e m d e R o m a l ı bİr
genç İçin ahşılagclcn, öncelikle hazzı elde etmek iste­
yen ve öteki şeyleri ikinci plâna iten Epikürcü bir ya­
şam biçimidir. O n u n yaşamında karakteristik olan
şey, yaşadığı dönem ile ilişkisine birdenbire ve dc te­
sadüfen son verişidir. İlk gençlik döneminin eğlence­
ye dönük yaşamından Augusrinus'u C i c e r o ' n u n bir
eseri ile tanışması caydırmıştır. B u eser ile tanışmak,
Augustinus'a yaşamının tamamını bilim vc felsefeye
ayırma karan verdiriyor vc bunun üzerine hitabet ho­
cası oluyor. B u görevi Augusrinus fezlaca yadırgamı­
yor. Çünkü onun hitabete olan yakınlığı v c hâkimiye­
tini tüm eserlerinde görebiliyoruz.
Yalnızca felsefe ile doyuma ulaşamayan Augusti­
nus, dini bir görüşe de sahip olma gereksinimi duyar.
Bu gereksinim onu, pek karakteristik olarak, Hıristiyan
olmayan, daha çok Zerdüşt dininin t e m e l i üzerinde
362
İLKÇAĞ FELSEFESİ
kurulu Gnostik bir mezhep ile, "Mani"
m e z h e b i İlc
ilişki k u r m a y a z o r l a m ı ş t ı r . E u m e z h e p A u g u s t i nııs'tan tahminen yüz yıl kadar önce Mani isminde
İranh birİ tarafmdan kurulmuştur. Z e r d ü ş t dininin
evreni biri ötekine karşıt iki gücün, iyi ile k ö t ü n ü n ,
bir kavga alanı olarak anladığım biliyoruz. İyi ve kö­
tü başlangıcından bu yana vardır ve biri ö t e k i ile sü­
rekli kavga içindedir. Bu karşıt İkİ gücün g e r ç e k savaş
alam insan ruhudur. Augİstİnus'un Mani m e z h e b i n e
bağlanışı yalnızca bir rastlantı s o n u c u o l m a m ı ş t ı r .
Çünkii o da ötedenbcri kötünün reel bİr gtiç oldu­
ğuna inanıyordu. B u inancı ile Augustinus S o k r a t ' m
karşıtı bir anlayışa sahiptir. O daha ç o k Pdw/wj'a yak­
laşmıştır. Çünkü Sokrat'a göre "kötü"
bir realite ol­
mayıp yalnızca bir hatanın ürünüdür. Oysa Paulus'a
göre insan "iyiyi
bilir, fakat iyiye göre davranmakta
güçsüzdür, yetersizdir. K ö t ü l ü k , insanın e g o s u n d a
(nefe) bir türlü yenemediği bir güçtür. Augustinus
bir süre sonra Manizmden ayrılmıştır. E u n a , bu mes­
leğin başındakilerin boş olduklarını ( k o f olduklarım)
görmesi vc aynca Gnostik mezheplerde tümüyle ha­
yalci düşüncelerin fezlaca yer aldığının farkına var­
ması neden olmuştur.
M a n i z m d e n ayrıldıktan sonra sağlam b i r temel
bulamayan Augustinus, kendini bir süre
"şüpheciliğe"
kaptırmıştır. O d ö n e m d e şüphecilik henüz^ kendini
koruyabilen bir akımdı. Augusdnus gibi gcrçcğİ bü­
yük bir tutku ile arayan bir ruhun şüphecilikte uzun
süre kalamayacağı doğaldır. B u n u n İçindir ki P l o ­
tinos'un felsefesini tanıması kendisi için g e r ç e k bir
kurtuluş olmuştur. T ü m şüphelerinden kurtulup bu
363
İLKÇAĞ v& OfiTAÇAÛ F£LS£F£ TARİHİ
kez dc Yeni Eflâtuncu o k n A u g u s t i n u s , yaşamının
sonuna kadar bu felsefeye olan sevgisini v c ilgisini ko­
rumuştur.
Coşkun bir gençlik yaşamı sonunda, sırası iJe Manizm, şüphecilik ve yeni Eflâtunculuğun
etkilerinde
kalan Augustinus, sonunda Milano Piskoposu A m b rosius'un kişisel etkisi ile Hıristiyanlığa kazanılmışür
( 3 8 7 ) . B u andan itibaren artık Augustinus Hristİyan
Kilisesinin başlıca destekçilerinden ve koruyuculanndan biri olmuştur. Hıristiyan oluşu ile birlikte Augustüius'un aynı zamanda, cn aktif yazariık dönemi de
başlamış oldu.
Augustinus'un
bugün elimizde b u l u n a n ilk eseri
akademicilere, yani Scpdklcre karşı yazılmış olan po­
lemik bir eser (Conta
Academicos)diT.
Akademinin
bir dönemden sonra şüpheci bir yola saptığını biliyo­
ruz, Augustinus'un ilk eserinin şüphecilik, şiddet vc
tutkuyla savaşan bir kitap oluşu, kendisi içİn çok ka­
rakter isrikrir.
Augustinus şüpheciliğe karşı yaptığı eleştirilerini
İki temele dayandınr. Ö n c e : Bir gerçek var olmalıdır
vc insanda bu gerçeğe sahip olma imkânlan bulun­
malıdır. Aksi halde insan ruhu yok olmaya mahkûm
olur. Çünkü sonsuza dek şüphe d u r u m u , ruhu yok
olmaya sürüJdcyen bİr talihsizliktir. B u n u n İçİn insa­
nın dayanabileceği bir gerçeğin var o l m a s ı kesinkes
gereklidir.
Yeniçağda Alman edebiyatçısı vc filozofu
Lenin^
tarafindan söylenmiş vc Aydınlanma D ö n e m i ' n i n dü­
şüncesini çok iyi yansıtan bir deyi^ vardır. Lcssıng'e
g ö r c gerçeğe sahip olmaktan çok daha yüksek bir şey
364
İLKÇAÛ FELSEFESİ
v a r d ı r , b u da, g e r ç e ğ i elde e t m e y e "paba
mektir.
göster­
Çünkü insan gerçeğe hiçbir zaman tam ola­
rak sahip olamayacak, ancak gerçeğe daha çok: "yaklapma" çaba ve eğilimi taşıyacaktır. Aynı şekilde İlk­
çağdaki ılımlı şüpheciler de bu görüştedirler. Oysa
Augusdnus bu görüşe şiddcdc karşı çıkar. O n a göre
insanın bazı sağlam gerçeklere sahip olması v e bun­
larla ilgili sarsılmaz bir inanç taşıması mudaka gerekli­
dir. Aksi halde insan felâkete sürüklenir. O halde Au­
gustinus için, Lcssİng'İn tam karşıtı bir görüşle, ger­
çeğe yönelmek değil, doğrudan doğruya g e r ç e ğ e sa­
hip olmak insanı mutlu edebilir. Gerçeğe sahİp olmak
ise, bu gerçeğe insanın tüm benliğiyle
"inanması"
dcmckdr. İnanç vc şüphe birİ Ötckisiyle uyuşması ola­
naksız iki zıtlıktır.
Augustinus'un
Septikleri eleştirisinde dayandığı
ikinci temel şudur: Kendilerinden şüphe edilemeye­
cek olan birtakım açık-seçik bilgiler gerçekten vardır.
S ö z gelişi "manttk
tikeleri"
bu türden bilgilerdir.
Aynı şekilde m a t e m a t i ğ i n ana ilkeleri de kesin bir
açık-seçik geçerliUk taşırlar. Aynca "kendimizin
olduğundan"
var
kuşku duymayız, bu konuda kesin bir
inanç sahibiyiz. Oysa söz gelişi dış evrenin gerçekli­
ğinden şüphe etmek mümkündür. "DÎŞ evren hir
ger­
pek mi, yoksa yalmzca
mt­
dtr?"
bir görünüp
ya da bir rüya
diye haklı olarak kuşkulanabilirim. Anca.k ken­
dimin var olduğundan, hiçbir şekilde kuşkulanmam.
"Düpünebilmem"
bana var olduğumu, bunun sonucu
olarak ruhumun var olduğunu kamdar. Bir bilince sa­
hip olduğumu bilmek, benim için en açık-seçik bilgi­
dir. B u görüşleriyle Augustinus, Yeniçağ başlangıcındaki
365
i: K-yAĞ VB OPiThÇ^Û
FELSEFE T A ' i ' l ' I
bir filozofun, Descartes'ın ünlü bİr düşüncesini daha
önceden Vurgulamış bulunuyor.
Mantık vc matematik ilkelerinin gerçekliğine ge
lincc: Mantık olsun matematik olsun kendilerinden
kuşku duyulmayacak, kesin gerçek düşüncelere da­
yanırlar. B u düşünceleri gerçek şekilleri İle düşüne­
bilecek bir varlığa gereksinim vardır, M a n r ı k ve ma­
tematiğin kanunları, aynı zamanda, uzay ve zaman
ile ilgili olmayıp, uzay vc zamanın dışındadırlar. S ö z
gelişi "2K2=4" kuralının gerçekliği, nc belli bir yerde
ve ne belli bir zamanda oluşmuştur. B u kural, belli
bir yer ya da belli bir zamanda yok olamayacaktır
da. Bu gerçekler, kendilerini d ü ş ü n e c e k olan uzay
vc zaman dışındaki bir varhğın, yani "AUah"\v\
var
olmasını şart kılarlar Böylece A u g u s t i n u s kendile­
rinden kuşku duyulamayacak ikt varlığı dile getirmiş
oluyor; Ruh vc
Allah.
D o ğ a ya da cisimler evreni var m ı d i r l B u n d a n
şüphelenebilirim. Nitekim Augustinus için maddi do­
ğanın var olup olmadığını bilmenin, var ise onunla il­
gili bilgi edinmenin önemi yoktur. O n a göre önemli
olanj insanın kendisini vc daha da önemlisi Allah'ı ta­
nımasıdır. Bunun için o: "Ben yalmz
bilmek
istiyorum,
gerisi
Allah'ı
beni ilgilendirmez"
ve ruhu
dv/or. Al­
lah'ı ve ruhu bilmek insanı mudu eder. Oysa doğayı
tanımak İnsana hiçbir şey kazandırmaz.
Allah'ı bilmek ile ruhu bilmek, bin öteki ile sıkı­
dan sıkıya İlgilidir. Çünkü biz Allah'ı, Allah ile ruh
arasında bir analoji kurarak cn iyi bir şekilde tanıyabi­
liriz. Çünkü insan ruhu, bir "salt ruh" (mahz m h ) olan
"Kutsal
ruh" modeline göre yaratılmıştır. İnsanda bir
366
İLKÇAÛ FELSEFESİ
İrade olduğu gibi, Allah da, h e r şeyden ö n c e , irade
sahibi olan bir varlıktır.
Allah evreni "Özgür iradesiyle"
yaratmıştır. B u
noktada Augusdnus'un Yeni Eflâtunculuk karşıtı bir
tutum alarak, Hıristiyanlığı tutmakta olduğunu g ö ­
rüyoruz. Augustinus'a göre Eflâtun ve Yeni Eflaîuncular gerçeğe yaklaşmışlar, fakat tam olarak o n a ula­
şamamışlardır. Çünkü evren ve insan. Yeni Eflâtunculann savunduğu gibi, "Kutsal
töz"ün bir aydınlat
ması ve yaratması olmayıp, aksine Allah'ın yoktan ya­
rattığı varlıklardır. H e r yerde hazır ve nazır (gören^
bakan, nazar e d e n ) olan AJlah, uzay ve zamanın dı­
şındadır. Oysa Allah'ın bir eseri olan evren, zaman
içinde bulunur,
"Zaman"
mayan'12
denilen şey nedir.* Zamanın "sonu
ol-
ne tür bir İlişkisi vardır? Augustinus'un za­
man konusundaki düşünceleri belki dc felsefenin cn
derin düşüncelcrindcndİr denilebilir. Antik felsefe
uzay ile çok uğraşmış, buna karşın zaman ile pek az
ilgilenmiştir. İlkçağda zaman sorununu ciddî olarak
ele alan ilk felsefe, Yeni Eflâtunculuktur. Augustinus
ise zaman kavramım, birçok yerde, tüm düşünceleri­
nin temeline yerleştirmiştir.
"Zaman
nedir?"
sorusuna Augustinus çok dikkat
çekici bir yanıt veriyor: "Bana
manın
sorulmaz
ne olduğunu
biliyordum,
zamanın
ne olduğunu
soruimadığt
ancak
bilemez
sürece
sorular
oldum.
za­
sorulur
" Au­
gustinus'a göre zaman; geçmiş, şu an ve gelecekten
meydana gelir. Bu üç zaman çeşidi içinde gerçekten
var olan yalnızca şu andır. Geçmişin arük bir varlığı
yoktur. Gelecek ise henüz yoktur. Fakat tam anlamı
367
İLKÇAÛ V9 ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
İle ele alındığında, şu an; geçmiş ile gelecek arasmda
bulunan bir zaman anıdır. Bunun içindir ki zaman,
varlık ile yolduk arasında bulunan, var olan ile var ol­
mayanın karışımı olan bir şeydir ve zamanda yokluk
yanı, varkk yanına göre ç o k daha genişür. Çünkü bir
yandan artık var olmaktan çıkmış olan muazzam bir
geçmiş ile henüz hiçbir varlığı bulunmayan uzun bir
gelecek arasında şu an, ancak küçücük b i r andır. Al­
lah evreni yoktan yarattığı için, bu evrenin yokluğu
kapsaması da ç o k doğaldır.
Bir yokluk olan geçmiş vc gelecek bizim için nasıl
ve ne şekilde 'V/ır" olabiliyor? Bizde
"hatirlama"yz-
tcneği olmasaydı geçmiş konusunda, bir
"bekleme"
olanağı bulunmasaydı gelecek konusunda hiçbir şey
bilemezdik. Hatırlama ancak şu an olabilir, yani ben
geçmişi ancak şu andaki durum anında hatırlayabili­
rim. Aynı şekilde bekleme de geleceğe şu an açısın­
dan bir bakıştır. Sonuç olarak geçmiş ve gelecek an­
cak bir hatırlama vc bir beklemeye sahİp olan varlıklar
için var olabilir. Hatırlamak ve beklemek yeteneğin­
den yoksun olan bir yarauk için, geçmiş ve gelecek
hiçbir şey ifade etmeyen boş kelimelerden oluşur. O
halde geçmiş ve gelecek; hatıdama ve bekleme yete­
neğine sahip olanlar, yani "insan
bilincine"
sahip
olanlar için vardır. Bu bilinci ortadan kaldırırsak, ge­
nellikle zamanı da ortadan kaldırmış oluruz. B u ne­
denle zaman içinde bulunan evren, ancak bu türden
bir bilinç taşıyan yaranklar içindir.
"Dûğa"nm
zaman içinde bulunduğunu vc eşyanın
zaman içinde hareket ettiğini söyleriz. Fakat zamanın
varlığı için insan bilincinin var olması gerektir. O halde
36B
İL UÇAâ FELSEFESİ
zaman İçinde bulunan evren yalnızca bir görünüşten,
yalnızca İnsan bilincinin ürününden oluşur. Augusti­
nus'a g ö r e ; d o ğ a , kendiliğinden var olmayatı insan
bilincini yaratmakla, bu bilinç için bir g ö r ü n ü ş t e n
ibaret olan doğa evrenini de yaratmış oldu.
Allah'ın evreni "betli bir zaman
tığı^ yoha
evrenin
başlangıçtan
anında
m^t
beri mi var
yarat-
olduğu?"
sorusu tartışılmıştır. Augusünus'a göre bu iki görüş
arasındaki ayrılığın hiçbir anlamı yoktur. Ç ü n k ü za­
manın "kendisi"
de Allah'ın bir yaratmasıdır. Nite­
kim zaman, Allah'ın İnsan bilincini yaratnğı anda var
olmuştur.
T ü m bu görüşlerin ağırlık merkezini; ö n c e s i z , so­
nu olmayan vc evreni yoktan yaratmış bulunan
M/-
/fl/f" görüşünün oluşturduğunu kolaylıkla görebiliyo­
ruz. İnsanı kendi örneğine göre yaratan Allah, bu ne­
denle onu "Szgür iradeli"
bir yaratık yapmıştır. Al­
lah'ın özgür ve yaratıcı iradesi gibi, insanın iradesi dc
"baflangifta
" özgür ve yaratıcı idi. İnsan Allah'ın ya­
ratmış olduğu bir "yaratık"
idi ve yapısı gereği, yani
bir yaratık sıfetı ile, insan Allah'ın iradesine başkaldırmış, aynı o n u n gibi olmak isteği d u y m u ş t u r . İşte,
Augustinus'a göre, "ilkgiinahtn"
\iLyniL%\.
bu başkal-
dınştır, Acaba insan niçin günah işlemiştir? Başlangıç­
ta melek olan insan neden Allah'ın g ö z ü n d e n düş­
müş bir şeytan olmuştur? Augustinus, Origencs'in sa­
vunduğu g i b i , insanın zayıf bir yaratık o l d u ğ u n d a n
günah işlemiş olduğunu reddeder. O n a göre insan,
yalnızca gururu yüzünden başkaldırmış, yalnızca kendi­
rli beğenmişliğinden Allah ile bir olmak, kendini evre­
nin merkezi yapmak istemiş, böylece Allah'ın iradesine
369
İ L K Ç A Ğ «9 O R T A Ç A Ğ FELSEFE T A R İ H İ
karşı gelmiştir. O halde Augustinus İçin günah, Sok­
rat'ın anladığı gibİ, muduluğa giden yolda işlenen bir
hata olmayıp, aksine yaratılanın yaradana karşı ayak­
lanmasının sonucudur.
Augustinus bu başkaldırısı yalnızca insana ait say­
m a z . O n u n , "kötü"nütı
"feytan"m
realitesine i n a n d ı ğ ı , yani
gerçekten var olduğuna inandığını biliyo­
r u z . O n a g ö r c ; b u kötü g ü ç "Şeytan'\
sandığı gibi, başından beri "Allah"
değildir, Aksine şeytan "düfmf^'\
manizmin
ile savaş halinde
Allah'ın koruma­
sından yoksun kalmış bir melektir. E u n e d e n l e şey­
tan da başkaidırmış yaratıklardan b i r i d i r . B ö y l e c e
Augusdnus Allah'a başkaldırışını "bütün"
yaratıklara
uygulamıştır.
Yaratılanlann AJlah'ın iradesine karşı gelmelerinin
belli bir sonucu olmuştur. S ö z gelişi insanın iradesi
başlangıçta gerçekten tam özgür ve yaratıcı bir irade
idi. B u yüzden insan Allah'a başcğmcyc d e başkaldır­
maya da aynı ölçüde yeteneklidir. Ancak b i r kez gü­
nah işledikten sonra, insan ö z g ü r iradesini yitirmiş,
artık kendini bu günahtan "yalntz
basma"
kurtarma
olanağından yoksun kalmıştır, B u n d a n b ö y l e insan
ancak Allah'ın "yardımı
min"
ile" kurtulabilir. Fakat
"ki­
bağışlanmaya hak kazanıp kurtuluşa erişeceği,
yalnızca Allah'ın bileceği bir iştir. O halde Augusti­
nus, Origenes gibi, sonunda tüm yaratılmışların Al­
lah'a döneceklerini reddeder. O n u n g ö r ü ş ü n e g ö r c
yaratılmışların ancak bir b s m ı bağışlanmaya (şefaat)
ulaşacak ve yeniden Allah ile birleşecek, Allah'ın yar­
dımından y o k s u n kalan ö t e k i l e r İse s o n s u z a kadar
şeytan İle biriikte kalacaktır. Allah'ın hikmetine akıl
370
JLKÇAĞ FELSEFESİ
e r d i r e m e d i ğ i m i z iradesi, yaratılmışların bazılarının
kurtulmasını dilemiş, bazılannı İse lanctlemiştir. Böy­
lece Augustinus, insanın alın yazısının ö n c e d e n belir­
lenmiş olduğuna İnanmış oluyor. Bu yüzden Augus­
tinus, insanın iyi ve dindar bir yaşam sürdürmesi so­
n u n d a kurtuluşa u l a ş a c a ğ m ı kabul eden
Pelagtus
isimli piskoposun görüşüne dc karşı çıkmıştır. Bu ak­
tardığımız düşüncelerini Augustinus'un
"Kutsal
Dev­
let" isimli ana eserinde bulabiliriz.
"Kutsal
Devlet"'m
yazılmasına bİr tariiıİ olay ne­
den olmuştur. O d ö n e m d e R o m a kenti, u7-un za­
mandan bu yana ilk kez, bir Cermen kabilesi olan
G o d a r tarafından işgal edilerek yağmalanmıştı, O za­
manın dünyası üzerinde çok büyük bir etki yaratan
bu olay, özellikle Romanda Hıristiyanlık karşıtı bir akı­
mın oluşmasına yol açtı. Eskİ R o m a Tannlarının bıra­
kılıp yerine Hıristiyanlığın konulması, bu felâketin ne­
deni olarak gösterilmek İstenmiştir. İşte Augustinus,
ana eseri "Kutsal
Devlet"ı
Hıristiyanlık için bir tehlike
oluşturan bu olumsuz akımı önlemek amacıyla yaz­
mıştır. Eser amacının çok dışına çıkmış, genellikle insan-evren, birey-devlet, insan-kilise ilişkilerini araşuran bir eser özeHlği kazanmıştir.
Augustinus'un
bu ilişkiler konusunda nc düşün­
düğünü daha iyi tanıyabilmek için, ö n c e Antik felse­
fede "en yüksek erdem'^m
ne olduğunu g ö z d e n geçi­
relim; Eflâtun'a göre en yüksek erdem
"adAlet"xk.
Adalet ruhun uyum içinde bulunmasıdır. Adil olan
bir kimse, ruhunun bütün fonksiyonları arasında tam
bir uyum elde etmiş olan insanlardan olur. Devletin
âdil olması, devlet içindeki çeşidi zümrelerin üzerlerine
3 7 1
ILKÇAĞ V9ORTAÇAĞ FELSEFE TARIH!
düşen görevi gereği gibi yapıp "hütün"dcki
uyurnu
sağlamaları ile m ü m k ü n olur. Eflâtun'a görc insan
âdil olmayı» yani ruhunda bir uyum sağlayabilmeyi
"kendi^Ueüyh"
başarabilir. Ayrıca insan âdil bir dev­
let kurmak iktidarına da sahiptir.
Aristo için en yüitsck erdem, "doğru
olan
orta"yı
b u l m a k u r Aristo'ya göre de insan, aklım doğru kul­
lanmak koşuluyla, bu İdeali gerçekleştirebilir. S o n u ç ­
ta bu en yüksek erdeme sahip olan bir kimse, İnsanın
tüm çabalarının amacı olan muduluğa ulaşmış olur.
O halde insan muduluğa "kendigücüyle"
varabilir.
Augustinus'a göre en ^ k s e k erdem, insanın
lah'a
başeğmesi",
"Al­
iradesini Allah'ın iradesine sunma­
sıdır. B i r başka deyişle: E n yüksek e r d e m , insanın
kendini alçak gönüllü vc kendine değer vermeyen bİrj
olarak Allah'ın iradesine bağımlı kılmasıdır. Yaratıcı
olan Allah ile yaratılmış olan insan arasmda aşılmasına
imkân olmayan bir uçurum vardır. Allah evrenin mer­
kezidir ve zaten evren Allah'ın büyüklüğünü göster­
mek için yaratılmıştır. İnsan da dahil, tüm yaratılmış­
lar evrenin bir parçasıdır vc tüm evren yalnızca Al­
lah'ın büyüklüğünü vc şanını kanıtlamak için vardır.
İşte bundan dolayı insan "yaratilmtf"
bİr varlık ol­
duğunu sürekli g ö z önünde tutmalı ve sürekli olarak
yaratılmış bİri olduğu bilincini taşımalıdır. Nitekim
alçak gönüllülük, yaratılmış olduğumuz bilincine sa­
hip olmamızda gizlidir,
İnsan günah işlemesi yüzünden, Allah karşısında
yaratılmış biri olmak durumundan çıkmıştır. İnsan
kendisi yaratıcı olmak istemiş, kendisini evrenin merke­
zi yapmaya kalkmıştır. B u ise yaraolmışın yaraücısına
372
İLKÇAĞ FELSEFESİ
İsyanıdır. E u isyan sonucunda evrene, bir daha hiç
kaybohTiamak üzere, günah girmiş oldu. GüLiah işle­
mek yüzünden dün>'adaki barış ve huzur kaybolmuş,
bunun yerini sonsuza dek bir boğuşma almıştır. Böy­
lece yaratılanlar yaratıcıya karşı, uluslar birbirine karşı
kavgayı başlatmış, toplum yönedcileriyle, çocuklar ai­
leleriyle kavgah olmuşlardır. Kısaca: Günah sonucun­
da tüm evreni bir "huzursuzluk"
kzphmışur.
Bu genel huzursuzluk İnsanın ruhuna kadar yayıl­
mıştır. G ü n a h olayından sonra insamn ruhunda da
bir kavga, zorlamaların abla karşı kavgası başlamıştır.
Normal olarak akim buyruğunda bulunan, akla hiz­
met ile yükümlü olan zorlamalar, bundan sonra isyan
etmiş ve tüm insanı baskı altına almak yolunu tut
muştur, Böylece zorlamaların doyunilması amaç ol­
muştur. Oysa tüm zorlamalar cinsiyet, mülkiyet, ikudar vb. aslında yalnızca birer araçtıHar.
A u g u s t i n u s ' a g ö r e bu genel barış ve huzurdan
yoksun olma durumu, insan İçin gerçek bir
liktir."
"tıtlihsiz-
İnsan en yüksek hayır olarak, sürekli bir bans
vc huzura ulaşma çabası göstermelidir, A u g u s d n u s
b u barış ve huzur İle; yalnızca uluslararası banşı değil,
belki daha çok insanın Allah ile ve kendisiyle uzlaşmış
olmasını kasteder. Günah insanın İradesini felç etti­
ğinden, insan için artık en yüksek hayır bildiği bans
ve huzura yalnız kendi iradesiyle ulaşma olasılığı orta­
dan kalkmıştır, İnsan bans ve huzurun değerini ç o k
İyi bildiği halde, yine de çok "güflü"
olmak tutkusu­
nu sürekli olarak içinde taşır.
İnsanı bu mutsuz durumdan ancak "Altah'tn
dlmt"
yar-
kurtarabilir. İnsan yalnız Allah'ın izni ve yardımı
ilc huzursuzluktan kurtulup kurtuluşa ulaşabilir.
373
İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TAFî-i-i
Herkesin herkes ile uğraşması, "devlet"
dcniicn
ku­
rumun düğmasma neden olmuştur. Hep silaha daya­
nan dünya devletleri birer "iktidar
ve hâkimiyet"
cıdırlar. Böylece dünya devletleri "kötif"dcn
ara­
yana olu­
yor. Çünkü Augustinus'a görc iktidar kütünün tâ ken­
disidir. Bu İddialannı daha da ileriye götüren Augusri­
nus, R o m a da dahil, tüm devlederin birer yağma ve
baskı örgütünden başka bİr şey olmadıklarını savunur.
Devlet denilen güç örgütü, kaçmılması İmkânsız
olan bir "zorunluluk"
ile oluşmuştur. Ç ü n k ü ancak
güçlerin zorlamasıyla insanlardaki k ö t ü zorlamalar
frenlenip baskı altına alınabilir. Şayet devlet ortadan
kaldırılacak olursa insanlar birbirlerine düşer, bu güç
örgütü yerini, muazzam bir anarşiye bırakır. O halde
Augustinus'a göre devlet kaçınılması m ü m k ü n olma­
yan "zorunlu
hir
kötülüktür."
Eu noktada Eflâtun ve Aristo'nun görüşlerini Augustinus'unki ile karşılaştınrsak: Gerek Eflâtun vc ge­
rekse Aristo için devlet kendiliğinden iyiliktir. H e r İki
filozofa göre insan birey olarak değil, devlerin bir va­
tandaşı olması bakımından anlam vc yapısını kavraya­
bilir. Oysa Augustinus devleri "kötü"nün.
bir şekilde
görünüşü olarak düşünür. Yalnız insanın günahkâr
doğası nedeniyle devle:, kendisinden vazgeçilemeyen
gerekli vc zorunlu bir kötülüktür.
Yeryüzünde devletten başka bir örgütün daha gü­
cü vardır ki, bu da "Kilise"dir.
Kilisenin devletten
farkı, Allah tarafından kurulmuş bir kurum olmasıdır.
Allah Kiliseyi yalnızca kendi lûtiu için bireylere aract
olsun diye kurmuştur. Kilise, devlet gibi bir güç ör­
gütü olduğundan, "iyiyi
ve "kötü"yü
374
birlikte içinde
İLKÇAĞ FELSEFESİ
laşır. T ü m İşlerini Allah adına gören Kilisenin görevi,
A l l a h ' m lûtfuna e r e c e k kimseleri kucağında topla­
maktır ve bu nedenle "Kİlİse
"Kutsal
Devlet",
devletten
üstün "dür.
İnsanlık tarihinin ana hatlarını
çizmek İçİn girişilmiş bir teşebbüstür, Augustinus in­
sanlık tarihini üç büyük b ö l ü m e ayırır: İnsanın yara­
dılışından günah olayına kadar, günah olayından Kili­
senin kuruluşuna kadar ve son olarak da Kilisenin ku­
ruluşundan kıyamete kadar olan dönemler. Dünyanın
sonunda Allah'ın adalet divanı kurulacak vc bu
sal Mahkeme"
"Kut­
tüm insanlar için yargıda bulun acaknr.
Bu karar sonucunda b i r yanda Allah'a özgür iradeleri
ile başeğmcyi, yeniden öğrenmiş olan insanlar
sal Devkt"\
"Kut­
kuracaklar, öte yanda ise lanetlenmiş in­
sanlar, içinde sonu olmayan bir huzursuzluğun vc ta­
lihsizliğin hâkim olacağı "Şeytanin
Devleti"v\\
oluş­
turacaklardır. B u iki devletin ayrılması, insanlık tarihi­
nin a m k sonunun geldiğinin bir sembolü sayılacakur.
Ancak bu dünya durdukça b u iki devlet, tam ve açık
biçimde biri ötekinden ayrılmamış olduğundan, biri
ötekinin İçine girmiş durumda olacaklardır.
Kilise gelecekteki Kutsal Devleti hazırlayan bir kunıluştur, fakat henüz Kutsal Devletin kendisi değildir.
Augustinus dünya devleti var o l d u k ç a , merkezinin
R o m a olmasını ç o k doğal sayar. Ancak Augustinus
dünya devletinin artık sonunun yaklaşmış olduğuna
inanır. Nitekim "kıyametin
yakın
olduğu"
Auşunccsv,
Hıristiyan lığın ilk dönemi vc genellikle tüm s o n dö­
nemleri için karakteristiktir. İsa'nın kendisi d c kıya­
metin yakın olduğunu söylemişti Bu nedenle ilk Hıris­
tiyan cemaatleri h c m c n h e r g ü n dünyanın
375
sonunu
İLKÇAĞ va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİKİ
bLkJcmişlerdi. Oysa Ortaçağa girildikçe yakın bİr kıya­
met düşüncesi kaybolmuş vc bunun sonucunda Orta­
çağ sağlam ve sürekli kurumlar oluşturmaya başlamıştır.
"Kutsal Devletlin
etkisi güçlü oldu. Nitekim Au­
gustinus'un felsefesini dikkate almadan bundan son­
raki dönemi, yani Ortaçağı anlamaya İmkân yoktur.
Augusrinus'un kendisi Antİk dönem ile Ortaçağın sı­
n ı r l a n ü z e r i n d e d i r , fakat e ğ i l i m l e r i i l e daha ç o k
İlkçağa aittir.
376
Ortaçağ Felsefesi
ORTAÇAâ FELSEFESİ
Orta-f ağ Felsefesi (Skolastik Felsefe)
Augustinus'un
"Kutsal
D£vUt"'mın
belli bir mrih-
seJ nedenden, yani R o m a ' n ı n G o t l a r tarafindan ele
geçirilmesi üzerine yazıldığını vurgulamıştık. B u ese­
rin yazılması, Avrupa kıtasındaki kavimlerin büyük bir
"göf"e. girişriklcri vc sonunda R o m a ' n ı n yıkıldığı bİr
döneme rastlar. Avrupa'nın genç kavimlerinin b u göç
hareketi, bundan daha bir-iki yüzyıl önce başlamıştı.
Nitekim Kuzeyden Güneye doğru Cermenler v e D o ­
ğudan Batıya d o ğ r u da Slavlar hareket halindeydi.
Kendini çeşitli yönlerden sıkıştıran bu genç kavimlere
karşı R o m a kendini savunmak zorunda kaldı. Buna
paralel olarak Roma'nın bir dc bu kavimler tarafindan
içten içe \'urulduğuna tanık oluyoruz. Özellikle mer­
kez kenderde nüfusun çok azalması yüzünden, Roma
bu genç kavimlerden ücretli askerler edinmeye başla­
mıştı. Sonuç olarak İmparatoduğu dıştan ve içten sı­
kıştıran bu kavimler R o m a kentini d c ele geçirdiler.
Böylece Augustinus'tan az bir zaman sonra Batı R o ­
m a devleti ç ö k t ü . Enkazı üzerinde çeşitli C e r m e n
devletleri kuruldu. B u n a karşı D o ğ u R o m a devleti
daha bin yıl yaşamış, fakat o da Doğudan gelen ka­
vimlerin, özellikle Türklerin zorlaması ile ö n c e dar
bir alana sıbştırılmış vc sonunda ortadan kalkmıştır.
379
İLKÇflG VB OHTAÇAĞ FELSEFE 7ARİHİ
"Kavimler
"tahribine"
Göfii"
Batıda kültürün büyük ölçüde
neden olmuştur. Bu göç hareketi vc bu­
nun yarattığı savaşlar yüzünden Antik edebiyatın bü­
yük bir kısmı yok olmuştur. Geriye küçük vc cılız bir
miras kalabilmiştir. Ortaçağnı ilk d ö n e m i n d e felsefî
edebiyat adına Batının elinde ancak Eflâtun'un T i m a ­
ios diyalogu vc Aristo'nun birkaç eseri buİLinuyordıı.
Bunlara bir de Yeni Eflâtunculuk etkisi altında yazıl­
mış Kilise Babaları'nın eserlerini ekleyebiliriz.
Onacağın ilk döneminde hâkim olan felsefe, Yeni
Eflâtuncu renk taşıyan bir Hıristiyan felsefesidir. O r ­
taçağ felsefesi İlkçağ felsefesinden özellikle bir nokta­
da aynlır. Ortaçağa has olan felsefeye "Skolastik"
nir. Skolastik, okul; "medrese
bilimi"
de-
anlamına gelir
(latincc s c h o l a = û k u l ) ; çünkü bu d ö n e m i n felsefesi
gerçeği aramaktan ç o k , okul vc medresede
len."
"öğreti­
bilgilerden ibaretti. Ortaçağ medresesinde yani
manastir okullarında "yedi
özgür
sanat"
denilen şu
dersler okutuluyordu: Gramer, astronomi, müzik, hi-^
tabet, dialcktik ( m a n t ı k ) , aritmetik, geometri. B u öğ­
retimin tacını da, doğal olarak ilahiyat (teoloji) oluş­
turuyordu. Bir kez daha vurgularsak: Skolastiğin
cı araştırma değil, "eğitim
ve
H e m e n tüm O n a ç a ğ felsefesinin skolastik,
"okul
sistemi"
ama­
öğretimedir.
yani bİr
olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için
Ortaçağ filozofları kendilerini araştırıcı değil, hoca sa­
yar. Çünkü Ortaçağ filozoflan gerçeğe; "zaten",
sa­
hip olduklarına inanıyorlardı. B u n u n için dc ayrıca
gerçeği aramaya gerek görmüyorlardı. Onlara g ö r e
gerçek aslında "dinin
dqgmalari"Tida
belirlenmiştir.
Yapılacak tek şey, bu dogmaları bir "sistem"
300
halinde
ORTAÇAĞ
FELSEFESİ
düzenlemek, yani akim kavrayabileceği bir duruma
getirmektir. Sistemleştİrilen d o g m a l a r , daha sonra
okulda gençlere ''frt7^i" olarak aynen aktarılır. Batıda,
özellikle Lâtin Avnıpada, felsefe eğitimi medreselerde
yapılırdı. H o c a l a r da rahiplerdi. Ortaçağ felsefesinin
karakteristik özelliği, skolastik oluşudur.
Oysa İlkçağda, birbirleriyle uğraşan
ğişik
mytda"
"feptH
ve de­
akımlar vardı. İlkçağ felsefesi bize dü­
şünce sistemlerinin zengin bir çeşitlemesini sunar;
M a t e r y a l i z m , idealizm, septisizm, d o g m a t i z m gibi
birbirlerine karşı akımlann Antik dönemde ortaya çı­
karak yan yana yaşadıklarım görüyûmz. Ortaçağda bu
çeşİdenmc artık kaybolmuştur. Skolastik, O r t a ç a ğ fel­
sefelerinin hemen hepsinin t e m e l karakterini oluştu­
rur. S o n r a ; İlkçağ filozofları, düşünce yapıtlarının
"yaputlart"
olarak anlaşılıyordu. B u n a karşın Orta­
çağ filozoflan kendilerini "aynı sistem
likte
pahfan"
üzerinde
bir­
düşünürier olarak algılarlar. B u siste­
min işlemesinde, herkesin kendine g ö r c , küçük ya da
büyük bir payı vardır. Ortaçağ düşünürleri için karak­
teristik eserler, çeşitli alanlara ait bilgileri bir araya
toplayan "summa'\'^T
(özetlcr)dır, Çünkü Ortaçağa
göre herhangi bir alana aİt bilgiler zaten Kilisenin
dogmalannda toplanmıştır. B u nedenle üzerinde tar­
tışma yapılarak, çözümlenmesi gereken bir sorun bu­
lunmuyordu.
O r t a ç a ğ filozoflarının üzerinde anlaşamadıkları
"tek" bir sorun vardı; Bu da. Antik dönemden miras
kalmış olan "tümeller
sorunundu.
T ü m e l kavramla­
rın realitesi konusu, tartışmaların kaynağını oluştur­
muştur. B u s o m n Eflâtun'dan b u yana süregelmişrir.
381
İLKÇAĞ va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Eflâtun'un tümel kavramları reel birer varlık olarak
benimsediğini biliyoruz. B u kavram realizminin tam
karşın ise nominalizmdir. Nominalizme göre, Eflâ­
tun'un kendilerine realite eklediği t ü m e l kavramlar,
birbirine benzeyen varlıklara bİzim verdiğimiz isim­
lerden oluşurlar. T ü m e l kavramlar insanın bilincinde
oluşmuş olup aynca bir variiğa sahip değildir, Aristo
ise, Eflâtun'un kavram realizmi ilc bunun tam karşıtı
olan nominalizmin arasında bir tutum almıştır. O n a
göre de tümel kavramlann bİr realitesi vardır, ancak
bu realite bireylerin kendisinde bulunur, bireylerin
dışında kavramlar aynca var olmaz. Aristo da. Eflâtun
gibi, insanın kendiliğinden var oluşunu kabul eder,
bu, insanın kendisinde bulunan bir şeydir.
İlkçağda var olan bu üç ayn görüşe, yani
realizm^i,
nominalizm
ve Aristoculuğa,
kavram
Ortaçağda
yeniden rastlanz. O kadar ki, Ortaçağda ciddi tartış­
malara ve aynhklara neden olan tek sorunun bu oldu­
ğu söylenebilir. B u aynhğın tarihini izlersek görürüz
ki, Ortaçağın ilk dönemlerinde daha ç o k kavram re­
alizmi hâkimdir. Skolastiğin en parlak d ö n e m i olan
X I L yüzyılda Aristoculuk hâkim olmuştur. Skolasti­
ğin son dönemi olan X W , yüzyılda nominalizmin et­
kisi ağır basar. A n c a k ; n o m i n a l i z m , aynı zamanda
Skolasüğin çöküşünü ve a m k sona ermekte olduğu­
nu da ifade etmektedir.
Ortaçağda tartışmaya neden olan tek sorunun An­
tik dönemden miras kalan bir sorun olması dikkat çe­
kicidir. Ortaçağ felsefesine yön veren büyük otorite­
ler "Eflâtun" yç. 'Aristo'dur.
382
Ancak Ortaçağ felsefesi
OFÎTAÇAĞ FELSEFESİ
üzerinde Eflatun'un etkisinden s ö z ederken b u etki­
nin daha ç o k Ycnİ Eflâtunculuktan geldiğini g ö z ar­
dı edemeyiz. Ç ü n k ü Yeni Eflâtunculuk, Eflatun'un
idelerini Hıristiyanlığm İdeleri İle birleştirme olanağı
veriyordu. B î r başka deyişle: Yenİ Eflâtunculuk, ide­
leri Allah'ın düşündüğü fikirler biçimine sokmakla,
Eflatun'un idelerini m o n o t e i s t bİr dinin Allah'ı ile
birleşrirmeye olanak tanıyordu. Eflâtun vc Aristo'yu
otorite olarak tanıyan Ortaçağ felsefesi, zaten kendi­
ni h e r zaman "otoritelere"
göre ayarlamıştır. D o ğ a ­
nın doğrudan doğruya g ö z l e m i , bu d o n e m için bir
kuşku konusu değildir; ancak aslolan, kitaplardan
e d i n i l e n bilgilerdir. B u n e d e n l e O r t a ç a ğ felsefesi,
g e r ç e ğ i kendi araştıran yaratıcı bir düşünüş olamı­
yor. Daha ç o k öğrenileni öğretmekten oluşan bîr et­
kinlik olarak kalıyor. B u n a rağmen Ortaçağ filozof­
larının başanlannı büsbütün küçük g ö r m e m e k gere­
kir. Ç ü n k ü var olan düşünceleri çelişkisiz bir sistem
içinde toplamak girişimi, ç o k keskin bir zekâ vc ye­
tenek gerektirir.
Dikkatimizi Avrupa'nın
"BaUstna",
yani Lârin
Avrupa^ya çevirirsek, Augustinus'un ö l ü m ü n d e n son­
raki Ortaçağın ilk döneminde Avrupa'nın bu bölü­
m ü n d e büyük bir "düpünce
gerilemesi"n&
tanık olu­
yoruz. Antik d ö n e m i n soyut ürünlerinin büyük bir
b ö l ü m ü , "Kavimler
GöfÜ"nar\
gürültü ve yıkıntılan
arasında yok olmuştur. B u nedenle bu d ö n e m d e pek
az h o c a ve okul vardır. Bağımsız düşünceli düşünür­
lere, h e m e n hemen hiç rastlanmaz. İlkçağın bu ilk
döneminde ismi anılması gereken bir düşünür, İriandalı "Johannes
Eriu^ena
"dır.
333
İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİKİ
Johannes Eriu^ena (810 - 877)
irlandalı olan Johannes
Eriugena
kral olan Kel
Karlın daved üzerine Paris'e gelmişdr. "Saray
/w'^nda b i r süre h o c a l ı k yapmıştır.
"Dogmanın
Faylapiması
Üzerine"
Oku-
Eriugena'dan
isimli bir eser bu­
gün elimizde bulunmaktadır. Açık mistik dinsel eği­
limler içeren bu eser. Yeni Eflâtunculuğun güçlü bir
biçimde etkisi altındadır; nitekim daha sonra bu ne­
denle kilise tarafindan reddedilmiştir.
Eriugcna'ya göre doğanın, birbirinden ayn olan,
dört alanı vardır. O n c e yaratılmamış o l a n , fakat ken­
disi yaratan doğa, yani "Allah"
vardır. Eriugena ya­
ratmayı Yeni Eflâtunculuktaki gibi anlar, Allah'tan,
"Eflâtun'un
idelerİ"nİ
içeren doğa oluşmuştur. B u
ikinci alanda tüm varlıkların başlangıcı v c bitimi ol­
mayan örnekleri bulunur. Doğanın bu ikinci alam Al­
lah tarahndan yaratılmıştır. Ancak, kendisi de, yarat­
ma gücüne sahiptir. Çünkü doğanın b u
bölümünü
oluşturan ideler eşyanın meydana gelmesine neden
olur. Doğanın üçüncü alamnı, yaranimış o l a n ve ken­
dileri yaratmaktan yoksun bulunan "c^Vrw/er" oluştu­
rur.' S o n olarak, doğanın b ü t ü n ü n d e y a da çeşitli
alanlannda, yaratılmamış vc a m k kendisi d c yaratma­
yan doğaya; yaııİ "-ı4//fl&"a, sonunda gerçekleşecek
olan, yeniden kavuşma "egilim'I
vurdu,
Eriugcna'nın
düşüncesine göre, Allah doğanın yalnız başında de­
ğil, sonunda da bulunur. Yani evren, Allah'tan başla­
yıp yinc Allah'a ulaşan bir devir hareketidir. Doğanın
tüm amacı, dönüp dolaşıp sonunda yeniden Allah'a
ulaşmaktır.
384
O R : A Ç A Ğ FELSEFESİ
Eriugcna'nın Hıristiyan olmalctan ç o k Yeni Eflâ­
tuncu o!an bu görüşleri, aym zamanda "olumsuz
İIÂ-
hiyat"m da başlangıcı olmuştur. Eriugena'ya g ö r e Al­
lah konusundaki tüm savunduklanmız doğru olmak­
tan çok yanlışurlar. Çünkü Allah için "mutlak ^iif mhihidir,
bütünlüğün
(vahdet)
kendisidir
vb.. " dedi­
ğimde bütün bunlar, AJlah'ın niteliğini tam olarak
ortaya koyamayan ve koyamayacak olan sıfatlardır.
Bir cisme bir sıfat yüklediğimiz zaman, aynı zaman­
da, b u cismin bu niteliğin karşıtı olanlannı dışında bı­
raktığını söylemiş oluruz. S ö z gelişi tebeşire beyazdır
demek, aynı zamanda, tebeşir siyah değildir demektir
de. Ancak Allah konusunda böyle bir yargıda bulunamayız. Çünkü Allah'ın var olduğunu bİle söyleyeme­
yiz, zira Allah, aym zamanda, her şeyin içinde kaybol­
duğu bir uçunımdur da. Görülüyor ki Eriugena için
ancak olumsuz ilahiyat mümkündür. Çünkü Allah'a
bazı sı&tlar yükleyip d e , bunların karşıtlarını kendi­
sinden kaldıramıyoruz. Aynca Allah'ı
"kavramak"
gelişi güzel bİr objeyi kavramaya b e n z e m e z . Allah'ı
kavramak istersek, yalnızca dikkatimizi kendisine yö­
neltmek yeterli değildir. Bunun için bilinci tümüyle
susturmak, tam bir kendinden geçme d u r u m u (cez­
b e ) sağlamak gerekir. Bu noktada Erıugena felsefesi­
nin tam anlamıyla mistik olan yanıyla tanışmış bulu­
nuyoruz. B u türden düşüncelere, yani Allah'ı kavra­
mak için kesinkes bilincin sınırlarını aşmak gerektiği
ve Allah ile ancak kendinden g e ç m e durumunda birleşilebileceği g ö r ü ş ü n e , O r t a ç a ğ ve Y e n i ç a ğ ı n tüm
mistiklerinde rastlarız. Ancak gerçek vc saf Skolasti­
ğin b u gibi mistik görüşleri reddedip, onlarla kavgaya
385
I L K Ç A Û VB 0 R 7 A Ç A Ğ F E L S E F E
TAFIIHİ
tutuşmasını doğal karşılamak gerekin Ç ü n k ü gerçek
Skolastik, Allah'ın niteliğini " j f l t ' l ^ r / e r / f f " anlamaya
çalışır.
T ü m bu mistik eğilimlerine rağmen, Eriugena'yı
tam bir Ortaçağ filozofu sayabiliriz. Ç ü n k ü onun fel­
sefesinde de
" asıl k o n u olarak işlenmiştir. Or­
t a ç a ğ felsefesi, h e r şeyden ö n c e , bir t e o l o j i {ilahiy3t)dir. D o ğ a konuları bu felsefe içİn ancak ikinci
plânda gelir.
Ortaçağın jlk dönemleri ( V . - X . yüzyıllar) Batı için
bir gerileme dönemidir. B u d ö n e m d e ,
Eriugena'dan
başka ismini anmaya d e ğ e r bir özellikte düşünür yok­
tur. Fakat aynı d ö n e m d e " D ^ w " n u n özellikle örgüt­
lenme durumunda bulunan
rumu tümüyle başkadır.
386
"İslâm"
dünyasının
du­
OHTAÇAÛ FELSEFESİ
İslâm Felsefesi
V . - X , yüzyıllar arasında Batıda Lâiin dünyasında
kültürel bir çöküş vc düşkünlük görülürken. D o ğ u d a ,
İslâm Dünyasında, bir yükseliş ile karşılaşıyoruz. B u
nedenle D o ğ u Dünyası o d ö n e m d e , yalnız felsefe için
değil, aynı zamanda bilimler vc uygulamalan
yönün­
den de verimli bir ortamdır. Yükselme durumundaki
bu D o ğ u İslâm felsefesi, a y n r O r t a ç a ğ Batı felsefesi
gibi, sıkıdan sıkıya İlkçağ otoritelerine bağlıdır. An­
cak D o ğ u , İlkçağın bİlim ve felsefe literatürüne, Batı­
ya g ö r e , çok daha geniş ölçüde sahiptir. B u nedenle
Doğu-İslâm dünyasında Aristo vc Aristo'nun eserleri
daha ilk başta, büyük bir rol üstlenmiştir. N i t e k i m
D o ğ u d a , Batıdan ç o k daha ö n c e , Aristoculuk akımı
başlamıştır. Batı ise Aristo'yu, ancak Arapların yaptığı
çeviriler aracılığı İle tanıyabilmişcir. Şimdi biraz da
"İslâm
felsefesi"ndcn,
fakat yalnızca ana h a t l a n y l a
söz edelim.
İslâm felsefesinde ö n c e , başlı basma bir kişilik ola­
rak, "Pflra/ıt" İlc karşılaşıyoruz.
337
İLKÇAÛ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Farabi (870 - 950)
Aslen Türk oJan Farabi'dc karakteristik bir
Eflâtuncu
mistizm'\
"Teni
buluruz. Farabi'nin eserierin-
dcn, kendisinin Eflâtun'u tanıdığını, eserlerini oku­
muş o l d u ğ u n u anlıyoruz. Çünkü Farabi *nin devlet
felsefesi ve ahlâk görüşleri Eflâtun'un devlet ve ahlâk
konusundaki eğilimlerini fazlaca hatırlatmaktadır.
Gerçi Earabi Aristo'yu da bilir vc tanır. Fakat Yeni
Eflâtunculuğun etkileri onda çok açıktır. Farabi için
her bilgide Allah'a kanimak, Allah tarafindan aydınla­
tılmış olmak esastır. B u nedenle onda, h e r mistikte
olduğu gibi, gözlem aksiyondan üstündür.
îbniSina
(980-1037)
İslâm felsefesinde Farabi'nin yanında öteki önemli
bir kişilik, ' T ^ M Î S i n a ' d ı r . Lârinler kendisine
na" derler. Farabi daha çok "îlâhiyatfIy
tuncu
ve mistik
(dindar)
Teni
"AvicenEflâ­
"An. F a r a b i ' d c Aristocu
u n s u r J a r , Y e n i E f l â t u n c u e t k i l e r e g ö r e , d a h a az
önemlidir. Farabi, insanın Allah ile olan ilişkisi konu­
suyla ilgilenir; insanın doğa ile olan ilişkileri kendisini
ancak ikinci derecede ilgilendirir. Bunun yanında Fa­
rabi siyaset felsefesiyle de uğraşmış, bu konuda özclİLİde Eflâtun'a dayanmıştır.
Oysa İbni Sina'da büsbütün başka b i r kişilik ile
karşılaşıyoruz. İbni S i n a "hekim"A\rj
"doğa
bilgi-
» j " d i r . Aristocu unsurların İbni S i n a ' d a Farabi'ye
oranla, daha ağır basması bundandır. Nitekim Ortaça­
ğın tüm doğa araştırmalarında, gerek fizikte, gerek bi­
yolojide, Aristo'nun düşünceleri nazım rolü oynar.
388
ORTAÇAĞ FELSEFESİ
Farabi ile î b n i Sina arasında bulduğumuz farklılık,
aynen Eflâtun vc Aristo arasmda yaşanmışur. Aristo
bir doğa bilginidir, oysa Eflâtun temelde dinsel çeşni­
si olan bir düşünceye sahiptir. Sonra Aristo kavram
teşkilini doğa bilimine dayandırır. Bu nedenle Orta
çağda doğa konulanyla uğraşan bir kİşi, zorunlu ola­
rak Aristo'ya yönelir.
İ b n i Sina bir doğa bilgini olmasına rağmen, ilahi­
yat vc felsefe dc ilgi alanına girer. Nitekim O n a c a ğ ı n
üzerinde tartıştığı tek s o m n olan "tümeller"
konusu­
nu onda da buluyomz. Fazla olarak İbni S i n a ' d a bu
k o n u n u n , Skolastiğin parlak d ö n e m i n d e
doyurucu
bir ç ö z ü m saydan, bir formülüne dc rastlıyomz. T ü ­
mel kavram İle bireyin ilişkisi nedir? Acaba bunlardan
hangisi aslında recidir? T ü m e l kavram mı, yoksa birey
mi? T ü m e l kavramlar gerçekten reel birer varlık mı­
dırlar, yoksak bunlar İnsan düşüncesinin yarattığı bi­
rer bilgi aracı mıdırlarl* İbni Sina'ya göre t ü m e l kav­
ramlan biz oluşturumz. G ö z l e m l e r yapar, söz gelişi
s o m u t tikel daireleri görür ve sonra bundan tümel
olan daire kavramını çıkannz. O halde tümel kavram
insan düşüncesinin bir ürünüdür. Ancak, İkinci ola­
rak, tümel kavramlar, Aristo'nun gösterdiği g i b i , tikel
eşyada da saklıdırlar. Biz her o b j e d e , bu objenin yapı­
sını, bağlı olduğu cins yönünden ne gibi özellikler
gösterdiğini araştırabİliriz. S ö z gelişi her insanda, bi­
reysel özelliklerden başka, bir d c "insan olup" yanı
bulunur. Bununla birlikte, üçüncü olarak, tümel kav­
ramlar tikel eşyadan "önce"Ğ\r[ct. Çünkü tümel kav­
ramlar Allah'a has olan düşüncelerdir. Allah, t e k tek
insanı yaratmadan ö n c e , insan idesini düşünmüştür,
369
J L K Ç A Û «e O F İ T A Ç A S F E L S E F E
TARİHİ
Allah ö n c e at İdesim düşünmüş, sonra tikel atlan yaratmiŞDr. O halde, î b n i Sina'ya g ö r c , "tümel"
"üf"
şekilde recidir:
1. Allah'ın düşündüğü ideler olarak,
2 . Tikel eşyanın iç yapısı (demni mahiyet) olarak,
3 . Soyut kavramlar olarak.
Gasali
(1059-1111)
Farabi vc İbni Sina'nın karşısına, İslâm felsefesinin
üçüncü önemli Jdşiliğİ olan GazalihW
rak çıkar. Gazali "şüphecilik"
eleştirmen ola­
\\z "jw»w ""'ı birleştirme
girişiminde bulunan özel bİr düşünür tipidir. Gazali,
Eflâtuncu Farabi ile Aristocu İbni Sina^yı birer rasyo­
nalist sayar. Ona göre bu iki filozof da dogmayı rasyonalleştirmck, yani açık-scçik sözleri aklın anlayabi­
leceği bir şekle sokmak, akıl İle aydınlatmak istemiş­
tir. Böylelikle, Gazalİ'yc g ö r e , gerek Fa.rabi gerekse
İbni Sina aklı imanın üstüne koymuş oldular. Oysa
Gazali dini, bilimsel bilginin "karpm"
o\^w bir şey di-
ye yommlar. Ona görc dinİn dogmalan bilimsel açık­
lamalarla, bilimsel bilgilerle aydınlatıl a m az. D i n i n
dogmaları yerine bilimin bilgileri konulamaz. Gazali,
Farabİ'nİn ve İbni Sina'nın karşıtı olarak, dogmayı
bilgiden üstün sayıyor ve böylece, İlkçağ şüpheciliği­
ni sürdürmüş oluyor.
Gazali şüpheciliğin bütün kamtlannı yalmzca "bi­
limsel
bilgiye
katyt" kullanmaya kalkar ve bunun için
dc bilimsel bilginin son derece önemsiz ve çürük bir
temci üzerinde oturmakta olduğunu kanıtlamaya ça­
lışır O n a göre bilimsel bilgi, kanıtlanması olanaksız
3 9 0
ORTAÇAĞ fELSEFESI
bulunan birtakım varsayımlara dayanır. Şayet d o g m a ­
lara körükörünc inanılmasını İstiyor diye din cliştiriyorsa, aynı eleştiri bilim içinde yapılabilir. Bu görüşü­
nü d o ğ r u l a m a k içİn de Gazali teorik m a t e m a t i ğ i n
içinde yüzdüğü ç ö z ü m l c n c m e m i ş güçlüklere dikkat
çeker. S ö z geüşi uzay ve zamanın sınırsız bölünebileceği düşüncesi, bu tür güçlükleri içinde taşır, Aynca
Gazali, bilimlerin temellerinden birİ olan
her olayın bir nedeni
olduğu"
"doğada
varsayımının da güç­
lüklerle dolu olduğunu gösterir. Sebep vc s o n u ç kav­
ramlan arasındaki İlişkinin hİç de açık olmadığını, bir­
ç o k kez sebep ile sonuç arasmdaki ilişkiyi anlayamadı­
ğımızı söyler. S o n u ç olarak bilim, kanıüanması ola­
naksız bulunan temellere dayanır. Bunun için güveni­
lir değildir vc çürüktür. Böylece Gazali bilime saldırmakla dİni korumuş, yani bilime karşı şüpheci bir tu­
tum almakla, mistisizme içtenlikle inanmış dindar in­
san tipini savunmuş ve aynı zamanda dinin dogmala­
rını akıl ile aydmlatmaya, desteklemeye çalışan s k o b s riğc karşı da cephe almış oluyor.
Farabi, İbni Sina vc Gazah D o ğ u İslâm kültürü­
nün üç büyük temsilcisidir. Ö n c e Doğuda gelişen bu
kültür, sonralan Batıya da geçmiş vc İspanya İlc Fas'­
ta büyük bir etki alanı kazanmıştır, Nitekim Ortaça­
ğın ilk yarısında tüm İspanyol kültürü ram anlamı ile
İslâm kültürünün etkisi alündadır.
İbni
Rüfd(1126-lî98)
İslâm etkisi alündaki İspanyol topraklarında yeti­
şen düşünürler arasında en dikkat çekici olanı
ba'\\
ibni Rüşd'diit
(ismin lâtincelcşmiş şcklİ
391
KurtuAverro-
İLKÇAÛ veORTAÇAd FELSEFE TARİHİ
cr'tjr). İbni Rüşd'ün kişiliğinde ilk gerçek Aristocu ile
karşılaşırız. O , gcncilildc O r t a ç a ğ Aristoculuğunun
temsilcisidir. İ b n i Rüşd Aristo'yu yalnızca
"filozof
diye anar, yani o filozof dediğinde kesinkes Aristo'yu
kasteder. Nitekim İbni Rüşd eserlerini d e Aristo'nun
açıklama ve yorumlan biçiminde yazmıştır. İşte Batı
Lâtin dünyası Aristo'yu bu açıklamalar vc yorumlann
çevirilerinden tanımıştır. Ancak İbni Rüşd Aristo yorumlannda, kendisini sonraki Ortodoks Aristoculuk­
tan tamamen ayıran, son derece belirli bir yön izler.
Aristo hakkında daha İlkçağda yapılan
Aristo'nun "bireysel
ruhun
Ültnezliği
yorumlarda,
"m benimseyip
b e n i m s e m e d i ğ i k o n u s u tartışmalara y o l a ç m ı ş t ı r .
Doğrudan Aristo'nun eserleriyle bu s o r u n u ç ö z m e
olanağı bulunmuyor. îbni Rüşd'e göre Aristo bireysel
ruhun ölmezliğine taraf olmamıştır. İbni Rüşd'ün yo­
rumuna göre Aristo ruhu iki parçaya ayırıyor ki bu
parçaların b İ r b i ç n e oranı, madde vc g ö r ü n t ü s ü n ü n
birbirine olan oranlan gibidir. Bir yanda tüm insan­
larda ortaklaşa bulunan akıl vardır. B u akıl birdir, ya­
ni her insanın başka türlü bir aklı yoktur. İnsan, bu
ortak akıldan pay alması nedeniyle düşünür ve bilîr.
İşte bu "tümel
aktl"
ölümsüzdür. Fakat Öte yanda
insanın bir de ölümlü olan bireysel ruhu vardır. Bir
başka deyişle söylersek. Bireysel m h madde evrenine,
tüm insanlar için ortaklaşa olan akıl ise soyut (manâ)
evrene aittir.
Buna bir başka s o m n u da ekleyelim: Allah evreni
acaba "belli
bir anda
mı?" yaratmıştır, yoksa evren
Allah'ın sonu olmayan bir yaratması mıdır? İbni Rüşd
İkinci anlayıştan yanadır. Böylelikle İbni R ü ş d her iki
392
ORTAÇAĞ
FELSEFESİ
konuda da Gazali'dcn ayrılmış oluyor. Ç ü n k ü î b n i
Rüşd, GazaJi'nin aksine, felsefeyi dinden üstün tut­
makta, dinin dogmalan yerine felsefenin açıklamaları­
nı koymaktadır. Din bireysel ruhun ölmezliğini kabul
eder. Oysa İbni Rüşd, buna karşılık, tümel aklın öl­
mezliğini savunur. Sonra din; evrenin Allah tarafın­
dan bir anda yaratdmış olduğuna inanır. İ b n i Rüşd
ise, dinin bu anlayışına karşı, daha çok Yeni Eflâtun­
culuğun anlayışına yaklaşarak, evreni sonsuz bir yaratdış olarak anlar.
Moses Maimuni*
(1135 -1204)
O r t a ç a ğ ı n ilk g e r ç e k A r i s t o c u s u o l a n
Rüşd'ün izini Moses Maimımi
İbni
(Lâtince söylenişi: Mİ-
a m o n i d e s , D o ğ u d a k i söylenişi ile; İ b n i M e ' m u n )
isimli bir "Tahudi"
filozofu
sürdürmüştür ki, onun
Ortaçağın belli bir dönemi üzerinde etkisi büyük ol­
muştur. Maimuni için de "gerpek y*7ö.sö/" Aristo'dur
ve hiç kimse Aristo kadar g e r ç e ğ e yakiaşamamıştır.
Aynı şekilde o da Hıristiyanlığın ve öteki dinlerin
Aristoculuk ile yorumlanabileceğine inanır. M a i m u n i
î b n i R ü ş d ilc b i r l e ş e r e k , din ilc felsefe
arasında
önemli bir ayrılık olmadığını, yalnız dinin daha çok
anımsa fıçılarla, felsefenin İse kavramlarla düşünüldü­
ğünü söyler.
Maimuni bazı noktalarda İbni Rüşd'den ileri gi­
derek onu aşar. M a i m u n i ' y e göre din ile felsefenin
"ayrütğa"
düştüğü her y e r d e , daha ç o k felsefeye
inanmak gerekir. B i r başka deyişle: Vahye dayanan
'
Lâti:>ce: Miam Onldas. Doğuda: ibni Me'mun.
393
•.l.<ÇF-.Ü^e ORTAÇAĞ FELSEFE TABİHİ
din kurallan ilc felsefi bilgiler arasmda bir anlaşmazlık
olduğu zaman, dini ".fsiB^o^ijfe^^ karşılamak gerekir.
Burada ilk kez, "akla
dayanan
bir din"
anlayışı ilc
karşılaştığımızı söylemeliyiz. İskenderiyeli Clemens
"anlamak
ipin inanıyorum"
diyordu.
Maimuni'yc
göre ise, yalnızca imana dayanan din, ancak bir ilk
aşamadır. Bundan sonra, akla dayanan bir din doğa­
caktır. Ancak bir felsefî bilgi halinde olan dinİ kurallar
bizi kutsal gerçeklere ulaştırabilir. M a İ m t m i de, aynı
İ b n i Rüşd gibi, sonralan Skolasüğin parlak dönemine
temel olacak olan, gerçek Aristoculuğun temsilcilerindcndır.
îbni HMun
(1333 -1406)
Islâm-Yahudi felsefesinin yine Batı
olan bir başka düşünür îbni
bölümünden
Haldun'dur-
dun'un kişiliğinde, ilk kez gerçek bir "tarih
İbni Hal­
filozofu"
ilc karşılaşıyoruz. İlkçağda tarih felsefesi, hemen he­
men, yok gibidir. Antik dönemin fılozotUn daha ç o k
doğa ilc İlgilenmişler, tarihe fazlaca ilgi duymamışlar­
dır. Ortaçağın başlarında bu durum tümüyle değişti.
Tarih felsefesinin Augusdnus'un sisteminde nc kadar
g e n i ş yer aldığını h a t ı r l a y a c a ğ ı z . A n c a k A u g u s t i ­
nus'un tarih felsefesi, tümüyle dîni temellerden çıka­
rılmış olan bir tarih yapısalcılığıdır. O y s a Ibnİ Hal­
dun'un, tarih felsefesi karşısındaki t u t u m u tamamen
farklıdır. O tarİh felsefesini "empirik"
h'\x temel üze­
rine kurmaya çalışır. Birçok tarihi incelemeler yapmış
olan vc özellikle İslâm devletlerinin tarihini çok iyi
bilen İ b n i Haldun'un araşnrmalannda şu durum dik­
katini çekmiştir: İslâm devletleri kuruluyor, belli bir
394
ORTAÇAĞ FELSEFESİ
gelişme dönemi yaşıyor, sonra da yıkılıyor. İ b n İ Hald^m'a görc [dm dcvlçt kuruluşlannm kaçınılmaz sonu
budur. Acaba bunun nedeni n c olabilir? Devletlerin
önce yavaş yavaş yükselip sonra da gerilemesi neden
kaynaklanıyor? İ b n i H a l d u n b u sorundan ö n c e b i r
başka konuyu ele alıyor: İnsanlan bir devlet halinde
birleştiren sebep nedir? B u soruya verdiği yanıtta İbni
H a l d u n , "dayantfma"
kelimesiyle karşılayabileceği­
miz bir kavramı, açıklamalan içine alıyor.
Tarih felsefesini, ilk olarak, tarihi olaylara dayandı­
ran İ b n i Haldun, İslâm felsefesinin en dikkat çekici
isimlerinden biridir. İbni Haldun öncelikle şu soruyu
soruyor: Bir devlet olarak yanyana yaşayan insanların
bu birliktelikleri neye dayanır? B u soruyu İ b n i Hal­
dun, "dayanıpna"
kavramı ile yanıtlıyor. O n a göre
t o p l u m yaşamında ancak "dayantfma
irilit3ci"nin
bulunduğu yerde, yani bireylerin birbirini karşılıklı
olarak destekledikleri yerde dayanışma olanağı vardır.
Acaba dayanışma duygusu neye dayanır? B u duygu
çeşitli etkilere, s ö z gelişi ortaklaşa ırk birliğine, din
bidiğine, tarihi kader bidiğine dayanabilir. İ b n i Hal­
dun için önemli olan nokta, tüm bu temellerden "ön­
ce" insanda bir topluluk bilincinin var olması gerekir.
Yani insan öteki insanlarla akraba olduğu içİn değil,
akrabalık "bilincini"
duyduğu
için dayanışma duy­
gusu taşır. Ya da insan aynı dİne bağlı olduğu için de­
ğil d e , böyle b i r bağın bilincine sahip o l d u ğ u için
kendisim ötekiler ile dayanışma içinde duyar. O halde
bir bağın var olduğuna ait olan bilinç, bağlılığın ken­
disinden daha önemlidir. Çünkü söz gelişi aynı kandan
gelindiğine dayanan bir dayanışma bilinci, b u ortak
395
İLKÇAĞ v« ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
biyolojik birlik, yaJnizca bir yanılgı olsa bile, yinc dc,
gcîişme olanağı bulur. Bir başka deyişle diyebiliriz ki:
Devlet biyolojik bir birlik olmayıp "ruhsal"
ür. Devleti ayakta tutan "bilinp"xic.
bir birlifc-
B u bilincin dışın­
da kalan bağların gerçekten var olup olmadığı konu­
su, ikinci derecede önem taşır,
İbni H a l d u n ' a göre her devlet, belli bir
göre "gelişir".
şablona
H e r devlet başlangıçta, köylü sınıfına
dayanan " t o n m " devletidir. Nühısun artması ile dev­
let şekli değişme gösterir. Devlet köyden "kent"c
bİr
gelişme içindedir. Başlangıçta devleti sırtlayan sınıf
köylülerdi. Yavaş yavaş devleti kent halkı taşıyacak
duruma geldi. Ancak devletin köyden fccntc geçişi,
köylülerden kentlilerin eline geçişi, kaderci (fatal) bir
yapıya Sahiptir. Ç ü n k ü bu gelişme. Zorunlulukla^ bi­
reyciliğe yol açar. Bir başka deyişle: Devletin köyden
kente geçmesi, devletin asıl tcmelİ olan dayanışma
d u y g u s u n u n "gevşemesine"^
zayıflamasına neden
olur. K e n t yaşamı bireyleri birbiriyle yarışmaya vc
mücadeleye sürükler, bireyler zengin olmaya eğilimli­
dirler. B ö y l e c e bu gelişim devletin şeklîni zorunlu
olarak değiştirir.
H e r devlette, devlerin bir "yönetici"
Köy devletinde yönetici sınıf köylünün
sınıfı vardır.
'güvenine"
sahipdr. Yöncncİ sınıf İle devleri sırtlayan sınıf arasın­
da bir güvenin bulunması, köy devletlerinin karakte­
ristik özelliğini oluşturur. Fakat devlet köyden kente
geçtikçe, halkın devlete vc onun yöneticilerine olan
güveni kaybolmaya başlar ve bu gibi devletler daha
çok "4ikta"Y3L
yönelir. Ancak; bu durum ilc devletin
göçmesine doğru bir adım aulmış olur.
396
ÜHTAÇAĞ FELSEFESİ
Tarihî araştırmalardan İ b n i Haldun, bİr devletin
ancak "dört
kuşak"
yaşayabildiği s o n u c u n u çıkarır.
Devletlerin kurulmaları, bir yükselme d ö n e m i yaşa­
maları ve sonunda batmalan, "_genel bir yasa"i^\r.
Eu
yasa, devletin bir o r g a n i z m a olduğu a n l a m ı n a gel­
mez. Aksine devlederin gelişimi "psikolojik"
bir te­
mele dayanır. Böylece İbnİ Haldun, tarih felsefesini
temelinde psikoloji bulunan ve gözlemlerinin ürünii
olan bir sosyolojiye dayandırmış oluyor.
İ b n i H a l d u n ' u n yaşadığı d o n e m ( 1 3 0 0 - HOO
aralan), aynı zamanda Batıda da tarih felsefesinin ko­
nu edilmeye başlandığı bİr zamana rastlar. Nitekim
İbni Haldun'dan biraz sonra, Batıda
"Makyavelli"yc-
tişmişrir. Bundan önce dc değindiğimiz gibİ, özünde
doğayla ilgilenen Antik d ö n e m , tarih felsefesiyle ilgili
konulara oldukça yabancıdır. Ortaçağ ile bu k o n u de­
ğişti. S ö z gelişi Augustinus'un felsefesinde d o ğ a ko­
nularından ç o k tarih konuları ö n plândadır. A n c a k
Augustinus'un tarih felsefesi din kitaplarından yarar­
lanmış larİh bağlantılarıdır. Augustinus tarih felsefesi­
ni, daha ç o k , pek y a h n olduğuna inandığı kıyameü
anlatmak için yazmıştır. Gerçekten deneye dayanan
bir tarih felsefesini ise, ancak Ortaçağın sonlarında
buluruz.
AnsHmtts (1033 -1109)
Şimdi dc biraz geriye giderek Ortaçağın ilk dö­
nemlerine dönelim: İlkçağın son dönemlerine paralel
olarak Kavimler G ö ç ü sonunda, Anrik dönemden sü­
re gelen bir çok kültür değerlerinin Avrupa kıtasında
yok olduklarını söylcmişrik. B u nedenle Batıda 5 0 0 397
İLKÇAĞ
O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ
1 0 0 0 yıllan arasında kültür yönünden bir huzur dö­
nemine rastlıyoruz, oysa, g ö r d ü ğ ü m ü z
gibi, D o ğ u
aynı dönemde canlı bir düşünce yaşamını algılamıştı.
Batıda düşünce yaşamı 1 0 0 0 yıllarında canlanmaya
başlamıştır. B u canlanma Kilisedeki bir hareketle iliş­
kilidir. X . yüzyılda kültür yönünden büyük bir çöküş
yaşamış olan Katolik Kilisesi, bundan sonraki yüzyılda
enerjik ve yenilikçi papazlar yardımıyla yeni bir hayata
kavuşmuştur. Katolik Kilisesine bu canlılığı getirenler
arasında, özellikle Papa VII. Greguâr
Ansslmuî'u
ile öğrencisi
( 1 0 3 3 - 1 1 0 9 ) sayabiliriz. Aslen İtalyan
olan Ansclmus, önce Kuzey Fransa'da b i r kilisede ra­
hiplik yaptıktan sonra İngiltere'de C a n t e r b u r y Baş­
piskoposu olmuş ve 1 1 0 9 yılında bu görevindeyken
ölmüştür. Ansclmus'un belli başlı eserleri bize kadar
tdaşmıştır.
O r t a ç a ğ ' ı ilgilendiren başlıca k o n u n u n , insanın
Allah ile olan ilişkileri olduğunu biliyoruz, Bu konu
yu Ortaçağ felsefesi, dinin dogmalan yönünden yanıdar. Çünkü bu çağa göre gerçek zaten din kitaplannda bulunmaktadır. B u nedenle yapılacak tek şey,
dogmayı savunmak ve temellendirmektir. İ ş t e , h e r
şeyden ö n c e bir teoloji o b n Ortaçağ felsefesi için,
Anselmus tipik bir örnektir. Anselmus doğa ile hiç il­
gilenmez, ruhtan çok az s ö z eder, onun t ü m görüşle­
ri "Allah"
düşüncesi etrafında toplanmıştır. O n u n
için Allah tüm varlığın ağırlık m e r k e z i d i r . Anselmus'un tüm çabası kutsal vahiy olan dogmaları sa­
vunmak ve temellendirmektir. Oysa iki yüzyıl sonra,
Skolastiğin parlak döneminde tümüyle başka bir gö­
rüntüyle karşılaşacağız.
3 9 8
ORTAÇAS
FELSEFESİ
Aııseİmus'un tipik temsilcisi o l d u ğ u Skolasriğitt
ilk döneminden parlak dönemine geçiş, "Arisrto"nun
c s e d e r i n i n t a n m m a s ı ile m ü m k ü n o l m u ş t u r . Aris­
to'nun eserleri İslam felsefesi aracılığı ile öğrenilmiş­
tir. Yani bu eserler a r a p ç i çevirilerinden L â t i n c c y c
çevrilmiştir. Aristo'nun eserleri "rfö^a" konusundaki
ilginin yeniden uyanmasına neden olmuştur.
H e n ü z Skolastiğin ilk döneminde yaşayan Ansclmus, doğa konusuna hemen h c m c n hiç ilgİ göster­
memiştir. Oysa Skolastiğin parlak d ö n e m i n d e , s ö z
gelişi Aquino'lu T h o m a s ' t a , doğaya ait geniş b i r ilgi­
ye, Aristo'ya göre ayarlanmış bir doğa felsefesinin var
olduğuna tanık oluyoruz.
Skolastiğin bu iki dönemi arasında başka b i r fark­
lılık daha o l u ş m u ş t u r . İlk d ö n e m i n temsilcisi olan
Anselmus, Kilisenin "tüm dogmatarı"nı
akla uygun
duruma getirmek isteyen tam imanh bir HırLstiyandır. Skolastiğin parlak dönemi, iman ile kabul edilme­
si gereken dogmalarla, akıl ile aydınlanması mümkün
olan dogmalar arasında bir ayırım yapar, B u İkinci
d ö n e m içİn İman ve felsefe birbirine uygun olan İki
alan değildir. Aksine iman aklı tamamlar. İmanın bir
takım sırlan vardır ki, bunlara yalnızca inanmak gere­
kir. Ancak Allah'ın kendisi, varlığı gibi konulan akılla
temellendirmek m ü m k ü n d ü r . İşte Skolastiğin "son
donemi",
özellikle bu yönden daha ileri bir adım ata­
rak, akıl ile kavranabilecek dini gerçeklerin sayısını
büsbütün azaltmıştır. Bu stm dönem Allah'ın varlığı­
nı bile akılla tcmcilcndirmcnin mümkün
olduğunu
reddeder. Böylece Allah'ın varlığı konusunu da bir iman
meselesi yapar. Böylelikle ilahiyat ile felsefe tümüyle
3 9 9
İ L K Ç A Ğ *9 O F l T A Ç A G F E L S E F E
TARİHİ
birbirinden ayrılmış olurlar. Felsefe ancak bilinmesi
mümkün olanı, özellikle doğayı; iman ise akıl tarafın­
dan kavranmalarına olanak bulunmayan dini gerçek­
leri konu alır.
B a t ı d a S k o l a s t i ğ i n "iie" d ö n e m i vardır: A n s e l mus'un tipik temsilcisi olduğu ilk d ö n e m d e
felsefe,
kurgusal İlahiyattır, B u d ö n e m , en yüksek dini ger­
çeklerin akıl ile a y d ı n l a t ı l a b ı l c c e ğ i n c inanır. Oysa
ikinci d ö n e m d e , yani Aristo'ya dayandırılan parlak
d ö n e m d e , felsefe İle ilahiyat artık biri ötekinden ayrıl­
maya başlar. B u d ö n e m e göre dinin ancak bazı te­
melleri akıl İle çözümlenebilir, geriye kalanJara yalnız­
ca iman etmek gerekir. Skolastiğin son d ö n e m i n d e
felsefe ve ilahiyat biri ötekinden tam anlamı ile ayrılır.
Öncelikle "bilmek
den Anselmus, "bitmek
bilmektir"
nedir?"
sorusundan hareket e-
düfünmektiry
^erfeği
ptkam-
diyor. Gerçek İse, ancak kanıdanarak bili­
nir. Gerçek dediğimiz şey nedir? Gerçek, bilgimizin
realiteye " M ^ ^ M W " olmasıdır. H e r düşünce kesinkes
bir "par olana"
bir varlîğî",
geri döner. H e r var olan ise
"mutlak
yani Allah^ın bedenini şart koşar. O hal­
de biz, "var olan
Allah"
olmaksızın
düşünemeyiz.
Anselmus bu düşüncesini, Allah'ı kanıüamak için bir
delil olarak benimser. Yani ona göre m u d a k varlığın,
yani Allah'ın, varlığım gerektirmeyen hİçbİr düşünce
gerçek olamaz. Bu düşüncenin temelinde Eflatun'un
ve özellikle Yeni Eflâtunculuğun etkileri o l d u ğ u n u
kolayca fark edebiliriz. Ç ü n k ü P l o t i n o s ' a g ö r e de
"var olan"
ancak mutlak varlığa katılarak var olur.
N i t e k i m Skolastiğin İlk d ö n e m i
"Teni
Efîâîuncu-
luk"nn. etkisi altındadır. Bu ilk dönem için Aristo'nun
etkisi henüz söz konusu değildir.
4 0 0
ORTAÇAĞ
FELSEFE;^!
Ansdraus'un öteki bİr yapıtında, sonraları felsefe
tarihinde çok ünlenen ve Yeniçağda Descartes tarafın­
dan yeniden ele alman ikinci bir Allah kanıtı;
jik
kantt"
"ûntolo-
bulunur. Bu kanıt ilc Allah'm varlığı aşağı
yukan şöylc belgelenir: Biz AJlah deyince genellikle
"en büyük
oîan"ı
anlanz. Şimdi bir yandan Allah^ın
var olduğunu öte yandan var olmadığım düşünelim.
Var oian bir şey var olmayana oranla daha büyüktür.
Allah'ı var varsayarak büyüklüğüne bir şey eklemiş, var
olmadığmı düşünürsek büyüklüğünden bir şey eksilt­
miş oluruz. Oysa Allah'm "en büyük"
olduğunu dü­
şünüyoruz. Btmun için onun ancak var olabileceğini
çıkannz. Yani "en büyük"
d'ıyc düşündüğümüz bir şe­
yin kesinkes var olduğunu kabtd etmek gerekdr. Aksi
hâlde çelişkiye düşeriz. Dikkat edilirse, bu kanıtla,
"Allah"
kavrammdaiı, Allah'ın varlığı çıkanlıyor. An-
selmus bu kanıtlamasında tam bİr rasyonalisttir. Bil­
mek, objeler konusunda kavramlar oluşturmaktır. An­
cak öyle bir kavram vardır ki, Allah kavramı, b u kavra­
mı yalnız "düfünmekle'\
dayandığı objeyi tanıyabili­
riz. Zaten her akılcı bilgi bizİ zorunlulukla, b u o n t o lojik kanıt cinsinden, hiçbir şekilde deneye dayanma­
yan bilgilere götürür. H e r rasyonalist felsefede öyle
bir kavram vardır ki yalnızca düşünmekle, kendisine
karşılık olan objeyi anlamak mümkün olur,
Ontolojİk Allah kanıtına daha Anselmus'un sağh­
ğında karşı çıkılmışur. "Bu metod
nı kanıtlamak
mümkündür"
tie her şeyin
varlığı
diye eleştirilmiştir. An-
sclmus kendisine karşı çıkanlara şu yanıtı verebilirdi:
Allah kavramından başka bütün öteki kavramla.r obje­
leri ile "stntrlandtrılmiftır".
Y3\mzt:^ MYsh
401
"mutlak
İLKÇAÛ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TAHİHİ
p«r(rA" olarak düşünülebilir. Kendilerini yalnızca hiç­
bir objenin karşılayamadığı kavramlar diişünükbilir.
R o m a kcnrini hem var hem de yok bir kent diye duşcnebiliriz. Oysa Allah'ı hem var hem de y o k diye dü­
şünemeyiz, çünkü Allah mutlak varhkür.
A n s c l m u s ' u n kişiliğinde tipik temsilcisini bulan
Skolastiğin ilk dönemi İçin karakteristik olan yan, b u
dönem felsefesinin, dinin son sırlannı da akılla temclIcndirmcye kadar giden bİr ilahiyattan
"inandığımı
sonradan
ipin inanıyorum"
aklın
oluştuğudur.
da aydınlattığını
görmek
diyen bu dönem için, iman öncelik
taşır. E u dönemin başka bir karakteristik yanı, bilgide
kullandığı rasyonalist metottur. G ö z l e m ve deneyin
bu dönemde hiçbir etkinliği yoktur. Ç ü n k ü ilahiyatın
dogmalanm deney nasıl temellendirebilir? B u dönem
için bilmek, düşünmektir. Gerçek, yalmzca mantık çıkanmlarıyla kavranmaya çalışılır. S ö z gelişi Anscl­
mus'un ünlü ontolojik kanıtı, Aüah'ın varlığını yalnız­
ca Allah kavramının analizinden çıkarmak için yapıl­
mış olan tipik bir kanıttır. Allah'ı kanıdamak için tam
anlamıyla rasyonalist bir bilgi metoduna neden ısrarla
başvurulduğunu
anlamak güç değildir. Düşürunenin,
insan ruhunun sımrlan içinde kalan düşünmenin, dış­
taki bir olayı kavradığından nasıl emin olunabiür? T ü ­
müyle sübjektif olan düşünme ile dışardaki bir realite
arasındaki köprü, bu ontolojik kamt ile ktınılmak iste­
niyor. Dıştaki bir varlığa da dayanmakta
olduğunu
mantıksal bir çıkanmla kendisinden elde edebileceğim
tek bir kavram vardır; Allah kavramı.
Ontolojik kanıtın m ü m k ü n olması için bir koşul
daha vardır: Allah'ın mutlak varlık üe aynı olması ve
402
oRTAÇAĞ
FELSEFESİ
h e r var olanın b u mutlak varlığa katılması g e r e ğ i .
Dikkat edilecek olursa, Anselmus'un o n t o l o j i b kamtının, Eflâtun ilc sıkıdan sıkıya ilgisi olduğu
görülür.
B u n d a n ö n c e de söylediğimiz g i b i . S k o l a s t i ğ i n ilk
döneminin Eflâtuncuğu, sonralan tüm O r t a ç a ğ bo­
yunca süren bir konuya^ "tümeller
tarttşmast"n3
yol
açmıştır.
T ü m e l kavramlar nedir? A c a b a tümel kavramlar
reci bir varlığa sahip midir? Yoksa yalnızca aralann­
da ortak oranları içeren şeyleri mi gösterir? B u son
d ü ş ü n c e n i n , yani isimciliğin ( n o m i n a l i z m i n ) , S k o lasdğin daha ilk d ö n e m l e r i n d e var olduğunu söyle­
yebiliriz.
Roscelinus (tahminen 1050 -1123)
Kendisiyle İlgili pek az şey bildiğimiz
Roscelinus'^.
göre: T ü m e l kavramlar yalnızca birer kelimeden iba­
rettir. Aralannda az ya da çok ilişki olan objelere bu
kelimeleri bizim yüklediğimizi savunur. Bu d ö n e m d e
isimciliğin etkisi sınırlı ve önemsizdir, İsimcilık fazla
y a y ı l a m a m a m ı ş t ı r . Ç ü n k ü Kilisenin d i r e n m e s i ve
"düfmanlığt"
üz karşılaşmıştır. Nitekim 1 0 9 2 yılında
Soisson Sinod, Roscehnus'un İsimciliğini (nomilazmi)
açıkça suçlamıştır.
Abelard (1079 -1142)
R o s c c l i n u s ' u n öğrencisi olan Abelard
hocasımn
isimciliğini (nominalizmini) daha ılımlı vc yumuşak
şekilde remsil etmiştir, Abelard Ortaçağın en ünlü vc
ç o k okunan yazarlarındandır. Özellikle H e l o i s e ile
olan talihsiz aşkı, kendisini tümden ünlendirmiştir.
403
j- - ; ( ; A Ğ ve
ORTAÇAĞ FELSEFE
A b d a r d bize "skolastik
metodu"
anlatır ve açıklar: "Bilimsel
TAHİHİ
cn güzel biçimde
bir konu nastl
incelenmeli­
dir?" diye soran Abelaıd, bu soruya şöyle yanıt veri­
yor: Ö n c e konu edilen s o m n ile ilgili t ü m otoritele­
rin, yani Kilise Babalarının, Eflatun'un v c Aristo'nun
düşüncelerini bir araya toplamak gerektir. Daha sonra
bu düşüncelerin birleştikleri vc ayrıldıkları noktalan
belirlemek gerekir. Bu da yapıldıktan sonra görülür
ki, otoritelerin düşünceleri, temelde birbirlerine uy­
gundur, Abelard bu açıklaması ile skolastik m e t o d u
gerçekten çok d o ğ m bir şekilde vurgulamıştır. S k o ­
lastik, gerçeği otoritelerde vc kitaplarda aramaktadır.
Gerçeğin d o ğ m d a n yapılacak gözlemlerle bulunaca­
ğını kabullenmez. Aynca otoritelerin ana düşünceler­
de uyuştuklan, bir aynlık varsa, bunun temelde değil
dc ayrıntılarda o l d u ğ u n a inanır. A b e l a r d skolastik
metodu incelediği eserine "Evet ve Haytr"
gibi dikkat
çekici bir isim veriyor.
Abelard bİr de "ahlâk"
ile ilgili kitap yazmıştır.
Ahlâk konusunda o "modem"
bir g ö r ü n ü m sergiler.
Ortaçağ ahlâkı, temelde dinseldir. Yanİ b u çağın ahlâ­
kî buyruklannın Allah'tan geldiği ve bunlann kutsal
kitaplarda gösterildiği kabul edilir. îyi o k n ; Allah'ın
vc o n u n e m r i n d e çalışan Kilisenin e m r e t t i k l e r i d i r .
Ortaçağ "diftan"
bir otoriteyi, insamn kendi vicdan
otoritesinin üstünde görür. Vicdan yanılabilir, oysa
Allah'ın dilini konuşan Kilise yanılmaz- İşte Abelard,
Ortaçağ için tipik olan bu ahlâka ilk kez karşı çıkışta
bulunanlardan biridir. Abelard^ın ahlâk k o n u s u n a
ayırdığı eserine, "Kendini
Bil" adını vermesi dikkat
çekicidir. Eserin adından da anlaşılacağı gibi, Abelard
404
ÛRTAÇAĞ
FELSEFESI
İçin insanın kendini bilmesi, vicdanını araştınp keşfet­
mesi, dıştan bir otoriteyi bilmesinden daha önemli­
dir. B u görüş açık ve anlaşılır bir şekilde yazıya dö­
külmüş değildir. Bu nedenle Abelard; Ortaçağın üze­
rinde en çok tartışılan düşünürlerinden biri olmuştur.
Abelard bir bilgin, bir düşünür olmaktan ç o k , zeki ve
zarif bir yazardır.
Gilbert de la Porre'e (? -1154)
"Churtes
Okulu"m
bağlı olanlar, daha ç o k bilgin
denilmeyi hak etmiş kişilerdir. Bunların c n önemlisi
ise Gilbert
de la Forree'dİT.
Batıda " j j / « ı « " eserlerinin
etkisine (özellikle matematik, doğa bilimleri v e tıbba
ait eserler) ilk kez bu Ghartcs Okulunda rastlanz. B u
okul İbni Sina'yı biliyordu ve eserlerinden yararlanı­
yordu. İslâm fiziği vc bunun dayandığı A r i s t o ' n u n
doğa felsefesi ve ayrıca m a n t ı ğ ı . Batıya b u okulun
yardımıyla girmeyi başarmıştır.
Sözünü ettiğimiz bu d ö n e m d e ; Roscelinus, Abe­
lard, Chartcs gibi çeşitli " f r a w n s " üsimleri dikkatimizi çekiyor. Fransa bu dönemde ilahiyat ve felsefeye ait
araştırmalar bakımından özellik taşıyan bir ülkedir.
B u d ö n e m d e ulusal özellikler henüz belirmemiştir.
Söz gelişi Anselmus aslında İtalyandır. Fakat sonralan
Canterburg Başpiskoposu olmuştur. Bu d ö n e m i n düşünürieri, doğal olarak, hep "lâtince"
yazıyorlardı.
Fransa'da X I I . yüzyılda "ilk üniversite"
(Sorbonnc)
kurulmuştur. B u n u X I I I , yüzyılda İ n g i l t e r e ' d e O x ­
ford Üniversitesi İzlemiştir. Yeni kurulan bu üniversi­
teler, bilimsel incelemelerin ve Skolastiğin parlak dö­
nemindeki araştırmalann "merkezi"
405
o\ân, Üniversirc-
_Kı;fl,Ğ
vs OHTüÇAĞ
FELSEFE
TARFHİ
lerden ö n c e yalnızca manastırlara bağlı oJan medrese­
ler vardı.
Üniversitelerde yapılan bilimsel ve felsefî araştır­
m a l a r a p a r a l e l o l a r a k , bu d ö n e m d e b i r a k ı m ı n ,
"FmttFİsken
ve Dominiken"
tarikadanna bağlı olan­
lann başlattığı bir akımın, doğuşuna tanık oluyoruz.
406
O R T A Ç A Ö FELSEF=ESİ
Fransiskenler ve Dominikenier
B u n d a n ö n c e k i tarikatlar, daha ç o k , üyelerinin
özellikle tanm işlerinde bizzat çalışmalan ile yaşıyorlar­
dı. Oysa Fransisken vc Dominİken tarikatı yındaşlan
için bedensel çabşma yükümlülüğü yoktu. H e r iki tari­
kat da bilimsel çalışma yapmak için kurulmuş olmamalanna rağmen, bilimsel araştırmalar bu tarikatlarda
sanki kendiliğinden başlamıştır. Fakat, aynı zamanda,
aralarında bir "stthk" da görülen bu iki tarikat, iki
ayrı görüşün taşıyıcıları olmuştur.
G e r e k yeni kurulan üniversiteler, gerekse bu yeni
tarikatlar için o n a k vc karakteristik olan n o k t a ,
to'ca
"Aris­
incelemeye almalarıdır. Aristo'yu Bau Arapça
çevirileri üzerinden Latinceye yapılan çevirileriyle ta­
nımıştır. Skolastiğin birinci döneminin Eflâtuncu ve
özellikle dc Yeni Eflâtuncu olduğunu blliyortız. İkin­
ci d ö n e m ise "Aristocu
"dur. A n c a k bu
dönemde
Aristoculuk akımı, hiçbir direnme ile karşılaşmadan
rahatlıkla gelişebilmiş değildir. B u yeni Aristo araştır­
maları akımına birçok kişiler, bu arada Kilisenin etkili
vc sorunlu kişileri de, karşı çıkmışur.
Aristoculuk akımına karşı takınılan tutumları dört
istikamette toplayabiliriz:
407
İLKÇAÖ V9 ORTAÇAÛ FELSEFE TAHİHİ
1) Aristo'nun etkili olmasına ve benimsenmesine
ram anlamıyla "j&flî^iolanlar. Başlangıçta çok güçlü
olan bu istikametteki tutum, zamanla önemini yitir­
miştir,
2 ) İkinci yöndeki tutum, birincinin tam karşıtıdır.
B u ikinci eğilim "Arfstocit"dm.
Rüşd"ün
Fakat Aristo'yu
"îîmi
anladığı ve sunduğu gibi benimser. Lâtİn
Ibnî Rüşdçülerin en ünlüsü, Paris Üniversitesinden
"Brahant'h
Siger"d\r.
Brabant'h Siger (1 -1282)
S ^ £ r İ b n İ Rüşd'ün şu görüşlerini benimser: T ü m
insanlar için ortak olan bir akıl vardır. Ö l ü m s ü z olan,
bu ortak akıldır. Sonra evren Allah tarafından belli bir
zaman anında yaratılmış olmayıp, başlangıçtan bu ya­
na vardır. Siger ve yandaşlarının bu düşünceleri Pa­
ris'te
Kilisenin karşı çıkışı ile karşılaşmış ve Kilisenin
düşmanlığını kazanmıştır. Siger Kilise ile düştüğü bu
karşıtlıktan kurtulmak için. Skolastiğin son dönemin­
de ve Röncsans'da rastladığımız, bir ç ö z ü m şeklİ bul­
muştur. B u çözüm şekli, gerçeğin "/^»/i^" olduğu gö­
rüşüdür. B u görüşü şöyle özedeyebiliriz: Felsefe açı­
sından doğru olan bir şey, ilahiyat açısından yanlış
olabilir. Felsefe vc İlahiyat ayrı ayn alanlar olduğun­
dan, felsefenin doğru bulduğu bİr gerçeği dindar bir
insan, pekâlâ ve de haklı olarak yanlış diye düşünebi­
lir. Fakat Kilise bu "piftgerpek"
W2j^^yıım ilc rahatla­
mamış olacak ki, tutumunda yeterli bir gevşeme ol­
mamıştır. Nitekim Siger'in bu görüşleri Kili.se tara­
fından resmen yasaklanmıştır. B u yasaklama,
40B
tbni
ORTAÇAÖ FELSEFESİ
Rüfdcüliiğün
felsefe tarihi sahnesinden yeniden çe­
kilmesine neden o l m u ş t u r
Gerî kalan iki istikametteki görüşler Aristo'yu be­
nimser. Yalnız onu Kilisenin ve Augustinus'un görüş­
leri ile uzlaştırmaya çalışarak.
3) Ü ç ü n c ü istikametteki akım, temelde
Augusti­
nus''^ dayanır ve Aristo'yu ancak ölçülü benimser. En
önemli temsilcisi de Bonaventura
olan bu yöndeki
akımı, "FrffwnVAew" tarikatı temsil eder.
4 ) "Dominiken
" tarikatmca temsil edilen sonun­
cu eğilim ise, temele Aristo'yu
alır ve bu t e m e l üze­
rinde yeni bİr İlahiyat ve felsefe kurmaya çalışır. Başlı­
ca temsilcisi Aquino'lu
Thomas oX^n bu akım, özellik­
le Kilisenin "resmigörüşü"
olmuş ve bu zan:ıanda
Baüda Kilise cn yüksek dönemine ulaşmıştır.
Bonavcntura (1221 -1274)
Bonavmtura
İçİn felsefe, öncelikle ilahiyattır ve
ilahiyat olması gerekir. Bonaventura deneyi reddet­
m e z , ancak ona göre deneyin yeri başkadır Nitekim
g e r ç e k t e n deneye dayanan bilgilerimiz v a r d ı r . Bu.
yönden Aristo'cu olan Bonaventura, deney ile ilgili
olan doğa bilgilerinde bile, doğayı Allah'ın yaratmış
olduğunu her zaman g ö z önünde bulundurmak ge­
rektiğine dikkat çeker. Ç ü n k ü doğanın her yerinde
Allah'ın izlerine rastlanz. O halde onun g ö z ü n d e her
şey "Allah'ı
bilmek"
ût ilgilidir.
Bundan başka doğrudan doğruya Augustinus'dan
alınmış bazı düşünceler de Bonaventura için karakte­
ristiktir.
O n a göre de evren "peşitli
409
alanlar"^
aynlır:
İLKÇAĞ V6 ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ
Organik olmayan d o ğ a alam, organik yaşam alanı^
doğa üstü varlıklann alani- E u alanlar, o b j e n i n çeşidi
düzlemlerin üzerindeki şekillerine ya d a orijinal ilc
aynadaki hayaline b e n z e r , biri ö t e k i n i
"yamtnr".
Sonra bu çeşidi alanlar aralarında sayısal oranları içe­
rirler. B i r başka deyişle: Bonaventura, m e t o d u n u n te­
melinde analojiye
yer verir. B u , deneye başvurma­
yan, daha çok doğayı bir dindar gİbi alç.ak gönüllü­
lükle huşu i k seyretmekten oluşan bir metoddur.
Aquino'lu Thomas (1225 -1274)
Aquino'lu
Thomas'd^
t ü m ü île ferklı bir felsefe ile
karşılaşırız. T h o m a s düşüncelerini iki büyük eserinde
toplamıştır: "Summa
Philosophica"
eser "Allah'tanBa/kasma
di denilen birinci
TapanlaraKarft"(müşnk-
İcrc karşı) ismini taşır. Burada 'Allah'tan
Tapanlar"
Başkasına
dcyimİ ile Hıristiyan olmayaalar değil de,
B r a b a n t ' l ı S i g e r ve y a n d a ş l a r ı , y a n i L â t i n İ b n i
Rüşdçüler kastedilmiştir. İkİncİ eserin ismi
Theologica
"Summa
"dıı. İlahiyata ait olan tüm bilgiler bu ese­
rin konusunu oluşturur.
Skolastiğin ilk döneminde felsefe, aslında rasyona­
list bir ilahiyattır. Bu felsefe, insanın Allah ile ilişkile­
rini bilmek ister, bunun dışmdald konularla ilgilen­
mez. Üzerinde özellikle durulan sorunun yanıtı, za­
t e n dini dogmalarca verilmiş bulunuyor. B u nedenle,
önce dogmalara bağlı olarak İnanmak, sonra da bun­
ları akıl ilc tcmcUcndirmcyc çalışmaktan başka yapa­
cak bir şey kalmıyor. Oysa Skolastiğin ikinci dönemi­
ne, yani çökme dönemine geçince, bu durumun köldü
410
ORTAÇAĞ FELSEFESİ
biçimde değiştiğini görürüz. B u dönem kİasik şeklini
AuquinoMu T h o m a s ' m felsefesinde bulur.
Aslen İtalyan olan T h o m a s ' m Papalık ile yakm
ilişkileri vardı. Skolastiğin ilk dönemi, daha ç o k Yeni
Eflâtuncu idi; İkinci dönemi ise Aristocudur. Nitekim
T h o m a s da Aristo'dan hareket eder. O n a göre Kilise­
nin kurallan İle Aristo'nun düşünceleri t e m e l d e vc
içerik y ö n ü n d e n , birbirine u y g u n d u r . E a k a t buna
rağmen iman İle bilim ve felsefe bilgileri arasında bir
fark vardır. Çünkü dinde, ancak İman iie kavranabiIcn, akjlla aydınlatılmalanna olanak bulunmayan, bir­
takım "sırlar"
bulunur. Ya da T h o m a s ' m kendi ben­
zetmesi ile söylersek: İmanı bir tapınak olarak düşü­
nürsek, bilim ve felsefe bilgileri bu tapmağın asıl içini
değil, ancak girişini aydınlatabilir. S ö z gelişi Allah'ın
varlığınm ve bir "mutlak"
ruh olduğunun felsefe île
kanırianması mümkündür. Fakat Allah'ın evreni belli
bir zamanda [yedi g ü n d e ) yaratmış olduğu, akılla de­
ğil dc yalnız imanla kabul edilebilir. Günah ve sevaplann hesabının görüleceği bir kıyamet g ü n ü n ü n ola­
cağı akjl İle aydınlatılamaz, buna yalnızca İnanılır.
Aristo ile birlikte T h o m a s da her tür bilginin "dewfy"den kaynaklandığını kabul eder. Oysa ilk Skolas­
tiğin tipik temsilcisi olan A u g u s t i n u s ' u n
görüşüne
göre deneyin bilgi yönendcn hiç önemi yoktur. T h o m a s ' a göre bilgimizin hareket noktasını oluşturan
"algi'\
eşyadan birtakım hayallerin gelip ruhumuza
girmesi sonunda oluşur, Bundan sonra
nin"
a^kimtcsi
"düşünme­
başlar. Eşyadan gelen algı hayalleri akıl
tarafindan ";fefl)'fflWi^ar haline getirilir ve bu kavram­
lar bize eşyanın yapısını tanıtır. H e r türlü bilgİ, gerek
411
L < Ç A a vo O R T A Ç A Ğ F E L S E F E
TARİHİ
algı ve gerekse düşünme anlamındaki bilgi, kesinkes
"reel" olun bîr şeye geri döner. Bilgimizin, dışımızda­
ki reci dış dünyaya uygun olduğu, anlam ve zaman
bakımından doğrudur. D ı ş dünyanın varlığından kuş­
kulanmanın hiç anlamı yoktur,
T h o m a s da, Aristo'nun yaptığı gibi, dış dünyadaki
objelerde ikİ taraf olduğunu savunur: Madde
fitn.
ve Bi-
H e r o b j e d e , bu maddeye biçim veren bîr g ü ç ,
bir de biçim bulunur. B u n u , en açık şekliyle, bitkiler­
de ve hayvanlarda görürüz. Canlıların, biçkilerin ve
hayvanlann aldıklan gıdalarda; organizmayı oluştura­
cak, ona biçim verecek bir güç gizlidir.
Her objenin "nitelik"
vc ' W r / / J & " taraflannı bir­
birinden ayırmak gerekir. Ya da her o b j e için şu İki
s o m sorulabilir: B u nasıl bir objedir? B u obje niçin
vardır? Fakat her objedeki nitelik ve varlık birbiriyte
uyum içinde birarada bulunur; B u obje "Allah"\.\.ı.
O
halde Allah, sebebi dışarıda değil de kendinde bulu­
nan, dolayısıyla niteliği ve varlığı birbirinden ayn ol­
mayan varlıktır. Oysa örcki bütün objeler bir sebep
sonucunda biçim kazanır ve bir varlığa sahip olur. Allah'ın İse bir sebebe gereksinimi yoktur. O n u n biçimi
yine kendisidir. B u açıklama şekli, dikkat edilirse, ontolojİk kanıtı kullanmaz, Allah'ın varlığını başka kanıdardan çıkanr. Ö n c e bu evrende "son ve en
bir sebebin",
yüksek
yani evreni ilk kez h a r e k e t e geçirmiş
olan bir sebebin var olması gerekir. Ç ü n k ü sebepler
dizisi sonsuza kadar uzamaz, bu dizinin b i r yerde so­
na ermesi gerekir. Allah'ın evreninin cn yüksek nede­
ni ve ilk hareket ettiricisi olduğu görüşünü, T h o m a s
Aristo'dan aynen almıştır, Fakat T h o m a s , Allah'ın
412
URfACAU FELSEFESİ
varlığını kanıtlamak İçin, öteki bir kanıt daha gösterir:
H e r var olanın bir "amacı"
vardır. Ayrıca bir dc tüm
evren için son ve en yüksek bİr amaç bulunacaktır.
T ü m varlıklar ancak görclİ olarak iyidir. Fakat bunun
yanında bir de mudak şekilde iyi olanın varolması ge­
rekir. Evrenin son vc cn yüksek amacı: "Mutlak
rak
iyi olan"
ola­
Allah'ur. O halde Allah, en yüksek ne­
den vc cn son amaçtır. T h o m a s ' a göre en yüksek ne­
den ve en son amaç olan bir varlığın var olması gerckdğini dc bize aklımız öğretir. Sonra Allah'ın mad­
di bir varhk olmayıp yalnızca bir m h olduğunu da yi­
ne akıldan çıkarırız. İşte Allah'ın vadığı ve nitelikleri
konusunda felsefe bizi buraya kadar getirebilir.
T h o m a s ' a göre felsefe bir varhk bilimi, yani bir
"ontohji"
de olabilir. O n t o l o j i d e deney ile mutlak
düşünce birbirine uygundur, S ö z gelişi mutlak dü­
şünce bize var olanlarm çelişkisiz olmaları gerektiğini
söyler ve bir şeyin hem var h c m de yok olmasının
olanaksızlığını gösterir. Biz buna çelişki ilkesi deriz.
Bu bir mantık ilkesidir, fakat aynı zamanda variıklara
da uygulanan bİr ontoloji ilkesidir. B u nedenle man
tık bize varlığın yapısını ve tümel yasalarını öğretir.
Aristo gibi T h o m a s da varlık evrenini birbiri üze­
rine düzenlenmiş olan çeşiüi " « ^ « / a r a " ayırır. Ö n c e
elemanlar evreni, bunun üstünde de bitkilerin, hay­
vanların vc insanların evreni vardır. B u sonuncu varlık
alanı, aynı zamanda "r«j&"u da kapsar. Fakat yalnız
insan "kendini
bilmek"
olanağına sahiptir. Yalnız in­
san kendisi vc evrendeki yeri konusunda derin düşü­
nebilir. İşte bu yetenek İnsana, aynı zamanda kendisi­
nin üstünde nc bulunduğunu düşünebilme, Allah'ı
413
İLKÇAĞ VB ORTAÇAÖ FE1_SEFE TAHİHİ
düşünebilme olanağını kazandınr. Zaten insanın bu
evrendeki varlığının hikmeti, kendisini ve Allah'ı bİlmesidir. O halde T h o m a s için gözlem hayatı pratik
hayattan üstündür. T h o m a s bir keşişdr ve b u nedenle
teorik yaşamı tercih etmesi doğaldır.
T h o m a s ' m "devlet
felsefesi"^
Aristo^nun
ve Au­
gustinus'un düşüncelerinden oluşan bir karmadır.
Thomas^da insanın sosyal bir yaratık o l d u ğ u , yapısı
gereği kendi cinsleri ile biriikte yaşamak zomnluğunda olduğu düşüncesi, Aristo'nundur. Aynı şekilde
devletin bir "hayır"
kurumu olduğu görüşü dc Ans-
to'dan gelir. Oysa Augusrinus'un devleti,
bir kötülük"
"zorunlu
olarak anladığım biliyoruz. Fakat devle­
tin, "bir dünya
devleti
olması gerektiği"
d\\şünQ^s\n-
de T h o m a s , A u g u s t i n u s ile aynı g ö r ü ş ü
paylaşır.
Dünya devleti Kutsal devletin bİr kopyası olmah, yer­
yüzünde onun düzeni gerçekleştirilmeye çahşılmahdır. Sonuç olarak T h o m a s da, Augustinus g i b i . Kilise
yi devletten üstün tutar. Çünkü Kilise kutsal, devlet
ise sosyal bir kuruluştur. Bütün bu düşünceleri ile
T h o m a s , klasik Ortaçağ için karakteristik olan görüş­
leri dc sergilemiş oluyor.
T h o m a s ' m Ölümünü izleyen yüzyıl içinde artık
skolastik sistemin dağılmaya, çökmeye başladığını g ö ­
rüyoruz. B ö y l e c e skolastiğin son d ö n e m i başlamış
oluyor. İlk dönemde Skolastik, dinin temellerinin akıl
ile açıklanabileceğini sanıyor ve bunu benimsiyordu.
İkinci dönem ilahiyat ve felsefeyi kısmen birbirinden
ayırmıştır. D i n e , felsefe tarafindan kavranmasına ola­
nak bulunmayan, esrarlı yanlar bırakılmışnr. S o n u ç ola­
rak Skolastiğin son dönemde iman ile bilim arasındaki
414
0F1TAÇAÛ FELSEFESİ
karşıtlık büsbütün "fazlalaşmtf",
bilimin payı smır-
landınlmış ve imana daha geniş bir alan ayrılmıştır.
Bu son d ö n e m , dogmaların akıl İle kanıtı m ü m k ü n
olduğu görüşünü tümüyle reddeder. Bilginin konusu
ancak "dq0a"dır.
B u nedenle bilgide Allah konusu
nun ele alınmaması gerekir.
DunsScotus (? -1308)
Ortaçağın bir döneminde düşünce yaşamına çok
itina göstermiş olan D o m i n i k c n vc Fransisken tari
katlarından s ö z etmiştik. Thomas,
D o m i n i k c n rahi­
bidir. Fransisken tarikatı T h o m a s ' a karşıdır. B u tari­
kat, özellikle Skolastiğin son d ö n e m i n i temsil ctmişdr. Şimdi Fransisken tarikatının en önemli iki kişili­
ğinden söz edeceğiz. Bunlardan biri İskoçyalı
Scotus'XMi.
Duns
D u n s S c o t u s T h o m a s ' t a n esasta ayrılır,
T h o m a s için seyir (rcniaşa) yaşamının esas o l d u ğ u n u
biliyoruz. Oysa D u n s S c o t u s tam tersine olarak, ya­
şamın anlamını "fiiî
ve davranif"tâ
bulur. İ ş t e bu
fiil vc davranışa verdiği ö n e m l e , b u aksiyona verdiği
değer ile D u n s S c o t u s bir bakıma Rönesans'ı hazır­
lamış olur,
D u n s Scotus'a göre, Allah isteyen vc "irad^
bi"
sahi­
bir varlıktır. Allah, evreni kendi özgür iradesin­
den, iradî bir davranış ile yaratmıştır. Bundan başka,
ahlâkî değerler de Allah tarafından yaratılmışUr. Bun­
dan dolayı evreni vc ahlâkı yalnızca akıl ile, yalnızca
rasyonalist bir metod ile tcmellendiremeyiz. "iyi" Al­
lah'ın
beğenmiş olduğu şeydir. Fakat başka şeyler de
Allah'ın hoşuna gidebilir. Allah'ın, bilgisine akıl erdi415
İLKÇAĞ ve ORTAÇAÖ FELSEFE TARİHİ
mediğimiz iradesi, "iyi^ı
ve "kötü"yü
şimdiki şekil­
leriyle beliriemişrir. Allah'm bunu niçin böyle yaptığın: soramayız. Bunu yalnızca bir "olay" olarak benim­
seyip Allah'ın huzurunda eğilmemiz gerekir,
Duns Scotus bu "fiil
liği (individiializm)
ve davranış"^
bir de
bireyci­
bağlamaktadır. Ona göre her bi­
rey bir kişiliktir. İnsan ancak dünyaya bir kez gelmiş
olan kişiliği ile bir özelliğe sahip olur. O halde reci
olan tümel değil, bireydir. Bu "fiil
ve davrantfi"
vc
bireyciliği (İndividüalİzm) ile Duns Scotus, Skolasti­
ğin son dönemini hazırlamıştır. Zaten kendisi Skolas­
tiğin parlak dönemi ile son döneminin sınırları üze­
rinde bulunur.
Occam'h William (? - 1 3 4 9 )
Skolastiğin son döneminin cn büyük vc cn tipik
temsilcisi İngiliz Occam'lı
Willia?n'dır.
liam tam anlamı ile bir isimcilik
cisidir.
O c c a m ' h Wil­
(nominalist)
T ü m Ortaçağda süren "tümellef
temsil­
tartvşma-
j r " n L hatırlayalım. Acaba tümel kavramlar reel olan
objeler midir, yoksa yalnızca eşyaya benzerlikleri yö­
nünden takılan isimlerden mi ibarettirler? Skolastiğin
ilk dönemi. E f l â t u n u n anladığı anlamda, bir kavram
realizmini temsil eder. Orta dönem ise, Aristo gibi,
aracı bir tutum takınır, yani "tümel vardır^ yalmz
yin ifindedır"
bire­
der. Oysa son donemin en belirgin tem­
silcisi olan Occam tam bir isimcidir (nominalist). Ona
göre insan vc at diye bir şey yoktur, ancak tek tek in­
sanlar ve tek tek atlar vardır. Yalnız tek tek insanlann
ya da tek tek ariann aralarındaki benzerlikler, bizi bun­
ları aynı bir kavram ile isimlendirmeye yönlendiriyor.
416
O R T A Ç A â FELSEFESİ
Fakat bu kawam ya da isim n c tek tek adarın dışında,
ne d c içinde ayrı bir realiteye saİT.iptir. At kavramı,
yalnızca rek tek adann dahiJ edildiği bir
stntft"n\n
"benzerlik
adıdır.
B u görüşlerin sonucu olarak: O n c c bilgi, sonra da
insanın anlaşılması y ö n ü n d e n belli s o n u ç l a r çıkar.
O c c a m ' j n anlayışına g ö r e bilgi, tek tek eşyayı g ö z ­
lemlemek ve arkasından bunların aralarındaki benzer­
likleri belirlemektir. B u nedenle bilginin biricik kay­
nağı "al0t"d\r.
Çünkü tek tek objeleri bize algılar bil­
dirir. Bunun içindir ki bu göriiş için artık madde üstü
bir evrenin varlığı konusunda rasyonel kanıtlar bul­
mak söz konusu olamaz. O kadar ki O c c a m , Allah'ın
varlığım kanıtlamak için kanıdar bulmayı bile redde­
der. Kuşkusuz Occam gibi bir Ortaçağ insanı için bu
anlayış, Allah'ın varlığını reddetmek anlamına gel­
mez. O c c a m aklın ve bİlgmin yolundan gidilirse Al­
lah'ın kanıtlanabileceğinden kuşkuludur. O c c a m ' ı n
öğrencilerinden biri, nedensellik ilkesinin de ra-syoncl
bir biçimde kanıtlanamayacağını savunur.
O c c a m ' a görc de yalnız "frirej"recidir. B u nokta­
da o , kendisi gibi bir Fransisken rahibi olan, D u n s
Scotus ile birleşiyor. Aynı şekilde O c c a m , D u n s S c o tus'un "fiil
ve tiavrantp"n2
da katılır ve bu anlayış
onun bilgi varsayammda önemli rol oynar. Biİ^i,
cam'a g ö r e , "objelere
S o n u ç olarak; "fiil
üstün
Oc­
olmaktır."
ve davranış",
bireycilik (İndi­
vidüalİzm) ve bir de İsimcilik (nominalizm). Skolasti­
ğin s o n dönemindeki karakterini belirleyen ü ç ana
akım olmuştur. Fakat, Ortaçağın sonundaki b u gö­
rüş, aynı zamanda, "Rönesans"^
417
da hazırlamıştır.
Download