TÜRKİYE`DE ALEVİ-SÜNNİ FARKLILIĞI VE SORUNLAR Prof. Dr

advertisement
TÜRKİYE'DE ALEVİ-SÜNNİ FARKLILIĞI VE SORUNLAR
Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu G.Ü.
Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi
Alevilik, kelime olarak Ali taraftarı demektir. İslam tarihinde Hz. Ali ile Muaviye
arasındaki halifelik mücadelesinde Hz. Ali'yi haklı görüp onun tarafında yer alanlara Alevi
denmiştir.
Anadolu Aleviliğinin tarihsel ve sosyal temelleri İslam tarihindeki Cemel Vakası, Sıffın
Savaşı ve Kerbela Faciası ile Türk tarihindeki Babai Ayaklanması, Şeyh Bedrettin İsyanı,
Şah Kulu İsyanı, Yavuz Selim ile Şah İsmail arasındaki Çaldıran Savaşına dayanır. Bu
savaşta Aleviler, Şah İsmail tarafında yer aldıkları için Yavuz tarafından cezalandırılmış ve
bunun üzerine bir süre şehirlerden uzakta dağ başlarında gerek pozitif bilimlerden ve gerekse
dinsel bilimlerden uzak bir şekilde yaşamışlardır. İşte bu durumdan yararlanan misyonerler,
Alevilerin içine girerek bir taraftan bu ayrılığı derinleştirecek propaganda çalışmaları
yaparken öte yandan Aleviliğin aslında olmayan bir takım inançları Alevilere
benimsetmişlerdir. Aynı çalışmayı Sünniler içinde de yürüterek Alevilerin dinsiz, imansız ve
kafir olduklarını, söyleyerek bunun doğru olduğunu Sünnilere inandırmışlardır. Nitekim 6
Kasım 1920'de İngiliz Albay Stokstan tarafından Lord Curzon'a gönderilen resmi yazıda,
özetle şu ifadeler yer almıştır:"Azerbaycan'da Sünnilerle Şiiler arasında zıtlık büyüktür,
bundan yararlanmak için biz bu zıtlığı daha da geliştirebiliriz"(Eröz, 1983).
A- ALEVİ-SÜNNİ FARKLILIĞI
a. Ortak Noktalar
Ortak noktaları, Türk kültürü ve dinsel inançlar bakımından olmak üzere ikiye
ayırabiliriz. Başta Türk dili olmak üzere Türk tarihi ve kültürü her iki grupta da ortaktır.
Yalnız tarihte Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki Çaldıran Savaşı, bir kırılma noktasıdır.
Fakat Cumhuriyet yönetimi, akılcı bir davranışla Kurtuluş Savaşında Alevilerin de desteğini
alarak ülkeyi kurtarmış, savaştan sonra ise her iki gruba eşit mesafede bulunarak kangren
olmak üzere olan bu yarayı sararak ülkede birlik ve bütünlüğü sağlamıştır.
Dinsel bakımdan Alevîlerle Sünnîler arasında Allah'ın birliği, Hz. Adem'den Hz.
Muhammed'e kadar gelip geçen bütün peygamberlerin hak peygamber oldukları ve öldükten
sonra dirilmenin hak olduğu konularında hemen hiçbir fark bulunmamaktadır(Güvenç, 1999)
Ayrıca Hz. Muhammed'in doğum gecesi, Mirac Kandili, Berat gecesi hem Sünnîlerde
hem de Alevîlerde kutsal kabul edilen gecelerdendir(Türkdoğan, 1995). Bununla birlikte
Aleviler, 21 Mart'ı(Nevruz), Hz. Ali'nin doğum ve evlilik yıldönümü olarak kutlamaktadırlar.
Son yıllarda Türkiye'de de Nevruz, Türk dünyasına uyularak kutlanmaya başlamıştır.
b. farklı Noktalar
Alevi-Sünni inançları arasında başlıca şu farklılıklar bulunmaktadır(Güvenç, 1999):
Alevîler, Hz. Allah'ın Hz. Muhammed'in vefatından sonra onun yerine Bu Hz. Ali'yi
vekil bıraktığına inanırlar, Sünnîler ise Hz. Ali'nin büyüklüğünü ve onun Hz. Muhammed'in
yakını olduğunu kabul eder fakat dinsel bakımdan Hz. Ali'nin Hz. Muhammed'in vekili
olduğuna inanmanın dinin şartlarından olduğunu kabul etmezler.
Ayrıca Sünnîler hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine inanırlar, oysa Nisa Suresi 79.
Ayette:"Sana gelen iyilik Allah'tandır, başına gelen kötülük ise nefsindendir..."
buyrulmaktadır. İşte Alevîler bu ayetin hükmüne inanmaktadırlar.
Alevîler Muaviye, Yezid ve askerlerine lânet okurlar ve bunu dinin hükmünden
sayarken, Sünnîler bunu yapmadıkları gibi bunu dinin hükmünden olduğunu kabul etmezler.
Bunların dışında Alevîler, Hz. Ali dışındaki diğer 3 halifeyi kusurlu kabul etmektedirler.
Onlara göre bu halifelerin hepsi halifeliği hile ile Hz. Ali'nin elinden gasbetmişlerdir. Buna
karşılık Sünnîler 4 halifenin hepsini kabul edip saygı gösterirler.
Sünnîlerde evlenen eşlerin sadece dinsel nikahları kıyılmasına karşılık, Alevîlerde bir de
gelinle damat dedeye ikrar verirler. Bu İslâm dininde evlenmeyen kişinin dininin yarım
sayıldığı inancına dayanır. Evlenen kişi dinini tamamlamış olur. Sünnî inançta da bireyin
bekarken işlediği günahlarının evlendikten sonra affedildiğine inanılır.
Görüldüğü gibi Türkiye'de Alevi-Sünni gruplar arasında Tanrı'nın Birliği, Hz.
Muhammed'in hak peygamber olduğu, Kur'anın Hak kitap olduğu ve Hz. Ali'nin Hz.
Muhammed'in en yakını ve tasavvufun babası olduğu konularında hiçbir farklılık yoktur.
Oysa Kuzey Afrika'daki Arap ülkelerinde, Suriye'de ve Pakistan'da kendilerine Sün ni
diyen bir grup vardır ki bunlar çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin, Fatma gibi isimleri
vermedikleri gibi Muharrem ayında çalıp oynayarak şenlik yaparlar(Eğri, 2003). İşte
Türkiye'de Alevilerin çoğunluğu, bu Sünnileri Anadolu Türk Sünnileri ile birbirine
karıştırmaktadırlar. Oysa Anadolu'da Sünniler de çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin ve Fatma
gibi isimler verdikleri gibi Hz. Hüseyin'in şehit edildiğinin farkında olduklarını göstermek
üzere Muharrem ayında aşure şişirerek komşularına dağıtırlar. Aleviler ise Muharreme daha
duyarlıdırlar. Bu sebeple Muharremde oruçlu olur ve Hz. Hüseyin'in yasını tutarlar.
B . ALEVİ-SÜNNİ FARKLILIĞINA DIŞ MÜDAHALE SORUNU a.
Misyonerlik Çalışmaları
Haçlı seferleri ile amacını gerçekleştiremeyen Batı emperyalizmi, Tanzimat'ın yarattığı
ortamdan yararlanarak Osmanlı Devleti'nde açtığı yabancı okullar, kilisenin kurduğu
misyoner örgütleri ve gizli cemiyetler ile Türkiye'yi içeriden çökertip ele geçirme
faaliyetlerine hız vermiştir. Nitekim Amerikan misyonerlerinin 1880 tarihli raporlarında
"misyoner faaliyetleri için Türkiye, Asya'nın anahtarıdır" denilmektedir. Çünkü Türkiye,
İslam dünyası için de Hıristiyan dünyası için de önemlidir(Küçük, 1996).
1710 yılında İngiliz Sömürgeler Bakanlığının emri ile Mısır, Irak, İran, Hicaz ve
İstanbul'a ajan olarak gönderilen Humpher'e İngiliz Sömürgeler Bakanlığı bir kitap vermiş
ve bu kitapta Müslümanların güçlü ve zayıf yönleri 23 madde olarak sıralanmıştır.
Konumuzu ilgilendiren maddeler şunlardır(Baş, 2000):
1-Sünni ve Alevi Müslümanlar arasında birbirine karşı kötü düşünce ve kuşku
uyandırınız.
2- İslam ülkelerinde Hz. Ali ile diğer halifeler arasındaki siyasi anlaşmazlığı sürekli
gündemde tutunuz.
3- Din bilginleri arasına sömürgeler bakanlığının memurlarını din alimi kisvesi altında
yerleştiriniz.
4- Anadolu Alevilerinin ve Şiilerin peygamber soyuna gösterdikleri saygıyı yok ediniz.
Bunun için seyit ve dedelerin peygamber soyundan gelmediklerini iddia ediniz.
5- Hz. Hüseyin'e matem tutulan merkezler ile medreseleri ortadan kaldırıp harabeye
çeviriniz. Bütün gücünüzle
Şii ve Alevilerin İmam Hüseyin'e matem tutmalarını
engelleyiniz. Böyle olursa ilerde bu ritüel terkedilecektir. Nitekim Saddam'ın Irak'ta
Muharrem matemini Amerikan işgaline kadar engellediğini biliyoruz.
6- Müslümanların elinde bulunan Kur'an hakkında şüphe uyandırınız. İçinde eksik veya
fazla bulunan kuranlar basın. Kur'andaki bazı ayetlerin değiştiğini ve Kur'anın eksik
olduğunu iddia edin.
Görüldüğü gibi İngiliz Sömürgeler Bakanlığı Kur'anın eksik olduğu inancını, ajanları
vasıtasıyla Anadolu Alevilerine kabul ettirmeyi başarmışlardır. Kur'an halen bütün dünyada
bütün nüshaları aynı olan tek kitaptır. Oysa İncil'in yüzlerce farklı nüshası varken İznik
Konsili bunu Matta, Markos, Luka ve Yuhanna olmak üzere 4'e indirmiştir.
Öte yandan Alevilerin dinsiz, imansız ve kafir oldukları kanaati, Sünniler arasında
yayılarak misyoner propagandası amacına ulaşmıştır. Oysa Türkiye'de herhangi bir Alevi ile
bir Sünni ön yargılarını terk ederek oturup konuşabilse aralarında ne kadar çok ortak noktanın
bulunduğunu buna karşılık farklı yönlerin ne kadar az olduğunu görecektir.
Almanya'nın Manheim şehrinde bundan yaklaşık 7-8 sene önce Musevi, Hıristiyan ve
Müslümanlardan oluşan bir grup, ortak bir sempozyum düzenledi. Bu toplantıya 3 Musevi
hahamı, 11 papaz, 3 cami imamı ve Manheim Alevi Kültür Merkezinden 2 kişi katıldı. Bu
toplantıda herkes kendi dinini yüceltmeye çalışıyordu. Bu arada Maraş Pazarcık'tan İsmail
adlı bir Alevi oturumu yöneten papaza: " Ya Ali, Ali'yi unutuyor musunuz?" dedi. Bunun
üzerine papaz: " Ali'de durun, çünkü o, bütün peygamberlerden üstündür. Siz Alevi misiniz?
sizden rica ediyorum Avrupa'da ve bütün dünyada lobi yapın, Aleviliği anlatın. Biz size
yardım edeceğiz. Aleviliği ön plana çıkarın" dedi. Bu papaz ertesi günü Cemevine 17.000
marklık yardım gönderdi(Cem Vakfı, 2000).
Ben papazın bu davranışı üzerine uzun uzun yorum yapmak istemiyorum. Fakat
söylediği bu sözlerle bütün amacını ve ne yapmak istediğini gayet açık ve net bir biçimde
ortaya koymuştur. Eğitim durumu ne olursa olsun aklı başında her Türk insanının, papazın
niyetlerini anlamakta zorluk çekmeyeceği kanısındayım.
b. Günümüzde AB'nin Çalışmaları
Bilindiği gibi AB raporlarında Türkiye'deki iki konu sürekli gündemde tutulmaktadır.
Bunlardan birisi Kürtlerin etnik azınlık diğeri ise Alevilerin dinsel azınlık olduklarıdır.
Maalesef Türkiye'de bazı Aleviler, Batı'nın yarattığı bu yapay sorunlara destek
vermektedirler. Şöyle ki, Türkiye içindeki ve dışındaki bazı Alevi grup ve derneklerinin
temsilcileri, "Alevilerin Müslüman olmadıkları"nı iddia ettikleri gibi "Alisiz Alevilik" gibi
tarihsel ve sosyal gerçeklere aykırı tezleri de ileri sürmektedirler. Böylece bilerek veya
bilmeyerek Batı emperyalizminin Türkiye'yi parçalama planlarına destek vermiş
olmaktadırlar.
Yine konu ile ilgili yaşadığım bir olayı burada nakletmek istiyorum. Urfa'da Cem vakfı
tarafından 24-28 Mayıs 2006 tarihleri arasında düzenlenen "Gap Bölgesinde Alevi Bektaşi
Yerleşmeleri ve Şanlı Urfa Kültür Mozayığında Kısas" adlı uluslararası sempozyuma bir
bildiri ile katıldım. Bir oturumda Alman Dr. Robert Langer, tarafından "Almanya'da
Alevilerin Yaşamında Güneydoğu Anadolu İnanç Yaşamı ve Ritüellerinin Rolü" adlı
bildirisinde sarfettiği sözler, dikkatimi çekti. Dr. Langer, Almanya'da Tunceli asıllı bir Alevi
dedesinin Türkçe yerine Almanca cem yaptığını anlattı, bunu aynı zamanda perdeye
yansıtarak bize de gösterdi. Alman bilim adamının, bundan son derece memnun olduğu her
halinden belli ediyordu. Hatta daha da ileri giderek Zazaların ve Kırmançların dillerini
kaybettiklerini üzüntü ile dile getirdi. Konuşmasını bitirdikten sonra söz isteyerek özet
olarak şunları söyledim: " Almanları tebrik ederim çünkü bırakın Türk çocuklarını Alevi
dedesini bile asimile etmeyi başırmışlar. Dr. Langer, Zazaların ve Kırmançların dillerini
kaybettiklerinden üzüntü ile bahsediyor. Fakat Türk çocuklarının dillerini unutmaları sanırım
onu hiç üzmüyor, belki de memnun ediyor. Zaten bir Alman yetkili de, "Almanya'da okul
bahçesinde Türkçe konuşan Türk çocuklarına ceza olarak okul bahçesini süpürtmeyi
önermişti." Bildiğimiz gibi eski Alman İçişleri Bakanı da Türk çocuklarının Almanya'ya en
iyi uyumunun asimilasyon olduğunu söylemişti.
C. ÜLKE İÇİNDEKİ SORUNLAR
Bu bölümde gerek Sünni ve gerekse Alevi topluluklarındaki önyargılar kısaca ele
alınacaktır. Bunlara sosyoloji ve sosyal psikoloji bilimlerinde sterotipler denir. Türkçe'deki
ifadesiyle bunlar, kalıp yargılar veya önyargılardır. Kalıp yargıların sosyal gerçeklikle
ilişkisi bulunmadığı gibi bunlar tamamen zihinsel kategorilerdir. Çoğunlukla gerçeği ifade
etmezler ve belki binde birinde bir gerçeklik payı bulunabilir.
Kalıp yargılar, bireylerin kendi dışındaki grupları nasıl görmek istiyorlarsa kafalarında
o şekilde tasarlamalarıdır. Örneğin her millet, başka milletler hakkında bir takım önyargılara
sahip olduğu gibi soya dayalı gruplar ile dinsel cemaatlar da başkaları hakkında bu çeşit
önyargılar taşırlar.
a. HALKIN YANLIŞ ALGILANMASINDAN KAYNAKLANAN SORUNLAR
1. Sünni Halkın Aleviliği Algılaması (Sünni Önyargıları)
Sıradan bir Sünni'ye göre hak mezhep Hanefi, Şafi, Hambali ve Maliki olmak üzere 4
tanedir. Bu sıralamada Alevilik olmadığına göre Aleviler, inanç bakımından sapık sayılırlar.
Ayrıca Aleviler, Allah'ı tanır ama peygamberimiz Hz. Muhammed'i kabul etmezler. Onlara
göre asıl peygamberlik Ali'nin hakkı iken Muhammed onu elinden almıştır. Bundan başka
Aleviler namaz, oruç ve haccı da kabul etmezler. Ayrıca tavşan eti yemezler, mum söndü de
yaparlar. Müslümanlık dairesinden çıktıkları için de onların kestikleri yenmez, kızları ile de
evlenilmez.
Örneğin Çubuk Yöresi Aleviliği ile ilgili araştırmalarıma başladığım 1998 yılında Alevi
Dedesi Ahmet Kuzukıranla görüşme yapmak üzere eşimle birlikte dedenin oturduğu köy olan
Kargın'a gitmiştik. Dede bizi evinde misafir ederek ikramda bulundu. Ankara'ya döndükten
sonra öğretmen olan eşim Namık Kemal İlköğretim okulunda durumu arkadaşlarına
anlattığında bir öğretmen:"Size bir şey yapmalarından korkmadınız mı? sonra onların kestiği
ve pişirdiği yenmez" der. Onun üzerine eşim:"Neden korkacakmışız? onlar da bizim gibi
insan ve hem de son derece misafirperverler. Ayrıca her yaptıkları işte Allah'ı anıyorlar, niçin
kestikleri ve pişirdikleri yenmesin?" cevabını vermiştir.
Bir defa Alevilerin kestiği yenmez, inancı son derece saçma ve tutarsızdır. Çünkü İslam
Dinine göre kitap ehli kabul edilen Yahudi ve Hıristiyanların bile kestiği yenilirken
Müslüman olan Alevilerin kestiği niçin yenilmesin?
2. Alevi Halkın Sünniliği Algılaması(Alevi Önyargıları)
Yine Ortalama bir Alevi'ye göre "Sünni; gerici, yobaz, Atatürk düşmanı, Yezid olup
gerçek Müslümanlıkla uzaktan yakından alakası olmayan bir kişidir. Sünniler, Müslümanlığı
sadece namaz abdest ve bir de kadınların sımsıkı kapatılmasından ibaret şekilsel bir inanç
olarak görüp Müslümanlığın insan ilişkilerindeki boyutuna hemen hiç yer vermezler. Ayrıca
Hz. Ali'yi tanımaz ve dolayısıyla Hz. Hüseyin'in Yezid'in askerleri tarafından hunharca
öldürülmesinden ya haberi yoktur ya da onunla ilgilenmezler. Yezidi oldukları için de belki
buna sevinmektedirler."
Örneğin 2000'li yıllardaki araştırmalarım sırasında Yıldırım Beyazıt'ta bulunan
Özbekköyü Derneğinde bir grup Alevi hanımla görüşürken "Sünniler, Yezid midir?" diye bir
soru sormuştum. Kadınlardan birisi gayet doğal bir şekilde "Tabii Yezittir" cevabını verdi.
Yine 2006 yılında Çubuk yöresi Alevililerinin kurduğu Ay dost Vakfın'da Muharremle ilgili
bir seminerde, bir hanım, "Sünniler Muharremi kabul etmezler" dedi. Ben bunun üzerine söz
alarak bunun doğru olmadığını kendimin Sünni bir aileden geldiğimi ve rahmetli
anneannemin Muharremde aşure pişirerek komşulara dağıttığını ve Hz. Hüseyin'in şehit
edilmesinden büyük üzüntü duyduğunu zaman zaman bize ifade ettiğini söyledim. Fakat bu
hanım, benim sözlerimi hiç inandırıcı bulmadı
Yukarıda da konu ettiğimiz gibi bu kalıp yargıların binde birinde bir doğruluk payı
bulunabilir. Nitekim Alevilerin çoğunluğu, bir misyoner propagandası olan Kur'anın değiştiği
iddiasına inanırlar. Onlara göre Kur'andaki ehl-i beytle ilgili bazı ayetler, Yezid tarafından
Kur'andan çıkarılmıştır.
b. ARAŞTIRMACILARDAN KAYNAKLANAN SORUNLAR 1.
Sünni Araştırmacılar
Sünni araştırmacılardan bazıları da objektifliği bir kenara bırakarak aileden ve içinde
bulundukları gruptan aldıkları yanlış bilgi ve kanıların ışığında konuya yaklaşmakta, tarihten
gelen bu zıtlık ve çatışmalardan tek taraflı olarak Alevileri suçlayabilmektedirler
2003 yılında üniversitemiz, yaklaşık 40 öğretim üyesinin katıldığı İran'a bir araştırma
gezisi düzenlenmişti. Söz konusu grup 2005 yılında bir yemekli toplantıda bir araya geldi ve
toplantıya ben de katıldım. Burada tarih alanında yardımcı doçent olan bir öğretim üyesi, bize
Alevilik-Sünnilik üzerine bir konuşma yaptı. Konuşmacı bir yerde aynen şunları söyledi:
"Yavuz Selimle Şah İsmail arasındaki savaşta Şah İsmail'in askerleri, Yavuz'un askerlerini
yakalayıp önce kestiler, daha sonra onları pişirip yediler" Ben bunun üzerine dayanamadım ve
şunları söyledim: "Arkadaşım, bu kadarı da olmaz Şah İsmail ve adamları yamyam mı?"
Konuşmacı bundan son derece rahatsız oldu. Tarihçi bu akademisyenin 500 yıl önce iki Türk
devletinin yaptığı savaştan bir Türk olarak üzüntü duyacağı yerde olaya savaş koşullarındaki
bir pencereden bakması oldukça düşündürücü idi. Ayrıca bu sözler, Türkiye'deki birlik ve
bütünlüğe fayda mı yoksa zarar mı verir? bunun üzerinde çok ciddi düşünülmesi gerekir.
2. Alevi Araştırmacılar
Alevi olduğunu söyleyen bazı araştırmacılar da Çorum, Maraş ve Sivas'ta meydana
gelen üzücü olaylarda kişileri suçlayacakları yerde "Bunları Sünniler yaptı" diyerek bir grubu
hedef gösterebiliyorlar. Ne yazık ki, bu tip bir konuşmacıya ben bizzat Hacı Bektaş Araştırma
Merkezi'nin 1998 yılında düzenlediği "Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyum"unda
üzülerek şahit oldum. Aynı olayda Prof. Orhan Türkdoğan(1999) da TKP'nin bildirisine
dayanarak ima yoluyla da olsa Alevileri kusurlu bulduğunu ifade etmektedir.
Ben bu iki kanaatin de yanlış olduğunu düşünüyorum. Çünkü söz konusu şehirlerimizde
yüzyıllarca barış içinde birarada yaşamış Alevi-Sünni halkımız arasında yapay olarak
yaratılan bu çatışmadan kimler yarar sağlamıştır? diye sorarsak, bunun cevabı bize bu olayları
kimin yarattığını açıklar, kanısındayım. Bu soruya verilecek cevap herhalde, "Bu çatışmalar,
Türk toplumunun bütününün lehine değil aleyhinedir" olacaktır. Bundan O halde bu olaylar,
Türkiye'yi içeriden çökertmek isteyen dış güçler tarafından meydana getirilmiştir.
sonucu çıkarılabilir. Nitekim Mustafa Yıldırım(2006), benim bu görüşlerimi şöyle
desteklemektedir: "Örümcek Ağı, devlet kurumları ile iç içe çalışıyor. Irak'taki mezhep, etnik
ve dinsel çatışmalar, daha önce Türkiye'de olmuştu. Sanki geçmişte Türkiye'de yapılanlar,
bugün Irak'ta meydana getirilmektedir."
Kanımca her iki grubun arasına sokulan ajanlar, karşılıklı kışkırtmalarda bulunarak bu
çatışmaları yaratmışlardır. Bu aslında Batı'nın Osmanlı'yı parçalama amacını taşıyan Şark
Projesinin bir devamıdır, bunun şimdilerdeki versiyonu BOP'dir. Bu projenin amacının
Fas'tan Çine 24 İslam ülkesinin parçalanması demek olduğunu ABD Dışişleri Bakanı
Condalize Rice geçmişte açıklamıştı. Nitekim şimdi emperyalistler, Türkiye'nin doğusunu
bölünmüş gösteren haritaları kendi silahlı kuvvetler dergilerinde yayımlayabilmekte ve güya
Türkiye'nin de müttefik sayıldığı bir kuruluş olan NATO'da subaylarımızın gözü önünde
duvarlara yansıtılıp gösterilebilmektedirler. Türk subayları buna tepki gösterip toplantıyı terk
ederlerken ülkenin iktidar ve muhalefet partileri yöneticilerini ciddi bir tepki gösterdikleri
söylenemez. Bu durum oldukça düşündürücüdür.
3. İlahiyatçı Araştırmacılar
İlahiyat kökenli araştırmacı ve bilim adamlarından bazılarının Alevilik araştırmalarında
objektif olamadıkları görülüyor, Belki buna biraz da hak vermek gerekebilir. Çünkü İlahiyat
Fakültelerinde "Fıkıh" ve "Mezhepler Tarihi" gibi derslerde Alevilik, sapık bir mezhep
olarak anlatılmaktadır. Eğer böyle ise ilahiyatçıya düşen görev de yoldan sapmış olan bu
insanları doğru yola iletmek değil midir? Bu şartlarda ilahiyatçı bir araştırmacının objektif bir
değerlendirme yapabilmesi nasıl mümkün olabilecektir? Buna rağmen örneğin Prof. Dr.
Ethem Ruhi Fığlalı gibi Alevilik çalışmasında objektif davranmayı başarabilmiş ilahiyatçı
araştırmacı ve bilim adamlarının olduğunu da biliyoruz.
Dinlerin mutlak gerçeği aramalarına karşılık bilimler göreli gerçeği araştırırlar. Onun
için ilahiyatçı araştırmacılar, önce dinsel bir araştırma mı, yoksa bilimsel bir çalışma mı,
yapmak istediklerine karar vermek zorundadırlar. Yani konuya bir bilim olan din sosyolojisi
açısında mı yoksa fıkıh, mezhepler tarihi vb. dinsel bilimler açısından mı, yaklaşmak
istiyorlar. Eğer Aleviliği din sosyolojisi açısından inceleyecek iseler o zaman olanı olduğu
anlatmak ve buna hiçbir şey katmamak veya eksiltmemek zorundadırlar.
Örneğin bir Alevi dedesi ile görüşüyorlarsa veya bir cem törenine katılmış iseler dede ne
söyledi ise veya törende ne gördü iseler bunları değiştirmeden aynen anlatmak
zorundadırlar.Ayrıca bunların tasavvuf felsefesi açısından ne anlama geldiklerini de
açıklayabilirler. Çünkü tasavvufu bilmeden Aleviliği anlamak mümkün değildir. Aksi halde
katı bir şeriat yorumu bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra araştırmacıları yanlış sonuçlara
ulaştırabileceği gibi var olan zıtlıkları artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Ayrıca
tasavvufu benimseyen bir araştırmacı, herkese bir gözle bakmasını öğrenir. Ne acıdır ki, katı
din yorumcuları, hem geçmişte hem bugün bir Yahudi ve Hıristiyan'a gösterdiği hoşgörünün
binde birini kendi insanı olan Alevilerden esirgemişlerdir.
Türk toplumunun bugün, eski Mut Müftüsü gibi din adamlarına şiddetle ihtiyacının
olduğunu düşünüyorum. Kurtuluş Savaşında Alevi-Sünni ihtilafı çıktığı sırada Mut Müftüsü
Nadir Efendi, bir fetva yazarak: "İslam Dini'nin birliği ve beraberliği emrettiğini, ayrılıkların
dinimiz bakımından büyük günah olduğunu, vatanın böyle dertler içinde kıvrandığı sırada
ayrımcılık yaparak milli varlığı zayıflatmanın Allah yanında günahların en affedilmezi
olduğu"nu ifade etmiştir. Nitekim fetva etkili olmuş, Alevilerle Sünniler ayrılığı bir kenara
bırakarak düşmana karşı birlikte savaşmışlardır(Kutay, 1973).
Bunların dışında araştırmacılarda görülen hata ve yanlışları kısaca şöyle ifade edebiliriz:
Eğer bir kişi, gerçekten bilim adamı ise alçak gönüllü olmak zorundadır. Felsefe bölümlerinde
öğrencilere ilk derste öğretilen, Sokrates'in "Tek şey bilirim o da hiçbir şey bilmediğimdir ve
kendini bil" sözleridir. Hz. Muhammed'in de bu anlama gelen bir hadisi vardır: " İnsanların
bilgini, cehaletini bilendir; insanların akıllısı, kendini bilendir. Mevlana da bu konuda şunları
söylemiştir: " Bilim bir denizdir, insanın ondan alabileceği ancak bir damladır."
Oysa bazı araştırmacılar, "kendilerinin bildiği ve söylediği her şeyin doğru, başkalarının
bildiği ve söylediklerinin hepsinin yanlış olduğunu iddia edebilmektedirler. Nitekim 1998
yılında üniversitemizde yapılan I. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyum'unda bu tip
bir öğretim üyesinin konuşmasını dinledim. Oturum bittikten sonra hocanın peşinden giderek
şunları söyledim: "Hocam gerçekten çok ciddi bir bilim adamısınız, yaptığınız çalışmalardan
ben de yararlanıyorum. Fakat konuşmalarınızda kendi düşüncelerinizin hepsinin doğru,
başkalarının düşüncelerinin hepsinin yanlış olduğunu söylediniz. Bu doğru bir davranış
mıdır?" Bunun üzerine bu bilim adamı, benim sözlerimden son derece rahatsız oldu ve
bulunduğumuz yeri hızla terk etti.
Batı'lı Alevilik araştırmacıların çoğunluğunun ise bu çalışmalarını, psikolojik harp
malzemesi olarak kullanarak sonuçta Türkiye'de Alevilerle Sünniler arasında çatışmayı teşvik
edici bir değerlendirme yaptıklarını görüyoruz. Konu ile ilgili Hacı Bektaş Veli Araştırma
Dergisinde "Alevilik-Bektaşilik ve Batılı Araştırmacılar" başlıklı bir makale yazarak bunları
örnekleri ile açıklamaya çalıştım.
SONUÇ
Alevi'si ile Sünni'si ile Türk toplumu olarak dilimiz, tarihimiz, kültürümüz ve
inançlarımız bir ve ortaktır. Buna karşılık az sayıda da olsa bazı farklılıklarımız da mevcuttur.
Kanımca bu farklılıkları, bir eksiklik ve kusur değil Türk milletinin bir zenginliği olarak
kabul edip değerlendirmeliyiz.
Son yıllarda AB'nin üzerinde ısrarla durduğu ve kararlar aldığı iki konudan birisi
Kürtlerin etnik azınlık diğeri ise Alevilerin dinsel azınlık oldukları tezleridir. Bu sebeple
Türkiye'de gerek Aleviler ve gerekse Sünniler birbirleriyl e kenetlenip bir bütün olarak
emperyalizmin karşısına çıkmak zorundadırlar.. Bunun için de var olan sorunlarımızı kendi
aramızda tartışıp çözüme kavuşturarak emperyalist ülkelerin gündeminden düşürmek
zorundayız. Bu yüzden hem Sünniler hem de Aleviler birbirlerini yakından tanıyarak
birbirleri hakkındaki önyargıları terk ederek dostlukları pekiştirmek zorundadırlar.
Bilimde veriler objektif olmasına karşılık sonuçta bunların değerlendirilmesi sübjektif
yargıları içerir. Çünkü aynı verileri farklı bilim adamları farklı şekilde yorumlayabilirler.
Bunu yaparken de bilim adamları, her aklına gelini söylememelidir. Söylenenlerin objektif
bilime ne gibi katkılar yapacağını ve bunların Alevi Sünni grupları arasında çatışmaya mı yol
açacağı veya birlik ve bütünlüğe mi hizmet edeceğini göz önünde bulundurmak zorundadırlar.
Yine gerek Alevi ve Sünni gerekse ilahiyatçı araştırmacıların biraz da olaylara
karşısındakilerin penceresinden bakıp birbirlerini doğru anlama ve kavrama gayreti içinde
olmalı ve Türkiye'nin birlik ve bütünlüğünü gerçekleştirecek çalışmalar yapmalıdırlar.
İlahiyatçı araştırmacılar, Kurtuluş Savaşı sırasındaki Mut Müftüsünü örnek alabilirler.
Böylece dinsel anlayışımız ülkeyi parçalayıcı değil bütünleştirici bir nitelik kazanır.
Ayrıca bilim adamları Aleviler mi haklı yoksa Sünniler mi gibi bir dava güdemezler.
Bilimde ve bilimsel çalışmalarda haklılık yoktur doğruluk ve yanlışlık vardır. Gerek tarihsel
koşulların ve gerekse dış güçlerin planlarının sonucu ortaya çıkan bu ihtilaf nasıl ortadan
kaldırılıp birleşip bütünleşen bir millet olabiliriz? Bunun üzerinde kafa yormak zorundayız.
Onun için hem Alevi ve Sünni hem de İlahiyatçı araştırmacılar, duygusallıklarını ve kendi
inanç ve önyargılarını bir kenara bırakarak bunun üzerinde kafa yorup çözüm üretmek
zorundadırlar.
KAYNAKLAR Baş, Haydar. Dini ve Milli Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler,
İstanbul, İcmal Yayınları,
2000. Cem Vakfı, Anadolu İnanç Önderleri Birinci Toplantısı,
İstanbul, 2000.
Eğri, Osman. "Alevi-Bektaşi Kaynaklarının Neşri Problemi", Hacı Bektaş Veli Araştırma
Araştırma Dergisi, 2003/28: 121-150.
Eröz. Mehmet. Milli Kültürümüz ve Meseleler, İstanbul, Türkmen Yayınevi, 1983.
Güvenç, Mustafa(Alevî Dedesi) İle Söyleşi. Söyleşen: İbrahim Arslanoğlu, G.Ü. Hacı
Bektaş Veli Dergisi, 1999/9:41-64.
Kutay, Cemal. Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı
Yayını, 1973.
Küçük, Abdurrahman. "Misyonerlik ve Türkiye", Türkiye'de Misyonerlik Faaliyetleri,
Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1996:37-51.
Türkdoğan, Orhan. Alevî-Bektaşi Kimliği, Timaş Yayınları, 1995.
"Alevi-Sünni Bütünleşmesi Niçin Önemli?" I. Türk Kültürü ve Hacı
Bektaş Veli Sempozyum Bildirileri(22-24 Ekim, 1998), Ankara, 1999:331-338.
________________
Yıldırım, Mustafa İle Görüşme. "Ortadoğu'da İşgal Genişliyor",Görüşen: Işık Kansu,
Cumhuriyet- Strateji Eki, 20.3.2006:12-13.
Download