1. AFETİN TANIMI, TÜRLERİ, İNSAN VE TOPLUM HAYATINA

advertisement
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
1. AFETİN TANIMI, TÜRLERİ, İNSAN VE TOPLUM HAYATINA ETKİLERİ
“Önlenmesi elde olmayan büyük felaket, belâ, musîbet ve bâdire” gibi kelimelerin karşılığı
olarak da kullanılagelmiştir. Kısa ve genel tanımını yapmak gerekirse, afet “çeşitli doğa ve insan
kaynaklı olayların sebep olduğu; tehlikeli ve sakınılması gereken; can ve mal kaybına sebep olarak
insana, bir topluma ya da çevreye büyük zarar veren olaylar” olarak tarif edilmektedir. Afetzede
ise, yangın, sel, deprem vb. türünden bir afete uğramış olan, felâkete uğrayıp perişan olan
kimseye verilen bir isimdir.
“Büyük oranda veya tamamen insanların kontrolü dışında olarak âniden meydana gelen,
başladıktan sonra engellenmesi zor olup geniş ölçüde can ve mal kaybına neden olan, yıkıcı ve
büyük çaplı doğa kaynaklı olaylara doğal afet denir. Bu afetlerin oluşumları büyük oranda tabiat
olaylarına bağlıdır. Eğer, can ve mal kaybına sebep olan bu olaylar, insanlar tarafından meydana
getirilmiş ise, bunlara da beşeri (insan kaynaklı) afet denir. Doğal afetler doğa kaynaklı; afetler
ise hem doğal hem de insan kaynaklı olabilirler. Afet ile doğal afet arasındaki en önemli fark da
bu husustur. Afetler ile doğal afetlerin özelliklerini karşılaştırmalı bir şekilde vermek gerekirse;
1. Doğal afette olduğu gibi, afetin ilk özelliği de doğal olmasıdır. Yani, yeryüzü ve yeraltındaki
doğal güç ve etkenlerin bir sonucu olarak ortaya çıkarlar.
2. Doğal olaylar, insanlara ve toplumlara zarar verdiği ve etkilediği sürece afet sayılırlar.
İnsanların yaşamadığı yerlerdeki doğa olayları ise afet sayılmazlar.
3. Doğal olayların afete dönüşmesinde insanoğlunun etkisi oldukça fazladır. Nitekim, afetler,
insanların doğal dengeyi bozması ölçüsünde artarak devam etmektedir. Dünyada son on
yılda meydana gelen afetlerde yaklaşık 1 milyon insan ölmüştür.
4. Afetler ve doğal afetler, tahrip edici olup, büyük çapta can ve mal kaybına yol açarlar. Bu
kayıp, afetlerin şiddetine göre değişmekle birlikte, ülke ve toplumların gelişmişlik düzeyleriyle de
doğrudan ilişkilidir. Ortaya çıkan can ve mal kaybının büyüklüğü ise, önemlerini ve etkilerini
belirler.
5. Birkaç dakikadan birkaç gün gibi çok kısa bir zaman diliminde ve öngörülemeden, âni olarak
meydana gelirler. Bu durum, afetlerin genel etkisiyle birlikte, can ve mal kaybını da arttıran temel
sebeplerden biridir.
6. Birkaç dakika veya birkaç saat gibi çok kısa bir zamanda gelişmeleri sebebiyle de, afetlerin
başladıktan sonra insanlar tarafından engellenmeleri mümkün değildir.
7. Deprem, çığ, heyelan ve sel gibi bazı afet türlerinin daha çok nerelerde görüldüğü
bilinmektedir. Dolayısıyla, bu tür felaketlerin sonuçları, doğrudan ve hemen ortaya çıkar. Ancak,
kuraklık ve onunla bağlantılı kıtlık örneğinde olduğu gibi bazılarının sonuçları ise, birkaç yıl gibi
geniş bir zaman diliminde ve dolaylı olarak ortaya çıkar.
1
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Dünyada yaşanan afet türleri;
I. Jeolojik (Yer) Kökenli Doğal Afetler: Kaynağını doğrudan yer kabuğu ya da yerin
derinliklerinden alan doğal afetler olup, âni ve hızlı gelişirler. Tarihte görülen türleri ise şunlardır:
1. Deprem (Zelzele)
2. Yanardağ (Volkan) Püskürmeleri
3. Heyelan (Toprak Kayması ve Çamur Seli)
4. Tsunami (Japonca’da “Liman dalgası”)
II. Meteorolojik (Hava, Atmosfer) Kökenli Doğal Afetler: Dünyayı saran atmosferdeki doğa
olayları sonucunda meydana gelen afetlerdir. Bu tür afetler, atmosfer olaylarının insan hayatı
açısından zararlı olmaya başlamasıyla birlikte afet olma niteliğine sahip olurlar. Aşağıda
görüldüğü üzere, jeolojik afetlere göre oldukça farklı türleri bulunmaktadır:
1- Aşırı Yağmur Su Baskını ve Sel
2- Aşırı Kar Yağışı, Tipi ve Dolu
3- Çığ Düşmesi
4- Aşırı soğuk ve Don
5- Aşırı Sıcaklık ve Kuraklık
6- Fırtına, Yıldırım Düşmesi, Sis?
7- Hortum
8- Aşırı Sıcaktan Kaynaklanan Orman Yangınları
9- İklim değişiklikleri
III. Beşeri (İnsan Kaynaklı) Afetler: Bunlar da doğada meydana gelmelerine rağmen, kaynağı
büyük oranda insan (beşer) faktörüne bağlı olan afetlerdir;
1.İnsan Kaynaklı Yangınlar
2.Hava Kirliliğine Bağlı Olarak Meydana Gelen Toplu Ölümler
3.İnsanın çevreyi tahrip etmesiyle meydana gelen toprak erozyonları
4.Su kirliliği sonucu deniz canlılarının ölümü
5.Salgın Hastalıklar
6.Nükleer Kazalar
Doğal felaketler hiç beklenmedik anlarda ve çok kısa sürede meydana geldikleri için, bu gelişme
karşısında çaresiz kalan insan ve toplumların hayatlarını, yaşam şekillerini, düzenlerini ve
planlarını temelinden değiştirebilme gücüne sahiptir. Bu yönüyle afetler, insan ve toplum
hayatında sosyal ve psikolojik açılardan korkutucu ve travmatik etkiler meydana getirmektedir.
Tarih boyunca milyonlarca insanı tehdit eden afetler, yine milyonlarca insanın, yakınlarını,
evlerini, işlerini ve ekinlerini kaybetmelerine sebep olmaktadır. Bu bakımdan, afetlerin etkileri ve
sonuçları bakımından bilinmesi gereken en önemli husus, geniş ölçüde insan ve hayvan kaybına
neden olmalarıdır. Ancak, meydana gelen can ve mal kaybı, bölgelerin, ülke ve toplumların
gelişmişlik düzeyleriyle de doğrudan ilişkilidir.
Ciddi bir afet yaşanması durumunda, aşağıdaki alanlar üzerinden büyük kayıp ve hasarların
yaşanması söz konusudur:
2
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
1.Büyük çapta insan kaybı, sakatlık ve yaralanma
2.Büyük çapta hayvan kaybı
3.Çeşitli seviyelerde olmak üzere İşyeri ve evlerde ortaya çıkan hasar
4.Değeri büyük boyutlara ulaşan mal ve eşya kaybı
5.Tarımsal ürün kaybı
6.Toprak kaybı
7.Yol ve diğer ulaşım-haberleşme hatlarında meydana gelen hasarlar
8.Haberleşme hatlarında meydana gelen hasarlar
9. Deniz kıyısı ve akarsu yatağı gibi alanların yerinin değişmesiyle ortaya çıkan mülkiyetle ilgili
hukuki sorunlar
Afetler, yukarıdaki hasar ve kayıpların bir sonucu, doğrudan ya da dolaylı olarak; ekonomik kriz,
yoksulluk, işsizlik, toplumsal panik, korku, anarşi, yağma ve salgın hastalıkları beraberinde
getirebilmektedirler. Bu sayılan hususların her biri, doğrudan ya da dolaylı olarak iç ve dış politik
durumu etkileyebildiğinden, afetlerin ülkelerdeki siyasi gelişmeler üzerinde de önemli bir etkisi
bulunmaktadır.
2. TARİHTEKİ BÜYÜK DEPREMLER VE TSUNAMİLER
En genel tanımıyla “yer sarsıntısı” anlamına gelen deprem, yer kabuğu tabakalarının kırılıp yer
değiştirmesi; yer altındaki boşlukların birdenbire çökmesi ya da yanardağların patlamasıyla
oluşan şiddetli basıncın etkisiyle meydana gelen ve yeryüzünün herhangi bir yeri ya da
bölgesinde hissedilen şiddetli sarsıntılara verilen isimdir. Depremler, yerkabuğunun yerine tam
oturmamış, oluşum bakımından genç arazilerinde daha etkili olur. Meydana gelme şekli ve yeri
ve özellikleri bakımından depremleri üç kısma ayırmak gerekir. Bunlar;
1.Tektonik Depremler: Şiddetleri ve etki sahaları ve zararları çok büyük olan deprem türleridir.
Yer kabuğunu oluşturan büyük levhaların çarpışması, birbirini sıkıştırması veya birbirinden
uzaklaşması sonucunda oluşan titreşimlerin yayılmasıyla meydana gelirler. Tarih boyunca görülen
depremlerin büyük bölümü bu türdendir.
2.Volkanik Depremler: Yalnızca yanardağların aktif oldukları yerlerde, yanardağ patlamalarına
paralel olarak görülürler. Volkanik püskürmelerle birlikte oluşan gazların patlaması neticesinde
meydana gelirler. Şiddetleri ve etki alanları sınırlıdır. Volkanik depremler de yıkıcı tsunamilere
sebep olabilirler.
3.Çöküntü Depremleri: Yer altındaki karstik alanlarda oluşan çukurların, yeraltı sularının ve
kömür ocaklarının meydana getirdiği boşlukların âniden çökmesiyle meydana gelirler. Bu tür
depremlerin şiddetleri ve etki alanları oldukça küçüktür.
Depremler, yol açtığı can ve mal kayıplarının büyük ve yıkıcı olması, öngörülememesi, birdenbire
ve çok kısa süreler içinde gerçekleşmesi gibi sebeplerle, en etkili ve tehlikeli afet türü olarak
kabul edilmektedir. İnsan ve toplum hayatını; ülke yönetimi, ekonomi ve siyaseti ciddi ölçüde
etkileyebilen depremler, ayrıca travma ve korku yaratma özelliğine de sahiptir. Tsunami ise,
Japonca’da “Liman dalgası” anlamına gelmektedir.
3
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Girit Depremi (365): Ege Denizi’ndeki Girit Adası’nda 21 Temmuz 365 tarihinde 8 büyüklüğünde
olduğu tahmin edilen bir deprem meydana geldi. Bu şiddetli deprem 10 metreye ulaşan dev
dalgalar ve tsunami (Japonca’da “Liman dalgası”) oluşturmuş ve Girit kıyıları sular altında
kalmıştı. Deprem sonrasında da çöküntüler oluşmuştu. Oluşan tsunami ise, Doğu Akdeniz’de
kıyısı bulunan bütün ülkeleri etkilemiş; hatta Libya’daki bir liman tamamen yok olmuştu.
Antakya Depremi (526):
29 Mayıs 526 tarihinde Antakya merkezli olmak üzere şiddetli bir deprem meydana geldi.
“Meryem Ana Yortusu” arefesi olduğundan festival için Antakya’ya çevre şehirlerden çok sayıda
ziyaretçi gelmiş, şehir bir hayli kalabalıklaşmıştı. Depremin sarsıntıları başladığında akşam yemeği
vakti olması nedeniyle insanların büyük bir kısmı evlerde ya da kapalı mekanlardaydı.
Bu nedenler, büyük miktarda can kaybının doğmasına yol açtı. Suriye ve Anadolu’da da etkisini
gösteren deprem, Malalas ve Bizanslı Tarihçi Propkopius’a göre 250-300 bin kişinin ölmesine
neden oldu. Bu sayı o dönem için korkunç bir rakam olduğundan, dünya tarihinin en büyük
felaketlerinden biri olarak kabul edilir. Deprem sonrasında Antakya’da bir de yangın çıktı ve
ayakta kalan binaların çoğunu yıktı. Ortaya çıkan haydutlar da felaketin boyutunu biraz
kötüleştirdi. Bizans yönetimi altındaki Antakya’da büyük yıkım yapan bu deprem, tarihe geçen
en ölümcül tabii felaketlerden biridir.
Ortaçağ’da İstanbul’da Meydana Gelen Depremler: İstanbul’da 19 Ekim ve 14-23 Aralık 554
tarihlerinde meydana gelen şiddetli depremler, ardından oluşan artçı sarsıntılar ile birlikte
Bizanslılara 40 gün süren büyük korku yaşatmıştır. Surlar ve Hebdemon (Bakırköy) taraflarında
çok sayıda kilise yıkılmış ve Ayasofya’nın kubbesi hasar görmüştür. 740’taki şiddetli depremde
ise Aya İrini kilisesi hasar görmüş; 869’daki depremin sarsıntıları da aralıklarla kırk gün kadar
sürmüştür. Bizanslılar, depremlerin, işledikleri günahlar karşılığında gönderilen ilahi birer ceza
olduğunu düşünmekteydiler. Çeşitli ayin, tören ve ritüeller vasıtasıyla depremleri önlemeye
çalışmışlar, ayrıca dini özel anma yıldönümleri düzenleyerek bunları litürjik (dini) takvimin birer
parçası haline getirmişlerdir. Az sayıda olmakla birlikte, Aristoteles’in teorisinden etkilenen bazı
Bizanslılar ise depremlerin doğal nedenlerden (yeraltı rüzgarlarının hareketi) kaynaklandığına
inanıyordu.
İran Damgan ve Yunanistan Korint Depremleri (856): Dünyanın sismik olarak en aktif
ülkelerinden biri kabul edilen İran’da tarih boyunca çok sayıda şiddetli deprem meydana
gelmiştir. Bunlardan, 22 Aralık 856 tarihinde meydana gelen Damgan (Hazar’ın güneyinde,
Tahran’ın 340 km. doğusunda bir şehir) depreminde on binlerce (200 bin) kişinin öldüğü tahmin
edilmektedir. Yaklaşık 8 şiddetinde olduğu tahmin edilen deprem, İran tarihinde tespit edilen
en ölümcül sarsıntı olarak da ifade edilmektedir.
Anadolu-Suriye-Halep Depremi (1138): 11 Ekim 1138’de Halep’te meydana gelen bu şiddetli
depremde 200 binden fazla kişinin öldüğü tahmin edilmektedir. Anadolu’nun yanı sıra Suriye’de
de büyük tahribat yapan deprem Halep şehrini de yerle bir etmiştir. Aylarca süren artçılar
sebebiyle dehşete kapılan halk şehirleri terk ederek çöle çekilmiştir. Dünya tarihindeki en çok
ölümlü depremlerden biri olarak bilinmektedir.
4
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Yukarı Mısır-Suriye Depremi (1302): Kızıldeniz kuşağında kayıtlara geçen en büyük deprem 1302
yılında meydana geldi. Şiddetinden dolayı Mısır’da dağlar yarıldı, surlarda büyük çatlaklar oluştu,
yerden sular fışkırdı, pek çok ev ve cami yıkıldı. İskenderiye’de de ağır hasara yol açan depremde
Akdeniz’deki büyük fırtınadan dolayı şehrin önündeki gemiler karaya vurdu. Akkâ’da yaşanan
gelgitte deniz metrelerce geri çekildi, açılan alana giren pek çok insan boğuldu.
Osmanlı Başkenti İstanbul’da İlk Büyük Deprem: Büyük İstanbul (Küçük Kıyamet) Depremi
(1509) ve Diğerleri: İmparatorluklar ve medeniyetler başkenti olan İstanbul, önemli fay hatlarının
üzerinde bulunduğunda, bazıları şiddetli olmak üzere, tarih boyunca çok sayıda depreme maruz
kalmıştır. Tahminen 7,5 şiddetindeki büyüklüğü, büyük yıkıma, can kaybına ve korkuya sebep
olmasıyla tarihe küçük kıyamet (kıyamet-i suğra) olarak geçen bu deprem, 22 Ağustos 1509’da
meydana gelmiş; artçı sarsıntılar bir sonraki yıl boyunca da devam etmişti. Marmara fay hattını
boylu boyunca kıran bu deprem, Anadolu ve Mısır’dan Yunanistan ve Avusturya’ya kadar çok
geniş bir alanda hissedilmişti. Enkaz altında kalmaktan kurtulan II. Beyazıt ise, depremden sonra
sarayını terk ederek bahçede yapılan geçici odalarda ve çadırda kalmış; daha sonra da çareyi
Edirne’ye gitmekte bulmuş; fakat orada da deprem ve nehir taşkınıyla karşılaşmıştır.
Depremin yaralarını sarmak üzere II. Beyazıt’ın emri ve devlet-halk işbirliğiyle yapılan çalışmalar,
oldukça başarılı bir “kriz yönetimi” uyguladığını göstermektedir. Şöyle ki, devlet tarafından her
haneden toplanan hususi vergiler ve Anadolu ve Rumeli’den toplanan on binlerce amele ve usta
vasıtasıyla, 1510 yılının ortasına kadar hasar gören binalar onarılarak şehir adeta yeniden imar
edildi. Depremde, şehre su sağlayan suyolları ve kemerler de tahrip olduğundan, bazı yerlerde su
baskınları ile birlikte su kıtlığı da yaşanmıştı. Artan su ihtiyacı için ise yeni bir isale hattı inşa
edildi. Depremin verdiği derslerden biri ise, her ne kadar yangın felaketlerini arttırsa dabundan sonra ahşap binalara ağırlık verilmesiydi.
Marmara (İstanbul) Depremi (1766): İstanbul “Küçük Kıyamet”ten (1509) sonraki en şiddetli
depremi 1766’da yaşadı. Merkez üssü Marmara Denizi olan ve İzmit’ten Tekirdağ’a kadar olan
sahada etkili olan bu deprem, 22 Mayıs 1776’da Kurban Bayramı’nın ikinci (Perşembe) günü
güneş doğduktan az sonra (05.30) meydana gelmiş ve yaklaşık iki dakika sürmüştü. Korkunç
gürültüler eşliğinde meydana gelen depremle birlikte Boğaziçi’nde kuvvetli dalgalanmalar
(tsunami) da oluştu.
Bu büyük depremden sonra Osmanlı başkentinde sırasıyla 1767, 1768, 1769, 1771, 1790, 1802,
1804, 1837, 1841 (şiddetli) ve 1855 yıllarında da orta şiddette depremler meydana gelmiş ve
küçük hasarlar ve can kayıpları vuku bulmuştu. Diğer yandan, 1789’da tahta geçen III. Selim,
Payitahtta fazla yüksek bina yapılmamasını emretmişti.
İstanbul (Marmara) Depremi (1894):
Tarihi kaynaklarda “büyük hareket-i arz” ve İstanbul halkı arasında ise Rumi takvimle bu yıla
denk geldiğinden “1310 zelzelesi” olarak anılan deprem, 10 Temmuz 1894’te, öğle saatlerinde
(12.24) meydana gelmiş ve İstanbul halkı korku ve dehşet içinde sokaklara dökülmüştü. Halk
5
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
bütün bu olanlardan korku ve dehşet içindeydi ki, ilk sarsıntıdan 15 dk. sonra, aynı gün akşama
doğru ve 12 Temmuz’da meydana gelen artçı sarsıntılar halktaki korkuyu daha da arttırdı.
Depremden kısa süre sonra II. Abdülhamit’in isteği üzerine, Atina Rasathanesi Müdürü Egnitis ile
Rasathane-i Amire Müdürü Kumbari birlikte gözlemlerde bulunarak felaketle ilgili bilimsel bir
rapor hazırlayıp padişaha sundular. Diğer yandan, deprem sonrasında Osmanlı Devleti’nin ilk
sismolojik gölemevi kuruldu. Yapılan davet üzerine Roma’dan jeodinamik uzmanı Profesör
Agamemnone, Rasathane-i Amire Müdürü Coumbary ile birlikte çalışmak üzere İstanbul’a geldi
ve sismoloji çalışmalarında bulundu. Deprem felaketlerinin sonuçları, zaman zaman ülke
yönetimleri tarafından hafif gösterilmeye çalışılmıştır. Nitekim, vehmiyle tanınan II. Abdülhamit
de deprem haberleri konusunda basına sansür uygulamıştır.
1894 felaketi Bizans’tan günümüze İstanbul’un en büyük depremi olmasa bile, “son şiddetli
deprem” unvanını taşır. Ayrıca İstanbul'da, can ve mal kaybına yol açan 30 deprem arasında, en
çok incelenip araştırılmış bir depremdir. 1894 depremi, yaklaşık bir asır sonra gerçekleşecek olan
1999 Gölcük-Marmara Depremi ile benzerlikler göstermektedir. Özellikle hasar bölgelerindeki
arazi yapısı ve binalarda kullanılan malzeme türleri açılarından bu benzerlikler dikkate şayandır.
Merkez üsleri farklı yerler olmasına rağmen, iki depremde de hemen hemen aynı yerler en fazla
hasarı görmüştür.
Tarihteki En Ölümcül Deprem: 1556 Şensi (Shaanxi) Depremi:
Deprem kuşağı üzerinde yer alan Çin yoğun nüfusuyla, dünyada en çok, en büyük ve en ölümcül
depremlerin yaşandığı coğrafyalardan biridir. Nitekim, dünya tarihinde en ölümcül olduğu
tahmin edilen deprem, Ming hanedanından İmparator Jiajing döneminde, 23 Ocak 1556 (Çin
takvimine göre 2556’da) tarihinde sabah saatlerinde yaşanmıştır. Çin’in iç bölgesindeki Şensi
(Shaanxi) bölgesi ve çevresinde çok şiddetli bir deprem meydana gelmiştir. Şiddeti sebebiyle 9
büyüklüğünde gerçekleştiği tahmin edilen bu deprem, kesin tespit edilemese de, sivil ve asker
olmak üzere 800 binden fazla can kaybına yol açmıştır. Depremle ilgili kayıtlara göre; kimliği
belirlenememiş ölü sayısı da sayılamayacak derecede çoktu. Bu özelliğiyle, t arihte tespit edilebilen
depremler içerisinde, en fazla can kaybının yaşandığı depremdir. Çin yıllıklarında bu deprem
şöyle anlatılır: “(Çin takvimine göre) 2556 kışında, bir deprem felaketi Shaarod ilçesi ve Shaarod
ilinde gerçekleşti. Dağlar ve nehirler yer değiştirdi ve yollar harap oldu. Bazı yerlerde zemin,
birden yükseldi ve yeni tepeler meydana geldi, bazı yerlerde ise birden bire çöktü ve yeni vadiler
oluştu. Diğer yerlerde, aniden bir dere ortaya çıktı veya yer yarıldı ve su yollan açıldı. Birden tüm
kulübeler, resmi daireler, tapınaklar ve şehir duvarları yıkıldı”. Bu olağan üstü can kaybının temel
sebebi ise, halkın büyük kısmının son derece dayanıksız olan kül rengi topraktan (lös) yapılmış
tepelerdeki mağara evlerde yaşamasıydı.
Lizbon (Portekiz) Depremi (1 Kasım 1755):
6
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Portekiz Lizbon’da daha önce, 1531 yılında meydana gelen depremde yaklaşık 30 bin kişi
ölmüştü. Yine aynı şehirde 1 Kasım 1755 tarihinde meydana gelen bir diğer şiddetli (tahminen 9
şiddetindeki) depremde ise, şehir nüfusunun yaklaşık dörtte biri olan 70.000 kişi öldü ve binlerce
kişi de yaralandı. Ayrıca, şehir med-cezir dalgasının etkisi altında kaldı. Deprem, Katolik
dünyasının Azizler Günü’nde (Toussaint Bayramı), 250.000 Lizbonlu’nun birçoğu kilisedeyken
meydana gelmiştir. 32 kilise harabeye dönmüş; büyük taş binalar şiddetli bir şekilde sarsılmış ve
insanların üzerine çökmüştür. Bu deprem, deprem-din ilişkisinin yoğun olarak ele alındığı bir
süreci de başlatmıştır. Papazlar ve dindar Portekizliler depremi, şehirdeki ahlakî bozulmaya ve
Katoliklerin işlediği günahlara karşı Tanrı’nın gönderdiği bir ceza olarak görmekteydi. J.J. Roussea
Voltaire’e yazdığı bir mektupta, “İnsanın çektiği cezalar yanlışlarının bir sonucudur. Lizbon
depremi, doğa içindeki yaşamı terk edip kentlere taşınmış insana verilmiş yerinde bir cezadır.
İnsanlar, o dağınık köylerdeki orta halli yuvalarında sürdürdükleri yalın yaşamı bırakmasalardı
daha az kurban vereceklerdir”.
3. XX. VE XXI. YÜZYILLARDAKİ DEPREMLER VE TSUNAMİLER
Şarköy-Mürefte Depremi (1912): Deprem, Trablusgarp Savaşı sonrasında ve Balkan Savaşı
öncesinde gerçekleşen bir felaket olduğu için, devletin maddi ve manevi olarak da yıpranmasına
neden olmuştur.
San Fransisco (ABD) Depremleri (1906, 1989): Kaliforniya Eyaleti’nin merkezi San Fransisco’da,
yerel saat ile sabah 05.12’de meydana gelen deprem yaklaşık bir dakika sürdü. Önce hafif bir
sarsıntı, 20-25 saniye sonra da asıl deprem meydana gelmiştir. 8 km. derinlikte oluşan depremin
şiddetinin bugün için 7.7 ile 8 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Depremin merkez üssü, fay
hattının geçtiği şehrin 3 km. uzağındaydı. ABD’nin Körfez bölgesindeki geniş bir alanda hissedilen
deprem sonrasında meydana gelen büyük San Fransisco yangını, felaketin boyutunu daha da
büyütmüştür. Nitekim, çok ciddi ekonomik sonuçları da görülmüştür. Deprem ve yangın
sonucunda 3 bine yakın can kaybının yaşandığı bu felaket ABD tarihinin en büyük afetlerinden
biri olarak kabul edilir.
Büyük Kanto (Japonya) Depremi (1923): 4 dakika kadar devam eden bu şiddetli deprem, 1 Eylül
1923’te, öğle saatlerinde (yerel saat ile 11.58’de) gerçekleşmiştir. Yaklaşık 8 Richter ölçeğinde
olduğu tahmin edilmektedir. 48 saat içinde 273 yer sarsıntısı daha kaydedildi. Dünya tarihindeki
en yıkıcı depremlerden biri olup, deprem bölgesindeki yerleşim alanları yerle bir olmuştur.
Deprem ve sonrasında özellikle Tokyo’da patlayan gaz borularından çıkan yangınlarda (büyük
Tokyo yangını) 150.000’e yakın insanın öldüğü tahmin edilmektedir. Ayrıca, depremden sonra
oluşan tayfun ve dalgalar şehre hücum etmiş (tsunami), liman yakınındaki evler tamamen sulara
gömülmüştür. Yarattığı tahribat sebebiyle, yoğun bir iç göç de başladığından 1930'lara kadar
Osaka'nın nüfusu ikiye katlanmıştır. Öte yandan, deprem sonrası ülkeye kanunsuzluk hakim
olmuş; ülkede yaşayan 6 bin Koreli Japonların hışmına uğrayarak öldürülmüştü. Bu yönleriyle
deprem Japon tarihinde ve kamuoyunda derin izler bırakmış; depreme dair kitaplar ve filmler
hazırlanmıştır. Dönemin Japon gazeteleri, “depremin sebep olduğu yıkımı onarmak ve zararı
telafi etmek için en az yüz yıl gerekecektir” diyordu.
7
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Erzincan Depremleri (1939, 1992): Dünyanın büyük depremleri arasında sayılan bu deprem,
Türkiye’nin de en ciddi ve yıkıcı deprem felaketlerinden birisi olarak kabul edilir. II. Dünya savaşı
öncesinde meydana gelen bu afet, bölgeyi ve ülkeyi derinden sarstı. Bu büyük depremin
sonuçlarıyla mücadele etmek o günün şartlarında pek de mümkün değildi. Kerpiç ve ahşap
evlerin çoğunlukta olmasına bir de mevsim itibariyle ağır kış koşullarının getirdiği olumsuzluklar
eklenince, yaşanan felaketin boyutları daha da ağırlaşmıştı.
Şili (Valdivia) Depremi (1960): Dünya üzerinde ölçülebilen en büyük deprem, 22 Mayıs 1960’ta
saat 19.11’de Güney Amerika’daki Şili’de meydana geldi. Bu depremin büyüklüğü 8.5 idi ve bu
büyüklük aynı zamanda tarihte tespit edilebilen en şiddetli depremi de ortaya çıkarmıştı.
Tangşan (Çin) Depremi (1976): Deprem, 28 Temmuz 1976’da, Çin’in kuzeydoğusundaki maden
ve sanayi kenti Tang-Shan (Tangşan)’da, insanların tam da uykuda olduğu bir sırada, gece saat
3.45’te meydana geldi. Bu deprem, muhtemelen son 400 yılın en çok ölü sayısı olan depremiydi
ve ölü sayısına göre de, 1556’da yine Çin’de meydana gelen depremden sonra tarihin kaydettiği
ikinci en büyük depremdi. Bu durum, tarihte en büyük ve ölümcül depremlerin Çin’de meydana
geldiğini göstermektedir. Zayıf görünmek istemeyen Çin Komünist yönetimi bu depremin yıkımını
ve ölü sayısını dünyadan gizlemek yolunu seçerek sansür vb. dahil her şeyi denedi. Bu şekilde dış
yardım da gelmeyince felaketin sonuçları daha da ağırlaştı. Dünya kamuoyu ise, depremin
boyutlarını ancak yıllar sonra öğrenebildi.
Büyük Hanşin (Kobe) Depremi (1995): 17 Ocak 1995’te Japonya’nın batısındaki Kansai Bölgesi
'nin Kobe kentinde meydana gelmiştir. Japon yönetimi iki gün sonra yardım gönderebilmiştir.
Deprem, Japon ekonomisini de derinden sarsmıştır. Şehrin altyapı şebekesi tamamen çökmüş;
gaz ve su şebekeleri patladığından kullanılamaz hâle gelmiştir. Toplam zarar 150 milyar doları
aşmıştır. Bu sebeple de, dünyanın en pahalı afetlerinden biridir. Nitekim, son 50 yıl içinde
ülkede meydana gelen en yıkıcı deprem olarak kayıtlara geçmiştir. Bu felaketin ardından Japon
hükümeti, depremlere daha hızlı müdahale edebilmek için ulusal felaket stratejisi uygulamaya
başlamıştır.
Marmara (Gölcük) Depremi (1999): 17 Ağustos 1999’da meydana gelen Marmara depreminin
merkez üssü, İzmit’in 11 km. güneydoğusunda olup Kocaeli’nin Gölcük ilçesiydi. Yerel saatle
03.02’de gerçekleşen deprem, Richter ölçeğine göre 7,5 şiddetindeydi. Deprem niçin bu kadar
çok can ve mal kaybına yol açmıştı? Bunun birden çok sebebi vardı: uygun olmayan gevşek
zemindeki yapılaşmalar, malzemeden çalmalar ve kaçak yapılar, gelişigüzel inşa edilen binalar bu
sebeplerden bazılarıdır. Olumlu bir sonuç olarak ise, depremden sonra, inşaat standartlarının
yeniden belirlenmesi ve zorunlu deprem sigortasının uygulanmaya başlanması gibi bir takım yeni
düzenlemeler getirilmiştir. Ayrıca, depremden sonra, can ve mal kayıplarına ilişkin birçok dava
açılmış; ancak bunların çok büyük bir kısmı zaman aşımına uğramış, ertelenmiş ya da sonuçsuz
kalmıştır.
Endonezya (Sumatra)’da Büyük Deprem ve Tsunamiler (2004): 26 Aralık 2004 tarihinde yerel
saat ile 6.58’de meydana gelen 8.1 şiddetindeki bu deprem, çok geniş bir alanı etkileyerek 3
dakikadan fazla sürdü. Merkez üssü olan Sumatra, Banda Açe, Myanmar, Malezya, Medan,
8
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Bangladeş, Maldivler, Singapur, Hindistan, Sri Lanka ve Taylan’da dahil olmak üzere toplam 13
ülkede büyük tahribata ve can kayıplarına sebep oldu. Sumatra depremi yaklaşık 9500 atom
bombası büyüklüğünde bir enerjiyi açığa çıkararak; şiddetli tahribatın yanı sıra büyük bir tsunami
felaketini de beraberinde getirmiştir. Özellikle tsunami, tarihte bu güne dek görülmemiş insan
kaybına ve zayiata yol açtı. Ölü sayısının büyük bir kısmı da tsunamilerden kaynaklanmıştır. Bu
deprem ve akabinde oluşan tsunami de göstermiştir ki, erken uyarı sisteminin bulunması halinde,
en azından insan kaybını önemli ölçüde azaltabilirdi. Zira, depremin aksine tsunamileri tahmin
edip insanları uyarmak mümkün idi.
4.TARİHTEKİ BÜYÜK VOLKAN PATLAMALARI VE HEYELANLAR
Dünyanın iç katmanlarında, yüksek basınç ve sıcaklık altındaki kayaların erimesiyle magma
denilen akışkan, yakıcı ve yıkıcı bir madde oluşur. Bu madddenin yeryuvarlağının uygun bir
yerinden püskürerek dışarı çıkmasıyla yanardağ ya da volkan dediğimiz coğrafi bir şekil ortaya
çıkar. Güneş sisteminde, dünya dışındaki bazı kayalık gezegen ve uydularda da yanardağlar
bulunmaktadır. Yanardağ patlamaları, çoğunlukla depremler ve sıcak su kaynakları gibi yer
faaliyetleriyle birlikte görülürler. Nitekim, lav püskürmelerinden önce genellikle küçük şiddette
depremler meydana gelir. Volkanik patlamaların büyüklükleri ise, dışarıya çıkan lavın miktarı ile
ölçülür. Tıpkı deprem ve tsunamilerde olduğu gibi, ansızın ortaya çıkan volkan patlamaları, büyük
can ve mal kaybına sebep olmak suretiyle, insan ve toplumlarda dehşet, korku ve travma
yaratabilirler. Bu durumun hafızaya kazınan derin etkileri, yıllar ve hatta yüzyıllar boyunca
sürebilir. Yanardağlar, aynı zamanda, yüzyıllardır insanoğlu tarafından hem en çok korkulan hem
de gizemi çözülemediği için saygı duyulan ve hatta kutsallaştırılan doğa olaylarıdır.
Vezüv (İtalya) Yanardağ Patlaması (M.S. 79): Roma İmparatorluğu zamanında, 24 Nisan 79
tarihinde, İtalya’nın meşhur yanardağı Vezüv’de önce hafif bir deprem ardından da çok şiddetli
bir patlama meydana gelmiştir. Kül bulutları Anadolu, Suriye ve Mısır’a kadar ulaşmıştır. Bu,
tarihteki en ünlü yanardağ patlamalarından biri olup, yaklaşık 20 saat sürmüştür. Felaket
sonucunda, Güney İtalya kıyılarının Roma kentleri Pompei, Herculaneum ve Stabiae şehirleri kül
ve cürufla kaplanarak yok olduğu gibi, 750 dereceye varan sıcaklık sebebiyle bölgedeki canlı ve
cansız varlıkların çoğu eriyip kömürleşti. Halkın başlıca ölüm sebebi etrafı kaplayan kükürt gazı
idi. Bu arada, küller ve lavlar, canlıların ve eşyaların havayla irtibatını kestiği ve daha sonradan da
sertleştiği için, bugün hâlâ bozulmamış olan “taşlaşmış insan”lar ortaya çıkmıştır ki, bunlar
açıkhava müzesinde sergilenmektedir. Lavlar kalıp oluşturmuş, zamanla içindeki ceset
çürümesine rağmen kalıplar bozulmamıştır. Felakette toplam ölü sayısı ise, tahminen 10 bine
yakındı ki, Pompei kentinin nüfusu da 20 bin kadardı. ???. Bu şekilde kaybolan zengin Pompei
şehri, 1748’de tesadüfen yeniden keşfedildi.
Vezüv (İtalya) Yanardağı Patlaması (1631): 79 yılında Pompei ve Herculaneum şehirlerini yok
eden Vezüv yanardağı, bundan sonra da bir çok kez patladı. Bunlardan, 1631 yılı Aralığı’nda
9
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
meydana gelen patlama ise, diğerlerine göre daha şiddetliydi ve yaklaşık 6 bin kişinin ölmesine
sebep olmuştu. Bu bakımdan Vezüv’ün dünyadaki yanardağlar için önemli bir yeri vardır.
Laki (İzlanda) Volkanik Patlaması (1783-4): Bir ada ülkesi olan İzlanda, yanardağların bol ve aktif
olduğu bölgelerden biridir. Nitekim, 8 Haziran 1783-Şubat 1784 tarihleri arasında yaklaşık sekiz
ay boyunca süren ve karanlık günler yaşanmasına yol açan patlamalar meydana geldi. Bununla
birlikte, yüksek miktardaki can kaybının (9350 ölü) asıl sebebi ise, patlamalar sonucunda iklimin
kısa süreli değişmesiyle birlikte ortaya çıkan verimsizliğe bağlı olarak yiyecek sıkıntısı ve açlığın
baş göstermesiydi.
Unzen Dağı (Japonya) Patlaması (1792): 1792 yılında Japonya’nın Unzen Dağı’nda meydana
gelen bu patlamada, yaklaşık 15 bin insan ölmüştür. Ancak, bu can kaybının çok büyük bir kısmı,
yanardağın patlamasından sonra meydana gelen depremin tetiklediği tsunami ve heyelanlar
sonucunda yaşanmıştır. Bu sebeple de, Japon tarihinin en yıkıcı yanardağ patlaması olarak
kabul edilir.
Tambora Dağı (Endonezya) Patlaması (1816): Bilindiği üzere bir adalar ülkesi olan Endonezya,
dünyada en şiddetli ve yıkıcı depremlerin yaşandığı bölgelerden biridir. En önemli fay hatlarının
bulunduğu bir bölge olması hasebiyle, şiddetli volkan püskürmeleri de yine bu coğrafyada
meydana gelmektedir. Nitekim, 15-16 Nisan 1816 tarihinde yaşanan patlamada 90 binden fazla
insan ölmüştür. Bunlardan 10 bin civarındaki insan doğrudan patlama anında, büyük bir kısmı ise
patlamadan sonra baş gösteren kıtlık ve hastalıklar sebebiyle ölmüştür. Patlama o kadar
şiddetliydi ki, etkileri kilometrelerce uzaklarda bile hissedilmiş; küresel çapta iklimde
tuhaflıklar görülmüştür. Hatta, patlama sebebiyle bir sonraki 1816 yılı “yazsız yıl” ilan
edilmiştir. Zira, patlamayla birlikte atmosfere karışan volkanik kül sıcaklığı düşürmüş, bu
sebeple Kuzey yarımkürede yaz ortasında, örneğin İngiltere’de bile Haziran ayında kar
yağmasına sebep olmuştur. Patlamayla birlikte, dağın yüksekliği de yaklaşık bin metre
kısalmıştır.
Krakatoa Dağı (Cava-Endonezya) Patlaması ve Tsunamisi (1883): 27 Ağustos 1883 tarihinde
patlayan Krakatoa Dağı, adanın büyük bir kısmını kızgın lav altında bırakarak yerle bir etti.
Patlama sebebiyle ölen olmamış, fakat bu kez de depremlerden tanıdığımız tsunami tam bir
felakete yol açmıştı. Ölümlerin büyük bir kısmı, patlamanın şiddetiyle ortaya çıkıp bütün Cava ile
Sumatra kıyılarını süpüren tsunami idi ve yaklaşık 25-30 bin insanın boğularak ölmesine sebep
olmuştu.
Nevado del Ruiz (Kolombiya) Patlaması ve Heyelanı (1985): Nevado del Ruiz (Kolombiya)
Patlaması ve Heyelanı (1985): Yaklaşık bir yıllık buhar patlamalarının ardından 13 Kasım 1985’te,
Orta Amerika ülkelerinden Kolombiya’da meydana gelen bu patlama sonrasında 23 bin insan
ölmüştür. Patlama anında insanlar sakinliğini korumuş, fakat kül yağmurunun durmasıyla tahliye
kararı iptal edilmişti. Bu sırada püskürmeyle dışarı çıkan çok sıcak maddeler volkanın tepesindeki
buz tabakasını eritmeye başlamış ve devasa asitli çamur kütlesinin kaymasına (heyelan) neden
olmuştur. O akşam çıkan fırtına da, gelmekte olan felaketin görülüp önlem alınmasını engellediği
10
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
için, şehrin büyük bir bölümü çamurla örtülmüştür. Bu yönüyle, 20. Yüzyıl’daki en ölümcül
yanardağ patlamalarından biridir.
Heyelanlar yer yüzünde sıkça meydana gelen ve çok yaygın olan bir kütle hareketi çeşididir.
Gevşek kaya veya toprak kütlelerinin yerlerinden koparak yer değiştirmesine heyelan ya da
toprak kayması denir. Bir yamacın eğim, yer çekimi, su ve benzeri kuvvetlerin etkisiyle aşağıya
doğru hareket etmesiyle meydana gelirler. Gerçekleşme süreleri açısından çok hızlı ve daha yavaş
oluşanları vardır. Heyelanlar aşınmada önemli rol oynadıkları gibi, büyük heyelanlar topoğrafyada
derin izler bırakırlar. Eğimin fazla olduğu yerlerde heyelan riski artmaktadır. Bu sebeple
heyelanlar daha çok, dünyanın dağlık, engebeli ve bol yağmurlu bölgelerinde meydana gelirler.
Asıl heyelanlar’ın oluşumunda su, hazırlayıcı bir etkendir. Asıl heyelan kütlesi ise, kuru bir kütle
halinde fakat kaymaya uygun bir zemin üzerinde yer değiştirmiştir. Bu tip heyelanlar dağlıkengebeli sahalarda ve genellikle bol yağışlı olan bölgelerde görülür. Göçme heyelanlar ise,
yamaçların alt kısımlarının dalgalar ve akarsular tarafından fazla oyulmasıyla meydana gelirler.
Heyelanların insan hayatına derin etkileri olabilmektedir. Nitekim, diğer afetlerde olduğu gibi,
heyelanlar da yıkım ölçüsünde can ve mal kaybına sebep olabilmekte; ayrıca yerleşimlerin, şehir
ve kasabaların yer değiştirmelerine yol açabilmektedir. Heyelanların, ekonomik hayatta
doğrudan ve dolaylı kayıpları olabilmektedir. Ani gelişen her afette olduğu gibi, heyelanlar da
toplumsal korku ve travmalar yaratabilmektedir.
Elm (İsviçre) Heyelanı (1881): Aralıksız yağan şiddetli yağmurlardan sonra, 11 Eylül 1881
tarihinde İsviçre’nin Elm kasabasında büyük bir heyelan meydana gelmiştir. tahminen 10 milyon
m3 kaya kütlesinin taşocağından âniden düşmesi sonucu yaklaşık 150 kişi ölmüş 200 kişi de
yaralanmıştır. Bu heyelan taşocağında meydana geldiği için, oluşumunda doğrudan insan
etkisinden bahsetmek mümkündür.
Gansu-Çin Deprem ve Heyelanları (1920): Çin’in Gansu eyaletinde, 16 Aralık 1920’de yüzyılın en
büyük deprem ve heyelan felaketlelerinden birini yaşanmıştır. Merkezi Gansu'nun doğusunda
bulunan şiddetli depremin merkez üssünde aynı zamanda heyelanlar meydana geldi. Köy ve
kasabaların tamamı ve kentler, deprem sebebiyle gerçekleşen toprak kaymaları ve çamur
yığınlarının altında kaldı. Yerleşim yerleri haritadan silindi. Bu şekilde, 200 bin civarında insan
öldü.
Los Angeles (ABD) Heyelanı (1928): 1928 yılında ABD’nin Los Angeles eyaletinde meydana gelen
ve St. Fancis Barajı’nın yıkılmasına neden olan heyelanda yaklaşık 500 kişi ölmüştür. Bu aynı
zamanda, ABD tarihinin en ölümcül heyelan felaketiydi.
Vajont (İtalya) Barajı Heyelanı (1963): İtalya’nın kuzeydoğusundaki Vajont vadisinde 9 Ekim
1963 tarihinde Vajont barajının inşaat sahasında meydana gelen büyük heyelanda, baraj göl alanı
içerisine doğru yaklaşık 240 milyon m3’lük devasa malzeme hareket etmiştir. Bu heyelanın da
insan etkisiyle ortaya çıktığı söylenebilir.
11
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Siçuan (Çin) Depremi Sonrasında Oluşan Heyelanlar (2008): Yüz binden fazla insanın öldüğü
depremden sonra meydana gelen heyelanlar, asıl ölüm nedenini oluşturmuştur. Toplamda 80
bin kişinin heyelanlar sonucunda öldüğü tahmin edilmektedir. Deprem ve sonrasında meydana
gelen heyelanlar, çok büyük yıkım ve maddi kayba da yol açmıştır.
Badahşan (Afganistan) Heyelanı (2014): Mayıs 2014’te Afganistan'ın kuzeydoğusundaki
Badahşan vilayetinin Argo ilçesinin Ab Barik bölgesinde meydana gelen heyelan felaketinde
yaklaşık 2100 kişi toprak altında kalarak öldü. Aşırı yağışlardan sonra meydana gelen heyelanda,
yaklaşık 300 ailenin de, tüm üyelerinin öldüğü tespit edildi. Ayrıca, 4 bin kişi de evsiz kaldı.
Türkiye’de Heyelanlar: Türkiye'de en fazla heyelan görülen yerler, Karadeniz Bölgesinde özellikle
Doğu Karadeniz şerididir. En fazla heyelan Trabzon şehrinde görülmüştür.
5. AŞIRI YAĞIŞLAR, SEL VE SU TAŞKINLARI, SICAK VE SOĞUKLAR, KAR YAĞIŞLARI, TİPİ VE
ÇIĞLAR
Sel felaketlerinin en çok etkilediği ülkeler genellikle bol yağış alan Güneydoğu Asya ile Orta ve
Güney Amerika ülkeleridir. Genellikle gelişmekte olan ülkeler olması sebebiyle, seller bu
ülkelerde büyük can ve mal kayıplarına neden olmaktadır. İster büyük nehirlerin kıyısına
yerleşmiş, ister dağ yamaçlarında yaşıyor olsun, isterse çöllerde bulunsun sel her yerdeki
insanların rastlayabileceği türde bir doğa olayıdır. Bunu dikkate almadan oluşturulan altyapılar
bu doğa olayının bir afete dönüşmesine neden olabilmektedir. Ayrıca, her yıl can kaybına neden
olmayan seller sonucu büyük ekonomik kayıplar yaşanmaktadır. Bu amaçla gelişmiş ülkeler sel
riskini en aza indirmek için erken uyarı sistemleri geliştirerek özellikle can kaybını en aza
indirmeyi başarmışlardır. Seller sonucunda toprak kalitesi düşerek tarımsal verim de azalır. Bu
bakımlardan sel, hâlâ dünyanın gelişmiş ve gelişmekte olan birçok ülkesinde, en fazla zarar veren
doğal afetlerin başında gelmektedir. Can kaybına ve hayvanların telefine sebep oldukları gibi,
ekili arazilerdeki ürünlerin mahvolmasına yol açarak kıtlıklara da neden olmuştur.
Dünya tarihine bir göz atıldığında, diğer afetler gibi şiddetli ve aralıksız yağan yağmur ve sellerin
oldukça sık meydana geldiği ve afetlere sebep olduğu görülür. Ancak, her üç semavi dinin kutsal
kitaplarında bahsi geçen ve geniş Mezopotamya (Irak-Suriye) sahasında meydana geldiği tahmin
edilen “Nuh Tufanı”nın insanlık tarihinin en büyük sel felaketi olduğunu kabul etmek
mümkündür.
İstanbul’da Şiddetli Sel Felaketleri (1553, 1563): Osmanlı fethinden sonra İstanbul’da yaşanan ilk
büyük sel felaketi, 24 Ağustos 1553’te gece yarısı Kâğıthane’de meydana geldi. Kanuni Sultan
Süleyman dönemindeki bu sel o kadar çok şiddetliydi ve büyük ağaçları söküp Boğaz’a
sürüklemişti. İstanbul’da 1563 yılı Eylül ayının ilk haftasında çok büyük bir sel felaketi yaşandı. Bu
12
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
tarihte Kanuni Sultan Süleyman, Ayestefanos’ta Halkalı deresi yakınlarında avlanmaktaydı. Hava
bir anda kararmış, gök gürültüleri eşliğinde şiddetli yıldırımlar çakmakta, bardaktan boşalırcasına
yağmur yağmaktadır. Neticede, Halkalı deresi kabarmış ve önüne ne çıkarsa yıkıp sürüklemeye
başlamıştır. Bu sırada, dereden taşan sular ilerleyerek Sultan Süleyman’ın bulunduğu çiftliği sular
altında bırakmıştır. Padişahı genç bir yeniçeri sırtına alarak suyun önünden kurtarır ve kenara
getirir. Yaşlı padişah boğulmaktan son anda kurtulmuştur. Yağmur gece ve ertesi gün de devam
eder. İstanbul’un tamamını sular altında bırakan şiddetli sel, şehre su sağlayan bütün su
kemerlerini, isale hatlarını ve köprüleri de yıkmış; büyük yıkım meydana getirmiştir. İstanbul’da
su kıtlığı başlamış ve hatta karaborsaya düşmüştür.
İstanbul’da Sel Felaketleri (1789, 1811, 1889, 1891): İstanbul 1750 yılında sele maruz kaldı. Selin
şiddetinden evler, hamamlar ve dükkanlar su içinde kaldı; bazıları da yıkılıp denize sürüklendi.
Mezarlar da tahrip olduğundan kemikler dışarı çıktı. Selde 64 kişi ölmüştü. Tarihçi Ahmet Cevdet
Paşa, şiddetli yağmur ve selin “ikinci tufan” denmeye şayan olduğunu söyler. İstanbul, II.
Mahmut döneminde, 19 Haziran 1811’de bir kez daha sular altında kaldı.
ABD’de Johnstown (Pennsylvania) taşkını (1889): Daha çok fırtınalarla boğuşan ABD, ülke
tarihinde 9 kez de büyük sel felaketiyle karşı karşıya kalmıştır. Bunlardan en şiddetlisi olup, can
ve mal kaybına sebep olanı ise Johnstown (Pennsylvania) taşkını ya da 1889 Büyük seli, 31
Mayıs 1889’da meydana geldi. Bu selde, yeni Amerikan Kızıl Haç yardım kuruluşunun ilk büyük
afet yardım çabası olmuştur. Mağdurları için 18 ülkeden yardım gelmiştir. Mağdurların yaşadığı
acılar ve verilen hukuk mücadelesi ise, Amerikan Afet Hukukunun gelişimine katkı yapmıştır.
Tokat’ta Sel Felaketi (1908): Osmanlı dönemindeki en şiddetli sel felaketi, 12 Haziran 1908’de
meydana geldi. Şehrin büyük bir kısmı ve bazı bağlar selden perişan oldu. 1955’te Tokat’ta
görevlendirilen Kemal Aşk şehrin çevresindeki dağları ağaçlandırdı ve derelerde ıslah çalışmaları
yaptı, sonuçta Tokat selle bir daha karşılaşmadı. Kemal Aşk da “Tokat’ı selden kurtaran adam”
olarak ünlendi.
Dünya Tarihinin En Büyük Sel Felaketleri: Çin’de Sarı Nehir Taşkınları (1887, 1931, 1938): Dünya
tarihine geçen en büyük ve en ölümcül sellerin yarısından fazlası Çin’de ve özellikle de Sarı
Nehir (Huang He) boyunca gerçekleşmiştir. Sarı Nehir Havzası Çin'in buğday, pamuk ve tütün gibi
ürünlerinin % 50'den fazlasının karşılandığı bir alandır. Bu bakımdan, Çin’i kontrol eden bir
nehirdir. Nitekim 1887 yılında Çin’deki Sarı ırmağın taşmasıyla 1 milyon civarında insan hayatını
kaybetmiştir. Çin’in tarihte yaşadığı felaketlerden en büyüğü ise, 1931 yılının Temmuz-Kasım
ayları arasında yağan yağmurlar sonucunda Çin’in orta bölgelerinde ünlü Sarı Nehir’in bir kez
daha taşmasıyla yaşanmıştır. Tufan olarak adlandırılan bu büyük afette 3 milyondan fazla insan
hayatını kaybetmiş; 80 milyon insan evsiz kalmış; 87 bin kilometrekarelik bir alan da sular altında
kalmıştır. Sel sonrası, pek çok insan da hastalık ve kıtlıktan ölmüştür. Bu sel için bir daha
dünyada yaşanamayacak kadar büyük afet olduğu söylenir. Afet aynı zamanda tarihteki en
ölümcül doğal felaket olarak kabul edilir.
Hollanda-Kuzey Denizi Büyük Taşkını (1953): Jeolojik yapısı sebebiyle sellerden en fazla
etkilenen ülkelerden biri de Hollanda’dır. Hollanda, son yarım yüzyıldır büyük bir sel felaketiyle
13
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
karşılaşmadı. Zira 1953 felaketinden sonra 1960’larda bir sel savunma sistemi inşa edilerek
1998’de tamamlandı.
Cumhuriyet Tarihinin En Ölümcül Sel Felaketi (Ankara, 1957): 11 Eylül 1957’de Ankara’da
meydana gelen şiddetli selde, toplam 169 kişi boğularak öldü. Bu felaketin asıl sebebi ise insan
kaynaklıydı. Şöyle ki, Hatip Çayı Vadisi yerleşime açılınca çayın taşkın kapasitesi azalmış, böylece
havzanın doğal dengesi bozulmuştu. Dere yataklarının yerleşime açılmasının nelere mal olacağını
bu felaket açık bir şekilde gösterse de büyük şehirlerde dere yatakları yerleşime açılmaya devam
etmektedir.
Brezilya’da Sel Felaketi (2011): Ülke tarihinde 9 büyük sel felaketi yaşandığı bilinmektedir. Bol
yağmurlu olan ülkede en büyük can kaybına yol açan sel felaketi ise, 2011 yılında meydana geldi
ve yaklaşık 1000 kişi öldü.
Sind Selleri-Pakistan (2011): Pakistan’ın Sind bölgesinde meydana gelen sel ilginç görüntülere
sahne oldu. Şiddetli sel ile birlikte ağaçlara doğru hücum eden örümcekler ağaçlara ağlar
ördüğünden ilginç manzaralar ortaya çıktı.
Tarih boyunca görülen çok şiddetli ve uzun süreli sıcak ve soğuklar da büyük çapta can
kayıplarına yol açarak afetlere sebep olabilmişlerdir.
Hindistan’da Sıcak Hava Felaketi (1972): Hindistan’da uzun süre devam eden aşırı sıcaklar
kuraklığa da yol açmıştı. Bu durum, bir yandan da fillerin saldırganlaşıp köyleri basmasına ve tam
24 kişiyi ezerek öldürmesine sebep oldu.
Tarihi kayıtlara göre de İstanbul Boğazı ilk kez donması, 378 yılına rastlar. Boğaz Bizans
İmparatoru Arkadius zamanında 401 yılı kışında tekrar dondu. Bunun “İlahi bir ceza” olduğunu
düşünen Bizans halkı, bundan da fazla dindar bulmadıkları imparatoru sorumlu tutmuştu. Şehir
1669 yılında şiddetli bir kış geçirdi ve Boğaz yer yer dondu. Yarım asırlık hapis hayatından sonra
III. Osman’ın tahta geçmesiyle birlikte yaşanan 1754-5 kışında iki ay kadar aralıksız kar yağdı.
Nitekim, 11 Ocak 1755’te Haliç ve Boğaz, Üsküdar ile Sarayburnu arası dondu. İnsanlar Haliç’i
yine yürüyerek geçtiler. Bu kış, Osmanlı ülkesinde genel olarak ağır geçmişti. Şiddetli kışın yanı
sıra, meşhur Hocapaşa ve Cibali yangınları da aynı padişah döneminde yaşandığı içindir ki, III.
Osman halk tarafından “uğursuz padişah” olarak görülmüştür. Şehir daima kalabalık bir nüfusa
sahip olarak büyük miktardaki yiyecek, zahire, giyecek ve yakacak ihtiyacını da dışarıdan
karşılamak zorunda kalmıştır. Bu durum, doğal olarak, uzun ve şiddetli kışların çetin geçmesine,
ihtiyaç maddelerinin fiyatlanmasına sebep olmaktaydı. İstanbul’da Cumhuriyet döneminin en
şiddetli kışı 1929’da yaşandı.
İran’da Kar Afeti (1972): Bilinen en ölümcül kış ve kar fırtınası (tipi); İran’da 4 bin kişinin
ölümüne yol açan kar fırtınasıdır. 3-9 Şubat 1972 tarihlerinde gerçekleşen bu felakette, özellikle
güney İran’da 8 metreyi geçen kar, içerisinde yaşayanlarla beraber yaklaşık 200 köyü de
14
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
haritadan silmiştir. Aşağıdaki resim, ülkede yağan karın şiddetini göstermesi açısından önemlidir.
“Meşhur İran tipisi” olarak ünlenmiştir.
Çığ, dağlık ve eğimli arazilerde tabakalar halinde birikmiş olan büyük kar kütlesinin iç ve dış
kuvvetlerin etkisi ile yamaçtan aşağıya doğru hızla kayması şeklinde ortaya çıkar. Çığlar, âni
olarak meydana gelirler.
Cascade Çığı-ABD (1910): Washington civarındaki Cascade Sıradağları’nda meydana gelen çığ,
kar sebebiyle mahsur kalan trenlerin üzerine düştü. Trenlerdeki 118 insan öldü.
İtalyan Alpleri’nde Çığ Düşmesi (1916): I. Dünya Savaşı devam ettiği bir sırada, İtalyan Alpleri’nin
olduğu bölgede düşen bu çığ, 10 bin civarında Avusturya ve İtalyan askerinin kar altında kalarak
ölümüne sebep oldu. Bazı tanıklar çığın İtalyan askerlerinin topçu ateşiyle bilinçli olarak
düşürüldüğünü söylemektedir.
Huascaran Dağı-Peru Deprem ve Çığı (1970): Depremler ve heyelanlar bölümlerinde belirtildiği
üzere, 31 Mayıs 1970 tarihinde meydana gelen 7.5 büyüklüğündeki deprem, Peru’nun And
Dağları bölgesinde Huascaran dağı yamacının çökmesine neden olmuştu. Önüne kattığı buz, kaya
ve çamurla büyüyen çığ, saatte 335 km gibi inanılmaz hızlara ulaşıp, 18 km boyunca
sürüklenerek, Yungay ve Ranrahirca kasabalarını yaklaşık 2,3 milyon metre küp buz ve çamur
yığının altında bırakmış ve 20 binden fazla insanı öldürmüştü. Çığ sebebiyle en fazla can kaybının
yaşandığı felaket olma özelliğini taşımaktadır.
Türkiye’de Çığ Felaketleri: Türkiye’de, kar yağışının ve eğimin fazla olduğu Doğu Anadolu ve
Karadeniz bölgelerinde çığ riski daha fazladır. Türkiye’de her yıl ortalama 23 kişi ölmektedir.
Çığlardan en fazla can kaybının yaşandığı yıl ise, 1991-1992 kışı oldu. Bu yıl içinde Doğu ve
Güneydoğu Anadolu bölgelerinden meydana gelen çığlar sebebiyle, yaklaşık yarısı asker olmak
üzere 382 kişi öldü.
6. TARİHTE GÖRÜLEN KASIRGA, HORTUM, SİKLON VE TAYFUNLAR
Yeryüzünde meydana gelen doğa olaylarından biri de rüzgârdır Rüzgarlar yüksek basınç
alanlarından alçak basınç alanlarına doğru yatay biçimde eserler. Basınç farkının artmasına bağlı
olarak hızı artan rüzgar belli hızdan sonra da afete dönüşür. Rüzgarların en tehlikelisi ise
fırtınadır. Fırtına, çok şiddetli esen rüzgârın meydana getirdiği hava hareketleridir. Nitekim,
saatteki hızı 63 km ve daha fazla olan rüzgarlar fırtına afetine sebep olurlar.
Fırtına çeşitleri arasında ise; kum, toz, kar (tipi), kasırga, siklon, hortum ve tayfunlar vardır.
Rüzgarların hızı 120 km/saat ve daha fazla olduğunda ise kasırga, girdap şeklinde dönerek
ilerleyen kasırgalara da oluşturduğu şekilden dolayı hortum adı verilir. Bunlardan kasırgalar
genellikle tropikal kuşakta ve deniz üzerinde oluşurlar. Saatteki hızları 160 km’ye ulaşan bu
rüzgarlar, etkili oldukları yerlerde büyük yıkımlara, can ve mal kayıplarına sebep olurlar.
Kasırga kelime anlamı olarak ekvator bölgeleri ve civarlarında döne döne yer değiştiren fırtına
anlamındadır ve Karayiplerin batısında, Orta Amerika kıyılarının açıklarında, Büyük Okyanus ve
15
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Meksika Körfezi’nde sık sık meydana gelirler. Siklon ve hortumlar, binlerce kilometre karelik çok
geniş bir alanı kaplarlar. Hızla yukarıya yükselen havanın etrafında ters yöne esen rüzgâr, üst
tarafa yükselen hortum şeklinde bir hava olayına sebep olur. Hortumlar saatte 500 km hıza
ulaşabilirler. Bunun sonuçları ise felaket derecesinde olabilir. Siklon hortumları ise, denizlerde
yukarıya doğru bir su sütunu meydana getirirler. Tayfun (İng. Typhoon) ise, siklonların, tropikal
iklimlerde çok büyük kuvvet kazanmasından meydana gelir. Çok etkili olup, yıkım kuvvetleri de
aynı oranda fazladır. Tayfunlar açık denizlerde meydana gelir ve engin denizlere doğru ilerler.
Atlas Okyanusu sularında meydana gelen bu tip siklon fırtınalarına “kasırga”, Büyük
Okyanus’un batısında oluşanlara da “tayfun” denir. Tropikal siklon ve tayfunların çok büyük bir
kısmı Asya kıtasında meydana gelmiştir.
Yaklaşık bir asırlık dönemi kapsayan 1900-2005 yılları arasında dünyada 2640 kasırga meydana
gelmiştir. Kasırgaların etkileri ise, en çok Asya ve Amerika kıtalarında görülmektedir. Nitekim,
yukarıdaki sayının % 42’si Asya’da, % 32’si de Amerika kıtasında olmuştur. Kasırgalar nedeniyle
en fazla insan ölümü ise, Bangladeş’te meydana gelmiştir. Bu ülke, adeta kasırgalar ve seller
ülkesidir denilebilir. ABD, dünyada en fazla hortumun görüldüğü ülke (yılda 900-1400 adet)
durumundadır. İkinci sırada ise Çin yer almaktadır.
San Mateo Kasırgası (1565): 22 Eylül 1565’te meydana gelen kasırga, İspanyollara karşı
Florida’daki Fransız kontrolünün saf dışı edilmesinde etkili olmuştur.
Büyük Kasırga (1780): 10-16 Ekim 1780 tarihlerinde Atlantik’te meydana gelen en ölümcül
tropikal kasırgadır. Bu büyük felaket, Amerikan bağımsızlık savaşının yaşandığı bir sırada
meydana gelmişti. Bu yüzden, bölgedeki İngiliz ve Fransız donanmalarının da büyük zarar görerek
dağılmasına; gemilerin büyük kısmının batmasına sebep olmuştur.
Büyük Miami-ABD Kasırgası (1926): 11 Eylül 1926’da yaşanan kasırga, Florida, Bahamalar ve
Alabama’da büyük hasara yol açtı. Bu sebeple Florida’da büyük bir krizin yaşanmasına neden
olan kasırga, enflosyonu da rekor düzeyde arttırdı.
Okeechobee-ABD Kasırgası (1928): 6-21 Eylül 1928 tarihlerinde meydana geldi. 260 km hıza
ulaşa kasırga, ABD tarihinde görülen en ölümcül kasırgalardan biri olup 4 binden fazla insanın
ölümüne sebep olmuştur.
Dominik Kasırgası (1930): Dominik Cumhuriyeti’ni etkileyen ve zaman zaman 500 km hıza ulaşan
kasırga, 2-8 bin can kaybıyla, Atlantik’te meydana gelen en ölümcül kasırgalardan biri olmuştur.
Betsy-ABD Kasırgası (1965): Ağustos 1965’te Florida, Bahama adaları ve Louisiana’yı yerle bir
eden kasırga, o kadar büyük hasara yol açmıştı. Bu yüzden de, kasırgaya “Milyon Dolarlık Betsy”
lakabı verilmişti.
16
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Fifi Kasırgası ve Hortum Felaketi (1974): Tam 13 eyaleti vuran kasırga sonunda kimi kayıtlarda
300’ün üzerinde insan hayatını kaybetti. 3-4 Nisan 1974 tarihindeki kasırgada tam 150’ye yakın
hortum oluştu. En şiddetli Atlantik kasırgalarından biridir.
Andrew Kasırgası-ABD (1992): 1992 Ağustosu’nda Florida’da etkili olan Andrew, bir kasırganın
ulaşabileceği en güçlü seviye olan 5. boyuta ulaşmıştır. Nitekim, 30 milyar dolarlık büyük hasar
meydana gelmiş ve 53 kişi yaşamını yitirmiştir. Andrew, Katrina kasırgasına kadar gelmiş geçmiş
en güçlü kasırga olarak kabul edilmiştir.
Mitch Kasırgası-ABD (1998): Atlantik kasırgası sezonunda, Orta Amerika ülkelerinden Honduras
ve Nikaragua’da Ekim 1998’de meydana gelen kasırga sonucunda, yaklaşık 20 binden fazla can
kaybı yaşanmıştır. Atlantik bölgesi kasırgaları içerisinde en ölümcül ikinci kasırgadır. Amerika
kıtasında son iki yüzyılın en önemli tabii felaketi olarak kabul edilir.
Katrina Kasırgası (2005): ABD, şiddetli fırtına ve kasırgaların sıkça görüldüğü ülkelerden biridir.
Bunlardan Katrina ise, ABD tarihinin en şiddetli, yıkıcı ve ölüme yol açan kasırgalarından biri olan
Katrina, 23 Ağustos 2005 tarihinde Bahamalar’ın üzerinde oluşmaya başladı ve Meksika Körfezi
boyunca yer alan şehirlerde büyük hasarlara yol açtı. Ancak, en büyük can kaybı ve yıkımı ise,
New Orleans’ta meydana getirdi. Buradaki sel koruma sistemleri, başarısız olduğundan bölgenin
büyük bir kısmı sel altında kaldı. 29 Ağustos sabahı Louisiana’yı sel bastı. En tehlikeli seviye olan
5. dereceye ulaşan kasırga, Mississippi kıyılarında ve Alabama’da daha da şiddetlendi. Hızı saatte
160 km/saat olarak ölçüldü. Meksika Körfezi’nde şiddetini artırırken Florida’nın güneyinde sellere
ve ölümlere sebep olmuştur. Kasırga, 1.836 kişinin yaşamını yitirmesine sebep oldu. Bu
bakımdan, Okeechobee’den sonra en ölümcül ikinci ABD kasırgasıdır. Yine çok büyük yıkıma
sebep olmuştur. Nitekim, 100 milyar dolardan fazla zarara yol açarak, ülke tarihinin en fazla
maddi zararla sonuçlanan kasırgası ve doğal afeti olmuştur.
Sandy-ABD Kasırgası (2012): Ekim 2012’de ABD’de meydana gelen Sandy’nin büyüklüğü 1500
km. olarak ölçülmüştür. Bu sebeple “çok büyük kasırga” sıfatını almıştır. Sandy Philadelphia
yakınlarında karaya çıktıktan sonra büyük tahribata neden oldu. 20-40 milyar dolarlık bir zarar
meydana getirmiştir. Kasırgada, havaalanları ve metrolar bile sular altına kaldı.
Tarihte görülen şiddetli tropikal siklon ve tayfunların tamamına yakını Asya kıtasının Okyanusa
yakın bölgelerinde ve kıyılarda yaşanmıştır. Japonya, Hindistan (Ganj deltası), Bangladeş (Bengal
körfezi) gibi ülkeler, bu tip felaketlerin çok yoğun olarak yaşandığı yerlerin başında gelir.
Moğolları Durduran Bir Tayfun; Hakata Bay (1281): Tayfun, tarihte denizaşırı istila
hareketlerinde yaşanan en büyük ve felaketli olaylardan biri olarak kayda geçti. Başarısız sefer,
Moğol yayılmasını doğudan sınırlandırdığı gibi, Japonların millet olma bilincini kazanmasında da
önemli bir yer tutar. Nitekim, Japonlar’ın II. Dünya Savaşı’ndaki “kamikaze” saldırıları da
tarihlerindeki bu zafere dayandırılır.
17
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Hooghly Nehri (Kalküta-Hindistan) Siklon Kasırgası (1737): Bu şiddetli siklon kasırgası,
Hindistan’ın Batı Bengal bölgesindeki Ganj Nehri’nin kollarından biri olan Hooghly Nehri’nde
meydana gelmiştir. Tüm zamanların en ölümcül doğal felaketlerinden biri olarak kabul edilir.
Kasırga öncesinde bir deprem de meydana geldiğinden, bu büyük felaketin Avrupa’da uzun
zaman bu deprem sonucunda meydana geldiğine inanıldı.
Coringa-Hindistan Siklonu (1839): Coringa, Hindistan’ın güneydoğu kıyılarında Godavari
Nehri’nin ağzında bulunan bir liman yerleşimidir. 1789’daki siklonda 20 bin insan ölmüştü. 25
Kasım 1839’da çok şiddetli rüzgar ve 12 metre yüksekliğindeki dalgalarla gelen siklon, limandaki
20 bin gemi ve kayığın batmasına ve ayrıca 300 bin insanın ölümüne neden oldu. Şehir
tekrardan inşa edilemediğinden, bugün de basit bir köy olarak durmaktadır. Aynı zamanda, en
fazla ölümün olduğu üçüncü tropikal siklondur.
Haiphong-Vietnam Tayfunu (1881): 8 Ekim 1881’de meydana gelen tayfunda oluşan devasa
dalgalar yaklaşık 300 bin can kaybına yol açan bir tayfundur. Tarihte kaydedilen en ölümcül
siklon ve tayfunlardan biri olarak kabul edilir. Bengal Körfezi’nde oluşan kasırgalar, tarihte
kaydedilen en ölümcül 10 tayfun ve siklondan 7’sinin meydana geldiği bir bölgedir.
Bhola-Bangladeş Siklon Kasırgası (1970): Dünya tarihinin bilinen en ölümcül kasırgasıdır.
Kasırgadan sonra meydana gelen gelişmeler içerisinde Pakistan-Hindistan Savaşı ile Bangladeş
bağımsızlık savaşı ve neticesinde Bangladeş’in yeni bir devlet olarak ortaya çıkması söz
konusudur.
Tip Tayfunu (1979): Kayıtlara geçen en kuvvetli tayfunlardan biridir.
Nargis (Myanmar) Siklon Kasırgası (2008): Uzakdoğu’da Myanmar (Burma)’da 2 Mayıs 2008
tarihinde meydana geldi. Ülkenin haritasının değiştirecek kadar dehşetli, yıkıcı ve ölümlü
kasırgalardan biridir.
7. TARİHTEKİ BÜYÜK KURAKLIK, KITLIK VE AÇLIKLAR; ÇEKİRGE VE BÖCEK İSTİLALARI,
Çoğunlukla kuraklığa bağlı olarak ortaya çıkan kıtlık olgusu, insanların hayatlarını sürdürebilmesi
için hayati derecede gerekli olan yiyecek ve içeceklerin, çeşitli sebeplerle ihtiyaca cevap
verememesi sonucunda meydana gelir. Yiyecek kıtlığından kaynaklanan ölümler başta olmak
üzere büyük felaketlere yol açabilen kıtlık olgusunun nedenleri ise oldukça çeşitlidir. Genel
olarak doğal ve insan kaynaklı olmak üzere iki ana sebepten ortaya çıkarlar. Bunlardan,
kuraklık, suyun azalması, aşırı yağmur ve nehir taşkınları, zamansız soğuklar, kasırga ve tayfunlar,
bitki hastalıkları ve ayrıca böcek istilaları gibi doğal etkenler söz konusudur. İnsan ve toplumların
başrol oynadığı, siyasi, ekonomik ve kültürel nedenlerden kaynaklanan kıtlıklar da vardır.
Dolayısıyla, bu tip kuraklıkların etkilerinin azaltılması ve denetim altına alınmaları nispeten
mümkündür. İnsan kaynaklı kıtlığa başlıca örnek olarak, savaşları verebiliriz.
18
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Tarihteki ilk büyük kıtlıklar, MÖ 4. Binyılda, iklimin sıcak olduğu kadar su kaynaklarıyla tarım
arazilerinin de oldukça az olduğu Ortadoğu ve Mısır coğrafyasında karşımıza çıkmaktadır.
Selçuklular döneminde, 1092 yılında, Doğu Anadolu’da, ölülerin çokluğundan dolayı halkın
takatini kaybetmesine neden olan şiddetli bir kuraklık ve kıtlık yaşanır. 1100 yılında, el-Cezire
(Dicle-Fırat arası) ve Urfa’da “toprağı taş kesen”, her türlü su kaynağını kurutan ve dahası
Hıristiyan-Müslüman olsun ölmekte olan insanların birbirini yemesine sebep olan dehşetli bir
kuraklık ve kıtlık yaşanır. Anadolu topraklarında, o zamanlar Urfa Haçlı Kontluğu’nun merkezi
olan Urfa’da 1113 yılında kuraklığa ve tarımın yeterince yapılmayışına bağlı olarak şiddetli bir
kıtlık başgöstermiştir.
1133-1135 yıllarında özellikle Kıbrıs’ta çok şiddetli hissedilen kuraklık ve açlık baş gösterdi. 11489’da, Horasan, Cibâl, İran, Suriye ve el-Cezire’de geniş çaplı kuraklık ve açlıkla birlikte göçler ve
ölümler yaşandı. 1171-1180 yılları arasında fasılalarla süren şiddetli kıtlık, bütün Anadolu, Irak,
Musul, Suriye, Filistin, İran ve Hindistan’da etkisini gösterdi. Böylece, 12. Yüzyılın en uzun süreli
ve şiddetli kuraklık ve kıtlığı yaşandı. Bu felakette, leş yemek zorunda kalan insanların
defnetmeye yetişemedikleri ölümler ve göçlerin yanında şiddetli bir veba salgını da yaşandı.
15-19. yüzyıllar arasında dünyada hüküm süren “Küçük Buzul Çağı”na bağlı olarak ortaya çıkan
serin (soğuk) iklim periyodunun hububat üretimini azaltmasından dolayı insanlar terk-i vatan
(celâ-yı vatan) ederek köyler boşalmış, bu da Osmanlı’da sırasıyla “büyük kaçgun” ve “Celali
İsyanları” (1591-1611) gibi mühim gelişmelerin sebeplerinden biri olmuştur.
1879’daki kıtlık ise, Bağdat merkez olmak üzere Irak vilayetlerini ve Diyarbakır’ı etkilediği gibi,
Hakkari ve çevresinde patlak verip büyüyen Şeyh Ubeydullah isyanında da etkili olmuştu. Tedbir
olarak, bölgeden tahıl ihracı yasaklandığı gibi, Hindistan’dan ithal edilen zahireye de vergi
muafiyeti getirildi. Ayrıca, kıtlığı şiddetlendiren insan kaynaklı sebeplerden biri olan stokçuluk
ve karaborsacılıkla mücadele edildi.
Hindistan’ın Dekkan bölgesinde 1702-1704 yıllarında hüküm süren şiddetli kıtlık ve açlık, 2
milyondan fazla can kaybına yol açmıştır ki bu, tarihte görülen en ölümcül kıtlıklardan biriydi.
Tarih boyunca dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Çin, diğer afetlerde olduğu gibi,
kıtlıklardan da en fazla etkilenen ve bu sebeple milyonlarca insanını açlık sebebiyle kaybeden
ülkeler arasında ilk sırada yer almıştır.
18. Yüzyıl’ın sonlarına doğru, Avrupa’da yanardağ patlaması kaynaklı ve oldukça ilginç bir
kıtlık da yaşanmıştır. Son derece az nüfusa sahip bir ada ülkesi olan İzlanda’daki Laki
yanardağında, 8 Haziran 1783-Şubat 1784 tarihleri arasında devam eden ve ülkede karanlık
günler yaşanmasına yol açan patlamalar meydana geldi. Ülke nüfusunun yaklaşık üçte birine
tekabül eden yüksek miktardaki can kaybının (9350 ölü) asıl sebebi ise, patlamalar sonucunda
iklimin kısa süreli değişmesiyle ortaya çıkan verimsizliğe bağlı yiyecek sıkıntısı ve açlığın baş
göstermesiydi.
Hindistan ve Çin gibi yoğun nüfusa sahip olmasa da, salgın hâline gelen bitki hastalığı sebebiyle
19. Yüzyılın ortalarında şiddetli kıtlık ve açlık yaşayan ülkelerden biri de Kuzey Avrupa ülkesi
İrlanda olmuştur. Ülkenin başlıca besin ve tüketim maddesi, kısa sürede ve kolay yetişen patates
idi. 1845 yılından itibaren iklim ve toprakta etkisini gösteren aşırı rutubetle birlikte, mahsulü
zehirleyip karartan ve sonuçta işe yaramaz hâle getiren bir bitki hastalığı (phytophthora
19
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
infestans mantarı) ortaya çıkmıştı. İlk yıl patatesin yaklaşık yarısı, ikinci yıl ise tamamı yok olmuş,
devam eden yıllarda da salgın hastalık tekrar etkisini göstermişti. İrlanda büyük kıtlığı olarak
adlandırılan ve 1845-1847 yıllarında şiddetlenen bu büyük kıtlığın sonuçları da hayli ağır oldu.
Yosun ve ısırgan otu gibi şeylerle hayatlarını idame ettirmeye çalışan İrlandalılar, mikroplara
maruz kalarak yiyeceklerinden başka bir de sağlıklarını kaybettiler.
20. Yüzyıl’da Dünya’da meydana gelen en önemli atmosfer kökenli (meteorolojik) 15 büyük
afetten ilk altısını kuraklıklar oluşturmuştur. Bu kuraklıklar Asya’nın Çin, Ukrayna, Rusya ve
Hindistan ülkelerinde; Afrika’nın da Sahel (Sahil) bölgesinde yaşanmıştır.
Yüzyıl içindeki ilk büyük çaplı ve ölümlü kuraklık, I. Dünya Savaşı’nın bitmesinden kısa bir süre
sonra, 1921-1922 yıllarında yaşandı. Ukrayna ve ayrıca Rusya’nın Volga bölgesini kasıp
kavuran bu kuraklıktı.
Çekirge sürülerinin göç yolları üzerinde yer alan Afrika’nın doğusundaki Madagaskar adası,
en sık istilaya uğrayan yerlerden biri olup, daha günümüzde, 2012-2014 yılları arasında peşpeşe 3
yıl boyunca milyarlarca çekirgenin istilasına uğrayarak ürünlerin yarıdan fazlasını kaybetti.
1185 yılındaki büyük istila, Doğu Anadolu’da insanların ölü eti yemek ve binlerce çocuklarını
satmak zorunda kaldığı kıtlık ve açlığa yol açtığı gibi, Mısır’dan Endüslüs’e ve İran’a kadar
uzanan çok geniş bir alanda etkisini yaklaşık 10 yıl boyunca sürdürdü.
1826 tarihinde Beyşehir sancağında meydana gelen çekirge istilası sebebi ile 100 kadar aile diğer
yerleşim yerlerine göç etmiştir. 1828 yılında Bergama’da yaşanan benzer bir durumda halk başka
yerlere göç etmek zorunda kalmıştır. Ancak devlet, şartların düzelmesi durumunda göçmenlerin
eski yurtlarına dönmesi politikasını izlemiştir. Kıbrıs adasında 1845-1869 döneminde aralıklarla
devam eden çekirge saldırıları tarihte “çekirge istilası” olarak geçmektedir. Bu olay, adada bazı
sosyo-ekonomik sonuçlar meydana getirmiştir. Devletin çekirgeleri toplattırarak çekirge
itlafında başarı gösteren halkı ödüllendirmesi (örneğin çekirge yumurtası getirenlere ücret
ödenmesi gibi) ve zaman zaman vergi muafiyeti getirmesi, çekirge istilalarına karşı aldığı
önlemler arasındaydı.
8. BULAŞICI HASTALIKLAR VE SALGINLAR TARİHİ
Bulaşıcı olduğu için salgınlara da yol açan bir hastalık olan veba, yarattığı sonuçlar bakımında
tarih boyunca görülen en önemli hastalık durumundadır. Hastalık o denli önemli sonuçlar
doğurmuştur ki, Avrupa’da birçok tıp tarihçisi Ortaçağ’ı bile VI.-XIV. yüzyıllardaki büyük veba
salgınları ile başlatır ve bitirir. XIV. Yüzyılda Avrupa’da milyonlarca insanın ölümüne sebep olan
büyük salgın sebebiyle “kara ölüm” ifadesi ortaya çıkmış ve yoğunlukla kullanılmıştır.
Osmanlı’da ise veba yerine daha çok “taun” kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Farklı türleri
olan ve bugün dahi bazı Asya ülkelerinde görülebilen veba, tarih boyunca görülen en ölümcül
salgın hastalıktır. Veba hastalığı Eski Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında bilinmekteydi.
Bilinen ilk veba salgınları ise, Eski Mısır (M.Ö.1650’ler) ve Anadolu’da görülenler (M.Ö.
1300’ler, Hititler) ile yine Eski Çağ’da Filistin’de, 50 bin insanın ölümüne yol açtığı sanılan
salgındır.
Tıp tarihindeki büyük salgınların en ölümcül olanı Avrupa’da “Kara Ölüm” denilen veba
salgınıdır. Hastalık, ticaret kervanları sayesinde, 1346’da Altın Orda hâkimiyetindeki Kırım’a
20
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
ulaşarak burada 90 bin ölü bırakmıştır. Venedik ve Ceneviz tüccarları vasıtasıyla da 1347 yılında
Kırım’dan Avrupa’ya yayılmıştır. İlk olarak Sicilya’da görülen salgın sonra tüm İtalya’ya
yayılırken, hastalıktan en fazla, 100 binden fazla can kaybının yaşandığı Floransa şehri
etkilenmiştir. 1348’de Fransa’ya ulaşan hastalık, Marsilya’da 120 bin, Paris’te ise 50 bin
insanın ölümüne yol açmıştır. Hastalığın Fransa’dan sonraki durakları Almanya, İngiltere ve
Rusya (1352) oldu. Neticede, dört yılda Avrupa nüfusunun 1/3 veya 1/4’ünü (yaklaşık 25
milyon) kaybetti. Pandemi esnasında Asya ve Avrupa kıtalarında yaklaşık 50 milyon insan
ölmüştür. “Büyük veba salgını (1347-1352)” olarak adlandırılan bu dönemde “kara ölüm” ve
“kara veba” tabirleri de ortaya çıkmıştır. Büyük salgında Avrupa’da kraliçeler, başpiskoposlar,
şair ve edipler öldü.
Moskova’da 1770’teki salgında hastalar karantinaya alındığından işsizlik ve açlık artınca halk
sokaklara dökülmüş ve her yeri yakıp yıkarak karantinaya karşı isyan başlatmıştı.
“Fukara Vebası” olarak da bilinen bu son salgın (1665-Büyük Londra salgını) 6 ay kadar
sürdüğünden, kral dahi çareyi başka bir şehre kaçmakta bulmuştu. Ancak, Londra’da on binlerce
ahşap evin kül olmasına neden olan 1666 yangınından (Büyük Londra Yangını) sonra tuğla
evlerin inşa edilerek farelerin yaşam alanlarının daraltılması, olumlu bir gelişme olarak vebayı
geriletti. Etkili karantina tedbirleri de alındığından, ülkede ve Londra’da bu tarihten sonra önemli
bir veba epidemisi görülmedi.
Üçüncü veba pandemisi, 1855’lerde Çin’de belirmişse de, 1894 yılından itibaren şiddetlenip
yayılmaya başlamıştır. 1920’lere gelindiğinde Rusya’da bir kez daha beliren veba, 1945’te Peru
ve Arjantin’de görülüp 1959’da da ortadan kayboldu.
Veba, XI. yüzyıldan itibaren Selçuklular döneminde, Anadolu ve çevresinde de etkisini
göstermiştir. Örneğin, 1047 yılında Bağdat ve Musul’daki veba, ciddi ekonomik sıkıntılar
doğurmuş; 1063 ve 1084’teki salgınlar ise İran ve Suriye’de çok etkili olmuştur. Ayrıca, 109293 yıllarında Anadolu’nun tamamında; 1098’de Antakya’da; 1141’de Malatya’da ciddi veba
salgınları görülmüştür.
Osmanlı’da vebanın dâimi ve geçici olarak görüldüğü yerler vardır. Nitekim, Urfa, Diyarbakır,
Bitlis, Van, Musul, Süleymaniye, Kerkük, gibi Osmanlı şehirleri, yüzyıllar boyunca dâimi bir
veba kaynağı ve odağı durumundaydı. Başkent İstanbul ise, Osmanlı Devleti’nde vebanın en
önemli dağılma merkezi ve odağıdır. Osmanlı kuruluş dönemi beylerinden Orhan Bey, 1362
yılında vebadan ölmüştür. 1402’de meydana gelen Ankara Savaşı’yla birlikte Ege’ye kadar
ilerleyen Timur’un vebalı ordusu, hastalığı Anadolu’ya da yaymıştır. İstanbul’daki 1466
vebasında günde ortalama 600 kişi ölmüş; 1470 yılındakinde ise ticari hayat durmuştur. Liman
kenti olma konumuyla İstanbul, en çok veba salgınının görüldüğü yer olmuştur.
II.Mahmut devrinde 1831 yılından itibaren, aynı tarihteki kolera salgınına da bir tedbir olarak
gündeme gelen karantina (Usul-ı Tahaffuz) uygulanmaya başlanması, vebanın etkinliğini
yitirmesinde önemli olmuştur. Osmanlı topraklarının hemen her bölgesinde yüzyıllar boyunca
görülen veba salgınlarının en önemli sonucu, şüphesiz büyük çapta can kayıplarıdır. Vebadan
dolayı yaşanan göçler sebebiyle, vergi ve asker tedarikinde, zirai-iktisadi ve ticari hayatta ciddi
sorunlar ortaya çıkmış; işgücü ve üretim azalarak fiyatlar yükselerek karaborsacılık artmış; bazı
yerleşimler boşalarak harabeye dönüşmüş, bütün bunlar iktisadi ve toplumsal düzeni bozmuştur.
21
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Netice olarak, veba salgınları Osmanlı topraklarında büyük yıkımlar meydana getirdi.
Tarihte görülen enfeksiyon ve bulaşıcı/öldürücü hastalıklardan biri de koleradır. XIX. Yüzyılın
en korkulan bulaşıcı hastalığı olan kolera, kusma, şiddetli ishal ve susuzluk, vücut ısısının
düşmesi gibi belirtileri vardır. Barsak enfeksiyonuna sebep olan kolera mikrobu, kirli içme suları
ve yiyecekler yoluyla alındıktan ve mideden geçtikten sonra barsaklara yerleşir. Koleranın
kaynağı ve dünyaya yayıldığı yer ise, kirliliğiyle dikkat çeken Hindistan’ın Aşağı Bengal deltası
üzerindeki Hintlilerin kutsal kabul ettikleri Ganj ve Brahmaputra nehirleri arasındaki bölgedir
(Bangladeş). Yoksul ve aynı zamanda pek de temiz olmayan Hintlilerin dinî alıskanlıkları gereği
nehirde yıkanmaları, koleranın bütün Hindistan’a ve oradan da Güneydoğu Asya’ya ulaşmasına
sebep olmaktadır. Hastalık buradan da özellikle İngilizlerin bölgedeki savaşlarından kaynaklanan
yer değiştirme ve göçler sayesinde bütün dünyaya yayıldı.
Baslangıçta koleranın yayılması iki yönlü oldu. Birincisi Hindistan içindeydi ve sınırlıydı.
Hindistan’ın kuzeyinde savaşan İngiliz askerleri ise, 1816-1818 yılları arasında, hastalığın
karadan Nepal ve Afganistan’a yayılmasına yol açtılar. Dahası, İngiliz gemileri 1820-1822
yılları arasında kolerayı çok daha geniş bir alana, Seylan, Endonezya, Çin ve Japonya’ya
ulaştırdı. Böylece İngilizler hastalığı hem yaydı ve hem de başka yerlere yayılacağı yeni
kaynaklara ulaşmasını sağlayarak felaketin yayılmasına hizmet etti. Kolera, Ganj deltasının dışına
çıkarak 1830’ların başında ilk büyük salgın şeklinde Avrupa’ya ulaştı (Berlin, Paris, Londra).
Yoğun nüfuslu liman ve ticaret şehirlerine uğrayan kolera Hindistan’dan başlayıp, kara ve
denizyolları üzerinden ve üç koldan Avrupa’ya ulaştı. Hindistan’dan bu şekilde yayılan kolera,
altı kez kıtalar arası salgın (pandemi) meydana getirmiştir. Hastalığa karşı, 1851 yılında
Paris’te ilk milletler arası sağlık konferansı toplandı.
Osmanlılar 1822 yılında, İran ve Basra Körfezi üzerinden Bağdat yoluyla Anadolu ve Akdeniz
limanlarına ulaşan kolerayla ilk kez tanışmış oldu. Osmanlı başkenti İstanbul’da ilk karantina
uygulamasına da sebep olan ilk kolera salgını ise, 1831 yılında görüldü ve toplamda 6 bin
ölüme sebep oldu. Zamanın hekimbaşısı Mustafa BehçetEfendi’nin padişah ve sadrazam
nezdinde girişimde bulunarak yabancı gemilerin Büyükdere açıklarında karantinaya alınmasını
sağlamıştı.
Kolera, aynı yıl bir gemiyle İstanbul’a da bulaştırıldı. Dört ay devam eden ve binlerce ölü bırakan
1865 “İstanbul büyük kolerası”, şehrin maruz kaldığı en büyük afetlerden biridir. Alınan sıkı
tedbirlere rağmen salgının sönmesinde, koleranın etkili olduğu çevrede yayılan ünlü Hocapaşa
yangınının daha etkili olduğu söylenebilir. Hicaz, koleranın en şiddetlisini 1893 yılı hac
mevsiminde yaşayarak 30 binden fazla ölü verdi. Türkiye’de en son ortaya çıkan kolera salgını
ise, 1970’te Sağmalcılar-Esenler’de gerçekleşerek 50 kişinin ölmesiyle sonuçlandı.
Padişah (özellikle II.Abdülhamit) ve hayırsever bireyler nazarında olmak üzere “sosyal yardım”
anlayışının gelişmesinde koleranın olumlu etkisinden söz edilebilir. XIX. Yüzyıl’da Avrupa’yı
etkisi altına alan kolera salgınları, kolerayla mücadele konusunda bilimsel ve teknik gelişmeleri
hızlandırmış ve tam anlamıyla bir “sağlık uyanışı”na yol açmıştır. Benzer şekilde, Osmanlı
Devleti’nde de halk arasında sağlık bilincini uyandırmaya yönelik olumlu bir etkisi vardır.
Avrupa’da, Tanrı’nın gönderdiği bu bela karşısında günahların affedilmesi için ibadet ve oruç
günleri ilan edildi. Bu tavır, XIX. Yüzyıl’ın ortalarından itibaren Avrupa’da terk edilirken,
22
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Osmanlı’da hem maddi ve hem de “manevi” tedbirleri Müslümanlar ve Hıristiyanlar birlikte
alıyordu.
Tarihte Görülen Diğer Bulaşıcı Hastalıklar ve Salgınlar;
Çavdar Hastalığı (1722): “Çavdar hastalığı” olarak bilinen bir hastalık, Rusya’ya kasıp kavurdu.
Bu tarihte ölümcül bir mantar taşıyan çavdardan yapılmış ekmekleri yiyen 20 bin civarında Rus,
korkunç bir hastalığa yakalandı. İnsanlarda sinir bozukluğuna neden olan hastalık, akli dengeyi
bozarak büyük acılara ve nihayetinde de ölmelerine yol açıyordu.
Kuş Palazı Salgını (1735-1740): ABD 1735’de başlayıp 5 yıl süren kuş palazı salgınında binlerce
çocuk öldü. New England’ı kırıp geçiren hastalık, bazı kasabalarda çocukların büyük kısmının
ölmesine sebep oldu.
Uyku Hastalığı (1900-1907): Uganda’nın Victoria gölü civarında 1900-1907 yılları arasında
görülen “uyku hastalığı” salgını ise büyük can kaybına yol açtı. 1900 yılında insanlar, beyni
etkileyen bir virüsün neden olduğu ve “uyku hastalığı” da denilen lumbe hastalığına yakalanarak
ölmeye başladı. Bir çeşit sineğin yaydığı hastalıkta insanlar, baş ağrısı ve halsizlikten sonra
uyuklamaya başlayıp, akli dengesizlik ve acılar içinde komaya giriyor ve ölüyorlardı.
İspanyol Gribi: “Domuz gribi” veya “kuş gribi”ne sebep olan H1N1 virüsünün ölümcül bir
türünün yol açtığı büyük grip salgınıdır. Salgın, ilk kez I.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Mart
1918’de ABD’nin New Mexico eyaletinde tespit edildi ve yıl sonuna doğru, İstanbul (6400 ölü)
ve Türkiye de dahil tüm dünyayı etkisi altına aldı. Salgın felaketinin I.Dünya Savaşı’nın sona
ermesinde de etkili olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 500 milyon insana bulaşan hastalık, bir
buçuk yıl içinde, büyük savaşta ölenlerin sayısından daha fazla, yaklaşık 60 milyon insanın
ölümüne sebep olarak, tarihin bilinen en büyük salgınlarından biri oldu. Diğer grip salgınlarından
farklı olarak, genellikle 20-40 yaş arası genç ve sağlıklı insanlar zatürreden hayatını kaybetti.
İnsanlar aniden denilecek bir hızda öldüklerinden, insanlık tarihinin yayılma hızı bakımından en
hızlı toplu ölümlerine sebebiyet vermiştir. Salgın ilk kez İspanyol basınında tartışıldığı için,
İspanyol nezlesi olarak adlandırılmıştır.
Domuz Gribi (2009): ise, domuzlarda görülüp domuzlar vasıtasıyla bulaştığı için bu adla
anılmıştır. İspanyol gribi ile aynı türden (H1N1 virüsü) olan domuz gribi, 2009 yılında
Meksika’da başlayıp bütün dünyaya yayıldı.
SARS: Şiddetli solunum yolu sendromu anlamına gelen SARS virüsü, Kasım 2002-Temmuz
2003 döneminde, Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa’dan bildirilmiştir. Hong Kong’da başlayan
salgın sadece bir kaç haftada 37 ülkeye yayılarak salgına dönüştü. Dünya Sağlık Örgütü’nün hava
alanlarına kurduğu güvenlik önlemleri sayesinde salgın sona erdi. Corona virüs enfeksiyonuyla
ortaya çıkan Mers hastalığı ise, başta Suudi Arabistan olmak üzere Ortadoğu ülkelerinde 58
ölüme sebep olmuştur.
Tifüs Salgını: Etkeni Rickettsia grubundan bir mikrop olup, hastalık vücutta hızla gelişir.
23
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
İnsandan insana bitlerle bulaşır. 1846’da hastalık göçmenler aracılığıyla Kanada ve ABD’ye
taşındı. Özellikle aşırı kalabalığın ve kötü hijyen koşullarının hakim olduğu cezaevleri ve mülteci
kampları gibi yerlerde rastlanmaktadır.
Sıtma: Ateşli ve tedavi edilmezse ölümcül bir hastalık olan sıtma (Malaria), sivrisineklerle
insanlara bulaşır. Sıtmanın, % 90 gibi bir oranla en çok görüldüğü kıta Afrika’dır. Çok eski
zamanlardan beri mevcut olan hastalığı ilk defa bildirenler ise Antik Mısırlılar’dır.
Çiçek Hastalığı: Eskiden büyük salgınlar yapan ve pek çok kişinin ölümüne yol açan çiçek,
ateşli, ağır ve bulaşıcı bir hastalıktır. Özellikle, 20. Yüzyılda en ölümcül hâlini almıştır.
Avrupalıların Amerika’ya göç etmesiyle bu salgın ortaya çıktığı için, salgını Avrupalıların
başlattığı düşünülüyor. Çiçek salgını patlak verdiğinde, Amerika’daki yerli halkın özellikle de
Kızılderililer’in büyük bir kısmı da yok olmuştur.
AIDS ya da HIV: 20. Yüzyıl’ın korkunç hastalıklarından biri olan ve özellikle cinsel yolla
bulaşan hastalık, ilk kez 1981 yılında ABD’de keşfedildi ve 1980’lerde zaman zaman salgın
derecesinde görüldü. Tüm dünyadaki vakaların üçte ikisi ise, Sahra altı Afrika’dadır. Virüsün ilk
kaynağının Afrika kıtası olduğu tahmin ediliyor.
Tüberküloz (Verem): Tüberküloz, bakteriyel ve bulaşıcı bir hastalık olup, ülkemizde “ince
hastalık” olarak da bilinmektedir. Dünya’da bugün en çok ölüme yol açan bulaşıcı hastalık
konumunda olup, her ülkede görülmektedir. Yılda 8,5 milyon insan hastalığa yakalanırken,
bunlardan yaklaşık 2 milyonu ölmektedir. Hastalığın en fazla görüldüğü yerler ise, Afrika, Asya
ve Güney Amerika ülkeleridir. Ancak, XX. Yüzyıl’ın ilk yarısında en önemli salgın hastalık olup,
verem bir numaralı ölüm sebebiydi. Özellikle 1940’larda her bin kişiden 2-3’ü veremden
ölmekteydi.
Cüzzam: Öldürücü ve çirkinleştirici özelliklerinden dolayı çağlar boyu çok korkulan bir hastalık
olan cüzzamın bulaşma kaynağı sadece insandır. Irsi özellikler de taşıyan hastalığın nedeni olan
basil, 1873 yılında Norveçli Gerhard Armauer Hansen tarafından tanımlandı. Nitekim,
günümüzde de hastalık gelişmiş ülkelerde görülmemekte olup, ekonomik ve hijyenik şartların
kötü olduğu tropikal ülkelerde etkilidir.
Kızamık: Bulaşıcı bir çocukluk dönemi hastalığı olan kızamık, bugüne kadar yaklaşık 200 milyon
insanın hayatına mâl olmuştur. Hastalığı ilk olarak 860 yılında İranlı hekim Razi bildirmiştir. Bu
bakımdan oldukça eski bir hastalıktır.
9. TARİHTE GÖRÜLEN BÜYÜK YANGINLAR
Büyük Roma Yangını (M.Ö 64): Büyük Roma yangınını, İmparator Neron’un gerçekletirdiğine
dair somut bir kanıt yoktur. Yangını bizzat yaşayan Romalı tarihçi Tacitus, yangının büyümesinin
24
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
sebebini rüzgara bağlar.
Büyük Moskova Yangınları (1571, 1812): Moskova ilk ciddi yangını 1547’de yaşamıştı. 24
Mayıs 1571 günü şehrin varoşlarını ateşe verdi ve şiddetli rüzgâr yüzünden yangının etkisine
giren Moskova neredeyse tamamen yandı. Dünya tarihindeki en büyük şehir yangınlarından biri
olan Moskova yangınında can ve mal kaybı konusunda kesin bilgiler olmasa da, çok sayıda
insanın öldüğü tahmin edilmektedir. Moskova, 1812 yılında bir kez daha büyük bir yangınla kül
oldu. Fransa’yı büyük ve sömürgeci imparatorluk hâline getirme hedefiyle yola çıkan Napolyon
Bonaparte, 1812 yılında kuzeydeki düşmanı Rusya’ya karşı büyük bir sefere çıkmıştı. Tarihe
“Büyük Moskova yangını” olarak geçen bu felaketin sebebi, hâlen tartışmalıdır. Bununla birlikte,
şehrin askeri valisi Fyodor Rostopchine’in stratejik bir hamle olarak yangınları teşvik etmesiyle
felaketin çıkmış olma ihtimali de bulunmaktadır.
Büyük Londra Yangınları (1212, 1666): Tarihin en ölümcül yangınlarından biridir. Yaklaşık 3
bin kişinin yanarak öldüğü tahmin edilmektedir. Yangın Londra'nın Southwark bölgesini kül
ederek enkaza dönüştürdü. Britanya’nın kalbi Londra, tarihindeki en büyük yangın felaketi ise, 2
Eylül 1666 gece yarısından hemen sonra başladı ve özellikle ahşap yapılar yüzünden cehenneme
dönüştü. Londra Belediye Başkanı’nın basiretsiz tutumu ve kararsızlığı nedeniyle, yangın
söndürme faaliyetleri ve tedbirleri, zamanında ve yeterince alınamamıştı. Çoğu ahşap olan 13
binden fazla ev, St. Paul Katedrali, Bridewall Sarayı, 90’a yakın kilise, şirket binaları ve mal
depoları, ayrıca postane ve onlarca devlet binası yangından nasibini almış ve yok olmuştur.
Felaket, sigortacılığın gelişmesinde de büyük etkiye sahiptir.
Chicago Yangını (1871): Yaklaşık 17 bin binayı kül eden Büyük Chicago yangınında 90 bin
insan da evsiz kaldı. Yangın ABD itfaiyesinin tamamen yenilenmesine ve diğer şehirlere örnek
olmasına yol açtı.
Peshtigoi Yangını (1871): 1871’de Chicago yangınıyla aynı günde gerçekleşti. Ancak, ölü sayısı
bakımından daha büyük felaketle sonuçlandı (2500 ölü).
Boston Yangını (1872): Amerikan tarihinde en büyük zarar veren yangınlardan biri olarak kabul
edilir. Bunun sebebi ise, şehir merkezinde gerçekleşmesi ve birçok banka ve finans kuruluşu
binasını kül etmesiydi. Boston yangınından sonra birçok sigorta şirketi bu sebepten iflas etti.
Dönemin itfaiye teknikleri de geri kalınca 776 bina kül oldu. 20 kişi yangında öldü.
Büyük San Francisco Yangını (1906): 18 Nisan 1906 tarihinde, ABD’nin Kaliforniya
Eyaleti’nin merkezi San Francisco’da, meydana gelen şiddetli deprem sonrasında meydana gelen
büyük yangın, deprem felaketinin boyutlarını bir kat daha arttırmıştır. Yangının çıkışı büyük
depremdi, ancak yangın söndürme çalışmalarının zayıf kalmasıyla yangın giderek yayıldı. Bu
sırada, itfaiye servisi şefinin de yangında ölmesiyle itfaiye sistemi çökmüştü. Yangının çok ciddi
ekonomik sonuçları olmuştur. Binaların çoğu depremde değil, yangında yıkılmıştır. Deprem ve
sonrasındaki yangın felaketi, ABD tarihinin en büyük afeti olarak kabul edilir.
Büyük Tokyo Yangını (1923): 1 Eylül 1923’te, Japonya’nın Kanto (Kwanto) bölgesinde
25
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
meydana gelen yıkıcı deprem ve sonrasında başkent Tokyo’da patlayan gaz borularından büyük
yangınlar çıktı. Deprem ve yangının bilançosu çok ağırdı: 150 bine yakın insan öldü; 570 bin ev
yıkıldı ve 2 milyona yakın insan da evsiz kaldı. kaldı. Şiddetli deprem ve yangının yarattığı
tahribat sebebiyle, yoğun bir iç göç de başlamış ve ülkeye kanunsuzluk hâkim olmuştur. Bu
felaket, tarihte gerçekleşmiş olan en etkili yangın felaketlerinden biridir.
Texas Yangını (1947): Yangın felaketi, büyük miktarda amonyum nitrat gübre taşıyan bir
kamyondan çıkması yönüyle diğerlerinden ayrılır. Yangının yol açtığı patlama sonucunda ise,
yaklaşık bin bina yerle bir oldu ve 600 kişi de öldü. Bu yönüyle yangın, ülke tarihine en büyük
endüstri kökenli yangın olarak geçti.
İstanbul’da Meydana Gelen Büyük Yangınlar;
Şehir yangınlarının büyük ve etkili olmasının ve etkili olduğu bölgeleri harabeye çevirmesinin
bazı sebepleri vardı: Öncelikle binalar ahşap olup birbirine bitişik düzendeydi ve ayrıca sokaklar
son derece dardı. Öte yandan, teknik imkanlar ve personel bakımlarından da önemli eksiklikler
vardı. Her yangından sonra yeniden oluşturulmaya çalışılan mahalle ve evlerin yine eskisi gibi
inşa edilmesi ise, bu felaketlerden gerekli derslerin alınmadığını da gösteriyordu. Böylece, yangın
felaketleri, bu emperyal başkenti yüzyıllar boyunca yalnız bırakmamıştır. XVIII. Yüzyıl’ın
başlarına kadar şehirde düzenli bir yangın söndürme teşkilatı yoktu. 1714 yılında ilk olarak
Yeniçeri Tulumbacıları teşkilatı kuruldu ve yeniçerilerin kaldırıldığı 1826’ya kadar görev yaptı.
Bu tarihten 1874’e kadar semt tulumbacıları ve belediye daireleri ve son olarak da askeri
İtfaiye teşkilatı İstanbul yangınlarının söndürülmesinde görev almıştır. İstanbul yangınlarının en
büyükleri ve yıkıcı olanları, tarihi yarımadadaki Yahudi nüfusun yoğun olduğu Cibali ve
Hocapaşa semtlerinde ortaya çıkmış ve büyük yıkım yaratmıştır. Bu semtlerde sık sık çıkan
büyük yangınların gözetlenmesi için de, Beyazıt Yangın Kulesi, önce ahşaptan –o da yandığı
için- 1849’da kâgir olarak yeniden inşa edilmiştir.
Büyük İstanbul Yangını (1515): 25 Ağustos 1515’te meydana gelen yangın, sabaha karşı
Bedesten civarında çıkmış; çok sayıda mahalleleri, cami, medrese, mesken ve dükkânları kül
ettikten sonra Gedikpaşa hamamına ulaştığı sırada söndürülmüştür. Yangının, devrin padişahı
Yavuz Sultan Selim’i de kaygılandırdığı söylenir.
Büyük Cibali yangını (1633): 2 Eylül 1633’te başlayıp İstanbul’un neredeyse beşte birinin yok
olmasına neden olan bu yangın, birçok ileri gelen ve zengin âilelerin de konaklarını yakarak kül
etmiştir. Sultan IV. Murat, afete duhan (tütün) tiryakilerinin sebep olduğuna inandığından “tütün
yasağı” koydurmuş ve ayrıca bütün kahveleri de kapattırmıştır. 1659’da İstanbul’un dörtte üçünü
yakan yangında Ağa Kapısı harabeye döndü. Yangınla mücadele döneminin başladığı 1714-1826
döneminde, 44 büyük yangın çıkmış ve bu yangınlarda yaklaşık 7 bin dükkan, ev, medrese,
hamam ve han yanmıştır.
Büyük Cibali Yangını (6 Temmuz 1756): İstanbul'un fethinden sonraki yangınların en
büyüklerinden biri olarak kabul edilir.
Hocapaşa Yangını (27 Eylül 1755): İstanbul’un büyük yangınlarından biri de “Büyük İstanbul
Yangını” olarak bilinen yangındır. Bu yangın Sirkeci, Hocapaşa çevresinde gece başlamış,
26
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Divanyolu istikametinde ilerlemişti. Rüzgarında etkisi ile çok geniş bir bölgeye yayılan yangın
otuz altı saat sürmüştü.
22 Ağustos 1782’de yine Cibali’de meydana gelen bir diğer büyük yangında Pâdişah ve sadrâzam
dahi yangının söndürülmesi çalışmalarına nezaret etti. İnsanlar, mallarıyla birlikte sığındıkları
camilerde yanmaktan kurtulamadı. Bu büyük felaketin konu edildiği “harîk (yangın) risâleleri”
yazılmıştır. Eserlerde, yangının sebepleri ve halkın yangınları nasıl benimsediği dile getirilmiştir.
Yangın esnasında oruç tutulmaması ve yağmaya karşı cuma namazının kılınmamasına dâir fetvâ
dahi çıkarılmıştı.
Hocapaşa Yangını (1865): 5 Eylül 1865 tarihinde meydana gelen ve 32 saat boyunca devam eden
Hocapaşa yangını, yarattığı büyük tahribattan dolayı, “harîk-i kebir” (büyük yangın) olarak
bilinir. Yangın, rüzgarın etkisiyle çok geniş bir alana yayıldı. Yangının olumlu denebilecek bir
diğer sonucu da; dört ay devam edip binlerce ölü bırakan 1865 “İstanbul büyük kolera
salgını”nın yangından sonra etkisini kaybetmeye başlamasıydı.
Kapahçarşı Yangını (1954): Çok büyük maddi zararın meydana geldiği bu yangın sonrasında
sigorta şirketleri büyük miktarda tazminat ödemişlerdir. Bu yönüyle de Türkiye sigortacılık
sektörü açısından önemli bir sınav olmuştur.
10. TARİHTEKİ BÜYÜK SAVAŞLAR VE SOYKIRIMLAR
Haçlı Seferleri/Savaşları (1095-1272): Haçlı Seferleri, Papa’nın teşviki üzerine Avrupalı Katolik
Hristiyanların, çeşitli siyasi, dini, askeri ve ekonomik sebeplerle, Kutsal topraklar olarak gördüğü
Ortadoğu coğrafyasına karşı giriştikleri yağma ve akın hareketleridir.
Moğol İstilası (1206-1368): Asya’daki Moğol kabilelerini bir çatı altında toplayan Cengiz Han,
kendi döneminin en büyük imparatorluğunun temellerini de atmış oldu. Batıya doğru başlattığı
fetih hareketleriyle Orta Asya, Doğu Avrupa, Anadolu, Çin ve Sibirya’yı istila ederek egemenlik
kurdu. Bu büyük istila hareketi, Dünya tarihinde pek çok konuda dönüm noktası olduğu gibi,
yaklaşık 30 milyon insanın ölümüne ve çok geniş bir coğrafyadaki şehirlerin ve uygarlık
eserlerinin enkaza dönüşüp yok olmasına da sebebiyet vermiştir. Gittikleri her yeri yakıp yıkması
ve kılıçtan geçirmesiyle ünlenen Moğollar, Dünya’ya dehşet salarak tarihin en büyük
felaketlerinden birinin müsebbibi olmuşlardır.
Timur Han’ın Fetihleri (1369-1405): Türk soylu Timur, başarılı fetih hareketleri ve ele geçirdiği
ülkelerde gösterdiği yönetim anlayışı sebebiyle, tarihteki en büyük askeri ve siyasi dehalardan
biridir. 1402 yılındaki Ankara Savaşı ile de Osmanlılara üstünlüğünü kabul ettirerek fetret
devrinin başlamasına sebep olmuştur. Fetihlerde ve siyasi üstünlüğünü kabul ettirmede bu denli
kan dökücü davranan Timur, fethettiği ülkelerdeki bilginleri ise özellikle korumuştur.
27
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Otuz Yıl (Mezhep) Savaşları (1618-1648): Bütün Avrupa’yı büyük bir yıkıma uğratan
mezhep/din savaşlarına, Avrupa devletlerinin çoğu katılmıştır. Otuz Yıl Savaşları (1618-1648)
olarak da bilinen bu savaşlar bir iç savaş niteliği de taşır. Reform Hareketleri’nden sonra ortaya
çıkan Katolik Protestan mücadelesi ve siyasi rekabetler, savaşların temel sebebidir. Protestanların
zaferi ve Vestfalya Barışı (1648) ile biten savaş, Avrupa’da görülen son büyük din savaşıdır.
Taiping İsyanı (1851-1864): Halkın başlattığı isyan, Çin’i baskıyla yöneten Qing (Mançu)
hanedanına karşı gerçekleşmiştir. Çin’de ortaya çıkıp 13 yıl kadar etkisini sürdüren isyan
sonucunda, takriben 20 milyon insan ölmüştür. Ayaklanmanın lideri Hong Xiuquan adındaki bir
köylüydü. Ayaklanmanın en önemli sebebi ise, Qing Hanedanının halka baskı yapmasıydı.
Katılan ve ölen insan sayıları bakımından Çin tarihinde meydana gelen en büyük ayaklanmadır.
İsyan, ayrıca Qing Hanedanlığı’nın yıkılış sürecini de başlatmıştır.
II. Dünya Savaşı (1939-1945): Tarihteki en büyük savaş olarak kabul edilen II. Dünya Savaşı’na
100 milyondan fazla asker katılmıştır. Savaş içinde, Almanlar ve müttefikleriyle Sovyetler
arasında yapılan ve II. Dünya Savaşı’nın da kesin dönüm noktası olarak kabul edilen Stalingrad
savaşı (Ağustos 1942-Şubat 1943), tek başına iki milyona yakın insanın ölümüne yol açmak
suretiyle bir cephede yapılan en kanlı savaş sıfatını kazandı. Genel olarak II. Dünya Savaşı,
“tarihteki en kanlı savaş” sıfatıyla, birincisinden daha büyük bir felakete yol açmıştır. Öte
yandan, savaşa katılan bazı ülkeler, bütün ekonomik ve teknolojik imkanlarını seferber etmişlerdi.
Nitekim, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla birlikte nükleer silahların
kullanıldığı ilk ve tek savaş olma özelliğine de sahiptir. Savaş ayrıca, Naziler ve Adolf Hitler’in
nasyonalist politikaları neticesinde kitlesel sivil ölümlerin yaşandığı Yahudi Soykırımı’na da yol
açmıştır. Neticede, çeşitli metotlarla ve bu arada gaz odalarında milyonlarca insan öldürülmek
suretiyle bir soykırım yaşanmıştır.
İkinci Kongo Savaşı (1998-2003): Çok sayıda devletin iki taraf hâlinde savaşa katılması, bütün
Afrika kıtasını etkilemesi ve yaklaşık 5,5 milyon Afrikalı’nın hayatına mâl olması gibi sebeplerle,
bu savaş “Afrika’nın en büyük savaşı” ya da “Afrika’nın Dünya Savaşı” olarak da tarif
edilmektedir. Savaş, zaten sürekli olarak afetlerle boğuşan Afrika Kıtası’nın, büyük bir felaket
yaşamasına sebep olmuştur.
İkinci Viyana Kuşatması ve Bozgunu (1683): Osmanlı Devleti için sonun başlangıcı olan bir
mağlubiyettir. Zira, 1683’ten sonra Haçlı ittifakı karşısında sürekli yenilgiler ve felaketler
yaşayan Osmanlılar, 16 yıl süren bir geri çekilme sonucunda ilk kez büyük toprak kaybettiği
Karlofça Antlaşması’nı (1699) imzalamak zorunda kalmıştır. Batı karşısında Viyana bozgunu ile
başlayan bu daimi geri çekilme, aslında Sakarya Savaşı’na (1922) kadar sürmüştür. Bu, aynı
zamanda Osmanlıların birçok felaketle birlikte, bütün Orta Avrupa ve Balkanları kaybtme sürecdr
Çeşme ve Navarin Faciaları (1770, 1827): Çeşme savaşı, Kırım’ın kaybedildiği Küçük Kaynarca
Antlaşması ile sonuçlanan 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşının devam ettiği bir sırada, Çeşme
açıklarında Rus donanmasının bir baskınla Osmanlı donanmasını yakıp tamamen yok ettiği bir
savaştır.
28
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Avrupalıların Amerikalı Yerliler ve Afrikalı Kölelere Karşı Soykırımı: Resmen kabul edilmemiş
olsa da, Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika’yı keşfinden sonra başta İspanyol, İngiliz ve
Fransızlar olmak üzere Avrupalılar, kıtadaki yerli halkalara karşı katliamlar ve soykırımlar
yapmışlardır. Zengin olmak ve yerleşmek amacıyla Avrupa’dan Amerika’ya gidenlerin, birkaç
yüzyıl içerisinde milyonlarca Kızılderiliyi katletttikleri tahmin edilmektedir. Böylece,
Kızılderililer’in nüfusları yüzbinlere kadar düşmüştür. Benzer şekilde, İspanyollar da Orta ve
Güney Amerika’daki Aztek, İnka ve Maya gibi topluluk ve medeniyetlerin izlerinin silinmesinde
etkili olmuşlardır.
Dungan İsyanı ve Soykırımı (1862-1877): Çin’de 1862 yılında etnik ve dini sebeplerle ortaya
çıkıp 15 yıl devam eden isyan “Hui azınlık savaşı” olarak da bilinir.
Almanların Yahudi ve Diğer Topluluklara Karşı Uyguladığı Soykırımlar (1933-1945):
Tarihteki en büyük soykırımlardan birini kuşkusuz, Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası
gerçekleştirmiştir. Nasyonel Sosyalizm çerçevesinde Büyük Almanya idealiyle hareket eden
Hitler Almanyası, iktidarın ele geçirildiği 1933 yılından, II.Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945
yılına kadar, 20 milyona yakın insanı kurşuna dizmek, toplama kamplarındaki fırınlarda yakmak
ve gaz odalarında zehirlemek suretiyle soykırım uygulamıştır. Saf Alman ırkını yaratmak
amacıyla, Alman olmayan etnik grupları tespit edip sınıflandırdılar. Soykırımların tebel sebebi
ise, Yahudi nefreti (anti semitizm) ve nazi ırkçılığı idi ve milyonlarca insan, “yaşama hakkı
olmayan alt sınıf ırklara mensup” olarak görüldüğü için katledilmiştir.
Sırpların Bosnalı Müslümanlara Uyguladığı Soykırım (1992-1995): Müslüman Boşnaklar,
böylece Avrupa’nın göbeğinde ve aynı ırka mensup oldukları bir topluluk (Sırplar) tarafından,
Müslüman oldukları için tam bir soykırıma tâbi tutulmuşlardır. Görüldüğü üzere, tarihe damgasını
vuran pek çok büyük soykırımı Avrupalılar yapmışlardır. Etnik ve dini radikalizmden
kaynaklanan bu soykırımların her biri ise, insalık tarihi açısından büyük felaketlerle
sonuçlanmıştır.
11. TARİHTEN GÜNÜMÜZE BÜYÜK GÖÇLER VE SÜRGÜNLER
Göçler ve sürgünler çeşitli sebeplerle meydana gelirken, yerlerini ve yurtlarını terk etmek zorunda
kalan insan toplulukları, başta, ölüm, yetersiz beslenme, açlık, hastalık ve yeni yaşam kültürüne
yabancılaşma olmak üzere pek çok başka sorun ve felaketlerle de karşı karşıya kalmışlar; maddi
ve manevi olarak büyük zarar görmüşlerdir. Sosyal ve ekonomik düzenleri alt-üst olan göçmenler,
ayrıca gittikleri yerde sosyal ve ekonomik düzenin bozulmasına yol açtıkları gibi, toplumsal
tabakanın da en alt katmanında yer alma ve marjinalleşme gibi problemlerle karşılaşırlar.
Kavimler Göçü ve Sonuçları (350-800: Kavimler Göçü, M.S. 350 yılında başlayıp pek çok etnik
unsurun katıldığı ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya doğru gerçekleşen büyük ve uzun süreli
göç hareketidir. Kavimler Göçü’nün başlamasında, Asyalı Hunları’ın önemli bir etkisi vardır.
Ulaştıkları yerlerdeki yerleşik düzenlerin ve özellikle de Roma düzeninin alt üst olmasına neden
oldular. Avrupa, bir asır kadar süren büyük bir karmaşa ve felaket sürecine girdi. “Karanlık
29
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
Çağ” olarak da bilinen Ortaçağ’ı başlatan bu gelişme, Avrupa’da feodalitenin de önünü açmıştır.
Göçler sonucunda Barbar kavimler hızla Hristiyanlaşmaya başlamış; özellikle Cermenler
Hıristiyanlığa girerek Ortaçağ Avrupası’na damgalarını vurmuşlardır. Ayrıca, Orta Çağ
Avrupasında kilise, papalık ve skolastik düşünce etkili olmaya başlamıştır.
Orta Asya’dan Türk Göçleri ve Sonuçları: İlkçağ’da başlayıp Ortaçağ sonlarına kadar süren bu
göçlerin belli başlı felaket oluşturan sebepleri de vardı: Nüfusun artması, mevcut toprakların
yetmemesi, iklimin değişmesiyle birlikte kuraklığın belirmesi, geçim sıkıntısının baş göstermesi,
siyasal anlaşmazlıklardan dolayı Türk boyları arasında savaşların yaşanması, Çin, Kitan ve
Moğolların baskı yapması, Türklerin bağımsızlıklarını kaybetmek istememesi, salgın hayvan
hastalıkların artması ve otlakların yetersiz hale gelmesi bunlardan bazılarıdır. Türk göçleri
sonunda, Orta Asya’da kalanlar, ilk Türk devleti olarak Hun İmparatorluğu’nu kurmuşlardır.
Batıya doğru giden Hunlar, önemli bir gelişme olarak Kavimler Göçü’nü başlatmışlardır.
Türklerin büyük kitleler halindeki göçü ise, XI. Yüzyılın ortalarında başladı.
Avrupa’dan Amerika Kıtası’na (Yenidünya) Göçler: Avrupalılar’ın XV ve XVI. Yüzyıllarda
ekonomik, siyasi ve toplumsal nedenlerle gerçekleştirdikleri en mühim Coğrafi Keşifler’den biri
de, Kristof Colomb’un 1492’de Amerika’yı keşfetmesiydi. Yendiünya olarak adlandırılan bu kıta,
son derece zengin kaynaklara ve topraklara sahipti. İngiliz ve Fransızlar Kuzey Amerika’da,
İspanyollar ise Güney Amerika’da kendi kolonilerini kurdular. Böylece, Coğrafi Keşifler ile
birlikte başlayan “klasik sömürgecilik dönemi” de başlamış oldu. Böylece, Avrupa düşüncesiyle
birlikte, kültür ve medeniyeti de bu coğrafyada hâkim olmaya başladı. Avrupalı yerleşimciler
Amerika’ya, özellikle Kızılderililer üzerinde öldürücü etki yapan salgın hastalıklarını da
getirmişlerdi. Nitekim, bu hastalıklar ve özellikle de çiçek hastalığı 1600’lerde Kızılderili
nüfusunun hızla azalmasına yol açtı. Yüzyıllar içinde Amerika’ya doğru devam eden göçler,
özellikle XVIII. Yüzyıl’ın ikinci yarısında ortaya çıkan Sanayi İnkılâbı ile daha da artmıştır.
İspanya’dan Osmanlı Topraklarına Gerçekleşen Yahudi Göçü (1492): Osmanlı Devleti
Yahudilere kucağını açtı ve II. Beyazıt bu ülkeye gönderdiği gemilerle yüzbinlerce Yahudi’yi
Osmanlı topraklarına getirtti. Selanik, İstanbul ve İzmir gibi liman-ticaret kentlerine yerleştirilen
İspanyalı Yahudiler (Sefardim), Osmanlı Yahudileri olarak zenginlik, huzur ve güven içinde
yaşadılar. Bu gelişme, bir nevi “sürgün” özelliğini de taşımaktadır. Ancak, Endülüs mirası olan
İspanyalı Müslümanlar, Yahudiler kadar şanslı değildi. İspanya’daki Endülüs İslam
medeniyetini yok etmek isteyen Hıristiyanlar (Kastilya ve Aragon Krallıkları), ülkeyi terk
edemeyen Müslümanları katlettiği gibi, bu medeniyete ait olan izleri de yakıp yıkmak suretiyle
silmeye çalışmıştır. Bir medeniyetin izlerinin topyekün silinmek istenmesi açısından bu gelişme
de bir insanlık felaketi niteliğini taşımaktadır.
Rumeli’den Anadolu’ya Olan Türk-Müslüman Göçleri: Yakın dönem Balkan tarihi
incelendiğinde, yoğun bir göç hareketinin var olduğu görülür. Siyasi, dini, askeri ve ekonomik
açılardan var olma savaşı veren Rumelili Türk ve Müslümanlara yapılan baskılar, Balkanlar’dan
yapılan bütün göçlerde karşımıza çıkan temel sebeptir. Osmanlı Devleti’nin Rusya ile yaptığı
1806-1812, 1828-1829, 1877-1878 (Doksanüç) Savaşları ve Balkan devletleri ile yaptığı 191230
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
1913 Balkan Savaşları’ndan sonra Rumeli’den Anadolu’ya yoğun Türk ve Müslüman göçleri
yaşanmıştır. Özellikle 1877-78 Osmanlı-Rus (Doksanüç) Harbi’nden sonra Rumeli’deki Türk
ve Müslümanların Bulgar, Rus ve Kozaklar’dan gördüğü katliam ve baskılar, göç etmelerine
sebep oldu.
Osmanlı’dan Dışarıya Gerçekleşen Rum Göçleri: Kurtuluş Savaşı (1919-1922) sonucunda
Anadolu’da Yunan işgalinin başarısızlığa uğraması, Yunan ordusu ile birlikte hareket eden Batı
Anadolu ve Karadeniz’deki yüzbinlerce Rum’un Anadolu’dan ayrılmasına sebep olmuştur.
Geride kalanların büyük bir kısmı ise, daha sonra kararlaştırılan “Nüfus Mübadelesi” (1924)
çerçevesinde, Rumlar ve Müslümanlar karşılıklı olarak yer değiştirmiştir.
Yahudi Sürgünleri: Zenginlik, sanat ve ticaret konusunda maharetli olan Yahudiler, dini
anlayışlarının da bir gereği olarak, içinde yaşadıkları toplumlardan kendilerini tecrit etmişlerdir.
Tarihî, dinî, siyasî ve sosyolojik birtakım sebeplerden dolayı, Yahudiler tarihte göç, sürgün ve
soykırım gibi felaketlere uğramışlardır. Yahudiler’in tarihte uğradığı ilk sürgünlerden biri,
Asurlular tarafından M.Ö. VIII. Yüzyıl’da gerçekleştirilmiştir. XIII ve XVII. Yüzyıllar arasında
ise Yahudiler’in İngiltere, Fransa, İspanya-Portekiz (1492’de Osmanlı topraklarına göç) ve
Rusya’dan da kovulduklarını görüyoruz. “Soykırımlar” başlığı altında anlatılan “Yahudi
Soykırımı” (1933-1945) ise, şüphesiz Yahudiler’in tarihte yaşadıkları en büyük felaket
konumundadır. Bu özellikleriyle Yahudiler, tarihte en fazla sürgün/felaket yaşayan toplumlardan
biri olmuştur. Çeşitli sebeplerle sürgün ve göçlere maruz kalmaları, onları diğer toplumlardan
biraz daha uzaklaştırdığı gibi, başka toplumlar üzerinde felaketlere yol açmalarında da etkili
olmuştur.
12. TARİHTEN GÜNÜMÜZE TERÖR SALDIRILARI VE SONUÇLARI
Terör, “Yıldırmak ve korkutmak amacıyla, yasalara ve mevcut düzene karşı gelerek, sistematik
bir şekilde şiddet hareketlerine ve cinayetlere başvurma, kamu düzenini bozma hareketi” olarak
tanımlanmaktadır. Osmanlı döneminde, terör yerine daha çok “tedhiş” (dehşet verme, korku
salma) ifadesi kullanılırdı.
Tarihte Bilinen İlk Terör Örgütü; Zealotlar/Sicariiler (M.S. 66-73): Toplumları dehşete ve
korkuya düşüren terörizm, insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Tarihteki her bir suikast aynı
zamanda bir terör olayıdır. Bununla birlikte, tarihte korkuya ve şiddete yol açan ilk terör örgütü,
terörden bugün de kasıp kavrulan Ortadoğu coğrafyasında, Zealotlar ya da Sicariiler adlarıyla,
ortaya çıkmıştır. Roma İmparatorluğu’nun egemenlik sahasında olan Filistin’de, M.S. 1. yüzyılda
ortaya çıkan Zealotlar (Fanatikler) ya da Sicarii adı verilen Yahudi terör gurubu, daha çok dini
bir gurup/tarikat olarak faaliyet göstermiştir. ''Sicarii'' terör hareketi adını, terör eylemlerinde
kullandıkları küçük bir hançerden (sica) almışlardır. Eylemlerini Kudüs'te yoğunlaştıran
Sicariiler, çok sayıda insanı acımasızca katletmiştir. Böylece, tarihin bilinen ilk terör
mağdurlarının doğmalarına neden olmuşlardır. Aşırı Yahudi milliyetçisi ve çoğunlukla bağnaz din
adamlarından meydana gelen Zealotlar, kendilerinin Tanrı Yehova tarafından seçilmiş insanlar
olduklarına inandıklarından, Roma yönetimi ve hükümranlığı altında yaşamaya karşı çıkıyordu.
Silahlı mücadelelerini daha sonra da sürdüren Zealotlar, M.S.73 yılında Romalılar tarafından
31
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
sıkıştırıldıklarında, eşleri ve çocukları ile birlikte birbirlerini öldürerek topluca intihar etmişlerdi.
Haşhaşiler (Suikastçiler, Fedaiyyun, İsmaili, Şii Batıniler): Şîa’nın aşırı uçlarından biri olan ŞiiBatıni (İsmâîlîyye) mezhebine mensup Haşhaşiler, Hasan Sabbah tarafından, Eylül 1090
tarihinde İran’da Alamut Kalesi (Kartal Yuvası)nin ele geçirilmesiyle birlikte kurulmuştur.
Örgütün kurucusu, dini ve siyasal terörü ilk olarak kurumsallaştıran kişi olan Hasan Sabbah
(1049-1124)’tır. O’nun kurduğu tarikat sıkı bir hiyerarşi ve katı kurallara dayanmaktaydı. Hasan
Sabbah, kendisine tam bağımlı hâle getirdiği fedailerine haşhaş vererek ve cenneti vaat ederek
çok sayıda suikast yaptırmıştır. Selahattin Eyyübi’ye de suikast teşebbüsünde bulunan
Haşhaşileri, XIII. Yüzyıl’da Alamut’u ele geçiren Moğollar ortadan kaldırmıştır. Hasan Sabbah,
Selçuklu döneminde terörü sistemli bir vasıta olarak kullanmış; bu yönüyle terörizmin de babası
olmuştur. Suikastlerle birlikte yarattıkları korku ve dehşet ortamı, Büyük Selçuklu Devleti’nin
zayıflama ve yıkılma sebeplerinden birini oluşturur.
Fransız İhtilali’nde Devlet Terörü: Fransız İhtilali meydana geldikten (1789) sonra, Fransa ve
başkenti Paris tam anlamıyla bir anarşi ve terör ortamına girmiştir. Nitekim, Eylül 1793-Temmuz
1794 arasındaki yaklaşık bir yıllık dönem, “terörün hükümranlığı”, olarak tarihe geçmiştir.
Hükümeti ele geçiren Robespierre’in öncülüğündeki Jakobenler, Devrimin ruhuna aykırı bir
şekilde baskı, şiddet ve zulüm uygulayarak, devrim karşıtı ayaklanan binlerce vatandaşını
sindirmek amacıyla insanlık dışı yöntemlerle katletmişlerdi. Bu, tam anlamıyla bir “devlet terörü”
idi. Bu dönemden sonra, Fransızca kökenli “terör” kelimesinin de ilk defa literatüre girmiş olması
önemlidir. Terör, böylece kurumsallaşarak sonraki dönemlere de esin kaynağı olmuştur.
Modern dönem terörizm hareketleri, kendi döneminin siyasi, askeri ve sosyal gelişmelerinden
önemli ölçüde etkilenmiştir. Nitekim bu hareketleri, 1.Anarşist, 2.Anti-Kolonyal, 3.Yeni Sol ve
4.Dinci Terör olmak üzere dört dalgaya ayırmak mümkündür. Buna göre, Bolşevik devrimi
öncesi Çarlık Rusyası’nda meydana gelen ve ІІ. Aleksandr’ın ölümüyle (1881) sonuçlanan
“Narodnoya Volya” (halk hareketi) örgütünün faaliyetleri anarşist devrimci terörizmi; I.Dünya
Savaşı’ndan sonra 1920’lerden itibaren yükselen ve 1960’larda zirve yapan terör dalgası sömürge
karşıtı anti-kolonyal terörizmi; Vietnam Savaşı (1955-1975) ile psikolojik temelleri atılan yeni sol
terörizmi ve son olarak da 1980’lerden itibaren etkisini gösteren dinsel-semantik (dinci terör)
terörizmi oluşturmaktadır. Dolayısıyla, modern dönemde, çok sayıda yeni terör dalgaları ve
örgütleri ortaya çıkmıştır.
1960-2000 Yılları Arasında Terörizm: II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan iki kutuplu dünya ve
soğuk savaşın etkisini gösterdiği 1960-2000 döneminde tırmanışa geçen terör eylemleri, geniş
ölçüde anarşi, korku ve dehşete yol açmıştır. Arap-İsrail Savaşı’nı Arapların kaybetmesi ve
Avrupa’daki öğrenci ayaklanmaları, terörün bu dönemde tırmanmasında etkili olan gelişmelerdir.
1948 sonrasında artan İsrail yayılmasına karşı mücadele eden Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ),
bu dönemde çeşitli uçak kaçırma eylemleri ile ön plana çıktı.
Terörden en fazla etkilenen ülkeler ise, Türkiye, İsrail, Kamboçya ve Japonya olmuştur.
Kızıl Khmerler (Kamboçya): Liderleri Pol Pot (Saloth Sar) tarafından 1967’de, Maocu radikal
32
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
komünist hareket olarak kuruldu. Kızıl Khmerler, uyguladıkları katliam ve –bazılarına göresoykırımlar sayesinde, dünyanın en kanlı ve etkili terör örgütlerinden biri olarak tarihe geçmiştir.
Nitekim, ülkede sebep oldukları iç savaş ve soykırımda, 1 milyondan fazla insan ölmüştür. Örgüt
1997 yılında dağılmıştır.
Dinsel Terör Örgütleri:
Hizbullah (Lübnan): 1982’de, Lübnan’da kurulan, hem sivil hem de askeri (silahlı) kanadı olan
Şiî inançlı siyasi bir partidir. Genel başkanı Hasan Nasrallah’tır. 1982 yılında, İsrail'i, o zamanlar
işgal etmekte olduğu Güney Lübnan'dan çıkartmak amacıyla kurulmuştur. Sosyal yardım
politikaları da yürüten örgütün, İran'daki İslam devrimini bölgede yayma amacı da vardı. İran
tarafından yoğun olarak desteklenen örgütler arasında yer almaktadır.
El-Kaide Örgütü ve Uzantıları, 11 Eylül Saldırıları: “Kuruluş” anlamına gelen el Kaide, çok
sayıda militana sahip olup, Dünya ölçeğinde 15 bine yakın militanıyla faaliyet gösteren dinsel
silahlı bir örgüttür. ABD’deki 11 Eylül 2001 saldırıları, 2002 Bali saldırıları ve Avrupa eylemleri
gibi sivilleri hedef alan saldırıları üstlenmiştir. Dolayısıyla örgüt, son yıllarda Ortadoğu’da
meydana gelen siyasi ve askeri gelişmelere doğrudan etkide bulunmaktadır. Kurucu lideri Usame
bin Ladin, 2 Mayıs 2011’de ABD’li güçler tarafından öldürüldü. IŞİD (Irak-Suriye), Boko Haram
(Nijerya, Nijer, Mali ve Çad) ve Eş Şebab (Somali, Nijer, Kenya), Leşkeri Tayyibe (Hindistan) ve
Cundu Ensarullah (Gazze) gibi örgütler de, el Kaide’nin uzantıları niteliğindedir.
Irak-Şam İslam Devleti Örgütü (IŞİD, Daeş, Daiş, Deaş): ABD’nin Irak’ı işgalinden (2003)
sonra Irak’ta kurulan örgüt, 2004’te El-Kaide’ye bağlı olduğunu ilan etti. Bir süre sonra da Irak
El-Kaidesi adını aldı. Irak ve Suriye’de Sünnî nüfusun yoğun olduğu bölgelerde İslam Devleti ve
halifelik kurma hedefiyle hareket etmektedir.
Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Ermeni Terörü: I. Dünya Savaşı’nda yine Doğu
Anadolu’da Rus orduları ile birlikte hareket eden Ermeniler, zorunlu göçe (tehcir, sürgün) tâbi
tutuldular (1915). Bu durum, Ermenilerin intikam duygusuyla hareket ederek meseleyi bir kan
davası hâline getirmesine sebep olmuştur. Nitekim Ermeniler savaş sonrasında, tehcirden sorumlu
tuttukları İttihat ve Terakki liderlerini (Said Halim, Talat ve Cemal Paşalar) suikastle katlettiler.
Bununla da yetinmeyen radikal Ermeniler, 1975 yılında, Hagop Hagopyan liderliğinde Türkiye'ye
karşı Ermeni terör örgütü ASALA’yı kurdu. Örgüt, Ermeni milliyetçiliği ile birlikte, PKK gibi,
Marksist-Leninist ideolojiye sahipti. Türkiye'deki iç huzursuzluğun (sağ-sol kavgası) arttığı 1979
yılından itibaren büyük bir artış olduğu görülür.
PKK (Kürdistan İşçi Partisi): 1974 yılında Abdullah Öcalan tarafından Marksist-Leninist ve Kürt
milliyetçiliği temelleri üzerine kurulmuştur. 1978’den beri aktif olan örgütün kurulduğu
dönemdeki amacı, Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu ile birlikte Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin
kuzeydoğusu ve İran’ın kuzeybatısındaki Kürt bölgelerini de kapsayan sahada, sosyalist temeller
üzerine bağımsız bir Kürt devleti kurmaktı. Bununla birlikte, 7. Parti Kongresi’nde bağımsızlıktan
vazgeçtiğini ve hedefinin “Kürtlerin demokratik özerkliği temelinde sosyalist yönetimler kurmak”
olduğunu açıklamıştır. 1984’te Eruh ve Şemdinli’de ilk büyük silahlı eylemini gerçekleştiren
PKK, başlangıçta kırsal alanda yoğunlaşan terör eylemlerinde daha çok “gerilla savaşı” taktiğini
kullanmıştır.
33
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
13. TARİHTEKİ MADEN KAZALARI, BİYOLOJİK-KİMYASAL-NÜKLEER
SİLAHLARIN KULLANILMASI VE NÜKLEER KAZALAR
Birçok afet türünde olduğu gibi, bu tip kazalardaki can kayıplarını da büyük oranda ülkelerin
gelişmişlik düzeyleri belirlemektedir. Başta kömür madenlerinde olmak üzere çağın gerektirdiği
teknolojilerin pahalı olmasından dolayı kullanılmaması, kazaları önlemek için gerekli tedbirlerin
alınmaması ve yasal düzenlemelerin yapılmaması, madenlerde çalışanların yeterince eğitilmemesi
ve herşeyden önce ölümcül kazalardan gerekli derslerin alınmaması, hem Dünya’da hem de
Türkiye’de büyük can kayıplarına sebep olmaktadır.
Oaks Maden Kazası (İngiltere, 1866): 12 Aralık 1866’da İngiltere’de Güney Yorkshire’daki
Oaks kömür ocağında, kıvılcım nedeniyle iki patlama yaşandı. 361 madencinin öldüğü kaza, aynı
zamanda, XIX. Yüzyıl’ın en büyük maden facialarından biriydi.
Senghenydd Maden Kazası (Galler, 1913): Galler’de, 14 Ekim 1913 tarihinde kömür tozu
patlamasıyla ortaya çıkan felakette, 439 kişi hayatını kaybetti. Birleşik Krallık tarihinin en ölümlü
maden kazasıdır.
Mitsubişi Hojyo Maden Kazası (Japonya, 1914): 15 Aralık 1914’te, Japonya’nın Kyuşu adasında
Mitsubishi Hojyo madeninde meydana gelen kazada 687 madenci öldü. Bu facia, ülke tarihinin en
ölümlü maden kazasıdır.
Tarihte En Çok İnsanın Öldüğü Maden Faciası Benzi (Çin, 1942): Bu facia, genel olarak
afetlerden en çok etkilenen ülkelerden biri olan Çin’in Liaoning Eyaletinin Benzi bölgesindeki
Honkeiko kömür madeninde yaşandı. 26 Nisan 1942 tarihinde, gaz ve kömür tozu karışımından
kaynaklanan patlamada, tam 1549 insan ölmüştü. Ölümlerin asıl sebebi ise, havalandırma
sisteminin kapanmasıyla meydana gelen karbonmonoksit zehirlenmesiydi.
Laobaidong Maden Kazası (Çin 1960): 9 Mayıs 1960’da, Çin’in Şansi eyaletinde Datong
bölgesindeki Laobaidong kömür madeninde yaşanan kazada 684 madenci hayatını kaybetti.
Facia, ölümlü kazalar sıralamasında ülke çapında ikinci; Dünya çapında ise beşinci konumdadır.
Bilindiği üzere, kapalı rejimler, büyük felaketleri genellikle Dünya kamuoyundan gizleme yolunu
seçmişlerdir. Nitekim, metan gazı patlamasının yol açtığı bu felaket de, Çin yönetimi tarafından
1990’lara kadar örtbas edildi.
Völklingen Maden Kazası (Almanya, 1962): Almanya’nın Saarland eyaletindeki Völklingen
madeninde 1962’de meydana gelen kazada, 299 kişinin öldü. Bu tarihten sonra alınan etkili
tedbirler sayesinde, kazalar ve kayıpların sayısında çok büyük düşüşler yaşandı. 51 kişinin öldüğü
son büyük kaza ise, 1988’de Hessen eyaletindeki linyit madeninde yaşandı.
Mitsui Miike Maden Kazası (Japonya, 1963): Japonya, tarihindeki en ölümlü ikinci kömür
34
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
madeni kazasını, 9 Kasım 1963 tarihinde yaşadı. Kömür tozu patlamasıyla gerçekleşen kazada,
karbonmonoksit zehirlenmesi sonucu 458 madenci öldü. Sağ kalan madencilerde ağır beyin
hasarının oluşması da, felaketin boyutunu arttırmıştır.
Dhori Maden Kazası (Hindistan, 1965): Bilindiği üzere Hindistan, Dünya üzerindeki afetlerin
önemli bir kısmının yaşandığı bir ülkedir. Bu bakımdan, maden kazalarından da ciddi ölçüde
etkilenmiştir. Jharkhand eyaletinin Dhanbad yakınlarındaki Dhori kömür madeninde, 28 Mayıs
1965'te, kıvılcımın yol açtığı grizu patlaması ve ardından da yangın çıkmıştır. Sonuçta, 375
madencinin ölmesiyle bir maden faciası yaşanmıştır.
Wankie Maden Kazası (Zimbabve, 1972): 6 Haziran 1972’de, o zamanki adı Rodezya olan
Zimbabve’nin Wankie kömür madeninde yaşandı. Peşi sıra devam eden patlamalar sonucunda,
431 madenci öldü ve sızan gaz sebebiyle 428’nin cesedine ise hiç ulaşılamadı. Yalnızca 8
madenci kurtarılabilmişti. Facianın kurbanlarının çoğunun farklı ülkelerden olması ise, söz
konusu felaketi Afrika kıtası için daha da önemli hâle getirmişti.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nün verilerine göre, El Salvador ve Cezayir’den sonra Türkiye
işçi ölümlerinde üçüncü sırada yer alıyor. Ülkemizde, işçi ölümlerinin en çok yaşandığı kollar
madencilik, inşaat ve yol sektörleridir. Maden ve taş ocakçılığı ise, çok sayıda ölüm ve
yaralanmalara sebep olan iş kazalarının da en fazla yaşandığı sektör durumundadır. Bu sebeple
Türkiye, maden kazaları sonucu meydana gelen can kayıplarında, son yıllarda Çin’i de geçerek
dünyada ilk sıraya yerleşmiştir. Kazaların en çok görüldüğü yer ise, madenlerin çokluğu ve kömür
üretimiyle dikkat çeken Zonguldak’tır. Bununla birlikte, Cumhuriyet döneminde yaşanan en
ölümlü maden kazası ise, 13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa’nın Soma ilçesinde meydana geldi. Bu
faciada, tam 301 madenci can verdi.
Kozlu Grizu Faciası (1992): 3 Mart 1992’de, maden şehri Zonguldak’ın Kozlu ilçesindeki taş
kömürü ocağında peş peşe gerçekleşen grizu patlamalarında tam 263 madenci hayatını kaybetti.
Soma faciasına (2014) kadar, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümlü maden kazası olmuştur.
Aynı ocakta, 8 Ocak 2013’te meydana gelen metan gazı patlamasının yol açtığı göçük sebebiyle
de 8 madenci ölmüştür.
Manisa-Soma Kömür Madeni Faciası (2014): Türkiye’de en büyük kaybın yaşandığı maden
kazasıdır. 13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa'nın Soma ilçesinde, Soma Holding tarafından işletilen
kömür ocağında meydana gelmiştir. Patlamanın etkisiyle madende yangın çıkmış ve çok sayıda
madenci içeride mahsur kalmıştır. Faciada toplam 301 kişi hayatını kaybetmiştir. Türkiye’de şu
ana (Ağustos 2015) kadar bir maden faciasında en fazla ölümün yaşandığı kaza olmuştur. Son
olarak, 28 Ekim 2014 tarihinde, Karaman'ın Ermenek ilçesinde bulunan kömür madenini su
basması sonucu 18 işçi su altında mahsur kalarak ölmüştür.
Kimyasal-Biyolojik Silahlar ve Geçmişteki Kullanımı: Nükleer, biyolojik, kimyasal ve silahlara
(NBC), büyük miktarda insan ölümlerine sebep olabildikleri için, genel olarak “kitle imha
silahları” (KİT) adı verilmiştir. Kimyasal silahlar, çoğunlukla ölüm olmak üzere insan sağlığı
35
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
üzerinde ağır zararlar oluşturmaktadır. Genellikle askeri amaçlı olarak ve savaşlarda kullanılan bu
silahlar, başta sinir sisteminin felç olmasına (sinir gazları); felç ya da kusmaya; sağırlık, körlük;
solunum güçlüğüne ya da gözlerde ve deride derin yanıklara sebep olmaktadır. Bu silahların,
kitlesel hâlde insan ölümlerine ve sakatlanmalarına sebep olması, felaket boyutunu
belirlemektedir.
Kimyasal silahlar, 1. Dünya Savaşında, zehirleyici ve yıkıcı etkiler oluşturmak amacıyla gaz
halinde, siper savaşını benimseyen ordular üzerinde ilk kez kullanılmış; böylece, düşmana önemli
kayıplar verdirilmiştir. Pek çok başka felaketin de kaynağı olan bu savaşın taraflarından biri olan
Almanlar, ilk kez Ekim 1914’te Batı Cephesi’nde (Neuve Chapelle); ikinci olarak da Ocak
1915’te Doğu Cephesi’nde (Bolimov) kullandılar. Ancak, bunlar etkili olmadı. Fakat, Nisan
1915’teki İkinci Ypres muharebesinde kullandıkları klor gazı (klorin) ise, solunum organlarını
iflas ettirerek öldürücü sonuçlar doğurdu. 1915 Ağustosu’nda yine ilk kez olarak, sivil halk
üzerinde de zehirli gazları kullandılar. Savaşın sonlarına doğru (Haziran 1917) askeri açıdan iyice
sıkışmaya başlayan Almanlar, bu kez çok zehirli ve ölümcül olan hardal gazını İngilizlere karşı
kullandılar.
Savaşta en fazla zehirli gazı 68 bin ton ile Almanya; daha sonra da 37 bin ton ile Fransa ve 25 bin
ton ile İngiltere kullandı. En çok kullanılan türler klor ve hardal gazları; silahı atmak için en çok
tercih edilen metot ise rüzgâra bırakmak ve top mermisi ile karşı tarafa atmak şeklinde olmuştur.
Bir diğer büyük felaket olan II. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında ise, daha çok sinir sisteminin
felç olmasına yol açan sinir gazları geliştirilmeye çalışılmıştır. Nitekim, Almanlar 1936 yılında
tabun’u; 1938’de de daha zehirleyici ve öldürücü gaz olan sarin’i bulmuş; daha sonra diğer
devletler de bu gazları üretme çabasına girmişlerdir. II. Dünya Savaşı süresince savaşan ülkelerin
elinde çok miktarda bulunmasına rağmen, kimyasal silahlar kullanılmadı.
Kimyasal silahlar, 1982-1987 yılları arasında olmak üzere, İran-Irak Savaşı sırasında, Irak’ın
güneyinde İran askerlerine karşı da kullanılmıştır. Bunun dışında, Saddam Hüseyin yönetimindeki
Irak, kimyasal silahlarını, Mart 1988’de, İran sınırına yakın Halepçe’de yaşayan sivil Kürtlere
karşı da kullanmıştır. Yakın tarihe “Halepçe Katliamı” olarak geçen bu faciada, 5 bin kişiden
fazla sivil insan ölmüştür. Bunların dışında, Japonya'da Aum Şinrikyo adlı mezhebin 1995’te
Tokyo metrosuna karşı giriştiği ve 20 sivilin ölmesine neden olan sarin gazlı saldırı ise, bu
silahların terörist amaçla kullanımına bir örnek oluşturmaktadır.
Nükleer Silahların Kullanılması: II. Dünya Savaşı’nda Japon Kentleri Hiroşima ve
Nagasaki’ye Atom Bombası Atılması (1945): II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Hiroşima ve
Nagasaki gibi kentlerine ilk ve son kez olmak üzere atom bombalarının atılması, savaşta zaten
tükenmiş olan Japonya’ya tarihindeki en büyük felaketlerden birini yaşatmıştır. ABD, İngiltere ve
Rusya’dan oluşan Müttefikler, 26 Temmuz 1945’teki “Potsdam Demeci” ile Japonya’yı teslim
olmaya çağırmıştı. Ancak, bazı maddelerden dolayı, Japonya Potsdam Demecini reddetmek
zorunda kalmıştı. Bunun üzerine ABD, teslim olmaya zorlamak için Japonya’ya atom bombası
atmaya karar vermiştir. 6 Ağustos 1945 tarihinde saatler 08.15’i gösteriyorken, ABD’nin “Little
Boy” adı takılan atom bombası (Uranyum-235), uçaktan Hiroşima’ya atıldı. 300 metre
yükseklikte patlayan bomba, Dünya askerî tarihinde yapılan ilk nükleer saldırıydı ve şehri birkaç
saniye içinde yakıp yıkarak harabeye çevirmişti. İlk saldırıdan 3 gün sonra, diğer bir Japon
36
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
kentine nükleer saldırı yapıldı. 9 Ağustos 1945 günü saat 11.02’de bu kez Nagasaki şehrine, “Fat
Man” lakaplı atom bombası (Plütonyum-239) atıldı. Bombadan sonra ABD Başkanı Truman
günlüğünde “Atom bombası askerlere, askeri tesislere ya da donanmalara yönelik olarak
kullanılmalı; sivillere, kadınlara ve çocuklara karşı değil!” şeklinde yazmıştı. Patlamalardan sağ
kurtulanlara “patlamadan etkilenmiş insanlar” anlamında Japonca’da hibakusha adı verilir.
Dünya’da çok sayıda nükleer kaza yaşanmış olmasına rağmen, en yüksek seviye olan 7. Seviyeye
ulaşmış iki nükleer kaza meydana gelmiştir.
Çernobil Nükleer Reaktör Kazası (Sovyetler Birliği-Ukrayna, 26 Nisan 1986): Bugüne kadar
yaşanmış nükleer kazaların en büyüğüdür. 26 Nisan 1986 tarihinde eski Sovyetler Birliği’ne bağlı
Ukrayna’nın başkenti Kiev’in 140 km. kuzeyinde bulunan Çernobil Nükleer Enerji Santrali’nin 4.
rektöründe bir deney esnasında meydana gelen patlamayla birlikte çıkan yangın 10 gün
sürmüştür. İlk patlama çok büyüktü, 1000 tonluk çatıyı uçurarak Avrupa’yı radyoaktif bulutlara
maruz bıraktı. Yapılan araştırmalara göre, geçen 20 yıldan sonra tiroid ve lösemi kanseri özellikle
çocuklarda artış göstermiştir. Kürtajlar, erken doğumlar, ölü doğan bebek oranları, sakat
doğumlar ve büyüme bozuklukları Ukrayna ve Belarus’ta birkaç kat artmıştır. Yine Belarus’ta
ortalama yaşam süresi ciddi ölçüde azalmıştır. Aynı ülkede, 1990-2000 döneminde kanser oranı
%40 arttı. Çernobil felaketi, Türkiye’yi de etkilemiştir. Çernobil’den yayılan radyasyon
nedeniyle, özellikel Karadeniz bölgesindeki kanser vakalarında artış yaşanmıştır.
Fukuşima Nükleer Santral Kazası (Japonya, 11 Mart 2011): Çernobil ile birlikte 7 düzeyindeki
iki nükleer felaketten biri ve yine Çernobil’den sonra en büyük ikinci kaza Fukuşima’da yaşandı.
11 Mart 2011 tarihinde yaşanan 9 şiddetindeki Tohoku depremi ve sonrasında ortaya çıkan
tsunaminin Fukuşima 1 santralindeki yedek güç sistemlerini devre dışı bırakması sonucunda bazı
reaktörlerde aşırı ısınma ve sızıntılar ortaya çıkmıştır.
14. TARİH BOYUNCA GÖRÜLEN BÜYÜK ULAŞIM VE TAŞIMACILIK
KAZALARI
Dünya üzerindeki trafik kazalarında her yıl ortalama 1 milyon 300 bin insan hayatını kaybediyor.
Bu ölümlerin yaklaşık yarısı Hindistan (250 bin) ve Çin (250.000)’de meydana gelmektedir.
Ölümlerin % 70 gibi büyük bir çoğunluğu, gelişmekte olan ülkelerde meydana gelmektedir.
Ölümlerin yüzde % 65’ini yayalar, yaya ölümlerinin % 35’ini de çocuklar oluşturmaktadır. Öte
yandan, ölümlü trafik kazası sonrasında yaşanılan ölüm acısı, önemli sayıda insanın depresyona
girmesine ve kazadan sonraki 3 yıl içerisinde intihar etmesine sebep olmaktadır. Dünyada
meydana gelen trafik kazalarından kaynaklanan ölümlerin yaklaşık yarısı, 10 ülkede meydana
geliyor. Brezilya, Kamboçya, Çin, Hindistan, Mısır, Kenya, Rusya, Meksika ve Vietnam ile
birlikte Türkiye de bu ülkelerin arasında bulunmaktadır.
Titanik Faciası (1912): İngiltere’den ABD’ye doğru yol alırken meydana gelen Titanik faciası,
15 Nisan 1912’de geceyarısı gerçekleşti. O dönemde batması mümkün görülmeyen dev yolcu
gemisi, daha ilk seferindeyken, Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde buzdağına çarparak karanlık ve
soğuk sulara gömüldü. Kazada, 1514 kişi boğularak ve donarak can verdi. Tarihteki en meşhur
37
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
deniz facialarından biridir.
Lusitania Faciası (1915): Kendi dönemin en büyük gemisi olan Lusitania adlı İngiliz yolcu
gemisi, I. Dünya Savaşı’nın devam ettiği bir sırada, New York’tan İngiltere’nin Liverpool
limanına doğru yol alıyordu. Alman denizaltısının gönderdiği bir torpido, 7 Mayıs 1915’te,
İrlanda açıklarındaki gemiyi vurdu. Çok kısa bir sürede batan gemideki toplam 1959 kişiden
1198’i öldü. Sivilleri hedef alan bu saldırı, tüm dünyanın ve bu arada ABD’nin de yoğun tepkisini
çekmiş; savaşa dahil olmasınının nedenlerinden biri olmuştur.
Lancastria Faciası (1940): İngiltere’nin Fransa’daki vatandaşları için gönderdiği Lancastria adlı
tahliye gemisi, Fransa açıklarında Alman savaş uçaklarının saldırısına uğradı (17 Kasım 1940).
Sonuç tam bir faciaydı: Tamamına yakını sivillerden oluşan 4 binden fazla insan yanarak ve
boğularak öldü. Bununla birlikte, 2 binden fazla insan da kurtarıldı.
Wilhelm Gustloff Faciası (1945): Facia, 30 Ocak 1945’te Baltık Denizi’nde meydana geldi.
Alman yolcu gemisi “Wilhelm Gustloff”, Almanya’dan Sovyetler Birliği’ne geçen sivilleri
taşıyordu. Kaza sırasında gemide, kapasitesinin çok üstünde olarak 8-9 bin sivil vardı. Dünya
tarihinde en çok sivil can kaybına yol açan deniz kazası olarak geçmiştir.
Goya Faciası (1945): Dünya denizcilik tarihinin ikinci en büyük kazası, bir Sovyet denizaltısının,
16 Nisan 1945’te, Baltık Denizi'nde seyretmekte olan Alman gemisi Goya’yı torpidoyla vurması
sonucunda gerçekleşti.
Ertuğrul Fırkateyni Kazası (1890): “Ertuğrul Faciası” olarak bilinen kaza, aynı zamanda
tarihimizdeki en büyük deniz kazası olarak da bilinmektedir. Facia, 16 Eylül 1890 tarihinde
yaşandı. Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid, 1887'de Japonya İmparatorunun yeğeninin İstanbul’u
ziyaret etmesinden sonra bu ülkeye iade-i ziyaret maksadıyla bir heyet gönderdi. İmtiyaz nişanı
ve diğer hediyeleri Japon İmparatoruna götürmek üzere, Osmanlı Donanması’nın en gösterişli
gemilerinden biri olan Ertuğrul Fırkateyni, Temmuz 1889’da yola çıktı. 11 aylık yolculuğun
ardından savaş gemisi, 7 Haziran 1890’da Japonya’nın Yokohama Limanı’na ulaştı. Üç ay kadar
Japonya’da kalan gemi, 15 Eylül 1890’da dönüş yolculuğuna çıkar. Fakat, bir gün sonra,
Kuşimoto Adası açıklarında tayfuna yakalanıp sürüklenen fırkateyn, 16 Eylül’de kayalıklara
çarparak batar.
Üsküdar Feribotu Faciası (1958): İzmit Körfezi’nde yaşanan kaza, Cumhuriyet tarihinin en
büyük deniz facialarından biridir. İzmit-Değirmendere arasında sefer yapan Üsküdar feribotu,
kuvvetli lodos nedeniyle 1 Mart 1958’de battı. Kaza sonucunda 272 can kaybı yaşanmış, sadece
39 kişi kurtulabilmişti.
Tenerife Havalimanı Faciası (1977): 27 Mart 1977 tarihinde gerçekleşen bu kaza, dünya sivil
havacılık tarihinin en ölümlü kazasıdır. Faciada, iki adet dev Boeing 747 uçağı havalanırken
çarpışmış ve tam 582 kişi ölmüştür.
Japan Airlines Kazası (1985): 12 Ağustos 1985 tarihinde, Japon Havayolları’na ait Boeing 747
38
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
tipi dev uçak, Tokyo ile Osaka arasındaki yolculuğunda, kalkıştan 40 dakika sonra kontrolünü
kaybederek bir dağa çarptı. Kazada 520 kişi hayatını kaybetti, 4 kişi kurtulabildi. Bu kaza,
dünyadaki en ölümlü uçak kazalarından ikincisidir.
Dünya ve Türkiye tarihinde yaşanan bazı büyük tren kazaları ele alınmış olup, özellikle
Hindistan, Pakistan ve Afrika ülkelerinde meydana gelen kazaların ve ölü sayısının çokluğu
dikkat çekmektedir;
Hindistan (1981): 6 Haziran 1981’deki kaza büyük can kaybına sebep oldu. Kazada, kasırga
nedeniyle trenin nehre yuvarlanması sonucu yaklaşık 800 kişi hayatını kaybetti. Tarihte en ölümlü
kaza durumundadır.
İstanbul (20 Ekim 1957): İstanbul Yarımburgaz'da iki yolcu treni çarpıştı, 95 ölü ve 150 yaralı
vardı. Bu facia, Türkiye tarihindeki en ölümlü tren kazası olma özelliğine sahiptir.
39
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
40
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
41
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
42
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
43
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
44
AFETLER TARİHİ (26 aralık 2015 saat CUMARTESİ :14:00)
45
Download