pemfigus vulgaris etiyolojisinde psikolojik etkenler, algılanan stres

advertisement
T.C.
SAĞLIK BAKANLIĞI
HAYDARPAŞA NUMUNE EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ
PSİKİYATRİ KLİNİĞİ
KLİNİK ŞEFİ: DR. MECİT ÇALIŞKAN
PEMFİGUS VULGARİS ETİYOLOJİSİNDE
PSİKOLOJİK ETKENLER, ALGILANAN STRES VE
İLİŞKİLİ FAKTÖRLERİN ARAŞTIRILMASI
DR. OKAN KEMAL KAPLAN
(UZMANLIK TEZİ)
İSTANBUL - 2007
Teşekkür. . .
Uzmanlık eğitimim süresince değerli bilgi ve deneyimlerini aktararak hekimlik görgü
ve becerilerimin gelişmesine katkıda bulunan Klinik Şefim Dr. Mecit Çalışkan’a; gerek
bilimsel gerekse manevi desteklerini her zaman yanımda hissettiğim Klinik Şef
Yardımcım A. Mehmet Üçışık’a; benden ilgisini, yardımını esirgemeyen, tezimin
başından sonuna dek tüm ayrıntıları irdeleyen, titizlikle yanımda olan değerli tez
danışman uzmanım Dr. Melek Zeynep Soner Saygın’a; tezimin ana çatısını
oluşturmada, kaynak bulmada yardımcı olan ve her türlü akademik desteği sağlayan
Dermatoloji Klinik Şefimiz Dr. Ayşe Tülin Mansur’a; rotasyonlarım sırasında
yanlarında çalışma imkanı bulduğum ve birikimlerinden faydalandığım Dr. Yıldız
Barut, Dr. Nuri Yaşar Erenoğlu, Prof. Dr. M. Levent Kayaalp’e; birlikte çalışmaktan
büyük keyif aldığım başta Dr. Cüneyt Ünsal olmak üzere tüm asistan arkadaşlarıma ve
tüm klinik personelimize; beni yetiştirip, bugünüme gelmemi sağlayan aileme ve
tezimin hazırlanması aşamasında desteğini ve sabrını esirgemeyen eşim Sevil’e;
Teşekkürlerimi bir borç bilirim.
Dr. Okan Kemal Kaplan
İstanbul 2007
I
İÇİNDEKİLER
Sayfa No
1
GİRİŞ VE AMAÇ
GENEL BİLGİLER
Pemfigus Grubu Hastalıklar
3
Pemfigus Vulgaris
4
Tıbbi Durumu Etkileyen Psikolojik Etkenler Ve Psikosomatik Tıp
11
Psikosomatik Tıp İle İlgili Tarihçe
11
Sınıflandırmalarda Ruh – Beden İlişkisi
15
Etiyoloji
16
Psikokutanöz Bozukluklar
18
Psikonöroimmünoloji
21
Stres
24
Tarihçe
25
Stres Ve İmmün Sistem
26
Stres Yapan Faktörlere Bağlı Fizyolojik Yanıtlar
27
Aleksitimi
34
MATERYAL ve METOD
37
BULGULAR
41
TARTIŞMA
51
SONUÇLAR
57
ÖZET
58
II
SUMMARY
60
KAYNAKLAR
62
KISALTMALAR
71
EKLER
Ek-1.Bilgilendirilmiş Olur Formu
72
Ek-2 Etik Kurul Proje Onayı
73
Ek-3 Dermatoloji Hastalarında Psikopatoloji Araştırma Formu
74
Ek-4 Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği
75
Ek-5 Toronto Aleksitimi Skalası
76
Ek-6 Algılanan Stres Ölçeği
77
Ek-7 Sosyal Yeniden Uyum Ölçeği
78
III
GİRİŞ VE AMAÇ
Büllöz hastalıklar; nadir olarak görülmelerine rağmen hastalar ve aileleri
üzerinde oldukça önemli bir etkiye sahip olmakta ve ciddi ekonomik sonuçlara yol
açmaktadır. Son yıllarda bu hastalıklar yoğun bir şekilde araştırılmaktadır.
İmmünobüllöz hastalıklardan bir tanesi olan pemfigus ise deri ve mukozalarda
intraepidermal bül ve erozyonlarla seyreden bir otoimmün hastalıklar grubudur.
Histolojik olarak akantoliz ile karakterizedir. İlk olarak 1791’de Wihmann tarafından,
kronik büllöz dermatozların bir grubu olarak tanımlanmıştır (1). İntersellüler bağların
immünolojik mekanizmalarla yıkılması sonucunda deri ve mukozalarda büllerle kendini
gösteren pemfigus grubu hastalıkların nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte
etiyolojisinde genetik ve immünolojik faktörler, hormonal değişiklikler, enfeksiyonlar
ve emosyonel stresin rol oynadığı düşünülmektedir (2, 3).
Psikolojik faktörler ve dermatolojik hastalıklar arasındaki ilişkinin varlığı uzun
zamandan beri tariflenmektedir. Deri hastalıklarının ortaya çıkmasından önce sıklıkla
anksiyete, depresyon ve suçluluk duygularının geliştiği veya bu durumların
dermatolojik lezyonların şiddetini arttırdığı bildirilmiştir (4). Son zamanlarda özellikle
psöriazis (5), liken planus (6) ve Behçet Hastalığı (7) ile ilgili yapılmış çalışmalarda da
görüldüğü gibi, depresyon ve anksiyete birçok cilt hastalığı için risk etmeni olarak
tanımlanmıştır.
Depresyon, anksiyete, obsesyon ve diğer psikolojik durumlarda olduğu gibi stres
de, derimizde pek çok hastalığa ve belirtiye neden olabilir. Çünkü derimiz, iç ve dış
ortamlar arasında, dış dünya ile bağlantımızın başladığı bir sınır oluşturan; duygu,
heyecan ve tepkilerimizi ifade ettiğimiz; beden imajının somutlaştığı organımızdır.
Diğer insanlarla olan iletişimimizde görev alan temel organlarımızdan biridir. Sevgi,
şefkat, aşk, nefret, kızgınlık, öfke gibi tepkilerimizin en önemli ifade yeridir (8).
1
Psikiyatri ile dermatolojinin özel bir ilişkisi vardır. Deri ve sinir dokularının aynı
embriyojenik dokudan, ektodermden köken almaları; bu iki sistemin yaşamın ileri
evrelerinde birbirleriyle olan etkileşimlerinin birçok araştırmaya konu olmasına ve bu
konuda çok sayıda araştırma yapılmasına sebep olmuştur (9). Şimdiye kadar cilt
hastalıkları ile psikolojik durumun ve stresli yaşam olaylarının ilişkisini gösteren olgu
bildirimleri veya olgu serileri incelemeleri şeklinde bir neden-sonuç ilişkisini göstermek
için yetersiz kalan çalışmalar vardır. Bu ilişki psoriazis, alopesi areata, atopik dermatit
ve ürtiker gibi cilt hastalıkları için daha ayrıntılı araştırılmışken; vitiligo, liken planus,
akne ve seboreik dermatit gibi hastalıklar için oldukça yetersiz şekilde incelenmiştir.
Yayınlanan diğer çalışmalarda da stresin ölçüm yöntemlerindeki yetersizlikler,
retrospektif tasarımlar, kontrol grubunun olmaması gibi kısıtlılıklar vardır (10).
Psikososyal faktörlerin deri hastalıklarını tetiklemesi, alevlendirmesi veya
tedavinin gidişatını etkilemesine ilişkin mekanizmaların, pemfiguslu hastalarda da
önemli
olduğu,
hastalığın
başlamasına
ve
rekürrenslere
neden
olabildiği
düşünülmektedir. Literatürde son yapılan taramalar sonucunda, psikolojik faktörlerin
pemfigus hastalığı ile ilişkisini gösteren olgu sunumları ve serileri mevcut olmasına
rağmen karşılaştırmalı çalışmalar bulunamamıştır (2, 3, 10). Bu sebeple çalışmamızda,
zorlu yaşam olaylarından kaynaklanan stresin, pemfigusun başlamasındaki rolünü ve bu
hastalardaki kişilik özelliklerini, aleksitimi, anksiyete, depresyon düzeylerini ve bu
durumların sosyodemografik özelliklerle olan ilişkisini belirlemeyi amaçladık.
Araştırma sonuçlarının pemfigus grubu hastalıkların etiyolojisini aydınlatmada faydalı
olacağını ummaktayız.
2
GENEL BİLGİLER
PEMFİGUS GRUBU HASTALIKLAR
Tanımlama: Pemfigus Yunancadan türeyen bir kelimedir, pemphix’in anlamı
kabarcık ya da fiskedir. “Pemphigus” deyimi derideki büllöz erüpsiyonları kapsayan bir
terimdir, ancak tanısal testlerin gelişmesiyle büllöz hastalıklar tekrar sınıflandırılmaya
tabi tutulmuşlardır. Pemfigusun farklı alt-gruplarından birkaç yeni grup ortaya
çıkarılmış ve çok sayıda otoantijen teşhis edilmiştir (Tablo 1.01). Antikorlar, kalsiyumabağlanan bir hücre-hücre adezyon molekülleri ailesi olan epidermal kadherinlere karşı
yönelmişlerdir. İki ana alt-tür, pemfigus vulgaris ve pemfigus foliaseus epidermis
içindeki ayrışma düzeyi ile birbirlerinden ayrılırlar. Pemfigus vulgaris’te ve oldukça
nadir görülen bir formu olan pemfigus vejetans’da bölünme suprabazal düzeyde
gerçekleşmektedir. Bül oluşumu ise pemfigus foliaseus’ta ve ilgili alt-türlerinde çok
daha yüzeyseldir (11).
Pemfigusun klinik özelikleri, immünopatolojisi ve immünogenetiği Tablo 1.02
ve Tablo 1.03‘de özetlenmiştir.
3
PEMFİGUS VULGARİS
Pemfigus vulgaris hücreler arası antikorların yol açtığı bir otoimmün büllöz
hastalıktır. En çok epidermiste ve ağız epitelinde görülür. Hastanın serumunda dolaşan
intersellüler antikorlar vardır.
Epidemiyoloji: Pemfigus grubu hastalıklar; tüm popülasyonda oldukça nadir
görülen, insidansı 0,5-1,5 /100.000 kadar olan, otoimmün bir cilt hastalığı grubudur. Bu
nedenle pemfigus hastaları ile çalışma yapmak ve vaka toplamak zordur.
En yaygın formu olan pemfigus vulgaris ise insanlarda tüm ırkları ve her iki
cinsiyeti etkileyen bir hastalıktır (11). Pemfigus vulgaris erkeklerde ve kadınlarda eşit
sıklıkta, daha çok elli ya da altmış yaşındaki hastalarda görülür. Genç kişilerde nadirdir.
Bir orta yaş hastalığı olan pemfigus, nadiren çocukları da etkilemektedir. Hastalık Batı
ülkelerine kıyasla Hindistan’da daha erken yaşlarda ortaya çıkabilmektedir (12).
4
Pemfigus vulgaris, tüm pemfigus olgularının ortalama %70’ini oluşturmakla
birlikte; Hindistan, Malezya, Çin ve Orta Doğu gibi doğu ülkelerinde de en yaygın
otoimmün büllöz hastalık olarak tanınır (13). Hastalık daha çok Musevilerde ve
Akdeniz kuşağında yaşayan kişilerde görülür. Musevi ırkında, özellikle Ashkenazi
Musevilerinde pemfigus vulgaris’in etkilediği hastaların sayısı oldukça fazladır. Güney
Afrika’da ise, pemfigus vulgaris, beyaz ya da siyah ırktaki insanlara kıyasla daha çok
Hintlilerde yaygındır (14). Pemfigus, Batı ülkelerinde çok daha az görülür.
Etiyoloji: Pemfigusa yatkınlık genetik faktörlerle bağlantılıdır. Kontrollerle
karşılaştırıldığında, pemfigus vulgaris’li hastaların birinci derece akrabalarında,
otoimmün hastalıkların gelişmesi çok daha fazladır (15) ve bu hastaların serumlarında
anti-desmoglein antikorların varlığı da daha yüksektir (16).
Pemfigus vulgaris’li hastalarda bazı büyük doku uygunluk kompleksi (major
histocompatibility complex, MHC) sınıf II genotipler, HLA-DRB1*04 ve DRB1*14 alttürlerin bazı alelleri daha yaygındır (17). Bu aleller; T hücre antijen sunumu ve
tanınmasını
etkileyen,
HLA-DRB1
peptid-bağlanma
yerlerindeki
aminoasit
dizilimlerinde değişiklikler meydana getirebilirler (18). Hastaların birçoğunda, HLA
fenotipi DR4 ya da DR6’dır. İlaveten, pemfiguslu birçok hastada spesifik bir HLA-DQ
beta kısıtlama fragmanı tespit edilmiştir. Yatkınlık ayrıca immünoglobinleri kodlayan
genler yardımıyla da saptanabilir (19).
Pemfigus, immünolojik rahatsızlıklarla karakterize başka hastalıkları olan
hastalarda da meydana gelebilir. Bazı hastalarda timoma ya da miyastenia gravis
bildirilmiş; bazı hastalarda ise her üç hastalık da beraber mevcut bulunmuştur (11).
Pemfigus, lupus eritematozu olan hastalarda da gelişebilir. Büllöz pemfigoid (BP) ve
pemfigus birlikte bulunabilir (20). Castleman tümörleri gibi lenfoproliferatif hastalıkları
olan hastalarda da pemfigus bildirilmiştir. Pemfiguslu hastalardan alınan bazı deri
biyopsilerinde ya da periferal kan mononükleer hücrelerde viral DNA (herpes simplex,
Ebstein-Barr virüs, human herpesvirusler 6 ve 8) saptanmış (21) ve bazı hastalarda HIV
enfeksiyonu ile pemfigus hastalığının birlikteliği bulunmuştur (22).
5
Patogenez: Pemfigus vulgaris’teki patolojik değişiklikler akantoliz, yarıklar ve
bazal hücre tabakasının hemen yukarısında yer alan intraepidermal bölgelerde bül
oluşumu ile karakterizedir. Akantoliz, keratinositlerin birbirlerinden ayrılmasıdır.
İntersellüler kohezyonun ya da temasın kaybolması tonofibrillerin desmozomlardan
ayrılmasıyla başlar. Pemfigusta keratinosit yüzeylerine karşı otoantikorlar oluşmakta ve
hem klinik hem de deneysel gözlemler dolaşan otoantikorların patojen özelliğe sahip
olduklarını göstermektedir (23).
Epidermiste hücreler arası adezyon: Keratinositler arasındaki adezyon, çeşitli
intersellüler adezyon molekülleri ile yakından ilişkilidir (Tablo 1.04). Tutucu
bağlantılardan biri olan desmozomlar, ökaryotik hücrelerin yapısında bulunan
intermediate filamentleri, plazma membranına ve bitişik hücrelere bağlayan, küçük
elektron-yüklü yapılardır (Şekil 1.01). Desmozomun majör adezyon bileşenleri;
desmozomal kadherinler, desmogleinler ve desmokolinlerdir. Kadherinler, her biri
sitoskeletona bağlı ekstrasellüler, transmembran ve sitoplazmik parçalardan oluşan bir
transmembran glikoproteinlerdir. Desmoglein alt-familyası ise en az üç ilgili
proteinlerden oluşur: desmoglein 1, 2 ve 3. Desmoglein 1, pemfigus foliaceus’ta ve
biraz da pemfigus vulgaris’i olan hastalardan alınan serumda teşhis edilebilir.
Desmoglein 3 ise pemfigus vulgaris’teki hedef antijendir. Desmozomun bir diğer
adezyon bileşeni olan desmokolinler, birden fazla izoformda var olabilen proteinlerdir.
Pemfigus vulgaris antijeni: Desmoglein 3 olarak da adlandırılan pemfigus
vulgaris antijeni, epidermiste intersellüler adezyona aracılık eder. Antikor; desmoglein
3’ün ekstrasellüler amino-terminal bölgesine bağlanır (24). Eğer otoantikorlar sadece
desmoglein 3’e yönelmişlerse mukozal lezyonlar baskın değildir. Pemfigus vulgaris’li
6
hastaların bazılarında desmoglein 3’e ilaveten desmoglein 1 de hedef durumundadır ve
bu hastalarda mukokütanöz hastalık meydana gelir (25). Ayrıca pemfigus vulgaris’de
desmokolinlere karşı oluşan otoantikorlar bulunabilir. Kadherin içermeyen antijenlere
karşı oluşan antikorların da var olduğu bildirilmiştir.
Desmozomun moleküler parçalarının şematik çizimi Şekil 1.01’de sunulmuştur.
Antikorlar: Aktif hastalığı olan hastalarda hem IgG1 hem de IgG4 alt sınıfından
antikorlar bulunur. Ancak IgG4 antikorları patojendir (26). Oto-antikor üretimi Thücrelere bağlıdır; oto-reaktif Th1 ve Th2 hücreler desmoglein 3 için özeldir ve
pemfigus vulgariste görülürler. Erken pemfigus lezyonlarındaki desmozomlarda
antikor-antijen kompleksler bulunmuştur (27).
Pemfigus vulgaris antikorlarına ilişkin patojenite, çok sayıda çalışmalarla
araştırılmıştır. Birçok çalışma, hastalığın aktivitesi ile antikor titresi arasında bir
bağlantı olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca, maternal pemfigus vulgaris antikorların
transplasental transferi, yenidoğanda geçici büllere yol açabilmektedir (28).
7
Kompleman ve enflamatuar aracılar: Bir deri organ kültürüne ya da epidermal
hücre kültürlerine ilave edilen Pemfigus IgG’si herhangi bir kompleman gerektirmeden
akantolize yol açar. Ancak, kompleman patojeniteyi arttırır. Pemfigus antikorları,
kompleman bileşenlerini epidermal hücrelerin yüzeyine sabitler. Antikora bağlanma;
enflamatuar aracı maddelerin serbest kalmasıyla ya da aktive olmuş T hücrelerin
kullanılmasıyla komplemanı aktive edebilir. Pemfigusta kompleman aktivasyonu
interlökin-1α (IL-1α) ve tümör nekroz faktör- α (TNF-α) tarafından artar. IL-1,
tromboksan B2 ve lökotrien B4 bül sıvısında mevcuttur. TNF-α ve IL-6 pemfiguslu
hastaların serum ve lezyon derisinde bulunur. Akantolizdeki rolleri ise bilinmemektedir
(29).
Proteazlar: Plazminojen-plazmin sisteminin, akantoliz süreciyle bağlantılı
olduğu birçok çalışmada ileri sürülmüştür. Plazminojen aktivatörler ve plazmin
aktivitesi pemfigus bül sıvısında saptanabilmektedir. Bununla birlikte yapılan çalışmalar
plazminojen aktivasyonunun hastalık oluşumu ve gelişmesinde bir ön koşul olmadığını
göstermiştir. Plazminojen aktivatörün aktivitesi pemfiguslu hastalarda her zaman için
hastalığın aktivite modelleri ile bağlantılı olmamaktadır. Ayrıca proteoliz, pemfigus
vulgaris antikorları tarafından zarar gören epidermal hücrelerin yapısında meydana
gelen tüm değişikliklerde yer almamaktadır. Tüm bunların yanında plazmin, epidermal
hasarı arttırabilmektedir (30).
Patoloji: En erken dönemde ortaya çıkan değişiklikler intersellüler alanda ödem
meydana gelmesi ve bazal tabakadaki hücreler arası bağlantılarda kayıptır. Suprabazal
epidermal hücreler; yarıklar ve büller meydana getirmek üzere bazal hücrelerden
ayrılırlar. Bazal hücreler ise bazal membrana bağlı kalırlar, ancak birbirlerinden ayrı
dururlar ve bül tabanında sanki bir sıra mezar taşları andırır bir görünüm alırlar. Bül
çukurlarında bazı akantolitik hücreler bulunur (31).
Elektron mikroskopi; intersellüler boşlukta meydana gelen genişlemenin,
desmozomal birleşme yerlerinde yarılmaya kadar devam ettiğini göstermiştir. Hücreler
birbirlerinden ayrılmaya başladıklarında, hücreler arası sitokeratin tonofilamentler
çekirdek etrafını sarar ve desmozomal plaklar kaybolur. Bazal membrana bazal
hücrelerin bağlanma süreci bundan etkilenmez (32).
8
Pemfigusun tanısı epidermisin içinde bulunan keratinositlerin yüzeyinde ve
lezyonların etrafında IgG toplandığını gösterdiğinden doğrudan immünoflüoresans
yardımıyla teyit edilir. IgG1 ve IgG4 en sık görülen alt sınıflardır. Kompleman
bileşenler (C3), IgM ve IgA, IgG’den daha az sıklıkta görülür. Akantolitik yerlerde
kesin olarak C3 toplandığı görülmüştür (33). Son derece güvenilir bir diyagnostik araç
olan direkt immünoflüoresans, indirekt immünoflüoresans testinden daha güvenlidir.
Bununla birlikte immünoflüoresans metotlarla boyama modelinde pemfigus vulgaristen,
pemfigus foliaseusun ayırt edilmesinde zorluk çekilmektedir. Bu amaçla rekombinant
desmogleinler yardımıyla ELISA kullanılabilir (34). Bu test objektiftir ve otomatiktir.
Histopatoloji: Karakteristik bulgular akantoliz, intraepidermal yarık, kabarcık
oluşumu ve bülü çevreleyen, bül boşluğunda serbestçe dolaşan akantolitik hücrelerin
varlığıdır. Bu hücreler arasında intersellüler köprüler yoktur. Giemsa boyası ile Tzanck
yöntemiyle boyanan bir bülün tabanından alınan smear numuneleri ile tipik akantolitik
ya da Tzanck hücreleri görülebilir.
Klinik özelikler: Pemfigus vulgaris, normal deride ve mukozalarda ya da
eritematöz zeminlerde meydana gelen, ince duvarlı, nispeten gevşek, kolayca
yırtılabilen büllerle karakterize bir deri hastalığıdır. Lezyonlar ilk başta ağızda ve daha
sonraları kasıkta, kafa derisinde, yüzde, boyunda, koltuk altında ya da cinsel organlarda
ortaya çıkarlar. Genelde ilk başlarda büller seyrektir ve önemsiz gibi görünürler. Ancak
birkaç haftada yaygın ve çok sayıda lezyon meydana gelir. Bazen de birkaç ay içinde
lezyonlar bir ya da birden fazla yerlerde ortaya çıkmaya başlar. Tüm hastalarda mukozal
lezyonlar vardır. Pemfigus vulgaris’li hastaların yaklaşık %50-70’inde ağız lezyonları
görülmektedir. Bu lezyonlar birkaç ay içinde yerlerini kütanöz lezyonlara bırakabilir ya
da hastalığın tek gözle görülebilir bulgusu olmaya devam edebilirler (35).
Olguların yaklaşık %60’ında ilk önce ağız lezyonları ortaya çıkar. Kısa ömre
sahip bül çok çabuk patlar ve mukozada ağrılı erozyonlar meydana getirir. Lezyonlar
dudakların dışına kadar yayılırlar ve ağır, ince çatlaklar halinde kabuklara dönüşürler.
Hastalar oldukça yavaş iyileşme gösteren, düzensiz şekillerde yanak ya da damaktaki
erozyonlardan yakınırlar. Erozyonlar epitelyumu değiştirerek periferik bir biçimde
9
yayılır (36). Bu şekilde değişime uğrayan diğer mukoza yüzeyleri ise konjunktiva,
burun mukozası, farinks, larinks, özefagus, üretra, vulva ve servikstir.
Bazı hastalarda kütanöz lezyonlar gelişir. Hastalığa katılım lokalize ya da genel
olabilir. Hastalık kafa derisi, yüz, koltuk altı, kasıklar ve basınç noktalarını tutmayı
yeğler. İçi berrak sıvıyla dolu gevşek kabarcıklar normal deride ya da eritematöz bir
zeminde kendini gösterir. İçlerindeki sıvı kısa zamanda bulanık hale gelir ya da büller
patlayarak daha fazla miktarda epidermis kaybına yol açan çok ağrılı erozyonlara
dönüşür. Soyulan yerler daha sonra kabuk bağlar ve çok fazla iyileşme göstermezler.
Hatta birlikte daha da büyürler. Bu aşamada parmakla kabarcığın üzerine sıkıca
bastırılarak basınç uygulandığında normal görünümdeki epidermisi erozyona uğramış
dermisten ayırmak mümkün olur (Nikolsky işareti). Nikolsky işareti pemfigusta
pozitiftir. İyileşme yara izi olmadan gerçekleşir ancak deride pigmentsel değişiklik olur
ve iyileşen lezyonlarda akantoma meydana gelir (37).
Prognoz:
Hastalığın
şiddeti
ve
doğal
seyri
değişkendir.
1950’lerde
kortikosteroidlerin kullanımından önce pemfigus vulgaris ölümcül bir hastalıktı.
Mortalitesi ilk 2 yılda %50; 5 yılda neredeyse %100 idi. Ölümün ana nedenleri
enfeksiyon, dehidratasyon ve malnütrisyondu (38).
Günümüzde ise pemfigus tedavisinin ilk basamağı, otoantikor sentezini
baskılayarak, hastalığı kısa sürede remisyona sokabilmektir. Ancak henüz sadece
desmoglein otoantikorlarını baskılayacak herhangi bir tedavi yaklaşımı bulunamamıştır.
Bu yüzden hastalığın tedavisi nonspesifik immünsupresyon üzerine kurulmuştur.
Mutlak bir kontrendikasyon olmadığı takdirde pemfigus vulgariste ilk tedavi seçeneği,
sistemik glukokortikoidlerdir. Günümüzde sistemik steroidlerle yapılan tedavide
mortalite %5-15 arasında bulunmuştur. Ne var ki bu hastalardan bazıları tedavinin
komplikasyonlarından dolayı hastalığa yenik düşmüşlerdir. Dolayısıyla morbidite ve
mortalite hastalığın ne denli yaygın olduğuna, remisyon için gerekli prednizolon dozuna
ve hastadaki diğer hastalıklara bağlıdır (39). Hastalığın etkisi genelde zamanla azalmaya
başlar ve kötüleşmelerin birçoğu da daha çok tanıdan sonraki ilk iki yılda meydana
gelir. Musevi ırkında ve yaşlı hastalarda sonuç çok daha vahimdir.
10
TIBBİ DURUMU ETKİLEYEN PSİKOLOJİK ETKENLER
VE PSİKOSOMATİK TIP
Psikosomatik tıp, ruh - beden bütünlüğü ve bunlar arasındaki etkileşim üzerinde
durmaktadır. Psikolojik etkenlerin tüm hastalıkların gelişiminde önemli olduğu
varsayılır. Ancak hastalığa yatkınlıkta, başlamasında, ilerlemesinde, alevlenmesinde ya
da hastalığa verilecek tepkide psikolojik etkenlerin rolü tartışmaya açıktır ve hastalıktan
hastalığa değişkenlik göstermektedir.
Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı'nın gözden geçirilmiş
dördüncü baskısında (DSM - IV - TR) psikosomatik terimi kullanılmamaktadır. Bunun
yerine, tıbbi durumları etkileyen psikolojik etkenler "genel tıbbi durumun gidişini ya da
sonlanmasını ters ve önemli ölçüde etkileyen ya da ters sonlanım riskini önemli ölçüde
artıran psikolojik etkenler" olarak tanımlanmaktadır. Ancak psikolojik etkenlerin, genel
tıbbi durumu nasıl ve ne şekilde etkileyebileceklerini anlayabilmek için Psikosomatik
Tıp kavramının gelişimini bilmek gerekir.
PSİKOSOMATİK TIP İLE İLGİLİ TARİHÇE
Psikosomatik hastalıklarla ilgili kavramlar çok eskilere dayansa da Psikosomatik
Tıp (Psikofizyoloji) son 50 yıldan beri tıpta öne çıkmıştır. Tarih öncesi zamanlara
bakıldığında ölüm, ağrı, zayıflık ya da yaralanma gibi bedensel olayların tümü, kötü bir
ruhun ya da diğer bir bireyin kötü niyetinin zarar gören birey üzerindeki etkisine
bağlanıyordu. Süreğen ve şiddetli olgularda bireyin bedeninin kötü bir ruh tarafından
esir alındığı düşünülüyordu. İnsanlık keskin taş aletleri bulduktan sonra (MÖ.10,000)
hasta insanların kafatasları delinerek içerideki kötülüğün dışarı çıkarılmasına çalışıldı.
Eski insanlar gibi Mısırlılar da hastalık ve ölümün insana dışardan geldiğine
inanırlardı. Hastalık tanrıların, ruhların işiydi. Özellikle de ölüler ve insanların kötü
isteklerinin sonucuydu. Bütün bu inanışlarla beraber gelişen cerrahi müdahale ise telkin
ve törenlerle iyileşemeyen hastaların başlıca tedavi şekli olmuştu.
11
Sümer-Babil-Asur
medeniyetlerinde
(M.Ö.2500-500)
kullanılan
yazılar
Mısırlıların ünlü cerrahi ve tıbbi yazılarına çok benzerlik gösteriyordu. Hastalıkların
tedavisinde törenlerin yapılması yanında etkili ilaçların kullanılması da öneriliyordu
(40).
Eski Yunan’da Sokrat tüm organlar arasında bir etkileşme olduğunu söylemiş,
hastaların bir bütün olarak ele alınması gerektiğini savunmuştu. Hipokrat’ın görüşleri de
Sokrat’a
benzerlik
göstermekteydi.
Hipokrat’a
göre
hastalıklar
bedenden
kaynaklanıyordu ve ruhlarla bir ilişkileri yoktu. Bütün bu görüşleri birleştiren Galen ise
insan beynini; duyuların, hareketin ve nedenlerin merkezi olarak görüyordu. Bu nedenle
ruhu madde ya da bedenin ta kendisi olarak yorumlamıştı.
Musevilikle beraber hastalık Tanrı’ya ve O’nun yasalarına karşı gelinerek
yapılan bir günahın ardından verilen bir ceza olarak algılanmaya başlandı. Kişinin
Tanrı’ya itaat etmesinde başarısız olması ile meydana gelen günah insanlarda hastalıkla
cezalandırılmıştır. Yani, eğer bir kişi Tanrı’nın buyruğuna girerse hastalık da olmazdı.
Hz. İsa ise beden ile ruhu bir tanımakla beraber, hastalıkların Tanrı’ya olan itaatsizliğin
bir sonucu yani cezası olduğunu düşünmüyordu. Bu meselenin daha çok insanın dengesi
ile ilgili olduğunu düşünüyordu. Bu yanı ile Yunanlılardan çok da farklı değildi.
Orta Çağlarda, Yunan ve Latin yazarlar, Hıristiyan Kilisesi aracılığıyla okurlara
ulaştırılmaya çalışılsa da, ruhsal güçler, şeytani güçler, cadılar ve günah gibi inançlar
geri gelmişti. Dolayısıyla tedavide de, rahipler aracılığıyla gerçekleştirilen törenler ve
nazarlıklar gibi sihir yöntemleri kullanılıyordu (40).
Rönesansla birlikte, 1000 yıllık dini hâkimiyetin sonunda, doğal olayların akıl
yolu ile açıklanmasına ve hastalıkların iyileştirilmesine olan ilgi geri döndü.
Rönesans’tan 19. yüzyıla kadar bu bakış açısının baskın olduğunu görmekteyiz.
12
İlerleyen dönemde psyche ve somayı tekrar bir araya getiren Sigmund Freud
(1865-1939); mental bozuklukların ve somatik rahatsızlıkların oluşmasında emosyonel
faktörlerin rolünü vurgulamıştı. Yapmış olduğu psikanalizler, somatik rahatsızlıklarda
psikolojik durumun ne denli etkin bir rol oynadığını ortaya koyuyordu. Yunanlı ve
Romalı bilim adamlarının bıraktığı yerden devam eden Freud, emosyonel çatışmaları
ayrı bir alan olarak varsaymış ve soma ile olan ilişkilerini vurgulamıştır (41,42).
Freud’un varsayımından yola çıkarak çok sayıda araştırmacı, 20’inci yüzyılın ilk
yıllarında, psyche ve soma arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik çalışmalarda
bulunmuşlardır. Sandor Ferenczi, 1926’da, otonom sinir sisteminin kontrolü altında
olan organlardaki konversiyon reaksiyonu ile ilgili çalışmalar yapmıştır (43). 1929’da,
George Groddeck, ateş ve kanama gibi tartışmasız olarak organik kabul edilen
belirtilerin dahi psişik anlamları ve bilinçdışı fantezilerle bağlantısı olduğunu ileri
sürmüş ve bunları konversiyon belirtisi olarak ele almıştır (44). Birinci Dünya Savaşı
sırasında ortaya çıkan savaş nevrozu (“shell shock”) olguları ve nöro-endokrin
çalışmalar bu konuya ilginin artmasını sağlamıştır.
1950’de, Franz Alexander, belli bir uyaran ya da stresin, bireylerde, kendini
önceden belirlenmiş bir organda, belli bir yanıtla göstereceğini öne sürdü (45).
Alexander, bireyin ortaya çıkan stresi bastırabildiğini ancak bu bastırma sonrası otonom
sistem yoluyla sempatik yanıtların arttığını ya da parasempatik yanıtlar ile vejetatif
işlevlerin değiştiğini gözlemledi. Dolayısıyla uzun süreli otonomik uyarılma ve gerilim,
fizyolojik rahatsızlıklarla sonuçlanabiliyordu. Örneğin, pasif-bağımlı bir kişi kendisini
ya da bağımlılığını tatmin edemezse ruhsal gerilim meydana geliyordu. Bu durum,
parasempatik sistemi uyarabiliyordu. Sonuçta gastrik asit salgısı ve mide hareketleri
artıyordu. Bu durum peptik ülsere kadar ilerleyebiliyordu. Başka uyaranlar da yine aynı
kişilerde, sempatik sistemi uyarabiliyordu. Sonuçta migren, hipertansiyon ya da artrit
meydana gelebiliyordu. Alexander bu ilişkilere uyuşmazlık kümeleri adını vermişti.
Alexander’in Chicago Psiko-Analitik Enstitü grubu bu orijinal bulgulara destek
vermekteydi (46). Ancak bu önermelerin her olguda uygulanabilirliği tartışmalıydı. Bir
13
başka deyişle, uyuşmazlıklara bakarak hastalıkları önceden tahmin etmek ya da bunun
tersini yapmak her zaman mümkün olmuyordu.
Başka araştırmacılar, söz konusu kavramı kişinin bütünlüğüne uyarlayarak
çalışmalarına devam ettiler. Koroner hastalıklara yatkın, huzursuz, zamanla yarışan bir
hasta tipi 1959’da M.Friedman ve R.H.Rosenman tarafından tanımlanmıştır (47).
Friedman ve çalışma arkadaşları daha sonraları, tip A hastasına uyabilecek psikolojik
özellikleri, bir liste halinde yayınladılar. Bu listede yüksek plazma trigliseritleri, yüksek
kolesterol seviyeleri, vücuda giren glukoza karşı oluşan hiperinsülinemik yanıt ve
idrarda yüksek noradrenalin seviyeleri bulunmaktaydı (48).
1950’lerde, Harold Wolff ve Steward Wolf, gastrointestinal ve solunum
sistemlerinin
mukozalarındaki
vasküler
faaliyetlerdeki
kronik
hiper-
ya
da
hipofonksiyonun patolojiye yol açtığını gözlemlemiştir. Wolff’e göre bu sistemlerin
aşırı çalışması, korku ve üzüntülü olma haliyle yakından bağlantılıydı (49). 1950’de
Hans Selye, hipofiz-adrenokortikal aksın çok değişik tipte fiziksel ve psişik streslere
hormonal değişikliklerle karşılık verdiğini ve bunun da romatoid artrit ve peptik ülser
gibi organik hastalıklara yol açabileceğini öne sürdü (50).
Günümüzde, genetik olarak düzenlenen beyin aktivitesinin, geçmiş deneyimlerin
ışığında çevresel uyaranlara aktif olarak tepki verdiği ve bireyin bedeni, zihni ve
çevresiyle bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir (51).
14
SINIFLANDIRMALARDA RUH – BEDEN İLİŞKİSİ
Psikiyatrinin, uluslararası en yaygın olarak kullandığı iki tanı sisteminin, yani
DSM-IV ve ICD sınıflandırmalarının, ruh-beden ilişkisine bakışı biraz farklıdır. DSM
sınıflandırması, ortaya çıkan bedeni hastalığı, psikiyatrik durumdan ayrı olarak üçüncü
eksende belirtir. Bu bedensel hastalığın yol açtığı psikiyatrik durumu da birinci eksende
‘Fizik Hastalığın Yol Açtığı Ruhsal Durum’ olarak simlendirir. Bu ruhsal durum bir
mental bozukluk olabileceği gibi psikolojik belirtiler, baş etme biçimi, uygunsuz
davranışsal veya fizyolojik tepkiler de olabilir. Klasik olarak psikosomatik tıpta ortaya
sürülen psikiyatrik neden – bedeni hastalık arasındaki nedensellik ilişkisi, oldukça
zayıflamıştır. Tıbbi durumu etkileyen psikolojik etkenler için DSM - IV - TR tanı
ölçütleri Tablo 2.01 'de yer almaktadır. Ruhsal hastalığın bir parçası olarak fiziksel
belirtiler gösteren mental bozukluklar (örn; konversiyon bozukluğu); organik patolojiye
bağlı olmayan fiziksel belirtilerin izlendiği mental bozukluklar (örn; somatizasyon
bozukluğu, hipokondriazis); mental bozukluklarla ilişkili olabilen fiziksel yakınmalar
(örn; kas zayıflığı, asteni, yorgunluk ve tükenmişlik gibi eşlik eden somatik
yakınmaların yer aldığı distimi) ve madde kullanım bozukluklarına eşlik eden somatik
yakınmalar (örn; nikotin bağımlılığına bağlı öksürük) bu tanı grubuna dahil
edilmemektedir (52).
15
ICD sınıflamasında ise bu ilişki DSM-IV-TR’ye oranla daha genel ve belirsiz,
ancak daha fazla nedensel bir ilişkiyi işaret edecek şekilde tanımlanmıştır. Sadece
herhangi bir hastalığın etiyolojisinde psikolojik durumların varlığı düşünülürse, bunun o
hastalık tanısına ek olarak kaydedilmesi bildirilmiştir. Uluslararası Hastalıklar ve İlgili
Sağlık Sorunlarına İlişkin İstatistiksel Sınıflandırma (ICD-10)‘nın 10’uncu defa gözden
geçirilen baskısında yer alan ölçütler Tablo 2.02’de listelenmiştirler (53).
ETİYOLOJİ
Psikosomatik hastalıklarda çok etkenli bir etiyoloji söz konusudur. Bu
hastalıkların ortaya çıkışında kalıtımsal, bedensel, ruhsal ve çevresel etkenler bir arada
rol oynarlar. Ruhsal yatkınlık açısından ise daha çok erken çocukluk çağındaki gelişim
bozuklukları ve ruhsal travmaların rolü vardır, ancak yoğunluk ve tip bakımından
kişiden kişiye değişen bir özellik gösterirler.
İnsanın psikofizyolojik yapısı; genetik, prenatal (doğum öncesi) ve erken
çocukluk yaşantısına ait etkenlerin birbiriyle karşılıklı etkileşim halinde bulunduğu bir
örgüttür. Bu örgüt, sürekli değişim gösteren dış çevre ortamı (psikososyal çevre) ile de
karşılıklı etkileşim içindedir. Bu sistemin kendine göre bir denge durumu (homeostazis)
16
vardır. Dıştan veya içten gelen herhangi bir uyaran (veya durum değişikliği) sistemin
dengesini bozduğunda ya da bozma tehdidinde bulunduğunda, sistem, kendi
olanaklarını kullanarak dengesini korumak veya değişen duruma uyum sağlamak üzere
dengeyi yeniden kurmak için harekete geçer. Bunda başarılı olamadığında, önce
sistemde işlev bozukluğu (hastalığa yatkınlık) belirir. Bu bozukluğun derecesi ve
sürekliliğine göre de hastalık oluşur.
Psikosomatik hastalıkların temelinde söz konusu olan, homeostatik dengenin
bozulması ve bu bozulmaya karşı organizmanın kendi olanaklarıyla yeterli ya da
yetersiz biçimde bir çözüm bulmaya, en azından uyum sağlamaya (adaptasyon)
çalışmasıdır. Organizmanın homeostatik dengesi biyolojik, psikolojik ve sosyal
durumlarla sıkı bir etkileşim ilişkisi içindedir (54).
Bedendeki hemen hemen her organ sistemi, psikosomatik hastalıklardan
etkilenebilmektedir (51). Tablo 2.03’de kardiyovasküler, gastrointestinal ve diğer beden
sistemleri ile ilgili ve psikolojik sonuçlarla ilişkisi olduğu öne sürülen bazı özgül
bozukluklar sıralanmıştır. Bazı olgularda stres, bozukluğu hızlandırabilmekte ya da
alevlendirebilmektedir.
17
PSİKOKUTANÖZ BOZUKLUKLAR
Psikokütanöz bozukluklar, dermatolojik ve psikiyatrik bulgularla ortaya çıkan ve
derinin düşünme, davranış ve algılama bozukluklarında hedef organ haline geldiği bir
grup dermatolojik hastalığı kapsamaktadır. Psikokütanöz rahatsızlıklar, birçok
psikiyatrik hastalık ile ilişkili olabilir (55).
Sınıflandırma
Psikokütanöz rahatsızlıklar DSM-IV-TR tablosu kullanılarak sınıflandırılabilir
(Tablo 2.04). Bu tabloda bizi özellikle ilgilendiren birinci grupta sıralanmış
hastalıklardır. Bu grupta tam anlamıyla bir cilt hastalığı olarak ortaya çıkan bir
durumun, etiyolojisinde veya seyrinde psikolojik durumların varlığına işaret
edilmektedir. Bir psikiyatrik sınıflandırmada adı geçecek kadar bu bağlantının
gösterildiği cilt hastalıkları; atopik dermatit, psöriazis, alopesi areata, ürtiker ve
anjioödem, akne vulgaris, rozase, telogen efluvium, primer hiperhidrosis, seboreik
dermatit, prurigo nodularistir. Henüz psikolojik durumlarla ilişkisini gösteren çalışmalar
yetersiz olduğu için, büllöz bir hastalık olan pemfigusun adı bu tabloda geçmemektedir.
18
Deri Hastalıklarında Emosyonel Faktörler
Klinik deneyimler; emosyonel stresin bir deri hastalığına yol açabileceğini ya da
en
azından
hastalığa
bağlı
morbiditenin
artmasına
yol
açarak
rahatsızlığı
kötüleştirebileceğini göstermektedir (55).
Cilt Hastalıkları polikliniklerine başvuran hastaların en az üçte birinin, etkin
tedavisinin emosyonel faktörlerin tanınması ve tedavi edilmesiyle bağlantılı olduğu
düşünülmektedir (56). Artefakt dermatiti gibi bir deri hastalığında bu ilişki birincil ve
nedenseldir. Diğer bozukluklar için bu ilişki genelde daha karmaşıktır. Bu çapraşık
etkileşim, ellerdeki kronik dermatitin obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalarda
görülen sık el yıkama alışkanlığının bir sonucu olarak (57) ya da atopik dermatitteki
tedavi yanıtsızlığının, bozuk ana-baba-çocuk ilişkisinin sonucu olarak açıklanabilir (58).
Emosyonel faktörlerin cilt hastalıklarındaki önemi, giderek artan bir destek
görmektedir. Örneğin, psöriazisi olan stresli hastalarda hastalık süresi oldukça uzundur
ve yalın bir psikiyatrik konsültasyon desteği ile hastalığın şiddeti azaltılabilir (10).
Deri üzerinde ‘psyche’nin tesiri, sinir sistemindeki kimyasal aracı maddelerin
bir duyguyu kütanöz bir lezyona çevirdiğine işaret etmektedir. Bu aracı maddeler sinir
lifleri tarafından deri üzerine doğrudan üretilebilen hormonlar olabileceği gibi;
keratinositler, Langerhans hücreleri ve belki de Merkel hücreleri gibi diğer hücrelerden
de aracı madde olarak üretilebilir (59). Nöropeptidler, substans P (SP), substans Y,
vazo-aktif intestinal peptid (VIP), kalsitonin gene-bağlı peptid (CGRP) ve melanosit
stimüle edici hormon (MSH); hücre yüzeyindeki reseptörlere bağlanarak derideki
değişimlerde etkili olabilirler.
19
Derinin Psikolojik Önemi
Bazı dokunma uyarıları temel bir gereksinime dayanır. Yenidoğan memeliler
yalama, sıvazlama ve okşama gibi uyaranlara ihtiyaç duyar. Masaj yapılan bebeklerde
kilo alımının masaj yapılmayan bebeklere göre %50 daha fazla olduğu bildirilmiştir.
Bebeği kundaklamak, ihtiyacı olan sıcaklığı, dokunuşu içeren bir çevrede olmasını
sağlar ve kalp atışındaki düşüş ile stresinin de azaldığı gözlenebilir. Emosyonel ihmal
gören çocuklarda, büyüme duraklaması görülebilir ki bu sevgi ve dokunmanın
olmadığının dışarıya sergilenmesidir. Isı, ağrı duyumunun ve erojen bölgelere
dokunmanın psikolojik etkileri vardır. Aromaterapi ve kinesteziyoloji gibi deriye
yönelik alternatif tıp tedavilerinin hastalarda iyileşmeyi hızlandırdığı bildirilmiştir (60,
61). Deri, emosyonel tanımlama ve anksiyetenin dışa boşaltılması için gerekli olan bir
organdır. Yapısı ve rengi, sosyal ve politik açıdan bir anlama sahiptir. Deri
rahatsızlıkları esas hastalığın boyutu ile orantısız bir psikolojik sıkıntı yaratabilir (62).
Beden İmajı
Beden imajı, fiziksel görünümün ve beden deneyiminin dahili ve öznel bir
temsili olarak algılanabilir (63). Beden imajı, 3-4 yaşlarında gelişmeye başlar (64). Bu
kavram psikolojik ve sosyolojik açıdan hayati bir öneme sahiptir (65). Beden imajına
derinin görünümü ve algılanması da dahildir. Beden imajı açısından önemli bölgeler
arasında yüz, kafa derisi, saçlar, kadınlarda göğüsler ve genital bölgeler sayılabilir.
Deri sorunları yaşayan kişilerin, beden imajında ve dolayısıyla psikolojilerinde
değişiklikler olması beklenebilir. Bu kişilere etkin bir tedavi uygulayarak ve empatik bir
destek ile yardımcı olmak mümkündür. Psikiyatrik destek, kişinin sorunlarının
üstesinden gelmesine yardımcı olabilir.
20
PSİKONÖROİMMÜNOLOJİ
Bağışıklık sisteminin deri yanıtlarıyla olan ilişkisi, nöro-immüno-kutanözendokrin
(NICE)
sistemin
bir
parçası
olarak
tanımlanmaktadır
(66,
67).
Psikonöroimmünoloji ise, bu ayrılmaz sistemin beyin, davranış ve bağışıklık sistemi
arasındaki karşılıklı etkileşimlerini inceleyen bir bilim dalıdır.
Kısaca bahsetmek gerekirse bağışıklık sistemi; vücudun savunma sistemidir ve
vücuda giren harici patojenler (virüs-bakteri-mantar-parazit) ve neoplastik değişikliğe
uğramış hücreleri bulup yok etme yeteneğine sahiptir. Doğal bağışıklık, patojenlere
veya enfekte hücrelere karşı özgül-olmayan tarzda direnç gösterir. Bu direnç, antijenler
olarak bilinen kimyasal maddelere karşı meydana gelmektedir. Mononükleer fagositik
hücreler ve NK (katil hücreler) hücreleri, özgül-olmayan bağışık yanıta aracılık eden
hücrelere örnek olarak verilebilir. Kazanılmış bağışıklıkta görev alan T hücreleri, bir
saldırı olduğunda yabancı ziyaretçileri öldürerek; B hücreleri ise antikor salgılayarak
immün yanıtta rol alırlar. Hem doğal, hem de kazanılmış bağışıklık; immün hücrelerden
interlökinlerin ya da sitokinlerin salgılanması ile etkilerini gösterirler.
Merkezi Sinir Sistemi ve Bağışıklık Sistemi Arasındaki Biyolojik Bağlantılar
MSS ve bağışıklık sistemi iki önemli fizyolojik sistemle birbirlerine
bağlanmışlardır; hipotalamo-hipofizer-adrenal (HPA) aks ve sempatik-parasempatik
dallardan oluşan otonom sinir sistemi.
Hipotalamo-Hipofizer-Adrenal (HPA) Aks:
HPA aks, hormonal sistem ile merkezi sinir sistemi (MSS) arasındaki ayrılmaz
yapısal, işlevsel ilişkileri ve bu iki sistemin yönettiği davranışları düzenler. Klasik
anlayışta, hormonlar endokrin bezlerden salgılanan ve salgılandıkları yerden uzaktaki
bölgelerde etkilerini göstermek üzere kanla taşınan ürünler olarak tanımlanır. Bununla
21
birlikte, nörobilimdeki ilerlemeler beynin, hormon salgılayışını kontrol eden
düzenleyici bir hedef bölge olarak iş görmesinin yanı sıra, kendisinin de salgılayıcı
işlevinin olduğunu göstermiştir. Hormonlar, hedef dokudaki klasik etkilerinin yanı sıra,
nörotransmitterlerin etkilerini düzenleyici nöromodülatörler olarak ya da nadiren
bağımsız bir şekilde nörotransmitter işlevlerine sahip olarak rol oynayabilirler. Bu
şekilde hormonlar, karmaşık davranışları düzenlemek yanında, çevrenin değişen
isteklerine uyum sağlamak için organizmanın plastisitesinde rol oynayacak ideal
özelliklere sahiptirler (68).
Beynin, bağışıklık sistemiyle iletişime geçebilmesinin yollarından biri de HPA
sistemidir. Kortizol, hücresel bağışıklık yanıtını bastırarak, immün yanıta neden olan
birçok hücrenin etkisini değiştirebilen, kimyasal bir maddedir. Kortizol aynı zamanda,
bazı immün hücreleri uyararak kan dolaşımından çıkmalarını ve lenfoid organlara ya da
periferal dokulara nüfus etmelerini sağlayabilir.
Ayrıca nöroendokrin ve bağışıklık sistemdeki immün hücreler nöroendokrin
peptidler üretebilirler (örneğin, endorfin, ACTH gibi). Bağışıklık sistemi hücreleri bu
maddeler yoluyla birbirleriyle iletişimde bulunabilirler (66).
Otonom Sinir Sistemi:
Sempatik sinir sistemi, sinir hücrelerinin beyin sapından başlayarak omuriliğin
aşağısına kadar uzanan bir sinir ağıdır ve uçları bağışıklık sistem hücreleri dahil (kemik
iliği, timus, dalak, lenf nodları gibi lenfositlerin büyüme, eğitim ve işlev görme
yeteneklerini kazandıkları) çok çeşitli organlarda son bulur. Norepinefrinin ve
nöropeptid Y’nin sempatik yolla salgılanması, beyin ve bağışıklık sistem arasındaki
iletişimin esas kaynağıdır. İlaveten sempatik sinirler, adrenal beze de girerek yayılırlar
ve kan dolaşımına epinefrin salgılanmasına neden olurlar. Epinefrin sempatik sinyal
düzenleyici olarak bağışıklık hücrelerine ulaşır (66). Hem laboratuar, hem de doğal
koşullarda, sempatik aktivasyon ve katekolamin salgılanmasının, bağışıklık hücrelerin
(NK-katil
hücreler
dahil)
ve
T
lenfositlerin
22
aktiviteleri
üzerinde
düşük
konsantrasyonlarda uyarıcı, yüksek konsantrasyonlarda engelleyici etkisi olduğu
görülmüştür.
Çok iyi açıklanamamasına rağmen son çalışmalar, otonom sinir sisteminin
parasempatik dalının, bağışıklığı düzenleyici işlevleri olduğunu göstermektedir. Vagus
sinirinin uyarılması, asetilkolinin bölgesel olarak salıverilmesi sonucu, endotoksinlere
sistemik yanıtta zayıflamaya yol açmaktadır. İn vitro olarak asetilkolin, makrofajlarda
endotoksinlerle uyarılan TNF-α üretimini engeller (69).
Bağışıklığın Merkezi Modülasyonu:
Sinir sisteminde olduğu gibi bağışıklık hücrelerindeki transmitter alıcıları da
hücre zarlarına yerleşmiştir, çoğunlukla G proteinine bağlanmış durumdadırlar ve ikinci
mesaj yolaklarıyla ilişki halindedirler (69). Beyin-bağışıklık sistemi arasındaki bu tip
iletişimler beynin, bağışıklığın regülasyonunda fizyolojik bir rolü olduğunu
düşündürmektedir. Nöroendokrin kontrolde adı geçen peptidlerden biri CRF’dür ve bu
peptidin beyinde salgılanması sonucu pek çok immünolojik tepkime değişikliğe uğrar.
23
STRES
Stres, Latince'den türemiş ve İngiliz dilinde kullanılan bir terimdir. Stres
Latincede "estrictia", Fransızcada "estrece" kelimelerinden gelir. İsim olarak birinci
anlamı "zorlanma, gerilme ve baskıdır". Kelime 17. yy'da "felaket, musibet, bela, dert,
keder, elem" gibi anlamlarda kullanılmıştır. 19. ve 20. yüzyıllarda stresin, sezgi yolu ile
bedensel ve psikolojik hastalıkların sebebi olduğu düşünülmüştür (70).
Stres pek çok anlamda kullanılan bir terimdir. Stres geniş anlamda organizmanın
dengesini bozabilecek etkenlerin tümü için kullanılabilir. Ayrıca stres kelimesi ile
‘kişinin fizyolojik, biyokimyasal, psikolojik stres tepkileri’ne işaret edilir. Stres
kavramına ilişkin tanımlar alabildiğine çoğaltılabilir. Bütün bu tanımlara bakarak, stres
kavramı ‘zararlı uyaran’, ‘zararlı uyarana karşı tepki’, ‘zararlı uyaran ile organizma
arasındaki etkileşim’ biçiminde tanımlanmaktadır. Kısacası stres, organizma için
olumsuz ve sağlığı bozan bir durumdur (70).
Dolayısıyla günümüzde stres iki şekilde tanımlanmaktadır:
a) Biyokimyacılar, fizyologlar ve araştırmacılar “organizmaya zarar veren
etkenler” olarak tarif ederler.
b) Günümüzde geçerli olan anlamıyla ise, zarar veren etkenlere karşı
organizmada (psikolojik, fizyolojik ve davranış alanlarında) ortaya çıkan
olumsuz değişiklikler ve tepkilerdir.
Stres vericiler, fizyolojik (travma, sıcak, soğuk gibi), psikolojik (duygusal
gerilimler, iç ve dış çatışmalar, eş problemleri) veya sosyal (çevre etkenleri, kültürel
değişim v.b) içerikli olabilir (70, 71).
Stres, psikiyatrik rahatsızlıklarda önemli bir faktördür. Psikiyatrik hastalıkların
tetikçisi olduğu düşünülen stres, bu yönüyle psikiyatrinin temel ilgi alanlarından biridir.
Çoğu zaman stresin giderilmesi ile vejetatif bulguların kaybolduğu ya da hafiflediği bir
gerçektir.
24
Strese neden olan ve bir dizi yanıtı harekete geçiren her şey, beden tarafından
değişiklik olarak algılanmaktadır. Akut strese karşı bedenin gösterdiği psikolojik yanıt
ile ilgili pek çok şey bilinmektedir. Ancak bilinmeyen ya da az bilinen şey kronik strese
karşı bedenin vereceği reaksiyondur. Kronik strese karşı bedenin vermiş olduğu
nöroendokrin ve immün yanıtların daha ayrıntılı araştırılması gerekmektedir (72).
TARİHÇE
Stres deyimi ilk defa Hans Selye (1907-1982) tarafından kullanılmıştır. Stresin
tıbbi bir kavram olarak ifadesi daha çok tıbbi araştırmalara dayanmaktaydı ve bedenin
patolojik yanıtı olarak tanımlanmıştı. Selye genel uyum sendromu olarak adlandırdığı
bir stres modeli geliştirmiştir. Stresi hoş ya da nahoş durumların neden olduğu, herhangi
bir talebe karşı özgün olmayan bir bedensel tepki olarak tanımlamıştır (73).
Stres konusunda yine çığır açan bir diğer araştırmacı Walter Cannon’dur (18711945). 1920'lerde, Walter Cannon stresin hastalıkla ilişkisi ile ilgili ilk sistematik
çalışmayı yapmıştır. Cannon, gastroenteroloji ve radyoloji alanlarındaki çalışmalarında,
psikolojik emosyonların otonom sinir sistemini etkilediğini bildirmiştir. Cannon,
metotlu bir şekilde, stresin sempatik sinir sistemi üzerindeki etkisini de araştırmıştır.
Çalışmalarının sonucunda, stresin, hastalarda gastrik erozyona ve kardiyovasküler
yanıta yol açtığını gözlemlemiştir (73). Otonom sinir sisteminin uyarılmasının
organizmayı hipertansiyon, taşikardi ve kardiyak atım miktarında artışla kendini
gösteren "savaş ya da kaç" yanıtına hazırladığını göstermiştir. Bu durum savaşabilen ya
da kaçabilen hayvanlar için uygunken, uygarlaşmış olma nedeniyle her ikisini de
yapamayan bireylerde ortaya çıkan stres hastalıkla sonuçlanmıştır (örn; hipertansiyona
neden olmuştur) (74).
1950'lerde Harold Wolff (1898-1962) gastrointestinal yolun fizyolojisinin, bazı
özgül duygusal durumlarla ilişkili olabileceğini gözlemlemiştir. Aşırı çalışmasını
hostilite ve az çalışmasını üzüntü ile ilişkilendirilmiştir. Bireyin tepkilerinin genel
yaşam durumuna ve stresli olayın algılanma durumuna bağlı olduğu inancından dolayı
Wolff bu tür tepkileri özgül olarak kabul etmemiştir (74).
25
STRES VE İMMÜN SİSTEM
Nöroendokrin ve immün sistemin etkileşimi sonucu oluşan denge ile vücudun
hemostazı sağlanmaktadır. Vücut hemostazını bozan herhangi bir stres etkeni
sonucunda, organizmanın adaptif yanıtında bazı değişiklikler meydana gelir. Bu yanıtın
merkezi sinir sistemindeki effektörü “stres sistemi” olarak adlandırılmaktadır (75).
Stres sisteminin ana komponentleri, kortikotropin salgılatıcı faktör (CRF) ve
hipotalamus ile beyin sapındaki sempatik sistem nöronlarıdır. Bu komponentlerin
uyarılması sonucu, hipofiz-pituiter-adrenal (HPA) aksı ve adrenal/medüller sempatik
sinir sistemi (SSS) aktive olur ve glikokortikoidlerle katekolaminler salınarak vücut
hemostazını korumaya çalışırlar. Sonuç olarak stres, stres sistemi aracılığı ile adaptif ve
non-adaptif immün sistem üzerine etki etmektedir (75, 76).
1970 - 1980'li yıllarda tanımlanan bazı sitokinlerin beyin, özellikle de HPA aksı
ve sempatik sinir sistemi üzerine stimule edici etkisinin olduğu gösterilmiştir.
İnflamatuar sitokinlerin dolaşımda artması sonucunda plazma glikokortikoid (GK)
düzeylerinin arttığı; hipotalamik, noradrenerjik nöronların aktivitesinin değiştiği ve
dalaktaki norepinefrinin azaldığı gösterilmiştir (75).
Çalışmalardan elde edilen sonuçlar, stres yaratan bir uyaranın, enfeksiyonlar,
kanser ve otoimmün hastalıklar dahil bağışıklık sistemine bağlı hastalıkların
gelişmesinde etkili olduğuna işaret etmektedir.
26
STRES YAPAN FAKTÖRLERE BAĞLI FİZYOLOJİK YANITLAR
Stres yapan bir olaya bedenin reaksiyonu, aslında, stresin bedende yaratacağı
etkiyi azaltmak amacını gütmektedir. Bununla birlikte akut strese karşı bedenin
fizyolojik yanıtı konusunda bilgimiz halen yeterli değildir. Hatta kronik strese karşı
meydana gelen yanıtla ilgili bilgiler daha da yetersizdir.
Strese Karşı Nörotransmiter Yanıtlar:
Stresin immün sistem üzerine olan etkilerinde bazı nöroendokrin mekanizmalar
görev almaktadır. Bu iletişimde en önemli mekanizmalardan birisi, immün sistem
hücrelerinin merkezi sinir sisteminden gelen sinyalleri alma yeteneğidir. Günümüzde
immün sistem hücrelerinin transmitter, peptid ve hormonlara özgü reseptör taşıdığı ve
lenfoid dokularda otonom sinir sistemi innervasyonu olduğu bilinmektedir (75).
Çeşitli türdeki stresörler beyindeki noradrenerjik sistemleri uyarırlar (en belirgin
olarak lokus seruleus) ve bu etkileme otonom sinir sisteminden katekolaminlerin
salgılanmasına neden olur (77). Her ne kadar belli bir stresöre kronik anlamda maruz
bırakılan bir hayvan zamanla bu duruma karşı bir tolerans geliştirse de, aynı hayvan
yeni ya da alışılmışın dışında bir stresöre karşı şiddetli bir yanıt sergileyebilir.
Stresörler, ayrıca beyindeki serotonerjik sistemleri de aktive ederler. Son
zamanlardaki kanıtlar; glukokortikoidlerin tüm serotonin işlevlerini artırma eğilimi
olmasına karşın, serotonin-reseptör alt tiplerinde glukokortikoidler tarafından yapılan
regülasyonda ve depresyon gibi hastalıklardaki serotonin işlevleriyle ilgili farklılıklar
olabileceğini öne sürmektedir (74). Örneğin; glukokortikoidler 5-HT2 reseptör
aktivitesini artırabilir ve böylece majör depresif bozukluk patofizyolojisinde suçlanan
bu reseptör tiplerinin etkinliklerinin yoğunlaşmasına katkıda bulunabilir.
Yine
stres
mezoprefrontal
yollardaki
artırmaktadır.
27
dopaminerjik
sinir
iletimini
de
1980’in sonlarında, aminoasit ve peptiderjik nörotransmiterlerin stres yanıtıyla
bağlantılı oldukları ve stres yanıtında karmaşık bir şekilde yer aldıkları kesinlik
kazanmıştır. Çalışmalar kortikotropin-salgılatıcı faktörün (CRF) (sadece hipotalamikpitüiter-adrenal aksın hormonal düzenleyicisi olarak değil, nörotransmitter olarak),
glutamatın (N-metil-D-aspartat [NMDA] reseptörleri üzerinden), ve γ-aminobütiril
asitin (GABA), strese yanıtın oluşmasında ya da dopaminerjik ve noradrenerjik beyin
döngüleri gibi diğer strese yanıt veren sistemlerin modülasyonunda önemli rol
oynadığını göstermektedir. Bu karşılıklı etkileşimler aydınlandıkça, strese yanıtların
hangi durumlardan etkilendiğini de bulmak mümkün olacaktır (78).
Strese Karşı Endokrin Yanıtlar:
Strese yanıtta, CRF hipotalamustan hipofizyal-pitüiter-portal sisteme salgılanır.
CRF anterior pitüiterde adreno-kortikotropik hormonun (ACTH) salınımını tetikleyerek
etkinlik gösterir. ACTH salındıktan sonra, adrenal kortekste glukokortikoidlerin sentez
ve salınımını uyarmak için etkinlik göstermeye başlar. Glukokortikoidlerin bedende
sayısız etkileri vardır. Bunlar, kısaca enerji kullanımını artırmak, kardiyovasküler
aktiviteyi artırmak ("savaş ya da kaç" yanıtı) ve büyüme, üreme ve immünite gibi
işlevleri baskılamak şeklinde özetlenebilir.
Strese verilen yanıtın düzenlenmesinde etkili merkez faktör, kortikotropinsalgılayıcı faktör (CRF)’dür. CRF, in vivo, hücresel ve humoral yanıtlara karşı
immünosüpresif etki göstermektedir.
Hipotalamik-pitüiter-adrenal aksın; anterior pitüiter, hipotalamus ve hipokampus
gibi suprahipotalamik beyin bölgeleri gibi birçok seviyede negatif feedback kontrolü,
kendinin son ürünleri (örn; ACTH ve kortizol) ile sağlanmaktadır. CRF'ye ek olarak,
CRF salınımını atlayabilen ve glukokortikoid salınımını başlatmak için direkt etki
gösteren, çeşitli maddeler (örn; katekolaminler, vazopressin ve oksitosin) salınmaktadır.
İlginç olarak, farklı stresler farklı maddelerin, farklı örüntüde salınımını tetiklerler. Bu
da bize, genel strese düzenli yanıt görüşünün fazla basit olduğunu göstermektedir.
28
CRF, stres durumunda nöroendokrin yanıtın koordinasyonunda görev alan
önemli bir düzenleyici nöropeptittir. CRF, birçok stres uyaranı ile uyarılabilir ve
sırasıyla HPA aksı ve sempatik sinir sistemini (SSS) aktive eder. Günümüzde CRF'nin
immün sistem fonksiyonu üzerine olan etkisi iyi tanımlanmıştır. Laboratuar
hayvanlarında CRF'nin intraserebra-ventriküler olarak uygulanmasını takiben, splenik
NK aktivitesinin baskılandığı gösterilmiştir (79). Ayrıca CRF, B hücre sayısını, primer
ve sekonder antikor yanıtını inhibe eder (80).
CRF'nin immün sistem üzerine olan diğer etkileri lenfosit proliferasyon
yanıtının, nonspesifik mitojenlere olan yanıtın ve T hücre yanıtının baskılanması olarak
sıralanabilir. Öte yandan CRF IL-1-beta, IL-1-alfa, IL1, IL-2 ve IL-6 gibi bazı
proinflamatuar sitokinlerin salınımını arttırmaktadır (74).
Stres durumunda salınan glikokortikoidlerin (GK) immün sistemi baskılayıcı
etkileri yanında, vücut hemostazını düzenleyici ve zarar verici immün aktivasyona karşı
koruyucu etkileri de vardır (81). Endojen olarak salınan GK'lerin nötrolizasyonu
durumunda, endotoksin veya otoimmüniteyi indükleyen uyaranlarla (ör; Streptokokal
hücre duvarı antijeni) karşılaşmanın patolojiyi ve mortaliteyi arttırdığı bildirilmiştir (82,
83). GK'ler interferon (IFN) gama ve interlökin (IL)-2 ifadesini inhibe eder, öte yandan
IL-4 ifadesini arttırılar. Bu sitokinler bazı durumlarda artık gerekli olmayan immün
yanıtı baskılarken, gerekli olan yanıtın aktive olmasını sağlayabilirler. Örneğin, uzamış
viral enfeksiyonlarda, IL-4 ifadesi B hücre yapımını arttırarak virüslere özgü antikor
yanıtını sağlayabilmektedir (84).
GK'lerin etkileri, GK reseptörü üzerinden olmaktadır. Uzamış stres durumunda,
GK reseptörlerinde olan değişiklikler, hedef immün dokularda GK'lere karşı artmış veya
azalmış duyarlılığa neden olur. Tüm bu bilgiler GK'lerin immünomodülatör rolü
olduğunu ve stres durumunda salınan GK düzeyine göre immün yanıtın şekillendiğini
göstermektedir (75).
29
Strese Karşı İmmün Yanıtlar:
Genel olarak, bir stresör bağışıklık sistemi iki yolla etkileyebilir. Birincisi,
stresör immün hücrelerde değişikliklere yol açabilir. İkincisi, stres immün hücrelerin
çalışmasını değiştirebilir. İmmün yanıtın çok sayıda immün hücre alt tipinin arasındaki
etkileşime bağlı olmasından dolayı, söz konusu hücrelerin değişime uğradıktan sonra
tekrar dağılımı lokal immün yanıtı doğrudan etkileyebilir. Öyle görünüyor ki, akut stres
sırasında kandan çekilen hücreler deriye göç etmekte ve büyük bir olasılıkla burada
patojenlerle savaşa girmektedir (85). Bu stresin, immün hücrelerin migrasyonunu ve
dağılımını da etkileyerek immün cevabı değiştirebileceğini göstermektedir.
Strese yanıtın bir kısmı, immün işlevlerin glukokortikoidler tarafından
baskılanmasını içermektedir. Bu baskılanma, hipotalamik-pitüiter-adrenal aksın stresin
diğer fizyolojik etkilerini hafifletmeye yönelik destekleyici etkisini yansıtıyor olabilir.
Bunun tam tersi, stres çeşitli yollarla immün uyarılmaya da neden olabilir. CRF kendi
başına, lokus seruleusta lokalize CRF reseptörleri aracılığı ile hem santral hem periferik
sempatik sinir sistemini uyaran ve adrenal medulladan epinefrin salınımının artmasına
neden olan norepinefrin salınımını uyarabilmektedir.
Buna ek olarak, norepinefrin nöronlarının immün hedef hücrelerle sinapsı olan
direkt bağlantıları vardır. Böylece, stresörlerin ortaya çıkması durumunda interlökin-1
(IL-1) ve IL-6 gibi humoral immün faktörlerin (sitokinler) salınımını da içeren belirgin
immün uyarılma olmaktadır. Bu sitokinler, teorik olarak glukokortikoid etkilerin
artışına neden olan ve böylece immün aktiviteyi kendi kendine sınırlayan CRF'nin daha
fazla salınımına neden olabilmektedir (69).
Akut ya da Hafif Stres:
İnsanlarda akut laboratuar stresörler (örn, karmaşık zihinsel aritmetik işlemi
yapma, topluluk önünde konuşma, paraşütle atlama, fiziksel egzersiz gibi) bağışıklık
sisteminde derin ve ani değişikliklere neden olurlar. Çalışmalar ve yapılan meta-
30
analizlerden elde edilen sonuçlar, akut stresör faktörlere maruz kalındığında; beyaz kan
hücre sayısında, CD8 T lenfosit ve NK hücrelerin sayılarında artma olduğunu, toplam T
ve B lenfositlerin sayısında azalma meydana gelebildiğini göstermiştir (Tablo 3.01).
Akut ve şiddetli stresin, T lenfosit hücrelerden salgılanan sitokin karışımlarını da
değiştirdiğini ve bunun da bağışıklık sistemi üzerinde etkili olduğunu biliyoruz. Öyle
görünüyor ki, hayvanlarda ve insanlarda akut ya da hafif stres; Th-2 sitokin IL-4’ün
üretiminde herhangi bir artışa neden olmaksızın, Th-1 sitokin IFN-γ’nin in vitro
üretimine destek vermektedir (69).
Kronik ya da Şiddetli Stres:
Kronik ya da şiddetli stresle ilgili yapılan birçok çalışmada, bağışıklık
sisteminde dolaşan beyaz kan hücre sayısında artma, CD4 (yardımcı) ve CD8
(sitotoksik) T hücrelerin sayısında azalma ile uyumlu bulgular elde edilmiştir. Ayrıca
meta-analizlerde kronik stresin B hücreleri, T hücreleri ve NK hücrelerindeki azalma ile
bağlantılı olduğu bulunmuştur (Tablo 3.01).
Yine bağışıklık sistem değişikliklerinin, zamanla, bazı hastalıklara davetiye
çıkarabilecekleri ifade edilmiştir. Tüm bunlar kronik ya da şiddetli stresin, humoral
(antikor gibi) ve hücresel bağışıklığı bir şekilde doğrudan etkileyebildiğini
göstermektedir. Benzer şekilde, sınava girmek ya da demansiyel süreçteki bir eşe
bakmak gibi gündelik stresörlerin vücudun latent virüsleri bastırma yeteneğini bozduğu
defalarca gösterilmiştir (özellikle Epstein-Barr virüsü). Bu bulgularla uyumlu olarak, bu
gibi stresörler, bellek T hücre yanıtlarında düşüş, antijene-bağlı T hücre proliferasyonu
ve viral yoldan transforme olan B lenfositlerin T-hücre aracılığı ile öldürülmesi gibi
eylemlerle yakından ilgili bulunmuştur (69).
31
Diğer tarafta, hayvanlarda ve insanlarda kronik ya da şiddetli stres; Th-2 sitokin
IL-4 ve IL-10’un üretimini arttırmadan ya da hiçbir şekilde etki yapmaksızın, Th-1
sitokinlerden IFN-γ ve IL-2 ile ilgili lenfosit üretimini bastırmaya meyilli bir etki
sergileyebilir. Stres hormonları Th-1 / Th-2 paternini etkilemektedir. Stres sisteminin
aktive olması durumunda GK ve katekolaminlerin etkisi ile Th-1 yanıtı baskılanarak
Th-2 sitokin profili hakimiyeti olmaktadır (86).
Laboratuar stresinin aksine, matem tutma ya da başkalarına bakım hizmeti
vermek gibi kronik ya da doğal stres faktörleri, hücresel ve kalıtsal bağışıklıkla ilgili
ciddi düşüşlerle yakından bağlantılıdır. Buna benzer bir model, majör depresyonu olan
hastalarda da bildirilmiştir. Depresif bulgular ortadan kalktığında, doğal ve hücresel
immün fonksiyon tekrar yerine gelir. Ancak spesifik-olmayan immün bulguların devam
etmesinin, hücresel yanıtların hastalık-spesifik immün ölçümlerinde düşüşlere yol açtığı
ve aşılara verilen yanıtlarda bozukluklara neden olduğu göz önünde tutulmalıdır (87).
32
İmmün ve İnflamatuar Yanıtın HPA Aksı ve SSS Üzerine Etkisi
İmmün cevap sırasında salınan sitokinler, merkezi sinir sitemini uyararak CRF
salınımına ve sonuç olarak HPA aksı ve sempatik sinir siteminin (SSS) uyarılmasına
neden olur. HPA aksını uyaran başlıca sitokinler tümör nekroz faktörü (TNF) alfa; IL-1
ve IL-6’dır. Bu sitokinler, aynı zamanda, kendi üretildikleri hücreleri de uyararak kendi
salınımlarını arttırırlar. Ayrıca TNF-alfa ve IL-1, IL-6’nın yapımını uyarırken, IL-6
TNF-alfa ve İL-1 yapımını inhibe eder. IL-6, GK’lerle sinerjik olarak davranır. Stres
durumunda salınan katekolaminler, IL-6 salınımını arttırmaktadır (86).
HPA aksı ve SSS, immün sistem ile MSS arasındaki feedback mekanizmalarda
önemli rol alır. Bu mekanizmada afferent sinyal, sitokinlerle başlatılır. Sitokin ve
mediatörler, HPA aksını ve SSS'yi aktive eder. IL-1 ve IFN-alfa, MSS'nin merkezi ve
periferik komponentlerini stimule eder. Kanda IL-1 düzeyi artışı sonucu, hipotalamus
SSS'yi uyarır ve periferik noradrenalin ile adrenalin düzeyleri artar.
Yine sitokinlerin etkisi ile hipofizden ACTH ve adrenal bezden kortizol salınımı
artar. Normalde ön hipofiz ve adrenal bezlerden IL-6, Transforming Growth Faktör
(TGF) beta ve diğer bazı sitokinler salınarak lokal hormon üretimi uyarılır. Öte yandan
IL-6, TNF-alfa ve IFN-γ CRF'nin ön hipofiz üzerine olan uyarıcı etkisini inhibe
ederken, TNF-alfa, TGF-beta adrenokortikal hücrelerden ACTH'ye bağlımlı kortizol
salınımını azaltır.
IFN-γ, IL-2, epidermal growth faktörü, TGF-beta ve prostanoidlerin de HPA
aksı üzerine etkisi vardır. IL-2 ve IL-12 ise sayılan bu sitokinlerin salınımını arttırma
yolu ile indirekt olarak etki eder. Prostanoidler, hipotalamus üzerindeki direkt etkisi ile
CRF salınımını arttırırlar (86).
33
ALEKSİTİMİ
Duygular, dil ve bilinç bir bütündür. Bu bütünlük insanın varolma sürecinde
çok önemli işleve sahiptir. Duygular, hedefe yönelik davranışlarımızın itici güç
kaynağıdır. İnsan yaşamında bu denli öneme sahip olan duygularımızı fark etmek ve
ifade etmek de bir o kadar önemlidir.
Ancak insanın duygularını fark edip ifade edebilmesi, insanlık tarihi boyunca
problem olagelmiştir. Bu tür problem ve yetersizlikleri anlatmak için kullanılan bir
sözcük olan aleksitimi (alexithymia) başlangıçta psikosomatik hastalıklara özgü bir terim
olarak ruh sağlığı alanında kullanılan bir kavram olmuştur. Ancak daha sonraları yapılan
araştırmalarda hasta popülasyonun yanı sıra, sağlıklı bireylerde de aleksitiminin, yaygın
bir özellik olduğu anlaşılmıştır (88).
Aleksitiminin klinik tanımlamasında somatizasyonun çok önemli bir yer
tutmasına rağmen yapılan araştırmalarda, aleksitimi ile psikosomatik bozukluklar
arasında doğrudan bir ilişki olduğu kanıtlanamamıştır. Dolayısıyla aleksitimik özellikler
ile psikosomatik bozukluklar arasında etiyolojik bir ilişki olduğunu söylemenin mümkün
olmadığı, sadece bir benzerlikten bahsedilebileceği vurgulanmaktadır (89, 90).
Sifneos'a göre aleksitimi bir hastalık değildir, daha çok kişilikle ilgisi vardır (91).
Aleksitimik özelliklerin kalıcı mı, yoksa geçici mi olduğu konusunda da görüş
ayrılıkları vardır. Ancak, Freyberger, bu problemi birincil ve ikincil aleksitimi
ayrımı yaparak bir anlamda çözmüştür. Ona göre birincil aleksitimi, psikosomatik
hastalarda bedensel tepkilerin ve şikayetlerin ortaya çıkmasını sağlayan süreklilik
gösteren bir durumdur. İkincil aleksitimi ise kanser gibi ağır bedensel hastalarda, yoğun
bakım hastalarında ve travma geçiren bireylerde geçici olarak ortaya çıkar (92).
34
Bazı uzmanlara göre aleksitimi tamamen sosyo-kültürel bir olaydır. Aleksitimi,
zaten ilk olarak, duyguları sözel olarak ifade etmenin sağlıklı ve olgunluk belirtisi olarak
kabul edildiği batı toplumlarında ortaya çıkmıştır. Ancak, bazı toplumlarda insanlar,
çocukluktan itibaren yaşadıkları çevrede duyguları ifade etmek yerine gizlemeyi ve
bastırmayı
öğrenmektedirler.
Çoğu
doğu
toplumunda,
duygular
bedenselleştirilmektedir. Buna dönüştürme (konversiyon) ya da bedenselleştirme
(somatizasyon) de denilmektedir (93). Ülkemiz, bu açıdan, duyguların somatik
tepkilere dönüştürüldüğü doğu toplumlarına daha yakındır (94).
Nörofizyolojik yaklaşımı benimseyen uzmanlara göre ise, aleksitimi beyin yarım
küreleri arasındaki kopukluk sonucu ortaya çıkan durumdur. Onlara göre aleksitimi,
limbik sistemden neokortekse gitmek için harekete geçen duyusal uyaranların bloke
edilmesi sonucu, bilinçli duygusal yaşantılara dönüşememesiyle oluşan arızadır. Von Rad
aleksitimiyi, nesne ilişkileri görüşünden hareketle açıklamaya çalışmıştır. Ona göre
aleksitimi; ayrılma-bireyselleşme sürecindeki aksama sonucu ortaya çıkan beden şeması
bozukluğudur (95).
Psikoanalitik kuram, aleksitimi için duygusal bastırma kavramını kullanmıştır.
Bazı
kuramcılar
ise,
duygusal
yaşantılar
konusundaki
bilgisizlik
ve
anlamlandıramamaya bağlı olarak, aleksitimikler için duygusal cahillik kavramını
önermektedirler. Bilişsel kuramı benimseyen araştırmacılara göre aleksitimi, bilişsel
gelişim dönemlerindeki bazı eksikliklerden kaynaklanan ya da bilişsel süreçlerdeki
çarpıtmalar ve işlevsel olmayan uyum bozucu otomatik düşünceler sonucu oluşan bir
rahatsızlıktır. Pennebaker'a göre, aleksitimik özellikler kendini yansıtma (self-reflection)
becerisi eksikliği ve duygusal ketlenme (emotional-inhibition) ile ilişkilidir (96). Birey,
duyguların bilişsel süreç içinde işlenmesindeki yetersizlik nedeniyle, duygusal
uyarımların bedensel öğeleri üzerine odaklaşır. Bu açıklama, aleksitimiklerdeki bedensel
yakınmalarla uygunluk göstermektedir. Ketlenme, aslında bilişsel kaçınmayı ve duygusal
bastırmayı içeren bir baş etme tarzıdır. Ketlenme, bastırma ya da aleksitimi şeklinde
35
kendini gösterebilir. Gerisinde aşırı stres, sosyal destek azlığı ya da travmatik bir olay
olabilir. Bu nedenle aleksitimi kaçınmacı, ketleyici başetme tepkileri ile ilişkilidir ve
bilişsel yeniden değerlendirmeyi engeller. Kişisel bir eğilim ve başetme tarzı olarak
aleksitimi dört temel özelliğe sahiptir. 1.Duygularla ilgili düşünmede yetersizlik
2.Duygusal iletişimde yetersizlik 3.Duygusal ve bedensel tepkiler arasında bir çözülme 4.
Sır verme eğilimi ve bu eğilimi bastırma arasında bir çatışma (97).
Krystal,
aleksitimi
kavramının
psikosomatik
bozukluklarda
olduğu
kadar,
psikiyatrik bozukluklarda da önemli bir ipucu olma olasılığını öne sürmektedir (98).
Çalışmalarda depresyon, panik bozukluk, posttravmatik stres bozukluğu, sosyal fobi,
yeme bozuklukları ve madde kötüye kullanımı gibi bazı psikiyatrik bozukluklarda
aleksitimik özelliklerin görülebileceği vurgulanmıştır. Ayrıca aleksitiminin düşük
eğitim düzeyi ile ilişkili olduğu, eğitim düzeyi arttıkça aleksitimi puanlarının düştüğü
ileri sürülmektedir (99).
Ülkemizde ve yurt dışında yapılan çalışmalarda, psikosomatik ve somatik
hastalıkları olan bireylerde, peptik ülser hastalarında, hipertansiyon, ülseratif
kolit, irritabl kolon sendromu, romatoid artrit, fibromiyalji, nörodermatit ve
psöriazis hastalarında aleksitimiye yüksek oranda rastlanmıştır (100- 105).
36
MATERYAL VE METOD
Ocak 2006 - Ocak 2007 tarihleri arasında, Haydarpaşa Numune Eğitim ve
Araştırma Hastanesi Dermatoloji Kliniği’ne ayaktan başvuran ya da yatarak tedavi
gören, klinik ve histopatolojik olarak pemfigus tanısı almış hastalarla görüşülüp, 20 - 90
yaş arası çalışmaya katılmayı kabul eden 48 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Pemfigus
hasta grubuna karşı, dermatofit infeksiyonu (tinea) olan aralarında yaş ve cinsiyet
uyumu sağlanmış 48 gönüllü hasta kontrol grubu olarak alınmıştır.
Mental retardasyon, psikotik bozukluk, demans, deliryum ve diğer amnestik
bozukluklardan birine sahip olanlar ve ön görüşme sonrası çalışmaya katılımı
reddedenler çalışmaya alınmamıştır. Her hastaya çalışmanın amacı açıklanmış, hastalar
bilgilendirilmiş ve onayları yazılı olarak alınmıştır.
Çalışmada şu ölçekler kullanılmıştır:
1.Sosyodemografik veri toplama formu:
Araştırmacı hekim tarafından doldurulan bu formda, hastanın yaşı, cinsiyeti,
medeni durumu, eğitim durumu, çalışma durumu, gelir düzeyi, sağlık güvencesi türü,
psikiyatrik ve dermatolojik hastalık ve tedavi öyküsü, dematolojik hastalık başlangıcı
öncesindeki ve hastaneye başvurmalarına yol açan son alevlenme öncesindeki stresli
hayat olayları ile ilgili sorular yer almaktadır.
2.DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme
(SCID-I):
Özgün adı "Structured Clinical Interview for DSM-IV, Clinical Version" olan;
First, Spitzer, Gibbon ve Williams tarafından geliştirilen bu görüşme, DSM-IV'e göre I.
Eksen psikiyatrik bozukluk tanısı araştırılmasında, görüşmeci tarafından uygulanan
yapılandırılmış bir klinik görüşmedir (106). Yapılandırılmış görüşmeyi sürdürebilecek
bilişsel yeterliliğe sahip olan, ajitasyon ve ağır psikotik belirtileri olmayan 18 yaşından
büyük kişilere, bu görüşmenin eğitimini almış görüşmeci tarafından uygulanabilir. Bu
görüşme, altı modülden oluşmakta, toplam 38 tane DSM-IV I. Eksen bozukluğunu, tanı
ölçütleri ile ve 10 tane I. Eksen bozukluğunu tanı ölçütleri olmadan “şu anda” ve “hayat
boyu” olarak araştırmaktadır. Türkçe formun uyarlaması ve güvenilirlik çalışması
Özkürkçügil ve ark tarafından yapılmıştır (107).
37
3. DSM-III-R Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi Türkçe Versiyonu - Kişilik
Bozuklukları Formu (SCID-II):
Özgün adı "Manual for the Structured Clinical Interview for DSM-III-R
Personality Disorders" olan; Spitzer ve ark. tarafından DSM-III-R sınıflandırmasına
göre geliştirilmiş, ikinci eksende yer alan kişilik bozuklukları tanılarını koyma amacıyla
uygulanan yapılandırılmış bir klinik görüşme yöntemidir (108). Bireyleri 12 Kişilik
Bozukluğu açısından değerlendirir. Bunlar; Kaçıngan Kişilik Bozukluğu, Bağımlı
Kişilik Bozukluğu, Obsesif Kişilik Bozukluğu, Pasif Agresif Kişilik Bozukluğu,
'Kendini Zarara Uğratan' (Self Defeating) Kişilik Bozukluğu, Paranoid Kişilik
Bozukluğu, Şizoid Kişilik Bozukluğu, Şizotipal Kişilik Bozukluğu, Histriyonik
Kişilik Bozukluğu, Narsistik Kişilik Bozukluğu, Sınır Kişilik Bozukluğu,
Antisosyal Kişilik Bozukluğu. Türkçe çeviri ve uyarlamaları Sorias ve arkadaşları
tarafından yapılmıştır (109).
4.Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) :
Orjinali Zigmond ve Snaith (110) tarafından geliştirilen ve Aydemir Ö, Güvenir
T, Küey L, Kültür S tarafından Türkçe Formun geçerlilik ve güvenilirlik çalışması
yapılan (111) Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ); hastada anksiyete ve
depresyon yönünden riski belirlemek, düzeyini ve şiddet değişimini ölçmek amacıyla
kullanılan, bir kendini değerlendirme ölçeğidir. Toplam 14 soru içermekte ve bunların
yedisi (tek sayılar) anksiyeteyi ve diğer yedisi (çift sayılar) depresyonu ölçmektedir.
Dörtlü Likert tipi bir ölçektir.
5. Yirmi Soruluk Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAS) :
Bagby ve arkadaşlarının 1994 yılında geliştirdiği 20 soruluk bir öz bildirim
ölçeğidir. Ölçek aleksitiminin saptanması amacıyla geliştirilmiş etkin bir psikometrik
değerlendirme aracıdır (112). Deneklerin 5 skorlu Likert tipi ölçek üzerinde, her bir
cümleyi kabul ya da reddetmelerine göre yanıt vermeleri beklenir. Aynı zamanda üç alt
ölçek ile duygularını belirlemekte ve bedensel duyumlarından emosyonlarını ayırt
etmekteki güçlükleri (Faktör 1), duygularını ifade etme güçlüğü (Faktör 2) ve dışardan
yönlendirilmiş düşünme (Faktör 3) değerlendirilir. TAS’ın Türkçe formunun geçerlilik
ve güvenirlik çalışması Sayar tarafından 2001’de yapılmıştır (113).
38
6. Sosyal Yeniden Uyum Ölçüm Ölçeği (SYUÖ)
Özgün adı “Social Readjustment Rating Scale (SRRS)”olan; Holmes T.H. ve
Rahe R.H. (114-115) tarafından 1967 yılında geliştirilen Sosyal Yeniden Uyum Ölçüm
Ölçeği; bireylerin değişen yaşam olaylarına göreceli (relative) uyum derecelerini
sınamak amacıyla geliştirilen, psikometrik bir değerlendirme ölçeğidir. Çok sayıda
araştırmalardan sonra insanların çoğunda belirgin stresörlerin benzer olduğu
gözlenmiştir. Bu amaçla geliştirilen ölçekte, ortalama bir bireyin yaşamında değişen
düzeylerde bozulma ve strese neden olan -ailesel, mesleki, ekonomik, ikamet, eğitim,
din, eğlence ve sağlıkla ilgili- 43 yaşam olayı sıralanmış ve ciddiyetine göre stresörler
puanlandırılmıştır; örneğin eşin ölümü100 yaşam değişikliği puanı; boşanma 73 puan;
eşten ayrılma 65 puan; yakın bir aile bireyinin ölümü 63 puan. Olumlu ya da olumsuz
tüm yaşam olaylarının sorgulandığı ölçeğin, birey tarafından kendi başına doldurulabilir
olması ve tamamlanması için çok az zamana gereksinim duyulması testin bir
avantajıdır.
7. Algılanan Stres Ölçeği (Perceived Stress Scale – PSS)
Cohen ve ark. tarafından (116); son bir aydır, kişinin yaşantısını ne derecede ön
görülemez, kontrol edilemez veya aşırı yüklenmiş olarak algıladığını ölçme amacıyla
geliştirilen 10 soruluk bir ölçektir. Kısa ve sade ifadeleri olduğu için ilköğretim eğitimi
almış kişiler tarafından kendi kendilerine doldurulabilir. Çalışmamızda okuma-yazma
bilmeyenlere görüşmeci tarafından okunarak doldurulmuştur. Türkçe formunun
geçerlilik ve güvenirlik çalışması Kaplan ve ark. tarafından 2006’da yapılmış olup,
yayın aşamasındadır (117).
39
UYGULAMA
Bir yıl sürecinde, Dermatoloji Kliniği’ne başvuran tüm pemfigus hastalarından
psikiyatri konsültasyonu istenmiştir. İstenen konsültasyonda hastanın psikiyatrik
durumu değerlendirilerek, araştırma kriterlerine uyan hastalara; yapılan çalışma
anlatılarak, çalışmaya katılmak isteyen hastalardan yazılı olur alınmıştır.
Çalışmamızda pemfigus vulgaris hastalarının 1. Eksen psikiyatrik bozukluk
tanılarının araştırılması için SCID-I, 2. Eksen kişilik bozukluklarının saptanması için
SCID-II uygulanmıştır. Hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri Hastane Anksiyete
ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ile, aleksitimi derecesi Yirmi Soruluk Toronto
Aleksitimi Ölçeği (TAS) ile belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca hastalara ilk tanı
konmasına sebep olan pemfigus lezyonları çıkmadan önceki 3 aylık dönem boyunca
stresli bir hayat olayı yaşayıp yaşamadıkları, yaşamış iseler türünün ne olduğu
sorulmuştur. Pemfigus grubu hastalıklar akut alevlenmeler ve ilerleyen dönemde
semptomlarda kontrolün sağlandığı remisyon dönemleri ile devam ettiğinden, hastaların
en son hastaneye başvurmalarını gerektirir alevlenmelerinden önceki üç aylık dönemde
stresli bir hayat olayı yaşayıp yaşamadıkları ve yaşadıkları olayın türü de
sorgulanmıştır. Aynı uygulamalar stresle ilişkisiz olduğu bilinen, dermatofit infeksiyonu
(tinea) olan hastalardan oluşan kontrol grubuna da yapılmıştır. SCID-I, SCID-II
klinisyen tarafından uygulanmış; takiben hastalara HADÖ, TAS, SYUÖ ve PSS
uygulatılmıştır.
İSTATİSTİK DEĞERLENDİRME
Bu çalışmada istatistiksel analizler GraphPad Prisma V.3 paket programı ile
yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metotların (ortalama,
standart sapma) yanı sıra ikili grupların karşılaştırmasında bağımsız t testi, psikometrik
ölçek sonuçlarının dağılımları göz önüne alınarak ikili grupların karşılaştırmasında
parametrik olmayan Mann-Whitney-U testi, nitel verilerin karşılaştırmalarında ki-kare
testi kullanılmıştır. Sonuçlarda anlamlılık p<0,05 düzeyinde ve % 95 güven aralığında
değerlendirilmiştir.
40
BULGULAR
Çalışmaya 48 pemfigus vulgarisli olgu dahil edildi. Kontrol grubuna ise çalışma
grubu ile yaş ve cinsiyet uyumu olacak şekilde dermatofit infeksiyonu (tinea) olan 48
olgu alındı. Pemfigus vulgaris grubundaki olguların 31’i (%64,6) kadın, 17’si (%35,4)
erkekti. Pemfigus vulgaris grubunda yaş ortalaması 51,65±15,27 idi. Dermatofit
infeksiyonu (tinea) grubundaki olguların 31’i (%64,6) kadın, 17’si (%35,4) erkekti.
Dermatofit infeksiyonu (tinea) grubunda yaş ortalaması ise 51,58±15,81’dir. Pemfigus
ve tinea gruplarının cinsiyet dağılımı ve yaş ortalamaları (t: 0,02 p=0,984) arasında
istatistiksel farklılık gözlenmemiştir.
İki grup arasında hastalık başlangıç yaşının ortalaması açısından [pemfigus için,
48,21±15,58 yaş; tinea için, 44,80±17,58 yaş] istatistiksel bir farklılık gözlenmemiştir
(t: 1,01 p=0,317). Buna karşılık Tinea grununun dermatolojik hastalık süresi
ortalamaları Pemfigus grubunun dermatolojik hastalık süresinden istatistiksel olarak
anlamlı derecede daha uzun bulunmuştur (t:-2,36 p=0,02).
41
Bu iki grubun cinsiyet dağılımı ve medeni durumları arasında istatistiksel
farklılık gözlenmemiştir (Tablo 4.02). Buna karşılık Pemfigus ve Tinea gruplarının
eğitim durumu dağılımları arasında istatistiksel farklılık gözlenmiştir (χ²:10,83
p=0,028). Tinea grubunda lise düzeyinde eğitim %12,5 ve üniversite eğitimi oranı %8,3
iken, bu oranlar pemfigus grubunda düşük (lise %4,2; üniversite %2,1) bulunmuştur.
Pemfigus grubunda okuma yazma bilmeyenlerin oranı %35,4 olarak saptanmıştır.
Pemfigus ve Tinea gruplarının çalışma durumları birbirinden anlamlı olarak
farklıdır (Tablo 4.02). Tinea grubunda emeklilerin oranı %12,5 işçilerin oranı ise %22,9
iken; bu oranlar pemfigus grubunda daha düşüktür (emekli %4,2; işçi %10,4). Pemfigus
grubunda esnaf ve çiftçilerin oranı tinea grubuna göre daha yüksektir (%27,1).
42
Sosyoekonomik düzey açısından üç gelir düzeyi tanımlanmıştır. Asgari ücret
alanlar, düşük gelir düzeyi; asgari ücret-yıllık 25.000 YTL’ye kadar geliri olanlar, orta
gelir düzeyi ve yıllk 25.000 YTL ve üstü geliri olanlar, yüksek gelir düzeyi olarak
sınıflandırılmıştır. Pemfigus ve Tinea gruplarının, sosyoekonomik dağılımları arasında
istatistiksel farklılık gözlenmiştir (χ²:13,75 p=0,001). Tinea grubunda yüksek gelir
düzeyi olanların oranı pemfigus grubuna göre anlamlı olarak daha fazladır. Asgari gelir
oranı ise pemfigus grubunda daha yüksek bulunmuştur (%24) (Tablo 4.02).
Pemfigus ve Tinea gruplarının sağlık güvencesi tipleri dağılımları arasında
istatistiksel farklılık gözlenmiştir (Tablo 4.02). Tinea grubunda sağlık güvencesi SSK
olanlar %50, Emekli Sandığı olanlar ise %12,5 oranında iken; bu oranlar pemfigus
grubunda (%27,1; %4,2) daha düşüktür. Yeşil kart güvenceli olanların oranı pemfigusta
(%18,8); tinea grubundan (%2,1) yüksek bulunmuştur.
Genel olarak pemfigus hastalarının, kontrol grubuna göre daha düşük eğitim
seviyesi ve daha düşük sosyoekonomik düzeyde oldukları söylenebilir (Şekil 4.02).
43
Pemfigus ve Tinea gruplarının sigara kullanımı dağılımları arasında istatistiksel
farklılık gözlenmiştir (Tablo 4.03). Tinea grubunda sigara içenler (%8,3); pemfigus
grubuna (%27,1) oranla daha azdır.
Sistemik hastalık varlığı, dermatolojik hastalık öncesi psikiyatrik hastalık varlığı
ve ailede psikiyatrik hastalık varlığı açısından iki grup arasında istatistiksel farklılık
gözlenmemiştir.
44
Buna karşılık Pemfigus grubunun dermatolojik hastalıkları başlamadan önceki 3
ay içerisinde, tinea grubuna göre daha sık stresli yaşam olaylarına maruz kaldığı
saptanmıştır (χ²:60,27 p=0,0001). Pemfigus ve Tinea gruplarında dermatolojik hastalık
başlangıcından önceki 3 ay süresinde maruz kalınan stresör türü dağılımları açısından
da istatistiksel farklılık gözlenmiştir (χ²:60,33 p=0,0001) (Tablo 4.03). Pemfigus
grubunda ailevi ve ekonomik stresörler daha yüksek olarak saptanmıştır (sırasıyla
%56,3 ve %31,3).
Pemfigus ve Tinea gruplarının dermatolojik hastalık başlangıcı sonrası
psikiyatrik bir hastalığa yakalanma sıklıkları arasında istatistiksel farklılık gözlenmiştir
(χ²:54,37 p=0,0001). Tinea grubunda, tinea tanısı konulduktan sonra psikiyatrik
hastalığa yakalanma oranı %8,3 iken; bu oran pemfigus grubunda çok yüksek (%83,3)
bulunmuştur (Tablo 4.03).
Pemfigus ve Tinea gruplarındaki hastaların, hastaneye başvurmalarına yol açan
son alevlenmelerinden önceki 3 aylık sürede psikososyal stresöre maruz kalmaları
açısından aralarında istatistiksel farklılık gözlenmiştir (χ²:49,54 p=0,0001) (Tablo 4.03).
Tinea grubunda psikososyal stresöre maruz kalma oranı %6,3 iken; bu oran pemfigus
grubunda çok yüksek (%77,1) bulunmuştur (Tablo 4.03). Ailevi ve ekonomik
stresörlerin, hastaların hastaneye başvurmalarına yol açan son alevlenmelerinden önceki
3 ay içerisinde, pemfigus grubu tarafından daha sık deneyimlendiği saptanmıştır
(sırasıyla %35,4 ve %37,5).
Hem hastalık başlangıcından, hem de son alevlenmenin başlangıcında önceki
dönemde; pemfigus grubunun daha yüksek oranda stresli hayat olaylarına maruz
kaldıkları görülmüştür. Bu olaylardan ailevi ve ekonomik stresörler daha ön planda
bulunmuştur.
45
Pemfigus grubunun, dermatolojik hastalık başlangıcından önceki üç ay
süresindeki Sosyal Yeniden Uyum Ölçeği (SYUÖ) puan ortancaları ve son
alevlenmeden önceki üç ay boyunca SYUÖ puan ortancaları; tinea grubu SYUÖ puan
ortancalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (MW:198,5324 p=0,0001) (Tablo4.04-I).
Pemfigus grubunun HADÖtoplam puan, depresyon ve anksiyete puanlarının
ortancaları; tinea grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir (MW:411459-469 p=0,0001) (Tablo 4.04-II).
46
Pemfigus grubu, kontrol grubuna göre daha yüksek aleksitimi toplam puanları
(TAStoplam) bildirmektedir (MW:229,5 p=0,0001). Bu hasta grubunun TAS1, 2, 3 alt ölçek
ortancaları tinea grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur
(Tablo 4.04-II). Aleksitiminin her üç boyutundan da [Faktör 1: duyguları tanıma
zorluğu; Faktör 2: duyguları ifade etme zorluğu; Faktör 3: dışa dönük düşünce]
pemfigus grubu hastalar, tinea grubuna göre anlamlı derecede yüksek puanlar
almışlardır.
Pemfigus ve tinea gruplarının algılanan stres ölçeği puan ortalaması açısından
aralarında [pemfigus 23,19±7,3 puan; tinea 11,65±6,29 puan] istatistiksel bir farklılık
gözlenmiştir (Tablo 4.04-II). Pemfigus grubunun algılanan stres puanı ortancaları da
tinea grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (MW:281
p=0,0001).
47
Pemfigus ve Tinea grupları arasında SCID-I’e göre I. Eksen tanı mevcudiyeti
açısından istatistiksel farklılık gözlenmiştir (χ²:36,06 p=0,0001) (Tablo 4.05). Tedavi
gerektirir I. Eksen psikopatolojisi; tinea grubunda % 10,4 oranında tespit edilmişken; bu
oran pemfigus grubu için %68,7 olarak bulunmuştur. Pemfigus grubunda Eksen I
tanılarına daha sık rastlanmaktadır. Tinea grubunda duygudurum ve anksiyete
bozukluğu görülmezken bu oranlar pemfigus grubunda yüksek (%20,8 ve %12,5)
bulunmuştur (Şekil 4.04-I).
Pemfigus ve Tinea gruplarının SCID I’e göre 1. Eksen tanılarının dağılımları
arasında istatistiksel farklılık gözlenmiştir (χ²:36,04, p=0,0001) (Tablo 4.05). Tinea
grubunda major depresyon, distimik bozukluk, yaygın
anksiyete
bozukluğu
görülmezken; bu tanılar pemfigus grubunda yüksek oranlarda (%16,7, %4,2 ve %12,5)
bulunmuştur. Tinea grubunda depresif mizaç uyum bozukluğuna (%6,3) ve anksiyöz
mizaçlı uyum bozukluğuna (%4,2) düşük oranda rastlanırken, bu oranlar pemfigus
grubunda yüksek (%20,8 ve %14,6) bulunmuştur (Tablo 4.05).
48
Pemfigus ve Tinea grupları arasında SCID-II’ye göre 2. Eksen tanı mevcudiyeti
açısından istatistiksel farklılık gözlenmiştir (χ²:7,20 p=0,007) (Tablo 4.05). Pemfigus
grubu hastalarda Eksen II tanılarına daha sık olarak rastlanmaktadır. Pemfigus
grubundaki hastaların %22,9’unda C kümesi Kişilik Bozuklukları saptanmıştır.
Pemfigus grubunda 2. Eksende tanı mevcudiyeti açısından bağımlı, çekingen ve obsesif
kompulsif kişilik bozukluğu tanılarına rastlanmıştır (sırasıyla % 2.1, % 14.6 ve %6,3).
Tinea grubunda ise %4,2 oranında obsesif kompulsif kişilik bozukluğu saptanmıştır
(Şekil 4.04-II).
49
Pemfigus ve Tinea gruplarında, psikiyatrik görüşme sonrası ilaç başlama
gereksiniminde de istatistiksel farklılık gözlenmiştir (χ²:7,94 p=0,005) (Tablo 4.06).
Tinea grubunda ilaç başlama ihtiyacı %8,3 oranında iken, bu oran pemfigus grubunda
oldukça yüksek (%31,3) bulunmuştur (Şekil 4.05).
50
TARTIŞMA
Bu çalışmada, çalışmayı kabul eden 48 pemfigus vulgaris hastası ve kontrol
grubu olarak gönüllü 48 dermatofit enfeksiyonu (tinea) olan hasta grubu;
sosyodemografik veriler ve psikiyatrik belirtiler açısından karşılaştırılmıştır. Yaş ve
cinsiyet durumu açısından gruplar arasında istatistiksel fark bulunmamakla birlikte;
örneklemimizde bütün grup değerlendirildiğinde, pemfigus vulgaris hastalarının eğitim
düzeyleri ve sosyoekonomik düzeylerinin tinea grubundan daha düşük olduğu
görülmüştür. Pemfigus vulgaris hastalarının, sosyoekonomik düzeyleri ve eğitim
düzeyleri ile ilgili karşılaştırmalı literatürler bulanamamakla birlikte, tinea grubundan
daha düşük düzeyde olmaları dikkatimizi çekmiştir.
Çalışmamızda, dermatolojik hastalığın başlangıcından önceki yaşam dönemleri
içerisinde, psikiyatrik bir hastalığa sahip olma oranları açısından; pemfigus ve tinea
grupları arasında istatistiksel bir farklılık saptanamamıştır. Ancak dermatolojik hastalık
başlangıcından önceki 3 ay sürecinde stresli hayat olaylarına maruz kalma, pemfigus
grubunda %87,5; tinea grubunda ise %8,3 olarak tespit edilmiştir. Psikososyal ve
çevresel sorunların türüne bakıldığında; pemfigus grubunda sorunların büyük oranda
birincil destek grubuyla (ailevi; hayat arkadaşının ya da yakın aile bireylerinden birinin
ölümü, aile bireylerinin sağlıklarında değişim, eşten boşanma ya da ayrı yaşama, aile
fertleri arasında yaşanan çatışmaların sayısında değişme, cinsel işlevle ilgili
bozukluklar gibi ) ve ekonomik durumla (mali durumda değişme, iş sorumluluklarında
değişme, işten atılma ya da işverenle ilgili sıkıntılar, ipotek, borçlanma ya da haciz
konması gibi) ilgili olduğu görülmüştür. Sosyal Yeniden Uyum Ölçeği (SYUÖ, Social
Readjustment Scale) ile stresli hayat olayları puanlandırıldığında, pemfigus grubunda
puan ortancası 74, tinea grubunda ise 0 olarak bulunmuştur.
Dermatolojik hastalık başladıktan sonra ortaya çıkan psikiyatrik hastalık varlığı
dağılımlarının, pemfigus ve tinea grupları arasında istatistiksel farklılık gösterdiği ve
tinea grubunda psikiyatrik hastalık gelişme oranı %8,3 iken bu oran pemfigus grubunda
%83,3 bulunmuştur.
51
Hastanın, hastanemize başvurmalarına neden olan son alevlenmelerinden önceki
3 ay sürecinde stresli hayat olayına maruz kalma pemfigus grubunda %77,1; tinea
grubunda ise %6,3 olarak bulunmuştur. Psikososyal ve çevresel sorunlar, hastalık
başlangıcıyla benzer şekilde birincil destek grubu (ailevi) ve ekonomik durumla ilgili
alanlarda saptanmıştır. SYUÖ’ne göre stresli hayat olayları puanı, hastaneye
başvurmayı gerektirir son alevlenmeden önceki 3 ay sürecinde; pemfigus grubunda
ortanca 41, tinea grubunda ise ortanca 0 bulunmuştur.
Pemfigus grubu hastalıkların etiyolojisinde emosyonel faktörlerle ilgili
literatürlere bakıldığında; ilk defa 1965 yılında Perry ve Brunsting tarafından, pemfigus
foliseus’un indüklenmesinde psikojenik faktörlerin rolünün olabileceği ifade edilmiştir
(118). Brenner ve Bar-Nathan ise 1984 yılında psikojenik faktörlerin pemfigus
vulgaris’deki rollerini tanımlamıştır (119). 1994 yılında Tamir ve arkadaşları ise
emosyonel stresin tetiklemesiyle pemfigus vulgaris gelişen bir olguyu yayınlamışlardır.
Yayınlanan olgunun tek başına dermatolojik tedaviden fayda görmemesi, buna karşılık
tedavisine anksiyolitik eklenmesi ile cilt lezyonlarının gerilemesini göz önüne alan
yazarlar, hastalığın gidişi ve tedavisi açısından da psikojenik faktörlerin önemini
vurgulamışlardır (2).
Çalışmamızda pemfigus vulgaris hastalarının, hem hastalık başlangıcında hem
de hastaneye başvurmalarına neden olan son alevlenmeden önceki yaşam dönemleri
içerisinde daha fazla stresli hayat olaylarına maruz kalmaları, etiyoloji ile ilgili literatür
verilerindeki atıfları desteklemektedir.
1998 yılında Cremniler ve arkadaşları tarafından yapılmış olan benzer bir
çalışmada pemfigus hastalığı başlamadan 1 yıl öncesinde stresli hayat olaylarına maruz
kalmanın oluşturduğu psikoafektif etkinin varlığı Amiel anketi kullanılarak [skala: 0
(etkisiz) – 100 (olası en kötü etki)] araştırılmıştır. 13 hastanın 12’sinin pemfigus
hastalığının başlamasından önceki yıl içerisinde stresli hayat olaylarına maruz kaldığı
görülmüş ve Amiel skorlamasına göre 10 vaka 70 ve üstü, 6 vaka ise 90 ve üstü puan
almışlardır (3). Biz çalışmamızda hatırlama biasını düşük seviyelerde tutmak için süreyi
üç aylık dönemle sınırladık. Buna rağmen çalışmamız, Cremniler ve arkadaşları
52
tarafından
yapılmış
olan
araştırmaya
benzer
şekilde;
dermatolojik
hastalık
başlangıcından önceki 3 ay sürecinde stresli hayat olaylarına maruz kalma, pemfigus
grubunda %87,5 olarak tespit edilmiştir.
Goldberg ve arkadaşları rifampin kullanımı sırasında yaşadığı stres nedeniyle
pemfigus atağı tetiklenen bir olgu bildirmişlerdir (120). Tamir ve arkadaşları tarafından
da benzer bir olgu bildirilmiştir (2). Elde ettiğimiz sonuçlar ve literatür verileri göz
önüne alındığında emosyonel stresin, pemfigus vulgaris hastalığının hem başlangıcında,
hem de gidişinde önemli bir rol oynadığı düşünülebilir. Dolayısıyla, dermatoloji
kliniklerinde
pemfigus
tanısı
konulan
hastaların
tedavi
sürecinde
psikiyatri
polikliniklerinin daha etkin bir rol oynaması ve bu bireylerin algıladıkları stresin
düzeyini düşürebilecek girişimler önerilebilir.
Çalışmamızda Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), toplam puan
ortancası pemfigus grubunda 21, kontrol grubunda ise 9 bulunmuştur. Testin alt grupları
olan, HADÖ-depresyon puanı ortancası pemfigus grubunda 10, kontrol grubunda 4;
HADÖ-anksiyete puanı ortancası ise pemfigus grubunda 10, kontrol grubunda 4 olarak
bulunmuştur. Sonuç olarak pemfigus grubunun HADÖ toplam puan, depresyon ve
anksiyete ortancaları tinea grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek
bulunmuştur (MW:411 – 459-469 p=0,0001). 1998 yılında Cremniler ve arkadaşları
tarafından yapılmış olan çalışmada pemfigus tanılı hastalardaki anksiyete ve depresyon
semptomları Hamilton Anksiyete Ölçeği ve Montgomery Asberg Depresyon
Değerlendirme Ölçeği (Montgomery Asberg Depression Rating Scale, MADRS) ile
ölçülmüş ve Hamilton Anksiyete Skalasının sonuçları 13 vakanın 8’inde patolojik
seviyelerde (›15) bulunmuştur. Montgomery Asberg Depression Rating Scale sonuçları
13 vakanın 6’sında normal sınırlar üzerinde (›20) olarak değerlendirilmiştir (3). İlgili
literatürle uyumlu olacak şekilde çalışmamızda da pemfigus tanılı hastaların anksiyete
ve depresyon düzeyleri tinea tanılı bireylerden belirgin olarak yüksek bulunmuştur.
Bireylerdeki anksiyete ve depresyon, ağır seyirli bir hastalık olan pemfigusa ikincil
olabilir ve hastalığın yeniden alevlenmesine yol açmış da olabilir. Alevlenmelerle
psikiyatrik durumlar arasındaki ilişkiyi daha net ayırt edebilmek için daha geniş
prospektif takip çalışmalarına ihtiyaç vardır.
53
Çalışmamızda aleksitimi ortanca puanları, pemfigus ve kontrol grubunda
sırasıyla 62 ve 29 olarak bulunmuş ve pemfigus grubunda tinea grubundan istatistiksel
olarak anlamlı derecede yükseklik görülmüştür. Yirmi Soruluk Toronto Aleksitimi
Ölçeğinin alt skorlamaları olan TAS 1, 2, 3 ortancaları da pemfigus grubunda tinea
grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Literatürde
pemfigus hastaları üzerinde yapılmış bir aleksitimi araştırması bulunmamaktadır ve bu
nedenle çalışmamızın sonuçları büyük önem taşımaktadır. Aleksitimi nedeniyle ortaya
çıkan bilişsel çarpıtmalar stres algısını değiştirebilir (96) ve pemfigus hastalığının
gelişmesini kolaylaştırabilir. Nitekim çalışmamızda pemfigus grubunun algılanan stres
puanı ortancaları tinea grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek
bulunmuştur. Sonuç olarak çalışmamızda pemfigus hastalarında aleksitimi ve alt ölçek
puanlarının da yüksek olarak tespit edilmesi pemfigus grubu hastalıkların etiyolojisinde
aleksitimik faktörlerin rolü olabileceğini akla getirmektedir.
Çalışmamızda Algılana Stres Ölçeği puan ortancası pemfigus grubunda 23,
kontrol grubunda ise 10 bulunmuştur. Anksiyeteli yapıları nedeniyle bu bireylerin stres
algıları çarpıtılmış olabilir ve ilk pemfigus ataklarından sonra bu algıları hastalıklarının
tekrarlamasını kolaylaştırabilir (121). Sonuç olarak pemfigus hastalarında, yaşamsal
zorlanmanın daha fazla olması ve bununla birlikte anksiyete ve depresyon puanlarının
da yüksek tespit edilmesi pemfigus vulgaris etiyolojisinde emosyonel faktörlerin rolü
olduğu hipotezini destekleyen bulgulardır.
Hastalarda psikiyatrik hastalık ve tedavi öyküsünü sorgulandığında Pemfigus ve
Tinea gruplarının SCID I dağılımları arasında istatistiksel farklılık gözlenmiştir. Tinea
grubunda duygudurum ve anksiyete bozukluğu görülmezken, bu oranlar pemfigus
grubunda yüksek (%20,8 ve %12,5) bulunmuştur. Yine uyum bozuklukları, pemfigus
grubunda tinea grubuna göre daha yüksek bulunmuştur (%17 ve %10,4). Duygudurum
ve anksiyete bozukluklarının tiplerine bakıldığında; tinea grubunda major depresyon,
distimik bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu görülmediği ancak bu bozuklukların
pemfigus grubunda yüksek oranlarda (%16,7, %4,2 ve %12,5) olduğu bulunmuştur.
Tinea grubunda depresif mizaç uyum bozukluğu (%6,3), anksiyöz mizaçlı uyum
bozukluğu (%4,2) olarak saptanmıştır. Bu oranlar pemfigus grubunda yüksek (%20,8 ve
54
%14,6) bulunmuştur. Literatürde pemfigus tanılı bireylerin yapılandırılmış psikiyatrik
görüşmelerle değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanamamıştır. Bu açıdan çalışmamızın
sonuçlarını karşılaştıramamaktayız. Bununla birlikte, 1998 yılında Cremniler ve
arkadaşları tarafından incelenen pemfigus olgularında anksiyete ve depresyon düzeyleri
belirgin olarak yüksek olarak saptanmıştır. Ancak kontrol grubu bulunmaması bu
çalışmanın yorumunu zorlaştırmaktadır (3).
Pemfigus ve Tinea gruplarının SCID 2 dağılımları arasında istatistiksel farklılık
gözlenmiştir. Tinea grubunda C kümesi kişilik bozukluklarının oranı %4,2 iken, bu oran
pemfigus grubunda yüksek (%22,9) bulunmuştur. Tinea grubunda bağımlı ve çekingen
kişilik bozuklukları görülmezken bu oranlar pemfigus grubunda yüksek (%2,1, %14,6)
bulunmuştur. 1998 yılında Cremniler ve arkadaşları tarafından yapılmış olan çalışmada
pemfigus hastalarında hali hazırda var olan kişilik bozuklukları Personality Assessment
Scale, Thematic Apperception Test ve Rorschach testi ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya
alınan 13 vakaya Personality Assessment Scale uygulanmış ve 11 vakada A, B ve C
Kümesi kişilik bozukluklarına uyan bir örüntü saptanmıştır. Yazarlar 7 olgunun
Kaçıngan-Bağımlı, 3 olgunun Antisosyal, 1 olgunun da Şizoid Kişilik Bozukluğu ile
uyumlu örüntü sergilediğini bildirmişlerdir. Rorschach testi ve Thematic Apperception
Testi uygulanan 9 hastanın 7 tanesinde ise şiddetli düzeyde kişilik bozukluğu ile yüksek
oranda patolojik özellikler saptanmakla birlikte özgül bir profil elde edilememiştir (3).
Cremniler ve arkadaşları tarafından yapılmış olan bu araştırmanın bulguları,
bizim çalışmamız ile uygunluk gösterse de eksen II tanılarının değerlendirilmesinde
yapılandırılmış bir görüşme kullanılmaması, bu çalışmanın kısıtlılıkları arasındadır. Bu
bireyler eksen II tanıları nedeniyle daha çok stresle karşılaşabilir ya da yaşamlarındaki
stresi çarpık olarak algılayabilirler. Dolayısıyla pemfigus hastalığının gelişmesi altta
yatan eksen II tanısı nedeniyle kolaylaşabilir. Yine pemfigus tanılı bireylerdeki kişilik
örüntüleri bu bireylerin etkin tedavi almalarını engelleyebilir. Tanı ve tedavi açısından
taşıdığı önem göz önüne alındığında, pemfigus tanılı hastaların kişilik yapılarının
aydınlatılması için diğer dermatozları olan hastalar ile karşılaştırılacağı ileri çalışmalara
ihtiyaç olduğu söylenebilir.
55
Son olarak pemfigus ve tinea gruplarının görüşme sonrası psikotoropik ilaç
başlanma gereksinimleri açısından aralarında istatistiksel farklılık gözlenmiştir. Tinea
grubunda ilaç başlama ihtiyacı %8,3 iken, bu oran pemfigus grubunda yüksek (%31,3)
bulunmuştur. Bu bulgu da pemfigus tanılı hastalardaki psikopatolojinin kontrol grubuna
göre ilaç kullanımı gerektirecek derecede ağır olduğu görüşünü desteklemektedir.
Pemfigusun nadir bir hastalık olmasına bağlı olarak hasta sayısının az olması,
kesitsel tasarım ve bu alandaki literatürün fakirliği çalışmamızın en önemli kısıtlılıkları
arasındadır. Dolayısıyla gelecekte bu hasta grubu üzerinde yürütülecek çok merkezli ve
ileriye dönük tasarımlanmış çalışmalara ihtiyaç duyulduğu söylenebilir. Ayrıca
çalışmadaki
örneklemin
klinik
temelli
olması
nedeniyle
daha
ağır
olgular
değerlendirilmiş olabilir ve elde ettiğimiz sonuçlar toplumdaki pemfigus ve tinea tanılı
olgulara genellenemeyebilir. Tüm kısıtlılıklarına rağmen çalışmamız, dermatoloji ve
psikiyatrinin örtüşen bir yüzüne ışık tutmuş, psikosomatik hastalıklar ve konsültasyonliyezon psikiyatrisi alanında pemfigus hastalığıyla ilgili önemli bir eksikliğe dikkat
çekmiştir.
56
SONUÇLAR
1. Pemfigus ve Tinea gruplarının eğitim durumu dağılımları arasında
istatistiksel farklılık gözlenmiştir. Eğitimsiz olanların oranı pemfigusta, tinea
grubundan yüksek bulunmuştur.
2. Pemfigus ve Tinea gruplarının sosyoekonomik dağılımları arasında
istatistiksel farklılık gözlenmiştir. Asgari gelir oranı pemfigusta tinea grubundan
yüksek bulunmuştur.
3. Pemfigus ve Tinea gruplarının dermatolojik hastalık öncesi psikiyatrik
hastalık varlığı ve ailevi psikiyatrik yüklülük varlığı dağılımları arasında istatistiksel
farklılık gözlenmemiştir.
4. Pemfigus grubunda dermatolojik hastalık başlamadan önceki 3 aylık
sürede ve hastaneye başvuruya neden olan son alevlenmeden önceki 3 ay süresinde
psikososyal stres maruziyet oranı, tinea grubundan yüksek bulunmuştur.
5. Pemfigus grubunun SYUÖ1 ve SYUÖ2 ortancaları; HADÖ toplam puanı,
depresyon ve anksiyete puan ortancaları; TAS1,2,3 puan ortancaları; algılanan stres
puanı ortancaları, tinea grubundan yüksek bulunmuştur.
6. Pemfigus grubunda 1. Eksen tanı dağılım oranları ve 2. Eksen tanı
dağılım oranları, tinea grubundan yüksek bulunmuştur.
7. Pemfigus grubunda psikiyatrik görüşme sonrası psikotropik ilaç başlama
gereksinimi, tinea grubundan yüksek bulunmuştur.
57
ÖZET
Amaç: Psikososyal faktörlerin pemfiguslu hastalarda önemli olduğu, hastalığın
başlamasına ve rekürrenslere neden olabildiği düşünülmektedir. Ancak, literatürde bu
konuda karşılaştırmalı çalışmalar bulunamamıştır. Bu sebeple çalışmamızda pemfigus
grubu hastaların psikiyatrik durumlarının ve hastalıklarıyla maruz kaldıkları stres
arasındaki
ilişkinin,
kontrol
grubuyla
karşılaştırmalı
olarak
değerlendirilmesi
amaçlanmıştır.
Yöntem: Ocak 2006 - Ocak 2007 tarihleri arasında Haydarpaşa Numune Eğitim
ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji Kliniğine ayaktan başvuran ya da yatarak tedavi
gören, klinik ve histopatolojik olarak pemfigus tanısı almış hastalarla görüşülüp, 20 - 90
yaş arası gönüllü olan 48 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Dermatofit infeksiyonu
(tinea) 48 gönüllü hasta kontrol grubu olarak alınmıştır. Mental retardasyon, psikotik
bozukluk, demans, deliryum ve diğer amnestik bozukluklardan birine sahip olanlar ve
ön görüşme sonrası çalışmaya katılımı reddedenler çalışmaya alınmamıştır. Çalışmada
Sosyodemografik veri toplama formu, DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin
Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I), DSM-III-R Eksen II Kişilik Bozuklukları
İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-II), Hastane Anksiyete ve Depresyon
Ölçeği (HADÖ), Yirmi Soruluk Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAS), Sosyal Yeniden
Uyum Ölçüm Ölçeği (Social Readjustment Rating Scale) ve Algılanan Stres Ölçeği
(Perceived Stress Scale – PSS) kullanılmıştır. İstatistiksel analizler GraphPad Prisma
V.3 paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı
istatistiksel metotlar, bağımsız gruplar için t testi, parametrik olmayan ve normal
dağılıma uymayan veriler için Mann-Whitney-U testi ve ki-kare testi kullanılmıştır.
Sonuçlarda anlamlılık p<0,05 düzeyinde ve % 95 güven aralığında değerlendirilmiştir.
Bulgular: Pemfigus ve Tinea gruplarının yaş, hastalık başlangıç yaş
ortalamaları, grupların cinsiyet ve medeni durum dağılımları arasında istatistiksel
farklılık gözlenmemiştir. Pemfigus gurubunda eğitim seviyesi ve sosyo-ekonomik
düzey daha düşük olarak saptanmıştır. Pemfigus grubunun hastalık başlamadan önceki
ve son ataktan önceki üç ay içersinde daha çok psikososyal stres tariflediği saptanmıştır.
58
Pemfigus grubunda anksiyete, depresyon, eksen I ve II patolojisi, aleksitimi ve
algılanan stres düzeyleri kontrol grubuna oranla belirgin ölçüde yüksek olarak
bulunmuştur.
Sonuç: Sonuçlarımız pemfigus grubu hastalıkların etiyoloji ve tedavisinde stres,
aleksitimi, anksiyete ve duygu durum bozukluklarının yanı sıra diğer eksen I ve II
patolojilerinin de rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Elde edilen sonuçların çok
merkezli, ileriye dönük olarak tasarımlanmış çalışmalarla ve daha büyük hasta
örneklemleri üzerinde tekrarlanmasına gerek vardır.
Anahtar sözcükler: pemfigus, psikiyatri, aleksitimi, algılanan stres, hayat
olayları, anksiyete, depresyon
59
SUMMARY
Objective: It is thought that psychosocial factors are important and may lead to
onset and recurrence of the disease in patients with pemphigus. However, there are no
controlled studies for this in the literature. Therefore, in this study, it was aimed to
evaluate the psychiatric features of patients with pemphigus, comparative with a control
group.
Method: Patients diagnosed to have pemphigus both clinically and
histopathologically and were treated either on an in- or outpatient basis in the
Dermatology Department of Haydarpaşa Numune Training and Research Hospital
between january 2006 and January 2007 were interviewed and 48 of those who
volunteered, from 20 to 90 years were enrolled into study. 48 volunteer patients with
dermatophit infection (tinea) were enrolled as a control group. Those with mental
retardation, a psychotic disorder, dementia, delirium and other amnestic disorders and
those refusing participation were excluded from the study. Sociodemographic Form,
Structured Clinical Interview for DSM-IV Axis I Disorders (SCID-I), Structured
Clinical Interview For DSM-III-R Axis II Disorders (SCID-II), Hospital Anxiety and
Depression Scale, Toronto Alexithymia Scale (TAS), Social Readjustment Rating Scale
and Perceived Stres Scael were used in the study. The statistical analyses were one with
GraphPad Prisma V.3 program. Descriptive statistical methods, Student’s t test for
independent groups, non-parametric Mann-Whitney U test and chi square test were used
to evaluate data. The results were evaluated at the level of p< 0,05 and in a 95 %
confidence interval.
Results: Pemphigus and tinea groups were not found to differ in means of age,
age of onset of disease, sex and marital status frequencies. Patients with pemphigus
were found to have lower education and socio-economic status. It was found that
patients with pemphigus report more psychosocial stress both in the three months prior
disease onset as well as the last bout of the disease. Patients with pemphigus were found
to have significantly elevated levels of anxiety, depression, axis I and II pathologies,
alexithymia and perceived stress.
60
Conclusion: The results demonstrate that stress, alexithymia, anxiety and mood
disorders as well as other axis I and II pathologies may play a role in the etiology and
treatment of pemphigus group of disorders. Our results need to be replicated in
multicenter, prospective studies conducted on larger populations.
Key words: pemphigus, psychiatry, alexithymia, perceived stress, life events,
anxiety, depression
61
KAYNAKLAR
1. Rabinson ND, Hashimato T, Amagai M, Chan LS. ‘The new pemphigus variants’.J
Am Acad Dermatol, 1999; 40: 649-71.
2. Tamir A, Ophir J, Brenner S. Pemphigus vulgaris triggered by emotional stres.
Dermatology. 1994;189(2):210.
3. Cremniler D, Baudin M, Roujeau JC, Prost C, Consoli SG, Frances C, Chosidow O.
Stresful life events as potential triggers of pemphigus. Arch Dermatol. 1998
Nov;134(11):1486-7.
4. Özkan S. Psikiyatrik tıp: konsültasyon-liyezon psikiyatrisi. İstanbul: Roche
Müstahzarları A.Ş,1993: 113-116.
5. Devrimci-Özgüven H, Kundakçı N, Kumbasar H, Boyvat A. The depression, anxiety,
life satisfaction and affective expression levels in psoriasis patients. J Eur Acad
Dermatol Venereol 2000, 14:267-271.
6. Garcia-Pola Vallejo M J, Huerta G, Cerero R, Seoane JM. Anxiety and depression as
risk factors for oral lichen planus. Dermatology 2001, 203: 303-307.
7. Çalıkoğlu E, Önder M, Coşar B, Candansayar S. Depression, anxiety levels and
general psychological profile in Behçet's Disease. Dermatology 2001, 203:238-240.
8. Balcıoğlu İ. Medikal Açıdan Stres ve Çareleri. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp
Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi Etkinlikleri. Sempozyum Dizisi No:47. 2005.
9. Mercan S, Altunay İ.K. Psikiyatri ve Dermatolojinin Ortak Çalışma Alanı:
Psikodermatoloji. Türk Psikiyatri Dergisi 2006; 17(2).
10. Picardi A, Abeni D: Stresful life events and skin diseases: disentangling evidence
from myth. Psychother Psychosom. 2001 May-Jun;70(3):118-36.
11. Korman N J. Pemphigus. Dermatol Clin 1990;8:689-700.
12. Wilson C. Wojnarowska F, Mehra NK et al. Pemphigus in Oxford, UK, and New
Delhi, India: a comparative study of disease characteristics and HLA antigens.
Dermatology 1994; 189 (Suppl.1):108-10.
13. Adam BA. Bullous diseases in Malaysia: epidemiology and natural history Int J
Dermatol 1992; 31:42-5.
14. Aboobaker, Morar N, Ramdial PK et al. Pemphigus in South Africa Int J Dermatol
2001; 40: 115-9.
62
15. Starzycki Z, Chorzelski TP, Jablonska S. Familial pemphigus vulgaris in mother and
daughter. Int Dermatol 1998; 37:211-4.
16. Brandsen R, Frusic-Zlotkin M, Lyubimov H et al Circulating pemphigus IgG in
families of patients with pemphigus: comparison of indirect immunofluorescence, direct
immunofluorescence, and immunoblotting. J Am Acad Dermatol 1997; 36:44-52.
17. Ahmed AR, Mohimen A, Yunis EJ et al. Linkage of pemphigus vulgaris antibody to
the major histocompatibility complex in healthy relatives of patients. J Exp Med 1993;
177:419-24.
18. Wucherpfennig KW, Yu B, Bhol K et al Structural basis for major
histocompatibility complex (MHC-linked susceptibility to autoimmunity: charged
residues of a single MHC binding pocket confer selective presentation of self-peptides
in pemphigus vulgans. Proc Natl Acad Sci USA 1995; 92: 11935-9.
19. Gibson WT, Walter MA, Ahmed AR et al. The immunoglobulin heavy chain and
disease association: application to pemphigus vulgaris. Hum Genet 1994;94: 675-83.
20. Sami N. Ahmed AR. Dual diagnosis of pemphigus and pemphigoid: retro-spective
review of 30 cases in the literature. Dermatology 2001; 202:293-301.
21. Tufano M, Baroni A, Buommino E et al. Detection of virus DNA in peripheral
blood mononuclear cells and skin lesions of patients with pemphigus by polymerase
chain reaction. Br J Dermatol 1999; 141:1033-9.
22. Lateef A, Packles MR, White SM et al. Pemphigus vegetans in association with
human immunodeficiency virus.Int J Dermatol 1999; 38:778-81.
23. Stanley JR. Defective cell-cell adhesion in the epidermis. Ciba Found Symp 1995;
189: 107-20.
24. Amagai M, Karpati S, Prussick R et al. Autoantibodies against the amino-terminal
cadherin-like binding domain of pemphigus vulgaris antigen are pathogenic. J Clin
Invest 1992; 90: 919-26.
25. Amagai M, Tsunoda K, Zillikens D et al. The clinical phenotype of pemphigus is
defined by the anti-desmoglein autoantibody profile. J Am Acad Dermatol 1999;
40:167-70.
26. Bhol K, Natarajan K, Nagarwalla N et al. Correlation of peptide specificity and IgG
subclass with pathogenic and non-pa thogenic: autoantibodies in pemphigus vulgaris: a
model for autoimmunity. Proc Natl Acad Sci USA 1995; 92:5239-43.
63
27. Hertl M. Humoral and cellular autoimmuiuty in autoimmune bullous skin disorders.
Int. Arch Allergy Immunol 2000; 122 91-100.
28. Ruach M, Ohel G, Rahav D et al. Pemphigus vulgaris and pregnancy. Obstet
Gynecol Surv 1995; 50: 755-60.
29. Zillikens D, Ambach A, Zentner A et al. Evidence for cell-mediated immune
mechanisms in the pathology of pemphigus. Br J Dermatol 1993; 128:636-43.
30. Reinhartz, Naher H, Mai H et al. Plasminogen activation in lesional skin of
pemphigus vulgaris type Neumann. Arch Dermatol Res 1993; 284:432-9.
31. Lever W. Pemphigus and Pemphigoid. Springfield: Thomas, 1965.
32. Hashimoto K, Lever WF. An ultrastructural study of cell junctions in pem-phigus
vulgaris. Arch Dermatol 1970;101:287-98.
33. Helander SD, Rogers RS III. The sensitivity and specificity of direct
immunofluorescence testing in disorders of mucous membranes. J Am Acad Dermatol
1994:30:65-75.
34. Ishii K, Amagai M, Hall RP et al. Characterization of autoantibodies in pemphigus
using antigen-specific enzyme-linked immunosorbent assays with baculovirusexpressed recombinant desmogleins. J Immunol 1997; 159: 2010-7.
35. Ryan JG. Pemphigus: a 20-year survey of experience with 70 cases. Arch Dermatol
1971;104: 14-20.
36. Zegarelli DJ, Zegarelli EV. Intraoral pemphigus vulgaris Oral Surg Oral Med Oral
Pathol 1977; 44:384-93.
37. Yesudian PD, Krishnan SG, Jayaraman M et al.. Postpemphigus acan-thomata: a
sign of clinical activity? Int J Dermatol 1997; 36:194-6.
38. Ahmed AR, Moy R. Death in pemphigus. I Am Acad Dermatol 1982; 7:221-8.
39. Mourellou O, Chaidemenos GC, Koussidou T et al. The treatment of pem-phigus
vulgaris: experience with 48 patients seen over an 11-year period Br J Dermatol 1995;
133:83-7.
40. Kaplan HI. History of psychosomatic medicine. In: Sadock BJ, Sadock VA, eds.
Kaplan & Sadock's Comprehensive Textbook of Psychiatry. 8th ed. Vol 2. : Lippincott
Williams & Wilkins. 2005:2105.
64
41. Freud S, Fragment of an analysis of a case of hysteria. In: Standard Edition of the
Complete, Psychological Works of Sigmund Freud. Vol 7. London: Hogarth Press;
1953:40.
42. Freud S, On narcissism: An introduction. In: Standard Edition of the Complete
Psychological Works of Sigmund Freud. Vol 14. London: Hogarth Press; 1957:73.
43. Ferenczi S, Further Contributions to the Theory and Technique of Psychoanalysis.
London; Hogarth Press: 1926.
44. Groddeck G. The Book of the Id. New York: Nervous and Mental Disease
Publishing; 1929.
45. Alexander F. Psychosomatic Medicine: Its Principles and Application. New York:
W. W. Norton; 1950.
46. Alexander F, French TM. Pollock GH. Psychosomatic Specificity. Vol. I:
Experimental Study and Results. Chicago: University of Chicago Press; 1968.
47. Friedman M, Rosenman RH: Association of specific overt behavior pattern with
blood and cardiovascular findings: Blood cholesterol level, blood clotting time,
incidence of arcus senilis, and clinical coronary artery disease. JAMA. 1959:769:1286.
48. Friedman M, Byers S, Rosenman RH: Coronary-prone individuals (type A behavior
pattern): Some biochemical characteristics. JAMA. 1970;2:1030.
49. Wolf S, Wolff HG. Human Gastric Function. New York: Oxford University Press;
1943.
50. Selye H. The Physiology and Pathology of Exposure to Stress. Montreal: Acta;
1950.
51. Balon R. Reflections on relevance: Psychotherapy and Psychosomatics in 2005.
Psychother Psychosom. 2006;75(1):5-11.
52. From American Psychiatric Association. Diagnostic and Statistical Manual of
Mental Disorders. 4th ed. Text rev. Washington, DC: American Psychiatric
Association; copyright 2000, with permission.
53. Reprinted with permission from World Health Organization. International
Classification of Mental and Behavioural Disorders: Diagnostic Criteria for Research.
Copyright, World Health Organization, Geneva, 1992.
54. İlal GK. Psikosomatik Bozukluklara Genel Bakış: Güleç C, Köroğlu E, Psikiyatri
Temel Kitabı. Cilt 2 : Hekimler Yayın Birliği, Ankara,1998: 760.
65
55. Koblenzer CS. Psychosomatic concepts in dermatology. Arch Dermatol 1983;
119:501.
56. Sneddon J, Sneddon I. Acne excoriee: a protective device Clin Exp Dermatol
1983:8:65-8.
57. Rasmussen SA. Obsessive compulsive disorder in dermatologic practice. J Am
Acad Dermatol 1985; 13:965-7.
58. Koblenzer CS, Koblenzer PJ. Chronic intractable atopic eczema: its occurrence as a
physical sign of impaired parent-child relationships and psychologic developmental
arrest-improvement through parent insight and education. Arch Dermatol 1988;124:
1673-7.
59. Misery L. Are biochemical mediators the missing link between pschosomatics and
dermatology? Dermatol Psychosom 2001;2: 178-83.
60. Autton N. Touch: An Exploration. London: Dalton, Longman & Todd, 1989: 40-63.
61. Keiko T, Adachi Y, Yokota Y et al. Effects of body touching therapy on the elderly.
J Int Soc Life Science 2000; 18:246-50.
62. Seville RH. Stres and psoriasis: the importance of insight and emphathy in
prognosis.J Am Acad Dermatol 1989;20:97-100.
63. Cash T, Pruzinsky T. Body Images. Development, Deviace and Change. New York:
Guildford, 1990.
64. Cox M, Drawings of People by the Under-5s. London: Falmer Press, 1997:3-36.
65. Miller J. Self-recognition, self-regard, self-representation. In: On Reflection.
London: National Gallery, 1998:134-82.
66. Alder R, Felten DL, eds. Psychoneuroimmunology, 3rd edn. San Diego: Academic
Press, 2001.
67. Panconesi E, Hautmann G. Pathophysiology of stres in dermatology: the
psychobiologic pattern of psychosomatics. Dermatol Clin 1996; 14:399-421.
68. Harris DS, Wolkowitz OM, Reus VI. Psychoneuroendocrinology. In: Sadock BJ,
Sadock VA, eds. Kaplan & Sadock's Comprehensive Textbook of Psychiatry. 8th ed.
Vol 1: Lippincott Williams & Wilkins. 2005:126-136.
69. Raison CL, Pearce BD, Miller AH. Immune System and Central Nervous System
Interactions. In: Sadock BJ, Sadock VA, eds. Kaplan & Sadock's Comprehensive
Textbook of Psychiatry. 8th ed. Vol 1. : Lippincott Williams & Wilkins. 2005:137-160.
66
70. Balcıoğlu İ. Medikal Açıdan Stres ve Çareleri; Stres Kavramı ve Tarihsel Gelişimi.
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi Etkinlikleri.
Sempozyum Dizisi No:47. 2005:9-12.
71. Uğur M. Stres Kavramı ve Psikiyatrik Hastalıklar; Balcıoğlu İ. Medikal Açıdan
Stres ve Çareleri. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi
Etkinlikleri. Sempozyum Dizisi No:47. 2005:13-33.
72. Arck PC, Slominski A, Theoharides TC, Peters EM, Paus R. Neuroimmunology of
stress: skin takes center stage. J Invest Dermatol. 2006 Aug;126(8):1697-704.
73. Dimsdale JE, Irwin M, Keefe FJ, Stein MB. Stress and Psychiatry. In: Sadock BJ,
Sadock VA, eds. Kaplan & Sadock's Comprehensive Textbook of Psychiatry. 8th ed.
Vol 1: Lippincott Williams & Wilkins. 2005:2180-2195.
74. Sadock BJ, Sadock VA. Psychological Factors Affecting Medical Condition and
Psychosomatic Medicine. Kaplan & Sadock's Synopsis of Psychiatry. 9th ed. Lippincott
Williams & Wilkins. 2003:822-850.
75. Andrew H, Miller MD. Neuroendocrine and immune system interactions in stres
and depression. Psychiatric Clinics of North America, 21 (2): 443,1998.
76. George P. Chrousos MD. III. Therapeutic and clinical implications of systemic
allergic inflammation. Stres, chronic inflammation, and emotional and physical wellbeing: Concurrent effects and chronic sequelae. J Allergy Clin Immunol S275, 2000.
77. Sanders VM. Straub RH: Norepinephrine, the beta-adrenergic receptor, and
immunity. Brain Behav Immun. 2002; 16:290-332.
78. Abelson JL. Curtis GC: Hypothalamic-pituitary-adrenal axis activity in panic
disorder: 24-hour secretion of corticotropin and cortisol. Arch Gen Psychiatry.
1996:53:323-331.
79. Irwin M, Hauger RL, Brown M, et al. CRF activates autonomic nervous system and
reduces natural killer cell cytotoxicity. Am J Physiol. 255:R744,1998.
80. Irwin M. Brain corticotropin-releasing-hormone and interleukin-1 -induced
suppression of specific antibody production. Endocrinology 133:1352,1993.
81. Munck A, Guyre PM. Glucocorticoids and immune function. In Ader R, Felten DL,
Cohen N (eds): Psychoneuroimmunology, ed 2. New York, Academic Press, 447,1991.
82. Bertini R, Bianchi M, Ghezzi P. Adrenalectomy sensitizes mice to the lethal effects
of interleukin 1 and tumor necrosis factor. J Exp Med. 167:1708,1988.
67
83. Sternberg EM, Hill JM, Chrousos GP, et al. Inflammatory mediator-induced
hypothalamic-pituitary-adrenal axis activation is defective in streptococcal cell wall
arthritis-susceptible Lewis rats. Proc Natl Acad Sci USA 86:2374, 1989.
84. Miller AH, Pearce BD, Ruzek MC, et al. Interactions between the hypothalamicpituitary-adrenal axis and immune system during viral infection: Pathways for
environmental effects on disease expression. In McEwen BS (ed): Handbook of
Physiology, in press.
85. Dhabhar FS, McEwen BS: Enhancing versus suppressive effects of stres hormones
on skin immune function. Proc Natl Acad Sci USA. 1999;96:1059.
86. Raison CL, Gumnick JF, Miller AH. Neuroendocrine-immune interactions:
implications for health and behavior. In; Pfaff DW, Arnold AP, Etgen AM, Fahrbach
SE, Rubin RT, eds. Hormones, Brain and Behavior. Vol 5. San Diego, CA: Academic
Pres; 2002.
87. Irwin MR, Pike JL, Cole JC, Oxman MN; Effects of a behavioral intervention, Tai
Chi Chih, on varicella zoster virus specific immunity and health functioning in older
adults. Psychosom Med. 2003;65:824-830.
88. Şahin, R.A.(l992). Peptik Ülserli Hastalarda Aleksitimik Özellikler. Türk
PsikiyatriDergisi. 3 (1), 26-30.
89. Beach, M. Alexithymia and Somatization: Relationship to DSM III-R. Diagnoses”,
Journal of Psychosomatic Research, 1994, 38(6),529-535.
90. Taylor, G.J.(1984). Alexithymia Concept, Measurement and Implications For
Treatment", American Journal of Psychiatry, 141(6), 725-732.
91. Sifneos, P.E. Alexithymia and Its Relationship to Hemispheric Specialization Affect
and Creativity”, Psychiatric Clinics of North America, 1988, 11(3),287-293.
92. Freyberger H. Supportive Psycho Therapeutic Techniques in Primary and
Secondary Alexithymia", Psychotherapy Psychosomatic, 1977, 28, 337-342.
93. Lesser, I.M. "Current Concepts in Psychiatry: Alexithymia", The New England
Journal Of Medicine, 1985, 312, (11), 690-694.
94. Koçak R. Aleksitimi: Kuramsal Çerçeve Tedavi Yaklaşımları ve İlgili Araştırmalar.
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 2002, 35;1-2.
95. VonRad, M. Alexithymia and Symptom Formation. Psychotherapy Psychosomatics,
1984, 28,337-342.
68
96. Pennebaker, J.W. Confession Inhibition and Disease. Advances in Experimental
Social Psychology. 1989, 22, 211-244.
97. Paez, D, Basebe, N., Voldoseda, M.. Confrontation: Inhibition, Alexithymia and
Health in James W. Pennebaker, Emotion, Disclousure and Health, 2. Edition. 1977.
98. Krystal, H.J. Alexithymia and Effectiveness of Psychoanalytic Treatment.
International Journal of Psychoanalytic Psychotherapy. 1982, 9, 353-378.
99. Solmaz M, Sayar K, Özer Ö.A, Öztürk M, Acar B. Sosyal Fobi Hastalarında
Aleksitimi, Umutsuzluk Ve Depresyon: Kontrollü Bir Çalışma. Klinik Psikiyatri
2000;3:235-241.
100. Yemez, B. Psikosomatik, Somatoform ve Diğer Bozukluklarda Alektesitimi
Üzerine Kontrollü Bir Çalışma", (Uzmanlık Tezi), İzmir: Ege. Üniver. Sos. Bil. Enst.
1991.
101. Aslan, H ve ark.(1996). “Psikiyatrik, Psikosomatik Hastalarda Aleksitimi”,
Nöropsikiyatri Arşivi, 33 (1), 13-18.
102. Gücer, Z. "Bazı Psikosomatik Hasta Gruplarının Aleksitimi Açısından
Araştırılması" (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Konya: Selçuk Üniversitesi Sosyal. Bil.
Enst. l992.
103. Sayar K, Solmaz M, Trablus S, Öztürk M, Acar B (2000) İrritabl kolon
sendromunda aleksitimi. Türk Psikiyatri Dergisi; 11:190-197.
104. Güleç H, Sayar K, Topbaş M ve ark. (2004) Fibromiyalji sendromu olan
kadınlarda aleksitimi ve öfke. Türk Psikiyatri Dergisi, 15(3):191-198.
105. Güz H, Ay M, Dilbaz N. Bir Grup Dermotolojik Hastalarda Aleksitimik,
Depresyon ve Anksiyete. Düşünen Adam, 2001, 14 (2), 99-103.
106. First MB, Spitzer RL, Gibbon M, Williams JBW: Structured Clinical Interview for
DSM-IV, Clinical Version (SCID-I/CV). American Psychiatric Pres, Washington D. C.,
1997.
107. Özkürkçügil A, Aydemir Ö, Yıldız M ve ark. DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin
Yapılandırılmış Klinik Görüşmenin Türkçe’ye Uyarlanması ve Güvenilirlik Çalışması.
İlaç ve Tedavi Dergisi 1999, 12:233-236.
108. Spitzer RL, Williams JBW, Gibbon M (1989) Structured Clinical Interview for
DSM-III-R Personality Disorders (SCID-II). New York State Psychiatric Institute,
Biometrics Research Department, New York.
69
109. Sorias S, Saygılı R, Elbi H, Vahip S, Mete L, Nifirne Z, Örnek I, Aydın C,
Aktener E. DSM-III-R Kişilik Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme
Formu (SCID II). Ege Üniversitesi, 1990.
110. Zigmond AS, Snaith PR. The hospital anxiety and depression scale. Acta Psychiatr
Scand 1983, 67: 361-370.
111. Aydemir Ö, Güvenir T, Küey L, Kültür S. Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği
Türkçe formunun geçerlilik ve güvenilirliği. Türk Psikiyatri Dergisi 1997, 8: 280-287.
112. Bagby RM, Parker JD, Taylor GJ The 20-item Toronto-Alexithymia-Scale–I. Item
selection and cross-validation of the factor structure. J Psychosom Res 1994, 38:23-32.
113. Sayar K, Güleç H, Ak I. Yirmi soruluk Toronto Aleksitimi Ölçeği'nin güvenirliği
ve geçerliği (The reliability and validity of the Twenty-item Toronto Alexithymia
Scale). Otuzyedinci Ulusal Psikiyatri Kongresi Bilimsel Çalışmalar Özet Kitabı (37th
National Congress of Psychiatry, Scientific Studies Abstract Book), Istanbul, 2001:130.
114. Holmes TH, Rahe RH: The social readjustment rating scale. J Psychosom Res.
1967;11:213.
115. Holmes T. Life situations, emotions, and disease. Psychosom Med 1978;9:747.
116. Cohen S, Kamarck T & Mermelstein R. A Global Measure of Perceived Stress.
Journal of Health and Social Behavior. 1983, 24: 385-396.
117. In Press: Kaplan OK, Ünsal C, Saygın MZ, Çalışkan M. Algılanan Stres
Ölçeği’nin Türkçe güvenirlik ve geçerlilik çalışması (The Turkish reliability and
validity study for the Perceived Stres Scale).
118. Perry HO, Brunsting LA; Pemphigus foliaceus. Arch Dermatol 1965;91:10-23.
119. Brenner S. Bar-Nathan EA: Pemphigus vulgaris triggered by emotional stress. J
Am Acad Dermatol 1984;11:524-525.
120. Goldberg I, Ingher A, Brenner S. Pemphigus vulgaris triggered by rifampin and
emotional stress. Skinmed. 2004 Sep-Oct;3(5):294.
121.
Ursin
H,
Eriksen
HR.
The
cognitive
Psychoneuroendocrinology. 2004 Jun;29(5):567-92.
70
activation
theory
of
stress.
KISALTMALAR
ACTH:
Adreno-Kortikotropik Hormon
BP:
Büllöz Pemfigoid
C:
Kompleman
CGRP:
Kalsitonin Gene-Bağlı Peptid
CRF:
Kortikotropin Salgılatıcı Faktör
DNA:
Deoksiribo Nükleik Asit
DSM-IV-TR: Mental Bozuklukların Tanısal Ve İstatistiksel El Kitabı (Gözden Geçirilmiş 4. Baskı)
GABA:
γ-Aminobütiril Asit
GK:
Glikokortikoid
HADÖ:
Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği
HLA:
Human Lökosit Antijen
HPA:
Hipotalamo-Hipofizer-Adrenal Aks
ICD-10:
Hastalıklar ve İlgili Sağlık Problemlerinin Uluslararası İstatistiksel Sınıflandırılması (10.
Gözden Geçirme)
IFN:
İnterferon
Ig:
İmmünglobülin
IL:
İnterlökin
MSH:
Melanosit Stimüle Edici Hormon
MSS:
Merkezi Sinir Sistemi
MADRS:
Montgomery Asberg Depression Rating Scale
MHC:
Major Histocompatibility Complex
NICE:
Nöro-İmmüno-Kutanöz-Endokrin
NK:
Natural Killer (Katil Hücreler)
NO:
Nirtik Oksit
NMDA respt: N-Metil-D-Aspartat Reseptörleri
PSS:
Algılanan Stres Ölçeği (Perceived Stress Scale)
SCID-I:
DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme
SCID-II:
DSM-III-R Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi Türkçe Ver. - Kişilik Bozuklukları Formu
SP:
Substans P
SSS:
Sempatik Sinir Sistemi
SYUÖ:
Sosyal Yeniden Uyum Ölçüm Ölçeği
TAS:
Yirmi Soruluk Toronto Aleksitimi Ölçeği
TNF:
Tümör Nekroz Faktör
TGF:
Transforming Growth Faktör
VIP:
Vazo-Aktif İntestinal Peptid
5-HT:
Serotonin (5-Hidroksitriptamin)
71
EKLER
72
73
74
75
76
77
78
Download